P. 1
Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler II

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler II

|Views: 5,510|Likes:
Yayınlayan: Ferhat SARIKAYA
Nihal ATSIZ çevirileri
Nihal ATSIZ çevirileri

More info:

Published by: Ferhat SARIKAYA on Jan 05, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/25/2013

pdf

text

original

 

 

    www.atsizcilar.com      Sayfa 1 

 
Mehmed Paşa Efendimiz, Erzurum Ovası'nda asker toplarken İstanbul'dan Büyükvezir Salih Pasa'nın ölümü haberi gelince çok üzüldü. Bütün Sancak Beğleri'ne izin verdi. Kendi de Erzurum'a girip yanında ancak Şeydi Ahmed Pasa kaldı. Bir gece, yabancı kimse yokken ziyafet bahanesiyle birçok güngörmüş ağaları çağırdı. Tuz ekmek hakkına yemin ettirerek dedi ki: "Ağalar! Bu kış kıyamette ben de Abaza Paşa gibi Erzurum'da Celâli olarak Anadolu hazinesini zaptettirip bu kaleye kapanmak isterim, ne dersiniz?". Bütün ağalar kabul ile itaat ettiler (1). Bir gece içinde 200 çengelli merdiven hazırladılar. 2000 Serdengeçti ile Bölükbaşılar hazır oldular. Sabahın alaca karanlığında merdivenlerle iç kaleye geçmek istediklerinde kaledeki muhafız Yeniçeriler farkına varıp savaş naraları atmaya başladılar ve kalenin dört tarafına meşaleler yaktılar, İç kaledeki topları Paşa Sarayı'na çevirdiler. Dışarı varoştaki yeniçerileri de iç hisara alarak kuvvetlendiler ve dış kalenin kapısını açmadılar. Mehmed Paşa'nın askerleri dışarıda kaldı. Paşa da 2000 askeriyle sarayda kalmaya mecbur oldu. Yeniçeriler kaleden sarayı topa tutmaya başlayacakları zaman araya şehrin ileri gelenlerinden ara bulucular girip "bire aslı yoktur" diye Yeniçeri Ağası'na, (2) çorbacılara (3) hil'atler giydirdiler. 10 kese de susma hakkı verildi. Böylece kargaşalık önlendi (27 Kasım 1647). Bundan 10 gün sonra, 10 Zilkade 1057 de (= 7 Aralık 1647) bir adam Azerbaycan Kapısı'ndan girip bir eşek yükü havuç getirerek doğru Şer'îye Mahkemesi'ne geldi. Emir Buhârî Şeyhi'nin damadı olan Molla Efendi'nin huzuruna girip: "Sultanım! Bir eşek yükü havuç getirdim. Eşeğim bağırmadan, kaleden Yeniçeriler çağırmadan, Paşa kullarını başına kığırmadan (4) benim şu havucuma bir nerh ver" diyince Kadı: "Meramın nedir yahu" der. O da: "Erzurum'u Müsellimlikle (5) zaptetmektir (6) diye cevap verir. Molla hemen işi anlayıp yerinden kalkarak "hoş geldin Müsellim Ağa" der ve derhal Erzurum'un kapılarını kapattırır. Yeniçeri Ağası'na, Çorbacılar'a, vilâyetin ileri gelenlerine haber gönderir. Paşa'ya da duyurur. Bu durum karşısında Müsellim'in artık korkusu kapattırır. Yeniçeri Ağası'na, Çorbacılar'a, vilâyetin Ocağı ileri gelenleriyle Paşa Divanı'na gelip Padişah emrini okuttu. Bununla Erzurum Ej'aleti Valiliğinin Gürcü Koca Mehmed Paşa'ya ihsan olunduğu öğrenildi. Defterdaroğlu Mehmet Paşa "Allah mübarek eyleye" diyerek Müsellime kıymetli bir kattan giydirtti. Zavallı Müsellim edep ve terbiye ile geriye giderken oradakilerin eteğine basıp yere düşünce korkarak: "Aman sultanım! Ben emir kuluyum. Suçum yoktur. Aziz başın için beni asma" diye" feryada başladı. Meğer evvelce "Paşa, Müsellimi asmak için Divanhane'de bir makara yaptı" diye bir söylenti yayılmış. Müsellimin eşek ve havuçla mahkemeye gitmesine de sebep bu imiş. Korkusunun boşuna olduğunu anlayıp aklı başına gelen Müsellim, Paşa Efendimiz'e hitaben: "Sultanım! Hemen yarın sabah kaleden çıkıp üç günde hazırlığınızı görün. Bu müddette bu şehirden çıkarsınız" diyince Paşa Efendimiz çok öfkelendi: "Bire vurun şu kahpeyi! Bak şu mel'unun kabul edilmez teklifine! Ben yüce vezir olayım da bu da bana böyle dirensin ha" diyince "Çorbacı Halil Ağa" araya girip Paşa'nın kalede bir hafta oturduktan sonra gitmesine karar verildi. 18 Zilkade 1057 ( = 15 Aralık 16«) de, Sert Bir Kışta Erzurum'dan istanbul'a Hareket önce Revan Hanı (7) tarafından 3000 baş hayvandan mürekkep kervan "Yezdânbaş" adlı Şah otağı ile geldi. Bunların ger'î kanun üzere gümrükleri alındı. Gümrük Emini Tatos (8) adlı Ermeni'nin feryadı işitilmedi. (9) 440 kese kadar gümrük alınıp büyük alayla Erzincan Kapısı'ndan dışarı çıkılıp "Pazarbaşı Değirmenleri" adlı ferah yerde duruldu. Erzurum ileri gelenlerinden birçok hediyeler geldi. Dört çevreden ağalar gelip dairemiz büyüdü.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 2 

 
1 Paşa'nın bu ters tutumuna sebep Birinci Cildin sonunda belirtilen vak'adır. Yani Büyükvezir Salih Pasa'nın idam edilerek yerine, Defterdaroğlu Mehmed Pasa'nıkn can düşmanı olan Tezkereci Ahmed Pasa'nın Büyükvezir olmasıdır. Mehmed Paşa bundan, kendi hayatı bakımından kuşkulanmıştı. 2 İstanbul'daki Yeniçeri Ağası'ndan başka her şehirdeki Yeniçeri birliğinin en büyük kumandanına da Yeniçeri Ağası deniliyordu. 3 Çorbacı, büyük rütbeli Yeniçeri subayıdır. 4 "Kığırmak", çağırmak, davet etmek demektir. 5 "Müsellim", vali adına bir eyalet idaresine elkoyan ve vergi toplayan vali vekili demektir. 6 "Zaptetmek" bugünkü mânasında olmayıp "idare etmek", "idareye hâkini olmak" yerinde kullanılmaktadır. 7 "Revan Hanı"ndan maksat İranlılar'ın Revan valisidir. Türkler'in hâkim olduğu İran ve Hindistan'da "Han" unvanı devlet kademesinde yüksek mevki alan herkese verilmiştir. Pakistan'ın son iki devlet başkanının "Eyüp Han" ve "Yahya Han" olduğu hatırlansın. (8) Bunun doğrusu "Tatyos" olmalıdır. (9) Defterdaroğiu Mehmed Paya" Celâli olmaya karar verince yanındakilerin beslenmesi için gerekli parayı Erzurum gümrüğünden sağlamaya çalışmış olmalıdır. Bu parayı Osmanlı Devleti memuru olan Gümrük Emini Tatos'tan zaptedince herhalde bu Ermeni korkudan ses çıkaramadığı için Evliya Çelebi "Ermeni'nin feryadı işitilmedi" demektedir.

Erzurum'da bazen güzel hava, bazen de kar ve boranla dururken "Bağdat Valisi Salih Pasa Kethüdası İbrahim Paşa" ran ölümü haberi geldi. 100 Atlı İç Ağası, 70 Kapıcıbaşı, 7 Bayrak 700 Sarıca, 3 Bayrak Sekban gelip hepsine tayınlar ihsan olundu. (10) Bağa, İbrahim Paşa için hayli ağladı. Ertesi günü Devlet Kapısı'ndan "Tokmak Haseki" adlı bir ulak gelip Padişah'ın su emrini getirdi: "Sen ki vezirim Mehmed Paşa'sın, evvelce selefin Süleyman Pasa Acem'in isyanını arzetmekle seni eyaletin askeriyle Revan'a yürümeye memur etmiştim. Ağır hareket edip gitmede ihmal göstermişsin. Gerektir ki yüce emrim vardıkta bir an durmayıp arpalık olarak sana ihsan eylediğim Kars Eyaleti'ne gidesin. O sınırları koruyasın. Yüce alâmetime itimad kılasın". Yüce emir okunduktan sonra Paşa, Haseki'ye 3 kese yolluk verip İstanbul tarafına yolladı. Kendisi de ne olursa olsun diyerek Kars Eyaleti'ne gitmeyip İstanbul tarafına yöneldi. Önce Erzurum'dan batıya 3 saat giderek "Kân" köyünde durduk. Erzurum Ovası'nın ortasında mamur bir köydür. Yine o ovada batıya 5 saat giderek "Ihça" köyüne geldik. Erzurum Ovası'nın batı yönü sonunda güzel bir sıcak sudur, Akkoyunlu padişahlarının hayratından olarak üzerinde kubbesi vardır. Havuzunun içi kum döşelidir. Suyu fazla sıcak olmayıp itidal üzeredir. Suyunda öteki ılıcalardaki kükürt kokusu var. Uyuz ve abraşlık (11) hastalıklarına faydalıdır. Buradan batıya 5 saat giderek "Hınıs" köyüne vardık. 200 evli köydür. Yine batıya 5 saat giderek "Mama Hatun" köyüne geldik. Dereli bir yerde, kayalar dibinde 200 evli Müslüman köyüdür. Bir beyaz yalçın kaya dibinde Mama Hatun Ziyaretgâhı vardır. Akkoyunlu Padişahlarının hatunlarından bir hayır sahibi imiş. Evkafı mîrîye katılmış olduğu için imareti haraba yüz tutmuştur. Buradan yine batıya giderek "Ketür" köyüne geldik. Mamur bir köydür ve zeamettir. Burada Fırat Irmağı üzerinden ham tuğladan yapılmış bir köprüden geçilir. Paşa burada üç gün kalarak beni Kemah Kalesi'ne, Tuzla Emini Emîri Ahur Hasan Ağa'ya gönderdi.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 3 

 
(10) Bu ifade ile Bağdat Valisi İbrahim Paşa'nın maiyetinin Mehmed Paşa'ya katıldığı anlaşılıyor. "Sarıca" ve "Sekban"lar valilerin özel askerlerine verilen addır. "Bayrak" bunların küçük birliklerinin adıdır. Bunlara tayinler ihsan olunması, maaş bağlanması mânâsına geliyor. Bilhassa disiplinin zayıfladığı zamanlarda bu Sekban ve Sarıcalar halka hayli kötülükler etmişlerdir. (11) Uyuz hastalığının bir çeşidi.

Kemah Kalesine Gidiş Ketür köyünden kalkıp Fırat kıyısına mamur yerlerden 9 saat giderek "Şırım" köyüne geldik. Kemah sınırındadır. Buradan yine güneye, Fırat Irmağı ile 7 saat geçerek "Emin" köyünde durak yaptık. Bu da Kemah sınırında olup Tuzla Emini'nin hasıdır. Buradan yine Fırat kıyısınca giderek "Kemah Kalesi" ne geldik. Kemah Kalesi eski kayserlerden birinin yapısıdır. Sonra Uzun Hasan'ın eline girip Temür'ün kuşatmasına uğramışsa da dayanmıştır. Sonra Birinci Sultan Selim, şehzadeliğinde Trabzon'da iken bir aralık bu kaleyi fethedip içine asker koymuştur. Sonraları Şah İsmail isyan ederek (12) bu kaleyi ele geçirmiştir. Sonra Sultan Selim müstakil Padişah olunca ilkönce Acem'e savaş ilân edip büyük ordu ile Anadolu içinden gelerek bu Kemah Kalesi'ni kuşatmıştır. Kale "Bıyıklı Mehmed Paşa" eliyle fethedildikten sonra daha birçok kaleler alarak Acemistan içerilerine doğru ilerlemiştir. Kale, Kanunî Sultan Süleyman tahriri üzere Erzurum toprağında "Kuruçay Voyvodalığı" hükmündedir. Erzurum Paşası'nın hası ve subaşılığıdır. 300 akça ile nâibliktir. Kercas, Kuruçay, Şehir adlarındaki nahiyelerinden kadısına yıllık 3000 kuruş hâsıl olur. Ahalisi İslâmiyet'e itaatli ve sadıktır. Bir hâkimi de Kale Dizdarı'dır. 500 kale neferi olup Tuzla'dan muayyen maaşlarını alırlar. Yeniçeri Serdarı, Sipah Kethüda Yeri, Nakîbüleşraf'ı ve ileri gelenleri vardır. Bir hâkimi de Fırat Irmağı'nın karşı tarafında, bir saat mesafedeki 700 evli "Kömür" köyünde oturan Tuzla Emini'dir. Kardan beyaz, Kırşehir tuzundan lezzetli tuzu olur ki her yerde meşhurdur. Bingöl Yaylağı'na çıkanlar tuzu hep bu Kemah şehrinden alır. Bu şehrin övülecek bir nesnesi de ince ve sağlam çadır bezidir ki benzerinin bir diyarda olmak ihtimali yoktur. Rumeli'deki Dırama bezinden iyi, temiz, peçe gibi bezi olur. Hatta halkın dilinde "Kemah bezi, Erzincan kozu, Bayburd'un kızı" diye darbımesel olmuştur. "Kömür" köyü civarında bağlardan akan "Kömür Suyu", Kercas Dağları'ndan gelip bu Kemah Kalesi dibinde, bir gün mesafedeki "Sultan Melih Gazı Tekkesi" yakınında Fırat Irmağı'na dökülür. Bunun aşağı yukarı karşısında "Mübarek" köyü vardır. Mamur köy olup Erzurum Kalesi Kulları'nın hasıdır. Tanrı'nın Hikmeti: Bu "Mübarek" köyündeki mağaraların içinde temmuzda akan saf sular donup buz olur. Halbuki kış günleri hamam suyundan ziyade ılık olur. Tanrı'nın acayip hikmetidir. Bütün vilâyet halkı "katık peyniri" dedikleri peynirlerini bu mağaralarda saklarlar. Böyle bir soğuk su mahzenidir. Erzurum'dan gelirken bu yerlerde Fırat Irmağı üzerindeki bir göz büyük köprüden geçip 500 adım kadar yokuş yukarı "Keyan" adlı kayalı yerleri aşmalıdır. Göğe uzanmış kayalardır. Kaleye çıkarken bu Keyan Kayaları sağ yöne düşer. Cehennemin dibi ve Gayya kuyusu gibi uçurumdur. "Ayn-ı Manzar" dedikleri çay dahi burada Fırat Irmağı'na karışır. Bu çay "Çebel-i Manzar''dan (13) çıkıp şehrin bahçeleri içinde "Salmı Deresi" ile birleşip Keyan altında Fırat Irmağı'na karışır. Berrak, saf ve hızlı bir sudur.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 4 

 
(12) Osmanlılar kendilerini cihan hâkimi gördükleri için kendilerine karşı savaşan müstakil padişahları da isyan etmiş sayarlardı. (13) Cebel-i Manzar" Manzar Dağı, "Ayn-ı Manzar" Manzar Pınarı demektir.

Keyan Kayası denen yer kale dibidir. Oradan hayat suyu gibi bir su kaynar. Buraya yakın "Ali Kayası" derler bir kaya vardır. Bu şehir halkının boş inancına göre Hazreti Ali gelip belini dayayarak dinlendiği için hâlâ bel ağrısına tutulanlar o kayaya belini koysa iyileşir derler. Ama hassası Allah'tandır. Şehir ahalisi bu kayaya "Kirli Kaya" derler. Bu kayadan yokuş yukarısı Gayrimüslim varoşudur. 2 hanı, 2 hamamı, 1 büyük camisi var. Hamamının birisi mahkemeye bitişik "Çorbacı Hamamı", öteki de Keyan'a yakın, Fırat Irmağı kıyısında "Kethüda Yeri Hamamı" dır. Varoş etrafında büyük bir bina yoktur. Bu varoştan yukarı şehrin büyük kalesi göğe doğru yükselir. Kemah Kalesi beşgen şeklinde, sağlam yapılı güzel bir kaledir. Burçları ve duvarları büyük taşlarla yapılmıştır. Erzurum Eyaleti içinde benzeri yok gibidir. Fırat Irmağı'na aşırı eğilmişse de bundan zarar gelmez. Kıbleye bakan bir kapısı ile ondan içeri iki kat kapısı vardır. Üçü de süslü, metin demir kapılardır. Önceki kapının iç yüzünde sağ ve solda ikişer tunç top vardır. Boylan 27 şer karış olup 3 kantar ağırlığında gülleler atarlar. Şurası garip ki böyle ağır, acayip, kalkıp inmesi güç topları bu yalçın kaya üzerine nasıl çıkarıp da koymuşlar, içerdeki kapısının üst basamağı üzerine bir pehlivan gürzü, Hazreti Ali'nin bir oku ve yayı asılmıştır, iç kalede toprak örtülü 600 kadar ev vardır. Lâkin dar yerde yapılmış bağsız, bahçesiz evlerdir. İçerisinde "Kara Yakuboğlu"nun, "İbrahim Çelebi"nin evlerinden başka bahçeli ev yoktur. Kale içinde kendi haline bırakılmış boş toprak çoktur. Hatta boş olan yerlerde 5 tane buğday ambarı var. içerisi Yavuz Selim Han'dan beri pirinç çeltiği (14) ve darı ile doludur. Gören, bugün harmandan gelmiş de ambara konulmuş sanır. Kuşatmalarda asker bununla karnını doyurur. Bu iç kalede 11 mihrap (15) vardır. 3 tanesi camidir. Kale kapısından içeri "Beğ Camisi" gayet büyük ve eski tarzdadır. Bir kagir minaresi vardır. Bundan başkası tahta minareli olup diğerleri minaresiz mescitlerdir. Kalenin kuzeyinde, Şehitler Kulesi üstünde büyük, küçük 32 tane top vardır. Kapıdan aşağı, kayadan kesme su yolu ile ta aşağı, ırmağa iner su yolu vardır. Kuşatma sırasında oradan su alınıp susuzluk giderilir. Aşağıda birbirine yakın 3 tane su sarnıcı vardır. Birisi çok lezzetli, biri güherçileli su, öteki tuzlu sudur. Bu şehrin de güzelleri herkesçe övülüp beğenilir. Şehir Erzurum Eyaleti sınırları içinde olup ahalisi Türk'tür. Yabancılara dost, dindar, uysal adamları vardır. Mahsullerinden çadır bezi, ak ve lezzetli tuzu, katık peyniri denilen katmer peyniri meşhurdur. Midilli'nin lor peyniri, Şam'ın kureyşe peyniri gibi peynirlerinden taze, lezzetli ve çabuk sindirilir bir peynirdir.
(14) "Çeltik", kabuğu ayıklanmamış pirinç demektir. Pirinç çeltiği demek yanlışsa da Evliya Çelebi böyle yazdığından aynen aldık. (15) Evliya Çelebi, cami ve mescidin ikisine bîrden mihrap adını veriyor.

Bir de baharda bu şehrin dağlarına çulluk (16) kuşları gelip bostan ve dağlarına konar. Kemah halkı bunun mevsimini bildiklerinden gidip kuşu avlayarak tüylerini yolup tuzla turşu yaparlar. Kışın yerler. Çok lezzetli kuştur. Kuvvetlendirici eti vardır. Ellerinden kurtulan kuşlar başka yerlere göçer. Burada "Kened Efendi Ziyareti" ile köprü başında "Melik Gazi Sultan Ziyareti" vardır. Şehir anayol üzerinde olmadığından kervan yolu değildir. Taşlık bir yerde olup Fırat Irmağı, Sultan Dağı'ndan gelip bu şehir arazisini sular. Bu kalenin kayasını dolanıp batıya doğru akarak İzali Kürtleri içinden geçer. Bingöl'den sonra Murad lrmağı'nı da alır. Sonra Fırat Irmağı, Malatya yakınında "Kömür Ham" geçidinden akar. Harput, Eğin, Palo, Diyarıbekir gibi yerlere gitmek isteyenler Fırat'ı gemi ile geçmeyince karşıya varamaz.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 5 

 
Bu şehri üç gün temaşadan sonra Paşa'nın malı olan Kuruçay Voyvodası'nın muhasebesini görüp kalan malından 700 kuruş alındı. Bana da eski ücret olarak 100 kuruş verdiler. Tuzla Emini Emir Hasan Ağa'dan bakaya mal için 150 kuruş aldık. Buradan giderek öteki işlerimizi görüp dönüşte yine bir gece Kemah'ta misafir olduk. Ertesi günü sabahleyin Fırat Irmağı kıyısınca 9 saat giderek "Şurım" köyüne geldik. 200 evli bir köydür ve zeamettir. Buradan da Fırat Irmağı kıyısınca zaman zaman sarp yollardan giderek 10 saatte "Cebece Hanı" durağına vardık. Eski zamanda mamur ve şenlikli yermiş. Yine kuzeye giderek Fırat Irmağını sağ tarafımızda bıraktık. Buradan kalkıp geniş bir ovada giderek "Çemen" köyüne geldik. Azerbaycan toprağında mamur bir köydür. Ketesi (17), keşkesi (18) meşhurdur. Burada pek çok tipi, boran ve kar zahmeti çekip canımızdan bezdik. Buradan kalkıp Erzincan Kalesi'ne geldik. Erzincan: Erzurum'a bağlıdır. Cennet bağı gibi bir yer olup nice bin padişah bunu elde etmek için uğraşmıştır. Nihayet 855 yılında (=3 Şubat 1451 - 22 Ocak 1452),(19) Erzincan padişahı olan Sultan Zâhireddin (20) Yıldırım Bayazıd Han'ın dört çevresindeki düşmanlarından intikam almak için yıldırım gibi nereye yönelirse muzaffer olduğunu görünce Amasya Kalesi'nin fethi günü (21) Amasya'ya gelip Erzincan Kalesi'nin anahtarlarını Yıldırım Bayazıd'a teslim etmiş, Padişah da lûtfunun çokluğundan Erzincan tahtanı yine Sultan Zâhireddin'e M ihsan etmiştir. Lâkin sikke ve hutbe Yıldırım Bayazıd adına olmuştur.
(16) Müellif Arapça "selva" kelimesini kullanıyor. Bıldırcın da olabilir (17) "Kete", pirinç unu hamurundan yapılmış bir nevi katmerli çörektir. (18) Belki de "kurutulmuş yoğurt" demek olan "keşk" in başka bir şeklidir. (19) Bu hicrî 855 tarihi büyük bir yanlıştır. Bu tarihte Yıldırım Bayazıd hayatta değildi. Yıldırım'ın Erzincan'ı alması hicrî 803 (=22 Ağustos 1400 - 10 Ağustos 1401) tarihindedir (20) Erzincan Beği'nin adı "Tahartan" yahut "Mutahharten" dir. Moğollar hizmetindeki bir Uygur ailesinden geldiği için doğrusunun Tahartan olması muhtemeldir ki bu ad Doğu Türkçesi veya Moğolca bir kelime olabilir. (21) Bu da tarihî bir yanlıştır. Amasya, Yıldırım'dan önce de Osmanlılar elinde bulunuyordu.

Bu halin üçüncü yılında Sultan Zâhireddin merhum olduğunda memleketi Karakoyunlu şahlarından Kara Yusuf'un eline girmiştir. O da 7 yıl kadar hüküm sürdükten sonra Temür çıktığından Kara Yusuf korkusundan tahtını ve rahatını bırakıp Bağdat hükümdarı Sultan Ahmed Calayır (22) ile Yıldırım Bayazıd Han'a kaçıp ona sığınmışlardır. Temür bu iki padişahı Yıldırım Han'dan istediyse de vermedi. "Şehrinden, ülkenden kov" dedi. Lâkin Yıldırım Bayazıd Han, Temür'ün sözüne bakmadı. Bu vak'a Temür'ün Osmanlılarla kavgasına sebep oimuştur. Temür gayet kalabalık ordu ile Yıldırım Bayazıd Han üzerine gelirken Kara Yusuf ve Sultan Ahmed Calayır da Antalya'dan (23) gemilere binip Mısır'a kaçmışlar, Sultan Barkuk'a sığınmışlardır. Beri taraftan da Erzincan taraflarına Uzun Hasan Malik olarak burada sikke ve hutbe sahibi olmuştur. Hâlâ Mevlevi Hanı yakınında darphanesi gözükmektedir, öte yandan Yıldırım Bayazıd Han Cennete varıp Erzincan'da Uzun Hasan müstakil olmuştur. (24) Yıldırım Han'dan sonra şehzadeleri Musa, İsa, Süleyman ve Şehzade Mehmed Çelebiler zamanında Anadolu karmakarışık olup nihayet Çelebi Sultan Mehmed müstakil padişah

www.atsizcilar.com   

Sayfa 6 

 
olmuştur. O zaman Uzun Hasan'la uğraşmaya vakti olmadığından Uzun Hasan ta Fatih zamanına kadar Osmanlı Ülkesine el uzatmakla vakit geçirmiştir. Nihayet 878 yılında (= 29 Mayıs 1473 - 17 Mayıs 1474) Fatih bunu meşhur savaşta yenerek ve bütün Erzurum ve Erzincan taraflarını alarak buraların kinci fatihi olmuştur. (25) Sonraları, Bayazıd Han zamanında, Sultan Selim Şehzadelikle Trabzon'da vali iken gah İsmail bir aralık Erzincan'ı zaptetmiştir. Sonra Sultan Selim, Osmanlı tahtına çıkınca Şah İsmail üzerine ordu çekip Erzincan Ovası'na gelmiş, 921 yılında (= 15 Şubat 1515 - 4 Şubat 1516) Erzincan'ı savaşsız, aman ile almış, o halde Erzincan'ın üçüncü fatihi olmuştur. (26) Kanunî Sultan Süleyman Han tahriri üzere Erzurum Eyaleti'nde Paşa hasından ayrılmış olup hâkimi Subaşı'dır. 150 akçalık yüce bir kazadır. Nahiyeleri ve köyleri vardır. Kadısına 6 kese hâsıl olur bir hâkimliktir. Şeyhülislâmı, (27) Nakîbüleşrafı, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, 150 tane de ticaretle uğraşan kale neferleri vardır. (28) Hâkimleri Muntesib Ağası ve Şehir Nâibi'dir.
(22) Bu kelimenin "Celâyir" şeklinde okunması yanlıştır. Bir boy adıdır. Türk ve Moğol dillerindeki ses uyumu kanununa göre söylenişi Calayır'dır. (23) Metinde: Adalya. (24) Bu da büyük bir yanlış. Yıldırımla Uzun Hasan çağdaş değildi. (25) Evliya Çelebi'nin bahsettiği meşhur savaş Otluk Beli Savaşıdır. 1473 Ağustosu'nda yapılmıştır. (26) Yavuz'un bu seferi 920 de başlamış ve Erzincan 1515 Temmuzunda Osmanlı ordusuna savaşsız teslim olmuştur. (27) Şehir kadısı demek istiyor. (28) Osmanlı askerî teşkilâtının ne kadar bozulduğu bu ticaretten anlaşılıyor.

Kalesi düz ve ferah bir ovanın ortasında kare seklinde, taştan yapılmış küçük ve güzel bir kaledir. Ama dört duvarı gayet alçaktır. Dört çevresindeki kuleleri metin değil. Kale eskidir. Hendeği çepeçevre alçaktır. Abaza Paşa, Erzurum'da isyan ettiği zaman hendeği, burçlarını ve duvarlarını tamir edip savundular. Lâkin Abaza'dan kurtuluş olmadığından çaresiz, kaleyi ona teslim ettiler. Bir demir kapısı vardır. Dışarı varoştan şehire hendekten köprü ile geçilir. Kale içinde 200 tane bağsız, bahçesiz evi, 1 camisi vardır. Başka imareti yok. Çünkü kalenin içi dardır. Dışarı varoşunda 1800 kadar ev var. Yükseklikleri pek azdır. Küçük büyük 70 mihrabı olup 7 tanesi camidir. 7 tane de Derviş Tekkesi vardır. En meşhurları "Hazretti Mevlânâ Tekkesi" olup içinde her gece Mevlânâ devri (29) olur. Mevlânâ evlâdından Çelebi Efendi dahi tekke sahasında gömülüdür. Evkafı kuvvetlidir. Kütüphanesinde Hazreti Molla'nın (30) el yazısıyla bir Kur'an, bir de Mesnevi vardır. "Abdülkadir-i Geylânî Tekkesi" dahi meşhurdur. Hamamlarının en meşhurları "Bir Kalem Hamamı" ile "İskender Hamamı" dır. 11 kadar büyük hanı vardır. 48 mahallesinde 40 tane küçük çocuk mektebi vardır. Bilginleri ile talebesi çok olduğundan her cami ve mescidinde karşılıksız ders veren dersiamları vardır. Bütün fenler okutulur. Akıllı, olgun, kibar, anlayışlı, uysal, yumuşak huylu adamları vardır. Hepsi kısa esvap giyer. Şöhret âfettir diye ipek elbise giymezler. Yer yer güzelleri çoktur. Ama kadınları çok iffetli olduklarından tamamiyle örtülü gezerler. Ayaklarına çizme, başlarına diba arakçın (31) giyerler. Küçük, kagir bedesteni vardır. Orada bütün kıymetli mallar bulunur. Çarşısında 50 -100 kadar küçük dükkânı vardır. Havası oldukça yumuşaktır. Doğu tarafında, dağ aşırı Erzurum iki konaktır. Buraya kar yağar. Fakat üç günden çok

www.atsizcilar.com   

Sayfa 7 

 
durmaz. Yaz, kış sebzesi eksik değildir. Her türlü tahıl çoktur. Yiyeceklerinden 70 türlü sulu armudu meşhurdur. Hatta Paşa'ya buradan 17 türlü sulu armut verdiler. Ünek üzümü (32) yenisi gelinceye kadar kalır. Zerdalisi, armut kurusu, dut kurusunun beyaz ve sarısı, mor ve kara dutu meşhurdur. Çarşı ve pazarında dut kurusu sattıkları gibi yük yük başka yerlere de götürürler. Türlü türlü dut pekmezini günlük ve baharat ile terbiye ederler. Bir kâsesini içene taze hayat verir. Mesireleri çoktur. Meyveleri iki günde seyisaneler (33) ile Erzurum'a götürülür. Ziyaretgâhları: Bahçeler içinde "Hazreti Hızır Makamı" herkesçe ziyaret olunan bir binadır. "Mevlevihane Şeyhi Halid Efendi Ziyareti". "Vezir Hemden Pasa Ziyareti": Yavuz Sultan Selim vezirlerinden olup Çaldıran (34) savaşına giderken ölerek bu şehirde gömülmüştür. (35) Daha çok ziyaretleri varsa da öğrenemedim.
(29) Mevlevi raksı demek istiyor. (30) "Hazreti Molla" tabiri Osmanlı kaynaklarında Mevlânâ için çok kullanılan bir terkiptir. (31) Başlığın altına giyilen takke. (32) "Önek" yahut "ünk" veya "üng" de okunabilir. (33) Hem seyisi, hem de sefer levazımını birlikte taşıyan İri ve dinç at. (34) " Evliya Çelebi burada da Çaldıran yerine Çıldır diyor. (35) Hemdem Paşa. Karaman Beğlerbeğisi olup yeniçerilerle bazı paşaların geri dönmek hakkındaki isteklerini Padişaha arzettiği için 24 Temmuz 1514'te Erzincan'da idam edilmiştir.

Bu şehirde Pasa ile 3 gün durup Kemah Tuzla Emini'nden ve Kuruçay Subaşı-sı'ndan topladığımız malları aldık. Vilâyet ahalisi Paşa'ya büyük ziyafetler çekti-ler. Sevinç içinde iken İstanbul'dan bir ulak gelip Varvar Ali Paşa'nın Celâli ol-duğunu haber verdi. Bir de mektup getirdi. Paşa'ya vererek Defterdaroğlu Efendimiz'i Varvar Ali Paşa'nın yardımına çağırdı. Getirdiği mektubun meali şu i-di: "Benim oğlum! İbrahim Han'ın veziri Ahmed Paşa bizi Sivas Eyaleti'nden azletti. İstanbul'dan bütün vezirler, devlet ileri gelenleri ile Valide Sultan'darı mektup ve tezkereler geldi. Hepsi de kalabalık askerle Üsküdar'a gelip şeriat dâvam var diye Veziri, Cinci'yi, Müftü'yü, Mülekkab Kazaskeri, Bektaş Ağayı, Çelebi Kethüda'yı Muslihiddin Ağa'yı, Kara Çavuş'u isteyesiniz diyorlar. Benim oğlum! Ben Sivas'tan azlolunduktan sonra büyük ordu ile İstanbul'a yürümek üzereyim. Yanımda Çavuşoğlu Mehmed Paşa oğlum, İbşir Paşa oğlum, Şehsu-varoğlu Gazi Paşa oğlum, Kütahya Paşası Küçük Çavuş oğlum, sözün kısası 3 Vezir, 7 Beğlerbeği, 11 Sancak Beği ile ordu toplayıp gideceğim. Eğer sen de Ahmed Paşa'dan başını kurtarmak istiyorsan Tokat Kalesi altında seninle bulu-şup müttefik olarak İstanbul' tarafına gidelim". Bu mektup Paşa'ya Erzincan'da varıp okunarak içindekiler bilinince bütün Ağalar'ı topladı. Onlarla konuşup danıştı. Bütün Levendler'in "uğuruna ölürüz" demeleri üzerine bu niyete Fatiha okundu. Varvar Ali Paşa ile birlikte Celâli olmaya karar verildi. Önce tuğlarla "Alaca Atlı Hasan Ağa" 1000 seçme askerle ve zahireciler, Kilerci, Mutfak Emini ile konakçı olup (36) öncü olarak gittiler. Varvar Ali Paşa'ya da "Siyavuş Ağa" ile "Tanrı dilerse seninle İstanbul' tarafına gitmek üzereyiz" diye mektup gönderildi.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 8 

 
Bu halleri görünce benim aklım başımdan gitti. Bu kadar mal, yiyecek ve katarları ne yapacağım diye gece gündüz aklım karışarak düşünmeye başladım. Kığın Erzincan'dan Varvar Ali Paşa'nın Yardımına Gitmemiz Önce Erzincan'dan kuzeye 7 saat giderek "Başkan" durağına, oradan "Erzenes" köyü durağına geldik. Burası mamur zeamet olup Ermeni ve Müslüman köyüdür. Yine kuzeye 6 saat giderek "Şeyh Mennan" köyüne vardık. Bu zat hocalardan-dır. Büyük bir türbede gömülüdür. Dilek sahiplerinin ziyaretgâhıdır. Buraya ya-kın "Baru" köyünde "Semerkandlı Behlûl Hazretleri"nin ziyaretgâhı var. Hasan Kalesi'nden 3 saat mesafede, Araş Irmağı üzerindeki Çoban Köprüsü'nü yaptı-ran "Çoban Kurduman Şah" da burada Behlûl Hazretleri ile bir yerde gömülüdür.
(36) Durulup konulacak yerleri hazırlamaya memur olanlar.

"Zagpa Deresi"ndeki defineyi açarken o karanlık hazineden bir ateş çıkıp Melik Çoban Kurduman bütün yanındakilerle öldü diye yazmışlar. Fakat olağanüstü hayır nasibi bir yiğitmiş. Tiflis Kalesi, Malazgird Kalesi yakınında, Aras Irmağı üzerindeki Altın Halkalı Köprü, Çoban Köprüsü dedikleri köprü dahi onun eseridir, üzerlerindeki tarihleri onun adına yazılıdır. Tanrı'nın rahmeti üzerine olsun. Buradan yine kalkıp kuzeye 8 saat giderek "Ezenderler" köyüne vardık. Tercan bölgesi içinde mamur bir köydür. Buradan yine kuzeye 4 saat giderek "Tapan Ahmed Ağa" durağına vardık. Ahmed Ağa burada Paşa'ya 30 gün ziyafet çekmek için ricatla bulundu. 10 günlük dinlenme için Çavuşlar'a tenbih olundu. Bütün askere köylerde konak tayin olundu. Ben de Paşa'dan izin alıp Ahmed Ağa'nın adamlarıyla doğuya, Şebin Karahisar Deresi kıyısınca giderek Şebin Karahisarı'na geldim. Şebin Karahisarı: Buna "Şabın Karahisarı" dahi derler, iki Karahisar vardır. Biri bu, Erzurum Eyaleti'nde olandır ki adına "Şarkî Karahisar" (37) derler, öteki Anadolu Eyaleti'ndeki "Afyon Karahisarı"dır ki adına "Karahisarı Sâhib" derler. Karahisar denmesine sebep kalesi taçlarının kara olmasıdır, önce hâkimi Haykâniye padişahlarından "Kıyânıe" lerdir. (38) Sonra Trabzon'daki Rumlar'ın eline geçmiştir. Sonra Fatih fethetmiş, Selim Han çağında yazılarak ayrı Sancak Beği tahtı olmuştur. Beğinin hası 13.000 akçadır. Sancağında 32 zeamet, 64 tımar vardır. Paşasının da askeriyle birlikte 2000 kadar asker çıkarır. Paşasının yıllık 40 kese geliri olur. Kaç kere arpalık olarak üç tuğlu vezirlere ihsan olunmuştu. Hatta bir zaman burası Ahıska Veziri Sefer Ağa'ya ihsan olunmakla onun adamı ve Müselhmi Derviş Ağa buradan 50.000 kuruş gelir elde etti derler. 150 akçalık yüce kazadır. Kadısının yıllık 4.000 kuruş geliri olur. Şeyhülislâmı, Nakîbüleşrafı ve ve ilerigelenleri vardır. Sipah Kethüda Yeri Tapan Ahmed Ağa'dır. Yeniçeri Serdarı, Subaşısı, Müftüsü, Kaban Emini, Kale Dizdarı, 150 kadar Tımarlı Kale Neferi vardır. Şebin Karahisar Kalesi yüksek bir dağın doruğunda yedi köşeli bir kaledir, tik bakışta direksiz ve serensiz kalmış kalyon gibi görünür. Yedi tarafında da duvarlarının boyu 70 zirâdır. 70 burç, 100 bedendir. Çevresi 3600 adımdır. Dört çevresinde Cehennem kuyusu gibi dereleri olduğundan hendeği yoktur, üç kat sağlam demir kapıları vardır. Muhafızları tarafından gece gündüz korunur. Çünkü Karadeniz'e yakın köylerin ahalisi Rus Kazakları korkusundan kıymetli mallarını hep bu kaleye saklamışlardır. Kale içinde 70 kadar, ev var. Ama evleri dar, susuzluktan halkı dertlidir. Eşeklerle ta aşağı ırmaktan su getirirler. Su yolları vardır. Fakat kuşatma zamanında işler. Kale içinde su sarnıcı, buğday ambarlarında 100 yıllık darı ve pirinç çeltiği bulunur. Lâkin iç memleket olduğundan cebehanesi ve büyük, küçük 5ü tane topu kalesine göre az verilmiştir. Neferlerinin yarısı

www.atsizcilar.com   

Sayfa 9 

 
Defterdaroğlu Efendimiz'in tımarı ile Gönye'ye kaldırıldı. Bu kalede küçük bir Fatih Camisi vardır. Öteki imaret ve camileri aşağı varoştadır.
(37) Evliya Çelebi "Karahisar~ı Şarkî" diyor. (38) Haykâniye ve Kıyâme kelimeleri galiba "Keyanîler" demek olacak.

Varoşu 9 mahalle, 1600 toprak örtülü evdir. Evlerin pencereleri kuzeye bakar. 42 camisi vardır ki hepsinde cuma namazı kılınır. 3 tekkesi, 2 hamamı, 4 hanı, 7 sibyan mektebi, 750 kadar dükkânı var. Çarşıları o kadar güzel değilse de Tapan Ahmed Ağa'nın yaptırmış olduğu kagir bedesten kadar yeni dükkânları vardır. Ortası anayoldur, üstü örtülü olup iki başında sağlam kapıları vardır. Her gece kapanır. Bekçileri bekler. Bu bedestenin şehre bakan kapısının iç yüzünde, kapının üzerindeki geniş bir tahtarevanın üstünde pamukla doldurulmuş bir arslan derisi var. Gözlerine iri turunç koymuşlar. Ağzını yedi başlı ejder gibi açıp dilinin yerine kırmızı keçe parçası yerleştirmişler, iri dişleri var. Her biri Türkmen hançerine benziyor. Burnundan kuyruğunun sonuna kadar 45 karıştır. Bu arslan pek âsi imiş. 7 yıl bu dağlarda yaşayıp koyun, keçi ve sığınların (39) kökünü kesmiş ve yiye yiye iyice şişmiş. (40) Ara sıra köylere de saldırıp katır, eşek, deve, insan avlamaya başlamış. Nihayet, kolu kuvvetli canın birisi çatal kurşun ile bu arslanı kellesinden vurup başını parçalamış. Arslan hemen ölmüş. Postunu yüzüp Tapan Ahmed Ağa'ya getirmişler. O da âleme ibret olsun diye bu tahtarevanın üzerine koyup bedesten kapısının iç yüzüne asmış. Ama Tanrı bilir, onu gören canlı sanır. Dört ayağı direğe, pençeleri iri deve tabanına benzer. Kellesi kocaman bir küp gibi. Lâkin bu arslan Bağdat, Hille, Kurna,(41) arslanları gibi sevimli değil. Sarı renkli olup Ankara keçisi gibi tüyleri birer karış burma burma sarkmış. Gösterişli, acayip suratlı bir arslandır. Bu dağlarda buna benzer arslan hiç görülmemiştir. Onun için, hayvandan anlayan canlar buna "çölden azma" dediler. Bu Karahisar'ın sarp dağlarında kaplan, tavşan, yaban koyunu, yaban sığını, zerduva, sansar, sırtlan, kurt, andık kurdu, karakurt, tilki, çakal gayet çoktur. Bir kere Karadeniz'den çıkıp yağma için bu dağlara tırmanan Rus Kazakları'nı kaplan ve kurtlar parçalamış. Mendeburlar av alayım derken yırtıcı hayvanlara av olmaktan can kurtaramamıştırlar diye anlatırlar. Görülmedik Bir Şey: Bu şehirde bir berber dükkânı önünde bir küçük çocuk gördüm. Babası yanında durup gelip gidenden o masum için sadaka rica ederdi. Çocuk tahminen sekiz dokuz yaşlarında idi. Tanrı, hikmet ve kudretini göstermek için bu çocuğa öyle bir baş yaratmıştı ki Âd ve Semûd (42) kavmindan beri böyle bir baş olsa olsa Akkerman'daki Salsâl'ın (43) başı olarak yaratılmıştır.
(39) Sığın, bir çeşit iri geyiktir. (40) Evliya Çelebi burada "Hayl-ı Mahmûdî gibi şişmiş" cümlesini kullanıyor. Hayl, at demek olduğuna göre ne demek istediği pek anlaşılmıyor. Belki de "fîl-i Mahmûdî"dir ki Gazneli Sultan Mahmud ordusunda kullanılan iri savaş fillerinden kinaye olsa gerektir. (41) Basra yakınlarında bir şehir. (42) Âd ve Semûd, tarihleri pek iyi bilinmeyen iki eski Arap kavmi. (43) "Salsâl" Arapça bir kelime olup "çok anıran eşek" demektir. Evliya Çelebi, bu sıfatı Romenler hakkında kullanıyordu. Buradaki ifade biraz karanlık.

Adana kabağı, Van lahanası, iri küp kadar var. Boynu ise kol inceliğinde bir şeydir. Bu ince boyun o acayip başı tutamadığından iki çatal çubuğun çatallarına keçeleri sarıp

www.atsizcilar.com   

Sayfa 10 

 
masumun kellesinin iki yanına o çatal ağaçları bağlayıp dayamışlar. Ağaçların uçları demir temrenli olduğundan yere sançmışlar. İşte çocuğun kellesini o çatal ağaçlar zaptediyor. Yoksa o boyunun başı kaldırması imkânsızdır. Çocuk, ensesini berber dükkânına dayayıp geleni, geçeni seyrederek gülmekte idi. Bu kelleyi kalpak, başlık gibi şeyler örtemeyeceğinden mutatlarda (44) dokunmuş bir çuldan at torbasını başına koymuşlar. Kaşları iki parmak kadar enli olup ördek zülfü gibi büklüm olarak kulaklarına varmış. Kulakları adam kulağı gibi ise de her biri Kürt çarığı kadar var. Gözleri öğü kuşu (45) gözü gibi yuvarlak, ala ve gayet büyüktür. Kirpikleri siyahtır. Burnu asma gaga gibi olup Mora patlıcanı kadar var. Soluk alıp verdikçe sakağı (46) olmuş at gibi kanatları (47) birbirine çarpıyordu. Ağzı o kadar büyük ki azıcık açsa bir karış olur, bir karpuz parçasını bir sokumda güle güle yerdi. 32 dişi var idiyse de ikisi dudağından aşağı üst çenesinden sarkmış, diğer ikisi alt çenesinden yukarı,, dudağından dışarı çıkmıştı. Dudakları kırmızı olup deveye benziyordu. Ağzından daima salya akıyordu. Saçı kıvırcık olup kolları, göğsü bayağı küçük çocuk gövdesi gibiydi. Parmaklan incecik ve nane çöpü gibiydi. Ben bu çocuğu görüp hayrette kaldım. Babasına: — "Baba! Bu masumun annesi sağ mıdır" dedim. — "Evet! Hâlâ hayattadır" dedi. Ben: — "Hâmile ise karnındaki kardeşini sıkı bağla. Belki müddeti tamam olmadan düşer" dedim. Babası: — "Sözünü anladım. Meramın lâtifedir. Ama annesi, bu masumu doğurduğumdan asla haberim olmadı. Zahmetsizce larkadak doğurdum, der" dedi. Ben: — "Baba, bu ne hikmettir? Bu kelle ve yüz ile insanoğullarında yakın zamanlarda kimse yaratılmamıştır. Acaba böyle bir evlâdın senden vücuda geldiğine inanıyor musun" dedim. Baba: — "Vallahi oğlum! Bir gün bu masumun anasıyla dağa odun kesmeye gittiğimizde, erkekliktir, coşup ehlim ile dağda bir güreş ettik. O beni, ben onu yenerek can sohbeti eyledik. Ehlim bir ağaç altında dinleniyordu. Birden korkup bağırarak yanıma sığındı. Arkasında çam gövdeli, büyük başlı, her uzvu aşırı derecede büyük bir korkunç şey onu kovalıyordu. Kaça kaça eve geldik. Ehlim hasta ve hâmile düştü. Sonra bu masum vücuda geldi. Başı günden güne büyümektedir. Yaşı ise henüz dokuzdur. Başka ne olduğunu bilmem. Ehlim de bu herifi gördüğünden başka bir şey bilmiyor" dedi. Ben: — "Baba! İnşallah bu çocuk büyüdükçe kelleside büyürse seni oğlunla İstanbul'a götürelim. İleri gelenlere ve büyüklere temaşa ettirelim. Günde 2000 kuruşun bini sana, bini bana" diye şaka ettim.
(44) "Mutaf", kıldan çul dokuyan kimse demektir. (45) "Öğü", puhu kuşunun kedi başlı büyük çeşidi.

(46) Sakağı = Atların öksürme hastalığı. (47) Evliya Çelebi, "kanatları" demekle herhalde burun kanatlarını anlatmak istemiştir.

Karahisar Şapı: Dağlarında bir türlü kırmızı şap olur. Kuyumculara yarar. Diyar diyar götürürler. Dağlarda kare, beşgen, altıgen, Süleyman Mührü şeklinde bulunur. Kuyumcular bununla gümüş

www.atsizcilar.com   

Sayfa 11 

 
ağartırlarmış. Cerrahlar da serkene merhemine koyarlar. Çürümüş olan yaraya bu şaptan ekerler. Daha nice hassası vardır. Şehrin lavaşa yufka ekmeği ile ayvası meşhurdur. Üç gün, kale dibinde Tapan Ahmed Ağa'nın mamur, muhteşem, her yeri gören sarayında misafir olup çarşıdan kahve, şeker vesair levazım alarak hareket ettik. "Mağruval" ve "Kurt" Derelerinden biriken bir çayı geçtik. Batıya 6 saat giderek "Yakub Ağa" köyü durağına vardık. Müslümanlı, Ermenili mamur zeamettir. Buradan yine batıya, Kelkit Irmağı kıyısınca 5 saat giderek Koyluhisar Deresi ile Boğazkeş (48) adlı korkunç yerden geçtik. 8 saat giderek: Hacı Murad Kalesi'ne vardık. Bu kale Uzun Hasan'ın vezirlerinden Hacı Murat Han adlı muktedir vezir tarafından yaptırılmıştır. Fatih, buralarda Uzun Hasan ile uğraştığı sırada bu kale savaşsız olarak Vezir Koca Mahmud Paşa'ya teslim olmuştur. Bu da göğe yükselmiş sarp ve sağlam bir kaledir. Çevresinin büyüklüğü 1000 adımdır. Güney tarafına bir demir kapısı var. Yüce bir tepe üzerinde olduğundan hendeği yoktur. Kale içinde 70 tane ev var. Bir camisi varsa da çarşı ve pazardan eser yok. Lâkin bağ ve bahçesi, cevizliği çoktur. Uçurum kayalar dibinden akan Kelkit Irmağı kıyısında küçük bir ham vardır. Kale, Şebin Karahisar toprağında Subaşılıktır. Koyluhisar nahiyelerindendir. Paşa Efendimiz'i burada bulup Şebin Karahisar yemişlerinden hediyeler verdik. Gördüğümüz fevkaladelikleri bir bir anlattık. Kalenin övdüğümüz sağlamlığına hayret etti. Buradan kalkarak kuzey yönünde yüksek bir dağa çıkıp 6 saatte Çavdar köyüne geldik. Zeamet köydür. Buradan batıya 5 saat giderek Ermeni köyüne geldik. Zeamettir. Buradan yine batıya 4 saat giderek Yüksek kiliseciği geçip Kilerci Veli Ağa köyüne geldik. Karahisar toprağında eskefser kazasında, yüksek bir dağın eteğinde 200 evli bir köy olup Veli Ağa'nın zeametidir. Buradan batıya giderek Baş Çiftlik köyüne geldik. Karahisar toprağında, Eskefser kazasında, Erzurum ve Sivas Eyaletleri sınırında mamur bir köydür. Buradan yine batıya giderek Niksar Kalesi'ne geldik. Niksar'ın aslı "Nîk Hisar" yani "iyi kale" demektir. Evvelce Erzurum'a giderken asker Ilıca Ovası'nda durmuştu. Lâkin şimdi kış olduğundan Paşa Efendimiz, Halil Efendi adında bir zatın evinde kalıp üç gece misafir oldu. Ben dahi Eski Cami imamına konuk oldum. Paşa'nın ev sahibi, Varvar Ali Paşa'nın Divan Efendiliği hizmetinde olmakla Ali Paşa ile beraber Celâli olmuştu. Buradan kalkarak yine batı yönünde gidip Kazan köyünde durak yaptık. Niksar nahiyesinde mamur "bîr köydür. Buradan yine batıya gidip Boğazkesen adlı yeri geçerek "Kuman Ova" köyüne vardık. Niksar toprağında mamur köydür. Oradan yine batıya giderek "Suntasa" kasabasına geldik. Sivas toprağında, Niksar sınırında 300 evli, camili, hamamlı, mescitli, bağlı, bahçeli mamur kasabacıktir.
(48) "Boğazkeş"in imlâ yanlığı olması, bunun "Boğazkesen" olması da muhtemeldir.

Oradan yine batıya giderek "Dâvudi Tekkesi" adlı köye geldik. Yüksek bir dağın başında, 200 evli, mamur, Ladik kasabası sınırında büyük bir vakıftır. Burada kutublar kutubu (49) "Davudi Sultan" gömülüdür. Tekkesi ve dervişleri vardır. Çoğu Seyidlerden,(50) çok dindar kimselerdir. Paşa Efendimiz burada 1057 yılının Kurban Bayramı namazını (= 6 Ocak 1648) kıldı ve kurbanlar kesip Şeyh'in tekkesinde büyük ziyafet verdi. Sabahleyin yine batıya giderek 5 saatte "Setli Beli" dağını geçip "Hamid" köyüne geldik. Ladik: Gölü kıyısında, Ladik nahiyelerinden camili, bağlı, bahçeli köydür. Gayet mahsuldar

www.atsizcilar.com   

Sayfa 12 

 
bir çayırlı yerdir. Buradan yine batıya giderek 5 saatte, eski bir şehir olan Ladik Kalesi'ne geldik. Ladik Şehri ve Kalesi: Amasya kayserlerinden "Havik" adlı zat tarafından yaptırılmıştır. Nice kimselerin eline girdikten sonra Danişmendliler'den Melik Gazi gelip burayı fetheder. Beğlerinden "Salman Han", sancağı kale üzerine dikmeyelim der. Melik Gazi: "Lâdik sancağı" der. Bunun üzerine bu konuşma kalenin adı olup Ladik şehir ve kalesi (51) derler. Osmanlı vilâyetlerinde üç Ladik vardır: Biri Konya Ladik'idir ki Celâli ve Cemâli (52) zulmünden şimdi bir kasabacık halinde kalmıştır. Biri de Van Eyaleti'nde "Kör Ladik" Sancağı'dır. öteki de bu Amasya Ladik'idir. Burası vakıf olduğu için harap olmamıştır. Yıldırım Bayazıd Han, Amasya Kalesi'ni fethettiği zaman bu Ladik Kalesi savaşsız Temür Taş Paşa'ya teslim olmuştur. Zevk ehli kimseler olup aralarında çok dindar olan adamlar vardır. Şehzade Bayazıdı Velî, Amasya'da beğ iken her yıl altı ay gelip bu kasabada yaylalanırdı. Bu sebeple şehirde güzel bir has bahçe yapıp bırakmıştır ki hâlâ Bostan Ustası, Bostancı Hademeleri, Korucu ve Tablakçıları (53) vardır. Çayırı Büyük Emîri Ahur tarafından idare olunur. Merhum Sultan Han (54) annesi Bülbül Hatun'un vakfı olup ahalisi vergiden affolunmuştur. Eyalet valisi tarafından bu şehre kimse gönderilip de işe karıştırılamaz. 300 akça pâyeli yüce bir kazadır. Kadısına yıllık 6 kese gelir hâsıl olur. Şeyhülislâmı, Nakîbüleşrafı, bilginleri ve ileri gelenleri vardır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Nâib ve Muhtesibi, Kaban Emini, Göl Emini vardır.
(49) Mutasavvıflar tarafından bir devrin en üstün evliyası olduğuna ve her devirde mutlaka bir tanesinin bulunduğuna inanılan kimse. (50) Seyid = Peygamber soyundan olan kimse. (51) "Lâ". Arapça "hayır" demektir. Her şehir için olduğu gibi burada da Evliya Çelebi bu halk iştikakçılığına. itibar göstermiştir. (52) "Cemâli" diye bir âsi zümre yoktur. Evliya Çelebi burada bir kelime oyunu yapmıştır: "Celâl" ve "cemâl" Tanrı'nın iki vasfı olup biri şiddet, biri güzellik ifade eder. Müellif, birinci kelimeden sonra ikincisi de kullanmak suretiyle hem bilgisini göstermek, hem de şaka yapmak istemiş olmalıdır. (53) Tablakçı = Hizmetkâr. Uygur Türkçesinden kalma bir kelimedir. (54) "Sultan" ve "Han" arasında şahıs adı unutulmuştur. Kim olduğu anlaşılmıyor.

Kalesi şehrin güneyinde, göğe yükselmiş, kare şeklinde, eski yapı bir kaleciktir, içinde eser ve imaret yoktur. Şehir 17 mahalledir. Meşhur mahalleleri "Velâ Beğ", "Kellez", "Yeni Cami", "Tekke", "Şehreküstü", "Yarımca", Dağ", "Polad", "Yahşi" Mahalleleridir. 47 camisi vardır. 6'sında cuma namazı kılınır. 3 tanesi Selâtin camisidir. "Sultan Ahmed Camisi", "Dâvud Pasa Camisi", "Teleke Camisi", "Şehreküstü Camisi", "Kellez Camisi" meşhurlarıdır. 3020 kadar kiremitli, bağlı, bahçeli evi vardır. 7 tane tarikat tekkesi vardır. En meşhuru "Seyid Ahmedi Kebîr Tekkesi"dir. 2 hamamı var: Çarşı içinde "Eski Hamam" ile Yeni Cami Mahallesi'nde "Yeni Hamam". 7 tane hanı var. "Kaban Hanı", "Halim Beğ Hanı", "Emir Hasanoğlu Hanı", "Seyid Efendioğlu Ali Çelebi Hanı", Buğday Pazarı'nda "Tek Hanı" meşhurlarıdır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 13 

 
Dâvud Paşa'nın çarşı içinde gayet mükemmel bir kagir bedesteni vardır ki camisinin hayratıdır. Çevresinde 400 kadar dükkân vardır. Şehirde vezir ve ileri gelenlere ait 41 saray vardır. Meşhurları "Osman Pasa Sarayı", "İbrahim Beğ' Sarayı", "Hacı Beğ Sarayı", "Hüseyin Beğ Sarayı", "Alaybeği Sarayı", "Mustafa Beğ Sarayı" vesairedir. Ayrıca Dârüttedrîsi yoktur. Her camisinde türlü türlü ilim konuşmaları olur. Dersiamları vardır. 18; kadar sibyan mektebi var. Yemek verilen 2 imareti vardır. Havasının ve suyunun iyiliğinden güzelleri çoktur, ileri gelenleri kıymetli kumaş ve samur giyer. Beğleri, paşaları, 200 den çok, yüksek mevkiler idareetmiş kadı efendileri, şeyhleri, çok dindar, iyi ve uysal adamları vardır. Şehrin usta Sipahileri ile, bilgi sahibi kimseleri çoktur. Ortahalli olanları tüccarlar ile sanatkârlardır. Çuka terâce ve kontoş (55) giyerler. Esvapları ak ve gök renktedir. Kadınları kadife çakşır üzerine sarı çizme ve çuka ferace giyerler. Yüzlerine beyaz peçe tutunurlar. Başlarına sivri dîbâ arakçın giyip, gayet edepli bir şekilde yürürler. Hamamdan ve ziyaretlerden başka bir yere gitmek ihtimalleri yoktur. Dindar ve iffetli kadınlardır. Yiyeceklerinden Gök Suyu Armudu, Karaman Armudu, Memecik Ekmeği meşhurdur. Osmanlı vilâyetlerinde Sapanca ekmeğinden sonra Ladik'in Memecik Ekmeği meşhurdur. Yaylak yer olup kışı ziyade olduğundan üzüm, kavun, karpuz, incir, zeytin, nar gibi meyveleri olmaz. Ama "Akdağ Balı" adıyla tanınmış bir çeşit saf balı olur ki ne Gediz (56) balına benzer, ne de Adana ve Saykala balına. Bu bal gayet güzel kokulu olduğundan kutularla İstanbul ileri gelenlerine hediye gider. İmalâtından Akdağ'ın beyaz pamuk bezi meşhur olup Acem'in Lekfûri ve Musul bezinden daha ince olur. Gezinti Yerleri: Ballı Kaya Suyu'nun başı gezinti yeridir. Şehrin kıblesindedir. Şehrin doğusunda "Firenk Gözü" denen büyük bir pınar akar.
(55) Erkek feracesi bol bir biniş, kontoş ise dar kollu ceket veya paltodur. (56) Metinde Gedid. Bunun istinsah yanlışı olduğu belli Gediz'in balı meşhurdur.

Hüseyin Paşa bu suyun üzerine gezinti yeri evi olmak üzere güzel bir köşk kondurmuştur. Bütün zevk sahipleri gidip eğlenirler. Temmuz ayında bu su o kadar soğuk olur ki içinden üç tane taş çıkaramazlar. Gerek Ballı Su, Gerek Firenk Gözü şehrin içinden akarak han, hamam, bahçe gibi yerleri sularlar. Şehir içinde nice un değirmenlerini döndürerek Ladik Gölü'ne dökülürler. Gezinti yerlerinden biri de "Akpınarbaşı"dır. Lâkin bu su şehre girmeyip dışardan akar, tarla ve bağları sular. Bu suyun da başı şehrin kuzeyindeki dağlardan gelir. Göle akar. Kalenin batı tarafında, "Manastır" denilen yerde de bir gezinti yeri vardır. Çimenlik, ferah bir yerdir. Buradan akan suya "Ramca Suyu" derler. "Ma'ra" (57) suyundan lezzetli bir sudur. Bu sular akarak kale altında ikiye ayrılır. Bir bölümü "Hazırlık" ziyaretinden aşağı, Kura Mahallesi içine akar. Bir bölümü de, şehir ileri gelenlerinin hacıları karşılamaya çıktıkları "Yalı Dede Sultan" (58) ziyaretgâhı mesiresinden, Kozlu Bağları'ndan aşağı akıp Ladik Gölü'ne karışır. Ladik Ilıcası:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 14 

 
Ladik'e bir buçuk saat mesafede "Hallaz" adlı köy, yüksek bir tepe üzerinde bağlı, bahçeli Müslüman köyüdür. Bu köyün altından küçük bir ırmak akar. Nice un değirmenlerini döndürdükten sonra Kızıl Irmak'a dökülür. Ladik Dağları arkasında olduğu için Ladik Gölü'ne karışmaz. Bu ırmağın kenarında "Hallaz Ilıcası" var. Kubbeli mubbeli olup kiraz mevsiminde bütün nahiyelerden araba araba binlerce adam gelip bu ılıcada yıkanarak cüzzam ve uyuzdan kurtulurlar. Ilıcanın ayağı Hallaz Suyu'na akar. Amasya'nın batı tarafında 3 saat mesafede olan "Koza" kazasında da bir ılıca vardır. Ilıcaya Araplar "hammâm" derler. Acemistan'da "germâbı kudret" (59) derler. Ladik ve Amasya Ellerinde "Koza" derler. Tataristan'da (60) "ılısu" (61) derler. Moğol' dilinde "kerende" derler. Türkistan'da (62) "ılıca" denir. Rumeli taraflarında "kaynarca" tabir olunur. Bosna'da ve Rumeli'nin bir kısmında "yatlar" derler. Bu Ladik Kozası çok faydalıdır, iki büyük kubbesi vardır. Kadınların ayrıca kubbeleri var. Erkekler ılıcasında göl kadar, herkesin girdiği bir havuz vardır ki olu kalbler ebedî hayat bulur. Suyu o kadar sıcak değildir. Dört çevresinde beyaz mermerden olan arslan ağızlarından sıcak su akarak büyük havuza dolar. Bir de küçük havuz vardır ki çok sıcaktır, insan içine giremez. Büyük havuzun dört çevresindeki taklar altında 8 tane Hanefî kurnası vardır. Bu ılıcada "Kız Gölü" adıyla meşhur beyaz mermerden buz gibi bir su akar ki içenler ebedî hayat bulur. Halbuki bu soğuk su ile sıcak suyun arası bir kulaç yerdir. Tanrı'nın acayip bir işidir.
(57) Haleb güneyinde küçük bir kasaba. (58) Metinde "Yalı Dere Sultan" ise de Dede olacağı muhakkak gibidir (59) Germâb, Farsça "sıcak su" yani hamam demektir. Bunların Tanrı kudretiyle olduğuna inandıkları için "Kudret hamamı" mânâsına "germâb-ı kudret' denmiştir. (60) Buradaki "Tataristan"dan maksat Türkistan'dır, (61) Metinde "ılısı". (62) Buradaki "Türkistan"dan maksat Anadolu'dur.

Ladik Gölü: Lâdik'in doğu tarafında uzaktan görülen bir göldür. Çevresi ancak bir günde dolaşılır. Çok güzel suyu vardır. 11 türlü balığı vardır ki her birinin lezzetini ve hassalarını yazsak söz uzar. Ama "Turna Balığı" (63) Musa'nın sofrası kadar lezzetli ve mukavvidir. Gölün kıyısı mamur köylerle donanmıştır. Dört çevresinden Zarı, Sunısa, Koza, Zeytin Dağları'ndan gelen 26 kadar suyu alır. Hiçbir tarafa ayağı yoktur. Dışarıya su vermeyen bir göldür. Kıyısındaki "Boğaz Köyü" gayet güzel ve mamur köydür. "Otuz" köyü de bu göl kıyısındadır. Bu köyde çıkan kaymak hiçbir diyarda yoktur. Küleğinin (64) içinde iki keçi oğlağı kaymağı üzerine yaslansa tırnakları beyaz kaymağa tesir etmez. Kaymağını bıçakla keserler. Sakız gibi çiğnenir. Lezzetli ve güzel kokuludur. Bu kaymağın benzeri olsa olsa Erzurum'da Bingöl Yaylası'nda bulunur. Ladik'in güneyinden Amasya 8 saattir. Doğusu'nda Niksar yakındır. Kavak Eli kazası bir konaktır. Batısında Köprü (65).. .. (66) Yine batısında Zeytin kazası bir konaktır. İskelesi kuzeyinde ve Karadeniz kıyısında Samsun ve Sinop'tur. Ladik Ziyaretgâhlan: "Şeyh Seyid Ahmed-i Kebîr kendi tekkesinde gömülüdür. Şeyh-i Ekber'den (68) irşad alıp sonra yerine halife olmuştur. Ulu sultandır. Hâlâ herkes tarafından ziyaret olunur, ikisi de Eski Cami'de gömülüdür. (68) Eski Cami'yi de 852 yılında (= 7 Mart 1448-23 Şubat 1449) onlar yapmıştır. Orhan Gazi bilginleri ve şeyhlerindendirler. (69) Kale altında "Şeyh Yû

www.atsizcilar.com   

Sayfa 15 

 
Dâvud Sultan" ziyareti, Kura Mahallesinde "Hızırlık" ziyareti, hacıları karşılamaya çıktıkları yerde "Yalı Dede" ziyareti vardır. Merhum "Gazi Tayyar Mustafa Paşa" dahi burada yüksek bir kubbe altında gömülüdür. Bu şehirde Paşa Efendimizle üç gün durup büyük ziyafetlerde bulunduk. Sonra kalkıp batıya 5 saat giderek "Şahin Ağa Köyü" ne geldik. 200 evli Müslüman köyüdür. Buradan 6 saat gidilerek "Kasım Ağa Köyü" ne gelindi. 200 evli, 1 camili Müslüman köyüdür. Burada Kasım Ağa büyük ziyafetler verdi. Zevk ve safalar eyledik. Buradan ileri "Gür Köy" e geldik. 300 evli, 1 camili, bağlı, bahçeli köydür. Burada "Çorbacıoğlu" adı ile tanınmış bir hanedan olup nimeti boldur. Paşa orada misafir olarak bir gün oturdu. Ertesi günü tuğlar gideceği sırada İstanbul tarafından "Murad Haseki" ve "Havruzcu Çavuş" adlı kimseler geldi. "Ulaklık ile Diyarıbekir'e gidiyoruz" dediklerinde Paşa bunları hapsedip bütün eşyalarını arattı. Salih Paşa'nın kardeşine gönderdiği mektuplar vardı. Açtı. Murtaza Paşa'ya hitaben "Bağdat Vilâyeti'nden azlolundun. Sana Kapdan Paşalık ihsan olundu Ilgar ile İstanbul'a gelesin" mealinde idi
(63) Metinde: Tuna Balığı. (64) "Külek" içine süt sağılan, bal toplanan tahta kap. (65) Bugünkü "Vezirköprü'* kasabası. (66) Burada bir kelime okunmuyor. "Ara yatıdır" gibi bîr şey. Oraya kadar olan mesafeyi bildiren bir iki kelime olacak. (67) "Şeyh-i Ekber" diye meşhur mutasavvıf "Muhyiddîn-i Arabi" tanınmıştır. Buradaki Şeyh-i Ekber'in o olmadığı zaten biraz aşağıda anlaşılıyor. (68) Biraz yukarıda, tekkesinde gömülü diye bildirildiğine göre tekke ile caminin yan yana olduğu anlaşılıyor. (69) Camiyi 1448 - 1449 da yapmış olanlar Orhan Gazi çağında yaşamış olamazlar. Orhan Gazi 1359 da ölmüştür. Zamanında Ahmed-i Kebîr adında bir şeyh yaşamamıştır.

Paşa, ulakları hapsettiği gün Bağdat Valisi ve Salih Paşa'nın kardeşi Murtaza Paşa'ya Ulak Salih'i gönderdi ve şu mektubu yazdı: "Benim kardeşim! Sana hatt-ı şerif ile Murad Haseki denen mendebur Çavuş, kapdanlık emirleri getirirken hapsettim. Ulağım sana vardıkta kapdanlığa inanmayıp başka çaresine bakasın. Gafil olma. İstanbul tarafına kaçıp bir köşede durasın. Aziz pederim Varvar Ali Paşa ile İstanbul tarafına gitmeye söz vermişizdir. Bu kafidir. Çeviğin işi, gafilin başı demişler. (70) Ulak yollandığının dördüncü günü Haseki ile Çavuş'u hapisten çıkarttı. Onlar da Bağdat tarafına gittiler. Paşa ile altı gün Gür Köy'de durup yedinci günü kalkarak "Merzifon Kalesi" ne geldik. Merzifon: Danişmendliler tarafından yapılan Merzifon Kalesi sonra, Yıldırım zamanında fethedilmiştir. Şimdi Sivas Eyaleti'nin Amasya Sancağı toprağında güzel bir kaledir, içinde ev yoktur. Mühimmat ve levazım için gece bekçileri var. Şehri "Pir Dede Sultan"ın evkafıdır. Şimdi hâkimi Kızlar Ağası'dır. 300 akçalık yüce bir kazadır. Kadısına yıllık 6 kese gelir. Kalesi toprak olduğundan Dizdar ve neferleri yoktur. Şeyhülislâm ve Nakîbüleşrafı, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi, Naibi vardır. Yüksek mevkilerde bulunmuş 300 kadar kadı efendileri, takva sahibi şeyhleri, ileri gelenleri ve Ağaları, paşalığa liyakatli Kethüda Yeri vardır. Hele Paşa Efendimiz'e ev hasipliği yapıp Tabanı Yassı Mehmed Paşa'nın Silâhdarı olan "Dilâver Ağa" cidden adına lâyık, (71)

www.atsizcilar.com   

Sayfa 16 

 
iyiliksever, yürekli bir kişidir. Bu zat 10 gün 30O İç Ağaları ile Paşa Efendimiz'i ve beni en iyi yemeklerle beslemekten bir gün geri kalmadı. Burası Türk vilâyetidir. Halkı gayet iyi ve uysal adamlardır. Ucuzluk, bolluk, mamur bir şehirdir. "Daşan Dağı" eteğinde olup 4000 kadar kiremit ve toprak örtülü evi vardır. 44 mahalledir. Camileri 74 tanedir. "Eski Cami" ile çarşı içindeki "ikinci Saltan Murad Camisi" meşhurlarıdır. Medreselerinden "ikinci Sultan Murad Medresesi" çok odalı, dersiâmlı bir öğretim yeridir. Hadîs ilmi dahi okunur. 2 Dârülkurrâsı, 70 kadar sibyan mektebi, yemek dağıtan 2 imareti vardır. 7 tane derviş tekkesinden "Pir Dede Tekkesi", Daşan Dağı eteğinde "Hırka Sultan Tekkesi", buna yakın ve şehre bir saat mesafedeki "Hazreti Ökkâşe Tekkesi" büyük tekkelerdir. Şehir içinde Kadiri ve Halveti tekkeleri de varır. Şehrin hanları da var. Şehir içinde, Çarşıda, berberler yakınındaki eski hanın kapısının sol köşesinde bir pehlivan gürzü asılıdır. Hamamlarından Çelebi Sultan Mehmed'in yaptırdığı "Eski Hamam" herkes tarafından ziyaret edilir. "Çifte Hamam" güzel ve hoş yapılı olup erkek ve kadınlara mahsus 70 kurnalı büyük bir hamamdır.
(70) "Çevik güçlükleri çözer, gafil babını verir" mânâsında. (71) "Dilâver" Farsça kelimele olup "yürekli", "kahraman" demektir.

Erkekler hamamının üçte birinde keçeciler keçelerini yumuşatır, üçte birinde de debbâğlar gök, sarı, kırmızı sahtiyanlarını boyarlar. 40 kurnası Hâlen işlemektedir. Kubbelerinin dört çevresinden ve duvarından bir damla ter damlamaz. Eski yapı olduğundan biraz karanlıkçadır. Şehrin havası ve suyu güzel olduğundan ahalisi sağlamdır. Nice beğleri, çoluk çocuklarıyla Merzifon'un arkasındaki Daşan Dağı'na yaylağa çıkıp 6 ay Türkman oymaklarıyla beraber yaşarlar. Bu yayla Danişmendliler ve Osmanlılar ile beraber Mahan diyarından gelen Daşanoğulları'na verilmiş olup bugüne kadar verasetle geçen mülktür. Daşanoğullan'ndan "Şeydi Beğ" reisi ve hâkimidir. Bu yayladan nice hayat suyu gibi pınarlar akıp bir kısmı Merzifon'un bağ ve bahçelerini sular. Ne kadar yağmur yağsa bu ova sulanmayınca yine mahsul vermez. Ekilen bir buğday tanesinden 15-20 karındaş çıkıp 100 tane olduğu gibi 1 kile tohumu da 80 kile mahsul verir. Bu yaylayı sulamak için bu suların mîrî ağası vardır. Daşanoğulları da hasıl olan bol mahsulden pay verirler. Yahşi ağalıktır. Bu ırmak üzerinde ağalar olmasa Merzifon halkı birbirini kırar, geçirir. Yine de nice kavgalar olur. Suyun bir kısmı da Ladik şehri ovasında "Kama" kadılığı nahiyesine akar. Bir bölüğü de kuzeye, Osmancık tarafındaki ovalara akıp bağ ve bostanları suvarır. Merzifon şehri bayırlı yerlerde kurulmuş olup arkasını Daşan Dağı'na vermiştir. Amasya bu şehrin kıblesinde olup 15 saattir. Ladik 12 saattir. Osmancık 16 saat yerdir. Gümüş şehri 10 saattir. Gergeran kasabası 8 saatliktir. Daşan Dağı'nın kuzey yönüeteğinde Köprü şehrine bakan "Koca Kalesi" vardır. Buradan 3 konakta Samsun Kalesi'ne varılır. îskelesidir. Sinop iskelesine gidenler de olur. Ama Samsun daha yakındır. Yiyip içeceklerinden Ayıntap pekmezi gibi halis pekmezi, lezzetli ve sulu üzümü olur. Pir Dede Tekkesi'nin çevresinde ve başka yerlerde 600 dükkânı vardır. Boyacı dükkânları çoktur. Acem boyasından güzel boya yaparlar. Mavi boyası meşhurdur. Kırım'a tüccarlar buradan her yıl binlerce top pamuk bez götürüp esirle değişirler. Kırım halkının giydiği hep Merzifon bezidir. Pamuk ipliği de meşhurdur. Yerli döşeği, yerli alaca yastığı, basma kalemkârı, güzel çit yorgan yüzleri, çarşaf ve perdeleri dahi meşhurdur. Güzelleri de her tarafa ün salmıştır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 17 

 
Merzifon Ziyaretgâhlan: Şeyh Pir Dede Hasretleri: Horasan'dan Hoca Ahmed Yesevî'nin izniyle Anadolu'ya gelip Merzifon'un kuzeyinde, şehre bakan yüksek bir yerde oturur, zaman zaman hamamlarda yatar, Tanrı meczubu, Allah'ı anlar bir kimse idî. O Pir'in birçok menkabeleri vardır. Hâlâ tekkesi büyük kubbelerle süslü; meydan, mutfak ve derviş odalarıyla donatılmış olup her gece 200 kişi konup göçer. 200 den fazla başı açık dervişi vardır. Aziz Hazretlerinin nurlu kubbesine girip bir Yasin okuyarak ruhaniyetlerinden yardım diledim. Kabrinde misk kokusundan insanın beyni ıtırlanır. Kabrinin dört çevresi sanatkârane çıra, şamdan ve kandillerle bezelidir. Dervişlik cihazları hâlâ dolap içinde saklıdır. Peygamber ailesine sevgim olduğundan "yoksulluk övüncümdür" hadîsine uyarak haddimi asan bir dilekte bulundum. Dervişlerin izniyle tekkedeki "Metni Dede Can", Pir Dede Sultan'ın bozdoğanî terkli keçe külah tacını (72) başıma koydu. Bütün dervişler gülbank çekip (73) hayırdua ettiler. Tekkesi kagir bir yapıdır.
(72) "Bozdoğan" savaş topuzu olup "bozdoğanî terkli" şişkin dilimli bir nevi keçe külâh olacaktır. Tarikat başkanlarının giydikleri bu türlü külahlara "taç" denilir.

(73) "Gülbang" hep beraber okunan dua, tekbir.

