P. 1
Makaleler 4

Makaleler 4

|Views: 615|Likes:
Yayınlayan: Ferhat SARIKAYA
Nihal ATSIZ'ın makaleleri 4
Nihal ATSIZ'ın makaleleri 4

More info:

Published by: Ferhat SARIKAYA on Jan 05, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

04/25/2013

pdf

text

original

 

     

www.atsizcilar.com   

Sayfa 1 

 

Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup 
  Sayın Başvekil,    Hem Türkçü, hem de Başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız Başvekil  olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin  ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü  faydasız kalacak olduktan sonra, sizden daha eski Türkçülerle yardım dertlerini her zaman  konuşabilirim. Fakat Türkçü olarak idare makinesinin başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan  faydalar doğabileceğine inanıyor, onun için size hitap ediyorum.    Millet Meclisinde, 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta "Biz Türk’üz Türkçüyüz ve daima Türkçü  kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür  meselesidir" demiştiniz. Türk tarihiyle uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın, ne  de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman  açığa vurulmamıştı. Bu sözlerin Türkçü çevrelerde nasıl sevinçle karşılandığını anlatmaya lüzum  yoktur. Fakat aradan bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği halde biz bu Türkçülüğün iş alanına  geçmediğini görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş hâline geldiği zaman mânalanır. Buna  ülkü deriz. İş haline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir.Yetmiş yıldan beri  işlene işlene bugünkü durumuna erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini  göstermesi zamanı elbette gelmiştir. İşte bu satırların güttüğü istek, size, Türkçülüğün niçin yalnız  sözde kalarak, bu günün imkanları nispetinde, iş haline gelmediğini sormak ve Türkçülük tatbikat  sahasına geçmediği için yurdumuzun düşmanı olan fikirlerin nasıl gelişip yayıldığını anlatmaktır. Bir  başvekile hangi sıfat ve cüretle bu soruyu soruyorsun diyemezsiniz. Halkçı bir hükümetin başvekili  iseniz, mensup bulunduğunuz partinin gazeteleri tarafından birçok defa tekrarlandığı gibi rejimimiz  demokrat bir rejimse ve siz de birçok defa söylediğiniz gibi halk arasından yetişmiş olmaktaki gururu  belirten sözlerinizde samimi iseniz ve eğer Millet Meclisinin azalan hakikaten bizim vekillerimiz iseler,  siz de bir başvekil, halk adamı, demokrat halkçı ve Türkçü olmak dolayısıyla beni dinlemeye  mecbursunuz. Yok, bunlar doğru değil de birer gösterişten ibaretse, şüphesiz, benim bu hitabım  cüretkârlığı da aşan bir küstahlıktır ve bunun ilk karşılığı da Orhun'un susturulmasıdır.     Sayın Başvekil,    Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat sahasında kalmaya devam ederken, bu milletin  ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürümekte, büyümekte,  propagandasını yapmaya devam ediyor. Halbuki sizin Türkçü ve partinizin altı okundan bir tanesinin  de milliyetçilik olduğuna göre bunun böyle olmaması icap ederdi. Pek uzun konuşarak esastan  ayrılmaktansa örnek vererek bugünün gerçeklerini göstermek daha doğru olacağından size  memleketimizin, kanunlarımızın milliyetçiliği ile, sizin Türkçülüğünüzle bağdaşması kabil olmayan  olayları göstereceğim:    Birkaç gün önce, Baltacıoğlu İsmail Hakkı'nın Eminönü Halkevinde verdiği bir konferansta mühim bir  hâdise oldu. Gazetelerin ancak mizah sütunlarında yer alan bu hâdiseyi bilmem işittiniz mi? Herhalde  işitmemiş olacağınız bu vakayı ben size kısaca anlatayım: Baltacıoğlu’nun milliyetçilik lehinde söz  söyleyeceğini haber alan bazı zümreler (yani solcular, komünistler, yani vatan hainleri) bu  www.atsizcilar.com    Sayfa 2 

  konferansta bir hâdise çıkarmaya karar veriyorlar. Konferans günü salonun sol tarafını (dikkatinizi  çekerim) dolduruyorlar ve konferansçı kürsüye geldiği zaman lüzumundan fazla, dakikalarca süren  alkışlarla ilk nümayişi yapıyorlar. Fakat bu nümayiş alkış şeklinde olduğu için kimsenin aklına kötü bir  şey gelmiyor. Herkes bunu terbiyesiz bir sevgi gösterisi sanıyor. Konferansın bir yerinde Baltacıoğlu  hoşa giden bir jest ve teşbih yaptığı zaman herkes gülümsüyor. Fakat sol taraf bu gülümseyişi  kahkahalar şeklinde uzun zaman devam ettiriyor. Yine kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Herkes bunu  kıt terbiyelilerin bir gülüşü sanıyor. Fakat biraz sonra, Baltacıoğlu Türk tiyatrosundan bahsettiği sırada  yine aynı sol taraftan bir öksürük başlıyor, çoğalıyor, gürültü halini alıyor. Yine kimse bunun bir  komünist nümayişi olduğunun farkında değil.    Konferansçı gürültüden dolayı susmaya mecbur kalıyor. Herkesin gözü öksürenlerin üzerinde iken sol  tarafın en arkasından bir nefer kalkıyor ve öksürenlere doğru: "Üniversite gençleri! Dinlemeye  mecbursunuz" diye bağırıyor. İşte o zaman salondakiler ilk önceki alkışın, daha sonraki kahkahanın ve  şimdiki öksürmelerin mânâsını anlıyor. Münevver bir Türk olduğu anlaşılan nefer elbiseli gencin sert  ihtarı üzerine bir anda öksürmeler kesiliyor ve o anda işi kavrayanlardan milliyetçi bir tıbbıyeli sağ  taraftan ayağa kalkarak öksürenlere: "Namussuz komünistler! Milliyetçilik hakkında söz söylendiği için  böyle yapıyorsunuz değil mi?" diye haykırıyor. Tabiidir ki, haysiyet ve namusu bir burjuva uydurması  diye telâkki eden komünistlerden kimse bu tahkire aldırmıyor. Yalnız kendilerine çevrilmiş olan ateşli  bakışlar altında sinip susuyorlar. 0 zaman, Baltacıoğlu, nümayişçilere bakarak şöyle diyor: "Korktuğum  için sustum sanmayın. Sadece acıdığım için sustum." Hatip, konferansına devam ediyor. Kendisine has  olan belâgatle komünistliği paçavraya çeviren bir kaç söz söylüyor. Artık bu kadarına dayanamayan ve  konferansın bitmek üzere olduğunu sezen marksist taslakları salonu terketmeye başlıyorlar. Fakat  bunu da nümayiş şeklinde ve kastî bir gürültü ile yapıyorlar. Salonun dışında, holde ikişer, üçer kişilik  gruplar halinde toplanan bu güruhun arasında merak dolayısıyla dolaşan milliyetçi bir üniversite genci  bu taslaklardan birinin, Baltacıoğlu ya tulumbacı ağzıyla bir küfür savurduktan sonra "bize milliyetçilik  dolması yutturacaktı" dediğini işitiyor. Bu sırada içeriye resmî kılıklı dört beş polisin geldiğini görünce  taslaklar çabucak sokağa fırlayıp kayboluyorlar.    Fakat şaşılacak nokta şu ki: Halk Partisinin bir mebusu, Halk Partisinin bir müessesesinde vatan ve  millet düşmanları tarafından tahkir olunduğu halde kimsenin kılı kıpırdamıyor. Ne Halkevi, ne polis bir  takibat veya tahkikat yapmaya lüzum görüyor. Aynı gece Leylî Tıp Talebe Yurtlarında milliyetçilerle  solcular arasında başlayan münakaşa dövüşe binmek üzere iken her yerde daima görülen uzlaştırıcı  tarafsızların araya girmesiyle mesele kapanıyor.    Sayın Başvekil!    İşte Türkçülüğün hâkim olduğu bir Türk ülkesinde böyle bir olay oluyor. İşin en kötü ciheti de bu  nümayişi yapanların hem üniversiteli, hele birçoğunun devlet parasıyla talebe yurtlarında okuyan  talebeler oluşudur. Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor. Kızıl gözlü, sinsi ve zehirli  yılanlar... Bu yılanlar yarın birer doktor olup yurt köşelerinde vazife aldıkları zaman ilk işleri baltalama  hareketlerine girmek olacak, vatanı arkadan vuracaklar, bekledikleri kızıl sabahı Türkiye'ye getirecek  olan yabancı ordulara ajanlık edeceklerdir. Zaten toplu ve teşkilatlı bir halde daha şimdiden  konferanslarda nümayiş yapmaları da bu günden ajanlık etmeye başladıklarının delilidir. Bu nümayişi  yapanların arasında, Almanya'ya tahsile gönderilerek komünistlik yaptığı için talebe müfettişi 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 3 

  tarafından geri alınan, fakat bazı mebus amcalar sayesinde Ankara Üniversitesine doçent olarak giren  bir komünistin iki kardeşinin bulunması da bilmem ki ibretle bakılmaya değmez mi?    Acaba böyle bir vaka başka ülkelerde olabilir miydi? Rusya'da marksizme, Almanya ve İtalya’da  milliyetçiliğe aykırı en ufak bir hareket nasıl karşılık görürdü?    Hatta şu küçük Bulgaristan'da Bulgarlık aleyhindeki bir söz veya hareket tasarlaması nasıl karşılanırdı?  Herhalde kökünden kazınmak suretiyle karşılanırdı. Yazık ki anayasamızla yasak edilmiş olan yabancı  fikirleri benimseyen ve yarın devlette münevver tabakayı teşkil edecek olan çocuklar milliyetçiliğe  karşı geldikleri halde onlara bir şey yapmıyoruz.    İstanbul'da Türklüğe karşı yapılan küstahlıklar bu kadar değildir. Yine Halkevinde İstiklâl Marşı  çalınırken ayağa kalkmayan melezler, bir erkek lisesinde Türkçülükle alay ederek "arabacı araba  olmadığı gibi Türkçü de Türk değildir" diyen tarih öğretmeni, bir kız ortaokulunda talebesine "Türk  değil misiniz? Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım" diyen başka bir tarih  öğretmeni hep millî şerefimize saldıran, fakat karşılık görmediği için küstahlığını arttırmakta devam  eden mikroplardır.    Bu mikropların tehlikesini artık örtbas edecek çağda ve durumda değiliz. Vaktiyle başvekil İsmet Paşa  "hava tehlikesi vardır; en aşağı 500 uçağımız olmalı” diyerek tehlikeleri olduğu gibi göstermek  usulünü koymuş, sizden önceki başvekil Refik Saydam da "devlet teşkilâtı A'dan Z'ye kadar bozuktur,  düzeltmek ister" diyerek açık konuşma usulünde bir adım daha atmıştı. Siz de ihtikârla başa  çıkamadığınızı, zeytinyağı ticaretiyle uğraşan bazı kimselerin devletin başına belâ olduğunu  söylemekle bu çığırda devam etmekte olduğunuzu gösterdiniz. Bunlara bakarak kuvvetle umuyorum  ki sizinle açık konuşmak kabildir. Gerek Reisicumhur İsmet İnönü, gerekse siz nutuklarınızda milletin  işbirliğini istememiş mi idiniz? İşte ben de sizin samimî sözlerinize bütün milli ve şahsi samimiyetimle  cevap vererek iş birliği yapıyor. Devlet işlerine, yukarıdan baktığınız için ancak aşağıdan görülmesi  kabil olan ve sizin nazarınıza ulaşamayan bazı olayları size haber veriyorum.    Sayın Türkçü başvekil!    Yukarıda anlattıklarımı münferit vakalar olarak sayamayız. Solculuk, gördüğü müsamaha ve  kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Liselerde bu fikre saplanmış hastalar görülüyor. Bunlar  arkadaşlarına "yakında hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz" demek cüretini gösterebiliyor.  Yüksek öğretimde bu hastalık daha çok artıyor. Arasına gayrımemnunları, gayr‐i Türkleri de alarak  büyüyor. Yalnız mahrem ve samimi düşünce halinde kalmayarak hareket haline geçiyor. Boy boy  dergileri çıkıyor. Bu dergilerde hep aynı teranelerle ahlâka, vatan ve şeref duygusuna, millet  hakikatine saldırılıyor. Taassupla mücadele ediliyormuş gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor. Bu  dergilerden biri kapatılınca aynı imzalarla bir başkası çıkıyor. Bu işsiz güçsüz serseriler parayı nereden  buluyor? Satılmayan, bedava dağıtılan dergileri nasıl yaşıyor? Fakat en zorlusu siz bunlara nasıl göz  yumuyorsunuz? Dergilerle ve hatta gündelik gazetelerle de işlenen bu vatan düşmanı fikrin bazen  devletçi, bazen vatancı, bazen insancı bazen ilimci kılıklarla Türk milletini zehirlemesine niçin  müsaade ediyorsunuz? " Niçin bu memlekete istiklâli çok görmüş, onu başkalarına köle etmek istemiş  olanlara yüksek makamlarda yer veriyorsunuz? Bunlar demokrasinin icapları ise o zaman  memlekette, bilhassa ilmi alanda da geniş bir fikir hürriyeti olması gerektir. Bu sözlerim, demokrasiye  www.atsizcilar.com    Sayfa 4 

  has temasüh ile karşılanırsa daha söyleyecek çok sözlerim vardır. O zaman ben size ilmî sahada bile  fikir hürriyetinin nasıl olmadığını, bu hürriyeti boğmaya çalışanların kimler olduğunu, bizi başkalarına  köle etmek istedikleri halde mühim mevkiler işgal edenlerin listesini, Türkçülükle eğlenen, Türk  geldiğine pişman olan öğretmenlerin kimler olduğunu söyleyebilirim ve inanın ki sözlerimi şahitler ve  maddî delillerle ispat edebilirim. Fakat bunun için bu önsözümün nasıl karşılanacağını bilmem  lâzımdır. Bu sözlerimin göreceği karşılık Türkiye'de ciddî bir hürriyetinin olup olmadığını gösterecek,  millet fertlerinin hiçbir karşılık beklemeden hükümete yardım etmesi kabil midir, bunu ortaya  koyacak, sizin de hakikî bir demokrat olup olmadığınızı belirtmek bakımından pek önemli bir sonuç  vererek daha birçok karanlık noktaların aydınlanmasına yardım edecektir. Aksi takdirde, eski bir tarihî  efsaneyi tanzir ederek diyebilirim ki, 700 yıl önce Anadolu’ya gelen 400 aslana karşılık, bugün 400  koyun halinde çadırlarımızı yeniden dererek aslanların geldiği yolun tam dikine doğru yola  koyulmamız gerekecektir...    (Maltepe, 20 Şubat 1944 Pazar)     Orkun, 16 Şubat 1951, Sayı: 20     

Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup 
   Sayın Başvekil,    Orhun’un mart sayısında size hitaben yazdığım açık mektup Türkçü çevrelerde çok iyi karşılandı.  Yurdun türlü bölgelerinden aldığım mektuplarla telgraflar büyük bir efkârı umumiyeye tercüman  olduğumu bana anlattı. Size gelince, bunu sizin de iyi karşıladığınızı biliyorum. Orhun’u okuduğunuz  zaman hiçbir şey söylememiş, yalnız acı acı gülümsemiş olsanız bile yine iyi karşılamış olduğunuza  inanırım. Çünkü ben o acı gülümseyişin manasını anlarım. Çünkü gönlünüzün bizimle birlikte  çarptığına, yurt meselelerini tıpkı bizim gibi düşündüğünüze inancım vardır.    Orhun’un resmi makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye’de yazı hürriyeti  olduğunu göstermek, hükümetin samimi Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her  bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükümeti tarafından  kapatılamazdı. Türkçülüğün dâvasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek  isteyen Orhun gibi bir dergi ancak Türk düşmanlarının, hakim olduğu bir ülkede, meselâ çarların veya  haleflerinin ülkesinde kapatılabilirdi.    Sayın Başvekil!    Bizim anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk  ırkının hususî yapısına, ahlâkî ve milli temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak  isteyenler millet bakımından soysuz ve nâmert oldukları gibi kanun nazarında da haindirler. Hiçbir  millet kendi millî yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz. Hürriyetin ve  demokrasinin anayurdu olan İngiltere'de bile, savaş başlar başlamaz faşist fırkası lağvedilip azaları  hapse atıldı. Bütün dünyada, yurt düşmanlarına müsamaha gösteren, hattâ onlara mevki ve salâhiyet  veren tek devlet Türkiye’dir. Bu müsamaha devletin kuvvetinden, kendisine güveninden de doğabilir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 5 

  Fakat, Türkiye’nin en kuvvetli olduğu bir çağda, büyük ve şanlı Fatih’in yaptığı müsamahanın  sonradan başımıza ne belalar getirdiği düşünülürse, yurt ve millet düşmanlarına müsamaha  göstermedeki büyük tehlike derhal anlaşılır. En sağlam gövdeleri yere vuran şey de küçücük birkaç  mikrobun o gövdede bir köprübaşı kurmasıdır. Derhal temizlenmezlerse zamanla çoğalıp uzviyetin  can alacak bir noktasını tahrip ederler. Sonrası yıkım ve ölümdür.    Türkiye’de komünistler var mıdır sorusu bir takımları tarafından sorulabilir. Şunu unutmamalı ki  komünistler hiçbir zaman biz komünistiz diye açıkça kendilerini ortaya vermezler. Onlar Halk  Partisi’nin çok elastiki olan altı okundan halkçılığı alarak kendilerin halkçı yurtsever gibi ortaya atarlar.  Fakat onların hakiki benliğini anlamak için dâhi olmaya lüzum yoktur. Irk ve aile düşmanlığı, din ve  savaş aleyhtarlığı, faşistliğe hücum perdesi altında milleti baltama, yurdumuzdaki azlıklara karşı aşırı  sevgi, her şeyi iktisadî gözle görüş onları açığa vuran damgalardır. En büyük düşmanları olan  milliyetçilere ırkçılık noktasından saldırmaları, milliyetçilikle ırkçılığın temel olduğunu bilmelerinden  dolayıdır. Temeli yıkılan yapının bir anda çökeceğini de çok iyi kestirmişlerdir.    İşte bu usta komünistler, komünizm aleyhtarı ve Türkçü Türkiye’de sinsi sinsi her yere el atmışlar,  mühim mevkilere geçmişler, tuttukları köprübaşlarından Türkiye’yi tahrip etmek için şiddetli bir  taarruza girişmişlerdir. Fakat bunlar sınırlardan gelen mert bir düşman olmadıkları için kolayca  sezilemezler. Bunlar, paraşütle inen bozguncu casuslar gibi ülkemizin üniformasını giymiş  olduklarından her Türk bunları seçemez. Onun için bunlar sinsi silâhlarıyla birçok Türkü vurup  milliyetçilikten ayırabilirler.    Sayın Başvekil!    Sözü çok uzatmamak için bu ikinci mektubumda maarif sahasına girmiş olan komünistlerden  bahsetmekle iktifa edeceğim. bunlar, vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan Maarif  Vekaletinin gafletinden faydalanarak mühim yerlere geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya  başlamışlardır. Maarif Vekaleti Türklük düşmanlarına karşı o kadar gaflet içinde bulunuyor ki size  yazdığım ilk mektubumda talebesine "Türk değil misiniz? Allah belanızı versin! Alman veya İngiliz  olmadığıma pişmanım" diyen bir tarih öğretmeninden bahsettiğim halde şimdiye kadar bu  öğretmenin kim olduğunu araştırmak zahmetine bile katlanmadı. Bununla beraber Maarif Vekâletine  hak vermemek de elden gelmiyor. Çünkü onun kullandığı memurlar arasında öyleleri var ki bu zavallı  tarih öğretmeni onların yanında vatan kahramanı kadar asîl kalıyor. Örnek mi istiyorsunuz? İşte  sırasıyla veriyorum:    1‐ Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarının  öğretmenlerinden bir "Sabahattin Ali" vardır. Hemen bütün kendisini tanıyanların, komünistliğini  bildiği Sabahattin Ali 1931 yıllarında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o  zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu halde bütün devlet erkânını ve rejimi tehzil eden manzum bir  hezeyanname yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebusların da bildiği bu hezeyannamenin  tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.     Sayın Başvekil!    

www.atsizcilar.com   

Sayfa 6 

  Buraya bilmecburiye yazarken büyük bir ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi rica  ederim) bu vatan haini şöyle diyor:    İsmet girmedi mi daha kodese?  Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?    Maarif Vekâletinin sevgili memuru olan bu komünistin, hapse girmesini temenni ettiği İsmet, pek  kolaylıkla anlayacağınız gibi, o zamanki başvekil, şimdikî reisicumhur ve hepsinin üstünde İnönü  Zaferlerinin başkumandanı İsmet İnönü olduğu gibi boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de,  Ayvalık’ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya'dır. Bu hezeyanları yazan  Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsi sempatisi  sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.    2‐ Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor doçenti olan bir Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl bir  komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. 1936'da Maarif Vekâleti tarafından Asur ve Sümer  dillerini öğrenmek için Almanya’ya gönderilmişti. Fakat daha Türkiye’de iken başladığı komünistliği  orada azıttığı için arkadaşları Ziya Karamuk (Şimdi Samsun Lisesi Müdürü), Fazıl Yinal (şimdi Ankara’da  arşiv mütehassısı) ve Şükrü Güllüoğlu (şimdi İstanbul’da ticaretle meşgul) tarafından kendisine ihtar  yapılmış, aldırmayınca resmen şikâyet edilmiş ve Maarif Vekâleti tarafından gönderilen müfettîş  Reşat Şemsettin (şimdi mebus) tarafından suçu sâbit görülerek derhal Türkiye’ye döndürülmüştür.  Pertev Naili 6 yıl tahsil ettikten sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki yarıda  kalan iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce ilk önce Maarif Vekâletinde bir ambar memuru  tâyin edilmişken bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi ve dört yıl kazanmış  oldu. İlk mektubumda size anlatmış olduğum Eminönü Halkevindeki nümayişte, salonun sol tarafında  oturup gürültü çıkaranlar arasında işte bu Pertev Naili Boratav’ın iki tıbbiyeli kardeşi de vardır.    3‐ Bugün İstanbul Üniversitesinin Pedagoji Enstitüsü başında bir Profesör Sadrettin Celal vardır.  Türkiye’de bu kürsüye lâyık birçok kimseler varken onun buraya getirilmesinin sebebi sırf Maarif  Vekili ile arasındaki şahsi dostluktur. Bu Sadrettin Celal 1920'de Moskova'daki enternasyonal  Komünist Kongresine Türkiye mümessiliyim diye giden 1921‐1924 yıllarında İstanbul'da "Aydınlık"  diye azgın bir komünist dergisi çıkararak Türk milliyetini baltalamaya çalışan, Lenin’i bir dâhi  peygamber gibi yutturmaya çabalayan, Türkiye’de bir sınıf ihtilâli yaparak Türk milletini birbirine  kırdırmaya uğraşan, birçok askerî tıbbiyelilerin komünist olarak okuldan kovulmasına sebebiyet veren  (şimdi Rusçadan tercümelerle edebî komünizm yapan Hasan Âli Ediz ve Anadolu'da bir kasabada  mahpus olan Hikmet Kıvılcım bu askerî tıbbiyelilerdendir), sonunda bu yüzden kendisi de hapse giren  bir vatan hainidir. Bir vatan hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde Pedagoji  Enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir.    4‐ Bugün Ankara’daki Dil Kurumunun azasından ve geçen devrenin mebuslarından (evet sayın  başvekil: Partinizin mebuslarından) bir Ahmet Cevat vardır. Türkçeyi tıpkı İstanbul Rumları ağzıyla  konuşan bu dilci de 1920 yıllarında Rusya’ya kaçmış ve orada "Türk Komünist Fırkası Merkezî  Komitesinin Harici Bürosu" azası olmuştur. Trabzon’da 1921'de halk tarafından linç edilen 16  komünist hakkında Rus komünistlerinden Pavloviç'e yazdığı mektubu, Orhun'un 20 Şubat 1934 tarihli  dördüncü sayısında neşretmiştim. Pavloviç`in “İnkılâpçı Türkiye” adı ile 1921'de Moskova'da  neşrettiği kitabın 119‐121`inci sayfalarından alınan bu mektubu tekrar neşrediyorum:  www.atsizcilar.com    Sayfa 7 

  Aziz Yoldaşım Pavloviç,    28 Kânunusanide Trabzon civarında vahşicesine öldürülerek denize atılmış olan Yoldaş Suphi ile  Türkiye Komünist Fırkasının Merkezî Komitesi azalarından 4 kişi ve 12 diğer komünist yoldaşlar  hakkında sizinle ciddi görüşmek istiyorum.    Kaybolan yoldaşlarımız hakkında epey zaman malûmat alamadık. Fakat sonra onların Trabzon  burjuvazisi tarafından elde edilmiş cellâtlar tarafından öldürüldükleri anlaşıldı.    Ta Erzurum’dan başlayarak bizim yoldaşlarımız aleyhinde nümayişler başlamıştı. Halka diyorlardı ki:  "Rusya’dan gelmiş olan komünistler bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapamak için geldiler. Kimsenin  almak ve satmak salâhiyeti olmayacaktır. Sonra taharriyata başlanacak, herkesin eşyası ve parası  müsadere olunacaktır. Komünistler dinsizdir. Allaha inananları hapse atacaklardır. Din, ticaret ve  hususî mülkiyet bolşevikler tarafindan menedilmiştir."    Nümayişçiler arasındaki burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından  komünistler aleyhine tevcih edilmiş cahil şahsiyetler çoktu. Bunlar bizim yoldaşlara hücum ederek  taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkışmışlardı. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için  yem satmıyordu. Hükümet ise bolşevikleri himaye rolünü takınmaya çalıştığını göstermek istiyordu.  Komünistleri müdafaa için hükümetin tedbir aldığı yalandır. Bizim mevsuk menbalardan aldığım  haberlere göre polisler ahaliyi dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi, müdafaasız kalmış olan  yoldaşlarımızı taşlamak için de halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi hücumlara yoldaşlarımız dört yahut beş  şehir ve kasabada maruz kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşi hücuma Trabzon’da uğramışlardır.  Bunlar Trabzon’a gelir gelmez ahalinin bağırıp çağırmaları ve tahkirleri altında limana sevk  edilmişlerdi. Burada onların üzerinde bulunan birkaç tabancayı aldılar ve sonra cebren bir motora  koyarak denize açıldılar. Bu motorun arkasından ikinci bir motor da sahilden ayrıldı. Bu motorda  silahlı adamlar vardı. Bizim arkadaşları bağladılar ve süngüleyip denize attılar. Ertesi gün her iki motor  sahildeydi. Ve bunların tayfası herkese Türk komünistlerinin denizin dibine gittiklerini anlatıyorlardı.  Rusya Şûralar Cumhuriyeti mümessili, yoldaşlarımızı istikbâl etmek istemiş, fakat vali buna mâni  olarak mümessilin evinden çıkmamasını emretmiş, aksi halde halk tarafından parçalanacağını  bildirmiştir. Rus mümessilinin bu vakayı Moskova ve Ankara’ya haber vermesi ve bizim yoldaşların  cellâtlar elinden alınmasına çalışması lâzımdı. Fakat yazık ki o sırada Trabzon’daki Rus mümessili cesur  bir adam değildi. Trabzon’da bunu bilmeyen yoktur. Motorlar ve sahipleri malûmdur. Bu hâdiselerin  belediye reisiyle Millî Müdafaa Cemiyeti riyaset divanı tarafından yapıldığı söyleniyor. Burada  (=Rusya’da)ise meseleye dair henüz bir karar alınmamıştır. Fakat artık susmak da imkân haricindedir.  En iyi ve cesur arkadaşlarımızdan 16 yahut 17'sini kaybettik. Bizimle hemfikir olup o cellâtların  tecziyelerini istemelisiniz. Trabzon’a gelecek her komünistin öldürülmesine karar verilmiştir. Anadolu  burjuvası barbarca yaptığı cinayetlerden mesul olmadığını gördüğünden komünistleri şiddetle takipte  devam ediyor. Cellâtlar tarafından öldürülmüş olan bizim en değerli yoldaşlarımızı müdafaa etmeği  üzerinize alacağınızı ümit ederim. Komünist selamları ve hürmetler.    AHMET CEVAT  Türk Komünist Fırkası Merkezî  Komitesinin Harici Büro azası    www.atsizcilar.com    Sayfa 8 

  görülüyor ki Giritli Ahmet Cevat, millî ve dinî geleneklerine çok bağlı olan Trabzon halkının, din ve  mukaddesat aleyhine tahrikât yapan 16 komünisti yok etmesini "Anadolu burjuvalarının barbarlığı"  diye vasıflandırıyor. Bu hareketi Türk polisi ve Millî Müdafaa Cemiyeti (yani Müdafaa‐i Hukuk  Cemiyeti) yaptırmış diyerek Kurtuluş Savaşında önderlik eden ve Halk Partisinin başlangıcı olan  teşkilâtı tahkir ediyor. 16 serseri gebertildi diye yabancı bir devleti Türkiye işlerine karışmaya  kışkırtıyor. Bütün bunları yaptıktan sonra da yılan gibi Türkiye’ye süzülerek sizin partinize girebiliyor  ve geçen devrede mebusluğa kadar yükseliyor. Şimdi de Türk dilini yaratacak olan Dil Kurumunda  bütün dillerin Türkçeden çıktığını ispata yeltenecek kadar milliyetçilik yapıyor. Biz buna razı değiliz  sayın başvekil. Akıl ve mantık da razı değildir. Müstakil Türkiye’yi yaratan ve bu gaza topraklarının  altında sıradağlar gibi yatan şehitlerimizin ruhları da buna razı değildir. Siz, demokrat Türkiye’nin  cidden demokrat olduğuna` inandığımız başvekili herhalde milletin arzusunu yerine getireceksiniz.  Buna inanıyoruz.    Sayın Başvekil!    Bu saydıklarım, komünist oldukları müspet vakalar ve vesikalarla bilinen kimselerdir. Yoksa bunların  yanında daha birçoklarını saymak her zaman kabildir. Boğaziçi Lisesinin son sınıfında iken  arkadaşlarına karşı komünizmin müdafaa ve propagandasını yapan, onların millî mukaddesat diye  bildikleri şeyleri tahkir eden, "günün birinde hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz" diye  bağıran ve hükümete haber verilmekle tehdit olunduğu zaman: "Ben karakola gidersem on beş  dakikada çıkarım ama siz giderseniz kolay kolay çıkamazsınız" diye mukabil bir tehdit savuran "Doğan  Aksoy", nihayet Rusya’ya kaçarken yakalandığı, evrakı arasında Moskova damgalı mektup zarfları  bulunduğu, dolabında Lenin vesairenin fotoğrafları yakalandığı ve millî mukaddesata karşı olan  hareketleri arkadaşlarının şahitliğiyle sabit olduğu halde maalesef mahkûm edilmedi. Davasında şahit  olarak benim de bulunduğum bu komünistin bilâkis lise imtihanlarını vermesine müsaade edildi.  Şimdi felsefe talebesi olarak üniversitede bulunuyor. Esefle söylemek icap eder ki bugün Kars valisi  olan babasının nüfuz ve hatırı kullanılarak mahkûm edilmesi gereken bu mikrop, serbest bırakıldı.    Sayın Başvekil!    Bunları gören vatanperver Türk çocuklarının kafasından neler geçtiğini bir lâhza düşündünüz mü? Bu  çocuklar bazen bana: "Testiyi kıranla suyu getiren bir olduktan sonra niçin çalışalım? Niçin yurdumuza  bağlı olalım" diye sordukları zaman ben makul bir cevap veremedim. Bu cevabı sizden rica ediyorum.    Evet! Komünistler gizli propagandalarla ordumuzun arasına kadar sokulmaya çalışıyorlar. Yine esefle  söylüyorum ki hükümet bir ordu mensubu komünistliğe bulaşmış gördüğü zaman ciddileşiyor da  binlerce maarif mensubunu kıpkızıl, komünist gördüğü zaman aldırış etmiyor. Maarif şurasında “aile  bir zehirdir" diyerek cemiyetimizin temelini yıkmak isteyen bir Sadrettin Celal'i pedagoji  profesörlüğünde tutmakla bütün alay kumandanlarını komünistten seçmek arasında ne fark var?  Talim heyeti arasındaki komünistler kaynaşan Dil Fakültesinde solcu doçentlerin yapacağı zarar iki  Yedek Subay talebesinin komünistliğinden bin kere korkunç değil midir? Daha birkaç gün önce  İstanbul Tıbbiyesinde kimya doçenti Halit, asker talebelere hitaben: "askerlerden nefret ederim" diye  bağırdı. Bu sözün altında bir solcu temayülün açığa vuruluşunu sezmiyor musunuz?   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 9 

  Bu solcuların, artık eski fikirlerinden caymış oldukları da müdafaa makamında söylenebilir. Fakat  "sözü namus saymak" hususundaki geleneğimizi "burjuva budalalığı" diye gören komünistlerin verdiği  söze inanmak, vatan ve millet karşısında en büyük gaflet değil midir? Dün dönenlerin yarın yine  dönmeyeceklerine hangi teminatla inanabiliriz? Onlar samimî olarak dönmüş olsalar bile vaktiyle  işlemiş oldukları suçtan dolayı, hiç olmazsa bugün millet işlerine karışmak hakkından mahrum  edilmeli değil mi idiler? Tövbekâr olmuş bir fahişe, artık namuslu sayıldığı halde, nasıl namuslu  ailelerin harimine alınmazsa eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerin de devlet harimine  alınmamaları gerekirdi. Yüzellilikler de affedildi. Fakat onlara hükümet makinesinde en küçük bir  vazife veriliyor mu? Yüzellilikler acaba komünistlere göre daha mı suçludurlar? Unutmamak lâzımdır  ki bu komünistler yurdumuzun içinde kalıp devlette yer işgal ettikçe yarın sınırlarda yurdu korumaya  koşacak olan Türk çocukları kendilerini ve cephe gerilerini emniyette saymayacaklardır. Acaba hangi  düşünce ve hangi taktik, vatan çocuklarının bu emniyetsizlik duygusunu gidermekten daha üstün  tutulabilir? Fransa’da olup bitenler, hükümette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını  parlak bir örnek halinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek  Türkçü gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak farzı muhal, bir mesele doğursa bile, bu  mesele, Türk oğullarını ıstırap içinde bırakmaktan doğacak milli zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?    Sayın Başvekil!    Bütün milliyetçi Türkler sizinle beraberdir. Sizden, tarihimizin bu çetin anında vatan düşmanı  komünizmin ezilmesini, bir daha başkaldıramayacak şekilde ezilmesini istiyorlar. Mevcut kanunlar kâfi  değilse bu bozguncular ocağının kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız. Kanun, millî vicdanın  maskesi olursa mânâsı olur. Milli vicdan vatan düşmanlarının tepelenmesini istiyor. Yurtsever Türk  çocuklarının gözü önünde kötü bir örnek olan "komünistlere mevki vermek" usulünü derhal kaldırınız.  Yukarıda verdiğim örnekler yarının neslini yetiştirecek olan maarif sahasının bu mikroplarla nasıl  bulaşmış olduğunu gösteriyor.    Haydarpaşa Lisesindeki son hâdise bu bulaşıklığın görülüp bilinen son delilidir. Bu olaylar karşısında  Maarif Vekâletine de büyük bir vazife düşüyor: Bu vazife klâsiklerin tercümesinden, sanki yabancı dil  ve hatta Türkçe öğretimi pek yolunda gidiyormuş da sıra kendisine gelmiş gibi bazı liselerde konulan  Latince Yunanca derslerinden daha ileri ve üstün bir vazifedir. Bu vazife Türk maarifini öğretmen  olsun, öğrenci olsun, bütün komünistlerden temizlemek vazifesidir. Maarif Vekâleti bir yandan  dersine bir tek gün gelmeyen öğretmenden doktor raporu isteyecek kadar güvensizlik gösterirken, bir  yandan kanunlarımızla yasak edilen fikirleri Türkiye’ye sokmaya çalışmış olanlara karşı şaşılacak bir  güvenle hareket ediyor. Bunu Maarif Vekâletinin kötü niyetine veya kasti hareketine yoramayız.  Çünkü o takdirde Maarif Vekâletinin de vatan ihanetinde ortaklığını kabul etmek icap eder. Bunu, olsa  olsa, gaflete verebiliriz. Her ne kadar bir vekilin gafleti mazur görülmezse de kendisine yapılan  ihtarlarla bunu tamir ederek iyi niyetini göstermesi her zaman kabildir. Aksi takdirde vekillik  sandalyesinin, dilediğine dilediği mevkii vermek için kurulmuş bir lüks sandalyesi olarak telâkkisi  manası çıkar ki bunu da demokrat ve halkçı Türkiye Hükümetine yakıştıramayız. Maarif Vekâleti  şimdiye kadar İnönü Ansiklopedisi'yle ve birçok kitaptan ithafıyla devlet başkanına karşı olan  bağlılığını göstermeye çalıştı. Bu bağlılığın samimi olduğunu ispat zamanı gelmiştir. Millî Şefe karşı o  hezeyanları yazmış olan vatan haini başta olmak üzere bütün bu saydığım komünistleri hâlâ mühim  vazifelerde tutmak bu bağlılıkla tezat teşkil eder. Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhal son  verilmesi zarurîdir. Hattâ, şimdiye kadar her nasılsa bir gaflet eseri olarak bunları vazifede tutmaktan  www.atsizcilar.com    Sayfa 10 

  doğan utancı silebilmek için bizzat Maarif Vekilinin de o makamdan çekilmesi çok vatanperverane bir  jest olurdu.    (21 Mart, 1944, Maltepe),     Orkun, 2 Mart 1951, Sayı. 2     

TÜRK MİLLETİNE AÇIK MEKTUP 
     Aziz Türk milleti!    3 Mayıs 1944 sonrasının, küçük mikyasta da olsa, hortlama temayülleri göstermesi karşısında  vicdanımızın sesine uyarak bu açık mektubu yayınlamağa ve senin asil vicdanına ve üstün aklıselimine  hitap etmeğe karar verdik.    Haklarında üvey evlât muamelesi yapılmak, imkân olsa bir kaşık suda boğulmak istenen ve  muarızlarının dilinde adları "Irkçı Turancı"ya çıkarılmış olan millî şuur yaratıcısı Türkçüler, bugün her  zamandan fazla, seninle dertleşmek ihtiyacını duymaktadırlar. Zira, öz vatanlarında, nahak yere ve  neşriyat yolu ile vuku bulan iftira ve isnat yağmuru karşısında kendilerine senin şefkatli, senin âdil,  senin küçük hislere kapılmaz, basit kinlere tenezzül etmez, iman dolu, temiz yüreğinden daha yakın,  daha sıcak hiçbir varlık tasavvur edemezlerdi.    Ey demokrasi ve hürriyet uğrunda binbir cefaya katlanan asil Türk milleti! Memleketimizde totaliter  bir zihniyetin şiddetle hüküm sürdüğü yakın bir mazide, 3 Mayıs 1944'te, milliyetçi gençliğin  komünistliği, komünistleri ve onları himaye edenleri tel'in için yaptığı, senin de takdirini kazanan,  nezih ve manidar nümayiş ve bu nümayiş bahanesiyle, aslında zayıf olan mevkilerinin sarsılmakta  olduğu vehmine düşen sandalye düşkünlerinin teşvik ve tahrik ederek yürüttürdükleri muhakemeler  silsilesi malûmundur. Henüz polis tahkikatı bile neticelenmeden, efkârı umumiye velveleye verilip  dehşete düşürtülerek Türkçüler hakkında yapılan gaddarâne neşriyatı elbette hatırlarsın. Radyolarla,  nutuklarla, konferanslarla, derslerle, gazete ve dergilerle, resmî kitap, tebliğ ve tamimlerle, imanlı  Türk milliyetçisi olmaktan başka kabahatlari bulunmayan Türkçülük aleyhinde senin kulağının nasıl  doldurulduğunu; şuuru kaybetmişçesine vuku bulan propagandalarla huzurunun nasıl kaçırıldığını da,  elbette, unutmamışsındır.    Netice ne oldu?    Aylarca aleyhlerinde en gaddarâne şekilde atılıp tutulan Türkçüler;    İsimleri darağaçlarında "vatan hainleri" "darbei hükümet yapacak ihtilâlciler" "Almanya ile işbirliği  yapan satılmışlar" olarak sallandırılan Türkçüler;    Özlü bir vatan ve milliyet anlayışına; Türklüğe, istiklâl, Türk'e hürriyet, içtimaî ve iktisadî refah ve  adalet idealine dayanan, şuurlu milliyetçilikleri, imansız telkinlerle Irkçılık‐Turancılık şekline  sokturulan Türkçüler;  www.atsizcilar.com    Sayfa 11 

  "Şeyh Sait isyanı müsebbiplerine, bolşeviklik maznunlarına ve hattâ mahpuslarına yapılmamış olan"  en ağır işkenceler ve en bayağı muameleler,haklarında reva görülen Türkçüler;    Mütemadiyen aleyhlerinde sövülüp sayılırken, tek kelime ile nefislerini müdafaa imkânı verilmeyerek,  gazabı ilâhî ile yarışmak isteyen fânilerin hışmına uğramış zavallılar derecesine düşürtülerek, her  şeyden üstün bildikleri izzetinefisleriyle oynanmak istenen Türkçüler; seleflerinin yiğitlik ve celâdet  meziyetlerine bihakkın vâris bulunan şanlı Türk Ordusunun kahraman mümessillerinden teşekkül  eden Askerî‐Örfî mahkeme tarafından, aleyhlerindeki isnatların hiçbiri varit görülmeyerek, toptan  BERAAT ETTİRİLDİLER.    Asil Türk milleti! Tecelli eden bu sarih, kat'i ve âdil netice karşısında sen bir hayli hayret ve pek çok da  asabiyet duymuşsundur. Zira, aleyhlerinde o kadar kat'iyetle atılıp tutulan, sövülüp sayılan insanların  toptan beraati, senin için tam bir sürprizdi; Asabiyet duymuş olmalısın; zira, senin temiz kalpliliğinle,  inanma kabiliyetinle o kadar açıkça ve o kadar kaale almazcasına alay edilmiş oluyordu ki... Adı Irkçı‐ Turancıya çıkartılan Türkçüler de, şeref ve namuslarına leke kondurulamamış vatandaşlar sıfatiyle,  millet ve memleket içindeki yerlerini tekrar almaktan memnundular. Aylarca mâruz kaldıkları gayri  insanî muamelelerin unutulamayacak hâtırasını hafızalarından silip atmaları mümkün olmasa da;  müsebbiplerin tarziye vereceğini umacak kadar safdilleşmeseler de; yakınlarının, dostlarının artık  kendilerini "tehlikeli şahıs", "vatan haini" telâkki etmeyerek dertlerini ve çektikleri ıstırabı  unutturmakta gösterdikleri dostça gayret, ihtirassız gönüllerine bir bahar semasının ferahlığını  serpiyor; bu da onlara bol bol yetiyordu.    Aradan aylar geçti. Memleketimizde esmeye başlayan demokrasi havasının aydınlığında iplikleri  pazara çıkan Türkçülük düşmanları, yeni hasımlarla uğraşmaktan Türk milliyetçilerine sataşmaya fırsat  bulamaz oldular. Demokrasi ile başları belâda idi. Hesap vermeye vermeye, millete verilecek o kadar  hesap birikmişti ki... Mızrağı çuvala sokmanın imkânı yok. Vaziyet pek müşkül ve çok berbat. Nisbî bir  hürriyete rağmen, tarafsız matbuatın devamlı hücumları altında, Kaf Dağlarına tırmanan burunlarının  bir hayli sürtülmüş ve binaenaleyh, nemrudâne huylarının biraz olsun hafiflemiş olduğu  beklenebilirdi. Derken vâki ifşaat karşısında şeref ve haysiyeti galeyana gelen sabık bakan Hasan Ali,  Prof. avukat Kenan Öner Beğ aleyhinde bir dâva ikame etti. İşte bu dâva dolayısıyle vuku bulan  şehadetler, Türkçülerin beylik düşmanlarının "mevkii müstahkemlerini yeniden tehlikeye düşürmüş  ve cemaziyülevvellerini açığa vurmak istidadını göstermiş olacak ki, mütemadi darbeler altında  bunalmış olmaları gereken bu adamlar, Türkçülük aleyhinde yeni baştan ve hakikatin her an  kendilerini yalanlamakta olmasından da zerrece sıkılmayarak, iftira ve isnat çirkefini etraflarına  saçmak için debelenmeye başladılar. Kırılası kalemlerde "Irkçılık‐Turancılık" maskesi altında milleti  iğfal ve memleketi Almanlara peşkeş çekmek" tarzında ifadesini bulan "hiyaneti vataniye" töhmeti;  vatanseverlikleriyle, millî olan her şeye şiddetli bağlılıkları ile, mertlik ve şeref anlayışları ile mahut  kalemşörlerin el ve dil uzatamayacağı muhteşem bir şahika teşkil eden Türkçülere, hâlâ,  savrulmaktadır.    Bu ağır itham karşısında: Askerî Temyiz Mahkemesinin büyük bir celâdetle verdiği bozma kararına  rağmen;    2 Numaralı Askerî‐Örfî Mahkemenin toptan ve kat'î beraat hükmüne rağmen;    www.atsizcilar.com    Sayfa 12 

  Anayasamızın ve diğer kanunlarımızın sarahatine göre, ne ırkçılığın ne de Turancılığın suç  olamayacağının kat'î surette tahakkuk etmesine rağmen;    Yabancılarla iştirak veya hiyaneti vataniye şüphesini tevlit veya teyit edecek en küçük bir emare dahi  ortaya konulamamış olmasına rağmen;    Türkçülüğün, Türk milletinin hayat görüşünden, ruhundan ve Türk tarihinin derinlikleriyle Türklüğün  halihazır zaruretlerinden ilham alan; milliyet, hürriyet ve içtimaî adalet dâvalarını kendine dert  edinmiş; tamamen yerli ve millî bîr mefkure olduğunun bir mütearife hükmünde bulunmasına  rağmen;    Demokrasiden, kanun hâkimiyetinden, eşit adaletten sık sık bahsedilmesine rağmen: Bir taraftan  henüz polis tahkikatı bile neticelenmeden kendilerine en ağır suçlar isnat olunan Türkçülerin temize  çıkmaları için beraat etmeleri dahi kâfi görülmezken; diğer taraftan, komünistlik maznunlarının,  haklarındaki muhakeme sona erinceye kadar temiz vatandaşlar olarak kalacakları beyan edilmek  suretiyle ibda olunan muhteşem tenakuza rağmen;    Böyle aşikâr tenakuz ve tezatların millî vicdanda huzursuzluklar yaratacağı bedihî olmasına rağmen:    İnsan iz'anının, insan mantığının, insan vicdanın isyanına, kükremesine rağmen susulamaz; Türkçüler  susmayı kendi ahlâk, kendi şeref, kendi mertlik, kendi insanlık anlayışlarına yediremez, kendi  karakterleriyle bağdaştıramazlar! Zira, her Türk gibi onlar da; şerefli insanlar olarak doğdular; şerefli  insanlar gibi yaşamak ve ölmek isterler. Zatî şereflerini korumak için feda olunamayacak hiç bir maddî  veya manevî varlık tasavvur edemezler. Türkçülerin her şeyleri gasb ve müsadere olunabilir; fakat  şerefli kendilerinindir. Onu ne Falih Rıfkı ve emsali ne de başka hiç bir kuvvet gasp edemez; hiç bir  kuvvet şerefleriyle oynayamaz! Hiç bir kuvvet karşısında susmamak ve boyun eğmemek, iftiharla  söyleriz ki, en baş meziyetimizdir ve daima da öyle kalacaktır! Bir Türkçü, dik başını eğecek iki kuvvet  tanır: TANRI ve millî vicdanının mâkesi olan KANUN!    Aziz Türk milleti!    Türkçülük düşmanlarının vicdana ağır gelen bu haksız tecavüzleri karşısında mahkemeye gitmek ve  mütecavizleri birer birer mahkûm ettirmek tamamen mümkün ve kabildir. Ancak Türkçüler şimdilik  bunu yapmıyorlar ve yapmayacaklar. Zira mütecavizlerden daha açık ve daha esaslı hesap sorulacak  günler mukadderdir ve muhakkaktır! Onun için sana hitap ve senin aklı selimine iltica ettik! Hükmünü  sen ver!    Bu vesile ile Cumhuriyet Hükümetinden, Cumhuriyet Adliyesinden ve İstanbul Örfî İdare  Komutanlığından gayet sarih ve hâlis bir talebimiz var:    Türkçülerin yabana, herhangi bir devletle irtibatlarını ispat eder mâhiyette herhangi bir vesikaya  mâlik iseler idamlarının dahi mucip olsa ortaya konulması lâzım gelir! Bu hitap, ayni zamanda, Falih  Rıfkı Çelebi ve rüfekâsına da şâmildir; onlar da, erkek ve mert iseler, palavrayı bırakıp sarih  konuşsunlar ve delilleri varsa efkârı umumiye önünde ortaya döksünler. Zira, "zahir halin aksini iddia  eden kimse, müddeasını ispatla mükelleftir" ve buna mecburdur! Şunu bilelim ki, Türk vatandaşının  www.atsizcilar.com    Sayfa 13 

  şeref ve haysiyetiyle oynamak yetkisine "Kanun" dahi mâlik değildir; aksi takdirde "İhkakı hak" meşru  olurdu.    Aziz Türk milleti; huzurunda hürmetle eğiliyoruz; Çünkü, en büyük, en gerçek, en yüce kuvvet  sensin!!.    Zulmün topu var, güllesi, kal'ası varsa, Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır. Göz yumma  güneşten, ne kadar nuru kararsa Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.    Kürşad, 1947, Sayı: 4     

BOZKURT KORKUSU 
   Bozkurt millî sembolümüzdür. Türkler çok eski çağlarda, totem devrinde kendilerinin bir Bozkurt'tan  türediğine inanmışlardır. Böylece Gök Türkler dişi, Dokuz Oğuz‐On Uygurlar erkek Bozkurt'un soyu  sayılmış, Kun yani Oğuzlar'a ise Bozkurt büyük yürüyüşlerde kılavuzluk etmiştir.    Totem ve itibarî ata her millette, boyda, urukta vardır. Bunlar milletin vicdanına siner, ilmin bugünkü  ilerleyişi karşısında insanların kurttan türemesine imkân olmadığı kabul olunmakla beraber Bozkurt  millî sembol olmakta devam eder.    "Bozkurt da ne oluyormuş? Nihayet bir hayvan" deyince iş değişir. O zaman dünyada hiçbir şeyin  manevî değeri kalmaz. Kutlu tanınan, sevilen, sayılan her varlığa bir kulp takılır:    "Ana", nihayet çocuğu dünyaya getiren bir dişidir. "Bayrak", renkli bir bez parçasıdır. "Devlet Başkanı"  herhangi bir adamdır. "Anayasa" sıralanmış maddelerden ibarettir. "Ahlâk", açıkgözlerin ahmakları  yolmak için uydurduğu bir yalan, "aile" ve "disiplin" insanlara sıkıntı vermekten başka rolü olmayan  lüzumsuz şeylerdir.    Denk kuvvetteki iki komşu devletten birindeki millet yukarıdaki tarifleri kabul etmiş, ikincisi kutlu  prensip ve varlıklara inanmışsa bu ikincisi günün birinde ötekini mutlaka yener, hatta haritadan siler.    Ebedî barış teramesine inanmak cehalet, hamakat, ihanettir. Ebedî barışın asla gelmeyeceğine,  milletler ve devletler arasındaki kıran kırana güreşin sonuna kadar devam edeceğine en iyi örnek son  Pakistan‐Hindistan çatışmasıdır. Dünyanın en sefil ve süfli milleti olan Hintler elegeçen fırsatı  kaçırmayarak Doğu Pakistan'ı, ilerde yutmak üzere Pakistan'dan koparmasını başardılar.    Coğrafyası ve tarihi bakımından tehlikeli bir bölgede yaşayan Türkiye güçlü olmaya mecburdur. Güçlü  olmanın şartlarından biri manevî alanda kuvvetli olmak, millet fertlerini birleştirecek prensiplere,  sembollere, şahıslara bağlanmaktır.    Türkiye'de, Türkçülükle komünizm çarpışırken hükümet iki tarafa da aynı gözle bakamaz.    Biri yurdu büyütmek, biri parçalayarak başka devletlere bağlamak olan iki fikri eşit tutmak çılgınlıktır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 14 

  Konya'da çıkan "Yeni Meram" gazetesinin 7 Ocak 1972 tarihli sayısında, oradaki Selçuk Eğitim  Enstitüsü'ndeki olaylardan bahsolunuyor. Öğrencilerden 300'ü aşan bir topluluk, okula Bozkurtlu  rozetle geldikleri için okul müdürü "Yusuf Ziya Beyzadeoğlu" bunları Disiplin Kuruluna vererek  cezalandırmış. Bozkurtlu rozetle gelirlerse, okula alınmamaları kararlaştırılmış.    Bozkurtlu rozet millî‐tarihî bir semboldür. Türk Devletinin bir okulunda bunu takanları cezalandırmak  aklın, idrâkin, millî şerefin, millî duygunun asla kabul edemeyeceği bir davranıştır.    "Yeni Meram" gazetesine göre müdür bu hareketi şöyle tevil etmektedir:    30 Aralık günü 300'e yakın öğrencinin Bozkurt rozeti takarak okula geldikleri görüldü. Öğrenciler  arasında bu durum huzursuzluklara, kıpırdanmalara neden oldu. Biz öğrencilerimize rozet takmanın  yasak olmadığını, yalnız Bozkurt rozetiyle enstitüye girmelerinin kesinlikle yasaklandığını bildirdik. Bu  karara uymayan öğrencileri sınıfa almadık.    Müdür bu kararın sebebini geçen yılki olaylarda arayarak şöyle diyor:    Öğrencilerimizin kimisi Mao şapkası giydi, sol yumruğunu kaldırdı. Kimi kalpakla okula geldi. Sağ  yumruğu ile selâm durdu. Ardı arkası kesilmeyen çatışmalar çıktı. İşte biz bunların önüne geçmek ve  bu ortamı silmek için bazı tedbirler almayı kararlaştırdık.    Yani müdür, sıtmayı cibinlikle tedavi etmeye kalkmış. Bir kere Maocularla kalpaklıları eşit tutmak  dünyadan haberi olmamak demektir. Maocunun görevi ve düşüncesi Türkiye'yi yıkmak, kalpaklı  dediği Türkçülerinki ise yaşatmaktır. Müdür, Maocu dediği vatan hainlerini topyekûn tardetmediyse  görevini yapmamış demektir. Onlar yarın öğretmen olarak Türk çocuklarını zehirleyecekler, bunun  günahı şu garip isimli Beyzadeoğlunda olacaktır. Bir de kalpaklıların selâm verdikleri hakkındaki söz  müdürün kavl‐i mücerredidir. Türkçüler yumruk kaldırarak değil, adam gibi selâm verirler.    Bozkurt rozetinden tedirgin olanlar varsa milliyetçilik düşmanı olan kimselerdir. Onların yola  getirilmesi lâzımdır. 12 Mart Muhtırası Bozkurt rozeti taşıyanlara değil, sol yumrukla selâm verenlere  karşı yapıldı.    Millî Eğitim Bakanı'nın dikkatini çekiyorum: Bu işe el koyarak olayı aydınlatsın.    Konya Eğitim Enstitüsündeki öğretmenlere acımamak da elden gelmiyor. Demek bunların içinde  Bozkurdun ne olduğunu bilen kimse yokmuş. Peki bunlar ne bilir?    Atatürk'ü değil mi? Onu da bilmezler. Bilselerdi Atatürk hakkında İngilizce "Bozkurt" diye kitap  yazıldığından haberleri olacaktı.    Bozkurt'tan bu korku neye?    Yoksa Beyzadeoğlu kendisini kuzu mu sanıyor?    19 Ocak 1972, Ötüken, Sayı: 98  www.atsizcilar.com    Sayfa 15 

 

MİLLİ BAYRAM 
   Bayram, Türkçe kökten gelme bir kelimedir. Toplu bir halde sevinme ve eğlenme anlamına gelir. Buna  göre milli bayramların da bütün milletçe kutlanan gün olması gerekmektedir.    Nedendir bilinmez, bizdeki bayramlarda ortaklaşa sevinç yoktur. Bayramlar, aklı başında olanlara gizli  bir hüzün, aklı başında olmayanlara aşırılık vermektedir. Bayramlar, iyi vatandaşlara değil,  kalabalıktan çıkar sağlamak isteyen yankesicilerle kadınlara sarkıntılık eden aşağılık tabakaya  yaramaktadır. Bayram bir külfettir.    Polis için, postacılar için bayramın geçmesi bayram olmaktadır.    Her şeyde olduğu gibi bayramda da "değer" onun azlığındadır. Roma ve Bizans çöküş çağlarında  bayramların çokluğu ile dikkate çapıyorlardı. Yirminci yüzyılın huzursuz ülkelerinden Meksika'da da  bayramların pek çok olduğu söyleniyor.    Son yıllarda Türkiye'de de bayramların bollaşmış olması, üzerinde durulacak bir meseledir. Her olayı  bayram yapmakla milletler hiçbir şey kazanmaz. "Deliye her gün bayram" atalar sözündeki gizli  hüküm çok yerindedir. Bayramların çokluğu onun değerini baltalar. Bayramın bir zümre bayramı  değil, millet bayramı olması için hiçbir ferdin "Hayır" diyemeyeceği günlere rastlaması şarttır. Bir  zamanlar, meşrutiyetin ilân edildiği gün olan 23 Temmuz, bayramdı. Hattâ Cumhuriyetin ilânından  sonraki birkaç yıl, bayram olarak kutlanmasına devam edildi.    Milli bayramların bütün milletçe itirazsız benimseneceği bir gün olması için bunun ya bir bağımsızlık  günü, yahut da tesiri çok ileriye uzanan ve kader değiştiren kesin sonuçlu bir zafer günü olması  lâzımdır. Siyasî bir rejimin ilân edildiği gün milli bayram, olamaz. O rejimi beğenmeyen,  benimsemeyen, hattâ ona düşman olan vatandaşlar vardır ve nihayet siyasî rejimler de ebedî değildir.  Uzun süre sonra olsa da eskiyip değişecektir. Fakat bağımsızlığın yahut büyük bir zaferin kazanıldığı  günün milli değeri asla değişmeyecektir.    Bundan sonraki yıllarda, bilim alanında kazanılacak zaferlerin de bayram olması beklenebilir. Meselâ  insan ıstırabının büyük kaynağı olan kanser hastalığına kesin çarenin bulunduğu gün, şüphesiz büyük  bayram olacaktır.    Bizim, kökleşmiş olan iki dinî bayramımızın dışındaki milli bayramlarımızdan bazıları okullar ve  öğrencilerin aleyhine olmaktadır. Okul tatillerinin yaklaştığı Mayıs ayındaki 1, 19 ve 27 Mayıs  bayramları öğretmenlere öğrencileri son kontrolden geçirme imkânını azaltmakta, hele 19 Mayısın  prova ve hazırlıkları birkaç güne mal olmaktadır.    19 Mayıs'ın Atatürk'ün hâtırasına saygı ve Kurtuluş Savaşının başlangıcı olduğu söylenecek. Başlangıca  bakılırsa daha ileriki günlere gitmek gerekeceği gibi Atatürk'ün hâtırasına saygı daha saygılı bir şekilde  ve başka türlü de yapılabilir. Onun, çok üstün Yunan kuvvetlerine karşı 13 Eylül'de kazandığı Sakarya  Zaferi (ki o zamana kadar Cihan Tarihinde en uzun meydan savaşıdır) elbette Türk Tarihi bakımından  19 Mayısta Samsun'a çıkışından çok mühimdir. Kaldı ki Atatürk'ün Samsun'a çıkış tarihinin 17 Mayıs  olması ihtimali de vardır. (1)  www.atsizcilar.com    Sayfa 16 

  Burada asıl dokunmak istediğimiz konu tarihimize yakışır milli bayramın hangisi olması gerektiğidir.  Bu, öyle bir gün olmalıdır ki siyasî inançlarla, zümrecilikle ilgisi olmasın ve bütün Türkler onu itirazsız  kabul etsin, hiç olmazsa tedirgin olmasın.    Eski atalarımız Gök Türkler'de kağanın, kızdırılmış demiri örse koyup çekiçle dövdüğü gün, kim bilir  kaç yüzyıla dayanan milli bayram günü idi. Demiri eriterek kurtulmayı, belki Ergenekon'dan çıkışı  temsil ediyordu. Bunun hangi güne rastladığım kesin olarak bulmak suretiyle yeniden bayramı  yapmak çok yerinde olur. Bu bir milli tarihe yöneliş, geleneğe dönüş olacaktır.    23 Mayıs 1040 günü, Selçukluların kazandığı büyük Dandanakan zaferinin ve Selçuklu devletinin  kuruluş günüdür. Bugünkü Türkiye, bu Selçuklu devletinin devamıdır. Gerçi bazı tarihçiler yalnız  Anadolu Selçuklularını Türkiye olarak kabul ediyorlarsa da ben bu düşünceye katılmıyorum. Çünkü bir  devlet daima aynı sınırlar içinde kalmaz. Türkiye, ilk kurulduğu toprakları kaybedip sonradan aldığı  ülkelerde tutunmuş olmanın özelliğine sahiptir. 26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferi şan ve şeref, aynı  zamanda milli şuur bakımından milli bayram olacak bir gündür. 26 Ağustos aynı zamanda Büyük  Taarruzun da başladığı gündür.    30 Ağustos 1922 Başkumandan=Rum Sındığı savaşının kazanıldığı gündür. Türkiye'nin kuruluş  senesidir.    13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi bir "Sath‐ı müdafaa" savaşıdır. Bir kahramanlık destanıdır. Sonuçları  bakımından da çok büyüktür. Bu zafer yalnız Türkiye'de değil bütün Türk dünyasında sevinçle  kutlanmıştır.    Bunlar arasında en mühimleri Ergenekon ve Dandanakan günleridir.    Devlet tarafından kurulacak bir komisyonun milli bayram konusunu iyice inceleyip karara  varmasından sonra anayasada gerekli değişiklik yapılarak milli bayramlar son şeklini almalı ve bundan  böyle de yeni milli bayramların sık sık sosyal hayatımıza girmesi önlenmelidir.    Bollaşanın değersizleşeceği unutulmamalıdır.    (1) Profesör Jaeschke'nin "Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi" adlı enerinde (1,39) Mustafa Kemâl'in  Samsun'a çıkış tarihi hem 17 Mayıs, hem de Atatürk'ün nutkuna göre 19 Mayıs olarak gösteriliyor.  Atatürk, Samsun'a çıkış tarihini fırtınalı olaylardan ve yıllardan sonra anlatırken aldanmış olabilir.  Kendisinin 16 Mayısta İstanbul'dan hareket ettiği kesinlikle bellidir. Bandırma gemisi 14‐15 mil  hızında idiyse onu 24‐30 saat sonra Samsun'a ulaştırmış olabilir, Herhalde bu tarih yeniden  incelenmeye muhtaçtır.    Ötüken, 28 Mayıs 1966, Sayı: 29            www.atsizcilar.com    Sayfa 17 

 

TÜRK MİLLETİNE ÇAĞRI 
   Milletimiz Orta Asya'daki hayatının en eski yüzyıllarında atı ehlileştirmek suretiyle mesafeleri  kısaltmayı bilmiş, böylelikle geniş bölgeleri kontrol etmek imkânını bularak büyük devlet kurmak  başarısını sağlamıştır. Başka milletler ancak şehir devletleri kurabilirken, birçok şehirleri de içine alan  bu devletler, Türklerde cihan hâkimiyeti ve büyük ülkülere bağlanma düşüncelerini doğurmuştur.    Hun, Gök Türk ve Osmanlı imparatorlukları bu büyük ülkünün sonucu olup cihan tarihinde bunlarla  kıyaslanabilecek devletler olarak yalnız Roma ve Abbasiler gösterilebilir.    Milletimiz, tarihinin her devrinde büyük devlet sahibi olmuş ve 1918 yılına kadar, en güçsüz  zamanlarımız da dahil olmak üzere, Türkiye daima büyük devlet sayılmıştır. Fakat Birinci Cihan  Savaşında yenilip topraklarımızın yarısını elden çıkarmamız üzerine, Türkiye, artık büyük devlet olmak  vasfını kaybetmiştir. Toprağın yüz ölçümü, nüfus, tarih, askeri güç, bilim, sanayi gibi türlü faktörlerin  muhassalası olan büyük devletlik bugün Amerika, İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin,  Hindistan, Brezilya ve Kanada'nın inhisarındâdır.    Cumhuriyet devrine kadar milletimiz, bilinen ve görünen düşmanlarla mücadele ediyordu. Bu  düşmanlar bazı devletlerle kendi tabamız olan bazı gayri Türk unsurlardı. Fakat cumhuriyetle birlikte,  iş değişti. Devlet ve teba olarak düşmanlarımız azaldığı halde yepyeni bir düşman, Türk milletini,  tarihin en büyük tehlikesiyle karşı karşıya getirdi. Şimdiye kadarki düşmanlarımız, Türkiye'nin bazı  parçalarım istemekle yetiniyorlardı. Sevr barışında bile, ordusuz da olsa, küçük bir Türkiye bırakılmıştı.    Fakat yeni düşman böyle değildir. Yeni düşmanın plânlı hedefi Türkiye'nin topyekûn yok edilmesidir.  Bu düşmanın adı komünizmdir.    Yeni düşmanın tehlikesi, gizliliğinden ve saf insanları aldatacak yalanlarından doğmaktadır. Bir konu  üzerinde temelli ve sağlam düşüncesi, kanaati olmayan insanlar, o konu hakkında yapılacak  propagandaya kendilerini kaptırabilirler. Bu, insan yaradılışının icabıdır. Bu kendini kaptırma, karşı bir  propaganda ile düzeltilmezse daha da tesirli olur. Kimine refah ve zenginlik, kimine tatmin edilmemiş  cinsî isteklerin doyurulması, kimine büyük insanlık ülküsü diye anlatılıp gösterilen komünizm, birçok  saf insanları avlayabilir. Bütün bunlar Türklük yapımıza indirilmiş birer darbedir.    Türkiye'nin kalkınması dâvası aynı zamanda onun tekrar büyük devlet olma davasıdır. Bu sebeple millî  dâvayı, sadece servetin daha adilâne dağıtılması diye almak, millî ruhu anlamamak hattâ onu inkâr  etmek demektir. Çünkü servet dâvası yalnız maddeye ilişkin olmakla insanî ihtiyaçların tamamını ifade  etmekten uzaktır. Madde île birlikte mânâ da olmalıdır ki Türk toplumu ihtiyaçlarını karşılamış  sayılsın.    Yalnız servet ve refah bir topluma bahtiyarlık getirmez. Olsa olsa hayvanî bir rahatlık getirir. İsviçre  çiftliklerindeki inekler de ahır, yem, bakım mükemmelliği yönünden refah içindedirler. Fakat bahtiyar  sayılamazlar. Çünkü bahtiyarlık ruhî hazlarla duyulan bir haldir ve yalnız insanlara mahsustur. Ruh  dediğimiz manevî değer yalnız insanlarda vardır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 18 

  Yirminci yüzyılda müspet ilimin ve batı medeniyetinin ışığı altında, medenî milletlerin ve toplumların  dine bütün varlıklarıyla sarılmış olduklarım görüyoruz. Çünkü Tanrı inancı ve dolayısıyla din, fert  olarak da, millet olarak da vazgeçilmez manevî ve ahlâkî büyük bir dayanaktır. Bu sebeple, bugünkü  Türk dünyasının dayandığı iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslâm dininin, millî varlığımızın  ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.    İnsanı hayvandan ayıran özellikler; utanma, ülküye bağlanma ve bir iman ve fikir uğrunda ölebilmek  hasletleridir. Utanan insan suç işlemekten ve ayıplanmaktan sakınır. Ülküye bağlanan insan maddî  sıkıntılara şikâyetsiz katlanır. Bir iman ve fikir uğrunda ölen insan da kendisinden sonra geleceklerin  terbiyesinde olağanüstü rol oynar. Bunların madde ile ilgisi yoktur.Türkiye'nin kalkınmasını  düşünürken, fertlerin yalnızca refahını düşünmek, memleketi kuvvetlendirmeye yetmez. Refah içinde  ve ileri bir memleket, ahlâk ve fikir bakımından da üstün değilse, yıkılmaya mahkûmdur. Fertlerinde  bir fikir için ölmek hasleti bulunmayan milletler, düşman saldırışı karşısında da ölmekten kaçınacakları  için, o refahtan hiçbir hayır gelmeyecektir.    Halbuki Türkler, yüzyıllar boyunca, büyük devlet kurma ülküsünü taşımış bir millet oldukları için,  onları kalkındırmak aynı durumdaki başka milletleri kalkındırmaktan daha kolaydır. Fedakârlığa  dayanan kalkınma hamlesini, Türk milleti birçok milletlerden daha hızlı yapabilecek kabiliyettedir.  Fakat yüzyıllar boyunca kudretli önderler tarafından idare edilmiş olan Türk toplumu, tarihinin her  çağında olduğu gibi bugün de büyük kılavuzlar istemektedir.    Millî şuur ve gurura malik liderlerin en büyük faydası, toplumu aşağılık duygusuna düşmekten  korumaktır. Bir millet büyük iş yapabilmek için, kendisinin büyük millet olduğu inancını duymalıdır.  Atatürk devrinde, Türk milleti nüfus, servet, teknik ve kültür bakımından bugüne göre çok geride  olmasına rağmen manevî güç bakımından kudretliydi ve onun içindir ki kendisinde her tehlikeyi  yenebilmek inanç ve kuvvetini buluyordu.    Halbuki liderler ve aydınlarda aşağılık duygusu olursa, o milletin kalkınmasına imkân yoktur. Çünkü  kalkınma hamlelerinin boşuna olacağı kuruntusu ruhlara işlenmiş, gönüller ümitsizlikle dolmuştur.    Zafer hiçbir zaman, mahvolduklarını sananlar tarafından kazanılamaz.    Kalkınma hamlesi hiç şüphesiz bilim metotları ile olacaktır. Fakat milletimizin toplum ve fert  psikolojisiyle tarihî, millî gelenekleri, sosyal yapısı da hesaba katılmazsa, bilim metotları ile davranış  gerekli başarıyı sağlayamaz. Çünkü nasıl ilâçlar, aynı hastalığa tutulmuş insanlar üzerinde aynı tesiri  göstermiyorsa, bilim metodu da her toplum üzerinde aynı sonucu vermeyecektir. Bilim metodu,  öndüşüncelerden sıyrılmayı da emreder. Bu sebeple Türk milletinin siyasî rejimin ne olması gerektiği  hakkında açıkça konuşmanın zamanı da gelmiştir. Rejimler gaye değil, milletlerin saadeti için birer  vasıtadır. Bu sebeple milletler, tarihleri boyunca bazen rejim değiştirmişlerdir. Bir bakıma rejim,  milletlerin elbisesidir. Şahıslar gibi milletler de zaman ve mekâna göre elbise giyerler. Sıcak bölgeler  için pek uygun olan ketenden göğsü açık bir elbise, soğuk iklim bölgelerinde nasıl insanın ölümüne  sebep olursa şu veya bu rejim de bazen milletin çökmesini hazırlayabilir. Bugün içinde bulunduğumuz  siyasî ve sosyal şartlara göre bize uygun gelen toplum elbisesi, yani rejim demokrasidir. Milletimizde  bu fikir günden güne yerleşip kökleştiği gibi, birlikte hareket etmeye mecbur olduğumuz  müttefiklerimizin rejimi de budur.  www.atsizcilar.com    Sayfa 19 

  Fakat, demokratik rejimde kalmaya kararlı ulusumuz, demokratik olmayan eski tarihimizi ve bize  övünç veren kahramanlarımızı saygı ile anmamıza asla engel olamaz. Çünkü mazisini hor gören bir  millet, ancak şerefsiz insanlardan mürekkep bir topluluk olabilir. Şunu da gözden uzak tutamayız ki,  demokrasinin başarılı olması, toplumdaki millî şuurun kuvvetiyle orantılıdır.    Türk milletinin kalkınması derken, bu harekete, gönülleri heyecanla çarptıracak ve yurttaşları  fedakârlığa ve hattâ kahramanlığa sürükleyecek bir anlam vermek için kalkınma hedefinin Büyük  Türkiye olması, birinci şarttır. Kültürü, bilimi, tekniği ile birlikte ahlâkî ve erdemi ile de ileri ve üstün  olacak Türkiye.. Yoksa, sadece refah ve zenginlik için yapılacak hamlenin, bir ticaret evi hareketinden  farkı yoktur.    Devlet ile ticaret müessesesi başka başka şeylerdir. Ve devlet olmayı ticaret müessesi olmakla  karıştıran topluluklar, daima başkalarının gölgesinde yaşamaya ve ilk darbede yıkılmaya  mahkûmdurlar. Büyük bir tarihin vârisi olarak Türk kalmaya azmetmiş bulunduğumuz için, bizi  milliyetimizden uzaklaştırmak isteyen ve Türklüğü birinci plâna almayan her fikrin ve her ülkünün  karşısındayız.    Devlet sahibi Türkler olarak siyasi sınırlarımız dışında kalan Türklere karşı ilgisiz kalamayız. En küçük,  güçsüz ve yeni devletlerin bile sınır dışı soydaşlarına karşı ilgisi varken, henüz bağımsız bile olmaya  Cezayir, ne Sahra’da, ne de kıyılarındaki Fransız sermayesine ve çoğunluğuna karşı bir hak  tanımazken, tarihinin en büyük imparatorluklarını kurup birçok milleti idare etmiş bir toplum olarak,  siyasi sınırlarımız dışındaki Türkleri düşünmek vazifesinden asla geri kalamayız.    İmzamızı attığımız Birleşmiş Milletler Anayasasına dayanarak, siyasi sınırlarımız dışındaki Türklerin de  bağımsız olarak ve yabancı hakimiyetinden kurtulmak davalarını desteklemek hem milli borcumuz,  hem de insanlık görevimizdir. Henüz yamyamlık devrisini bile büsbütün atlatamamış olan toplumlara  devlet kurma hakkı tanınırken, medeni ve üstün kabiliyetli millet olan Türklerin şurada burada tutsak  hayatı sürmelerini kabul edemeyiz. İyi çalışan ve şuurlu ellerde bulunan bir Türk hariciyesinin, bu  hakkı bütün dünyaya tanıtacağından eminiz.    Bugünkü çok tesirli silahlar karşısında savaşı istememekle beraber, artık bir daha savaş olmayacak  diye yapılan propagandalara inanmayız ve bu propagandayı, bizi gevşetmek için yapılmış bir düşman  hilesi sayarız. Askeri hazırlıkların alabildiğine arttığı bir dünyada, dünyayı karıştıran hain kuvvetler  tasfiye edilmedikçe, savaşın daima yapılacağına inanmış olarak, milletimizin askerlik geleneğine tekrar  dönmesini lüzumlu buluruz.     Askerlik geleneği bugünkü milletlerin hepsinden eski bir millet olarak ordumuzun yeni baştan ve bize  layık şekilde düzenlenmesine ve müttefiklerimiz ile standart silahlar kullanmak mecburiyeti dışında,  askeri özelliklerimizin korunmasına şiddetle taraftarız. Askerlik çok şerefli ve güç bir meslek olduğu  için, subay ve astsubaylarımızın erdemli aile çocuklarından seçilmesini ve fedakarlıklarına karşı bazı  imtiyazları bulunmasını doğru buluyoruz.    Büyük devlet olmanın şartlarından biri de zengin ve kudretli bir dile sahip olmaktır. Milli ihmaller  dolayısıyla gelişmemiş olan kökü kuvvetli dilimizi, büyük bir bilim ve sanat dili haline getirmek ihmal  olunamayacak bir davamızdır. Ne melezleştirilmiş eski dil, ne de öz Türkçe denilen uydurma dil, büyük  www.atsizcilar.com    Sayfa 20 

  bilim ve edebiyat dili olamaz. Terimleri Türk köklerinden üretme, konuşma dilinde Türkçeyi veya  Türkçeleşmişi seçme esasında olan "Arınmış Türkçe"ye taraftarız. İnsanın yüreği ne ise, milletin dili de  o olur. Bu değerli varlık, gerçek değerlerden meydana gelecek bir akademi ve milli şuura malik  uzamanlar ve sanatçılar eli ile korunmalıdır.    Millet olarak yaşamak isteyen toplumlar, kendi milli özelliklerini kıskançlıkla korurlar. İskoçların etek  giymesi, Hintlilerin bize garip gelen kıyafetleri gibi, biz de Türk kültürüne ait özelliklerimizi saklamaya,  milli tarihimizin kadrosunu çizmeye ve gerekirse, dilimizin bütün inceliklerini ifade edebilmek için  alfabemize bir iki harf daha katmaya taraftarız.     Milli gelirin adaletle üleştirilmesi, Türk toplumu için de elbette milli bir gayedir. Ferdi ihtiyaçların  rahatça karşılanabildiği, refahın yaygın bulunduğu bir ülkede, toplumsal adalet davası gerçekleşmiş  olur ve böyle bir davadan bahsetmeye de lüzum kalmaz. Bu sebeple, bir yandan toplumsal adalet  tedbirleri alır ve onları sağlam kanuni esaslara bağlarken, diğer taraftan da eğitim ve öğretimi yayarak  ve ayrıca memleketimizi iktisadi alanda hızla kalkındırarak, toplumsal adaletin ortamını hazırlamamız  gerekir. Aksi takdirde toplumsal adalet davasının, özellikle geri ve yoksul ülkelerde, komünizm silahı  haline geleceği asla unutulmamalıdır.    Çünkü komünizm, yoksulluk, gerilik ve bilgisizlik bataklıklarından açan bir çiçektir.    Sosyalizm, komünizmi önlediği yolundaki iddialar doğru değildir. Amerika’da sosyalist bir parti  olmadığı, rejim tamamen kapitalist ve liberal esaslara dayandığı halde komünizm yoktur. Toplumsal  adaletin tam veya çok miktarda uygulandığı memleketlerden Kanada’da Liberaller ve Muhafazakarlar;  Belçika’da Hırıstiyan Demokratlar, Avusturya’da Katolik Halkçılar, İngiltere’de Muhafazakar (1950’den  beri) hâkimdir. Bu memleketlerin çoğunda sosyalistler küçük birer partidir.     Partiler ve sosyalizm hakkında tecrübesi olmayan geri memleketlerde ise sosyalizm, komünizmin  öncüsü rolünü oynamaktadır. Küba’da olduğu gibi... Bu sebeple, demokratik düzen içinde ve huzurla  gelişme istediğini duyduğumuz bir zamanda, bize türlü huzursuzluklar getirip memleketimizi  komünist yapmaya çalışacak sosyalizmin aleyhindeyiz.    Memleketimizdeki bütün sosyalist hareketlerde komünizmden hüküm giymiş sabıkalıların bulunması,  en büyük delilimizdir.    Sosyalizmin aleyhinde olmamızın önemli bir sebebi de, bizim memleketimizde sosyalizmin tamamiyle  kozmopolit şahıslar yetiştirmesi ve sosyalizmin milliyet aleyhtarlığı olarak ortaya çıkarılmasıdır. Büyük  bir tarihin varisi olarak ortaya çıkarılmasıdır. Büyük bir tarihin varisi olarak Türk kalmaya azmetmiş  bulunduğumuz için, bizi milliyetimizden uzaklaştırmak isteyen ve Türklüğü birinci plana almayan her  fikir ve her ülkünün karşısındayız.    Yüksek bir millet haline gelmenin diğer bir özelliği olarak sağlam kanunlar koymak ve kanuna saygıyı  inanç haline getirmek için, her türlü tedbirin alınmasına, tercüme kanunlara değil de milli örften  çıkarılan ve çağdaş hukuk prensiplerine dayanan kanunlara taraftarız. Kanunlar devleti, milleti, millî  kültürü, ahlâkı, düzeni, aileyi, fertleri, şerefi ve hakları koruyacak kanunlar olmalı; adalet ölçüsü en  kesin terazi ile sağlanmalıdır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 21 

    Devlet, nazarî olarak, vatandaşların hayatını koruyup saadetlerini sağlamak için kurulmuş bir  müessese olduğundan, her Türk'ün sağlık, hastalık ve işsizliğe karşı sigortalanması şeklindeki  toplumcu anlayışımızı huzuru sağlayacak en temelli faktör olarak sayıyoruz.    Toprak, devletin temeli olduğundan, toprakla uğraşanların temel korunur gibi korunması ve  kalkındırılması şarttır. Milletimiz göçebe olduğu zamanlarda bile toprak mülkiyetini kabul etmiş  olduğu için, bu mülkiyetin devamı, sosyal yapımızın icaplarındandır.    Sonuç olarak millî kalkınma programımızı şöylece özetliyoruz:    • Türkçüyüz.   • Arınmış Türkçeciyiz.   • Yasacıyız.   • Toplumcuyuz.   • Millî gelenekçiyiz.   • Demokrasiye taraftarız   • Ahlâkçıyız.   • Bilimciyiz.   • Teknikçiyiz.     Orkun, 1962, Sf. 1   
Not: Türkeş'in meşhur "9 Işık"ı, Atsız Ata'nın "Milli Kalkınma Programı"ndan esinlenerek, başka bir tabirle, fikir  hırsızlığı yapılarak ortaya çıkmıştır. 

    DEVLETİN YÜKSEK KADEMELERİNDE VE GİZLİ TEŞKİLÂTI İÇİNDE HAİNLER VE CASUSLAR MI VAR?     Yön adlı bir aşırı solcu derginin 25 Eylül 1964 tarihli 78. sayısında devlet kuvvetlerini derhal harekete  geçmesi gereken bir yazı yayınlandı. "Millî Emniyet Teşkilâtı Islah Edilmelidir" başlığını taşıyan bu  imzasız yazıda devletin iç ve dış güvenliğini sağlayan Millî Emniyet Teşkilâtının başında bulunan bazı  kimselere şiddetle çatılarak bu teşkilâta ait mahrem iki belge yayınlanmaktadır.    İmzasız makalenin özeti şudur:    Demokrat Parti zamanında, Hâkim Hidayet adında bir Millî Emniyet mensubu, Millet Meclisi'nin gizli  bir oturumunda İnönü'yü komünistlikle, hiç değilse komünistleri korumuş olmakla suçlandırmış.    Millî Emniyet'in içinde hâlâ önüne geleni komünistlikle suçlamayı ve Yeni İstanbul ile ona benzeyen  gazeteleri Millî Emniyet raporları ile beslemeyi huy edinmiş köhne elemanlar varmış.) Bugün Millî  Emniyet'in en önemli yerinde bulunan zat dahi bu köhne zihniyetlilerden biri imiş.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 22 

  Bu zat, genç kaymakamların önünde onların hocası olan bir profesörü uluorta komünistlikle  suçlamakta mahzur görmemiş ve Hariciyeye girmek isteyen gençlerin istikbali, ancak Kemal Satır'ın  işe karışmasıyla kurtarılmış.    Bugünkü Millet Meclisi'nde bütün partilerin katılmasıyla kurulan "Komünizmle Mücadele Grubu"  içinde bulunan Adalet Partili Pehlivanoğlu ve Tevetoğlu gibi gayretli üyeler Millî Emniyet Teşkilâtına  verdikleri bir raporla Kemal Satır, Turhan Şahin, Muammer Erten, Kemal Demir gibi bakanları şüpheli  ve çok tehlikeli şahıslar olarak ihbar etmişler. Millî Emniyet arşivinde böyle bir vesika olduğunu da  Millî Emniyet'in eski başkam Fuat Doğu Paşa bir sohbet konuşmasında söylemiş.    Yön Dergisinde bu iddialardan sonra, Millî Emniyet tarafından 31 Temmuz 1959'da, o zamanın İçişleri  Bakanı Namık Gedik'e verilen iki gizli yazının bazı parçaları yayınlanmakta ve bunlar üzerinde bir  takım vatanî (!) ve millî (!) düşünceler ileri sürülmektedir. Bu gizli yazılardan biri Millî Emniyet'in  başında bulunan Ziya Selışık, biri de Millî Emniyet Müfettişi Ergun Gökdeniz tarafından yazılmıştır.  Yön'e bakılırsa bu iki kişi, yazılarına ekledikleri raporlarla bir takım vatandaşları komünistlikle  suçlayarak mahkûm ettirmek istemişler.    Yön'ün yazdıklarından çıkan ilk sonuç şudur: Yön dergisi Millî Emniyetin gizli raporlarını elde  edebilecek ve Millî Emniyet başkanının bazı sırları fâş ettiği özel konuşmaları duyacak kadar Millî  Emniyetle içli dışlıdır. Yahut o teşkilât içinde Yön'ün inanları vardır. Bu çok mühim konuya daha sonra  gelmek üzere şimdi yukarda sıraladığımız maddeleri birer birer gözden geçirelim:    1) Demokrat Parti zamanında, Millet Meclisi'nde gizli bir oturum yapılarak Millî Emniyet'e mensup bir  hâkimin mebuslara saatlerce süren bir konferans verdiği doğrudur. Fakat Yön'ün iddia ettiği gibi ne  bu hâkimin adı Hidayet'tir, ne de İnönü'yü komünistlikle itham etmiştir. Bunlar düpedüz yalandır. Biz,  o devrede mebus olup gizli olurumda bulunan iki dostumuzdan bunun tafsilatını dinledik. Millet  Meclisi'ne kendi adı ile, sam ile takdim eden Millî Emniyet hâkimi bu gizli oturumda belgelere  dayanan uzun bir konuşma yaparak Türkiye'deki komünist faaliyet ve teşkilâtı hakkında bilgiler  vermiş, bu açıklamalar Meclis üyeleri üzerinde çok olumlu ve derin tesir yaptığı için komünistlerin  cezalarını arttıran meşhur 141 ve 142. maddeler kabul edilmiştir. Yine o iki dostumuzun belirttiğine  göre Millî Emniyet hâkimi, konuşmasını büyük bir ciddiyet ve tarafsızlıkla yapmış, İnönü'nün  aleyhinde bulunmak şöyle dursun, partilere ve particilere ait tek kelime dahi sarf etmemiştir.    Görevleri dolayısıyla tarafsız olmaları gereken Millî Emniyet mensuplarından zaten başka türlü  davranış beklenemezdi. Yön dergisi madem ki mahrem belgeleri dahi elde edecek kadar marifetlidir,  o halde o gizli oturumun tutanaklarını da ele geçirerek Millî Emniyet hâkimin neler söylediğini  öğrenmeliydi. Belki bunu da öğrenmiştir ama maksat, komünistler aleyhinde bulunanları çürütmek  olduğu için gerçekleri söylemek işine gelmemektedir.    2) Yön'ün bir iddiası da yine Millî Emniyet'in gizli faaliyetini bildiği hakkındaki açıklamasıdır. Şöyle ki:  Millî Emniyet teşkilâtı içinde bulunan köhne elemanlar önüne geleni komünistlikle suçluyor. Yeni  İstanbul ile ona benzeyen gazeteleri Millî Emniyet raporlarıyla besliyorlarmış. Bu müthiş iddia  karşısında ne söylenebilir? Ya Yön dergisi Millî Emniyet'ten daha kuvvetli, gizli belgeleri aşıracak kadar  korkunç bir teşkilâta sahiptir, yahut bunlar Millî Emniyet'i çürütmek için yapılmış iftiralardır. Kazdığı 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 23 

  kuyuya düşmek diye buna derler. Yön cevap versin: Millî Emniyet'in böyle bir faaliyeti varsa bunu  nasıl ve nereden biliyor?    3) Bugün Millî Emniyet'in başında bulunan Ziya Selışık, köhne düşüncelilerden biri imiş. Şahısları az  çok örtülü olan Millî Emniyet mensuplarının kimliği hakkında hüküm vermek için İngiliz veya Rus gizli  servislerinden yardım görmeksizin sonuca varmak imkânı yoktur. Yön bu imkânsızlığı imkâna  çevirerek insanı hayretler içinde bırakıyor. Ziya Selışık'ın kim olduğunu bilmiyoruz. Yalnız hangi  partinin hükümeti tarafından olursa olsun güvenlik işlerinin başına getirilmesi için güvenilir kişi olması  gerektiğini biliyoruz. Yön'ün Ziya Selışık'ı yıkmaya uğraşması bile tek başına iyi bir nottur. Çünkü Yön,  çoktan belli olmuş yönü ile millî değerleri baltalamaktan başka bir iş yapmayan ve sayfalarında  komünistlikten hüküm giymiş yazarlara yer vererek karakterini açığa vuran bir dergidir. Onun  yerdiğini övmek için Koca Râgıp Paşaya atfedilen fıkrayı hatırlatacağız: Aynı zamanda şair, filozof,  tarihçi ve bilgin de olan Sadrazam Koca Râgıp Paşa, siyasî prensiplerini soran, birisine:    "Moskof elçisinin isteklerinin aksini yapmakla devleti doğru yolda idare ettiğime emin oluyorum" diye  cevap vermiştir. Bunun gibi, biz de, Türkçülere daima faşist, kafatasçı, tekerlemesiyle saldıran Yön'ün  yerdiği insan mutlaka iyidir inancını saklıyoruz. Bugün Millî Emniyetin başında bulunduğu Yön  tarafından haber verilen Ziya Selışık herhalde, İstiklâl Savaşında İstanbul'da kurulan M.M. Grubu gibi  milliyetçi gizli teşekküllerden birinin başındaki Albay Hüsamettin Ertürk'ün "İki Devrin Perde Arkası"  adlı eserinde (s. 505) zikrettiği Topçu Mülâzimi Evveli Gözlüklü Ziya Bey olacaktır. Yani mütarekenin  tehlikeli günlerinde ölümü göze alarak, İngiliz nöbetçilerinin beklediği depolardan silah ve cephane  aşırıp millî orduya kaçıran fedailerden biri...    Böyle bir insanın, bir takım vatandaşların komünist olduğu hakkında İçişleri Bakanına rapor vermesi  sebebiyle aleyhinde bulunmak ancak komünistleri himaye etmek kaygısı ile izah olunabilir. Millî  Emniyet, Moskova uşakları olan komünistleri yurdun içinde ve dışında kovalayarak adalete teslim  ettiği, yani Türkiye'yi vatan hainlerinin tahribatından koruduğu için takdire değer bir müessesedir.  Böyle bir müessesenin başında bulunup da o millî hizmetleri yöneten ve komünizmi ezen insanlara  millî ahlâk ve millî düşünce ancak saygı duyar. Komünizmi tepeleyenlere "köhne zihniyetli" demenin  muhalif mefhumu "komünizmin ileri zihniyet olduğunu söylemektir". Mülâzimi Evvel (Üsteğmen)  olduğu zamandan, yani 1920'den beri bu gizli işlerin bağlı olduğu branşlarda çalışarak şefliğe kadar  çıkmak ve bu arada hem Halk Partisi, hem Demokrat Parti zamanlarında bu işlerin kompetan  mevkiinde bulunmak Ziya Selışık'ın komünizm işlerinde nasıl bir uzman olduğuna yeter tanıktır. Bu  arada Atatürk'ün meşhur Eskişehir nutku da unutulmamalıdır: Türklüğün en büyük düşmanı  komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmeli... Yön buna ne buyurur?    4) Ziya Selışık'ın, genç kaymakamlar önünde onların hocası olan bir profesörü uluorta komünistlikle  suçlamış olup olmadığını bilmiyoruz. 600 mebusun önünde söylenmiş bir nutku tamamen değiştirerek  uydurduğu Hâkim Hidayet masalından sonra Yön'ün hiçbir sözüne inanılamaz. Genç Kaymakamlar  dediği kimseler Mülkiye mezunları olduğuna göre bunların komünistlikle suçlanan hocaları da  herhalde Sadun Aren olacaktır. Onun aşırı solcu olduğu malûmdur. 1951'deki büyük komünist  tevkifatında Sadun Aren hakkında da tevkif müzekkeresi kesilmişse de yurt dışına gittiğinden tevkif  olunamamış, uzun zaman sonraki dönüşünde yapılan muhakemesinde ancak delil kifayetsizliği  yüzünden mahkûmiyetten kurtulmuştu.    www.atsizcilar.com    Sayfa 24 

  5) Türkiye'de komünizm kanun dışı olduğu için Komünistlerin gizli çalıştıklarını, kanunların eksik ve  gedik taraflarından faydalanarak yayın yaptıklarını, şüphesiz Yön de herkes gibi, hattâ herkesten çok  bilir. Millet Meclisi'nde her partiden üyenin katılmasıyla kurulan "Komünizmle Mücadele Komisyonu"  bu gedikleri kapamak ve komünistlerin soluğunu tıkayacak tedbirleri almak üzere kurulmuştur. Yön  dergisinin, bu komisyonun çalışmalarından fena halde gocunduğu görülmektedir. Yön'e inanmak  gerekirse bu komisyonun iki üyesi, Pehlivanoğlu ile Tevetoğlu, Millî Emniyet'e gizli bir rapor vermişler  ve bugünkü kabinenin dört bakanını tehlikeli şahıslar olarak jurnal etmişler. Bu jurnal Millî Emniyet  arşivinde duruyormuş. Yöncüler nasılsa bunu aşıramamışlar ama mevcut olduğunu Fuat Doğu  paşa'nın bir konuşmasından öğrenmişler. Fuat Doğu Paşa, Millî Emniyetin eski bir şefidir ve şimdi kıta  hizmeti gören bir generaldir.    Millî Emniyet'in başında bulunan bir generalin gizli vesikalar hakkında özel konuşmalarında ifşaat  yapmayacağı tabiidir. Nitekim Yön'deki bu isnadı general yalanlamış, demek ki Yön burada da yalan  söylemiştir. Bundan başka Pehlivanoğlu ile Tevetoğlu'nun komünizmle mücadele için toplandıklarını  unutarak komünizmle asla lekelenmemiş olan dört bakan hakkında gizli rapor vermeleri için çıldırmış  olmaları icap eder. Nitekim Pehlivanoğlu, Yön'ün bu iddiasını yalanlamıştır.    6) 1959 yılındaki İçişleri Bakanı Namık Gedik'e verilen ve üzerinde gizli işaretli bulunan yazıların,  okuyucular için biraz müphem ifadesinden faydalanan Yön, Ziya Selışık'ı vicdansızlıkla suçlamak  istiyor. Yazı aynen şudur:    Bizce malûm ve endişe vermeye başlayan duruma müdahale için kanunî bir fırsat zuhur etmiştir.  Meselenin siyasî bir aksülâmel yapması hatıra gelebilir. Fakat ortada hukukî bir dayanak olduğu gibi  bir daha fırsat zuhuru da müşkül olabilir. Kanaatimce evvela işi kat'iyen gizli tutup sonra bir komünist  mevzuu olarak ele almak mümkündür. Saygılarımla arz ederim.    Millî Emniyet Hizmetleri  Reis Yardımcılığı  Ziya Selışık    Bu yazı asıl raporu takdim eden yazıdır. Asıl raporda şüphesiz zararlı faaliyet gösterenler hakkında  bilgi ve deliller bulunmaktadır.    Yön dergisi, Ziya Selışık'ın yazısını koyduktan sonra şu mütalâada bulunmaktadır:    Yazıda mahiyetini açıklamakta fayda görmediğimiz bir zararlı faaliyet bahis konusudur. Fakat Selışık,  bu zararlı faaliyetin "siyasî bir aksülâmel" yapmasından çekinmektedir. Bunun için Namık Gedik'e, asıl  suç konusunu gizli tutup, meseleyi, "bir komünist mevzuu olarak ele almayı" tavsiye etmektedir!  Önüne geleni komünistlikle suçlamada Millî Emniyet Başkanı adına yazı yazan zat en ufak bir sakınca  görmemektedir.    Yön o kadar milliyetçi ve yurtsever bir dergi ki Ziya Selışık'ın raporunda bahsedilen zararlı faaliyeti  açıklamakta sakınca görüyor. Haydi milliyetçilik şampiyonluğunu ona bırakalım da kendisinin  açıklamadığını biz söyleyelim: Bu zararlı faaliyet komünizm ve kürtçülüktür. Gazetelere geçmiş; yerli  ve yabancı uyruklu kürtlerin hem kürt devleti kurmak, hem de komünizm hususundaki faaliyetleri  www.atsizcilar.com    Sayfa 25 

  mahkemeye düşmüş; kanunî unsur kifayetsizliğinden beraatle sonuçlanmış hattâ bu sırada içlerinden  Ziya Şerefhanoğlu adında biri Bitlis'ten senatör seçilmiş ve nihayet Askerî Yargıtay, bu kürtçüler  hakkındaki beraat kararını hem usul den, hem de esastan bozmuştur. Şimdi Genelkurmay Başkanlığı  Askerî Mahkemesinde duruşmalarına yeniden başlanmıştır.    Ziya Selışık'ın kürtçüler hakkındaki yazısına gelince, ondan çıkan anlam şudur: Millî Emniyet  tarafından takip olunan ve Türkiye'yi parçalamak amelini güden kürtlerin komünist faaliyetleri  hakkındaki deliller olgunlaşmış ve adliyeye götürülecek duruma gelmiştir. kürtçülük hakkındaki  faaliyetlerini adliyeye intikal ettirmekte ise şimdilik belki hukukî ve siyasî sakıncalar vardır. İşin  komünizm yönü olgun hale gelmişken bu fırsatı kaçırmayarak o cepheden harekete geçilmelidir.    Bu böyledir. Yoksa kürtçüleri kürtçülükten dolayı değil de, uydurma bir komünizmden ötürü  mahkemeye vermek diye bir şey yoktur. Nitekim işin gazetelere geçen safhalarında kürtçülerin her iki  suçtan da yargılandıkları görülmüştür.    Türkiye'de komünizm teşkilât ve faaliyeti kanun dışı bırakılmıştır. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok  tevkif ve muhakemelerde gizli "Türkiye Komünist Partisi'nin ele gelen gizli faaliyet programında  "Müslüman azınlıklardan kürtlere ve lâzlara Moskova'nın emri ve idaresi altında olmak şartı ile İstiklâl  verileceği" açıkça yazılıdır. Bunu Yöncülerin de bilmesi icap eder. İşte asıl önemli alan ve üzerinde  şiddetle durulması gereken nokta da budur.    Şimdi, konunun can alacak noktasına gelelim: Yön, devletin gizli dosyalarında ve arşivlerinde bulunan  ve ilgililerden başkalarınca görülmemesi gereken iki vesikayı nasıl elde etti? Devletin emniyetine  ilişkin vesikalar ancak devletin düşmanları tarafından çalınır. Yön, devletin düşmanları safından mıdır?  Böyle değilse bu vesikaları niçin ele geçirmiştir? Bütün bunlar ağır suçlardır. Yön bunların hesabını  vermeye mecburdur. Yoksa, devletin mahrem vesikalarına el uzattıktan sonra sözde vatanperverlik  pozu takınarak tamamını yayınlamakta mahzur çürütmek kastı ile ortaya atılmaları kimse yurtseverlik  diye yutmaz.    Komünistler aleyhindeki bir rapor olması dolayısıyla Moskova'nın elde etmek için milyonlar  verebileceği bir vesikanın Yön'de yayınlanmasının korkunç bir mânâsı vardır ve bu mânâ Türkiye'de  komünizmi yok etmek isteyenlerin zihniyetini "korkunç zihniyet" diye vasıflandıran Yön'ü korkunç bir  durumla karşı karşıya bulundurmaktadır. Evet! O belgeleri nasıl elde etmiştir? Yahut o belgeleri  kendisine kim vermiştir? Ve acaba Yön'ün elinde bulunan vesikalar, İçişleri Bakanı Namık Gedik'e  verilen asılları mı, yoksa Millî Emniyet'te bulunması suretleri midir? Bütün bunlar cevap isteyen  korkunç sorulardır.    Bu gizli vesikaların açıklanmasıyla şimdi pek çok kimse şüphe altına girmiştir. Haksız yere şüphe  altında kalan suçsuz insanları bu zandan kurtarmak için bu işin mutlaka aydınlığa çıkarılması ve  mahrem vesikaları çalan vatan haini hırsızların yakalanması lâzımdır. Bakın, kimler zan altında kalıyor:     1) Bir kere Millî Birlik Komitesi üyeleri zan altındadır. Çünkü 27 Mayıs 1960 hareketinin başında olan  bu üyeler devletin bütün evrakına ve idaresine bilfiil el koymuştur. Bu arada tevkif olunan bütün  bakanların gizli veya açık yazıları, dosyaları da onların eline geçmiştir. Bu sebeple yalnız onların elinde  bulunması gereken böyle mahrem vesikalar ancak onlardan biri tarafından dışarıya aktarılabilir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 26 

    2) Millî Birlik Komitesine girmedikleri halde ihtilâle katılan ve bakanları tevkif eden subaylar ve  Harbiyeliler de şüphe altındadır. Namık Gedik'in evi aranırken bu yazılan bulan bir subay veya  Harbiydi onu kendine saklayarak sonradan dışarıya İfşa etmiş olabilir.    3) Millî Emniyet mensupları da şüphe altındadır. Yön'de yayınlanan metin Namık Gedik'e verilen aslı  değil de onun bir kopyası ise bu kopya ancak Millî Emniyet arşivlerinden elde edilerek dışarı  çıkarılabilir. Bu takdirde de Millî Emniyetin, hiç olmazsa arşivine bakan mensupları şüphe altında kalır.    4) İçişleri Bakanlığı da şüphe altındadır. Namık Gedik'in evrakı normal olarak bugünkü İçişleri Bakanlığı  dosyalarına intikal ettiyse onun ifşa edilmesinden bütün yüksek kademeleriyle İçişleri Başkanlığı  sorumludur.    5) Yön mecmuasının sahipleri ve sorumluları ile i yazıyı yayınlayan imzasız yazıcı da şüphe altındadır.  Çünkü bunlar gizli vesikaları ne Millî Birlik ki onlar ne ihtilâle katılan subay ve Harbiyelilerden, ne de  Millî Emniyet ve İçişleri Bakanlığı mensuplarından değil de büsbütün başka bir vasıta ile elde etmiş  olabilirler. Bu vesikaları gizli usullerle değil de sokakta bulmuş olmasalar bile yayınlamaları yine ağır  bir suçtur ve bu davranış millî sorumluluk duygusundan tamamî ile yoksunluğu gösteren açık bir  delildir.    Şimdi resmî makamlara hitap ediyorum. Bu resmî makamlar Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı,  Ankara Savcılığı, Millî Emniyet Servisi ve Emniyet Genel Müdürlüğüdür.    Bu yazım bir ihbardır. Millî Emniyet'in mahrem Vesikaları çalınmış ve yayınlanmıştır. Bunu çalacak  kadar ustalık gösteren hırsızların devlet muhaberatını, Genelkurmay plânlarını, gizli emirleri de elde  ederek yaymaları kabildir. Demek ki millî güvenlik tehlikededir.    27 Mayıs günü Namık Gedik'in evinde arama yapan subaylar kendiliklerinden başvurarak olayı  açıklayacak bilgileri adlî mercilere vermeli, tabiî senatörler derhal toplanarak aralarında solcu  unsurlar olduğu hakkındaki söylentileri yalanlayacak bir bildiri ile bu işin kendileriyle ilgili tarafını  aydınlatmalıdır. Nitekim Yön'ün imalı bir ifadesinde "Ahmet Yıldızın bu işten en çok üzülen şahıs  olduğu" kaydı vardır. Bunun ne demek olduğu açıklanmalıdır.    Vatandan, milletten dem vuran Yöncüler gerçekten vatan ve millet kaygısında iseler bu gizli vesikaları  hangi kanaldan elde ettiklerini kendiliklerinden açıklamalı ve Fuat Doğu Paşa'nın özel konuşmasında  söylediğini iddia ettikleri şeyleri nasıl öğrendiklerini Türk kamu oyuna bildirmelidir.    Yöncülerin bu yiğitliği gösteremeyecekleri muhakkak olduğu için resmî makamlar derhal ve şiddetle  harekete geçerek devlet sırlarına kadar uzanan vatan ve millet hainleri kimlerse onları ortaya  çıkarmalı ve resmî sırlarının çocuk oyuncağı haline geldiğini görerek yarınından kaygı duyan Türk  milletine gereken güven verilmelidir.    Ötüken, 15 Ekim 1964, Sayı: 10      www.atsizcilar.com    Sayfa 27 

 

DÜŞMANLARA KOZ VERİLİYOR 
   27 Mayıs 1960'tan sonraki ayların birinde, durumun Türkiye için siyasî bakımdan pek sağlam  gözüktüğü bir sırada, Kıbrıslı bir öğrenci bana: Rumlar yakında Türklere karşı harekete geçeceklerdir"  demişti. Tecrübesiz bir gencin bu kanaatine katılmamış, bunu nereden çıkardığını sormuştum. Çünkü  o zaman Adada ne 10.000 Yunan askeri ne de ağır silâhlar vardı. Hattâ yerli Rumlar bile henüz  gereğince silâhlanmamıştı. Böyle bir durumda Rumlar neye güvenerek Türklere saldıracaklardı? Bunu  öğrenciye sordum: "Türkiye'deki iç çekişmelerden, milletin iki kampa ayrılmış olmasından  faydalanacaklar" diye cevap verdi.    Zaman genç öğrenciyi halkı çıkardı. Rumlar Bütün fırsatları kullandılar. Biz burada birbirimizi yer ve  edebî şantajlarla vakit geçirirken zayıf durumdan kuvvetli duruma geldiler.    Dikkat olunursa bugün de aynı duruma gelinmiştir. Parti kavgaları, perde arkası oyunlar, Zonguldak  olayları, mebus maaşlarına zam, solcu tahrikler, demeçler, tavizler, kitap toplamalar ve arkasından  Kıbrıs'ta Rum hareketi yabancıya, hele düşmana koz vermede eşimiz yok. Kafalar işlemiyor. Siyasî  tahmin yapan politikacı bulunmuyor. Üstelik de memleket mukadderatını yönetenler ne kısa, ne de  uzun vadeli bir millî siyaset güdemiyor. Günlük politika ile bir devlet ancak bu kadar idare edilir.    Yunanlılar 10.000 askeri Kıbrıs'a sokmadan önce Türk çetecileri sokulacaktı. Onlar davranmadan önce  azık ve cephane stokları yapılacaktı. Böyle ufak işlere tenezzül olunmayıp iç politika tertipleri, parti  transferleri, sosyal adalet, reform, reform, yine reform gibi önemli ve büyük işlerle uğraşıldı. Ancak  yumurta kapıya geldikten sonra Kıbrıs'a dönüldü.     Şimdi pirincin taşını ayıkla bakalım. Savunmada kalkınmayı siyasî marifet sananlar, düşmanın  teşebbüsü ile harekete geçenlere belki bir şey olmayacak. Millet tatlı bir uykudan sert bir darbe ile  uyandığı zaman akıllar başa gelecek ama o zaman da iş işten geçmiş olacak.    Uyanalım. Elimizde çok imkânlar var. En iyi savunmanın saldırı olduğunu artık öğrenelim. Kendi  kozlarımızı kullanalım. Basiretli yapılan her hareket beynelmilel cihan piyasasında yapanın yanına,  haksız da olsa, kâr kalıyor. Haklı davamızı yozlaştırmadan biz de öyle yapalım. Bunun neler olduğunu,  iş başındakiler şüphesiz herkesten iyi bilir.    İhtiyatkârlığı korkaklık derecesine getirmekle yalnız kaybederiz. Atılganlık, tehlikeyi göze almak,  kazanmanın baş şartıdır.    Yaşamaya en çok hak kazananlar ölümü göze alanlardır.    (17 Mart 1965), Ötüken, 15 Mart 1965, Sayı: 15              www.atsizcilar.com    Sayfa 28 

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İDEALİ 
   Türk milletinin saflığı, dışarıdan gelen sosyal akımlara kapılmaktaki aşırılığı ile göze çarpmaktadır.  Kapılanların ön safında aydınlar gelmekte ve bunlar halk tabakasını da kendileri gibi olmaya  zorlamaktadır.    İslâmiyet'ten önceki çağda millî şuur çok yüksek olduğu için yabancı kültürün kötü etkisine aydınlar  arasından karşı çıkanlar görülmüş ve bunlar dediklerini yaptırmışlardır. Kunlar ve Gök Türkler  zamanındaki iki kişiyi örnek olarak göstereceğim: İkili de günümüzün başbakanı seviyesinde olan bu  aydınlardan biri, Kunlar çağındaki Çunhangyue (bunun Türkçe adını bilmiyoruz), öteki de Gök Türkler  çağındaki Bilge Tonyukuk'tur.    Bu ikisi Çin âdetlerinin ve Budizm'in kabulüne engel olmuşlardır. İşin önemli tarafı ise ikisinin de  Çin'de doğmuş ve Çin kültürüyle yetişmiş olmalarındadır. Bugün bir Batı ülkesinde doğup öğrenimini  orada yapan değil, birkaç yıl orada kalan, hatta yalnız o ülkenin dilini bilen aydınlar arasındaki aşağılık  duygusuyla ölçüştürüldüğü zaman bu davranışlardaki büyüklük bütün parlaklığı ile ortaya  çıkmaktadır. Bu günün Batı kültürüyle yetişmiş gerçek aydınları arasında, aşağılık duygusundan uzak  küçük bir azınlık vardır ki bunların hepsi milliyetçi ve Türkçüdür,    İslâmlık çağındaki Türklerin, İslâmlığı, Türklüklerini unutarak benimsemelerindeki trajediyi bir yana  bırakarak, Batı medeniyetine girerken kapıldığımız tesirlere kısa bir göz atalım: Önce parlamenterizm  hastalığı... Fransa'yı gören, gözleri kamaşan aydınlarımız Fransa'daki parlaklığın parlamentodan  geldiğini görerek veya sanarak bizde de aynı usul uygulanırsa her güçlüğün çözüleceğine inandılar.  Fransa'da tek millet, Osmanlı İmparatorluğunda birçok millet olduğunu düşünemediler. Bir Osmanlı  parlamentosunda Türklerin azınlıkta kalacağını, başkalarının söz sahibi olacağını tarihî safiyetleriyle  idrak edemediler. 1908 meşrutiyetinde "hürriyet, müsavat, uhuvvet" prensipleri ortaya çıktı. Uhuvvet  yani kardeşlik Osmanlı İmparatorluğundaki bütün unsurların kardeş olmasıydı. İmparatorluk milletleri  sarmaş dolaş olurken buna ciddî olarak inananlar yalnız saf Türklerdi. Silâhları Türk kanına bulanmış  komitacı Balkanlıların ve Osmanlı devletini yıkmak için daha o zamandan beri İngilizlerle anlaşmış  Arapların böyle bir şeye inanmayacakları belliydi.    Cumhuriyetten sonra dış siyaset manevraları dolayısıyla ortaya çıkan Türk‐Rus dostluğu da, gerçek  komünist olanlar dışında, bir hayli aydını tesiri altında bıraktı. Bunlar mazinin artık unutulduğuna, yeni  bir çağın başladığına, Batı emperyalizmine karşı Ruslarla dostluğun zaruri olduğuna, Ruslar'ın Türkiye  aleyhinde artık kötü niyetleri kalmadığına inandılar. Rusya, Boğazlar'da üs Doğu Türkiye'den toprak  isteyinceye kadar tatlı uykularından uyanmadılar.    İkinci Cihan savaşından sonra da aydınların gözünü bağlayan büyü, Birleşmiş Milletler ideali oldu.  Kore savaşma katılan tugayımızdan her söz açılışta Türk milletinin Birleşmiş Milletler ideali uğrunda  kan döktüğü söylenip durdu. Hiç kimse "Birleşmiş Milletler" arasında Rusya'nın da bulunduğunu, o  Rusya'nın Kuzey Kore ve Komünist Çin'e silah yardımı yaparak Birleşmiş Milletler ordusuna karşı  dolambaçlı yollardan savaştığını ve Türk tugayının çok ileri bir hattan yalnız Türkiye için çarpışmakta  olduğunu hatırına getirmedi.    

www.atsizcilar.com   

Sayfa 29 

  Türkler tarihî saflıklarıyla yine kendilerinden geçtiler. Kırk yıllık "Çin"e İngilizce veya Amerikanca  "Çaynez" demekten başlayarak insanlığın menfaati için kan döktüklerine inandılar. Birleşmiş  Milletlerdeki her milletin ebedî kardeş olduklarını sanarak yine tatlı Oğuz uykularına daldılar.    1963 Noel'inde Kıbrıs Türkleri kırgını başlamasaydı bu uyku sürüp gidecekti.    Bu kaçıncı hayal kırıklığı, kaçıncı aldanış?    Kafası yanlış işleyen, muhakemesi donmuş aydınlarla Türk milleti bir uçurumdan öteki uçuruma  sürüklene sürüklene işin sonu nereye varacak?    Bir yandan Ümmetçilerle Nurcular şeriat prensipleriyle bizi Araplaşmaya sürüklerken öte yandan  Marksistler ve aşırı solcular sosyal adalet vaadiyle Moskoflaşmaya doğru götürmek istiyor. İnsanların  kardeş olduğu ve olacağı kuruntusundaki başka bir grup, milliyetçiliği lüzumsuz bir engel sayarak Türk  milletini hümanizme, Amerikalıcılığa çekmeye uğraşıyor.    Millî ahlâkın baltalanmasının doğurduğu faydacı bir grup ise tam bir yozlaşma içinde, hayvanı bir  ihtirasla kazanç ve eğlence ardındadır.    Athenagoras, Amerika'dan Türkiye'ye gelerek Ortodoks başpapazı olduğu zaman resmî makamların  siyasî sebepli tutumları bir yana, halktan, hele aydınlardan gördüğü itibar, her şeyin olup bittiğine,  kardeşliğin başladığına inanan saf düşüncenin sonucu idi.    Başpapaz, Kudüs'e giderek Papa ile görüştükten sonra aklı başına gelen aydınların yarın yeniden bir  gaflet uykusuna dalmamaları için tek ilaç millî şuurdur. Millî şuurlu öğretmenlerin yetiştireceği yeni  nesiller, millî şuuru besleyecek okul kitapları, propaganda yayınları, millî şuuru geliştirecek radyo  yayını, filim, tiyatro v.b... Yoksa Birleşmiş Milletler reklamı arasında uyuşmak mukadderdir.    Birleşmiş Milletler ideali denen şey bir antlaşma metnidir ve uluslar arasındaki bütün anlaşmalar gibi  geçicidir. Ne kadar süreceğini kimse kestiremez. Kesin olarak bilinmesi gereken nesne bunun da ebedî  olmadığı ve daha şimdiden imzalarını düşünmeden onu bozanların bulunduğudur.    Ebedî bir antlaşmaya inanmak fertler için bir budalalık, fakat milletler için intihardır.    Bu ne biçim bir Birleşmiş Milletler idealidir ki, içlerinden bazıları diğer bazılarıyla açıktan veya  dolambaçlı olarak Kore'de, Laos'ta, Vietnam'da çarpışır? Nasıl bir idealdir ki içlerinden biri, bir grup  adına, ötekileri can evinden vuracak bir üs olur da karşı taraf bunu ancak mukabil tehdit ve tedbirle  önler?    Birleşmiş Milletler idealinin gülünç iflâsına, daha doğrusu iflâsının anlaşılmasına en kesin tanık  Kore'de savaşan Türk gazilerinin, kazandıkları madalyaları Birleşmiş Milletlere geri vermesidir.    Gerçekleri görmek ve hayale kapılmamak mecburiyetindeyiz. Birleşmiş Milletler ideali diye bir şey  yoktur. Birleşmiş Türkler idealinin kabul olunmadığı bir devirde Birleşmiş Milletler idealinden  bahsetmek, ev yapamayan adamın saray yapmasından bahsetmek gibidir. Ancak bir dış politika  www.atsizcilar.com    Sayfa 30 

  konusu olan ve yalnız Dışişleri Bakanlığının yürüteceği Birleşmiş Milletler meselesini millete mal  etmek, demir yoluna başını dayayıp uyumaktan farksızdır. Yaşamak isteyen uyanık olur ve yalnız  kendi millî çıkarlarını düşünür. Komünizme karşı kurulmuş NATO'nun ortaklarından İngiltere'nin  Komünist Çin ve Küba'ya makine, silah, yiyecek ve kamyon satması millî bencilliğin nerelere kadar  vardığını göstermektedir.    Bizi uyuşturan bu fanteziyi şöyle bir tarafa bırakalım da şimdilik yalnız "Birleşmiş Türkiye ve Kuzey  Kıbrıs" ülküsüne sarılalım, yeter...    Ötüken, 15 Mayıs 1964, Sayı: 5     

TARİHİN AKIŞI DEĞİŞTİRİLEMİYOR 
   İnsanlar daha iyi ve kutlu bir hayatın özlemi içindedirler. Zekânın gelişmesiyle, içinde yaşadığı  sefaletin korkunçluğunu kavrayan insan, bahtiyar olmak için bir yandan enerji harcarken bir yandan  da mânevi yönden bunun sebeplerini hazırlamaya uğraşmıştır.    Daha iyi ve güzel bir hayat için bazen gerçekçi, bazen ülkücü, bazen de hayalci ilkeler ortaya atılmış,  tarih bu ilkelerin çarpışmasıyla dolup taşmıştır.    Gerçekçi ilkeler uygulanması kolay, akla yatkın gelen, kısa vadeli ve büyük fedakarlık istemeyen  ilkelerdir. Türkiye'nin sanayileşmesini istemek gerçekçi bir düşüncedir. Uygulanması kolay olduğu için  her aklın kabul edeceği niteliktedir. Kısa vâdelidir. En çok 40‐50 yılda gerçekleşecek bir plâna  muhtaçtır. Büyük fedakârlık istememektedir. Yapılacak en büyük fedakârlık 40‐50 yıl için çalışma  saatlerini biraz arttırmak, sarfiyatı biraz sıkmak gibi basit tedbirlerden ibarettir. Millet hayatında 40‐ 50 yıla çok denemeyeceği gibi masrafından kısmak da ciddi bir fedakârlık sayılamaz.    Ülkücü ilkelerin uygulanması güçtür. Bunlar her aklın kolaylıkla kabul edemeyeceği kadar parlak ve  heybetli düşüncelerdir. Uzun vadelidirler ve sonsuz fedakârlık, kan ve can vergisi isteyen nesnelerdir.  Fakat milletlerin gönlünü sevinç ve heyecanla dolduran yürütücü kuvvetlerdir. Tarihin en büyük  kahramanlıkları ve fedakârlıkları bunlar uğrunda yapılmıştır. Çetin çarpışmalar isteyen ülküler, çetin  savaşçılar yetiştirmek bakımından da olağanüstü ortamlardır. Ülkücü ilkeler, uğrunda çarpışan  insanları yükseltip Tanrı'ya yaklaştıran ilkelerdir.    "Kızılelma" bunlardandır.    Dünyada en büyük hak yaşamaktır. Ülküler, insanları bu haktan vazgeçirecek kadar büyük ve  kuvvetlidir. Kabul etmelidir ki yüz binlerin hayattan vazgeçmesinde görülmemiş bir ululuk ve yücelik  vardır.    Hayalci ilkeler, gerçekleşmesine imkân olmayan, hasta beyinlerde türemiş serseriliklerdir. Kendini  insanlara sevdirerek değil, aldatarak veya zorbalıkla kabul ettirebilir. Makedonyalı İskender'in bütün  insanları tek millet yapmak istemesi buydu. Anarşistlerin, hükümetleri kaldırmak istemesi de budur.  Son örneği ise komünizmdir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 31 

  Fakat tarihin akışı değiştirilemiyor. Sömürücülük diye ilân ettikleri, düşman sayıp savaş açtıkları  burjuva metotlarına Kremlin komünistleri yavaş yavaş dönüyorlar. Çünkü kırk yıllık hayalin kendilerine  neye mal olduğunu anlamaya, mali hülyadan ayılmaya başladılar. İnsanlarda anadan doğma  "mülkiyet" düşüncesinin, "hürriyet" sevgisinin, "millet" ve "din" duygularının olduğunu anladılar.  Dönüyorlar. Sovyetlerdeki bütün milletler kültür bakımından ilerleyip direnecek duruma geldiği için  artık ister istemez kaytarıyorlar. O eski bayağı ve utanmaz komünist urcûfelerini şimdi Çinlilerle  Arnavutlara, bir de bizim memleketteki solaklara bıraktılar.    1964'te Rusya'yı gezip de intibalarını yazan Yugoslav Edebiyat Profesörü Dr. Mihaylof'un şu satırları  ibretle okunmaya değer; Bilhassa Rus gençleri, kapitalist düşüncelerin, memleket içinde geniş çapta  yayılmasına yol açmakta ve Kremlin'i tehdit etmektedir.    Rusya'da, son yıllarda doğan ve süratle gelişen orta sınıf halk, politika değil, iyi ve yüksek bir hayat  seviyesi peşindedir ve bu haklarını elde edebilmek için de, hükümetle, her türlü eski kafalı bürokrat  idarecilerle mücadele etmektedir. Gelişmelere bakılacak olursa, Sovyet Rusya'nın yüzde yüz kapitalist  bir ülke olarak belirmesi uzun yıllara değil, önümüzdeki birkaç yıla bağlı olan bir mesele olarak kabul  edilebilir (1)    Görülüyor ki tarihin akışını değiştirmeye yeltenenler, sonunda beyinsiz kafataslarını gerçeğin kayasına  çarpacaklardır. İşçiye hak tanınması başka şey, onun medenî bir topluluğa hâkim olması başka şeydir.  Toplum hâkimiyeti daima "burjuva" denilen aydın ve yürütücü sınıf kalacaktır. İşçinin hâkimiyeti,  milletleri Hotanto durumuna getirmekten başka sonuç veremez.    Yugoslav profesörünün yazısı bizdeki solcu hayvanların gözünü açar mı, sanmıyorum. Onlar Mihaylof  hakkındaki hükümlerini elbette vermişlerdir. Faşist ve gerici ...   
(1) Yeni Gazete (25 Temmuz 1965). 