Merzifonlu Emir oğlu Şeyh Abdurrahim: Bursa'da Zeyneddîn-i Hâfî Hazretlerinden ders görüp bütün ilimlerde olgunlaştı. "Vesâyâ-yi Kudsiyye" adlı kitap bunun eseridir. Daha birçok muteber telifleri vardır. Merzifon'da Birinci Sultan Mehmed'in Camisi evkafından belli ihtiyaçları için günde 8 akçacık ile ölmeyecek kadar doyumluk kabul edip dünyadan ilişkisini keserek bu Merzifon'da oturmuştur. Yattığı yer hâlâ gönül erbabının ziyaretgâhıdır. Güzel şiirleri vardır. Mahlesi "Ruhî" dir. Tasavvuf ilminde Tanrı'ya yakınlığın derinliklerine nüfuz etmiş olduğundan şiirleri hep sofiyanedir. Tanrı hepsine rahmet etsin. Bu şehirde 10 gün kalıp gezip tozduk. "Gür Köy" adlı yerden Bağdad'a gitmiş olan Salih, Nuseybin adlı harabezar şehirde, bir gece at üzerinde sar'ası tutup tepesi üzere düşerek hareketli ölü gibi yatar. (74) 10 Muharrem aşure günü (=6 Şubat 1648) Merzifon'dan kuzeye giderek Daşan Dağı'nı aşıp "Beğ Evren" köyünü geçtik. 6 saatte Koca Kalesi'ne geldik: Koca Kalesi: "Koca Kaya" adıyla tanınmış yüksek bir tepenin üstünde küçük bir kaledir. Fakat gayet sarp ve sağlamdır. Burçları, duvarları hep kudret eliyle yapılmıştır. (75) Yekpare kayadandır. Kaleye çıkmak için bir yol ve bir kapı vardır. Başka yerden çıkılmak ihtimali yoktur. (76) Kule ve çıkıntıları nadirdir. Hep kesme kayalardır. Kaç kere "Karayazıcıoğlu", "Said Arap", "Kalenderoğlu" adlı Celâlîler kuşatmışlarsa da alamamışlardır. Bunu Danişmendliler'den Melik Gazi, Rumlar'ın elinden zorla alıp sonra Yıldırım Han'ın eline girmiştir. Fakat kimin tarafından yapıldığını bilmiyorum. Köprü kazası'nın nahiyelerindendir. Kale içinde 200 kadar nefer evi, Dizdarı, 150 kadar neferi vardır. 1 camisi, su sarnıçları, zahire ambarları, 7-8 tane küçük topu, yetecek kadar cebehanesi vardır. Hamamı vesair imaretleri yoktur. Birkaç dükkânı vardır. Bütün halkı çam ağacından "boduç" yaparlar. Türkçe'de emzikli bardaklara boduç derler. Çöğür, tanbura, ravza, karadüze, şarkı, yonka adlı sazları yaparak kâr ederler. Zevk ehli, saz ehli, çoğu namaz kılmaz Türk halkıdır. Buradan da kalkıp mamur köyler geçerek "Köprü" kasabasına gelip Hacı Yusuf Ağa'nın evine misafir olduk.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 18 

 
(74) Salih, Evliya Çelebi'nin paşası Defterdaroğlu'nun ulağıdır.. Biraz yukarda adı geçmişti. Birdenbire kesik bir ibareyle ondan bahsolunması burada bazı satırların eksik olduğunu gösteriyor. (75) Kayaların oyulmasıyla yapılmış demek istiyor. (76) Metinde "vardır" deniyorsa da ifadenin gelişinden "yoktur" olacağı belli.

Köprü Şehri: Daşan Dağı'nın eteğinde, dereli tepeli yerde olup iki yanından ırmak akar. Kare şeklindeki kale taş ve güzel bir yapıdır. Irmaklardan birine "Yuğa Köy Suyu" derler. Şehrin dibinden akar. öteki ırmak şehirden bir saat uzakta olup "Istavluraz" derler. Şehir bu iki ırmağın ortasındadır. Bu ırmaklar taştıkları zaman Köprü Ovası'nı kaplarlar. Bu ırmaklar Daşan Dağı'ndan gelip Istavluraz'dan büyük bir ahşap köprü ile geçildiği iğin "Köprü Şehri" derler. Gayet iyi işlenmiş gam direklerinden yapılmış garip bir köprüdür. Amâlika zamanında bu şehre "Şinder" kalesi derlerdi. Çünkü Amâlika dilinde "şin" köprü demektir. Köprüsü, Peygamber Hazretleri doğduğu zamanı yıkılmış, sonra ağaçtan yapmışlardır. İşte bu köprüden geçen iki ırmak Köprü şehrinden aşağı akarak "Çeltiklik" adlı yerde büyük Bafra Irmağı'na dökülürler. Bu kaleyi ilk yapan Amâlika padişahlarındandır. Sonra Trabzon Tekfürü'nün elinden Daniş-mendli Melik Gazi fethetmiş, sonra da Yıldırım Bayazıd Han bunu aman ile almıştır. Şimdi Amasya toprağı hükmünde olup yarısı zeamet, yarısı Tokat hâkimi Subaşılığıdır. Her bir şeyine o hâkimdir. 300 akça payeli kazadır. 140 tane köyü, nahiyeleri vardır. Bunlardan "Yozgat Köy" 1000 evli kasabadır. "Bahçe Köy" şehrin kıblesindedir. "Doyan Köy", "Ak Tepe Köy", "Ak Ören KÖY' Hasan Ağa'nındır. "ören Köy" Hamamcıoğlu'nundur. Kadısına yıllık 7000 kuruş hasıl olur. Şeyhülislâmı, Nakîbi, Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi, Naibi vardır. Ama iç memleket olduğundan kale dizdarı ve neferleri yoktur. Karayazıcı ve Said Arap adlı Celâlîler, Eğri Savaşı'nda bozguna uğrayıp kaçtıklarında bu şehri onlardan kurtarmak için taş kaleye bitişik bir kat toprak kale yapmışlardır, iki kalenin 4 kapısı vardır. Çarşı ve pazarı dışarı varoştadır. Şehrin içinde ve dışında kiremitli alçak ve yüksek kagir, üstü meşe tahtasıyla yapılmış 6000 kadar ev vardır. Tahtasının içine, dışına beyaz kireç sıvadıklarından inci gibi ışıldar güzel bir şehirdir. Kış çok olduğundan evlerinin bacaları beyaz minare gibi yüksek külâhlıdır, öyle duman çekerler ki hiçbir diyarda böyle sanatkârane baca yoktur. Şehre gayet güzellik ve ziynet veren, hepsi kıpkırmızı kiremitlerle örtülü, mamur bir şehirdir. Taş Kale'de "Elmacı Yusuf Ağa Sarayı", "Köprülü Mehmed Paşa Sarayı", "Müezzinoğlu Sarayı", "Küçük Mehmed Ağa Sarayı", "Hasan Ağa Sarayı", "Kıbleli Sarayı", "Duracan Çavuş Sarayı" vardır. 20 mahalle, 11 cami (77) vardır. Taş Kale'de "Hacı Yusuf Ağa Camisi" havuzlu ve şadırvanlı, 1 minareli, has kurşunla örtülü yeni bir camidir. "Eski Cami" de kurşunludur. "Mahkeme Camisi" tahta minarelidir. Mahkemesi çarşı içindedir. "Şeyh-i Ekber Tekkesi", Kadiri, Halveti tekkeleri meşhur tekkelerdendir. 11 hanı vardır. "Hacı Yusuf Ağa Hanı", "Hacı İsa Hanı", "İmaret Hanı" meşhurlarındandır. Aş veren 2 imareti vardır. Bilginleri, şeyhleri, talebesi çoktur. 48 sibyan mektebi vardır. Hacı Yusuf Ağa'nın mektebi kurşunlu, büyük bir vakıftır.
(77) Evliya Çelebi burada "cami ve mescit" yerine "hutbe" kelimesini kullanıyor.

Hamamlarından "Hacı Yusuf Ağa Hamamı'" meşhurdur. Toprak Kale'den dışarıdaki Çifte Hamam, Ahmed Paşa'nındır. Eski Cami yakınındaki "Eski Hamam" da şöhretlidir. 1000 tane dükkânı vardır. Dörtköşe, kagir, dört kapılı sağlam bedesteni vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 19 

 
"Han Yusuf Ağa" bu şehrin canlanmasına sebep olup 70 tane hayrat yapmıştır. Bu bedesten de onun hayratıdır. Bu şehrin debağhanesinden mükellef ve güzel çarşı yoktur. Debbağ bekârları meşhurdur. Irmak kıyısında oldukları için her gece dükkânları kandillerle süsleyip aydınlatarak elbeşte çıkarırlar. (78) İmalât ve yiyeceklerinden armut ve üzümü, pamuk ve bez ipliği, bezi meşhurdur. İskelesi Karadeniz kıyısında Bafra ve Sinop'tur. Araları bir konaktır. Buraya 5 saat mesafede Erdoğan Kalesi vardır. Erdoğan Kalesi: Yalçın ve kesme kaya üzerindedir. 800 kayadan merdivenle (79) çıkılır, İnsan oğlundan başka hiçbir yaratık çıkamaz. Kıbleye bakan bir demir kapısı vardır. Kalenin tepesi eğrice kayadır. Gören yıkılacak sanır. Bunu Rumlar'dan, Niksar Fatihi Melik Gazi fethedip sonra Yıldırım Han'ın eline geçmiştir. Bu kale tarihte "Sedteren" (80) adıyla meşhurdur. Kale içinde 150 kadar ev, 1 cami, su sarnıçları, buğday ambarları vardır. Köprü şehri halkının mahzenleri olup bütün kıymetli şeyleri burada saklıdır. Köprülülerin eşyasının bir kısmı da Koca Kalesi'nde saklanmaktadır. Dizdarı, 48 kale neferi bu hendeğe memurdur. (81) Kapısının bir asma köprüsü vardır. Her gece o köprüyü makaralarla kaldırırlar; kale Celâli ve Cemâliler'den emin olur. (82) Aşağıda, Kızıl Irmak kıyısında bağları çoktur. Bu kale de Köprü kazasının nahiyesidir. Buradan batıya 6 saat giderek "Göl" nahiyesine geldik. Zeytin Kazası'nda mamur bir köydür. Camisi, hanı, hamamı ve birkaç dükkânı vardır. Buradan 6 saatte "Soruk Kalesi" ne vardık. Zeytin Kazası'nda mamur bir köydür. Buradan 6 saatte "Kunduz Yaylası"nı aşıp Zeytin Kazası'na geldik. Amasya Sancağı toprağında 2000 evli, camisi, hanı, hamamı, sibyan mektebi, çarşı ve pazarı olan, eşrafı ve ileri gelenleri çok, mamur bir kasabadır. Bağ ve bahçelerine nihayet olmayıp içlerinden sular akmaktadır. Buradan kalkıp 6 saatte "Kargu" kasabasına geldik. Çankırı Subaşılığı toprağında 600 evli, bağlı bahçeli, cami, han ve hamamlı, birkaç dükkanlı bir kasabadır. Buradan kalkıp 6 saatte mamur "Tosya" şehrine geldik. Burada bir gün misafir kalıp silâhlı 11 Levend bulduk. Tekrar Merzifon'a dönerek üçüncü günde "Köprü" şehrine girdik.
(78) Seyahatname'nin ilk basımındaki dip notuna göre "'elbeşte çıkarmak" deriyi kimyevî maddelere daldırarak yumuşatmaktır. (79) Kayadan oyma 800 basamak demek istiyor. (80) Bu kelime "sdtrn" şeklinde yazılmış olup başka türlü okunması da mümkündür. (81) Kalenin çevresinde bir hendek olması icab eder. Kesme kayadan ibaret olduğuna göre bu ihtimal uzaksa da herhalde bununla "kaleyi gözetirler" demek istiyor. (82) 52 numaralı nota bak.

Şehir içinde büyük bir gürültü patırtıya rasladık. Meğer "Köprülü Mehmed Pa§a" ya İstanbul tarafından Varvar Ali Paşa Celâlîsi üzerine yürümesi için ferman gelmiş. Halk: "Bu kışta kıyamette nereye gidelim? Nasıl kan içinde kalalım" diye söylenip duruyordu. Buradan kalkıp kıbleye 6 saat giderek "Beğ Ören" köyüne geldik. Şan Dağı dibinde mamur bir köydür. Evvelce burada misafir olmuştuk. Buradan da kalkarak tekrar Merzifon şehrine gelip Defterdaroğlu Mehmed Paşa Efendimiz'le birleştik. "100 yiğit Sarıca

www.atsizcilar.com   

Sayfa 20 

 
getirdim" dediğimde ziyade memnun olup çabucak iki Bölükbaşı tayin ettirerek sırtlarına hil'at, başlarına serbend (83) koydu. Gülbang-i Muhammedi ile bayrak açtırdı. Bu iki bölüğü ben getirdiğimden "Evliya çırağı Güzerli" (84) Bölükbaşı ve Habib Bölükbaşı" adını verdiler. Bunlar da öteki 22 bölüğe katılarak 26 bayrak oldu. Her bayrakta 100 yiğit olmayınca bayrak açmak ayıp idi. (85) 12 gün Merzifon'da kaldıktan sonra Muharremin 21 inci günü (=16 Şubat 1648) kalkıp 6 saatte "Murtaza Paşa Çiftliği" konağına vardık. Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın silâhdarı Dilâver Ağa'nın hükmünde idi. Merzifon Ovası'nda mahsuldar bir çiftliktir. Burada gece kar yağıp tipi ve boralar oldu. Askerin eli ayağı tutmaz oldu. Çığlık kopardılar. Her ne ise, nice büyük sıkıntılar çekerek 4 saatte "Kulak Hacı Köyü" durağına vardık. Hanlı, camili, 200 evli köydür. Bütün asker sığınacak yerlere can attılar. Ama köyün bütün halkı kaçıp hiç kimse kalmamış. O gece bütün atlar ve hayvanlar açlıktan ölüm haline geldiler. Tanrı'nın hikmeti, gece bir tipi, bir bora koptu ki sabaha kadar 5 karış kar yağdı. Tan attıkttan sonra borular çalınıp "göç var" denilince herkes borazanlara söverek yerinden çıkmadı. Nihayet "Hazinedar Ali Ağa" ve "Boşnak Ali Kethüda" büyük vaadlerle güç hal ile ağırlıkları develere yüklediler. İster istemez tipi ve boranın belâsını çekerek "Direkli Bel" adlı yere gelindi. Burada havada büyük bir değişiklik ile öyle bir kış kıyamet oldu ki herkes canından bezip şaşkınlıktan donakaldı. Misli görülmemiş soğuk bir rüzgâr esmeye başladı. Yağan kara ne cin, ne insan dayanamaz oldu. Ne yol, ne durak, ne iz, ne ot belli idi. Halk görünürde yaşıyor sanılırdı ama hepsi hareket eden ölüler gibiydiler. Direkli Bel'in beli ise karla dolmuştu. Paşa, nice cüretli yiğitlerin, şehir halkından olan kılavuzlarımızın ayaklarına at kılından paçılalar (86) giydirdi. Bunlar Bel'in biraz ilerisine vardılar. Fakat hepsi kara gömüldü. Ne paçıla belli, ne de el, ayak. Asker arasında birçok söylenmeler başladı. Bütün deve katarları ve bu kadar hazineler darmadağın olarak kar ve yağmur içinde heder oldu. (87) Herkese bir telâş gelip feryada başladılar. İşin sonunda, önce Sekbanlar, Sarıca kaltabanları, Tatar askeri bayrakları (88) kaçıp her biri bir tarafa dağıldı.
(83) "Serbend" başa sarılan bezdir. Başlık ve kalpakların üzerine sarılarak bir çeşit üniforma yapılmak istenmiştir. (84) Bu kelimenin okunuşu şüphelidir. İkincisi "Habib Bölükbaşı" olduğuna göre bunun da bir erkek adı olması gerekiyor. Fakat basılı metinde "Güzer" dir. (85) Burada bir eksiklik ve karışıklık var: Evliya Çelebi'nin getirdiği askerler iki bölük olduğu halde mevcut 22 bölüğe katılınca 24 olması gerekirken 26 bölük oluyor. Müellif her 100 kişiye bir bayrak açıldığını söylediği halde kendi getirdiği 100 kişi için iki bayrak açılıyor. (86) Örme at kıh ile yapılıp karda yürümek için ayağa giyilen kar ayakkabısı. (87) On Yedinci Yüzyılda Osmanlı Ordusu'nda disiplinin ne kadar zayıfladığı burada görülüyor. Halbuki Birinci Cihan Savasının başında, Kafkas kışında, 60.000 Osmanlı Türkü, Allahu Ekber Dağlarında soğuktan mahvolmuş, fakat bir teki geri dönmemişti.

(88) Bayrak, yukarda da geçtiği gibi 100 kişilik bölük demektir.

Hâsılı Paşa Direkli Bel'den bir türlü geçemeyip geri kalan asker ve ağırlıkla bin zahmet çekerek 6 saatte "Gümüş" şehrine girdik. Üç gün kaldık. Havada da biraz sükûnet görüldüğünden canlandık. Fakat ateş başına oturanların gözleri görmez oldu. Evlere girilmeyip duvar, dam ve çatı altlarında duruldu. Ateşe bakmayanlar körlükten kurtuldu. Fakat şehir içinde 17 kişinin el ve ayakları kışın şiddetinden dondu. Bıçkı ve destere ile kesilip katran kazanma batırıldığı zaman feryatları göğe çıktı. Gümüş Şehri halkı hepimize Hızır gibi yetişip* mihmandarlık ettiler. Tanrı bu şehir halkının yücelik ve vekarlarını ziyade edip gümüşleri gibi her iki dünyada yüzleri ak ola. Gümüş Şehri:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 21 

 
Kayser tarafından kurulmuştur. Danişmend Hanedanı'ndan Melik Gazi tarafından fethedilmiştir. Sonra Yıldırım Han, Amasya fethine giderken bu şehir ahalisi anahtarları Yıldırım Han'a hediye ettiler. Onun için hâlâ Gümüş şehri ahalisi vergi vermekten bağışlanmış olup "Gümüşhane" hizmetine bakarlar. Amasya Sancağı toprağında iltizamdır. Her yıl iltizam için Devlet Kapısı'na 70 kantar halis gümüş, 1000 çift gümüş at çulu ve torbası (89) verip muhasebesine mahsup ederler. Osmanlı ülkesinde 70 yerde gümüş madeni vardır. Fakat bunun gümüşü gibi halis cevher hiçbir yerde yoktur, insan, eline alsa hamur gibi ezilir. Gümüş ateşten ak süt gibi çıkıp tamga-yi sultanîye gelir. (90) Yer altında 7 damardır. Tanrı emriyle günden güne kalın damarlar çıkmaktadır. Bu şehrin bütün halkı çoluk çocuklarıyla Gümüşhaneye hizmet ederler. Hâkimleri de Gümüşhane Emini'dir. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 7 kese hâsıl olur. Şehir harap olmakta, kalesi de yer yer yıkılmaktadır. Yüksek bir tepe üzerinde kare şeklinde harap bir kaledir, içinde hiçbir şey yoktur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı vardır. Şehirde tahta örtülü alçak, yüksek 1000 ev vardır. Camileri 11 tanedir. Çarşı içindeki caminin cemaati çokçadır. Evliya bir imamı vardır. Her ne kadar hastahanesi yoksa da havasının güzelliği ahalisine hastahanelik eder. 1 hamamı, 1 hanı, 1 tekkesi, 3 sübyan mektebi var. Halis gümüşten at çulu ve torbası meşhurdur. Bağlarında lezzetli üzüm olur. Şehrin toprağı maden aramak için tepe tepe yığılmıştır. Bu şehirde de 3 gün kaldıktan sonra hareketle güneye 5 saat giderek "Dankaza" köyüne geldik.
(89) Çul ve torba gümüşten olmayacağına göre müellif gümüşlü çul ve torba demek istemiştir. (90) Paranın üstüne padişah damgasının vurulacağı yere gelir demek istiyor.

Amasya toprağında Gümüş Kazası'nın 100 evli mamur köyüdür. Burada "Köse Şaban Paşa Çiftliği" yakınında "Bardaklı Baba Sultan", "Akça Baba Sultan" ziyaretgâhlan vardır. Orada konuşarak "Kırk Dilim." adlı dağ tarafına yöneldik. Kar üstüne kar yağdığından büyük zahmet ve sıkıntılar çekerek o tipi ve boran içinde gittik. Sıcak Türk evlerinde Tanrı'nın kullarına kıyıcılık ederek lokmacılık yapıp ateş başında dinlenmeyi âdet edinmiş olan askerin Kırk Dilim Dağı'nı aşmada dilleri kırk elli dilim olup beli geçmede belleri büküldü. Kışın şiddetinden el ve ayakları dökülüp bir kısmı geriye dönerek Dankaza'ya geldiler. Hemen Kethüda Ali Ağa nice eli, ayağı tutar yiğitlere bol bol ihsanlarda bulunup kilim ve keçeleri parçalatarak deve ve katır katarlarının ayaklarına sardırdı. Hayvanlar yüz bin azap ile boş olarak Kırk Dilim Dağı'nı aştılar. Ama bütün ağırlıklar, cebehane, kiler ve mutfak eşyası, kapkacak, hazine sandıkları kar üzerinde kaldı. Yine Paşa Kethüdası bol bol ihsanlarda bulunarak bu ağır yükleri kar üzerinde sürdürüp belin başına çıkarttı. Oradan yokuş aşağı yuvarlayıp o gece bir ormanlı dere içinde bıraktılar. Bir tarafa gitmeye kimsede güç kalmayıp o gece 70 kişinin el ve ayakları döküldü. Geri, Dankaza'ya döndüler. Hayvanların birçoğu da kışın şiddetinden geberdi. Dankaza'ya gidenlerin de kimi öldü, kimi kurtuldu. Sabahleyin Kırk Dilim Deresi'nden kalkarak bin güçlükle adını bilmediğimiz bir köye geldik. insanoğlundan eser yoktu. Meğer bizim askerin gelişini duyup kaçmışlar. O gece orada yattıksa da hayvanlar çoktan ölü haline geldiler. Gece yarısında yine tipi, boran olup sabaha kadar bir arşın kalınlığında kar yağdı. Tan attıktan sonra borular çalınıp göç olacağı işitilince Karakollukçular'ın başta olanları, deve ve katır sürücüleri ve başneferleri, çadırlara bakanlar vesairleri Paşa Kapısı'na

www.atsizcilar.com   

Sayfa 22 

 
toplanıp "hepimizi kırsalar kalkmaya dermanımız yoktur" dediler. "Bire, size onar kuruş bahşiş verelim" denildiyse de "evvelâ can, sonra cihan" dediler. Paşa ileri çıkıp: "Oğullar! Oturmak mümkün. Ama burada yiyecek kıtlığından ölürüz. O halde durmak nasıl mümkün olur" dedi. Daha nice konuşmalardan sonra Karakullukçular, Paşa'dan 15 kese bahşiş alıp hareket ettiler. At eyerleyip yüke yapışmaya başladılar. Savruntu, kırıntı, tipi ile biraz giderek bir ormanlı ovaya girip kardan biraz kurtulduk. Göz gözü gördü. 5 saatte "Büyük Bardakçı" köyüne geldik. Gümüş Kazası'nda 100 evli Müslüman köyüdür. Burada da bardak yaparlar. Büyük bir ziyaretgâhı vardır. Kıble yönüne 4 saat tufan çekerek (91) gidip alçaçacık bir dağı aştık. "Kırk Bilim Köyü" durağına geldik. Çorum Sancağı toprağında 200 evli Müslüman köyüdür. Bu köyde hava biraz açılıp herkes huzur buldu. Ertesi günü açık havada gidip mamur köyler geçerek Çorum Kalesi'ne geldik. Çorum: Selçuklular'dan Kılıç Arslan'ın bu kaleyi yaptı,;ı söylenir. Suyu ve havası güzel olduğundan Kılıç Arslan, oğlu "Yakub Mirza" yi ve yüzlerce sair çorlu "2 hastaları bu şehre gönderip sağlığa kavuşturduğu için adına "Çorum" denmiştir.
(91) ''Tufan çekmek" deyimi ile tufan içinde gidiyormuşcasına çekilen güçlüğü anlatmak istiyor. (92) "Çor" Türkçe bir kelime olup "illet", "hastalık" mânâsındadır. "Çorak" kelimesi de bu köktendir.

Ama vilâyetin ileri gelenleri "Çor-i Rûm" dan bozmadır derler. Sonra Danişmendliler'in eline düşmüştür. Oradan da Yıldırım Han'a geçmiştir. Sivas Eyaleti'nde Sancakbeği tahtıdır. Beğinin hası 300.000 akça olup 19 zeamet, 310 tımar var. Alaybeğisi, Çeribaşısı vardır. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 5 kese hâsıl olur. Şeyhülislâmı, Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, Kale Dizdarı ve neferleri, Kaban Emini, Muhtesibi, Şehir Naibi, Şehir Subaşısı vardır.. Sipah Kethüda Yeri, beğine muâdil (93) söz sahibi hâkimdir. Kapıkulu Serdarı dahi azametli adamdır. Zira bu Çorum Sancağı'nda asker tayfası gayet çoktur. Çünkü eşkıya ve zorba yeridir. Hatta bizim Paşa'yı bu şehire kondurmak istemediler. Araya arabulucular girip Şer'î Mahkeme dahi kabul kâğıdı verdi. Bütün şehir evlerinde Uç gün kalınmak için ferman çıktı. Şehir 42 mahalledir ve 42 Camii vardır. Evleri 4300 tane olup bağlı, bahçelidir. "Sultan Alâaddin Camii"ni Kanunî Süleyman Han imar etmiştir. Çarşı içinde Mimar Sinan Ağakâri olup cemaati çoktur. "Tahıl Pazarı Camii", "Beğ Camii", "Defterdar Camii", "Medrese Camii", "Ağa Camii" şehrin meşhur camileridir. Fakat "Murad Han Camii"nden mükellefi yoktur. Hamamlarından "Yeni Hamam" gayet güzeldir Tokat'taki Ali Paşa Hamamı'na vakıf ve hayrattır. "Ulama Pasa Hamamı", "Beğler Çelebi Hamamı" hamamı vardır.
(94)

meşhurlardır. 40 kadar saray

7 yerde Dârüttedris'i varsa da "Murad Han Gazi Medresesi" mamur ve meşhurdur. 11 Sibyan Mektebi, 7 ham vardır. 18 yerde gayet güzel sulu çeşmeleri vardır. Süleyman Han bir konak yerden su getirip bu şehre sebil etmiştir. 3 tane tekkesi var. 300 dükkânı olup her türlü esnafı mevcuttur. Bilgili kimseleri, nükteci çelebileri, bilginleri, dini bütün kişileri, şeyhleri çoktur. Suyunun ve havasının güzelliğinden halkının yüzleri kırmızıdır. Ortaboylu ve iri adamları olur. Güzelleri de çoktur. Halkı çok defa çuka giyer. Kadınları beyaz bol elbiseye bürünür. Kışları sert olduğu halde bağı, bahçesi çoktur. Şehrin kıble tarafında Celâli ve Cemâli şerrinden emin olmak için dörtköşe yapılmış güzel bir kalesi vardır. Ama küçüktür. Bir kapısı vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 23 

 
Dizdarı, neferleri, yetişir derecede cebehanesi, birkaç evi ve ambarı vardır. Tanrı bilir, İslâm yapısıdır. Bu şehre girdiğimiz gün İstanbul tarafından Berberbaşılık'tan çıkma bir Kapıcıbaşı gelip 40 Kapıcısıyla "Diyarıbekir Eyaleti'ni getirdim" diye yüksek sesle bağırtarak Paşa'yı kandırırım sandı ama mümkün olmadı. Bütün Kapı halkı, (95) Sekban ve Sarıca ile Deli Gönüllü, 300 kadar İç Oğlanı hazırbaş olup "Kapıcı gelsin" dediklerinde 40 Kapıcısıyla içeri girince güz yaprağı gibi titremeye başladı. Bütün Levendler Paşa'yı ortaya alıp, silâh kuşanmış olarak durdular.
(93) Bir kelime eksik. "Sancakbeğine muâdil" olacak (94) "Bekler Çelebi" şeklinde de okunabilir. (95) "Kapı halkı", Paşa'ya mensup bütün askerler demektir. Eski Osmanlı metinlerinde "halk" kelimesi askerden bir zümre mânâsı ile çok kullanılmaktadır.

Paşa söze başlayarak: "Safa geldiniz! Ne hizmete geldiniz" buyurdu. Kapıcılarbaşı: "Sultanım! Diyarıbekir'e gideriz" dedi. Paşa: - "Hani bize Diyarıbekir Eyaleti'ni getirmişsiniz? Hani emirler" diyince 40 Kapıcı birden "işte emir Padişah'ındır" diye Paşa'nın üzerine saldırdı. Fakat Paşa daha adımını atmadan iç Ağaları 40 Kapıcıyı da kıskıvrak bağladılar. Paşa bunları hemen cellâda vermek istediyse de vilâyetin ileri gelenleri rica edip: - "Sultanım! Bunlar emir kuludur. Bunun size öğüt olduğuna şükrâne olarak kendilerini bağışlayın. Padişah'ın arzı var. Hepsini serbest bırakın" dediler. Ricaları kabul olunup hepsi serbest bırakıldı ama öldürülseler gerekti. Bunlar şehir kadısına varıp Sancakbeği Ali Beğ'i mahkemeye davet ederler. Herkesi askere alma hakkındaki Padişah emirlerini çıkarıp "bütün askerini şehir içinde çevirelim" derler. Vilâyet ileri gelenlerı: "Vallahi bu iş bu şehirde olamaz. Onlar can ve başa kalmış 10.000 ateş kılıçlı adamdır. Bunlara el kaldırırsak bütün şehri ateşe verirler. Malımız, yiyeceğimiz alan talan, çoluk çocuğumuz kan ağlayıp perişan olur. Bu sert kışta nereye gidelim? Bunların isyan edip dosdoğru Varvar'a gidecekleri muhakkaktır" diye Kapıcıbaşı'ya kandırıcı cevaplar verirler. Bu sevinçli haberi şehirlilerden biri hemencecik Paşa'ya getirdi. Paşa, herife ihsanlarda bulundu. Sonra Kapıcılar Bölükbaşısı'nı mahkemeye gönderip: "Kapıcıbaşı çabuk atlanıp geldiği yere gitsin. Yoksa yüzünü tulum gibi yüzüp geldiği yere gönderirim" dedi. Ayrıca Bölükbaşılar tayin edip hepsini şehirden sürdü. Ertesi günü bu sıkıcı halleri yazıp Varvar Ali Paşa'ya atlı tatar ile gönderdi. Ondan sonra bütün şehir halkına ihsanlarda bulunup onlarla konuştu. Vilâyetin ileri gelenleri gördüler ki bu bir yüce şanlı, iyi ahlâklı vezirdir, dediler ki: "Sultanım! Gafil olma. Sakın İstanbul tarafına gitmeyin. Varvar Ali Paşa'yı kollayarak gidiniz. Aranız bir veya iki konak olsun. Şimdi saadetle geri dönüp lokmacılık ederek (96) Tokat ve Kazova gibi bolluk yerlerde dolaşın. İnşallah yakında cemreler düşüp kışın şiddeti gider. Bu türlü hareket buyurun." Doğrusu en güzel tedbir bu idi. Bu Çorum yakınında Âşıkpaşa oğlu Şeyh Ulvan Çelebi Ziyaretgâhı vardır. Kendisi Orhan Gazi şeyhlerindendir. Birçok eserleri vardır. Sözün kısası bu kazada o gün lokmacılık edip giderken Varvar Paşa tarafından tatar geldi. "Benim oğlum! Sakın. Yine asker topla. Nevruz olup havalar açılınca İstanbul'a doğru git. Sizinle yine haberleşip müşerref oluruz" demiş. Paşa dahi Ankara taraflarına gitmeye savaşıp on birinci günde Çorum Ovası'ndaki "Şeydim Sultan Tekkesi" durağına geldik. Büyük bir tekkedir. Başı ve ayağı çıplak dervişleri vardır. Paşa bütün İç Ağaları ve Karakollukçuları ile bu tekkeye konup büyük ziyafet çekti. Buradan "Karakeçili" köyüne

www.atsizcilar.com   

Sayfa 24 

 
geldik. Çorum toprağında 200 evli Türk köyüdür. Kızılırmak'a bir saat mesafededir. Bu köyde o gece yine büyük kar, tipi ve boranlar oldu.
(96) Bulunduğu yerden yiyecek elde ederek kıt kanaat de nlmı doyup geçinmek.

Sekban ve Sarıca haşeratı da herkesin çoluk çocuğunu evlerinden çıkarıp beşikleri içindeki masumlarla beraber kara bırakarak Merzifon'dan beri yaptıkları Haccâc mezalimini tazelediler. Sabahleyin buradan da kalktık. Kızılırmak'ın Çeşnigir Köprüsü'ne gitmeyip Karakeçili Geçidi'ne gelmek suretiyle yanlış davranmış oldular. Meğer aman vermez geçitmiş. Gerçi kar yavaşladı ama kışın şiddeti o derecede ki atlar yerin üzerinde duramayıp güz yaprağı gibi tirtir titrerlerdi. Ne hal ise, Alay Çavuşları askere sıkı sıkı tenbih ettiler, önce Paşa'nın Otak develeri, mutfak ve dış kiler, ahır ocağı ağırlığı, 21 tane yarar, iyi kılavuzla bazı atlılar sabahleyin erkenden ilerlediler. Sonra Paşa, 200 katar devesi ve 100 katar katırı geçti. Ben de kendi katarımla Allah, Allah diyerek yürüdüm. Bütün ağırlıklar "Kurt" kasabası sarayına gidiyordu. Ben, Paşa Kethüdası ile Kızılırmak kıyısında öteki Ağalar'ın geçmesini beklerken Paşa katarı ve öteki Ağalar'ın ağırlıkları kıyıya geldiler. Kılavuzları ile ırmağa girince Tanrı'nın emriyle bir tipi, boran, karanlık, şimşek ve gök gürlemesidir başladı. Irmak kabardı. Katar, seyishane vesair yükler ırmağa yayılıp gelirken Kızılırmak coşup harman gibi buz parçalan getirmeye başladı. Meğer Çeşnigir Köprüsü yakınında birkaç günden beri ırmak donup kapanmış. Böylece boşanınca bu kadar insan birbirine karışıp çerçöp gibi gitmekte, bu halde yine karşı taraftan ağırlıklar ırmağa girmekte, beri taraftan da mal sahipleri "aman, Muhammed ümmeti" diye feryat koparmakta idi. Paşa dahi bu sırada mehter çaldırarak ırmağa geldi. Kurt kasabası ileri gelenlerine haber gönderip askerden de katır, deve, seyishane ve mal kurtaracaklara büyük vaidlerde bulundu. Askerin kimi bu tarafta, kimi karşı tarafta ırmak kıyısına deliler gibi seğirtiyorlardı. Nice cüretli yiğitler suya giriyor, kimi batıyor, kimi yüzüyordu. Develerle insanlar birbirine karışmıştı. Kurtarılanları bir kenara çıkarıyorlardı. Bazı Türkmanlar ve Kürtler o kışta soyunup yüzerek nice deve, katır ve seyishaneyi karşı tarafa geçiriyordu. Lâkin karşıya geçenlerin giyimleri beri tarafta kalıp orada kendilerine esvap veren bulunmadığından çoğu soğuktan donuyordu. Ancak Kızılırmak'a buz parçaları gelmeden önce ağırlıklar kurtarıldı. Fakat nice nice katır, deve, kısrak katarları yükleriyle kayboldu. Sadece insan olarak kişi (97) yok oldu. Sabahtan ikindiye kadar bu kadar zarar ve ziyan olup malından, azığından, kul ve karavaşından (98) ayrılmış Ağa'nın hesabı yoktu. Boğulanların çoğu Karakollukça, Harbende, Sekban ve Sarıca idi. İkindiden sonra buz ve borandan eser kalmadığından o sırada geçen Tatar, Deli, Gönüllü ve Ağalar korkusuzca ve selâmetle karşıya vardılar. Burada yine o haşerat ile "Bardaklı Beli"ni geçip "Kurt Deresi" köyüne geldik. Tanrı kullarının çoluk çocuklarını kapı dışarı edip masumları beşikleriyle kar üzerine fırlattılar. Bu hâdiseden nice evler mahvoldu. Üç masum öldü. Ben bu hali görüp "acaba o yüce, intikam alıcı olan Tanrı bir gün bu askere daha nasıl belâlar gönderecek" diye kaygılandım.
(97) "Kişi" den önce rakkam gösteren kelime eksik. Kaç kişi olduğu açıklanmamış. (98) "Karavaş" Türkçe bir kelime olup cariye demektir.

Bardaklı Baba: O köyün yakınında "Bardaklı Baba" adlı yüce bir evliyanın ziyaretgâhı var. Hacı Bayram-ı Velî halifelerindenmiş. Nice kerametleri görülmüş. Onlardan biri de şu: Doyacak kadar yiyecek sağlamak için bardak yaparmış. Abdest tazelemek için daima bardak taşırmış. Bütün dervişleri o bardaktan abdest alırlar, fakat bardak yine saf su ile ağzına kadar dolu dururmuş. O bardak hâlâ kabrinde durur. Onun için ona "Bardaklı Baba" derler. Ben, türbedarın izniyle bardağı indirip su ile doldurarak abdest tazeleyeyim derken bir de gördüm ki bardak su ile dolu ama üzerinde kırk yıllık toz duruyor. Tekkede oturanlar,

www.atsizcilar.com   

Sayfa 25 

 
Paşa imamı, nice paşalar bu bardağın böylece nice yıldan beri su ile dolu kaldığına inanmışlardır. Türbedarı "bu ibriğe su koymadınız mı" diye and verdirdiler. O da: "Hâşâ! Kırk elli yıldan beri bu kubbede asılı durur, işte bu Evliya Ağa indirip uğur olsun diye abdest alayım derken Tanrı'nın hikmeti, ibriği su ile dolu buldu" diye cevap verdi. İbrahim Efendi (99) ve öteki ahbaplar: "Evliya Çelebi! Gel, ibriği su ile yine yerine asalım" dediler. Bu düşünce herkesçe makul görüldü. Ben ise acemilik dolayısı ile taassup gösterip: "Bu evliyanın ibriği ile mutlaka abdest tazeleyeceğim" diye besmele çekerek o su ile abdest aldım. Kullanılan suyu leğen içine koyduk. Burcu burcu Zemzem gibi kokmaya başladı, ibrik yine eskisi gibi dolu duruyordu. Hayrette kaldım. Paşa'nın imamı dahi hayret edip: "Evliya Çelebi! Ben de abdest alayım" dedi. O da abdest tazeledi. Elhâsıl dört kişi o bardaktan abdest aldı. İbrik yine temiz su ile dopdolu kaldı. Hepimiz şaşkına döndük. Dua ve övme ile ibriği yine kubbeye asıp oturduk. Leğene dökülen kullanılmış suyu Tekke Şeyhi Bekir Dede alıp sakladı. İbrik kırmızı çamurdan yapılmıştı. Karnında "Ra'd Sûresi"nden "Ensele mine'ssemâ-i mâ'en fesâlet evdiyetün bikaderihâ" yazılmıştı. (100) Bunun altında rakkamla 66.626, üç tane "kef", (101) iki tane "cim", (102) bir tane "mim",(103) bir ayak ve bir bardak resimleri vardı. Ben Tanrı için, evliyanın ruhuna bir hatim indirerek ruhaniyetinden yardım istedim. Aramızda tanışlık oldu. Kabirleri ziyaret gönül kasvetini götürür. Mezar ziyaretleri hakkında Kâinatın övüncü Peygamber Hazretleri "işlerinizde güçlük görünce kabirdekilerden yardım dileyiniz" diye buyurmuştur. O sırada tekkenin kapısı tarafında, kucağındaki masumla bir kadın peyda oldu. Evliyanın kabri önüne masumu koyup başını açarak saçlarını dağıttı. "Oğul" diye feryada başladı. Meğer Harbendeler (104) kadının evine konup masumu kar üzerine atmışlar. O da gece soğuktan ölmüş. Kadının ardı sıra nice yoksullar, zayıflar, balta ve süngü ile yaralı ihtiyar ve vekarlı kimseler hor ve zelil bir halde tekkeye gelip kabre girdiler. Bir ağızdan bedduaya başladılar.
(99)"İbrahim Efendi" herhalde Paşa'nın imamı olacak. (100) "Ra'd", Arapça "gök gürültüsü" demektir. R'ad Sûresi, Kur'an'ın 13. süresidir. Evliya Çelebi'nin kaydettiği parça, bu sûrenin 17. âyetinin başı olup Türkçesi şöyledir: "O (yani Tanrı) gökten bir su (yani yağmur) indirmiştir de vadiler kendi mikdarlarınca sel olmuştur". (101) Eski alfabedeki ince "k" harfi. (102) Eski alfabedeki "c" harfi. (103) Eski alfabedeki "m" harfi. (104) Katırlara bakan, mekkâreci sınıfı.

Ben bir ihtiyarın elini öptüm: "Sultanım! Ben imam Efendinizin evine kondum. Adamlarım ve atlarım kar üzerinde yatar. Lûtfeyleyin de bana ve Paşa'ya beddua etmeyin" diye rica ettim. "Seni biliriz. İmam sana bulamaç, palamaç, gölemeç as getirmiş. Kabul edip istememişsin. Sizi Allah karadan, kadadan (105); yavı,(106) bulut ve taştan, eşip yorulduğun yerde yaramaz işten saklasın. Ama Ağaların, Sarıca ve Sekbanlar'ın Çalap hemen belâlarını vere. Nidelim? Kurt giresi boğazları doyduktan sonra ıssı (107) dama girip .şarap höpürdetirler. O kızıl kekremsiyi (108) başlarına çanakla çekip "bire ev sahibi, bize kasık mancası gelir" diye baltalarla vurup kadın ve oğlan isterler. Bütün çoluk çocuğumuzu bir dama tıktık. Geceleyin damı kurcalayıp bir yanından delerek kadın ve oğlan çıkarmışlar. Hemen onları Allah'a saldık" diye beddua edip gittiler.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 26 

 
Ben bu hali görüp: "Yarabbi! Sana sığınırım. Benim bu işlerden hiçbir haberim yoktur" diye kabre bir Fatiha okuyarak doğru Mehmed Paşa Efendimiz'e geldim. Bu acıklı halleri bir bir anlattım. Hemen Kethüdası Ali Ağa'yı çağırıp: "Ne kadar lüzumsuz ağırlık varsa, yediğimiz yiyecek yerine onları bu köy halkına vererek hatırlarını alın" diye tenbih eyledi. Hakikaten, Hazinedar Ali Ağa derhal köylülerin iş görenini çağırıp eme seme yaramaz şeyleri vererek hatırlarını teselli eder gibi oldu. Ama evvelki beddunun kabul olunduğuna şüphe yoktur. Netekim uğradığımız Kızılırmak belâsı bunun bir parçası idi. Bu konuda şu beyti ne güzel söylemişler: Salan mazlumun âlımdan sehergâlı Ki ana (= ona) perde koymamşıdır Allah. İşte asker bu ırmakta türlü belâlara uğrayarak malından, yiyeceğinden oldu. Canlar sağ geçtiklerine yüz bin şükür ettiler. Tanrı'ya şükür ben bu belâdan hiçbir zarara uğramadım. Sağ salim geçmiştim. Irmak kıyısınca perişan bir halde giderek "Kuralar Sarayı" kasabasına geldik. Çankırı toprağında, Kalecik Kazası'nda Subaşılıktır. Nâibliktir. Kızılırmak kıyısında 400 tane, toprak örtülü evi olan, camili, hanlı, hamamlı, küçük çarşılı kasabacıktır. Burada Paşa "Ali Ağa" ve "Hüseyin Ağa" adlı adamlarını Kızılırmak'ta batan eşyanın çıkarılmasına tayin ederek birer kese harçlık ihsan etti. Nice mal sahipleri de kalıp su kıyısında çadırlarıyla durdular. Hava mutedilleşince mallarını çıkaracaklardı. Buradan kalkıp kuzeye giderek "Peryalı" köyü durağına geldik, Çankırı toprağında Kalecik Kazası'na tâbidir. Buralarda bir doğuya, bir batıya serseri gezip lokmacılık ettik. Yine kuzeye giderek "Akçakoyunlu" köyüne geldik. 100 evli Türkman köyüdür. Buradan da "Koçı Baba" durağına geldik. Bu da Kalecik Kazası toprağında 200 evli Türk köyüdür. Ama görünürde asla ev yoktur. Hepsi yer altında ahırlı, mutfaklı, sofalı, misafirhanen evlerdir. Buraya "Keskin İçi" derler.
(105) Kazadan. Arapça belâ mânâsındaki "kaza"yı Türkler "kada" diye söylemişlerdir. Kazak Türkleri de karla der. (106) Düşman demek olan "yağı"nın başka bir söylenişi. (107) Sıcak. (108) Kızıl kekremsi, şarap demektir.

Gayet mamur yerdir. Kışı sert olduğundan evleri toprak altındadır. Ama damlarının üstü çayır, çimendir. Evlerin birer bacaları var. Yumuşak beyaz taşı istedikleri gibi oyup kesip biçerek evler yapmışlardır, içine bin adam girse kaybolur. Bu köyde "Koçı Baba" ziyaretgâhı vardır. Bu zat Bektaşi halifelerindendir. Türkman tayfası bu babaya çok inanırlar. Buralarda birçok sıkıntı çektikten sonra bu zatı ziyaret ettiğimizde hatırımıza şu beyit geldi: Bu tarîk üzere cemî-i ömrümüz oldu, heba, Himmetinle Şehr-i Rûm'a gidelim Koçı baba.(109) Buralarda, Keskin içinde "Harrâf Hüseyin oğlu Şeyh İbrahim Şûzî" ziyaretgâhı vardır. Bu zat da Ak Şemseddin Hazretleri'nin halifelerindendir. Sivas Şehrinde yetişmiş olgun bir kimse idi. Hâlâ herkesçe ziyaret olunur.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 27 

 
Oradan ilerde "Şeyh Şâmî" köyüne geldik. Bu Çankırı toprağı ile Sivas Eyaleti arasında, Keskin içinde, Kalecik Kazası nahiyesinde 200 evli mamur ve güzel bir köydür. Ama yine evleri toprağın içindedir. Şeyh Şâmî Hazretleri Ziyaretgâhı: Bayrami tarikatından olup adı "Hamza" dır. Hamzavî Tarikatı bundan kalmıştır. Nice kerametleri görülmüştür. Hatta bir cuma günü herkes cuma namazına hazır olup abdest tazelemek için bir damla su kalmadığında: 'Ah sultanım! Şu caminiz yakınında bir kuyu kazdırsanız da gelip giden cemaat abdest tazelese büyük sevaba nail olursunuz" demişler. Şeyh Şâmî hemen elindeki değneğinin ucuyla toprağa işaret eder. Oradan saf bir su fışkırır. Hâlâ adına "Ayn-ı Asâ" (110) derler. Evliya Hazretleri camileri yanında, yüksek bir kubbede gömülüdür. Cami kendisi tarafından yapılmıştır. Minareli ve kurşun örtülü değil ama mihrabı ve duvarı çok geniştir. Mihrabı çok enlidir. Mihrabında Kufi ve Müsta'samî yazı ile bazı âyetler yazılıdır. Mihrabın iki tarafında görülmemiş, sanatkârane iki mermer sütun var. Mihrabında gayet güzel ve ince oymacılık vardır. (111) Mihrap, Şeyh'in kendi el işidir derler. Yazık ki o sanat da keramete bağlıdır. Bu tekkede hatıra şu beyit geldi: Hazret-i Şeyh Sami'yi gelüp ziyaret eyledik, Çok şükür Hakk'a yine hüsn-i ibâdet eyledik. Buradan kuzeye giderek "Hüseyin Ağa Köyü" ne geldik. Burada Hüseyin Ağa büyük bir ziyafet çekip Paşa'ya bir at verdi. Oradan ileri gidip "Kalecik" adlı yüce kaleye geldik. Kalecik: Bursa Tekfürü "Seredne" adlı kıral burasını kızı için yapmıştır. Sonra Kastamonu hâkimi "Topal Bayazıd" fethetmiş ve Osmanlılar'a baş eğmeyip nice köy ve şehirlere el uzatmaya başlamıştır. Nihayet Yıldırım Bayazıd Han bir gün ansızın bu kaleyi basıp fethetti.
(109) "Şehr-i Rûm" dan maksat İstanbul'dur. Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün veznindeki şu beyit, Evliya Çelebi'nin çok kötü bir nazımcı olduğunu gösteriyor. (110) Arapça "Değnek Pınarı" mânâsına. (111) Metindeki "hurdekarlık" kelimesini "oymacılık" diye çevirdim.

Şimdi Çankırı Sancağı hükmünde Paşa Hası ve Subaşılığıdır. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 4 kese hâsıl olur. Kethüda ve Yeniçeri Serdarı, Müftüsü ve Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, Kethüda Yeri, Kale Dizdarı, 20 kadar kale neferi vardır. "Cik", küçültme edatıdır. Yani "Küçük Kale" demektir. Ama bu kale göğe 'baş kaldırmış, yalçın kaya üzerine yapılmış muhteşem bir kaledir. Duvarı 60 Mekke zirâidir. Dört çevresi yalçın kaya olduğundan etrafında hendek yoktur. Kıbleye bakan bir demir kapısı vardır. Kale içinde 20 kadar ev, 1 cami, 1 buğday ambarı ve su sarnıcı, cebehane, 6 tane şâhi topçağız vardır. İç memleket olduğundan kalesi garipçe kalmıştır. Şehrin bütün ileri gelenleri Celâli ve Cemâli korkusundan kıymetli mallarını bu kalede mahzene koyup saklamışlardır. Kale Dizdarı bu harabenin gözcülüğüne memurdur. Kaleden ovalar zümrüt gibi gözükür. Aşağı varoş, kalenin kıble tarafında bağlı bahçeli mamur bir kasabadır. Lâkin çevresinde sur yok. 1200 kadar kiremit ve toprak örtülü evleri vardır. Hepsinden mükellefi "Şehsuvar Paşa Sarayı" dır. Evleri hep kıbleye bakar. Yolları temizdir. Kaldırım yoktur. 17 camisi, çarşı içinde küçük hamamı, 3 hanı, 6 kahve dükkânı var. Havası çok güzelse de suyu iyi değildir. Şehirde 3 gün kaldık. Paşa Efendimiz, Şehsuvar Paşa Sarayı'nda misafir kaldı.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 28 

 
Şehsuvar Paşa'nın oğlu Gazi Beğ'i üç gün okuttuğumuzdan Harem'den annesi bir bohça don ve gömlek ihsan etti. Hele Tanrı'ya hamdolsun burada üç gece rahat uyku uyuyabildik, temiz esvap giydik. Sanca ve Sekban Bayrakları, topyekûn askere alınma korkusundan şehrin dört çevresinde nöbet bekliyorlardı. Kazancı Baba Ziyaretgâhı: Kalenin ancak bir sarp yolu vardı. Batı tarafına bakan kapısına gidecek güç yolun aşağısında, çarşıya yakın bir yerde gömülüdür. Tanrı ruhunu kutlu kılsın. Buradan kalkıp yine kar ve boradan zahmet çekerek "Kurbağalı" köyüne geldik. Çankırı toprağında, Kalecik Nahiyesi'nde 200 evli mamur köydür. Şeyh Şâmi oğlu Şeyh Abdullah burada gömülüdür. Fakat kabri mamur değildir. Bir dam altında dinlenmektedir. Buradan yine kuzeye giderek "Nenekler" köyüne vardık. Bu da Kalecik toprağında bir camili Türk köyüdür. Burada da o gece bir arşın kar yağıp kimsenin konakladığı yerden dışarı çıkmak ihtimali kalmadı. Sabahleyin yine borular çalındı. Herkes ağırlıklarına yapışıp yüklerini beygir ve yük çekicilerine yükletti. Bütün Nenekler köyü halkı kılavuz alınıp 3 saat alçak yerden gittik. "Sarı Alan" adlı beli aşacağımız yerde bir tipi, boran ve tufan kopup asker darmadağınık oldu. Mallar dağlarda, bellerde, yollarda kalıp herkes nefsini düşünme kaygısına düştü. Can pazarı ile gittiler. Kimi kurtuldu. Kimi kayboldu. Paşa'nın iç ve dış Ağalan can ve baş kaydına düştüler. Paşa ve hazineyi bırakıp birer tarafa kaçtılar. Hatta Paşa'nın oğlu Mustafa Beğ Efendimiz'! lalaları, hademeleri ve hocalarıyla kaybettiler ve hazine katarı ile dağlarda serseri gezip gittiler. Ben sığınacak bir dere içinde biraz durup savruntu ve boran aman verince 21 köle ve 3 seyishanemle bir tarafa giderken 3 kölemi daha buldum. Çeşrıigirlerdi. Netice, 25 kişi olup kışın şiddetine katlanarak "Sarı Alan Beli"ni aşıp öte taraftaki düz. ovaya düştük. Tatlı candan olmama az kalmıştı. Bezgin bir halde bazen atlı, bazen yaya yol gitmede idik. Molla Kafoğlu, Koca Haydaroğlu, Katırcıoğlu Belâları Böylece gidip sağdaki, soldaki kasabalarda sığınacak bir yer var mıdır diye düşünürken birden Eshâb-ı Kehf'in köpeği gibi "af, af" sesi duyuldu. "Bire medet canım! Köpek var yarenler! Köy var demektir. Tanrı yardım kılıp bize selâmet verdi. Şu köpek sesi gelen yöne gidelim" diye at bıraktık. Canım sığır tezeği dumanı gözüktü. Daha ileri gittiğimizde büyük bir köy belirdi. Ben bir çit avlu kapısı önüne 25 arkadaşımla gelip: "Âşıklar! Siz şu eve konun. Biz şu eve varalım ama zulmetmeyin. Birbirimizden haberdar olalım" dedim. Kölemin biri atından inip çit avlunun kapısını açtı. Avluya girince Alay Çavuşu gibi levendcesine: "Bire ev sahihi" diye bir haykırdım. insandan eser yoktu ama avlu içinde 12 tane at kar üstünde yarma odunlara bağlı duruyordu. O sırada içerden orta kuşaklı, yalın ayak, mesli bir yiğit çıkıp dal satır oldu. iki tüfekli, iki kılıçlı daha peyda olup kar içinde koşarak atlarına yalınayak binip üzerimize sürdüler. Biri yanıma doğru gelince: "Esselâmü aleyküm ev sahibi! Misafir kabul eder misiniz" dedim. Cevap vermedi, içlerinden biri; "Bire, Akyakalıoğlu gelsin" dedikte başı kırmızı sarmalı, boğazı örtülü bir yiğit daha çıkıp: "Bire hay! Alındık" diyince evin içinden 7 kişi daha dalkılıç çıkıp üçü evin içine geri döndü. Bu sırada ihtiyar bir adam yaya olarak bana doğru gelip: "Safa geldin oğul" diyince attan inip: "Baba, bu halin nedir" dedim. Sözüme hiç aldırmayıp: "Bire şehbazlarım! Ne atlanırsınız? Misafir misafiri sevmez. Ev sahibi ikisini de sevmez" derken dışarıda olan 20 arkadaşıma: "Varın, dediğim yere konun" dedim.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 29 

 
Ev sahibi ihtiyar, yalınayak, dalkılıç atlarına binen yiğitlerin ellerine, ayaklarına düşüp: "Oğullar! Evimi barkımı harab edersiniz, işte o ağa atından indi. Tipi ve boradan yorulmuşlar. Evime düşmüşler. Siz de atlarınızdan inin" dedikçe onlar: "Bire Hacı Baba! Bize olanı siz bilmezsiniz. Biz bize ettik. Bire getir çizme, zırh, tüfek, sadak" diyip at sırtında kılıç ve sadak kuşanmaya başladılar. Ev sahibi rica ettikçe onlar gideriz dediler. Bildim ki bizi istiskal ettiler, hemen levendane: "Bire hey kardaşlar! iman nuru sahipleri yabancı olmaz. Siz kendi sohbetinizde olun. Biz de şu kışta kıyamette bir gece konuk olalım, ömrümün varları" dediğimde biraz avundular. Kılıçlarını kınlarına sokarak biri kapıdan içeri girdi. Biri de yanımda attan indi. Onunla öpüşüp hal, hatır soruştuk. Ama ben iyice şaşırıp "acaba bunun aslı faslı nedir" diye bunlara dikkatle baktım. Hepsi bana eğri eğri baktılar. Hemen işi şakaya bulaştırıp: "Muharnmed hakkı için Tanrı sizi hatâdan saklasın şehbazlarım" dedim. Ev sahibi: "Bire, bire oğullar! inin de akşamda yemek yiyin" diyince ben hemen: "Vallahi Hacı Baba! Ben ve oğullarım alabaş köpek gibi açız. Hemen sofrayı şu karın üstüne getir de yiyelim" diyerek kasden karın üzerine oturdum. "Bire Hacı Baba? Allah aşkına olsun, tez bana Pir Baba çorbasını önce getir, su pastırmasını sonra. Buzlu hoşaf turşusunu getir. Hararetten yüreğim yandı" dediğimde yiğitlerden biri: "Bire beğim! Bu yiğit pek yarandandır. Zarar gelir adam değil" dedi. O zaman hepsi atlarından inip önceki gibi atlarını kar üzerindeki yarma odunlara bağlayarak içeri girdiler. Beni de çağırıp: "Sen kimsin? Kime mensupsun? Bu yollarda kuş uçmaz. Bu kışta, kıyamette sen ne yapıyorsun" diye ahiret soruları sordular. Ama gözleri kapıda ve silâhlarında idi. Ben: "Bana Evliya Çelebi derler. Dünya seyyahıyım. Melek Ahmed Paşa ile bir kere bu ovaya konup Hacı Baba'nın nimetini yemişiz. Bu yolları babamın evi gibi bilirim. Tuz ekmek hakkı bilir yiğitim" diye şaka ettim. Hazırlanan yemeği yerken baktım: içlerinden bir fedaî, esmer renkli, ince belli, ala gözlü, iri kemikli, dinç yiğit gelip ocak başına oturdu. Hepsi ona saygı gösteriyor ve "beğim" diye hitap ediyordu. Konuşma sırasında o da onlardan birine: "Katırcıoğlu! Şu gidi bizi bu saat allak bullak etti. Çizmesiz, pabuçsuz, silâh kuşandırmayarak ata bindirdi. (Beni göstererek) şundan ibret alsanız. Bu iş hepimize bir öğüttür. Gafil baş tez gider. Avrat gibi boğazımız' tokluğuna ateş başı demiş, kapanmışız. Ya bu yiğit davul çalıp na'ra atmadan dışarıdaki yirmi otuz yiğitle bizi çevirseydi halimiz neye varırdı? Hele düşünün. Ne dersin Unyağanlı? Ne dersin Yiğen Hüseyin? Ne dersin Akyakalıoğlu ? Ne dersin Kara Memi" diye hepsini hitap etti. Onlar da: "Belli, fena olurduk" dediler. Ocak başındaki yiğidin kurulu beş tabanca ve tüfeği vardı. Birini bana bağışlayıp: "Yiğit! Şunu aşkımıza kullan" dedi. Katırcıoğlu Mehmed dediği yiğit de gümüş telli, sarılı oyluk haşası, bir telâtin (112) kese, bir kaşıklık bağışladı. Hâsılı her biri bir şey bağışlayıp: "Bizimle birkaç gün burada otur. Senden hazzettik. Güzel konuşan yiğitmişsin" dediler. Ben de: "Billahi, Paşalıyız. Paşa'dan ayrılamayız. Lâkin bu tufandan darmadağın olduk. İnşallah sabaha kadar kar diner de Paşa'ya gideriz" dedim. Kendisine "beğim" diye hitap ettikleri yiğit hemen: "Aman, nasıl Paşa'ya" dedi. Ben de: "Erzurum'dan azlolunan Defterdaroğlu Mehmed Paşa" dedim. — "Bire o nerededir? Yiğit istermiş. Biz onu arıyoruz" dediler. Biri gizlice göz kırptı: "Bire o Paşa şimdi nerdedir? dedi. Ben: "işte, o mübarek Alan Bli'ni aşarken tipi ve borandan darmadağın olduk" diye hepsini anlattım. Beğ hemen yerinden kalkıp elimi öptü. Dedi ki: "imdi ey yiğit! Sen kıştan bu eve düşüp can kurtardın. Ama doğrusu sen de bizden iyi can kurtardın. Bu evin avlusuna girdiğin gibi selâm verip attan inmeseydin bin canın olsa birini bırakmazdık. Sen de bizi ev içinde, ateş başında otururken hassaydın biz de canımızı kurtaramazdık. Allah senden razı olsun. Sen bize, biz sana can bağışladık. Paşa gelmesinden haber verdin. Şimdiden sonra bu eve kapanmak bize haramdır. Kalkın tayfa! Silâhlanın".

www.atsizcilar.com   

Sayfa 30 

 
Hepsi silâhlandılar. Belinden bir kemer çıkarıp verdi ve: "Şu kemerde 500 altın var. Al, bunu kabul eyle. Besbelli merdsin ve yiğitsin. Senden ricam odur ki, tuz, ekmek yedin. Tuz, ekmek hakkını bilirsin. Deveyi gördün mü" dedi. Ben: "Vallahi, billahi köçeğini (113) bile görmedim" dedim.
(112) Sağlam ve yumuşak kösele. (113) Köçek yahut köşek, "deve yavrusu" demektir.

Hemen elini elime verip kulağıma Sarıcalar sırrını söyledi. Ben de bir sırrı işaret ettim. (114) On iki yiğit ile öpüşüp görüştük. Beğe bir Kaya Sultan yağlığı verdim. Hepsi bir anda atlarına binip: "Hacı Baba! Evliya Çelebi! Sizi Allah'a ısmarladık. Allah sizden razı ola" diye davullarım çalarak gittiler. Her ne kadar bunlarla bir gece konuşmuş isem de gönlüm hoş değildi. Bunlar gidince konak ve ateş başı bana kaldığı için rahatlıkla dururken bir de ne göreyim? Ev sahibi Hacı Baba, hareminden iki bohça don ve gömlekle bir ekmek, biraz tuz, bir gümüşlü ağır kılıç, bir güzel yazılı Kur'an ile gelip elimi öperek bir hayli ağladı: "Kişi, yendiğini boğazlamaz. Beni sakla. Ak sakalıma merhamet eyle" diyerek yalvardı. Ben işin aslını, faslını bilmediğim için arifane bilmezlikten geldim. Ev sahibi yine sükûnet bulmadı: "Oğul! Hak senden razı ola. Eğer evime geldiğin gibi attan inmeyip dostluk göstermeseydin, savaşsaydınız sizden ve onlardan çok kişi şehit olup evim barkım yıkılacak, çoluk çocuğum yanıp yıkılıp esir olacaktı" dedi. Ben: "Bire hey Hacı Baba! Senin bir kere nimetini yedim ve evine geldim. Ocak sahibi, misafirsiz kalmaz bir adamsın. Sana acıyıp el kaldırmayarak diğer yiğitleri bütün komşulara gönderdim. Tez onları çağırın. Gelsinler. Kahve içsinler. Konak sahiplerine tenbih eyle. Bizim yoldaşlarımızı hoş. gözetsinler" diye beraber geldiğim yiğitleri bizim konağa getirdim. Kahvaltı ettiler. Kahve içtiler. Sonra herkes geldiği konağa giderken "gözünüz burada olsun" diye tenbih ettim. Gittiler. Ama ev sahibi çok telâşlı idi. Elbette bunun bir sebebi olacak diye kölelerime ve öteki yanaşma ve yoldaşlarıma: "Ev sahibini göz hapsine alın. Belki kaçar. Sakın gafil olmayın" diye şiddetle tenbih ettim. Ama meselenin ne aslını biliyordum, ne de faslını. Ancak, ev sahibinin ölü gibi gezmesinden şüphelenmiştim. Bu halde iken Kâzım adlı kölem gelip: "Ağa! Ev Sahibi selâm etti. Ağanın hatırı ne kadar mal ile, hediye ile hoş olur, onu buyursunlar. Oğul! Senden cevap isteriz. Sana da bir şey vermeye çabalarız dedi. Ne diyorsunuz" diyince ben: "Sakının çapkınlar! Ev sahibi sizi meşgul edip kaçacak. Sonra derinizi yüzerim. Şu sözleri herife hemen söyleyin: "Ağa senin iyiliğini işitip geldi. Senin hatırını sayıp el kaldırmayarak ak sakalına merhamet etti. Her ne verirse versin. Biz onun nimetini yedik. Biz onu kendisine bırakırız diyor". Kâzım köle gidip herife öğrettiğim sözleri söyleyince ev sahibi yine geldi. 2 donanmış zırh, 5 gümüş kemerli Mısır at takımı, 5 gümüş sadak ve gümüş kalkan, 3 gaddare, 3 kılıç, 1 kese kuruş, 50 top Ankara sofu ve saraklar getirdi. Ağlayarak: "Merhamet edip benim şu halimi kimseye söyleme" diye ayağıma sarıldı. Bu sır burada kalsın diye rica etti. İlen de dedim ki: "Behey Hacı Baba! Sır saklamak kolaydır. Ama bu kadar şeyi sen bana neden ötürü eriyorsun? Ben sana demedim mi? Benim rızam var. Evliya Ağa'ya ne kadar şey verirsen ver demedim mi? Benim iyiliğim sana bu kadar şeylere mi değer? Hele bildireyim."
(114) Celâlîler arasında bazı parolalar olduğu anlaşılıyor.

Ev sahibi titreyerek şöyle dedi: "Lûtfeyle! Bu kışta şu kadar yiğidin ile gelip çok dert çektin. Ama gel beni söyleme. Malımı elimden alıp kanıma ekmek doğrama. Neyleyeyim? Allah belâsını versin! Kütahya Paşası'nın korkusundan bunlar kaçıp bu kışta yedi gecedir burada yatarak beni haramiler yatağı ettiler. Söylemeye dermanım yoktur. Allah sizden razı olsun. Hele kâfirleri kaçırıp beni kurtardın. Eğer zorla girip zaptetseydin evim barkım harap olurdu."

www.atsizcilar.com   

Sayfa 31 

 
Onun bu sözlerinden ben meseleyi epeyce anlayıp artık hakimane konuşmaya başladım ama bir şeyden , haberim yoktu. Biz kığın şiddetinden el, ayak tutmaz bir halde buraya can atmıştık. Onlar içerde ateş başından kalkmış, eli ayağı tutar, dal satır, güçlü yiğitlerdi. Bizden bir can bırakmazlardı. Ama: "Hey Hacı Baba! Ben onları iyi bilirim ama birkaçını tanıyamadım. Allah'ı seversen onları bana bildir" dedim. Hacı Baba cevap verdi: — Ey oğul! Şimdiden sonra oldu olacak. Senden gizli, kapaklı bir şeyim yok. işte, ocak başında oturup sana bir çakmaklı tüfek bağışlayan, "beğ" dedikleri, "Kara Haydaroğlu" denilen arslandı. Bunun üzerine: "Ben onu bilirim. Katırcıoğlu'nu, I Akyakalıoğlu'nu Unyağanhoğlu, (115) Yiğen Hüseyin, (116) ve Kara Memi'yi, Dayı'yı, Dadaylıoğlu'nu da bilirim. Öbürlerini bilmem" dedim, ama Tanrı bilir birini evvelce ne görmüştüm, ne de bilirdim. Ancak o gece konuşurken görüştük ve biliştikti. Hacı Baba yine söze başlayarak: "Meydana sofra yayan yiğide Bayındıroğlu derler. Zehir gibidir. Kapı bekleyen Kara Veli'dir. Biri Efendioğlu, biri Barak Ali'dir" deyince hepsini öğrenmiş oldum. Şimdiye kadar bir serlerine uğramadığım için Tanrı'ya şükürler ederim. Bu akşam yine gelseler, Hacı onlara "sizin malınızdan şu kadar şey verip kurtuldum" dese iş nereye varır diye türlü kuşkulara düştüm. Sabah olunca Paşalı yoldaşlarımdan 10 kişi daha gelip: "Bire Evliya Çelebi! İki gündür sen nerdesin? Paşa seni arıyor. Durma, binelim" dediler. Ben Hacı Baha'ya: "Hacı Baba! Çabuk şunlara kahvaltı getir", oğlanlara da: "Atları eyerleyin. Hacı Baba bizimle yolcudur" dedim. Zavallı herifin aklı başından gitti uma benim 10 yoldaşım daha geldiğinden aklımı balıma toplamıştım; korku ve tehlikeden emindim, ava da birazcık mutedildi. Nihayet mala tamah edip evvelce yüz bin minnetle takdim ettiği hediyeleri alıp: "Bak a canım Hacı Baba! Biz sana güvenip işi sana bıraktık. Meğer sende insaf yokmuş, insaf dinin yarısıdır demişler. Verdiğin şeyi bu kadar yiğidin hangisine vereyim? İşte 10 yiğit daha geldi. Gördün mü? Onlarda başka söz var. (117) Ben bu verdiğin eşyanın birini almam, işte Paşa buralarda, Hasan Tekkelisi'nde" imiş. Seni kılavuz alıp götüreceğim" diyince 11 Hacı şaşırarak: "Varayım, haremimden daha bir şeyler çıkarayım" diyip gitti. Ben de: "Tut şu ak sakalı kızıl kana boyanasıyı" diyince kölelerim derhal toplanıp Hacı'yı bağladılar.

(115) Bu isim yukarıda "Unyağanoğlu"şeklinde geçtiği halde,burada "Unpağanoğlu" imlası ile yazılıyor.Birincisinin doğru olduğunu sanıyorum. (116) Metinde: "Hasan", yukarıda Hüseyin" diye geçtiği için öyle aldık. (117) "Başka söz var" diyerek onların yeni bir haberle geldiğini anlatıp ev sahibini korkutmak istiyor.

Hacı: "Aman oğul! Bir kaşık kanıma girme. Ne istersen vereyim. Bu haberi kimse duymasın" diye sagular sağıp ağladı. (118) "Hizmetçilerden kimse bulunmasın" diye rica edince ben yoldaşlarımı hep dışarı çıkardım. Kölelerimden birine kuş diliyle "Cücümlece yoculdacaşlacarıcım sicşacamlacınsıcın icimticahacen ducursucunlacar" dedim. Yani "yoldaşlarım silâhlansınlar, ihtiyaten dursunlar" diye emrettim. Bir de ne göreyim, Haremden Hacı'nın oğlu bir kese altın, damadı üç küheylan at, bir katar katır, yüz top sof, on iki kılıç gemi, (119) üç gaddare, sekiz sadak, yedi koşum, altı Halep kalkanı, bir gümüş peştahta, iki çalar saat, yedi akrep saat, on top Keşan kadifesi getirdi. Bütün 47 kişi tevâbiime de birer top sof bağışladı. Hepsi sevindiler. Ben de ev sahibini kayıtlardan kurtarıp kendisine çok güzel bir tas, iki Kaya Sultan yağlığı, iki fincan, bir kâse verdim. Damadına, oğluna da birer Kaya Sultan yağlığı bağışladım. Oğullarıyla kardeş olup Hacı'ya dahi oğul oldum. İçeriden, henüz yetişkin yaşa ermemiş, altın parçası gibi iki! kızı, ellerinde birer bohça ak kenarlı paşa gömlekleri getirip elimizi öptüler. Ben de başlarına birer Kaya Sultan yağlığı bağladım.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 32 

 
Meğer Hacı Babamız, Kara Haydar'dan kalma! bir yatak imiş!... Buradan malları alıp Hacı Baba, oğul ve damadı ile veda ederek kuzeye doğru kar üzerinde yürüyüp "Hüseyin Gazi" köyüne geldik. Çubuk Ovası Kazası'nda yüksek bir tepe üzerinde "Hüseyin Gazi Ziyaretgâhı" vardır. Bu zat, Malatyalı Seyid Battal Cafer Gazi'nin babasıdır. Kabri üzerinde bir Yasin okuyup ruhaniyeti ile tanış olduk. Kabrinin dört çevresinde türlü türlü, tezhipli, yaldızlı şamdan ve çırağanlar, Kur'an'lar vardır. Ayrı ayrı yaz ve kıs meydanları vardır.
(120)

Çubuk ve Yaban Ovaları ile Murat Ovası (121) buradan ayak altında gibi gözükür. Tekkesinin evkafı çoktur. Yılda bir kere burada mevlût okunup kırk, elli bin kişi toplanır. İmam Hüseyin evlâdından ve Seyyidlerden olan bu Hüseyin Gazi burada din uğurunda şehit olmuştur. Bu tekkedeki dervişlere 10 kuruş (122) sadaka verip 3 kurban keserek şeyhi "Muhî Can Dede"nin hayır duasını aldık. Asıl Hüseyin Gazi bu yüksek tepenin dibindedir. Oraya varıp devlet sahibi efendimizle buluştuk: "Bire Evliya Çelebi! Hoş geldin. Bire adam! Biz seni kaybettik" buyurdu. Ben de: "Hep öyle (123) sultanım" diyince hoşuna gidip kendisiyle konuşmak şerefiyle beni şereflendirdi.
(118) "Sağrı" Türkçe mersiye demektir. "'Sagu sağmak" burada dert yanmak mânâsında kullanılmıştır. Evliya Çelebi'de "sagu" kelimesi de çok ilgi çekicidir. (119) Herhalde "kılıç kayığı" demek istiyor. (120) Meydan dediği yerler tekke içindeki tören odalarıdır. (121) Bugün "Mürtet" denilen yeri Evliya Çelebi gayet açık şekilde "Murtat" diye yazmaktadır. (122) Bugünkü para ile birkaç bin liranın karşılığı. (123) Evliya Çelebi burada "hemçünân sultanım" diyor. "Hemçünân" Farsça bir kelime olup "öyle", "böyle" demektir. Bunda paşanın hoşlanacağı bir özellik olmayıp "ben de sizi kaybettim" anlamına "hep öyle" diye çevirmeyi daha doğru buldum. Boraya yakalanıp herkes can kaygısına düştüğü zaman kimin kaçtığı, kimin sebat ettiği belli olmadığından Evliya Çelebi, Paşa'ya taş da atmış oluyordu.

Buradan kalkıp lokmacılık ederek on gün Çubuk Ovası'nı gezdik. Burası 150 akçalık kaza, 7 nahiye, 70 tane köydür. On gün de Yaban Ovası'nda gezdik. Bu da Ankara Sancağı iğinde 100 tane mamur köyü olan subaşılıktır. Hafta pazarı olur. On gün de Çorba Kazası'nda dolaştık. 86 köyü olup 150 akçalık kaza ve Subaşılıktır. Bu da Ankara toprağındadır. Bu kazalarda tamam bir ay gezip Ankara civarında Nevruz-ı Harzemsâhî'ye (124) yetiştik. Bitkiler yerden başgösterdi. Tanrı'ya şükür, havalar düzeldi. Lâkin ağır yükleri gece gündüz bindirip indirmeden halimiz kalmadı, üstümüze yığınak yapılması korkusundan zırhlarımız sırtımızda uyumaktan huzurumuz kalmadı. 1 Rebiülevvel 1058 (=26 Mart 1648) de yine "Hüseyin Gazi" köyüne geldik. Evlere birer ikişer misafir olduk. Buradan kuzeye giderek mamur köyler içinden geçip Ankara'ya vardık. Ankara İlkönce konakçılar tuğları ile şehre girip şer'iye mahkemesine varınca vilâyetin bütün ileri gelenleri: "Paşanız Erzurum'a kapanıp Celâli olmak istedi. Suçlu olduğu ortaya çıktı. Şimdi 10.000 asker toplayıp Varvar Ali Paşa ile Celâli olmak için ittifak etmiştir. Biz sizi Padişah'ın kalesine bırakmayız" dediler. Ama burada Paşa Efendimiz'in yanan mumlan (125) çok olduğundan "üç gün misafir olup kalsın" dediler. Bunun üzerine mahkeme tarafından yazılar (126) yazılıp Paşa'yı Çavuşoğlu'nun evinde kondurmaya karar verdiler.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 33 

 
Ertesi günü büyük alayla Ankara'ya girdik. Bu alayı şimdiye kadar Ankara görmemişti. Halk karşılamaya çıkıp kaleden 20 tane "safa geldin topu" atıldı. Paşa, konağına indi. Bütün ileri gelenler ve büyükler hediyelerle geldiler. Ben dahi 500 akçalık molla olan, Seyidler'den "Kederzade"nin evinde misafir oldum. Doğru Hacı Bayram-ı Velî kabrine giderek yüzümü sürüp ruhu için hatim indirmeye başladım. Tekke dervişlerine 100 kuruş dağıtarak hayır dualarını aldım. Sonra şehri gezmeye koyuldum. Ankara Kalesi'ni ilk yapan Rum kayseridir. Sonra nice padişahlara geçmiştir. Sonra Kütahya padişahlarından ve Germiyonoğulları'ndan "Yakubşah" veziri "Hezârdinâr"ın himmetiyle İslâm eline geçiştir. Sonra, Osmanlılar'ın zuhurunda Yıldırım Bayazıd Han'ın eline düşmüştür. Kalenin kuzeyinde, bir konak mesafede olan "Erkeksu" adlı köy tarafından bakılsa kuğu gibi görülür. Mamur, şenlik olup üzümü çok olduğundan "Engûri" (127) demişler. Bazıları, kalesi angarya ile yapıldığından "Ankara" denilmişderler. Tuhfe Tarihi'nde "Rum kayseri meşhur Herakli bu kaleyi yedi kat ile bağlattığı ve sardırdığı için adına Selâsil (128) Kalesi derler" diye yazılıdır.
(124) 22 Mart gününe rastlayan ve baharın ilk günü sayılan güne "'Nevrzû-ı Sultanî" denilir. Evliya Çelebi'nin niçin Nevruz Harzemşâhî" dediği belli değil. (125) Taraftarları veya adamları demek istiyor. (126) Metinde "iki bin yaftalı kaynaklar" diyor. Ne demek olduğu anlaşılamadığından "yazılar" diye çevrildi. (127) '"Engûr" Farsçada "üzüm" demektir. (128) "Selâsil", <Arapça "silsileler" yani zincirler demektir."

Padişah Defterhanesinde adı "Ankara"dır. Ak gül gibi beyaz sur tabakaları ile çevrili, zaptı güç bir kaledir. Şimdi Anadolu'da ayrı bir Sancak Beği merkezidir. Kaç kere arpalık olarak Üç Tuğlu Vezlrler'e ihsan olunmuştur. Kanun üzere Paşasının hası 263.400 akçadır. Sancağında 14 zeamet, 257 tımar var. Alaybeği, Çeribaşısı, yüzbaşıları vardır. Seferde Paşa askeri Cebelileriyle 3000 asker olur. Tımarlılar Sancak Beği'nin sancağı altında bulunmazsa tımarı başkasına verilir. Paşasının eyaletteki hası subaşılıklardır. Şehir Subaşısı, Murtat Ova Subaşılığı, Yaban Ova SubagılığJ, Çubuk Ova Subaşılığı, Çorba Subaşılığı hep Paşa hasından olup yıllık 40.000 kuruş hasıl olur. 500 akçalık mollalıktır. Mollasına yıllık 20 kese hasıl olur. Şeyhülislâmı, 500 akça payesiyle Kederzade adlı Nakîbüleşrafı, ilmî mansıblarda bulunmuş 600 kadar kadıları, ileri gelenleri ve büyükleri vardır. Sipah Kethüdaları, Yeniçeri Serdarı yerine kibirli Yeniçeri Çavuşu vardır. Bütün ahalisi kadı ve asker tayfasıdır. Şehir Naibi, Muhtesib Ağası, Gümrük Emini, üzüm ve Damga Ağası olup bunlar ayrı bir Eminliktir. (129) Yıllık 40 yük akçalık iltizamdır. Kale Dizdarı, Azab Ağaları, Cebeci ve Topçubaşıları, silâhlı kale neferleri vardır. Kalesi yüksek bir dağın doruğunda, dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kaledir. Katları birbirinden yüksektir. Her tabakasının arası üçer yüz adımdır. Her kat duvarının boyu 60 arşın kadar yüksektir. Her duvarın genişliği ve eni onar Mekke zirâidir. Temellerinin altı çepçevre kemer yapılarla boştur derler ama görmedim. Boş olması da kuşatmada düşmanın kale altına girip lâğım atmasını önlemek içinmiş. Batı tarafı dört kat birbirinden geçme demir kapılardır. Her kapı arasında asma demir kafesler hazır olup demir zincirlerle asılıdır. Her kafesin demirleri pazı kalınlığı kadar vardır. Kuşatmada kale duvarı içinden aşağı kapılar önüne bırakıp siper ederler. Bu kaledeki kızıl taştan yapılmış yüksek ve alçak basamaklar başka kalelerde görülmemiştir.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 34 

 
At Pazarı'na bakan en dış kapı batıya açılmıştır. Yüksek kubbesinin kemeri üzerinde eski kahramanların gürzleri, hayretle bakılacak balık kemikleri ve nice acayip şeyler asılıdır. Kalenin kapısının dışında ve içinde gece gündüz neferler gözcülük eder. Kale Dizdarı kaleden çıksa öldürürler. Yahut azlederler veya sürerler. Çünkü bütün düşmanlar bu kalenin bir taşına bin baş verip yüz bin savaş etmeye can, baş oynatır. Hatta Erzurum'da Abaza Paşa, Celâli olduğu zaman 100.000 askerle bu kaleyi kuşatıp aşağı varoş hisarını elegeçirmiş, bu iç kaleyi de kuşatma fikrinde olup sarayında otururken usta topçu gayet iyi nişan alıp bir gülle atarak Abaza'nın kıçını yaralamış, yaralı ve perişan bir halde Erzurum'a gitmesine sebep olmuştur. O günden beri Kale Dizdar'nın kapı önünden başka yere gitmesi yasaktır. Yukarı iç kalenin çevresinde hendeği yoktur ama dört yanı yalçın kanara Hiçbir tarafından girmek mümkün değildir
(129) Mutemedlik veya müdürlük mânâsına. (130) "Kanara" Türkçe mezbaha demek olup Evliya Çelebi bu kayalara yaklaşacakların öldürülerek burasının mezbahaya döneceğim anlatmak istiyor. (130)

kayalardır.

Lâğım işlemesi dahi kolay değildir. Zira hepsi kat kat 360 mahalle olup birbirini görür ve korur. Garip bir mühendislikle yapılmıştır. Surunun dört katında 1800 dendan vardır. İç hisarın çevresi 4000 adımdır. Doğu tarafında "Hisarlık" adlı tepe üzerinde ziyaretgâh vardır. Kaleye doğru biraz havalelidir ama ondan zarar gelmek ihtimali yoktur. Çünkü kale ile Hisarlık'ın arası uzun bir top menzilidir. Aşağısı Gayya kuyusundan nişan verir yer olup oradan kaleye çıkmak çok güç bir iştir, iç kalede büyük, küçük 86 tane top vardır ama Balyemez yoktur. Yetecek kadar cebehanesi, alet ve silâhı vardır. Kalede bağsız bahçesiz 600 ev vardır. Bir camisi vardır ki eski zamanda kilise imiş. Elhâsıl bu iç kale yapı, güzel iş ve mühendislik fennince görülmesi lâzım bir yerdir. Aşağı kalesine "Celali" korkusundan "Cenâbi Ahmed Pasa" vilâyet ahalisiyle bir kat sağlam sur yapmıştır. Dört kapısı vardır. Çepeçevre büyüklüğü 6000 adımdır. Bir tarafı yukarı iç kaleye bakar. Burada aşağı hisar yukarı hisarı kuşatmıştır. Bu hisarın doğu tarafından, yukarı hisardan kayalar içinden Hızırlık Deresi'ne inilir. Su yolları vardır. İç kalede sarnıçlar, buğday ambarlan vardır ama aşağı hisarın suyu çok olduğundan öyle sarnıçları yok. Hepsi 170 çeşmesi vardır. 3000 su kuyusu vardır. 76 camisi vardır. "Cenabı Ahmed Paşa Camisi", "Hacı Bayram-ı Veli Camisi" meşhurları olup Mimar Sinan yapısıdır. Kurşunlu camileri azdır. Camili 18 tekkesi vardır. "Bacı Bayram-ı Velî Tekkesi" nde 300 den çok, Tanrı aşkı ile sermest, Tanrı'yı bilir dervişler vardır. Şeyhleri "Koca Abdurrahman Efendi" evliya, duası kabul olunur bir zattır. Bayramı tarikatı ayrıca bir Hâmidî tarikatıdır. Çünkü Hacı Bayram-ı Velî, Şeyh Hâmid Hazretlerinin çıraklarından olup dervişlik cihazını onlardan kabul etmişlerdi, tik pirleri "Hoca Abdülkadir-i Cîlânî" olup ondan ilerisi Peygamber Hazretlerine ulaşır has bir tarikattır. (131) Ama Anadolu'da Bayramîler, Şeyh Hamza ve Şeyh İdris'ten beri Hamzavî adını almışlardır. Bunca şeyhleri öldürülüp kınanmış oldular. Giyimlerinde hırka ve külah gibi alâmetleri yoktur. Tanrı kanununa aykırı bir halleri yokken suçlandırıldılar. Bir alay ciğeri yanık Tanrı dervişleridir. Ankara'daki "Hazreti Mevlânâ Tekkesi" Cenâbî Ahmed Paşa'nın yaptırdığı bir Mevlevîhanedir ki Uç çevresi gül bahçesidir. Medreselerinden "Mustafa Pasa Medresesi", "Taşköprülüoğlu Medresesi", "Seyfeddin Medresesi", "Kethüda Medresesi" meşhurlarıdır. Talebelerinin belirli aylıkları vardır. 3 tane Dârülhadîsi, 180 Sibyan Mektebi var.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 35 

 
Hamamlarından "Tahtakale Hamamı", "Sunkuroğlu Hamamı", "Cenabı Ahmed Paşa Hamamı" meşhurlarıdır. 200 kadar da saray hamamı vardır. 70 tane bağlı bahçeli sarayı vardır. Lâkin binaları kagir olmayıp kerpiçle yapılmış kat kat evlerdir. Bu şehirde kiremitle örtülmüş imaret yoktur. Ankara kerpici taştan katı olur. Halk dilinde darbımeseldir: "Ankara kerpici gibi bir kalıba dizilmiştir" derler,
(131) Tarikatlar, kendilerine meşruluk kazandırmak ve halk nazarında itibar sağlamak için tarikat silsilelerini Peygambere kadar uzatmışlardır. Peygamberden ileri Cebrail, İsrafil ve Mikâil'e kadar uzatanlar da vardır. Tabiî bunların hiç bir aslı yoktur. Peygamber, Ebubekir ve Ömer zamanlarında ne mezhepler, ne de tarikatlar vardı.

Ankara'da 6066 mamur ev vardır. Saraylarından "Paşa Sarayı", "Molla Sarayı", "Kederzade Sarayı", "Çavuşoğlu Sarayı", "Ahmed Paşa Sarayı" meşhurdur. 200 tane sebili varsa da meşhurları "Hacı Şarâvî Sebili", "Hacı Mansurr Sebili" dir. 2000 dükkânı, süslü bir bedesteni vardır. Dört tane zincirli kapısı vardır. Çarşılarının çoğu yüksek yerdedir. "Uzun Çarşı"sı, "Sipah Pazarı", "Tahtalkale Pazarı" gayet kalabalık ve sıkışık pazarlardır. Kahvehaneleri, berber dükkânları halkla doludur. Müzayede çarşısı, anayollar temiz, beyaz taş ile kaldırım döşelidir. İleri gelenleri,, bilginleri, takva sahipleri, şeyhleri, bilgi sahibi şairleri haddinden fazladır. Anadolu toprağında olup Türk vilâyetlerinden sayılır. Binden çok soylu, olgun, kavrayışlı çocuk hafızları vardır. Nice bin kimse "Yazıcıoğlu"nun eseri olan "Muhammadiyye" kitabını ezber etmişlerdir. "Tarikat-i Muhammediyye" kitabını ezberleyenleri çoktur, iyi ahlâkla tanınmış kimseleri çoktur. Hatta Hacı Bayram-ı Velî evlâdından "Abdurrahman Efendi" adlı zat evliyalardandır. Bu şehir ahalisinin zenginleri samur ferace, ortahallileri serhadî çuka ve kontoş ferace giyerler. Sanat sahipleri beyaz bez ferace, ulemâsı baştanbaşa sof ferace giyerler. Burası sof madenidir. Kadınları renk renk sof ferace giyip gayet terbiyeli gezerler. Beşinci iklimde olup havası mutedil, halkının yüzlerinin rengi kırmızıdır. Güzelleri cihanın süsü, âlemin övgüsüdür. Yiyeceklerinden Ankara paçası Kütahya paçasına yan başı gelir. Biber tohumu ile beslenmiş Ankara pastırması, eti misk gibi olan tiftik keçisinin etiyle yapılır. Keçileri dağlarında pırnar (132) yaprağı yerler. Tiftik keçisi beyaz süt gibi olup onun gibi beyaz mahlûk belki yoktur. Sof ipliği bunların yününden çıkarılır. Bu keçilerin tüyünü makasla kırksalar ipliği sert olur. Ama yolsalar Eyüb Peygamber'in ipeği kadar yumuşak olur. Fakat zavallı keçileri yolarken feryatları göğe ulaşır. Kibarlar onların feryat etmemelerinin çaresini bulmuşlardır: Kireç ve kül ile suyu karıştırıp keçileri bu şerbetle yıkarlar. Zahmetsizce tüyleri kopup çırçıplak kalırlar. Fakir keçiler tüysüz tüysüz olur. İşte sofu bunun ipliğinden dokurlar. Kadın ve erkek, halkının işi sof ve mümeyyizcilik'tir. (133) Sofu şöyle sıvaç yaparlar: Büyük bir kazanı ateşin üzerine koyup içine istedikleri renkte boya koyarlar. Kazanın yarısına kadar su koyup sofları deste deste kazanın içine yerleştirirler. Kazanın ağzını kapayıp etrafını hamurla sıvayarak ateşi şiddetlendirirler. Kazanın içinde sıcaklığın şiddetinden buğu soflara vurup türlü türlü izler olur ki "Mani" ve "Behzad" böylesini yapamaz. Bu sof Ankara'ya mahsustur. Dünya üzerinde başka bir yerde olma ihtimali yoktur.
(132) Bir nevi çalı. (133) "Mümeyyiz" Arapça bir kelime olup "iyiyi kötüden ayıran" manasınadır Evliya Çelebi bu kelimeyi bir kumaş adı olarak kullanıyor. Kelime eski harflerle "mmys" şeklinde yazılıp başka türlü okunması ihtimali de vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 36 

 
Firenkler bu Ankara keçilerinden Firengistan'a götürüp iplik eğirerek sof dokumak isterler. Tanrı'nın emriyle keçiler bir yıl içinde bayağı, bildiğimiz tüylü keçilerden olur. Dokudukları şeyler sof olmaz. Çünkü dalgalandıramazlar. Hatta Ankara'dan eğirilmiş ipliği alıp Firengistan'a götürerek sof yapalım dediler. Fakat yine olmadı. Nihayet rahipler için sof gibi karaltılı, fakat dalgasız siyah, şal gibi bir kumaş dokurlar. Ankara ahalisi kendi soflarının bu hassasını Hacı Bayram-ı Velî'nin kerametine verirler. Fakat bize kalırsa bu sır suyunun, havasının ve yerinin güzelliğinden ileri geliyor. Netekim Ankara kireci dahi meşhurdur. Halkı çoğunlukla kara ve deniz tüccarıdır. İzmir'de, Firengistan'da, Mısır'da, Sırbistan'da, hâsılı her bir yerde sofları makbul olduğu için ahalisi seyahat ve ticaret ederler. Ermeni'si, Yahudi'si gayet çoktur. Sade Yahudiler'i 12 mahalledir. Rum ve Çingene azdır. Bahçeleri gayet çoktur. Ovalarındaki köyleri mamur, halkı cömert tabiatlı ve neşeli, iyi ahlâk sahibi, yabancılara dostturlar. Köylerde tarla çoktur. Hayratı, nimetleri fazla, pınar ve ırmakları akan, kalesi ve şehri örneksiz bir yerdir. Tanrı bu şehri kıyamete kadar Osmanlılar'ın elinde ebedî ede. Ankara'da Yatan Büyük Evliyalar ve Ziyaretgâhları Hacı Bayram-ı Velî: Kendileri "Çayul Irmağı" kıyısında "Sol" köyünde doğmuştur. Şeyh Hâmid Hazretlerinden dervişliği öğrenerek nice yıllar kutublar kutbu olarak birçok keramet göstermiştir. Seyahatle Edirne'de Sultan Yıldırım Bayazıd Han'a gelip yaptıkları "Eski Cami"de kürsüye çıkıp va'zetmiştir. O kürsü hâlâ o caminin içindedir. Doğrusu saygı gösterilecek kürsüdür. Bazı şeyhler tozuttuk edip bu kürsüde va'za çıkmışlarsa da konuşamayarak inmişlerdir. Zira orada hakikaten konuşmaya istidatlı şeyh gelmemiştir. Kimin haddiki üzerinde korkusuz ve pervasız nasihat ede. İşte Bayram-ı Velî böyle bir ulu sultandır. Sonra Yıldırım Bayazıd Han çağında dünyadan göçüp Ankara hisarı içinde bir tekkede, süslü ve mükellef bir kubbe içine gömülmüştür. Tanrı'nın rahmeti üzerin olsun. Şeyh Er Sultan Hazretleri: Yüce adı Mahmud'dur. Ankara'da doğmuştun Şeyh Hâmid Hazretlerinin şeyhlerindendir. Nice kerametleri görülmüştür, Tanrı'ya şükür bana da ziyareti kısmet oldu. Rüyamıza girerek, yalancı dünyada iken irşatlarından faydalandık. Ankara içinde Ağaç Pazarı'nda küçük bir kubbede yatmaktadır. Kabri ziyaretgâhtır. Tanrı yüce ruhunu kutlu kılsın. Hızır Hazretleri Zîyaretgâhı: Ankara Kalesi'nin doğu yönünde, kalenin görülmesine hail olan bir dağ üzerindedir. Şehir halkının gezinti yeri olup her tarafı gören bir yerde yüksek bir kubbedir. Oradan bütün Ankara Ovası kâğıt gibi gözükür. Şeyh HUsaraeddin: Ahmed Sârbânî'nin halifesidir. Ankara Kalesi'nde mahpusken "yarın sabah bizi gömün" buyururlar. Ertesi sabah san hurma lifi ile kefene sarılmış ve vücudu yıkanmış olarak bulunur. Bu iş bütün Ankara ahalisini hayrette bırakır. Şimdi zaviyesi naziresinde gömülüdür.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 37 

 
Şeyh Kâtib Salâhaddin: Nücum ilminde sanki Fisagors ile birdi. Bunlardan başka Ankara'da birçok müellif bilginler, şeyhler ve takva sahiplerinin kabirleri varsa da birkaç gün misafir kaldığımızdan ancak bu kadarcık yazabildik. Tanrı'nın rahmeti hepsinin üstüne olsun. Ankara'dan hareket etmek üzere olduğumuzdan tuğlar konakçı ile gitti. Ben de hafif yüklü kalmamız için mahut Hacı Baba'dan aldığımız bir katar katırı Paşa'ya bir kese kuruşa satarak parasını yoksullara sadaka ettim. Büyük sevaba nail oldum. Ağır yükleri, Tanrı'nın gayb hazinesinden Hacı Baba vasıtası ile ihsan buyurduğu eşyayı velinimetimiz, ev sahibimiz Kederzade Efendimiz'e Tanrı emaneti bırakıp 7 silâhlı köle, 1 hafif seyishane ile kalkıp sabahleyin göç olacak yere gittim. Onu gördük ki sabah namazında şehir içinde bir gürültü, bir uğultu, bir haykırışmadır koptu. Allah, Allah bağırışları yeri, göğü titretti. "Bire aslı nedir" derken binlerce adam ayağa kalkıp: "Biz Paşa'dan hoşnuduz, suçu yoktur" dediler. Bir bölüğü de: "Emir Padişahındır. Varvar ile birlik olmuş Celâliler'dir. Tevâbiî haramilerdir" diyorlardı. Meğer Paşa'nın öldürülmesi için Padişah yazısı gelmiş. Hünkâr Kapıecıbaşılarından Mustafa Ağa, 40 Kapıcı ile gelip bütün kale kapılarını kapatarak tellâllarla halkı silâh altına çağırmış. Tanrı'nın hikmeti, Paşa o gece korkunç ve tehlikeli bir rüya görüp bir saraç ile kılık değiştirerek bir Arap atına biner, Seyid Battal Gazi'nin babası Hüseyin Gazi ziyaretine gidiyorum diyip kale kapısından çıkıp gider. Zaten çok defa âdeti bu idi. Bu kadar halk Kapıcıbaşı ile Paşa'nın sarayını basıp bulamadılar. Şehrin içini dışını o kadar aradılarsa da bulamadılar. Paşa bu haberi duyunca artık Ankara şehrine girmeyip şehrin kuzey tarafındaki "Erkeksu" adlı yere varır. Kethüdası Ali Ağa'ya bir kâğıt gönderip askerini oraya ister. Paşa bulunamayınca kale kapıları açıldı. Şehir içinde Paşa'nın öldürülmesi ve mallarının yağma edilmesi için Padişah fermanı olduğuna dair tellâl bağırttılar. Bütün Paşalılar'ı şehirden sürdüler. Zaten bu iş Paşalılar'ın canına minnetti. Onlar minareli şehre girmek istemiyorlardı.(135) Ben dahi ev sahibimizle vedalaşıp ziyaretgâhları tekrar gezdikten sonra Ankara'dan kuzeye 8 saat giderek Erkeksu köyüne indim. Ankara Nahiyesi'nde 200 evli, camili, mükellef hanlı, kayalık yerde mamur bir Müslüman köyüdür. Buradan hareketle "Istanozı" kasabasına geldik. Istanozı Kasabası: Ankara Paşası'nın Subaşılığı hükmünde 150 akçalık nahiye kazalarındandır. Murtat Ova Nahiyesi sınırında iki tarafı yüksek bir yerde, "Açık Dere"nin kenarında 1000 evli, camili, hamamlı, çarşılı, küçük ve mamur bir kasabadır. Dere, içinden akar..
(134) Herhalde namaz kılmadıkları için. Defterdaroğlu Paşa'nın askerlerinden birçoğunun Kızılbaş Anadolu Türkleri olduğu muhakkaktır.

Bu kasabanın iki başında büyük kapıları varmış. Sultan Üçüncü Mehmed çağında Celâli Karayazıcı kapıları yıkarak şehri yağma etmiş. O kapılar tamir olunsa bu kasabaya bir taraftan girmek mümkün olmaz. Çünkü iki tarafı dağlık, yalçın, yırtıcı kuş yuvası kayalardır ki insan uçuruma bakmaya cüret edemez. Van, Şebin, Mardin kayaları gibi aşağı süzülmüş kimi arslan suratlı, kimi fil cüsseli korkunç kayalardır. Bu kasabanın halkı çoğunlukla Ermeni'dir. 1000 tane sof ve mümeyyiz işlenir tezgâhı vardır. Dere içinde olduğundan havası çok sıcaktır. Güzel mümeyyizi olur. Mağaraları var ki içine bin tane at bağlansa alır. Eskiden kalma yalçın bir kaya üzerinde yıkıntı halinde kaleciği vardır. Bu

www.atsizcilar.com   

Sayfa 38 

 
şehre girdiğimiz gün şehir adam deryası olmuştu. Meğer ip cambazlarının gösterileri varmış. Usta İp Cambazlarını Temaşa Kırk yılda bir kere bütün ip cambazları toplanıp birbirlerini yola çekerek imtihan etmek için bu Istanoz (135) Deresi'nde veya Anadolu'da Gediz Kalesi kayasında gösteri yeri kurup cambazlık ederler. İşsiz, güçsüz adamlardır. Bu dere içindeki marifetlerini gidip gördük. Bulutlara yükselen yalçın kayalı darboğazda, kayaların ta tepesine, bir kayadan bir kayaya sağlam Firenk urganları bağlamışlar, İpleri kayalar kesmesin diye iki başlarına postlar koymuşîar. Güvenilir adamlarını silâhlarıyla bekçi koymuşlar ki usta marifet gösterirken hasmı ipi kesmeye. Kayaların aşağısına, yukarısına binlerce insan birikip kayalar Âdemoğulları ile ağırlaşmış. Aşağı şehrin içinden geçen ırmak kenarında bir hafta önce sofa, kerevet ve oturacak yerler yapmışlar. Açık yerlere de çadırlarını kurmuşlar. Bu kadar bin mahlûk temaşaya koyulmuşlar. İki tarafında Ankara Paşası'nın mehterhanesi kütür kütür çalınıp dua ve senadan sonra önce cambazlar (136) birbirlerini muhabbet meydanına davet ettiler. En büyükleri "Üsküdarlı Cambaz Siyah Mehmed Çelebi'*, bismillah ile eline terazisini alıp gösteri yerinin başına geldi. Bir gülbangi Muhammedi çektirip o kayalar içinde Allah, Allah sedası göğe erişti. Davullara tokmaklar vurulup bu kere Koca Mehmed Çelebi o ince, imtihan urganı dedikleri ip üzerinde göz kamaştıran şimşek gibi seğirterek saklayıp giderken hemen gösteri yerinin ortasından bir an içinde öyle bir geriye döndü ki terazisi de elinden, tazı önünden tavşan döner gibi döndü. Bütün âşıklar (137) içten bir samimiyetle "Tanrı yardımcın olsun ey pehlivan" (138) dediler. Seyircilerin hayretten parmaklan ağızlarında kaldı. Meğer Cambazlar arasında böyle yıldırım gibi giderken ip üzerinde geri dönmeye kimse muktedir değilmiş. Netice, üç kere bu türlü marifet göstererek hayır dua ile inip çadırında oturdu. Hademeleri parsa toplamaya çıkıp akça devşirmeye başladılar.
(135) Daha önce "Istanozı" diye yazılan kasaba burada "Istanoz" imlâsı iledir. (136) Evliya Çelebi "cambaz" yerine daima "pehlivan" kelimesini kullanıyor (137) Evliya Çelebimin cambazlar için "âşıklar" kelimesini kullanması bunların bir tarikat zümresi olması ihtimalini akla getiriyor. Eski Osmanlı içtimaî nizamında her meslek bir tarikat gibi olup kendisini mevhum veya hakikî bir "tarikat piri" ne bağlardı. (138) Metinde Arapça olarak: "Aleyke avni'llâh yâ pehlivan".

Sonra "Ispartalı Pehlivan Civelek Ali" geldi. Usta âşıklardanmış. Pehlivanbaşı huzurunda baş yere koyup o dahi gösteri yerine geldi. Bütün cambazların marifeti ellerinde teraziyi beraber tutarak gitmektir. Ama Civelek Ali teraziyi ucundan sağ eline alıp bir ucunu aşağıya sarkıtarak göz kamaştıran şimşek gibi geçti. Bütün pehlivanlar ve temaşacılar buna dahi "insanın yapabileceği iş değil" dediler. Menzil başına bu suretle varıp oradan teraziyi yine ucundan sol eline alarak bir ucunu aşağı sarkıttı. Dönerek geri geri gelirken bütün halk "Allah, kolay getir" diye bağırdı. Korkusuz ve pervasız, halkın teveccühüyle geri geri yine menzil başına gelip çarmıhtan baş aşağı sıyrılarak en büyüklerinin önünde yer öptü. O da "Tanrı mübarek etsin pehlivan" diye bağrına bastı. "Harputlu Pehlivan Şücâ" terazisiz, iki elinde ağzına kadar dolu iki testi ile gidip geldikten sonra bir çarmıhtan aşağı kendini' öyle bir uçurdu ki seyirciler "oh pehlivan" diye acıyarak bağırdılar. Tanrı'nın emriyle gövdesine bir zarar olmadığı gibi iki elindeki testiler bile kırılmadı, öyle bir marifetle uçtu ki cümle âlem hayrette kaldı. En büyükleri, (139) huzurunda, el arkası yerde olarak indiği zaman o "bin aferin ey Pehlivan Şücâ" diye alnından öptü.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 39 

 
"Tokatlı Hasan Zarıl Pehlivan", Hindistan hâkimi huzurunda boy göstermiş, yaşı yetmişe varmış akıllı, bu fenni bilir bir usta idi. O da en büyüklerinin elini öpüp ayağında yeni kubâdi pabuç, başında yaldızlı tülbent üzerinde bir kâse, içinde su (140) ve sırtında kırmızı çukadan muvahhidi ferace, (141) elinde terazisi olmadığı halde muvahhidîsinin iki yenlerine terazi gibi yapışarak geçip geri döndü ama seyircilerin aklını giderdi. "Gergerli Pehlivan Siihrab" da ayağında yüksek ayaklı kadın nalını, omuzunda bir sığır danası, lâkin kolu' üzerinde terazisiyle geçti. O kadın nalını ile bu kadar ince urgan üzerinde yürümek cidden pehlivanlıktır. "Mağribli Pehlivan" gözleri bağlı, omuzunda kendiliğinden çalan bir davul halde ellerinde terazi ile geçti.
(142)

olduğu

"Arapgirli Pehlivan Selim" kisbetinden başka vücudu çıplak, elindeki çakmaklı tüfeği atarak geçti. Karşıda tüfekleri tekrar doldurarak dönüşte yine tüfek atıp geldi. "Cerbeli Pehlivan Nasreddin" kâküllerinden gösteri yeri ipine asıldı. Elinde karpuz gibi yuvarlak bir şey vardı.
(139) Evliya Çelebi "serçeşme" tabirini kullanıyor. Serçeşme, Osmanlıca bir terim olup bir zümrenin başı mânâsında kullanılmıştır. (140) Evliya Çelebi'de "dülbend üzere bir kâse mürettebatı su" seklindedir. (141) Muvahhidi ferace ihtimal tarikat erbabı tarafından kullanılan feracedir. (142) Evliya Çelebi "omuzunda hüdâyî bir tabii dalarak'' diyor. "Hüdâyî" kendi kendine olan şey demek olduğuna göre büyük bir ihtimalle davulun kendiliğinden çaldığını kastetmiştir.

Onu bir ip ile fırıldak gibi döndürdükçe pehlivan perçeminde bağlı olan halka gösteri yeri ipinden kaya kaya pehlivan asılı perçemle gitmekte idi. Ama ne terazisi vardı, ne de ayakları ip üzerinde durmakta idi. Böyle saçından asılı olarak elindeki şeyi çevire çevire karşıya gidip geldi. Bu sırra kimsenin aklı ermedi. "Serçeşme Şakirdi Galatah Tezkapan Pehlivan Süleyman" kisbetiyle en büyükleri önüne gelip dört köşe bir sandık getirerek bütün halka gösterdi. İçinde hiçbir şey yoktu. Tahta ve içi kâğıt kaplı bir sandıktı. O sandığı bir demir halka ile gösteri yeri ipine asıp kendisi sandığa girerek kayboldu. Sandık ipte asılı kaldı. Sandığın şimşek hızıyla karşı cihete gidip geldiğini gördük. Pehlivan Süleyman dışarı çıkıp en büyükleri huzurunda temenna etti. Buna da kimse akıl erdiremedi. Sözün kısası üç gün, üç gece 76 tane usta cambaz marifet gösterdi. Hepsini birden yazsak cambazlar meddahı olmuş oluruz. Ancak muradımız az bir şeyle iktifa etmektir. Bunlardan sonra 300 kadar çıraklarını ayrıca çıkarıp marifet yaptırdılar. (143) Üç günde bütün halktan ve kasaba Ermenileri'nden 600 sof kâr sağlayıp Paşa Efendimiz'den de bir kese kuruş ihsan aldılar. Bu kasabada cambazlıkları temaşa ettikten sonra toplananlardan eser kalmayıp sessizce dururken Paşa Kapısı'nda bir gürültüdür koptu. Meğer İstanbui tarafından 20 Kapıcı ile 1 Kapıcıbaşı geldiğini Paşa'ya haber etmişler. Bütün askerler sıra sıra olup Paşa, Kapıeıbaşı'yı huzuruna çağırdı. O da yüz bin eûzu (144) ile içeri girip yer öptü. Öteki Kapıcılar hep dışarıda kaldılar. Çünkü Çorum şehrinde Paşa'ya hücum eden Berber Kapıcıbaşı'dan ders alınmıştı. Sonra Kapıcıbaşı, getirdiği emirleri Paşa'nın Kapıcılar Kethüdası Ali Ağa'ya verdi. Meğer Sadırazam Hezârpâre Ahmed Paşa şöyle bir emir göndermiş: Yüce vezirim Mehmed Paşa. Emr-i şerifim sana vardıkta bir an ve bir saat durma. Erzurum ve Kars Eyaleti'ni sana ihsan ettim. Acemin o taraflarda taşkınlığı zahir olmakla

www.atsizcilar.com   

Sayfa 40 

 
o serhadlere gitmek elzemdir. Ağırlığını bırakıp ılgar ile Kars Eyaleti'ne varıp idare ederek yüce alâmetime itimad kılasın. (145) Bu Padişah buyruğu okunduktan sonra "emir Padişahındır" diye o an Kapıcıbaşı "İmad Ağa" ya bir kese kuruş verip "tez, tuğlar gitsin" diye ferman ederek İmad Ağa'yı yolladı. Fakat Paşa emre itaat etmedi. Tuğların Istanoz'dan Murtat Ovası taraflarına gitmesi emredildi. O sırada Varvar Ali Paşa'dan samimî mektuplarla Kapıcıbaşıları'ndan "Malanlı Hüseyin Ağa" geldi. Mektubun özeti şu idi: "Ey benim velinimetimin oğlu efendim, sultanım, işittik ki Erzurum'dan azledileli kışın sertliğinde nice geçitler geçip yol sıkıntısı çekerek Kızıl Irmak geçitinde çok mal ve adamlarınızı suda kaybetmişsiniz. Hüküm Tanrı'dandır. Hemen sizler sağ olasınız. înşaallah yakın zamanda Tanrı yardım ederek karşılığını verir."
(143) Evliya Çelebi "çıkarıp pîrperver etdiler" diyor. Basım* yanlısı olması da muhtemeldir. (144) "Eûzu" Arapça "sığınırım" demektir. Besmeleden önceki "Eûzu billahi" Tanrıya sığınırım" manasınadır. (145) Sadrazamın yolladığı emir (o zamanki terimle "emr-i şerif") Padişah'ın emri olup usulen sadrazam tarafından gönderilmektedir.

Tokat'taki Varvar Ali Paşa'ya Gidişimiz Devletli Efendimiz'den mektupları alıp Istanoroz'dan (146) Ankara, Hüseyin Gazı, Balıkhisar'ı geçip Sarı Alan köyünde yem kestirdik. Oradan Kalecik, Şeyh Şâmi, Akçakoyunlu, Kurdlar kasabalarından sonra Kızıl Irmak'ı bolluk ile geçip Karakeçili durağında durduk. Varvar Ali Paşa'nın Turhal Kalesi'nden kalktığını haber alıp doğuya bir durak daha ılgar ederek Amasya yakınındaki "Kerkiraz" köyünde Ali' Paşa'yı bulduk. Bu büyük ovanın içinde Varvar Ali Paşa kırk elli bin asker ile durup o boşluğu çadırlarla süslemiş. Ben, kanun üzere önce kethüdasına gidip görüştüm. Bizi Paşa'nın otağına götürdü. Otağı. Süleyman otağı gibi büyük olup dört çevresini binlerce Sekban ve Sanca neferleri sıra sıra çevirip silâhla hazır duruyorlardı. Ben, Paşa'ya yakın vardığımda sadak ve kılıcı dışarıda bırakıp çabuk adımlarla (147) huzuruna varıp yer öptüm. Mektupları verip: "Defferdaroğlu Mehmed Paşa oğlunuz huzurunuza selâm, edip bu mektupları gönderdi" dedim. "Hoş geldin. Sata geldin. Otur" diyince etek öpüp gizli konuşma istediğimi bildirdim. Yüzüme bakarak: "Bire sere Hafız Evliya Çelebi değil misin ki Ayasofya Camisi'nde, kadir gecesinde sekiz saatte hatim indirdin? Tanrı'nın rahmeti ve yarlıgaması üzerine olsun, Sultan Dördüncü Murad Han seni Has Harem'e alıp Kilerli yapmadı mı" diyince ben: "Evet sultanım! Sultan Murad Han'ın çırağ ettiklerindenim" dedim. "Şimdi sen Paşa oğlunun ne hizmetindesin" dedi. "Vallahi, Erzurum'a giderken Müezzinbaşı idim. Erzurum'da Gümrük Kâtibliğini ihsan eyledi. Üç kere Acem diyarına gönderdi. Şimdi imamlığı hizmetindeyim. Aynı zamanda musahibi ve yakınıyım. Merhum babaları zamanından beri bir yerde olduğumuzdan mahremiyim. Onun için sultanıma beni gönderdi" dedim. "Safa geldin. Hoş geldin" diyerek bütün İç Ağaları'nı savdı. Paşa ve ben yalnız kaldık. Şöylece konuşmaya başladık: Ali Paşa: "Şimdi Paşa oğlunu nerde bıraktın" dedi. Ben: "Sultanım! Ankara'nın kuzey tarafında, iki konak yerde, Istanoz Kalesi'nde bıraktım. Oradan sizi kollayarak Çankırı tarafına gitmek üzeredir.. Zira oralar bolluk yerlerdir. Oralarda kışın şiddeti geçip bahar gelmiştir. Sultanımın da o taraflara gitmesini bekliyor. Bu mektubun neticesi haberini istiyor, İnşaallah hemen sabah bu kulunuz kıymetli mektubunuzla giderim. Mektuplara nazar buyurulsun" dedim. Paşa: "Tez, Divan Efendisi Halil Efendi'yi çağırın" diye emir buyurdu. Halil Efendi gelip mektubu gizlice okuyarak içindekileri öğrenince Paşa sev'nip bana: "Bire Evliya Çelebi! Ne

www.atsizcilar.com   

Sayfa 41 

 
çok asker var. Niçin bu kadar askerle Ankara'ya kapanamadınız? Yazık" dedi. Sevincinden otak içinde gezerek bana 100 altın, 1 mercan teşbih, 1 mücevher saat ihsan edip Hazinedarına: "Misafirindir. Hoş ikram eyle. Bir kat esvap ver" diye tenbih etti. O saat bana bir fâhir libas ile bir samur giydirildi. Misafir olup kaldık.
(146) Dalıa önce "Istanozı" ve "Istanoz" şekillerinde geçmişti. (147) Metinde "seke seke". Burada sekmenin gerçek mânâsı ile olmadığı muhakkaktır.

O gün Konakçı tarafından "Köprülü Mehmed Paşa ve 7 Beğlerbeği, Osmancık Köprüsünü ve Sarmaşıklı Kaya Beli'ni alıp meterisler kazarak yalçın kayalar üzerine büyük taşlar yığmışlar. O taraftan kuş uçmak ihtimali yoktur, Amasya Paşası da Direkli Bel'i kapatıp köylerdeki bütün halkı kaldırmış. Buralarda insanoğlundan eser kalmamış" diye haber gelince Varvar Ali Paşa dizginleri Kızıl Irmak cihetine döndürüp tuğları gönderdi. Kerkirana (148) kasabasından 7 saatte "Daniska" durağına, oradan 5 saatte Bardakçı Baba Köyüne, oradan Kızıl Irmak durağına geldik. Burada bir gece durulup ertesi sabah asker kolaylıkla bir günde ırmağı geçti. Paşa burada bana ırmağı geçsin diye güzel bir Arap atı ihsan buyurdu. Böylece kendileriyle ırmağı geçerek "Ayrık" köyünde durakladık. Etrafa karakollar dağıtılıp dört çevreden arabalarla yiyecek satın alındı. Bu köy Kızıl Irmağ'ın kuzey tarafında olmakla Çankırı hükmünde 100 evli bir köydür. 1 camisi vardır. Oradan da ileri giderek "Mehmedşah Dede Ziyaretgâhı"na (149) geldik. Burası büyük bir tekke olup herkese nimeti boldur. Orada gömülü olan "Mehmed Dede"yi Paşa ile beraber ziyaret ettik. Paşa'nın evliyaya tam inancını ve ağlamasını gördüm. Doğrusu değme kürsü vâızları büyük evliyalara bu kadar inanmış değillerdi. Bu tekkenin şeyhi Mustafa Dede, bilgi ve vecit sahibi, hoş konuşan ve iyi ahlâk sahibi muhterem bir zattı. Varvar Ali Paşa'ya bir ziyafet çekip öyle bir sofra kurdu ki sabahlan ikindiye kadar bütün asker yediği halde yine çimenlerin üstü ve sahanlar nefis yemeklerle dolu idi. Şeyh her yıl kendi atlarından birini kurban ederek tekke civarındaki kartallara bol bol verir. Yıl sonuna kadar kartallar bir şey yemeye muhtaç olmazlarmış. Şeyh, avcılığı seven bir candır. Doğan yerine karakuş (150) besleyip av gördükte salar. Bu karakuşlar, evliyanın kerameti eseri olarak bütün vahşi hayvanları avlıyorlar. Buradan kalkıp Kızıl Irmak kıyısından 2 saat giderek "Durduk" köyüne geldik. Kızı) Irmak kıyısında, Çankırı toprağında 200 evli, camili, mamur köydür. Bu köye gelirken Varvar Ali Paşa'nın askerini temaşa ettim. Kalabalık, derme çatma askerdir ama 70 Bayrak Sarıca'sına, 20 Bayrak Sekban'ına aşk olsun. Meğer Paşa'nın kendisi de Sarıcalar'dan silâh kuşanıp meydanlarında hizmet etmiş. Onlar da uğurunda ölmeye and içmişi, Deli ve Gönüllüler'!, 30 Bayrak Tatar askeri gayet sadakatli yiğit bahadırlardır. Kapıcıbaşıları'na dikkatle baktım. Doğrusu: temiz ve seçme, iyi silâhlı idiler. 300 kadar İç Ağaları vardı ki her biri cesur yiğitlerdi. Hazinedarının 40 kölesi vardı. Paşa'nın ciğerköşesi Beğ Efendi'nin 40 seçme kölesi başka idi. Paşa'nınkilerle karışık değillerdi. Bu köyde "Hüsam Efendi" adında bir zatı ziyaret ettim.
(148) Biraz yukarda bu kasabanın adı "Kerkiraz" şeklinde geçmişti. (149) Metinde "Ziyaretgâhı Mehmedşah Dede Camii" deniliyor. Fakat aşağı ibarelerden bu '"cami" kelimesinin fazla olduğu anlaşılıyor. ı(150) Yırtıcı av kuşlarından, kartaldan biraz küçük bir kuş.

Buradan kalkıp 3 saat giderek "Kum Baba Tekkesi" ne geldik. Kızıl Irmak kıyısında ve Çankırı toprağında 200 evli ve camili mamur köydür. Burada yine Ali Paşa ile Kum Baha'nın ziyaretine gittik. Ali Paşa ağlayıp onun ruhaniyetine sığınarak: "İlâhi! Beni huzuruna yüzü kara kullarınla iletme. Son nefesimi güzel başlat" diye dualar ediyordu. Bütün dervişlerine sadaka ihsan etti. Buradan hareketle kuzey tarafından Çankırı

www.atsizcilar.com   

Sayfa 42 

 
toprağında Türkman Keskini hududuna girildikte ben Paşa'nın huzuruna varıp: "Sultanım! Bu hakire mektuplar ihsan edip yollayınız. Paşa oğlunuz kıymetli mektubunuzu bekliyorlar" dedim. Paşa, Boşnak olduğu için: "Benüm oğlum katlana birkaç çün. (151) Görelim âyine-i devran ne suret gösterir" diye bir mısra söyledi. Ben de ister istemez birkaç gün daha beklemeye razı oldum. "Sultanım! Bu kulunuza mektuplar ihsan edip Paşa oğlunuza gönderin" dedim. (152) Paşa, gurur ile: "Gördün mü Evliyam? Bu kadar düşman askerini bir hamlede dağıtıp kırdım, geçirdim. Nice vezirlere zincir vurup çeke çeke götürdüm" dedi. Ben: "Sultanım! Merhamet edip nicesini âzad etseniz Tanrı sizin de nice güç işlerinizi kolaylaştırır. Suçlular hep Muhammed ümmetidir. Bu dünyada hal böyledir. Büyüklere itaat ettirmek için beğler, paşalar birbiri üzerine gelip savaşa gelmişlerdir. Size lâyık olan yine af ile muamele etmektir. Çünkü, ona selâm olsun, Peygamberimiz de Tanrı affedenleri affeder buyurmuştur" dedim. Hiç müteessir olmayıp bir kişiyi bile serbest bırakmadı. "Sabreyle! Beş, on gün sonra görürsün. Hele Küçük Çavuş Paşa oğlum, İbşir Paşa oğlum, Şehsuvaroğlu Şehkameni, (153) Paşa oğlum ve daha nice oğullarım gelsinler, daha neler İşlesem gerek" diye gurur ile laf etmeye koyuldu. Ben: "Sultanım! Bizim mektupları yazın. Paşa Efendimiz oğlunuz da ordunuza gelsin" dedim. "Şimdiden sonra iş bitti.. Onların gelmesine ihtiyaç kalmadı. Eğer kendiliğinden gelirse ne âlâ" dedi. Varvar, Has Harem'de yetişmiş, Bosna asıllı, saf, oğuz (154) bir adamdı. Hile ve dolaptan uzak; çekiştirme, yalan, iftira gibi kötülüklerden arınmış, vezirler içinde düşmana varıcı bir Varvar idi. Gayet saf gönüllü olduğundan her ne söylense inanmaya maildi. Rey ve tedbirde daima kötü tedbir gösterenlere uyardı. Hâsılı yanlışlarını derece derece arttırmak, son derece yeynilik ve akıl azlığı ile ün yapmıştı. Tanrımın hikmeti o gün İbşir ve Küçük Çavuş Paşa'lardan mektuplar geldi. Sevinçle gülüp oynayarak: (155) "işte İbşir oğlum gelmektedir. Paşan onun hakkında bana neler yazdı, imdi, al bu mektupları Paşa'na götür" diye paşalardan gelen mektupları bana verdi. 1 kese kuruş ile Köprülü malından bir küheylan at ve 1 Gürcü köle ihsan etti.
(151) Boşnak ağzıyla "gün". (152) Burada mühim bir atlama olduğu anlaşılıyor. Evliya Çelebi, birkaç gün daha kalmaya razı olduktan sonra tekrar ve hemen mektup isteyemezdi. Varvar Ali Paşa herhalde bir yerde bir hükümet kuvvetini yenmiş olacak ki mağrurane konuşuyor, Evliya Çelebi de tekrar izin dileğinde bulunuyor. (153) Bu isim herhalde yanlıştır. (154) Oğuz kelimesi burada "saf" mânâsında kullanılıyor. (155) Metinde: "Raksederek". Tabiî, bu gerçek bir raks değil, sevinç hareketleridir.

Ben, "Yüz Oğlan" köyünden kuzeye açılarak üç günde ılgar ile Ankara'yı sağda bırakarak Murtat Ovası'nda Paşa Efendimiz'le buluştum. Paşa: "Bire Evliyam! Safa geldin ama ne çok eğlendin" diyince ben başımdan geçenleri baştan sona anlattım. Hayretle gülümseyerek: "Yakında görürsün" dedi. Varvar'ın mektubunu okuyup ateş gibi öfkelenerek: "Görürsün, mel'un, ahmak bodur" dedi. Hele İbşir'in Varvar'a yazdığı mektubu okuyarak güle güle bitirdi. Mektubu bana atıp "göz gezdir" dedi. Ben de İbşir'in mektubunu okudum. O kadar dalkavukça ve yalvararak yazmıştı ki gören, okuyan İbşir, Varvar'ın kölesi olmuş sanırdı. Geniş yürekli Paşa: "Biz onun sövme ile karışık mektuplarına bakmayarak yine iyi geçinmeyi elden bırakmayalım" dedi. Sabahleyin erkenden ılgar ile gidip Çerkeş kasabası civarında kalabalık askerle konmuş olan Varvar Ali Paşa'ya vardım, önce Kethüda çadırına gittim. Oradan Paşa'ya götürüldüm. Beni görünce: "Hay Evliya'm! Yolun yakın oldu" dedi. Ben de: "Sultanım! Bir iş çıktı. Kulunuzu sevgi eseri olarak Paşa oğlunuz gönderdi" diye mektupla hattı şerifi verdim. (156) Niksarlı Halil Efendi'ye gizlice okutup beni obasına götürerek İstanbul'dan kendisine gelen gizli mektupları önüme döktü. Hepsi Ali Paşa'yı İstanbul'a davet ediyorlardı. Bana: "Oğlum! Elbette bu başımla İstanbul'a giderim" dedi. Ben de:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 43 

 
"Sultanım! Siz mektuplar veriniz de oğlunuz Mehmed Paşa'ya götüreyim" dedim. Bunun üzerine, Paşa, sır kâtibine mektuplar yazdırıp bana 300 altın, 1 saat, koşumlu 3 katır ihsan etti. Köprülü Mehmed Paşa mahlûlünden (157) 3 de köle verdi, ihsan aldığımız eşyayı burada bıraktığımız Kadı Nesimi Efendi'ye emanet bıraktım. Yine doğruca otağa geldim, öteye beriye gezinirken Köprülü Mehmed Paşa'ya rastladım. Varıp elini öperek hal, hatır sordum. "Hay Hafız Evliya oğlum, hoş geldin" diye Paşa Efendimiz'den haber sordu. "Şimdiki halde 10.000 askerle Çankırı bölgesinde serseri gezer" dedim. Bu sırada bir İç Oğlanı gelip banar "Buyurun. Sâhibi Devlet sizi istiyor" dedi. Paşa'nın obasına vardım. "Mektupları aldınız mı" dedi. "Hayır almadım" dedim. "Tez şu mektuplar gelsin" derken Paşa'nın Kapıcılar Kethüdası içeri girdi: "Sultanım! İbşir Paşa oğlunuz tarafından adam gelip bayraklar göründü" dedi. Paşa: "Yarın gelmesi gerekti. Safa geldiler. Hoş geldiler. Tez bizim öbür otağı hoşça düşeyin. Kendileri de otaklarını bir çimenliğe kursunlar. Yemek hazırlansın. Kethüdası kethüdamıza, Kapıcılar Kethüdası sana konsun" buyurdular. Kethüdasına da: "Sen bütün Ağa ve atlarımla atlanıp yetiştiğin yerde karşıla. Ben de karargâh kenarında at ile karşı çıkarım" dedi. At hazırlanmasını tenbih edip kılıç kuşanmaya başladı.
(156) "Hatt-ı şerif" Padişah emri demeli olduğuna göre burada da meçhul bir nokta kalıyor. Evliya Çelebi'nin bu Padişah emrini nasıl elde ettiği anlaşılmıyor. Bu, olsa olsa Defterdaroğlu Mehmed Paşa'ya gelen ve onun Kars Beğlerbeğiliğine tayin edildiğini bildiren hatt-ı şerîf olabilir. Mehmed Paşa bunu Varvar'a göndererek İstanbul'a itaat etmediğini göstermek ve Varvar'a kendisi hakkında bir güven vermek istemiş olabilir. (157) "Mahlul" mirasçısı olmayan ölünün veya azledilen kimsenin devlete geçen malı demektir. Hükümet kuvvetleri başında Varvar Ali ile çarpışıp esir düşen Köprülü Mehmed Paşa'nın bütün malı ve köleleri Varvar tarafından alınmıştır.

Otak içinde elemli gezerken bana: "Evliya! Sen İbşir Paşa'yı bilir misin" dedi. "Evet, bilirim" dedim. "Öyleyse sabret, İbşir oğlumla buluş. Gizli meselelere ait bazı sözlerim var. Onları konuşup görüşelim. Ne zuhur ederse ona göre mektuplar yazalım, İbşir oğlumdan da mektup alalım. Sonra gidersin" dedi. Dışarı çıkıp bir sandalyaya oturdu. Alay Çavuşları: "İbşir Paşa Hazretlerinin Ağalarını çadırınıza indirin" diye bağırıyorlardı. Varvar'ın kethüdası askeriyle Çerkeş Suyu'ndan karşıya geçip yaya olarak karşılamaya gittiler. Beri tarafta hademeler yemek, kahve vesair levazımı hazır etmekte idiler. Ben de dışarı çıkıp iki kölemle atıma binerek Ali Paşa ile İbşir Paşa'yı karşılamaya gitmeyi beklemeye başladım, İbşir'in Varvar'a nasıl davranacağını görmek istiyordum. Önce yedi koldan yavaş yavaş asker gözüktü. Çarhacılar (158) askerî alâmeti gösterdi. Askerin öncüsüne haktim. Bir incecik, uzun filandıra gibi ak bayrak ile ileri geliyor. Ama hepsi top küme halinde geliyorlardı. Bir yiğite: "Bu bayrak nedir" diye sordum. "Şehsuvaroğlu Gazi Beğ, (159) bayrağıdır" dedi. Ben: "Oğul! Bu gelen asker önce çarha gösterip yedi yerde mehterhane savaş havalan çaldı. (160) İki kanattan askerlik gösterisi yaptı (161) dedim. O yiğit: "Hayır! İbşir Paşa'nın her zaman âdeti budur" dedi. Varvar'ın karşılamaya giden Kethüdasının askerleri İbşir'in ilen gelen askerleriyle cirit oynamaya başladılar. Ama İbşir'in asker kümelerinde olan alet ve silâhlan güneşin ışığı vurdukça insanın gözü kamaşıyordu. Bu hal ile bu asker Varvar ordugâhına bir ok menzili kadar yaklaştı. Beri tarafta Ali Paşa da maiyeti ve debdebesi, 300 İç Oğlanı ve Ağaları ile atlanıp suyun karşı tarafına geçmeye yöneldi. Ben dahi bir hayli yer gittikten sonra sanki kalbime ilham olup: "Bu toz duman ve kalabalık içinde ne yapacağım" diye 3 kölemle (162) yine Varvar ordugâhına geldim. Ordugâhta herkes ziyafet hazırlığında idi. Ben burada da durmayarak Çerkeş hanı arkasındaki tepeye çıkarak yüzlerce yaya seyirci ile Çerkeş Ovası'nı süsleyen çadırlarla askeri seyretmeye başladım. Aşağı ovadaki çadırlar arasında bulunan hayvanlar biraz yere vurup Varvar ordugâhı içinden bir toz bulutu peyda oldu. "Acaba bu nedir? Sert bir rüzgâr yokken bu toz nerden çıktı? Tann'ya şükür bu sıcakta toz, toprak içinde bulunmadık. Otakta iki vezir birbiriyle buluşup da mektup yazıncaya kadar ikindi olur"

www.atsizcilar.com   

Sayfa 44 

 
diye düşünürken İbşir'in ileriye gelen askeri Gazi Paşa ile beraber Çerkeş Suyu'nun kıyısına geldiler.
(158) "Çarhacı" öncünün en önünde bulunan hafif süvarilerdir. (159) Bu "Şehsuvaroğlu Gazi Beğ", 153. notta adının yanlış olduğunu söylediğimiz ''Şehsuvaroğlu" olabilir Yalnız orada "Şehsuvaroğlu"ndan "paşa" diye bahsedildiği halde buradaki "Şehsuvaroğlu"ndan "beğ" diye bahsedilmektedir Bununla beraber "beğlik" unvan, "paşalık" rütbe olduğuna göre "beğ" ailesinden olan "Şehsuvaroğlu Gazi Beğ" devletçe paşalığa getirilmiş olabilir. Nitekim biraz aşağıda Gazi Paşa'dan bahsedilmektedir. (160) Metinde: "Yedi yerde mehterhane cengi, harbîler dövdü". (161) Metinde: "Zülcenâheyn askerî gösterdi". Evliya Çelebi, İşbir Paşa askerinin geliş şeklinden hoşlanmayıp kuşkulanarak genç askerden bilgi almak istemektedir, (162) Biraz önce 2 kölesiyle yola çıktığını söylemişti.

Birçok piyadeleri Varvar karargâhına girdi, öteki İbşirliler de su kıyısında sıra sıra durdu. Arkası da yavaş yavaş gelmeye başladı. Varvar da onlara doğru gitmekte idi. Bu sırada, önce su kıyısına gelmiş olan tüfekli asker Varvar ordusuna bir yaylım kurşun serpip gerideki İbşir askerinden de Allah, Allah sedası koparak hepsi dalkılıç Varvar ordusuna girdiler. O gafil askere, üç paşa malına konmuş mağrurlara güzel bir satır vurdular ki felek de beğendi. Varvar bu hali görüp Allah, Allah diyerek 300 iç Ağası ile İbşir askerine kılıç vurmaya koyuldu ama iş işten geçtikten sonra. Varvar'ın maiyeti de darmadağın, ölüm meyvesi olunca zavallı, atın boynuna düşerek benim bulunduğum dağa doğru kaçmaya başladı, İbşir askeri peşine düştü. Çerkeş'in arkasındaki dağda yetişip üzerine üstüler. Orada orta kuşak ile sade beyaz giyinmiş olan zavallı Varvar dalkılıç olup nicesini attan devirdiyse de sonunda biri kendisine yumruk vurup yaraladı. Tevabiini öldürdüler. Kendisini de başka bir ata bindirip İbşir Paşa'nın huzuruna getirdiler. İbşirliler Varvarlılar'ı kırarak malını yağmaya başlamıştı. Ortalık mahşerden nişane idi. Baktık ki asker bize doğru kaçıp bize doğru geliyor, "aman, iki asker arasında kalmayalım. Aşağı, şehre inelim" diyerek şehrin ileri gelenleri ve kadılarıyla atlarımıza binerek indik. Bire mahkemeye varalım diyerek mahkeme kapısına geldik. Bizi mahkemeye koymak istemediler. Bereket versin içerde emanetlerle beraber duran hademelerimizden biri "bizim efendi geldi" diye kadıya haber vermiş de Nesîmî Efendi korkusundan kendisi kapıya gelip: "Evliya Efendi, kardeşim, sen misin" dedi. Biz de: "Evet, biziz" diyerek içeri girdik. Şer'iye mahkemesinde emniyette kaldık. Mahkeme pencerelerinden Çerkeş Ovası'nda olan hengâmeyi 7 saat seyrettik. Varvar Ali Paşa İşinin Sonu öğleden sonra ovada savaş biraz sükûnet bulduğundan Kadı Nesimi Efendi vesair ileri gelenler İbşir Paşa'ya zaferini tebrike gittiler. Ben ovada kızıl kanı görüp ağlayarak Ali Paşa'nın korkunç otağına vardım. Attan inip İbşir Paşa'nın huzuruna vararak yer öptüm. Hepimize yer gösterdi. Bana hitaben: "Sen bu dairede ne yapıyorsun, Evliya" dedi. Ben de: "Sultanım! Mehmed Paşa kardeşinizden mektuplar getirdim" dedim. "İşte senin Paşa'n bu zavallı Paşa'yı baştan çıkarıp Celâli yaparak kendi aradan çekilip karşı yakadan temaşacı oldu. Tanrı dilerse onun dahi yakında Varvar gibi hakkından gelinir" dedi. Delillerle onu susturacak çok şey söyleyebilirdim ama "dilini tutan belâlardan korunur" hadisine uyarak sustum. Emrederek Köprülü Mehmed Paşa'yı, Kara Sefer Paşa'yı huzuruna getirtti. Köprülü'nün ak sakalını öperek fâhir bir libas giydirip samura boğdu. Üst yanına alıp konuşmaya başladı. Varvar'ı da getirtip şer'î yüzleşmeye davet etti. Köprülü ve ötekiler Varvar'a ayağa kalkıp onu yine eski yerine oturttular. Köprülü söze başlayıp: "Koca "Varvar Ali Paşa! Bu yalancı gurur dünyasına dayanıp bizi esir ettin. Çalma kapıyı, çalarlar kapını. Cihanın alçak olduğunu bilmedin mi? Hani bu kadar malım? Hani bu kadar kul ve karavaşım? Bizi

www.atsizcilar.com   

Sayfa 45 

 
Kurşunlu'da bozup kırıp tuğlarının önüne dizerek yalın ayak, baş açık, af bîilâç getirdin. Hani vezirliğim? Vezirliğin ırzına, devlet ve millet namusuna riayet yok muydu" dedi. Varvar Paşa da: "Hepimizin malı şimdi İbşir'in yanındadır. Ondan al" diyerek onun üzerine attı. Mecliste birbirine olmaz lakırdılar söylediler. Bunun üzerine Köprülü anlaşma yoluna girip: "Gelin, şu yalancı dünyada bozuşup durmayalım. Barışalım" dedi. Bunun üzerine Paşalar birbiriyle barıştılar. Köprülü ile Kara Sefer Paşa gidip otakta İbşir ile Varvar yalnız kaldı. İbşir Paşa, Hüseyin Pasa ile Hacı Oğlu'nu zincirleriyle getirip "Varvar'ın isyanına siz sebep oldunuz" diye azarladı. İkindiden sonra doğru İbşir Paşa'ya gidip: "Şimdi ortalıkta bütün asker ayak üstünde. Ben aralıkta kaldım. Bana bir el yazınızı ihsan buyurun" dedim. "Sen Varvar'a mektuplarla gelmiştin. Sana yine Varvar buyuruldu versin" diye şaka etti. Sonra: "Şuna bir buyuruldu verin. Durmasın, gitsin. Yoksa şimdi Varvar'ın yanına koyarım" deyince ben: "Ben âsi değilim ki. Paye, tuğ, sancak sahibi değilim. Aşk olsun yola" (163) dedim, İbşir Paşa çok hazzed gülümseyerek: "Defterdaroğlu yanında ne yapıyorsun? Yine bizim Melek Ahmed Paşa Efendimiz yanında değil misin" diyince: "Vallahi sultanım, bu iki vezirin arasındayım. Hangisi yüksek mansıba nail olursa seyahat hatırı için beraber giderim. Şimdi Defterdaroğlu mazuldür. İnşaallah bu başarı haberi Devlet Kapısı'na varınca size Şam Eyaleti ihsan olunur da Kapınıza girip Şam'a giderim" dedim. "Melek Ahmed Paşa'ınn yanına git. Ben götüremem" dedi. Ben: "Sultanım! Üçünüzün de farkı yoktur. Mehmed Paşa Efendimiz'in annesi sizinle ve Melek Paşa Efendimiz'in annesiyle hısım değil midir? Benim annem de Melek Paşa'nın annesinin kızkardeşi değil midir? Arada ayrılık yoktur. Mehmed Paşa Efendimiz annem tarafından, İbşir Paşa Efendimiz de ana tarafından akrabamdır diye övünüyoruz. Siz bana ve ona yabancı muamelesi ediyorsunuz" dedim. Hemen: "Hay gidi haydut! Sus, kes! Bizi Defterdaroğlu ile akraba edip aramızı düzelttin" dedi. Ben hemen kalkıp elini öperek: "Peygamber aşkına Paşa'ya bir dostluk mektubunuzu ihsan edip azledilmiş halinde mahzun kalbini sevindirin. Tanrı da sizin her işinizde yardımcınız olur. Bana da ganimet malından epeyce şeyler ihsan ettiniz" dedim. Bana kilim ile bir at, bir çadır ve 70 altın verdi. Zira işi tıkırında idi. Abaza kavminin "Haysi" kabîlesindendi. Dostluk mektubu ile bir de buyuruldu alıp Zahirecisi Ali Ağa ile birlikte hizmetkârlarımı, Varvar'ın ihsan ettiği malları alarak Çerkeş'ten batıya 8 saat giderek "Dalaşça" (164) köyüne geldik. Çankırı toprağında, 150 evli, bağlı bahçeli, camili, hafta pazarlı, verimli bir köydür. Zahireci Ali Ağa burada kaldı. Biz de köylülerden 50 arkadaş alıp 8 saatte "Mesti Beğ" köyüne geldik. Bu da Çankırı toprağında mamur zeamettir. Oradan 9 saatte "Ali Zaim" köyüne geldik. Ankara toprağında, Murtat Ova Subaşılığında 100 evli zeamettir.
(163) Seyyah olduğu için gözünün yalnız yolları gördüğünü belirtmek istiyor ve "sağ olsun yollar" mânâsında "aşk olsun yola" diyor. (164) Bu "Dolasça" köyü bugün Çankırı'nın İlgaz Kazası'ndaki "Dolaslar" köyü olsa gerek.

Burada Paşa Efendimizle buluştuk. Bana: "Safa geldin Evliya'm! Azmin kuvvetli olsun. Çabuk söyle. (165) İbşir, Varvar'ı yendi mi" dedi. Ben: "Evet, yenip darmadağın etti. Varvar'ı, Kör Hüseyin Paşa'yı, Hacı Oğlu'nu..." dedim. "Şimdi işittim. Ne günü oldu" dedi. Ben: "Sultanım! Bugün oldu" (166) diyerek olup biteni bir bir anlattım, İbşir Paşa'nm mektubunu da verdim. Okuyunca Paşa'nın canı sıkıldı. Çünkü Varvar'ın bozulduğunu işitince tuğlarla Bakî Paşa'yı İbşir üzerine göndermişti.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 46 

 
Konuşularak artık ne olursa olsun diyerek İbşir'i vurmaya karar verildi. 7000 atlı İbşir'in ardına düştü. İbşir bu haberi işitince Çerkeş'ten Kalecik semtindeki Keskin içlerine sokuldu. Paşa üç konak ardısıra gitti. Varvar, Köprülü vesaire malından bir hayli ağırlık yağma edilip üç günde Sakarya Irmağı kıyısında "Merce" köyüne gelindi. Burası "Beğpazarı" nahiyesinde 100 evli köydür. Burada bir sarıklı Türk gelip: "Müjde sultanım! İbşir Paşa bölükleri Varvar'ın Divan Efendisi Halil Efendi'yi kovalaya kovalaya buraya getirdiler, işte Sakarya suyu kıyısına kaçıyor" diye haber getirdi. Paşa, herife ihsan vererek 7 Bayrak Bölükbaşılarıyla atlanıp haber getiren herifi de kılavuz edinerek ılgar ile sabahleyin erkenden "Bahşilı" adlı bir köy (167) civarına vardılar. Köyden yine bir Türk gelip: "Bire Ağalar! Şu köyde Varvar'ın bozulmuş Celâli Bayrakları vardır, İbşir aleyhinde herkes birleşip üzerine saldırsın diye emirler vermiştir. Hemen basın" diyince bizim Bayraklar ansızın köyü bastılar. Savaşa başlayınca içerdeki Bayraklar: "Biz İbşir Paşa Bayraklarıyız" diye feryat ettilerse de bizim Bayraklar inanmadılar. Onların hepsini bozdular. Oradan 10 Bayrak asker seçilip Varvar'ın Divan Efendisi üzerine gittiler. Sakarya Irmağı kıyısında yetiştiler. Zor bir yerde olmakla Savaş sırasında Halil Efendi, atını Sakarya Irmağı'na vurur. Bir yiğit dahi ardı sıra at sürüp bir süngü ile Niksarlı Halil Efendi'yi attan yıkar. Su içinden dışarı çıkarıp bağlarlar. Zavallı Halil Efendi'yi bitkin bir halde Paşa'nın huzuruna getirdiler. "Sultanım! Niksar'dan Erzurum'a giderken ve gelirken evime konup mümkün olduğu mertebe nimetimi yediniz. Sultanıma hizmet ettim" diyince kendisine: "Nerde malın vardır" diye soruldu. "İste burada 3000 altınımla 40 kesem var. Ankara'da mütevelli Hasan Ağa'da da bir o kadar param var" dedi. Hazinedarından puslalar alındı. Kendisi, Hazinedarı Çıplak Ali Ağa öldürülüp kelleleri Emîri Ahur Ağa ile Devlet Kapısı'na gönderildi. Halil Efendi'nin puslası gereğince Mütevelli Hasan Ağa'dan paralar alınmak ve kendisi bağlanarak getirilmek için emirler yazıldı. Bu işe Alaca Atlı Hasan memur edildi. 300 yiğitle kıble yönünde Sakarya kıyısından giderek Ayaş kasabası nahiyesi olan "Şinikçi Ahmed Ağa" köyüne geldik. Bir bayırın dibinde bağlı bahçeli köydür. Buradan "Istanoz"a geçip oradan da kıbleye yönelip "Erkeksu" köyüne geldik. Buradan Ankara'ya vardık.
(165) Metinde: ''Sus, kes", (166) Binada Evliya Çelebi'nin yanlışı var. Çünkü Çerkeş'ten ayrıldıktan sonra S saatte Dolasça köyüne, oradan 8 saatte Mesti Beğ köyüne, oradan da 9 saatle Paşa'nın yanına geldiğine göre yalnız yol 25 saat sürmüştür. (167) Bu köy bugün de vardır.

Şehre girince önce şer'iye mahkemesine varıp emri Molla'ya gösterdik. Okunup yazılanlar bilinince Mütevelli Hasan Çelebi'yi mahkemede Alaca Atlı Hasan Ağa'ya teslim ettiler. Hasan Ağa, Hasan Çelebi'nin evinde misafir olup ben de hademelerimle aziz dostum olan Kederzade'nin evinde misafir oldum. Bütün emanet bıraktığım eşyamı getirdi. Kendisi de bir bohça içinde ak kenarlı şalvar, gömlek, on top sof ve bir Miftah kitabı (168) verdi ki sanki hazine vermiş gibi oldu. Ertesi günü Alaca Atlı Hasan Ağa pusla gereğince Mütevelliden bütün malı alıp zavallıyı bağlayarak Paşa'ya götürmeye yöneldikte ev sahibimiz Kederzade, ağır yüklerimizi hafifletmek için iki tane seyishane ihsan etti. Yüklerimizi yükleyip ev sahibimizle veda ederek Ankara'dan tekrar Istanoz'a geldik. Buradan düz ovalar içinden kuzeye giderek 8 saatte Ayaş Beli'ni aştık ama yağmurdan zahmet çektik. "Ayaş'' kasabasına geldik. Ankara Sancağı toprağında Haremeyn evkafıdır (169) Darüssaâde Ağası (170) tarafından idare olunur 150 akçalı kazadır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 47 

 
Kalesi haraptır. Kethüda Yeri vardır. 1000 evdir. 10 camisi vardır. Çarşı içindeki cami, mescit, han ve hamamları, Hünkâr Hamamı, küçük çarşısı ferah vericidir. Yer yer bağ ve bahçeleri vardır. Lâkin dereli tepeli yerde olduğu için havası ağırcadır. Ama şehri mamur ve dört yönü hayırlıdır. Emir Dede Ziyareti ile kargı batı tarafındaki dağ üzerinde Şeyh Buhârî Ziyareti vardır. Buradan ilerleyerek "Beğpazarı" şehrine vardık. Paşa Efendimiz'i burada bulup Mütevelli Hasan Çelebi'yi teslim ettik. Paşa ondan bütün malı alıp hapisten çıkararak fânir hil'atle hatırını hoş edip Ankara'ya yolladı. Ben de bu şehri temaşaya koyuldum. Beğpazarı: İlk kurucusunu bilmiyorum. Fakat ilk fatihi Kütahya beğlerinden Germiyanoğlu Yakub Şah'ın veziri "Dinar Hezâr" dır. Onun için şehre "Germiyan Hezan" da derler. Haftada bir gün güzel ve süslü pazarı olup her türlü kıymetli eşya bulunur. Halkının kazancı tiftik keçisi olduğu için pazarında sof ipliği çok satılır. Müşterisi vardır. Yılda 1000 kantar sof ipliği satılır. Sofu olmaz ama güzel mümeyyizi olur. Pazarına her hafta civar köylerden 10.000 kişi toplanır. Şehri, Anadolu toprağında Ankara Sancağı içinde olup İstanbul'da her kim Şeyhülislâm ise onun hası olur. Padişah hasından ayrılmadır. Müftü tarafından hâkimi Subaşısıdır. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 7 kese hasıl olur. Damga Emini, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı vardır. Lâkin Dizdar ve kale neferleri yoktur.
(168) Hicrî 626 (=30 Kasım 122819 Kasını 1229) da ölen Sirâceddîn Yûsuf-i Sekkâkînin "Miftâhül'Ulûm"' adlı meşhur eseri. (169) "Haremeyn", Mekke ile Medine'nin ikisine birden verilen addır. Ayaş'ın bütün gelirinin bu iki şehre gönderildiğini anlatmak istiyor. (170) Osmanlı Sarayı'nın Harem Dairesi âmiri olup hadım Zencilerden seçilirdi.

Kalesi bir dere içinde olup iki tarafı balık arkası gibi bir sırtlı kaya üzerindedir. Büyüklüğünü bilmiyorum. Şehir iki büyük dere içinde olup 20 mahalledir. 41 camisi vardır. Lâkin öyle mükellef camileri yoktur. Çarşı içindeki camisi güzeldir. 3060 tane ikişer katlı evleri vardır. Duvarları kerpiçtendir. Yüzleri tahta ile örtülüdür. Medrese, dârülhadîs, dârülkurrâsı vardır. Çünkü ilme istekli kimseleri ve bilginleri çoktur. Medreseleri kagir değildir. 70 tane sibyan mektebi vardır. Sibyanı gayet soylu ve olgun olup 700 den fazla hafızı vardır. Bir müftüsü (171) var ki bütün bilginler onunla ilmî tartışmaya girmekten âcizdir. Nakîbüleşrafı pek olgun değil. Fakat ikramı çok seven bir zattır. Halkının çoğu ulemâdır. Sipahi de çoktur. Hepsi renk renk sof giyerler. Kadınları hep mümeyyiz giyer. Türk şehri olmakla halkı Oğuz tayfasıdır, yani Türk kavmi demenin en uygun ifadesidir. 7 tane hanı vardır. Çarşı içindeki mükellef bir han yanmıştır. Hamamları, 600 dükkânı vardır. Çarşıdaki kasaplar bölümünün içinde akan derenin kenarında hafta pazarı olur. Bu dere şehrin aşağı tarafından akarak bir ırmak vasıtası ile Sakarya'ya dökülür, şehir yüksek yerde olduğu için anayolları kumsalca ve kaldırımsızdır. Halkı yabancılara dost ve iyiliksever kimselerdir. Kadınları gayet terbiyeli ve iffetli olur. Övülecek Şeyleri: Bağ ve bahçesi çoktur. Bostanlarında bir çeşit kavun olur ki lezzetinden adamın damağı yarılır.. Misk ve amber gibi kokusu vardır, Şehir halkı bu kavundan zerde pişirip içine tarçın ve karanfil koyar. Muâviye'nin icad ettiği zerdeden lezzetli bir zerde olur.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 48 

 
Bir türlü yeşil armudu olup şekli yuvarlaktır. Dördü, beşi bir okka gelir. Gayet hoş ve suludur. İstanbul'a pamuklar içinde nice bin kutusu hediye gider. Bu armudun eşini Acem diyarından başka yerde görmedim. Bir çeşit kara arpası olur ki gayet yağlıdır. Ata çok vermekten sakınmalıdır. Ovasında çok iyi pişen pirinci olur. Elhâsıl geniş ve ucuz bir ünlü şehirdir. "Şeyh ivaz Dede" adında bir de ziyaretgâhı vardır. Bu şehirde üç gün durup safa ederken İstanbul'dan ulaklar gelip bana ve Paşa'ya amcalarımdan, Memikoğlu Efendimden ve Abdürrahim Efendi'den mektuplar geldi. Paşa'ya gelenin meali şu idi: "Evliya kulunuzun babası merhum olup bütün mülkü ve eşyası üvey anası ile kızkardeşleri ve kassam (172) elinde mühürlü kalmıştır. Lûtfunuzdan rica ederiz ki Evliya Çelebi duacınızı bu tarafa gönderin. İşlerini tamam edip biraz zaman sonra yine huzurunuza varır." Bana da akrabamdan gelen mektuplarda şu yazılmıştı: "Siz sağ olunuz. Babanız merhum oldu". Bu haberi duyunca cihan başıma dar oldu. Mektupları Paşa'ya gösterdim. O da kendisine gelenleri gösterip huzursuz oldu. Oraya yine gelmek şartıyla izin alıp elini öptüm. Kethüda ve Hazinedarını çağırıp yol harçlığı ile 2 küheylân at ve 2 köle ihsan etti.
(171) Metinde: "Şeyhülislâmı". (172) Miras, taksim eden adlî memur.

Sair levazımımızı da hazırlayıp Paşa Efendimizle vedalaşarak 7 köle ile yola koyulduk. 1058 Cemaziyelahırında (= Temmuz 1648) Ankara Beğpazarı'ndan İstanbul'a Doğru Gidiş Önce Beğpazarı'ndan kuzeye gidip mamur ve verimli yerlerden geçerek açık havada, 9 saatte "Sarılar" köyüne geldik. Geniş yaylada 100 evli mamur köydür. Burada sağlam bir bina, horasan ile kumdan yapılmış büyük bir duvar vardır. Buradan 7 saatte "Köse Beğ Hanı" (173) adlı köye geldik. Bu da dereli bir yerde olup 100 evli mamur köydür. Ahalisi örfî vergilerden bağışlanmıştır. Sultan Ahmed Han çağında Celâliler burada bir kervan bozup 2000 den çok insanı kılıçtan geçirdikleri için Nazif Paşa merhum buraya kale gibi büyük bir han yaparak köy ahalisini yerleştirmiş ve köy gitgide büyümüştür. Camisi, hanı, imareti, hamamı, küçük çarşısı vardır, üzüm turşusu çok güzeldir. Fakat hanının Anadolu ülkesinde benzeri yoktur. Meğer Şam yakınındaki "Katîfe" ve "Sa'sa'a" Hanı ola. İçli dışlı birkaç avlulu, 2000 at alır ahırlı, ayrıca develi İdi, beyaz ova misali meydanlı, gök kurşun ile örtülü mamur bir handır. Oradan yine kuzeye gidip 6 saatte "Nazilli Han" durağına geldik. Bağlı bahçeli olup safi kavaklı bir dere içinde 100 evli, küçücük bir hamamlı, vergiden muaf Müslüman köyüdür. Hâkimi yine Nazif Paşa mütevellisidir. Bu han dahi Nazif Paşa'nın hayratıdır. Köstebek vuvası gibi bir hendese ile yapılmış fevkalâde ve büyük hayrattır. Hepsi 150 ocaktır. Burada bir yemek odası vardır. Gelen gidene adam başına birer parça ekmek, bir sahan çorba ve birer mum getirirler mihmandarlar hizmet eder. Buradan da hareketle "Türbeli Göylük" (174) kalesi-ne geldik. Türbeli Göylük: Bu kaleye "Torbalı Göymik" ve "Torbalı Göylük de derler. Doğrusu Türbeli Göylük'tür. Ak Şemseddin Hazretleri burada gömülü olduğu için böyle adlandırılmıştır. Ama kalesine Rum tarihlerinde "Aleksandranos" derler. Bursa tekfürleri tarafından yapılmıştır. Bu kaleyi hicrî 712 yılında (= 9 Mayıs 1312 - 27 Nisan 1313) Osman Gazi fethetmiştir. Bolu Sancağı toprağında olup 150 akçalık kazadır. Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı vardır. Kalesi

www.atsizcilar.com   

Sayfa 49 

 
yüksek bir kaya üzerinde olup bırakılmıştır ve harap olduğu için Dizdar ve neferleri yoktur. Bu şehrin iki tarafı kayalı, dağlı ve bağlı olup şehir içinden bir dere akar ki dağlardan inip çam oluklarından geçer bir hayat suyudur. Şehir eski ve güzel olup ahalisi hep Türk'tür. 2000 kadar, çam tahta örtülü güzel evleri vardır. Camileri 18 tanedir. Şehir 8 mahalle sayılır. Bazı mahalleleri yalçın kayalar al-tında olduğu için şehre daima parça parça kayalar düşer. Lâkin Ak Şemseddin Hazretlerinin manevî kuvvetinin berekâtıyla kimseye zararı dokunmaz. Kaya nereye uçsa orada zararsız olup kalır. Böyle kayalar altındaki evler 200 tanedir.
(173) Bugün Beypazar'ın "Köseler" adlı köyü bu olsa gerek. (174) Bugünkü "Göynük" kasabası.