  (15 Eylül 1965), Ötüken, 24 Eylül 1965, Sayı: 21     

İLERİCİLER 
   Disiplin, medeniyetin getirdiği bir davranış şeklidir. Medeniyetin doğurduğu meseleler birçok  fedakârlığı gerektirdiğinden insanlar hürriyetlerinden, haklarından ve çıkarlarından vazgeçmek  suretiyle bu disipline uyarlar.    Bugünün medeniyetinde romantik hürriyet yoktur. Hürriyet yalnız vicdanlarda ve kafaların içindedir.  Davranış hürriyeti geri kalmış toplumların işidir. Hürriyetin sınırsızlığı ise ancak hayvanlara mahsustur.    Kendilerine "ilerici" ve kendileri gibi düşünmeyen herkese "gerici" diyen bir züppeler ve hayvanlaşmış  insanlar topluluğu işte bu sınırsız hürriyeti istiyorlar. Bir topluluğu diri tutan disiplinlerden hiçbirini  tanımak istemiyorlar. Kanunlarda işlerine gelmeyen maddeleri kaldırmak davasını güdüyorlar. Ahlakı  tahrip etse dahi basının kayıtsız hürriyetini savunuyorlar. Serbest aşk istiyorlar.    www.atsizcilar.com    Sayfa 32 

  Kanunlar hürriyeti kısmak, yani insanları hayvanlıktan kurtarmak için yapılır. Kanunlar kötülük yapmak  hürriyetini, toplumu yıkmak hürriyetini, ihtikâr hürriyetini, cinayet hürriyetini önlemek için  yürürlüktedir. Bir toplumu diri tutmak için gerekirse fikir hürriyetine de gem vurulur. Her toplumun  ayrı bir mizacı, ayrı alerjisi, ayrı eğilimi vardır. Bunun dışına çıkılmaz. Çıkılınca rezalet ve fecaat olur.    İsveç, Norveç ve Danimarka'da kadınlar için suni aşılama ile gebelik kanunu vardır. Aslına bakılırsa  sağlam nesil yetiştirmek için bu usul pek yerindedir. Ama bu yerinde olan işi gel de Türkiye'de uygula  bakalım. Yer yerinden oynar. Çünkü Türk Milleti'nin düşünüş tarzı, ahlâk prensipleri ve insanlık gururu  büsbütün ayrıdır,    Basın hürriyeti de böyledir. Her şeyi sayıp söyleyemezsin. Basında fikir ve duygu değeri, bilim gerçeği,  millî fayda unsuru olmalıdır. Bunların hiç biri yokken, basın hürriyeti adına ahlâk veya sinir bozucu,  millî duyguyu incitici yazılar yazmakla hangi insanî fayda sağlanır? Fikrin bir sıhhati olmak lâzımdır.  Erkek ve kız kardeşlerin birbirleriyle evlenmesini savunan fikir, fikir midir?    Şu son günlerde Babeuf üzerinde koparılan fırtına kadar gülünç bir davranış olabilir mi? Acaba Babeuf  dünyaya gelmeseydi insanlık, hattâ Fransa ne kaybederdi? Bu adamın eserinde Türk kanunlarına göre  suç unsuru bulan savcı yanılıyor da onu savunanlar mı doğruyu söylüyor? Yasa gerektirdi mi, kürt  Said'in eserlerini nasıl toplatılıyorsa Frenk Babeuf'unküler de öyle toplatılır.    Babeuf için gösteri yapan zavallılar bu davranışlarıyla tarihe geçeceklerine inanıyorlarsa ne mutlu  onlara!.... Hele Mahkemeye kadar gelerek kendisini sanıklar arasına kattıran kahramana hiç diyecek  yok. Yalnız bir küçük nokta: Bu muhteşem kabadayılığı sıkı yönetim zamanında yapmalıydılar.    İlericilerin savunduğu serbest aşka gelince, onların istediği bu hürriyet yalnız ve ancak hayvanlarda  vardır. Pagan Roma'nın serbest aşk yüzünden, nasıl rezaletlere sahne olduğu unutulmamalıdır.  Dinlerin erkek dişi ilişkileri üzerindeki baskısı da bu rezaletlere karşı sosyal bir tepkiden başka bir şey  değildir.    İlerici gerici tabirlerini komünistler çıkarmıştır. Eskiden terakkiperver ve mürteci kelimeleri vardı.  Fakat bugünkü ilerici gerici anlamında kullanılmıyordu.    Bugün herkes tarafından kullanılan bu kelimeler aşınmış, mânâsız, medlûlsüz hâle gelmiştir. Hele  kendilerine ilerici diyen iğrenç maskaraları gördükten sonra namuslu insanlarda bu kelimeye karşı bir  düşmanlık bile belirmiştir.    İlerlemek, yurtta herkesi en aşağı ilkokuldan geçirmek ve dünya çapında üniversiteler kurarak dünya  çapında bilginler yetiştirmektedir.    İlerlemek yurtta yüksek bir ahlâk seviyesi ve aile düzeni, fertler arasında sevgi ve saygı yaratmak, her  türlü ahlâksız ve anormal fert ve akımları tasfiye etmek, hak ve ahlâk düşüncelerini kafalara sokmak,  siyasî sınırlar dışında kalan soydaşlara yardım elini uzatabilmektedir.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 33 

  Yoksa ilerlemek fikir ve düzen bozucu yazılar yazmak veya yazıları Türkçeye çevirerek milleti birbirine  düşman sınıflara bölmek, çirkin ve ahlâksızca yayınlar yapmak, millî mukaddesatla alay etmek ve  yabancılara sinsi sinsi uşaklık etmek değildir.    Ötüken, 15 Aralık 1964, Sayı: 12      SOSYAL YÜZSÜZLÜK     Bir milletin dertlerini açık yürek ve iyi niyetle konuşmak varken, eksiklerle yanlışları yurtseverlik  duygulan içinde tenkit etmek dururken her konuyu, her çareyi yalnız kendisi bilirmiş gibi tavır takınıp  da kendisi gibi düşünmeyenlere hınçla, kinle saldıran, iftira atan o türedi yok mu, işte vatan haini,  millet düşmanı tipinin müşahhas örneği odur.    Sen, başka hâkimiyetlerdeki Türkler'den mi bahsettin? Türedi hemen karşındadır. Seni  emperyalistlikle suçlayacaktır. Türk soyunun üstünlüğünü söyledin, azınlıkların ihanetinden mi söz  açtın? Sana kafatasçı diyecektir. Gelenek, mazi, din lüzumludur mu dedin? Gericiliği yapıştıracaktır.    Ve arkasından aynı plâk tekerlemeleri: Sosyal adalet, ağalar, üretim araçları, alt yapı üst yapı,  derebeylik sistemi falan, filan...    Türediye göre ağaların toprağını alıp kollektif çiftlik kurdun mu ortalık hemen güllük gülistanlık  olacaktır. Üretim araçları devletin olunca asalaklar ortadan kalkacak, atom çağına gireceğiz. Sosyalizm  sihirli bir değnektir. Zaten Namık Kemal sosyalistti. Atatürk ise ileri sosyalistti. Rusya bize yardım  etmeseydi Kurtuluş Savaşı olur muydu? O Kurtuluş Savaşı ki Türk işçi ve köylüsünün kapitalistlere  karşı ayaklanmasından başka bir şey değildi.    Bu herzeleri bıkmaksızın döktüren türedi, içki masası başından savurduğu tekerlemelerle bütün  meseleleri bir çırpıda çözüveriyor.    Halbuki tarihin bir akışı, milletlerin sosyal kanunlara bağlı oluşu vardır. Taş çatlasa, bir toplumu bu  kanunlar sınırının dışına itemezsin. Milliyetçilik sosyal bir kanundur. Yüz bin yıl mı, beş yüz bin yıl mı,  her ne kadarsa, iman topluluklarının olgunlaşa olgunlaşa vardığı bir sonuçtur. Bunu kaldıramaz, yok  edemezsin. İnsanları tek millet yapmak isteyen Makedonyalı İskender gibi budalalar çıkmış, bu gayeye  varmak için İran'a Yunanlı göçmenler getirmek gibi çocukça davranışlar sonunda sapıtarak kapıldığı  yarı Tanrılık iddiası içinde yok olup gitmiştir.    Komünistler de milletleri inkâr ederek işe başladıkları halde üç‐beş yıl geçmeden Çarların siyasetine  vâris çıkmış, millet düşüncesine söve söve milliyetçilik yapmak gibi bir garabete düşmüştür. Çünkü  milliyetçilik ölmez bir fikir ve yüzlerce yüzyılın muhassalasıdır.    Komünist rejimdeki Rusya'da Troçki ile Yahudiler'in, Stalin'le Gürcüler'in tasfiyesinde Rus  milliyetçiliğinin şuuraltı hamlesini görmemek için kör olmak lâzımdır. Komünizm milliyetçiliği  reddediyor idiyse Kızıl Çin neden Rusya'dan toprak istiyor? Neden tarihî miras diye, bir zamanlar kısa  bir süre ele geçirmiş olduğu topraklarda hak iddia ediyor?  www.atsizcilar.com    Sayfa 34 

  Tarihî mirasın sözü mü olur? Bu bir milliyetçilik terimi değil mi? Nüfusu fazlaysa onları neden Rusya'ya  yollayarak Sovyet vatandaşlığına kabul ettirmiyor? Çin veya Sovyet vatandaşı olmak arasında ne fark  var?    Komünist nazariyatına göre fark olmamak gerek ama oluyor işte..... Çünkü milliyetçilik ana sosyal  kanundur. İnsanlar var oldukça milletler ve bunun sonucu milliyetçilikler de var olacak ve milletler,  zaman zaman, millî çıkarlar yüzünden çatışacaktır.    Bu, böyle olduğu halde, türedi bunları bilmezlikten gelir. Çünkü satılmıştır. Ya dışardan beslendiği için,  yahut işlediği ağır bir suçun belgeleri kendisini oynatanların elinde olduğu için görmemezlikten  gelecektir. Artık ipliği pazara çıktığı, kime uşaklık ettiği belli olduğu halde direnecek, tepinecektir.  Tepinmeye mecburdur. Aldığı direktife göre kılık, fikir, taktik değiştirecek; dün burjuva diye sövdüğü  Namık Kemal'i bugün sosyalist diye göklere çıkaracak; dün kara dediğine bugün ak demekten  utanmayacaktır. Utanmak da nedir? Burjuva uydurması değil mi?    Yıllardır memleketimizde uygulanan yanlış, yetersiz, hattâ olumsuz öğretimin sonu olarak yetişen  manevî değerlerden yoksun, kafası iyi işlemeyen ve hepsinden kötüsü "rahat" ve "kolay kazanç"  ardındaki maddeci nesil, bu materyalist balonlara pek çabuk kanmaktadır. Onların ağzında da sosyal  adaletten başka lâf yoktur. "Sosyalizmden başka kurtuluş yolu yoktur" tekerlemesiyle bütün çapraşık  davaları çözüveren bu zavallılar, birçok yerlerde, kendisine verilen toprağı yine ağaya devrederek  gönül rızasıyla ırgat durumuna geçenlerin nedeni, niçini üstünde beyin yoramamaktadır. Sokağın ve  kırların sefaletinden lüks konağa alındıktan sonra konfora dayanamayarak yine sokağa kaçan çingene  kızının ruhî durumunu düşünmeden hüküm verenler gibi, bu zavallılar da yüzlerce yıllık alışkanlık,  gelenek, zaruret ve ruhî durum gibi âmilleri hesaba katmadan sihirli değnek masalıyla avunup  avutmaya çalışıyorlar.    Hele bir sosyalizm ilân olunsun her şey güllük gülistanlık, öyle mi? Öyleyse yüz binlerce insan neden  ölümü göze alarak sosyalist ülkelerden kapitalist ülkelere kaçıyor? Neden hâlâ dünyanın en ileri  ülkeleri kapitalistler tarafında? Kuzeyin ileri ülkelerindeki sosyalizmin (yâni sosyal demokratlık yahut  Hıristiyan sosyalistliğin) türedilerin ileri sürdüğü sosyalistlikle adaşlıktan başka ne benzerliği var? O  ülkeler önce ilerlediler, sonra sosyalist oldular. Başlarında hâlâ kıralları, şatolarında hâlâ kontları ve  baronları var. Ama herkes bolluk içinde ve bahtiyar. Çünkü bu, tarihî bir gelişmenin sonucudur. Türedi  ise önce sosyalizmini (hem de nasılını) ilân edip sonra gelişmek istiyor ama olmuyor işte. Tabiatın  olduğu gibi toplumun da kanunları var: Çocuk kuvvetlenir, sonra yürür. Önce yürüyüp sonra  kuvvetlenmez.    Türk milletinin dâvası yüksek millî şuur ve millî inanç, yâni kuvvetli milliyetçilik içinde başarılacak  dâvadır. Milliyetçilik yâni Türkçülük ilkeleri içinde akıl, bilgi ve metotla çalışarak sonu getirilecek bir  konudur. Sihirli değnek dâvası değildir. Cumartesi günleri de tatil yaparak, genel evler kurarak ve  turistlere hoş görünerek çözülecek dâva değildir. Memlekette ne kadar beyinsizin öttüğünü anlamak  için cumartesi tatili ve genel ev teklifi gibi ahmaklıklara (aynı zamanda ahlâksızlıklara) bakmak ve  demokrasinin düştüğü sefaleti görerek toparlamak lâzımdır. İş başındakilerin "Demokrasi elden  gidiyor" naralarından ürkmeyerek tedbir almaları, her işin başına o işin uzmanını getirmeleri,  demokratik metotların vatan düşmanlarını koruyan aksaklıklarını pek yürekle gidermeleri, gerektiği  zamanla yozlaşmış kurumları koparıp atmaktan çekinmemeleri lâzımdır. Yoksa bu sosyal yüzsüzlük  www.atsizcilar.com    Sayfa 35 

  sürüp gidecek, Türkiye'yi bilinmeyen ve istenmeyen yönlere doğru iterek önümüzdeki yüz yıl için  büyük millî felâketlere yol açacaktır.    Ötüken, 14 Kasım 1964, Sayı: 11     

SENİN SEVİYEN BU MU? 
   Sen Üniversiteli misin? Öyleyse kafan olgunlaşmış, duyguların ölçülenmiş, bütün varlığınla bir  şahsiyet, bir vatandaş olmuşsun demektir. Üniversiteli, aydın adayı demektir. Bütün mevkilerin  yarınki adayı demektir. Hatta şimdiden aydın demektir.    Üniversiteli her şeyden önce yüksek öğrenime ulaşmış bir insan olarak hoş gören, hakkı tanıyan,  vicdan taşıyan insan demektir. Biliyorsun ki vicdan diye içimizdeki doğruluk, insaf ve acıma duygusuna  derler.    Üniversiteli seçkin bir yurttaş, en azından seçkin yurttaş adayıdır, İlk görevi didinip çalışmak, bir  baltaya sap olmak, milletin kendisine verdiklerini ödeyerek tüketici olmaktan çıkıp yaratıcı olmak  durumuna girmektir. Şüphesiz senin de eğlenmeye, dinlenmeye, sevmeye, öfkelenmeye, hicvetmeye  hakkın vardır. Fakat sen bunların hepsini efendice yapmaya mecbursun. Eğlencen hamal gibi,  dinlenmen hayvan gibi, sevmen külhan gibi olmaz. Öfkelenip hicvettiğin zaman bile asaletini  korumakla görevlisin. Hicvin ve öfken Çeşme meydanıvarî oldu mu sana Üniversiteli değil, sadece  "seviyesiz" denir.    Türkiye bir aşırı hürriyetler ülkesidir. Onu kötüye kullanmamak bir seviye meselesidir. Hazinenin  içinde olup çalmamak, silâh yığınları üstünde oturup adam vurmamak, yetkilere sahip olup hak  yememek sadece seviye meselesidir.    Sen, bu fazlasıyla yerilen hürriyetleri kötüye kullanmazsan seviyeli olduğunu ispat etmişsin demektir.  Hürriyeti kullanmanın dozunu kaçırmak hiç de iyiye alâmet değildir. Dozu kaçırılan hürriyet  başkalarını rahatsız eder. Terbiye başkasını rahatsız etmemektir. Eden, ilkönce medenî insan  vasfından yoksun demektir. Sen medenî misin? Üniversiteye kadar geldiğine göre öyle olman lâzım.  Medeniysen hoş görecek, beğenmediğin fikirlere ve insanlara katlanacaksın. Biz toplu halde  yaşayanlar hoşlanmadığımız pek çok şeye katlanmaya mecburuz. Meselâ senin o devrik cümleli  konuşman, o gürültülü ve sırıtkan konuşman, kadın gibi sakız çiğnemen, hatta suratın, yürüyüşün,  kılığın, kıyafetin ve her şeyin de benim hoşuma gitmiyor. Hoşuma gitmiyor değil iğreniyorum. Fakat  katlanıyorum. Yalnız duygularıma tutsak olsam, bu tiksinmeyle seni hemen öldürmem lâzım. Fakat  duygularımla değil, kafamla hareket ediyor ve senin de günün birinde adam olacağını umuyorum.    Üniversitelisin değil mi? Öyleyse hoş görecek ve terbiyeli olacaksın. Terbiyeli insanın tiksinmesi bile  terbiyesizin sevgisinden daha güzeldir. Oysa ki sen beğendiğine ıslık çalıyor, beğenmediğine yuh  çekiyorsun. Bu, medenî ve terbiyeli, hele kültürlü insanın değil, terbiyesiz ve gerinin işidir.    Herkesi beğenmeye mecbur değilsin. Kimse de değildir. Fakat her duygusunu hemen açığa vurmak  küçük çocukların kârıdır. Küçük çocuk ilkel bir yaratıktır. Bu davranış onda hoş kaçar. Fakat yirmisini  www.atsizcilar.com    Sayfa 36 

  aşmışlarda iğrenç olur. İnsan terbiyesi, aile terbiyesi, meslek terbiyesi, millî terbiye diye kavramlar  vardır. Bizim millî terbiyemizde yaşça ve mevkice büyük olanlara karşı terbiyeli davranmak şarttır,  vazifedir.    Başbakanı sevmeyebilirsin. Düşman da olabilirsin. Nefret de edebilirsin. Bunların hepsi senin  hakkındır. Üstün hürriyetler ülkesi olan Türkiye'de bunlara kimse bir şey diyemez. Fakat okuluna  konuk gelen birisine yuh çekersen sana sadece seviyesiz denir. Bu seviyesizlik medenî insanların değil,  palikaryaların işidir. Evet sen bir seviyesizsin. Aldatılmış, kandırılmış, satın alınmış bir seviyesiz. Seni  satın almak için cebine birkaç para koymaya bile lüzum yok. O kadar zavallı, o kadar pespaye bir  seviyesizsin. Niçin yuh çektiğini bile açıklayamayacak kadar zekâdan mahrum bir seviyesiz.    Seni sosyalistler kandırdı değil mi, zavallı? Kapitalizmi temsil eden bir şahsa yuh çekersen vatan görevi  yapmış olacağına inandırıldın, değil mi? Bütün kültürün ve bilgin olan o Moskova'ya satılık bir iki  uşağın gazete sütunlarındaki herzelerini okuya okuya hem bilgin, hem yurtsever, hem de sosyalist  olduğunu sandın, değil mi?    Gerçekte ise sen sadece gülünç bir zavallısın. Gülünç ve iğrenç bir zavallı...    Bak, sana bundan 30‐40 yıl öncesine ait bir olayı anlatayım da kendinin kim olduğunu ve seviyeni iyi  öğren:    Bundan 30‐40 yıl önce Burdur valisi genç bir köylü tarafından öldürülmüştü. Vali tarafından işinden  çıkarılmasını haksız bulan ve işe alınma müracaatı reddedilen köylü öldürme kararını verdiği zaman  valiye bir dilekçe yazdı ve olayı anlattıktan sonra dilekçesini: "Muhterem Vali Bey, bana yaptığınız  haksızlıktan dolayı sizi öldürmeye karar verdim. Bundan dolayı beni affediniz" diye bitirdi. Sonra eliyle  verdiği dilekçe vali tarafından okunduktan sonra hem onu, hem de kendisini öldürdü.    Şu Burdurlu köylünün cinayeti bile güzelleştiren asaletiyle senin gibi bir üniversitelinin öfkesini  iğrençleştiren yuh çekme arasındaki seviye farkını anlıyor musun, başbakanı vatana zararlı buluyorsan  ona düşmanlığını erkekçe göster. Bu erkeklik, Burdurlu köylü gibi yiğitçe tabanca çekerek yapılır. Bin  kişinin arasına saklanıp yuh çekmekle değil, anladın mı komünist uşağı!..    Ötüken, 30 Nisan 1966, Sayı: 2     

AHLAKΠADALET 
   1944‐1945 yıllarında Irkçılık‐Turancılık davasından dolayı tutuklu bulunduğumuz sırada, bunun son  aylarını geçirdiğimiz Tophane'deki Askerî Cezaevinde ilgi çekici bir olay geçti: Casusluktan sanık bir er,  cezaevinden kaçıp yakalandıktan sonra prangaya vuruldu. Hayat hikâyesi şöyle idi:    Lisenin son sınıfında bir tek dersten dönerek mezun olamamış. Kendisine göre, haksızlığa uğrayarak  döndüğü bu dersin öğretmenine düşman olmuş. İstikbalinin mahvolduğunu düşünerek kendisini  mahvetti diye telâkki ettiği öğretmene karşı düşmanlığı kin haline gelmiş. Kin burada da durmamış.  Öğretmenden öğretmenin mensup olduğu topluma, yani Türk milletine sıçramış. Talihsiz, aynı  www.atsizcilar.com    Sayfa 37 

  zamanda iradesiz ve şüphesiz ahlâksız olan bu genç, Türk milletine düşman olunca kendi istikbalini  mahveden bu milletten intikam almaya karar vermiş. Askere alındığı zaman, kültür seviyesi dolayısıyla  kendisini 1. Ordu Karargâhında yazıcılığa kadar getirmişler. Ordunun bütün gizli yazışmaları, çift aylı  tezkereler hep elinden geçtiği için bunların kopyalarını çalarak, sırf Türkiye'ye kötülük olsun diye,  önce Alman konsolosluğuna, onlardan yüz bulamayınca da Rus konsolosluğuna götürmüş. Ruslar  tabiî, mal bulmuş Mağribî gibi kabul ettikleri bu gençten bir hayli faydalandıktan sonra durum  anlaşılarak genç yakalanmış.    Bu acıklı olaydan çıkan sonuç şudur: İnsanları en çok çileden çıkaran şey haksızlığa uğramaktır.  Tepkiler, haksızlıklarla orantılı olarak derece derece serttir. Bazen de tepki yeni bir haksızlık olarak  ortaya çıkar. İstikbali mahvolan gencin vatana ihaneti gibi.    Bunun birçok örneklerini yakın tarihimizde de görmüşüzdür. İttihat ve Terakki Fırkası'nın rezilce  haksızlıkları, muhtelif partilerden bir çoklarını vatan ihanetine sürüklemiş, bu ihanet edenler arasında  kültürlü, aydın, hattâ bilgin kimseler de bulunmuştur. Haksızlığa uğradığı için vatana ihanet eden  adamın mazur görülecek hiçbir tarafı yoktur. O yine bir haindir.    Ancak onun bu ihanetinde onu ihanete zorlayanların da suçu vardır.    Nasreddin Hoca fıkrasında olduğu gibi önündeki çukuru görmediği için çukura düşen suçlu, fakat o  çukuru oraya kazan da yine suçludur.    Herkesin çok sağlam karakterli, yüksek ahlâklı olmadığı bir gerçektir. Yüksek karakterli insanlar hangi  şartlar içinde kalırlarsa kalsınlar yurtlarına ihanet etmezler. Fakat karakteri zayıf olandan sinirleri zayıf  olana kadar derece derece birçok insanlar ihanet etmeseler bile topluma küserler, köşeye çekilirler,  bir ruh hastası olarak yurt için ebediyen kaybedilmiş insanlar haline gelirler. Onların bu duruma  gelmelerine sebep olanlar suçludur. Memlekete fenalık etmiş kimselerdir.    Bu yazı peşrevinden maksadım henüz kanayan yara olan bir konuya değinmek. 1500 Harbiyeli  hakkında, hele bunların içinde hapis hayatı yaşayan talihsizler hakkında birkaç söz söylemektir.  Onlardan gazete sütunlarında biraz bahsolunduktan sonra bermutat hepsi unutuldu ve boynu bükük  1500 genç kendi kaderleriyle baş başa bırakıldı.    Şimdi ben burada, vaktiyle bir askerî okuldan tardolunmuş ve üniformayı çıkararak başıbozuk elbisesi  giymenin ıstırabını tatmış bir insan olarak bu eski Harbiyelilerin, kimse tarafından bilinmeyen, fakat  ölçmek kabil olsa göklere kadar yükseleceği belli bulunan ıstırabından bahsetmek istiyorum.    Kendi maceramda ben, Türk kanunları bakımından haksızdım. Türkçü ve ırkçı olduğum için, Türk  üniforması taşımasına rağmen Bağdatlı bir Arap olan Birinci Mülâzım Mesut Süreyya'ya selâm  vermeyi reddettiğim için tardolunmuştum.    Fakat bu 1500 eski Harbiyelinin durumu büsbütün başkadır. Onlar "emre itaat" prensibi ile, arkadaşlık  ve mertlik zihniyeti ile yetiştirilmişler, arkadaşlarını yalnız bırakmayı en büyük utanç saymışlardır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 38 

  Alarm verildiği zaman bu 500 genç, silâh başı edecek yerde her biri bir bucağa sıvışıp kaçsaydı acaba  makbul mü sayılacaklardı? Bugün subay olmaya lâyık görülmeyen bu çocuklara o zaman takımlar ve  taburlar emanet edilebilecek miydi?    21 Şubat'ın da, 20 Mayıs'ın da olacağı biliniyordu. Burada bir suçlu varsa bu 1500 çocuk değil,  ayaklanmaların yapılacağını bildiği halde tedbir almayan, Talât Aydemir'le yakınlığı olanları Harb  okulunda ve Ankara'da bırakan o zamanki hükümettir. Ortada elle tutulur bir delil yokken Talât'la  yakınlığı olanları uzaklaştırmanın antidemokratik olduğunu söylemek pek çocukça olur. Mahkemenin  beraat ettirdiği gençleri Harb okulundan çıkarmak çok mu demokratiktir? Yıllardır sivil zihniyetin  dışında, disiplin ruhu ile yetişen bu gençleri alabildiğine hürriyet içinde yaşayan üniversitenin  şurasında, burasındaki boşluklara, gediklere yerleştirerek görev yaptığına inanmak bile bile  aldanmadan başka bir şey değildir. Bunlar arasında maddî imkânsızlık dolayısıyla yüksek öğrenimini  bırakanlar da bir haylidir ki bu da ayrı bir toplum yarasıdır. Fakat hapiste olan Harbiyeliler, daha  büyük bir yaradır. Bütün siyasî davalarda olduğu gibi piyango onlara isabet ettiği için içerdedirler.  Aralarında orta öğrenimini büyük güçlüklerle yapan, tahsil parasını sağlamak için tatillerde, hatta okul  sürelerinde, akşam vakitleri çalışarak Harb okuluna kadar yükselenler vardır. Şimdi bu Harbiyelilerle  azgın bir denizde saatlerce yüzerek karaya ulaşan fakat bastığı toprak parçasının çöktüğünü gören bir  insan arasında ne fark var? Bunlar ne kadar güçlük, ne kadar sıkıntı ile yüksek öğrenime kadar  yükselmişlerdir! Başlarına gelen felâketin kendilerini çökertmesi, ruh bakımından sarsıntıya  uğramamaları, toplum için kaybolmamaları başlıca bir kaygı olmak lâzımdır. Adalet karşısında herkes  eşittir demek eski bir Harbiyeli ile bir hırsız eşittir anlamına gelmez.    Adaletin, bugünlerde sözü çok edilen sosyal adaletin yanında bir de ahlâkî adalet vardır ki, herkesin  seviyesine ve yurda yararlılığına göre muameleye tâbi olması demektir. Vicdanların ve mantığın kabul  ettiği gerçek adalet de budur.    Türkiye bir intikal çağında olduğu için bir takım haksızlıklar oluyor, ıstıraplar çekiliyor, birçok insannın  geleceği karanlığa gömülüyor, çirkin işler yapılıyor. Diyelim ki bunlar, kaçınmak mümkün olmadığı için  yapılıyor.    Fakat bir de önlenmesi elimizde olan şeyler vardır ki onları yapmamak millî bir suç olur. İnsanları  kendi devletinden soğutan her haksızlık millî bir suçtur. Bugünlerde böyle bir davranış Balıkesir  Cezaevindeki 21 eski Harbiyeliye karşı yapılmıştır. Bu 21 kişi, normal bir cezaevi olan bu binada,  yaklaşan tahliyelerinden sonra girmeyi tasarladıkları fakülteler için fikrî hazırlık yaparak, okuyarak  ıstıraplarını azaltmaya çalışıyorlardı. Birdenbire gelen bir emirle Bigadiç, Sındırgı, İvrindi, Dursunbey  ilçelerine beşer kişi, Kepsut'a bir kişi olmak üzere dağıtıldılar. Sebep bir disiplinsizlik yapmaları değil,  yeni infaz kanununa göre Balıkesir Cezaevinin yalnız hırsızlara tahsis olunması...     İnsâfin o yerde nâmı yok mu?    Hırsızlar yani ahlâksızlar müşahede altında bulundurulacak diye ihtilâlciler yani yiğit kişiler, yahut  buyruğa baş eğen askerler yani ahlâklı gençler gayri sıhhî, gayrî insanî yapılara dağıtılacak. Hele  arkadaşlarından ayrılarak Kepsut'a tek başına gönderilen o garip genç kim bilir hangi it uğursuzların  yanında çile dolduracak.    www.atsizcilar.com    Sayfa 39 

  Bunlardan Bigadiç'e gönderilen beş kişi iki buçuk metre çapındaki bir odaya tıkılmışlardır. Şahane bir  odadır. Türlü haşarat yetmiyormuş gibi kene bile vardır ve fareler yatakların üzerinde gezinmektedir.  Rutubetten perişandırlar. Küçücük odada soba kuracak yer yoktur. Beş yatak, beş bavul bu izbeyi  tamamen doldurmaktadır. Ufak bahçelerinden bir su akmaktadır. Hayvanların da ortak olarak içtiği bu  suyu her ihtiyaçları için kullanmaktadırlar. İçtikleri su da budur. Doktorun yaşanmaz diye rapor verdiği  bu yerde bu gençlerin yatmasına vicdanlar nasıl razı oluyor? Burada, en iptidaî şartlar içinde doğup  büyüyenleri bile yatırmak kalplere eza verirken memleketin en aydın tabakasına mensup beş kişi  burada nasıl barındırılıyor?    Şu memleketin haline bakın: Vatan haini Nazım Hikmetof, Bursa'da, âdeta lüks içinde yaşatıldı.  Şehirde dolaştırıldı. Karısının oraya gelip gece kalmasına izin verildi ve Hikmetof'un veledi burada  peydahlandı.    Vatan haini Sabahattin Aliyef de Konya'da hastaneye naklolunarak aynı itibarı gördü.    Ama iş Türk Harbiyelilere gelince o zaman infaz sistemi işlemeye başladı. Soğuk ve rutubetin başladığı  bu günlerde bu 21 genci sığındıracak bir yer mi yok? 15 milyarlık bütçesi olan devlet, tesadüflerin  mağdur ettiği bu talihsizlerin sağlığını korumak, onların kaybolmasına engel olmak için birkaç bin  liralık bir masraf yaparak bunları insan gibi yaşayacakları bir binaya götüremiyor mu? Böyle bir bina  yoksa kiralanamaz mı? Bütçe imkânsızlığı mı? Mebus maaşlarına zam için 40 milyon liralık tahsisat ne  kolay kabul edilmişti!...    Bu satırlarımla Adalet Bakanına hitap ediyorum:    Sayın Bakan: Büyük vaadlerle iş başına gelmiş bir hükümetin üyesisiniz. Bir haftada üç maddelik bir  kanun çıkararak bu çocukların tahliyesini sağlayamaz mısınız? Bu gençlerin millet ve vatana  bağlılığından kimsenin şüphesi olmazsa da uğradıkları haksızlıklar dolayısıyla yarın aralarından birkaç  sapıtmış kimse çıkarsa bunun günahı onları bu hale getirenlerle son aylarını o berbat yerlerde  geçirmek emrini verenlerde ve bu arada sizde olacaktır....    Bu çocukların gizli kalmış ıstırapları, yüzyıllardan beri çekilenlerin bir özetinden başka bir şey değildir.  Ufak bir himmetle bunları dindirmek mümkünken bunu yapmayıp da tıpkı dalaşan köpekler gibi  insanların birbirini yemekle ömür tüketmesi, bunu görev sayması insanlık için yüz karası bir  kepazelikten başka bir şey değildir.    İnsanlığı utanç haline getirenler utansın.    Ötüken, 22 Kasım 1965, Sayı: 23                www.atsizcilar.com    Sayfa 40 

 

MİLLİ SAVUNMA GÜCÜNÜN YOK EDİLMESİ 
   Milli Savunma gücünün biri maddî (yani insan ve silah), biri de manevî (ülkü ve ahlâk) olmak üzere iki  temele dayandığını herkes bilir. Maddî temel unsurları göze görüldüğü için bunu ölçüp tartmak  kolaydır. Şu kadar yüz bin askerimiz, şu kadar uçak ve tankımız var demek mümkündür ve bununla  övünmek, geleceğimizin sağlanmış olduğunu hesaplamak kabildir. Fakat manevî unsur gözle  görülmez. O ancak kesin sonuç alanında kendisini belli eder. Onun değerini, gücünü, neler  yapabileceğini, kesin sonuç alanından önce yalnız uzman "ülkü mühendisleri" hesaplayabilir.    Maddî unsuru hazırlamak kolaydır. Bir millet her zaman askerini hazırlayıp kendi fabrikalarında  yapacağı, bu mümkün değilse yabancı fabrikalara yaptıracağı silâhlarla onu donatabilir. Bu iş kısa bir  zamanda da yapılabilir.     Manevî unsur hazırlamaksa o kadar kolay değildir. İnsanların kafasına bir düşünceyi, gönlüne bir  sevgiyi sokmak için çok uzun zaman ister. Bunun hazırlığı okul ve ailede başlar. Ailelerin bunu  başaramayacak kadar aşağılık olduğu ülkelerde ise okulun görevi iki kat ağırlaşmıştır.    Okul demek öğretmen ve program demektir. Milli sevgiyle tutuşmamış öğretmenle, milli kültür ve  sevgi yerine beynelmilel kültür ve insan kardeşliği fikrini vermeyi amaç edinmiş programlarla hiçbir  şey olmaz. Milli kültür, milli ülküyü ve milli düşmanları öğreten kültürdür.    Çocuk daha ilkokulda "Büyük Türklük" düşüncesiyle yetiştirilir. Siyasî sınırlar dışında şu kadar Türk  olduğunu öğrenir. Onları kurtarmanın kutlu bir dava olduğu onun gönlüne ateşten harflerle yazılır.  Anayurdu sömürmekte olan Rus ve Çin'in milli düşman olduğu öğretilir.    Böyle yapılmaz da çocuklar sosyalist ve hümanist safsatalarla, bütün insanların kardeş olduğu  masalıyla yetiştirilirse bugün örneklerini tümen tümen gördüğümüz bir ahmaklar yığını peydahlanır  ve on Türk büyüğünün adım saymaktan âciz olan güruh tanınmış artistlerle profesyonel futbolcuların  adını bülbül gibi saymakta eşsiz bir kabiliyet gösterir.    Bu kötü sonuçtan sorumlu olan Turancılıktan ödü patlayan korkaklara hitap ediyorum: Elbette  Turancı olacaksın. Türk olduğun halde Turancı değilsen adam değilsin demektir. Türk'ün yanlız millet  olduğunu bilmiyorsan, buna rağmen tutsak soydaşlarını kurtarmak ülküsü ardında değilsen  hayvandan farkın yoktur. Çünkü insanı insan yapan, yani hayvandan ayıran ancak büyük  düşüncelerdir. Kazanç ve refah, iktisadî kalkınma gaye değildir. Bunu gangsterler de ister. İktisadî  kalkınma Türk ırkını büyük ve kutsal savaşa hazırlamak için nihayet bir vasıtadır.    Anayurdun yakılıp yıkılacak, Türkler yok edilecek, sen burada "biz 32 milyonun refahı için çalışıyoruz"  deyip tekerleme savuracaksın. Düşmanın yok mu? Ölmüşsün demektir. Büyük düşünceler için ölümü  göze alamıyor musun? İnsanlıktan çıkmışsındır. Yanı başında veya içinde senin kuyunu kazmakta  olanları göremiyorsan zekanı kaybetmişsindir.    Korkmak ne demek? Korku hayvanı bir duygudur. Kendini bir ülküye vermiş olan insan ve millet hiçbir  şeyden korkmaz. 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 41 

  "Maceradır" diye milli ülkü tahrip edile edile bugün elde ne kaldı? Okullarda çocuklara telkin edilen  Atatürkçülük bile gayrisamimî bir tören durumuna getirilip kızılların ağzına sakız verildi.    Milli ülkü tektir, değişmez. Adı Türkçülüktür. Buna yapışmadıkça, bunu okullara sokmadıkça, basında  ve yayında Türkçülük düşmanlığına son verilmedikçe sonumuz karanlıktır.    Türk milleti bu demokratik tepişmelerle mi kurtulup yükselecek? Mezhep ve din haline gelmiş  particiliklerle mi kalkınacak? Yanı başımızdaki müttefikimiz, Avrupa'nın veledi zinası olan Yunanistan,  topraklarımıza gözlerini dikmiş, Batının kendisini desteklemesinden, bizim uyuşukluğumuzdan  faydalanarak Megalo İdea'ya doğru adım adım ilerlerken biz ne yapıyoruz? Sadece "olayları dikkatle  izliyoruz".    Milli savunmanın manevî unsuru Türkiye'de yıkılıp yakılmaktadır. Bazı fakülte ve yüksek okullar solcu  züppelerle doludur. Bunlarla uğraşan, bu meseleleri düşünen bir makam, olayların tehlikesini açıkça  söyleyen bir kimse yoktur. Herkes iyimserdir. Herkes neşelidir. O kadar ki memleketimizde Ruslara  yaptırılacak yedi büyük tesisin biri votka fabrikası olacaktır. Memlekette zekâ ve şuurun nereye  düştüğünü görüyor musunuz? Yalnız şu votka fabrikası bile bir devleti batırmaya yetecek kadar  dehşetli bir gaf iken bize bir şey olmayışı yine Çağrı Beğ'le Tuğrul Beğ'in mucizesi olacak: Temeli çok  sağlam atmışlar.    Milli ülkü, milli düşmanlık ve kutsal bencillik kafalarla gönüllere girmedikçe, milli savunmanın manevî  yönü baltalandıkça isterse 50 tümenin, 20 tank tugayın, 10.000 uçağın olsun. Beş para etmez. Önce  yürek ve inanç, sonra silâh...    Bunu sağlamak için önce memlekette bir milli ruh estirmek lâzımdır. Gözü pek, tuttuğunu koparır  bakanlar lâzımdır. Yeni kanunlar lâzımdır. Türkiye'yi yeniden kurmak lâzımdır. Bunun için de bir milli  lider lâzımdır. Milli savunma gücümüzün manevî unsurunda bugün bilerek ve bilmeyerek yapılan  yıkmanın önüne geçilmelidir. Geçilmezse ne olacağı bellidir.    Korkunç silâhlarına, elverişli coğrafya şartlarına ve 15 milyon nüfusuna rağmen manevî unsurdan  yoksun olduğu için tüfek patlatmadan Almanya'ya teslim olan Çekoslovakya ile manevî unsurunun  sağlamlığı sayesinde koca Rusya'ya karşı eşit şartlarla savaşan 3 milyon nüfuslu Finlandiya'yı  düşünmek, düşünebilen kafalar için kâfidir.    Ötüken, 1965, Sayı: 23     

             
www.atsizcilar.com    Sayfa 42 

 

IŞIK 
   Korku ve şaşkınlık içinde yaşayan ilk insanın biricik dostu ışıktı. Çünkü onun sayesinde yiyeceğini  bulabiliyor, onun yardımıyla düşmanlarından kurtuluyordu. Işıksızlık onun için korkunç bir şeydi. İnsan  muhayyelesinin bulup yarattığı, nesilden nesile göçürerek günümüze kadar ulaştırdığı ne kadar fena,  yabanî, tehlikeli şey varsa hepsi karanlıktan doğmuştu.    Eski büyük dinlerin bazılarında kâinat ışık ve karanlık diye iki büyük parçaya ayrılıyor, iyi ve güzel olan  şey ışıktan doğuyor, iyilik yapan ve insanları yaratan Tanrı da ışık Tanrısı sayılıyordu.    Ayın ve yıldızların asırlardan beri her milletin şiirinde terennüm edilmesine sebep, karanlık geceleri  aydınlatmaları idi.    Dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Goethe, ölürken, "biraz ışık, biraz ışık" diye yalvarmıştı.    Hâkim, fatih ve teşkilâtçı oldukları kadar şair ve sanatkâr da olan Türkler; buzlu bozkırların fecirleriyle  sıcak çöllerin serabını görüp bilen Türkler ışığa başka milletlerden daha az değer biçemezlerdi. Işık bu  seçkin ırkın dilinde de işlendi ve maddî mânâsını aşarak manevî bir mânâya da kuvvet verdi:  "Aydınlanmak", "Işıklanmak", "Nurlanmak" şimdi fazla olarak kalbin ve fikrin gelişmesini, büyümesini,  olgunlaşmasını da anlatan kelimeler olarak Türkçe'de yer aldı.    Işığın Türklerdeki en güzel ve manâlı hâli destanlara aksetmiştir. Gökten inen ilâhî bir ışık vardır ki,  indiği yere, Tanrının Türk ırkına vergisi olan fevkalâde bir tesir yapar, ışığın tesiriyle doğan çocuk veya  onun nesli millî bir kahraman olarak Türkleri zafer ve şeref ufuklarının birinden ötekine doğru dolu  dizgin, koşturup tarihe şanlı sayfalar yazar. Türk destanlarındaki "Kurt" ve "Işık" Tanrı'nın Türkleri  yükseltmek için gönderdiği vasıtalardır.    Bugün yine gökten inecek bir ışığa ihtiyacımız var. Ancak üçte biri müstakil olan 50‐60 milyonluk  büyük Türk milleti, tarihinin hiçbir çağında, bugünkü kadar, böyle bir ışığa muhtaç olmamıştı.    Yoksulluk ve hastalıkla, düşmanların kıyıcılığı ile, yabancıların iftirası ve sinsiliği ile, millî şuurun  kaybolması ve millî kültürün o kültürü korumaya memur edilenler tarafından kasten baltalanmasıyla  tehlikeler içinde kalan Türk milleti ilâhî ışığa hiçbir zaman bu kadar muhtaç olmamıştı.    Artık destan çağı geçmiştir. Artık gökten mucizeli ışık inmez. Bugünün mucizeli ışığını gökten değil,  kitap ve dergilerin satırlarından beklemek lâzım... Bunu biliyoruz. Yine biliyoruz ki, birçok kitap ve  dergilerin satırları mucizeli ışığı değil, felâketi ve kızıl esareti getirmek için yazılıyor. Şimdilik şu  kadarını söylüyoruz:    Bizim yeni Altın Işığımız ancak, felâket ve esaret hazırlayan bu yazılar millî şuurun selinde boğulduğu  zaman inmiş olacaktır.    Altınışık, 15 Ocak 1947, Cilt. 1, Sayı:       www.atsizcilar.com    Sayfa 43 

 

İLERİKİ İNKILÂPÇILARA 
   İnkılâp köyde olur. Köyde doğar. Köyde büyür.    Yirminci asır medeniyeti karşısında kendi muhitinin iptidailiğini ve içinde yaşadığı cemiyetin geriliğini  gören her gencin içi sızlar ve ileriye doğru hamle yapmak ihtiyacını duyar.    Gönlünde bir memleket aşkı tutuşan ve beyninde bir milliyet mefkuresi parlayan insan, yurdunu  dilediği gibi mamur ve milletini özlediği gibi yükselmiş görmek ister.    Gönlünde böyle bir imân ve beyninde böyle bir mefkuresi olan genç, seferberliğini ilân etmiş bir  istikbal ordusudur. Taarruza geçebilmesi için iki unsura ihtiyacı kalır:    Kafasını yurduna ve milletine faydalı bilgilerle silâhlandırmak.    Çalışacağı sahayı ve onu hususiyetlerini iyi bilmek. Bu itibarla her şeyden önce üzerinde yaşadığımız  toprağa ve içinde hayatımızı kazandığımız cemiyete bakmaya mecburuz. Bu toprak bizim  vatanımızdır.    Bu cemiyet Türk milletidir. Bizim milletimizdir.    Eğer biz geniş beynelmilel manasıyla bir insaniyet aşkının mevcudiyetine inanıyorsak, bu aşkın ilk  eseri asırlardan beri kimsesiz kalmış Türk milleti olmalıdır.    Eğer her cemiyet içinde ezenlerle ezilenler bulunduğuna inanıyorsak, dünya cemiyetleri içinde  asırlardan beri ezilen bir millet vardır. Türk milleti.    Eğer alnının teri ile yaşayan işçi ve çiftçilere karşı olan aşkımızda samimi isek, bütün safiyeti ve  masumiyeti ile çalışan ve ona mukabil bir sürü emperyalistin husumeti karşısında hayatına kast ile  açlığa ve sefalete mahkûm edilen mukaddes bir kütle vardır. O da Türk köylüsüdür.    Bu topraklar üzerinde ve bu milletin içinde yaşayarak bütün cehitlerin ve güzel sanatların mukaddes  kütle için olduğunu söyleyenler yalnız ve sade bizim milletimiz için duymalı, bizim milletimiz için  çalışmalı ve bizim milletimiz için yaşamalıdırlar. Çünkü buna asırlardan beri en çok hak kazanan Türk  milletidir. .    Bunları yapabilmek kin her şeyden önce şahsî menfaatlerin kuduz ihtiraslarından kurtulmak, sağlam  bîr karaktere, usanmaz bir aşka ve yılmaz bir ideale sahip ve sadık kalmak lâzımdır.    Bu imâna, bu aşka ve bu ideale sahip olmayıp da sahip görünen genç, yalnız zekâsının şarlatanlığa,  yahut babadan kalma himayeler ve ahbaplıklarla yükselen mevkiine ve yahut yakın bir istikbalde  olacağını sandığı kızıl ikramiyeli inkılâpların fırsatına ve sergüzeştine istinat edebilir.    Bu takdirde şahsî ihtiraslarının tatmini için belki bir şeyler bekler, umutlanır. Belki insanları ve  mefkureleri basamak yaparak yükselmeye kalkar.  www.atsizcilar.com    Sayfa 44 

  Belki kendini alkışlayan bir muhit temin eder.    Belki etrafındakilerin aptallık ve sersemlikle karışık hayranlığından bir şeyler bekler. Hatta tarihleri  aldatarak kahramanlar sırasına geçmek ister.    Fakat bu yüksek kumarbazların karşısında bile aldanmayan iki şey vardır.    Biri kendi vicdanları, beşerî vicdanın daimî azabı. Öteki de halkın vicdanı, maşerî vicdan.    İşte halkın ve bizim köylümüzün en büyük kuvveti ve kıymeti.    Garpta moda olan fikir cereyanları zaman zaman memleketimize de gelir. Küçük istilâlar yapar. Yeni  mefkûreciler, yeni enerjiler ve yeni kahramanlar belirir.    Fakat Türk köyleri ve Türk köylüleri bu modalardan habersizdir.    Parlak neticeli muhteşem davalı nazariyelere inanmış olanlar varsa, onlara geniş ve ıssız bir saha boş  bırakılmıştır. Anadolu köylüsünün içine girmeli ve onu bu parlak nazariyeleri anlayacak bir seviyeye  yükseltmelidirler.    Senelerden beri İstanbul sokaklarından proletaryaya ilân‐ı aşk eden gençler, eğer bu feryatlarında  samimi iseler, Anadolu'ya koşmalı, köylünün içine girmeli ve orada köylü için yalnız bir cehit ve  bıkmaz usanmaz bir aşk ile çalışmalıdırlar.    Ancak ve yalnız unutmamak lâzımdır ki, Türk köylüsü candan çalışanı çabuk anlar. Onu isli ve tütsülü  köy ocaklarının tezek kokuları içinde kendisiyle hemhâl görmek ister. Ona kendi dili ile söyler o dille  cevap bekler.    O her şeyi kendine anlatılmadan sezer. Beyninin içinde kaynaşan fikirleri, etlerinizin altında kıvranan  mimikleri, gözlerin içinde pırıldayan mânâyı çabuk anlar.    Türk köylüsüne bir şeyler söylemek, bir şeyler anlatmak ve onu kendilerine râm etmek isteyenler her  şeyden önce bu mukaddes kütlenin psikolojisini ve ideolojisini öğrenmelidirler. Çünkü Türk köylüsü  ne Fransız köylüsü kadar para düşkünü bir bezirgan ve ne de Rus mujikleri gibi aptal ve kabadır.    Onda büyük Türk tarihinin veraseti ve geçmiş asırların hayatındaki facialardan alınmış bir hayat  terbiyesi vardır. Sakin ve mânâsız görünen kabuğunun içinde derin duyuşlu ve şimşek sezişli bir ruh  yaşar. İşte bu ruh, Türk ruhudur. Yeryüzünde bu toprak üzerinde ve bu millet içinde bir şeyler yapmak  isteyenler her şeyden önce bu kütleyi ve bu ruhu okumalı ve taramalıdırlar.    O kütle ne Moskova'nın dekorlu otellerinde oturarak propaganda darülfünunlarına devam ile elde  edilen muhteşem davalı parlak nazariyeler ile öğrenilir ve ne de Paris'te ele geçen ulûm‐u siyasiye  sertifikası ile kazanılır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 45 

  Türk köylüsünü ve Türk proletaryasını Türk vatanında öğrenmek ve Türk vatanında okumak lazımdır.  Unutmamalıdır ki, bu memlekette ilk inkılâbı yapanların da muvaffakiyet sırları buradadır. Onlar Türk  köylüsünü tanıdıkları ve Türk köylüsünü Anadolu'da okudukları için muvaffak olmuşlardır.    Yoksa şehir sokaklarında savrulan naralar, renkli salonlarda yapılan münakaşalar ve nihayet bir Türk  köyünden çok daha konforlu hapishane odalarında okunan kitaplar ve ancak mahkemelerde dile  gelen tezlerle Türk köylüsü kurtarılmış olmaz.    Atsız Mecmua, 15 Temmuz 1931, Yıl:l, Sayı: 3     

KÖYCÜLÜK 
   Kerpiç temeller üstüne mermer binalar kurulamaz.    Yurdumuzun ve milletimizin büyümesi ve yükselmesi, köylerimizin büyümesine, artmasına ve  yükselmesine bağlıdır. Bunu hepimiz biliyoruz; fakat herhangi bir işin başında iken bu bildiklerimizi  tatbik etmiyoruz.    Bizde köycülüğe resmî teşkilât haricinde ilk olarak merhum Türk Ocağı başlatmıştır. Ocaklar muhtelif  yerlerde köycülük tecrübeleri yaptılar, kısmen de muvaffak oldular. Fakat bu muvaffakiyetleri  ummanın yanında bir katre bile değildir. Ocak, köycülüğü daha ziyade bir gösteriş, lüks veya süs  mevzuu gibi telâkki ederdi. Bu daha ziyade bir köycülük sevgisi gösterişinden ibaretti. Bu arada  bilhassa yapılması unutulmayan dispanser açmak, köy hastalarına bakmak ve ilâç dağıtmaktan ibaret  kalırdı. Şüphesiz bir derdi ve acısı olan insanların şükran ve minneti daha kolay ve daha çabuk  kazanılır. Ocak da gönüller fatihi olmak için bu yoldan işe başlamıştı.    Köycülükte bu da lâzım olabilir, fakat köylülerin maddî ıstırapları, köylerin derin karanlıkları,  sefaletleri, yoksullukları yanında cüce kalır.    Devlet teşkilâtında köycülük adımını ilkönce atan Dahiliye Vekâletidir. Köy kanunu, bu yolda ele gelen  ilk gönül alıcı eserdir. Bundan sonra teşkilât sahasında köycülük gelir. Fakat buna da köycülük  demekten ziyade nahiyecilik demek doğru olur. Çünkü, esas itibariyle diğerlerine ve eskilere  tamamen benzeyen yukarıdan inme bir teşekküldür. Kazadan nahiyeye iniyor ve tam teşkilli nahiyeler  yapmakla uğraşıyor. Bu hareket de şeklen köycülük gibi görünürse de asıl ve esas itibariyle aynı  prensibin eseri değildir. Yurdumuzun kurtuluşu köylerimizin kurtuluşuna bağlıdır. Şu halde birinci  vazifemiz köylerimizi kurtarmak ve yükseltmektir. Büyük Türkiye'yi köyler yaşatacak, köyler  yükseltecektir.    Bu temelleri sağlamlaştırdığımız derecede içtimaî bünyemiz kuvvetlenir. Devlet şeklimiz tunçlaşır.  Ancak o zaman ileriye doğru tam bir iman ile bakabiliriz.    Bize göre her şeyden önce ve her şeyin üstünde düşünülecek mevzu köylerimizdir. Fertlerden  cemiyetlere ve nihayet hükümete kadar herkes, her zümre ve her teşekkül kendinde gördüğü büyük, 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 46 

  küçük her cehdi ve her kuvveti köylerimiz için harcamaya, köylümüzün refahı için müesseseler  teşkiller yapmaya mecburdur.    Köy evleri kerpiç harabeler halinde iken Türkiye'de şehirler yapılamaz. Türkiye'de şehirler daimi  köylerin zararına olarak yapılır ve büyütülür. Sanayi, memleketi olmadığımız için millî istihsale faydalı  fabrikalarla dolu sanayi şehirlerimiz de yoktur    Şu halde bizde şehir, memurların, tüccarların, köylü ile tüccarlar arasındaki mutavassıtların ve daha  bilmem nelerin oturduğu yerlerdir. Yani köylünün uşakları şehirde oturur; fakat ne gariptir ki,  efendilerimiz harabelerde yaşar, onun ücretli hizmetçileri büyük şehirlerin sakinleridir. Köylerde  elektrik yapılmadan şehirleri elektriklemek doğru değildir. Köylerde millî zevkimize göre bir köy  mimarisine uygun programlı bir imar başlamadan büyük şehirlere büyük binalar yapmak caiz değildir.  Köylere radyo vermeden şehirliye radyo dinletmek haramdır.    Gübreli çirkefler köy sokaklarını bataklık yaparken, büyük şehirlerin kanalizasyonuna para harcamak  yerinde olamaz.    Köy mektepleri mahdut yerlerde ve kerpiç damlar altında bulunurken şehirlere ve hatta kazalara  süslü ve büyük mektep binaları yakışamaz.    Mevzuun esasında ve düşünme tarzının hareket noktasında fark olduğu için bu misallerin sayısını  arttırmak, her sahada muhtelif örnekler bulmak kabildir. Bizim kastımız şu şekli veya bu sahadaki  devlet tatbikatını tenkit etmek değildir. Biz bütün hedeflerimizin başında düşünülmesi lâzım gelen bir  prensibi tebarüz ettirmek istiyoruz. Bu da köycülüktür.    Fertlerden cemiyetlere, mesleklere, içtimaî sınıflara ve devlet teşkilâtına kadar her yerde her işin  başında köylerin ve köylülerimizin refahı düşünülmelidir. Bir yerde taş taş üstüne koymak istiyorsak,  bunu ilkönce en muhtaç köylerimizde yapmalıyız. Bir yere bir gölge verecek ağaç dikmek istiyorsak,  buna en çorak köyümüzden başlamalıyız. Bir yerde sıhhî bir müessese açmak niyetinde isek, bunda da  her şeyden önce köylünün ihtiyacını düşünmeliyiz.    Bugün gördüklerimize göre birinci plânda şehirlerle uğraştığımız derhal anlaşılır. Biz, köylerimizin  birinci plâna geçmesini istiyoruz. Hiçbir yerde efendinin binasından önce hizmetçilere mesken  yapılmaz. Hiçbir yerde efendimiz karanlıkta otururken ecirleri elektrik yakamaz. Bu sözlerde belki bir  parça koyu renkli fikirler ve hissiyat şiddeti görenler bulunabilir. Fakat mademki köylüyü her şeyden  üstün sayıyor ve bizim bütün muvaffakıyetlerimizin kaynağı tanıyoruz. Onu kendimizden çok  düşünmek, kendimize yani şehirlerimize bir şey yapmadan önce onun ihtiyaçlarını dindirmeye  çalışmak borcumuzdur.    Asfalt caddeler üzerinde renkli otomobillerdi ve güzel biçimli kostümler içinde geçerken hâlâ kıl şalvar  ve yamalı pabuçlarla gezen, kulağı akan yavrusunun başını pis mendillerle bağlayan, bir istida  yazdırmak için kapı kapı dolaşan köylülerimizi gördüğümüz müddetçe köycülük yapmaya mecburuz.    Bu saha geniştir. Etraflı bir program ve metotlu bir çalışma ister. İktisattan sıhhate, idareden iskana  kadar her sahada açık ve müspet bir programımız olmalıdır. Bununla kesemize ve cehdimize göre en  www.atsizcilar.com    Sayfa 47 

  lüzumlu yerlerden işe başlamalı ve vakit geçirmeden seferber olmalıyız. Köylülerimiz artık ıssızlıktan,  pislikten, öksüzlükten kurtulmalıdır, Köylere canlılık ve şenlik gelmelidir.    Köylerimizden asırlarca ileri gitmiş olan şehirlerde oturur ve eğlenirken bizim canımız, ciğerimiz, her  şeyimiz olan köylülerimizi hatırlamayı unutmayalım; belki hatırladıkça acır, acıdıkça sever, sevdikçe de  onlar için çalışmaya ve bu çalışmadan zevk almaya başlarız.    Köy mimarisi ve plânları, köy ziraati, köy sıhhat işleri, köy idaresi, köy terbiye ve eğlenceleri, köy  hukuku ve köy mükellefiyetleri ayrı ayrı tetkik edilmeli ve çalışma sahası tespit olunmalıdır. Sırası  geldikçe bu programın ana hatlarını düşünebildiğimiz kadar söyleyeceğiz. Gönlümüz öyle ister ki  mektep sıralarında her talebeden en yüksek makamlardaki büyüklere kadar herkes, her gün  köylerimizi ve onu yükseltme çarelerini düşünsün. Çünkü inkılâp ve istikbalimizin esası köylerimizdir.  Cılız ve hastalıklı köklerden büyük gövdeli ve devamlı bir ağaç yetişmeyeceğini daima hatırlamalıyız.    Atsız Mecmua, 15 Eylül 1931, Yıl. 1, Sayı: 5     