20 kadar sibyan mektebi vardır. Medresesi falan yoktur. Güzel bir hamamı (175) ve hoş havası vardır. Deresi içinde su değirmenleri vardır. Bütün dükkanları 75 tanedir. Çoklukla ince at çulu ve torba işlediklerinden "Torbalı Göylük" derler. Buralarda yerleşik Rum ve Yahudi'den eser yoktur. Göylük Ziyaretgâhları: Hamza oğlu Ak Şemseddin Mehmed Hazretleri: Şam'da doğmuş olup Ebubekir neslindendir. Parmağının bir boğumunun eksik olması da buna delildir. Bağdat kalesi içinde gömülü olan Şeyh Şahâbeddin-i Sühreverdî ile görüştükten sonra Anadolu'ya gelerek Ankara'da Hacı Bayram-ı Velî ile arkadaş olmuştur. Fatih ile İstanbul fethinde bulunup "inşaallah bu kale 857 yılı Rebiülevvel ayında fetholunur" diye İstanbul'un fetholunacağı günü tayin buyurmuş ve Ulu Tanrı'nın buyruğu ile büyük fetih dahi o gün ve o saatte kısmet olmuştur. Bu şehir içinde ağaçlıklı, gezinti yeri olan bir yerde çocukları ile beraber gömülüdür. Ebâ Eyyûb-i Ensârî'nin kabrini de bu zat tayin buyurmuş ve orası kazılarak lâhid ve Eyyüb kitabesi bulunmuştur. (176) Zamanının en büyük kutbu idi. Nice ölmez kitaplar telif buyurmuştur. Tıp ilminde İkinci Lokman'dı. Kendilerinden sonra oğullan, "Yusuf ve Zelîhâ" sahibi "Ahmed Çelebi", İstanbul'da, Ayasofya Camisi'nin içinde "Yusuf ve Zelîhâ" yi yazmakla uğraşarak babasının postunu (177) ve halifeliğini kabul etmediği için bütün dervişlerinin izniyle post "Ak Şemseddin oğlu Sadullah"a kalmıştır. Bu da babasının yanında gömülüdür. Tanrı hepsinin ruhunu kutlu kılsın. Ak Şemseddin oğlu Şeyh Fazlullah: İlâhî ilim sahibi olup nice bin halkı irşad ederek babalarının yerine seccadeye oturmuştur. Kabri yine babasının yanındadır. Ak Şemseddin oğlu Şeyh Nurullah: Tahsil için Bursa'ya gitmişse de karnına kalemtıraş batarak ölmüştür. Bursa'da, Zeyniler'de gömülüdür. Ak Şemseddin oğlu Şeyh Çelebi Emrullah: Babasının yolunca gitmeyip mütevelli olmuş ve nikris (= damla) hastalığından ölmüştür. Babasının yanında gömülüdür. Cidden güzel bir tarihi vardır. Ak Şemseddin oğlu Şeyh Nasrullah: Tahsil için Acemistan'a gitmiş ve 7 yıl kadar seyahatten sonra Tebriz'de ölmüştür. Bu zatı Acemistan'da niceleri Şems-i Tebrîzî evlâdından sanıp ziyaret ederler. Lâkin Şems-i Tebrîzî bekâr olarak Konya'ya gelip Mevlânâ Hazretlerini irşad etmiş, sonra Mevlânâ oğullarından biri Şems'in kellesini kestikten sonra kellesini eline alıp mesafeler aşarak Hoy şehrine gelmiştir, şimdi Hoy'da yatar derler. Şems böyle bekâr olarak erken göçmüştür. "Hoca Nasreddîn Şemsî-i Ebyaz" evlâdıdır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 50 

 
Ak Şemseddin oğlu Şeyh Melımed Nûrülhüdâ: Hazreti Şems, bu zat daha doğmadan İlâhî bir meczup olacağını keşfetmiştir. Hatta doğumundan, bulûğundan sonra öteki oğullarına "Nûrülhüdâ"nın celâlinden sakının" diye tenbih edermiş. Bu zat camiye girip "bu cennetlik, bu cehennemlik" diye keramet gösterdiği için babası kendisine haram nesne yedirerek bu halini menetmiş' Fatih Hazretleri de buna "Evlek" adlı köyü mülk vermiş, orada ölmüştür. Orada gömülüdür
(175) Bu hamamın, Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa tarafından yaptırıldığı, Evliya Çelebi Seyahatnamesinin matbu nüshasının bir dipnotunda açıklanmıştır. (176) Böyle bir kitabe bulunduğu tarihen sabit değildir. (177) Tarikat büyüğünün makamına post denirdi.

Ak Şemssddin oğlu Şeyh Ahmed (178) Hamdullah: Bu zatın, babasından sonra postu kabul etmeyip "Yusuf ve Zelîhâ" adlı eserinin telifi ile meşgul olduğunu yukarda yazdık. Bu zat anasının karnında iken babaları, analarının karnına vurup: "Bire benim akıllı, Aristo, bilgin, şair, eser sahibi oğlum" dermiş. Tanrı''nın hikmeti bu zat doğduktan sonra sekiz yaşlarında iken Divan sahibi olup "Leylâ ve Mecnun"u, manzum Mevlûd'u telif etmiştir. Ama Yusuf ve Zelîhâ'sı insan kabiliyetinin üstündedir. Gerçekten Tanrı'nın feyzine mazhar olan bir zekânın sözüdür. Bu zatın ömrü 60 yıl olup 914 (=2 Mayıs 1508 - 20 Nisan 1509)te (179) ölerek babasının yanına gömülmüştür. 170 kadar kitap ve risale yazmıştır. (180) "Kıyafetname" ile "Yusuf ve Zelîhâ"sı pek meşhurdur. Tanrı'nın rahmeti üzerine olsun. Hamdullah oğlu Mehmed Çelebi: Hamdullah Çelebinin oğlu olan bu çelebi bir inci gibi ortaya çıktı. Cihana süs olan erdemli bir kişi idi. Bütün Arap ve Acem bilginleri buna cevap vermede âciz kalmışlardı. Zamanının sanki İmâm-ı Azam'ı idi. Sözün kısası bütün ilimlerde üstad olup hele güzel yazıda Yâkut-ı Müsta'samî ve İbnü Makle kadar usta idi. Şuna acırım ki bu çelebinin kabrini türbedarları bilemediler. Zira değer sahibi evlâtlar pek de belli olmuyor. Sadullah oğlu Şeyh Abdülkadir: Bu aziz, Ak Şemseddin'in torunudur. Babasının kubbesi dışında gömülüdür. Ak Şemseddin oğlu Şeyh Abdürrahim: Azizim kırk yıl sonra halifesi olmuştur. Tasavvufa ait "Vahdetname" adlı kitap bunun eseridir. Azizin yanında gömülüdür. Tanrı'nın rahmeti hepsinin üzerine olsun. Şeyh Seyid Sekin Sultan da buradadır. (181) Bu şehirde bir gün kalıp zevk ve safalar ettik. Oradan kuzeye 7 saat giderek "Taraklı" kalesine geldik. Taraklı: Bursa tekfürü tarafından yapılmıştır. Osman Gazi fethetmiştir. Hâkimliktir. 150 akçalık kazadır. Kalesi şimdi virandır ama kasabası bağlı bahçeli, akarsulu bir dere içinde olup 500 kadar mamur evli, hanlı, tahta ve kiremitle örtülü şirin yerdir. 11 camisi, 7 mahallesi vardır. Çarşı içindeki camisi güzeldir. 1 hamamı, 5 hanı, 6 sibyan mektebi, 200 dükkânı vardır. Herkes kaşık ve tarak işlediği için şehre "Taraklı" derler. Dağları safi şemşir ağacı olduğu için halkı bunları işleyip Arap ve Acem ülkelerine gönderirler. Suyu ve havası çok güzeldir. Bütün dağları ormanlık ve avlaktır. Deresi kasaba içinden geçtikten sonra başka bir ırmak vasıtası ile Sakarya'ya karışır. Buradan kuzeye 7 saat giderek "Geyve"ye geldik.
(178) Metinde: "Mehmed". (179) Metinde büyük bir yanlış olarak: "853".

www.atsizcilar.com   

Sayfa 51 

 
(180) Bu rakkam çok mübalegalıdır. Bilinen 10 kadar eseri vardır. (181) Bunun türbesinin Sultan Abdülhamid tarafından onarıldığı, Seyahatname'nin ilk basınımın bir dip notunda yazılıdır.

Geyve: Aslında adı "Geğve" dir. Burası, İzmit Kalesi'ni yapan İskender'in akrabasından "Geğve" adlı kadın kıral'ın (182) koyun çobanları için küçücük bir kaledir. O kıral kadının adıyla adlandırılmıştır. Sonra hafifletilerek "Geyve" demişlerdir. 712 tarihinde (= 9 Mayıs 1312 27 Nisan 1313) Osman Gazi tarafından fethedilmiştir. 150 akçalık kazadır. Burada, Sakarya Irmağı üzerinde Sultan Bayazıd-ı Velî'nin garip ve büyük bir köprüsü vardır. Burası eski zamanda büyük bir şehirdi. Lâkin IV. Murad Han çağında Sakarya Irmağı taşarak şehri batırmış, sonra yine imar edilmiştir. 300 evli, 1 camili, 1 hamamlı, 3 hanlıdır. 7 tane sibyan mektebi olup evleri tahta ve kiremitle örtülüdür. Şehir, Sakarya Irmağından bir ok atımıdır. Kiremitli büyük bir hanı olup 20 kadar dükkânı vardır. Bağı, bahçesi çok olduğundan üzüm turşusu ve Sakarya kavunu meşhurdur, iki kavunu bir ata yükletirler. Gayet iri ve lezzetli olur. Geyve köprüsünün kenarı hep bostandır. Köprünün altından akan Sakarya Irmağı, aşağı dağlardan çıkıp Begpazarı Irmağı dibinden geçerek nice köy ve kasabaları sular. Sonra bu Kocaeli'nden geçer ve Razva (183) adlı kasabada denize dökülür. Bu kasabada Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Evkaf Mütevellisi vardır. Osmancık ile gelmiş olan "Burhan Hazretleri"nin ziyaretgâhı buradadır. Oradan kuzeye doğru köprüyü geçerek Sakarya kıyısınca "Ağaç Denizi" adlı ormandan geçtik. Burası öyle bir ormandır ki buranın yerlisi olmayan nice zavallılar kaybolarak vahşi canavarlara kısmet olmuştur. Defne, ardıç, çam, ıhlamur ağaçlarının çiçeklerinin kokusundan insanın beyni ıtırlanır. Ormanın içine güneş asla giremez. Bu geniş saha içinde nice bin tahta biçecek bıçkı değirmenleri olup gemi kerestesi keserler. Bu dağlar dört sancak sınırları içinde olup cidden ağaç denizidir. Bir tarafı Bursa, bir tarafı İzmit, bir tarafı da Bolu ve Kocaeli Sancaklarıdır. Çevresi ancak bir ayda dolaşılabilir. Ama en iyi yerleri bu Geyve yolu üzerindeki bölümdür. Geyve'den ayrılışımızın 3 üncü saatinde, Sakarya kıyısında, bir yalçın kaya üzerinde "Çoban Kalesi"ni gördük. Küçücük bir kaledir. İçinde insandan eser yoktur. Harap ve yıkık durur. Eskiden "Geğve" adlı kadın kıralın çobanları bu kalede oturup gelen gidenden baç alırlarmış. Aşağısı deniz gibi Sakarya olup arkasındaki yalçın dağda kale bulunup yol da çok dar ve sakar olduğu için halk ister istemez baç verirmiş. Buradan geçip batıda güneşin tesir etmediği bir lalelikte ve akarsu kıyısında kahvaltı, ibadet ve Yaradan'ın eserlerini temaşa ederek 4 saat daha gidip Sapanca kasabasında konakladık. Yine batıya giderek İzmit'e geldik.
(182) Evliya Çelebi "kıraliçe" kelimesini hiç kullanmayarak hep "kadın kıral" diyor. (183) Bugünkü "karasu".

Buradan Hereke'ye geçip yine birkaç saat batıya yürüyerek Gebze kasabasına ulaştık. Orada "Kemikli Ali Baba"yı ziyaret ederek batıda "Pendik", "Kartal" köylerini, Bostancıbaşı Köprüsü'nü geçerek Kadıköyü'ne vardık. Sonra, Tanrı'ya hamdolsun sağlıcakla 1058 Cemaziyelâhırı sonunda (= 21 Temmuz 1648) Üsküdar'a eriştik. Yer yüzünde eşi olmayan, Cennet bağı misilli, havası ve yapısı güzel olan bu şehirden bütün at ve katarlarımızı gemilere yükleyerek Tanrı'ya bel bağlayıp İstanbul Boğazı üzerinde akarak yüce Hilâfetin merkezi olan eşsiz İstanbul şehrine vardık.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 52 

 
Tanrı'ya hamdolsun bütün adamlarımız ve hademelerimizle evimize gidip önce şefkatli annemizin ellerini, sonra kızkardeşlerimin gözlerinden öptük. Yine Atıma binip anda vefa ederek Ebâ Eyyûb-ı Ensârî Hazretlerini ziyaret edip orada bir kurban adağımızı Allah rızası için kesip istihkak sahiplerine dağıttık. Eyyüb'un ruhu için bir hatme başlayarak evimize geldik. O gece yattığım rahat yatağında, merhum babamı rüyamda gördüm. Bana: "Seyahat, ticaret ve ziyaretin mübarek ola. Tanrı Resulünün şefaati dahi nasib ola. Safa geldin. Hoş geldin. Tanrı'ya hamdolsun boş gelmedin. Er Sultan tarikinde er köçeği (184) olmuşsun. Bizi hayır duadan unutma" diyip bana Bismillah ile "el-Hâkimü't-Tekâsür" sûresini üç defa okuttu. Sabahleyin uykudan kalkınca bütün akrabalarımızla Un Kapanı'ndan bir kayığa binerek Tersane ardındaki mezaristanlara vardık, önce aziz babamızı ziyaret edip üç defa o sûreyi okuduk ve bir hatme de başladık. Sonra ta Fatih zamanından beri gömülü olan atalarımızı ziyaret edip ağlayarak, inleyerek evimize geldik. Merhum babamızdan kalan malımızı alıp bütün dost ve ahbaplarımızla buluşarak can sohbetleri etmeye koyulduk. Bu Erzurum yolculuğundan sonra gördüm ki Civan Kapıcıbaşı Sarayı'na havaleli büyük bir saray yapılmış. Ben bu güzel sarayı temaşa ederken bir kapıcı peyda olup: "Buyurun! Sizi Efendi Hazretleri istiyor" dedi. Ben: "Efendiniz kimdir" dedim. "Hünkâr Hocası ve bu sarayın sahibi" dedi. Merdivenden çıkıp Divanhaneye girdim. Ne göreyim? Yetmiş seksen kadar samur kürklü hademeler, seçme gençler hazır bir halde duruyorlar. Gördüm ki en yüksek sedirde küçücük bir ulemâ sarığı ile kara sakallı bir çelebi oturuyor. Ama ev sahibinin hangisi olduğunu bilemedim. Hemen bütün oradakiler? hitaben Levendcesine: "Esselâmü aleyküm ey âşıklar" dedim. Sedirdeki hemen: "Ve aleykümselam! Hâmid Efendi Medresesi'nde Şeyhoğlu'nun şeriki (185) kardeşim, canım" diye ayağa kalkıp elimi eline aldı. öpüşüp kocuştuk. Ama Tanrı bilir, tanıyamadım. "A benim canım! Dağ adamı olup Levend olmuşsun. Ne bu bize karşı olan yabancılık" diyince hemen boynuna sarılıp: "Sultanım! Eski dostum! Canım, şerikim, şeyhoğlu azizim" dedim.
(184) "Köçek" veya "köşek" deve yavrusu demekse de burada "derviş" manasınadır. Büyük bir tarikat pirinin dervişlerine umumiyetle o tarikatin köçekleri denir. (185) "Serik" Arapça bir kelime olup "ortak" demektir. Medreselerde aynı odada yatıp kalkan veya aynı müderristen aynı zamanda ders gören talebeye "ders şeriki" denirdi.

"Safa geldin. Kahve, şerbet getirin. Nedir, bu sarayı temaşa ediyordun" dedi. Ben: "Sultanım! Defterdaroğlu Mehmed Paşa ile bu §ehirden gidelî iki buçuk yıl oldu. Bu güzel binayı görmemiştim. Tann'ya hamdolsun, güzel yapı olmuş. Tanrı mübarek eyleye" dedim. Hünkâr Hocası: "Evliya Çelebi! Sizinle medrese köşesinde ilimle uğraştığınız için Ulu Tanrı, ilim berekâtıyla bu sarayı, Üsküdar'da, vilâyetimizde ve nice yerlerde ciltlikleri ihsan etti" diyerek hamdetti. Ben de: "Sultanım! ilim okumada şerik idim. Devletiniz sayesinde dünyalık ile dahi şerik oluruz" diyince: "Vallahi, teklifsiz oluşunuz hoşuma gitti. Bire Hazinedar, gel" diyerek gelen Hazinedarının kulağına bir şeyler söyledi. Biraz sonra bir kese kuruş, bir yeşil çukaya kaplı samur kürk ve bir bol kadı kaftanı, elhâsıl baştan ayağa bir kat esvap getirip ihsan etti. Yemek yedikten sonra izin isteyip giderken aşağıya inince, binek taşında Mahmûdî Fil gibi, gümüş eyerli, vezir koşumlu küheylan at gördüm. Uşak: "Efendi bunu da size ihsan etti" diyince hemen yine Efendi huzuruna çıkıp: "Sultanım! Bizi yerden kaldırıp yaya iken atlandırdınız. Tanrı sizden razı ola" diyerek temenna edip ata binerek evime geldim. Biraz dinlendikten sonra, ikindiden sonra gördüm ki bir gürültü ile 50 tane hamal yükü pirinç, kahve, şeker, balmumu, yağ, velhâsıl türlü türlü yiyecek ve içecek geldi. Çok sevindim. Gelen adamına bir şerbet verdim, gitti. Tanrı'nın hikmeti, Hünkâr Hocası'na ancak iki kere gitmek kısmet oldu.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 53 

 
Nihayet Girit adasından feryatçılık ile Kul Kethüdası Kara Murad Ağa geldi. Murad Ağa'dan 1000 kese, bu kadar amber, 70 samur kürk, 2 Haseki câriye istediler. Murad Ağa hemen Yeniçeri ve Sipah Odaları'na haber verince Kul'da (186) ayaklanma eserleri görüldü. Koca Mevlevi Vezir Derviş Mehmed Paşa büyükvezir olup (187) Kara Murad Paşa da Yeniçeri Ağası oldu. Tezkereci Vezir Ahmed Paşa ise saklandı.
(188)

Defterdaroğlu Mehmed Paşa Efendi'mizin Mevlevi Vezirle Tartışmaları: Ben, Defterdaroğlu Mehmed Paşa'dan ayrı düştükten sonra kendisi İstanbul ileri gelenlerinin mektuplarıyla çiftliğine geldi. Orada Dördüncü Mehmed Han'ın tahta çıktığını duyunca hemen Yalova kasabasında bir kayığa binip doğru Şehzade Camisi yakınında Koca Vezir'e varıp el öptü. Ben de orada idim. Koca Vezir hemen şöylece azarlamaya başladı: — Çelebi Paşa! izinsiz neye geldin? Yoksa mühre mi, Defterdaroğlu hemen: — "Hâşâ sultanım! Ben mühüre lâyık değilim. Ancak siz Efendimin sadırazam olduğunuzu işitip Tann'ya hamdettim. Babanım eski dostu ve benim babam yerinde olan, Dördüncü Sultan Murad çağında beni yetiştirip yüksek mevkilere nail eden siz aziz pederim sadırazam oldu diye ayağınız toprağına yüz sürmeye geldim" diyerek paşaya temenna etti.
(186) "Kul" kelimesi devletten maaş alan askere, bazen de bunlar arasında yalnızca Yeniçeriler'e verilen ad. (187) "Sofu Mehmed Paşa" da denilen büyükvezir. 7 Ağustos 1648 21 Mayıs 1649 arasında 9 ay, 15 gün büyükvezirlik etmiştir. (188) Büyükvezir Hezârpâre Ahmed Paşa'yı kasdediyor. Evinde sakladığı adam kendisini haber verdiği için yakalanarak 8 Ağustos 1648 de idam olunmuştur. (189) Büyükvezirlik mühürünü kasdediyor. Yani sadırazam mı olmak istiyorsun diyor. (189)

geldin?

Koca Vezir: — "İbrahim Han sana Kars mansıbını ihsan etti. Niçin gitmedin" dedi. Defterdaroğlu: — "Ya sultanım, o emirlerle öldürülmem içinde fermanlar vardı. Göz göre Kars gibi hâsılatsız, (190) bir yere gidip nasıl başımı vereydim" diyince Koca Mevlevi Vezir karakuş gibi haykırıp: — "Bire git! Yoksa seni şimdi öldürürüm" dedi.

Defterdaroğlu Efendimiz: — "Sultanım! Tanrı ve Peygamberi için halime merhamet eyle! Çoluk çocuk sahibiyim. Bir yıldır Anadolu'da 18 sancakta bu kadar Sekban ve Sarıca haşaratıyla konup göçerek serseriyâne geziyorum" dedi. Vezir daha da kızıp:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 54 

 
"Bire çık diyorum" diyince Defterdaroğlu: "Bire canın çıksın" diye hançere el ettikte Vezir asla söz söylemeyip bir hayli düşündü. Sonra: "Paşa! Eğer doğru hareket edersen seni bir hizmette kullanırız. Hele şimdiki halde kapı halkını dağıt. (191) Saadeti! Padişah sana adalet üzere arpalık olmak üzere Malatya Sancağı'ın ihsan eyledi" diyince Paşa: — "Akıbetin hayır olsun! Kabul ettim. Avarız, buyursanız geçimimize medar olurdu" dedi. Koca Vezir: — "Öyle olsun. Sabah, emirlerini al" dedi.
(192)

haraç

(193)

ve muhassıllığın dahi ihsan

Defterdaroğlu Paşa birçok dua edip elini öperek dışarı çıktı. Doğru, Süleymaniye'deki sarayına gitti. Sonra Hisar'daki yalısına gidip yanma anasını ve evlâtlarını da alıp götürdü. Bütün adamları çevrede gözcülük ettiler. (194) Ertesi gün Malatya Sancağı Muhassılığı emri geldi. Malatya'ya gidecek oldu. Ben araya birçok kimseleri ricacı olarak koyup güç hal ile Hacca gitmek üzere izin koparabildim. Azil halinde olduğu için 100 Venedik altını, 1 çuka ve 1 atlas ihsan etti. (195) Hayır duasıyla vedalaştık. Onlar kayıklarıyla Yalova kasabasına gittiler. Ben İstanbul'da kalıp Hacca gitmek için Silâhdar Murtaza Paşa'nın Müezzinbaşısı oldum. Ayrıca Koca Mevlevi Vezir, "Mahmil-i Şerif" (196) imamlığını da vererek 100 altın ihsan etti. Bütün tanışlarımız ve dostlarımızla veda ederek Üsküdar'a geçtik.
(190) Geliri az. (191) Maiyetindeki Sekban ve Sarıcaları yerlerine gönder demek istiyor. (192) Bir nevi vergi. (193) Bir nevi vergi. (194) Yeni sadırazamdan çekiniyordu. Daha önce tatsız bir tartışma yapmışlardı. (195) Bir görevde olmadığı için az bir şey hediye etti demek istiyor. (196) Padişahlar tarafından her yıl Mekke ve Medine'ye yollanan hediyeler.

Şaban Ayı Başında (=21 Ağustos 1648) Silâhdar Murtaza Pasa ile Şam'a Gidiş Önce Üsküdar'da çadırlarımızla durup levazımızı düzerken boyuna Murtaza Paşa Efendimizle samimî konuşmalar yapardık. Çok defa imamlığım ederdim. Çünkü asıl imamı Şam Arabi olmakla ondan hoşlanmazdı. Dışarı otak imamlığını ona ettirir, iç imam ve müezzinliğini de bana yaptırırdı. Sabah, akşam beni yanından bir an ayırmazdı. Bir Gürcü kölesi, koşumlu bir küheylan at, 100 altın, 2 katır, 40 ekmek verip her gün kendi güzel yemeklerinden yedirirdi. Gayet, güzel huylu bir zattı. Murtaza Paşa, Gürcistan'da Çobanoğulları'ndan Bağdat Hatun'un yaptırdığı Gürcistan Bağdadi adlı şehirde dünyaya gelmişti. Gürcistan hâkimi Mavrul Han bunu Tabanıyassı

www.atsizcilar.com   

Sayfa 55 

 
Mehmed Paşa'ya hediye göndermiş, oradan saraya gelerek Harem'de yetişmiştir. Erginlik çağma gelince Dışarı İç Oğlanları'ndan olup Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın sadrazamlığından Halep kışlağında ve Revan savaşında bulunmuştu. Sonra Paşa'ın Silistire kaymakamlığında da bulunup kendisine "Sarıkçıbaşı Murtaza Ağa" denilmişti. Hatta, Tabanıyassı Mehmed Paşa, Eflak ve Buğdan meselesi yüzünden öldürülüp bütün köleleri Haremi Hümâyun'a alındıkta bu da beraber alındı ki adına "Sarıkçı Murtaza Paşa" denilirdi. Sultan ibrahim zamanında Has Oda'ya girip 23 yılda ilerleyerek Padişah Musahibi ve Silâhdar olup Dördüncü Mehmed Han'ın cülusunda silâhdarlıktan Şam valiliği ile Saraydan çırak edildi. Yüzü ve biçimi şöyle idi: Boyu tam, rengi esmer, alnı yassı, kaşı ve kirpiği kara, gözleri elâ idi. Sözü karışıktı. Alt çenesinde dört dişi eksik olduğundan bazı harfleri iyi söyleyemezdi. Yeni sakal koyuvermiş ve bu kendisine pek yakışmıştı. Geniş göğüslü, ince belli idi. Pazıları sağlam, tabanı, efendisi gibi yassıydi. İyi huylu, uysal, cana yakındı. İyi kılıç kullanan zorlu bir yiğitti. Daima sırma ile dokunmuş Hatay alacaları giyerdi. Çünkü kadınlara son derecede düşkündü. İç Ağaları genç olmayıp hep otuzar yaşında dinç yiğitlerdi. Bu Üsküdar Ovası'nda iç Oğlanları'na 100 kuruş, Silâhdar ve Çukadar'ına da bir kese ihsan eyledi. Yol Kesici Kara Haydaroğlu'nun Hasan Ağa Eliyle Tutulup İstanbul'a Götürülmesi Kara Haydar adlı haydut önce bir kadıyı öldürüp İbrahim Han'ın tahta çıktığı sırada isyan ederek nice yıllar Sakaltutan, Gir, Felâket, Direkli, Çengelli, Sarmaşıktı, Domalıç, Sabuncu (İzmir yöresinde) Belleri ile daha bu gibi bellerde binlerce kervan basıp haramilik ederdi. Sonunda Kara Mustafa Paşa fermanıyla Anadolu Eyaletleri'nde herkes askere alınarak üzerine yüründü. Kara Haydar, "Işıklı" adlı kasaba civarında bir eve kapandı. Eve ateş verilip yanarken Kara Haydar can havliyle dışarı çıkıp öldürüldü. Hayırsız kellesi Devlet Kapısı'na geldi. Bütün umumî yollar emniyet buldu. Ama "Kara Haydaroğlu" adlı bir piçi ortaya çıkıp mel'un babasının kanını dava ederek Anadolu'da 20 sancaklı yerde yüz binlerce Tanrı kulunu rahatsız etti. Dördüncü Mehmed Han'ın cülusunun başlangıcına kadar 3 eyaletlik yeri harap edip yıkmakta idi. Şaban Ayı Başında (=21 Ağustos 1648) Silâhdar Murtaza Pasa ile Şam'a Gidiş Önce Üsküdar'da çadırlarımızla durup levazımızı düzerken boyuna Murtaza Paşa Efendimizle samimî konuşmalar yapardık. Çok defa imamlığım ederdim. Çünkü asıl imamı Şam Arabi olmakla ondan hoşlanmazdı. Dışarı otak imamlığını ona ettirir, iç imam ve müezzinliğini de bana yaptırırdı. Sabah, akşam beni yanından bir an ayırmazdı. Bir Gürcü kölesi, koşumlu bir küheylan at, 100 altın, 2 katır, 40 ekmek verip her gün kendi güzel yemeklerinden yedirirdi. Gayet, güzel huylu bir zattı. Murtaza Paşa, Gürcistan'da Çobanoğulları'ndan Bağdat Hatun'un yaptırdığı Gürcistan Bağdadi adlı şehirde dünyaya gelmişti. Gürcistan hâkimi Mavrul Han bunu Tabanıyassı Mehmed Paşa'ya hediye göndermiş, oradan saraya gelerek Harem'de yetişmiştir. Erginlik çağma gelince Dışarı İç Oğlanları'ndan olup Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın sadrazamlığından Halep kışlağında ve Revan savaşında bulunmuştu. Sonra Paşa'ın Silistire kaymakamlığında da bulunup kendisine "Sarıkçıbaşı Murtaza Ağa" denilmişti. Hatta, Tabanıyassı Mehmed Paşa, Eflak ve Buğdan meselesi yüzünden öldürülüp bütün köleleri Haremi Hümâyun'a alındıkta bu da beraber alındı ki adına "Sarıkçı Murtaza Paşa" denilirdi. Sultan ibrahim zamanında Has Oda'ya girip 23 yılda ilerleyerek Padişah Musahibi ve Silâhdar olup Dördüncü Mehmed Han'ın cülusunda silâhdarlıktan Şam valiliği ile Saraydan çırak edildi. Yüzü ve biçimi şöyle idi: Boyu tam, rengi esmer, alnı yassı, kaşı ve kirpiği kara, gözleri elâ idi. Sözü karışıktı. Alt çenesinde dört dişi eksik olduğundan bazı harfleri iyi söyleyemezdi. Yeni sakal koyuvermiş ve bu kendisine pek yakışmıştı. Geniş göğüslü, ince belli idi. Pazıları sağlam, tabanı, efendisi gibi yassıydi. İyi huylu, uysal, cana yakındı. İyi kılıç kullanan zorlu bir yiğitti. Daima sırma ile dokunmuş Hatay alacaları giyerdi. Çünkü kadınlara son derecede düşkündü. İç Ağaları genç olmayıp hep

www.atsizcilar.com   

Sayfa 56 

 
otuzar yaşında dinç yiğitlerdi. Bu Üsküdar Ovası'nda iç Oğlanları'na 100 kuruş, Silâhdar ve Çukadar'ına da bir kese ihsan eyledi. Yol Kesici Kara Haydaroğlu'nun Hasan Ağa Eliyle Tutulup İstanbul'a Götürülmesi Kara Haydar adlı haydut önce bir kadıyı öldürüp İbrahim Han'ın tahta çıktığı sırada isyan ederek nice yıllar Sakaltutan, Gir, Felâket, Direkli, Çengelli, Sarmaşıktı, Domalıç, Sabuncu (İzmir yöresinde) Belleri ile daha bu gibi bellerde binlerce kervan basıp haramilik ederdi. Sonunda Kara Mustafa Paşa fermanıyla Anadolu Eyaletleri'nde herkes askere alınarak üzerine yüründü. Kara Haydar, "Işıklı" adlı kasaba civarında bir eve kapandı. Eve ateş verilip yanarken Kara Haydar can havliyle dışarı çıkıp öldürüldü. Hayırsız kellesi Devlet Kapısı'na geldi. Bütün umumî yollar emniyet buldu. Ama "Kara Haydaroğlu" adlı bir piçi ortaya çıkıp mel'un babasının kanını dava ederek Anadolu'da 20 sancaklı yerde yüz binlerce Tanrı kulunu rahatsız etti. Dördüncü Mehmed Han'ın cülusunun başlangıcına kadar 3 eyaletlik yeri harap edip yıkmakta idi. Bir türlü ele geçirilemedi. Hatta ben bunlarla Ankara civarında "Balıkhisar" adlı köyde beş ay önce ansızın karşılaşmıştım. Nihayet, Sultan İbrahim Han çağının sonlarında, Melek Ahmed Paşa Efendimiz'in Ağalarından sabık Türkman Ağası Abaza Kara Hasan Ağa'ya Padişah emirleri gidip "ya Kara Haydar'ın başı, ya başın" diye vaitlerde bulunuldu. Bu işi başarırsa Türkman Ağalığı verileceği bildirildi. Hasan Ağa dahi 1000 kadar kahraman ve ünlü iş erleri topladı. Bir gün "Söğüt Dağı" adlı yerde "Katırcıoğlu", "Akyakalıoğlu", "Oynağanhoğlu", "Yeğen Hüseyin", "Kara Memi" adlı haramilerle İsparta dağlarında, Söğüt ve Aydın Dağlarıyla Saruhan Elleri'nde gezip tüccar ve ahaliyi incittiği İbrahim Han tarafından duyulunca Anadolu Eyaleti Valisi Vezir Küçük Çavuş Paşa'nın bütün Anadolu askeriyle varması ferman olundu. Paşa 10.000 askerle bu haramilerin üzerine varıp Karahisar altında iki taraf çarpıştı. Kara Haydaroğlu 700 adamı ile bu 10.000'lik derme çatma Anadolu askeri içine aç kurt koyuna saldırır gibi saldırıp Anadolu Valisi koca bir veziri tutsak edip bağlayarak Haydaroğlu'nun önüne getirdiler. "Devletin namusu, şerefi vardır" diye "Kara Haydaroğlu", Küçük Çavuş Paşa'yı atıyla, giyimiyle, birkaç yakın hademesiyle "bir daha devletin sancağı askeriyle üzerime gelme" diye yemin verdirerek bırakır. Bu sırada Paşa'nın ve bütün Anadolu askerinin çadırları ve malları "Katırcıoğlu" adlı hayduda kalmıştı. Katırcıoğlu ise Haydaroğlu'nun yanına gelip Paşa'nın salıverildiğini duyunca ağzına gelen sözleri söyleyip hemen Paşa'nın ardınca yetişerek yalnızca avlar. Yapılan çarpışmada kellesini gövdesinden ayırır. Sonra Haydaroğlu'nun yanına gelir. Birbirleriyle iyice danışıp o günden başlayarak ciddî surette asker yazmaya ve başlarının çaresini görmeye karar verirler. Nice yüz ipsiz takımını başlarına toplayıp Kırşehir, Beğşehri, Akşehir, Seydişehri, Eskişehir, Alaşehir ve başka şehirler halkının evini barkını harap, ciğerini kebap ederler. Kadınlara, çoluk çocuğa etmedikleri fenalık kalmaz. İşte bundan dolayı Dördüncü Mehmed Han'ın cülusunun hemen ertesi günü Abaza Kara Hasan Ağa, Padişah emriyle Haydaroğlu'nun öldürülmesine memur edildi. Evvelce Türkman Ağası olan Koca Hasan Ağa 2000 kadar bahadır, yarar iş erlerini başına biriktirip Kara Haydaroğlu'nun bir yerde gizlenmiş bulunduğunu haber alarak bütün vilâyet halkına haber vermek suretiyle haramiler üzerine gider. Kendisi Abaza tayfasının er bahadırı olup gayretli, mağrur bir er oğlu erdi. Bütün askeri çifte atlı olduğu halde, çevrede kimse yokken haydudun gizlendiği köye varıp kuşatır. Kara Haydaroğlu, atına binip 200 kadar mel'un yiğitlerle İslâm askerini yararak köyden dışarı çıkıp ister istemez savaşa girişerek kahramanca hücumlarla üç saat kadar vuruşurlar. Hasan Ağa'dan 43 adam şehit olup

www.atsizcilar.com   

Sayfa 57 

 
onlardan da 7 mel'un kara toprağa düşer. İkindiye kadar süren savaşta nihayet Kara Haydaroğlu'nun atı halsiz kalıp Kara Memi adlı haydut arkadaşının getirdiği ata binerken Hasan Ağa tarafından atılan bir kurşun Kara Haydaroğlu'nun oyluğuna isabet eder. Böyle yaralı olduğu halde yine 9 yiğidi şehit edip en sonunda gücü kalmayarak güneş batarken kaçıp görünmez olur. Hasan Ağa'nın askeri dahi dermansız kalıp Kara Haydaroğlu'nu ele geçireme-yerek başarısız halde orada kalır. Ertesi sabah etrafa herkesin duyup uyması için emirler gönderilir: Kara Haydar-oğlu'nu haber verene 5 at ve 5 kese verileceği, yanında olup da haber verme-yenin evi başına yıkılacağı yeminlerle anlatılır. Üçüncü günü bir Yörük gelip: "Müjde sultanım! Kara Haydaroğlu kurşun yarasından köyde kalıp bütün haşaratları dağılarak kendisi üç adamı ile bir damda kapanmıştır" diyince hemen Hasan Ağa bütün askeriyle atlanıp müjde getiren herifi de bir ata bindirerek o gün ve o gece ılgar ederler. O köyde ateş başında otururken Haydaroğlu'nu basarlar. Girenlerden 7 kişiyi yattığı yerde tüfeklerle şehit edip nihayet aletleri işlemeyince esir ederler. Bağlamazlar. Zira ilk savaş yerinde oyluğuna kurşun gelince akılsız mel'un herif bir kamışa barut doldurarak yarasının ağzına dayayıp ateş vermiş, oyluğu parça parça olup tif-tik gibi atılmış, bu sebepten dermansız kaldığından Hasan Ağa kendisine cerrahlar tayin etmişti. (197)' Kara Haydaroğlu, İstanbul'a götürüldüğü gün biz de Şam'a gitmek üzere Üsküdar'da idik. İstanbul ve Üsküdar'dan 100.000 asker gidiyordu. Alay bizim ordugâhtan geçerken benim çadırıma karşı olan "Ağa Tekkesi" ne Hasan Ağa indi. Kara Haydaroğlu'nu iki beygirli sal bir taht üzerinde götürüyorlardı. Başına sarı ipekten basma sarmıştı. Sırtında yeşil bir kürk vardı.' Gayet zayıf-lamıştı. İki yanına selâm veriyordu. Onu da Ağa Tekkesi'ne bir odaya indirdiler. Türkman Ağası, tedbirli Hasan Ağa hemen Sadırazama adam gönderip: "Kara Haydaroğlu hainini sayenizde yakaladık. Bağlayarak Devlet Kapısı'na getirdik. Sabahleyin huzurunuza nasıl getirelim ve Padişah Divanı'na ne suretle gelelim" diye sordu. Kendisi de gelip Murtaza Paşa Efendimiz'le buluştu. Murtaza Paşa, kendisine hitaben: "Koca adam! Gazan kutlu olsun. Kılıcım göğe asıp elinin yüksekliğini belli ettin. Hatta Padişahım bana Şam Eyaleti'ni ihsan ettiği za-man, göreyim seni, yolun üzerinde bana Kara Haydaroğlu'nu ele geçirip İslâm hacılarının yolunu emniyete alasın diye ferman etmişti. Allah'a hamdolsun, o öldürülmesi gereğin yakalanmasını Tanrı sana kısmet eyledi" dedi. Bunun üze-rine Kara Hasan Ağa, Haydaroğlu ile olan savaşlarını bir bir anlatınca dinleyen-ler Kara Haydaroğlu, Katırcıoğlu ve Akyakalıoğlu'nun yiğitlik ve sertliklerine hayran oldular. Sonra ben Kara Hasan Ağa ile buluştum: "Sultanım! Bizim Kara Haydaroğlu Beğ Efendi'mizi Tanrı'ya hamdolsun yakalamışsınız" dedim. Çok hamdedip: "Evliya! Eğer Haydaroğlu ile tanışıklığın varsa yürü, gidelim. Kendisiyle konuşup teselli et. Onu öldürtmeyip Girit Adası'ndaki Deli Hüseyin Paşa'ya göndertilmesini taahhüt edip kurtulacağını kendisine bildir" dedi. Daha başka bazı talimatlar da verdi. Hasan Ağa ile ikimiz birlikte Kara Haydaroğlu'na gittik. Ben:
(197) Kara Haydaroğlu'nun bu hareketi yarasını barutla dağlamak için yapılmıştır. Eski Türkler'in kızgın demirle yara dağlayıp iyileştikleri malûmdur.

"Esselâmü aleyküm Beğim! Hoş geldin. Safa geldin" dediğimde Kara Haydaroğlu hemen:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 58 

 
"Bire hay cankurtaran Evliya Çelebim! Sen de hoş geldin ve safa geldin ama ben hoş gelmeyip işte siyaset meydanına getirildim" dedi. Sonra ben ve Hasan Ağa, Kara Haydaroğlu'nun yanma oturup konuşma sırasında kendisine teselliler verip sohbetler ettik. Haydaroğlu bana: — "Evliyam! Bilir misin? Ankara Vilâyeti yanında, Balıkhisar köyünde o kış günü bizi bastığın zaman senden nasıl can kurtardık? Nasıl gafildik? Kadınlar gibi ateş başında oturuyorduk. O zaman senden gergi can kurtarabildik ama şimdi bu Hasan Ağa'nın sayesinde can kuşu uçacak gibi görünüyor, Evliya Efendi" dedi. Hasan Ağa kendisine: "Ya beğim, Evliya Çelebi'yi bilir misin" diyince Haydaroğlu: "Ankara Vilâyeti'nde bir gün 12 atlı ile bir köyde ateş başında oturuyorduk. Bunlar 50 atlı ile bizi bastılar. Hele Allah'a şükür el kaldırmadılar. Aklımız başımızdan gidip bir gece bunlarla can sohbetleri ettik. Evliya Çelebi'ye bir çakmaklı tüfek ile 300 altın verip o gece zevk ve safalar ettik" dedi ve ağlamaya başladı. Ben üzülüp: "Ne ağlıyorsun beğim? Padişah huzuruna vardıkta, Padişahım, kuşça canıma kıyma. Beni Girid'e Deli Hüseyin Paşa'ya gönder. Din uğruna orada Kâfir'e kılıç vurarak şehit olayım de" dedim. Kara Haydaroğlu: — "Behey Evliyam! ölüm olduktan sonra sızlamak ne boyuna borç ala? Ben bir can için minnet mi ederim" dedi. Ben: — "Ne? Hele beğim Girit fethinde bulunup orada bir Sancak Beği ol. Bir zaman da orada, hem de din düşmanlarına kılıç çal. Benim istediğim budur. Eğer sen böyle dersen Saadetli Padişah hazzedip seni Girid'e gönderirler" dedim. Kara haydaroğlu: — "Gel Evliyam, senin ağzını öpeyim. Sen iyi diyorsun ama Evliya efendim, ben bana ettim, ben bana" diye oyluğunu açtı. Ne göreyim? Parmak kalınlığında kurdlar! Yara çürüyüp oyluğu parça parça olmuş. Kokusundan adam yanına varamaz. Yine Haydaroğlu sözüne devamla: "Evliyam! Gönlümü avundurdun. Allah senden razı olsun" diyip hemen koynundan bir altın, mine zarflı saat çıkarıp: "Şu, kendi bağının koruğu helvasıdır. Yine sana nasip oldu" diye bana ihsan etti. Allah bilir ki yıllarca önce "İshaldi" adlı kasabada Kara Haydar'ın kendisi bizi vurup kırıp benim bunca malımı almıştı. Yetmiş yedi kere kendileriyle beraber dağlarda yatıp kalkmıştım. Sonra bu saat oğluna geçmişti. Kaya Sultan'ın ihsanı fevkalâde bir saatti.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 59 

 
Ben tanıyıp: "Bire beğim! Bu saat vaktiyle benimdi" dedim. Haydaroğlu: "Doğrudur! Babam merhum senin malından bana vermişti. Yine sana nasib oldu. İşte Hasan Ağa'ya sor. Şimdi yollarda gelirken bu saat dolayısıyla her zaman seni anıp Melek Ahmed Paşalı Evliya Çelebi'nin saatidir diye seninle dağlarda ve bellerde gezdiğimizi zikrederdim" dedi. Akşama kadar nice şeyler konuşup sözlerimin özeti kendisini teselliden ibaretti. Ertesi günü sabahleyin Üsküdar'dan usta bir cerrah gelip yarasını seksen yıllık saf şarapla yıkayarak bütün çürük etlerini sıkardı. Meğer oyluk kemiği parçalanmış. Cerrah: "Bu iyileşmez" diye yarasına merhemler sürüp sararak büyük alayla Üsküdar'dan İstanbul'a Koca Sadırazam'a götürdüler. Ben dahi görmek için birlikte gittim. Sadırazamın oğlu Süleyman Beğ Efendi'nin yanında idim. Koca Mevlevi Sadırazam Hehmed Paşa, huzurundaki Haydaroğlu'nu söyletmeye başladı: — "Niçin bu kadar zamandır haramilik edip Tanrı kullarını öldürdün" dedi. Kara Haydaroğlu, Büyükveziri Mevlevi külâhıyla görünce: — "Dede Efendi! Kurt oğlu kurt idim. Kişi aldığına göre satar. Baba ve atasından gördüğünü işler. Hüküm Tanrı'nındır" dedi. Büyükvezir, cerraha yarasını sordu. Cerrah: "Tedavi edilmez" dedi. Hasan Ağa aradan: — "Sultanım! Girid'e gönderin" diyince Büyük vezir: '"Nola? Şimdi gönderelim" dedi. Hasan Ağa ve 40 kadar adamına fâhir hil'atler ihsan olunduktan sonra Büyükvezir yine söze başladı; "Bire Kara Haydaroğlu! Niçin Kütahya Veziri Küçük Çavuş Paşa gibi bir veziri bozup öldürdünüz" dedi. Kara Haydaroğlu: "Savaş halidir, öyle olur. Benim yanıma bağlı getirdiklerinde Tanrı resulünün bayrağını taşır bir Osmanlı vezirinin ırzı, haysiyeti vardır diye malını kendisine verip serbest bıraktımdı. Sonra Katırcıoğlu arayıp bularak şehit etmiş. Benim haberim yoktur" dedi. Paşa: — "Ya şehit ettinizse tuğ, davul, sancak gibi hazine malları ne oldu? Bu kadar yıl baban harami idi. Onun elde ettiği mal ve senin bunca zamandır ondan, bundan aldığın mal hangi dağlarda gömülü ve hangi şehirlerin bataklarında saklı" diyince Haydaroğlu: — "Sultanım! Bunun sorgusu mahşerde olacaktır. Çıkası bir canım için bu kadar Tanrı kulunu ele verip ateşe yakarak onlarda olan ve bellerde gömülü bulunan malları asla

www.atsizcilar.com   

Sayfa 60 

 
söyleyemem. Koca Vezir! Gün akşamlıdır. Dün doğdum. Bugün ölürüm. Hemen işini gör" dedi. Sadırazam: "Nola? Baş üstüne" dedi ve Asesbaşı'ya: — "Varın, Parmakkapı'da asın" diye ferman etti. Haydaroğlu'nu bir hamal beygiri üzerine bindirdiler. Büyük bir alayla beygir üzerinde iki yanına arslan gibi alayla bakarak Parmakkapı'ya giderken ben de atıma binip ağlayaraktan beraber gittim. Oraya vardığımda boğazına ipi geçirip sağlam urganın ucunu bağladıktan sonra altından hamal beygirini çektiler. Beygir onun yükünden kurtuldu. Haydaroğlu ruhunu teslim etti. Her şeyi kendi ile Tanrı arasında olarak gitti. Nice ikram ve ihsanlarını görüp birçok zaman birlikte yemek yemiştik. Benim tarafımdan Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Fakat bütün Anadolu halkı şerrinden kurtuldu. Tanrı'nın hikmeti, Dördüncü Sultan Mehmed'in cülûsu başındaki ilk gazası bu Haydaroğlu'nun öldürülmesidir. O gece evimize varıp bütün dostlar, akrabalar ve yakınlarla vedalaştık. Yine Üsküdar'ı geçip bazı levazımlar aldık. Yine Üsküdarlı Mahmud Efendi'yi ve Karaca Ahmed Efendi Hazretlerini ve yatmakta olan büyük evliyaları ziyaret ederek ruhaniyetlerinden yardım diledik, îşte böylece Şam'a doğru yola çıktık. 1058 Şabanı Sonunda (=18 Eylül 1648) Üsküdar'dan Şam'a Giderken Konduğumuz Konaklar Üsküdar'da bir ay durulduktan sonra doğuya gidilerek "Kartal" ve "Pendik" köylerinden geçildi. "Gebze" durağına vardık. Buradan tepe aşağı inerek "İçme Suyu" iskelesine geldik. Burası büyük iskeledir. Burası 1050 yılındaki ilk seyahatimizde müshil suyu ile, falanı ile yazılmıştır. Ama bu sefer iskelede iki gün durup 200 tane at kayığı ile güzel bir havada karşıya geçerek "Dil Hanı"na geldik. Bu da evvelce anlatılmıştır. Buradan kıbleye 8000 adım giderek "Hersek" kasabasına geldik. Hersek Kasabası: 861 tarihinde (=29 Kasım 1456-18 Kasım 1457) Fatih Sultan Mehmed Han Hersek kıralının başkenti olan "Bulagay" kalesini kuşatıp fethinde güçlük çekerken içerden kıralının oğlu kementle dışarı inip Fatih'in huzurunda Müslüman olmuş ve kalenin nasıl alınacağını göstermiştir. Tanrı'nın emriyle kale fethedilip ganimet mallarıyla birlikte, Müslüman olan Hersek Kıralı oğlu Ahmed Beğ'e sancak olarak ihsan edilmişti. Ahmed Beğ oralarda babasından kalan sair 76 tane kaleyi de fethederek İslâm ülkesine katmış, bu hizmeti Padişahça makbul tutulup kendisine Bosna Eyaleti ihsan edilerek vezir olmuştu. Bu Hersek kasabasının yeri verimli ve boş bir yer olup hacıların geçit yeri olduğundan vezir burada gaza malından 700 evlik bir kasaba yaptırır ve ahalisinin her türlü vergiden bağışlanmış olduğuna dair Padişah emri alır. Ahali de gidip gelene ibadethane olmak üzere bir minareli, geniş haremli, iki kubbeli güzel bir cami yaparlar. Ayrıca 1 mescidi, 1 medresesi, 1 mektebi, 1 tekkesi, 2 hanı, 1 hamamı, bir aş verilen imareti vardır. Konuk evinde gelip gidenleri, misafirleri barındırırlar. Mihmandarlar kervansarayın her ocağına birer testi çorba, adam başına birer parça ekmek ve birer yağ kandili getiriler. Her at ve devenin başına birer torba arpa getirip hizmet ederler. Evkafı büyüktür. 75 dükkânı vardır. Sonradan yapılan 5 hanı vardır. Binaları hep kiremitlidir. Ama Hersekoğlu Ahmed Paşa'nın bu kasaba içindeki bütün cami ve imaretleri kurşunlu büyük yapılardır. Bunun için Hersek kasabası derler. Suyu ve havası ağırdır. Serçeyi sıtma tutar. Halkı hep sarı benizli "Türkler'dir. Alışverişe, kazanca elverişli kumsal, düz bir yerdedir. Oradan kıble yönünde 7 saatte Derbend köyü durağı vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 61 

 
Derbend Köyü: Bolu kazası içinde 100 evli, 1 camili, 2 hanlı, mamur, vergilerden muaf bir köydür. Gayet mamurdur. "Yalakâbâd" kalesinden beriye 40 tane geçit dereleri vardır. Halk o dere geçitlerini temizlemeye ve yolcuları kılavuzlarla geçirmeye memurdur. Bu geçitlerde harami eksik olmaz. Yine kıble yönünde dağları ve ormanları geçip İznik gölü kıyısında "Sülen" köyüne geldik. 100 evli, bağlı bahçeli, servili beldeciktir. İznik: Padişahtan padişaha geçmiş olan bu şehir İstanbul tekfürü Puzantin oğlu Elinam adlı kıralın elinde iken 731 tarihinde (= 15 Ekim 1330-3 Ekim 1331) Orhan Gazi kuşatmış, bu kuşatma 7 ay uzamıştır. Nihayet kuşatılanlara Gemlik iskelesinden yardım geldiği vakit Orhan Gazi, maiyetini teşvik ederek gelenlere öyle bir satır vurdu ki hepsi gölde boğuldu. Tekrar kaleyi kuşatarak yıkılmış yerlerden İslâm gazileri örümcek gibi hisarın tepesine çıkarak ezanlar okudular. Bu kale kılıçla fethedildigi için hâlâ Orhan Gazi Camii'nde hatip, minbere kılıçla çıkar. Osmanlılar'ın ilk büyük savaşlarından biri budur. İznik, Hüdavendigâr Gazi yazdırmasında Bursa Sancağı toprağında hâkimliktir. 300 akça payeli kazadır. Köylerinden kadısına yılda 7 kese hâsıl olur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Müftü ve Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, bilginleri, iyi ve uysal, dindar adamları vardır. Şehir Naibi, Kapan Muhtesibi vardır. Lâkin iç El olduğundan kalesinin Dizdar ve neferleri yoktur. Sadece Celâli korkusundan birkaç kulesi mamur ve kapıları kapalıdır. İznik Kalesi gölün kıyısında, düz ve geniş bir ovada, kare şeklinde, tuğladan yapılmış bir yapıdır. Her tuğlası onar okka gelir. Horasan harcı, kerpiç ve alçı taşıyla yapılmıştır. Duvarının boyu 40 zira, eni 7 arşındır. Birbirine yakın 366 kuledir. Bedenleri zamanla harap olmuştur. Çevresindeki hendek toprak ve kumla doludur. Çepçevre büyüklüğü 6000 adımdır. Dört köşesinde 4 kapısı var. Göl kıyısındaki kapısı batıya bakar Göl dahi kalenin batısındadır. Kıbleye bakan Yenişehir Kapısı vardır. Kale duvarına sarmaşık sarılmıştır. Dışında asla imaret yoktur. Kale içinde 18 mahalle ve 1000 tane kiremitli, bağlı bahçeli, alçak, yüksek mamur evleri vardır ki kalenin kıble yönüne düşerler. Kalenin doğusunda nice bin ev yıkıntıları, bağlar, bahçeler, zeytin, servi, ceviz ağaçlı sınırları belirsiz cami meydanları vardır. Asıl şehirde 26 cami vardır. En meşhuru Orhan Gazi Camii'dir. Kiliseden camiye çevrilmiş, kurşunla örtülü büyük bir mabeddir. Çarşı içinde olmakla kalabalık cemaati vardır. Bir minarelidir. Lâkin sonra yandığından Süleyman Han, Mimar Sinan'a tamir ettirmiştir. "Şeyh Esrefoğlu Camii" kırmızı kiremitle örtülü, kâşî çini (198) ile süslü, aydınlık bir camidir. Eş-refoğlu da içinde gömülüdür. Orhan oğlu Süleymanşah Camii: Kurşunlu Cami budur. Şeyh Kubül'ayn Camii: Kurşunsuzdur ama cemaati kalabalıktır. Hayreddin Paşa Camii: Yeşil Cami diye ün almış güzel bir camidir.
(198) "Kâşî" bir türlü sırlı çinidir. İran'ın "Kâş" şehrinde yapıldığı için bu adı almıştır.

Mescitleri hep mamurdur. En eskisi Yenikapı dışında "Orhan Gazi Mescidi"dir. Cemaatsiz, acayip bir mescittir. Ona yakın bir yerde, akrabalarımızdan "Yakub Ece oğlu Mahmud Çelebi Mescidi" kurşunla örtülü mamur bir mescittir. Lâkin abdesthaneleri harap olmakla

www.atsizcilar.com   

Sayfa 62 

 
şehir halkı bana "tamir et" diye ısrar ettiler. Ama yolcu olduğumuzdan iktidarımız olmayıp vazgeçtik. Dönüşte onarılmasını Tanrı nasib ede. Zira birçok sultanların yarlıglarıyla tevliyeti irsen bana intikal edip hâlen benim elimdedir. Şehrin 7 medresesi var ise de "Süleyman Paşa Medresesi" hepsinden mükellef olup hususî dârülhadîs ve dârülkurrâsı da vardır. 46 Sibyan Mektebi vardır. "Orhan Gazi Mektebi", "Süleymanşah Mektebi", "Aziz Mektebi" "Tekioğlu Mektebi" gibi büyüklerinden her yıl yavrucuklara esvaplar çıkar. Tekkeleri 7 tanedir. Ama kutublar kutubu "Eşrefoğlu Tekkesi" meşhur olup dervişlerle dolu, dokuz revaklı bir tekkedir. İmâretleri de 7 tanedir. Hayreddin Paşa'nın iki İmâreti vardır. Biri eski, öteki Yeni İmâret adıyla meşhurdur. Zengine, yoksula her gün çorbası boldur. Bundan başka Orhan Gazi İmâreti ramazanda daima açıktır. Balabanoğiu İmâreti ve Eşrefoğlu'nun tekke İmâreti dahi meşhurdur. îki tane çifte hamamı vardır. "Tekioğlu Hamamı" suyu ve binası güzel, aydınlık bir hamamdır, öteki "Yeni Hamam" dahi ferah ve güzel bir hamamdır. Tüccarların hanı olarak Rüstem Paşa Kervansarayı vardır ki Mimar Sinan yapısıdır. 7 tane çeşmesi vardır. 948 yılında (= 27 Nisan 1541-16 Nisan 1542) yapılmıştır. 600 dükkanlı çarşısı vardır. Kagir bedesteni yoksa da her türlü kıymetli eşya vardır. 9 yerde üstad kâşî yapımevleri vardır. Ahmed Han çağında 300 tane imiş ama viran olmuş. Bu şehir beşinci İklimde olmakla suyu ve havası güzeldir. Güzelleri övülmeye değer. Halkı çoklukla çuka ferace, kontoş ve serhaddî (199) giyerler. Yiyecek ve içecekleriyle sanatlarına gelince: Bağ ve bahçeleri, servili bostanları ve zeytini vardır. Beyaz somunu, tahıllarından yağlı arpası çok güzeldir. Gölünün suyu meşhurdur. Kasiden kâseleri, tabakları, ibrikleri değerlidir. Osmanlı ülkesinde ne kadar nakışlı kâşîli ayna varsa kâşîleri hep bu İznik şehrinde işlendiğinden şehrin bir adı da "Anadolu'nun Çin Maçini"dir. İnsanı hayrette bırakan, renk renk nakışlı öyle kâşîler işlenir ki anlatmakta dil cidden âcizdir. Kalenin batı yönünde, batıdan Gemlik kasabası körfezine iznik Gölü'nün ayağı akar. Çevresinde 45 tane köy vardır ki bunlar bağlı bahçeli, camili, hamamlı, küçük birer çarşılı mamur köylerdir. Gölün içinde 30 tane balıkçı kayığı vardır. En aşağı derinliği 20 kulaçtır. Dört çevresini atlı bir adam bir günde dolaşabilir. Suyu gayet güzel olduğundan 70 türlü balığı sayılır. O cümleden elhaniye, eke, sala balıklıları meşhurdur. Kokuları yoktur. Gayet güzel çorba ve tavaları olup çabuk sindirildiklerinden başka mukavvîdirler.
(199) Serhad (= sınır) halimin giydiği elbise çeşidi olacak.

Avcıları bu balıkları Yenişehir, Gemlik ve Pazar Köyü'ne götürüp kazanç sağlarlar. Suyunda civar ahalisi çamaşır yıkarlar. Hiç sabun sürmedikleri halde yine bembeyaz olur. Bu gölde bir atı 7 gün yıkasalar ve suyundan içirseler eti ve yağı ziyade olup güzelleşir. Bu gölde bulunan pullu balık gayet lezzetli olur. Ama tepesinde iki sivri kemik olur. Onu kırmalıdır. O kemikler çıkarılmadan pişirilirse balığın eti yemyeşil olur. O kemiği başka bir diri balığa sançsalar vücudu mahvolur. Onun için bu gölde bulunan diğer balıklar kemikli balıktan korkarlar. Bursa Yenişehiri, İznik şehrinin kıblesinde ve Arnavut Dağı'nın arkasındadır.(200) İznik'in lodos taralında, göl aşırı deniz kıyısında Gemlik kasabası vardır. Batı tarafındaki Pazar

www.atsizcilar.com   

Sayfa 63 

 
Köyü kasabasının minareleri görünür. Doğusunda Geyve 5 saatliktir, işte Yenişehir bu kasabaların arasında olup Engürücük ve Lefke kasabalarına 9 saattir. Ziyaretgâhları: Önce "Eşrefoğlu Rûmî" ki 70.000 müridi olan (201) bir âşıklar önderi idi. "Eşrefoğlu Rûmî" mahlesli güzel şiirleri vardır. Sofiler arasında okunur, mutasavvıfâne ve 100 makamda İlahiyat Divanı dahi vardır. Kale içinde, camisi yanında büyük bir yapı içinde gömülüdür. Bu yapının dört yanında kâşî çiniler üzerine, celî yazı (202) ile Tanrı'nın adları vesair nakışlar arasına "âstâne-i Şeyh Rûmî budur" diye yazılmıştır. Şu beyit de orada yazılıdır: Ey mürid-i sırr-ı ruhanî olan eKl-i yakın! Astân-ı Şeyh-i Rûm'a gel ki Eşrefzâdedir.
(203)

Bağdat Fatihi Sultan Murad Han'ın bu türbeyi onarmasına tarihtir: Gelip Sultân-ı bahr u her mu'ammer kıldı dergâhı, Anın itmamına târih: Es lutf-i Murad Hanî.
(204)

Molla Tâceddin İbrahim: "Hatiboğlu" denmekle ünlü, tanınmış müelliflerden bir kimse idi. "Molla Yeğen Hazretleri" telmizlerinden olup bütün ilimleri öğrenmişti. Sır Ali Efendi: Tekke yanında, Eşrefoğlu'nun oğlu Hamdi Çelebi ile bir kubbede gömülüdür. Tarihi: Guft İlmî berây-i û târih: Rûh-ı Sırr-ı Alt muhabbet bâd. (205)
(200) "Arnavut Dağı" adının bir istinsah yanlışı olması ihtimali kuvvetlidir. Burada "Arnavut Dağı" adı çok garip ve tarihle bağdaşmaz olarak kalıyor. (201) Evliya Çelebi yine mübalega ediyor. Eşrefoğlu iyi bir şairse de 70.000 mürid toplayacak kudrette bir tarikat ehli değildi. Bu rakkamı "çok" karşılığı olarak kabul etmek icab eder. (202) Celî yazı, eski yazıda kaim, güzel ve okunaklı yazı mânâsında kullanılır. (203) Bugünkü Türkçeye çevrilişi şöyledir: "Ey öte âlemin sırrını eksiksiz, şüphesiz bilen mürid! Rûm (= Anadolu) şeyhinin eşiğine gel ki o Eşrefoğlu'dur" (204) Bugünkü Türkçeye çevrilişi: "Denizler ve karalar sultanı gelip tekkeyi canlandırdı Murad Han'a ait lûtuflardan onun bitirilmesine tarihtir". İtalik harfle yazılan ve asıl beyitte Farsça olan ibare ebcedle hicrî 1033 tarihim göstermektedir. (205) Bu Farsça beytin Türkçesi: "İlmî, onun tarihi için Sırrı Ali'nin ruhu muhabbet olsun dedi." Tarih ikinci mısradadır ve 1041 yılını göstermektedir. Beytin İlmî mahlesli biri tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır.

Molla Pir Mehmed Efendi: Amasyalıdır. Eşrefoğlu yakınında gömülüdür. Bu ziyaretlerden sonra şehir ileri gelenlerinden Defterdaroğlu'lu Hasan Ağa vesair ihtiyarlarla vedalaşıp kıble yönünde 9 saat giderek "Lefke" kasabasına geldik. Lefke:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 64 

 
Kasabalılar "Levke" derler. Bursa toprağında ve eski Bursa kırallarınm yapısıdır. Sonra Osmanhlar'ın ilk beği olan Osrnan Gazi burayı Rumlar'dan almıştır. (206) Kalesi kare şeklinde, taştan, küçük ve haraptır. 150 akçalık bir kazadır. 70 kadar köyleri var. Kadısına yıllık 3 kese olur. Ayrıca hâkimi vardır. Şehir Sakarya Irmağı kıyısında olup bağlı bahçeli, 600 evli, 5 camili, 4 hanlı, hamamlı, mektepli, küçük çarşılı şirin bir kasabadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı var ama Nakîbüleşrafı ve müftüsü yoktur. Fakat bilginleri, dindar adamları, ileri gelenleri vardır. Birer buçuk okka gelir sulu ayvası olur ki, Tanrı bilir, yer yüzünde benzeri yoktur. Ayva peltesi, ayva reçeli dahi pek güzeldir. Sakarya Irmağı üzerinde uzun ve ahşap büyük bir köprüsü vardır ki ibretle bakılacak eserlerdendir. Bu şehirden kalkıp yine kıbleye giderek verimli ve mamur yerlerden geçip 12 saatte "Söğüt" kasabasına geldik. Söğüt: Bursa Sancağı hükmünde, Lefke Kazası nahiyelerinden hakimli, bağlı, bahçeli, suyu ve havası güzel bir kasabadır. Kiremitle örtülü 700 kadar Türk evlerini havi, birkaç camili, han ve hamamlı, çarşı ve pazarlı bir yerdir, övülecek nesnelerinden üzüm turşusunun çeşitleri olur ki dillerle anlatılamaz. Ertuğrul Gazi Ziyareti: Osmanlıların ulu atası olan Osman Gazi'nin babasıdır. Bunlar önce Mahan diyarından çıkıp Selçukoğulları'ndan "Sultan Alâaddin"e 300 nefer maiyetle gelip birçok büyük savaşlarda bulunarak yüz aklığı gösterince Alâaddin kendilerini boy beği edip davul ve sancak sahibi oldu. Ertuğrul Han (207) Bursa taraflarından geçip ta Kastamonu'ya varıncaya kadar kılıç vurup Tanrı buyruğu ile hangi yana yöneldiyse muzaffer olup mal ve doyumluklarla Sultan Alâaddin'e gelirdi. Sultan Alâaddin oğulsuz ölünce bütün Anadolu ileri gelenleri bu Ertuğrul Han'ı beğ nasbettiler. Fakat daha sikke ve hutbe sahibi olmadan Lefke ve Söğüt arasındaki büyük bir savaşta yaralanıp vasiyetiyle Osmancık'ı Anadolu'da (208) davul ve sancak sahibi beğ ettiler. Bu iş hicrî 699 yılında (= 28 Eylül 1299-15 Eylül 1300) olmuştu. "Ola Osman" terkibi buna ebcedle tarih düşmüştür. İlk cuma hutbesini Osman adına "Dursun Vahih" adlı zat okudu. Osman Gazi "Ede Balı" adlı evliyanın kızını alıp Orhan Beğ ondan doğdu. Ede Balı seyid olup Osmanlı Hanedanı anaları tarafından seyidlerdendir. (209)
(206) Evliya Çelebi burada da Osman Gazi'den "beğ" diye bahsetmektedir. (207) Ertuğrul'dan "han" olarak bahsetmesi bir tezattır. Osmanlı kaynaklarında Ertuğrul'dan han diye bahsedildiği hemen hemen görülmemiştir. (208) Metinde "Osmancığı diyârı Yûmân'da talbıl ve alem sahibi beğ ettiler" deniyor. Bizim eski metinlerimizde "Yûnân" tabiri Konya ve Karaman bölgesi için kullanılır. Herhalde maksat sırf burası olmadığı için "Anadolu" diye çevirdim. (209) Ede Balı halis bir Türk olup seyidlikle falan ilgisi yoktur. Bu efsane, Osmanlı Hanedanını Peygambere bağlamak için uydurulmuştur.

Osmancık, beğ olunca babası Ertuğrul'u bu Söğüt şehrinde gömüp şehri de mamur etti. Sonra Yıldırım zamanında Temürleng bu şehri yağma ve harap etmiştir ki hâlâ Ertuğrul türbesi bile o kadar mükellef bir yapı değildir. (210) Buradan kalkarak Eskişehir'e geldik. Eskişehir:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 65 

 
Kalesi Bursa tekfürü tarafından yaptırılmıştır. Müverrihler bu şehire de "Sam" yapısı derler. (211) Eski zamanda büyük şehirmiş. Hâlâ eserleri gözükür. Burayı hicrî 731 yılında (= 15 Ekim 1330-3 Ekim 1331) Rumlar'dan Orhan Gazi almıştır. Şimdiki halde Anadolu Eyaleti'nde hâkimlik ve 150 akçalık kazadır. Eşrafı ve Sipahisi çoktur. Kadısına adalet üzere 6 kese gelir. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Müftü ve Nakîbüleşrafı vardır. Kalesi harab olduğundan Dizdar'ı yoktur. Şehir 17 mahalledir. Evleri bağlı bahçeli, mamurdur. Cami ve mescitleri epeycedir. Medreseleri varsa da kagir değildir. Sibyan Mektebi, 7 tekkesi, 7 tüccar hanı vardır. Çarşısı 800 kadar dükkândan ibarettir. Havasının iyiliğinden güzelleri çoktur. Halkı, gurbet diyarında olanlara dosttur. Çuka ve fâhir kumaşlar giyen ileri gelenleri çoktur. Şehrin dört çevresi gül ve gülistan, bağ ve bostan olup tahılı çok bir şehirdir. Hatta Paşa Efendimiz'e şehir ahalisinden 1000 tane koyun, 7 at, 300 araba arpa ve buna benzer azık hediye olarak geldi. Şehrin dışında ve kuzey yönünde, bağ ve bahçeler içinde kagir kubbeleri olan bir ılıcası vardır ki büyük havuzu sıcak su ile doludur. Su çok sıcak olduğundan soğuk su katılınca mutedil olur. Çok faydalıdır. Parmakta yüzük falan gibi halis gümüşten yapılmış şeyler bulunursa sapsarı eder. Uyuz, cüzzam hastalıklarına faydalı ise de Bursa kaplıcaları gibi mükellef binalı değildir. Buradan kalkarak 8 saatte Şeydi Battal Gazi kasabasına geldik. Şeydi Gazi Kasabası: Hüseyin oğlu Cafer Şeydi Gazi'nin doğum yeri, Murad Irmağı kıyısına yakın Malatya şehridir. Babası Hüseyin Gazi, Ankara'nın kıble yönünde, bir durak uzak olan "Hüseyingazi" köyünde gömülüdür. Kendisi Rum savaşlarında şehit olmuştur. Burada gömülüdür. Kendisine âşık olan kıral kızının kabri dahi malûmdur. Selçuklular Mahan diyarından Danişmendliler'le birlikte çıkıp 476 hicrî yılında (= 21 Mayıs 1083-9 Mayıs 1084) Anadolu'da Karaman'ı aldıkları zaman burayı da fethedip Selçuk beğleri, üzerlerine kubbe, mutfak, imaret vesair şeyler yaptırmışlardır. Sonra Horasan'dan Hacı Bektaş-ı Velî kendisine tâbi 700 kişiyle Anadolu'ya gelmek için Hoca Ahmed Yesevî Hazretlerinden izin aldıkta gelip bu Seyid Battal (212) türbesinde oturmuştur. Hatta o zaman Orhan Gazi, Bursa'dan Hacı Bektaş'ı görmek için Seyid Battal türbesine gelip tanışmış ve onun ricasıyla türbe ve tekkeyi imar ederek şehrini de 1000 ev halkı yerleştirerek büyütmüştür.
(210) Bu türbenin Sultan Hamid tarafından mükemmel şekilde onarıldığı kitabın 1314 basımlı nüshasında kayıtlıdır (III, 12, dip notu). (211) Efsanevî Nuh'un oğullarından Sânı. (212) "Seyid Battal" dediği "Hüseyin oğlu Cafer Şeydim Gazi"dir.

Hacı Bektaş halifelerinden "Pirce Sultan" dahi burada tekkede oturmuştur. Şimdi de büyük tekke olup 200 den fazla iyi huylu, yumuşak, uysal dervişleri vardır. "Kâfir de olsa konuklara ikram ediniz" sözü üzere her gelene ikram ve candan hizmet ederler. Bu dervişler, sanatkârane kaşıklar, değnekler, kementler ve türlü türlü acayip şeyler yapıp gelip gidene hediye olarak verirler. Bu tekkede her derviş mutlaka bir işe memurdur. Ortalığı derleyip toplamadan başlayarak paye ala ala türbedarlığa kadar çıkarlar. Türbedarlıktan sonra tekke şeyhliğine yükselirler.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 66 

 
Tekkenin bir tarafında, büyük bir kubbe içinde Battal Gazi dinlenmektedir. Eşiğinde ve kapısının kapaklarında gümüş pullar, gümüş takma güller, gümüş kilitlerle anahtarlar var. Bu kapıdan içeri giren ziyaretçinin dehşete kapılmaması mümkün değildir. Gösterişli ve uzun bir kabir olup boyu tam 10 adımdır. Dört çevresi türlü türlü şamdan, buhurdan ve gülabdanlarla süslüdür. Baş ucunda sancaklar, oklar, yaylar ve davul vardır. Duvarlarında dervişlik cihazlarından tef, kudüm, nefir, (213) davul, zil, ok, kement, sapan, keşkül, teber ve türlü eşyalar vardır. Duvarlarda her ziyaretçinin yazdığı yazılar bulunuyor. Hatta ben dahi küstahçasına "şefaat yâ Muhammed, Evliya'ya" yazdım. Bu tekkeyi Murtaza Paşa ile ziyaret ederek aziz ruhu için bir Yasin okuduk. Paşa Efendimiz bütün dervişlerine 100 altın sadaka verip bahçesinin ortasındaki şadırvanda üç kurban kesti. Orada, kapı arasında "Gizlice Baba Ziyareti" vardır. Bu zat tâ Horasan'dan 70 okkalık keçe hırka ile yaya olarak gelip bu eşiğe ayak basınca aşkının şiddetinden, kapısı eşiği mermerini öperken diş vurup ısırınca mermeri kırar. Dişini de kırarak kan saçar. Sonra o diş ile kırık mermeri oradan söküp çıkarırlar. Gizlice Baba türbenin duvarında durur. Bu ziyaret, tekkede yokuş yukarı bahçeye çıkarken kapı arkasındadır. Baştanbaşa gök renkli kurşun olup bir konaklık yerden mavi kurşunlarının ışıltısı denizin dalgalanması gibi göze çarpar. Kasabanın kalesi bir tepe üzerinde olup haraptır. Varoşu 150 evli, bağlı bahçeli; camisi, hamamı, hanı, küçük çarşısı olan bir kasabacıktır. Hatta aşağı derede kiremitle örtülü 70 ocaklı büyük bir hanı vardır ki Bağdat Fatihi Dördüncü Murad Han'ın Silâhdar ve Musahibi Mustafa Paşa, Bağdat seferine giderken yaptırmıştır. Bunun civarında "Molla Gören Tâceddin"in kabri vardır. Bu zat Saruhanlıdır. Bu Şeydi Gazi şehrinde müftü iken şehid olmuştur. Han civarında bir set üzerinde gömülüdür Bu zattan sonra Şeydi Gazi 150 akça pâyeli kaza olmuştur. 76 parça nahiye köylerinden kadısına adalet üzere yıllık 4 Rûmî kese geliri vardır.
(213) Boynuzdan yapılmış uzun boru.

Kale dibinde, caddeden uzak bir yerde, Battal'a âşık olan kıral kızı gömülüdür. Buradan kalkıp mamur köyler içinden giderek 8 saatte "Bayat" (214) durağına, oradan da 5 saatte "Bolvadin" kasabasına geldik. 150 akçalık kazadır. Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, ileri gelenleri, eşrafı vardır. Fakat Müftü ve Nakîbi yoktur. Camilerinden "Rüstem Paşa Camisi", Süleyman Han'ın vezirinin camisidir ve Mimar Sinan yapısıdır. Aydınlık mabeddir. Buradan 8 saatte "Şebin Hisar" (Aksar)a Şebin Hisar = Akşar: "Akşehir"in galatı meşhurudur. Bazıları "Ahırşehir" derler. Bazıları da büsbütün "Aksar" derler. Türlü türlü lehçelerle söylenir. Aslı Rum şehirlerindendir. Kurucusu, Rum Kayserinin kızı "Sine" adlı bir kıral kızıdır. Bu sebepten Rum tarihlerinde adı "Sinehisar" dır. Konya'nın kuzeyinde olup Konya onun kıblesinde üç günlük yoldadır. 17'nci iklimin ortasında olup suyu ve havası soğuktur. Hâsılı, yazı yaz, kışı kıştır. Bunu 793 tarihinde (= 9 Aralık 1390-28 Kasım 1391) Yıldırım Han, Karamanoğulları eşkıyasından alıp öylece hacıların yolu emniyete girdi. Süleyman Han'ın yazdırması üzere şimdiki halde Karaman Eyaleti'nde Sancak Beği tahtıdır. Beğinin hası 190.500 akça olup 500 askerle hükümet eder ve yıllık 20 kese hâsılı olur. Sancağında 16 zeamet sahibi ve 122 Tımarlısı olup Cebelileriyle seferde 800 askeri olup Paşası, Alaybeğisi sancağı altında
(215)

geldik.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 67 

 
sefere giderler. Alaybeğisinden başka Çeribaşısı, Yüzbaşısı vardır. 150 akçalık kazadır. Bazen de 300 akça ile lûtfolunan yüksek bir makamdır. Nahiyelerinden kadısına yıllık 8 kese hâsıl olur. Müftüsü, Nakîbüleşrafı vardır. İleri gelenleri, eşrafı çoktur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Naibi, Şehir Muhtesibi, Şehir Subaşısı vardır. Kalesi bir tepe üzerinde olup fethinde güçlük çekildiği için haraptır. Onun için Dizdarı ve kale neferleri yoktur. Şehir güzel kokulu otlarla dolu bir ovada olup yüksek ve alçak güzel evleri vardır. Mescitleri, tekkeleri, medreseleri, mektepleri, han ve imareti, müzayede çarşısı vardır. Havası, suyu güzel olduğu için halkın sağlam olması tabiîdir. Bilginleri, doğru kişileri, beğleri ve Sipahileri, fâhir giyimler giyen muhteşem adamları vardır. Hepsi tüccar, hizmet ehli (memur), sanat sahibi, yabancılara dost adamlardır. Şehrin kıble yönü dışındaki ovada "Molla Şeyh Hoca Nasreddin" gömülüdür. Kendisi Akşehirlidir. Gazi Hüdavendigâr'a yetişip Yıldırım Han zamanında yaşamıştır.
(214) Metinde "Babad" (Babd) şeklindedir. Seyitgazi ile Bolvadin arasında bugün büyük bîr "Bayat" köyü olduğu için "Babad" imlâsının bir istinsah yanlışı olduğunu sanıyorum. (215) Bugün Şebin Karahisar diye Türkiye'nin doğusunda, Giresun ilimizdeki kasabaya deniyor. Bugün "Afyon Karahisar" denen şehir eski metinlerde Şebin veya Sabin Karahisar' diye adlandırılmıştır. "Sahip Karahisar" dan galat olabilir. Fakat Evliya Çelebi'nin bahsettiği şehir, Nasreddin Hoca'nın şehri olan Akşehir'dir.