HALK VE MÜNEVVER 
   Halk münevverler için değil, münevverler halk içindir.    Geçmiş zamanlardan beri cemiyet hayatımıza bakacak olursak bu memleket münevverlerinin halkına  karşı daima az çok kayıtsız, duygusuz, beceriksiz ve hatta ekseri zamanlarda zararlı olduğunu görürüz.    Bu münevver zümre, ancak pek mahdut ve kısa süren müddetler için, de bu halka heyecanla sarılıyor,  ona birçok vaatlerle yaklaşıyor ve büyük içtimaî hareketlere kalkıyor. Tanzimat bu hareketlerin yarıda  kalmışlarından ve doğarken ölmüş olanlarından biridir.    Sonra bir meşrutiyet inkılâbı ile karşılaşıyor, halka doğru bir hareketin ve halkın ıstırap ve ihtiyaçlarına  kıymet vermeye uğraşan bir uyanışın bu münevverler arasında doğduğunu görüyoruz. O da çok  sürmüyor geçiyor ve büyük harp içinde bozularak, bu halkı aç bırakıp istismara başlıyor.    Münevverler, İstiklâl Harbimiz esnasında büyük bir insanlık ve civanmertlik göstererek halkımızla el  ele veriyor, onunla kaynaşıyor, onun kıvrandığı ihtiyaçlar içinde kıvranıyor, velhasıl onunla beraber  ağlıyor ve onunla beraber gülüyor. Gayeler ve hayatlar müşterektir. Beraber ölecekler veya beraber  kurtulacaklardır.    Münevverle halkın bu kaynaşması muvaffak oluyor ve İstiklâl Harbi gibi tarihimizin en parlak ve  yüksek sayfalarından birini yazıyoruz.    Yıllarca halk içinde kaynaşan münevver o büyük ıstırap kaynağından birçok acıklı ilhamlar almıştır.  Halkı için çalışmak ve onun için yaşamak azmindedir. Halka doğru yeni ve asil bir hareket başlıyor.    Sultanlar kaçıyor, Halifeler boğuluyor, halkı bir ejder gibi asırlardan beri istismar eden tekkelerin,  tarikatların, beyni kefenli softaların vücutları kaldırılmasa da nüfuzları kırılıyor ve zararları azaltılıyor.  www.atsizcilar.com    Sayfa 48 

  Teşkilâtı esasiye kanunumuzla halk cumhuriyetini kutluyor ve ondan sonra çıkan hukukî vesikalarla bu  inkılâbı tamamlıyor, münevverlerimizin ıstırabını gördükleri ve duydukları halkımıza karşı olan  borçlarından bir kısmını ödemiş oluyoruz.    Dün halk içinde duran insanlar bugün müsterihtir. Çünkü onun için en faydalı rejimi yapmışlar ve  onun için düşündükleri bütün hayırlı tedbirleri almışlardır.    Halkına karşı vazifelerini yaparak derin bir nefes alan münevver biraz da kendi dertlerini ve kendi  ıstıraplarını düşünmeye ve kendi refahı için çalışmaya ve uğraşmaya başlıyor. Bu onun en tabiî hakkı  değil midir?...    Münevver, belki gençlik hülyaları içinde bile düşünemediği bir refaha kavuşuyor. Münevver kendi  âlemine çekilmiş, halk ile olan alâkası eksilmiş veya kesilmiştir. Arada bir mutavassıt var: Yarım  münevver.    Bu yarım münevver eskiden beri vardır. Halk ile münevver arasındaki uçurumu bu dolduruyor.  Tanzimat'ta halka doğru gitmek isteyen münevver, muvaffak olamamış, bütün işler bu yarım  münevvere kalmıştır. O öyle bir zümre ki, halkı istismar etmesini öğrenmiştir. Az tahsilli çok zekânın  neler yapabileceğine en canlı misaldir.    En mukaddes gayelere bile kendi midesini, husyesini ve kesesini dolduracak bir vasıta diye bakıyor.    Meşrutiyet geliyor. Münevver doğruca halk ile temasa geçince bu yarım münevver asıl vazifesi olan,  kanun ve direktif dahilinde normal ve dürüst çalışma devrine başlıyor. Fakat çok sürmüyor. Münevver  halktan uzaklaşıyor ve hatta onu istismara başlıyor, en güzel vasıtası yarım münevverdir.    İstiklâl Harbi ile beraber, münevver tekrar halkın içindedir. Yarım münevverin gözü önünde ve nüfuzu  altındadır. Namuslu olmaya ve halka hayırlı yaşamaya mecburdur. Aksini yaparsa, münevver  taralından cezaya çarpılacağını biliyor.    İnkılâplar olmuş, güzel kanunlar çıkmış ve münevver kendi âlemine dönmüştür. Yarım münevvere  meydan boş bırakılmış, üstelik eline kuvvetli silâhlar da verilmiştir. Halkın henüz yabancısı olduğu  kanunları tatbik edecek ve halkı henüz hiç bilmediği ve pek acemisi olduğu siyasî hayata alıştıracaktır.    Yarım münevver her şeyi kendi arzularına ve menfaatlerine göre tefsir ediyor. Her şeyi kendi refahı,  kendi serveti ve kendi obur ihtirasları uğrunda kullanıyor ve harcıyor.    En temiz eserler ve en güzel kanunlar bu yarım münevverin elinde halk için zararlı ve korkunç birer  vasıtadır. En şaheser örneğini kazalarda gördüğümüzü bu yarım münevver en büyük halk ve inkılâp  düşmanıdır. Çünkü o severken zehirleyen, iyilik yaparken aldatan ve yutmakla doymayan bir  canavardır.    Güzel işler yaptığından emin olarak kendi âlemine dönen münevver aldanıyor. Kuzularını kurda  emanet etmiş bir çoban kadar bedbahttır. Onun güzel heyecanları ve güzel eserleri ne kirli ellerde ve  ne fena tatbik oluyor. Halkın ıstırabı artıyor. Halk için için ağlıyor. İniltisi duyulmaya başlıyor.  www.atsizcilar.com    Sayfa 49 

  Münevverde aldanmış bir adam hiddeti ile canlı bir uyanış var. Kuzularını kurtlara emanet etmenin  fenalığını anlamış ve fazla bir hodbinlik ile kendi âleminde bir refaha çekilmenin hatasını duymuştur.  Bu uyanmanın en güzel eseri olarak Halkevlerini görüyoruz. Münevverlere seferberlik var.  Münevverler, yine halkın içine girecek onu ıstırabına eş ve ihtiyaçlarına kardeş olacaktır. Münevver  halk içinde ve halk için çalışmaya başlıyor.    Halka müjde veriyorum. Münevverler sana geliyor. Onun bir sözü vardır. "Büyük adamlardan zarar  gelmez." der. Bununla kastettiği münevverdir.    "Kanunları bilenler kurt, bilmeyenler de kuzudur. Kurt kuzuyu her zaman yer." diyen yine bu halktır.  Bu temsil ile de yarım münevveri anlatmak ister. İşte ona müjde veriyorum. Büyük adamlar geliyor.  Sırtındaki kurtları yok etmeye, seni yarım münevverin elinden kurtarmaya geliyor. Çok istiyoruz ve  diliyoruz ki, artık bu halka doğru gidiş devamlı ve tam imanlı olsun. Bu güzel kaynaşmayı da yarıda  bırakıp kendi keyfimize ve uykumuza dalmayalım. Halkımızı yine yarım münevverin eline  bırakmayalım.    Atsız Mecmua, 15 Şubat 1932, Yıl: 1, Sayı: 10     

BİZ NE İSTEDİĞİMİZİ BİLİYORUZ 
   Ne istediğini bilmeyen yani programsız, plânsız olan insan gibi ne istediğini bilmeyen milletin de  güçlükler, başarısızlıklar ve bozgunlarla karşılaşacağı muhakkaktır. Hele günümüzde milletlerin dörder  veya beşer yıllık plânlarla kalkınma ve güçlenme savaşı yaptıkları bir sırada ne istediğini bilmemenin,  şuurunu kaybetmekle eşit bir felâket olduğu meydandadır.    Tabiî, plân ve program derken, kalkınma derken, bunun yalnız maddî yönünü kastetmiyoruz. Ülküsüz  maddecilik insanları hayvanlığa götüreceği için, kalkınmanın manevî tarafını da birlikte ele alıyoruz.    Milletimiz tarih boyunca plânlı, istekli ve ülkülü yaşamış, ülkü olarak büyük devlet, yasa düzeni ve  cihan hâkimiyeti fikirlerini benimsemiştir. Yalnız Orta Asya'da yaşadığımız çağlarda Mançurya ile  Hazar Denizi arasındaki bölgeyi tek yasa altında birleştirip düzen kurmak Türk'lerin değişmez  amaçlarıydı. Bu sınırlarda ileri gitme ve geri kalma olsa da cihana hâkim olmak düşüncesinde hiçbir  değişiklik olmazdı.    Selçuklularla birlikte Önasya'nın alınmasından sonra ise hedefler değişmiş, eski cihan hâkimiyeti ve  büyük devlet düşüncesi Kızılelma adını almıştı. Osmanlı fütuhatının nasıl büyük bir devlet plânına  dayandığı gittikçe daha çok gün ışığına çıkmaktadır.    Bundan ne kazandık diye sorulabilir.    Tarihin diri ve yiğit milleti olduk. Azlık olmamıza rağmen çokluklara hükmederek büyük devlet kurduk.  Büyük devletin tabiî sonucu olarak büyük kültür ve medeniyetler yarattık. Yüzyıllarca, dünyanın geniş  bir bölgesinde düzen kurup yasanın hâkimiyetini sağladık. Savunmaya geçtiğimiz bu geniş toprakları  bir hattan bir hatta koruyarak yok olup tarihten silinmeyi önlemiş olduk. Dahası ne?  www.atsizcilar.com    Sayfa 50 

  Ne kazandık diye sorunca her nesneye bir kulp takmak mümkündür. O zaman da sorulabilir: Eski  Yunan medeniyeti oldu da ne oldu? Bugünkü teknik ilerlemeye Yunan felsefesinin ve sanatının ne  etkisi olmuştur? İnsanlar nasıl olsa bu seviyeye ulaşacaklardı.    Fakat bu düşünce temelinden sakattır. Bir milletin bin yılda on yıl yüksek yaşaması bile bir kazanç ve  övünçtür.    Günümüzde ise Türk milleti plansızlığın, ülküsüzlüğün dağınıklığı içindedir. Uygulanmakta olan beş  yıllık plânlar işin yalnız maddî tarafına aittir. Kalkınma düşüncesi millî bir ülküyle mânâlandırılmadıkça  kısır kalmaya mahkûmdur.    Beşer yıllık üç plânın da yüzde yüz başarı ile sonuçlandırıldığını kabul etsek bile; bu kalkınmış, İsveç  seviyesine çıkmış memleketin, eğer bir millî ülküsü yoksa, geleceğine güvenle bakılabilir mi?    Zengin, kültürlü ve sağlam yapılı olduğu halde, hayatta isteği kalmamış olduğu için intihar eden  insanlar gibi, gayesiz milletler de ölüme mahkûm değil midir?    Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık söylenmekte ve bunun acılığı, millî başarısızlığa  uğradığımız zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konusunda, Birleşmiş Milletlerdeki son  başarısızlık sırasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O  zaman Gürsel: 'Yunanlılar Kıbrıs'ı, Bulgarlar Trakya'yı, Ruslar Kars'ı istiyorlar. Biz ne istediğimizi  bilmiyoruz" demişti.    Buradaki "biz" zamiri şüphesiz Türkiye'nin resmî çevreleri, resmî sorumluları anlamında kullanılmıştır  ve bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî bir program yoktur. Siyaset bilgisi  onlara göre "idarei maslahat" tır. En büyük zekâ, köylü kurnazlığı ile karşısındakini kısa bir süre için  aldatabilmektir. Bir tehlikeyi iki üç yıl geriye atmak bir zaferdir. Oysa ki Türkiye'de ne istediğini bilen  bir zümre vardır. Bu zümre Türkçülerdir ve bütün Türklerin tek devlet halinde birleşmesini istedikleri  için, yerine ve zamanına göre maceracılık, emperyalistlik, faşistlik ve kafatasçılıkla suçlanmaktadırlar.    Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden beri Megalo İdea yani Bizans İmparatorluğunun  diriltilmesi düşüncesinin ardında koşarken, dağınık ve geri Arap İran Körfezinden Atlas Denizine kadar  Arap Birliği isteğinin arkasında iken, Afrika'nın eni çelimsiz devletleri kendilerine göre birer dış hedef  gözetirken, geçmişin nice büyüklüklerinin mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten  alıkonuyor ve bunu dış düşmanlar değil, Türk aydını olarak bilinen bir güruh yapıyor.    Bu uyuşuk güruh siyasî bir paratoner olan "yurtta barış, cihanda barış" formülünü bir hayat prensibi  diye benimsemek istiyor.    Peki ama senin dışarıda gözün yok diye başkalarının da sende gözü olmayacak mı sanıyorsun budala?  İşte örnekleri ortada: Sen uyuşuk uyuşuk oturduğun için, milletine dış hedef göstermediğin için  başkaları seni dış hedef olarak gösteriyor ve Kıbrıs'tan sonra sıranın İmroz'a, İstanbul'a ve Ege'ye  geleceğini açıkça söylemekten çekinmiyor.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 51 

  Türkçüler, millî ülkünün temsilcisi olan kimselerdir. Bu türlü temsilcilikler demokratik seçimle değil,  düşünceyi ileri sürmekle, onu savunmakla, uğrunda fedakârlığa, hatta belâya katlanmakla elde edilir.  Bu temsilcilerin vergi kaçıran tüccarla, yalan söyleyen politikacı ile, satılık kalem sahipleriyle bir  tutulmaya tahammülleri yoktur.    Türkçülere: "Milliyetçilik sizin tekelinizde mi?" diye sık sık sorulmuştur. Elbette öyledir. Herkes  milliyetçi olsaydı, Türkiye bugünkü güç şartlar içinde bocalamazdı. Parti kavgaları, sınıf düşmanlıkları,  kazanç ve kâr davaları tabiidir ki milliyetçilik olamaz. Bunlar bir milleti ancak batmaya götürür. Hele  kelime kavramlarının alabildiğine kötüye kullanıldığı çağımızda, Türkçülük düşmanlarının "biz  Türkçüler" diye yazı yazdığı, Moskova uşaklarının milliyetçilikten dem vurduğu günümüzde Türkçülük  elbette küçük bir zümrenin tekelinde olacak ve Türkçülük olunca da en sarmal sonuç olarak ister  istemem ırkçılığa gidilecektir. Bu ırkçılık bir takım şarlatan maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek,  kan tahlil etmek,yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük  şuurunda olmak, yabancı bir ırkın şuuruna sahip çıkmamak davasıdır.     Türkçülerin iç davası olan ırkçılık, Türkiye'nin kaderine Türklerin hakim olması, kilit noktalarında  Türklerin bulunması ilkesidir. Birinci Cihan Savaşında, Osmanlı ordusundaki Arap ırkından subayların  nasıl ihanet ettiğini okumak, o savaşlarda bulunanlardan dinlemek aklı başında olanlar için ebediyen  unutulmayacak bir derstir. Balkan Savaşında Arnavutların, Cihan Savaşında Arapların bu topyekûn  ihanetini gördükten sonra ve Arapların Türkiye den bir Hatay isteği varken Türkiye'nin yerli  Fellâhlarını Harp Okuluna alarak subay yetiştirmek, Mülkiyeden çıkararak vali yapmak, parti  listelerinden mebus seçerek Bakanlığa getirmek doğru mudur, değil midir?    Bugün Türkiye'de bir kürtlük ve kürtçülük akımı varken ve bunlar sıkı yönetim mahkemelerine kadar  götürülmüşken bunları mebus veya senatör yapmak, bunları memleketin kilit noktalarına getirmek  doğru mudur?    Türkçüler, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde Türk olmayanların ihanetlerinin en büyük rol  oynadığını bilmekten doğan bir şuurla devlet makinesinin başında bunlardan kimsenin  bulunmamasını ister. Bir insanın sadık mı, hain mi olduğunu kestirmeye tabiî imkan yoktur. Fakat o  insan Türk topraklarında iddiası olan bir cemaate mensupsa ihanet etmesi daima ihtimal içindedir. Bu  sebeple onu kilit noktası getirmek, gaflet, hamakat ve ihanetten başka bir şey değildir.    Türkçülerin dış prensibi bütün Türklerin birleşmesidir. Dışarıdaki Türklerin kaderiyle ilgimizi kesmenin  bize hiç bir güvenlik sağlamadığı son otuz yılın tecrübesiyle belli oldu. Irkdaşlarının yok edilmesine göz  yuman bir millet zaten yok olmaya mahkûmdur ve buna layıktır. Milletleri millet yapan, uğrunda  ölecekleri yüksek ilkelere bağlanmış olmalarıdır. Bugünkü kuşaklar neye, hangi ülküye, nasıl bir  düşünceye bağlanmıştır?    Sağdan sola her topluluk tarafından sözde benimsenen Atatürkçülük genç kuşakları  heyecanlandıracak bir ülkü müdür? Atatürkçülük denen nesne bir ilâç, bir panzehirdir. Hastalanmış  veya zehirlenmiş bir ülkü değildir. Ülkü bir milleti iliklerine kadar heyecanla sarsan düşünce demektir.  Uğrunda kanların ve canların harcandığı bir inançtır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 52 

  Irkçılık ve Turancılıktan katışma olan Türkçülük bu milleti heyecanla birleştirip yeniden büyük devlet  durumuna getirecek ilke olduğu için yürütücü kuvvettir. Başka her düşünce, bugün piyasada olan her  ilke, her inanç, her doktrin bölücü, dağıtıcı, üstelik de yabancı köklüdür.    Birleştirici, yürütücü, kalkındırıcı olan yalnız Türkçülüktür. Dışardan gelmemiş olan, millî ürün olan  Türkçülük...    Bundan dolayıdır ki biz ne istediğimiz biliyoruz. Mütareke yıllarında kurtuluş yolu olarak Bolşevikliği  yahut Amerikan mandasını gören soysuzlaşmış aydınlar gibi, bugün de yine Moskova veya Amerika'ya  yüz döndürmüş olan soysuz aydınlarla Türkiye'nin kurtuluş davası yürütülemez. Didişmelerini yalan ve  iftira kampanyasıyla yapan siyasî partilerden ise hiçbir hayır yoktur. Oy toplamak için kürt şeyhlerine  yahut İmroz Rumlarına taviz vermenin bir vatan ihaneti olduğunu anlamaktan âciz aşağılıkların millet  kaderinde söz sahibi olması korkunç bir felâkettir.    Atatürk'ün "Türk milleti, başına geçireceği insanların kanındaki cevheri asliye dikkat etmelidir" sözü  açık anlamı ile "Türk ırkından olmayanları başına geçirme" demektir. Bu söz mücerret bir övünme  veya şatafat değil, acı denemelerden doğmuş bir gerçek, yabancı soyluların getirdiği felâketlerden  alınmış bir derstir. Bunu Atatürkçü geçinip de Türkçülük düşmanlığı yapanları uyarmak için  hatırlatıyorum. Yoksa Atatürk bunu söylememiş olsaydı biz yine ırkçı olacaktık. Aklımız büyük  olaylardan ders almayı emrettiği; tarih kendi derslerinden faydalanmayanları bağışlamadığı için ve en  sonra yüzyılların gerisinden gelip bize şeref veren millî şuur ve gururumuz böyle gerektirdiği için ırkçı  olacaktık.    Şeref meselesine önem vermemiş toplumların sonu kölelik ve hayvanlıktır. Çünkü şeref yalnız  insanlarda olan bir duygudur.    Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras'ı Türkiye  Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını  kazanırız diye düşünürsün.    Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve  İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ kürt devleti  kurmak için bunca Türk'ün kanına giren Şeyh Said'in torunlarından birinin başbakan veya devlet  bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.    Sen yalnız Türkçülüğe karşı, çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya  Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış,  okuduğunu sindirememiş bir budalasın.     Ötüken, 15 Şubat 1086, Sayı: 26            www.atsizcilar.com    Sayfa 53 

 

TÜRK HALKI DEĞİLİZ, TÜRK MİLLETİYİZ 
   Uzmanlar, yeryüzünde insanların 500.000 yıldan belki de daha eskiden beri var olduğunu söylüyor.  Fakat insanların tarih sahnesine girmesi dört beş bin yıllık bir meseledir.    İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmiş, tarih öncesindeki ırkların türlü  nispetlerde birbiriyle karışmasından bugünkü ırklar doğmuş, ırklar da yine türlü sebeplerle  parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir.    Bu söylediğim, insanlık tarihinin ana çizgisidir.    İnsan zekâsının gelişmesi ölçüsünde de madde ve mânâdaki her kavram için kelimeler bulunmuş,  zamanla kelimelerden başka kelimeler türemiş, bazı kelimeler anlamını değiştirmiş, bazıları  unutulmuş veya bırakılmış, yerine yenileri alınmış veya bulunmuştur.    İnsan olgunlaşmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet" tir. "Millet", bağımsız yurdu  olan teşkilâtlı bir topluluktur. Asırların kuvvetli fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimeden çıkar.    Son zamanlarda, solculardan başlayarak yavaş yavaş herkese, hatta resmî şahsiyetlere de yayılan bir  tabirle "millet" yerine "halk" kelimesinin kullanıldığını görüyoruz.    Komünistler "millet"i kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile "halk" kelimesini  kullanırlar. Aşırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime eş anlamda değildir.  Şemseddin Sami "halk" kelimesinin "Kamusı Türkî" adlı mühim eserinde "insanlar, cemiyeti beşeriyye,  umum, cemaat, güruh, kalabalık" diye açıklar. Bu günün ebedî dilinde ise bu kelime "milletin bir  parçası" yahut "aşağı tabakası" yerine kullanılır, "İstanbul halkı" veya "Orta Anadolu halkı" dediğimiz  zaman İstanbul'da veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yaşayan insanlar anlaşılacağı gibi  "halktan bir adam" deyiminde de aydın olmayan, aşağı seviyede bulunan kimse kastedilir. Son  zamanlarda sık sık görülen "halk çocuğu", "halktan yetişme", tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet  demek olsaydı "halktan yetişme", "halk tabakası" sözlerine lüzum kalmazdı. Herkes zaten milletten  yetişme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan başka "halk" yalnız o an için mevcut olan  topluluktur. "Millet" ise her üç zamanda da vardır ve "millet" bir "var olma şuuru"nun da ifadesidir.    Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı şiddetli göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti  ceza tehdidi altına almıştır. Halk için böyle bir tutum yoktur.    Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak alındığı zaman yalnız çalışıp kazanan, şuraya buraya giden,  oturan veya eğlenen bir yığın akla gelir..    Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmiş yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür  yaratıcısı olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savaşa varıncaya kadar her fedakârlığı göze  alan güçlü bir topluluk söz konusudur.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 54 

  Komünistler, milletlere "yığın" diyemedikleri için "halk" diyorlar. Onlar için insanlar ham madde  yığınından başka bir şey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde" Farsçada "yığın"  demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmışlardı.    Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması  milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir şeklidir.    Çünkü halk şuursuzdur. Baştaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir  takım başarılar sağlanır: yollar yapılır, kanallar açılır, ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinleştirilir ve  bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez.    Millet ise şuurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler işlediği için savaşta  ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak ateşe atılır. Yaradılıştan cesur olmasa bile sırf haysiyet  ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez.    Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk..." gibi tabirleri Türk  Dışişleri Bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport  meselesi olmadığı kafalara iyice sokulmalıdır.    Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak.    Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden  meydana gelen topluluktur.    Türkler, Polonya Türkleri gibi tek tük istisnalarla evlerinde Türkçe konuşan, anadili Türkçe olan  insanlardır.    Şuuraltında veya duygularının gizli yönünde başka bir ırkın şuur ve özleyişini taşımayan kimselerdir. .    Türkçülere yedi, hatta yirmi kuşak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor.  Tatbik kabiliyeti ve araştırma imkânı olmayan bu gibi safsatalar ancak Moskofçuların ve başka  düşmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük  Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildi. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan  çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklâl Marşı şairi Mehmed Akif in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe  aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demiştir?    Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh  yükseklerde olduğu zaman onların arasına karışan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi  bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karşı hayranlık başlayınca her şey allak  bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir.    Her türlü konfor ve rahat içinde yaşayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda  edemeyecek oldukları halde komünist olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı,  parayı, arabayı bulamayacağını, işçi haline geleceğini düşünemeyecek kadar ahmaklaşır.    www.atsizcilar.com    Sayfa 55 

  Millet olmama sonuçlarından biri de başka milletlere göre birçok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak,  onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır, Bu benzemeyiş ve ayrılış maddî ve manevî  yönlerdedir, Milletlerin ses tonundan konuşma şekline, sevdiği, ve sevmediği şeylere, davranışlarına  kadar birçok şeyleri birbirinden ayrıdır. Sevinç ve şaşkınlığın ifadesi bile her millette başka başkadır.  Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der.    Milletler binlerce yılın geliştirip şekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan, kaldırarak insanları  kardeş yapmak, birleştirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik  yapmak Hasan Sabbâh müritlerine yakışır rüyalardır. Tabiatta bîr yandan birleşme, bir yandan  bölünme olduğu gibi sosyal hayatın kanunlarında da hem birleşme, hem parçalanma aynen  mevcuttur, İnsanlık tarihine kısa bir göz atış bu birleşme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir.    Şimdi, insanlığın son merhalesi olan şuurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine  şuursuz, her kalıba girmeye elverişli, ham madde halindeki "halk"ı koymakta ne mânâ var?    Bu sözlerime karşı hemen Âtatürk kalkanıyla karşımıza dikileceklerini, "öyle ise Atatürk kurduğu  partiye ne diye Halk Partisi" dedi diye soracaklarını biliyoruz.    Atatürk, Halk Partisini kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlaşılmamıştı. Milletleri  ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî  dildeki mânâyı kastetmiş, milletin geri kalmış tabakalarını düşünmüştü. Partisiyle bunları  kalkındırmayı amaç edinmiştir.    Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar bir bütün halinde Türk milletiyiz. Türk milleti siyasî sınırlarla  ölçüştürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna'dan Altaylar'ın ötesine kadar uzanan  geniş dünyada yaşayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve  taktikleriyle, dillerinin zorla değiştirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle  bölünmez, yok olmaz.    Sürülseler de, dilleri bozulup değiştirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türkelleri'ni kurt  başlı sancak altında birleştirir, değişen lehçeleri tek bir ebedî Türkçe haline sokar, Türk'ten boşaltılan  Türk ülkelerini Türkler'le doldurur. Yoksul budunu bay kılar, azlık milleti çok eder, geri kalmışı en ileri  ve üstün seviyeye ulaştırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçekleştirir.    Ötüken, 1969, Sayfa: 1(61)                      www.atsizcilar.com    Sayfa 56 

 

HÜRRİYET SARHOŞLUĞU 
   1961 Anayasasının temel hak ve hürriyetlere ait bir 11. maddesi vardır ki, korkunç bir şeydir ve ne  gariptir ki, bu madde değiştirilmesin diye inatla direnenler var.    11. madde şudur:    Temel hak ve hürriyetler anayasanın özüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir.  Kanun, kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî güvenlik gibi sebeplerle de olsa,  bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.    Demek, insanın temel hakları denen "özgürlükler!" o kadar mühim ki, devlet buna kamu yararlan için  dokunamıyor.    Hatta genel ahlâk için de dokunamıyor.    Hatta kamu düzenini sağlamak için de dokunamıyor.    Hatta sosyal adalet için de dokunamıyor. Ve hatta, millî güvenlik için de dokunamıyor.    Yani fertlerin hürriyetleri,millî güvenlikle çatıştığı zaman millî güvenlik feda ediliyor; fert hürriyeti  sağlanıyor.    Böyle bir mantık dünyanın hiçbir yerinde görülemez. Buna dense dense hürriyet sarhoşluğu denebilir.  Sarhoşluğun sonuçları da meydanda...    Hele bu maddenin değiştirilmemesi için en çok inat eden İsmet İnönü'nün bu davranışına şaşmamak  mümkün değildir. Sanki, kendi iktidar çağında insan haklarına, vatandaş hürriyetine pek saygı  göstermiş, ömrü boyunca hürriyet ve hak havarisi olmuş da, hürriyetler kısıtlanırken gönülden  üzülmüş gibi direnmesi şaşılacak, belki de gülünecek bir harekettir.    Zonguldak ve civar illerdeki vatandaşların kömür ocaklarında zorla çalıştırılması, kan dâvası güden  ailelerin bütün fertlerinin zorla başka illere sürülmesi, Şeyh Sait isyanından sonra doğudaki pek çok  ailenin topyekûn batıya göçürülmesi, birkaç müzevir namussuzun telkini ile Türkçülerin tutuklanıp  boşu boşuna bir buçuk yıl hapiste kalması hep onun zamanında olmuştu.    Bundan başka "Takriri Sükûn Kanunu", "Tedbirler Kanunu" gibi anayasaya aykırı ve hürriyetleri  sınırlayıcı kanunlar da İsmet Paşa'nın buluşudur. Şimdi bütün bunları unutarak hürriyet bayrağını  açmak, aşırı hürriyette direnmek, akrep yuvalarının savunmasını yapmak cidden bir fâciai mudhike  oluyor.    O kanunlar zaruretti denecek. Bugün daha şiddetli zaruretler ayan beyan ortada değil mi? "Irkçı‐ Turancı" denen Türkçüler ne banka soymuş, ne adam öldürmüş, ne devlet düzenini değiştirmeye  kalkmış, hatta ne de en küçük bir suç işlemişti. Onlar komünizm tehlikesine dikkati çekmişlerdi. Yüzde  yüz haklı oldukları da pek çabuk anlaşılmıştı. Bugün İnönü'nün tesâhüb eder görüldüğü idam cefaları  www.atsizcilar.com    Sayfa 57 

  verilirse müdahalede bulunacağını imâ ettiği (*) komünistler (banka soygunlarını, anarşist  propagandalarını, İsrail konsolosunu     (*) Komünistlerin idamına muhalefet edeceğini söyleyen İnönü, Adnan Menderes'in idamına seyirci  kalmıştır. "Time" dergisinin 22 Eylül 1961 tarihli sayısının 25. sayfasında, o zamanki, Hindistan elçisi  Atal'ın İsmet İnönü'ye başvurarak nüfuzunu kullanmak suretiyle idamları durdurmasını teklif ettiği,  fakat İsmet İnönü'nün bunu reddettiği yazılıdır.    1961 Anayasası Türk milletine iyi bir düzen getiremedi. Suç anayasada değil, onu uygulamasını  bilmeyen hükümettedir demek doğru değil. Polis üniversiteye giremez diye tepinen hain profesörler  anayasaya dayanıyordu. Ordunun desteği ve iradesiyle, olağanüstü yetkilerle iktidara gelen Nihat  Erim hükümeti de iyi niyetine ve azmine rağmen o anayasa ile işleri yürütemeyip sıkıyönetim ilân  etmek zorunda kaldı ve anayasanın değiştirilmesi işine girişti.    Yürürlükteki, anayasa, hukuk profesörü olan Başbakan Nihat Erim'in ifadesine göre dünyanın en hür  anayasalarından biridir ve bizim için lüksten başka bir şey değildir. Komünizmi serbest bırakan  ülkelerin anayasalarında bile bu kadar hürriyet yoktur.    Hürriyet, müeyyide olmadığı zaman çabuk yozlaşan, kötüye kullanılmaya çok elverişli bir şeydir.  Netekim Türkiye'de böyle olmuş, disiplin diye bir şey kalmamış, âdi ve siyasî suçlar hızla çoğalarak ve  cezasız kalarak memleketi uçurumun kıyısına kadar getirmiştir.    öldürmelerini bir yana bırakalım), devletin silâhlı kuvvetleriyle beton duvarların arkasına sığınarak  saatlerce ateş teatisinde bulunmuşlardır. Yurtta komünist rejim kurmak istedikleri anlaşılmıştır. Askerî  kuvvetler arasına da sızmışlardır. Dışardan destek gördüklerini Başbakan kaç defa açıklamıştır.    Durum bu iken İnönü hâlâ aşırı sağ dediği Nurcuları ve yobazları komünizmden daha tehlikeli  görmekte yahut öyle görünmektedir.    Nurcularla yobazlar beyni donmuş zavallılardır. Onları tank ve topla silâhlandırıp "haydi, Türkiye'yi  zaptedin" deseler yine bir şey yapamazlar. Savaşın en ateşli zamanında hepsi birden namaza durup  tutsak düşerler. Kendilerini destekleyen dış kuvvet de bizzat himmete muhtaç zavallı Arap  devletleridir.    Fakat komünistler öyle mi? Yüz yıldır bütün dünyaya yayılıp teşkilâtlanmış, Rusya'dan sonra Çin gibi  büyük ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi orta veya küçük birkaç ülkede zorla veya hileyle iş başına gelmiş,  eski, Amerikan cumhurbaşkanlarından birinin yardımcısını Stalin'in ajanı yapacak ve atom sırlarım  çalacak kadar başarı göstermiş bir tehlikedir. Bu tehlikenin en tesirli tarafı kozmopolit ve  beynelmilelci yani hümanist gözükmeğidir. Her ne kadar komünizmin, Moskof ve Çin emperyalizmi  olduğu artık anlaşılmışsa da dünyadaki, milyonlarca budala ve Türkiye'deki, birçok devşirme  döküntüsünü aldatmaya ve kullanmaya devam etmektedir.     1961 anayasasının getirdiği aşırı hürriyetler komünizmin gelişmesine çok elverişli bir ortam  yaratmıştır. Türkiye İşçi Partisi adıyla bir komünist partisi kurulmuş, bu par tinin son başkam Türkiye 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 58 

  haklarından bahsetmiş, kendisine bunun ne demek olduğu sorulunca "doğuda Kürt vatandaşlarımız  yok mu" diye cevap vermiştir.    Sıkıyönetime kadar her gün devam eden grevler, üniversite olayları memlekette düzen bırakmamıştı.  Fertlerin grev ve toplantı hakları kısıtlanırsa düzenin sağlanacağı belliydi. Artık "özgürlük" var diye  üniversitelere beynelmilel serserilerin resimleri asılamayacak, rektör ve dekan odaları işgal  olunamayacak, profesörler tahkir edilemeyecek, trafik durdurulamayacaktı.    Bu çirkin davranışlar, gerçekten masum haklar olsa bile mademki, toplumun düzenini bozuyordu,  kaldırılması lâzımdı.    Orgenerallerin muhtırası bu büyük ihtiyacın, son anlarda başvurulmuş tedbirinden başka bir şey  değildi. Türkiye'nin yaşaması için insan hakları denen lüzumsuz hürriyetlerden bazılarının kaldırılması  gerekiyordu. Fakat hürriyet havarisi İsmet İnönü karşı çıkıp 11. maddeyi savundu.    12 yıl devlet başkanlığı, ondan daha fazla yıl başbakanlık yapmış bir kimsenin, kendi zamanında devlet  selâmeti adına istiklâl mahkemeleri kurulup insanların asıldığına şahit olmuş bir devlet adamının bu  çıkış ad vermek çok güçtür.    İsmet İnönü Takriri Sükûn ve Tedbirler Kanunundan başka tabiî senatörlük, gibi dünya tarihinde eşi  bulunmayan bir garibeyi de icad etmiş, kişidir. Yani memlekette, zahiri de olsa, düzen kurulsun diye  kanun dişi bir müesseseyi kanunlaştırmak marifetini göstermiştir. Peki, şimdi, düzenin kurulması için  bazı lüzumsuz hürriyetlerin kısıtlanmasıyla Türkiye batacakmış gibi neden telâş gösteriyor Hukuk  Profesörü Nihat Erim, Alman anayasasında hürriyeti kısıcı çok şeyler olduğunu yetkili ağızla  söyledikten sonra İnönü hâlâ ne diye direniyor? Bu direnişin, komünistleri sevindirdiğinin farkında  değil mi? Şu anda sıkıyönetim yürürlükte olduğu için yoksun olduğumuz bazı "özgürlükler"den dolayı  hiçbir şikâyetimiz yok. Hatta memleketin ancak şimdi normal bir düzenle idare olunduğunu söylemek  çok yerinde olur.    Ücreti artmayan işçi fabrikayı işgal edip milleti milyonlarca lira zarara sokacak, yahut sokaklara  dökülüp trafiği aksatacak, öğretmenler memur olduklarını unutup grev yapacak (çoğu zaten ders  içinde de grevdedir ya), Deniz Yolları İşletmesi'nin 900 lira aylıklı cahil çımacıları bunu az bulup 24  saat iş başı etmeyecek, üniversiteliler "eylem" diye milyonluk âletleri kıracak, bir kısım hain  profesörler bu öğrencileri sinsi sinsi kışkırtıp derse girmek külfetinden kurtulacak... Fakat mukaddes  insan hakları adına bunların hepsi sineye çekilecek...    Böyle Türk devleti olmaz. Türk devleti çok sert disiplinli devlettir. Devlet disiplinini bozanlar, yasaya  karşı gelenler şiddetle cezalandırılır. Hürriyet diye maskaralıklara göz yumulmaz. Her yerde ve işte  "sıra" ve "saygı" hâkimdir. Şeriat düzeninin hâkim olduğu zamanlarda bile şeriat, devlet, düzenini  bozmak istidadını gösterince bir yana atılmıştı.    Bugün dünya bir fikir ve belki, de sinir buhranı geçiriyor. Hürriyet uğruna yapılmayan herze  kalmamıştır. Seks hürriyetleri insan denen "eşrefi mahlûkat''ı köpek derecesine indirmek üzeredir.  İslâm çağının meczup abdalları, kalenderleri gibi Batı'da da şimdi Hipiler,.Beatles'lar türemiş, İngiliz  Kraliçesi bu heriflere asalet payesi vermiştir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 59 

  Birçok solcu profesörün tutuklanması üzerine Ankara'daki, kara cübbelilerin yürüyüş yapmaya  kalkması ve Sıkıyönetimin dur demesi üzerine durması da aynı cinsten bir davranıştır. Profesör olmak  akıl fukarası, hatta hain olmaya mâni değildir, Bu ahmaklar yürüyüş yapacaklarına eser yazsalardı  görevlerini yerine getirmiş olurlardı. O kabiliyetleri olmadığı için kolay olan yürüyüşü tercih ettiler.    Ey hürriyet kahramanları! Neden, yürümediniz? İnançlı kişiler olsaydınız dur buyruğundan değil,  süngüden de korkmazdınız. Süngüye karşı yürüyüp ökeydiniz sîze inanmış kahramanlar denirdi. Şimdi  ise sadece maskara diye adlandırılıyorsunuz.    Haydi, diyelim ki, bu profesörler kendilerini allâmei cihan ve dâhii zaman sayıyor da dünyayı "tüm  özgürlük"le kurtaracaklarına inanıyor. Kendilerine; "Korkma! Arkanda ben varım" diyen ruhlar var. Ya  İsmet İnönü'ye ne diyelim?    Sen bütün siyasî hayatın boyunca, hürriyetleri sınırla, kıs, hatta kaldır; sonra Türkiye'de silâhlı  ayaklanmaların olduğu, şehir eşkıyası denen komünistlerin belki, de üçte birinin henüz yakalanmadığı,  başbakanın "hâlâ tehlike içindeyiz" dediği bir devrede 11. maddenin savunmasını yap. Buna lâf  kıtlığında asmalar budamak derler.    Türkler haysiyetli yaşamak için aşın hürriyete muhtaç değildir.    Aşırı hürriyet, sonuç olarak ahlâka, geleneğe, millî mefahire, millî çıkara, millî güvenliğe zarar veren  hürriyet demektir.    İsmet İnönü hürriyettir diye Türk büyüklerine sövülüp sayılmasına razı mıdır? Biri çıksa da: "Malazgird  bir vahşettir. Alp Arslan ve Romanos Diyogenis bu vahşeti idare etmiş iki, barbardır" dese tasvib eder  mi?    Eski, Fransa başbakanlarından Leon Blum'un dediği gibi erkeklerin kız kardeşleriyle evlenmesinin  ailelere "mutluluk" sağlayacağını propaganda etmek için bir dernek kurulmasını doğru bulur mu?    Bir gazeteci devlet sırlarını elde edip gazetecilik görevidir diye bunları açıklasa bu hareketi hürriyeti  kullanış mı sayar, yoksa ihanet mi?    İnönü'nün en korktuğu şey geriye dönmek.. Fakat her geriye dönüş kötü değildir. Atatürk çağı  anayasasındaki, "milliyetçi" kelimesinin tekrar oraya konulusu bir geriye dönüş olur ama şahane bir  geriye dönüştür.    1961 anayasasını hazırlayanların hepsi sözde Atatürkçülüğü kimseye vermedikleri halde onun  anayasasında Türk devletinin milliyetçi olduğu hakkındaki, kelimeyi çıkarmakla hâtırasına ihanet  etmişlerdir. Çünkü o, ömrü boyunca, milliyetçi olduğunu tekrarlayıp durmuştur.    Günümüzde ise Türk aydınları iyice yozlaşarak ileri insan olmayı kozmopolit olmak mânâsında  anlamaya başladılar.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 60 

  Nihat Erim kabinesinin anayasayı değiştirme çalışmaları sırasında parti başkanlarından yalnız ikisi,  Turhan Feyzioğlu ile Alparslan Türkeş yeni anayasasının milliyetçi karakterde olması gerektiğini  söylediler.    1961 anayasasının 4 milyona karşı 6 milyon oyla kabul edildiği baklandaki, iddiaya inanmıyorum. Bu  anayasaya oy vermek için ben, belediyenin tuttuğu bir araba ile ve birçok kişiyle birlikte dağ başı  denecek kadar uzak bir yerde kurulmuş bir çadıra gittim. Çadırda bir kutu ve bir tek memur vardı.  Halbuki, her zaman oylarımızı kasaba içindeki, okulların bahçesinde verirdik. Bu oyların sayımı ve  tasnifi kimin kontrolünde yapıldı? Yalnız benim oy attığım kutu değil, bütün kutular kontrolsüzdü ve  memurun sütüne yahut aldığı direktife kalmıştı. Bu sebeple 1961 anayasasını millî tasvibe mazhar  olmuş diye düşünmek imkânsızdır. Zaten Millî Birlik Komitesi diktatörlüğü zamanında 10 milyon oy  "hayır" çıksaydı ne olacaktı? Sonuç değişecek miydi?    Şimdi başımızı kuma gömmekten vazgeçerek artık ciddiyetle bir anayasa hazırlamaya ve bunu yalnız  batı anayasalarının kopyası olarak değil, millî örfümüzü de düşünerek yapmaya bakalım. Bu sebeple  anayasa işi yalnız hukuk profesörlerinin değil, tarih ve sosyoloji bilginlerinin, hattâ psikiyatri  uzmanlarının da katılmasıyla yapılacak çağdaş bir eser olmalıdır. Tabiî, gerçek bilginleri kastediyorum.  Unvanında "ordinaryüs" bulunan kara cahilleri değil...    Sözde diktatörlüğü önlemek için cumhurbaşkanının üst üste iki, defa seçilememesi gibi mantıksız  tedbirleri bırakıp devlet başkam olmak sıfatı ile onun yetkilerim çoğaltalım. Yalnız başbakan seçmek  ve kanunları bir defa geri göndermek gibi hemen hiç mesabesinde olan cumhurbaşkanı haklarını  çoğaltarak Türk devlet başkanlarına yaraşır şekilde, buhranlı anlarda Meclîsi dağıtmak, olağanüstü  tedbirler almak gibi kanunî yetkiler Yerelim. Genelkurmay Başkanlarının ordu üstündeki, otoritesini  çoğaltarak onun emekliye ayırdığı subayların. Danıştay kararıyla yine göreve gelmesi gibi otorite kırıcı  halleri önleyelim. Görev ve yetkileri anayasada yazılı bir "Araştırma Kurulu" kurarak hızla gelişen bilim  ve tekniğe adım uydurmanın yollarını bulalım. Bir kurultay kurarak millî tarihimizin kadro ve  çerçevesini, dilimizin gramer ve terim bulma esaslarını hasırlamaya bakalım. Ve:    Aşırı hürriyetin, imparator kusurunda bile anırıp yuvarlanmaktan çekinmeyen eşeklere mahsus  olduğunu, görünmem mürekkeple bütün kitapların başına yazalım...    Ötüken, 14 Eylül 1971, Sayı: 9     

HÜRRİYETİN SINIRLARI 
   Hürriyet ve demokrasi, eski rejimlerin baskısından ve çok defa bu baskıların keyfî oluşundan doğdu.  Baskı idareleri insan haysiyetine aykırı olduğu için insanlar, özellikle aydın kimseler bu rejimlere karşı  geldi; bunun sonunda hürriyet ve demokrasi rejimleri doğdu.    Sosyal bir gelişme ile bu rejimlere kavuşan ülkelerde hürriyetin ve demokrasinin kötüye kullanıldığı  şimdiye kadar pek görülmedi. Fakat sosyal merhaleleri geçmeden, sırf taklitle demokrat olan  memleketlerde hürriyetin de, demokrasinin de yozlaştığı inkâr olunmaz bir gerçektir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 61 

  Düşünce ve davranış hürriyetlerinin makul, haysiyetli ve başkalarına zarar verici olmaması icap eder.  Fikir hürriyeti vardır diye her sapık fikir ortaya pervasızca atılırsa bunun ne korkunç kargaşalıklara  kadar varacağı kestirilemez.    İngiltere'den sonra hürriyet ve demokrasinin anayurdu sayılan Fransa'da, Birinci Cihan savaşından  sonraki başbakanlardan Yahudi ve sosyalist Blum, toplumu temelinden sarsacak bir fikri, fikir hürriyeti  adına ortaya atmış, erkeklerin kız kardeşleriyle evlenmelerini teşvik etmişti.    Fikir olmasına bu da bir fikirdi. Tarihte de eski Mısır Firavunlarında görülmüş, fakat başka her insan  topluluğunda reddolunmuştu. Hele Îslâmiyet'ten önceki Türklerde aynı oymak fertleri yakın akraba  sayıldığı için başka oymaktan kız almak mecburiyeti Türk türesinin baş ilkelerinden biri olmuştu.    Blum'un ortaya attığı fikrin ırk sağlığı bakımından olan büyük zararlarını şöyle bir tarafa atsak bile,  binlerce yıllık sosyal düzeni çökertip ahlâkî kargaşalığa yol açmaktan başka ne faydası olacaktı?  Belliydi ki bu herze, Fransız milletini bozup yıkmak için öne sürülmüştü. Bu türlü fikir kepazelikleriyle  bulanan Fransızlar bunun yemişlerini 2. Cihan Savaşında devşirdi: Millî ülkü ile aşılanmış 800.000  Alman askeri, Majino'nun arkasına gizlenmiş olan iki buçuk milyonluk Fransız ordusunu, hem  Majino'yu iki yerinden delerek, hem de Belçika'dan inerek on, onbeş günde darmadağın etti. Fransız  şerefi lekelendi. Çünkü Fransız askerleri savaşmadılar. "Ölmek mi? Kimin için ve ne için?" sloganlarıyla  sadece kaçtılar.    İnsanı hayvandan ayıran özellikler konuşma ve düşünmeden önce, fikri uğruna ölmesi ve utanmasıdır.  Utanma duygusu, ahlâkın, namusun ve şerefin temellerinden biridir. Bir toplumu yıkmak istiyor  musun? Önce ondaki utanma duygusunu kaldırmalısın. Bu iş, Türkiye'de yıllardan beri yapılmaktadır.    Birkaç yıl önce Kadeş gemisiyle Çanakkale Şehitlerini sözde ziyarete giden kızlı erkekli yüzlerce  üniversitelinin gemide ve karadaki rezilâne davranışları o zamanki gazete ve dergilere geçmiş,  fotoğraflar yayınlanmış fakat hiçbir kovuşturma yapılmadan hükümet tarafından örtbas edilmişti.    Şimdi de solcuların, sözde milliyetçilikle eğlenmek için şurada burada söyledikleri sözler millî duyguyu  şiddetle incitiyor. Mehmed Akif in, Çanakkale Şehitleri için yazdığı o eşsiz şiirin:    "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker" mısraını söyledikten sonra buna "ayağa kalk ve üstündeki  tozları silkele" herzesini eklemeleri insan haysiyetsizliğinin ve şerefsizliğinin en büyük örneğinden  başka bir şey değildir. Böyle bir düşüklüğe çingenelerde bile rastlanamaz.    İnsanlar mizah ve şaka yapabilirler. Fakat bazı konular vardır ki onlar asla şakaya gelmez. Orada ciddî  olmak insanlık borcudur. Bayrakla alay edemezsin. Millî tarihle eğlenemezsin. Kuranı mizah konusu  yapamazsın. Aile namusunu hiçe sayamazsın. Bunlar millî mukaddesattandır. Millî mukaddesatı  olmayan millet, millet değil hayvan sürüşüdür.    Bayrak aslında bir kumaş parçasıdır ama bir millet onu sembol haline getirmiş ve uğrunda yüzyıllarca  kan dökmüştür. Bayrağa bez parçası diye baktıktan sonra her şeye bir kulp takmak, insanı insan yapan  her konuyu inkâr etmek mümkündür. Zaman zaman böyle inkarcılar çıkmıştır. Bunlar tımarhane 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 62 

  dışında yaşayan psikopatlardır. Kötülüğün savunmasını yapmak, iyiliğin ve ahlâkın savunulmasından  çok kolay olduğu için hanların sözlerinde adamın gözlerini kamaştıracak: bazı noktalar elbette vardır.    Bugün uzay çağında yaşamamıza rağmen insanlarda gerek geçmiş zamanlardan gelen, gerekse  medeniyetin yarattığı ruh hastalıklarından doğan gayrı tabiilikler gönüllere rahatsızlık verecek kadar  çoktur. İnsanlar bir fikre ve inanca bağlanmak zorundadır. Sarılacak düşünce ve inanç bulamayan  insanların, tıpkı yemeklerindeki kalsiyum eksikliğini duvar yalamakla gideren küçük çocuklar gibi,  anormal düşüncelere ve inançlara bağlanmasını tabiî karşılamak gerekir. Türk milletinin millî ülküsü  olan Türkçülüğe son elli yıldan beri hükümetler eliyle darbe indirilmeseydi, bu ülkü, bütün milletlerde  olduğu gibi beslenseydi bu günkü manevî huzursuzluk asla görülmeyecek; millet, düşman kamplarına  ayrılmayacaktı. Türkçülüğe vurulunca onun yerini maddî veya manevî mükâfatlar vaat eden  komünizm, particilik, nurculuk, Süleymancılık, ümmetçilik, masonluk, kozmopolitlik aldı. Bir de Kıbrıs  davasının kritik günlerindeki şahane millî birlik manzarasını düşünün. Bu manzara millî ülkünün bir  milleti nasıl şahlandırdığına, nasıl güçlendirdiğine en büyük tanıktır.    Türkçülük itilip, Türkçülere faşist, kafatasçı falan denilmeye başlayınca Türkistan Türkleri dramını  umursamayanlar Lumumba'ya, Gevara'ya, Viyetnam'a destanlar yazmaya başladılar. Hattâ Türklüğü  inkâr ederek bizim, Hititler'in devamı olan, dil bakımından Türkleşmiş bir Anadolu milleti olduğumuzu  iddia ettiler. Bütün bu anormal davranışlar taraftar kazanıyordu. Çünkü milleti kenetleyen, tutkal  eritilmişti.    Bu şartlar altında birisi çıksa da: "Türkçe geri bir dildir. Bu dille yüksek bilim, felsefe ve edebiyat  yapılamaz. Onun için resmî dil olarak Fransızcayı kabul edelim" deyip bir dernek kursa bu demeğin  yüzlerce, belki binlerce üye bulacağına hiç şüpheniz olmasın. Zaten 1932 yıllarında, şimdi ölmüş olan  bir profesör, ortaya böyle bir iddia atmıştı.    Son zamanlarda yurdumuzda görülen anormal davranışlardan biri de bir numaralı vatan Haini ve Islav  tohumu Nâzım Hikmetof Yoldaşı büyük şair ve büyük yurtsever olarak öne sürmek hususundaki  gayretlerdir. Turancıların sıkı yönetim, mahkemesindeki beraatini "delil kifayetsizliği" ne bağlayan  akıllı kişilere göre bir numaralı hainin vaktiyle giydiği hüküm adlî yanlışlık veya kasıttır.    Nâzım Hikmetof büyük bir yurtsevermiş...    Kendi vatanını Moskof'a peşkeş çekmenin adı yurtseverlik olduktan sonra dünyada güdülmeyecek  iddia kalmaz: Dünya dört köşedir. Şeyh Said isyanı büyük bir yurtseverlik ayaklanmasıdır. Hacıhüsrevli  yankesici Çingene karıları sosyal adaleti sağlayan fedakârlardır, v.b..    Yurtsever adam yurt dışına çıkınca kendi yurdu aleyhinde bulunmaz, beni Stalin yarattı demez,  yabancı soyadı almaz, radyolarda memleket aleyhine konuşmazdı, Daha önce de bir iki defa  tekrarladığımız bu sözleri yeniden söylemeye zorlayan sebep bir savcının Nâzım Hikmetof'u  savunurken göklere çıkaran bir yazısı oldu: Cumhuriyet gazetesinin 15 Mart 1968 tarihli sayısının  "Görüşler" sayfasında "Faruk Sükan'a Açık Mektup" başlığı ile ortaya çıkan bu yazıyı Koyulhisar Savası  Şiar Yalçın adında bir vatandaş (ama ne vatandaş) yazmıştır. Kanık Sükan'ın Millet Meclisindeki bütçe  görüşmeleri sırasında, Türk hâkimleri tarafından mahkûm edilmiş Nâzım Hikmeti hâlâ büyük bir Türk 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 63 

  şairi sayıp saymadığını Çetin Altan'a sormasını konu olarak alan bu açık mektup şu fikir incilerini ihtiva  ediyor:    Nâzım Hikmet bir ideolojiye inanmış, namuslu ve vatanperver bir insandır. Bazı kişilerin  gayretkeşlikleri yüzünden haksız yere mahkûm edilmiş olduğu da yayınlanmış belgelerle sabittir. Bu  itibarla, Nâzım Hikmeti ideolojisinden ve mahkûmiyetinden dolayı tezyif etmeye, küçük düşürmeğe  kimsenin hakkı yoktur. Olgun ve kültürlü bir insansak kişiliğine hürmet etmemiz lâzımdır.    Farzı muhal olarak, Nâzım Hikmet'in kötü, ahlâksız bir insan, hattâ bir vatan haini olduğunu kabul  edecek olsak dahi, bu onun bütün medenî dünyaya ün salmış olan büyük şairlik vasfına zerre kadar  halel getirmez. Oscar Wilde, Rimbauve Verlaine birer homoseksüel, son ikisi belki birer serseri idiler.  François Villon iki defa idama mahkûm edilmiş bir haydut, bir katildi. Böyle olduğu halde İngiliz ve  Fransız edebiyatının medarı iftiharları olmaktan çıkmamışlardır, işte bu bakımdan da, Nâzım Hikmet  hakkındaki sözlerini Faruk Sükan'ın dirayetine yakıştıramadık.    Şahsî kanaatimize çekinmeden ifade edebiliriz ki Nâzım Hikmet yalnız Türkiye'nin değil, belki  dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden biri ve son derece namuslu ve vatansever bir insandır.    Şiar Yalçın Koyulhisar C. Savası    Bir hukuk adamının bir vatan hainini vatansever diye övmesine söyleyecek söz bulamıyor, bu savcının,  üstüne aldığı konularda delilleri hangi mantıkla toplayacağını düşünmek bile istemiyoruz. Herhalde bu  sava hiç düşünmeden konuşuyor. Böyle olmasaydı Nâzım Hikmetof'u dünya edebiyatları çerçevesinde  mütalaa etmeye kalkmazdı. Acaba dünya edebiyatını ne kadar biliyor? Edebiyat Fakültesi mezunu  olduğum halde bunun hakkında ben bile bir şey bilmiyorum. Türk edebiyatına gelince acaba neler  biliyor? Yoksa Türk edebiyatı deyince Orhan Veli misilli birkaç zavallının tekerlemelerini mi  kastediyor? Uygurlar ve Karahanlılar'dan başlayarak Yahya Kemal'e kadar gelen ünlü Türk şairleri  arasında kaç tanesini biliyor? Bunları okusa anlayabilir mi? Acaba hangi edebiyat öğretmeninden feyz  aldı?    Bir devlet memuru olan savcının bir bakana çıkış yaparken bir sayılı vatan hainini savunması kanun  bakımından suç değilse dünyada suç kalmıyor demektir. Bu türlü yazıları okuyup bunların cezasız  kaldığını gören Türk çocuklarını yarın nasıl birer vatandaş olacağını kestirmek güç değildir.    Nâzım Hikmetof'un başka bir savunulması da aşırı solcu yazarlardan İlhan Selçuk tarafından 19 Mart  1968 tarihli Cumhuriyet'te yapıldı: Yahudi asıllı Rus Bolşeviği Erenburg, hatıralarında komünizmin ilk  yıllarını anlatırken, Nâzım Hikmetof'tan da bahsetmiş ve Nâzım'ın, Stalin'in büstünü görmeye bile  tahammül edemediğini yazmış. O halde Nâzım Hikmetof'un "beni Stalin yarattı" demesi hakkındaki  haber doğru olamazmış.    Bu mantık karşısında da insan epsem kalıyor. Hiçbir vatan haini, hiçbir hırsız, hiçbir fahişe, anasından  hain, hırsız ve fahişe olarak doğmaz. Onların da çocukluk, ilk gençlik, hattâ belki de olgunluk çağlarına  kadar geçen namuslu bir hayatları olabilir. Fakat bu, onları, daha sonraki suçlarıyla hain, hırsız veya  fahişe olmaktan kurtaramaz. Nâzım Hikmetof, Moskova'daki ilk yıllarında, daha çok Marks ve Lenin'in  tesirindeyken belki Stalin'in büstüne sinirlenmiştir. Fakat sonra da pekâlâ "beni Stalin yarattı"  www.atsizcilar.com    Sayfa 64 

  demiştir. Bunu demeye de mecburdu. Demeseydi daha ilk aylarında ya kalp sektesinden, ya da  apandisit krizinden ölebilirdi.    Cihan Savaşının son yıllarında Nâzım Hikmetof bir Türk vatanseveriydi. Yaralı Hayalet diye de bir savaş  sonu manzumesi yazmıştı. Bunlara bakarak nasıl onun için milliyetçidir denemezse, Erenburg'un  naklettiği olaya göre de "beni Stalin yarattı" dememiştir diye iddia olunamaz.    Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Bugünkü kanunlarımız hürriyetin ve demokrasinin kötüye  kullanılmasına, milletin zehirlenmesine engel olamayacak açıklıklarla malûldür. Atatürk Kanunu ile  ona hakaret etmek nasıl yasaklanmış ise yeni bir kanunla da vatan hainlerinin, ahlâksızlıkların,  toplumu soysuzlaştıracak şeylerin övülmesi yasak edilmeli ve bir "Millî Kültürü ve Ahlâka Korumı  Kanunu" çıkarılmalıdır. Öyle sanıyorum ki bu konuda iki büyük partiden başka CKMP, MP, GP de  birleşerek tam bir millî birlik halinde ortaya bir eser çıkarabilirler.    Ötüken Nisan 1968, Salı: 52     

PROPAGANDA 
   Dünyadaki en masum fikirlerden tutunuz da en şeytanî akidelere kadar bütün mezhep ve mesleklerin  yayılması için propaganda şarttır. Birçok insan haklı ve yerinde buldukları fikirleri yaymak için  propagandayı açıkça yapmaktan çekinmezler. Bu, meşrudur. Hattâ devletler dahi bu işin ne kadar  gerekli olduğunu takdir ettiklerinden radyoları, sinemaları, basın ve yayını bu işe tahsis etmişlerdir.  Almanya'nın bir propaganda bakanlığı bile vardı.    Propaganda o kadar tesirlidir ki, hattâ bazen bu gayeye matuf olmayan şeyler bu neviden sonuçlar  verdiği için kanunlar bazı olayların gazetelerle alelade vukuat olarak neşrini dahi yasak etmiştir.  İntiharlarda olduğu gibi...    Propagandanın bu kadar müessir olduğu anlaşıldıktan sonra gayrimeşru, kanunlara karşı, hattâ  milletin varlığına karşı bile neler yapılabileceği akla gelir. Propaganda bin bir türlü şekilde, bin bir türlü  vasıta ile yapılabilir. Meselâ Türkiye'de komünizm ve Moskofluk lehinde propaganda mı yapılacak? İlk  önce Rus romanları tercüme ettirilir. Ucuz fiyatla satışa çıkarılır. Bu romanların muharrirleri için  methiyeler yazılıp göklere çıkarılır. Onların ölüm veya doğum yıllarında törenler, ayinler, jübileler  yapılır. Yazıcılara karşı bir sevgi yaratıldıktan sonra da tabiî, sıra yazıcının mensup olduğu millete gelir  ve bu böylece gider...    Memleketimiz propagandaya değer vermesi bakımından olduğu kadar, menfî propagandaları sezip  önlemek yönünden de öteki memleketlerden çok geridir. Bununla beraber propagandanın değerini  anlamış ve zayıf da olsa propagandaya girişmiş bulunuyoruz. Fakat hayırlı maksatlarla yapılan  propagandanın yanında, kötü niyet ve hain hayallerini olgunlaştırmak isteyenlerin propagandasına  daha çok hız verildiği, hattâ bu nevi propagandanın bugün bile hızını hâlâ alamadığı, bazı acı  hakikatlerle kendisini gösteriyor. Bilgisiz insanlar arasında daha çok başarı gösterdiği birçok örneklerle  sabit olmuş olan kızıl propaganda bizim yurdumuzda kendisine bu son günlerde büsbütün başka bir  saha ayırmış bulunuyor. Küçücük ve en masum yürekleri ve beyinleri zehirlemek yolunda bir rota  www.atsizcilar.com    Sayfa 65 

  almış olan bu kızıl propaganda, menfî faaliyetini öyle ustaca yürütmüş ve öyle elverişli bir duruma  getirmiştir ki, bugün belki bu işe alet olanlar dahi ne yaptıklarının farkında değildirler. Şimdi  vereceğim tek, fakat kuvvetli örnek hem gafletimizi açığa vuracak, hem de menfî propagandanın, eğer  sistemli yapılırsa nelere başvurmak, nasıl uzak yollardan dolaşmak zorunda kalacağını, fakat her şeye  rağmen kendi yolunda başarılı bir adım atmak imkânını elde etmiş olacağını gösterir.    "Doğan Kardeş" adlı çocuk dergisi, Ankara devlet radyosunun da himmetiyle memlekette tutunmuş  bir dergidir. Son zamanlarda bu dergi "Bu Toprağın Masalları" adı altında, çocuklar için derlenmiş  masallar yayınlamaya başladı. Ne hayırlı, ne masum bir iş değil mi? Bu serinin birinci numarası olan  "Nar Tanesi"nin üzerinde Eflâtun Cem imzası var. Kitabı önce Ankara radyosu tavsiye etti. Ana ve  babalar için güvenilen salâhiyetli bir ağız... Arkadan Millî Eğitim Bakanlığı, Tebliğler Dergisinin 17  Şubat 1947 tarihli 421'inci sayısında yeni bir tavsiyede bulundu. Bu tavsiyeyi aşağıya aynen alıyorum:    Cilt: 9 Sayı: 421  17.11.1947 Neşriyat Müd.  Sayı: 1803 21/1/1947    Eflâtun Cem Güney tarafından yazılan ve Doğan Kardeş yayınlarından 3'üncüsünü teşkil eden "Nar  Tanesi" adlı kitabın ilkokullara tavsiyesi uygun görülmüştür. 50 kuruş fiyatla İstanbul Posta kutusu  2217 Beyoğlu adresinden temin edilebilecek olan bu eserin tavsiyesini rica ederim.    Milli Eğitim Bakanı adına B. Kadırgan    Tabiî bu da çocuk velileri ve öğretmenler için güvenilecek ikinci bir resmî ağız ve imza. Esasen yüzdesi  pek az olan okur yazar ana babalar bile bu resmî tavsiyelerden sonra pek âlâ bu masum çocuk  masalını çocuklarına sevine sevine alabilirler. Hem de kitapların her şey gibi ateş pahası olduğu bu  zamanda iyi baskı ve güzel resimlerine rağmen 50 kuruş olan bu kitabı almak fazla bir külfet de  değildir.    Şimdi, tesadüfen, bu iyi niyette derlenmiş ve Ankara radyosu ile Millî Eğitim Bakanlığı âlet edilerek  propagandası yapılmış olan kitabı şöyle bir karıştıralım. Dehşetten titremek, şaşkınlıktan bağırmamak  ve bu sinsi propagandaya bilmeyerek âlet olanlara kızmamak sizin de, bu satırları okuyanların da  bilmem elinizden gelecek midir? Bakın, kitabın 19'uncu sayfasından aldığım şu satırlara: "Hey insan  oğlu, insan oğlu! Sen Allahın bol, insanın kıt yerinden geldin beni kurtardın. Seni sırtımda yedi yıl, yedi  derya dolaştırsam gene hakkını ödeyemem. Veren Allah ne muradın varsa versin. Ama ne olur, ne  olmaz. Allahın işine pek güvenilmez. Bazen kuyruğu ile oynar, bazen kulları ile..."    Görüyor musunuz "Bu toprağın masalları" diye körpe beyinlere akıtılan zehiri? Bu toprağın  sahiplerinin en kutlu varlık diye tanıdıkları ve "Tek" bildikleri Allah bollaştırılarak kıymetten  düşürülüyor. Sonra da kendisine itimat caiz olmayan bu Allah kuyruğu ile oynuyor.    Ey bu toprak için Allah Allah diye bağırarak can verenlerin soyundan gelenler! Ey, dokuz asırdır Allah  uğrunda gaza edenlerin nesilleri!.. Körpe beyinleri yeni yeni uyanan yavrularımıza, bu kızıl düzenler ve  dolanlarla, Tanrı'nın ne yolda tahayyül ettirildiğini görüyorsunuz. Aldanmayın. Maksat Türk  cemiyetinin temel dayanaklarından biri olan Allah fikrini yıkmaktır. Allah düşüncesi, yurt ve millet;  www.atsizcilar.com    Sayfa 66 

  sevgi, ahlâk duygusu ve aile bağları yıkıldıktan sonra geriye ne kalır? Her yabancı istilâyı kabule hazır,  hayvanlaşmış bir yığın.    Doğan Kardeş dergisinin, Türk çocuklarına niçin Tolstoy'dan 17 hikâyeyi tercüme ettirdiğini şimdi  vuzuhla anlıyoruz. Doğan Kardeş milliyetçi bir dergi olsaydı barışmaz düşmanımız Moskof'un, bizden  doğu illerimizi ve Boğazları isteyen Moskof'un kaba dilinden tercümelerle değil, Dede Korkut  masallarıyla karşımıza çıkar, tercüme lâzım olduğu zamanda da, İskandinav edebiyatlarına  başvururdu.    Hiçbir Türk masalında Tanrı'ya saygısızlık edilemez. Hiçbir Türk köylüsü masal anlatırken Allah'ın  kuyruklu olduğundan bahsedemez. Bundan dolayı masalı hazırlayan Eflâtun Cem de, Doğan Kardeşin  sahipleri olan Vedat Nedim ve Ankara radyosunun meşhur Ayşe Ablası olan sayın Bayan Neriman Hilâl  de mesuldür. Vedat Nedim eski bir komünist olduğu için Tanrı'yı inkâr etse bile her hafta Türk  çocuklarına nazikâne öğütler veren Ayşe Ablanın bunu yapmaması lâzım gelirdi.    Bizim elimizden yalnız ikaz geliyor. Türk ana babaları, eğer milliyetçi iseler, eğer Türk kalmak ve  çocuklarını da Türk yetiştirmek istiyorlarsa uyanık bulunmalıdırlar, hem de çok uyanık...    Altınışık, 15 Mart 1947, Cilt: 1, Sayı: 3     

KİRALIK SUBAYLAR 
   Bunlar ücretli askerler değil, Türk subaylarıdır. Yüksek Askerî Şûra'nın ordudaki teğmen ve yüzbaşı  azlığına çare bulmak üzere yedek subaylardan 5‐25 yıllık süre ile sözleşmeli subay alması hakkındaki  kararının bir gazetedeki veriliş şeklidir.    İnsan kiralanmaz. Eşya ve hayvan kiralanır. Kiralık insan terkibi, toplumdaki sınıfların en aşağı ve  bayağısı için, en rezil ve alçağı için kullanılır: Kiralık kadın, kiralık katil gibi...    Sözleşmeli subaya kiralık demek için ya Türkçe'yi hiç bilmeyecek kadar geri zekâlı, yahut kasıtlı olmak  lâzımdır.    Âleme demokrasi ve hürriyet dersleri veren bir gazetenin 4 Şubat 1971 tarihli nüshasının ilk  sayfasındaki şu iri manşetli yazıya bakın:    Yüksek Askerî Şûra toplantısı bitti. Subay sıkıntısını gidermek için yedek subay kiralanacak.    Kiralık subay tabiri, beyinlerde subaylara karşı garip bir düşünce doğuracağı gibi sözleşme yapmak  isteyenleri az çok tereddüde sevk edecek, hepsinden fazla da ordunun manevî şahsiyetine bir darbe  olacaktır.    Savcılar nerede? Millî Savunma Bakanı nerede? Ya orgeneraller nerede? Kiralık subay tabiri, bir sokak  itinin ağzından çıksa bile şahlanmak gerekirken bir gazetede yayınlandığı halde bu susuş neden?    www.atsizcilar.com    Sayfa 67 

  Düzinelerle general ve amiral dururken subaylığın şerefini savunmak bize mi düşecekti?    Bu manşeti oraya koyanlardan Türk ordusuna tarziye bekliyoruz. Aksi halde onlardan ciddî olarak  şüphelenmekte haklı olacağız. Millî değerleri gözden düşürmek böyle ufacık kelimelerle yapılır. Acaba  subayları gözden düşürmek mi istiyorlar?    Kiralık kadın, kiralık katil, kiralık kalem, kiralık gazete, kiralık vicdan olur ama kiralık subay olmaz.    Kusurlu binlerle subay olsa bile asıl subaylık Türk soyunda en üstün karakterli ve fedakâr insan  demektir.    Subaylar kiralandımı, Türkiye bitti demektir.    Ötüken, 18 Şubat 1971, Sayı: 3     

ÇAĞIMIZIN MASALI 
   İnsanlık tekerlemesinden bahsetmek istiyorum. Devlet ve hükümet başkanlarının, parti önderlerinin,  gazetecilerin, şunun, bunun her gün gazetelere akseden konuşmalarını, demeçlerini mesajlarını  okuyoruz. Hepsi insanlığa âşıktır. Yaşamanın, devlet kurmanın, hükümet etmenin son amacı  insanlıktır. Yetmiş iki buçuk milletten romancının, şairin, filozofun Türkçe'ye çevrilmiş eserlerini  görüyoruz. Nakarat aynı nakarattır.    Fakat kıritik an gelip de maskeler düşünce acı gerçek ortaya çıkıyor ve hayalin göklerinden toprağa  çakılan beyinler hakikatin büsbütün başka türlü olduğunu anlamakta gecikmiyor.    Doğu Pakistan'da büyük bir âfet oldu ve yüz binlerce insan kasırganın ve kabaran suların kıyıcılığına  kurban gitti. Şimdi yıkılmış, rüzgâr ve su ile silinip süpürülmüş yerlerdeki milyonlarca insan aç ve  çıplak, yiyecek bir şey, ilâç ve yardım bekliyor.    Durum o kadar acıklı ki kıyılara yetişen yardım gemileri karaya el uzatamıyor, içeri giremiyor. Bir tek  çare var: Yardımı havadan, helikopterlerle yapmak...    Birçok milletin az veya çok yardıma koştuğu sırada, birdenbire çirkin ve iğrenç bir manzarayla  karşılaştık: Batı Pakistan'dan Doğu Pakistan'ın yardımına gönderilen helikopterlerin kendi toprakları  üzerinden geçmesine Hindistan izin vermedi.    Helikopter kısa menzilli bir hava aracıdır. Hızı da azdır. Hindistan üzerinden 1600 kilometre aşarak ve  tabiî birkaç defa yere inerek Doğu Pakistan'a ulaşabilir. Deniz üzerinden gitmesine imkân yoktur.  Çünkü denizde inebileceği bir alan, bir adacık falan bulamaz.    Sayın Bayan İndra Gandi'nin hükümeti bu geçişe niçin izin vermedi? Pakistan ve Hindistan düşman  oldukları için Pakistan helikopterlerindeki subayların Hint askerî tesislerini görmemesi için denemez.  Hindistan baştanbaşa askerî tesislerle kaplı olmadığı için helikopterler Hindistan hükümetinin çizeceği  www.atsizcilar.com    Sayfa 68 

  bir hava yolundan Hint uçaklarının kontrolü altında geçebilirlerdi. Hatta daha ileri giderek diyelim ki  bu helikopterleri Doğu Pakistan sınırına kadar Hint subayları sevk edebilirlerdi. Fakat yapmadılar.  Niçin? Daha çok Pakistanlı ölsün, daha çok düşman ortadan kalksın diye. Böylelikle Hindistan, savaş  meydanında yenemediği Pakistanlıları böyle kahpece öldürmekle öcünü almak istiyor.    Bu örnek, insanlık masalının iç yüzünü ortaya koyması bakımından çok ilgi çekicidir. Hindistan, Buda'yı  yetiştiren memlekettir. Hindistan'da yılanlar ve sıçanlar dahi öldürülmez. Fareler öldürülmediği için  Hindistan buğdayının büyük bölümünü yok eden bu zararlı yaratıklar yüzünden yüz binlerce Hintli  açlıktan kıvranır, ölür. Müsamahaları çok büyüktür. Din farkına aldırmaz görünürler. Bundan önceki  cumhurbaşkanları Müslüman'dı. Fakat aslında Hintliler, Pakistanlılara karşı kaplandan daha vahşi,  yılandan daha sinsi, fareden daha zararlıdır. Pakistanlılara karşı sönmez bir kinle yanıp tutuşurlar.    Bunun içindir ki, sefaletten mahvolan, geriliğin ve ahmaklığın hüküm sürdüğü Hindistan, atom  bombası yapmak için hazırlanmaktadır. Bu manzaradan alacağımız ders şudur: Türk çocukları  insaniyet masalının ne demek olduğunu öğrenmelidir. Hindistan'ın bu izni vermeyişi Moskoflar'ın  Çekoslovakya'yı işgalinden daha alçakça bir davranıştır. Çünkü Moskoflar'ın kendi millî menfaatleri  bakımından bir mazeretleri vardı: Çekoslovakya'daki demokratik hareket durdurulmazsa bu, pek  kolaylıkla öteki uydulara da bulaşacaktı. Hintliler içinse hiçbir sebep, hiçbir mazeret yoktur. Sebep  aşağılık insanlara mahsus kindir.    Anlaşılıyor ki Hintliler yalnız maddeten değil, manen de sefil imişler. Babur'un birkaç bin Türk'le  Hindistan'ın yüz binlerini yenerek o koca ülkeyi niçin bu kadar kolaylıkla zapt ettiğini şimdi daha iyi  anlıyorum.    Ötüken, 22 Kasım 1970, Sayı: 12     

KOMÜNİST, YAHUDİ VE DALKAVUK 
   Türk milletinin dışarıdaki düşmanları bütün dünyadır. Bunu tarih bize ebedî bir öğüt halinde hikâye  eder. İçerideki düşmanları ise üç tanedir: Komünist, Yahudi ve dalkavuk.    Komünist, vicdanını Yahudi "Marks"a satmış olan vatansız serseri demektir. Amele diktatörlüğünün  kurulduğu yerde cennete varılmış olduğunu zanneder. O, bazen bu zannında samimî olan bir aptaldır.  Bazen de samimî değildir, aldatmak için böyle söyler. O zaman da kalleştir. Komünist, dünyada  patronla işçi arasındaki hukuk müsavatsızlığını halletmek için ortaya atıldığını söyler. Bunun için de ilk  yaptığı iş dinleri, milliyetleri, vatanları inkâr etmektir.    Komünist, dünyadaki bütün meseleleri "mide" ile izah etmek gayretindedir. Ona göre "milliyet"  midesi dolu olanların, midesi boş olanları kullanmak için vasıta ettiği bir tuzaktır. Milliyetler kalkarsa  dünya cennet olacaktır. Türkiye’deki komünistlerin çoğu Türk değildir. Asıl milliyetini kaybederek  Türkleşmiş melezler veya gayrı Türklerdir    Türk milliyetini kökünden kıracak herhangi bir harekete bunların iştiraki, tahteşşuurlarında yaşayan  "Türk’e kin" ile izah olunabilir. Komünistlerin bir kısmı züğürtlerdir. Başkalarıyla müsavi olmak için  www.atsizcilar.com    Sayfa 69 

  başka çıkar yol göremedikleri için bu dipsiz yola dalmışlardır. Bir kısmı da cinsî hayatlarında iktibas  yapa yapa tereddi etmiş aşağılıklardır. Komünist cemiyette kolayca kadın bulabilmek düşüncesi onları  bu yola atmıştır. Bir kısmı, komünist merkezlerinden para ve rütbe alan kabadayılardır. Bir kısmı da  budalalardır. Bilmeden, anlamadan, görmeden bu işe girişmişlerdir. Fakat her ne olursa olsun  komünist vatan hainidir. Halkının ancak binde biri amele olan ve amelesinden çok başka sınıf halkları  ezilmiş bulunan Türkiye'de amele sınıfının menfaatlerini müdafaa için ortaya atılmak bahanesi  gülünçtür. Onların hakikî maksadı bizi komünist merkezlerine esir etmektir. Sistemli bir tarzda ırkımızı  imha eden merkezlere...    Komünistlere verilecek cevap şudur: Türkiye'de servet haksızlığı ve gayri meşru suretle kazanan  zenginler varsa bunu düzeltmenin yolu komünizm değildir. Komünizm ileri bir hamle ise bu hamleye  geri, kaba ve ahmak mujik kılavuzluk edemez. Beşeriyetin rehberliğini Almanlar ve İskandinavlar gibi  en ileri milletler iddia ederlerse hak kazanabilirler. Fakat Ruslar, asla! 10.000.000 amelenin yaşadığı  koca Almanya'da komünistler en çok 6.000.000 taraftar bulabilmişlerdi. Bugün ise milliyetçiliğin çelik  yumruğu orada komünizmi ezmiştir.    İkinci düşman Yahudi’dir. Onun Allah’ı paradır. O, cebine birkaç para koyabilmek için gölgesinde  yaşadığı bayrağı satmaktan çekinmeyen namussuz bir bezirgandır. Hangi memlekette oturuyorsa  oranın düşmanıdır. Fakat bu düşmanlığını açıkça değil yüze gülerek, tezellül ederek yapar. Yahudi  mayi gibidir. Derhal bulunduğu kabın şeklini alır. Yer yer kurulan Yahudileri Türkleştirmek cemiyetleri  bu zelil politikanın neticesidir. Bununla cihan savaşında düşmanlarımıza casusluk ettiklerini,  mütarekede Türklüğü tahkir ettiklerini unutturmak isterler. Hattâ daha ileri giderek kendilerine Türk  adları takarlar [1]. Yahudi iki türlüdür. Biri asıl Yahudi’dir, bu dilinden tanınır. Biri de Yahudi  dönmesidir. Bu dilinden tanınmaz. Bunu tanımak için yüzünün mütereddi Yahudi hatlarına dikkatle  bakmak lâzımdır. Yahudi’yle Yahudi dönmesinin hiçbir farkı yoktur. Biri "biz Yahudiler" derse öteki de  "Siz Türkler" der.    Üçüncü düşman dalkavuktur. Bunlar da Yahudi gibi daima kuvvetli olan tarafı iltizam ederler.  Hayatları "yaşasın" diye geçer. Türkiye’nin fertleri, hükümetin bütün icraatını beğenip alkışlamaya  mecbur olmadıkları halde bunlar onu alkışlamayı "farzı aynı" haline getirirler. Vicdanî ve ilmî  kanaatlerine göre yanlış gördükleri şeyi korku veya dalkavukluk saikasıyla doğru imiş gibi  alkışlayanlarla onları açıkça tenkit edenlerden hiç şüphesiz ikinciler doğru hareket ettikleri halde  bunların hareketlerin inkılaba muhalefetle itham ederler. Onlara göre inkılâbın öz çocuğu olmak için  dalkavuk olmak lâzımdır. Fakat işin en kötü ciheti kanaatlerini açıkça söyleyen vatandaşları kötülemek  kabiliyetinde olmalarıdır. Onlar düşünmezler ki, düşüncelerini apaçık söyleyen vatandaşlara kötü  gözle bakılmaktan vazgeçilmezse artık Türkiye'de doğru sözlü ve cesur insan yetişmesine imkân  kalmayacaktır. Bu dalkavuklar daima Türkiye'nin en hür memleket olduğunu söylerler. Fakat ufak bir  tenkit üzerine bastıkları yaygara ile düştükleri gülünç tezadı göremezler. Bu dalkavukların yüzüne  karşı dalkavukluklarını tenkit ederseniz alacağınız cevap şudur: "Ne yapayım ben dört çocuk  babasıyım! veya "Ben başımdan korkarım, ne yapayım?". Türkiye’de komünist en çok 10.000, Yahudi  100.000'dir. Dalkavuğun sayısını ise Tanrı bilir.    18 Mart, Türklerle İngilizlerin karşı karşıya çarpıştıkları gündür. 16 mart ise İngilizlerin Türkleri  arkadan vurdukları gündür. İngilizler birincisinde bozulmuşlar, ikincisinde kazanmışlardır (!) Bu 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 70 

  gösteriyor ki İngilizler arkadan vurmadıkça bizimle boy ölçüşecek askerler değildirler. Türk 16 ve 18  Martları unutma.    Orhun, 12 Mart 1934, Sayı. 5   
[1] Gazetelerin birinde bir Yahudi mektebinde Yahudilerin Türkleşmeye (!) karar vererek adlarını değiştirdikleri,  bazıların da Atilla, Çingiz, gibi kahramanların adlarını takındıkları yazılmıştı. Zavallı Atilla, talihsiz Çingiz! Kim bilir  mezarlarında nasıl bir öfke ve tiksinti ile titremişlerdir. Bir Yahudi’de Çingiz’in veya Atilla’nın kahraman adı!  Yahudi ve kahraman, birbirine ne kadar yakışmayan iki söz. Eğer gazetenin verdiği bu haber doğrusu ise  hükümet buna derhal engel olmalıdır. Çünkü bu birçok Türk'ü Türklükten istifa ettirecek kadar mühim bir  sebeptir. 

   

İNGİLTERE KRALİÇESİ II. ELİZABETH'E DİLEKÇE 
   Majeste,    Ciddî bir arıza dolayısıyla 21 Haziran 1965 günü görevime gidememiş ve mensup bulunduğum daireye  bildirerek doktor istemiştim. Mensup bulunduğum dairenin resmi kâğıdı 22 Haziran'da, bana gelmesi  gereken doktorun eline geçtiği halde bu doktor 25 Haziran günü öğle vaktine kadar muayeneye  gelmediği için doktorun âmiri bulunan Kartal Kaymakamlığı'na dilekçe yazıp elden göndererek  gelmeyen hükümet doktoru yerine belediye doktorunun yollanmasını istemiş ve derhal gelen  belediye doktorunun muayene ve raporundan sonra da görevini yapmayan hükümet doktorun Sağlık  Bakanlığı'na şikâyet etmiş, insanların sağlığına karşı bu kadar kayıtsız kalan doktorun  cezalandırılmasını istemiştim.    Sağlık Bakanlığı dilekçeyi işleme koyarak incelemeyi yaptırdı. İfadeler alındı ve nihayet İstanbul il İdare  Kurulu 27 Ekim 1965'te toplanarak kararını verdi. Karara göre dosyada, mahut doktorun mahkemeye  verilmesine yetecek delil yokmuş. Bir doktorun muayenesine üç gün gitmemeyi  suç delili saymayacak  kadar iz'an ve idrakten mahrum bir kuruldan ve onlara bu mevkileri veren hükümetimden ümidi  kestiğim için devletimin müttefiki olan ve Osmanlı Hanedanı'ndan sonra en asil bir hanedanın  idaresinde bulunan İngiltere'nin kraliçesi siz majestelerine başvurmak zorunda kaldım.    Bu şahane kararı veren İstanbul İl İdare Kurulu Vali yerine Vali Muavini Ekrem Gönen'in başkanlığında  Hukuk İşleri Müdürü Muzaffer Çağlar, Defterdar Vekili Semih Atabey, Bayındırlık Müdürü Hamdi  Tekiner, Sağlık Müdürü Vekili Doktor Mehmet Bulgan, Veteriner Müdürü Hasan Ertan'dan  kurulmuştur. Kurulda bulunması gereken Millî Eğitim Müdürü Halis Kurtça ile Teknik Ziraat Müdürü  Necati Arat o günkü toplantıya katılmamışlardır.    Tamamıyla hukukî bir mesele olan böyle bir olayda mühendislerin, doktorların, baytarların,  defterdarların karar sahibi olması bize ait garabetlerden bulunmakla beraber görevine gitmediği  eldeki dilekçelerin ve resmî kâğıtların tarihleriyle yüzde yüz açığa çıkmış olan bir doktorun suçlu  olduğunu böyle yüksek öğrenim görmüş yüksek memurlar değil alelade insanlar, hattâ Sovyet Rusya  vatandaşları bile anlayabilirdi. Fakat yıllardır kafalar ters işlemeye alışmış olduğu için bu yüksek 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 71 

  memurlar bu kadar açık ve seçik olayla doğru bir karara varmak erdemini gösterememişler, gülünç  olduklarını bile anlayamamışlardır.    Bu müdürlerin aradıkları delil acaba benim ölmem gibi bir şey miydi? Bu soru kendilerine sorulsa  hiçbir cevap veremeyeceklerine, yalnız soranın yüzüne koyun gibi bakacaklarına Majestelerini temin  ederim.    Bir insanın kendi hükümetinden bu kadar bezgin ve umut kesmiş olarak, müttefik de olsa, bir yabancı  devletin hükümdarına başvurmasındaki ağırlığı bütün acılığı ile tadıyor ve hattâ bazen "ben Türk  devletinin değil de acaba Hitit devletinin mi vatandaşıyım" diye şüpheye düşüyor ve belki hükümetimi  uyarır da doğru bir davranışa sebep olurum diye bu acılığa katlanıyorum. Çünkü bizim hükümetlerimiz  o kadar konukseverdirler ki kendi vatandaşlarından yüz binlercesini kaale almadıkları herhangi bir  arzusunu bir yabancının, hele Majesteleri gibi en yüksek mevkide bulunan asil bir şahsiyetin işaretiyle  yerine getirmekte asla kusur etmezler.    Var olduğunu işittiğim İnsan Hakları diye bir beyannameye benim hükümetim de imza atmış  Afrika'daki Zencilerin hakları söz konusu olduğu zamanda da imzasının şerefini yerine getirecek  davranışlardan geri kalmamış, fakat kendi vatandaşlarından birinin sağlık hakkını apaçık hiçe sayan bir  memuru suçsuz bulmuştur.    Memleketinizde adaletin eksiksiz ve katıksız alarak yürürlükte bulunduğunu işitiyorum. Türkiye'deki  bazı Amerikan subaylarının Türk vatandaşlarına karşı işledikleri suçların Amerikan mahkemelerinde  görülmesi hakkındaki anlaşma gibi, haksızlığa uğrayan bazı Türklerin de İngiliz idarî makamlarına  başvurmasını sağlayan bir anlaşma bulunsaydı yukarıda adı geçen müdürleri derhal şikâyet eder hattâ  Türk elçiliğinden hiçbir kolaylık görmeyeceğimi bildiğim halde Londra'ya kadar da gelirdim. Bu  imkânlar olmadığı için böyle bir dilekçe yazıyor ve isteğimin kabul edilmesini rica ediyorum.    Majeste,    Sizden istirhamım şudur: Sevimli Başbakanınıza direktif vererek dışişleri kanalı ile Türkiye'den,  görevini yapmayan doktorun cezalandırılmasını ve bu derece lâubâli bir doktoru suçsuz bulan  müdürlerin işlerine son verilmesini isteyiniz. Bu istek İngiltere'nin de menfaatlerine uygun düşecektir.  Çünkü akılları kafataslarının çok uzağına fırlamış memurlarla idare edilen Türkiye nihayet Tanrı'nın da  sabrını taşırıp batarsa bu ulu ve kökleri tarihin derinliklerine kadar uzanmış gövdenin batışı birkaç  düzine kobalt bombasının patlamasına eşit bir sarsıntı yapacak, bu sarsıntı ile yalnız Türkiye değil,  bütün dünya yok olacaktır.    ATSIZ (Süleymaniye Kütüphanesinde Görevli Öğretmen)    Ötüken, 16 Aralık 1965, Sayı:24            www.atsizcilar.com    Sayfa 72 

 

KIZILAY GÖREVİNİ YAPMADI 
   Son aylarda Taşkent'te ardı ardına büyük depremler oldu. Pek çok evler yıkıldı, insanlar öldü ve  Taşkentlilerin binlercesi şehirlerini bırakıp başka yerlere göçtü.    Taşkent Sovyetlerin bugünkü kuruluşuna göre Özbekistan Cumhuriyeti'nin başkentidir. Demek ki  Taşkent bir Türk şehridir. Bir Türk şehrinin ıstırabı bütün Türk şehirlerinin ıstırabı, Özbeklerin ıstırabı  hepimizin ıstırabıdır.    Türkiye'de bir Kızılay Derneği vardır. İnsan ıstırabını dindirmek, felâkete uğrayanlara yardım etmek  için kurulmuş olan bu dernek Türk milletinden topladığını yine millete harcayarak çalışmış, millet  gözünde iyi not almış, sevilmiş bir dernektir, Kızılay, kara günlerin ışığıdır.    Türkiye'nin neresinde deprem, yangın, su baskını, açlık, hastalık olsa Kızılay oradadır.    Yavru vatan Kıbrıs'ın yardımına koşan odur. Bir iki yıl önce Üsküp'te büyük bir yer sarsıntısı olduğu  zaman bir Türk şehridir diye Üsküp'e yetişen o idi.    Dost ve müttefik Pakistanlılar, Hintliler'le çarpışırken yardıma o gitmişti. Hattâ, İkinci Cihan Savaşının  sonunda Yunanistan açlıktan kırılır, veremden dökülürken "yılan beslemek" kabilinden Yunanlılar'a  yiyecek ve ilaç göndermişti.    Fakat neden Taşkent'in yardımına gidilmedi? Kızılay'ı yönetenler Taşkent'in Özbekistan başkenti,  Özbeklerin de Türk olduğunu bilmiyorlar mı? Bu kelimeleri ömürlerinde ilk defa işitmiş olsalar bile  "Taşkent" ve "Özbek" kelimeleri onlara bir şey söylemiyor mu? Bu dört hecelik iki kelimenin bütün  hecelerinden Türklük fışkırdığını anlamıyorlar mı?    Taşkent'in yardımına neden gidilmedi? Yabancı bir hâkimiyet altında olduğu için mi? Üsküp de  yabancı hâkimiyet altında idi. Yunanistan yabancı hâkimiyet altında değil, yabancı idi. Üstelik tarihi  düşmandı.    Taşkent'in yardıma ihtiyacı mı yoktu? Üsküp'ün de yoktu. Yunanistan'a yardım edecek çok ağabeyler  de vardı.    Onlara yardım edildi de Taşkent'e neden edilmedi?    Kaldı ki Kızılay'ın görevi yakına, uzağa değil, herkese yardıma koşmaktır. Bunu neden yapmadı?    Sembolik bile olsa bir Kızılay çadırının Taşkent'te kurulup bir kaç yüz Özbek'in yardımına el atmasının  sonucu, yüz milyarlarla ölçülemeyecek manevî kazancı neden akla gelmedi? Yıllardır bizden bir  yardım, yardım değil de bir dost bakış bekleyenlerin umutları neden boşa çıkarıldı?    Bu akıllar hiç işlemeyecek ve beklediklerimiz hep gerçekleşmeden mi kalacak?   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 73 

  Gönüller ve beyinler millî inanç ve ülkü ile doldurulmadıkça, hürriyet ve demokrasi diye millet  düşmanlarına da eşit haklar verildikçe ve soyu sopu belli olmayanlara en yüksek makamlara kadar her  yer açık kaldıkça, evet, böyle olacak... Türklerin acısına yanılmayacak, Türklük için didinenler  baltalanacak ve Yunanlı'ya yardım edilirken Özbek'e kayıtsız kalınacak...    Ey Türk Elleri!.. Özbekler, Türkmenler, Karakalpaklar, Kırgızlar, Kazaklar, Oyratlar, Altaylılar!.. Ey Doğu  Türkistanlılar, Uygurlar, Tarançılar! Ey Azerbaycanlılar, Kerküklüler, Bayır‐Bucaklılar, Kıbrıslılar, Batı  Trakyalılar, Balkanlılar; Gagavuzlar! Ey Balkarlar, Karaçaylar, Nogaylar. Kumuklar! Ey Kırımlılar,  Başkurtlar, Mişerler, Tatarlar!..    Sizin acılarınız, bizim acılarımızdır...    Sizin yurdunuz, bizim yurdumuzdur.    Yurdumuz Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar büyük ve müebbet bir ülkedir.    Ötüken, 25 Haziran 1966, Sayı: 30     

VOTKA FABRİKASI 
   Moskoflarla yapılan iktisadî anlaşma gereğince, memleketimizde kuracakları yedi tesisten biri votka  fabrikası olacakmış.    Evet, akıllara durgunluk verecek bir haber ama doğru: Votka fabrikası...    Kalkınma için Moskoflar'dan bile medet umulduğu bir sırada, sanki kalkınmaya faydası varmış gibi bir  de votka fabrikası kurmaya kalkışmak, kalkınma düşüncesiyle, milletle eğlenmekten başka bir şey  değildir. Bu ahmakça davranışın, geri kalmamızı domuz eti yememeye bağlayan kızıl budalanın  hezeyanından hiçbir farkı yoktur.    Memleketimizde içkinin her türlüsü kanunî ve kaçak olarak bol bol yapılır ve sarhoşluk ayyuka  çıkarken bir de votka fabrikası yapmak millî sağlığın mezarına bir kazma daha vurmaktan başka nedir  ki?    Büyük bilgin ve sosyalist plâncılara göre belki bu fabrika döviz sağlamak için kurulacaktır. Votka  fabrikası kurulursa onu satın almak için dışarıya para vermeyeceğimiz ileri sürülecektir. Votka ithal  etmeyelim derseniz tabiî bunun da insan haklarına, demokrasiye, belki de anayasaya aykırı olduğu  ileri sürülecektir. Hariciyecilerimiz ise bu fabrika sayesinde Türk‐Moskof dostluğunun gelişeceğini  iddia edeceklerdir.    Fabrikalarımızın halka yazın bira, kışın rakı yetiştiremediği doğrudur. Bizde bu hovardalık varken bir  değil, on votka fabrikası ürünün de içilip tüketileceği muhakkaktır. Fakat hükümetlerin vazifesi  milletin sağlığını baltalamak değil, aksine korumaktır. Devlete para sağlıyor diye hükümet votka  satarken cahil esrar kaçakçılarına ahlâkı, fazileti nasıl anlatacağız?  www.atsizcilar.com    Sayfa 74 

    Henüz vakit varken bu tasarıdan vazgeçilmeli, onun yerine faydalı bir tesisin kurulması için  Moskoflarla yeniden pazarlığa girişilmelidir. Her ne kadar onların Türkiye'de en istekle yapacakları şey  bu ise de, onları bundan caydırmak hükümetin elindedir. Ama mutlaka halkı zehirlemek gerekiyorsa  hiç olmazsa bizim Tahtacılarla anlaşarak onların büyük bir ustalıkla yapıp su gibi içtikleri etersiz rakıyı  memlekete yaymak, böylelikle yoksul Tahtacıları biraz bolluğa kavuşturarak onların orman tahribatını  önlemekte sayısız millî menfaatler vardır.    Duyurulur...    Ötüken, 25 Haziran 1966, Sayı. 30     

TÜRK KIZLARI NASIL YETİŞTİRİLMELİ? 
   Her şeyden önce yarının Türk anaları oldukları düşünülerek yetiştirilmelidir. Dünyadaki muhtelif  milletler arasında Türkler, kadına gerçek değerini veren belli başlı milletlerden biridir. Eski Yunanlılar,  Romalılar, Araplar, İranlılar ve Hintliler kadını kötü bir yaratık sayıyor ve ona esir muamelesi  yapıyorlardı. Türklerde ise saygı görüyor, fakat hiçbir zaman da her işte erkekle eşit tutulmuyordu.  Zaten fizyolojik ayrılıklar erkekle kadının tamamı ile müsavi olmasına engeldir.    Bugün memlekette kadına karşı yanlış bir hava esiyor: Ya onun hukuku hiç tanınmıyor, yahut da  feminizm teranesi altında ona fevkalâde itibar ediliyor, âdeta imtiyazlı bir sınıf muamelesi  gösteriliyor. Bunların ikisi de yanlıştır. İkisi de kadını manevî sukuta götürür. Birincisinin neticesinde  kadın esarete, ikincisinin neticesinde de koketliğe düşer. Yalnız süs ve lüks düşünen kadın, kadına  hakkı olmadan verilen fazla ve büyük değerin neticesidir.    Türk kızları, çok eski zamanlardaki Türk kızları gibi fazilet mümessili olarak yetiştirilmelidir.  Soğukkanlı, vakur, sade ve vazifeşinas olmalıdırlar. Yalnız süs peşinde koşan bir kız, analık ve yurt  duygularından uzaklaşmış müstakbel bir kokettir. Bu vatanın iyi dans eden, şu kadar elbisesi olan,  güzel boyanan, hattâ kusursuz pasta yapan kızlara değil; "bu vatana şerefli oğullar ve faziletli kızlar  yetiştirmek en büyük borcumdur" diyen kızlara ihtiyacı vardır.    Bu seciyeyi kız çocuklarımıza şimdilik ancak okullarda verebileceğiz. Fakat bunun için de kız  çocuklarımız karşılarında örnek kadın öğretmenler görmelidir. Boyalı ve züppe kadın öğretmenlerden  ders alan kız talebelere sadeliğin faziletinden bahsetmek biraz gülünç oluyor.    Kızlarımızın faziletli olmasını istiyoruz. Fakat bin türlü vasıtalarla onların zehirlenmesinin önüne  geçecek tedbirleri hiç düşünmüyoruz. Filimler, romanlar, pilâjlar ve sokaklar bin türlü ahlâksızlıkla  dolup taşarken okullarda verilecek birkaç öğüdün ne tesiri olabilir?    Birçok kimse, sinemasız kalmaktansa gençliği zehirleyen filimlerin gösterilmesine taraftar bulunuyor.  Bunlar fikirlerini "güzel sanat" ve "bediî ihtiyaç" maskesiyle yaldızlıyorlar. Hakikatte ise yalnız  zevklerinin ve keyiflerinin tellâllığını yapıyorlar. Acaba gençlerimizin ve bilhassa kızlarımızın  zehirlenmesine engel olmak için bütün memlekette sinemalar kapatılsa, erkek ve kadın pilâjları  www.atsizcilar.com    Sayfa 75 

  ayrılsa, roman ve hikâyeler sansürden geçse ne olur? Demokrasi, hürriyet suya düşüp medeniyet yok  mu olur? Yoksa "Abdullah Çavuş"un dediği gibi kıyamet mi kopar?..    Orhun, 1 Şubat 1943, Sayı: 13     

FANTEZİLER 
   Dünya çok değişti. Galiba fabrika bacalarından ve arabalardan çıkan zehirli gazlar havanın terkibine  iyice karışarak insan şuurunda kötü tesirler yaptı. Her zaman için geçerli olan manevî değerlerin bu  kadar değişmesini başka türlü açıklamaya imkân yok. Eskiden insanları utançla kızartacak olaylar  karşısında âdeta gururla duranlara baktıkça başka nasıl düşünülebilir?    Tehlikeler görüldüğü halde tedbir alınmayışı, uyuşukluk içinde vakit geçirilişi de, maddî veya manevî,  herhalde bir zehirlenmenin sonucu olsa gerek.    İnsanlarda hak ve adalet kavramı da kalmadı. Hiçbir konuya doğru teşhis konulamıyor. Türkiye'nin son  bir buçuk yıllık hayatı bunun örnekleriyle dolu..    Bir Millî Selâmet Partisi var. Bu partinin başkanı dünyayı gülpembe görenlerin başında geliyor. Son  seçimlerden önce tek başlarına iktidara geleceklerini iddia ediyor ve Türkiye'de milliyetçi, sol, renksiz  olmak üzere üç türlü parti bulunduğunu söylüyordu. Bu başkana göre milliyetçi parti kendileri, solcu  parti CHP idi. Renksizler de öteki partilerdi. Milliyetçi olduğunu iddia, daha doğrusu vehmeden  başkan, solcu diye yerdiği CHP ile iş birliği yapmaktan çekinmedi. Kendisinin "millî" sandığı "şeriatçı"  zihniyeti bunu kaldırdı. Sonra her vilâyette bir fabrika açacaklarını, yüz binlerce traktör, binlerce tank  ve uçak yapacaklarını ilân etmesine rağmen bir tezgâh bile açamayarak çekildi, gitti. Bir başbakan  yardımcısının çok ölçülü konuşması gerekirken, sanki içki masası başında şaka yapıyormuş gibi bol  keseden vaatlerde bulundu.    Türkiye'de bir de Halk Partisi vardır. Bu parti şimdiye kadar hiçbir seçimi kazanamamıştır. Son  seçimlerde oyların % 33'ünü aldığı dahi doğru değildir. Çünkü o, oylamaya katılan % 65'inin % 33'ünü  toplayabilmiştir ki bu oran, seçmen sayısının % 22'si eder.    İşte, seçmenlerin % 22'sinden oy toplayan bu parti seçim sisteminin yanlışlığı ve seçmenlerin bıkkınlığı  sebebiyle, koalisyon yoluyla da olsa iktidara geldi. Parti başkanı Ecevit, seçimlerden önce millete üç  vaatte bulunuyordu: Mahkûmları hapisten çıkarmak, hayatı ucuzlatmak, sosyal adaleti sağlamak.    Ecevit yalnız birinci vaadini yerine getirebildi ve bundan bilhassa devlete silâh çekmiş, varlığına  kastetmiş olanlar faydalandı. Bu da ancak şeriatçı, dinci, imanı bütün MSP başkanı sayesinde, onun  desteği ile oldu. Hayatın ucuzlaması rüya halinde kaldı. Aksine, sosyalistlerin iş başına geçtiği her  ülkede olduğu gibi hayat pahalandı. Kuyruklar teşekkül etti. Bazı ihtiyaç maddeleri ortadan kalktı.    Sosyal adalet ise bütün mühim veya az mühim yerlere Halk Partililerin getirilmesi, tanınmış milliyetçi  öğretmenlerin yerlerinden koparılması şeklinde tecelli etti.    www.atsizcilar.com    Sayfa 76 

  Buna rağmen Halk Partisi, kendi başkanlarını Kıbrıs Fatihi ve İkinci Atatürk diye ilân etmek fırsatını  kaçırmadı. Kıbrıs harekâtı başlarken Ecevit, Afyon'da haşhaş tarlalarında inceleme yapıyor, Dışişleri  Bakanı da Uzak Doğu seyahatinde bulunuyordu.    Kıbrıs harekâtı tamamı ile Genelkurmayın kararı ve başarısıdır. Kalanı boş sözden ibarettir.    Yunanlı ile kardeşliğe dair şiir (!) yazan, doksan yaşında bir kürt kadınının kulübesinde "Türkiyeli"  olduğunu keşif ve ilân eden bir kişinin Kıbrıs Fatihi olmasına da zaten imkân yoktu.    Türkiye'de son çelişki örneğini de Başbakan Sadi Irmak verdi. Kendi eski Halk Partisi bakanlarından  olup Anadolucular grubuna mensuptur. Anadolucular bir nevi milliyetçi olup komünizme karşıdırlar.  1944 Türkçüler davasında, o sırada Cumhurbaşkanı ve Millî (!) Şef olan İsmet İnönü her türlü  milliyetçilikten şiddetle ürktüğü ve bunları kendi makamına göz dikmiş rakipler gibi gördüğü için Halk  Partisindeki Anadolucu bakan ve mebusları da tutuklamaya karar vermiş, Sadi Irmak da bu kararı  dostları vasıtasıyla öğrenerek hapse girme hazırlığını yapmıştı. Bu rezaleti yine Halk Partili bir Türkçü  olan Memduh Şevket Esendal önlemiş ve meydan okurcasına kendisinin de tutuklanmasını isteyerek  kuruntulu İnönü'nün daha ileri gitmesine engel olmuştur. Yani Sadi Irmak,  İsmet İnönü'nün çapını ve  fikriyatını çok iyi bilmektedir. Böyle olduğu halde onu millî kahraman ilân etmek, İnönü haftası  yaptırmak ve İstanbul'la Ankara'da birer heykelinin dikilmesini karar altına almak Sadi Irmak'ın her  sözünde tekrarladığı Atatürkçülüğe tamamen aykırı olduğu gibi, millî kahramanlığın değerini de  düşürmekten başka bir şey değildir. Atatürk, İsmet İnönü'den, emirlerine kayıtsız şartsız baş eğdiği  sürece faydalanmış, itaatte sapma görünce de silkip atmıştır. Atatürk'ün hiç hoşlanmadığı bir adamın  heykelini diktirmek Atatürkçü bir davranış değil, onun zıddıdır. Hele Cumhuriyet çağında Kâzım  Karabekir ve Fevzi Çakmak, daha eski çağlarda da yüzlerce büyük adam varken tutup da İsmet  İnönü'yü seçmek, poligamiyi savunmaktan daha garip bir tutumdur.    Sadi Irmak'ın Atatürkçülüğe aykırı davranışları bu kadar da değildir. Ankara'daki bir üniversitede "Türk  gençleri" diye hitap ettiği yaratıkların "biz Türk değiliz" diye bağırmalarına, iğrenç komünist selâmıyla  sol yumruklarını havaya kaldırmalarına ve hakaretlerine ancak göz yaşıyla mukabele edip salonu  terletmesi de Atatürkçülüğe zıt, âcizane bir harekettir.    Bir başbakan, Türk değiliz diye bağıran serserileri derhal celbedeceği polis kuvvetiyle tutuklatıp  haklarından gelemez miydi? Böyle bir durum karşısında Atatürk'ün nasıl davranacağını, o üniversiteyi  yerle bir edeceğini bilmiyor muydu? Doğrusu Atatürk'ün hâtırasına ve eserine hakaret edilirken susan  bir Başbakanın Atatürkçülükten dem vurması fanteziden başka bir şey değildir.    Zaten fanteziler döneminde yaşıyoruz. Dar köprü üzerinde karşılaşıp birbirlerine yol vermemek için  inat ederek dövüşen ve ikisi de uçuruma yuvarlanan keçiler gibi sırf şahsî kaprisleri yüzünden  antikomünist koalisyonun kurulmasına engel olan Demirel ve Bozbeyli'nin; sandalye için, evvelce  "renksiz" diye ilân ettiği partilerle iş birliğine can atan Erbakan'ın tutumu fantezi değil de nedir?    Dövüş sonunda uçuruma yuvarlanıp parçalanacak olan yalnız iki inatçı keçi olsa bir şey çıkmaz. Bilâkis  nüfus plânlamasına yardımı olur ama uçuruma düşecek olan bütün bir millettir. Yurtseverliğin ilk şartı  ise mevki ihtirası değil, feragattir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 77 

  Artık bu göklerden düşen yağmur bu topraklarda feragat tohumlarını yeşertmiyor. Bunun sonu çok  korkunç olabilir.    Ötüken, 1975, Sayı: 1(133)     

SİYASET TERANELERİ 
   Milletlerin hayatı, yani tarih, hem dış, hem de iç çekişmelerin hikâyesinden ibarettir. Bugünkü iç  çekişmeyi demokratik ülkelerde partiler, komünist ülkelerde küçük zümreler temsil eder.    Partiler arasındaki mücadele bir oyundur. Tadında bırakmak, fayda sağlamasına bakmak gerekir.  Çocukların oyunu nasıl belli bir dereceden sonra faydalı bir jimnastik olmaktan çıkarak yorucu, hasta  edici bir didişme halini alıyorsa, partilerin çarpışması da seviyesini kaybedince "her şeye ve herkese  itiraz" şekline giriyor.    Daima gördüğümüz manzara şudur: Bir parti bir mesele için "millî kazançtır" diyince muhalif parti  buna derhal "hayır, millî bir zarardır" diyerek cevap veriyor.    Düşünmeden, bilgiye ve rakama dayanmadan söylenen sözlerin en büyük zararı vatandaşlar arasında  partilere karşı bir güvensizlik yaratmasıdır. Vatandaş görmektedir ki, bir parti muhalefette iken kusur  diye gösterdiği davranışları iktidara geçince aynen tekrarlıyor. Bunun sonunda, oy kazanmak isteği ya  taviz vermeye ya da yapılamayacak vaatlerde bulunmaya varıyor ve partiler, taraftarlarının  maneviyatını yüksek tutmak için en ölçüşüz konuşmalara kaçmaktan kendilerini alıkoyamıyor.    Herhangi bir partiye bağlı, sıradan bir mebusun heyecanla veya öfkeyle ölçüsüz konuşmasını mazur  görenler bulunabilir. Fakat partilerin başında bulunanlar dirhemle konuşmaya mecburdurlar. Hele en  eski parti halinde kalacağı anlaşılan Halk Partisi'nin ileri gelenleri daha temkinli konuşmaya dikkat  etmelidir.    AP iktidara geçerken İsmet İnönü "on ay bile dayanamazlar" demişti. Çok yanlış bir kanaat olarak,  İsmet Paşa'yı uzakları gören bir siyaset adamı diye düşünenler bu "on ay" sözüne iyice inanmışlardı.  AP iktidara geleli 40 ay oldu ve hiçbir düşme tehlikesine uğramadı. Bu parti 48 ayı tamamlayacak ve  1969 seçimlerini de kazanacaktır. Bunu bilmek için kâhin olmaya lüzum yoktur. Siyasî gidiş  meydandadır. Bizim AP'ye taraftar olmayışımız onun lehinde olan gerçekleri görmemize engel  olamaz. AP demagojiyi bol miktarda yapıyor; hizmetlerini büyülterek gösteriyor; partizanlığa kayıyor;  devlet otoritesini istenilen ölçüde koruyamıyor; fakat "sandıktan çıkıyor". Aynı yanlışları Demokrat  Parti de yapmıştı. Aynı yanlışları Halk Partisi de yapmış, üstelik sandıktan çıkmadığı halde iktidar  koltuğuna çıkmıştı.    İsmet Paşanın ikinci siyasî teranesi "iktidarın eşiğinde bulunuyoruz" demesi olmuştur. Bu söz, devlet  başkanlığı yapmış bir parti liderine yakışan nesne değildir. Bunun teviline de imkân yoktur. "Biz  eşiğine kadar geldik ama, ne yapalım, halk oy vererek eşiği atlamamıza yardım etmedi" diyerek işin  içinden sıyrılmak imkânı olmayacaktır. Özellikle, haber almak teşkilâtı çok kuvvetli olan CHP gibi bir  partinin, hele onu başkanının, seçimle iş başına gelmek şanslarının hemen sıfır olduğunu bilmeleri  www.atsizcilar.com    Sayfa 78 

  icap eder.    Bu memlekette en iyimser ihtimalle halkın ancak üçte biri Halk Partisi'ne oy vermektedir. 27 Mayıstan  sonra tek başına en kuvvetli parti olarak Meclise girmesi, bir defaya ve o günün şartlarına mahsus  olan istisnaî bîr durumdur.    Şimdi de, Halk Partisi'nin ikinci adamı ve sol kanadının temsilcisi olan Genel Sekreter Bülent Ecevit  ortaya yeni bir siyaset teranesi daha attı: "Amacımız tek başına iktidara gelmektir" dedi.    Bu sözle güdülen gaye, parti taraftarlarının maneviyatını dik tutmaksa doğru bir davranış değildir.  Çünkü Türk milletinde yüzyılların verdiği bir siyasî seziş olduğu gibi bugüne mahsus siyasî kültür de  oldukça gelişmiştir. Türk ırkı çabuk karar değiştirmeyen ve tesir altında çabuk kalmayan bir karaktere  sahiptir.    Yok, böyle değil de Bülent Ecevit bu sözleri samimî olarak, inanarak söylüyorsa o zaman kendisine  ancak acınır. Zaten lehindeki büyük propagandaya, "bu düzen değişmelidir" edebiyatına rağmen  Bülent Ecevit siyasî istikbal vaat eden bir şahsiyet olarak gözükmüyor. İsmet Paşa çekildikten sonra  partinin başına geçmesi de mümkün değildir.    Öteki partilerden Millet Partisi, Orta Anadolu'da kuvvetle tutunmuş bir kuruluştur ve başkanları  Osman Bölükbaşı da kuvvetli bir siyasî hatiptir. Tenkitleri daima yerindedir. Bu tenkitlerde kuvvetli bir  mantık vatandaşın beynine' tesir eder.    Fakat bu kadar mantıkla konuşan Bölükbaşı'nın bir iki defa "1969'da iktidara geleceğiz" demesi onun  bütün mantık silsilesini yıktığı gibi vatandaşın mantığına da görülmemiş bir darbe vurmuştur. Bu söz  şaka değilse, ki olamaz da, bir siyaset teranesinden başka hiçbir şey değildir.    İktidara gelmek manisi, çok zayıf bulunan, belki de tamamen silinecek olan "Yeni Türkiye Partisi"ni de  bürümüştür. Bu partinin başkanı biraz daha ihtiyatlı davranarak, iktidara geleceğiz demiyor da,  koalisyon hükümetleri kurulduğu takdirde hükümete katılmamız tabiî olur, şeklinde konuşuyor.  Şüphesiz gönüllerde yatan arslanlar türlü türlüdür.    TİP ise uzun bir süredir 1969'da başa güreşeceğini başkanları ağzıyla ilân edip duruyordu. Son durum,  başa güreşmek yerine, birbirlerinin başını yemek için güreşeceklerini gösterdi ve parti resmen  bölünmese bile kuvvetinden çok şey kaybetti.    En genç parti olan Güven Partisi, kendisini bir üçüncü kuvvet halinde görmektedir. Bu görüşün doğru  olabileceğini sezdiren bazı işaretler yok değildir. Fakat bir zamanlar Demokratlardan ayrılarak  Meclis'te ikinci parti haline gelmişken sonra birdenbire yok oluveren Hürriyet Partisi örneği  birçoklarını hüküm vermekte ihtiyatlı olmaya sevk etmektedir. Partilerin hayatiyeti girdikleri  seçimlere göre anlaşılır. Güven Partisinin de, hiç olmazsa Millet Partisi gibi bazı bölgelerin partisi  olması ihtimali kuvvetle mevcuttur.    Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin ne başkanı, ne de ileri gelenleri, 1969 seçimleri için, sonradan  kendilerini utandıracak bir şey söylemediler. Bu partiden siyasî teraneler değil, bir takım esaslı  www.atsizcilar.com    Sayfa 79 

  doktrinler işitilmektedir ve bunları reddetmeye de imkân yoktur. Meselâ "bütün vatandaşlara şamil  bir sigorta" prensibini en muhafazakârından en aşırı sosyalistine kadar herkesin kabul edeceği  muhakkaktır. Fakat bu parti aleyhinde korkunç bir iftira kampanyası işlemektedir. Partinin içinde de  Türkçü ve ümmetçi iki grubun bulunduğu açıkça göze çarpmaktadır. Bu partinin ne şekil alacağı  şubattaki kurultaylarında belli olacaktır. Enerjik ve tecrübeli başkanlarının, partiyi derleyerek ayakta  tutacağı ve kuvvetlendireceği iddia olunuyor. Taraftarlarının çoğu disiplinli ve inançlı gençlerden  kurulu olan bu parti bugünden ziyade yarının kuvveti olarak gözüküyor.    İnsanlara gına veren siyaset teranelerinden kurtulmanın tek ümidi milletteki siyasî kültür ve  tecrübenin artmasıdır. Demek ki epey zaman var.    Gözlem, 16 Ocak 1969     

AÇIK YÜREKLİ OLMAK 
   Bütün, dinler ve ahlâk sistemleri açık yürekliliği ahlakî bir davranış olarak tanır. Çünkü açık yüreklilikte  karşısındakini aldatmamak gibi bütün tarih çağlarında beğenilip kutlanmış bir asalet vardır. Aldatmak,  her zaman, her yerde kötü bir iş olarak görülmüştür. Türkçe'de "aldatmak", bunun eski şekli olan  "aldamak", "hiyle" demek olan "al" kökünden gelir "Şeytan" anlamına gelen "albız", bunun sonraki bir  varyantı olan "albastı" hep aynı kelimeden türemiştir.    Açık yüreklilik o kadar güzel bir insan hasletidir ki, siyasete kadar girmiş birçok siyaset adamı doğru  özlü olmayı şiar edinmişlerdir. Savaşın buhranlı günlerinde Churchill'in, İngiliz milletine "size kan ve  göz yaşından başka bir şey vaat etmiyorum" sözleri bu bakımdan şahane bir siyaset edebiyatıdır ve  Churchill, komünistlere inanmak suretiyle Avrupa'yı, Batı medeniyetini Roosevelt'le beraber  çöküntüye götüren iki büyük ve unutulmaz budaladan biri olduğu halde bu sözüyle yine de büyük  lider vasfına hak kazanmıştır.    Siyasetin bir aldatmaca demek olmayıp, Türk fikriyatında "milleti bahtiyar etme bilgisi" demek  olduğunu daha önceki bir yazımızda açıklamıştık    Siyaset şüphesiz bir takım taktik davranışları icap ettirir. Siyasette birçok şeyin başkalarından  saklanması zaruridir. Siyasette düşmanı aldatmak için yalan söylemek bile caizdir. Fakat politikacılar  kendi milletlerine karşı ne kadar açık yürekli yani samimî olurlarsa "iyi" ve "büyük" olma sıfatlarına o  kadar hak kazanmış olurlar.    Açık yürekli ve doğru olmak, güven kazanmak bakımından da akıllıca bir harekettir. İnsanları bir iki  defa aldatmak mümkün ve kolaydır. Fakat bir defa güven kayboldu mu, ondan sonra o adam için her  şey bitmiştir. Tarihimiz bu tip politikacıların acıklı örneklerini vermiştir. 'Yalancının mumu yatsıya  kadar yanar" sözü bu bakımdan çok yerindedir.    Atatürk'ten sonra Türkiye'de huzur diye bir şey kalmadı. Atatürk diktatördü diyeceksiniz. Öyleydi.  Ama İsmet İnönü de diktatördü. Fakat çözülmeler onun zamanında başladı.    www.atsizcilar.com    Sayfa 80 

  İsmet İnönü küçük işleri büyük başarı şeklinde törenlerle kutlamak âdetini bu memlekete sokan  adamdır. Yaptığı işleri en çok kendisi hayran olduğu için "feyizli" kelimesini bu türlü işler hakkında çok  kullanmıştır. Demir yolunun bir şehre ulaşması, bir başka şehirde bir fabrika açılması daima bayram  gibi kutlanır, zorla halk toplanır, yoksul devlet bütçesinden lüzumsuz masraflar (*) Bakınız: Millî  Siyaset (Gözlem, 5. Sayı 26 Aralık 1968) yapılırdı. Ufak başarıları zafer şeklinde görmeye başlamak bir  millet için övünülecek veya istenecek şey değildir. Bunlar, bilâkis küçüklük duygusunun  görünüşlerinden ibarettir.    Her küçük iş için büyük bir tören yapmak, kendine ve yarınına, milletinin kendisine karşı bakışına  güveni olmayan siyaset adamlarının harcıdır. Boş kap çok öter. Büyük işler sessizlik içinde yapılır.    Birkaç yüz kilometrelik demiryolu yapmak, yahut büyük bir fabrika kurmak şüphesiz birer başarıdır.  Fakat millî bir düşmanı yenmek, büyük bir keşifte bulunmak, yahut Türkiye'de topraksız çiftçi  bırakmamak gibi büyük çaptaki işlerin yanında bunlar pek ehemmiyetsiz kalır. Bu sebepledir ki "küçük  işe büyük tören" âdetiyle milletin gözü daima boyanmış ve açık yüreklilik yürürlükten kaldırılmıştır.    Siz şimdiye kadar İsmet İnönü'nün bir hatâsını itiraf ettiğini işittiniz mi? Demek ki kusursuz, yanlış  yapmaz bir insan rolündedir. İş hayatında da, aile hayatında da, devlet hayatında da kusursuz  olduklarını sanan insanlar daima batırıcı tesir yapmışlardır.    Geçen yıl Ulus gazetesinde yapılan röportajlara bakarsanız Kurtuluş Savaşını İsmet İnönü yapmıştır.  Atatürk ancak Millet Meclisindeki bozguncu muhalefetle uğraşmış, kalanı İsmet İnönü'nün eseri  olmuştur.    Bu yazımızın asıl maksadı İsmet İnönü'nün açık yürekli olup olmadığını incelemek değildir. Bu gerçeği  artık Türk milleti bütünüyle bilmektedir. Bizim asıl dokunmak istediğimiz şahıs, İnönü okulundan  yetişmiş olan başka bir liderdir: Turhan Feyzioğlu'ndan bahsetmek istiyoruz.    Feyzioğlu, Kayseri'nin ünlü bir ailesinden yetişmiş ciddî bir ilim adamıdır. Kanaatleri uğrunda  kürsüsünü bırakacak kadar enerji göstermiş bir şahsiyettir. Lehindeki bir nokta da Türk, hiç olmazsa  Türkiye millî geleneklerine bağlılığı, komünizmin millî düşman olduğunu kavrayışıdır. Bir profesörün,  komünizme millî düşman diye bakmasını övüşümüz garipsenmesin. Bu basit gerçeği anlamaktan aciz  nice profesörler ve ordinaryüsler varken Feyzioğlu elbette takdirle anılmaya hak kazanmış bir kişidir.  Daha mühim meziyeti de Halk Partisi'nin "ortanın solu" teraneleri arasında beynelmilelci sosyalizme  kaymasını önleyemeyince büyük bir grupla bu partiden ayrılıp yeni bir parti kurmasıdır.    İmdi: Bu kadar meziyeti olan bir profesör liderden açık yürekli olmasını beklemek hakkımız değil  midir? MDO hakkında adlî kovuşturmanın söz konusu olduğu ilk günlerde Turhan Feyzioğlu'nun  basma açıklamalar yapması gerekmez miydi? Vaktiyle MDO (= Millî Devlet Ordusu) imzasıyla  gazetelere ve şahıslara beyannameler gönderilir, bazı kimseler tehdit edilirken, o zamanın başbakan  yardımcısı olan Turhan Feyzioğlu, Meclis kürsüsünde bir konuşma yapmış, "bunlar üç kişidir; adlarım  versem alkış tutarsınız" me MDOlinde bir söz etmişti. Zaten bir başbakan yardımcısının bu gibi şeyleri  bilmesinden daha normal ne olabilir ki? MDO'nun kimler tarafından yönetildiği o zaman söylenti  halinde dolaşıyor ve herkes bunları biliyordu.    www.atsizcilar.com    Sayfa 81 