Erdemli, hazırcevap, keramet sahibi, filozof, din ve dünya işlerinde doğru bir ulu can idi. Temür'ün meclisinde bulunmuştur. Temür Han, onun sohbetinden hazzedip onun hatırı için Akşehir'i yağmadan bağışlamıştır. Herkesin dilinde bu hocanın öğüt ve latifeleri darbımesel gibi kullanılmaktadır. Onlardan biri şudur: Bir gün Temür, Hoca ile hamama gidip birer futa ile yıkanırlarken konuşma sırasında Temür: "Hoca Efendi! Ben ki cihangir bir şanlı padişahım, satılmaklığım lâzım gelirse beni kaça alırsın" der. Hoca: "Kırk akçaya ancak alırdım" cevabını verir. Temür: "Behey Hocam! Benim futam kırk akça eder" der. Hoca: "Ben de zaten kırk akçaya futayı alıyorum. Yoksa senin gibi bir Moğol parçasını ne yapacağım? Bir mangır bile etmezsin" diyince Temür Han, hazırcevaplığından hazzaderek birkaç ihsanlarda bulunur. Daha nice yüz binlerce latifeleri var ki dillerde destandır. Yıldırım Han'ın ölümünden sonra Çelebi Sultan Mehmed çağında ölüp bu Akşehir dışındaki kubbe ve malûm türbesinde gömülüdür. Dört tarafı parmaklıkla kuşatılmıştır. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. (216) Gece yarısı göç boruları çalınıp bütün ağırlıklar gitti. Ben de hademelerimi gönderip bir kölemle şehirden çıktım. Hoca Nasreddin'i kim ziyaret ederse hatırına letaifinden bazı şeyler aklına gelip mutlaka güler derler, acaba doğru mudur diye anayolun sol tarafında mezaristana sapıp kabrine at ile vardım. Bir kere:: "Esselâmu aleyküm yâ ehli'l-kubûr" (217) dedim. Hoca Nasreddin'in türbesi içinden: "ve aley-kümüsselâm ey cân-ı hümâm" (218) diye bir ses gelince atım ürküp iki ayağı üzerine kalktı. Fırlayarak mezaristan içinde şaha kalkıp bir ayağı bir kabre girdi. Ben zavallı az kalsın kabir azabı çekeyazdım. Yine Hoca'nın türbesinden biri: "Ağa! Sadakanızı veriniz de güle güle gidiniz. Beri geliniz, beri" diye haykırdı. Meğer türbedarmış. Ben: "Bire herif! Ben kabirdekilere selâm verdim. Sen onlardan değilken niçin selâm aldın" diye birkaç akça sadaka verdim. "Var, yardımcın Allah ola" diye etti. Doğrusu şu hale ben de güle güle geçtim, gittim. Molla Hüsrevoğlu Mustafa Efendi, Bursa'da Zeyneddîn-i Hâli Tekkesi'nde "Dürer ü Gurer"i telif eden Molla Hüsrev'in tourunudur, Üsküp civarında İpek şehrinde dünyaya gelmiştir. Hoca Nasreddin civarında yatmaktadır. Buradan kalkarak 9 saatte "Ilgın" kasabasına geldik.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 68 

 
Ilgın: Eski zamanda büyük şehirmiş. Celâli ve Cemâli kıyıcılığından harap olmuştur. Ilgın denilmesine sebep ılıcası olmasıdır. Çünkü ılıcaya kudretten ılınmış ısı su mânâsına olarak "ılgın" derler.
(216) Tabiî, bu hikâye tamamen hayalîdir. Aksak Temür kendisine böyle bir söz söyletmeyeceği gibi hiçbir Türk de devlet büyüklerine karşı bu şekilde konuşmamış, konuşmayı aklına getirmemiştir. Bundan başka Nasreddin Hoca'nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı bile kesin olarak belli değildir. Akşehir'deki acayip türbe hiçbir şey ispat etmediği gibi onun Selçuklular'ın son çağında yaşadığını ileri sürenler de vardır. Temür'ün ünlü Osmanlı şairi Ahmedî ile nükteli konuşmaları hakkındaki söylentiler de tarih bakımından müsbet sayılamaz. (217) "Ey mezardakiler. Sizlere selâm olsun". (218) "Ey himmet sahibi can! Size de selâm olsun".

Karaman Eyaleti'nde Akşehir nahiyelerinden 150 akçalık kazadır. Askerî tayfası çok olduğundan Sipah Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı tarafından hükmolunur. Şehri geniş bir ovada olup bağlı bahçelidir. Camisi, mescidi ve Mustafa Paşa Kervansarayı adıyla kervansarayı vardır. Ilıcası, Ilgın'ın batı tarafında bir bayır dibinde bir pınardır. Sultan Alâaddin nıkris (= damla) hastalığına tutulduktan sonra burada iyileştiği için üzerine küçük bir kubbe, bir camekân yapıp arslan başı gibi iki mermerden, havuza su akar. Sıcaklığı mutedildir. Bazı kimseler testiler içinde soğutup içerler. Gayet lezzetli ve şirindir. Cüzzam, felç, uyuz, çarpıntı, zâtülcenb hastalıklarına faydalıdır. Burada aziz arkadaşımız merhum "Fehim Çelebi"nin kabri vardır. Bu zat, Eyüb Paşa ile Mısır'a gitmişti. "Mezâkî Süleyman Efendi" kendisini gözden düşürecek şekilde konuşa konuşa nihayet gözden düşürüp bıraktı. Fehim, yürek yarasıyla izin alıp dönerken bu Ilgın'da ölüp şehirde, cami mihrabı önünde gömüldü. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Fehim 17 yaşında iken divan tertip etmiştir. Divan şairler arasında şimdi de pek değerlidir. Zamanın Örfî ve Sâib'idir. (219) Figaniyesine, na'tına zamanımız şairleri nazire söyleyememiştir. Letâifine dair on lisan üzere (220) tavil bahrinden 12 bendli bir hicviyesi vardır. O dahi garip bir lehçedir. Gerçi dilinde biraz kekemelik vardı ama hayal genişliği ve keskin fikirliliği zamanımız şairlerinde yoktur. Babası Mısır Fellâhları'ndan kürek yapıp satan bir adamdı. Zavallı Fehim 21 yıl yaşadı. Murad'a eremeden gurbetten gurbete dolaşarak Ulu Tann'nın huzurunda Peygamber'e na'tmı okumak için Cennete vardı. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Ilgın ileri gelenlerinden ve Melek Ahmed Paşa Efendimiz'in ağalarından "Kefeli İbrahim Ağa", "Ramazan Ağa", "Meslekî Kadıoğlu İbrahim Çelebi" vesair tanışlarla vedalaşıp batıya 9 saat giderek "Konya" ya geldik. Konya Konya'nın kurucusu, Yunanlılar'dan Yanuvan Tarihi sahibine göre Harkılan oğlu Aleksandıran oğlu Nişan'dır. Sonra Hazreti Ömer'le mektuplaşan meşhur kayser ikinci defa onarmıştır. Buraya Muhammed ümmeti'nden ilk gelen Selçuklular'dan Alâaddin Keykubad'dır. Bu da Rûm (= Anadolu) Selçukluları'ndandır. Selçuklular, Mahan diyarından Danişmendoğulları'yla gelerek Azerbaycan memleketlerini fethederek amcaoğulları olan "Çobanbay"ı buraya hâkim nasbettiler. Fakat bu aralık İran'da "Ebûsaid" cihangir padişah olduğundan "Çobanbay" veziri yerinde idi. Bunun çocuklarına "Çobanoğulları" derler. Sonra Ebûsaid bir kız meselesinden Çobanoğulları ile Pasin Ovası'nda savaştı. Her ne kadar Selçuklular ve Danişmendliler yardım ettilerse de yine Çobanlılar yıkılıp devletleri Akkoyunlular'a geçti.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 69 

 
(219) Evliya Çelebi'nin bahsettiği bu Fehim, Türk Edebiyatı Tarihinde "Fehîmi Kadîm" (= Eski Fehim) diye anılan şair olup 1058 de ölmüştür. Adı Mustafa'dır. Bir de 1262'de ölen Fehim Süleyman vardır. Bursalı Tahir Beğ, Fehim'in İstanbullu olup "Uncuoğlu" diye anıldığını söylüyor ki Evliya Çelebi'nin, Mısırlı bir Fellâh'ın oğlu olduğu hakkındaki sözlerine uymuyor. Örfî ve Sâib iki büyük İran şairi olup 1087 de ölen Sâib Tebrizli ve Türk'tür. Türkçe şiirleri de vardır. Örfî ise Şirazlı olup 999'da ölmüştür. (220) On lisan diyerek Evliya Çelebi'nin ne kasdettiği anlaşılmıyor.

Danişmendiler ile Selçuklular ilerleyerek Sivas ve Amasya'yı zaptettiler. Danişmendliler burada Niksar (221) şehrini başkent edindiler. Sonra bunların yardımıyla Selçuklular Konya'yı zaptedip orada istiklâl kazandılar ki bunların son zamanında da Osman Gazi davul ve sancak sahibi oldu. İşte Konya Kalesi'nin üçüncü yapıcısı da Selçuklular'dan Sultan Alâaddin'dir. Konya Kalesi 569 tarihinde (= 12 Ağustos 1173-1 Ağustos 1174) yontma taş ile Mesud oğlu Sultan İzzeddin Kılıç Arslan tarafından yapılmıştır. Sağlamlaştırarak kalenin dördüncü yapıcısı olmuştur. Bir köşk ve divanhane yaptırmıştı ki o asırda kisrâların sarayından nişan verirdi. Depremden yıkılınca Selçuklu Keykubad onararak büyük bir hendek yaptırmıştı ki derinliği 11, genişliği 50, duvar boyu 30 zirâdır. Dışarı katındaki hisarın duvarı çepeçevre 10.000 germe adımdır. Atpazarı Kapısı üzerine zincirlerle asılmış bir kuru at kafasına gem vurup ibret olsun diye koymuşlardır. Binici olan bu memleket ahalisine öğüt için konmuştur. Yani avrata ve ata güvenmeyip at, kuru kafa bile olsa başından gemi eksik etmeyerek yuları ve dizgini eksik etmeyesin demektir. İç kalesinin büyüklüğünü bilmiyorum. Bu kale Selçuklular zamanında 12 kapılı idiyse de, Osmanlılar eline geçtikten sonra 4 tanesi bırakılıp ötekiler kapatılmıştır. Dört köşesi beyaz mermerle türlü türlü, hendesî çizgilerle süslü, kubbeli ve sanatkârane bir kaledir. En sonra Gıyâseddin oğlu Sultan Alâaddin yeniden yaptırmıştır. Sonra Erzurum taraflarında yağma ve çapul çoğaldığından intikam almak üzere iken babası merhum olmuştur. Anadolu Selçukluları'nın sonu bu Alâaddin'dir. Hepsi 14 padişahtır. 699 tarihinde Ertuğrul Beğ'in oğlu Osman Beğ hutbe okutup sikke kestirerek emîr olmuştur. Bu Konya yöresi Karamanoğulları'nın ellerinde kalıp Kosova savaşında Hüdavendigâr Gazi şehid olduktan sonra önce itaatli olan Karamanoğulları dahi isyan etmiştir. Bunun üzerine 792 tarihinde (— 20 Aralık 1389-8 Aralık 1390) Yıldırım Bayazıd Han kalabalık askerle yıldırım gibi gelip Konya kalesini aman zaman vermeyek fetheyledi. Böylece Selçuklular'ın eski mülkü Konya dahi Osmanlı şehirlerinden oldu. Kanunî Sultan Süleyman Han yazdırışı üzere şimdiki halde Karaman Eyaleti adıyla başka eyalet olup paşa karargâhıdır. Paşasının hası 660.070 akçadır. 2000 askerle eyaleti idare edip 50.000 kuruş tahsil ederek gider. Bu eyaletin Hazine Defterdarı, Defter Kethüdası, Defter Emini, Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini vardır. Eyalette 7 sancak vardır. Paşa şehri olan Konya Sancağı'ndan başka "Kayseri?', "Niğde", "Yenişehir", Kırşehri", "Akşehir", "Aksaray" Sancaklar» vardır.
(221) Metinde "Ilgın Niksar" seklindedir. Ilgın'ın fazla olduğu bellidir. Danişmendliler Ilgın'a hâkim olamamışlardır.

Zeametleri 68, tımarlan 2111 tanedir. Defterdarının hası 65.000, Defter Kethüdası'nın hası 6500 dür. Tımar Defterdarı da böylecedir. Alaybeğisi, Çe-ribaşısı, Yüzbaşıları vardır. Bu eyaletteki tımar ve zeamet sahipleri, seferde, Cebelileri ile, Paşasının askeriyle 12.000 seçme kılıç askeri olur. Savaşta bir tımarlı bulunmasa tımarı başkasına verilir. Konya 500 akçalık mollalıktır. Nahiyelerinden kadısına yıllık, adalet üzere, 20 kese hâsıl olur.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 70 

 
Mezhepleri hep Hanefî'dir. Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, bilginleri, dindar adamları vardır. Mevlevi dervişleri de çoktur. Asker tayfası çok olduğundan Sipah Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı yerine bir azametli Yeniçeri Çavuşu ve Muhtesib Ağası, 3 yerde Şehir Naibi ve Şehir Subaşısı, Bac Alıcısı, (222) Kale Dizdarı, 40 tane büyüklü küçüklü topu, yetişir derecede cebehanesi vardır. Toplu bakışla mamur bir şehirdir. Bu büyük şehir Meram Dağı'nın doğusunda düz bir ovada olup dağa bir saat mesafededir. Camilerinin en eskisi iç kalede "Birinci Sultan Alâaddin Camisi"dir ki dil ve kalemle anlatılamayacak kadar sanatkârane bir camidir. Lâkin iç kalede olduğu için cemaati kalmamıştır. Bu iç kale yüksek bir yerde olup mükellef ve mükemmel cebehanesi ve topları vardır. Bu kalenin doğu ve kuzey yönleri ova ile bir gölceğizdir. Konya'dan geçen bütün pınarlar bu göle dökülür. "Sultan Süleyman Han Camisi" birer tabakalı iki minareli, geniş haremli, has kurşunla örtülü bir camidir. Konya'nın mescitleri de çoktur. Dârüttedrislerinin en meşhuru "Nalıncı Medresesi"dir. 11 tane dârülkurrâsı, 3 tane dârülhadîsi vardır. Sibyan mektepleri 170 tanedir. Her yıl hediyesi verilen 40 kadar tekkesi vardır. En meşhuru "Şems-i Tebriz'i Tekkesi"dir. Yüksek bir kubbe altında olup orada dahi Mevlânâ ayini yapılır. Mahkemeye yakın, eski bir tekkedir. Çeşmeleri de çoktur. Kaynakları hep Meram Dağı'nda olup taksim kubbesinden gelir. 300 den çok sebili vardır. 11 tane aşevi olup nimeti her zaman bol olanları "Mevlânâ Tekkesi İmareti" ile "Sultan Süleyman Han İmareti"dir. Hamamlarının en meşhuru "Âstâne Hamamı" olup eski tarzda, suyu güzel bir hamamdır. Kale içindeki "Sunkur Hamamı" da böyledir. Vilâyet ileri gelenlerinin söylediğine göre bütün saraylarında 80 kadar saray hamamı vardır. 340 kadar bağlı bahçeli, akarsulu sarayı vardır. Paşa Sarayı meşhurdur. Hanlarından, Atpazarı Kapısı dışında, Bağdat Fatihi'nin annesi "Kösem Sultan"ın yaptırdığı büyük han meşhurdur. 26 tane bekâr hanı vardır. Bedesteniyle birlikte 1900 dükkânı vardır. Yüzlercesi mamur olup kagir yapılardır. Kagir yapılı ve demir kapılı kanatlarla kurulmuş kurşun örtülü bedestenindeki zengin tüccarlarda bütün dünyanın kıymetli malları bulunur. Sipah Pazarı, Saraçhanesi, Tahtelkalesi mamur ve süslüdür. Havasının ve suyunun güzelliğinden bütün halkı sağlam ve güçlü yapılıdır. O kadar çok yaşarlar ki kuvvetleri gitmiş, ömrü yüz yetmişe yetmiş, gücü kuvveti bitmiş olduğu halde yine dinç olurlar. Bilginleri akıllı, efendi, asil, olgun kimselerdir. Konya'nın helvacı ve berber gençleri meşhurdur.
(222) Metinde; "Pâçdâr". Bunun "bâcdâr" yani baç alıcı = vergi toplayıcı demek olacağını sanıyorum.

Eşrafının en başta geleni "Hazreti Mevlânâoğlu Halim Çelebi"dir. 20 kadar Eflâtun ve İbn Sina'dan nişan verir usta doktorları vardır. Konuştuğumuz adamlar içinde duası kabul olunanlar vardı. Asker tayfası hep samur kürk ve kıymetli kumaşlar giyer. Bilginleri türlü türlü soflar ve molla kumaşları giyer. Sanat sahipleri hep Mevlânâ muhibbi olduklarından Mevlevi külahları üzerine Muhammedi sarık sararlar.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 71 

 
Ahali hep Türk'tür. Güzel konuşan kimseleri vardır. (223) Gayet doğru ve yabancı dostu kimselerdir. Suyu ve havası herkesçe övülür. Sabah vakti esen esintiden insan taze hayat bulur. Kale dışında, suyun taksimi için bir kubbe yapılmıştır. O kubbede 366 lüleye su ulaştırılıp şehrin cami, mescit, han, hamam ve ileri gelenlerin saraylarına hep oradan su gider. Kaynağı Meram Dağı'ndadır. 2700 su kuyusu vardır ki bostanlar suvarılır ve bütün bitkiler bu sayede büyür. Şehir, beşinci iklimin ortasında olup yazı, kışı itidal üzeredir. 7 türlü taneli buğdayı olur. Devedişi denen bir iyi cinsi vardır ki ancak Şam civarında bulunur. Fakat arpası çok yağlı olduğundan ata çok vermekten çekinmek lâzımdır. Tahılı ve otları çok, tarlaları çok, bereketli bir şehirdir. Kuyumcuları, külâhçıları, terzileri, berberleri, meşhurdur. Fakat debbâğları, Osmanlı ülkesindeki debbâğların en ustalarıdır. Meram Dağı'nda mavi renkli bir çiçek olur. Debbâğlar onunla deriyi muamele edip gök, sarı, turuncu, kırmızı sahtiyan yaparlar ki Arap ve Acem'de maruftur. Yiyeceklerinden beyaz ekmeği, kâhisi, (224) çöreği, ballı böreği, helvasının çeşitleri, zülbıyesi, (225) pandisi, (226) pişmanisi, (227) tahînesi (228) meşhurdur. Ama sabunısi (229) ile canım beyaz halka çinisini (230) âşıklar yedikleri zaman lezzetinden damakları iki şak olur. Hususi Helvacı Çarşısı vardır. "Konya'da adama helvayı döverek yedirirler" meseli meşhurdur. Yemişlerinden Meram Dağı'nda "kamerüddevle (231) ve "kamerüddin" (232) adıyla iki türlü kayısı eriği olur ki Şam'ın Hama kayısısından lezzetli, sulu ve tatlıdır. 20 türlü armudu, kirazı, dorakısı, (233) üzüm sarması, badem kırması olur. Yerinin tabiatı dolayısıyla buralarda limon, turunç, nar, incir, zeytin gibi yemişler olmaz.
(223) Evliya Çelebi, "güzel konuşan kimseler" derken edebî ve terkipli Osmanlıcayı konuşanları kasdetmektedir. (224) Kuru boğaçanın bir çeşidi. (225) Bir nevi hamur tatlısı. Kelime Arapça "zulûbiyye" den alınma olacak. (226) Tatlılar arasında sayıldığına göre bunun da tatlı olması gerekiyor. Belki de bizim pandispanya dediğimiz, bugün kalmayan şekerli ve yumurtalı ekmektir. (227) Bugün "pişmaniye" dediğimiz tatlı. (228) "Tahniye" şeklinde de okunabilir. Herhalde tahinle yapılan bir tatlı. (229) Sabuniye denen nişasta helvası. (230) Undan yapılmış, halka şeklinde bir tatlı olduğu anlaşılıyor. (231) Arapça "devlet ayı" demektir. (232) Arapça "din ayı" demektir. (233) Dorak veya dorakı "süzme yoğurt ve yemiş sularına verilen ad.

Herkes ve bütün seyyahlar Konya'nın gezinti yerlerini, ovasını överler. Gerçekten ben de, yirminci seyahatim olan bu seferime kadar böyle bir ova görmedim. Budin serhaddinde

www.atsizcilar.com   

Sayfa 72 

 
Peçuy, Sirem şehrinin kale ardındaki Baruthane mesiresi, Kırım Yarımadası'nın Sudak Bağı, İstanbul'un 170'den ziyade bahçe ve gülistanları, Malatya'nın Aspuzu'su, Tebriz'in Şâh-ı Cihan Bağı bu Konya'nın Meram mesiresinin yanında bir çimenlik bile değildir. Velhâsıl arifler sultanı Celâleddîn-i Rûmi Hazretleriyle 77 tabakalık büyük evliyaların teveccühüne mazhar olmuş, gönül alıcı bir şehirdir. 9000 kadar bağ ve bahçesi vardır. Bu yerlerin yabancısı birisi bu bağların içine girse kaybolur, gider. Güzel sesli kuşların nağmesinden insan taze hayat bulur. Konyalılar çoluk çocuklarıyla 8 ay Meram'da oturup zevk ederek felekten kâm alırlar. Meram'da nice bin bağ evleri ve kulübeler, cami, mescit, han, hamam, çarşı ve pazar yerleri vardır. Ahalisinin Konya'ya gelmeye hiç de ihtiyaçları yoktur. Konya'nın doğusunda, üç konaklık yerde Aksaray vardır. Kıblesinden "Kâfiriyan" kalesini geçip Lârende kalesine varılır ki gerekli bir konaktır. Güneyinde Adalya (= Antalya) ve Alâiye (= Alanya) iskeleleri olup ikişer konaktır. Konya şehrinden kalkarak kıble yönünde 8 saatte "ismail" kasabasına geldik. "Konya Karapınarı" kasabasında menzil aldık. Rumeli'de dahi "Kırkkilise Karapınarı" olduğu için buna "Konya Karapınarı" derler. Konya toprağında ve kazası içinde hâkimliktir. Suyu ve havası güzel, bağ ve bahçeleri hoş, şirin bir kasabadır. Çarşı içinde "Süleyman Han Camisi" vardır. Kurşunlu, büyük bir yapıdır ki Mimar Sinan'ın eseridir. Bundan başka mescitleri, 3 tekkesi, sibyan mektebi, müzayede çarşısı vardır. Buradan 9 saatte "Ereğli" ye geldik. Osmanlı ülkesinde gezdiğimiz yerlerde 4 Ereğli vardır. Biri Rumeli'de, İstanbul civarında, Silivri ile Tekirdağ arasında "Tekirdağ Ereğlisi" olup büyük limanlı, eski bir kaledir. Biri Karadeniz kıyısında Bartın şehri ile Akçaşar arasında "Bartın Ereğlisi"dir. Biri "Saruhan Ereğlisi" olup gitgide harab olmaktadır. Bir de bu "Karaman Ereğlisi" olup günden güne mamur olmaktadır. İlk kurucusu Nuh'un oğlu Şam'dır. Sonra kalesini, Ebubekir'in hilâfeti sırasında korkudan Kayser Herkıl (= Heraklius) yapıp adını "Heraklıye" koymuştu. Sonra 484 tarihinde (=23 Şubat 1091-11 Şubat 1092) Sultan Alâaddin bu kaleyi kuşatıp büyük bir savaşla fethederek bütün yaralılara Peygamber Pınarı'nın başındaki çamurdan sürünce o çamur hepsinin yarasını iyileştirmiş, "er gili" yani "er çamuru" (234) demekten bozma olarak "Ereğli" adıyla güzel bir şehir olmuştur. Sonra halkı isyan ettiğinden Fatih Sultan Mehmed, kalesini alarak âsiler sığınmasın diye yer yer yıktırmıştır. Bir tepe üzerinde beşgen şeklinde sağlam yapılı güzel bir kaledir. İçinde Dizdar'ı, neferleri, cebehanesi yoktur.
(234) "Gil", Farsça "çamur" demektir.

Gazi Fatih'in yazdırması üzere Karaman Eyaleti'nden hariç, Mekke ve Medine evkafı bir şehirdir. İstanbul'da Dârüssaâde Ağası, Padişah kanunu üzere bu işin nâzırıdır. Onun tarafından gösterişli bir ağa, 100 atlı ile idare eder. Karaman Paşası'nın adamları asla karışamaz. Bir de şer'i hâkimi olup 300 akça pâyesiyle durur. Mamur nahiye ve köyleri vardır. O nahiyelerden yıllık 7 kese hâsıl olur. Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi, Şehir Naibi, Şehir Subaşısı ve su taksiminde Su Ağası vardır. Su Ağası olmazsa gece gündüz kavga eksik olmaz. Zira bu şehir Peygamber Pınarı Dağı dibinde olup doğu, batı ve kuzeyi Herkıl Ovası sayılır. Bu ferah yerde ise 6000 kadar bağ, bahçe ve tarla vardır ki hepsi buradan suvarılmaya muhtaç olduğundan bir su hâkimi vardır. Su herkese sırasıyla verilir. Bu şehir büyük saraylarla süslü ve mamur olup her evde bir akarsu, havuz ve şadırvan vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 73 

 
"Koca Mehmed Paşa Camisi", Süleyman Han'ın vezirinin Camii olup Mimar Sinan'ın yapısıdır. Şehrin birkaç mescit ve tekkesi var. Hanlarından "Rüstem Pasa Kervansarayı" Mimar Sinan yapısıdır. Hamamı, çarşısı, pazarı, yiyecek ve içecekleri oldukça güzeldir. Ziyaretgâhlarından "Molla İskenderoğlu Abdürrahim Efendi"nin türbesi gönül erlerinin ziyaretgâhıdır. Ereğli şehri ne kadar anlatılsa azdır. Çünkü eski zamanda "Antakya" şehrinden sonra bu "Herkıle" yani Ereğli şehri mamurdu. Sonra Konya'yı Selçuklu Alâaddin imar edip başkent edinince bu Ereğli'nin mamurluğuna halel geldi. Karaman Ereğlisi'nden kıbleye giderek 9 saatte "Ulukışlak" (235) kasabasında konakladık. Bu kasaba Karaman Eyaleti'nin Niğde Sancağı'nda Koca Mehmed Paşa vakfıdır. Mütevellisi hâkimdir. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 5 kese hâsıl olur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı vardır. Evleri bağlı bahçeli olup toprakla örtülüdür. En meşhur camisi "Koca Mehmed Pasa Camisi"dir. Kubbeli ve minareli, haremi mermer döşeli, şirin bir camidir. Yanında bir zaviyesi, güzel bir hamamı, büyücek bir hanı vardır. Sanki bu han bu şehrin kalesidir. 170 ocaktır. Ayrıca harem odalığı, develiği, 300 at alır ahırı, haremi ortasında büyük bir havuzu, bir kileri, yemek verilen bir imareti var. Her akşam her ocak başında birer bakır sini ile beşer tas buğday çorbası, beşer ekmek, birer yağ kandili ve her at başına birer torba yem verilir. Nimeti bol, vakfı sağlam bir hayrattır. 300 kadar dükkânı vardır. Bu binaların hepsi kagir ve baştanbaşa kurşunla örtülü olup Mehmed Paşa vakfıdır. Hayrat sahibi öküz Mehmed Paşa adıyla tanınmış olup (236) Halep'te Bekriler yanında büyük bir türbede gömülüdür. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Her yerde hayratı vardır ama bu Ulukışlak hayratının benzeri Şam'ın batı ve güneyindeki hanları müstesna olduğu halde hemen yoktur.
(235) Bugünkü "Ulukışla". (236) İstanbul'da bir öküz nalbandının oğlu olduğu için Öküz Mehmed Paşa denilen bu devlet adamı iki defa sadırazam olmuş muktedir vezirlerdendir. Osmanlı Hanedanına damad da olmuştur. 1620 başlarında Halep'te ölmüştür.

Buradan hareketle 7 saatte "Ramazanoğlu Yaylası"na geldik. Adana Eyaleti idaresinde büyük bir yaylaktır. Osmanlı ülkesinde 70 kadar yayla olur başlıcaları şunlardır: Erzurum'un arkasında Bingöl Yaylası. Revan yakınında Ağrı Yaylası. Van yakınında Verek Yaylası. Van yakınında Subhan Yaylası. Şehrizor'da Harir Yaylası. Musul yakınında Cûdi Yaylası. Mardin yakınında Sincar Yaylası. Diyarıbekir yakınında Karadağ Yaylası. Kayseri yakınında Göğüs Yaylası. Birgi'de Boz Yaylak.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 74 

 
Tire Yaylası. Manisa arkasında Sultan Yaylası. Bursa'da Keşiş Dağı Yaylası. Kastamonu Yaylası. Sinop Yaylası. Daha bu gibi birçok yaylalar. Rumeli'de Samako Yaylası. Riyile Yaylası. Yakınında Despot Yaylası. Serez Yaylası. Sofya'da Vitoş Yaylası. Menlik Yaylası. Hersek'te Çimperne Yaylası. Ayluk Yaylası. Nevesin Yaylası. Bosna'da Köprüz Yaylası. Kızanlık Yaylası. Şıpka Yaylası. Ve daha bunun gibi nice yaylalar. Bunların hepsini temaşa ettim, gezdim. Fakat Erzurum'un "Bingöl Yaylası" ile Adana'nın "Ramazanoğlu Yaylası" gibi yayla görmedim. Bunda olan Türkmen oymaklarının adlarını yazsak bir kitap olur. Buraya çoğunluk Adana, Tarsus, Sis, Misıs, Silifke ahalisi yaylağa çıkar. Her birinin hudutları, kadı ve nâibleri, hâkimleri, cami ve yayla evleri, çarşı ve pazarları, han ve hamamları vardır. Yaylaya çıkan 70 kere 100,000 koyundan koyun hakkı alınır diye meşhurdur. Buradaki sular, yayla kirazları, yoğurt kaymağı ve tereyağı bir diyarda yoktur. Çarşı ve pazarı baştanbaşa çam tahtasından ve çam kabuğu ile örtülü küçük dükkânlardan ibarettir. Murtaza Paşa Efendimiz tabiat sahibi bir zat olmakla üç gün burada zevk ve safa edip türlü türlü ol ve çiçeklerin güzel kokularıyla içimiz doldu. Atlar bile yonca ve terefil yemekten küp kadar karın sahibi olduklar. Paşa'ya bu yayla halkından tamam 3000 koyun, 7 at hediye geldi. Oradan yine kıble yönüne, yokuş aşağı, dereli tepeli, taşlık ve sarp ormanlık yerleri aşıp "Çifte Han Hamamı"na geldik. Küçük iki handır. Burada bir dere içinde hamamı vardır. Kagir bina küçük bir kubbe ile örtülü olup suyunun sıcaklığı itidal üzere olduğundan bütün yayla halkı bu ılıcada yıkanıp taze hayat bulurlar.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 75 

 
Çifte Han'ı ve bu ılıcayı geçip 7 saatte "Sultan Hanı" konağına vardık. Burası küçük bir konaktır. Fakat amansız bir yerdedir. Adana halkı çok defa buraya yaylağa çıkarlar. Hayat suyu gibi pınarları vardır. Buradan yine kıble yönüne, dereli tepeli, yokuş üstü yerleri aşıp "Gülek" kalesi'ne geldik. Aşağı tarafında durduk. Bu kale sağ tarafımızda göğe başkaldırmış yalcın kaya üzerinde bir kaledir. Mısır hükümdarı Yusuf Salâhaddin'in korkusundan Ramazanoğulları bu kaleyi Gülek (237) şeklinde yaptıklarından halk dilinde "Gülek Kalesi" derler. 873 hicri tarihinde (= 22 Temmuz 1468 - 10 Temmuz 1469) Fatih Sultan Mehmed Han, Varsak eşkıyasını (238) bozup ellerinden fethettiği için hac yolu emniyete alınmıştır. Şimdi Adana şehri Eyaleti'nde Kusun Kazası'nda mamur, cebehaneli, Dizdarlı ve neferleri olan bir kaledir. Lâkin Sıpan Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı yoktur. Halkı serkeştir. Her adam kaleye çıkmaya cüret edemez. Kaleye çıkmak da güç bir iştir. Çarşı, pazar, han ve hamamdan alâmet yoktur. Ancak Fatih'in bir camisi vardır. Buradan kalkıp dere ve tepeleri, çayları yüzbin sıkıntı ve güçlükle geçip kıble yönünde, 9 saatte "Çanta Hanı'na vardık. Çanta Irmağı kıyısında olup 1047 tarihinde (= 26 Mayıs 1637 -14 Mayıs 1638) Bağdat Fatihi Sultan Murad Han Vezirlerinden Bayram Paşa tarafından yapılmıştır. Gayet amansız bir yerde yapılmıştır. Büyük 70 ocaklı, haremli bir handır. Ahin vardır. Toprakla örtülü, kale gibi mamur bir handır. Dibinden akan büyük ırmak baharda asla geçit vermez. O zaman buradan sallarla geçilir. Bahardan başka zamanlarda atla geçilebilir. Gayet coşkun akar. Bu ırmak Sis dağlarından çıkarak bu Çanta Hanı altından akıp batıya yönelir. Ak Tarsus altından Akdeniz'e dökülür. Hanın çevresindeki köylerin mandaları gayet meşhurdur. Bu dağlarda Kanun üzere, Osmanlı Padişahı'nın top çeken 40.000 mandası vardır. Ama şimdi hesabım, kitabım Tanrı bilir. Kendi biter, kendi yiter. Damgalı, damgasız, her biri Dâbetü'l-arz'a (239) benzer mandalardır. Bunların korunup bakılması için yedi tane köyün halkı vergiden bağışlanmıştır. Seferde nice binini kementlerle, tuzaklarla ve kapanlarla avlayıp sefere götürerek balyemez toplar çektirirler. Bu dağlarda kaplan da pek çok bulunur. Bunlar manda avlamaya geldikte, mandalar, hele buğaları, kaplanları ortaya alıp aman vermeyerek öldürürler. Bu dağlara adam bile giremez. Hatta Murtaza Paşa büyük alayla bu dağlarda mehterhane çaldırıp giderken 7 tane manda mehterhane sesini işitince alay üzerine hücum edip askeri dağıtmıştır. Davullar orman içinde kalıp asker bu sefer silâhla yürüdü. Mandalara saldırıp o kadar mızrak vurdukları, mandaların gövdeleri kirpi gibi olup sayısız kurşun dahi isabet ettiği halde ruhları bile duymayıp yine dağlara girerek kayboldular. Bu kadar mandaya Osmanlı Padişahından başka padişahlar malik değildir.
(237) Gülek veya külek bir çeşit tahta kovadır. Süt sağmak için kullanılır. (238) Varsaklar Güney Anadolu'nun bir Türkmen boyudur. Gayet cesur olmakla ün salmışlardır. "Varsağı" denen şiir şekli ve bunun ezgisi bunlara aittir. Bunlar Turgutlar'la. beraber Karamanoğulları ordusunun çekirdeğini teşkil ederlerdi. (239) Kıyamette Deccal ile birlikte çıkacağına inanılan hurafe hayvanı.

Bu handan kalkıp Çanta Irmağı'nı geçerek kıble yönünde 7 saat gittikten sonra Adana şehrine geldik. Burada iki gün kaldık. Üçüncü gün kalkıp "Seyhan Irmağı" üzerindeki 16 gözlü büyük köprüyü geçip yine kıbleye (240) giderek "Misis Kalesi"ne geldik. "Ebû Caferi'l-Mansûr (241) tarafından yapılmıştır. Sonra İspanyalılar'ın eline geçip büyük şehir oldu. (242) 1000 tane çuka yapımevi vardı. Fakat Hac yolunda olduğu için burasını emniyete almak için Bayazıd-ı Velî fethedip kalesine çok sayıda asker koydu. Sonra İspanyalılar gemilerle gelip denip kıyısında olan Osmanlı kalelerini yakıp yıkmışlardır. Bu Misis Kalesi'ni dahi

www.atsizcilar.com   

Sayfa 76 

 
berbad ederek bırakmışlardır. geçtik.
(243)

Buradan kalkarak kıble yönünde gidip Alçak Beli'ni

"Şahmaran Kalesi" sol tarafımızdaki Maraş yolunda, yalçın bir kaya üzerinde görünüyordu. Kıble yönüne 12 saat giderek "Kurt Kulağı" konağına geldik. Kazasında durduk. Oradan "Demir Kapı" adlı yere geldik. Burası korkunç ve tehlikeli bir yerdir. Kayserler çağında buradan ta deniz kıyısına kadar bir sur çekip ortasına bir demir kapı yaparak Arap askerinden emin oldukları için buraya "Demir Kapı" derler. Yapısının izleri hâlâ bellidir. Bir yalçın kaya üzerinde harap kalesi ormanlık içinde kalmıştır. Şimdi bile burada Cum Kürt haramileri yol kesip dağlara çıkarlar. Bu tehlikeli yeri geçip "Payas Kalesi"ne geldik Bunu yapan Sokullu Mehmed Paşa'dır. Onun evkafıdır. 300 kişiyle idare olunur büyük vakıftır. 150 akçalık kazadır. Nahiyesi 16 akçalık sayılır. Yeniçeri Serdarı, Sipah Kethüda Yeri, Şehir Naibi, Şehir Subaşısı, Muhtesibi, Gümrük Emini olup Müftü ve Naibi yoktur. Kale Dizdarı ve 70 tane kale neferi vardır. Payas Kalesi deniz kıyısında, kare şeklinde, taştan yapılmış güzel bir kaledir. 8 tane sağlam kulesi ve her kulede büyük, küçük 10 tane topu vardır. Büyük bir burcunda balyemez topları olup limanı korur. Burası Haleb'in iskelesi olmakla serhad gibidir. Kale çepeçevre 800 germe adımdır. (244) Kalenin içinde toprak ve kireçle örtülü 300 kadar ev vardır. Kalenin duvarı iki kat olup burçları ve duvarları gayet sağlamdır. Doğuya bakan ikişer kat demir kapıları ve hendek üzerinde ağaç köprüsü vardır. İskele kulesi sağlam ve yuvarlak bir kule olup üzerinde kale neferleri gece gündüz gözcülük ederler. Zira gümrük buradadır. Burası eski zamanda gayet güzel limanmış. Fakat şimdi o kadar mamur değildir. Bazı gemiler giderler. Büyük gemiler, çok defa alarga zencir atıp yatarlar. Sekiz rüzgârdan emin âlâ bir limandır. Kale hendeğinin sol tarafında ferah bir mahkemesi vardır. Kale kapısı önünde büyük bir dut ağacı var.
(240) Evliya Çelebi burada yanılıyor. Çünkü Misis, Adana'nın kıblesinde (yani güney veya güneydoğusunda) değil, doğusundadır. (241) Ebû Caferi'l-Mansûr, Abbasî Halifelerinin ikincisi olup 754-775 arasında hükümdarlık etmiştir. (242) İspanyollar'ın Misis'i almasına imkân yoktur. Evliya Çelebi burada Ermeni kırallarının ve belki de Kıbrıs Haçlıları'nın hareketlerini aksettiriyor. (243) Bu da öyle. (244) Bacaklar gerilerek atılan uzun adım.

Bir de demir kapılı kale gibi büyük hanı vardır ki 1007 tarihinde (=4 Ağustos 1598-23 Temmuz 1599) yapılmıştır. Han kapısı kale kapısına bakar. Gayet mükellef, birkaç harem odalı, ahırlı, develikli, geniş bahçeli, aşevli benzersiz bir handır. Bu hana yakın sanatkârane ve garip bir cami vardır ki İstanbul'da Silivri Kapısı içindeki İbrahim Paşa camisine benzer. Mihrap ve minberi gayet sanatkâranedir. Boyu ve eni 80 ayaktır. Avlusu Cennet bahçesinden nişan verir. Şehrin en güzel ve selâtin camisi olduğundan cemaati çoktur. Avlusunun ortasında kafesli bir havuzu vardır. Etrafında çepeçevre abdest muslukları vardır ki gece gündüz gür olarak akar. Burada abdest tazelenir. Bu havuzun çevresi türlü türlü turunç ağaçlarıyla süslenmiştir. Her birinin hoş gölgesinden ve havasından, limon ve turunç çiçeklerinin güzel kokusundan kalabalık cemaatin içine hoş koku dolduğundan herkes ibadetini gönülden yapmaktadır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 77 

 
Caminin iki kapısı var. Biri kıbleye açılan harem kapısıdır. Sol kapı, anlatılan dut ağacına bakar. Caminin içi gayet aydınlıktır. Apaydın nurlu bir kubbedir. Burada olan kafesli tunç pencereler üzerindeki sedefkâri kapaklar, Necef camları ve ince cam işleri bir yerde yoktur. Güneşin ışınları vurdukça caminin içi pırıl pırıl aydınlık olur. Kürsüsü ve Müezzin Mahfili sanatkâranedir. Şamdanlar, kandillikler asılı avizeler, nakışlı ibrişim hâliçeler pek güzeldir. Sözün kısası kale, han, imaret, mescit, medrese, çarpı, pazar, hamam hepsi kâgir ve gök kurşunla örtülüdür. Hayratın hepsi Gazi Şehit Sokullu Mehmed Paşa'nın yapısıdır. O doyumluk asrında Temel Nâzırı Sinan Ağa, vilâyet ahalisinin arzı ile 7000 kese masraf göstermiş ise de Koca Vezir bunu asla ehemmiyete almayıp az görerek defteri yakmıştır. Bu kadar, Cafer-i Bermekî'ye eşit, Aristo gibi tedbirli vezirdi. Kanunî Süleyman, ikinci Selim ve Üçüncü Murad Hanlar'ın büyükveziri olup 40 yıl sadırazamlık etmiş, (245) nice kere mazul, nice kere büyük serdar olup bütün hayratlarında 320 hutbe okunur. Rumeli'de, Edirne yolunda Burgaz kasabasındaki hayratlar da onun olup evkafına hâlâ neslinden "İbrahimhanoğulları" ocaklık yoluyla hâkimdirler. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Çok kereler hayratından ve imaretlerinden yemek yemişizdir. Ama hayratlarının hepsinden lüzumlusu bu, hacıların geçit yolu olan Payas şehrindekidir. Burası evvelce boğaz halinde iken vezirin imarıyla emniyet bulmuştur. Şimdi güzel ve mamur bir şehirdir. Bağı, bahçesi, gülistanı ve sünbülistanı vardır. Şehrin görünüşü şirindir. Toprak, kireç ve çişin (246) ile örtülmüş 850 kadar evi. vardır. Ahalisi vergilerden bağışlanmış olup 8000 kadar sayılmıştır. Asayiş işlerine On Altı Kethüdalık' tabir olunur. Korsan ve dağ haramileri şehire ve yola ilişmeye kalksalar bu şehir halkının yiğitleri derhal batıdan "Kurt Kulağı"na. kıbleden "Boylan" ve "Bakras" yollarına silâhla hücum ederek haramileri avlarlar, gidip gelenlerin, hacıların, deniz ve kara tüccarlarının geçmelerini sağlarlar. Gayet gözüpek ve yiğit, son derece iyi silâh kullanır kimselerdir. Bu: yiğitliklerine görevine gayet itaatli adamlardır.
(245) Sokullu'nun büyükvezirliği aralıksız olarak 14 yıl, 3 ay, 15 gün sürmüştür (246) Bir çeşit terbiyeli çamur.

Şehirde yalnız Mehmed Paşa Camii'nde hutbe okunur, ötekiler zaviyedir. Belli olanları "Halil Zaviyesi" ve "İskele Zaviyesi"dir. 300 dükkânı vardır. Dükkânlarında her şey bulunur. 7 kahvesi, 1 hamamı olup bağ ve bahçesine nihayet yoktur. "Mercan Ağa Kuyusu" denen gayet soğuk bir kuyusu vardır ki temmuzda buz parçası kesilir. Şehir halkı hep ona muhtaçtır. Şehir kıyıda olduğundan havası biraz ağırcadır ama altı ay kışı gayet güzel olur. Diğer altı ayda bütün şehir halkı, temmuz olunca eşrafı, ileri gelenleri, büyüğü, küçüğü ile "Payas Dağı Yaylağı"na giderler. O kadar büyük bir yaylaktır ki o taraflarda olan Türkman ve Araplar'dan 200.000 adam ve 10 kere 100.000 koyunları ile kuyruk yani Ülker yıldızının doğmasından başlayarak altı ay bu yaylada hava alıp gençleşerek döl döş sahibi olurlar. Hayat suyundan nişan verir, yer yer binlerce akarsuyu vardır. Asıl şehir halkı yabancılara çok dost Oğuz tayfalarıdır. Namazında, mümin derviş tabiatlı adamları vardır. Beyaz ve has ekmeği, yaylasında pişer lavaşa yufka ekmeği, üzümü, inciri ve turuncu övülmeye değer. Yaylalarında kayısıya yakın bir üzüm olur. Bu diyara mahsustur. 7 tane yaylağı vardır ki her birinin bir hassası bulunur. Önce "Sürmeli Yayla"da asla taun (247) olmaz. Habib-i Neccâr Hazretleri birçok defalar bu yaylada oturup halkı dine çağırmıştır. Kendisi Tanrı tarafından gönderilmiştir. Duası berekâtıyla bu yaylada asla veba olmaz. "Gök Tepe Yaylası" gayet yüksek, büyük bir yayladır. Burada hiçbir hayvanı Ülker vurmaz. (248) "Çatal Ağaç Yaylası". Burada asla sıtma olmaz.. Halkı gayet sağlam olur. "Fındıklı Yayla" da asla yılan, çıyan, akrep ve başka zehirli haşerat bulunmaz.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 78 

 
"Şulganı Yaylası". Bunda asla hırsız ve harami bulunmaz. Zira "Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri"nin. halifelerinden "Şulganı Sulran" burada gömülüdür. Burada bir kimse koymadığı şeye el uzatsa eli kuruyakalır, denenmiştir. Yol kesici yoktur. Herkesin malı meydandadır. Bir Tanrı kulu el atamaz. "Secen Yaylası". Cüzzamlı olanlar burada Ulu Tanrı'nın emriyle altı ayda hayat verici sularının, hassasından sağlamlaşır. O cüzzamlının vücudu beyaz inci gibi olup hayat ve can bulur. Bu yaylada Hazreti İsa'nın, annesiyle Nablüs'ten gelip oturdukları mübarek yer ziyaretgâhtır. İsa'nın halifesi Şem'ûn-ı Safa Hazretleri Mısır'ın Behnîsâ şehrinden seyahat ederek bu yaylada Hazreti İsa makamını ziyarete gelmiştir. Makamı vardır. Peygamber nazargâhı olduğundan suyundan içen miskinler (= cüzzamlılar) taze hayat bulur. Tevatür ile sabittir. (249) Firenkler de tarihlerinde bu yaylada Hazreti İsa ve Şem'ûn-ı Saliâ'nın makamları olduğunu okuyarak İskenderun'dan kalabalıkla bu yaylalara gelip ziyaret ederler. Velhâsıl ibretle bakılacak, gezilmesi lâzım yaylalardır.
(247) "Taun" asıl veba demektir. Türkçesi "yumrucak"tır ki yaramaz çocuklara söylenen yumurcak kelimesi bundan çıkmaktadır. Fakat bazen koleraya da taun denmiştir. (248) Bir hayvan hastalığı. (249) Evliya Çelebi'nin bu anlattıklarına kendisinin de pek inanmadığı "tevatür" kelimesini kullanmasından anlaşılıyor. Tevatür herkesin söylediği haberdir. "Yalan üzerinde ittifak edemeyeceklerin rivayeti" demek ise de yine kesinlik yoktur.

Bu Payas şehrinde iki gün durulup bütün askerin yiyeceği, içeceği Mehmed Paşa vakfı tarafından verildi. Sonra yürüyüş boruları çalarak hareket ettik. Payas'tan kıble yönüne giderken 4 gözlü, güzel bir Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü vardır. Ona yakın bir yerde, deniz kıyısının sağ tarafında "Şeyh Abdülkadiri'l-Cîlanî" tekkesi var. Mamur, bezeli, dervişleri mütedeyyin bir mesiredir. Buraları geçerek yine kıble yönüne gidip küçük "Dede Sultan Tekkesi"ni geçtik. Burada birkaç Bektaşi dervişi var. Buradan da kıbleye giderek "Mehersen Irmağı"nın köprüsünü geçtik. Bu ırmak Payas'ın doğusundaki adı geçen yedi yayladan toplanıp bu köprünün altından geçerek buraya yakın bir yerde Akdeniz'e dökülür. Baharda taşkın akar. Buraya yakın "Merkez Kalesi" vardır. Bu kale Halep Vilâyeti toprağında, denizden bir ok atımı uzak, yüksek bir dağ eteğinde, kare şeklinde, taştan yapılma güzel bir binadır. Kayserler tarafından yapılmıştır. 921 tarihinde Selim Han Mısır'a giderken itaat göstermişlerdir, (250) Hâlâ Payas Nâibliği'ne bağlıdır. Serdarı ve neferleri vardır. Fakat Yeniçeri Serdarı ve Sipah Kethüda Yeri yoktur. Bağı, bahçesi çoktur. Kale içinde bir cami ile neferlerin evleri vardır. Neferleri muayyen ulufelerini Halep Defterdarlığı'ndan alırlar. Bu kaleyi de geçtikten sonra deniz kıyısında "Sakal Tutan Beli" gibi bir bel vardır. Neûzu Billâh... Gece, gündüz haramileri eksik değildir. Haleb'in Cum Kürt haramilerinin karargâhıdır. Gayet ihtiyatlı davranmalıdır. Bundan sonra "Acı Çayı" adlı yeri de geçip iki buçuk saat gittikten sonra "İskenderun Kalesi"ne geldik. İskenderun'un ilk kurucusu "İskender" olduğundan buna "İskenderun" demişlerdir. Sonra buraları göçebe Araplar harap etmiştir. Sonra "İbnü Ebi Dâvudi'l-Âbâdî" yaptı. Yine harab olmuş ise de hacıların geçtiği yer kapanıp haramiler yatağı, Firenk durağı olduğundan (251) Sultan Ahmed Hân zamanında Büyükvezir Nasuh Paşa burada sağlam bir kale yapmaya başlayıp bitiremeden Karadeniz kıyısındaki Sinop Kalesi'ni Rus Kazakları'nın istilâ ettiğini Nasuh Paşa, Sultan Ahmed Han'a bildirmediği için Ahmed Han, Nasuh Paşa'yı idam ettirmiş, İskenderun Kalesi bitmeden kalmıştır. Osmanlı Hanedanı'nın azıcık himmeti ile mamur olup bir liman şehri olması pek kolay bir işti. Zira Haleb'e iki konak mesafede, çok lüzumlu ve anayollu bir iskeledir. Limanına her yıl 200 tane Firenk ve İslâm kalyonları gelir. Kalesi yarı harap olduğu için Firenkler gümrük vermede inad ve

www.atsizcilar.com   

Sayfa 79 

 
muhalefet edip giderler. Fakat Firenkler'in âsi ve korsan kalyonları gümrük vermede inad etseler de itaatli olanları mümkün değil muhalefet edemezler. Şimdi bu liman 70 yük akça iltizam ile Gümrük Emaneti'dir. 150 akçalık kazadır. Köylerinden kadısına" yıllık 5 kese hâsıl olur. Güzel limanı vardır. Fakat büyük gemiler girip yatamaz. Bir top atımı uzakta yatarlar. Âlâ demir tutar yataktır. Ama batı tarafı açık olmakla dalgası çok gelir. Fakat yine demir kuvvetiyle yatılır.
(250) Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine giderken buralardan 922 hicrî yılında geçmiştir. Anteb'e 20 Ağustos 1516 (= 21 Recep 922) da varmış, Merci Dâbık Savasını 24 Ağustos 1516 (= 25 Recep 922) da kazanmıştır. (251) Hıristiyan hacılarının buraya yığınla geldiğini anlatmak istiyor.

Bu limanın Batı tarafında, 260 mil uzakta Kıbrıs .Adası'nın "Andros Burnu" vardır. "Güzel ve mutedil harada Kıbrıs Adası'nın karlı dağları görünür" diyorlar ama ben göremedim. Bu İskenderun'da Firenk ve Rumlar oturduğundan cami, han, hamam, çarşı, pazar gibi şeyler yoktur. Ama meyhaneleri çoktur. Bazı gidip gelenler kış mevsiminde meyhanelerde kaldıklarından sanki meyhaneleri birer handır. Ama suyu uzaktan eşeklerle "Kervan Pınarı"ndan getirirler, İskenderun adamsı yer olduğundan gidip gelenler bu "Kervan Pınarı"na konarlar. İskenderun'da yedi kıralın balyoz vekilleri yani konsoloslotrı var. Asıl balyozları Halep'te "Balyoz Hanı"nda otururlar, İskenderun, Haleb'in ve yöresinin iskelesi olduğundan gümrüğü yanında büyük mahzenleri vardır. Firenkler gece gündüz orada alışveriş ederler. Hatta Murtaza Paşa Efendimiz, büyük alayla buradan geçerken denizde yatan 26 tane kalyon "safa geldin" mânâsına o kadar top şenliği ettiler ki sanki her gemi ateş ve duman içinde kaldı. İskenderun'un dört çevresi sazlık ve bataklıktır. Buradan kalkıp kervanla "Kervan Pınarı"ndan geçerek kıble yönünde bazen deniz kıyısında, bazen yüksek dağlarda giderek "Karga Sekmez" adlı beli büyük güçlükler çekerek, yağmur içinde geçip ona yakın "Gök Gedik" adlı yeri de geçtik. Biraz sonra "Belen" kasabasına geldik. Türkman dilinde yokuş olan yere hep "belen" derler. Burası Halep Eyaleti'nde voyvodalıktır. 150= akçalık kazadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdar vekili vardır. Bütün evleri birbiri üzerine havaleli, bayır yerde yapılmış, 700 tane, toprak ile örtülü eski usul evlerdir. Mamur Türk evleridir. Ahalisi 3000 kadardır. Suyunun ve havasının güzelliğinden halkının yüzlerinin rengi kırmızıdır. Fakat evleri gayet dardır. Bütün yolcular bundan usanç getirmiştir. Çünkü kasaba yoldan biraz uzaktır. Ama yaylalık ve zengin yerdir. Güzel bir kurşunlu camisi var. Kapısı önünde mamur, güzel ve kurşun örtülü hanı dahi vardır. Bir hanı daha varsa da harab olmak üzeredir. Onarılmaya muhtaçtır. 1 hamamı, 40 - 50 kadar dükkânı vardır. Sulu üzümü vesair yemişleri övülmeye değer. Şehrin arkasındaki dağlarda bağları vardır ki bu bağları ve havası güzel yaylakları da övülmeye değer. Buradan kalkıp kıble yönünde inişli, çıkışlı yollar aşıp "Gaffarlar Beli"ni yani yol bekçilerini geçip onların sağ tarafında bir top atımı yoldan uzak olan' "Bakras Kalesi"ni gördük. Eski zaman yapılarındandır. Nice padişahların eline girdikten sonra 922 tarihinde (252) Selim Han, Mısır üzerine giderken burası da o kahramana teslim olup itaat etmiş ve Tavaşi Sinan Paşa'ya anahtarlarını teslim eylemiştir. Paşa, Yunus Paşa'yı kale hâkimi ederek onu bu yollardan askeri Merci Dâbık Ovası'na geçirmeye memur etti. Kale bir bayır üzerinde, beşgen şeklinde küçücük bir şeydir. Çevresinin kaç adım olduğunu öğrenemedim.
(252) Metinde 921 ise de doğru değildir. 250 numaralı nota bakınız.

Halep Eyaleti'nde hükümettir. 150 akçalık kazadır. Nahiye ve köyleri vardır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, kale Dizdarı ve neferleri vardır. Birer tane cami, han ve

www.atsizcilar.com   

Sayfa 80 

 
hamamı ile küçük bir çarşısı vardır. O kadar güzel değildir. Zira yoldan uzaktır. Dağlarında olan sümbül ve müşk-i Rümîsi ovalarını süsleyip Bakras sümbülü ve müşk-i Rûmîsi diye meşhurdur. Mevsiminde insanın içini ıtırla doldurur. Halkının işi bağ, bahçe ve dağlarında çiçek soğanları çıkarıp İstanbul'a ve başka yerlere götürüp satmaktır. Buradan kalkıp yine kıbleye giderek "Bakras" altında "Kaya Ağaç" adlı yerde "Akımlar" denen yeri geçip "Kara Mağrat" denen yeri de geçerek 12 saatte Antakya'ya geldik. Antakya eski memleketlerden olduğu için her dil ve lehçede ayrı ayrı söylenir. Çok eski şehirdir. Türlü hükümdarların eline geçtikten sonra nihayet Yavuz Selim Han tarafından alındı. Bıyıklı Mehmed Paşa, Antakya Valisi olup kadısı da "İskefserlioğlu Rami Ali Efendi" oldu. Halep Eyaleti yazıldı. Bugüne kadar Osmanlılar elindedir. 300 akçalık kazadır. Kaç kere 500 akça pâyesiyle mollalara arpalık olarak ihsan olunmuştur. Dört Mezhepten kadısı, Nakîbüleşrafı, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Naibi ve Muhtesibi vardır. Kale Dizdarı ve kale neferleri de vardır. İç El olmakla yetecek kadar cebehanesi, büyüklü küçüklü 20 tane topu vardır. Antakya büyük şehirlerden biri olup İstanbul'dan önce kurulmuştur. Kalesinin yarısı doğu tarafında beş dağ üzerine, yarısı da aşağıda ve batıda Âsi Irmağı'na kadar olan yerde yapılmıştır. Kalenin çevresi mil hesabıyla 12 mildir. Her mil 4000 adımdır. Buna göre kale çevresi 44.000 adımdır ki yavaş yürüyüşle 12 saat sürer Ama İstanbul Kalesi 47.000 adımdır. Antakya Kalesi'nin duvarlarının ve burçlarının yüksekliğini başka bir yerde görmedim. Şehrin 8 tane büyük sarayı vardır. Önce aşağı şehirde "Ketgaç Paşa Sarayı" gayet mükellef bir saraydır. Kapısı demir ve zincirlidir. Hatta bir kere zinciri Ketgaç Paşa kılıçla iki parça eder. Hâlâ kapı üzerinde asılı durur. Zaten "Ketgaç" da "kılıç" demektir. Mamur evlerinin çoğu Âsi Irmağı üzerindedir. Âsi Irmağı buradan kıbleye Akdeniz'e dökülür. Hayat suyu gibi saf bir sudur. Antakya'nın medreseleri İstanbul'unkiler gibi kagir medreseler değildir. 7 yerde, cami ve mescitlerde ders için toplananlar görülür. Dersiam Efendileri erdemli, bilgili kimselerdir. 3 yerde Dârülkurrâ vardır. Lâkin talebelerinin aylığı yoktur. Şeyhleri de bu işi parasız yapar. 40 kadar Sibyan Mektebi vardır. Birçoğunun bayramlık elbiseleri ve harçlıkları her yıl vakıftan ihsan olunur. Mamur mekteplerdir. Aşağı şehirde "Habîb-i Neccâr Tekkesi" dervişlerle doludur. Çukur bir yerdedir. Bir Habîb-i Neccâr Tekkesi de dağda vardır. Bir saatte çıkılır, her tarafı görür bir yerdedir. Şehrin hamamları küçüktür. Âsi Irmağı kıyısında olan kale duvarlarının iç yüzündedirler. Sulan Âsi Irmağı'ndan dolaplarla dönerek gelir. Bekârlar için 9 tane hanları vardır. Çarşısı 300 dükkândır. Kagir bedesteni yoksa da yine de her türlü değerli eşyalar bulunur. Şehir Arabistan sınırında olduğu için ceylan gibi sürmeli gözlü, aydın yüzlü, şirin sözlü güzel gençleri vardır. Şehrin doğu yönünde yüce dağlar bulunduğundan bu dağların eteğinden birçok, güzel sulu pınarlar akar. Güzel kaynakları vardır. Hatta Halep Kapısı'nın iç yüzünden turna, gözü gibi akıp Âsi Irmağı'na dökülür. Beyaz devedişi buğdayı ile çakıl ekmeği ve limon, turunç, şeker kamışı gibi yemişleri meşhurdur. Bahçeleri hep Âsi Irmağı kıyısında olup bostanları hep dolaplarla sulanır. Şehrin batı yönü Anadolu diyarı sayılır. Kendisi ise Arabistan sınırının başlangıcıdır. Bu Antakya kalesini temaşa edip 1058 yılı Ramazanının bayram namazını (= 19 Ekim 1648)' çarşı içindeki camide kıldık. Sonra yürüyüş boruları çalınarak kıble yönünde ilerledik. Mamur köylerden geçerek 8 saat sonra "Zabkıyye" kasabası durağına vardık. Verimli bil vadi içinde bağlı bahçeli, zambaklı, 300 evli mamur bir kasabadır. Antakya Nahiyesinde1 hâkimliktir, incir ağaçlarının ünü cihanı tutmuştur.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 81 

 
Bu kasabanın içinde "Canpuladoğlu Ali Pasa", Murtaza Paşa'ya büyük bir ziyafet çekti. Bunun benzerini kimse yapmamıştır. Murtaza Paşa ve Ali Paşa'nın 6000 askeri ve o kadar halk yemek yediği halde yine o kadar bin sahan ve tepsiler nefis yemeklerle dolu olarak kaldı. Paşa'ya 3 küheylan kısrak hediye etti. Murtaza Paşa da Ali Paşa'ya samur kürk ve bir mücevher hançer hediye etti. Oradan yine kıbleye giderek "Şugur Köprüsü"ne geldik. Burası da Halep toprağında, Âsi Irmağı kıyısında, çimenlik bir yerdedir. Küçük bir hanı vardır. Ama tehlikeli yerdir. Tanrı, bir hayır sahibine imarını nasib ederek hacıların yolunu emin eylesin. Oradan yine kıbleye bazen kayalı, bazen sazlı ve bataklı yerleri geçerek 6 saatte "Mudık Kalesi" ne geldik. Burayı Nureddin Şehid Sultan'ın (253) Mudık adlı veziri yaptığı için o adı taşır. Burasını Selim Han, Çerkesler'den aman ile almıştır. Halep Eyaleti'nde, aynı adı taşıyan bir gölün kıyısında, küçük, kayalı, alçak bir tepe üzerinde, kare şeklinde yapılmış küçük bir kaledir. Buradan kalkarak 7 saat gidip "Şecer Kalesi"ne geldik. Mısır sultanları hatunlarından "Şeceretüddür" adlı hatun, Diyarıbekir Eyaleti'nde "Hasankeyf"te bulunan oğlunu ziyarete giderken burada kendisini haramiler basıp büyük savaşla kurtulmuştur. Oğluna Hasankeyf'te hükümdarlık nasib olduktan sonra dönerken bu korkunç ve tehlikeli yerde bir kale yaptığından o Hatun'un adıyla "Şecer Kalesi" denmiştir. Sonra Mısır'da bu hatuna padişahlık nasib olmuştur. (254) Kabe'yi birçok kıymetli eşya ile süslemiştir. Bu kale de o Hatun'un hayratındandır. Kendisi, Mısır içinde "Sıtt-ı Nefise" yakınında, Sirkeciler Mahallesi'ndeki güzel camisi içindeki bir kubbenin altında gömülüdür. Kale sonraları Sultan Gavri'nin eline geçmiş, ondan da Birinci Selim fethetmiştir. Hama Şehri: Bu şehre Yunanca "Hamutan" derler. Farsçası "Dâr-i Şenbet" tir. Dürzüler "Şehr-i Rezûl" derler.
(253) Nureddin Şehid" dediği Suriye Atabeği Nureddin Mahmud, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'na bağlı yan bağımsız büyük bir beğ olup 1146-1174 arasında Suriye'yi idare etmiş ve Haçlılar'a karşı kazandığı parlak zaferler ve adaletiyle ün salmıştır. Pek çok da imaret yapmıştır.. (254) Şeceretüddür, Eyyublular'dan Necmeddin Salih'in evdeşi olup 1250 yılında tahtta bulunmuştur.

Araplar umumiyetle "Hama" der. Tufandan sonra ilk yapan Nuh'un oğlu "Hâm" dır. Gayet mamur olup Âsi Irmağı'nı buraya akıtmadan önce 400.000 kadar büyük kuyularla sulanır ulu bir şehirmiş. Bütün halkı Yahudi olmakla Buhtunnasr bu Yahudi kavminden öcünü almak için Hamutan şehrini de yıkmıştır, İskender zamanına kadar biraz imar olunmuşsa da İskender 32 yıl hükümet sürerek öldükten sonra kalesi Rum kayserleri tarafından yapılmıştır. Sonraları gayet mamur olmuştur. Kiralı, Şamtarablusu'nda ispanya Firenkleri ile ittifak edip Şam, Mekke, Medine yollarını harap etmeye başladılar. (255) Nihayet Hazreti Ömer'in halifeliği zamanında "Ubeyde bin Cerrah" başkumandan olup 50.000 askerle bu kaleyi kuşattı. Şehir zorla Rumlar'dan alınarak İslâm ülkesine eklendi. Şam Halifeleri zamanında Tarablusşâm'ı istilâ eden Firenkler (256) buraya da gelmişlerse de çölden Araplar yardıma yetişerek şehri kurtarmışlar, Firenkler'in kılıç artıkları da Dürzü dağlarına sığınıp güç hal ile Tarablus'a varabilmişlerdir. Sonra halife tarafından kale gereği gibi tamir olunmuştur. Daha sonra kale Mısır sultanlarından Gavri'nin eline geçmiş ve Yavuz Selim Han, Mısır fethine giderken Şam veziri Çerkes "Sınalbay", Selim Han'a itaat edip (257) Hama Kalesi'nin anahtarlarını savaşsız tesîim etmiş ve vilâyet valiliğine "Güzelce Kasım Paşa", kadılığına da "Kemal'paşaoğlu Damadı İzmitli Muslıhiddin Hicâbi tayin olunmuştur.. Hama, Şam'a bağlı sancak olmuştur. Mısır fethinden dönüşte yeniden yazılma yapılıp Tarablusşam Eyaleti'nde ayrı bir Sancakbeği tahtı olmuştur. Beğinin Padişah tarafından 364.036 akça hası olup 33 Zeamet ve 171 Tımarı vardır. Çeribaşısı, Yüzbaşısı, Alaybeğisi

www.atsizcilar.com   

Sayfa 82 

 
vardır. Bütün Paşa askeriyle Zeametlileri ve Zeametlilerin Cebelileri 2000 asker olup sefere koşarlar. Dört Mezhep'ten Müftüleri, Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, büyükleri, eşrafı vardır. Sipahi Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı. Kale Dizdarı, neferleri, Muhtesibi vardır. 300 akça pâyeli kazadır. Nahiyelerinden kadısına yıllık 6 kese hâsıl olur. Beğine de adalet üzere 30 kese gelir. Hama Kalesi çöl içinde ve Âsi Irmağı kıyısında yığma bir tepe üzerindedir. Kesme taşla yapılmıştır. Eski zamanda çok mamur imiş. İç El olmakla burç ve duvarları o kadar mamur değildir. Dört çevresinde hendeği yoktur. Kale içinde 1000 kadar bağlı bahçeli, havuz ve şadırvanlı yüce saraylar vardır. Hepsi beyaz taştan yapılmadır. En meşhur sarayı "Arnavut Mehmed Paşa Sarayı"dır. Âsi Irmağı kıyısında, 300 odalı, birçok sofalı, 2 hamamlı, haremi bahçeli bir saraydır ki benzeri ancak Şam'da bulunur. Burada Murtaza Paşa Efendimiz'e bir ziyafet verildi ki dillerle tarif edilmez. Şeyh Abdülkadiri Gilânî oğlu Şeyh İbrahim Efendi'nin sarayı da meşhurdur. Şehirde 105 cami vardır. Yukarı Çarşı içinde Ubeyde bin Cerrah Camii vardır ki Hama fatihinin camiidir. On Müjdelilerdendir. (258) Bu cami eskiden kilise imiş. Fetihten sonra cami yapılmıştır.
(255) İspanyollar bu taraflara gelmemiştir. Evliya Çelebi, Haçlı Seferleri vukuatını daha sonraki savaşlarla karıştırıyor. (256) Bu olay da Haçlı Seferine aittir. Sam Halifeleri yani Emevîler çağında bu bölgeye Hıristiyan saldırısı olmamıştır. (257) Yavuz'a Hama Kalesi savaşsız olarak 19 Eylül 1512 (= 21 Şaban 922) da teslim edilmiştir. (258) Aşere-i Mübeşşereden yani Cennete girecekleri kendilerine Peygamber tarafından sağlıklarında müjdelenen on kişiden.

"Güzelce Kasım Paşa Camii": Yavuz Selim Han'ın fethinde vali olup bu camiyi yaptırmıştır. Bunlardan başka mescitleri de çoktur. 72 kadar Sibyan Mektebi vardır. Tekkeleri varsa da en meşhuru "Abdülkadirü'l Gîlânî Tekkesi" olup mamur, güzel, dervişleri çok ve imaretinde nimeti daimdir. 7 tane tüccar hanı vardır. Çarşıları Halep ve Şam çarşıları kadar güzel değildir ama yine her türlü kıymetli eşya bulunur. Kuyumcuları ile berberleri çoktur. Yeri bir parça sıcak olmakla halkının yüzlerinin rengi buğdayımsı ise de niceleri beyaz yüzlü, niceleri kırmızı renkli, zayıf ve pirlerinin duaları kabul olunur adamlardır. Edepli, namuslu kadınları vardır. Fakat o kadar güzel değillerdir. Avam tayfası çuka, alacalı ve ipek kaftan giyerler. (259) Ortahalli olanları kanaatkar olup hepsi alacalı bir ferace ve sof giyerler. Kadınları ayaklarına çizme giyer ve başlarına beyaz car (260) bürünürler. Şehir Dördüncü İklimin ortasında olmakla suyu ve havası sıcaktır. Şehirden dışarıda bir sam yeli eser ki insanı helak eder. Ama şehre tesir etmez. Şehrin bütün halkı pembe ipliği eğirip çarşaflar, havlular ve ipek kara peşkirler yaparlar. Asker tayfasından süvarileri çok olduğu için gayet sanatkârane at gemi yapar demircileri vardır. Hama'nın gemi meşhurdur. Şam'ın Havran buğdayından taneli buğdayı olur. Güzel arpası, pamuğu, fulü, reyhanı, terefili, yoncası ye küheylan atları çok olur. Hamamları gayet güzeldir. Arnavut Mehmed Paşa Hamamı kadar aydınlık bir hamamı hiçbir diyarda görmedim. Kırım Bahçesarayı'ndaki Mehmed Kirey Hamamı'na eşittir. Bu hamam yeni yapılmıştır. Kubbelerindeki Necef, billur, muran taşları hamamın içine ışık döküyor. Bütün futaları ipektendir. Silecekleri, havluları ve üstü kumaşla örtülü

www.atsizcilar.com   

Sayfa 83 

 
döşemeleri temizdir. Hamamın içinde Hanefî kurnalarının ve Şafii havuzunun lüleleri ve bütün tasları altın yaldızlıdır. Şehir halkı "bunlardan başka 180 kadar da saray hamamları vardır" diye övünürler. Hakikat de öyledir. Bu şehirde acayip bir dolap vardır, öyle bir dolaptır ki dört çevresindeki çöllerin sekizer saatlik yerlerinde gece yarısında "Yâ Muhammed" sesi ayan beyan işitilir. O cihetle adına "Muhammed Dolabı" derler. Göğe yükselmiş uzun bir dolaptır. Orta milinden ta tepesine varıncaya kadar 40 mimar zirâidir. 40 arşın dahi aşağıda olup 80 arşınlık yüksek bir dolaptır. Tahtaları Baalbek dağlarından gelir çam ağaçlarıdır, üzerinde 100 ve 150 şer okkalık mıh ve ekserleri (261) vardır. Dolabın dört çevresinde binlerce su kovası vardır. Kule üzerine saf su akmakta olup oradan su kemerleriyle şehrin bütün cami, mescit, han, hamam, tekke, medrese, imaret ve saray gibi büyük yapılarına giderek su verir. Gayet büyük bir vakıf olup vergiden bağışlanmış dülgerleri ve 40 -50 kadar hademesi vardır. Yanına yaklaşıp temaşa eden kimsenin kulağı sesin şiddetinden sağır olur. Asıl garip teşama bu ki şehrin âvâre çocukları bu dolaba sarılıp dönerek yukarı çıktıktan sonra kendilerini Âsi Irmağı'na atarlar.
(259) Evliya Çelebi "zenginler" diyecek yerde yanlışlıkla "avam" demiştir. (260) "Car", çarşaf gibi bir örtüdür. (261) "Ekser", çivi anlamında Türkçe bir kelimedir.

Bu dolaptan başka Âsi Irmağı'nın iki tarafında 3000 tane Cennet misali bağlar ve bahçeler vardır. Her birinde, ikişer üçer dolapla sebzeler suvarılır. Ama bu Muhammediye Dolabı'ndan büyüğü yoktur ki Arap ve Acem seyyahlarınca meşhurdur. Hama şehrinin dışında "Taşköpüoğlu Hâmid Çelebi"nin ziyaretgâhı vardır, Kudüs'ten gelirken yine mukaddes topraklardan sayılan bu Hama'da merhum oldu. Onunla aynı yerde "İbrahim Azerî Çelebi" de yatmaktadır. Bu, "Muallimoğlu Efendi"nin körpe can kuzusudur. Hama'da ateşli hummadan öldü. Gî!âni Tarikatı şeyhleri civarında Hâmid Efendi ile bir yerde gömülüdür. "Dediler Geçti Azerî Çelebi" ölümüne tarihtir: 993.
(262)

Bu ziyaretlerden sonra tuğlar ileri gönderildi. Çöl içinde "Destan Köprüsü"nde konakladık. Büyük bir köprüdür. Mukaddes topraklardan akan iki ırmak üzerinde böyle bir köprü yoktur. Mukaddes topraktan akan büyük ırmaklardan biri de Fırat'tır. Malatya hududundan Umman Denizi'ne kadar akar. (263) Irmağın, güney ve batı tarafları Hâşân, Askalân, îtimle, Yafa, Akkâ, Sayda, Beyrut, Şam, Tartus şehrine kadar mukaddes topraklardır. (264) "Ramazanoğlu Yaylası" huduttur. Maraş da dahildir. Müfessirlerin doğru sözlerine göre Tanrı, mahşerde İsrafil'e sûru çaldırınca bu mukaddes toprak o kadar genişleyecektir ki insanlar, cinler, kuşlar hep burada toplanacaktır ve bu durumda herkes Kudüs'ü soracaktır. Buralara onun için mukaddes topraklar derler. Başka bir söylentiye göre de Hazreti Davud'un tabutla gezdiği yerler mukaddes topraklardır. Bir söylentiye göre de Peygamberlerin gömüldüğü yerler mukaddes topraktır. Şu halde bu mukaddes toprak yani Baalbek Ovası'nda Tennûr, Zâbûl, Kelb, Zagzaga Irmakları ve daha sair ırmaklar bulunur. Ama Fırat ve Âsi'den başka, mukaddes topraktan akan büyük ırmak yoktur. Fırat, mukaddes toprağa girdikten sonra köprüden geçer. Çünkü ötesinde köprü yoktur. Çünkü deniz gibidir. Köprü falan tutmaz. Malatya, Birecik ve Caber Kaleleri önünden gemilerle geçilir. Birecik'ten ta Bağdat Ovası'na ve "Kurna"ya varıncaya kadar bütün tüccarlar mallarını keleklerle ve gemilerle

www.atsizcilar.com   

Sayfa 84 

 
Bağdat ve Basra'ya götürürler. Ama bu Âsi Irmağı öyle değildir. Köprü tutar. Bir köprüsü "Antakya Köprüsü" olup biri de bu "Asan Köprüsü" (265) dür. Abbâsîler'den Harun Reşid ve Şam hükümdarlarından Nureddin Şehid ve daha nice padişahlar bu köprüleri onarmışlardır. Çünkü, halkın geçit yolu olup Mısır, Şam ve Halep yollan üzerindedir.
(262) "Geçti Azerî Çelebi"nin ebcedle karşılığı hicrî olarak 993 tutmaktadır ki milâdî olarak 1585 yılının 3 Ocak ile 22 Aralık günlerini alır. Öldüğünde Hama kadısıydı. (263) Umman Denizi'ni büyük deniz anlamında kullanıyor. (264) Kendi mukaddesatını kabul ettirmek bakımından Yahudilerin İslâmiyet'e ve dolayısı ile Türkler'e ne kadar tesir ettiği Evliya Çelebi'nin satırlarından anlaşılıyor. (265) Asan Köprüsü biraz yukarda Dastan Köprüsü olarak geçmişti.