  Şimdi Feyzioğlu, MDO'yu tutan Halk Partisin den ayrılmış, AP ile müttefik hale gelmiştir ve bu ittifak,  bizim NATO içindeki Yunanistan'la olan bağlantımızdan çok kuvvetli bir karakterdedir.    MDO kanunsuz bir kuruluş, Feyzioğlu da hukukçu olduğuna göre kurucularının cezalandırılması onun  yalnız fikrî ve ahlâkî değil, meslekî yönünü de ilgilendirmektedir. İddia olunduğu gibi bunu Temelli  Senatörler kurduysa ve ceza kanununda bu türlü işlerin suç olduğu açıklanmışsa Temelliler cezalarını  görmelidir.    Temelliler hakkındaki kovuşturmayı durduran makam, gerekçe olarak ihbarın veya isnadın gayriciddî  olduğunu öne sürmüştür. Peki, Feyzioğlu ne güne duruyor? Bir başkan yardımcısının, şüphesiz resmî  istihbarata ve belgelere dayanarak vereceği ifade tamamıyla ciddî olacağına göre gerekli makama  bizzat başvurup durumu aydınlatmalı değil miydi?    Turhan Feyzioğlu bunu yapmamakla açık yürekli olmaktan kaçınmış bir politikacı durumuna düşüyor  ve samimiyetsizlikte İsmet İnönü'den hiçbir farkı kalmıyor.    Büyük. Millet Meclisi içinde suçlu bîr grup bulunduğunu bilmek ve bunu saklamak ya onlardan  korkmakla, ya onlarla ilişkisi olmakla, yahut da memleket meselelerini umursamamakla izah  olunabilir. Üstelik de bu senatörler gerçekten suçsuzsa onları hâlâ zan altında bulundurmak gibi ağır  bir yükü omuzlarında taşımak olur,    Turhan Feyzioğlu'nu bu durumda görmek, memleket hesabına, hiç hoşumuza gitmiyor.    Gözlem, 23 Ocak 1969, Sayı: 9     

PARTİLER VE TUTUMLARI 
   Mecliste temsilci bulunduran sekiz parti, gerek program ve tüzükleri, gerekse adları ile, savundukları  prensipleri öne sürmüş gözüküyorlarsa da "hakikat" henüz bu merkezde olmaktan uzaktır. Çünkü  partiler henüz oturmamışlardır. Bir parti, ana çizgilerde memleket ve hatta cihan görüşü bir olan,  birkaç prensip üzerinde ittifak eden, iktidara gelince bu prensipleri uygulamak isteyen insanlardan  mürekkep olmalıdır. Bunun için de bir memlekette bu fikirler üzerinde uzun bir tarihî gelişim olması  gereklidir. Türkiye'de uzun süreli bir demokratik hayat yaşanmış değildir. Partilerin Meclise girdiği  1910 yılından beri en uzun parti hayatının süregeldiği Cumhuriyet çağında bile tam bir demokratik  nizam hâkim olmamıştır. 1923‐1946 arası tek parti devri yani diktatörlük zamanıydı. 1946‐1960  arasında kavgalı gürültülü, rahatsız bir demokratik devir geçti. 1960‐1961 arasında Millî Birlik  Komitesi diktası vardı. Ancak 1961'den sonraki yedi sekiz yıldan beridir ki demokratik bir düzen hâkim  olmuştur.    Böyle kesintilerle yürüyen bir partiler hayatında fikir grupları değil, ancak menfaat grupları teşekkül  edebilirdi. Şimdiye kadar olan da budur.    Bugün Meclisteki partileri iki takıma ayırmak mümkündür:    www.atsizcilar.com    Sayfa 82 

  1 Halk Partisiyle ondan çıkanlar.  2 Halk Partisi dışında kurulanlar.    Birinci takımın temel partisi Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Demokrat Parti ondan doğmuş, fakat  kapatılınca yerine bir yandan Adalet Partisi, bir yandan da Yeni Türkiye Partisi gelmiştir. Güven Partisi,  Halk Partisinden ayrılan son halkadır ve  görünüşe göre ayrılmalar daha da devam edecektir.    İkinci takımda Millet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve Birlik Partisi  vardır. Bunlardan ilk ikisi, bir bakıma kök birliğine maliktir.    Partiler henüz menfaat grupları halindedir demiştik. Bunun ispatı partilerin tarihidir. Demokrat Partiyi  kuranlar yıllarca Halk Partisi içinde çalışmış, yüksek makamlara çıkmış kimselerdi. Parti içindeyken  övülen ve partilerini öven bu kimselerin partiden ayrılır ayrılmaz en sert saldırılara uğraması ve  kendilerinin de eski partilerini türlü suçlarla yerin dibine batırması menfaat kaygısından başka bir  düşünceyle yorumlanamaz. Aynı şey Güven Partisi için de söylenebilir.    Bununla, tabii, yalnız ayrılanlar haksızdır demek istemiyorum. Taraflardan biri veya her ikisi haksız  olsa bile, fikirdaş ve ülküdaş olanların böyle yığın halinde ayrılıp yeni bir parti kurmamaları icap  ederdi. Bu türlü, ayrılıp yani parti kurmalara demokrasisi oturmuş Batı ülkelerinde rastlanmaz.    Türkiye'nin doktrin partisi olarak tanınan iki partinin de, yani Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ile  Türkiye İşçi Partisindeki son kıpırdamalar ve kaynaşmaların bu partilerde de tecanüsün henüz  sağlanmadığını gösteriyor. CKMP'den istifalar olmuş, TİP'de ise bir kısım üyeler başkana karşı  ayaklanarak partiyi bir bölünmenin eşiğine getirmiştir. Uzun süre disiplinli ve dayanışmalı gibi  gözüken Türkiye İşçi Partisi iki düşman kampa ayrılmış, ancak Demirperde gerisi ülkelerinde görülen  karşılıklı suçlamalarla gözler önüne bir ibret levhası sermiştir.    Adalet Partisi'nin son kurultayında açık bir bölünme görülmemişse de perde arkasından ve kulisten  yapılan çarpışmalarla ortalıkta dolaşan söylentiler henüz bu partinin de tam olarak oturmadığını  gösteriyor.    Parti arkadaşlarının birbirine dost gözüyle bakmadıklarını en büyük delili ise son AP kurultayındaki  Genel Yönetim Kurulu seçimleridir. İlk seçimde kazananlara itiraz edilip de oyların doğru sayılmadığı  iddia edildiği zaman bunu olağan ve gelişigüzel bir huysuzluk sananlar yanıldı.Aynı oyların ikinci  sayılısında varılan sonuç "başka"dır. Noter huzurunda yapılan ilk sayımın bir tek yanlış olmadan  sonuçlanması lâzımken, 5060 oya kadar varan yanlışlıkların yapılması sayıcıların hangi zihniyetle  hareket ettiklerini açığa koyar. Meselâ Yüksel Menderes'in aldığı oy 1447 iken 1381 sayılması, yahut  gerçekte 774 oy almış bulunan Kâmil Ocak için torbadan 810 oy çıkmasının tevil edilecek tarafı  yoktur. Birden, bin beş yüze kadar saymaktan âciz partililer hem partileri, hem de memleket için birer  felâkettir.    Yok, böyle değil de, bu değişiklikler kasten yapılmışsa o zaman da parti içinde birbirine tam düşman  gözüyle bakan zümreler bulunduğu, bunların, kendi zümrelerini kazandırmak için her türlü  hareketlere başvurabildikleri, yani partilerde kinin, kıskançlığın, düşmanlığın ne derecelere kadar  çıktığı ortaya dökülmüş olur.  www.atsizcilar.com    Sayfa 83 

    Her partide fikir ayrılıkları olması normal sayılıyor. Fakat ilk öfkede partiden ayrılmak, seçimi  kaybedenleri kazanmış gibi göstermek veya bunun aksini yapmak, üç dört defa parti değiştirmek,  partilerin henüz yüksek maaş sağlayan müesseseler sayıldığını belli eder.    Partileri yönetenler de, hiç şüphesiz, böyle ikide bir parti değiştiren adamlardan kimseye vefa  gelmeyeceğini bilirler. Buna rağmen bu gibi adamları şatafatla kendi partilerine almakta sakınca  görmezler. Çünkü hem Mecliste bir oy kazanacaklardır, hem de evvelki partisine ihanet eden o adam  belki kendi seçim bölgesinde kuvvetli taraftarlara sahiptir.    Sözün kısası şu ki: Partilerin yönetiş zihniyetinde de doktrin değil, menfaat hâkimdir.    Bu kusur, özellikle disiplinli bir parti gibi gözüken Halk Partisinde vardır. Fakat bu parti gerçekte  disiplinli değil, kuruluş yıllarının havası ve şeflik yürüyüşü içindedir. İsmet Paşa'ya karşı kuvvetli bir  muhalefet belirdiği halde sırf şeflik telâkkisi yüzünden açığa vurulamamakta, açığa vuranlar da, Güven  Partisi örneğinde olduğu gibi, partiyi bırakmak zorunda kalmaktadır.    Partinin sol kanadı denen grup açıkça sosyalist olduğu halde İsmet İnönü sık sık "sosyalist değiliz"  demek lüzumunu duymaktadır. Partinin açıkça "Sosyalist Cumhuriyet Halk Partisi" olmaması sırf  İsmet Paşa'nın tutumu yüzündendir. O, parti başkanlığından çekildiği gün Halk Partisi parçalanacak,  sağ kanat duruma hâkim olduğu takdirde Ecevit'in başkanlığındaki sol kanat ya ayrı bir parti haline  gelecek, yahut TİP ile ve tabiî, parlamakta olan TİP'in sol kanadıyla birleşecektir.    Milliyetçi bir doktrin partisi olan CKMP ise son istifalardan sonra daha mütecanis ve şüphesiz daha  kuvvetli hale gelmiş ve sağlam bir gençlik grubu tarafından desteklenir olmuştur. Memleketin ana  davalarına eğilen; 40.000 köyü hiç olmazsa 10.000 köye indirmek, bütün millete şamil bir sigorta  sistemi uygulamak, eğitimde inkılâp yapmak, toprağı adaletle dağıtmak ve çalışma seferberliğine  gitmek gibi kalkındırıcı prensipler ortaya atan bu parti parasızlığa, düşmanlığa, iftiralara ve zamana  dayanabilirse günün birinde vatandaş oylarının çoğunu toplayabilecek kabiliyettedir.    Son olarak, partiler arasında bir zirve toplantısı yapılarak Mecliste mücadele usulleri ve birbirlerine  karşı davranışları babında bazı prensip anlaşmalarına varılırsa partiler arasındaki savaş, bugünkü  çirkin şeklini kaybeder ve her partiye ancak o partinin programındaki umdeleri kabul edenler girer.  Yoksa, partiler profesyonel futbol kulüpleri halinde kaldıkça siyasî istikrar ve siyasî ahlâkın  kurulmasına imkân yoktur.    Gözlem, 1968, Sayı: 3   

HALK PARTİSİNİN TEK YANLIŞI (?) 
   12 Ekim 1969'da yapılacak seçimler için partiler şimdiden yarışmaya başlamıştır. Parti başkanlarıyla  ileri gelenlerinin yurdu dolaşarak yaptıkları konuşmalar bunu gösteriyor. Bu arada Halk Partisi kendisi  için iane toplamaya kalkışarak Türkiye'de ilk defa görülen bir mücadele şeklî denemektedir.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 84 

  Burada asıl söz konusu etmek istediğimiz şey Halk Partisi Genel Başkanının kendi partisi hakkındaki bir  hükmüdür: Halk Partisinin tek kusuru seçimle gereği kadar ilgilenmemesi imiş.    Biz Halk Partisinin seçimle nasıl ilgilendiğini, oy almadan nasıl iktidara geldiğini bilen ve bu konuda çok  ilgi çekici bir de müşahedeye sahip olanlardanız. Bundan ileride bahsedeceğiz.    Bazı insanlar kendilerini her zaman, her konuda haklı zannederler. Yanlış ve kusur kabul etmezler.  İsmet İnönü bunların tipik bir örneğidir. Şimdiye kadar bir kusurunu itiraf ettiği görülmemiştir. Hele  Ulus gazetesinde uzun süredir yayınlanan hâtıraları Değişmez Genel Başkanın ruh yapısını gösterme  bakımından çok mühimdir. Pisikanaliz uzmanları için bulunmaz bir etüt kaynağıdır. Bu hatıratı  okuyanlar, dikkat ettilerse farkına varmışlardır ki İsmet İnönü bütün askerî ve siyasî hayatı boyunca  hiçbir hatâ işlememiştir. Bütün zaferler onundur. Lozan onundur. Cumhuriyet fikri bile onun  kafasından doğmuştur.    Atatürk de mühim bir şahsiyettir ama o daha ziyade Millet Meclisindeki yıkıcı muhalefetle uğraşarak  Cumhuriyetin kurulmasına hizmet etmiştir.    Kurtuluş Savaşının ön saftaki şahsiyetlerinden hepsinin büyük kusurları vardır. İnönü bu kusurları  yumuşak gözüken sert bir dille anlatmaktadır. Atatürk'e karşı doğan muhalefet de onun hudut ve sınır  tanımayan hareketlerine karşı meydana gelmiştir.    İzmir suikastında kurulan İstiklâl Mahkemesinin verdiği karalardan, mahkemenin cereyan  safhalarından İsmet İnönü'nün hiçbir haberi yoktur. Yani İnönü masum bir şahsiyettir. Yalnız cephe  kumandanlığı, baş murahhaslık ve başbakanlıkla meşgul olmuştur. Yurtta huzursuzluk doğuran ve  inkılâp hareketlerinin tabiî sonucu olan davranışlardan uzak kalmıştır.    Hatta 19 Mayıs 1944'te Türkçüler aleyhindeki o zavallıca nutku veren İnönü, tutuklamalardan sonra  Türkçülere yapılan işkencelerden haberdar olmadığını bile, bizim bildiğimiz iki kişiye, saf ve teatral  tavırlarla söylemiştir ki tabiî buna da imkân yoktur. Bunları da biz ilerde kendi hâtıralarımızda Türk  milletine anlatarak İsmet İnönü ve çağı için tarihî ana kaynaklar bırakacağız.    Hayatında işlediği hatâlardan hiçbirini kabul ve itiraf etmeyen kimse büyük bir hatâ ile malûl  demektir. Hele bir insanın yüreğinde kin denilen iptidaî duygu çöreklenmişse onun sözlerini sıkı bir  tenkit süzgecinden geçirmek şarttır.    Bugün artık gün ışığına çıkmıştır ki Birinci Cihan Savaşı sonundaki büyük bozgundan sonra Türkiye'nin  kurtulacağına inanan ve bu hususta mücadele hazırlığı yapan iki kişi vardı: Mustafa Kemal Paşa ve  Kâzım Karabekir Paşa... İsmet İnönü ise davanın ebediyen kaybedildiğine inanmıştı. Yabancılardan  birinin, elverişli olanın mandasına bile yanaşıyordu. Kâzım Karabekir Paşa'ya yazdığı bir mektupta  Amerikan mandasını kabulden başka çare olmadığı belirtiliyordu, (bakınız: Kâzım Karabekir, İstiklâl  Harbimiz, birinci basım, s. 175‐177).    İsmet Paşa'nın, o günkü şartlar içinde, Amerikan mandasına taraftar olmasını, şüphesiz ihanet diye  değil kısa görüşlülük olarak değerlendirmek yerinde olur. Çünkü o gün bir kurtuluş savaşının mümkün  olduğunu düşünebilmek büyük bir siyasî matematikçi olmaya bağlıydı ve bu alanda İsmet Paşa,  www.atsizcilar.com    Sayfa 85 

  Atatürk'le elbette aşık atamazdı. Fakat buna rağmen İnönü'nün kendisini Atatürk'le eşit tutmasını ve  bu hatâsını itiraf mertliğinden kaçınmasını elbette vefasızlık ve haddini bilmemek diye  değerlendirmek isabetli bir hüküm olacaktır.    İsmet İnönü, aradan uzun yıllar geçtikten sonra röportaj şeklinde yayınladığı hâtıralarında kendi  hatâlarını itiraf etse ve artık ölmüş bulunan arkadaşlarına karşı vefalı davransa şüphesiz iyi bir not  kazanmış olurdu. Fakat olayları tarafsız bir gözle anlatıyor gibi gözükerek eski arkadaşlarını  muştalamak lehinde bir davranış değildir ve tatili hükmünü böyle verecektir. Hele Cumhuriyet fikrini  Lozan konuşmaları sırasında düşündüğünü, yani bu hususta Atatürk'e takaddüm ettiğini iddia etmesi  olsa olsa İnönü'nün yaşlılığı ile tefsir olunabilecek yanlış bir düşünce mahiyetinden ileri gidemez.    Halk Partisi bu memleketin tarihine pek çok kusurlarla karışmış bir partidir ve onun seçime az ilgi  göstermesi gerçek kusurları yanında bir sevap kadar masum kalmaktadır. Bu partinin en büyük kusuru  Türkiye'de bugün rezilâne bir şekil almış olan solculuğu destekleyip beslemesi olmuştur. Hele 1944'te  komünist düşmanı Türkçüleri "Almanlarla iş birliği yapıp Türkiye'yi Almanlar safında savaşa sokmak  isteyen maceracılar" diye ilân etmesi partilerinin ebedî yüz karası olarak kalacaktır.    Türkçüler o ithamdan, kendi iktidarlarının sıkı yönetim mahkemelerinde beraat ettiler. Rusları  tepeleyen Almanlar'a karşı sempati beslemelerine rağmen dış siyasette bir Alman taraftarlığı  gütmedikleri de anlaşıldı.    İsmet Paşa'nın hayatında "Amerikan, mandası isteyen." bir devir olduğu kendisinin Kâzım Karabekir  Paşa'ya yazdığı mektupta sabit olmuş bir hakikattir.    Türkçülerin hayatında buna benzer küçültücü bir nokta yoktur. Zannederim İsmet İnönü'nün  Türkçülere karşı sönmeyen kini de böyle bir kıskançlığın yarattığı kompleksten doğmaktadır.    Gözlem, 1969, Sayı: 21     

HİNDENBURG'UN SÖZLERİ 
   Yalnız yaldızlı insanlık sevgileri ile değil, ulviyetçe ondan aşağı olmayan ve çelik kadar sağlam  vatanseverlikle birbirinize bağlanınız.    Etrafınızda tunçtan bir kale yapıncaya kadar her gün bu çelik bağları daha ziyade takviye ediniz. Ancak  böyle sağlam bir kalenin himayesinde yaşayabilir ve Avrupa üzerinde esmekte olan siyaset fırtınaları  arasında ancak o sayede varlığınızı kurtarabilirsiniz.    Bana itimat ediniz. Bu fırtına daha devam edecektir. İnsanların hiç bir feryadı onu teskin edemeyecek,  hiç bir müdahale onun şiddetini hafifletmeyecektir.    Eğer fırtına bu duvarda kopmuş bir parça bulacak olursa yazık bize!...   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 86 

  O zaman Avrupa milletlerinin coşkun dalgaları, içinde henüz ayakta durabilmekte olan Alman kalesini  yıkmak için bir ejder gibi bu gedikten istifade edeceklerdir. Maalesef tarihimizin bize pek çok defalar  gösterdiği hakikat budur. "Siyasî olan her şeyden nefret ederim."    "Büyük harpte Kafkas yaylası üzerine acıklı bir surette ölen en güzide Türk askerlerinin sayısını tâyin  etmek asla mümkün değildir.    Tasavvuru kabil olan her türlü yoksulluklardan dolayı ölenlerin çok fazla olması, Osmanlı  İmparatorluğu'nun en iyi harp unsuru olan kahraman Anadolu askerlerini feci tarihine yani bir sahife  daha ilâve etti. Acaba bu, onların çektiği felâketlerin sonuncusu olacak mı idi."    "Biz Türk karargâhı umumisine daha 1916 son baharından itibaren Kafkas'taki iki ordusunun kuvayı  külliyesini ahalisi azalmış olan soğuk ve yüksek Ermenistan yaylasından çekmesini ve bu suretle  askerin kışı daha kolayca geçirmesine imkân vermesini tavsiye ettik.    Bu çekilme hakkındaki emir pek geç olarak verildi.    Bundan da şu netice hasıl oldu ki, bir çok efrat, bizim önceden tahmin ettiğimiz veçhile, açlıktan ve  susuzluktan öldüler.    İhmal ki, hiçbir satır şiir ve hiçbir yaldızlı kitap onların bu feci akıbetini nakil ve hikâye etmeyecektir!...    Bu vesile ile ben şuracıkta o vazifeyi yapmış olayım!...    Hindenburg    Türk genci!... Bugün Alman milletinin başında olan bu büyük ihtiyarın büyük harpte Kafkas yaylasına  gömülen adsız şehitlerimiz için söylediği sözlerde senden önceki nesillerle beraber sana da büyük  vazifelerinden birini hatırlatan acı ve içli nasihatlar var.    Çin'deki uzun saçlı afyonkeşlerin ve Hint'teki çıplak bacaklı fakirlerin ıstırabından önce senin için  hayatlarını karlara gömen adsız kahramanlar için duyacak ve duyuracaksın.    Ey!... Bu toprağın erkek duyuşlu, erkek düşünceli ve erkek sözlü öz çocuğu mert duygulu bir insansan  senin için ölen ve senin için yaşayanların sevgisini, hasretini, ıstırabını, fedakârlığını haykır...    Özenti Frenk taklitleri şiirlere, uydurma sevgilere, yaveli propagandalarla dolu manzumelere  kapılma!... aldanma inanma!... ve unutma ki:    San'at ne Firenktedir, ne Acemde, ne Çin'de    San'at millet içindir, san'at halkın içinde    Atsız Mecmua, Sayı:8    www.atsizcilar.com    Sayfa 87 

 

ASKERΠDÜŞÜNCE VE SİYÂSΠDÜŞÜNCE 
   Harb zamanında askerî düşüncenin hâkim olması prensibini herkes kabul etmiştir. Bir millet, silâhlı  kuvvetleriyle çarpışmaya başlayınca tek gaye ve hedef ordunun kafi neticeyi almasıdır. Ordunun kat'i  neticeyi alması için, toplu ve sağlam kalması şarttır. Bu şartın temini için kalelerle vilâyetler terk  olunabilir, hatta milletin bir kısmı düşman istilâsı altında kalabilir. Fakat ordu sağlam kaldıkça bütün  kayıplar telâfi olunabilir.    Bir kumandan için, vatan parçalarını düşmana bırakarak çekilmek, milletin bir kısmını düşmanın,  bilhassa hunhar bir düşmanın istilâsına bırakarak ricat etmek ciddî bir faciadır. Fakat milleti kurtarmak  için de başka çare yoktur. Bazen bir vücudu kurtarmak için doktorlar o vücudun bir parçasını bir daha  geri gelmemek şartı ile feda etmekte ne kadar haklı iseler, bir kumandan da milletin tamamını  kurtarmak için kaleleri, ülkeleri, milletin bir kısmını, ordunun bir parçasını feda etmekte o kadar  haklıdır.    Türk askerlik tarihinde birinci sınıf kumandanların sonuncusu olan Gazi Osman Paşa, büyük askerî  meziyetleri yanında merhamet hislerine mağlup olmasaydı kuvvetle muhtemeldi ki Rus çemberini  yarıp geçecek ve böylelikle harbin talihi de değişecekti. Yarmayı yaparken yalnız askerî düşünceyle  hareket ederek Pilevne'nin sivil halkını Bulgar ve Rus vahşetine terk edebilseydi ordunun yürüyüşünü  engelleyen bir ağırlıktan kurtulacak ve Rus çemberini yarabildiği takdirde 1877‐1878 savaşının  neticesi başka türlü olacaktı.    Bugün dünya yeni yeni kurumlar karşısındadır. Barış içinde harb diyebileceğimiz bir vaziyet vardır. Bu  vaziyet, en sonunda harbe dayanacağı için harb halidir. Fakat resmen ve hukuken harb ilân edilmemiş  olduğu için barış hak sayılmak isteniyor. Biz bu hususî duruma temas etmek istiyoruz:    Savaşla barış arasında, üçüncü bir hal olan bu durum hakikatte harb halidir. Bu vaziyet karşısında  askerî düşünceyi arkaya atmak çok tehlikelidir.    Zamanımızda, askerî düşünceyi ihmal etmenin cezasını çeken milletler arasında ilk önce Habeşlileri  gösterebiliriz: İtalya, bütün dünya ile bozuşmayı göze alarak Eritre ve Somali'ye asker yığmaya  başlarken bunun gayesinin Habeşistan'ı istilâ olduğu muhakkaktı. Hiçbir Avrupa devletin de  Habeşistan'ı müdafaa etmeyeceği anlaşılmıştı. İşte o zaman Habeşistan'ı kurtaracak veya istilâyı  geciktirecek tek çare askerî düşünce ile hareket etmekti. İtalya, yığınak yapmaya başlayınca Habeşliler  umumî seferberlik yapacaklar basit teşkilâtlı ordularına göre pek çabuk bitirecekleri bu seferberlikle  aşağı yukarı yarım milyona yakın muharip elde edeceklerdi. İtalyan silâhları çok üstün olmakla  beraber Habeşliler de sayı ve cesaret üstünlükleriyle iklim şartlarına dayanarak yığınağın  başlangıcında kendilerine göre pek zayıf olan İtalyan tümenlerini imhaya veya sahile atmaya  çalışacaklardı. İngiliz ve Fransızlardan kendi kullanabilecekleri silâhları tedarik etmeleri kabildi.  Bundan başka Vehip Paşa gibi tecrübeli ve İtalyan generallerinden üstün bir asker de Habeş  ordusunun aşağı yukarı kurmay başkanlığında bulunuyordu. Habeşlilerin ilk muvaffakiyetleri onlara  mutlaka Avrupa'nın maddî yardımını ve manevî müzaheretini sağlayacaktı. Evvelce İtalyanları yenmiş  olan Habeşliler, İtalyanlara karşı şevkle çarpışacaklardı.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 88 

  Fakat Negüs, askerî düşünceyle hareket etmedi. Siyasî düşünceye saplandı. Barış taleplerinde  bulundu. Umumî seferberlik yapmadı. Hatta İtalyanları kızdırmamak ve kışkırtmamak gibi bir fikirle  kendi askerlerini hudutlardan çok gerilere çekti. Bütün bu hareketler fahiş hatâ idi. Onun  fedakârlıkları İtalyanları kararlarından vazgeçirmedi. Bilâkis hazırlanmaları için bol bol zaman  kazandırdı. Sonra da istilâ işi başarıldı.    İkinci Cihan Harbinde İngilizlerin Dönkerk ricatleri askerî düşüncenin muvaffak olmuş bir neticesidir.  Herkes bu hareketi bir bozgun diye görmekte ve bilmektedir. Hakikatte ise Alman mağlubiyetini bu  ricat hazırlamıştır denebilir. İngiliz ordusu önce müttefiklerini, sonra kendi mevcudunun beşte birini,  en sonra da bütün silâhlarını terk ederek İngiltere'ye çekilmekle şu neticeleri temin etmiştir: Almanlar  İngiltere'nin istilâsına girişememiş; İngiltere, İngiliz ve Amerikan ordularının üssü olmuş ve Fransa'ya  yapılan sıçrama bu suretle sağlanmıştır.    Yine İkinci Cihan Harbinde Almanların Ruslara saldırması askerî düşüncenin en enerjik örneklerinden  biridir. Gazetelerde, radyolarda vesair propaganda neşriyatında Almanların bu hareketi maksatsız bir  hareket, saldırmak için saldırganlık diye gösterilmiştir. Bu, işin zahirî tarafıdır. Hakikatte ise Almanlar,  kendilerine taarruz etmek için yığınak yapan Ruslardan daha çabuk davranarak onların plânlarını da,  ordularını da darmadağınık etmiştir. O yılın korkunç kışı Rusları Almanların elinden kurtarmasaydı bu  saldırış kat'î neticeli bir taarruz olacaktı.    Şimdi de Kore harbi üzerinde askerî düşünce ile siyasî düşünce çarpışmaktadır. Mac Arthur askerî  düşünceyi temsil ediyor ve düşmanı yenmek için onun köküne, kaynağına vurmak fikrini ileri  sürüyordu. Truman siyasî düşüncenin tesirinde kaldı. îhtilâtlardan korktu. .    Halbuki onun korktuğu ihtilât bilfiil olmuştur: Çin ve Rus asker ve malzemeler israf ederek harbin  içindedir. Onların resmen ve hukuken harbe müdahaleleri bugünkü vaziyeti büyük mikyasta  değiştirmeyecektir. O halde ne yapmak lâzımdır? Burada siyasî ve askerî düşüncelerin bir işbirliği icab  etmektedir: Siyasî düşünce Koraya iştirak edecek Birleşmiş Milletlerin sayısını ve asker miktarım  çoğaltmaya çalışmalı, askerî düşünce harbi Mançurya'ya ve havadan Çin sanayi ve askerî merkezlerine  kadar götürerek düşmanı yıpratmaya uğraşmalıdır.    Bu yapılmadığı takdirde ve şimdiki mahdut kuvvetlerle Kora Yarımadasında yüksek idareden mahrum  ileri geri hareketler devam ettikçe, düşmanın sonsuz isyan kaynakları sayesinde harb uzayıp gider ve  soysuzlaşır.    Selim PUSAT    Orkun, 1951, Sayı: 37                www.atsizcilar.com    Sayfa 89 

   “DEVLET” ADINDAKİ “HARAMİ OCAKLARI” İLE SİYASİ BAĞLARI MUHAFAZA ETMEK FAYDASIZDIR     Türkiye, Demokrat Parti iktidarda kaldıkça, kesin olarak Batı grubunda kalacaktır. Bu bakımdan  Avrupa‐Amerika demokrasileriyle siyasî münasebetlerimizin devamı gayet tabiidir.    Bir devlet, dost olmadığı başka devletlerle de siyasî münasebetlerini muhafaza edebilir. İstiklâl  Savaşından sonra uzun müddet Türkiye‐İngiltere münasebetleri böyle idi. Yani dostane değil, fakat  dürüsttü. Münasebetler dürüst olduğu için iki taraf elçilerinin karşılıklı faaliyetlerinden faydalar  sağlanabiliyordu. Bir defa, kıyılarımızda bir İngiliz deniz doktorunun öldürülmesi yüzünden Türkiye ile  İngiltere arasında harp çıkmasına ramak kalmış olduğu halde bu dürüst münasebetler bozulmamıştı.  Bir müddet sonra, eski İngiliz kralının Türkiye'yi ziyareti, "soğuk ve dürüst" münasebetleri ancak sıcak  alâkaya çevirdi. Bunun sonunda da bildiğimiz Türk‐İngiliz ittifakı doğdu.    İngilizlerle aramızda ne kadar tatsız hâdiseler geçmiş olursa olsun, hattâ isterse ittifakımız dahi  fesholunsun, onlarla münasebette bulunmak kabildir ve faydalıdır. Çünkü İngilizler nihayet insandır  ve insanlığın icabı kendileriyle bazı müşterek taraflarımız vardır. Orada yahut burada tabiî bir âfet  birçok insanın hayatına mal olursa diğer taraf bundan samimî bir teessür duyar ve elinden gelen  yardımı esirgemez. Yahut iki devlet, bir konu üzerinde birbirine söz verirse bu sözünü tutmaya çalışır,  hiç olmazsa ittifak antlaşmasının yürürlükte bulunduğu sırada ötekine düşmanlık etmez.    Fakat bugün yer yüzünde, kendilerine "devlet" diyen bazı "haramî ocakları" var ki bunlar insanlığın  düşmanıdır. Hâkim oldukları topraklar birer matemhanedir. Sözünde durmak; ihtiyara, hastaya  acımak, hayata değer vermek gibi insanlık duyguları yoktur. En gayri ahlâkî usullerle daima  başkalarına zarar vermişlerdir. Rusya ve peykleri yıllardan beri insanlığa karşı işledikleri cinayetlerle  insanlığın düşmanı olduklarını ispat etmişlerdir.    Acaba Türkiye'nin bu devletlerle siyasî münasebeti uzatmasında ne fayda var?    Elçilerimiz bu devletlerin başkentlerinde mahpustur. Devletler hukuku gereğince o memlekette  serbestçe gezmek hakkından mahrumdur. Arkalarında hafiyeler vardır. Halbuki onların elçileri bizim  memleketimizde serbestçe gezerler ve her türlü faaliyette bulunurlar.    Siyasî ve askerî kuryelerimizden şimdiye kadar 6 veya 7 tanesi Rusya'da öldürülmüştür.    Bu devletlerin elçileri Türkiye'de komünizm propagandasının fesat yuvalarıdır. Yurdumuza siyasî  mülteci olarak sığınan ve İstanbul'un en iyi yerlerinde iskân olunarak ayrıca devletimiz tarafından  kendilerine maaş bağlanan Bulgarlardan şimdiye kadar bir haylisi komünizm lehinde casusluk  yaptıktan sonra ya buradan kaçmış, yahut Bulgar elçiliğine sığınmıştır.    Trakya hududumuzda Bulgarlar tarafından kaldırılarak idama mahkûm edilen, ancak idamı geciktirilen  bir subayımız yıllardan beri Bulgaristan'da mevkuftur.    Elçi, devlete gönderilir. Halbuki Rusya, Bulgaristan ve başka peykler bugün birer devlet değildir. Eşkıya  ini, harami ocağıdır. Bulgaristan'daki Türklerin Türkiye'ye iadesi bitinceye kadar orada siyasî bir  temsilci bulundurmak faydalı olsa bile Rusya için bu ihtimal asla varit değildir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 90 

    Rusya ile peyklerindeki elçilik ve konsolosluklarımızı kapatarak onların da buradaki mümessillerini geri  göndermek hem iktisadî bakımdan bir tasarruf, hem de siyasî huzur bakımından bir kazanç olacaktır.    Devletlerarası hukuka riayet etmeyen devletlere karşı bu hukuka hürmetkar davranmak onlar  tarafından aciz telâkki olunuyor ve fesat teşebbüslerini arttırıyor. Namuslu hareketi öğreninceye  kadar Rusya ile siyasî münasebetlerimizin kesilmesi çok yerinde olur. Son defa Nâzım Hikmeti  kaçırmaları, bu kaçış aslında ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, onların Türkiye'de nasıl gizli bir  faaliyet şebekesi kurduklarını göstermek bakımından mühimdir.    Bir de şu nokta var: Elçi müstakil devletlere gönderilir. Halbuki Polonya, Çekoslovakya, Macaristan,  Romanya ve Bulgaristan bugün müstakil değildir. Bu istiklâlsizlik Mısır ve Irak gibi devletlerin tam  istiklâline engel olan bağlarla asla kıyas olunamaz. Bunlar Rusya'nın birer eyaleti hükmündedir. Bu  bakımdan da elçi gönderilecek birer siyasî varlık sayılamazlar.    Türkiye, bu prensipleri ile sürerek İngiltere ve Amerika'dan daha önce bu gibileriyle siyasî  münasebetlerini keserse herhalde politika enerjisi bakımından takdirle karşılanacak bir harekette  bulunmuş olur ve belki de insanlık düşmanlarına karşı bir hareketin çığırını açmak şerefini kazanır.    Selim PUSAT    Orkun, 20 Temmuz 1951, Sayı: 42     

DÜN VE YARIN 
   İleri gitmek geriyle olan bağı koparmak değildir. Canlı, cansız her varlık çok gerilerin bugünkü  neticesidir.    Geri her zaman kötü değildir. Nitekim ileri de her zaman iyi değildir. İyi de olsa, kötü de olsa yok  edilemeyecek olan "geri" ve "ileri", bütün olarak biziz. Bunu inkâr hiçbir şey kazandırmaz; kas katı  gerçeğin inkârı ile inkâr edeni basitleştirir, yozlaştırır, hayvanlaştırır.    Geri ve ileri, yani dün ve yarın her zaman var olacaktır. Milyarlarca dün ve yarın, zaman zincirinin bir  halkasıdır. Yarını kavramak için dünü bilmeli şarttır. Otlarla böcekler dünü bilmez. Daha yüksek sınıf  hayvanlarda bile birkaç gün öncesini hatırlamak, bilmek kabiliyeti vardır.    "Dün"ün topyekûn inkârı insanları ot ve böcek menzilesine indirmektir. İnsanlar indirilemez. İnen,  indirmek isteyendir.    Millî Eğitim Şûrası'nda birkaç öğretmen dünkü edebiyata sövüp saymışlar. Füzûli'yi, Bâkı'yi  Batırmışlar. Bunlar Füzûli'den, Bâkı'den bir mısraı bile anlayamayacak kadar aşağı olan canilerdir.  Onlar Fuzûli'deki dehâyı, şiir inceliğini nereden anlayacaklar? Fikrî ve edebî seviyeleri ancak Nâzım  Hikmet'i, Orhan Veli'yi ve o makuleleri anlayacak kadardır.    www.atsizcilar.com    Sayfa 91 

  Bu şûralarda şimdiye kadar hep gayri millî hava esti. Mazi düşmanlığı yapıldı. Geçmişle bağların  koparılması istendi. Bunun mânâsı nedir? O kadar açık ki söylemeye bile lüzum yok.    Millî kültürle yuğurulmuş, zerrelerine kadar Türkçü ve otoriter bir Millî Eğitim Bakanı gelmeden bu  herzevelikler sürüp gidecektir.    Aksi halde "egemenlik" kelimesi "egemenlik" olur ve kültür eserlerini seçecek kurulun başına ortaokul  mezunu bile olup olmadığı meçhul birisi getirilerek millî kültürle, milletle, geçmişle, gelecekle alay  edilir.    Ötüken, 8 Temmuz 1974, Sayı: 9     

KIZILELMA 
   Bir milletin yürütücü kuvvetine "ülkü" denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece  kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür. Ülküsüz topluluk yerinde  sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı "and" ve "uzak hedef" demek olan "ülkü",  topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş  gibidirler.    Ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuur altlarında, hayallerinde doğar ve  kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha  sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da  ülkülü millet, kahramanların ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet  yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.    Türk destanlarından çıkan anlamlara göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir  devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır.    Aşağı yukarı, her millet, aynı şekilde millî gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kabiliyetine göre  millî ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer:  Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!    Türkler, kendi ülkülerine niçin "Kızılelma" demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık  ve tabiîlik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manâlıdır. Kızılelma adı,  ülkünün, aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.    Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk  büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilâhî bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce  olmasaydı, XI. yüzyılda Anadolu'ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki  topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik Hıristiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile  de olsa, bu dünya çapındaki devleti kurup dört kıta (dördüncüsü Okyanusya'dır) üzerindeki teşkilât ve  medeniyet şaheserlerini yaratamazlardı.    www.atsizcilar.com    Sayfa 92 

  Milletlere millî inanç ve güç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü  olaylara bakmak yeter:    60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilâtsız ve geri olan Araplar, millî ülküleri olan  Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin  işinde İngiltere ve Amerika'ya kafa tutabilmişlerdir. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada  itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük bir ibret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını  göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilâtının 11 üyeli Güvenlik Konseyi'nin 5'i  (Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) daimî, altısı geçicidir. 1945 filimin, bu altı üyelik için seçim  yapıldı. 900 yıllık Büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askerî devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye,  bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konsey'e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulmamış  olan ordusuz, donanmasız Mısır 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş  Milletler teşkilâtında bulunan 50 devletten 45'i Mısır'ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.    1946'da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı.  Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyonluk Suriye'nin Türkiye'ye tercih edilmesinin sebebi  açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile  saygısını kazanmıştır.    Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu  millet, bugün, bir millî ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Millî  kahramanlar yetiştiriyor ve bu millî kahramanlar, idama mahkûm edildikleri ve bağışlanma dileğinde  bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere'den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek  suretiyle ölüyorlar. Bu millî ülkü sayesinde, Filistin'deki yarım milyon Yahudi, yalnız Araplarla değil,  koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika'ya meydan okuyor. Millî ülküye yapışmak sayesinde  Yahudiler o kadar kuvvetlenmişlerdir ki, bugün İngiltere İmparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor.  Tebaasından bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi sayan İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin  öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının  Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.    Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağan üstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet  maddî değil, manevîdir. Yani ülkü kuvvetidir.    Kızılelma ülküsüne "tehlikeli maceracılık" diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp  düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız  kitaplarda kalmış olan İbranî dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile  dünyaya örnek olmuşlardır.    Biz ise bir yandan:"Bir Türk dünyaya bedeldir" vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da  kendimizi baltalayıp inkâr ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve millî ülkü ile delilik  diye alay ettik. Güvenlik Konseyi'ndeki seçimler göstermiştir ki, ittifaklar yapmak, kimseden bir şey  istememek, herkesle hoş geçinmek bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik  sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. Tarihî görevini yapmış ve artık ölmeye  yüz; tutmuş bir topluluk olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hintliler, Romalılar gibi haritadan 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 93 

  silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değil isek millî ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla  birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.    Ülküler için "maddî faydası nedir?', "uygulanabilir mi?" diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç  "riyazî mantığa vurulmaz. Tanrının varlığı da riyazi metot ile ispat edilememiştir. Fakat yüz  milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır.    Ülküler de böyledir.    Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar olabilir. Kendi rahatı ve  keyfi kaçmasın diye insanlık (!) dâvası güdenler, ülküyü inkâr edenler her zaman, her yerde çıkabilir.  Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk millî ülküye inandıktan sonra, geri kalanlarda ister istemez  bu millî akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların millî ülküyü  güya millî çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.    Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz. Ortak düşünce olmayan  toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakârlık, tâyin,  nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türlüsü alır yürür. Maddîleşmiş  bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir  adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk  milletinin manevî besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hattâ zehirli  nesneleri yerlerse; Türk milleti de "Kızılelma" kendisine yasak edildiği için Marksizm ve kozmopolitizm  gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.    Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan millî şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini  daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelma'nın yolunu kapatamayacaklardır.    Ziya Gökalp'in mısraları düsturumuz olacaktır:       Demez taş, kaya    Yürürüz yaya,.    Türk'üz, gideriz    Kızılelma'ya!    Kızılelma, 1947, Sayı: 1              www.atsizcilar.com    Sayfa 94 

 

YOKTAN MESELE ÇIKARMAK 
   "Basına "dördüncü kuvvet" derler. Şuurlu ve sorumluluk duygusu içinde bulunan kimselerin elinde  bulundukça bu hüküm doğru olabilir. Milletin, yahut milletin ayrı zümre ve tabakalarının istek ve  temayüllerini aksettirmek, yanlış icraatı tenkid etmek, gizli kalmış gerçekleri ortaya çıkarıp Verilmemiş  hakları savunmak cidden mühim işlerdir. Fakat basın, sorumluluk duygusundan mahrum, kültürsüz,  garezkâr kimselerin eline geçince şantajlara alet olmaya, bile bile haksızlıkları savunmaya başlar ve  halk efkârım kolay kolay düzelmeyecek şekilde bozar.    Her iki tipin örnekleri basınımızın tarihi boyunca görülmüştür. Bütün dünyada bir isteri nöbetinin  hüküm sürdüğü bu günlerde, her memlekette ve her alanda olduğu gibi basında da birçok  gayritabiilikler arasında bir "açık kapılan zorlama" hastalığı peyda olmuştur. Buna "yoktan mesele  çıkarmak" da diyebiliriz.    Yoktan çıkarılan meselelerden en mühimi son günlerdeki Orgeneral Cemal Tural meselesidir. Genel  kurmay Başkanı yani ordunun bilfiil başkomutanı olan Orgeneral Cemal Tural 22 Martta hizmet  süresini dolduruyormuş. Acaba emekli olacak mı imiş? Bu soru, Başbakana yöneltilince o: "Bu nazik  bir meseledir" demiş. Tam bu sırada da Cemal Tural askerî olmayan radyo, posta gibi müesseseleri  gezmeye başlamış.    İşte mesele çıkarmak için mükemmel bir konu.    Genelkurmay Başkanlarının hizmet sürelerinin Bakanlar Kurulunca iki defa birer yıl olmak üzere  uzatılması kanunlarımızın sağladığı bir imkândır. Başbakanın "bu nazik bir meseledir" demesinin  (böyle dediği de yüzde yüz belli değil ya) birkaç türlü tefsiri yapılmak kabilken bu yola gidilmeyip bu  sözden tehlikeli mânâlar çıkarmaya çabalamak ya büyük bir kuruntu alâmeti ya da mesele çıkarmak  gayretidir.    Hele Genelkurmay Başkanının askerî olmayan yerlere yaptığı ziyaretleri "denetleme" diye  mânâlandırarak "Millet Meclisi'ni ne zaman teftiş edecek" diye endişeler göstermek hiçbir olayı  değerlendiremeyen kişilere mahsus telâş ve hükümlerin belirtisidir.    Tam bu sırada bir ecnebi gazete makalesinde Cemal Tural'ın cumhurbaşkanı olmak isteğinin yazılması  da senaryoyu tamamladı.    Bilindiği gibi Cemal Tural, askerliğin bir numaralı prensibi olan disipline çok ehemmiyet veren sert bir  kumandandır. Hiç durmaksızın Türkiye'nin her yerindeki askerî birlikleri denetlemesi ve kuvvet  komutanlarını da bu yola yöneltmesi bunu gösterir.    Isparta'daki bir birlikte, bir er yanlış adım attı diye bir buçuk kilometrelik bir marş marş yaptırması çok  askerce bir davranıştır. Askerlik hem arkadaşlık ruhunun müsamahasını, hem de disiplinin sert  müsamahasızlığını kaynaştırmış olan meslektir.    Cemal Tural, aynı zamanda ordunun silâh ve malzeme bakımından başkalarına muhtaç olmaması için  de büyük bir gayret içindedir. Bazı hususlarda bilgi edinmek için yaptığı ziyaretler, mesele çıkarmak  www.atsizcilar.com    Sayfa 95 

  için yanıp tutuşan basına fırsat vermiş, malum yazılar yazılmıştır. Bir Genelkurmay Başkanı, askerî  yönden görmek istediği sivil bir müesseseyi gezerse bunu hangi maksatla yaptığım açıklamaya  mecbur değildir. Açıklamasında askerî mahzurlar bulunabileceği de unutulmamalıdır.    Cemal Tural'ın şimdiye kadar 40 milyon ağaç diktirmiş olduğunu ajanslar haber verdi. Acaba  orgeneralin diktirdiği bu 40 milyon ağaçta ne gibi gizli bir maksat var? Cemal Tural belki de devlete  isyan edecek, çete savaşlarına girişecek, çete savaşları için en uygun yerlerden biri ormanlar  olduğundan buna hazırlık yapmakla meşgul!?..    Kuruntu içinde yaşayanlar böyle de düşünebilir.    Cumhurbaşkanı olmak istemeli ise en tabiî bir haktır.Her vatandaş cumhurbaşkanı olmak  isteyebilir.Türkiye Cumhuriyetinde en yüksek rütbeli askerlerin devlet başkanlığına geçmesi ise  nerdeyse gelenek haline gelmiş, beş cumhurbaşkanından dördü bunlardan çıkmıştır. Fakat bunun için  daha şimdiden sivil müesseseleri gezmeye hiç de lüzum yoktur.     Cemal Tural, Erzincanlı halis bir Türk'tür. Çapanoğullarına dayanmaktadır. Kendisine karşı gösterilen  muhalefetin sebeplerinden biri bu olsa gerektir. Türk olduğu için de Türk kanına fazla değer  vermektedir.    4 Şubat günü PTT Genel Müdürlüğünde söylediği bir söz çok manâlıdır: Paşa servisleri gezerken > PTT  cihazlarını görünce "muhaberesiz muharebe olmaz. Bu cihazlar iyi korunmalıdır" demiş, bir PTT  yetkilisinin "sabotajlardan mı paşam" sorusuna karşılık da şu cevabı vermiştir: "Hayır! Bu aklıma  gelmez. Hiçbir Türk böyle bir şeyi yapmaz. Eğer kanında karışıklık yoksa"..    Bir kişi Çapanoğullarından ve ırkçı olunca solaçıklar elbette kudurur, elbette aleyhte kampanya açar.  Kimi sinsi sinsi yazar, kimi dolambaçlı yoldan gider, kimi maskaralık ve güldürücülükle hücum etmeye  çabalar, sözün kısası orgenerali yıkmak için ne mümkünse yaparlar.    Bu yazımla Cemal Tural'ı yüzde yüz tasvip ettiğim sanılmasın. Kendisi Türk tarihini bilen bir paşa  olduğu ve bîr mesajında Türk ordusuna "ey Mete'nin ordusu" diye hitap ettiği halde Türk Kara  Ordusunun 600. kuruluş yılı diye başlayıp hâlâ her yıl süregelen büyük ve. korkunç yanlışa öteki  orgeneraller' ve bütün hükümetle birlikte katılmaktadır. 600 yıldan daha önceki zaferlerin hangi ordu  tarafından kazanıldığı düşünülmeden devşirme Yeniçeri bölüklerinin kurulmasını kara ordusunun  kuruluşu şeklinde anlayan bu yanlış düşünceden bir an önce vazgeçilmesini sayın orgenerale  hatırlatırım.    Bu kadar yazmışken bir de onun çok lehindeki bir noktayı da buraya koymakta fayda görüyorum:  İnkılaptan sonra Ankara'da sıkıyönetim komutanı olduğu sırada, İngiltere'deki bir büyük rezalete  adları karışan iki meşhur İngiliz fahişesinden biri Ankara'ya geldiği zaman Cemal Tural onu şehirden'  attırmıştı.    Orgeneralin zihniyet ve karakterini gösteren bu olay,"sanat"ı "istihcan"ve "sanatkâr"ı "ahlakdışı  yaratık" sayan sakat zihniyete karşı güzel bir tepki idi.    www.atsizcilar.com    Sayfa 96 

  Yalnız bu zihniyetinden dolayı bile Cemal Tural cumhurbaşkanı olmaya lâyıktır.    Gözlem, 20 Şubat 1969     

LÜZUMSUZ TELAŞLAR 
   Yassıada hükümlülerine siyasî hakları verildiği için bazı çevrelerce gösterilen telâş, geçmiş zamanların  unutulmasından doğuyor. Her ne kadar bu çevreler geçmiş zamanı unutmadıklarını ileri sürüp  Demokrat Partililere siyasî hak verilmesinin yakın geçmişteki kanunsuzlukların kabulü demek  olacağını söylüyorlarsa da "yakın geçmiş" dedikleri 1960'tan daha öncesini akıllarına getiremiyorlar.    iddiaları şu: "Başta Celâl Bayar olmak üzere eski Demokrat Partililer Anayasaya aykırı hareket  etmişler; seçimle iş başına geldikleri halde meşruluklarını kaybetmişler ve bu yüzden düşürülmüşler;  şimdi bunlara siyasî haklarının geri verilmesi Anayasaya aykırı olurmuş."    Son yıllarda "Anayasaya aykırıdır" cümlesi o kadar çok kullanıldı ki, insana, yaşamanın bile Anayasaya  uyup uymadığını düşündürecek hale geldi.    Arkasında seçim düşünceleri yatsa bile Demokrat Partililerin ve Türkiye'de onları tutan milyonlarca  insanın tedirginliğini yok etmek ve ızdırabını kaldırmakta insanî bir yön olduğu da inkâr olunamaz.  Nitekim bu insanî düşünceye "Anayasa" siperiyle karşı koyan Tabiî Senatörlerde de ömür boyu  sürecek bir "dirlik"ten mahrum kalmak ve bir gün "hesaba çekilmek" gibi kaygıların bulunduğu  kimsenin meçhulü değildir.    Yassıada hükümlüleri arasında 45 yaşlarındaki insanlar da bulunuyor. Bunlar bunca zaman hapis ve  işkence gördükten, 9 yıl medenî haklarından mahrum kaldıktan sonra neden bütün ömürleri boyunca  öteki vatandaşlarla eşit olmak imkânına kavuşmasınlar? Bunların suçlu olduğunu, bu sebeple  ölünceye kadar ceza çekmeye mahkûm kalmaları gerektiğini akıl ve insaf kabul etmez.    İnsanların hayatında değişik safhalar vardır. Olumlu ve olumsuz taraflar daimî değil, çok defa  geçicidir. 1960'lardan epey öncesine doğru bir göz atmak fertlerin, toplumu ilgilendiren  davranışlarında ne büyük değişiklikler olduğunu göstermek bakımından çok ilgi çekicidir. Mesele bu  değişikliklerin samimî olup olmadığındadır. Dün kusurlu olanların sonradan düzelmiş oldukları çok  görülmüştür. Hele Anayasayı çiğnemekten değil de doğrudan doğruya vatan ihanetinden ve  casusluktan hüküm giymiş kimselerin Türk basınında yıllarca kalem oynatması bile kimsenin  umurunda olmamıştır.    Bugün İsmet İnönü memlekete büyük hizmetler etmiş bir insan olarak kabul olunuyor. Fakat  başlangıçta Kurtuluş Savaşının başarıya ulaşacağına inanmıyor ve Amerikan mandasını tek çıkar yol  görüyordu.    Profesör Sadrettin Celâl, Cumhuriyetin ilk yıllarında komünizmden mahkûm olmuştu. Komünizm  vatan hainliği olduğu halde "bu adam ölünceye kadar hapiste kalsın" diye düşünülmedi.    www.atsizcilar.com    Sayfa 97 

  Ahmet Emin Yalman, mütareke yıllarında Doğu vilâyetlerimizden Ermenistan'a yer verilmesini isteyen  bir yazı yazmıştı.    Sonradan birçok devlet hizmetinde bulunan ve tarihî şahsiyetler üzerinde emek mahsulü eserler  veren Şevket Süreyya Aydemir komünizmden hapse mahkûm edilmişti.    Birçoğu düşmanla iş birliği yaparak Millî Mücadeleye karşı sonuna kadar direnen Yüzellilikler bir  kanunla affolunarak yurda dönmüşler, bununla Türkiye'nin hayatında hiçbir sarsıntı olmamıştı.    Bu siyasî suçların dışında yurdun iklimini bozan ve Türkiye'yi çöl haline getiren orman yakıcılar da  birkaç kere affolunmuşlardır.    Bütün bunlar ortada iken sırf Bayar’ın şahsî için veya Demokrat Parti'den gördükleri kötülük sebebiyle  bazı kimselerin "siyasî hakların geri verilmesi" kanununa karşı çıkması, millî huzuru sağlamak  bakımından olumsuz ve lüzumsuz davranışlardır.    Bir de pek düşünülmeyen bir tarih psikolojisi durumu var: Devlet Başkanlığı etmiş insanların  mahkûmiyeti milletlere uğur getirmez. Bu bir kaderiyecelik değil, milletlerin kendilerine olan inancın  sarsılması meselesidir. Başta bulunan insanı kanun açısından suçlu görmek bir milleti içinden  yaralayıp onda hayata güvensizlik duygusu uyandırır. Millî gururu örselenir. Bir milletin başında ya  kahramanlar, ya sağlam karakterli başkanlar, ya çok zeki insanlar, ya da ahlâk ve erdem örnekleri  bulunmalıdır.    Hayatta işler mantık düzeniyle gitmiyor. Hele çağımızın hızlı gidişinde buna hiç imkân bulunmuyor ve  çelişmeler insanı şaşkına çeviriyor. Meselâ bugün Tabiî Senatörler Grubu Başkanı olarak siyasî  hakların geri verilmesine karşı çıkan General Fahri Özdilek, 27 Mayıs hareketine en son dakikada,  başka çare kalmadığı için katılmış, daha önceki günlerde Sıkı Yönetim Komutanı olarak İstanbul'daki  öğrencilere karşı sert demeçler vermiştir. Hattâ öğrencilere karşı ateş emrini maiyetindeki subaylar  dinleseydi İstanbul'da kan gövdeyi götürebilirdi. Yani Fahri Özdilek son âna kadar Celâl Bayar  idaresine sadık kalmıştır.    Fakat onun bu davranışını kınamaya, yurtseverliğinden şüphe etmeye kimsenin hakkı yoktur. O  zaman, bir komutan olarak yukardan aldığı buyruğu yerine getirmeye çalışmıştır. Çünkü ihtimallerin  çoğaldığı anlarda hangisinin doğru olduğunu veya doğru çıkacağını kestirmek biraz da spor‐toto gibi  talih ve tesadüf işidir.    Yassıada mahkûmlarını siyasî hakları verilmekle şüphesiz Türkiye'nin bütün meseleleri çözümlenip  yurt bir güllük, gülistanlık olacak değildir. Fakat milyonlarca insanın içindeki düğümün çözülmesi az  şey midir? Türkiye bu kanunla, Kıbrıs konusunda olduğu gibi tam bir millî birlik manzarası  gösterecekken solcuların kışkırtması ile bu birlik sağlanamayacaktır. Onlar bir numaralı vatan haini ve  Moskof uşağı Nâzım Hikmet'in affı için didinirken kendilerini haklı görüyorlardı. Sıra Celâl Bayar'a  gelince kıyameti kopardılar. Neden? Bayar Anayasayı çiğnemişmiş.     Anayasa çiğnemek suçtur. Fakat bu suç mahkeme kararıyla tescil olunsa bile nihayet bir suçtur ve  hiçbir zaman vatanını yabancı bir devlete bağlamak isteyen İslav tohumu Nâzım Hikmetof  www.atsizcilar.com    Sayfa 98 

  Verzanski'nin suçu gibi vatan ihaneti değildir. Türk devlet başkanlarından siyasî görüşte ve geleceği  kavramakta yanılanlar olmuş, fakat şimdiye kadar vatan haini çıkmamıştır.    Gözlem, 22 Mayıs 1969     

ASIL MESELE 
   Amerika’da yapılan ve esrarı Amerika ile Kanada’da bilinen atom bombası sırlarının Ruslar tarafından  nasıl çalındığı malûmdur. Birçok bilginler, bilhassa ırk bakımından Alman ve İtalyan olanlar, Amerika  vatandaşı olmalarına rağmen bu sırları Ruslara bildirdiler. Ruslar bu sayede atomun sırlarını biliyorlar.  Hattâ bir atom bombası patlatarak ilk denemeyi yaptıklarım Başkan Truman dünyaya resmen bildirdi.  Böylece Ruslar, kendi ellerinde bulunan Alman atom âlimlerinin gayretiyle er‐geç Amerikalıların  yaptığı şekilde atom bombası yapacaklardır.     Arjantin’deki Alman âlimlerinin faaliyeti de neticelendi. Arjantin başbakanı Albay Peron, büsbütün  başka bir metotla atomun parçalandığını bildirdi. Alman âlimleri saha bulunca Anglo‐Saksonlardan  geri kalmayacaklarını gösterdiler. Birkaç gün sonra gazeteler, Arjantin’de atom esrarının Ruslar  tarafından çalındığını ilân etti.    Demek ki Rusya her tarafa casus şebekelerini mükemmel bir şekilde kurmuştur. Alman sıkı tedbirlere  rağmen en iyi saklanan sırlar Ruslara malûm olmaktadır.    Amerika, Kanada ve Arjantin’den çalman sırlar bize hiçbir şey söylemiyor mu? Bize kalırsa söylüyor.  Şöyle ki:    Yeni iktidar işe başladığı günden beri komünizmle sıkı bir mücadeleye girişmiştir. Gazete havadisleri  her gün Türkiye'nin muhtelif yerlerinde yapılan komünist tevkifatını haber veriyor, İstanbul’da, solcu  üniversiteliler tarafından kurulan "Yüksek Tahsil Gençliği Derneği" ismindeki komünist teşekkülün  başlıca azaları hâkim karan ile tevkif edilmiştir. Bunların da duruşmalarına başlamak üzeredir. Diğer  taraftan münevver tabaka ve halk arasında da komünist tahrikatı yapanlar şiddetle takip  olunmaktadır. Şu günlerde komünizm sebebiyle tevkif edilmiş bulunanların sayısı hayli kabarıktır ve  galiba Türkiye tarihinde bu kadar çok komünistin birden tevkif edildiği vâki değildir.    Fakat bütün bu tevkifata rağmen mühim olan bir nokta herkesin gözünden kaçmaktadır. O da şudur:  Bunca tevkiflere rağmen Türkiye'deki komünistlerin elebaşları henüz ele geçmemiştir. Eski iktidar  zamanında bile bir iki kere komünist elebaşları ele geçmiş olduğu halde şimdi bu elebaşlarından  hiçbirinin yakalanmayışı bize hiçbir şey söylemiyor mu?    Birinci Cihan Harbinden sonra dünyanın daldığı gaflet uykusundan istifade eden Rusların her tarafa  kendi adamlarını nasıl soktukları artık herkesçe bilinen bir keyfiyettir. Türkiye'de mühim mevkileri  nasıl ele geçirdiklerinin de artık gizli kapaklı bir tarafı kalmamıştır. Türkiye'de gizli bir komünist partisi  olduğu da kimseye meçhul değildir. O halde bu gizli partinin şefleri şimdiye kadar niçin  yakalanmadılar?    www.atsizcilar.com    Sayfa 99 

  Bunları himaye edenler, polisin ve hükümetin takibatından koruyanlar kimlerdir? Bugün herkesin  ağzında dolaşan birtakım adlar var ki bunların komünist olduğu ve komünizmi himaye ettiği efkân  umumiye tarafından biliniyor ve söyleniyor. Fakat bunların aleyhinde delil bulunamıyor.    Amerika gibi müthiş bir polisi ve istihbaratı olan bir memleketten atom bombasının esrarını çalan  komünistler acaba Türkiye'nin yarınki harp plânlarına stratejisine ait sırlan da öğrenemezler mi?  Gazeteler Ankara’daki bir Türk bilgininin atomu parçalama yolunda çok ileri gittiğini yazdılar. Fakat  şimdilik bu âlimin adını açıklamadılar. Biz eminiz ki Ruslar bu âlimin kim olduğun şu dakikada bilmekte  ve onun etrafını kendi adamları ile çevirmiş bulunmaktadırlar. Bu düşüncemiz bedbinlik sayılmasın.  Unutulmasın ki 1945 senesinde Hamdullah Suphi Tarınöver'in Yüksek Deniz Ticaret Okulunda, kapılan  kapatarak ve içeriye hiçbir gazeteci almayarak yalnız talebelerle hocalara verdiği anti komünist  konferansa Ruslar ertesi akşam radyoları ile cevap vermişlerdi. Hiçbir mülâhaza uğruna milletlerin  hayatı tehlikeye atılamaz. Bugünkü mevzuat Türkiye'deki komünizmle mücadeleden âcizse yeni  kanunlar çıkararak bu mücadeleye başlamak başta bulunanların millî vazifesidir. Çok teessüfe değer ki  ceza kanununa eklenmesi beklenen anti komünist maddeler, türlü formaliteler yüzünden gecikip  durmaktadır.    İki taraf çarpışacağı zaman en makûl yol askerî düşünce ile hareket etmektir. Askerî düşünce ile  hareket etmeyen Habeşistan, Polonya, Fransa, Belçika gibi devletlerin nasıl mahvolduğunu, askerî  düşünce ile yürüyen Finlandiya'nın iki mağlûbiyete rağmen nasıl ayakta durduğunu ileriki  yazılarımızda göreceğiz.    Türkiye için en doğru askerî düşünce evvelâ memleketteki beşinci kolu imha etmektir. Türk ordusu  geriden vurulmadıkça yenilmesi güç olan ordulardan biridir. Birinci Cihan Harbinde, Sarıkamış  faciasına rağmen Ruslara karşı, sayıca çok az olduğu halde basan ile çarpışan ordumuzun, Ermeniler  tarafından arkadan vurulduktan sonraki hali, keza Filistin cephesinde ikinci bir Çanakkale yaratan  Yıldırım Orduları grubunun Araplar ve Yahudiler tarafından ihanete uğradıktan sonra ne hale girdiği  düşünülsün.    Türkiye gibi seyrek nüfuslu bir memlekette beşinci kol çok tahripkâr işler görebilir. İkinci, üçüncü  kademede bulunan komünist elemanlarını hapse atmakla beşinci kola karşı tedbir alınmış olamaz.  Türkiye’deki beşinci kol alıcı ve verici istasyonları Rusya’ya bağlıdır ve oradan aldığı emirleri körü  körüne yapmaktadır. Onlar bu işi yaparken biz hâlâ komünizme karşı mücadelemizin esaslarını  hazırlamakla meşgulüz. Uzun tartışmalarla vakit geçiriliyor. Komünizme karşı mücadele ağır ve  tereddütlü usullerle yapılamaz. Ceza kanununa en şiddetli cezalar konmalıdır. Ondan sonra da bu  memlekette komünizmi iyi bilen ve komünizme karşı düşmanlıkta yüzde yüz samimi ve cesur olacak  üç beş kişiyi mücadele teşkilâtının basma geçirerek en geniş salâhiyet ve imkânlarla işe atılmalarını  sağlamalıdır.    Üçüncü Cihan Harbi çok yakındır. Geç kalmayalım.    Selim PUSAT    Orkun, Sayı: 36    www.atsizcilar.com    Sayfa 100 

 

BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ 
   Şahsî menfaate ehemmiyet vermeyen, toplumun iyiliğini isteyen her düşünce insanîdir. Bu insanî  düşünce, toplumun maddî kazançlarıyla yetinmeyip manevî kazanç dâvası da güderse o zaman "ülkü"  olur. Ülküler, birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından  koşan milletlerin ülküsü vardır. Bir Nepal’ın, Bir Panama'nın veya İsviçre'nin ülküsü olamaz. Bunların  millî dâvalarının son mertebesi nihayet huzur ve refahtır. Huzur ve refah ise ülkü olmak vasfını haiz  değildir. Çünkü huzur ve refah arzusu milletleri heyecanlandıramaz. Vecd haline getiremez. Onları  ölüme kadar varan fedakârlığa sürükleyemez.    Büyüklük dâvası, yani ülkü, savaşla elde edildiği içindir ki insanlık tarihinde büyük savaşların,  kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmuştur. Savaşlar, kahramanlık ruhunu  beslemiş, faziletli insanların yetişmesine sebep olmuş, destanı edebiyatı yaratmıştır. Yirminci yüzyıla  doğru yaklaştıkça savaşlar daha ıstıraplı bir hal almakla beraber hiçbir şey ahlâkî muadili olamamıştır  ve uzun zamandır savaşmayan milletlerde ahlâkî bir bozulmanın başladığı gözden kaçmamaktadır.  Meselâ İsveç'te kültür ve refah son mertebeye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya'dan bile üstün  bulunduğu halde, İsveç halkının ahlâkındaki, günde güne çoğalan yozlaşma düşündürücü bir durum  almaktadır. Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin top yekûn yaptığı rezaletler, memlekette homoseksüel  derneklerin kanunla tanınması, çocuk yetiştirebilecek kabiliyetteki aileler arasında bile sunî nikahla  çocuk sahibi olmak gibi garabetler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevî bocalama içinde olduğunu  gösteriyor. İsveç iki yüzyıldan beri harp etmemiştir.. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç'in artık  hiçbir büyüklük emelinin kalmayışı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savaşma tam  manâsıyla hazırlanacak kadar maddî güç göstermesine rağmen manevî kuvvetlerden yoksunluğu, bu  neticeleri hazırlamıştır. Soysuzlaşma durdurulmazsa İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve  Litvanya gibi Bolşevikliğin ağına düşüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir  büyüklük emeli yoktur.    Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Şu kadarını söyleyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği  malûm ülkelerde bunun baş sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden mahrum oluşudur. İktisadî  yoksulluk, siyasî buhran işin zahirî tarafıdır. Derunî ve gerçek sebep millî ülküsüzlüktür.    Millî ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler fedakâr  insanlarla doludur. Fedakâr insanların çokluğu her türlü insanî meziyetlerin hâkimiyeti demektir.  İnsan toplumları insanî meziyetlerle yaşar. Hayvanlaşmış toplumlar refah ve zahirî büyüklük içinde de  olsa yıkılmaya mahkûmdur. Eski Roma gibi.    Türk milleti, ülküsü olan bahtiyar toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü  ardından koşmuş, birlik ve fütuhat savaşları yapmış ve Birinci Cihan Savaşı’nın sonuna kadar daima bir  büyük devletin sahibi olmuştur.    Bugün Türkler arasındaki mayalanmanın Kızıl Elma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Türkeli adlarıyla  adlandırıldığını görüyoruz. Bunun mânâsı "büyüyüp birleşmek" veya "birleşip büyük istiyorum"  demektir.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 101 

  Ancak kabiyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından koşar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük  fedakârlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla pespayeler büyüklükten korkar, daima  küçük kalmak ister.    ORKUN, Ekim 1963, Yıl. 2, Sayı. 21     

YASAK KİTAP 
   26 Şubat 1969 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 6'ncı sayfasında Türker Acaroğlu tarafından yazılan  "Yayın Hayatı" başlıklı yazı çok ibret vericidir. Türker Acaroğlu, basılan her kitap, dergi, gazete, nota,  resim vesaireden kanun gereğince beşer tane gönderilen "Basma Eserleri Derleme Müdürlüğünün  başında bulunmaktadır.    26 Şubat tarihli yazısının "Yasaklanmış Kitaplar" başlıklı bölümünün en başında benim "900. Yıl  Dönümü" adlı küçük eserim yer almıştır.    Bir hükümet kitapları niçin yasaklar? Şüphesiz o devletin ve milletin şu veya bu bakından aleyhinde  olduğu için... Yasaklanacak bir kitap ya milleti küçük düşürmekte, ya devlet büyüklerine hakaret  etmekte, ya devleti parçalamak istemekte, ya da ahlâkın ve kanunların süs saydığı işlemleri kışkırtıcı  nitelikte olmalıdır.    "Dokuz Yüzüncü Yıldönümü", ilk defa 1940'ta basılmış olan ve devletimizin kuruluşunun 900. yılını  kutlamak için tarihimizin özetini veren bir yurtseverlik hamlesidir. O zaman devletin başında  bulunanlar devletin ne zaman kurulduğundan habersiz, yalnız siyasî tertiplerle meşgul kimseler  olduğu, Millî Eğitim Bakanlığı böyle bir kutlamayı hatırına getirmediği, Türk Tarih Kurumu hiçbir  teşebbüste bulunmadığı için ben kendi kendime bir anma yapma için bu küçük eseri yazıp bastırarak  millî bir görevi yerine getirdim.    Böyle bir kitabın yasaklanması, yasaklanmış olacağı aklın alacağı iş değildir. Memlekette yıllardır  milliyet ve ahlâk aleyhinde düzinelerle eserler basılıp satılırken Türk milletine geçmişim hatırlatan,  Türkiye tarihinin kahramanlıklarla dolu sayfalarını hatırlatan bir eserin yasak edilmesi ancak düşman  işgali sırasında yapılabilecek bir cinayettir.    İşin garip bir tarafı bu yasaklamadan benim haberim olmayışıdır. Acaroğlu'nun yazısı olmasaydı hâlâ  da haberim olmayacaktı. Fakat haberi veren şahıs en yetkili mevkide bulunduğu için onun bu  haberinde bir yanlışlık olmasına imkân yoktur. Son bir garabet de eserin 1955'te ikinci defa basılması  ve hükümet tarafından işin farkına varılmayışıdır.    1955 basımı kendi aralarında bir "kitap okuma ve yayınlama" birliği kurarak çalışan milliyetçi gençler  tarafından yapılmıştı ve başlarında şimdi doktor olan bir genç kız bulunuyordu.    Bugün Türkiye'de görülen huzursuzluk ve şuursuzluğun temel kaynağı Millî Eğitimin yıllarca gayrı millî  emellere alet edilmesidir. Kendi tarihini ve kültürünü inkâr eden millet kaderinin yıkılmak olduğu bu  bayların akıllarına gelmemiştir. Hükümetlerin gevşekliği ve siyasîlerin iktidar hırsından başka bir şey  www.atsizcilar.com    Sayfa 102 

  düşünmemesi yüzünden ana dâvâlar arada kaynamış, o günü idare etmek devlet yönetimi sanılmış,  yarının getireceği tehlikeler düşünülmemiştir. Yasak edilen "Dokuz Yüzüncü Yıl Dönümü" adlı küçük  eser, millî şuuru olan bir hükümetin yasaklayacağı değil, okullarda okutacağı kitaptır. Bu kitabı  yasaklayanın hangi makam olduğunu bilmiyorum. Fakat hangisi olursa olsun, başında bulunan ve  imzasını atan adamın millî şuurdan ve tarih kültüründen mahrum bir cahil olduğuna eminim. Öyle  olmasaydı, böylece, Türkiye'yi işgal eden bir Moskof veya Rum devlet adamının yapacağı işi yapmazdı.    Türkiye'de yurtseverlik yasak mıdır? Millî tarihî bütün olarak göstermek suç mudur? Millî  kahramanları anmak günah mıdır?    Eserde tarihî yanlışlıklar olduğu için yasak edildi desem, o da değil. Çünkü liselerde ve ortaokullarda  okutulan yanlışlıklarla dolu tarih kitapları dururken benim küçük kitabımda bulunacağı şüphesiz olan  birkaç yanlış için hükümetin bunu yasaklaması havsalanın alacağı iş değildir. O halde nedir?  Yasaklayandan soruyorum:    Memlekette yıkıcı, bölücü, parçalayıcı, gayrı‐ahlâkî eserler yığın yığın basılırken, bir takım uzak ve  yabancı ülkelerin ne idüğü belirsiz adamları göğe çıkarırlarken, "Zambak" ve "Kaymak Tabağı"  hikâyelerine parmak ısırtacak müstehcen romanlar basılıp filime alınırken yasak etmek için bula bula  bunu mu buldun?    Bu eserin basılıp yasak edildiği 1940 ve 1955'teki hükümetler yıkılıp gitmiştir. Bugün birçok  hürriyetlerin cirit attığı, hükümetin pek çok davranışına karşı müsamaha gösterdiği bir çağda bu kitap  hâlâ yasaklar listesinde bulunuyorsa cidden yüz kızartıcı bir harekettir. Hele Türk vatandaşı (!) bir  gürcü tarafından yazılıp içinde Gürcü milliyetçiliği yapılan, Gürcistan'ı fethettikleri için Selçuklularla  Osmanlılar aleyhindeki hakaretli iftiraları ihtiva eden bir kitap yasak değilken [1] Türk milliyetçiliği  yapan bir kitabın yasak olması kelimelerle anlatılmasına imkân olmayan bir körlük ve "Bin Temel  Eser"in hazırlandığı biz zamanda 1000 rakamına ulaşmak için sağa sola başvurulurken elde hazır  bulunanları görmemek, düşünememek gafletlerin gafletidir.    Bu eseri alıp on binlerce bastırarak Cumhurbaşkanından, Başbakandan başlamak üzere köy  öğretmenlerine, lise öğrencilerine kadar dağıtın da herkes komprime halindeki millî tarihini öğrensin  ve bir ana fikre sahip olsun. Bunu kendi çıkarım için istiyorum sanmayın. Telif hakkı istemiyorum. Sizin  olsun. Tek basın okuyun ve öğrenin. Öğrenip biraz geçmişinizi bilin de nereye doğru gittiğinizi iyi  şavullayın.    Ötüken, Haziran 1969, Sayı: 6 (66)     

68. VİLÂYETE SEYAHAT 
   Pek çok Türk'ün yaşadığı Münih'e "Türkiye'nin 58. vilâyeti" denildiğini biliyordum, 27 Mayıs 1960  ihtilâlinin veya inkılâbının, yahut devriminin ve yahut Celâl Bayar’ın Yassıada'daki deyimiyle  ayaklanmasının feyizli sonuçlarından olarak zevcem yıllardır orada yaşadığı, oğlum da Münih  Üniversitesine devam ettiği için Münih'e kadar uzanmak benim için, hele emekli olduktan sonra, 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 103 

  normal sayılabilirdi. Israrlı davetlere rağmen şimdiye kadar gitmemiş, gitmeyi bir an için bile  düşünmemiştim.    Son zamanlarda gerek arkadaşlarımın, gerekse tanıdıklarımın gitmem için telkinde bulunmalarının ve  "gitmende sayılmayacak kadar çok menfaatler vardır" diye öğüt vermelerinin nihayet tesirinde  kaldım. İstanbul'un maddî ve manevî havasından da cidden bunalmış olduğum için altmış sekizinci  vilâyete gitmek kararını kesin olarak verdim. Gidişim, memleketteki her iş gibi beni canımdan  bezdirecek kadar güçlüklere uğramış kararlarından caydıracak raddeye gelmişken Türk Hava  Yollarındaki yüksek memurlardan birinin bir telefon konuşmasıyla yollar açıldı. Küçük memurlardan  birinin "bütün yerler tutulduğu için üç haftadan önce gidemezsin" demesine rağmen ertesi günkü  uçakta iki kişilik boş yer olduğu anlaşıldı. Böylece 8 Ağustos 1969 Cuma sabahı kalkan uçakla Münih'e  hareket ettim.    İstanbul'dan kalkıp Münih'e gitmem, uçakla da olsa, aslında bir seyahatti. Fakat ben bunun seyahat  olduğunu anlamadım, anlayamadım. İki buçuk saatlik yolculuğa seyahat demekte, bir İstanbullu  olarak mazurdum. Çünkü emekli olmadan önceki hayatımın 1937‐1969 arasındaki yılları bazen iki,  bazen iki buçuk saat süren "evden işe gitme" ve aynı sürede "işten eve dönme" ile geçtiği için iki  buçuk saatte İstanbul'dan Münih'e gitmeyi yadırgadım. Zaten hep bulutların üstünden uçtuğumuz ve  aşağıda sonsuz bir beyazlık gördüğümüz için uçakla gittiğimiz de pek belli olmadı.    Münih'in, Himler'e benzeyen gümrük şefi bavulumdaki ilâçlardan şüphelendi. 20 yaşımdan beri  eczacılarla ortak olduğum için Münih'e getirdiğim nesneler arasında bir takım ilâçlar mühim yer  tutuyordu. Almanlar gümrükte fazla arama yapan, güçlük çıkaran insanlar değil. Fakat bazı  vatandaşlarımızın yüzümüzü kara çıkaran davranışları yüzünden, Himler'in benzeri tereddüt geçirdi.  Burada "Buğra" imdada yetişti. Edebî Almanca’yı ve Baviyeraca’yı Füzûlî'nin Türkçe şiir yazması gibi  kolaylıkla konuşarak bunların ilâç olduğunu, isterse alıkoyup tahlil ettirdikten sonra verebileceğim  anlattı. Himler'in ikiz kardeşi de beni süzüp böyle işler yapacak kişi olmadığımı anladıktan sonra  "buyurun" dedi. Zevcem Bedriye Atsızın konağına geldik.     Bu konak 15 katlı müheykel, mücessem, müşekkel bir apartmanın altıncı katında tek odalı bir  kâşaneden ibaretti. Beş buçuk metre uzunluğunda, üç buçuk metre genişliğinde şahane bir evdi.  Önün de bir de büyük balkonu vardı. Mutfağı odanın içinde bir metreden biraz uzun bir tezgâhtan  ibaretti. Üç ocağı, bir fırını ve buzdolabını ihtiva ediyordu. Tabiî bütün bunlar elektrikle işliyordu.    Ben sigara içmem, dumanından tiksinirim. Vapurda, dolmuşta beni en çok rahatsız eden nesne ağzı  emzikli vatandaşlardır. Eskiden, yürürken bile ağzında sigara taşıyan yalnız Köprülü Fuat’tı. Şimdi  hamalından cici bayanına kadar herkes Köprülüzade oldu. Herif, sırtındaki 150 kiloluk yükün altında  cam burnunda yürürken bile ağzından sigarasını eksik etmiyor.    Ciğer kanseri yaptığı artık anlaşılan sigaraya düşmanım. Hele Nejdet Sançar, çok küçük bir çocuk  olduğu zamandan beri sigaraya elini dahi süremez. Sırası gelmişken: Sançar'ın evine konuk gidenler  ona cehennem azabı çektirmek istemiyorlarsa sigara içmesinler.    İktidara geçtiğimiz zaman yeni Anayasanın birinci maddesi sigaranın yasaklanması hakkında olacak.  Sigara da Anayasaya girer mi diyeceksiniz. Tabiî senatör girer de sigara neden girmez?  www.atsizcilar.com    Sayfa 104 

    Evet sigarayı yasak edeceğiz. Fakat o zaman Said Bilgiç, Cezmi Türk ve Osman Turan ne yapacak?  Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti zamanındaki içki yasağı süresinde sarhoşlar ne yapıyorsa  bunlar da öyle yapacaklar. Dışardan mentollü, nefis sigaralar getirecekler: İktidar bilmezlikten,  gümrük görmezlikten gelecek. Nikotinin beyni kamçıladığı hakkında doktorlardan rapor alacağız.  Sözün kısası durumu idare edeceğiz. Her çağda, her yerde olduğu gibi. Zaten senin kanun dediğin  nedir? Beş telli bir saz değil mi?    68. ile yapılan yolculuktan bahsederken bakın nerelere geldik. Ben sigara içmem. Fakat cebimde  daima kibrit taşırım. Gençlerden biri kibrit taşıdığımı öğrenince, meşhur nezaketimi kastederek "güzel  hanımların sigarasını yakmak için mi" diye sormuştu. Bakın hele, iyi maksatlar nelere yoruluyor? Kibrit  taşımaktan maksadım şu: İstanbul'da sağanak yağınca, fırtına olunca, şimşek çakınca yüzde on  ihtimalle elektrikler söner. O zaman ben derhal cebimdeki kibrite el atar, evin stratejik noktalarında  hazır bulunan mumlardan birini yakıp karanlıktan kurtulurum. Münih'e de cebimde kibritle gelmişim.  Kâşaneye girince: "burada elektriklerin kesildiği olur mu" diye sordum. Bedriye ve Buğra "acaba hangi  dille konuşuyor" der gibi yüzüme baktılar. Meğer 68. vilâyette elektrikler asla kesilmezmiş.    Münih'te 52 gün kaldım. Hemen her gün bir yere gezmeye gittim. Bazı bakımlardan çevreyi anlamaya  çalıştım. Almanya hakkında çok şey biliyordum ama gözle görmenin intibaları şüphesiz başka türlü ve  daha doğru oluyor.    Münih'ten 200 kilometre uzaklara kadar gittim. Avusturya ve İsviçre’ye girdim. Bütün bunlardan  sonra başta Münih olmak üzere gördüklerimi anlatmakta elbette faydalar vardır. Bizim Gök Türk ve  Oğuz taifesiyle Hititlere bunları hikâye edeceğim:    Münih, bilindiği gibi, Baviyera'nın merkezi ve Almanya'nın en büyük şehirlerinden birisi. Nüfusu iki  milyon kadarmış. Denizden yüksekliği 500 metre kadar bir şey. Bugünkü Türkiye'de halk nasıl birbirine  karışmış, birçoğu kendi şehrinden ve ilinden başka yerlere yerleşip geçim yolu bulmuşsa Almanya'da  da aynen böyle.. Münih'te, Almanya'nın başka bölgelerinden gelip yerleşmiş pek çok insan var. Bizde,  vilâyetler arasında nasıl bir rekabet varsa, bir vilâyet halkı nasıl yarı şaka, yan ciddî olarak komşu  vilâyet halkı için hicvimsi sözler söylerse Almanlar da böyle.. Öteki Almanlar, Baviyeralıları kaba  buluyor ve sevmiyor. Baviyera da hâlâ kendisini Alman Birliği içinde bağımsız bir devlet sayıyor.  Prusyalıları kimse sevmiyor. Hele bazı Kuzey Almanyalılar Baviyera'yı Almanya'dan bile  saymıyorlarmış. "Sizi Almanya'ya bekleriz" demek Baviyera'dan daha kuzeye gelin demekmiş.  Baviyeralıların lehçeleri biraz çetrefil. Ama her Alman en aşağı sekiz yıllık bir ilkokul öğreniminden  geçtiği için birbirlerini anlamakta güçlük çekmiyorlar.    Fakat bütün bu ayrılıklara, rağmen Almanlar tam bir millet manzarası gösteriyor. Hatta ben yalnız  Almanya'da değil, Avusturya ve İsviçre'de de (tabiî Alman İsviçre’sini kastediyorum) aynı milleti  gördüm. Dil, âdet, görünüş, davranış, her şey tek bir milleti gösteriyordu. Almanya ile Avusturya'nın  Konya ile Ankara'nın ayrılmasından hiçbir farkı yok.    Münih'te en beğendiğim şey parklar ve ormanlar oldu. Ormanlar şehrin içinden başlıyor. Bazılarında  küçük göller bulunan parklar çok büyük ve annelerin çocuklarım gezdirmeleri için çok elverişli güzel  yerler. Şehirden çıkar çıkmaz alabildiğine ormanlar ve çimler başlıyor. Bu ormanlardan çoğunun insan  www.atsizcilar.com    Sayfa 105 

  eliyle yetiştirildiği ağaçların askerî dizilişinden belli. Tabiattan gelen ormanlar da var. Yani Münih ve  bütün Almanya bu geniş ciğerler vasıtasıyla oksijen alıyor. Türkiye gibi beton yığınları arasında nefes  darlığı buhranları geçirmiyor.     Münih'in beğendiğim ikinci özelliği trafikteki düzen oldu. Burada üç kişiye bir araba düşüyormuş.  Bizimkilerin de arabası vardı. Şehrin içinde ve dışında arabaların gelip gidişi parmak ısırtacak bir  intizamla oluyordu. Korna çalmak yasağı olmadığı halde korna binde bir, meselâ önde giden bisikletli  çocuğu uyarmak için çalınıyordu. Caddelerin, yolların gerekli yerlerinde trafiğe ait levhalar göze  çarpıyordu. Bunlar en dikkatsiz adamın bile görebileceği yerlerde ve herkesin okuyabileceği  büyüklükte idi. Levhalar yalnız kaç kilometreyle gidilmesi gerektiğini değil, yolun nereye gittiğini,  ilerde ikiye ayrılacaksa sağ ve soldakinin hangi şehir, kasaba veya köye gideceğini gösteriyordu. Şehir  dışındaki anayollar çok güzeldi. Bunları cennetmekân Hitler yaptırmıştı. Bazıları çok genişti. Üç gidiş,  üç dönüş olmak üzere altı sıralıydı. Bazıları daha dardı. Fakat yollarda kaç araba gidebilecekse yollar o  kadar arabaya göre kireçle bölündüğünden düzen bozulmuyordu. Yolun ortasına bir kireç hattı  çekilmişse orada yan yana iki araba gidebilir demekti. Bir ana yolda en yavaş giden sağdan gidiyordu.  Daha hızlı giden soldan gitmeye mecburdu. Herhangi sebeple hızını kesmek isteyen araba sağ hatta  geçiyordu. Tabiî bütün bunları önü ve arkayı kollıyarak yapıyordu.    Almanlar’ın "Autobahn" (avtobân okunuyor) dedikleri bu anayollarda 120‐150 kilometreyle gitmek  cidden zevk oluyordu. Asfalt o kadar iyi dökülmüştü ki hiçbir sarsıntı olmuyordu.    Şehrin içinde metro yapımına girişilmiş olduğu için birçok caddelerin yarısı trafiğe kapalıydı. Buna  rağmen yine düzen sağlanmış, tıkanıklık önlenmişti. Trafik tıkandığı zaman 15‐20 saniyeden fazla  beklediğimizi görmedim. Bir de cumartesi ve pazar günleri bütün Almanlar kendi şehirlerinden başka  bir yere gitmek âdetinde oldukları için arabasına atlayan autobahn'lara düşüyor, akşamın dönüş  saatlerinde bazı ufak tıkanıklıklar oluyordu. O kadar...    Şehirlerde bisikletle giden 60‐70 yaşlarında kadınlara rastladım. Trafik düzeni sayesinde bunlar  emniyetle çarşıya pazara gidip alışverişlerini rahatlıkla yapabiliyorlardı. Fakat bu araba bolluğu bana  bir şey düşündürdü. Daima arabayla gezen, hiç yürümeyen insanların sağlık durumu ilerde ne  olacaktı? Yürümenin sağlık için faydası belli. Acaba hiç yürümeye yürümeye günün birinde insanlar ne  hale gelecekti. Amerika'da daha şimdiden beş milyon "şişmanlık hastası" olduğunu okumuştum. Millî  gücümüzün bir kısmı, açlığa rağmen, cefalı işlerle, bu arada çok yürümekle sağlanıyordu. Parantez  arasında bu düşünceyi de ekledikten sonra biz yine Münih'in trafiğine gelelim. Bundan ders almak  lâzım. Türkiye'de öğretmenlerin görgü ve bilgilerini arttırmak için onları aylıklarıyla bir yıl için Batı  ülkelerine göndermek konusunda bir kanun vardır. İyi uygulandığı takdirde çok yerinde bir kanundur.  Fakat bu kanunun şoförlere tatbik edilmesi daha hayırlı olur. Bizim eğri omuzları oralara göndererek  arabanın nasıl kullanıldığını, vatandaşlara karşı nasıl davranmak gerektiğini, lüzumsuz korna çalmanın  edepsizlikten başka bir şey olmadığını onlara göstermek, biraz insanlık öğretmek pek faydalı olur.    Münih temiz bir şehir. Sokakları süpürüp tozları çeken arabalar gördüm. Bazı Almanlar bana kuzey  Almanya veya Hollanda'ya gidersem Münih'i pis bulacağımı söylediler. İstanbul'u düşündüm. Kendi  kendime bir takım kararlar verdim. Fakat bu kararlar antidemokratik olduğu için açıklamaktan  vazgeçtim. Demokrasi olsun da pislik devam etsin.    www.atsizcilar.com    Sayfa 106 

  Münih'te bir belediye var. Nizamları uyguluyor, İstanbul’da yok mu diyeceksiniz. Bilmiyorum. Belki  vardır. Münih'te 40 metre karelik boş yer bulununca hemen apartmanlar yükselmiyor. Şehrin plânı  var. Bir santim şaşılmıyor, İstanbul’da 100 metrelik doğru bir sokak bulamazsınız. Allah doğruluk  fikrini kaldırmıştır. Haydarpaşa'dan Pendik'e kadar trenle bir gidiniz. Yüz milyarlarca lira harcanarak  şeddadî yapılar, güzel köşkler falan yapılmıştır. Fakat ne mimarlık üslûbu vardır, ne de belediye  tüzükleri uygulanmıştır. Hani banliyödeki binaların arası en az altı metre olacaktı? Neden hepsi dört,  üç metre ara ile dizilmiştir? Neden bazıları bitişik nizamdadır? Bunlara kim izin vermiştir? Bütün  kanunsuzluklar yapanın yanında kâr mı kalacak? iktidara geçtiğimiz zaman bütün bunların hesabını  soracak ve Anayasaya bir madde daha koyacağız. Türkiye'de en dar cadde 50 metre genişliğinde  olacak ve nadir durumlar dışında apartmana izin verilmeyerek herkes bahçeli bir evde oturacaktır.  Türkiye'nin toprakları buna yetmezse Boğazları kapayarak Marmara'yı kurutur ve parselleyerek devlet  hesabına halka satarız!..     Münih, ikinci Cihan Savaşında epey yıkılmış. Bu molozları iki yere iki tepe halinde yığmışlar. Tabiî o  molozlarla birlikte yıkıntılar arasında kalan ölülerin kemikleri de o tepelere götürülmüş. Bugün de iki  tepe ağaçlıklı, yeşillikler içinde iki gezinti yeri olmuş. Bir tanesine çıktım. En tepedeki yazıtta: "Burada  yatanlar için dua et" yazılıydı. Bundan daha manâlı bir yazıyı Birinci Cihan Savaşı ölüleri için yapılan  anıtta gördüm. Bu bir meçhul asker anıtıydı. Birkaç basamakla inilen açık mezarda bir buçuk insan  boyunda bir Alman askeri cephe kılığında yatıyordu, iyi bir mimarın elinden çıktığı belliydi. Yazıtında  sadece "dirileceklerdir" yazılıydı. Bu söz bir milletin kendine inancını göstermesi bakımından ibret  vericiydi. Fakat bu tevazu içindeki heybetli anıtı bir parça bakımsız ve ihmal edilmiş gördüm.  Zamanımızın maddeci ve hayvanî havası içinde yurt ve şan için ölenleri anmaya elbette zaman  bulunmazdı. Yine kendi vatanımı düşündüm. Çanakkale şehitleri için kampanya ile yapılan anıt pek  basit kalmıştı. Oraya dikilmesi gereken anıt için de yine antidemokratik düşüncelere daldım. Bu anıta  "inandılar, dövüştüler, öldüler" yazılacaktı. Bu sözün de kime ait olduğunu iyi bilmiyorum. Galiba  Mustafa Kemal Paşa’nın olacak.    Sözden söze geçerken Münih'in düzenini anlatmayı unuttum sanmayın. Unutmam. Bedriye Atsız’ın  tek odalı kâşanesi 15 katlı üç apartmanın birinde bulunuyor. Bu üç apartman birbirine ne gölge  düşürüyor, ne de manzarasını kapıyordu. Dipleri yeşilliklerle süslü. Çocuklar oynasın diye kum  havuzları var. Aradaki beton yollarda biraz daha büyücekleri bisikletlerle gezip oynuyor. Bu  apartmanların asansörlerine ise hiçbir diyecek yok.    Çocuk arabası alacak kadar geniş ve altıncı kata beş saniyede çıkacak kadar hızlı. Sekiz kişilik asansöre  giren sekiz kişinin her biri ayrı katın düğmesine bassa asansör kendi kendine kapandıktan sonra sekiz  kişinin bastığı her katta durup otomatik olarak kapısı açılıyor, yine otomatik olarak kapanıyor ve  herkesi sırayla istediği kata çıkarıyor.    15 katlı apartman, 1,2,3, odalı dairelerden mürekkep. Bedriye Atsız'ın tek odalı şahane dairesinin  aylığı 321 mark. Resmî kuru falan bir yana bırakın. Bu, bizim parayla 1000 lira eder. Tam bir  komprador işi. Demek ki zevcem yabancıyla iş birliği yaparak yoksul Türk köylüsünü sömürüyor ve  "halkımız" gecekondularda yaşarken o, Avrupa emperyalistlerinin ülkesinde 1000 liralık villâda  oturuyor. Sömürü düzeni.. Devrim.. Sosyalizm.. Mark.. Engels.. Gevara.. Ho Amca.. Yaşasın bilimsel  sosyalizm.. Kahrolsun faşistler.. Falan, filân... Bu köşkte en çok hoşuma giden şey ne oldu, biliyor  musunuz? Televizyon diyeceksiniz. Bilemediniz. Televizyon bir nevi ev sineması olduğu için sokak  www.atsizcilar.com    Sayfa 107 

  sinemasını görenlere pek o kadar mühim gelmez. Bu kâşanede benim için en mühim şey  musluklardan 24 saat hem soğuk, hem de sıcak suyun akmasıydı. İstanbul'un Anadolu  Maltepesi’ndeki konağımızda üç günde bir su aktığı için musluklarından daima su akan bir ev benim  için Amerika’nın keşfinden ve aya gitmekten daha mühimdi. 34. vilâyet olan İstanbul'dan 68. vilâyet  olan Münih'e vardığım gün içime düşen sıkıntı "bu kolaylıktan o zorluğa dönüş"ün kaygısı oldu ve  öylece de kaldı. Fakat insan oğlu neye alışmaz ki?...    Maltepe'ye döndüğüm gün düzeni büsbütün bozulmuş buldum. Evlere daha çok su vermek için açılan  kuyulardan gelen suyun basıncı boruları patlatmış. Sonuç: Dört gün susuz kalmak. Eskiden evlere  verilen su Kayışdağı suyu idi. İçimine doyum olmazdı. Şimdi bakkallardan şişelerle aldığımız suyu  içiyoruz. İkinci Cihan Savaşından önce yıllarca Taşdelen suyu alıp içmiştim. Günün birinde bunların  Terkos suyu olup satan tarafından aldatıldığımızı gazetelerde okumuştum. Bu yüksek ticaret zekâsını  gösteren zat asîl bir Rum vatandaşımızdı. Herhalde bir hafta hapis, 100 lira para cezasıyla  kurtulmuştur.    Münih'teki kâşanemizde, her evde olduğu gibi bir de televizyon vardı. Eski bir alet olduğu için renkli  yayın seyredemiyorduk. Televizyon akşamdan gece yansına kadar yayın yapıyor, çok defa beni bile  meşgul ediyordu. Çok faydalı şeyler de gösteriliyordu. Bir defa Avusturyalıların yaptığı bir Anadolu  gezisini, bir defa Moğolistan'ı, bir defa da Yemen'i seyrettik.    Avusturyalıların Anadolu gezisi hem çok öğretici, hem de Türkler'e karşı dostluk duygularıyla doluydu.  Bilim adamları tarafından çekilmişti. Bizim bilmediğimiz bir takım Anadolu hayvanlarını gösteriyor,  yalnız Türkiye'ye mahsus manzara, kültür ve sanatı yayınlıyordu. Moğolistan'a ait olan bizim için çok  yeni ve orijinaldi. Başkentleri olan "Ulan Bator" (Eski adı "Urga") gökdelenlerle çadırların yan yana  sıralandığı bir şehirdi. Moğol güreşleri seyrettik. Bizim Türkistan güreşlerinin aynıydı. Moğollar  genellikle gürbüz ve boylu adamlar. Kora savaşında da komünist cephe askerleri arasında bulunan  iriyarı Moğollardan gazeteler bahsetmişti. Fakültesinde Moğolca da okuyan Buğra bu yayını  gördükten sonra ilerde Türkiye'nin Moğolistan elçisi olmaya ve elçiliği bir Kazak çadırında kurmaya  karar verdi.    Yemen'e ait olan yayında Yemenlilerin iptidailiğini bütün acılığı ile seyrettik. Yemenlilerle evli iki  Alman kadınından birini de gördük. İkinci kadının filminin çekilmesine kocası izin vermemiş. Birinci  kadının evini ve çocuklarını gösterdi. Bu Alman kadını kendi evine bir miktar medeniyet getirmişti. O  kadar.    Televizyon yayınları arasında polis, kovboy, spor, aşk filmleri, 10‐15 yıl önceki filimler, bir de modern  sanat denilen kepazelikler vardı.    Bazı futbol maçlarını bütün tafsilatıyla seyrettik. Almanlar güzel futbol oynuyor. Paslar yerini buluyor.  Yalnız yanındakine kısa pas vermek değil, bazen sağ haftan sol açığa uzanan ve yerini bulan paslar da  veriliyordu. Almanlar takım halinde oynamakla beraber çok güzel çalım yapmasını da biliyorlar. Bu  çalım bizimkilerin çalımlarından başka türlü bir şey. Bir defa da Avusturya'nın "Avusturya" takımı ile  Sovyetlerin "Kiyef Dinamo" takımının maçını gördük. Ruslar çok kalleşçe oynuyorlardı. Tekmeler,  arkadan çelme takıp düşürmeler gırla gidiyordu. Bir seferinde bir Rus oyuncusu kendisini yere atarak  yüzü koyun yattı. Sözde kendisine faul yapılmış olduğu intibaını vermek istiyordu. Aldıran olmayınca  www.atsizcilar.com    Sayfa 108 

  birden bire sırtüstü döndü. "Beni gören yok mu" der gibi çevresine bakındı. Yine aldıran olmayınca  yerden fırladı ve oyuna devam etti. Avusturya televizyonu bu numarayı iyi yakalamıştı. Ruslar  hakkında hüküm vermek için birebir sahneydi.    Televizyonda iki nokta dikkatimi çekti. Birincisi: Erkek ve kız spikerlerin yakışıklı ve güzeller arasından  seçilmesi ve düzgün bir Almanca konuşması.. Bizim radyodaki kız spikerlerin güzellik derecesini  bilemiyoruz ama Türkçe’yi yanlış konuşmaları ve "zarar", "yarar" kelimelerinden ikinci hecelerini  uzatarak "zararın ne kadar olduğu bilinmiyor" yahut "Kızılay yararına temsil verilecektir" gibi çok  yanlış söyleyişlerle konuşmaları insanın "moralini" bozuyor. Kız spikerlerimizin sesleri ise hiç de güzel  değil. Güzel sesli spiker olarak bir "Sevinç Yemişçi" Hanım var. İstanbul radyosunun parazitsiz olduğu  akşam ve gece yayınlarında dinleyiniz. İnsan, kadın sesi olarak hep böyle ses işitmek istiyor. Türkçe’si  de pürüzsüz. Şimdiye kadar, dilimize Fransızca’dan girmiş bir kelimeyi biraz yanlış söylediğini  hatırlıyorum. Önündeki yazılı metni okurken şaşırmıyor, kekelemiyor. Ses tonunu çok güzel idare  ediyor. Öteki kadın spiker ise.. Tanrı korusun.. Belli ki hep Amerikan kolejlerinde okumuşlar. 18 Kasım  akşamı, saat 21'deki "24 saatlin olayları" haberinde, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın Azerbaycan  Cumhuriyetini ziyaretini anlatan bayan spiker "Azerbaycan"ı "Azerbeycan" okuduğu gibi Sunay'ın  karşılayıcıları arasında bulunan ve bültende şüphesiz "Iskenderov" imlâsı ile yazılan Azeri büyüğünün  adını da yanlış Amerikan ağzı ile "İskendero" şeklinde "v" yi yutup "o" yu uzatarak okudu. Bu yanlış  okuyuş bana yıllarca önce İstanbul'a gelen ünlü Alman Türkologlarından Prof. Spuler (okunuş: Şpûler)  in radyoda tanıtılmasını hatırlattı. O zamanki bayan da İstanbul'a Prof. "Şapler" in geldiğini ilân  etmişti. Yalnız İngilizce isimleri doğru okuyup (onun da doğruluğunu Tanrı bilir) öteki adları berbat  etmenin mânâsı ne?    Ya hepsini doğru okuyun, yahut hepsini Türk söyleyişi ile söyleyin.    Televizyonda dikkatimi çeken ikinci nokta meteoroloji raporu sırasında gösterilen Almanya haritası  oldu. Bu haritada yağmurlu, bulutlu, güneşli geçecek bölgeler yağmur, bulut ve güneşle gösteriliyor,  her bölgenin gece ve gündüz ısı tahminleri termometreyle belirtiliyordu. Asıl mühimi, Almanya'nın  savaştan önceki sınırları ile aksettirilmesiydi. Almanlar bütün yumuşak başlılıklarına, hatta resmî  şahsiyetlerinin zillet derecesine varan davranışlarına rağmen yeni sınırları kabul etmiyorlardı.  Almanya'da Almanlık ruhu yaşıyordu.    Bunun bir örneğini 22 Eylül 1969 Pazartesi akşamı televizyondaki "Haça Karşı Gamalı Haç" adlı bir  filimde seyrettim. Adına göre bunun Hitler ve Nasyonal Sosyalizm aleyhinde olacağı sanılırdı. Fakat  öyle çıkmadı. Tarafsız, objektif bir röportaj niteliğinde kaldı. Filim, İkinci Cihan Savaşında Münster  şehrinin başına gelenleri anlatıyordu. Münster, Almanya'nın kuzey batısında muhafazakâr bir Katolik  şehri, Amerikan hava saldırıları ile yıkılmış manzarası gösteriliyordu. O zaman galiba 16 yaşında olan  bir Alman kızının gizlice aldığı filim de yayına eklenmişti. Bugün o şehirde yaşayan Almanlar'dan  birçoğunun hâlâ Hitlerci olduğu anlaşılıyordu. Bunlar, bazı yanlışlarına rağmen Hitler'in iyi işler  yaptığını söylediler. Hele bir tanesi: "Ben Nasyonal‐Sosyalistim. Fakat her şeyden önce Alman'ım.  Almanya'nın üzerine bu kadar çirkef atan bugünkülerin Allah belâsını versin" dedi.    O zaman gizlice filim çeken kızın bugünkü halini de gördük. Elli yaşlarında bir kadındı. Görmüş  geçirmiş insanlara has sakin bir duruşu vardı, işgalde kendisine üç Amerikan askerinin tecavüz ettiğini  söyledi. Spiker "bunlar Zenci mi idi" diye sorunca da "hatırlamıyorum, o zamana ait hiçbir şey  www.atsizcilar.com    Sayfa 109 

  hatırlamıyorum" diye cevap verdi. Yine gizlice çekilmiş bir filimde tutsak edilmiş Alman askerlerinin  elleri havada olduğu halde sevk edilirken her iki taraflarında sıralanmış olan Amerikalılar tarafından  yumruk ve tekme yağmuruna tutulduğu görülüyordu. Ben Amerikalıların bu kadar zebunküş ve kahpe  olduklarını tasavvur etmemiştim. Fakat bu manzara gösterilirken spiker: "Batıda da hırsızlık ve ırza  geçme çok oldu ama buna rağmen bu işler doğuda Ruslar'a tutsak düşmekten çok hafifti" diyordu.    Filimin sonu ibret vericiydi. İkinci Cihan Savaşındakilerle bugünküleri resimlerle ölçüştürüyordu. O  zamankiler siperlerde tarih yaratmak için çarpışıp ölüyorlar, tutsak düşüp tipi altında saatlerce  bekletiliyorlar, fakat vakarlarını kaybetmiyorlardı. Spiker: "Şimdikilerse tarihten mahrum olmak için  yaşıyorlar" dedi. Tarihsiz olmak.. Yani hayvan olmak.. Ekranda karşımıza karı kılıklı, saçı uzun, pis,  yanşak heriflerle vesikasız, hayvan yüzlü genç orospular çıktı. Dondurmayı, bir köpeğin çanak  yalaması gibi yalayarak yiyorlar, haysiyetsizce sırıtıyorlar, mukaddesatla alay ediyorlardı.    Bu hayvansı heriflerin hakikilerini Münih'in "Şıvâbing" (Almanca yazılışı galiba Schwabing) denilen  semtinin bir köşe başında da görmüştüm. Bir kısmı yere oturmuştu. Kimsenin onlara aldırdığı yoktu.    Televizyon'un öğretici olması dolayısıyla değerlendirmeli, ailede huzuru kaçırmak gibi yönleri olduğu  da unutulmamalı ve bunun mutlaka çaresi bulunmalı. Fenerbahçe‐Galatasaray maçının televizyonda  gösterileceği akşam liseli bir "amigo" ertesi günü matematik yazılısı olsa bile onu başka bir odaya  sokup da dersini çalış demek zavallıyı mahvetmekten farksızdır. Hele aynı saatte bir futbol maçıyla bir  aşk filimi gösterilecekse ve evde futbolcu bir oğlanla romantik bir kız varsa kopacak pandomimayı  tahmin edebilirsiniz. Yakında Türkiye'ye de adamakıllı girecek olan televizyonu da radyo ve otomobil  gibi bir felâket halini almaması için işin başından iyi düşünüp tedbirleri almak lâzım...    Münih'e pek ânî gitmiştim. Fakat oradaki ırkdaşlarımız, yani Dış Türkler gidişimi keşfettiler ve doğrusu  ardı arkası kesilmeyen ikramları, ziyafetleriyle beni çok mahcup ettiler.    Onlardan bir Kazak Türkü vasıtasıyla Rusya'ya Rusya'daki her dil ve lehçeyle yayın yapan Hürriyet  Radyosunu, sonra da Amerikalıların çıkardığı "Dergi" idarehanesini gezdim. Buradaki Kazak, Kırgız,  Özbek, Tacik, Uygur, Azeri ve Kırımlı kardeşlerimizle tanıştım. Bazılarını İstanbul’dan tanıdığım  ırkdaşlarımız bana üst üste şölenler ve toylar verdiler. Arada yalnız kımızla kazı eksikti. Kımız yerine  nefîs Alman bira ve şaraplarını koyduksa da at sucuğu olan kazının yerini lezzetli Alman sucukları  tutmadı. Bununla beraber Almanlar’ın et yemeklerinin çok güzel olduğunu kaydedeyim.    Bu ziyafetleri çok defa yenge veya cengeler hazırladı. Diğer bazı Türkleri bizde "y" ile başlayan  kelimeleri "c" ile söylüyorlar, "yer", "yenge" onlarda, "cer", "cenge" oluyor . "Yahşi" yerine de "caksı"  diyorlar. Bizdeki "ş"ler "s" oluyor. "Baş" , "beş", "pişirmek" Kazaklarda "bas", "bes", "pişirmek" diye  söyleniyor. Kazaklar'dan birinin evdeşi Türkiyeli idi. Kazakça’yı öğrenmişti. Kazakların başkanı yerinde  olan bir Batı Kazak Türkünün evdeşiyle Kazakça anlaşıyorlardı. Türkiyeli "cenge"nin beş yaşındaki oğlu  babasıyla ve annesiyle hem Türkiye, hem Kazak ağzıyla konuşuyordu. Adı "Canıbey" idi ama aramızda  "Batır" diye çağırır olduk. Çünkü bir ara bana Kazakça "batırmen" yani "ben batırım" demişti. Bu  "batır" kelimesi Gök Türkler"deki "Bagatur"un bugün değişip kısaltılmış şeklidir. 'Yiğit", "Kahraman"  demektir. "Bumun Kağan"ın kardeşi "İstemi Kağan "ın tam adı "İstemi Bagatur"dur. Bizim küçük Batır  askerliği de şimdiden epey biliyordu. Türk usulü askerî selâmda benim yanlışımı çıkardı.    www.atsizcilar.com    Sayfa 110 

  Bu güzel saatler arasında bir de acı haber aldım ki onu da burada söylemeden edemeyeceğim: Bir  Azeri ırkdaşımızın toyuna giderken onun samimi arkadaşı ve kader ortağı olan "Lâtif Elsever"i sordum.  Lâtif Elsever, İkinci Cihan Savaşında Rus ordusundan Alman tarafına geçerek Mısır'a kadar sevk  olunmuş, orada Osmanlı Hanedanı prenseslerinden Hibetullah Necla Sultan'ın diğer Türklerle birlikte  yardımını görmüş, sonra İstanbul'a gelerek bir iş bulup çalışmaya başlamıştı. Fakat astım hastalığı çok  rahatsız ettiğinden havası daha iyi gelen Ankara'ya nakletmişti. Bayramlarda mektuplaşırdık.  İstanbul'a gelince uğrardı. Türkçü, ülkücü bir ırkdaşımızdı. Ötüken'e çok para yardımında bulunmuştu.    Lâtif Elsever'i sorunca Azeri ırkdaşımızın yüzü ciddileşti: "Haberiniz olmadığını biliyordum. Üzmemek  için söylememiştim. Lâtif geçen temmuzda kalpten öldü" dedi. Yaşı elliyi biraz aşkındı. Ölümünü 14 ay  sonra öğrenebilmiştim. Bu satırlarla talihsiz ırkdaşımızın hâtırasına saygı ile anmış ve evdeşi olan  Türkiyeli öğretmen hanıma taziyetlerimi bildirmiş oluyorum. Bu anış ve başsağlığı hem kendim, hem  Ötüken ailesi adınadır.    Bir de Kırımlı bir ırkdaşımızla olan bir konuşmadan bahsedeceğim: Bu konuşmada söz Alman  askerlerine gelmişti. Sokakta birkaç defa gördüğüm Alman askerlerini beğenmediğimi söyledim. Bana,  manevî olarak askerî yapıları sağlam değil gibi gelmişti. Kırımlı ırkdaşımız görüşüme katılmadı. Onları  manevrada görmek lâzım dedi. O zaman bizim Ankara'daki Şaman’ın Diyarbakır'daki NATO  manevrasından bahseden mektubunu hatırladım. Kendisi o manevraya yedek subay olarak katılmıştı.  Manevra sonunda da geçit resmi yapılmıştı. Şaman "Türklerle Almanlardan başkasına asker denemez"  diyordu. Sırıtarak, çiklet çiğneyerek resmi geçit yapan Belçikalılar, İngilizler, Amerikalılar sade Şaman  üzerinde değil, seyirciler üzerinde de kötü tesir bırakmışlardı. Zaten bu Belçika devlet midir, yoksa  büyük bir komandit veya limitet şirket mi? Hollanda ile Fransa arasında sıkışmış olan bu "devlet’teki  insanların yansı Hollandalıların, yarısı da Fransızların dilini konuşur, dil yüzünden birbiriyle boğuşur,  sonra "biz milletiz" derler. Millet olduklarına dair noter senetleri var mı?    Yine Münih'e dönelim: Münih'teki Almanların öteki Almanlar'dan ne kadar farkı olsa da yine bütün  Almanlar için insana fikir verebiliyor. Yukarda da söylediğim gibi Münih yalnız Münihliler'in değil,  Almanya'nın her tarafından gelmiş insanların şehridir. Aralarında komünist cennetini bırakarak  demirperde gerisinden kaçan cennet tepiciler de var. Benim Münihli bir profesör arkadaşımın bir  asistanı Berlinli, biri Stutgartlı (Şıtutgart okunacak), Buğra’nın fakültesinde Sinoloji okuyan bir kız  Stettin (Şitettin okunacak)li, yani Prusyalı idi. Sırası gelmişken söyleyeyim: Bu zehir gibi zeki kız tam  bir Türk'e benziyordu. Çekikçe gözlü, koyu kumral saçlı, açık buğday tenli idi. Nükte yapmak için hiçbir  fırsatı kaçırmıyordu. Doğduğu yer şimdi Polonya sınırları içinde kalmıştı.    Almanlar umumiyetle iyi ve terbiyeli insanlar. Hele eski Almanlar çok ciddî Kaba denilen Baviyeralıları  ben kaba değil, babacan buldum. Memleketin düzeni iyi kurulmuş, O sayede işler yürüyor. Yoksa  insanı şaşırtacak olaylar eksik değil. Meselâ şimdiki Alman Cumhurbaşkanı Heinemann (Hayneman  okunacak) ın "milliyetçilik Alman gençliği için ayıptır" demesi, zannederim cihan tarihinde örneği  olmayan bir incidir. Böyle bir söz Türkiye'de söylenemez. Milliyetçi olmayan insan ya beynelmilelci  olur, ya da hiçbir şey olmaz. Heinemann belki de bu sözü, ikinci Cihan Savaşı sonunda Almanlar'dan  büyük çoğunluğun düştüğü aşağılık duygusu tesiriyle söylemiş, yahut da bu sözlerle büyük bir siyasî  gibi davrandığım sanmıştır. Fakat yeni Alman Başbakanı Willy Brandt (nasıl okursanız okuyun)  hakkında hiçbir tevile imkân yoktur. Çünkü bu adam İkinci Cihan Savaşında, sırf Hitler'e düşman  olduğu için, Norveç ordusunda Almanlar'a karşı savaşmış, kendi milletine silâh çekmiştir. Kendi  www.atsizcilar.com    Sayfa 111 

  milletine karşı savaşmanın gerekçesi ne olursa olsun bunun adı vatan ihanetidir. Demek ki bugün  Almanya, milliyetçiliği ayıp sayan bir cumhurbaşkanıyla vatan haini bir başbakan tarafından idare  edilmektedir. İşte bunun da Türkiye'de imkânı yoktur. Bizim yüzellilikler"in bir kısmı içtihat farkı  sebebiyle Atatürk'e karşı cephe almışlardı. Buna rağmen bunlara vatan haini gözüyle bakıldı. Willy  Brandt in Almanya'da başbakan olmasıyla Çerkeş Etem'in Türkiye'de başbakan olması arasında ne  fark var?    Fakat Alman milleti kültürü sağlam, tekniği ve ekonomisi kuvvetli olduğu için Almanya yıkılmıyor.  Willy Brandt, Doğu Almanya denilen kukla devleti de tanıyacağını söyledi. Böylelikle Moskofların  gözüne girerek iki Almanya'yı birleştireceğine inanıyor. Demek ki komünistlerin ne düzenbaz  olduklarını bile anlayamamış. Tarih, ibretli bir masal kitabıdır. Bazen bir milletin kaderine hainler,  budalalar, kuş beyinliler ve eşeksel kişiler de hâkim olabilir.    Almanya tehlikeli bir ülkedir. Sosyalizm maskaralıklarının orada alıp yürümesi yarın Almanya'yı yeni  gelişmelerin eşiğine atacaktır. Adolf Hitler durup dururken değil, büyük ve kültürel bir millete karşı  İngiltere ve Fransa'nın ahmakça siyasetleri yüzünden ortaya çıkmıştı. Bugün de başka bir Adolf un,  Adolf von Thadden'in başkanlık ettiği "Neonazi" denilen milliyetçi bir parti ortadadır. Geçen  seçimlerde oyların % 2'sini, bu sefer % 4.3'ünü kazanan bu milliyetçi parti gerçi Alman seçim  kanununa göre % 5 oranında oy toplayamadığı için devlet meclisine mebus sokamamışsa da eyalet  meclisinde mebusları vardır. Görünüşe göre de kuvvetlenmektedir.    Ben Münih'te iken 28 Eylülde yapılacak seçimler için kampanya açılmıştı. Televizyonda parti liderleri  konuşuyordu. Konuşmalar seviyeliydi. Bülent Ecevit'in yahut Ahmet Er'in şaheser nutuklarına  Taslanmıyordu. Hele Hıristiyan Demokrat Partisi Başkanı Kiesinger çok itidalli konuşan sempatik bir  adamdı. Willy Brandt ise şiş yüzlü ve kısık sesliydi. Meğer alkolikmiş. Alkolik olmak ancak kendisiyle  doktorları ilgilendiren bir konu ise de, kendi milletine silâh çekmiş bir adamı başbakanlığa getiren  Sosyal Demokrat ve Hür Demokrat Partilerinin mebusları top yekûn Yassıada'ya gönderilmesi gerekli  centilmenler olduklarını ispat etmişlerdir. Şüphesiz savcılığı da pek sayın Bay Ömer Egesel yapacaktır.    Alman gençleri arasında da, bütün dünyada olduğu gibi ne istediğini bilmeyen bir gayrı‐memnunlar  zümresi türemiştir. Bunlar, bizimkilerden daha mantıksız davranıyorlar. İsteklerinden biri üniversitede  emeklilik yaşının 45 yaş olması. Demek ki yüksek kültürlü bir milletin üniversitelisi olmak bu kadar  saçma bir düşünceye saplanmaya mâni olamıyor. 45 yaş, bilim ve teknikte insanın verimli olmaya  başladığı yaştır. Günümüzün bilginleri ellisinden, altmışından sonra en yüksek derecelere varıyor ve  en orijinal eserlerini veriyor. Nobel mükâfatı alanların büyük çoğunluğu yaşlı kimselerdir. Geriden  gelenlere yer açılsın diye profesörleri 45 yaşında emekli yapmak isteği, gerçekleşmesine imkân  olmayan bir rezaletten başka bir şey değildir. İşte ilericilik denen solculuğun cevherlerinden biri  daha.. Demek ki solculuk denen fikir sistemi, aslında fikir sistemi değil, fikir sisteminin tamamen  bozulmasından doğan bir hezeyân‐ı mürteiştir.    Bu hezeyanlar Almanya'da bir tepki yaratmaz ve mevcut hükümetler bu hezeyanları bastırmazsa  Neonazizm Almanya'ya hâkim olacaktır. Zaten Almanlar'ın yüreklerinde Hitler çağının büyüklük  hâtıralarının sönmediği belli oluyor. Bir takım savcıların 25 yıl öncesine ait gerçek veya hayalî suçlarla  eski Alman subaylarını mahkemelere sevk etmesi adaletin tecellisi değil, Alman milletinin millî ruhunu  öldürmek, gençleri kendi milletlerinden tiksindirmek için yapılmış mânâsız hareketlerdir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 112 