Bu köprünün Humus toprağı tarafı kenarında, bir bayır üzerinde ve Humus sınırı üzerinde 100 evli bir Arap köyü var. Orada "Bâyezîdi Bistâmî"nin mezarı bulunmaktadır. (266) Şeyh Hazretleri o köy içinde bir cami ve tekkenin içinde gömülüdür. Tekkede 100 den fazla derviş var. Gelip gidene tekkenin nimeti boldur. Bütün çöl Arapları ve Türkmanlar bu hazrete inanırlar. Ziyaretgâhtır. Bu Bâyezîd Hazretleri Bağdad'ın "Kuşlar Kalesi" adlı yerindeki evinden çıkıp görür ki gök yüzünün rahmet kapısı açılmış. Hayretle "aman Yârabbi" diyip bakmaya dalınca hatiften: "Ey Bâyezîd! Benim böyle 70.000 rahmetim kapısı vardır" sesini işitince "hû" diyip Bağdat çölü içinde semâ (267) etmeye başlar. O çöllerde semâdan ayaklarında tırnak ve parmak kalmayarak kuru incik kemikleriyle buraya gelir. Merhum olur. Cesedini' gömerler. Yüce ruhu kutlu olsun. Burada Şam'ın Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini, Şam Yeniçeri Ağası Divan Üyesi hediyelerle Divan hizmetine geldiler. Buradan hareketle çöl içinde 6 saat giderek "Humus" şehrine geldik. İlk kurucusunu bilmiyorum. Kalesine kayserler yapısıdır diyorlar. Bunu Hazreti Ömer'in halifeliği sırasında Ebû Ubeyde bin Cerrah aman ile fethetmişse de sonra yine Kâfirlerin istilâsına uğramış, ikinci fatihi Hâlid bin Velid olmuştur. Sonra Mısır Sultanı Gavri elinde iken 922 tarihinde şehir ahalisi Osmanlı Hanedanı'nın debdebesini görüp Hazreti Osman'ın el yazısıyla yazılı Kur'an ile kalenin anahtarlarını Birinci Sultan Selim'e teslim etmişler, bütün vergilerden bağışlanmışlardır. Evvelce 799 tarihinde (=5 Ekim 1396-23 Eylül 1397) Temürleng, Şam'ı yıkıp yerle bir etmeye gelirken bu Humus şehrindeki Hazreti Osman Kur'an'ı sebebiyle bu Elleri bağışlayıp harab etmemişti. Selim Han'ın yaptırdığı yazdırmada bu Sancak, Ahtamanoğlu'na ihsan olunup Tarablusşam Eyaleti'nde Sancakbeği tahtı oldu. Hâlâ da öyledir. Hası 220.290 akça olup Tımar ve Zeametlileri 169 kişidir. Alabeğisi, Çeribaşısı, Yüzbaşısı vardır. Beğinin askeriyle ve bütün Tımarlı ve Cebelisiyle 2000 askeri olup sefere eşerler (269) 300 akça pâyeli kazadır. Dört Mezhepten kadıları ve Nakîbüleşrafları vardır. Muhtesibi ve Şehir Naibi dahi var. Çöllük olmakla nahiyelerini göçebe Araplar harab etmiştir. Humus Kalesi, Âsi Irmağı'ndan tam 5000 adım doğuda, bir çölde, yığma bir tepe üzerinde yontma taştan sağlam bir kaledir. Batıya açılır bir kapısı vardır. Kapısı demir kanatlıdır. Dört çevresinde hendeği yoktur. Duvarının yüzünün taşları nakışlıdır. Hisarın içinde evler vardır. Kalenin Dizdarı ve neferleriyle yeteri kadar topu vardır.
(266) Bâyezîdî Bistâmî, hicrî 231-264 arasında (milâdî: 845 -878) arasında öldüğü tahmin olunan meczup bir mutasavvıftır. (267) Dervişlerin, bilhassa Mevlevîlerin dönerek yaptıkları raks. Arapça olan kelime aslında "sima" ise de dilimize "semâ" şeklinde girmiştir. (268)

ve nice

www.atsizcilar.com   

Sayfa 85 

 
(268) Metinde: "Şam-Mısır Yeniçeri Ağası" şeklindeyse de "Mısır"ın fazla olduğu anlaşılıyor. (269) "Eşmek = hızlı yürümek".

Paşa Efendimiz bu şehire girince acayip top şenlikleri ettiler. Hayli yüce bir kaledir. Bu Arabistan'da Humus, Hama, Halep kaleleri hep böyle yığma tepeler üzerine kurulmuş. (270) Aşağı varoştaki evleri daha güzeldir. Bağ ve bahçeleri yoktur. Âsi Irmağı kıyısında yer yer bahçeler vardır. Şehre eski padişahlardan kalma bir ark vasıtasıyla su gelir. Suyu gerçi bu suretle Âsi Irmağı'ndan gelir ama hamam suyu gibi ılık olur. Aşağı varoş etrafında kervansaray olduğu için göçebe Araplar'dan gayet korkarlar. Yukarı iç kalesindeki "Sultan Camisi" (271) o kadar büyük bir cami değilse de eskilerin baktığı, gözünün değdiği yer olmakla ruhaniyetlidir ve Hazreti Osman'ın kûfî yazıyla yazdığı Kur'an bu camidedir. Hazreti Osman, Medine'de bu Kur'an'ı okurken bir ramazan gününde şehid edilmiştir. Şehrin bu camiden başka da cami ve mescitleri vardır. Mescitlerinin meşhuru "Bî'a Mescidi"dir. 2 medrese, 1 dârülhadis, 1 dârülkurrâ, 7 sibyan mektebi vardır. Bunların evkafı o kadar kuvvetli değildir. 3 tekkesi, 3 hanı, 1 hamamı vardır. Hamamının suyu dolapla Âsi Irmağı'ndan gelir. Hamam küçüktür, öğleden sonra kadınlar girer. Bir miktar da dükkânları vardır ki her şey bulunur. Lâkin bedesteni yoktur. Suyu ve havası çöllerin haraketine tâbidir. Bazı zaman sam yeli bile eser. Buralardan o kadar güzel çıkmaz. İbadet edicilerden evliya kılıklı adamları pek çoktur. Sanatlarından meşhur olan beyaz havlu, pembe makreme (=örtü), ipek siyah peştemal, siyah büyük çuvalları, alaca makremeleri övülmeye değer. Halkı Oğuz tayfasındandır. Yalan, iftira, arkadan söz söylemek, kötülük nedir, bilmezler. Eski zamanda kâhinler ve hakimler bu şehrin içinde, yer altında yılan, akrep, çıyan vesair zehirli hayvanlar için tılsımlar gömmüşlerdir. Bugüne kadar o tılsımların tesiriyle yılan ve akrep misali zararlı hayvanlar bulunmaz. Ara sıra görülse de insana diş vursa tesiri olmaz. Bu Humus'un toprağından bir kişi herhangi diyara götürse; yılan, akrep veya çıyanın soktuğu yara üzerine bu toprağı bağlasa Tanrı'nın emriyle defolur. Bir de Humus'un içinde bir su kuyusu vardır. Bir kimse o su ile gömleğini yıkasa o adamı asla akrep sokmaz. Meğer ki o gömleği başka bir su ile yıkayarak hükmünü bâtıl ede. Ahalisinden dinledim: Humus'un bir tarafında bir mescit olup kapısı üzerinde acayip şekilli bir tasvir vardır. Yukarı yarısı insan, aşağı yarısı akrep şekillidir. Ham mermerdendir. Bir adam o suret üzerine bir parça hamur yapıştırsa o hamur, heykelin şekline benzer. Hamur kuruduktan sonra azıcık bir parçasını ateşe bırakıp akrep sokan kimseye tütsü yapsa o yaralı adam hamur kokusunu işitince yaranın acısı geçer. Dizdar Ağa bana 50 dirhem kadar ihsan etti. Sakladım. Sonra Acem diyarında, Urmiye şehrinde bir kölemi akrep soktu. O hamurdan ateşe bir parça bırakıp köleyi buhurladığımda derhal ağrıdan kurtulup akrebin soktuğu yerinden sarı sular aktı.
(270) Evliya Çelebi, bu kaleler için "amelî yığma tepeler üstünde" tabirini kullanıyor. Herhalde insan eliyle yapılmış sun'î tepe demek istiyor. (271) Hangi sultan olduğu söylenmiyor.

Bu şehirde Sahabelerden birçok kimse gömülüdür. Humus civarındaki "Sem'ân" adlı köyde de Emevîler'den Ömer bin Abdül'aziz gömülüdür. İç hisarda Hazreti Osman'ın el yazısıyla Mushaf var dedikti. Humus'ta ne zaman su kıtlığı olsa bu kutlu kitabı çıkarırlar. O an yağmur yağar. Peygamber'in musahiplerinden Ömer bin Ümeyyeti'z-Zamîrî, Peygamber öldük-ten sonra dünyaya küsüp nice zaman seyyah gibi dünyayı dolaşıp nihayet bu Humus şehrine gelmiş. Görmüş ki iki kişi mezar kazmıştır, "acaba uzun mu, kısa mı" diye tartışıp

www.atsizcilar.com   

Sayfa 86 

 
duruyorlar. Hemen yanlarına yaklaşıp: "Merhum olan benim kadar var mıdır" der. Onlar da: "Evet var" derler. Amr (272) hemen sıçrayıp me-zarın içine girer. Meğer mezar kazanlardan biri Azrail imiş. Ömer'in (273) yakasını yakalayıp canını alır. Oraya gömülür. Bu Baba Ömer Hazretleri Türbe-sini (274) türlü türlü eşya ile süslerler. Melik Eşref Muzaffereddin Musa da babası Melik Mansur İbrahim'in yerine Humus beği olup 662 yılında ölmüştür. (275) Buradan kalkarak 6 saatte "İki Kapılı Han"a geldik. Bir çöl içinde ve Sam toprağında 10.000 at alır büyük bir handır. Gelip gidenler bir kapısından girip öteki kapısından çıktığı için "iki Kapılı" derler. Kalesi büyücektir. İçindeki nefer-ler çevreyi Arap eşkıyasından korur. Buradan da kalkıp kıble yönünde 7 saat giderek "Nebük" köyüne geldik. Şam toprağında bağlı bahçeli, sulu, yemekli mamur bir köydür. Bir camisi var. Civarında bir han yapılsa daha mamur olurdu. Buradan da kalkıp 6 saatte "Kadife Banı" adlı 'büyük kaleye geldik. Yemen Fatihi Sinan Paşa'nın vakfıdır. 300 askerle mütevellisi hâkimdir. Bu hana tâbi 70 tane vakıf köy vardır. 10.000 kişi atıyla, devesiyle gelip içinde dursa yine bir kısmı boş kalır. Birçok odaları, 5000 at alır ahırı, ayrıca develiği, harem odaları, imareti, kileri, fırını, 40 tane dükkânı, ferah hamamı, ayrıca Mütevelli Sarayı ve paşalara mahsus sarayı olan ulu bir handır ki hep kagir yapılıdır. Duvarları hep silâh asacak demir çengellerle doludur. Her tarafta at bağlayacak demir halkalar vardır. Ortasında büyük bir havuz vardır. Her gece bütün konuklara ocak başına birer bakır sini ile beşer tas et parçalı buğday çorbası, adam başına birer ekmek ve her ocağa şamdanlı bir mum hademeler tarafından getirilir. Her gece misafirlerin at, deve ve katırlarına da yem verilir. Murtaza Paşa Efendimle Mütevellisi Kasımağaoğlu Mustafa Çelebi büyük bir ziyafet çekti ki dillerle tarif olunmaz. Bu hanın hayratı çok büyük olup Arap ve Acem'de "Kadifeli Han" diye meşhurdur. Oradan kıble yönüne gidip 6 saatte "Harsa" köyüne geldik. 300 evli, bağlı bah-çeli, 1 camili mamur köydür. Burada bütün Şam ileri gelenleri hediyeleriyle Pa-şa'ya gelip tanıştılar. Hepsinin hediyeleri makbule geçip 150 kadar hediye at ve kısrakları cömert Paşa, Ağalarına ihsan eyledi. Sair yiyecek içecek makulesi hediyelerle Paşa'nın bütün askeri zengin olup bana da Nâşifzâde'nin hediyesi olan atı koşumu ile ihsan etti.
(272) Biraz yukarda "Ömer" dîye geçmişti. (273) Burada yine "Ömer" diye yazılı. Arapçada "Ömer" ve "Arar"in yazılışı birbirine çok benzer, (274) Burada "Baba Ömer" şeklinde Türkleşmiştir. (275) Eyyûbî Hanedanının Humus kolu beğlerinden olup 1245 - 1262 arasında beğlik etmiştir.

Ertesi sabah erkenden Şam askeri deniz gibi dalgalanarak zırh, külah, cebe ve demir giyinip kuşanmış olarak anayolun iki tarafına sıra sıra durdular. Selâmladılar. Kılıç ve kargılardan Şam Ovası büyük bir ormana döndü. İki yanı keskin süngülerin: ışıltısı göz kamaştırıyordu. Bütün ileri gelenler, eşraf, bilginler, dindarlar, imamlar, hatipler, mollalar, seyid-ler bütün tevâbileriyle atlar üstünde sıra sıra selâma durdular. Hac Emîri bulu-nan Sinan Paşa ayrıca askerle güzel bir alay gösterdi ve selâmladı. Ondan sonra Türkmanoğulları İsa, Musa Ağalar; Abdüsselâmoğulları; Sinan Paşaoğul-ları; Kasımağaoğlu, Nâzifzâde Mehmed Efendi, Şam Defterdarı, Şam Kethüda Yeri, Şam Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini, Çavuşlar Kâtibi, sair ileri ge-lenler mücevvezeli (276) ve yuvarlak sorguçlu olarak küheylan atlar üzerinde güzel giyimli Çavuşlar selâma durdular. Kör Abdüsselâm, Rahtavat Mustafa

www.atsizcilar.com   

Sayfa 87 

 
Ağa, Keyvanoğulları, Safed Hâkimi Yavaşça Mehmed Ağa, Salih Ağa, Hüseyin Ağa ve bütün ileri gelenler, büyükler saflar halinde saygı ile selâma durdular. Onun ilerisinde Şam'ın 1500 Yeniçerisi zırh, külah ve cebeli olarak renk renk giyimleri, ellerinde on yedişer boğum kargı ve yalman: demirli Halep kalkanla-rıyla duruyorlardı. Yiğit ve ünlü beğlerin her birisi altlarında soyu, sülâlesi yazılı Arap atları ile selâma duruyorlardı. Bu beğlerin Şam başlığı, Şam işi at takımı, Şam eyeri ve üzengisi ile, Şam kumaşları ve ipekten örme sırmalı sikkeleriyle altı tane yancıkları ve atlarının kutasları (277) vardı. 7 akça ulûfeli Yeniçeriler, arkalarındaki beşer, onar, kırkar, ellişer Gürcü, Abaza ve Çerkes kuleleriyle sıralar halinde selâma durmuştu. Yeniçeri Serdarı, Sipah Kethüda Yeri de ayrıca selâm alayı yaptılar. Paşa dahi azametle atına binmiş olarak 400 kişi ile geçti. Bunlar sedefli, savatlı, mükemmel silâhlı ve kuskunlu (278) idiler. Onların arkasından 200 Deli (279) ve 200 Gönüllü (280) geçti. Bunlar da iyi pusatlı, kapaniçeli, (281) sırıklarında kurt derileri sarılmış renkli bayraklarla, başlarında iri külah ve Salihli takkeleriyle, çelenkleriyle atbaşı geçtiler. Onların ardından 100 Çeşnigir, 100 Dışarı Külâhçılar dahi elleri sırıklı, küheylan atlar üzerinde geçtiler. Ondan sonra 100 tane iç Ağası, Saraçları, 100 tane Mahrebcileri, (282) Mutfak Emini, Vekilharç tevâbileri hep sırıklarla geçtiler. Ondan sonra 200 Müteferrika, 200 Kapıcıbaşı samur kürklü, küheylan atlı kırk ellişer eli sırıklı yiğit yardaklarıyla zırh ve altınlı külahlarla atbaşı geçtiler. Onların arkasından Paşa'nın bir yüğrük bayrağı, (283) bir artçı bayrağı, iki tuğu geçip ardı sıra Paşa'nın 9 küheylan atı, altın işlemeli ve değerli taşlarla donatılmış olarak geçti.
(276) Törenlerde giyilen bir nevi kavuk. (277) Atların başına takılan sorguç. (278) Kuskun = pazubend. (279) Osmanlı Ordusu'nda en gözüpeklerden seçilmiş fedaî bölükleri. (280) Deliler gibi tehlikeli işlerde kullanılan bir asker sınıfı, (281) Geniş ve devrik yakalı muhteşem kürk. (282) Bunun ne demek olduğu anlaşılmıyor. Yazılı 82 "mhrbei" şeklindedir. (283) Yüğrük bayrağı önde giden bayraktır. Gerektiğinde önden hızla giderek Paşa'nın geleceğini bildirdiği için bu adı almıştır. "Yüğrük" çok yürüyen, hızlı yürüyen demektir. "Yörük" kelimesi buradan gelmektedir.

Bu atların yedekleri mücevveze kavuklu idi ve başlarında Emîr-i Ahur Ağa bulunuyordu. En geride Paşa, dîbâ, şib (284) ve sırma ile dokunmuş mücevherliler giymiş, kadife cevahir düğmeli kapaniçe ve sadak (285) ile geçti. Paşa'nın iki yanında kırmızı dolmalı ve sırmalı üsküflü Matracılar ve altın taşlı Satırlar ile silâhlara ve aletlere bürünmüş 400 iç Ağası vardı. Böylece mehter dövülerek 10 Şevval 1058 (= 28 Ekim 1648) günü Şam'a girdi. Allah mübarek eyleye! İmkânı kadar Şam'ın durumunu öğrenip bütün evliya ve peygamber mezarlarını ziyaret ile yüzümüzü sürdük. Bütün ileri gelenleri ve eşrafı düzgün konuşurlar. Dilleri Arapçadır. Şam'da Murtaza Paşa Efendimiz'le gece gündüz Hüseyin Baykara fasılları edip konuşurken İstanbul tarafından Paşa'nın ulağı geldi. Mevlevi Büyükvezir'in azledilerek sürüldüğünü, yerine Kara Murad Paşa'nın büyükvezir olduğunu bildirince Paşa Efendimiz çok üzüldü. Çünkü kendisi Koca Mevlevi Mehmed Paşa çırağı olup Has Harem'den doğruca Koca Vezir'in sarayına çıkmıştı ve onun tarafından yetiştirilmişti. O gece Paşa ile konuşurken Paşa Efendimiz "Hazinedarı çağırın" dedi. Hazinedar gelince: "Evliya Çelebi'ye 300 altın, bir samur parçası serhaddî, üç köle, kürkleriyle üç kat esvap, kölelerine de ellişer kuruş" dedi. Hazinedar derhal 300 altını bana verince Paşa Efendimiz:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 88 

 
"Kardeşim Evliya! Allah kolay getirsin. Devlet Kapısı'na yolcusun" diyince aklım başımdan gitti. "Ne çare, emir sizden" dedim. O gece Murtaza Paşa ile bütün emirleri, mektupları yazıp ertesi sabah dahi bütün dostlarla vedalaşarak üç kölemle yola çıktım. 1 Zilkade 1059 (= 6 Kasım 1649) da Şam'dan Anadolu'ya Gidişimiz Zilkadenin ilk günü, Mısır Valiliğinden mazul Emin Paşa, Şam'ın Gök Meydanı'nda durdu ve o gün Murtaza Paşa Efendimiz Şam'dan kalkıp kuzeye doğru yol almaya başladı. Bağlar içinden geçerek "Marsata" köyüne geldik. Burası 300 evli, cami ve hamamlı, bağlı bahçeli mamur köydür. Burada bir gün oturduk. Şam ileri gelenlerinden o kadar at, katır, deve, yiyecek, içecek ve kıymetli hediyeler geldi ki Paşa'ya Şam Valisi iken bile bu kadar hediye gelmemişti. Buradan ayrılarak "Nuseyre" köyüne geldik. Bu da 100 evli, cami ve hamamlı, bahçeli, çarşılı köydür. Buradan hareketle "Karalar Kalesi"ne geldik. (286)
(284) Telli bürümcük. (285) Sadak = Ok çantası. "Belik" de denir (286) Mevlevi Koca Vezir Mehmed Paşa yahut Sofu Mehmed Paşa denilen ihtiyar Büyükvezir 21 Mayıs 1649'da azledilmiş ve yerine aynı gün Kara Murad Paşa getirilmiştir. Sofu Mehmed Paşa'nın sadareti 9 ay, 15 gün sürmüştür. Murtaza Paşa tarafından görevlendirilen Evliya Çelebi Şam'dan İstanbul'a ılgarla 10 günde gelip Murtaza Paşa'nın mektuplarını vermiş, o sırada Üsküdar'a kadar gelen Celâlîler'in isyanı ile uğraşan yeni Sadırazam Kara Murad Paşa, evvelki sadırazamın adamı olan Murtaza Paşa'ya dokunmayarak onu, emrindeki Sam Eyaleti askeriyle Dürzüler'den mal ve vergi almaya memur etmiş, Evliya Çelebi, Şam'a döndükten sonra üürzüler üzerine tedip harekti yapılmıştır. Bu sırada İstanbul önlerindeki Celâlîler de yenilmiş olduğundan Sadırazam Kara Murad Paşa, Ali Ağa adında bir adamını yollayarak Filistin'de bulunan Murtaza Paşa'nın Sivas Eyaleti Valiliğine tayini haberini getirmiştir. 6 Kasım 1649 da Şam'dan hareket bunun üzerine olmuştur.

Bu kale çıplak Arap eşkıyasından kurtulmak için yapılıp çevresine ve içine 12.000 atlı Zenci Arap askeri konulduğu için "Karalar Kalesi" adıyla ün almıştır. Vaktiyle bu kale sayesinde Şam yolu emniyette imiş. Bu kale çölde, yalçın kaya üzerinde beşgen şeklinde yapılmış yüksek bir kaledir. Fakat zamanla bazı yerleri yıkılmaya başladığından içinde insandan eser yoktur. 922 tarihinde Selim Han Mısır'a giderken fethetmiş, sonra harab olmuştur. Oradan yine bütün askerle kuzeye giderken "Şeyh Behkâr-ı Üryan" adlı Tanrı meczubunun bazı halleri zuhura gelmiştir ki aşağıda anlatıyoruz: "Şeyh Bekhâr-ı Üryan" yalın ayak, başı kabak ve çıplak olup iki elini omuzlarına koymuş, zevkü şevke gelmiş olduğu halde İslâm askeri içinde salına salına yürürken yüksek sesle "ene ci'tu mine'l-Bagdâd" (287) demeye başladı. Akkâmbaşı Halil Ağa (288) çok iyi huylu ve takva sahibi kişi olup: "Ey Şeyh Bekkâr! Bağdat nerde, biz nerde" dedi. Şeyh Bekkâr öfkeyle Bismillah diyip iki eli omuzunda iken sağ eliyle omuzundan bir salkım Bağdad'ın Hastâvî hurmasını meydana çıkardı ki daha henüz ağacından kopmuş ve 40 Osmanlı Batmanı gelir. Akkâmbaşı'nın eline verip: "Bu Bağdat yemişidir" dedi. Sonra biraz gidip gülerek Murtaza Paşa'nın yanına varıp Arapça: "Ey Murtaza! Anadolu'da dinlen, sonra İstanbul'da dinlen ve Bağdat'ta dinlen" diyip daha nice rumuzlu sözler söyledi. Bir anda gölge gibi kaybolup Şam'a yöneldi. (289) Sonra Akkâmbaşı, Şeyh Bekkâr'ın verdiği hurma salkımını Murtaza Paşa'ya verip Murtaza Paşa: "Subhanallah! Henüz kopmuş Bağdad'ın Hastâvî hurmasıdır" diye önce bana bir çengelde hurma verdi. Üç tanesini uğurdur diye yiyip kalanını sakladım. Hâlâ yanımda olup sar'alı ve felçli olanlara birer tane veririz. Tanrı bilir ki Şeyh Bekkâr'ın menakıbı böyle olmuştur. Gerçi Şam'da hurma olur ama mahsul vermez. Bağdad'ın Hastâvî hurmasının bir diyarda olmak ihtimali yoktur. Şeyh Bekkâr bir gün önce bizimle birlikte "Karalar Kalesi"nde, çadırlar arasında laf karıştırarak gezdiği halde ertesi günü bu "îki Kapılı" yakınında bir salkım Hastâvî hurmasını getirdi. O zaman Bağdat Elinde hurmanın çiçeği bile yoktu. Beğim! Evliyaların kerameti haktır. Evliya sanılanlardan çıplak bir er idi. Himmeti hazır olsun. Onunla arkadaşlık edip hayır duasını alırdık. Benim evimde bir dairesi vardı. (290) Bize gelince mutlaka daireyi bulup elime verir "dakku'd-def" (291) diye sıçrardı. Ben çaldıkça o mest ve hayran olup raks ile safa ederdi.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 89 

 
(287) Arapça: "Ben Bağdat'tan geldim" demektir. (288) Surre ile Hicaz'a giden hademelerin başı. (289) Gölge gibi kaybolduktan sonra Şam'a yöneldiğini söylemekle Evliya Çelebi çelişik ifadede bulunmuş oluyor. (290) Buradaki "daire" oda anlamında olmayıp daire şeklindeki "tef" tir. (291) Arapça: ''Tef çal" demektir.

Başka bir menkabesi de şudur: Şeyh, Bağdatlıdır. Bağdat'ta bir camide müezzin olup gece yarısı temcid okurken Tanrı'nın rahmet kapısını açık görünce kendisini minareden aşağı atıp çıplak olarak Şam'da bulunur. Çarşı ve pazarda çıplak gezer. Bir diğer menkabesi de şudur: Bir kere bir çorbacının gebe hatununa kese ve sabun sürdükten sonra: "Bu senin karnındaki oğlan benim manevî evlâdım olup benim gibi gezsin" demiş ve Tanrı'nın emriyle doğurunca elmasparçası ve nurtopu gibi bir oğlan vücuda getirmiş. O an Şeyh Bekkâr dahi kapıya gelip "bizim oğlanı verin" diye masumu alıp kulağına ezan okuduktan sonra anasına teslim ile bırakıp gitmiştir. Tanrı'nın hikmeti, daha yeni doğmuş olan bu yavrucak harekete başlayıp nice kelimeler söylemiş. Beşik, kundak, esvap gibi şeyleri asla kabul etmeyerek üç yaşına vardıkta çorbacı ağanın oğlu dahi çıplak olarak Şeyh Bekkâr'ın yanında gezmeye başlamıştır. Bütün vücudu ve şekli, davranışları Şeyh Bekkâr'a benzerdi, Lâkin Şeyh Bekkâr çok konuşmazken bu manevî oğlu daima söyler, kime rastlasa onunla konuşur, adam bulamazsa hayvanlarla veya taş, ağaç gibi eşya ile konuşurdu. Himmeti var olsun. Sonra Murtaza Paşa ile bu "Şeyh Bekkâr" hurmasını yiyerek "Humus" Kalesi'ne geldik. Oradan "Dastan Köprüsü", "Hama", "Şeceretüddür", "Ma'iretünnü'-mân" kalelerine sırasıyla gelip konakladık. "Ma'iretünnu'mân", Halep Eyaleti'nde ayrı bir Paşa Sancağı tahtıdır. Hezârpâre Ahmed Paşa'nın kardeşi Defterdar İbrahim Paşa, üç Tuğlu Vezir iken burası kendisine arpalık yoluyla ihsan olunmuştur. 40.000' kuruş hâsıl olur. Paşa'nın hası 230.000 akçadır. 7 Zea-meti, 87 Tımarı vardır. Alaybeğisi, Çeribeşısı ve' Yüzbaşısı vardır. Kanun üzere Cebelileri ve Paşa askeri ile 1560 asker olur. 300 akça pâyesiyle kazadır. Kadısına 6 kese hâsıl olur. Müftüsü ve Nakîbüleşrafi var. Ahalisi yoksul oldu-ğundan fazla hâkimleri yoktur. Kalesi haraptır. Şehir taşlık bir yerde olup 800 kagir evi vardır. Evleri küçüktür. 26 camisi vardır. Suyu pınar olup temmuzda buz gibi soğuk olur bir hayat suyudur. Güzel kokulu olarak yaratılan suların biri de budur ki her tarafta meşhurdur. 1 hanı, 1 hamamı, 40 50 kadar dükkânı olup dut bahçeleri ve zeytinlikleri çok meşhurdur. Buradan hareket ederek "Sermin" adlı eski şehre vardır. Oradan da doğu yönünde "Selma" kasabasına geldik. Halep toprağında çöl ile Bağdat yolunda büyük bir şehir imiş. Kalesi ve şehri harap olup 300 kadar Arap evi kalmıştır. Eskiler Murad Suyu'ndan buralara arklar açmışlardır ki insan hayran olur. Ne çare! Onların yerlerinde yeller esmiştir. Ahalisi Hâşimîler'den olup şecere ve hüccetlerinde yazılıdır. Buradan yine Sermin'e geldik. Paşa'nın rahatsızlığı geçinceye kadar burada durduk. O sebeple dört çevresindeki köy ve kasabaları gezdim. Buradan kalkarak yine kuzeye gidip "Han Timam"da konaklardık. Halk ağzında "Han Tuman"' derler. Buradan yine kuzeye giderek Haleb'e girerken Halep halkı gayet kalabalık bir halde karşılamaya çıktılar. Paşa'nın Halep Kalesi dışındaki Hünkâr Sarayı'nda 10 gün kalacağını Alay Çavuşlarına tenbih ettiler. Sonra Halep'ten kalkarak "Bab" kasabasında konakladık. Halep Eyaleti'nde Paşa'nın hası olup Subaşısı hâkimdir. 300 kişi ile idare eder. Yıllık 7000 kuruş hâsıl olur. Türkman ve Arap eşkiyalarının durağı ve ocağı olan geniş bir kazada toprakla örtülü 1060 evli kazadır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 90 

 
150 akça pâyelidir. 76 köyünden kadısına 5 kese hâsıl olur. 11 tane cami ve mescidi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı vardır. Bağları yok ama suvarılan bostanı çoktur. Oradan "Karaköprü" köyünü sol tarafımızda bırakıp "Kızılhisar" köyünde konakladık. Burası Halep toprağında kalesi harap, kendisi mamur, camili, hanlı bir köydür. Buradan kuzeydoğuya giderek "Nizip" şehrine geldik. Nizip, Fırat Irmağı'nın batı yönünde, çöl içinde, yüksek bir dağın eteğinde hanlı, camili, hamamlı, küçük çarşılı mamur bir kasaba olup bağı, bahçesi yoktur. 150 akçalık kazadır. Daima "Birecik" kasabasına eklenip nahiye olur. Harun Reşid zamanında mamur bir şehirmiş, Ayıntab'ın kıble yönünde bir konak olup yaya adam bir günde varır, gelir. Buradan yine doğuya giderek 6 saatte Birecik'e geldik. Birecik, Fırat kıyısında bir tepe üzerindedir. Harun Reşid, Bağdad'ın faydalı iskelesidir diye mamur etmiştir. Sonra padişahtan padişaha geçip en son Sultan Gavri'nin veziri Çerkes "Hayra Beğ" (292) Birecik'i ve Haleb'i 922 tarihinde Birinci Sultan Selim'e teslim etmiştir. Urfa Eyaleti'nde Sancakbeği tahtı olarak yazılmıştır. Beğinin hası 295.220 akçadır. Tımar sahibi 109, Zeamet sahibi 15 olup Alaybeğisi, Çeribaşısı, Yüzbaşısı vardır. Savaşta, beğinin sancağı altında 200 askeri olur. 150 akçalık kazadır. 70 köyü var. Bu köylerinden kadısına yıllık 6 kese hâsıl olur. Müftüsü, Nakîbüleşrafı, Şehir Naibi, İskele başında Gümrük Emini ve İskele Emini vardır. İskele Emini, Karaman Kulu Ağalarından muhteşem bir ağa olup bütün kelek ve mavnalar onun emrindedir. Yıllık "Suruç"tan ve başka limanlardan 70 yük akça hâsıl olur. Kars Kalesi Kulları'na ulufe verir yahşi emanettir. (293) Birecik Kalesi, büyük Fırat Irmağı'nın doğu yönüne meyyal bir yalçın kaya üzerinde göğe başkaldırmış, taştan bir kaledir. Şekli altı köşelidir. Burçları ve duvarları gayet sağlamdır. Her kulesi birbirini görür. Hendeği yoktur. Zira altı köşesi Gayya kuyusundan nişan verir kayalardır ki şahin, karakuş ve dölengeç gibi yırtıcılara yuva olmuştur. (294) Çepeçevre büyüklüğü malûm değildir. Kıble yönünde iç kaleye bakan kuvvetli ve sağlam bir demir kapısı var. Hepsi üç kattır. Ama iç kalesi çok sarptır. Bu kadar sarp kale ancak Mardin Kalesi'dir.
(292) Bu Kölemen Beğinin adı daha çok "Hayırbay" seklinde yazılıp kullanılmaktadır. (293) "Emanet" yani "eminlik" bugünkü kullanılışa göre müdürlük, "emin"de müdür demektir. "Yahşi" kelimesini Evliya çelebi kullanıyor. Bu gümrüğün, zenginliği dolayısıyla Kars Kalesi Kullarına yani askerlerine ulufe yanı maaş buradan giderdi demek istiyor. (294) Dölengeç" toygar ve tarla kuşunun bir türlüsüdür. Evliya Çelebi'nin bunu şahin ve karakuş gibi yırtıcılardan sayması dalgınlık olsa gerek.

Varoşu, 9 kadar, (295) toprakla örtülü ve kayalar üzerine yapılmış, yüzleri Fırat'a bakan yüksek ve alçak evleri var. Alaybeği Sarayı, Emin Sarayı, Kadı Sarayı, Melek Ahmed Paşalı Hacı Kapıcı Sarayı mamurdur. Mazul Dizdar Halil Ağa aşağıda oturur. Ama kale dizdarları yukarı kalede otururlar. Kaleden dışarı çıkan Dizdar azlolunur. Çünkü padişahların özlediği bir kaledir. Neferleri, Fırat'a bakan kuleleri üzerinde küçüklü büyüklü 70 topu vardır. Kaleden kayalar içinde su yolları vardır. Cebehanesi, buğday ambarları, büyük mağaraları vardır. İç hisarda Selim Han Camisi var. Diğer yapıları aşağı varoştadır. 11 cami ve mescidi, tekkesi, sibyan mektebi, iskele başında hanı ve hamamı, küçük bir çarşı ve pazarı vardır. Burası Halep ve Bağdat gibi iki büyük şehrin iskelesi olduğundan dükkânlarında kıymetli eşya bulunur. Gayet verimli olan Birecik Ovası'na "Zeytin Vadisi" derler. Erzurum'a seyahat ettiğimiz zaman büyük Fırat Irmağı'nın doğduğu yerin, Erzurum'dan iki konak kuzeyde, Gürcistan Boğazı'nda "Dumlu Baba Tekkesi" yakınında bir mağarada

www.atsizcilar.com   

Sayfa 91 

 
olduğunu söylemiştik. Sonra Malatya civarında Bingöl Yaylası'ndan gelen "Murad Suyu"nu aldığını yazmıştık. Murad Suyu, Muş Ovası'nda "Canlı Kilise" civarından geçip Eski Muş ve Palo'ya uğrayarak Malatya geçidinde Fırat ile birleşir. Fırat, Birecik'e gelinceye kadar 70 tane su alır. Mukaddes topraklar içinde en büyük sudur. Birecik'ten her yıl nice bin tulumdan yaptıkları keleklerle Osmanlı Ülkesi tüccarları kıymetli eşyalarını alıp "Caber" ve "Rakka" ya yük boşaltıp üç günde Bağdad'ın dışarısındaki "Muşlar" kalesine gelirler ve burası iskele olduğundan mallarını çıkarırlar. Dicle ile Fırat taşarsa iki büyük ırmak Bağdat Ovası'nda birbirine karışır ama bu nadiren olur. Fakat bazı yıllar Şattül'arap taşıp Bağdad'ın Köprü Kapısı'ndan içeri girer. Melek Ahmed Paşa Efendimiz, Bağdat Valisi iken, Dördüncü Murad Han çağında Şat taşarak lağım ve meteris yerlerinden girip kalenin nice yerlerini harab etmiştir. Bu iki büyük ırmak "Kurna Kalesi" köşesinde birleşir, üç konak aşağıda, Basra'da Şattül'arap derler. Su orada acı olur. Çünkü Umman ile birleşir. Fakat bu hal seher vaktinde, yani med vaktindedir. öğleden sonra cezir olunca Umman geriye gidip Şattül'arap galip olur ve Basra önünde su çok berrak olur. Basra önünde bu Şattül'arab'ın her gün hali budur. Oradan batıya 9 saat giderek Rakka yahut Erzenürrûm Kalesi'ne geldik. Şehir adları arasında dört tane "Brzen" vardır. Biri "Erzenürrûm" yani Erzurum'dur. İkincisi "Erzeni Ahlat" tır. Üçüncüsü "Erzincan'dır. Dördüncüsü de bu "Rum Kale"dir. Hazreti Ömer'in halifeliği sırasında Rum Kayseri tarafından yapıldığı için "Rum Kale" derler. Urfa ile Birecik arasındadır ve her birine birer konaklık yerdedir. Urfa Paşası Eyaleti toprağında Emanet'tir. Rum Kale, Fırat'tan bir taraftadır ve güney cihetindedir. Birecik'in batısındadır. Bir tepe üzerinde gayet sağlam bir kaledir. 922 tarihinde Mısır Sultanı Gavri'den Sultan Selim alarak imarına çalışmıştır. Şimdi o kadar mamur değildir. Dışarıda camisi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı vardır. "Mevziban Suyu" bu kale dibinde Fırat'a dökülür.
(295) Herhalde "9" yerine "900" olacak.

Oradan kıble yönüne meylederek 10 saatte "Suruç" Kalesi'ne geldik. Emevîler'den Hişâm bin Abdülmelik zamanında (724 743) bu Suruç ovalarında 600.000 Türkman ve Arap oturup dut bağlarından geçilmez, 5000 yük ipek ondalığı (296) hâsıl olurmuş. Gayet büyük bir kalesi varmış. Selçuklular zamanında Rumlar onlara galebe edip yer götürmez askerle Kudüs'e giderken Suruç'un toprak kalesiyle şehrini harab etmişlerdir. (297) Hâlâ yapısının eserleri gözükmektedir. Ama kalesinden iz kalmamıştır. Suruç, Halep Eyaleti içinde Sancak Beği tahtıdır. Beğinin hası 27.790 akçadır. 291 Tımarı, 9 Zeameti vardır. Alaybeğisi, Çeribaşısı vardır. Bütün Eyaletinde 37 Zeamet, 226 Tımar vardır. (298) Nahiyelerinin çoğu "Mercâbûd" nahiyesiyle bütün Erzurum ve Kars Kulları'nın kalemleri (299) olup Kars Ağaları'ndan 500 atlı ile bir Ağa gelip her yıl 40.000 kuruş toplayarak Kars Kulu'na mevâcib (300) götürür. Bu hâsılatın hepsi bu Suruç Ovası'nda oturan göçebe Türkman ve Kürtler'den elde edilir. Bu vadiler içinde oturan aşiretlerin çoğu "Denyay", "Berâzî", "Kûhbik", "Cum" Kürtleri olup çok defa dut bağları içinde ipek elde edip ipek ondalığı verirler. Ayrıca arpa ve saman hakkı da verirler. Bu Suruç Ovası'nın havası çok güzel olup o sebeple halkının çoğu sağlam olur. Burası Birecik'in doğu yönüne maildir. Suruç, Dicle ile Fırat arasında olduğu için burada birçok acayip eserler ve boş bostanlar vardır ki anlatması lüzumsuzdur. Burası Urfa Kadısı'nın hükmünde 150 akçalık kazadır. Mamur nahiyeleri var. Suruç'un bulunduğu bölgeye "Elcesîre" derler. Uzunluğu 20 menzil olup sırasıyla yer yer altı, yedi, sekiz, on konaktır. Buraları Abbasîler çağında mamur olup 400 kadar kalesi, 600 kadar mamur şehir ve kasabası olduğu tarihlerde yazılıdır. Suruç'tan batıya 2 saat giderek "Çârmelik" Kalesi'ne geldik. Burası çâr melik (301) yani dört hükümdar kalesidir. Hakikaten müverrihler bu kalenin kisrâlardan (302) dört kardeş taralından yapıldığını, o sebeple "Çârmelik" adını aldığını yazıyorlar. Bir tepe üzerinde

www.atsizcilar.com   

Sayfa 92 

 
kare şeklinde küçük bir kaledir. Ama o kadar mamur değildir. Dizdar ve neferleri, Urfa Subaşısı hükmünde hâkimi, 100 evli kasabası vardır. Camisi, mescitleri, hamamı, birkaç dükkânı vardır.
(296) Hâsılatın onda biri kadar verilen vergi. Eski deyimle: "Öşür". (297) Evliya Çelebi'nin Rumlar dediği Haçlılar'dır. Kudüs'ü alan onlardır. Rumlar'ın Selçuklular'a karşı büyük meydan savaşı kazanmaları belki bir defa olmuştur. (298) Burada Evliya Çelebi'nin bir rakkam yanlışı var: Halep Eyaleti'nin Tımarlılarını 226 kişi gösterdiği halde Haleb'in Sancağı olan Suruç Tımarlılarını 291 kişi diye kaydediyor. Suruc'unkinin daha az olması gerekiyor. Belki 91 kişidir. (299) "Kalem" burada "eşya" anlamındadır Dilimizde bugün bile "üç kalem eşya" vesaire şeklinde kullanılır. (300) Maaş. (301) "Çâr", Farsça "dört"; "melik", Arapça "kıral" destektir. (302) "Kisrâ", İslâmiyetten önceki İran imparatorlarına Arapların verdiği isim.

Kale birkaç kere harab olmuş, sonra yine imar edilmiştir. Kagir bir ham olup içinde Türkman oturur. (303) Menzil beygirleri mütevellisi hükmündedir. Suyu ve havası güzeldir. Bağı, bahçesi yoktur. Buradan kalkarak "Urfa" şehrine vardık. Urfa, Nuh tufanından sonra yapılan şehirlerin biridir. "Semûd" kavminden (304) "Rûhây" adlı bir padişahın yaptırmasıdır. Sonra, "Nemrud" buranın havasından, suyundan hoşlanıp yaşadıkça Tanrılık iddiasında olarak tamam 200 yıl bu şehirde yaşamış olup Hazreti İbrahim'i bu şehirde Nemrud ateşine attırmıştır. Hazreti Isa buralar kayserin idaresinde iken seyahatle gelip bir kiliseye inmiştir. Onun için buraya "Mesih Diri" (305) derler. Hâlâ maruftur. Havariler burada İncil'i gayet hazin bir sesle okumuşlardır. Onun için o makama "Ruhâvî" demişlerdir. Nihayet Emeviler'den "Muâviye" Şam'da iken asker gönderip burayı Rumlar'dan alarak İslâm ülkesine katmıştır. Sonra Abbâsiler'den Me'mûn buraya gelip İbrahim Halil makamını mamur etmiştir. Nice padişah eline geçtikten sonra 922 tarihinde Birinci Selim, Mısır'a giderken burayı Tavâşi Sinan Paşa eliyle fethetti. Sonra Sultan Süleyman yazdırıp Rakka Kalesi, Âmid hâkimi elinden alınarak bu Urfa Eyaleti'ne Beğlerbeğlik edilmiştir. Kalenin asıl adı "Urfa" dır ama yakınında Rakka Kalesi olduğu için hâlâ Padişah Defterhânesi'nden gelen emirlerde "Rakka Eyaleti'ne mutasarrıf Vezirin filân Paşa..." dîye yazılır. Birkaç defa arpalık yolu ile Üç Tuğlu Vezirler'e ihsan olunmuş yüce bir mansıbdır. Paşasının hası 600.760 akçadır. (306) Adalet üzere yılda 40.000 kuruş hâsılı olur. 1000 kadar askeri vardır. Eyaleti'nde 3 Zeamet, 132 Tımar var. Alaybeğisi, Çeribaşısı, Yüzbaşısı vardır. Kanun üzere Cebelileriyle 1400 askeri olup Alaybeği bayrağı altında sefere giderler. Urfa Eyaleti 7 Sancaktır. (307) Camâsi Sancağı, Hâbur Sancağı, Dirce Sancağı, Benî Rebîa Sancağı, Suruç Sancağı, Rakka Sancağı. Urfa'dan dört konak içeri, çölde harablık yerlerdir. Süleyman Han çağında Eyaletin merkezi Rakka idi. Şimdi Sancak tahtı Urfa'dır. Bütün Beğlerbeğileri orada oturur. Eyaletin Mal Defterdarı yoktur. Defter Kethüdası, Defter Emini, Çavuşlar Kethüdası ve Çavuşlar Emini vardır. Bu eyalet eski olup kaç kere arpalık yolu ile üç Tuğlu Vezirler'e ihsan olunmuştur. (308) Birkaç Subaşılığı da var. Şehir Subaşılığı, Rakka Subaşılığı, Samsad Subaşılığı. 300 akçalık kazadır. Sultan Ahmed çağında akrabamızdan Kütahyalı Firâkioğlu'na 500 akça mollalıkla ihsan olunmuştu. Kadısına yıllık 7000 kuruş hâsil olur. Kadıya gelir

www.atsizcilar.com   

Sayfa 93 

 
sağlayan nahiyeler Suruç, Haan, Rakka ve Samsad'dır. Bu nahiyelerin sahipleri yurt sahibi Türkmanlar'la Kürtler'dir. Dağlık yerleri yoktur. Dört mezhepten Müftüsü, Nakîbüleşrafı, ilerigelenleri, eşrafı, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Naibi, Şehir Muhtesibi, Bacdar (309) ve Şehbenderi, (310) Kapan Emini vardır.
(303) Hanı işletenin bir Türkmen olduğunu anlatmak istiyor. (304) "Semûd"lar Hicaz ve Sam arasında İslâmiyet'ten önce yaşamış, oldukça medenî bir Arap kavmi idi. Putlara taparlardı. Hak dinine girmedikleri için korkunç bir sesle hepsinin öldüğüne dair dinî hurafeler vardır. (305) "Mesîh", İsa'nın lakabıdır. "Dîr" kilise demek olup "Mesih Dîri", Evliya Çelebi'de "Dîri Mesih" şeklinde kaydedilmiştir. (306) Metinde 60076000 rakkamı varsa da şüphesiz dizgi yanlışıdır. (307) Metinde kaç sancak olduğu yazılmamıştır. Sadece "sancaktır" denilmiştir. Merkez sancağı olan Urfa Sancağı ile 7 sancak ediyor. Bunu biz ekledik. (308) Bu ibare biraz yukarda da aynen geçmişti. Müellifin dalgınlığı olacak. (309) "Baç alan" anlamında bir nevi vergi tahsildarı.

(310) "Şehbender" de tüccarlardan vergi alan bir nevi tahsildar.

Urfa Kalesi'nin arkasında "Damlacık" adlı taşlık bir dağ vardır ki mel'un Nemrud'un yaylak taht yeri imiş. Bu dağın yarısında göğe yükselen yalçın bir tepe üzerinde büyük taşlarla yapılmış sağlam duvarlı bir kaledir. Her taşı fil gövdesi kadar var. Şekli yuvarlaktır. Elmas yüzük gibi eşsiz bir iç kaledir. Burçları ve duvarları çetin, sağlam ve berkitilmiştir. Çevresinde hendeği yoktur. Çünkü dört tarafı Gayya Kuyusu gibi yalçın kayalardır. Batıya gayet sağlam ve kuvvetli bir demir kapısı vardır. Burada 20 Kadar ev vardır ki Dizdar Ağa bunlarda oturur." (311) kadar neferi, cebehanesi, buğday ambarı, su sarnıçları vardır. Kale kapısının iç yüzünde bir camisi var. Minareli ve küçüktür. Bundan başka bir yapısı yok. Kale içinde olduğu için evler bağsız bahçesiz küçük, nefer evleridir. Hazreti İbrahim'i mel'un Nemrud'un ateşe attırdığı mancınık bu kalenin içinde durur, iki tane teknik uzun sütundur. (312) Aşağı varoştaki büyük kale kare şeklinde eski bir kaledir. Taşları gayet büyük olup iç kalenin eteğindedir. Bunun da burç ve duvarları sağlamdır. Bu varoşun üç kapısı var: "Beğ Kapısı", Bağdat tarafına, doğuya açılır. "Samsad Kapısı" batıya açılır. "Haran Kapısı" batıya bakar. Burası yukarı kale gibi kayalar üzerinde olmayıp alçakta, geniş bir yerdedir. Bu Urfa Kalesi, Fırat Irmağı'nın doğu yönünde, bir konak uzaktaki "Tasdır Dağları" içinde olup kuzey yönüne fazlaca maildir. "Rum Kalesi" ne bir konak yakınlıktadır. Yollan Kürt tayfasının rahatsız etmesi sebebiyle korkuludur. Bu şehrin yukarı kalesiyle aşağı sur ve varoşunun içinde ve dışında, kireç ve toprakla örtülü 2600 ev vardır. Bağlı bahçeli, akarsulu, hamamlı büyük sarayları vardır. Meşhurları "Tayyar Mehmed Paşa Sarayı", oğlu "Ahmed Paşa Sarayı, ki bu zat cömertlikte ün salmış kimsedir, "Paşa Sarayı", "Molla Sarayı", "Gezer Paşa Sarayı", "Celâli Kadı Sarayı", "Sardoğlu Mustafa Paşa Sarayı", "Arap Ali Paşa Sarayı"... öğrenebildiğimiz mahalleler de şunlardır: "Beğ Kapısı Mahallesi", "Tatlık Mahallesi", "Caygirli Mahallesi", "Kala Boynu Mahallesi", "Talafdar Ma-hallesi",(313) "Kara Meydan Mahallesi", "Bağ Safa Mahallesi".

www.atsizcilar.com   

Sayfa 94 

 
Urfa'da 22 cami vardır, iç kalede eski bir mabed olan "Minaresiz Cami" vardır. Paşa Sarayı yakınında, kalabalık cemaati olan "Kızıl Cami" Nemrud zamanından kalma eski bir kilise imiş.
(311) Dizdar ve neferlerinin oturduğu evler demek istiyor. Netekim aşağıda açıklanmıştır. (312) Metinde "iki adet amelî sütûni müntehâlardır". (313) Bu mahallenin okunuşu kesin değildir. "Tlfdr" şeklinde yazılmıştır ve ilk harfi "ti" harfidir. Bu sebeple Talfadar, Talafdır veya Dalafdır şekillerinde de okunabilir.

Harun Reşid fethinde kiliseden camiye çevrilmiştir. Hâlâ minarelerinde erganunhaneleri vardır. (314) "Ak Cami" de eski bir mabeddir. "İbrahim Halil Camisi"ni ilk yaptıran Me'mun Halifedir. "Pazar Camisi" nin cemaati çoktur. "Sultan Hasan Camili" mamur bir camidir. "Tarihli Cami", "Caygirli Camisi", "Ahaveyn Camisi", Tabahane Camisi" de meşhur camilerdir. Bu son altı camiye İbrahim Halil suyu uğrayıp havuz ve şadırvanları canlandırır, fıskiyelerinden bol su fışkırır, öteki camileri "Beğ Kamsı Camisi", "Hekim Dede Camisi", "Kara Meydan Camisi", "uğurlu Meydan Camisi"dir. Bu sonuncusu da eski mabeddir. 67 kadar mahalle mescidi vardır. Bazı mahallelerde iki üç zaviye vardır. Çünkü ahalisi gayet dindar, tarikatlara girmiş, takva sahibi, uysal, yumuşak adamlardır. Başlıca medreseleri "Kızıl Cami Medresesi", "Firuz Beğ Medresesi", "Sultan Hasan Medresesi"dir. Her camide ayrıca talebe odaları vardır ve bunların husu-sî dersiamları ve evkafları vardır. 3 tane dârülkurrâ ve dârülhadîsi dahi vardır. Talebesi gayet çoktur. Bilginleri de çoktur. Tekmil fenleri okumuş, tefsirci ve hadisçi zatlardır. 30 kadar sibyan mektebi vardır. "Kızıl cami Mektebi", "İbrahim Halil Mektebi", "Sultan Hasan Mektebi", "Ak Cami Mektebi" ileri gelenlerindendir. Her yıl başın-da evkaf tarafından yetim çocuklara bayramlık elbise dağıtılır. Kese ve hediye-leri boldur. İmaretleri de vardır. Meşhurları "İbrahim Halil Tekkesi imareti" dır. Bütün gelip gidenlere, misafirlere, civarında oturanlara günde iki defa pilâv verir. Çorbası da boldur. Tekkelerinden birincisi yine "İbrahim Halil Tekkesi"dir. Kalenin içinde, iç hisarın eteğindedir ve Me'mun Halife tarafından yaptırılmıştır. Anadolu'da, Arap ve Acem ülkelerinde meşhurdur. Bu tekkenin içinde bir kaynak vardır ki Nemrud'un İbrahim'i yakmak için yaktırdığı ateşin olduğu yerden çıkmıştır. Bu kaynaktan bütün camilerle, han, hamam, saraçhane ve debbâğhane sulanır. İçinde renk renk balıklar yüzer. Dördüncü Sultan Murad, Bağdat fethine giderken bu tek-keyi ziyaret edip iki balık yakalatarak kulaklarına birer altın küpe geçirmiştir. Sözün kısası acayip ve garip bir tekke ve görülecek yerdir, övmekte dil âciz kalır. Birçok sofaları, odaları, kileri, mutfağı ve türlü türlü misafirhaneleri vardır. Şeyhi, sofra sahibi, dost, bu diyarın garibi, Tanrı'yı bilir bir erdir. Tarikat öncüsü ve bilgin kimse idi. 7 gece misafir olduk. Murtaza Paşa Efendimiz'in ih-san ettiği hediyeleri teslim ederek hayır dualarını aldık. Bir adam yedi gece, yedi gün bu tekkeyi ziyaret etse muradı olur derler. Saf suyundan içenler Tan-rı'nın emriyle çarpıntı illetinden kurtulur. Bunun için Urfa halkında çarpıntı olmayıp sağlam olurlar. Bu tekkede nice derviş erenler vardır ki baş ve ayak çıplak, yoksullukla övü-nür, cezbe sahibi, Tanrı'yı bilir erlerdir. "Seyid Müncî Tekkesi" dahi çok dervişli, nimeti bol bir tekkedir. Bunun da şeyhi iyi, olgun bir zattır.
(314) "Erganun" bir müzik aleti olduğuna göre Müslümanlar tarafından yaptırılan minarelerde erganunhanelerin bulunmasının sebebi anlaşılamıyor.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 95 

 
Urfa'da 8 hamam vardır. Suyu ve yapısı güzel "Paşa Hamamı", "Samsad Kapısı Hamamı", "Hacı Beğ Hamamı", "Cıncıklı Hamamı", "Arasta Hamamı", "Muharrem Hamamı", "Keçeci Hamamı" ve "Meydan Hamamı". Bunlar herkese mahsus hamamlardır. 75 tane saray hamamı vardır, önce "Tayyar Ahmed Paşa Sarayı"nda 2 güzel hamam vardır ki şahane yapılmış, görülmeye değer, aydınlık hamamlardır. Başka saraylarda da vardır. Hanlarına gelince: Çarşı içinde "Yetmiş Hanı" kagir binadır. Güzel bir han olup İbrahim Halil Irmağı onun içinden geçer. "Hacı İbrahim Hanı", "Samsad Kapısı Hanı", "Beğ Kapısı Hanı", Beğ Kapısı'ndan dışarda "Sebil Hanı" vardır. Samsad Kapısı'ndan dışarıda mağaralardan hanlar vardır ki her biri beşer, altışar yüz at alır. 17 tane kervansarayı vardır ki kudret eliyle kayalardan uyulmuştur. İçinde insan kaybolur. Tanrı'nın garip hikmetidir ki bu mağaralar temmuzda serin, belki soğuk, kışın ise hamam gibi sıcak olurlar. Çarşısı 400 dükkândır. Şehrine göre çarşı ve pazarı güzel değildir. Lâkin yine her türlü değerli eşya bulunur. Saraçhanesi İbrahim Halil Irmağı kıyısındadır. Onun için Bağdat serdabı (315) gibi soğuk su ile sulanmış anayolun iki tarafında, mamur ve güzel, mevsiminde türlü çiçeklerle süslü olup geçenlerin içini açar. Oralarda bütün bilgi sahiplerinin toplandığı, dinlendiği yerler vardır. İki bedesteni var. Biri eski usul, kagir kubbeli, sağlam bir binadır, öteki Tayyaroğlu Ahmed Paşa'nın yapısı olup uzunlamasına yapılmıştır, üç tane demir kapısı vardır. Bütün kıymetli mücevherler bulunur. Şehrin içinde ve dışında emsalsiz birçok su değirmeni vardır, önce "Pazar Değirmeni" ki her gün 50 kile un öğütür. Gezilecek bir değirmendir. Duvarına güzel yazı ile şu beyti yazdık: Âsyâb-ı felek âhır öğüdür dânemizi, Çün gelir nevbetimis, etme a devran acele!
(316)

Öteki değirmenler de şunlardır: "Arasta Değirmeni", "Tayyar Paşa Değirmeni", "Salkı Fakih Değirmeni", "Arastabaşı Değirmeni" ve "Kadı Değirmeni". Bunun aşağısında debbağhâne vardır ki o da güzeldir. Onlardan aşağı, "Çürüksu" üzerinde nice değirmenler vardır ama iyi değildir. Urfa'nın suyu ve havası itidal üzere olup yazı yaz, kışı kıştır. Kışın kar yağar, baharda yağmur. Kendisi hakikî dördüncü iklimde olup on yedinci örfî iklime düşer. Talihi kamer (= ay) burcundadır. Tabiat sahibi, güzel tavırlı adamları olur. Temiz, iffetli, edepli, örtülü, saf kadınları vardır. İleri gelenleri ve eşrafı baştanbaşa samur, sincap, cılkava kürkü (317) ve atlas esvap giyerler. Orta halli olanları türlü türlü kısa esvap giyer. Türkmanca konuşurlar.
(315) "Serdab" bilhassa yer altında yapılan soğuk havalı ada demektir. Fakat Evliya Çelebi'nin ifadesinden caddenin aralıksız sulanarak serinletildiği mânâsı çıkıyor. (316) Bugünkü Türkçesi: "En sonra felek değirmeni dânemizi (= canımızı) öğütür. Ey zaman! Sıramız geleceği için acele etme!" (317) Kurdun ensesinden yapılan kürk.

Sanayiinde pamuk ipliğinden kapı gibi bezi olur ki Musul bezinden ince, güzel ve temizdir. Mahsulâtından buğdayı, arpası, mercimeği, nohudu, pamuğu meşhurdur. Yiyeceklerinden

www.atsizcilar.com   

Sayfa 96 

 
narı tanınmıştır. Bu şehrin Haran cihetinde, Halil Irmağı'nın iki tarafı baştanbaşa bağ ve bahçe olduğu için yazın da, kışın da sebzesi boldur. İç Kalenin arkasındaki "Damlacık Dağı"nın üzeri dahi bahçeliktir. Buradaki narların her biri bir okka ve bazen 500 dirhem gelip adam kellesi kadar olur. Bağdat, Niksar, Gemlik'te dahi böyle sulu narlar olur. Hatta İstanbul'un ve Karaferye'nin lefan narına yan başı gelir. Gerçi Maraş'ta da nar çok olur. Hatta fırınlarda kurutup diyar diyar götürürler. Fakat bu Urfa'nın narı bütün dünyaca övülür. Has beyaz levaşa ekmeği, saçta pişer yufka beyaz ekmeği, tennur kebabı, helvası, dut şarabı ve ipeği gayet âlâdır. Urfa halkı son derece yabancı dostu ve gönül alıcı kimselerdir. (318) Gece gündüz misafirsiz yemek yemezler. Cesur, bahadır, yiğit meydan erleri vardır. Tanrı bu şehir halkına İbrahim Halil berekâtı vermiştir. Gayet bolluk yerdir. İbrahim Halil'in Tekkesi olduğundan burada kıyıcılık eden idareci asla yaşamaz. Mutlaka bir kazaya uğrar. Ben 1056 tarihinde (=17 Şubat 1646-5 Şubat 1647) seyahat sırasında bu Urfa şehrine geldiğim zaman Trabzonlu Ketenci Ömer Paşa oğlu Bakî Pasa bu şehirde hâkimdi. Sarayında misafir olup gece gündüz kendisiyle arkadaşlık ediyorduk. Bir gün Halîlürrahman evkafım teftiş etmeye cür'et edip halka sureti haktan görünerek birçok yerleri onarır şekilde vurgunculuk fikrine düştü. O gece rüyasına bir ihtiyar girer. Boyu gayet uzun olup elinde sopası ve dilinde "yâ kahhâr" (319) zikri ile gelip Paşa'nın peştahtası üzerinde birçok buyurultusunu alır. Elindeki sopa ile Paşa'yı döve döve "niçin benim evkafıma el koymak istiyorsun" derken Paşa can havliyle uykudan uyanıp evkafı yoklamaktan vazgeçer. Sabahleyin rüyayı imanıma ve bana anlatıp tabir ettirince: "Hayır olsun sultanım! Oranın dervişlerine sadaka ve kurbanlar gönderip ruhu için hatimler indirtin" dedim. Paşa da öylece yapıp eşiğine yüz sürerek her şeyden temizlendi. îşte Urfa böyle bir yerdir. Halkı İbrahim Halil gibi, sevimli, Müslüman ve takva sahibi adamlardır. Şehir içinde birkaç ziyaretgâh vardır. Biri "Hekim Dede" ziyaretidir. Biri de "Yahya Bermekî" ziyaretidir ki 191 tarihinde (= 17 Kasım 806 - 5 Kasım 8071 merhum olmuştur. 80 yıl yaşamıştır. Kabri okadar mamur değilse de yine de herkes ziyaret eder. Bunun oğlu "Fazl-ı Bermekî" mahpus olarak merhum olmuştur. 45 yıl yaşamıştı. Bu ziyaretgâhları da tamamlayıp Urfa'dan avlanarak doğuya giderek 6 saatte "Seyitgazi" köyünde konakladık. Urfa toprağında, Murad Irmağı kıyısında, güzel bağlan olan, kasaba gibi, camili ve hanü güzel bir köydür. Bu köyün yakınında bir kale vardır ki kisrâlar tarafından yaptırılmıştır. Ama kim olduğu belli değildir. Fırat kıyısında, yüksek bir tepe üzerinde, göğe dikilmiş, mühendis elinden sanki yeni çıkmış sağlam bir kaledir. Fakat içinde hiçbir imar eseri yoktur. Kışın bazı Yörük göçebeleri içinde kışlarlar. Onanlıp içine cebehane konulsa sağlam bir kale olur. Bu kale dibinden gemilerle Fırat'ı karşıya geçip Maraş toprağında "Körik" kasabasına geldik.
(318) Urfalılar'ın bugün de aynı karakterde olduğunu oraya gidenler söylüyor. (319) "Kahhâr", Tanrı'nın sıfatlarından biridir. "Kahredici" demektir.

"Körik", Fırat ırmağı kıyısında 1000 evli, camili, hanlı, hamamlı, küçük çarşılı, bağlı bahçeli, pamuk mahsullü mamur bir kasabadır. 150 akçalık kazadır. Subaşılıktır. Sonra ona yakın ve yine Fırat üzerinde ve Maraş toprağında "Samsad" Kalesine geldik. Mamur, camili, han ve hamamlı, çarşılı, evleri toprakla örtülü küçük ve şirin bir kasabadır. Diyarıbekir ve Harput arasındadır.(320) Maraş Sancağı Beği'nin tahtıdır. Oradan yine Urfa Kalesine, oradan da güneye gidip 9 saatte Baran Kalesine geldik. Bu da mel'un Nemrud'un yapısıdır. Urfa toprağında, çöl içinde, ovaları ve kırları kontrol eden bir

www.atsizcilar.com   

Sayfa 97 

 
kaledir. Beşgen şeklindedir. 922 tarihinde Sultan Gavri hükmünde iken Selim Han'a itaat ettiler. Araplar buraları harab ettiği için namuslu insanlar buradan göçtüler. Şehir harab oldu. Evler yıkılıp insandan eser kalmadı. Ancak kagir cami, han ve hamamları kaldı. Bunların ve öteki yıkık evlerin içinde "Keysî" ve ''Mevâl" Arapları kışlar. Fakat kalesi sanki mimar elinden yeni çıkmış gibidir. Abbâsîler'den Elmüttakî Billâh zamanında (490 - 944) bu diyarın ipeğinden ve sair mahsulâtından üç Mısır hazinesi mal hâsıl olurmuş. Bu "Haran" civarında "Aynırez" ziyaretgâhı vardır. Haran toprağında "Dlhdâniye İrmağı" derler bir akarsu vardır ki Rakka Kalesi civarında "Belik İrmağı" (321) ile bir olup Fırat'a dökülür. İkisi de hayat suyu gibidir. "Aynırez", Arapça "pirinç gölü" demektir. Hazreti Ali burada Muaviye ile Sıffin savaşını yaparken pirinç ekip suyunu içerek kandığından hâlâ onun kerametiyle kendiliğinden pirinç hâsıl olan bu göle "Aynırez" derler. Türkmanlar girip yıkanır. Herkesin, Araplar'ın ve Türkmanlar'ın ziyaretgâhıdır. "Şeyh Yahya Hayâtı" ziyareti "Haran" dibindedir. Kutublaşmış bir ulu sultanıdır ki Haran Kalesİ'nin yakınında, çöl tarafında, büyük bir kubbe içinde gömülüdür. Çöl Arapları bu sultana çok inanırlar. Hatta Araplar arasında büyük bir mesele için birine yemin ettirmek icab etse tâ Basra, Lahsa, Umman, Cezayir ve Kurna'dan gelip bu sultan üzerine "Yahya Hayâtî'nin ruhu için" diye duvarına el vursa Tanrı adına and içmiş gibi tutarlar. Bu sultana "Yahya Hayatî" demelerinin sebebi, bir seccade üzerinde selâm halinde ve hayatta oturur gibi oturmasıdır. Oradan kıble yönünde, çölde 18 saat giderek "Rakka Kalesi" ne geldik. Burası padişahtan padişaha geçip nihayet ahalisi Selim Han'a itaat etmiştir. Süleyman Han yazdırması üzere Rakka Eyaleti'nin tahtı idi. Fakat bu yakın zamanlarda Türkman eşkiyası tarafından harab edilip Rakka Eyaleti için Urfa taht şehri yapılmıştır.
(320) "Samsad", Diyarbakır'la Harput'un arasındaki mesafenin çok dışında ve batısında kalmaktadır. (321) Metinde birkaç kere "Belic diye geçiyor. Kamûsül-A'lâm (II, 1354) Belih diye yazıyor. Bugünkü Colap çayı olsa gerek.

Bu kale çölde, Fırat ve Dicle arasındaki Cezire ortasına yakın bir tepe üzerinde büyük bir kaledir. Ama içinde Araplar ve Türkmanlar kışlar. Temmuzda bir kişi kalmaz. Mamur olduğu zamanların eserleri hâlâ gözükmektedir. Bağları ve dut bahçeleri kendi biter, kendi yiter, gitgide harab olmaktadır. Harabını görmesi insana keder verir. Eski zamanda büyük şehirdi. Bağdat bunun doğusundadır. Toprağı yine Urfa Paşası idaresinde olduğundan Arap ve Türkmanlar'ından otlak hakkını Urfa Paşası alır. Belih Irmağı, Haran'da, Dihdâniye dedikleri saf su ile birleşip doğuya akarak Bu Rakka şehrinin doğu tarafına uğrar. Sonra Rakka'dan aşağı akarak Fırat Irmağı'na dökülür. Rakka Kalesi civarında kıble yönüne 6 saat giderek "Bûk" gölüne geldik. Belih Irmağı taşmea bu göl olur. Çevresi ormanlı, dut ağaçlı, gülistanlı bir safa yeridir. Lâkin içinde çöl Arapları oturur. Bu Araplar "Etresoğlu" idaresindedir. "Semek Arapları" derler mel'un bir kavimdir. Bunlar Haran, Rakka, Caber, Bâlis, Ane, Selme, Hadesiye Kaleleri'ni berbat etmiştir. Bu "Bûk" içinde oturup ipek yetiştirir ve Urfa Paşası'na gayet az vergi verirler.
(322)

Rakka'dan batıya

(323)

10 saat gidip "Caber Düseriye" Kalesi'ne geldik.

Bu kalenin yapılmasına ilk himmet eden "Melik Munzur" un kölesi olan "Dûseriye" adlı veziridir. Sonra "Caferi Kuşeyrî" büyük kudret kazanıp bu kaleyi son derece berkiterek 70 yıl hâkim olduğundan onun adına izafetle "Cafer" ve Türk şivesince de "Cafer", "Caber"e değistirilerek "Caber Kalesi" dediler.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 98 

 
Ondan sonra Selçuk padişahları bu kaleyi kuşatıp 7 ay savaşarak inatçı Kürtler'in elinden kahır ve cebirle zaptettiler. Sonra nice padişahların eline geçti. 922 hicri tarihinde Mısırlı Gavri elinden Sultan Selim savaşsız fethetti. Süleyman Han yazdırmasına göre Rakka Eyaleti toprağında voyvodalık ve 150 akçalık kazadır ama hâsılatı yoktur. Dizdarı ve kale neferleri vardır. Yetecek kadar cebehanesi var. Diyarıbekir, Mardin, Musul, Haleb'e giden anayolun üzerinde olduğu için mamurdur. Fırat Irmağı'nın doğu tarafında, göğe yükselmiş bir kızıl ve heybetli kaya üzerinde taştan yapılmış, kareden uzunca dörtgen şeklinde, burçları ve duvarları çok sağlam, hendeksiz bir kaledir. Çevresinin büyüklüğünü bilmiyorum. Fakat küçüktür. Dizdar ve neferleri, kale içinde 40 tane. toprakla örtülü nefer evleri, zahire ambarları, küçük bir camisi ve kayalar içinden Fırat'a inilen su yolları vardır. Kale içinde yapı eseri yoktur. Fakat aşağıda, ırmak kıyısında küçük bir kasabası vardır. Camisi, hanı, hamamı ve küçük bir çarşısı vardır.
(322) Metnin buradaki ifadesi şöyledir: "Urfa Paşası'na araba ucuyla sehel uş verirler". "Sehel", Arapçadan alınma bir keiime olup Türkçede "az" mânâsına kullanılmaktadır. "Uş", Kaşgarlı Mahmud'a göre "ağaç, dal, boynuz gibi şeylerin özü" (Dizin, 700) demektir. Çevirme şeklimiz indîdir. Başka türlü açıklama imkânı bulamadık. Basım yanlışı değilse mânâsını kesin şekilde anlamak çok güç olacak. (323) Metinde: "Doğuya". Halbuki haritaya göre Caber, Rakka'nın batısındadır.

Fakat imaret falan gibi büyük yapıları yoktur. Yer yer dut bahçeleri çoktur. Bütün ahalisi Türkman'dır. Bu kale dibinde "Süleymanşah," ziyareti vardır.. Bu zat Osmanlı Hanedanı'nın ulu atalarından Ertuğrul Beğ'in babası "Süleymanşah" tır ki Mahan diyarından çıkarak Selçuk Hanedanı'na gelirken bu Caber Kalesi dibinde bütün tâbileriyle durmuş ve Süleymanşah'a yıkanmak gerektiğinde Fırat Irmağı içinde yıkanırken Tanrı'nın emriyle boğulup cesedi kale eteğinde bir tepe üzerine gömülmüştür. Şimdi de burası herkesin ziyaretgâhıdır. (324) Oradan oğlu "Ertuğrul" dosdoğru Sultan Alâaddin'e gelip Bolu Beği olmuştur. (325) Ondan sonra oğlu Osmancık ilkönce Osmanlı Beği olmuştur. Tanrı, devletlerini zamanın sonuna kadar ebedî ede. Amin ey Yardım Kılıcı Tanrı! Bu Caber Kalesi'nin karşısı Halep tarafı ve toprağıdır. Hazreti Ali ile Muâviye bu Caber Kalesi karşısında savaştıklarından burada iki taraftan da nice Sahabeler şehid olmuştur. Bunların mezarlarını ziyaret edip ruhlarına at üzerinde Kur'an okuyup yine Fırat'a gelerek gemilerle karşı Caber tarafına geçerek dinlendik. Oradan yine gemi ile Halep toprağına geçtik. Batıya giderek çöl içinde Bâlis kasabasına geldik. (326) "Bâlis" kasabasını "Ca'fer-i Devânıkî"nin veziri Bâlis adlı birisi yapmıştır. Fırat Irmağı'nın batı tarafında, çöldedir. Halep Eyaleti'nde Sancak beşi tahtıdır. Beğinin hası Padişah kanunu üzere 220.000 akçadır. 14 Zeameti, 57 Tımarı vardır. Çeribaşısı, Alaybeğisi vardır. Bu Bâlis'in savaşta beğinin asker ve Cebelileri 1060 kılıç olur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı yoktur. Ama 150 akçalık kadısı vardır. Bütün evleri temiz toprakla örtülüdür. Camisi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı vardır. Rakka Kalesi bu Bâlis'in doğusunda, bir konak uzakta ve çöldedir. Bâlis, Rakka yoluna da yakındır. Canpuladoğulları, zamanında mamur, dört bağlı, limanlı şehirmiş. Tâ Fırat'tan gelen su arklarının kıyısında mamur ve güzel köyleri varmış. Canpulad'dan sonra harab olmuştur. Buradan kalkarak "Rasüfe-i Kebîr" kasabasına geldik. Bunu ilk yapan Emevîler'den Hişâm bin Abdülmelik'tir. Şam'da taun (=veba) olduğu zaman bu Hişâm taundan kaçıp bu çöllük yerde (327) çadır kurarak oturdu.. Ceylanlarından, avından ve havasından hoşlandı. Sulu yer olmadığı için mühendislerle konuşarak Fırat'ın en yüksek yerinde ve doğusunda birer büyük ve sağlam sed yaptırdı ve Fırat'ın indiği yerlere 200.000 ırgat toplayıp çalıştırarak Fırat Irmağı'nı deniz gibi akıttı.
(324) Ertuğrul'un babasının ve dolayısıyle Osmanlı Hanedanı'nın eski atasının adının "Süleymanşah" olmadığı bugün kesin olarak anlaşılmıştır. Bu, aşağı yukarı Fatih çağınla yazılan Osmanlı tarihlerinde yer almış bir efsanedir Caber

www.atsizcilar.com   

Sayfa 99 

 
Kalesin'deki Süleymanşah bir mezar olmayıp Selçuklu Birinci Süleyman'ın makamıdır. Osmanlılar bunu sonradan benimsemişlerdir. Ertuğrul'un babasının "Gündüz Beğ" olması kuvvetle muhtemeldir. (325) Evliya Çelebi'nin başka kaynaklarda olmayan bu rivayeti. Osmanlılar'ın, ilkönce Bolu yöresindeki İlhanlı kumandanlarının maiyetinde olduğu hakkındaki nazariyeyi kuvvetlendiriyor. (326) Seyahatnamenin ilk basımındaki bir nota göre (III, .164) Bâlis bir harabe olup onun yerinde "Meskene" kasabası vardır. (327) Evliya Çelebi burada ve diğer birçok yerlerde "çölistan" kelimesini kullanıyor.

Bu iş 380 günde tamamlandı. Sağlam mânâsına gelen "rasîf"in ebeedle karşılığı 380 olduğundan oraya kurulan şehre onun için "Rasâfe" dediler. Fırat'tan tam bir günlük mesafededir. Fakat zamanla bu şehri kum ve toprak doldurduğundan nice yerlerde ahali 40-50 kulaç yerden su çıkarıp susuzluklarını giderirler. Şimdi kurak bir yer olduğu için o kadar mamur değildir. Kalesi de yıkılmıştır. Hişâm bu şehirde taundan öldüğünden buraya gömülmüştür. Kubbesi var. Çöl Arapları ziyaret eder. Oradan eski bir şehir olan "Merkisâ"ya geldik. Geniş çöl içinde eski zamanın büyük bir şehrinden kalma harap bir kasabadır. Camii, hanı, hamamı ve birkaç dükkânı var. Elcezîre'de, Rakka civarında, Fırat kıyısında, Hâbur'un Fırat'a karıştığı yerdedir. Fırat Irmağı'nın doğu yönündedir. Bu Hâbur Irmağı'nın kaynağı "Re'sül'ayn" dır. Oradan çıkıp burada Fırat'a dökülür. Buradan kalkarak güneydoğuya doğru gidip "Âne" Kalesi'ne geldik. Şam topra-ğındadır. Eski zamanda Fırat Irmağı arklarıyla sulanır büyük şehirmiş. Şimdiki halde Arap eşkıyasının hücum ve tecavüzlerinden harap olmuştur. Kalesi bir tepe üzerinde, kare şeklinde olarak taştan yapılmıştır. Buraya Fırat'tan bir ark gelirmiş. Fakat şimdi kum ve toprakla dolarak işlemez duruma düşmüştür. Bu-raya büyük kervanlar gelip Şam topları (328) getirirler. Oradan doğuya gidip "Der Kalesi" ne geldik. Dizdarı ve neferleri vardır. Nil Irmağı kıyısında bir "Der Şehri" daha vardır. Buradan hareketle "Hadde" Kalesi'ne geldik. Bir "Hadde" dahi Mekke ile Cidde limanı arasında vardır ki küçük bir kasabadır. Ama bu Hadde, Irak'ta, Fırat Ir-mağı'nın batı yönünde "Mesleme" ve "Anâ." toprağında mamur bir kaledir. Dizdarı, kale neferleri ve geçit gemileri vardır. Ama buradan geçmek istemedik. Yine batı yönüne gidip çöl ile amansız Arap obalarından korkuyla geçerek "Hadesiyye" Kalesi'ne geldik. Bu kale Fırat Irmağı'nın ta ortasında, gayet sağ-lam olarak taştan yapılmıştır. Dört çevresi Fırat'la kuşatılmıştır. Oradan kuzey yönüne çöl içinden giderek "Calab" kasabasına geldik. Urfa toprağında 1000 evli, bağlı bahçeli, çölde mamur bir kasabadır. Köylerinde çok pirinç hâsıl olur. Suyu ve havası güzel, toprağı verimlidir. Camileri, mescitleri, hanı, hamamı, birkaç dükkânı ve birkaç değirmeni vardır. (329) Bu şehrin yarısı Padişah hası, yarısı Zeamettir. Burada "Şeyh Câbirü'l-Ensârî" ziyaretgâhı var. Küçük bir kubbede gömülüdür. Ama ben Mısır İskenderiyesi dışında da bir Câbirü'l-Ensârî ziyaret ettim. Eshaptandır. Camisinde ve tekkesinde tarihiyle yazılıdır. Fakat bu Calab'daki Câbirü'l-Ensârî'nin kim olduğunu bilmiyorum.
(328) Şüphesiz kumaş topu olacak. (329) Evliya Çelebi'nin bu son seyahatinde takip edilen yol, maksada göre biraz garip gözüküyor. Sivas'a gitmek için Suriye den yola çıkıp bazen güneye doğru yol almanın izahsız kalan sebebi belli değildir. Baskın korkusu veya av isteği olabilir.

Sonra Calab'dan kalkarak kuzeye gidip "Siverek" Kalesi'ne geldik. Sancak Beği tahtıdır. Beğinin Padişah tarafından hası 213.043 akçadır. 123 Tımarı, 4 Zeameti vardır. Aiaybeği ve Çeribaşısı vardır. Cebelileri ve Beğinin askeriyle 1200 asker olur, 150 akçalık kazadır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 100 

 
Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi, Diyarıbekir Voyvodası Emini ve Müfettişi; hanı, hamamları, mektep-leri, güzel çarşı ve pazarı vardır. Buradan hareketle "Değirmen Boğazı" konağında indik. Diyarıbekir toprağında taşlık yerde sarp bir boğazdır. Buradan geçerek "Bahba" Kalesi'ne vardık. "Dîr-i Ruhban"dan (330) bozma ola-rak "Rahba" denilmiştir. Kurucusu mel'un Nemrud olup Urfa Eyaleti toprağında Sancak Beği tahtıdır. Beğinin hası 600.000 akça olup 100 Zeameti, 156 Tımarı vardır. Alaybeği, Çeribaşısı ve sefere eşer 800 askeri vardır. 150 akçalık kazadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Dizdarı ve kale neferleri vardır. Kalesi taştandır. Kare gibi gözükürse de dikkatlice bakıldığı zaman biraz uzun,lamasına dörtgen olduğu görülür. Güzeldir. Şam ve Halep tüccarları Bağdad'a buradan geçerler. Çöl Arapları'nın yatağı yerlerdir. Buradan yıkık "Senruhâ" Kalesi'ne geldik. Urfa'yı yapan "Ruha", Nemrud'dan önce burayı yapıp burada ölmüş ve buraya gömülmüş olduğu için "Senruhâ" diye adlandırılmıştır. Burada şaşılacak bir uzun mermer sütun vardır. Doğu tarafında bir İbranî (331) yazısı olup bilginler ve seyyahlar gelip onu okurlar ve İdris Peygamber'in yazısı olduğunu söylerler. Mısır'dan Kıbtî kavmi (332) bilginleri gelip bu yazıyı okumuş ve İdris'in yazısı olduğu anlaşılmıştır. Burası tufandan önce yapılmış büyük bir şehir iken sonraları harab olmuş. Hâlâ Yahudi kavmi, Kıbtî kavmi ve Mağrib kavunları İdris Peygamber'in yazısıyla süslü olan sütuna bakıp içlerinden ah ederler. Bu yıkık şehirde kırk büyük hazine vardır derler ve bu dünyada ta kıyamet gününe kadar neler olacaksa bu sütunda yazılıdır diye Mağrib kavimleri hasret çekerler. Kalesi sarp, sağlam yapılı eski bir kaledir. "Küçük Zab Irmağı" bu kale dibinde Dicle'ye dökülür. Gayet saf, güzel suyu vardır. (333) Hicrî 579 tarihinde (=26 Nisan 1183-13 Nisan 1184) Âdil oğlu Melik Eşref bu kaleyi 7 ay kuşattıktan sonra birçok zahmetlerle fethettiği için fetihten sonra yıktırmıştır. Fakat onarılacak kaledir. Camisi, hanı, mescitleri, küçük çarşıları olan bir kasabacıktır. (334)
(330) "Rahipler Kilisesi" yahut "Rahipler Manastırı" mânâsına. (331) "İbrânîler", Yahudiler'dir. Fakat Evliya Çelebi'nin bahsettiği bu yazının çivi yazısıyla yazılmış olması çok mühmeldir. (332) "Kıbtî" kelimesi bugünkü Türkçede "Çingene" demekse de "Kıbt", Mısır demek olduğundan "Kıbtî" ile anlaşılan mânâ ''Eski Mısırlı" dır. Bugünkü Mısırlılar Arapça konuşup kendilerini Arap sayıyorlarsa da gerçekte eski Mısırlılar'ın bir mikdar Arapla karışmış torunlarıdır. (333) Evliya Çelebi'nin buradaki ifadelerini biraz ihtiyatla telâkki etmek lâzım. Çünkü bahsettiği Küçük Zab Irmağı, onun söylediği bölgeye göre çok doğuda kalmaktadır. (334) Evliya Çelebi'nin bahsettiği bu "Âdil oğlu Melik Eşref", Eyyûbî beğlerinden olacaktır. Eyyûbîler'de bu adla iki beğ gelmiştir. Biri, hicrî 607 - 61? arasında Meyâfârıkîn Beği olan Melik Eşref, ikincisi 627 - 035 arasında Baalbek Beği olan Melik Eşreftir. Tarih bakımından ikisi de Evliya Çelebi'nin bahsettiği şahıs olamazsa da Seyyahımızın tarihte yanılmış olması ihtimali de vardır.

Buradan yine "Siverek" şehrine geldik. Oradan "Ali Pınarı"na gitmeyip batıya hareketle "Kara Kayık" kasabası konağına geldik. Buradan gemi ile Fırat'ı geçip "Gerger"e geldik. "Gerger", Fırat ırmağı'nın batısında, Malatya Eyaleti toprağında Subaşılıktır. Geniş ve düz bir yerde olup bağ ve bahçesi çoktur. Oradan yine gemiyle karşı tarata geçip "Çermik" kasabasına vardık. Burası Diyarıbekir toprağında olup ılıcıları olduğundan "Ilıcak Çermik" dahi derler. Güzel bir şehirdir. Burada

www.atsizcilar.com   

Sayfa 101 

 
"Melek Ahmed Paşa Efendimiz"in Kethüdası "Kada Mehmed" in evine misafir olup bu şehri gezip seyretmeye başladık. Fırat'ın doğu kıyısında mamur, güzel, bahçelerle çevrili evleri olan bir şehirdir ve Sancak Beği tahtıdır. Beğinin hası 23.940 akçadır. 9 Zeameti, 105 Tımarı (335) vardır. Ayrıca Alaybeğisi yardır. 150 akçalık kazadır. Sipah Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı vardır. Buradan hareketle Çermik yakınında ve Dikarıbekir toprağında "Çüngüş" kasabasına, oradan da "Abdiher" kasabasına geldik. Diyarıbekir toprağında ve Fırat Irmağı kıyısında bağlı bahçeli kasabadır. Buradan yine Fırat Irmağı ile "Gerger" şehrine geçip oradan dahi 50 tane yalnız atlı arkadaşlarla batı yönünde giderek "Safrat" Kalesi'ne geldik. Kurucusu Türkman Hanedanı'ndan "Sultan Alâüddevle"dir. (336) "Göksu Irmağı"na yakın güzel bir şehirdir ki bağ ve bahçeleri çoktur ve akarsuları her tarafı sulamıştır. Buradan kalkıp "Karga Sekmez" tarafından "Safraz"a (337) yakın "Sûre" kasabasına geldik. 1000 kadar bağ ve bahçeli, camili, hanlı, hamamlı, küçük çarşılı, havası güzel, şirin bir kasabadır. Malatya toprağında Subaşılıktır. Bu şehir "Kömür Dağı" eteğinde olduğundan akarsuları çoktur. Bütün bahçe ve bostanları Kömür Dağı suları sular. Bu sular doğuya doğru akarak Fırat Irmağı'na dökülürler. Fakat bu şehir Fırat'tan uzaktır. Oradan kuzeye giderek "Kâhta" kasabasına geldik. Bu da Kömürlü Dağı eteğinde bağlı bahçeli, eski tarzda evleri olan bir kasabadır. Ahalisi hep Türkman tayfasıdır. Hâkimleri, Malatya Paşası'nın Subaşısıdır. 150 akçalık kazadır. Halkı şeriata çok itaatlidir. Yeniçeri Serdarı, Kethüda Yeri gibi hâkimleri var. Bu şehri kapayan Kömür Dağı'nın arkası Malatya Aspuzısı'nın güzel bağlarıdır. Bu şehir de Fırat Irmağı'ndan uzaktır. Birkaç camisi, hamamı, hanı, mezat çarşısı var. Mamur bir kasabadır. Buradan kalkarak "Hısnımansur" Kalesi'ne geldik.
(338)

(335) Metinde ters olarak 9 Tımar, 105 Zeamet diyorsa da yanlış olduğu bellidir. (336) Evliya Çelebi'nin bahsettiği Sultan Alâüddevle, Dulkadıroğlu Alâüddevle Beğ olup 1479 1515 arasında beğlik, etmiştir. (337) Birkaç satır yukarda "Safrat" diye geçen kasabadır. (338) "Hısnımansur"un bugünkü resmî adı "Adıyaman"dır.

Dilberlerinin misli Sıtanbıl'da bulunmaz, Rıfat bu sebebden seviyor Adıyaman'ı.
(339)

Kaleyi ilk kuran "Mansur bin Ca'ûne" olduğu için "Hısn-ı Mansûr" yani Mansûr Kalesi denmiştir. Halk ağzında yanlış olarak "Hasan Mansur" derler. Maraş toprağında Subaşılık ve 150 akçalık kazadır. 70 ten fazla olan mamur köylerinde Türkmanlar oturur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi, Naibi, Bâcdârı vardır. Fakat Müftü ve Nakîbüleşraf, Maraş'ta oturur. Kale Dizdarı ve neferleri vardır. Kalesi Fırat Irmağı'nın batı yönünde, Simyat şehrine yakındır. Küçük bir kaledir ama gayet sarp olduğundan Mısır Halifeleri sürecekleri adamı buraya sürüp hapsederlerdi. Göksu'nun kuzey indedir ve Fırat'ın güneybatısı cihetine düşer. Bu iki su da kaleye yakındır. Kale yuvarlaktır ve taştan yapılmış örneksiz bir kaledir. Kara ve ak cilâlı taşlar vardır. Kale içinde 40 ev, 1 cami ve cebehane ite yeteri kadar top vardır. Aşağı kısmı mamur ve güzel bir şehirdir. Bu şehir halkı Malatya'ya ve Malatyalılar bu şehre öğleye kadar gidip gelirler. Zira ikisi arasında sadece Kömür Dağı var. Güneybatı yönünde "Ayıntab" iki konak, "Maraş" ise bir konaktır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 102 

 
Buradan kalkarak "Simyat" Kalesi'ne geldik. "Melikü'l-Efdal" Mısır hâkimi iken cimrilik ve alçaklığından dolayı askerler ayaklanarak kendisini azledip bu Simyat Kalesi'ne gönderdiler. Kederinden ah edip inleyerek merhum oldu. Simyat'ın dut bağları içinde yüksek bir kubbede dinlenmektedir. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Buradan batı yönünde mamur köyler içinden Maraş tarafına gidip "Behisni" Kalesi'ne geldik. Buradan Güneybatı'ya giderek "Maraş" şehrine vardık. Bu Maraş'ın kıble yönünde ve hâlâ bağların olduğu yerde eski büyük Maraş şehrinin harabeleri vardır. Eserleri gözükmektedir. Sonra Dulkadıroğullar'ından "Alâüddevle" Maraş'a sahip olup şehri imar etmiştir. Kalesi bir vadinin ortasında, dağın eteğinde "Omzu Geçti" denen yerdedir. Şir Dağı'ndan bu şehre bir su akar ki "Pınarbaşı" derler. Gezinti yeridir. Şehrin bütün bilgi sahipleri burada eğlenirler. Bu su şehre girip 8 tane un değirmenini döndürür. Şehrin kıble, yönünde, "Elmalı Köyü" tarafından da başka bir ırmak şehre akıp 16 değirmen döndürür. Bu 24 göz değirmenin hepsi vakıftır. Şehir içinde, Alâüddevle Camii haremindeki değirmen çok hızlıdır. Caminin kalabalık cemaati bunun oluğunda abdest tazeler. Bu şehrin bir yanında yaylak bir yüksek dağ vardır. Bunun doruğunda büyük bir havuz vardır. Göl gibidir. Adına Kara Göl derler. Maraş üç saat yerdedir. Bu Kara Göl yakınında büyük bir sarnıç vardır. Boyu da. eni de dörder yüz adımdır derler. Eski zamanda Cimcime kayser'in (340) bu yaylalarda ve Göksün Yaylası'nda 70.000 koyunu ve keçisi, mandası ve sığın varmış.
(339) Bu beyte göre şehre eskiden de halk tarafından "Adıyaman" dendiği anlaşılıyor. Fakat bu beyti yazan Abdurrahman Rıfat'ın hicrî 1223'te öldüğü Kamusü'l-A'lâm'da yazılıdır (III, 2291). Bu sebeple bu beytin Evliya Çelebi tarafından değil. Seyahatname'nin ilk basımını hazırlayan tarafından konduğu anlaşılıyor. (340) Efsanevî Bizans Kayserlerinden.

Bütün çobanlar bu hayvanları sağıp sütünü bu havuza dökerler, oradan da yer altındaki üç saatlik beyaz mermer işi yoldan Maraş'taki Cimcime Sarayı'na gidip havuzlara dökülür, buradan bütün halka bedava dağıtılırmış. Kalanı da mutfağında harcolunup gidip gelenlere süt aşı (341) dağıtılırmış. Bu "Kayser Cimcime" o kadar zenginmiş ki her gün mutfağına, gayrı levazımına ve koyunlarına 70 katır yükü tuz harcolunurmuş. Onun zamanında bu Maraş öyle mamur imiş ki şehrin bir ucundan öteki ucuna horoz damdan dama sıçrayıp hiçbir şeye yakalanmadan gidermiş. Şimdi de yine mamur ve güzel bir şehirdir. Bu şehrin doğusundaki dağların ardı Elbistan Ovası'dır. O ovada bir ırmak akar ki adına "Aksu" derler. Maraş ve Ayıntab'ın bütün pamuk ve pirinci bu ırmağın geçtiği topraklarda olup ırmağın bir tarafı Maraş, öbür tarafı Ayıntab'dır. Arasında "Şir Dağı" vardır. Sıradağlar halinde tâ Arafat Dağı'na varan yüksek bir dağdır. Bu dağlarda ve kasabalarda hep Türkman kavmi oturur. Dilleri de kendileri gibi Buhara Elleri'nden gelmedir. Bütün Türkler 12 türlü dil konuşurlar. Bu kavım önce Maveraünnehir'den çıkıp Danîşmendli, Akkoyunlu, Selçuk adları ile ayrı ayrı bu Anadolu ülkelerine ayak basıp her biri bir diyarı istilâ eylemiştir. Türlü türlü lehçeleri vardır. Bu Türkman dili Tatarca'dan ayrıdır. Türkman dilinde hesaplar bildiğimiz gibi "bir", "iki", "üç" vesairedir ama öteki kelimeleri aşağıda yazılmıştır: Çalap: Yalavaç: Heykel: Ayna: Mezkit: Allah Peygamber Tılsım Cami Mescit

www.atsizcilar.com   

Sayfa 103 

 
Fakı: Ünlen: Kancanda idün: Acarlı: Aryana: Dar çıkma: Öget dur: Kancan yalıgan be Gömeç: Lavaşa: Pişi: Kız ve kadın adları şöyledir: Zahrufa, Çiğdem, Mavzanya, Aşıda, Cam, Canıap, Gülhan, Gülfam, Susam, Cânzar, Düldülzar, Cubar, Huma, Asıda, Abışa, Hican, Hondı, Döndü. (342) Cariye adları şöyledir: Yumlak, Dumlak, Penbe, Narine, Narıca, Hava, Dahan, Suhan, Mineşe, Varaka. Türkmanlar'da köle adları şöyledir: Mısmar, Yavuz, Ulud, Bozoklu, Yaşar, Yasar, Kahud, Kahraman. Türkmanlar'da erkek adları şöyledir: Elemşah, Kılıçalp, Dişbudak, Korkut, Buğaalp, Mısladın, Yezid, Mezid, Mozud, Merdan, Şifalı.
(341) Bugün "sütlaç" dediğimiz sütlü pirinç tatlısı olacak. (342) Eski harflerin okunuşundaki elastikiyetten dolayı bu adlardan bazıları yanlış okunmuş olabilir.

İmam Müezzin Nerede idin Yeni Dişi deve Darılma İyi eyle Nereye gidersin bire Ekmek Ekmek Ekmek

Türkmanlar'da oymak adlan şöyledir: Dulkadır, Karakeçeli, Dübeli, Akkoyunlu, Manaplı, Pehlivanlı, Kaçarlı, Dümelek, Yuvacık, Keçeli, Avgarlı, Avcılar, Dedeler, Torunlar, Bunların hepsi tek dilli oymaklar sayılıp Arapgir ile Divriği arasında "San Keçili Dağı" nda yaylarlar. Öteki kelime ve deyimleri şöyledir:

Ballı gara: Kekremsi:

Markub Şarap

www.atsizcilar.com   

Sayfa 104 

 
Dutuk: Helat: Muhdı giyen mi: Barığum yavuncıdı: Çöngeldüm: Yağız ancalayın düz nacar: Karanda sarlı: Kekremsi hörpüldedir: Irmağa çimen mi uşak: Naşı avanla helesi miydün hemi: Uşak: Şu kişi: Ham halat: Şarıkdı: Sındı: Emcik: Damdazlak Damda bana uyan mı den be uşak: Bi niden şu çili: El bizi de danlaya: Kişi: Gözgü: Gökçek: Çallığdırır bağrum: Tahıl: Dehle: Birikdi alan yere: Çum camat: Taraş: Göbelez: Tigen: Dulma: Mantıl: Unadum: Haşal İt: Duvak Hil'at Ferace giyer misin Karnım ağrıdı Kocadım Bu kere şöyle yap dülger Taşrada şehirli Şarap içer Suya gire misin oğlan Bilmediğin adamla söyleşir miydin Oğlan O kişi Çerçi esvabı Şehirli oldu Makas Meme Çırılçıplak Çadırda bana benzeyeyim mi dersin be oğlan Bire neylersin şu murdarı Halk bizi de acayip bula Adam Ayna Güzel Oynatır yüreğim (i) Buğday Gözet Bir yere geldi meydana Cümle cemaat Zağar Küçük zağar Tazı Zağar Bazubend Yuvarlandım Uyuz köpek

Ayna damınun fakı maslıkıdur: Caminin imam büyüğüdür

Bunların daha nice garip lehçeleri vardır. Birbirlerinin dilini tercümanla anlarlar. Türk şubelerinin Çağatayca kolu en fasihidir. Moğol. Boğul, Türk, Kozak, Heşdek, Dağistan, Lezgi, Kumuk, Tatar, Buhara, Nogay, Urumbet, Ulu Nogay, Kiçi Nogay, Şıdak, Nogay, Haydak, Bardak, Kırım gibi birçok kavımlar hep Türk ve Tatar'dırlar. Osmanlı Hanedanı Türkmanları dahi onlardandır. Ama Kalmak Tatarı yani Çin, Hıtay ve Hotan ile Moskof ötesinde, karanlık dünyaya varıncaya kadar uzanan bu kavım başka bir Tatar'dır. 12 tamı yani şahları olup 12 dilleri vardır ki birbirlerini anlamayarak gezerler. Cihanı tutmuş bir alay inatçılardır. Moskof kıralı ile Fağfur (343) ve Kozak tayfası bu

www.atsizcilar.com   

Sayfa 105 

 
Kalmak kavmından bıkıp usanmışlardır. Yer yüzünde Tanrı iki kavmi hesapsız yaratmıştır. Biri Mısır Adasında 12 padişah hükmünde olan karalar yani Sudan kavımları, biri de bu Kalmak kavmidir. Bu Maraş şehrini güzelce temaşa ettikten sonra batıya giderek Maraş Karsı kasabasına geldik. Osmanlı ülkesinde 3 "Kars" var. Biri Erzurum Karsı, biri Silifke Sancağı'nda Karataşlık Karsı ki harab olmadadır. Biri de bu Maraş Karsı'dır. Maraş toprağında Sancak Beği tahtıdır. Alaybeğisi, Çeribaşısı vardır. Savaşta Paşası askeriyle 800 asker olup sefere giderler. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi vardır. Kalesi kareden uzuncana, taş yapısıdır, içinde evlerle camisi, çarşı ve pazarı yoktur. Aşağı tarafı bağ ve bahçeli, güzel sulu mamur bir kasabadır. Ahalisinin çoğu Hama Türkmanı'dır. Buradan batıya giderken meşhur Celâli Gürcü Nebî'nin "Develi" köyü bir tarafımızda kalarak "Sarıkamış" köyünde konakladık. Bağlı bahçeli mamur bir kenttir. (344) Buradan da hareketle "Göksün Yaylağı Dağları"na geldik. Bu Göksün Yaylası Dağı, dünyadaki 148 büyük dağdan biridir, öyle ulu bir dağdır ki onu övmekte büyük melekler bile âciz kalır, öyle ulu bir yayladır ki içinde 12 kere 100.000 adam ve 100 kere 100.000 hayvan genişlik içinde gezip tozabilir. Konya ve Maraş Eyaletleri halkları ile nice boy beği Türkmanları bu yaylada eğlenirler de birbirlerinden haberleri olmaz. Bu yüksek dağda olan bitkiler ve otlar, çiçekler ve eczacılıkta kullanılan kökler hiçbir diyarın yaylasında yoktur. Belki Erzurum'un arkasındaki Bingöl Yaylası'nda ola. Nice bin kaynak suları vardır ki hayat suyundan nişan verir. Böyle geniş bir dağdır. Buradan kalkıp batıya giderek "Künki" köyüne geldik. Bağlı bahçeli, sulu, yiyecekli ve kiliseli Ermeni köyüdür. Bu yaylanın batı tarafı Kayseri toprağıdır. Buradan yine batıya giderek "Değirmen Boğazı" köyüne geldik. 500 evli ve kiliseli Ermeni köyüdür. Buradan da batıya giderek "Kayseri" ye vardık. İlk kurucusu Zekeriya Peygamber çağında Kayser "Erciş"tir. Nice ellere geçerek nihayet Hazreti Ömer'in halifeliğinde "Kayser Harkı!" tamir ederek zaman zaman burada otururdu. O zamanlar Kayseri, Maraş ve Sivas'tan daha mamur ve güzeldi. Gayet kalabalık askeri olup hepsi Rum tayfasındandı. Hazreti Ömer bizzat Kudüs'ü fethedip Hâlid bin Velid Hazretlerini başkumandan tayin ederek 80.000 askerle Kayseri'yi fethettirerek içine asker koydu ve Hâlid tekrar Medine'ye geldi. (345) Bunu duyan Kayser sayısız asker göndererek kaleyi kuşattırıp içindeki İslâm gazilerini şehit ettirdi. (346) Derken kaleyi tamamiyle istilâ edecek iken kalenin arkasındaki dağdan büyük bir ordu çıkıp gök renkli bayraklarıyla gelip bütün Kâfirleri kırarlar. Kâfirlerin İaşelerinde silâh eseri ve yarası görülmeyip sadece dudaklarının sağ tarafı yararlı olarak ölmüşlerdi. (347)
(343) Çin imparatorlarının unvanı. (344) Evliya Çelebi "kend" kelimesini kullanıyor. Bu kelime köy, kasaba ve şehir mânâlarına da gelir. (345) Bu bilgiler hurafedir. Hâlid bin Velıd, Anadolu'ya girememiş ve Kayseri'yi alamamıştır.

(346) Bu da doğru değildir. Böyle bir vaka olmamıştır.

(347) Evliya Çelebi'nin bu menkabeyi nereden aldığı belli değil.

Sonra bu Kayseri'yi imar etmeye kimse cesaret edemeyip kendi haline bırakılıp harap olmuştur. En sonra Kayser Harkıl'ın oğlu Rum Kayseri olunca bütün İslâm ülkelerini istilâ etmek fikrine düşüp buralarını da alarak Kayseri surunu onardı. Bunun üzerine Şam'da

www.atsizcilar.com   

Sayfa 106 

 
hükümet eden Ernevî hükümdarlarından Muâviye, 80.000 askerle Ebû Ubeyde bin Cerrah Hazretlerini kumandan ederek 70 günde cebren ve kahren bu kaleyi fethettirdi. (348) Sonra Abbâsîler'den El-Mu'tasım Billâh'ın Bağdat'ta "Hülegü" elinde öldüğünü işiten Kayserler yine Kayseri'yi istilâ ettiler. (349) Sonra Mahan'dan gelen ve Selçuk Hanedanı'nın seçkini olan Sultan Alâaddin bu kaleyi Rumlar'dan alarak üçüncü fatih olmuştur. Sonra Türkmanlar'a geçmiş, onlardan da Osmanlı Hanedanı almıştır. Kanunî Sultan Süleyman Han yazdırması üzere Kayseri Sancağı'nın Paşa tahtıdır. Alaybeğisi, Çeribaşısı vardır. Paşasının askeriyle birlikte 1500 mükemmel askeri olur. Paşasına yıllık 40.000 kuruş hâsılat gelir. Nice kere arpalık yoluyla Üç Tuğlu Vezirler'e ihsan olunmuştur. 500 akça pâyesiyle nâibliktir. Nahiyeleri hep mamur olup Mollasına yılda 5000 kuruş hâsıl olur. Müftüsü, Nakîbüleşrali, Şehir Naibi, Muhtesibi, Şehbenderi, Sipah Kethüda Keri, Yeniçeri Serdarı, Kale Dizdarı ve neferleri var. Kayseri Kalesi, şehrin kuzey tarafındaki "Erciyes Dağı" eteğinde, yüksek bir tepe üzerindedir. Bunu Rum Kuralları fil büyülüğünde taşlarla, sağlam olarak yapmışlardır. Sonra Danişmend Hanedanı daha ziyade tamir etmiştir. Ama şimdiki halde mamur olan Yeni Kayseri, bu tarihini anlattığımız Eski Kayseri'den 8000 adım kadar uzak, mamur bir şehirdir. Bu kale güzel, eski ve sağlam bir hisardır. Sivas, doğusunda beş konak yerdir. Kapısının kemeri üzerinde karşı karşıya ve yan yana bir arslan ve bir kaplan sureti vardır. Bu kapıdan içerde zahire ambarlan vardır. Tâ fethinden beri darı, buğday, pirinç ve peksimet ile doludur. Sair aletler, silâh ve cebehane hesapsızdır, içinde 600 ev vardır. Mevlâhane Mahallesi, Kazancılar Mahallesi, Kıçkapı Mahallesi olup kale kapısından dışarı çıkınca aktarlar ve berberler, eski çizmeci dükkânları vardır. Dizdar Kapısı'nın önü bahçe ve şadırvanlarla süslüdür. Aşağı şehir düz ve geniş bir yerdedir. Kare şeklinde yontma taşla yapılmış eski bir kalesi olan büyük varoştur.
(348) Ebû Ubeyde bin Cerrah da hayatı boyunca Suriye dışına, daha kuzeye gitmemiştir. Evliya Çelebi belki de bu masalları halkın ağzından duyarak kitabına geçirmiştir (349) Bu da doğru değil. Anadolu Selçukluları Hülegü'nün yüksek hâkimiyetini tanımıştır. O sırada Bizanslılar Kayseri'yi Selçuklular'dan alacalı güçte değildi.

Şehir altındaki Koyun Köprüsü Irmağı'na "Gezerler Suyu" derler. Bu varoşta 1000 kadar ev vardır. Kiremitli, yüksek ve alçak mamur evlerdir. Çepeçevre etrafı eski surdur. 5 kapısı vardır: "Boyacı Kapısı ve "Keçi Kapısı" güneye bakarlar. Mahkeme yakınında "Asar önü Kapısı" doğuya açılır. "Odun Pazarı kapısı" kuzeye doğrudur. "At Pazarı Kapısı" kuzeye bakıp Pasa Sarayı yakınındadır. Bu surun çevresi hendektir. Kışın bu hendek su ile ağzına kadar dolup baharda hendek içine bostan ekerler. Güzel sebzesi olur. Mahallelerinin meşhurları şunlardır: "Büyük Çeşme", Müftü Hamamı önünde "Küçük Çeşme", "İshak Çelebi", "Sayacı", "Katırcıoğlu"', "Oduncu", "Fırıncı", "Tekke Ovası Paşan", Keçi Kapısı'nda "Kürtler", "Hacı Kılıç", "Hasır", "Debbağlar", "Hacı ivazlar". Sarayları da şunlardır: "At Pazarı" yakınında "Paşa Sarayı", handan büyük olup avlusu cirit meydanı kadar geniştir. Yer yer söğüt ağaçları gölgesinde güzel suyu olan çeşmeleri vardır, öteki saraylar: "Dilâver Paşa Sarayı", "Keres Paşa Sarayı", "Küçük Hasan Paşa Sarayı", "Ali Çavuş Sarayı", "Çiğ Delioğlu Sarayı" dır. Camileri şunlardır: "Ebü Muhammed bin Ebî Tâlib Camii" duaların kabul olunduğu bir yerdir ki anlatması kabil değildir. Halk arasında "Ulu Cami" derler. Tuğladan yapılma ince bir minaresi vardır. Benzeri ancak Niksar'daki Melik Gazi Camii'nin minaresi ola. Kayseri'de bundan eski ve büyük cami yoktur. Kagir bir yapı olup haremi de çok süslüdür.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 107 

 
Bu camiye "Boyacı Kapısı" ve "Kadı Hamamı" yakındır. "Şeyh Emîr Suttan Camii" eski bir mabeddir. "Lala Paşa Camii", "Osman Paşa Camii", "Hacı Paşa Camii". Bu üç cami Kanunî Sultan Süleyman Han vezirlerinin camileri olup "Kota Mimar Sinan Usta" tarafından yapılmıştır. "Çiğ Delioğlu Camii", "Sivas Kapısı"nın iç yükünde, kalabalık cemaati olan bir minareli bir camidir. "Ahund Hanım Camii" eski padişahlar hatunlarından "Ahund" adlı bir hanımın Camii olup medrese ve imareti de vardır. Cemaati çoktur. "Katırcıoğlu Camii" sanatkârane minareli güzel bir camidir. "Kurşunlu Camii"nin ortasında şadırvanlı bir havuz var. Aydınlık bir camidir. "Ulvan Camii" Yüksek minareli ve "Kurşunlu Camii" ne yakındır. "Hacı İvazlar Camii". "Hacı Kılıç Camii". Medrese ve imareti vardır. Debbağhane yakınında olduğu için cemaati çoktur. Evkafı gayet sağlamdır, imamları, hatipleri ve hademeleri vardır. "Yeni Cami". Kurşunlu, güzel bir cami olup "Dilâver Paşa Sarayı" yakınındadır. Diğer "Yeni Cami". Süleyman Çelebi'nindir. Sahibi hayatta olduğundan vakfı kuvvetlidir. "Debbağlar Camii". "Gökül Camii". "Keçi Kapısı" da Hüseynî Mahallesi'ndedir. Ferah bir camidir. "Akkaş Çorbacı Camisi". Yeni bir camidir. Yaptıran hayatta olduğu için gayet mamurdur. Medreseleri: "Sultan Esîbâ Medresesi".
(350)

Gayet sanatkâranedir.

"Ahund Hanım Medresesi". Eski tarzda ve eski bir yapıdır, öyle uğurlu bir medresedir ki içinde bir kere "Bismillah" diyen mahrum kalmayıp mutlaka müfessir ve müellif olmuştur. "Hacı Kılıç Medresesi". "Müftü Medresesi". Sivas Kapısı'ndadır. Bilginleri ulu şanlı Kur'an'a riayet edip harfleri tamamı tamamına okurlar. Bugüne kadar Kur'an okumasını usulü ile öğretirler. Her cami ve medresede "hadîs" ilmi görenler bulunur. Her camide mutlaka bir mektep bulunması lâzımdır. Çocukları oldukça zeki olup Kur'an ve Muhammediye ezberleyenler çoktur. Tekkeleri: "Celâleddîn-i Rûmî Telekesi". Bir Mevlevîhanedir ki bütün bilgi sahipleri ve ihtiyaç erleriyle doludur. Haftada iki kere Mevlânâ ayini olup semâ ve sata ederler. Bu tekkenin bahçe kapısı önünde gayet güzel sulu bir çeşme vardır. Bütün dervişler ondan susuzluk giderirler. Tekkenin içinde birçok uzletgâh ve sofalar olup, mutfak, semahane, mutriphane ile bezenmiştir.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 108 

 
"Seyid Battal Cafer Gazi Tekkesi". Bektaşiler'in tekkesi olup bütün dervişleri Bektaşi âşıklardır. Gelip giden canlara nimeti boldur. "Kırk Hatun Ziyareti" dahi burada olup büyük ziyaretgâhtır. Bu 40 hatunun kırkı bir günde doğup dünyaya ayak basmışlardır. Kırkı da kırkar yıl yaşayıp her biri birer "Râbiai Adviyye" '(351) mertebesine yetişmiş ve hepsi bakire iken kırkar yaşında kırkı dahi bir anda ruhlarını teslim etmiştir. Tanrı'nın garip bir hikmetidir . "Koyun Baba Tekkesi". Kayseri'nin doğusunda, Beylanlı Dağı'nda bir Bektaşi tekkesidir. "Kalenderler Tekkesi". Eski Kayseri yakınında eski bir tekkedir. Şimdiki halde Bektaşi dervişlerinden, Tanrı uğrunda kendilerini feda etmiş canları vardır. Ara sıra şehre inip dilenerek " (352) onunla kifaflanırlar. Çeşmeleri: Mevlevihane'nin kapısı önündeki çeşme saf sudur. Büyük Çeşme ve Küçük Çeşme Mahallelerinde hayat suyu gibi kaynaklar vardır. "Seyremisli Çeşmesi", "Keçi Kapısı Çeşmesi", "Paşa Sarayı Çeşmeleri", "Kuyumcularbaşı Çeşmesi" ve daha bunlardan başka nice yüz çeşme vardır. Kalabalık yerlerde, anayolun sağında ve solunda sebiller vardır. "Kığlamaz Sebili", "Hundiye Sebili" meşhurlarıdır. Bu çeşmelerin çoğunun suyu "Kenes Pınarı" denilen yerden gelir. Bu pınar turna gözü gibi berrak ve saf bir Tanrı yapısıdır. Bu pınar "Gezmen" adlı yerden çıkıp nice bağları, bostanları suladıktan sonra şehrin imaretlerinin suyunu verir.
(350) Bu "Ezîbâ" kelimesinin yanlış olması icab eder. (351) Zahidlikle şöhret bulmuş Basralı bir kadındır. Keramet sahibi olduğu, şiirleri olduğu söylenir. Hicrî 135 veya 180 de ölüp Kudüs civarında gömüldüğü rivayet olunur. (351) Evliya Çelebi burada "pârsâ ederek" deyimini kullanıyor, "Parsa". Farsça bir kelime olup âbid ve zâhid anlamında ise de burada "dilenci" mânâsında kullanıldığı anlaşılıyor.

Hanları: Boyacı Kapısı'nda "Kığlamaz Hanı" kagir, güzel bir handır. Çok kalabalıktır. "Kapan Hanı" da kalabalık ve sağlam bir handır. "Gün Hanı" Uzun Çarşı isinde kagir bir handır. Çarşı ve Pazarı: Kayseri'nin de, Bursa ve Edirne gibi, iki yerde kagir bedesteni vardır. Biri "Kuyumcular"dır ki bütün dünyanın kıymetli, değerli taşlı, cevahir makulesi şeyleri bulunur. Tahaf avâniler pek çoktur, üstad kuyumcuları mücevherleri işlerler. Büyük Bedesten'de zengin tüccarlar burada satış yaparlar. Nice türlü güzel kumaşlar satarlar. Anayoldaki çarşılarından "Uzun Çarşı" çok güzeldir. At Pazarı'nın yanında olup safi kapamacılar (353) çarşısıdır. Bunun sağ tarafında Un Kapanı vardır. Beyaz un burada satılır. Acayip hikmettir ki bu şehirde un çuvalı içine unu koyup on yıl kadar durdursalar asla çürümeyip yine has ve beyaz ekmeği olur. İç Kale Kapısı'ndan çıkınca Aktarlar Çarşısı vardır ki türlü türlü devaların güzel kokusundan gelip gidenlerin içi açılır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 109 

 
Aktarlardan aşağı temiz berber dükkânları vardır ki her birinde temiz berber gençleri bulunur. Bundan aşağı eski pabuç ve çizme yamayıcı dükkânları vardır. Ondan sonra yine anayolun iki tarafı karakeçili dükkânına varıncaya kadar hep kapama ve zubun (354) işler terzi dükkânlarıdır. Ondan sonra temiz bakkal dükkânları vardır. Muhtesib dükkânı buradadır ki bütün satıcılar sultânı vezin dışında bir dirhem eksik vermeye muktedir değildir. Bundan aşağısı hep kasap dükkânlarıdır. Kasap çırakları kesilmiş Karaman koyun ve kuzularını parçalara ayırıp her parçaya gül yaprağı takarak, safran sürerek satarlar. Bunların alt tarafında has ve beyaz çörekçilerle börekçiler vardır. Türlü türlü börek; bademli, susamlı, çörek otulu çörek, katmerli ve kaymaklı börek pişirirler. Tâ Saraçhane Başı'na varıncaya kadar böyle nimetler pişer. Çörekçi, börekçi, aşçı, başçı, türlü türlü hoşafçı dükkânları vardır. Muhtesib Ağa dükkânını geçince Arpacılar Çarşısı, Kazancılar Pazarı, Semerciler Çarşısı'dır. Buradan iç Kale önüne varılır. Sol tarafı Mevlevihane Bahçesi Kapısı'dır. Bahçe tâ Uzun Çarşı başında son bulur. Saraçhane ile Hafafhane Pazarı güzel, mamur ve gayet kalabalık pazarlardır. Debbağlar Pazarı temizdir. Pirlerinin feyziyle maruftur. Odun Pazarı, kale kapısı önünde olup kalenin o kapısına da "Odun Kapısı" derler. At Pazarı Kapısı, Paşa Sarayı yakınındadır. Koyun Pazarı dahi o civardadır.
(353) Her türlü esvap, çamaşır ve giyecek satan esnaf. (354) "Zıbın" dediğimiz iç mintanı.

Halkı: Bu eski şehir, "Erciyeş Dağı" (355) eteğinde olduğundan havası soğuk olup bütün halkı sağlamdır. Kimi 100 yaşında, kimi de 160 ile 170 arasında ölürler. Buğday rengi yüzlü, kara püskürme benli ihtiyar ve gençleri umumiyet üzere denilecek derecede cesur ve yiğittirler. Oğlanları çabuk sakallanıp avcı zümresine girerler. İleri Gelenleri: Dilâver Paşa oğlu Murad Paşa, Müftü Efendi, Nakîbüleşraf Efendi, Ali Çavuş, Çivelioğlu, Akkaş Ağa, Kamışçıoğlu, Musa Efendi, Seyidlerden eski müftü Kamışçıoğlu, (356) Mevlevîli Ali Ağa, (357) Hüseyin Efendioğlu meşhurlarıdır. Üstad Doktor ve Cerrahları: Büyük hekim ve kan alıcı "Alkayıranoğlu" gayet usta, üstad, bilhassa nabız ilminde "Aristotalis" gibi bir zattır. Bu şehirdeki Türkler hekime "alkayıran" derler. Şeyhleri, Bilginleri ve Şairleri: İyi Müslümanlardan "Ali Efendi" adlı şeyh bilginlerdendir. Şehrin kışı sert olduğundan halk ilimle uğraşır. Zeki ve çabuk anlayışlı olduklarından şairleri çoktur. O cümleden "Şahap Çelebi" divan sahibidir. "Hicranı Çelebi" dahi meşhur şairdir. Evliya olduğu sanılanlardan "Derviş Mustafa" (358) yaz kış gömleksiz gezer ve kışın Tanrı aşkıyla terler bir derviştir. "Derviş Ahmed Halhali" gerçek aşkı anlamış bir Tanrı eridir.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 110 

 
Giyimleri ve Dilleri: İleri gelenleri saya, çuka, samur, zerduva, tilki boğazı, sincap kürk giyip atlastan kaftan biçtirirler, Orta halli olanları Üsküdar ve Londra (359) çukası, boğası kaftanı giyerler. Kadınları sivri takke giyip üzerine dokuma bürünürler. Şehrin zarifleri Arapça ve Farsça kelimeler söylerler ama halkın dili Türkçe'dir. "A be bire", "alatla bire", (360) "götür bire" şekilli sözleri vardır. Ama Kürtçe ve Rumca bilmezler. Şehrin yeri Erciyeş eteğinde olduğundan evlerinin yüzü kuzeye açıktır. Erken kalkanlar, havasını koklayınca Cennet esintisini koklamış kadar zevk alır. Batlamyus'un sözüne göre üçüncü iklim'de olup 17'nci örfî iklimin ortasındadır. Her yıl mahsulü ve sebzesi pek çok olur. Halkının tabiatı toprak gibi aşağı ve mütevazıdır. 3000 tane su kuyuları olup her evde mutlaka bir veya iki kuyu bulunur.
(355) Bu dağın adını Evliya Çelebi daha önce "Erciyeş" seklinde yazmıştı. İstinsah yanlışı değilse, kelimenin her iki türlü de söylendiğini gösterebilir. Bizim öğrencilik zamanımızda iki türlü de söylenebilir ve yazılırdı. (356) Birkaç kelime önce zikredilen Kamışçıoğlu ile aynı şahıs olabilir. (357) "Mevlevîli" kelimesi Türkçe'nin selikasına pek uymuyor. Bu kelime "Moluylu" diye de okunabilir ve "Moluy" bir köy olabilir. (358) Metinde "Mustafa" yerine "Mustafâyî" yazılmıştır. Böyle olması da mümkündür. Dervişin lakabı veya mahlesi olabilir (359) Bunun İngiltere başkenti olması oldukça gariptir. Aynı imlâ ile yazılan başka bir yer veya istinsah yanlışı olması ihtimali de düşünülebilir. (360) "Çabuk ol" demektir.

Şehrin dört yönünde 117 tane arklarla kaynaklı akarsuyu vardır. Çoğu Erciyeş Yaylası'ndan çıkar. Şehrin alt yanında Koyun Köprüsü Suyu'na "Kirazlar Suyu" derler. Koyun Köprüsü'nden akarak "Mazlumoğlu Köprüsü"nden iner, "Alı Köprüsü" ne varır. Oradan akıp sazlara karışır. Sonra Kızıl Irmak'a dökülür. Bir Irmakına da "Ekenes Suyu" derler. "Gömeri" (361) adlı yerden çıkıp şehrin bağ ve bahçelerini suladıktan sonra Kızıl Irmak'a dökülür. Kızıl Irmak dahi "Bafra" kasabası önünde Karadeniz'e karışır. Şehrin batı yönünde ve bir saat mesafede, Kızıl Irmak üzerinde, iki kaya arasında yapılmış "Bir Göz Köprü" adlı eşsiz, büyük bir köprü vardır ki Kanunî Sultan Süleyman çağındaki Koca Mimar Sinan'ın yapısıdır, üstad mimar değerli ömrünün nice yıllarım geçirip var kuvvetini sarfederek eleğimsağma gibi eşsiz bir kemerli köprü yapmıştır ki gören seyyah istemeksizin hayran kalarak üstadını takdirle anar. Hamamları: İç Kale'deki "Kadı Hamamı" gayet ferah ve çifte hamamdır. "Gürcü Hamamı" da iç Kale'de yekta ve aydınlık bir hamamdır. Yine İç Kale'deki "Yeni Kadı Hamamı" yeni yapılmış güzel bir hamamdır. Dışarı varoşta "Hundı Hanım Hamamı" çok eskidir. Hatta bazı müverrihler: "Belinas adlı hakimin hikmet ilmiyle yapıp bir kandil yağı ile ısıttığı hamam budur; Peygamber'in doğduğu gece kandil sönüp hamam muattal kalmıştır; sonra Danişmendliler prenseslerinden Hundı Hanım onarmıştır" derler. Ama nice yaşlılar: "Belinas'ın tılsım ilmiyle yaptığı hamam eski Kayseri'de olup esas binası, nice kubbeleri, kandil ve külhan yerleri bellidir" dediler. Doğrusu, yanlışı söyleyenlere ait. Aşağı Kale'de "Hüseyin Paşa Hamamı" Koca Mimar Sinan'ın yapısı olup çok sanatkâranedir.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 111 

 
"Paşa Hamamı" da Koca Mimar Sinan tarafından yapılmış olup Kanunî Sultan Süleyman Han, İrak-ı Acem seferine giderken yaptırıp içine girmiştir. "Meydan Hamamı", "Sultan Hamamı", "Salâhaddin Hamamı" güzel hamamlardır. Buna bitişik bir de kadınlar hamamı dahi vardır. Bu hamam önünde, kale hendeği kenarında cennet gibi bir bahçe vardır. Hamamdan sonra nice canlar bu bahçede cananları ile can sohbeti ederler. "Eski Pamukçular Hamamı", "Güzel Paşa Hamamı", tekke yakınında Müftü'nün "Yeni Hamam"ı vardır. Bundan başka ileri gelenlerin ve büyüklerin saray hamamları da vardır. Ahalisinin adları Ahmed, Mehmed, Ali, Veli olduğu gibi "Molla Caferoğlu", "Hatiboğlu", "Budakzade", "Akkaş", "Karakaş", "Sallabaş" gibi lakapları da vardır.
(361) Bu kelime başka şekillerde de okunabilir: Gümeri, Gümri, Korneri, Kömri, Kümri gibi.

Kemçi Kapısı'nın iç yüzünde 2 tane eski kilise vardır. Mevlevihane yakınında Rumlar'ın da bir kilisesi vardır. Firenk kilisesi yoktur. Yahudiler'in de bir havrası var. Şehrin kuzey ve batı tarafı açık olup faydasız lodos rüzgârı tarafı örtük olduğu için havası yine serindir. Mahsulleri ve Sanayii: Âlemi Yaradan'ın bu şehre ihsanı ile ilâmaşallah yaz kış kar yağıp yeri sulayarak 77 türlü tahıl ve bitki, 77 türlü de sebze ve otu olur. Hele buğdayı ve arpası meşhurdur. Bu şehirde bütün sanat sahipleri mevcut olup hep övülecek işler yaparlar. Dağlarda mazısı gayet çok olduğundan debbağları onunla keçi derisini işlerler. Öyle bir sarı sahtiyanı olur ki sanki altın şansıdır, içinde adamın yüzünün rengi belli olur. (362) Halkın ağzında "Kayseri sahtiyanı gibi gıcır gıcır öter" diye darbımesel olmuştur. Pabucu, mesti, içi dar, iyili, sarı tatlı çizmesi bir yerde yoktur. (362) Bütün vezirlere hediye gider. Yiyecekleri ve İmaretleri: Has ve beyaz ekmeği, lavaşa yufkası, katmer çöreği, tabakalı baharlı böreği, "lahm-ı kadid" (362) adıyla şöhret bulan kimyonlu ve baharlı sığır pastırması ve miskli et sucuğu bir tarafta yoktur. Hep İstanbul'a hediye olarak gider. Eskiden bu şehirde 40 yerde eski imaretler olup zengine ve yoksula nimeti bol imiş. Onlardan "Hundı Hanım İmâreti" hâlâ vardır. Gezinti Yerleri: Kayseri'de 103 tane safalı gezinti yeri var. O cümleden "Hisarcık Mesiresi" Erciyeş Dağı eteğinde, nefis suyu olan, çimenlik bir koyak (365) olup türlü türlü kirazı meşhurdur. Şehir içinde ihtiyarlar için "Mevlevihane Mesiresi" var. Atlılar için Eski Kayseri'de "Bektaşiler Telekesi Mesiresi" ve yine ihtiyarlar için "Namazgah Mesiresi" vardır ki bu mesireye yağmur duası için çıkarlar. "Alâaddin Köşkü Mesiresi" çimenlik yerdedir. "Ârâmgâh-ı Ali": "Ahmed Tayrânî" orada gömülüdür.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 112 

 
"Ases Dağı Mesiresi": Burada meşhur Arap şairi Emriyü'l-Kays'ın kabri vardır. Eski sultanların kabirleri yanında "Kasr-ı Züvvâr Mesiresi". (366) "Oğlancık Mesiresi", ona yakın "Haydar Köşkü Teferrücgâhı"',"" Erciyeş Dağı'nda "Baba Keten Yaylası", "Yuvarlak Dede Ziyareti" yakınında, "Kuşçu Paşa Tepesi'nde "Cirit Meydanı Mesiresi" vardır. Bunlardan başka şehrin doğu yönünde de mesireler bulunup Yılanlı Dağı'nda "Koyun Baba Tekkesi Mesiresi" vardır.
(362) "Evliya Çelebi'nin ifadesi şöyle: "İçinde adamın reng-i rûyu nümâyândır." Ne demek istediği anlaşılmıyor. Belki "şeffaf denecek kadar ince ve parlak yapılmıştır" demek istemiştir. (363) "İçi darayılı sarı tatlı çizmesi" şeklinde de okunabilir. Burası da anlaşılmıyor. (364) "Kadîd" güneşte kurutulmuş, et, pastırma mânâsında Arapça bir kelimedir. Tamlamanın mânâsı "pastırma eti" demek oluyor Oldukça garip bir isim ise de Arapçacılığı göstermesi bakımından dikkate değer. (365) "Koyak" Türkçe bir kelime olup "bir ucu dağda olan kapalı boğaz" "bağlar arasındaki çukur yer", "otlu tarla", "rüzgârsız ver" mânâlarına gelir, (366) "Kasr-ı Züvvâr" Ziyaretçiler Köşkü demektir. (367) "Teferrücgâh" da "mesire" gibi gezinti yeri mânâsındadır.

Halk, tatil günlerinde buralara gelip eğlenirler. Sivas bu Kayseri'nin doğusundadır. Kıblesinde, Göksün Yaylası aşırı Maraş şehri vardır. Güney ile batı arasında Niğde şehri vardır. Batısında "Aksaray" şehri tam üç konaktır. Doğusunda Malatya Kalesi beş günlük yoldur. Batısında Ürgüp kasabası üç konaktır. Kayseri'den batıya, Niğde şehri üzerinden üç konak ötede Ereğli kasabası vardır. Erciyeş Dağı'nın Garibeleri: Bu dağda yılan, çıyan, akrep vesair böyle zehirli haşerat asla yoktur. Güya bu dağ "Ricâlül'l-gayb"ın yeri olduğu için (368) haşerat bulunmaz derler. Başka bir söylentiye göre seçkin eshaptan olup uzun zaman yaşayan "Baba Beten-i Hindi" bu dağda oturduğu için bu haşeratın olmaması onun duası be-rekâtıdır. Hâlâ bu dağda "Baba Reten Bağı" derler, kendi biter, kendi yiter, türlü yemişler verir bağlar vardır. Çünkü bu "Baba Reten" bağbanların piri olup adı "Ebû Zeyd-i Hindi"dir. Kendisi riyâzât (369) ite yaşamıştır. Kabri Hindistan'dadır, Diğer bir söylentiye göre Hazreti Yahya zamanında "Kayser Erciş" bu şehri yaptığı zaman eski hakimlerden "Flaska" adlı hakim bu yüksek dağa çıkıp 7ü tane haşerat şeklini birer sütun üzerine kazıp her bilini birer tılsım yapmıştır. Onun için bu dağda zehirli hayvan yoktur derler. Bu dağın yaz, kış karı ve buzu eksik değildir. Kar kurdu dahi bulunurmuş ama biz görmedik. Mezarlar ve Ziyaretgâhlar: "Muhammed Hanefî bin Emîri'l-Mü'minîn Alî'nin Makamı" : Hapsedildiği yer hâlâ herkesin ziyaretgâhıdır. Duaların kabul edildiği bir yerdir. "Seyyid Burhâneddîn Muhakkik-i Tirmizî Ziyaretgâhı": 474 tarihinde (=11 Haziran 108131 Mayıs 1082) ölmüştür.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 113 

 
"Şeyh Rükneddîn-i Sincânî": 483 tarihinde (=6 Mart 1090-22 Şubat 1091) ölmüştür. "Oğlancık Mesiresi"nin yakınında "Haydar Köşkü" denilen yerde gömülüdür. "Şeyh Evhadeddîn-i Kirmani": "Sultan Obi-ye (370) Medresesi" yakınında gömülüdür. 597 tarihinde (;= 12 Ekim 1200 - 30 Eylül 1201) ölmüştür. "Şeyh Şerefeddîn-i Mevsili" : Seyyid Burhâneddîn-i Tirmizî yakınında yatmaktadır.
(368) "Ricâlü'l-gayb" Arapça bir tamlama olup "görünmeyen erler" mânâsındadır ve bazı büyük evliyalar için kollanılır bir deyimdir. (369) Riyâzât yani riyazetler, Arapça bir kelime olup nefsi terbiye için perhizkârlık mânâsındadır. (370) Biraz yukarda, Medreseler kısmında "Ezîbâ" diye geçen kelime olacak, İkisinin de yanlış olması muhtemeldir.

"Şeyh Hasan-ı Kayseri", "Şeyh Seyyid Şerif": ikisi bir yerde gömülü olup aralarında mezar yoktur. "Şeyhü'l-Eimmeti'l-Halvânî". "Şeyh Rûzbıhân-ı Baklî" ve ona yakın yerde, Nûrbahşî Tarikatında ulu sultan olan "Şeyh Nurbalış-ı Kûmrânî". "Şeyh Molla Tatar": Fetva kitaplarından "Tatarhâniyye" adlı yüce kitabın müellifidir ki birçok şeriat meseleleri orada yazılıdır. "Dâvud-ı Kayseri Hazretleri": Sanaatkârların ulusu olup adı "ruhu kutlu olsun" diye anılır. "Sultan Melik Mehmed Gazi": Danişmend Hanedanından ulu şanlı beğ idi. Kayseri'yi Kâfirler istilâ ettiği zaman kalabalık askerle gelip fethederek merhum olmuştur. "Şeyh İbrahim Tennûrî Hazretleri": 887 tarihinde (= 20 Şubat 1482-8 Şubat 1483) ölmüştür. "Şeyh Abdurrahman Tennûrî". "Sultan Harzemsah'm Mezarı". "Şeyh Necmü'r-Râzî" : 584 tarihinde (= 2 Mart 1188 -18 Şubat 1189) ölmüştür. "Harzemşah oğlu Mehmedşah Mezarı". "Astan Dede Ziyareti". "Kutbeddm Ziyareti". "Şeyh Seyfullah Efendi": Nakşibendî Tarikatında ulu sultandır. "Şeyh Feth-i Tennûrî". "Zeynel'abidîn Makamı": Seyahat sırasında buraya uğrayıp "Kûh-i Ertemin"le görüşmüştür. Yüce makamı vardır.
(371)

"Şeyh Ali Tennûrî Ziyareti" : Ali Dağı'ndadır. "Şeyh Ahmeıl Tayrânî": Nice kere asıl vücudu ile gökte uçarak gezdiği için "Ahmed Tayrânî" demişlerdir. Büyük ziyaretgâhtır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 114 

 
"Battal Tekkesi Ziyareti": Burada ululardan birçok kimseler gömülü ise de adları bilinmiyor. "Şeyh Ebû ishak Hazretleri": Peygamber'in sancaktarı olup ulu ziyaretgâhtır. "Kayserili Musa oğlu Şeyh Hâmid Hazretleri" : Keramet sahibi bir evliyadır. Peygamber Hazretleriyle nice kere müşerref olmuştur. Yakınında birçok tarikat ehli gömülüdür. "Şeyh Abdi Dede Hazretleri Ziyaretgâh": Yakın zamanda yaşamış olduğu için kerametini görmüş olan cezbe sahibi kimselerden yeminle duyarak yazdık: (372) Abdi Dede Menkabesi: Halktan uzak, münzevî yaşayan, Tanrı gerçeğine ermiş bir erdi. Nurlu yolun meyveli bir ağacı olduğu için gaddar halk "şeriatten taş kopardı" diye sadece vücudu ağacına taş atmakla kanmayıp hücresinde Kur'an'ı okurken biçare Abdi Dede'yi hâkimin huzuruna götürürler. Derhal aman vermeyerek Arastabaşı'nda asıp terekesini zaptetmek için hücresine vardıklarında görürler ki yine Kur'an okuyor Hemen: "Bire, astığımız yerden kurtulmuş" diye bağlayarak tekrar hâkimin huzuruna ve oradan da Arastabaşı'na götürdüklerinde ne görsünler! Evvelce astıkları Abdi asılmış olarak yine duruyor.
(371) Bu ismin de yanlış yazıldığı anlaşılıyor. Kûh, Farsça dağ demektir. (372) Adı geçen evliyalardan Kemen hepsi uydurma olup imza isimler de birbirine karıştırılmıştır.

Abdi Dede hemen asılı cesede: "Esselâmu aleyküm yâ Abd-i Hak" (373) diyince asılı cesetten dahi: "Ve aleykümü'sselâm yâ abd-i sırr-i Hak" (374) diye bir ses gelir. Bu kadar adam bunu işittikleri halde yine ittifakla ikinci Abdi'yi de birinci Abdi'nin yanına asarak ibadethanesini zaptetmeye koşarlar. Vardıklarında Abdi Dede'yi yine Kur'an okurken bulurlar. Yine bağlayarak götürüp Arastabaşı'na asmak dilediklerinde evvelki iki asılı cesedi gören Abdi Dede: "Esselâmu aleyküm yâ abdeyni Ümmeti Seyyidi'l-Kevneyn" (375) diyince o cesetler dahi: "Ve aleykümüsselâm yâ hû" (376) derler. Halk yine aman vermeyip asarlar. Böylece Abdi Dede'nin asıldığını gören Kayserililer ayaklanarak Abdi Dede'nin idamına fetva veren Müftü'yü ve aleyhinde olan bilginlerden 7 kişiyi sırasıyla asıp Abdiler'i de indirirler. Birer birer yıkayıp buraya gömerler. Hâlâ üçü dahi mezar taşlarıyla malûm büyük ziyaretgâhtır. Tanrı aziz ruhlarını kutlu kılsın ve dolu feyziyle feyizlendirsin. Kayseri civarında, Ases Dağı'nda büyük şair "Emriyü'l-Kays"in mezarı vardır. Kendisi Peygamber'in zamanında Kureyş'in en doğru ve güzel söyleyen adamı idi. Beğenilen şiirleri "Yedi Askı" ya geçmiş, makbul şiirler olmuştu. O asırda şiir makbul olduğundan nice büyük şairler vardı. Ama hepsinin seçkinleri Hassan bin Sabit Hazretleriyle bu Emriyü'l-Kays idi. Hassan nihayet Müslüman oldu. Hatta Mısır padişahı "Makukas" tarafından Peygamber Hazretlerine "Düldül" denen katırı, Zülfikar kılıcını, Mâriye adlı cariye ile kızkardeşini "Zünnûn-ı Mısrî" ile beraber Hassan Hazretleri hediye olarak getirmiştir. Peygamber Hazretlerine makbule geçen bu hediyelerden Düldül ile Zülfikar'ı Hazreti Ali'ye verdi. Cariye Mâriye'yi kendilerine alakoydular ki ondan da Peygamber'in oğlu "İbrahim" doğdu. Hemşiresini de (377) Hassan Hazretlerine ihsan edip onu şairler sultanı etti. Elçi olarak gelen Zünnûn da Müslüman olup bütün hakimlere pir oldu. Mısır'da gömülüdür. Ama şair Emriyü'l-Kays "şairler Şeytana tâbidir" sözüne uygun olup İslama gelmedi. Çünkü nücum ilminde mel'un Ebi Leheb'in çıraklarından ve onun akrabasındandı. "Şeyh Abdüssamed Efendi Hazretleri": Hocalardan ulu sultandır. Kayserili, temiz yürekli bir Tanrı eri imiş. Nice zaman İstanbul'da Osmanlı Hanedanı padişahlarıyla sohbet

www.atsizcilar.com   

Sayfa 115 

 
ettikten sonra sıla için buraya gelip ölmüş, bu mezara gömülmüştür. Mezar taşındaki tarih şudur: Bin suz ü girye ile gûş eyleyince, târîh Dedim ki: "İrtihâl-i Abdüssamed. Efendi". sene 1026
(373) "Sana selâm olsun ey Hakkın kulu" demektir. (374) "Sana selâm olsun ey Hak sırrının kulu" demektir. (375) "Size selâm olsun ey Peygamber'in ümmeti olan iki Abdiler" demektir. (376) "Sana selâm olsun ey Abdurrahman" demektir. Sondaki "hû"lar tasavvuf terimlerinde "Allah" anlamına gelir. (377) Mâriye'nin kızkardeşini. (378) "İrtihal-i Abdüssamed Efendi" kelimeleri eski harflere göre ebced hesabı ile 1026 eder. Bu hicrî tarih milâdi 1617 yılının 9 Ocak - 28 Aralık tarihlerini alır. Bugünkü Türkçe ile beytin mânâsı şudur: Bin yürek yanması ve gözyaşı ile işitince Abdüssamed Efendi'nin göçmesi diye tarih söyledim. (378)

"Şeyh Ramazan Ziyareti". "Molla Sinâneddin Yusuf". "Arap Sinan" diye Şöhret bulmuştur. Halep Eyaleti'n-de, Antakya şehrinde yetişmiştir. Bağdat mollalığından gelirken bu Kayseri'de öldüğünü bilen adamlar vardır. Telif ettiği bütün eserler Ulu Cami'de vakıftır. Kabri, Ali Tennûrî makberesinde muhteşem bir kabirdir. "Mehmed Kapanî oğlu Molla Sefer": Kayseri'den, "Muhtesiboğlu" denmekle meşhur, büyük bir bilginmiş. "Şeyh Hâmid" civarında "Hundı Hatun Medre-sesi"nde dersiam iken merhum olmuş. Orada gömülüdür. "Yuvarlak Dede Ziyareti": Kuşçu Paşa'nın Cirit Meydanı tepesi yakınında gömülüdür. Buradan kalkıp mamur köyler içinden geçerek "Bor Kalesi" ne geldik. Bor Şehri: Fetheden Selçukoğulları'ndan Mesud oğlu İzzeddin Kılıç Arslan (379) olup 569 tarihinde (=12 Ağustos 1173-1 Ağustos 1174), Danişmendliler'in yardımıyla Rumlar'ın elinden almıştır. Selçukluların yıkılışında bu kaleyi Kâfirler istilâ etmişlerdir. Sonra Hacı Bektaş-ı Velî'nin teşvikiyle Orhan Gazi burayı fethettiy-se de fetihten sonra Karamanoğlu İbrahim Beğ ele geçirdi. (380) Sonra Yıldırım Bayazıd Han zamanında zorla zaptedilerek Osmanlı ülkesi'ne eklenmiştir. Kanunî Sultan Süleyman Han yazdırmasına göre Konya Eyaleti'nde Niğde Beği Sancağı hükmünde 150 akça pâyeli kazadır. Nahiyesinde 13 kadar köyü vardır. Padişah tarafından Valide Sultan'a gider. (381) Sipah Yeri, Yeniçeri Serdarı, Dizdarı, Muhtesibi, Subaşısı vardır. Müftü ve Nakîbüleşrafı yoktur. İki tarafın-daki Niğde ve Aksaray'da uzakça olduğundan Kayseri Müftüsü'ne başvururlar. Bor Kalesi eski bir kaledir. İç Elde olmakla kaleye ihtiyacı olmadığından gözden ırak kalmış ve onarılmamıştır. Bu sağlam kalenin esas yapısı düz bir yerde, alçak bir kayalıkta olup beşgen şeklinde, taştan yapma metin bir hisarmış. Ama zamanla yer yer yıkılmıştır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 116 

 
Kale içinde bir mahalle, 50 kadar tıkara evleri, "İlyaslı Cemisi" adıyla eski bir Camii ve bir tane eski kale kapısı vardır. Şehrin varoşu düz ve geniş bir yerdedir. Bağlı bahçeli mamur bir varoştur. Kale dibinden akan, Niğde ve Humam cihetinden gelen "Humam Çayı" (362) 22 göz su değirmeni döndürür. Sonra nahiye ve köylerine uğrayıp "Ereğli Sazlığı"na karışır. Şehir evleri hep toprakla örtülüdür. 53 Camii vardır. Çarşı civarındaki "Eski Cami" Sultan Alâaddin'indir. Bütün camilerinin büyüğüdür ama minaresizdir. "Gözlüoğhı Camii" Adanalı Ramazanoğlu vakfıdır. Asıl "Kale Camii" adıyla meşhur aydınlık bir camidir.
(379) 1156 1192 arasında sultanlık eden ikinci Kılıç Arslan. (380) Orhan Gazi, Bor'u almamıştır. Karamanoğlu İbrahim Beğ ise Orhan Beğ'den çok sonra olup 1424 1463 arasında beğlik etmiştir. (381) Valide Sultan'a has olarak giden yalnız 13 köyün geliridir demek istiyor. (382) Bugün "Kızılcasu" denen çay olacak.

"Şehit Mehmed Pasa" yani "Sokullu Vezir Camii" çarşı içinde, yüksek bir camidir. Altında 60 tane dükkânı olan, kurşunlu, aydınlık bir camidir. "Çayırlı Camii" Hacı Mahmud Mahallesi'nde, 1 minareli bir camidir. "Orta Mahalle Camii" minarelidir. "Sofiyan Mahallesi Camii" minaresizdir. Bunlardan başka 46 mescit vardır. Her camide medrese, dârülhadîs, dârülkurrâ bulunur. 40 tane sibyan mektebi, 10 tane tekkesi vardır. Kale içinde "Gözlü Sultan Telekesi", yine kale içinde "Kesin Mustafa Efendi Telekesi" büyük tekkelerdir. "Çayırlı Camii"nde "Esad Efendi Tekkesi" şeyhi Himmet Efendi evliyalardandır. Eski Mezarlık'ta "Sarı Saltık Tekkesi'"
(383)

Bektaşiler tekkesidir.

Çarşı içinde "Sokullu Mehmed Pasa Hamamı" şehrin en ferah hamamıdır. 3 tane ham vardır: Biri kervansaraydır. Biri "Kapan Hanı" dır. öbürü de "Bekâr Hanı"dır. Güzel, iki başı demir kapılı, 60 dükkanlı ve cami altında 70 dükkanlı bedesten vardır ki Sokullu tarafından yaptırılmıştır. Suyu ve havası güzel, ahalisi gayet doğru, ileri gelenleri ve eşrafı yoksulsever kimselerdir. Bağ ve bahçelerinde gezinti yerleri çoktur. Çeşit çeşit sulu üzümünden başka "kişmiş" adıyla meşhur olan kuş üzümü, köfteri, armut kakı, (384) kayısısı, güherçilesi ve kara barutu meşhurdur. İç Kale'de "Gözlü", Eski Mezarlık'ta "San Saltık" Ziyaretleri vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 117 

 
Bunun batısında "Niğde" yarım konaktır ki Bor Camii minaresinden Niğde ayan beyan gözükür. Bor'dan Aksaray'a Gidiş: İlk konağı "Ortaköy" de aldık. Aksaray Sancağı'nda 150 akça pâyeli kazadır. Geniş ve verimli bir kazada olup bağ, bahçe, cami, mescitle süslü mamur köydür. Bu köye tâbi 36 tane nahiye köyü vardır. Buradan kuzey yönünde mamur köyler içinden giderek bir konakta "Hardavalı" köyüne geldik. Ferah bir yerde gayet mamur ve güzel, hanlı ve camili Müslüman köyüdür. Aksaray nahiyeleri köylerindendir. Buradan kuzeye giderek "Aksaray" şehrine vardık. Aksaray: Bu şehir için "Şem'ûn-ı Safa"nın düşüncesiyle kurulmuştur derler. Padişahtan padişaha geçerek "Harkıl" adlı kayserin kabiliyetsiz oğlu "Helna" adlı kiralın elinde iken Arap kavmi üzerine sefer etmeye kalkıştı. Nice bin kişilik ordusuyla Şam üzerine giderken "Safrâz" denilen yerde ordusu bozguna uğrayıp kendisi de öldü. Yerine oğlu "Mikâle" kıral oldu. Sonunda bunun da elinden Sultan Mesud oğlu İzzeddin Kılıç Arslan 569 tarihinde (= 12 Ağustos 1173-1 Ağustos 1174) burayı zaptetmiştir. Fetihten sonra bu şehirde nice büyük evliyalar oturduğu isin bu şehre müverrihlerin çoğu "takva sahipleri yurdu" demişlerdir.
(383) Metinde "Saltık" yerine "Salk" yazılmışsa da yanlış olduğu biraz aşağıdaki "Sarı Saltık Ziyaretgâhı"ndan anlatılıyor. (384) "Kak" kurutulmuş yemiş demektir.

"Aksaray" denmesinin sebebi de Kılıç Arslan'ın yaptırdığı sarayın geriden bembeyaz görünmesidir. Kılıç Arslan, taht şehri olan Aksaray'a büyük bir saray yaptırmıştır. Bunun sağında, solunda tunçtan iki tane heybetli arslan timsali varmış. Bu saraya bir suikast olsa, kasdeden, kıvılcım saçan bu arslanın haykırışından ölürmüş. Rumlar bu şehre bugüne kadar "Pagahelna" derler. Sonra, Karamanoğlu Yakub Beğ'in (385) eline girip ondan da Yıldırım Bayazıd Han'a geçti. Şimdi de Osmanlı Hanedanı elinde olup Gazi Süleyman Han'ın yazdırmasına göre Karaman Eyaleti'nde Sancak Beği merkezidir. Beğine adalet üzere yıllık 20 kese hâsıl olur. 500 askeri olan bir tuğlu Sancak Beği'dir. Alaybeği'si, Çeribaşı'sı, Yüzbaşı'sı vardır. Kanun üzere, Cebelileri ile 1000 askeri olur. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 5 kese hâsıl olur. Müftüsü, Nakîbüleşrafı, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Kale Dizdarı, Muhtesibi, Şehir Subaşısı, ileri gelenleri ve eşrafı, büyükleri ve takva sahipleri vardır. Geniş bir yerde olan kalesi Ulu Irmak kenarındadır. Kare şeklinde, taştan yapılmış sağlam bir kaledir. Şehrin ortasındadır. Ama burçları ve duvarları o kadar yüksek değildir. Bütün burçları, çıkıntıları, bedenleri ve mazgal delikleri hendese ile, ölçülü olarak tertip edilip yapılmıştır. Kuleleri hep birbirini görür. Böylece kuşatma sırasında kulelerdeki savaşçı bahadırlar tüfekle birbirlerine yardım ederler. Hisarın 5 kapısı vardır. "Küçük Kapı" batıya bakar. "Demir Kapı" kıbleye açılır. "Keçi Kapısı" da kıbleye açılır. "Ereğli Kapısı" güneye bakar. "Konya Kapısı" batı tarafından görülür. Bu kapıların gözcüleri "Bacdâr Muhtesib"in adamlarıdır. Kale içinde, Celâli zamanında buğday saklamaya yarayacak ambarlar vardır. Cebehanesi yoktur. Ramazanda vesair eğlencelerde, bayramlarda atılacak şâht topları vardır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 118 

 
Varoştaki evlerin çoğu kerpiç ve taştan yapılmadır. 32 mahallesi vardır. Başlıcaları şunlardır: "Kârhâne", "Calah", "Sofular", Çömlekçiler", "Şeyhli", "Tımarhane", "Kızılca", "Kalınlar", "Vildan Gölü", "Meydan", Bilecik", "Pamukçular", "Şeyh Gaznevi", "Terhacı", "Paşacık", "Gerçi", "Cami-i Kebir", "Bâb-ı Sagir", "Hacı Fikreddin", "Bora Pazarı", "Ereğli Kapısı", "Pandıyal", "Zincirli", "Kaval", "Taş Pazarı". Camileri: "Karamanoğlu ibrahim Beğ Camisi": Eski bir ibadethanedir. Dört kemer üzerine kagir kubbeli bir camidir. Cami içinde 12 yüksek sütunla sanatkârane 2 kapısı vardır. Minberi, müezzinler mahfili sade ve güzeldir. Biçimli minaresi camiden uzaktır. Cami kubbelerinin kireçle örtülü olduğu anlaşılıyor.
(385) Karamanoğlu Hanedanı'nda "Yakub Beğ" adlı kimse yoktur. Germiyanoğulları arasında iki tane "Yakub Beğ" olup hanedanın ilk ve son beğleridir.

"Şeyh Hâmid Veli Camii": Şeyhler Mahallesinde kubbeli, bir minareli camidir. "Debbağlar Camii": Kireçle yapılmış, cemaati çok bir camidir. "Hacı Seyid Hasan Efendi Camii": Başköprü yakınında güzel bir camidir. "Kârhâne Camii": Kârhâne Mahallesi'nde ruhaniyetli bir camidir. Ayrıca 98 tane mahalle mescidi vardır. Medreseleri: "Yılancık Medresesi": Eski bir yapıdır. "Sulu Medrese": Her türlü ilmin okutulduğu yerdir. "Karamanoğlu Camii Medresesi" Bu medreselerin vakıf tarafından talebelerine ve dersiamlarına aydan aya belirli aylıklarını, et ve mum paralarını verirler. Maaşsız okutan nice dersiamları vardır. Ahalisi fakih olur. Feraiz ilmini (386) babalarından, dedelerinden beri okuyagelmişlerdir. Bu şehirde hususî dârülkurrâ yoktur. Fakat Kur'an hafızları çoktur. Şehir 17 nci örfî iklimdendir. Ortasından akan "Ulu Irmak" imaretleri sulayıp Alâaddin Köprüsü'n-den geçer. Bursa gibi her evinde akai'su vardır. Hamamları: "Beğ Hamamı": Gayet eskidir. "Araplar Hamamı" : Suyu güzeldir. "Tez Pazar Hamamı": Paşa Sarayı yakınındadır. Köprüleri: Ulu Irmak'ın üzerinde Sultan Alâaddin tarafından yaptırılmış bir göz büyük bir köprü vardır. Hacı Hasan Camii yakınındaki "Başköprü" de görülmeye değer.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 119 

 
Mahsulleri, Mesireleri, imaretleri: Mahsullerinden buğdayı, arpası ve baklası çoktur. Her türlü yemişi övülmeye değer. "Hazırlık" ve "Kırk Kızlar" adıyla iki mesiresi vardır. Paşa Sarayı ile Karamanoğlu Camii'nin birer imareti vardır. Niğde bu şehrin batısında bir konak mesafededir. Karaman Ereğlisi iki konaktır. Aksaray'dan Ankara kuzeye doğru 6 konaktır. Konaklar şunlardır: "Saymaz Saray Kazası", "Koçhisar Tuzlası", "Sofular Köyü", "Karazuva Köyü", Burada Ankara sınırına girilir. Ondan sonra: "Çakallar Köyü", "0runcak Köyü". Oradan Ankara'ya varılır. Ziyaretgâhları: Bu şehirde 7000'den çok büyük evliyanın yattığı herkes tarafından kabul olunmuştur. "Ruhlar Yurdu" denilen bu ovaya nice kere nur inmiştir. Gamlı olan ziyaret etse gönlü açılıp şen olur.
(386) "Feraiz", fıkıh'ın miras meseleleri bölümüdür.

"Şeyh Hâmid Veli": Anadolu ariflerinin başıdır, üstü açık bir kubbede gömü-lüdür. Çok defa sar'alı kimseler ziyaret eder. "Şeyh Kemal Suttan": Evvelkine yakın bir yerdedir. Tarikatta olgunlaşmış yü-ce bir pirdir. "Şeyh Pertevi Sultan": Evvelkine yakın bir yerdedir. Yesevî tarikatında yahşi erdir. "Kırk Kızlar Ziyareti": Kadınlar ziyaret eder. Etrafı gören yüksek bir yerdedir. "Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ". "Bedreddîn Sultan Veli". "Hımarlı Dede Sultan". Şehir içinde "Külhanı Ali Dede", "Şeyh Gaznevi Saltan". "Şeyh Hâmid Veli oğlu Şeyh Hakîkî": "Hacı Bayram-ı Velî" çıraklarından olup Ankara'da ilâhî ilimleri okuyarak Aksaray'da Bayramı Tarikatından başkan ol-muştur. "Şeyh Batak": Taş Pazarı Mahallesi'nde gömülü olup gönül erbabının ziyaretgâ-hıdır. Cennet Deresi semtinde "Çelebilik Ziyareti". Bunun üst yanında "Hızırlık Ziyareti" vardır. "Kılıç Arslan Sultan" in yüce kabri "Hızırlık Ziyaretgâhı"ndadır. "Şeyh Hamza": Hızırlığa yalan yerde Bayramı Tarikatından ulu erdir. "Şeyh Hızır Efendi". Aksaray'dan bir konakta "Şart Atll Köyü" ne geldik. Oradan "Düb İni" köyüne (387) geldik ki Ürgüp Kazası içindedir ve ahalisi Müslümandır. Oradan Muşka-ra'ya, oradan da Kayseri'ye geldik. Sivas'a Gidişimiz

www.atsizcilar.com   

Sayfa 120 

 
Buradan kalkarak birkaç gün gittikten sonra "Maraş Karsı"nı sağ tarafımızda bırakıp "Elbistan" kasabasına geldik. Düz bir ovada, çay kıyısındadır. Arkasında "Eshâb-ı Kehf Dağı" (388) var. Bağlı bahçeli 3000 kadar evli kasabadır. Maraş Paşası'nın hası olup 150 akçalık kazadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı vardır. Ahalisi hep Türkman'dır. Şehrin şerefi zaman ile harab olmakta-dır. Camisi, ham, hamamı, küçük çarşısı vardır. Haftada bir büyük pazarı olur. Şehrin dışında, bir hayli mesafede Eshâb-ı Kehf Ziyareti vardır. Ama bu mağaradan köpek sesi gelmez. Ben şimdiye kadar "Eshâb-ı Kehf" i üç yerde ziyaret ettim. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum. Yoksa '"Takyanos"un kıyıcılığından her biri bir diyara kaçtılar da onun için mi makamları böyle birkaç yerde görünüyor? Tarsuslularda Maraşlılar bunun tartışmasını yaparlar ama Tarsus'ta olması daha doğrudur. Buradan kalkarak kuzeyde "Açdı" kasabasına geldik. Türkman Ağası hükmünde 150 akçalık kazadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı ve Muhtesibi vardır. Kasaba çukur bir yerde ve dere kıyısında olup 1000 evlidir. Birkaç cami, mescit, han, hamamı ve küçük çarşısı, pazarı vardır.
(387) 'Düb" Arapça "ayı" demek olduğuna göre bu köyün adının "Ayı İni" olması, Evliya Çelebi'nin de "ayı" dememek için bunu Düb şekline çevirmiş olması mümkündür. (388) Bir köpekle beraber bir mağarada yıllarca uyuyan yedi kişiye ait hurafe pek yaygındır.

Buradan yine kuzeye giderek "Gürün" kasabasına geldik. Sivas Eyaleti'nde 150 akçalık nahiye kazasıdır. 1000 evli, cami ve mescitli, han ve hamamlı, müzayede çarşısı olan güzel bir kasaba olup Türkman Ağası hükmündedir. Sipah Kethüda Yeri ye Muhtesibi vardır. Şehrin içinden ırmak akar. Ahalisi Okçuoğlu kürkü giyer Türkman'dır. Suyu ve havası güzel olduğundan halkı sağlam olur. Buradan kuzeye düz ovalardan gidip "Derende Kalesi"ne geldik. (389) Sivas Eyaleti toprağında, Türkman Ağası hükmünde 150 akçalık kazadır. Yeniçeri Serdarı, Subaşısı, Müftüsü, Nakîbüleşratı ve bilginleri yardır. Kalesi taşlık bir yerde, yüksek bir tepe üzerinde olup Hazreti Ömer evlâdından Malatya fatihi yaptırmıştır. (390 ) Zamanla yer yer yıkıldığından Dizdarı ve neferleri yoktur. Şehir, "Kara Durak". (391) toprağında, ırmak kıyısında, kerpiç ve taşla yapılmış 1000 kadar evli, bağlı bahçeli, 7 camili, hanı ve hamamı ile çarşısı ve pazarı olan mamur bir yerdir. Halkı Türkman ve Ermeni'dir. Debbağhânesi meşhurdur. 40 - 50 dirhem kadar (392) gelen sulu zerdalisi olur ki Arabistan ve Acemistan'a hediye götürürler. Şehrin ileri gelenlerinden "Şeyhoğlu" ile 3 gün beğlercesine sohbetler ettik. Buradan kalkıp yine kuzeye giderek "Saz Ç%ğmaz Köyü" ne geldik. Sivas toprağında mamur köy olup ahalisi İslâm ve Ermeni'dir. Bir safi kayadan hayat suyu gibi kaynak suyu çıkar. Buradan yine kuzeye giderek "Mancılık Köyü" adlı köye geldik. Türkman Ağası hükmünde, Sivas toprağında Zeamettir. Yine kuzeye giderek "Ulaş" kasabasına geldik. Sivas toprağının Türkman Ağası Ulusu (393) burada oturup Türkmanlar'dan yayla hakkı alır. Ayrıca kadısı var. 500 evli İslâm ve Ermeni kasabasıdır. "Metni Kethüda Camisi", Kanunî Sultan Süleyman fermanı ile Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Bir han (394) ve birkaç dükkân var. Başka büyük yapısı yoktur.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 121 

 
Buradan yine kuzeye giderek Sivas Ovası'nda, büyük Kızıl Irmak üzerindeki "Eğri Köprü"yü geçtik. 18 gözlü büyük köprüdür. Bu Kızıl Irmak, Erzurum ve Niksar Dağları'ndan ve bilhassa "Beğ Dağı"ndan çıkıp nice köy ve kasabaları sulayarak bu Eğri Köprü'den geçer. Sonra tâ Kayseri altındaki bir göz köprüden geçtikten sonra batıdaki şehirleri sulayarak "Çeşnigir Köprüsü"nden geçer. Osmancık Kalesi ile Hacı Hamza'dan ve Tosya civarından geçip Bafra şehri yakınında kendini kayalardan Karadeniz'e atarak öyle feryad ve figan eyler ki insanın kulağı sağır olur. işte böylece mamur ovaları gezerek "Sivas" şehrine geldik.
(389) Evliya Çelebi'nin "Derende" dediği bu yer bugünkü "Darende" ise Gürün'ün kuzeyinde değil, güneydoğusundadır. Yolun kendilerini güneye kıvırdığının farkında olmayarak kuzeye gittik sanmış olabilir. (390) Bunun tarihî aslı yoktur. (391) "Kara Doruk" şeklinde de okunabilir. (392) 100-125 gram. (393) "Türkman Ağası Ulusu" tamlaması "Türkmen Ağalarının büyüğü" şeklinde anlaşılacağı gibi "ulus" yani "oymaklar birliği" kelimesi de düşünülerek "Türkman Ağası'nın. buyruğundaki oymaklar" diye de kabul olunabilir. Metinde "ulusu" kelimesinin yanında parantez içinde "göçümü" kelimesi vardır. Bunun eski basımı hazırlayanlar tarafından konmuş olması muhtemeldir. "Göçüm" birlikte göçenler yani ulus anlamındadır. (394) Metinde: "Hâne".

Sivas Şehri: Hazreti Zekeriya zamanındaki Maraş Kayseri "Cimcime", Maraş'ı kurmuştur. Bunun kardeşi de Sivas'ı yaptırmıştır. Bazı tarihler bunu Keyümers Şah (395) yaptı derler. Bazıları da Dahhâk-i Mârî'ye (396) nisbet ederler. Keyümers, Si-vas'ta gömülüdür. Bunun zamanında Sivas'ta ekilmedik tarla kalmazmış. Tâ Kızıl Irmak kıyısına kadar mamur olurmuş. Sonra nice padişahlara geçmiş, sonunda Bağdat Halifesi Harun Reşid zamanında Seyyid Cafer Gazi'nin himmetiyle Müs-lümanlar'ın eline girmiştir. Sonra Danişmend Hanedanı'ndan Niksar Fatihi Sultan Melik Gazi, Selçuklular'ın yardımıyla tekrar fethetmiştir. Sonra Yıldırım Bayazıd Han, Türkmanlar elinden almış ise de Temür'ün çıkışında önüne ilk defa Sivas rastlamıştır. Ahalisi, ilk tahsildeki nice bin çocuğun boyunlarına Kur'an takarak Temür'ü karşılamaya çıkartmışlarsa da demir yürekli nursuz mel'un bunları atlara çiğnetmiştir ve 7 gün kalarak 70.000 bilgin ve ahaliyi kılıçtan geçirmiştir. Bu suretle kaleyi dahi harab etmiştir ki harabesi hâlâ görülmektedir. (397) Halk dilinde "sana bir iş edeyim ki Temürleng, Sivas'a etmemiş ola" derler. Temür, Nasreddin Hoca ile görüştüğünde Hoca, Temür'e: "Niçin Sivas'ta 40.000 çocuğu Tatar atlarına çiğnetip 70.000 Tanrı yaratığını öldürdünüz" de-diği zaman Temür'ün cevabı şöyle olmuştur: "Sivaslılar yüce Kur'an mahlûktur diyerek ve muhaddisleri mensuh âyetlere nazireler uydurarak Kur'anı Kur'anlık-tan çıkarmışlardı. Çocukları zina mahsulü idi. İhtiyarları Şiî, Hurûfî, Cebri, Kaderi mezheplerine girmişlerdi. Dünyayı düzeltmek için üzerlerine yürüyerek şehirleri-ni harab ettim. Senin hatırın için şehrini sana bağışladım. Korkma, harab et-mem". (398) Sonra Yıldırım Han ile çarpışmıştır ki evvelce anlatılmıştır. Sonra, Çelebi Sultan Mehmed müstakil padişah oldukta Sivas'ı imar etmeye başlayıp iki kale yaptırdı. Daha sonra Bayazıd-ı Velî zamanında Acem şahı Erzurum, Kemah, Sivas, Tokat taraflarını mevrus mülküm ve arpa çukurum (399) diye istilâ etti. Sonra Yavuz Sultan Selim 921 hicri tarihinde bunları Acem'den geri almıştır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 122 

 
Murtaza Paşa Efendimiz'e vezirlikle Sivas ihsan olunduktan sonra ben Hal-ep'ten Urfa, Rakka, Haran, Maraş, Kayseri cihetlerine dört ay seyahat ederek Sivas'a gelip kendileriyle sohbet şerefine nail oldum. Paşa Kalesi'nde, saraya bitişik "Çavuşoğlu'" evini bana konak olarak ihsan edip tayınlarımı da fazlasıyla gönderdi. Ben de Defterdar'ın ve şer'î sicillerin kayıtlarına bakarak Sivas'ın büyük yapılarını yazdım.
(395) Eski İran'ın destanı hükümdarlarından. (396) Bu da öyle. (397) Temür'ün tahripkâriığı hakkında umumiyetle gayet büyük mübalegalar yapılmıştır. Bunların çoğu Temür'den çok sonra yazılan tarihlerde görülen rivayet kabilinden şeylerdir. Ellerinde Kur'an olan çocukların atlılara çiğnetilmesi de böyle bir uydurmadır. Yalnız, savaşla alınan şehirlerin askerce yağma edilmesi o devrin askerî âdetlerindendi ve bütün ordular tarafından tatbik olunmuştu. (398) Temür'ün böyle şeyler söylediği tasavvur dahi olunamaz Zaten Nasreddin Hoca ile çağdaş değillerdi. (399) "Arpa Çukuru" deyimi herhalde "arpalık" gibi "geçim sebebi", "gelir" mânâsına bir söz olmalıdır.

Kanunî Sultan Süleyman kanunnamesi'ne göre Sivas Veziri'nin 9 kere 100.000 akçadır. 48 Zeameti ye 928 Tımarı vardır. Sivas Eyaleti'nde şu sancaklar vardır: Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik, Arapgir, Sivas Sancakları. Sivas Sancağı paşa merkezidir. Hazine Defterdarı yoktur. Defter Kethüdası'nın hası 80.200 akçadır. Tımar Defterdarı'nınki 62.550 akçadır. Çavuşlar Kethüda-sı, Çavuşlar Emini vardır. Bütün sancağı ile askeri 3133 kılıçtır. Zeametlileri, Tımarlıları, kanun üzere Cebelileri ile 10.000 seçme askeri olur. Bütün bu as-kerin yıllık mahsulü (400) 13.187.327 akçadır. (401) 300 akçalık yüce kazadır. Nahiyelerinden Mollasına 6000 kuruş hâsıl olur. Vezirine kanun üzere 40.000 kuruş olur. Hanefî mezhebinden kadısı vardır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Naibi, Muhtesibi, Bacdârı, Kapancı-sı vardır. Sivas şehrinin kuzey yönü arkasındaki dağlara "Seyib Nişan Dağı", "Tuz Asar Dağı" derler. Sivas, o yüksek dağların eteğindedir. Bütün evlerinin yüzü kıble yönüne, Sivas Ovası'nın Eğri Köprü tarafına bakar. Temür'ün harab ettiği aşağı kale düz bir yerdedir ki çepeçevre büyüklüğü 10.500 adımdır. Gerçi haraptır ama gayet sağlam ve dayanıklı, dolma, horasanla yapılmış, taştan büyük bir yapıdır. Yer yer burçları ve duvarları vardır ama nice yerleri haraptır. Yine az bir gayretle onarılması mümkündür. Bu harap hisarın çevresinde 5 kapı vardır: Batıda "Kayseri Kapısı", doğuda "Palaş Kapısı", yine doğuda "Tokmak Kapısı", kuzeyde "Cancun Kapısı", yine kuzeyde "Selepür Kapısı". Bu kale kapıya muhtaç değildir. Arabalar girer. Bu aşağı varoş kalesi içinde 4600 bağsız, bahçesiz, güzel suları olan ev vardır. Mahalleleri 40 tanedir. Kayseri Kapısı Mahallesi Ermeni'dir. Burası iki mahalle olup biri de Rum mahalle-sidir. En meşhur mahalleleri şunlardır: "Ağca Yüke", "örtülü Pınar", "Köhne Civan", "Çarşı", "Meydan", "Oğlan Çavuş", "Ağa Değirmeni", "Berezci Tarlası", "Baldır Pazar", "Sık Çoban", "Kale Ardı", "Hacı Zâhid", "Ulu Cami", "Pulur Tepe". İki kalesi birbirlerinden bir ok atımı uzaktır. Birisi kıble yönündeki yüksek kalesi olup Çelebi Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Kare şeklinde, hendeksiz, yalın kat, iki kapılı, topraklı bir tepe üzerindedir. İşlek kapısı kıbleye doğru, aşağı şehre açıktır. Bir kapısı doğuya bakar. Bu kapı daima kapalıdır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 123 

 
İçinde 200 nefer evi, bir Camii, yiyecek ambarları, su sarnıçları, cebehanesi, 40 kadar eski şâhî topu vardır. Bu kale bütün şehre havalelidir. Paşa Kale-si'nden yüksektir. İç Kale, Paşa Hisarı'dır. Bütün Osmanlı Ülkesi'nde Beğlerbeğileri ve Vezirler iç kalelerde oturagelmişlerdir. Ama Diyarıbekir'de, Sivas'ta Paşaların iç kalede oturmamaları kanundur.
(400) Tımarlıların ellerine geçen paranın toplamı demek istiyor. (401) Evliya Çelebi bu rakkamı şu şekilde ifade ediyor: 131 kere 100.000 ve 87.327 akça. Fakat Evliya Çelebi 100.000'den sonraki "ve" yi kullanmamıştır.

Çünkü bu Sivas'ta paşanın oturduğu aşağı hisara yukarı iç kale hisarı hâkimdir. Paşası isyan etse aman vermeyip yukarı hisar toplan paşa hisarını harab eder. Ama bu Paşa Hisarı'nı Temür harab etmezden önce 586 tarihinde (= 8 Şubat 1190-28 Ocak 1191) Selçuklu Sultan Alâaddin Keykubad (402) tamir ettirmiştir. Çepeçevre iki kat yontma taşla yapılmış sağlam bir kaledir. Çevresi 1500 adımdır. Alçak bir hendeği vardır ki kaleyi kuşatmıştır. 26 kulesi ve 600 çıkıntısı vardır. Duvarının boyu 27 mülkî zirâdır. îki kapısı yar. Biri kuzeye, dağ yolu tarafına, şehzadelerin mezaristanına çıkar, iki kat demir kapıdır. Ağa Dizdarı, gözcüleri kapının iç yüzünde gözcülük ederler. Bir kapısı da kıble yönüne açıktır. Aşağı şehre gider. Bu kalenin içinde 300 tane kasvetli, bağsız ve bahçesiz, toprak örtülü ev vardır. Paşa Sarayı buradadır. Evvelce kaba bir saraydı. Murtaza Paşa Efendimiz birçok odalarla sofa ve divanhane, iç oğlanlarına odalar ve bir hamam yaptırıp ihya etti. Bu kalede dahi 1 cami, 1 hamam, 1 medrese vardır. 10 kadar küçük dükkânı vardır. Aşağı Kale, Yukarı Kaleden daha mamur ve güzeldir. Zira Paşa burada oturduğu için haftada dört kere divan olup büyük toplantı yapılır. Bu kale dağ eteğinde olduğu için kare şeklindedir. Gayet güzel suları vardır. Ama öbür Yüksek Kale halkın geçiş yolu üzerinde olmadığı için insanlar oraya gitmez. Lâkin Celâli korkusundan şehir ileri gelenlerinin bütün kıymetli eşyaları bu Yukarı Kale'de saklıdır. Bu Sivas şehrinin bu iki İç Kalesi ile Temür'ün harab ettiği aşağı varoş kalesinin içinde ve dışında 6060 ev vardır. Camiler: "Ulu Cami": Aşağı varoşta, bedesten yakınındadır. Boyu ve eni ikişer yüz ayak olan eski bir camidir. Sultan Kılıç Arslan tarafından yaptırılmıştır. Bir minaresi var. Toprakla örtülü mamur bir yapıdır. Fakat caminin kaç sütun üzerine kurulmuş olduğunu öğrenemedim. "Kızıl Cami": Bir minareli eski bir mabeddir. "Sıvasi Efendi Camii" tevhîd söylenir. (404)
(403)

Bir minareli, yeni yapılmış bir camidir. Cami içinde daima

"Musa Efendi Camii" : Sağlam bir yapıdır. "Kilise Camii". "Koca Hasan Paşa Camii": Pazar yerindedir. Bu paşa Sivas Eyaleti valisi iken helâl mal ile bu camiyi yapmış. Gece gündüz kalabalık cemaati vardır. Dört tarafındaki dükkânlar ve "Kuyumcular Çarşısı" hep bunun evkafıdır. Kıble kapısı üzerindeki tarihe göre hicrî 972 de (=9 Ağustos 1564 - 28 Temmuz 1565).

www.atsizcilar.com   

Sayfa 124 

 

"Yukarı Kale Camii".

"Aşağı Kale Camii".

Bunlardan başka birçok mahalle mescidi vardır. Her mahallede birer, ikişer zaviye bulunur. Çünkü halkı gayet dindardır.

(402) Evliya Çelebi'nin "Selçuklu Sultanı Alâaddin Keykubad" hakkındaki verdiği tarih çok yanlıştır. Alâaddin Keykubad, hicrî 616-634 (milâdi: 1219-1236) yılları arasında hükümdarlık etmiştir. Evliya Çelebi'nin kaydettiği tarihte Anadolu Selçukluları tahtında İkinci Kılıç Arslan bulunuyordu. (403) Metinde: "Sivas Efendi" ise de yanlış olduğu daha aşağıdaki "Sıvasi Efendi Medresesi"nden de anlaşılıyor. (404) Tevhîd, "La ilahe illa'llah" demektir. Türkçesi "Tanrı'dan başka tapacak yoktur".

Medreseler: "Kızıl Medrese" derler, ibretle bakılacak bir medrese vardır ki İslâm ülkelerinde öyle bir ilim yurdu ne yapılmıştır, ne de yapılır. Temür gördükte yapısına hayran kalmıştır. Kale kapısı gibi yüce bir kapısı yardır ki gören adamın aklı dağılır. Yapan üstad bu kapının sağ ve solundaki kademelere, Tanrı'nın kudret eliyle yarattığı çiçeklerin şekillerini öyle nakşetmiştir ki gören türlü renklerle yapılmış bir büyü sanır. Kapısı üzerindeki Arapça tarihe göre Mesud oğlu Kılıç Arslan tarafından 569 yılında (405) yaptırılmıştır. Zamanla felek nice yerlerini bozmuştur. Bu medrese cidden görülmeye lâyık olup bütün seyyahların dilinde övülüp durur. Medrese içinde üstlü altlı 80 oda vardır. Talebe efendiler kışın alt, yazın üst odalarda oturup tahsile gayret ederler. Vaktiyle, kuvvetli evkafı sayesinde her gün talebeye iki defa tatlılı nefis yemekler fağfûrî kâselerle bol bol verilirmiş. Ama bugün talebeleri birer hasıra bile malik olmayan iyi ahlâklı, dini bütün kimselerdir. Tanrı mamur eyleye. "Hamam Medresesi": Yüksek Kale altındadır. Kimin tarafından yapıldığını bilmi-yorum. "Aşağı Hisar Medresesi": Paşa Sarayı yakınında olduğu için talebesi çoktur. "Hasan Pasa Medresesi" : Aşağı Varoş'taki camisinin haremi çevresinde talebe odlarıdır. "Sıvası Efendi Medresesi". 140 tane de sibyan mektebi vardır. 40 tanesinin evkafı sağlamdır, ötekiler ücretsiz mektepler olup yalnız bazılarında muallimler çocuklara ücretle ders verir. Tekkeler: 11 tane tekke vardır. Meşhurları şunlardır: "Arpacıoğlu Efendi Tekkesi". "Sıvası Efendi Telekesi". "Halatı Teklczsi". "Sahîb-i Rûmi" yahut "Abdülvehhâb Gazi Tekkesi" : Şehrin dışında, bir kaya üzerindedir. Hanlar:

www.atsizcilar.com   

Sayfa 125 

 
Küçük, büyük 18 tanedir. Meşhurları şunlardır: "Behram Ağa Hanı": Saraçhane içinde yeni yapılmış güzel bir han olup 50 ocaktır. "Kapın Hanı" : Evvelkine yakındır. "Hasan Paşa Hanı" : Birçokları buna "Muhtesib Hanı" der. Çünkü "Muhtesib Ağa" burada oturup idare eder. "Kaşıkçıoğlu Hanı". "Şeyh Efendi Hanı". "Nalbandlar Ham". "İbrahim Efendi Ham." "Taş Han".
(405) İkinci Kılıç Arslan (1156 -1192)dır. Hicrî 509 yılı miladi olarak 12 Ağustos 1173 -1 Ağustos 1174 arasıdır. (406) Her odada bir ocak bulunduğuna göre 50 oda demektir. (406)

Hamamlar: "Koca Hüseyin Paşa Hamamı": Köprü başındadır. Eski bir hamam olduğundan Kanunî Sultan Süleyman Han ve Bağdat Fatihi Murad Han girip yıkanmışlardır. Padişahlar girdiği için şimdi kapalıdır. Kimse girip yıkanamaz. "Eski Hasan Pasa Hamamı" : Kale altındadır. "Meydan Hamamı": Pazar Meydanı'ndadır. "Tas Han Hamamı". "Medrese Hamamı". "Pasa Kalesi Hamamı". Bu hamamlar hep çiftedir. hamamları vardır. Çeşmeler: 45 kadar hayat suyu gibi güzel sulu çeşmesi vardır. Suları hep şehrin kuzeyindeki "Sap Nisan Dağı" (408) ndan ve "Tuz Hisar Tepeleri" (409) nden gelir. En meşhur çeşmeleri şunlardır: "Kale Çeşmesi". "Kuyumcular Bedesteni Çeşmesi". "Pazar Yeri Çeşmesi".
(407)

Bunlardan başka 118 kadar saray vesair hanedan

www.atsizcilar.com   

Sayfa 126 

 
"Medrese Çeşmesi". "Ulu Cami Yanındaki Çeşme". Şehrin içinden akan çay üzedinde birkaç köprü vardır. Çay taştığı zaman hayli çam getirir. Bu çay "Tuzla Hisar" (410) ve "Sap Nişan Dağlan"ndan toplanarak şehrin arkasında 70 - 80 kadar un değirmenini döndürür. Sivas Ovası'na gelir ve oradan Kızıl Irmak'a atar. Çarşı ve Pazar: 1000 dükkânı olan, Ulu Cami yakınındaki bedesteni güzeldir. "'Sipah Pazarı" meşhurdur. Saraçhanesini Dördüncü Sultan Murad'ın Valide Kethüdası Behram Ağa kagir olarak yeniden yaptırmıştır. Başlıca debbağhane, hafafhane ve kuyumcular işhanesi vardır. Halkı, İklimi, Mahsulleri: Havasının güzelliğinden halkı rahatına düşkün olur. İleri gelenleri süslü elbiseler giyerler. Ortahalli olanları Londra çukası ve renkli boğası giyer. Dilleri Türkçe ve Kürtçedir. Erkekleri tez ihtiyarlar. Kızları gayet sağlam ve güzel olur. Suyu pek güzel olup sanki buz parçasıdır.
(407) Biri erkekler, biri de kadınlar için olmak üzere. (408) Bu dağın adî biraz önce tarafımızdan "Seyib Dağı" okunmuştu, "sin+ye+be" harfleriyle yazılmıştı. Burada ise "sad+pe" harfleriyle "sp" şeklindedir. İki imlâyı birden göz önünde bulundurarak "Sıp Nişan Dağı" okumak da mümkündür. (409) Bu dağ da daha yukarda "Tuz Asar Dağı" şeklinde geçmişti. (410) Daha önce "Tuz Asar" ve "Tuz Hisar" şekillerinde geçmişti.

Havası sert olduğundan bağ ve bahçesi yoktur. Dağları ağaçsız, çıplaktır. Şehir dördüncü hakikî iklimde ve on yedinci örfî iklimdedir. Mahsullerinden buğday, arpa, nohut ve mercimeği çok olur. Bir kilesi kırk kile mahsul verir. Bir okka ekmeği ve altı okkalık at yemi birer akçadır. Muntazam islenmiş bostanları gayet çoktur. Sanayiinden pamuk bezi gayet beyaz ve ince olur. Bir çift pabuç ve mest 15 akçayadır, içi al kaplı, ağalara mahsus çizmeler 30 akçayadır. Güzel yorgan bezleri, nakışlı basma perdeler birer rubû'dur. (411) Yiyecek ve içeceklerinden has ve beyaz Gerede ekmeği, kete çöreği, tavuk böreği, tuz çorbası bir yerde yoktur. Narı Maraş'tan, pekmezi Ayıntab'dan, üzüm ve şırası Amasya'dan gelir. Müftüsü gayet dindar "Şeylı Arpacıoğlu Bekir Efendi" Hazretleridir. Eşrafından "Abaza Deli Dilâver Ağa", "Koca Ali Ağa", "Selâm Çelebi", "Hacı Kerim Çavuşoğulları", "Nazif Ağa", "Ömer Beğoğulları", "Müftü Ahmed Efendi", "Sivas Şeyhi" meşhurlarıdır. Bu şehirden her yıl Padişaha 1100 kese hâsıl olur. 200 kese de vezirine hâsıl olur. Tanrı bu şehir halkının keselerine bereket ihsan etmiştir. Bütün müverrihler bu Sivas şehrine "Şehirlerin Anası" demişlerdir. Cidden öyledir. Arabistan'da, Anadolu ve Karaman'da kıtlık olsa bu şehrin tahılı her tarafı doyurur. İcabında Makedonya'yı bile bolluğa kavuşturur. Bütün halkı sevinçli, toprağı güzel ve mamur, ekini çok, hayratı fazla, halkının nimeti bol, her tarafta pınar ve ırmakları akan bir şehirdir. Ahalisi yabancılara dost olduğundan hanlarda oturan yabancıları her gece evlerine çağırıp ikram ederler. Her yönü ile övülmeye değer, gönül açıcı bir şehirdir. Sivas şehrinin doğu yönünde Erzurum şehri, Niksar tarafından 8 konaktır. Kuzey yönünde Amasya, Merzifon ve Ladik dörder konaktır. Batı yönünde Tokat üç konaktır.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 127 

 
Ziyaretgâhlar: "Şeyh Kara Şemsi Efendi": Sivas'ın tâ ortasında, Koca Hasan Paşa Camii hareminin kuzey tarafında gömülüdür. Eğri Fatihi Üçüncü Sultan Mehmed Han zamanı şeyhlerinden olup Eğri Savaşında beraber idi. Hatta Osmanlılar bozulmaya az kalmışken bu şeyh, Mehmed Han'ın atının kemerini tutup: "Sabreyle beğim! Şimdiki fırsat ganimettir" diye İslâm askerini savaşa kışkırtırken Tanrı'nın emriyle zafer rüzgârı Osmanlılar tarafına esip o saatte 100.000 düşmanı kılıçtan geçirerek Osmanlılar muzaffer oldular. Bu zafer Eğri yakınında "Hırıştoş Ovası"nda kazanıldı. (412) Bu sırada düşmandan büyüklü küçüklü 76 tane kale fethedildi. Eğri emniyete alındı. Eğri hâlâ Osmanlı Hanedanı elinde sağlam bir kaledir. Osmanlı şeyhlerinden iki Şemseddin var. Biri Fatih zamanında, İstanbul fethinde bulunan Ak Şemseddin'dir ki 7 yıl önce İstanbul fethini Fatih'e müjdelemişti. (413) Göynük'te gömülüdür. Biri de bu Sivaslı Kara Şemseddin'dir. (414) Kutub (415) olmuş derler ulu sultandır. Tanrı yüce ruhunu kutlu kılsın.
(411) "Rubû", Arapça "dörtte bir" demektir. Burada akçanın veya kuruşun dörtte biri kasdedilmiş olmalıdır. (412) Bu zaferin kazanıldığı yerin Osmanlı tarihlerindeki adı "Haç Ova" yahut "Haç Ovası" dır. Üçüncü Mehmed'in atını geminden tutarak Padişaha dayanma tavsiyesinde bulunan zat Kara Şemseddin değil, meşhur Hoca Sadeddin'dir. Zafer 26 Ekim 1596 da kazanılmıştır. (413) Bu müjdenin aslı, esası olmadığını ilk cildin bîr dip notanda belirtmiştik. (414) Osmanlı Türkleri arasında Sivaslı Şemseddin diye ün kazanmış bir Şemseddin vardır. Zileli olup Sivas'ta 1006 tarihinde (= 14 Ağustos 15973 Ağustos 1598) ölüp oraya gömülmüştür Çok eser sahibi olan bu Semseddin de Haçova Meydan Savaşında bulunmuştur. (415)Evliyalığın yüksek mertebesi.

"Muhlis Pasa Ziyareti" : Kanunî Sultan Süleyman Han Şehzadesi Bayazıd Han'ın yanında gömülüdür. Ölüm tarihi 954 yılıdır (= 21 Şubat 1547-10 Şubat 1548). "Şeyh Budala Hasım Dede Ziyareti".
(416)

"Şeyh Suheyb-i Rûmî" yani "Abdülvehhâb Gazi": Şehrin doğu tarafında yüksek bir yalgın kaya üzerinde bir mezardır. Sivaslıdır. Hazreti Peygambere âşık olup onun huzurunda İslâm olmuş, Hazreti Ali kemerini bağlamış, debbağların piri olmuştur. (417) Türbesi içindeki sarnıçta hayat suyu gibi saf bir su vardır. Tekkesi herkes tarafından ziyaret olunur. Sivas halkının, bilgi sahiplerinin, seyyahların gezinti yeridir. Buradan bütün Sivas Ovası, Sivas'ın büyük binaları görülür. O sırada Sivas'ta kurşunlu bina yok idiyse de nurlu türbesi yine de süslüdür. Bu Abdülvehhab türbesinin dört duvarına güzel yazılarla o kadar beyitler ve şiirler yazılmıştır ki toplansa on büyük cilt olur. Hatta Bağdat Fatihi Dördüncü Murad Han merhumun şikeste talik (418) yazısıyla şu beyit yazılmıştır: Şu denlü devr ede bu çarh-ı devvâr, Ne ben kala, ne hat, kala, ne dîvâr.
(418)

Yine Dördüncü Murad Han bu örtülü kabri ziyaret edip "işlerinizde güçlüğe uğrayınca ölülerden yardım isteyiniz" hadîsine uyarak ruhaniyetlerinden yardım dilerken Murad Han'ın gönlüne Tanrı'nın ilhamı ile "fetahnâ'l-irak" terkibi gelip Bağdad'ın eski fethi tarihi düşer. (419) Bu sevinçle Murad Han, Abdülvehhâb'ın örtülü kabrinden dışarı çıkarak Silâhdar Melek Ahmed Ağa'dan bir kısa kargı alır. Şehre bakan kaya üzerinde çevreye göz

www.atsizcilar.com   

Sayfa 128 

 
atarken Tanrı'nın emriyle bir kara kartal kuşunun uçmakta olduğunu görür. Murad Harı: "Bağdad'ı fethedebileceksem şu kuş avım olsun ey Şeyh Suheyb" diye niyet tutarak kargıyı savurur. Kuşa isabet edince: "Tanrı'ya hamdolsun, Bağdat benimdir. Imam-ı A'zam'ın kabrini tahkirden kurtaracağım" diye sevinir. (420) Hâlâ o kuşun yere düştüğü yerde yüksek bir sütun üzerinde nişangâh vardır ki bütün ok atıcılar bu menzil nişanına "pota", "azmâyiş" vesair oklarla yetişmekte âcizdirler. Hâlâ o nişangâh üzerinde celi yazı ile Cevrî Çelebi'nin (421) şu tarihi yazılıdır:

Biri kalkıp dedi ona tarih: Aferin ey dilir-i Sâm-akrân.
(422)

(416) "Budala" ve "abdal" kelimeleri dünyaya, gösterişe, giyim kuşama hiç aldırmayan meczup dervişlere verilen unvan iken sonradan "akılsız" anlamına kullanılmıştır. (417) Suheyb ilk Müslümanlardan olup küçükken Rumlar'a esir düşüp kurtulduktan sonra Arapçayı Rum şivesiyle konuştuğu için Suheyb-i Rûmî diye adlandırılmış ve hicrî 38'de (= 9 Haziran 658 - 28 Mayıs 659) Medine'de ölmüştür. Abdülvehhâb Gazi ise Battal Gazi destanındaki kahramanlardan biridir. Evliya Çelebi ikisini karıştırmıştır. (418) Bugünün diliyle: "Bu dönücü dünya o şekilde dönüyor ki ne ben kalırım, ne yazı kalır, ne de duvar" demektir. Şikeste talik ise eski harflerle bir yazı çeşididir. (419) "Fetahnâ'l-İrak", Arapça "İrak'ı fethettik" demektir." Arapça cümlenin ebced hesabıyla karşılığı 941 eder ki Bağdad'ın Kanunî Sultan Süleyman tarafından fethi tarihidir. Milâdî olarak Osmanlı Ordusu Bağdad'a 28 Kasım 1534'te girmiştir. (420) Hanefî Mezhebi'nin kurucusu olan ve İmâm-ı A'zam (= En Ulu İmam) denen Ebû Hanîfe, Şiîlerce sevilmediği için Bağdat'taki kabrine hor bakılıyordu. (421) İstanbullu İbrahim Cevrî çok eser sahibi mutasavvıf sairlerden olup İstanbul'da hicrî 1065'te (= 11 Kasını 165430 Ekim 1655) ölmüştür. (422) Dördüncü Murad, Bağdad'ı 1048 hicrîde (= 24 Aralık 1638) almıştır. Yukarıdaki beytin ikinci mısraı ebcedle 1049 eder. Yani bir yıl fazladır. Fakat ilk beyitteki "biri kalkıp" kelimeleri "1049'un 1'i kalkıp" demektir ki böylece ortaya 1048 çıkar. İkinci mısra "Ey Şam'la eş olan yiğit, aferin" demektir. Sam, Şehnâme kahramanlarındandır.

Garip Bir Hâdise: Silâhdar Kara Murtaza Paşa, Sivas valisi iken "Turhal" nahiyesinden bir köy halkı hep birden Paşa'nın huzuruna gelip Paşa Divanına bir kutu içinde beyaz bir fil yavrucuğu getirdiler ve: "Sultanım! Bu filceğizi bizim köyde bakire bir kız doğurdu. Şimdi hâkimimiz kızı, babasını, anasını ve bütün akrabasını hapsetmiştir. Bu filceğiz dahi yaşıyordu. Subaşı, ebeye boğdurdu. Sultanımız-dan rica olunur: Bir tarafsız ağa kulunuzu gönderip kızı ve anasını hapisten çıkararak huzurunuzda hakkı yerine getiresiniz" diye rica ettiler. Bütün Divan Memurları bu fil çocuğu görüp hayrette kaldılar. Murtaza Paşa hemen bana: "Evliya Çelebi! Bu vazifeyi sana verdim. Hepsini Divana getirelim. Görelim ki kızoğlankız olsun, insan olsun ve fil doğursun, bu ne Tanrı sırrıdır. Çabuk git. Bunu yapanların hakkından gelip Divana getir" dedi. Ben bu dayanılmaz derecede ağır teklifi işitince dedim ki: "Bu suçu işleyenlerin hakkından gel diye buyurdunuz. Bunu yapan, dilediğini kılan Tanrı'dır. Yaratışı-nın hikmetini göstermek için böyle etmiş. Ben kimin hakkından geleyim? Sul-tanım! Bu sırrı açığa vurmayınız. Bütün dünyada, Osmanlı ülkesinde kadınlar fil doğuruyormuş diye destan olur. Bu davada hemen göz yummak gerektir." * *
*

www.atsizcilar.com   

Sayfa 129 

 
Paşa'nın birçok musahipleri ise: "Sultanım! Mühim yerlere sarfolunmak üzere para almanın sırasıdır. Bu işe sert ve acar bir adam gerektir ki Tanrı'dan korkmasın ve fili niçin öldürttünüz diye köyün bütün ahalisini bağlayıp Divana getirsin. Eğer fili öldürmemiş olsalardı henüz tahta çıkmış bulunan Dördüncü Sultan Mehmed'e hediye gönderirdiniz" dediler. Kutu içindeki fil ölüsünün kulak ve dudaklarını, hortum ve gözlerini, kuyruğunu, dört ayağım överek ye hayret ederek: "Hey sultanım! Şu masum fili boğandan 10.000 kuruş, doğurandan ve doğuranın anasıyla babasından 4050 bin kuruş alınız" diye ısrar ettiler. * * Köy ahalisini, kızı, akrabalarını getirmek için Çadır Mehterbaşısı memur oldu. Üç günde Paşa Divanı'na 70 kişi tutularak getirildi, önce doğuran kızı söylettiler. Kız şöyle anlattı: — "Sultanım! Üç yıl önce Hind padişahından Sultan İbrahim Han'a hediye olarak iki fil giderken götürenler bizim Turhal Ovası'nda durmuşlardı. Bütün köyler ve kasabalar ahalisi görmeye gittiler. Biz dahi beş on kişi toplanıp ara-balara binerek seyrine vardık. İşte yaklaştık, arabalardan inin dediler. Giderken yanımdaki kadınlar, Allah, bu ne ulu hayvandır diye söyleşiyorlardı. Ben de, ana, hani fil diye ileri vardım. Beş direk üstünde bir kara dam gördüm. Bir direği kımıldanıyordu. Ana, hani filcik diye yine ilerledim. Orada duranlar birdenbire, kız ileri varma dediler. Bir de gördüm ki o kara büyük dam yürüdü. Bir şey beni kapıp havaya kaldırdı. Bir karanlık sıcak yerde kaldım. Meded hay diye feryad ederek dört yanıma çabaladım. Elim, ayağım sıcak ete yapışıyordu. Bir saat sonra onu gördüm ki bir şey beni alıp dışarı, aydınlığa bıraktı. Aklım basımdan giderek üç saat cansız yattım. Beni alıp eve götürmüşler. Onu biliyorum ki günden güne karnım şişip üç yıl sonra bu fili doğurdum. Bir ay yaşadı. Sonra ebe kadın, Subaşı'nın ayartmasıyla oğlumu öldürdü. Hakkımı yerine getir" diye feryat etti. Turhal, İnepazarı, Karaova ahalisi de böyle tanıklık ettiler. Murtaza Paşa 70 kişiyi zincire vurup hapsederek 20 günde 20.000 kuruş aldı. Fil yavrusunu da tuzlayarak İstanbul'a gönderirim diye sakladı. Bu hali böylece görmüşüzdür. (423) Bu yıl Turhal Ovası'nda köylüler yine ekin ekmişlerdi. Tanrı'nın emriyle bir buğday tanesinden bir kökte 70 çatal kardeş hâsıl olup her başak başında 100 tane deve dişi gibi buğday tanesi görülmüştür. Sap kısmı adam pazısı kalınlığında idi. Melek Ahmed Paşa'nın Sadırazamlığı 1060 yılı Şabanının 1'inci günü (= 29 Temmuz 1650), Padişah Dördüncü Mehmed Han "Çemen -Suffa" adlı güzel köşkte bütün bilginler, takva sahipleri, vezirler, iler gelenler ve eşraf ile "işlerde danışın" âyeti gereğince işleri konuşup "Bağdat Valisi Nogayoğlu Arslan Paşa merhum olduğundan Bağdat Eyaleti'ni kime verelim" diye müzakere etmekte idiler. Umumiyetle büyükler ve Sadırazam Murad Paşa: "Padişahım! Melek Ahmed Paşa Lalan, Bağdat'tan henüz gelmiş, Bağdad'ın durumunu yahşi bilmiş ve Acemler'le yahşi geçinmiştir. Ona ihsan buyurunuz" dediklerinde: "Tez, Melek Ahmed Paşa gelsin" buyurdular. Melek Ahmed Paşa, Padişahın huzuruna gelip elini öpünce Yüce Padişah: "Melek Lalam! Sana yine Bağdat Eyaleti'ni ihsan eyledim" buyurur. (424) Melek Paşa: "'Padişahım! Kabul ettim ama Yeniçeriler'in halka kıyıcılığı hadden aşkın olup Yeniçeri Ağaları (425) âdeta Bağdat vezirleri olup mütegallibe kesilmişlerdir. Onlardan en zalim on tanesinin yok edilmesi için hatt-ı şerif (426) ihsan eyle" dedi.
(423) Evliya Çelebi'nin gördüm diyerek anlattığı bu vak'aya tamamen hayalîdir desek doğru olmaz. Zamanımızda dahi bazı kadınların şu veya bu hayvana az veya çok benzeyen anormal çocuklar doğurduğu görülmektedir. Fil doğuran kızın

*

www.atsizcilar.com   

Sayfa 130 

 
anormal, hatta geri zekâlı olduğu ve geri zekâlılığın kurbanı olarak gebe kalıp file benzeyen anormal bir çocuk doğurduğu anlaşılmaktadır. File yaklaştığı sırada azgın filin kendisini hortumuyla yakalayıp kaldırmış olması ve belki de bu korku ile cinnet getirmiş bulunması muhtemeldir. Gayrımeşru olarak doğurduğu çocuğu böyle harikulade bir hikâye ile anlatmış veya anlattırılmış olması da düşünülebilir. (424) Dördüncü Mehmed o sırada 9 yaşında idi. (425) Buradaki "Yeniçeri Ağaları"ndan maksat Bağdat'taki Yeniçerilerin kumandanlarıdır. Evliya Çelebi'nin birçok şehir ve kasabaları anlatırken bahsettiği "Yeniçeri Serdarları"dır. (426) Padişah emrini bildiren yazı.

Bunun üzerine, yol parası olarak 3 kese altın, 50 tüfek, 50 zırh, 50 katar deve, 50 katar katır, yeni ve büyük bir otağ ile serdarlık hatt-ı şerifi verildi ye değerli bir hil'at ihsan olundu. Paşa hemen Padişahın elini öperek öğütlerden sonra bütün vezirler ve ileri gelenlerle vedalaşıp Saray Burnu'ndaki Sinan Paşa Köşkü'nden kayıklara binerek Bismillah ile Bağdad'a gitmek üzere Üsküdar gelirine vardı. Birkaç gün oradaki sarayında kaldı. "Kaya Sultan" dahi göç edip geldi. (427) Ben de o gün Bağdad'a gitmek için Melek Ahmed Paşa Efendimiz'e intisap ederek Müezzinbaşılık ve musahiplik hizmetlerine girdim. Bana "Rum" nahiyesi hası ihsan olundu. Ulak olarak Bağdad'a gitmeye karar verip (428) hazırlık görmeye başlamıştım. O sırada, 8 Şaban 1060 Cuma günü (= 5 Ağustos 1650), "Has Odabaşı Hasan Ağa" ve bir "Bostancıbaşı" sandal ile gelip: "Buyurun! Sizi Saadetli Yüce Padişah Hazretleri istiyor" diyince melek huylu Paşa: "Ağa! Hayır mıdır" diye sordu. Hasan Ağa: "Hayırdır. Haber müjdesi bizimdir" dedi. Sonra Paşa ile ikisi bir kayığa binip Saray Burnu'na doğru giderken Saray Burnu'ndaki Sinan Paşa Köşkü'nden bir başka kayık da bize doğru gelmede idi. Denizin ortasında yaklaşınca gördük ki Dârüssaâde Ağası imiş. Gelip: "Mübarek olsun, hayırdır" dedi ama başka bir şey söylemedi. Saray Burnu'na varınca Bostancıbaşı ve Has Harem'in öteki ileri gelenleri hep birden Paşa'yı karşılayıp Has Bahçe'deki "Çemen-Suffa" adlı yere götürdüler. Bütün Divan üyeleri, 7 Kubbe Veziri, Kazasker, Şeyhülislâm ve öteki büyüklerle musahipler ve Padişahın yakınları orada idiler. Hepsi Paşa'ya ikramda bulununca ben rahat bir nefes aldım. Dört tarafıma bakındım. Büyükvezir Kara Murad Paşa'yı göremedim. (429) Saadetli Padişah'ın geldiğini gördük. Herkesi selâmladıktan sonra tahtına oturdu ve Melek Ahmed Paşa'ya hitaben: "Melek Lalam! Yolun yakın oldu. Bağdad'a gitmekten kurtuldun. Mühr-i şerifimi sana ihsan eyledim. (430) Kabul edesin. Vallahi kimsenin telkini ve iltiması ile değil. Bilhassa kendi düşüncemle sana mührümü verip mutlak vekil ettim" diyerek Büyükvezir Murad Paşa'dan alınan mührü kendi eliyle Melek Ahmed Paşa'ya verdi. Melek Ahmed Paşa hemen yer öperek şöyle dedi: — "Padişahım! Yüce sözünü kabul etmek için mührü aldım. Kabul ettim.
(427) "Kaya Sultan", Melek Ahmed Paşa'nın zevcesi olup Dördüncü Murad'ın kızıdır. (428) Bir vezir, bir eyalet valiliğine tayin olunduğu zaman önceden "ulak" gönderir, ulak hızla giderek gereken hazırlıkların yapılmasını sağlardı. (429) Kara Murad Pasa, 21 Mayıs 1649-5 Ağustos 1650 arasında 1 yıl, 2 ay, 15 gün Büyükvezirlik etmiştir. 1655'te ikinci defa kısa bir sadırazamlığı vardır. (430) Padişahın m&hürU, onun tam yetkili vekili olan sadırazamda bulunur, sadırazam lüzumlu evraka Padişah adına o mühürü basardı. Mühür vermeli büyükvezirliğe tayin mânâsına geldiği gibi mühürü geri almak da azledilmek anlamını taşırdı.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 131 

 
Ama benim işime içerden ve dışardan kimse engel olmasın. Kimse bir habbelik şey rica edip Müslümanların işlerine bir fert karışmasın. Benim maruzatım ve yazım olmadan bir iş olmasın. Hazineden 1000 kese borç ihsan ediniz. Büyük bir donanma çıkarıp Venedikliler'den intikam almak için Girit Adası'na mühürle gidip Kandiye'yi fethedelim. Ümiddir ki Padişahıma hayır dua olup yüce din gayretine nice işler görüp yüz aklığı edelim." Bunun üzerine Padişah: "işte, Murad Paşa Lalamda 1000 kese var. Onu alıp donanma işlerine sarfeyle" dedi. Melek Paşa: "Padişahım! O 1000 keseyi ben vereyim. Murad Paşa Lalana Budin Eyaleti'ni ihsan eyle" dedikte ricası kabul olunup Murad Paşa'ya Budin Eyaleti verildi. Murad Paşa taze can bulup 1000 kese borçtan kurtuldu ve Budin'e sahip oldu. Melek Paşa'nın isteklerinin hepsi kabul olunup bir işine kimsenin engel olmaması için ettiği rica dahi Tanrı adına yemin edilerek kabul buyurulup elfâtiha dendi. Paşa, Padişah'ın elini öpüp birbiri üzerine iki samur hil'at giydirildikten sonra yer öperek çıktı. Büyük alayla sarayına girdi. Sarayının alt eşiğinde 100 kurban kesildi. Önce, Bağdat Eyaleti'ni "Şatır Hüseyin Paşa"ya ihsan edip bütün eyaletlere Kapıcıbaşılar'la mukarrernâmeler (431) gönderdi. Ben dahi Kıbrıs Eyaleti mukarreri için Paşa Kapı Kethüdası'ndan 13 kese alıp vezir hizmetinde bulundum. Devlet yaver olup baht açıldı. Devletin bütün ileri gelenleri ve ihtiyaç sahipleri gece gündüz saraya gelip gitmeye başladı. Kalabalıktan sarayda adım atacak yer kalmamıştı. 7 günde deniz gibi mal akarak 7000 kese hâsıl oldu. (432) Mührün ihsan olunduğu gün Kızlar Ağası ile bir hatt-ı hümâyun ile bir hil'at ve yeşilimsi çukalı bir samur kürk geldi. Padişah, hatt-ı hümâyununda Büyükvezire iyi çalışmasını emrediyor ve başarı diliyordu. Paşa yeni gelen hil'ati sırtına giyince bütün Divan Çavuşları: "Hil'atin mübarek ve yaşın uzun olsun, Tanrı, Padişaha çok yıllar ömür versin" diye alkışladılar. Paşa, Dârüssaâde Ağası'na bir kese altın ve bir samur kürk ihsan etti. Gittiler. Kaya Sultan Efendimiz gayet memnun olup bütün Ağalara 20 kese ihsan etti. Bana dahi 300 kuruş pay düştü. Sonra bütün Divan memurlarına ve hizmet görenlere büyük bir sevinç gelip herkes o kadar şâd oldu ki sanki gökteki Çoban Yıldızı rakseder oldu. Paşa Efendimiz saadet tahtında ve adalet divanında tazelik bulup Ramazanın 14'üncü Çarşamba günü (= 7 Eylül 1650) sadırazamlık kanunu üzere ata binip kol halinde ve önde İstanbul Mollası, Ayak Naibi, Muhtesib Ağa ile büyük bir alayla yürüdü. Un Kapanı Mahzeni tarafında, Fatih Sultan Mehmed Han'ın divanhanesi'nde karar kıldı.
(431) "Mukarrernâme", valilerin yerlerinde bırakıldıklarını bildiren resmî mektup demektir. (432) Yüksek bir makama tayin olunanlara devlet memurları, ileri gelenler ve zenginler tarafından verilmesi âdet olan hediyeleri kasdediyor. Bu hediyeler para şeklinde de olabilirdi. Büyüklerin de küçüklere aynı şekilde değerli hediyeler ve para vermeleri yine o zamanın âdetlerindendî.

Bütün Karadeniz reislerini, (433) ekmekçi ve uncuları, muhtekir navluncuları toplayarak Karadeniz kıyısındaki Varna, Balçık, Kuvarna, Kiligere, Mınkalya, Karaharman, Köstence, Tolga, Beştepe, ismail, Kili, Akkirman adlı kale ve iskelelerde yiyeceklerin kaça alındığını sordu. Ona göre çeşni tutup derhal ekmek pişirtti. Harcı ve masrafı hesaplandıktan sonra 300 dirhem (434) beyaz ekmek parçası bir akçaya elverdiğinden öylece narh koydu. Yağlı ete dahi 7 akça narh koyarak Yemiş iskelesi'ndekî Fatih'in sebze divanına gitti. Orada dahi pirinç, bakla, nohut, mercimek, keten, kına, şeker, kahve vesair eşyaya narh koyarak sarayına döndü. Gecemiz kadar gündüzümüz de bayram olup her zaman, yapılan büyük işleri temaşa ediyorduk.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 132 

 
Melek Ahmed Paşa'nın Sadırazamlığınaki Güzel Tedbirler Birinci tedbir: Melek Ahmed Paşa sadırazam olduğu zaman 6 aylık Kul mevâcibi çıkmamıştı.
(435)

Ama "Kapı Arası Hazinesi"nde 17 kese vardı. (436) Hemen o gün faizsiz borç olarak (437) "Bektaş Ağa"dan 400 kese, Kara Yeniçeri Ağası'ndan 500 kese, "Çelebi Kethüda" dan 700 kese, "Alagöz"den 100 kese, "Zurnazen Defterdar Paşa" dan 1000 kese, "Kada Kethüda" dan 1000 kese, "Kaya Sultan" dan 1000 kese, Padişah'tan 1000 kese, "Koca Valide"den 1000 kese, "Topkaplı"dan, "Gümrük Emini Hasan Çelebi"den, "Deli Birader"den, "Mevkufatçı Mehmed Efendi"den, "Başbaki Kulu Morali Mustafa Çelebi"den, "Salih Çelebi"den münasip miktarda keseler alınıp 11.060 kese para toplandı. Üçüncü gün büyük divan kurulup mevâcib çıkınca yalnız Yeniçeriler 1640 kese aldılar. Bu hal Kara Mustafa paşa sadrazamlığından beri hiçbir devirde olmamıştır. Böylelikle İstanbul'da olan Padişah kulları muayyen maaşlarını alıp sevindiler. İkinci tedbir: Paşa, kendisine ait olan 70 yük akça tutarındaki has aidatını ve başka kalemlerden olan "kalemiyye" gelirini tamamiyle Padişah hazinesine koyup aldığı borçları ödüyordu. Bugün, Sadırazam hası ile kalemiyyesinin hazineye konulması usulü Melek Ahmed Paşa'dan kalmıştır.
(433) "Reis", gemi sahibi deniz tüccarı demektir. Bunlar aynı zamanda gemilerinin kaptanları idiler. (434) Aşağı yukarı 960 gram. (435) "Kul", devletten maaş alan asker yani başta Yeniçeri olmak üzere Kapıkulu Süvarisi vesairedir. "Mevâcib" bunların yılda dört kere aldıkları maaştır. Yani her seferde 3 aylıklarını birden ve törenle alırlardı. (436) "Kapı Arası", Topkapı Sarayı'nın orta kapısının iki tarafında, Kapıcılara mahsus odalardan birinin adıdır ki vezirler burada hapsolunurdu. Evliya Çelebi'nin ifadesinden Devlet parasından bir kısmının, nedense, orada tutulduğu anlaşılıyor. (437) Evliya Çelebi "karz-ı hasen" tabirini kullanıyor. Faizsiz borç demektir. Bu tabirle o devirde faizli borcun da yürürlükte olduğunu ortaya koymuş oluyor.

Üçüncü tedbir: "Deli Hüseyin Paşa" (438) darı feryatçılar gelip Girit'te asker kalmadı haberini getirince Defterhane'nin kâtipleriyle ve Defter Emini ile bütün Defterhane'yi Hüseyin Paşa için asker toplamak görevine getirdi. Dirlik isteyen Girid'e gitsin diye bütün memlekete asker toplayıcı Kapıcıbasılar tayin olundu. Bir ayda Girid'e 100.000 asker geçip Şevval ayında (= 27 Eylül - 25 Ekim 1060) "Selne", "Apakrone", "Meşelonka" kaleleriyle sair 7 kale fethedilip Marko Kâfir 100.000 askeriyle bozguna uğratılarak nice bin esir alındı. Nice köy ve kasaba yağma edilip 300 köy bas eğerek haraç vermeyi kabul etti. Bunlar hep Melek Ahmed Paşa'nın gayretiyle olmuştur. Dördüncü tedbir: Yine Girid'e imdad için 3000 Sipahi ve 3000 Yeniçeri ve eyaletleri askeriyle 7 vezir Girid'e geçti. Yine Girit'te "Bıyıklı Mustafa Paşa" ya bir tuğ, Serdar Hüseyin Paşa'ya da "Mir Mehmed" ile mukarrer, (439) kılıç ve kaftan gönderildi. Tuğ vardığı zaman Mustafa Paşa ölmek üzere imiş. Tuğu görüp hamdederek kelime-i şahadetle ruhunu teslim edip ebedilik tuğunu ebedî kapıya dikmiştir. Beşinci tedbir: O kışta cümlenin tedbiri ile (440) Kapdan Paşa azledilip (441) yerine "Rodoslu Derya Martısı Hüsamoğlu Ali Paşa" ya vezirlikle Kapdan Paşalık ihsan etti. 60 deniz beği ile 70 kadırgaya Girit askerinin 3000 kese mevâcibini koyup birçok kara barut ile 70.000 gülle gönderdi. Pek çok mühimmat ve levazımat ile cebehaneleri, birçok kumanya ve palamarları, 1000 Sipahi, 2000 Yeniçeri, 1000 Cebeci ve 1000 Topçu askerini Kapdan Ali Paşa'ya teslim eyledi. O kışta Beşiktaş'tan Tanrı'ya tevekkül edip bütün deniz beğleriyle birlikte, uygun rüzgârın esmesi sayesinde T gün, 7 gecede Girit'te

www.atsizcilar.com   

Sayfa 133 

 
Hanya Kalesi'ne girdiler. Asker, mühimmat vesair cebehaneyi karaya döktüler. Serdar Deli Hüseyin Paşa ile bütün İslâm Gazileri taze can buldu. Orada Pençpirimoğlu'nun 70.000 askeriyle "Apakoron" (442) yakınında büyük bir savaş olup Tanrı emriyle Kâfirler bozuldu. Bu haber Melek Ahmed Paşa'ya geldikte Serdar Hüseyin Paşa'ya "istiklâl hil'ati" (443) gitti. Altıncı tedbir: Kapdan Ali Paşa, Girit Adasından selâmetle geldi. Tersanede 100 kadırga ve 50 kalyon yapımına başlandı. Ereğli'de, Amasra'da, Bartın'da, Çayağzı'nda, Balıklava ve Varna'da, Üsküdar'da, Tophane'de, Bahçe Kapısı'nda, Sinan Paşa Köşkü'nde, Tersanede Şahkulu iskelesi'nde kalyonlar yapılıp İstanbul, Galata ve Kasımpaşa'da kalabalık asker toplandı. Bütün Anadolu ve Rumeli'ye asker toplayıcılar gidip İslâm askerini İstanbul'a, Bogazhisar'a, Sakız karşısındaki Çeşme'ye, Mora Yarımadası'ndaki "Benfese" kalesine gönderip hazır ettiler.
(438) Deli Hüseyin Pasa, Türk tarihinin büyük kumandan ve kahramanlarındandır. Olağanüstü cesaretinden dolayı "Deli" lakabını almıştır. Bu şanlı kahraman, Arnavut sadırazam Köprülü Mehmed Paşa'nın kıskanması sebebiyle haksız yere idam edilmiştir (29 Aralık 1658). (439) Görevinde kaldığını bildiren resmî yazı. (440) Devlet ileri gelenlerinin reyi ile demek istiyor. (441) Azledilen Derya Kaptanı "Haydarağaoğlu Mehmed Pasa"dır. Derya Kaptanlığı 10 Ekim 1649 ile 7 Ekim 1650 arasında 11 ay, 28 gün sürmüştür. (442) Biraz yukarda "Apakrone" diye geçen yer. (443) Devlete danışmadan istediği şekilde hareket etmesi için verilen izin ve o sebeple gönderilen hil'at.

Ondan sonra Valide Sultan 2 kalyon, Bektaş Ağa 1 kalyon, Kara Çavuş 1 kalyon, Çelebi Kethüda 1 kalyon, Efendimiz Melek Ahmed Paşa, Bahçe Kapısı'nda yapılan dört ambarlı büyük 1 kalyon verdiler. Fakat bu dört ambarlı kalyon tedbirsizlik yüzünden, denize indirilirken 150 kadar adamla birlikte batmıştır. İster istemez yine bu batık kalyon denizden çıkarıldı. (444) Bütün kalyon ve kadırgalar tamamlanıp Beşiktaş'ta demir attılar. Sair mühimmat ve levazımları da alınıp Tophane'de 1060 tane irili ufaklı top dökülüp gemiler silâhlandırıldı. 43.000 askerle 180 tane kalyon ve kadırga, 300 tane şayka, Karamürsel gibi mühimmat gemileri Muhammed Ümmeti ile dolup toplamı 500 yelkene ve 50.000 savaşçı askere ulaştı. Hayır dua ile Beşiktaş'tan kalkıp Bogazhisar'a vardı. Orada da Rumeli, Anadolu askerlerini alıp bütün gemiler askerle doldu. Cezayirliler, Tunuslular, Trabluslular dahi 40 gemi ve 10.000 yiğit erle gelip bunlara katıldılar. Kapdan Paşa, Bismillah ile uygun bir zamanda yelken açıp düşman ha surda, ha burda diye ararken (445) adlı yerde Venedik donanmasına raslayıp öyle büyük bir savaş, yaptı ki kalemle yazılamaz. Çünkü, bu Melek Ahmed Paşa donanmasının Osmanlı Hanedanı başından beri eşi görülmemiştir. (446) Bu kadar seçme, arslan gibi asker toplanmamıştır. Kâfirler'den 1 kalyon ve 2 kadırga alınıp 7 tane gemisi de batırıldı. Güneşin batmasına kadar öyle savaş oldu ki denizin yüzü insan kanıyla kızardı. Düşman bu hali görünce kaçtı. Bizim donanma, "Kâfirler kaçtı, meydan bize kaldı" diye gururlanıp Nakşa Kalesi adlı yerde limana girerek demir atıp yatar. Askerler gemilerden çıkıp bağlara, bahçelere girerek dağılır. Kimisi esvap yıkar. Her birisi bir işle meşgul olur. Melek Ahmed Paşa kalyonunun kapdanı, Derya Kapdanı Ali Paşa'ya: "Gel, Kapdan! Flandra kaldıralım. Top atıp bütün asker salpa demir edip avanta, rabacsa, tentefora, sök yelken edip alarka denizde yatalım. Orsa, poça, burune, babafinko yelken kullanıp denizde volta vuralım" diye gemici tabiriyle nice sözler söylediyse de bu sözler Derya Kapdanı Ali Paşa'nın kulağına girmeyip: "Bire! Balıkçı Venedik Kâfirleri ne olsa gerek" diye ham sözler söyledi.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 134 

 
Nihayet Kâfir donanması sabahleyin erkenden gelip de "bire geldi" denilince dışarıdaki bütün asker gemilere girmeye vakit bulamadılar. Demirleri gemilere alamadan demirlerin halat, palamar ve kumanalarına balta vurup demirleri denize atarak denize açılmaya çalışırken bizim gemiler birbirinin üzerine düştü.
(444) Kâtib Çelebi, deniz savaşlarını anlattığı "Tuhfetü'l-Kibar" adlı eserinde Geminin çıkarılmasına çalışıldığı halde başarılamadığını söylediği gibi 150 kişinin boğulduğundan da bahsetmemektedir (Tuhfetü'l-Kibâr, 128). (445) Evliya Çelebi'de savaşın yapıldığı yerin adı boş bırakılmıştır. Kâtib Çelebi, savaş yeri olarak Girid'e yakın Santron adasını zikretmektedir (aynı yer). (446) Evliya Çelebi burada mübalega etmektedir. Bu donanmanın 16. Yüzyıldaki Türk donanmalarıyla ölçüştürülmesine imkân yoktur. Kâtip Çelebi, adı geçen eserinde, bu donanmayı 30 kadırga ve 6 mavna'dan ibaret göstermektedir.

Bu kargaşalıkta düşman gemileri bizim donanmanın içine girip savaşa başladı. Denizde, demirlemiş olarak yatan kalyonu Cezayirli gemilerini, 6 tane mavnamızı düşman ortaya aldı. Bu halde iken yine düşmandan 7 gemi batırıldı. Bizden 50 gemi karaya düştü. Bunların sağ kalan askerleri karaya döküldü. Beğ gemileriyle (447) Cezayir gemileri vesair kalyonlar, Nakşa ve Bere Kaleleri, Valide kalyonu, Ereğli kalyonunda Mustafa Korsa, Kapdan kalyonunda Anadolu Valisi Abaza Ahmed düşmanı ortaya alıp Ayamavra savaşma benzer büyük bir savaş yaptılar. Bu savaş 7 saat sürdü. Kâfirler bozulmak üzere iken 40 parçalık ve Duka, Malta, Papa, Mesina, Korsika gemilerinden kurulu bir düşman donanması daha karşı tarafa yardıma geldi. 3 saat daha süren bu ikinci savaşta Osmanlı donanması bozuldu. Gemiler civardaki kıyı ve limanlara çekildiler. Fakat savaş alanında Ereğli kalyonu Kapdanı Ahmed Paşa ile Mağripli Ali Kapdan, Kara Mavna, Valide Kalyonu vesair 7 kalyon sonuna kadar savaştılar. Bunlar Kâfirler'den 40 kadar kalyon, kadırga ve mavna batırdı. Nihayet Ahmed Paşa şehid olunca Mustafa Kapdan da gemisinde kimse kalmayıp gemiyi ateşleyerek şehit düştü. Sair gemilerle Melek Paşa Kalyonunu dahi ateşe verdiler, işte böyle kötü idare yüzünden donanma 41 gemi kaybetti. Geri kalan kısmının Sakız Limanı'na vardığım Adana Paşası Abdullah Paşa haber getirince Melek Ahmed Paşa'nın aklı başından gidip âdeta sar'ası tuttu. O anda bu haberi Padişaha yazıp arkadan kendi de huzura girerek mührü geri vermek istedi. Padişah asla razı olmadı: "Öyle olur Lala! Her güçlüğün kolayı, her kolayın güçlüğü vardır. Tanrı'nın ezelî hikmet ve kudreti böyle imiş" buyurdu. Melek Ahmed Paşa: "Padişahım! Var kuvveti pazıya verip böyle ulu bir donama meydana getirdik. O da böyle oldu. Anlaşılıyor ki kâfirlerle deniz savaşı güçtür. Bunun öcünü onlarda bırakmayalım. Yüce atalarınızın temiz ruhları için olsun karadan, büyük ordu yürüterek Bosna Eyaleti sınırında ve deniz kıyısında olan Kelimente, Karadağ, Piva, Nakşik, Zatrak, Duraniyak, Banyan âsilerini kırıp Hersek Sancağı sınırında Kutur Kilisesi, İspilit, Karnin, Feminfrat, Ripniçe, Maldalina, Modgoricse, Şebenik, Zadra kaleleriyle Kotar, Duruşka vilâyetlerini karadan bir kuşatalım. Küffar bunların derdine düşüp başına işler açılır. Girit Adası boş kalır. Serdarın, Hüseyin Paşa Lalan da 100.000 askeriyle Kandiye Kalesini kuşatır. Bir taraftan düşmana göz açtırmayıp donanmamızın öcünü alırız" dedikte Saadetti Padişah: "Allah kolay getirsin. Bir konuşalım" dediler. Yedinci tedbir: Yine Melek Ahmed Paşa, Tersane'ye geçip Tersane Bahçesi, Cirit Meydanı Köşkü'nde 3000 Sipahi, 3000 de gayrı asker yazarak Girid'e vesair adalara asker gönderdi. Osmanlı iskelelerine hatt-ı şerif ile ağalar yollanıp Küffar'a zahire vermek ve satmak yasak edildi. Sekizinci tedbir: Melek Ahmed Paşa'mn düşüncesi ve tedbiri, Budin Valisi Kara Murad Paşa'nın delaletiyle Nemse Çasarı (= Almanya imparatoru)ndan bir elçi gelip İstanbul'a gayet parlak ve gösterişli bir alayla girmiştir. Bu alay Osmanlılar'ın başlangıcından beri hiçbir elçiye yapılmamıştır. Sonra kendisine büyük ziyafetler çekilmiş, Osmanlı Hanedanı'nın debdebesi gösterilmiştir.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 135 

 
(447) "Beğ gemileri" dediği, "deniz beğleri" denilen ve kıyılarda bulunan sancakların beğlerine ait gemilerdir ki askerleriyle deniz aşırı savaşlara en önce bunlar giderdi.

Melek Ahmed Paşa Efendimiz'in sadrazamlığında nice bin tedbirler ve hâdiseler zuhur edip kimi güzel tedbirler oldu. Birazı kötü tedbir oldu. Askerin mevâcibi kalmadı. Ulufeleri çıkıp her taraf mamur ve şenlik oldu. Sadırazamlığı zamanında olan günlük hâdiseleri birer birer yazsak ayrı bir cilt olur. Şu kadar diyebilirim ki bütün halk ile iyi geçinirdi. Uysal, tahammüllü idi. Hizmetinde Aristo gibi tedbirli, doğru, işin sonunu düşünen adamlar kullanırdı. Kethüdası Diyarıbekir Çermiği'nden Kada Mehmed Kethüda, Büyük Tezkerecisi Gınâî Efendi, Küçük Tezkerecisi Zühdî Efendi, Hazinedar Ahmed Ağa, Mühürdar Osman Ağa, benim selefim imam Efendi, Reîsülküttâb Mevkufâtî Mehmed Efendi idi ki hepsi güvenilir, tedbirli, olgun, ölçülü sohbet adamları idi. Dışarı memurlardan Defterdar Zurnazen Mustafa Paşa'yı azledip Kırkçeşmeli Emir Paşa'yı defterdarlığa getirdi ki işte bu kötü tedbirdi. Zira Emir paşa açgözlü, ihmalci, pinti adamdı. Koca İbrahim Ağa'yı Çavuşbaşı yaptı ki bu da bozguncu, fesatçı, gece gündüz kapı kapı dolaşan riyakârlardandı. Yeniçeri Ocağı'ndan Koskafırınlı Mustafa Ağa'yı Muhzır yaptı. biriydi.
(448)

Bu da bozguncunun

İşte, Paşa için bunlar kusurdan sayılır. Ancak Bektaş Ağa, Kara Çavuş, Çelebi Kethüda ve Şeyhülislâm Bahâî Efendi ile iyi geçinir, her işte onlarla danışırdı. Melek Ahmed Paşa'nın Azli Sebebi ve Yanlış Tedbirleri : Azlinin sebebi şudur: Türkman Ağası Abaza Kara Hasan Ağa, Sultan İbrahim Han çağında '"Kara Haydaroğlu" adlı haramiyi yakalayıp Dördüncü Mehmed Han saltanatının başlarında Parmakkapı'da astırmıştı. Anadolu memleketleri kargaşalıktan kurtuldu. Bu hizmetine karşılık Kara Hasan Ağa'ya hatt-ı şeriflerle Türkman Ağalığı hayat kaydı ile sadaka olundu. Her yıl Padişah beratını yeniletir ve kalemiyyesini (449) Padişah hazinesine teslim eder ve istediği gibi idare ederdi. Tâ Melek Ahmed Paşa'nın sadrazamlığına kadar böylece idare edip 70 kese kalemiyyesini ödemiş ve beratını yenilemişti. Melek Ahmed Paşa ile vedalaşıp Üsküdar'a giderek asker topladı. Yine Türkman Ağalığı hizmetine gitmek hazırlığında Yeniçeri Ocağı'ndan Bektaş Ağa, Kara Yeniçeri Ağası, Çelebi Kul Kethüdası, Paşa Kethüdası Kada Kethüda hep birleşerek Hasan Ağa'dan Türkman Ağalığı'nı alıp 100 kese karşılığında Ak Ali Ağa'ya verdiler. Abaza Kara Hasan Ağa hemen Üsküdar'dan 300 gözüpek yiğitle Ahırkapı'ya geldi. 100 yiğidi kayıklar başında bırakarak ariyet atlarla saraya gelirken ben, Kada Kethüda, Mektupçu Ramazan Efendi, Mektupçu Halifesi Yahya Efendi bir yerde beraber bulunuyorduk. "Abaza Hasan Ağa geldi" dediklerinde saray içinde bir gürültü oldu. Kada Mehmed Kethüda'nın aklı başından gitti.
(448) Şer'î Mahkeme mübaşiri (449) Vergisini.

Kara Hasan Ağa doğru Paşa'nın yanına vardı. Kızarıp bozararak: "Sultanım! Efendiciğim! Ben 70 kese kalemiyle verdim. Bu kadar masraf çektim. Bu kadar zamandan beri hattı şerifle Türkman Ağalığı'na namzettendim. Beni böyle hor, hakir etmeniz lâyık mıdır? Aşiret gayreti yok mudur" (450) diye ağlayarak halini arzetti.

www.atsizcilar.com   

Sayfa 136 

 
Paşa: "Nasılsa bu yıl öyle oldu. Çok ricalar ettiler. Senin 70 kesenin yerine şimdi 100 kese verelim. Bu yıllık sabreyle" dedi. Hasan Ağa: "Ben suçun kimde olduğunu biliyorum" diye dışarı çıktı. Dışarıda Kada Kethüda'yı görünce hemen: "Baka Kada! Hak Taâlâ Hasan'ın canını alsın, ben sana bunu bırakırsam" dedi. Kada Kethüda: "Ey Kara Hasan! Hangi taş katıdır. Başını ona vur" diye Diyarıbekir ağzıyla epey ileri geri konuştu. Bunun üzerine Hasan Ağa hemen hançer çekip Kada Kethüda'yı yakasından tutarak altına aldı. Öldürmek üzere iken bütün hazır bulunanlar Hasan Ağa'nın üzerine üşüp nice bin ricalarla Kada Kethüda'yı kurtardılar. Kada, Paşa'ya gidip şikâyet edinceye kadar Hasan Ağa: "Sana bunu bırakırsam" diye merdivenden aşağı inerek pervasızca atına binip aceleyle Ahırkapı'daki kayıklarına yetişti. Derhal Üsküdar'a geçti. Hanlarda olan bütün Sipahiler'i başına topladığı duyuldu. Kada Kethüda'nın kışkırtmasıyla derhal Bektaş Ağa, Yeniçeri Ağası, Çelebi Kethüda birlikte Paşa'ya gelip: "Zorbadır. Eşkiyadır. öldürülmeye lâyık bir fesat kaynağıdır. Bu Hasan Ağa'yı mutlaka öldürmelisin. Yoksa ne sen kalırsın, ne biz kalırız, ne de Üsküdar Şehri kalır" diye ısrar ve kabul olunmaz teklifler ettiler. Paşa ister istemez Hasan Ağa'nın öldürülmesi için emri şerifler aldı. Küçük Tezkereci Zühdî Efendi ile Silâhdar ve Sipah Bölük Ağaları'nın hazır bulunduğu bir mecliste bu haber öğrenilince Hasan Ağa'nın sadık bir dostu bu haberi Üsküdar'a uçurur. Hasan Ağa o anda kaçar. Bu haber iftirasını bana isnad ettiler. Ama Tanrı tanığımdır ki asla haberim yoktu. Haberi veren, yine anası aşiretinden Paşa'nın Kaftancıbaşısı Abaza Parmaksız Sefer Ağa idi. O haber gönderdiği için Hasan Ağa'yı öldürmeye gidenler, Hasan Ağa kaçmış olduğu için bir şey yapamadan geri dönmüşler. Hasan Ağa ılgarla bir günde dağlardan İzmit'e varmış. Ulufe almaya gelen ne kadar Sipahi varsa geri döndürmüş. 1000 atlısı olmuş. Oradan ötede Bolu'ya gidinceye kadar 3000 atlı etmişler. Osmancık'a varıncaya kadar maiyeti 5000 asker olmuş. İbşir Paşa'nın yannıa giderek İbşir'le 40-50 bin asker oldular ve Devlet Kapısı'na: "Kara Çavuş'u, Kada Kethüda'yı, Defterdar Emîr Paşa'yı, falanı, filânı isteriz" diye (451) haber gönderdiler. Bunun üzerine bu istediklerinin idamına dair Padişah hattı geldi. Melek Ahmed Paşa: "Mühürden vazgeçerim. Bunların haksız yere öldürülmelerine razı olmam" dedi. Fakat bu ses duyulmadı. Bu sırada Budin Valiliğinden azlolunan Siyavuş Paşa, İstanbul'a gelerek Kubbe Veziri oldu. Abaza Hasan'dan ve İbsir'den kendisine gizli mektuplar gelip Mühürü almak için pes perden lağımlar eşmeye başladı. (452)
(450) İkisi de Abaza olduğu için "aşiret gayreti" diyerek soydaşlık duygusunu anlatmak istiyor. (451) "Kellesini isteriz" mânâsında. (452) Bu son cümle ile Evliya Çelebi "sadırazam olmak için gizli ve ahlâksızca tertiplere başvurdu" demek istiyor. Netekim 21 Ağustos 1651 de Melek Ahmed Paşa azlolunmuş, yerine Siyavuş Paşa getirilmişse de onun Büyükvezirliği de beş hafta sürmüştür. Abaza Hasan'ın sığındığı İbşir Paşa ise açığa vurmamakla beraber bir nevi Celâlîlik yapıyor ve Anadolu'da kuvvet toplamaya çalışıyordu. İleride o da gayesine varıp sadırazam olacak, fakat altı ay kadar bu makamda kaldıktan sonra idam olunacaktır

(11 Mayıs 1656).

    

www.atsizcilar.com   

Sayfa 137 

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->