    Hitler zamanında bir fıkra anlatılırdı: “Yüzbaşı, çavuşu çağırarak bölükteki erlerden kaçının hangi  partiye veya siyasî doktrine mensup olduğunu öğrenmesini emreder. Birkaç gün sonra çavuş, elindeki  listeyle bölük kumandanının karşısına çıkıp raporunu verir. "Şu kadarı Kayzerci, şu kadarı Hıristiyan  Demokrat, şu kadarı Merkez Katolik Partisinden, şu kadarı liberal, şu kadarı sosyalist, şu kadarı da  tarafsız". Yüzbaşı sert bir sesle sorar: "Hiç Nazi yok mu?". Çavuş esas duruşuna geçerek cevap verir:  "Hepsi Nazi efendim!"."    Bu hoş fıkra Alman ruhunun anlatılması bakımından düşündürücüdür. Disiplini ve kuvveti seven  Alman milleti, hoşuna giden otoriteyi görünce şahsî düşüncesini bırakarak otoriteyi tutar. Kıssadan  hisse: Söyleyenden dinleyen arif gerek..    Hitler'in yanlışları ve kusurları ne olursa olsun, Almanlar'a birleşikliğin ve Prusya millî tarihinin şan ve  şevketini tattırmıştır. Milletler bunaldıkları zaman mazinin parlak yapraklarına göz dikerler.  Almanların da bu parçalanmışlık, bu hoş görülme, bu içerden gelen yıkıcılık karşısında günün birinde  eskiye dönmeleri beklenebilir. Rusya iki Almanya'nın birleşmesinden neden titriyor? Polonya,  Almanya'dan aldığı toprakları Almanlar'dan boşalttığı halde neden huzursuzluk içinde? Herhalde  memleketlerinde karasinek çoğaldığı için değil..    Alman çocuklarının okula gidip gelirken sokaktaki durumlarında kınanacak bir nokta görmedim. Genç  Alman kızlarının giyimlerinde aşın bir açıklık bulmadım. Aşırı mini etekli bir kız gördüm; İngiliz’miş.  Yirminci Asırda edepsizlik dünyaya İngiltere ve Amerika'dan yayılıyor. Türkiye'ye döndükten sonra üç  Amerikan çavuşunun Türk bayrağını yırttığını gazetelerde okudum. Bence bu Amerikalılar'a ceza  verirseniz anlamazlar. Çünkü bayrağın ne olduğunu anlamayacak kadar ahmaktırlar. Vietnam savaşını  protesto ederken adliyede kendi bayraklarını indirerek Kuzey Vietnam bayrağını çekecek kadar  alçalan bir milletten ne beklersiniz? Bayrak kimin olursa olsun, ona hakaret edilmez. Şimdi bu  heriflere verilecek cezadan ne çıkar? Ceza insana verilir. Buğra'nın arkadaşlarından "Tombalak Ertan",  civcivini kapan kediyi yakalayıp asarak idam etmişti ama kedi neden idam olduğunu anlayamadan  gitti. Dilleri kedi miyavlamasına benzeyen Amerikalılar da neden ceza gördüklerini bir türlü idrak  edemeyecekler.. Ciddî insanlar değiller ki!.. Büyük bir vazifeye tâyin olunan Amerikalıların üç  parmaklarını havaya kaldırarak yemin ettiğini gösteren1 resimlerine hiç rastladınız mı? Yemin  ederken bile sırıtırlar. Bana kalırsa bu kahraman Amerikalı çavuşlara gereken cevabı Amerika'daki  hippi kızlardan 50‐60 tanesi Amerikan bayrağını külot yaparak vermişlerdi.    Biz yine Almanya'ya gelelim: Bazı Alman kadınlarında garip bir özellik gördüm. Bunlar önlerine gelen  her milletten erkeklerle; Çinli, Afganlı, Hintli, Habeş veya Zenci ile evleniyorlar. Galiba Alman  kadınlarında millî duygu yeteri kadar sağlam değil. Bir de Almanya'da kara renkli Zenci Almanlar’ın  türediğini gördüm. Bunların beş altı bin kadar olduğunu bir Alman genci söyledi. Amerikan  ordusundaki Zenciler, Alman kadınlarının melezi olan bir kara Almanlar gayet düzgün Almanca  konuşmalarına rağmen herhalde bir aşağılık duygusu duyuyorlar ki hareketleri biraz anormal. Alman  kadınlarının bana hiç de hoş gelmeyen bir merakları köpeğe olan aşırı düşkünlükleri. Bir takım çirkin  köpeklerle gezip tozmalarını yadırgadım. Hayvan ve çiçek sevgisi Almanya'da çok yaygın. Fakat  hayvan ne de olsa hayvan.. Hele evin içindeki hayvan anayasaya aykırı olsa gerek...   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 113 

  Fakat Alman ev kadınlarına da diyecek yok. Beceriklilikleri, nezaketleri ve türlü meziyetleriyle hepsi  tam birer kadın...    Almanya'daki inekler çok iri ve bakımlı. Fil yavrusu gibi şeyler. Çok süt veriyorlarmış. Fakat şehir dışı  anayolların kenarlarında yaşayanlar egzoz teneffüs ede ede süt ve et bakımından gitgide  bozuluyorlarmış. Benzin yerine elektrik veya atom gücüyle işleyen arabalar yapılmazsa bu egzoz  yüzünden beşeriyetin, hele biz Türklerin işimiz dumandır.    Burada Münih Posta İdaresinin 10 üzerinden "on ve üç yıldız" alan bir başarısını da kaydedeyim.  Almanya'ya dinlenmek ve tedavi için gittiğimi Ötüken'de okuyan Adana'daki ülküdaşlarımızdan birisi  ciddî bir rahatsızlığım olduğunu sanarak Münih'e bir mektup yazmış. Adresimi bilmiyordu. Fakat  Bedriye Atsız’ın üniversitede okutman olduğunu biliyordu. Bu ülküdaşımız, zarfı "Münih Üniversitesi  Okutmanı Bedriye Atsız eliyle Atsız" diye yazmış. Mektup beni buldu. "Başarı bunun neresinde"  diyeceksiniz. Başarı, zarftaki adresin Türkçe yazılmış olmasına rağmen beni bulmasında. Münih  Postası 10 numara ile üç yıldızı hak etmedi mi?    Münih'e Türk üniversitelerinin profesör, doçent ve asistanlarından sık sık bazı kimseler geliyor.     Bunlardan, adı İstanbul'da bir kitap hırsızlığı meselesine karışan birisi gelip gitmiş ama Münih'te  vukuat olmamış. Demek ki masum bir bilginmiş. Bir de dostumuzu olan bir profesörle birkaç hoş saat  geçirdik. Bir lokantada yemek yerken Türkçe konuştuğumuz duyan birisi yanımıza gelip kendisinin de  Türk ve İstanbullu olduğunu, yakında Türkiye'ye döneceğini söyledi. Bozuk bir Türkçe’yle  konuşuyordu. "Türkçe’niz çok bozuk" dedim. "Altı yedi yıldan beri buradayım; ondan" dedi. Sözü  uzatmayalım, adam Yahudi imiş. Ben İstanbul'dan uzaklaşınca Yahudi'yi o kadar unutmuşum ki  Münih'te karşıma İstanbullu bir Yahudi çıkacağı aklımın ucuna bile gelmezdi. Türkiye'deki dertlerden  hiçbirisini gönlümden tamamıyla söküp atmış değildim. Fakat göz görmeyince gönül katlanıyor. Bu  yüzden sıhhatim düzeldi. Dönüşte burada kazandığım beş kilo başta olmak üzere bunların hepsini geri  vereceğimi biliyordum ama 52 gün dertten uzak ve tam sıhhatli yaşamak az şey değildi.    Bu profesör dostumuz Dış Türkler'dendi. Hoşsohbet birisiydi. Söz Türkiye'deki dinî taassubun  korkunçluğuna gelince Sâbir'in fıkrasını anlattı. Sâbir, 19. Asır Azeri şairlerindendir. Satirik şiirleriyle  ün salmıştır. Sâbir demiş ki: "Arslan görirem, korkmıram. Kaplan görirem, korkmıram. Ama harda  Müslüman görisem, korkıram."    İstanbul’dan gelen dost ve konuklara mihmandarlık etmede "caksı is kılgan ‐ yahşi iş kılgan ‐yahşi iş  kılan ‐ iyi iş gören" Buğra, annesiyle birlikte oturmuyor. Münih'in kenar mahallelerinden birinde  fakirane bir odası var. Annesinin köşkü tek odalı olduğu için ikisinin çalışma saatlerinin uymayışı,  konuklarının birbirine denk gelmeyişi gibi sebepler yüzünden ayrı bir odaya çıkmış. Zaten ana‐oğul da  olsa iki Türk'ün, hele iki Oğuz Türkü'nün tam bağdaşarak geçindikleri tarihin hangi sayfasında  görülmüş? İkisi Alman olan üç arkadaş, üç odalı bir ev tutup odaları paylaşmışlar. Yaşayıp gidiyorlar.  Almanlar'dan biri Baviyeralı, Buğra onunla iyi anlaşmış. Hayatından memnun. Evlerinin mutfağında da  bir somya kurup yoksul bir Slovak gencini almışlardı. Meğer biz vaktiyle bu Slovaklarla da savaşmışız.  Mohaç Meydan Savaşındaki Macar ordusunda birçok da Slovak varmış. Slovakya o zaman  Macaristan'ın idaresindeydi. Zavallı Slovaklar tarihleri boyunca hep ezilmişler. Keskin bir içkileri var.  Pena değil. Alkolü bizim rakıdan az, Almanların "Şinkerheger" adlı rakılarından fazla. Bu içkiyi özellikle  www.atsizcilar.com    Sayfa 114 

  Avukat Bekir Berk'e tavsiye ederim. Zihnine küşâyiş gelir. Hem, bir daha Türkeş aleyhinde daha parlak  cümleler bulur, hem de benden aldığı ve birkaç yol haber gönderdiğim halde geri vermediği iki kitabı  hatırlar. Benim hakkımı yediği için haydi dünya adaletinden kurtuldu diyelim; yarın mahşerde bu  yüzden Cehennemde yanacağını düşünmüyor mu? Üstadı Saîd‐i Kürdî'den böyle mi öğüt aldı?    Türkiye'nin 68. vilâyeti için "Türk dolu" demişlerdi, ben o kadar fazla Türk görmedim. Zaten  Türkiye'de de kaç tane Türk kaldı monşer?    Anayasalarda angarya yasaktır ama Nejdet Sançar, İzzet Yolalan, Muzeffer Eriş ve ben Ötüken'in  angaryasını yıllardır çekip dururuz. Hele zavallı İzzet, ben Münih'e gelirken angaryanın bana ait olan  bölümünü de üstüne aldı. Emekliliğin çok iyi bir nesne olduğunu benden işitip o da kendi isteğiyle  vaktinden hayli önce emekli olunca, yeni tabirle "vaktini değerlendirmek" için angaryasını iki katma  çıkardı. Bu yaz, Maltepe'ye yakın bir yerde kaldığı için haberini alarak bana bir de müjde verdi:  Maltepe'nin suyu yakında çoğalacak.    Üç günde bir, o da iki saat akan sudan perişan olduğumuz için İzzet’in haberi cidden müjde değerinde  idi. Eh, Münih'in suyu her gün soğuk ve sıcak akıyorsa Maltepe'ninki de hiç olmazsa her gün birkaç  saat akacaktı. Varsın soğuk olsun. Kırkıncı göbek atalarımız da sıcak su kullanmıyorlardı ya. İşte bu  şahane manzarayı görmek için İstanbul'a dönmekte biraz acele ettim ve 28 Eylül'de uçağa bindim. O  gün Almanya'da seçim vardı. NATO'da müttefikimiz ve eski dostumuz Almanya'nın seçimlerinde belki  ben de oy kullanabilirdim ama vakit yoktu. Fakat biz bu müttefik ve dostla hukuken savaş halinde  bulunuyorduk, ikinci Cihan Savaşının sonunda Amerika, İngiltere ve Rusya dostlarımızın ısrarı ile  Almanya'ya savaş ilân etmiştik. Belki de bu da İsmet Paşa’nın kafasındaki yedi tilkiden birinin marifeti  idi ama biz savaşta idik ya, siz ona bakın. İyi ki savaştayız diye beni tutuklamak Almanlar'ın aklına  gelmedi. Hiç şüpheniz olmasın, Almanların aklına çok şeyler geliyor ama onlar çok ketum adamlar.  Hiçbir şey söylemiyorlar. Halbuki ben orada bazı Türkler'e gizli fikirlerimi söylemiş, Lihtenştayn  prensliğini istilâ teklifinde bulunmuştum. Prensliğin ordusunu "8" kişilik diye biliyordum. Hem bunları  yenmek, hem de tek bir kasaba ile bir iki köyden ibaret olan bu devleti elde tutabilmek için hiç  olmazsa 15 kişilik bir kuvvete ihtiyacımız vardı. İstilâ tamamlanınca da Moskof dostlarımızın  Çekoslovakya istilâsından sonra yaptıkları gibi maksadımızın bu prensliği muhtemel bir İsviçre  hücumuna karşı korumak gibi yüksek bir insanî gaye olduğunu, davet üzerine geldiğimizi bildirir,  meseleyi kapatırdık. Hâfıza‐i beşer nisyân ile malul olduğundan biraz sonra da herkes bunu unuturdu.  Fakat dedim ya: Münih'te öyle pek Türk'e rastlamadık. Fakat döneceğime yakın prenslik ordusunun  "8" değil de "1" tek kişiden ibaret olduğunu öğrenmeyeyim mi? İşte Baltacı Mehmet Paşa’nın  kaçırdığı fırsattan sonraki en mühim tarihî fırsat da böylece heba oldu.    Uçak yarım saat kadar geç kalktı. Yer kapmak için herkes koştuğu için bermutat en sona kalmış ve en  arka sıradaki boş yere oturmuştum. Pencerenin yanında idim. Biraz sonra da çok iyi bir genç gelerek  sağımdaki boş yeri tuttu. Çok iyi olduğunu kafatasını ölçerek anlamış değildim. Hiç konuşmuyordu.  İyiliği buradan geliyordu. Münih'e gelirken kemerimi hiç takmamıştım. Bu sefer canım takmak istedi.  Hürriyetim de var ya, ayarlayıp taktım. Daha aşağının manzarasını kavramaya fırsat kalmadan bayan  hostes "Viyana'ya iniyoruz" demez mi? Hesapta yoktu ama Viyana'ya inmek herhalde Prag'a  kaçırılmaktan yeğdi. İndik. Bayan yeniden seslendi: "Transit salonuna buyurun. İsterseniz yanınızdaki  çantaları alabilirsiniz". Viyana Hava Alanının Transit Salonu küçük bir kasaba büyüklüğünde bir yerdi.  Buraya niçin gittiğimizi söylemedikleri için nereye gideceğimi bilmeden bir süre yürüdüm. Bizim  www.atsizcilar.com    Sayfa 115 

  uçaktakilerden birini görüp sorayım dedim ama hiçbirisinin yüzüne bakmamış olduğum için buna  imkân olmadı. Göğsü Ay‐yıldız rozetli birini görüp sordum. Bizim uçaktanmış, o da aranıp duruyordu.  Fakat benden açıkgöz olduğuna asla şüphe olmayan o işçi ne yapılacağını öğrenerek kapıya giderken  tesadüf beni görüp 7 numaralı kapıda bekleyeceğimizi bildirdi. Uçağa binip kalkacağımız sırada hostes  11.000 metre yükseklikten gideceğimizi söyleyip kemerleri bağlayın dedi. Bu yükseklik biraz garip  geldi. Yoksa aya mı gidiyorduk? Fakat İstanbul ile ay arasındaki ilişkileri düşünmeye vakit kalmadan bir  şey dikkatimi çekti: Münih'ten kalkarken belime göre ayarladığım kemer çok kısalmıştı. Tekrar  ayarlayıp düzeltmeye çalıştım. Boşuna.. Kemer takmamak Anayasaya aykırı olmadığı için bıraktım ve  kemerle oynayan cinlerin orada bıraktığımı çantamla da oynayıp oynamadığı konusunda biraz  düşündüm.    Viyana'ya indirilmemizin ve kemerimin hikmetini, iktidara geçtiğimiz zaman sicil nâzırı yapacağım  genç, İstanbul'da beni ziyaret ettiği zaman açıkladı: Esrar ve afyon kaçakçıları o nesneleri bu  kemerlerin arasına saklarmış. Demek ki benim kemeri iyi aramışlar ve ayarını da bir daha  düzeltilmeyecek şekilde bozmuşlar.    İstanbul'a doğru yol alırken birdenbire aklıma Oliver geldi. "O da kim" diyeceksiniz. Kim olacak,  Claudia (Klavdiya) nın kardeşi. Şimdi de Claudia'nın kim olduğunu soracaksınız. Söyledik ya: Oliver'in  ablası... Bunlar Bedriye Atsız'ın apartman komşusu olan Ramrath ailesinin çocukları.    Bedriye ve Buğra ile araları çok iyi. Tabiî benimle de iyi oldu. Aramın bu kadar iyi olmasına bakarak  sakın bunları üniversite öğrencisi falan sanmayın. Claudia üç dört yaşlarında, Oliver ise tam bir buçuk  yaşında idi.    Dünyada Oliver kadar sevimli küçük çocuk az bulunur. Gayet tombul, hareketli, sapsarı saçlı, mavi  gözlü, güler yüzlü ve obur bir adamcık.. Ablası ise hiç gülmüyor. Daha şimdiden romantik ve Oliver'i  kıskanan bir kızcağız, ilk gelişlerinde ben 01iver'i kucağıma alıp sevince birdenbire hızla çıkıp kendi  evine gitmişti. Ondan sonraki gelişlerinde Claudia ya kendisini çok sevdiğimi, Oliver'i hiç sevmediğimi  söyleyerek sözde siyasî taktik yaptım. Fakat kız derhal itiraz etti: "O benim kardeşim" dedi. Peki şimdi  ne yapacaktık? Bektaşi’nin dediği gibi "bahara (yani soğuk veya sıcak olmayan mevsime) bir  diyeceğimiz olmazdı ya". Sözün kısası: Durumu idare ettim.    Çocuklar, hele Claudia epeyce Türkçe anlıyordu. Kendi evlerinde çok yaramaz, kırıcı‐dökücü olan bu  küçükler Bedriye'nin yanında uslu duruyorlardı. Genç bir ev kadını olan anneleri bunaldığı zaman beş  on dakika için çocuklarını Bedriye'ye bırakıyor, o da memnuniyetle onlara bakıyordu.    O sabah veda için Ramrath'ların kapısını çaldığım zaman önce çok güleç olan Oliver, biz asansöre  yürüyünce ağlamaya başladı. Bu ağlayış annesi kadar alıştığı Bedriye'den ayrıldığı içindi.    Münih'ten kalktıktan üç saat sonra Yeşilköy Hava Alanı'na indik. Saatleri altmışar dakika ileri alarak  17.20 yaptık.    Gümrükte aksilikler derhal başladı. Yasak bir nesne getirmemiştim ama içinde milyon değerinde bazı  şeyler bulunan bavulum kayboldu. Gerçi onu buldum. Fakat bu buluş tamamıyla antidemokratik oldu.  Gümrük memurları ise bakmadılar bile. Hava yolları otobüsünde yanıma uçaktaki o genç gelmez mi?  www.atsizcilar.com    Sayfa 116 

  Hakikaten iyi gençti. Benimle değil, başkalarıyla konuşuyordu. Meğer o da Münih'ten geliyormuş.  Muhasebeci imiş. Bu konuşmalar sırasında müthiş bir sır öğrendim. Meğer bazı ticarethanelerin üç  defteri olurmuş. Birinde fazla kâr yazarlarmış. Bunu bankalara gösterip kredi sağlarlarmış. Birinde az  kâr veya zarar gösterirlermiş. Bunu devlete sunup vergi kaçaklığı yaparlarmış. Birinde hesap santimi  santimine doğru olurmuş. Bunu da evlerine götürüp kendi malî durumlarını gerçek olarak bilmek için  saklarlarmış.    Bu sırrı, İstanbul’a geldikten sonraki günlerde ticaretle ilgili iki kişiye açtım. Biri "böyle şey olamaz"  dedi. Öteki "olur" diye cevaplandırdı. Bana kalırsa olur.    "Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz."    Münih'ten İstanbul’a üç saatte, Yeşilköy'den Maltepe'ye de yine üç saatte geldim. Eve girerken saat  20'yi çeyrek geçiyordu.     İstanbul’a geleceğimi kimseye bildirmediğim, yolda hiçbir tanıdığa rastlamadığım, eve gece  karanlığında girdiğim halde bizim gençler geldiğimi keşfettiler. Ertesi sabahki ilk telefonla "hoş geldin"  i sundular.    Arkasından başka telefonlar ve ziyaretler başladı. Bu arada Münih'e gitmekteki gizli maksadımın da  açığa vurulduğunu öğrenmiş oldum. Bizim kırk yıllık baba dostları iki ülkedeki seçimler sırasında  Almanya'daki Yeni Nazilerle Türkeş arasında bağlantı kurmak için gidip geldiğimi anlayıvermişler. Bu  dünyada artık gizli iş yapmaya imkân kalmadı. Adamların elektronik beyinleri mi var, yoksa Moskof  dayılarının göğe fırlattıkları uydular aracılığı ile mi öğreniyorlar, her ne yapıyorlarsa yapıyorlar, kuş  uçurtmuyorlar. Hatta elektronik beyinlerin ve gökteki uyduların olmadığı 1944 yıllarında, sırf Türk ve  Türkçü olduğumuz için tutuklandığımız sırada da, Maltepe'deki konağımızın bacasında saklı duran,  Hitler'den alınmış, iki bavul dolusu hazineyi bile keşfetmişlerdi. Yaman zekâ var bu baba dostlarında!..  Eh, madem ki keşfettiler, artık ben de Tanrı'dan başka yalnız bu modern evliyaların bildiği gerçekleri  Gök Türk ve Oğuz taifesiyle Hititler'e açıklayabilirim:    Bizim Almanya'daki şubemiz, yani NDP rumuzu ile gösterilen Milliyetçi Alman Partisi yani Yeni Naziler  kendilerine öğrettiğim taktik sayesinde müthiş bir ilerleme göstererek oyların % 4.3'ünü aldılar. 1965  seçimlerinde ise ancak % 2'sini alabilmişlerdi. Fakat Alman seçim sistemine göre oyların % 5'ini  alamayan parti meclis mebus sokmadığından bu sefer de Federal Meclise üye gönderemediler.  Düşünün: İki seçim devresi arasında % 107 bir ilerleme.. Demek ki gelecek seçimde meclise girecekler.  Daha sonrakinde iktidarı alacaklar. Ondan sonra Üçüncü Cihan Savaşı.. Zaten "metro yapacağız" diye  Münih'in büyük bir kısmının kazılması da Üçüncü Savaş hazırlığından başka bir şey değil. Hem sığınak  yapıyorlar, hem de roket rampaları ve kobalt bombaları hazırlıyorlar. Neyse, bunun büyük doktrin  sahibi Brejnev düşünsün.    Almanya'da seçim savaşı yapılırken, iktidarda bulunan Hıristiyan Demokratlar asıl rakipleri olan  Sosyalistlerle uğraşacak yerde bu milliyetçileri yıpratmak için bunca gayret göstermeselerdi hem  milliyetçiler meclise girecek, hem de sosyalistler iktidara gelemeyecekti. Demek ki akıl bakımından  bizdeki bazı siyasî ümmetçi Müslümanlarla Almanya'daki Demokrat Hıristiyanlar eşit. Zaten asrımız  eşitlik asrı...  www.atsizcilar.com    Sayfa 117 

    Bize gelince: Türkiye'deki seçimler de aynı sonuçla bitti. Bizdeki Naziler, yani kafatasçılar, yani "vatan  fikrini inkâr eden" emperyalist Turancılar, yani Milliyetçi Hareket Partisi evvelki seçimde aldığı  208.000 oya karşılık bu sefer 275.000'le, sekiz parti arasında, oran bakımından ilerleme kaydeden tek  parti oldu. Oylarında % 13 artış görüldü. Hele birçok reyleri iptal edilmeseydi, artık daha da çok  olacaktı. Fakat bizim seçim sistemimizin acayipliği yüzünden ancak bir tek mebus çıkarabildi. Şimdi  partilerden dört tanesinin aldığı oyla çıkardığı mebusu gösteren şu listeye bakın:    MHP 275.000 1    BP 254.000 8    TİP 243.000 2     YTP 197.000 6    Bu hesaba göre MHP 275.000 reyle bir mebus çıkardığı halde YTP 33.000 oyla bir mebus çıkarmış  oluyor. Bu sisteme âdil diyebilir misiniz? Yine en doğru millî bakiye usulü idi. Tek reyin bile ziyan  olmadığı bu sistemin Yahudiler tarafından icat olunduğunu Türkiye'ye dönüşte öğrenerek hayretler  içinde kaldım. Meğer herifler sade tek kuruşun değil, tek oyun da güme gitmemesi çaresini bulmuşlar.  120 üyeli meclislerinde 16 parti bulunduğu halde yurt idare etmeyi de başarıyorlar. Fakat unutmayın.  Aşırı dindarından komünistine kadar bütün Yahudi partileri aşırı milliyetçi, millî şuurda son dereceye  varmış partilerdir. Yahudi üniversitelileri arasında baş uçlarına Ho Amca’nın, Gevara'nın yahut  Lenin'in resmini asan akıl fukaraları yoktur.    Sözü uzatmayalım: Ben hem Türkiye hem de Almanya'da Faşistleri ilerleterek gizli görevimi  tamamladım. Bu başarının Halk Partisini, Millet Partisini, Yeni Türkiye Partisini ve Türkiye İşçi Partisini  iyice sarstı.    CHP'nin değişmez genel başkanı, Millî Şef, Sayın Bay İsmet İnönü birkaç ay önce "iktidarın eşiğindeyiz"  diye bir türkü söylüyordu. "Ortanın Solu" felsefesini icat ederek en eski partiyi iyice bocalatan ünlü  solculardan sapsayın Bülent Ecevit daha keskin konuşarak iktidara geleceklerinden, yani eşiği  aşacaklarından bahsediyordu. 21 Haziran 1968 tarihli Ulus'un sayfasındaki şu manşetlere bakın:    Ecevit CHP grubunda seçim sonuçlan hakkında konuştu.    CHP 1969 seçimleriyle iktidara gelecektir.    Ecevit, ortanın solundaki CHP'ye yaklaşma bundan sonra hızlanarak devam edecek, dedi.    Anlaşılan ya eşik çok yüksek, yahut Halk Partisi cüce olduğu için eşikten içeri giremedi. Zaten giremez  de.. İmkânı yok.. Bazı sosyal kaideler vardır:    Torun, dedesinden yaşlı olamaz.    www.atsizcilar.com    Sayfa 118 

  Yüksek öğrenim on yaşında bitirilemez.    Bizim futbolcular futbol oynayamaz.     Tıbbiyeden her şey çıkar. Hatta arasıra doktor bile.     Halk Partisi seçim kazanamaz.     Bu kaidelerin değişmesine imkân olmadığı için emekleri boşuna idi. Fakat hülya tatlı şeydir. Hele  diyabetikler için tadına doyum olmaz. Sayın Bay Ecevit herhalde pek toy olacak ki yarın utanırım diye  düşünmeden 1969 seçimlerinde iktidara geleceklerinden bahsetti. "Ortanın solundaki CHP'ye  yaklaşma bundan sonra hızlanarak devam edecek" dedi. Dedi ama oyların da ancak % 27'sini alabildi.    Ortanın solundaki CHP'ye belki yaklaşanlar olur ama bu yaklaşma Türk milletinden değil, Podgorni ve  Kosigin'den gelir. Sen dua et de İsmet İnönü 40‐50 yıl daha yaşasın. Yoksa partiniz hallaç pamuğu gibi  atılır.    Millet Partisi Başkanı Bölükbaşı da "1969'da iktidara geleceğiz" diye birkaç defa konuştu. Herhalde  şaka yaptı. İyi bir siyasî tenkitçi olan, iyi konuşan, meselelere iyi giren Bölükbaşı şimdiye kadar  "iktidara gelmekten korkan lider" diye adlandırılıyordu. Buna sinirlenmiş olacak ki bu sefer iktidardan  gazino gibi söz ederek direndi ve 292.000 rey karşılığı 6 mebus çıkararak büyük kayba ve daha büyük  hayal kırıldığına uğradı.    Ya YTP'ye ne dersiniz? Bunların başkanının da gönlünde, haydi arslan demeyelim de, ne keçiler  yatıyormuş! Doğrusu alçak gönüllü adamdı, iktidara doğrudan doğruya gelmekten değil de, iktidara  gelecek koalisyon ortağı olmaktan dem vuruyordu.    Hele partilerine törenle aldıkları Tevfik Rüştü Araş, Kılıç Ali gibi siyasî mevtalardan, Tahsin Banguoğlu  gibi eski bakan ve profesörlerden kim bilir neler umuyorlardı. Canım, artık yirminci asırda Tevfik  Rüştü'ye, hele Kılıç Ali'ye kim rey verirdi? Bunları bilen kimse kalmış mı idi? Fakat asıl garibi Tahsin  Banguoğlu'nun, Halk Partisinden çekildikten sonra bu sakat doğmuş partiye kapılanmasıydı. Kadıköy  Sultanisinden ve Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşım olan, bakanlığı sırasında da bana yapılan  haksızlığı tamir eden Tahsin Banguoğlu gayet akıllı, hesaplı ve ihtiyatlı kişiydi. Atatürkçülükten  ayrıldığı için İsmet Paşa ile çatışıp Halk Partisinden çekildikten sonra normal olarak, aynı sebeple  ayrılıp Güven Partisini kuranlarla birleşmesi gerekirdi. Bunu yapmayıp da erimeye mahkûm ve  bölgecilik yapan bir partiye girdiğini gazetelerde okuduğum zaman cidden şaştım. Tahsin sade akıllı  değil, kültürlü insandı da. Şairdi de. Hele Bağdatlı Ruhî tarzında bir terkibi bendi vardı ki yayınlasın yer  yerinden oynar. Onun yalnız bir tek kusuru vardır: Arada bir Turancılık aleyhinde konuşması.. Bizzat  görmediğim, okuyanlardan işittiğime göre son konferanslarının birinde "başımıza ne geldiyse  Turancılıktan geldi" demiş. Hay Tahsin hay!.. Sen de mi Turancılığın memleketi batıracağına  inanıyorsun? istersen noter senedi vereyim ki zannın yanlıştır. Halk Partisinin batıramadığı memleketi  bir ülkü olan Turancılık nasıl batırır?    İşçi Partisine gelince: Bu partinin ilk başkanı olan Mehmet Ali Aybar, 12 Ekim 1969 seçimleri için "bu  sefer başa güreşeceğiz" diyordu. Herhalde, en azından üçüncü büyük parti olacağız demek istiyordu.  www.atsizcilar.com    Sayfa 119 

  Ben de bu partinin bu sefer geçenkinden biraz fazla rey alacağını, fakat 1973'te iyice çökeceğini  tahmin etmiştim. Çünkü işçi ve köylü arasında, bunca propagandasına rağmen tutunamıyor, üstelik  büyük çoğunluk tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Macerası ve dalgacı bazı üniversiteliler, bazı pek  ilerici, 22. Asırda yaşaması gereken profesörler, parayı su gibi harcayan sosyete bayanları, bir de bu  partinin "tüm seks özgürlüğü" getireceğini uman isterik yaratıklardan başka taraftarı yoktu. Şimdi de,  düne kadar partiyi ayakta tutmuş adam olan Mehmet Ali Aybar'ı atarak hizipler halinde boğuşmaları  bu partiyi çökertecek, gizli gizli çikolata yiyerek yapacakları açlık grevleri çöküşü durduramayacaktır.    Aybar'ın, durumu iyi kavrayamayarak bir iki yol başa güreşten bahsetmesi, herhalde saat 19'dan  sonra söylenmiş sözler olmalı. Bir atalar sözüne göre "keçi sarhoş olmuş da dağa kurt aramaya  çıkmış". Belki eski lider de bu iddialı sözleri söylediği zaman yorgunluk gidermek için votkayı fazla  kaçırmıştı.    Söz hazır seçimlere gelmişken ben de bu konuda Anayasa komisyonu üyelerine bir düşüncemi  söylemek isterim: Anayasada değişikliğin konuşulduğu bu günlerde bir küçük değişiklik daha yaparak  mebus ve senatör sayısını indirsinler. Söz gelişi 300 mebusla 100 senatör yeter. O takdirde yine millî  bakiye usulüyle seçim yapılırsa küçük partilerin büyükleri engellemesi gibi bir sakınca ortadan kalkar,  küçükler de aldıkları reyleri büyüklere kaptırmaktan kurtulur. Tabiî, "Tabiî Senatör'lere söz yok. Onlar  kalsınlar, Hatta "hidemât‐ı vataniyye" tertibinden maaş alan aileler gibi, kendilerinden sonra oğulları,  oğulları yoksa kızları da ömür boyu şartı ile o makama getirilsin.    Türkiye'ye döndükten sonra iki hafta seçim propagandasıyla geçti. Tesadüfen bazı konuşmacıları, bu  arada bir kere İnönü'yü dinledim. Hazret galiba artık gençlikten çıkıp olgunluk çağına ermiş olacak ki  bu sefer sözlerinden pek bir şey anlamadım. Ama onun son siyasî taktikleri (yahut tiktakları) edebî  tezat sanatının şaheser örnekleriydi. Bir yandan Celâl Bayar'ı Senatoya sokmak, bir yandan tabiî  senatörlerin orada olmasını hak diye tanımak.. Bu, Paşa'nın eski alışkanlığıdır. Cumhurbaşkanı olduğu  zaman da Millet Meclisine hem Anadolucuları, hem de komünistleri tâyin ederdi. Bugünkü gençler  bilmez: O zaman mebuslar tâyin edilir, beşeriyeti kandırmak için de şimdiki Rusya’da olduğu gibi güzel  bir seçim yapılır, ne hikmetse herkes tam ittifakla seçilirdi.    Seçim konuşmalarında bir defa da Deli Osman'ı dinledim. Deli Osman da kim demeyin. Benim  tanıdığım iki Osman var: biri akıllı Osman yani Profesör Osman Turan, öteki de Deli Osman, yani  Serdengeçti Osman Yüksel. Doğrusu, spiker "MHP adına Osman Yüksel konuşacak" dediği zaman  hoşça vakit geçirmek için işi gücü bırakıp köşeye yaslandım. Hakikaten on dakikam neşeyle geçti.  Almanya'ya gitmeden önce kendisini görüp kaç mebus çıkaracaklarını sormuştum. "En az 9, en çok  19" demişti. Ne alçak gönüllü kişiydi! Keskin nişancı olarak attıktan sonra pekâlâ 19 yerine 59 da  diyebilirdi ama demedi işte...    Osman Turan ise son anda, yani şimdiki deyimle on ikiye beş kala MHP'den bağımsız Trabzon adayı  olarak seçim propagandasına girişmiş. Kazanamadı. Ben, Osman Turan'ın dalgınlığını bildiğim için  "acaba seçim konuşması yapmak için Trabzon yerine meselâ Edirne'ye falan gitmiş olmasın" diye  endişede idim. Neyse, doğru gitmiş. Doğru gitmiş ama acaba orada ne konuştu? Kendisi Selçuklu  tarihi uzmanıdır. Salon: "Ey Trabzonlular! Bana rey verirseniz size maaş bağlatırım" gibi mutat seçim  propagandası yerine "Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları öyle bir yendi ki Anadolu'da gübre yerine hamsi  kullanmaya lüzum kalmadı" kabilinden sözler söylemiş olmasın!..  www.atsizcilar.com    Sayfa 120 

    Türkeş'in konuşmasını da bir kere dinledim. Emekli orgeneraller için alınmasını düşündüğü kararlara  ben de katılıyorum. En yüksek askerlik rütbesine erdikten sonra çekilen bir insan, bir sıra adamı  olmamalıdır. Yalnız bu arada Türkeş'in teklifine bir eklenti yapmak istiyorum: Orgeneraller (İsmet  İnönü dahil) ve Millî Savunma Bakanları Türk Kara Ordusunun hangi yılda kurulduğunu bellemesi ve  her yıl kara ordumuzun (yani ordumuzun) 603, 604, 605'inci kuruluş yılını kutlamak gibi tarih  bilgisizliklerinin önüne geçilmelidir.    Orgenerallere ve Millî Savunma Bakanına tekrar soruyorum: Türk Kara Ordusu 605 yıllıksa 900 yıl  önceki Malazgirt zaferini kazanan ordu hava ordusu mu idi? Bunun doğrusunu bir iki kere yazdık.  Kendilerini ilgilendiren yazıyı okumadılar mı? Okudularsa neden inat ediyorlar? Milletler, millî  övünçleri göklere çıkarırken biz ordumuzu kutlama adı altında onun uzun geçmişini inkâr yoluna  gidersek, yarın sivri akıllı ipilerici sosyalistlerden biri çıkıp da "kara ordumuzun başlangıcı subayların  kravat takarak medenî kisveye büründükleri tarihtir, ondan önceki komprador emperyalist çağıdır,  kabul olunamaz" derse bunun sonu nereye varır?    Radyodaki seçim saatlerinde işçi Partisinin konuşması başlayınca radyoyu hemen susturuyordum.  Darılmasınlar ama bu partinin konuşmacıları bende insan değil de plâk intibaı uyandırıyordu. Hep aynı  tekerlemeleri söylüyorlardı. Bundan başka bir memlekette aydın sınıflar dururken proletaryanın iş  başına gelmesi gibi bir maskaralığı kabul etmeme imkân yoktu. Gerçi şimdi onlar hemen herkesi  proleter saymaya başladılarsa da tevcihlerine teşekkürle beraber kabul edemeyeceğimizi arz ve  beyâna mücâserat ederim. Ben proleter falan değilim. Onların sınıflandırmasına göre burjuva, resmî  sıfata göre memur, kendime göre de sadece TÜRKÜM!...    Türk olmak dururken insan tutar da nemene nesne olduğu belli olmayan, ikide bir grev yapan, hangi  dilden geldiği bilinmeyen proleter olur mu?    Radyo konuşmaları arasında dinlememek bahtiyarlığına erdiğim Ahmet Er'in konuşması da partisine  oy kaybettirmesi bakımından birebir tedbir olmuş. "Memlekette nizâm‐ı Muhammedî’yi kuracağız"  demiş. Bak hele yaramaza! Ayol, nizâm‐ı Muhammedi zaten yürürlükte Camiler dolup dolup taşıyor.  Minarelerden hoparlörle okunan ezanlar milleti uykudan kaldırıyor. Hacca gidene gitme diyen yok.  Hacılarımız getirdikleri Zemzem suyunu satarak para bile kazanıyor. Daha ne istiyorsun? Eğer  kadınları kafese sokup yine dörder tane alacağız demek istedinse sen ilkönce evde Yenge Hanım'dan  dayak yemişsindir.    Bana kalırsa bu işte bir yanlışlık olmuştur. Ahmet Er eski bir jandarma subayıdır. Herhalde  "memlekette asayişi kuracağız" diyecek yerde yanlışlıkla heyecanla nizâm‐ı Muhammedî’den  bahsetmiştir. Eski Millî Birlik Komitesi üyesi olan Ahmet Er, komitenin öteki üyeleriyle birlikte yemin  ederken en heyecanlı, en bağırgan kişiydi. Üstelik Türkiye'deki 34 milyon şairden biridir. Şairler  heyecanlı olur. Hatta onun "Adını Siz Koyun" adında bir şiir kitabı da vardır. Bunlara bakarak dil  sürçmesi olmuştur diyeceğim. Ama, öyle değil de bilerek söylediyse o zaman artık adını siz koyun..    4 Ekim 1969 Cumartesi akşamı saat 20.50‐21.00 arasında seçim konuşması yapan Bay Bülent Ecevit'i  ilgi ile izledim (!) Hey Ulu Tanrı!.. O ne Türkçe’ydi öyle!.. Bir cümleyi aynen zaptettim. Şöyleydi:    www.atsizcilar.com    Sayfa 121 

  "Köylüden başlayacaktır Cumhuriyet Halk Partisinin kuracağı düzende kalkınma".    Sayın bay! Senin devlet idaren de bu Türkçe’n gibi olacaksa yandık demektir. Sen Türkiye'yi bırak da  önce kendi Türkçe’ni kalkındır; millete Türkçe hitap et. Hiç olmazsa İsmet Paşa'dan biraz Türkçe dersi  al. Onun vakti yoksa gel, ben öğreteyim. Dersler ücretsiz, yol parası sana aittir. Senin bu kullandığın  dil ortanın solunun dili değil, daha solun mırıltısıdır.    Seçimler konusunda AP mebuslarından bir dostumla bahse girmiştik. Benim iddiam şu idi: Adalet  Partisi 190‐220 mebus çıkaracak, CHP biraz gerileyecek, MHP 400.000 oy alacak, fakat seçim sistemi  dolayısıyla 4‐6 mebus çıkarabilecek.    O ise Adalet Partisinin 250, hatta 300 mebus çıkaracağım tahmin ediyordu. Bahsi o kazandı. Gazozu  kaybettim. Ettim ama sistemimizin haksızlığına bir kere daha inandım. Millî bakiye usulü  uygulansaydı. AP 204, CHP 124, MHP 14, mebus çıkaracaktı. Halbuki 256, 143, 1 mebus çıkardılar.  Fakat lamı cimi yok. Mebus dostum bahsi kazandı.. Fakat o kadar nazik ki hâlâ "gazozumu isterim"  diye bir îmâda bile bulunmadı.    Okuyucular şüphesiz bahsi kazanan dostumun adını öğrenmek isteyeceklerdir. Sırdır. Söyleyemem.  Kimden sakladığımı öğrenmek isterseniz onu söylerim: İsmet Paşa'dan saklıyorum. Bu kadar isabetli  siyasî görüşü olan birisini kendi partisine alıp Ecevit yerine genel sekreter yapmak istemesinden  çekmiyorum. Ecevit, Güven Partisi olayında da İnönü'ye partiden ayrılacakların yedi sekiz kişi  olacağında teminat vermişti. O zaman aldandığı gibi bu seçimde de aldandı. Böyle aldana aldana Vefa  kulübü gibi ikinci kümeye düşmek tehlikesiyle karşılaşmaktansa bu dostumu alarak partiye düzen  vermek elbette akıllıca iştir. Gerçi bu dostum öyle İsmet Paşalara falan kanacak, kapılacak kıratta  değildir ama rahatsız edilir, bir müddet huzuru kaçar.    Huzurun nasıl bir hazine olduğunu huzuru kaçmış, kaçırılmış olanlar iyi bilir.    Bir gün telefonda yine arandım. Bu seferki gayet yaşlı bir sesti. Anladım: Bizim Zeki Velidî Togan hoca.  Kendi kendime "mutlaka hocanın bir işi olmuştur. Olmayınca aramaz" dedim. Çünkü bizim Togan  Hoca çok çıkarsal (!) kişi olmuştu. Tahminim doğru imiş. Yıllarca önce Hocanın arsasına tecavüz  etmişlerdi. Mahkemede benden tanıklık istiyordu. Adaletin huzuruna yalnız sanık olarak değil ya,  arasıra tanık olarak da gidecektik. Hocaya karşı fena halde öfkeli olduğum halde kabul ettim. Çünkü  Hoca 80 yaşında olduğu halde hâlâ keyfediyor, ya kongrelere katılıp toylarda yemek yiyor, ya Acem  şahının çağrısına uyarak İran'a gidiyor, yahut da Amerika, Avrupa, Hindistan, Pakistan, Japonya, hatta  Moğolistan'dan gelen ilmî sorulu mektuplara ilmî cevaplar veriyor, 60 yıldır topladığı notlarını  derleyerek hazır duran bunca değerli eserleri yayınlamak zahmetine katlanmıyordu. Mükrimin Halil  nasıl "Esâfil‐i Şark" kahvelerinde lâklakıyât yaparak bilgisine göre hemen hiç eser vermeden gittiyse  Hoca da kendisinden başka kimsenin okuyamayacağı not dosyalarını ziyan edecekti. Kendisiyle bu  konuda birkaç defa tartıştım. Hatta aramızda tatsız konuşmalar da oldu. Fakat hiç beni dinler miydi?  Ben Türkiye Cumhuriyeti ordusunda askerliğimi er olarak yapmış, Sabahattin Ali üsteğmen olduğu  halde ben onbaşı bile olamamıştım. Zeki Velidi ise Başkurt ordusunun başkomutanı idi. Elbet beni  dinlemezdi. "Şu türlü dillerde sayfalar dolusu mektuplar yazarak günleri heba etme" dediğim zaman  bana, Türk lehçe ve ağızları arasında özel bir lehçe olan ve yalnız kendisi tarafından konuşulan "Togan  Lehçesi" ile "ben munlarla yaşayurum" diye cevap verdi. Anlaşılan Hoca övülmekten hoşlanıyordu.  www.atsizcilar.com    Sayfa 122 

  Çünkü o mektupları yazanlar onun ilmini övdükten sonra bir mesele üzerinde bilgi istiyorlar. Hoca  İstanbul kütüphanelerindeki bazı yazmalara bakarak günlerini ziyan ettikten sonra Almanca, İngilizce,  Rusça yahut Farsça cevaplarla birkaç gün daha feda ederek yaşıyordu.    Tabiî, ben de bunları "nizâm‐ı âlem" taifesinden olduğum için söylüyordum. Dört gruba ayrılan  insanlar arasında nizâm‐ı âlem grubundan olduğumu vaktiyle Mükrimin Halil söylemişti.    Şimdi ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, Cevdet Sunay, Sovyetlere gidip memnun döndüğünü söyledi.  Ben hiç memnun olmadım. Nefer olarak başkomutan "Togan' la nasıl ayrı fikirdeysem, "hiçbir şey"  olarak "cumhurbaşkanı" ile de öylece ayrı fikirdeyim. Kendisiyle birlikte giden Türk gazetecilerden  birine bir Rus gazeteci "görüyorsunuz ki insan yemiyoruz" demiş. Bizim saf gazeteci de kendisini  yemedikleri için memnun.    Evet, insan yemiyorsunuz ama insan yiyen yamyamların bin yıl düşünseler akıllarına gelmeyecek  vahşetleri yapıyorsunuz, insan yemiyorsunuz ama Macaristan ve Çekoslovakya'da insanları sürüyle  öldürüyor, Finlandiya ve Romanya'dan zorla toprak alıyor; Estonya, Letonya ve Litvanya devletlerini  ortadan kaldırıyor, milletlere hürriyet yalanı ile ortaya çıktığınız halde Azerbaycan'ı, Alaş Orda'yı,  Buhara'yı yok ediyor, milyonlarca insan Sibirya'da aç ve sefil zorla çalıştırarak ölümlerine sebep  oluyor. Katyn ormanında 8000 Polonyalı subayın canına kıyıyor. Kırım Türklerini top yekûn Sibirya'ya  sürüp yarısını yollarda harcıyor, Ankara'daki Alman elçisine kendi elçilik memurlarınızla suikast  yaptırıyor! Doğu Almanya denen kukla devlette kurduğunuz "Bizim Radyo" ile her gün Türkiye  aleyhinde veryansın ediyorsunuz. Bunlar da yetişmiyormuş gibi bizden, kendinizi çok kuvvetli  hissettiğiniz anda toprak istemiştiniz.    Daha ne yapacaksınız yoldaş? Bu yaptığın bir kere yapılmış değil ki sana güvenelim. Bu yaklaşman  dostluktan değil, işlerinin sarpa sarmasından, Amerika'dan, Batı Almanya'dan ve Çin'den  korkuyorsun, içerdeki Türkler'den korkuyorsun. Biçimine gelirse birkaç haftada yok olman işten bile  değil. Bunu sen de biliyor, onun için yaklaşıyorsun.    General De Gaulle'ün Kanada'da "yaşasın bağımsız Fransız Kebek" demesi gibi Cevdet Sunay da  Baku'da "yaşasın bağımsız Türk Azerbaycan" deseydi acaba Kosigin ve Brejnev pat diye düşüp  bayılmaz mıydı? Öyle bir bayılırdı ki Türkiye'nin bütün limonlarını yollasak ayıltmak yine de güç  olurdu.     Ben böyle yüksek felsefî fikirlerimi Brejnev doktrinine karşı "Turan" kelimesiyle özetlenen Atsız  doktrinini çarpıştırırken Mikâil Aleyhisselâm bana bir iş etti ki sormayın: 19 Kasım akşamı başlayan  sağanak sırasında, elektriklerin sönmesi ihtimaliyle masamda mum, cebimde kibrit gazete okurken  oturduğum odaya üst kattan su sızdığını görerek teftiş maksadıyla yukarıya çıkınca da bir de ne  göreyim: Üst katın tavanından sekiz tane musluk (mübalağasız söylüyorum) akıyor, sayısız yerden  damlayan damlalar da evi sırsıklam ediyordu. Dam akmasına alışığız.Bizim evin kaidesi odur:  Musluklar akmaz, dam akar. Nuh Peygamber, kısmen Âdem Aleyhisselâm zamanından kalma nadide  eşyalarımızın harap olmasından da yüksündüğümüz yok. Fakat bahsettiğim sekiz musluk yukarda  duran kitap dolaplarımın üstüne akıyor, oradan sıçrayarak iki metre kadar ilerisini ıslatıyor, büyük bir  masanın üzerindeki kitap, albüm ne varsa hepsine kastediyordu. işte o zaman bizim evde Üçüncü  Cihan Savaşı başladı. Yıllardır açılmayan perdeler ve pencereler hızla açılarak 100 mumluk (1500  www.atsizcilar.com    Sayfa 123 

  mumluk değil) elektrikler yandı. Ceketini çıkarmış olan ev sahibi üç müttefiki ile birlikte suları  boşaltmaya başladı.    Müttefiklerim Tanrı’nın yarattığı en faydalı üç hayvandı. En faydalı hayvan diyince çok kişinin aklına  koyun, sığır, at, tavuk, bıldırcın veya köpek gelir. Halbuki en faydalı hayvan süngerdir. Üç süngeri  suların biriktiği yere vurmamla pencereden sıkmam bir oluyor ve her sıkışta en aşağı iki bardak su  sokağa dökülüyordu. Caddemizi sular bürümüştü. Uskumru balıkları rahat yüzebilirlerdi. Ben de bu  sele sünger arkadaşlarımla katkıda (!) bulunuyordum. Bizim kaldırım mühendisleri cadde yaparken  mazgal yapmayı akıllarına getirmezler. Soba bacası olmayan köy okulları yaptıklarını da bir İlköğretim  Müfettişi söyledi. Sözü uzatmayalım: İki defa gelen aşağı yukarı onar dakika süren sağanak bitip de  dolapların kapaklarını korka korka açtığım zaman en değerli ve çapları en büyük kitapların bulunduğu  bu dizilerin alt taraflarından su sızdığını, birçok kitapların sırılsıklam olduğunu gördüm.    Deli Dumrul'un Azrail'e meydan okuması gibi ben de önce Mikâil'e meydan okudum. Şu koca  İstanbul'da ıslatacak başka yer bulamadın mı diye sordum. Azrail gibi tehlikeli olmadığı için  kabadayılıkta pek ileri gittim. 47 yılda bin emekle toplanan kitaplardan bir bölümünün bu hale  girmesine çok sıkıldım. Kitap meraklıları ıslanmış kitabın kuruduktan sonra ne hal alacağını bilir.    Mikâil'i bulmama imkân yoktu. Üstelik Azrail'i yanına alıp gelerek 70 yıllık konağımızı başıma  indirebilirdi.    Bu sefer Buğra'ya veriştirmeye başladım. Hayatımı mahveden bu kitaplardan bıktığım için onları top  yekûn satacakken Buğra, Münih'te tarih öğrencisi olarak yazdığı mektupta kitapları elden  çıkarmamamı istemişti. Sanki tarih öğrencisi olacak ne vardı? Kimyaya, mühendisliğe, tıbba gitseydin  ya.. Tarih nedir ki? Özeti "insanlar doğdular, ızdırap çektiler ve öldüler" değil miydi?     Bütün bu öfkeli anlar geçtikten sonra o kitapları evin emin yerlerine sererek yeni bir sergi açtıktan  sonra kurumalarını beklemeye başladım. Kitap dolaplarını aşağı taşıdım.    Bugün 24 Kasım olduğu halde ıslanan oda hâlâ kuramadı. Halbuki sağanaktan sonraki günler hep  güneşli ve sıcaktı.    Almanya seyahatnamesinin sonuna bu özel macerayı neden yazdım? İkide bir "Türk Tarihi ne zaman  bitecek" diye soruyorlar. Cevabım şu:    Anlaşılıyor ki Türk tarihi bitmeyecek. Zaten bitmesine imkân yok.    Bitecek birisi var: Türk.    Ötüken, 1969, Sayı: 12            www.atsizcilar.com    Sayfa 124 

 

KÜLTÜR BAKANI'NIN RESMİ YAZISINA AÇIK CEVAP 
   20 Eylül 1971 tarihiyle Kültür Bakanı Talât S. Halman'dan resmî bir yazı aldım. Basılı olan ve  başkalarına da gönderilmiş bulunan yazı aynen şöyledir:    Sayın Nihâl Atsız,    Kültür Bakanlığının yayın programından ilki, kültür eserleri konusunda üç yeni diziyle başlatılacak, bu  dizileri, çeşitli kültür ve sanat dallarında yeni diziler izleyecektir.    Öncelikle ele alman üç yayın dizisi şunlardır:    1‐ Türk Kültürü Kaynak Eserleri Dizisi:    Bu dizide, başlangıcından 1923 yılına kadar Türkçe yazılmış, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk  sanatına ilişkin Türk kültürünün kaynak eserleri, yeni kuşakların kolayca anlayabileceği bir dilde  sadeleştirilerek yayınlanacak, gerekirse bu eserlerden seçmeler yapılacaktır.    2‐ Yabancı Dillerde Türk Kültürü Dizisi:    Bu dizide yabancı dillerde yazılmış, Türk kültürü ile ilgili kaynak niteliğindeki eserler, dilimize  çevrilerek yayınlanacaktır.    3‐ Cumhuriyetin Temel Eserleri Dizisi: Bu dizide, Cumhuriyetimizin ilânı tarihi olan 1923 yılından  bugüne, temel eser niteliğindeki kültür eserleri yayınlanacak, Cumhuriyetin 50. yıl dönümüne kadar,  bu diziden yüz kadar eser hazırlanmış olacaktır.    Bu üç ayrı dizide yayınlanacak eserlerin seçilmesi konusunda fikir adamlarımız ve aydınlarımızın bize  yardımcı olmalarını beklemekteyiz. Bu amaçla bir anket açmış bulunuyoruz.    Yukarıdaki 3 maddede belirtilen dizilerde yayınlanmasını uygun bulduğunuz eserlerden istediğiniz  kadarının (yazar adlarını da vererek) 3 ayrı liste halinde, Kültür Bakanlığı'na göndermenizi rica ederim.    Türk kültürüne yapacağınız bu değerli hizmet için teşekkürler eder, saygılarımı sunarım.    Talât S. Halman   Kültür Bakanı    Not: Cevapların en geç 10 Ekim 1971 tarihine kadar verilmesi rica olunur.    * * *    20 Eylül tarihli yazıyı 22 Eylülde aldığım, 10 Ekimde Kültür Bakanlığı'nda bulunması gereken cevabı da  8 Ekimde postalamaya mecbur olduğum için bu kadar geniş kapsamlı bir konu üzerinde bana ancak  16 günlük mühlet verilmiş demektir. Demek ki Bakanlık, cevaplarını düşünüp etüt edilerek değil de  www.atsizcilar.com    Sayfa 125 

  akla geldiği şekilde ve aceleyle yazılmasını uygun bulmaktadır. Hele yazının 3. maddesi olan  "Cumhuriyetin Temel Eserleri Dizisi", Kültür Bakanlığı'ndan bir şey beklememenin, bu işlerin  gösterişten ileriye gitmeyeceğinin senedi yerindedir.     Cumhuriyetin 50. yıl dönümüne kadar, yani önümüzdeki iki yıl içinde 100 kadar eserin hazırlanmasını  istemek hesap bilmemenin, eser basımından gafil olmanın delilinden başka bir şey değildir, iki yıl 104  haftadır. 104 haftada 100 eser vermek için haftada bir eser çıkarmak lâzımdır. Bu eserlerin hazırlanıp  Bakanlığa sunulmasına kadar da daha birçok haftalar geçeceğine göre 100 eseri piyasaya çıkarmak  için 104 değil, belki de 70‐80 hafta kalacaktır. Yani Bakanlık 100 metreyi 5 saniyede koşmak  iddiasındadır. Bundan başka Cumhuriyet çağının 100 temel eseri yoktur. Çünkü bu 50 yılın büyük  bölümü inkılâplar, siyasî buhranlar ve mücadelelerle geçmiş, eser yaratmak için gerekli sosyal ortam  mevcut bulunmamıştır. Demek ki Bakanlık "yok" olan bir şey üzerinde "var"mış gibi mütalâa  yürütmektedir.    Cevabımı Bakanlığın gönderdiği kâğıtlar üzerinde değil de Ötüken yapraklarında vermemin sebebi  şudur: Vaktiyle Demokrat Parti iktidara geçtiği zaman Millî Eğitim Bakanı olan Tevfik İleri de böyle  büyük bir millî kültür serisi yayınlayacağını söyleyerek bütün lise öğretmenlerine basılı kâğıtlar  göndermiş, millî kültür eserlerinin neler olduğunu, bunların ne şekilde basılabileceğini, bu işlerin en  iyi kimler tarafından yapılabileceğini sormuştu.    O zaman ben, büyük bir gafletle, bu işi ciddiye alarak günlerce uğraşmış, zaten evvelce hazırlığım  bulunan bir konuda olması dolayısıyla millî kültürümüze ait ana tarih ve edebiyat kaynaklarını  kronolojik olarak nevilerine göre sıralamış; hangisinin aynen, hangisinin sadeleştirilerek, hangisinin  Arapça veya Acemce’den çevrilerek yayınlanabileceğini bildirmiş; her eserin kim veya kimler  tarafından en iyi şekilde yapılacağını da kaydetmiştim. Bu, çok uzun bir liste olmuş, Bakanlığın  gönderdiği matbu kâğıtlar yetmediği için tarafımdan da birçok kâğıtların eklenmesi gerekmişti.    Sonra ne oldu? Hiç.. Çünkü parti hükümetleri ciddî işlerle değil, ıvır‐zıvırla uğraşıyor, kendisine oy  vermeyen Kırşehir’i ilçe haline getiriyor ve Millî Eğitim Bakanlığına kadar yükselmiş bir adam da daha  50 yıl iktidarda kalacaklarını söylemek gibi aklın kabul edemeyeceği hezeyanlar savuruyordu. O  zamanki anket uygulanamadığı gibi bizim listelerin de atıldığı muhakkaktır. Yoksa Millî Eğitim  arşivlerinde bulunması icap eder.    Zamanla AP Hükümeti iş başına geldi. Daha akıllı iş görerek bunu anketle değil, bir komisyonla  yapmaya karar verdi. Fakat burada da büyük bir yanlış yapıldı: 1000 Temel Eser'in, ikinci Beş Yıllık  Plân süresince ortaya konulması kararlaştırıldı. Buna göre yılda 200 eserin basılması gerekiyor, bu da  aşağı yukarı iki günde bir eser çıkarmak anlamına geliyordu.    Fakat 5 yılda 1000 değil de 100 eser basılsa bile, türlü beynelmilelci ve vatan ihaneti aşılayan  kitaplarla zehirlenen, Türklükten koparılan gençlerin bir kısmını olsun kurtarabilecek nitelikte olduğu  muhakkaktı. Nitekim Orkun Yazıtları, Kaşgarlı Mahmut, Dede Korkut gibi ana eserlerle Türk milletine  âdeta susadığı eserlerin verilmesine başlanmıştı. Fakat ne oldu? Birkaç solcu profesörün  kışkırtmasıyla Millî Eğitim Bakanlığı bu seriyi durdurdu. Halbuki beklenen şey bunun durdurulması  değil, aralarına bundan sonra bazı zayıf eserlerin karışmasını önleyecek tedbirlerin alınması, 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 126 

  komisyonun kuvvetlendirilmesi ve eserlerin pek ucuz olan 5 liralık satış fiyatının çoğaltılmasıyla telif  ücretlerinin biraz azaltılması sayesinde hazineye bir miktar gelir sağlamak olacaktı.    Şimdi Kültür Bakanlığı 3 seri halinde yeni eserler bastırarak bu zararı gidermeye çalışıyor. Bu  teşebbüsün de önünde sonunda akim kalacağını bildiğim için cevabımı kamuoyu önünde açıklamayı.  Demokrat Parti zamanında boşuna giden ve meçhul kalan emeklerim gibi bunun da harcanmaması  için Ötüken'de yayınlamayı uygun buluyorum.    A) Bir kere teşebbüsünüz temelden yanlıştır. Çünkü Türk kültürünün kaynak eserlerini isterken bunun  "yeni kuşakların kolayca anlayabileceği bir dilde" olmasını şart koşuyorsunuz. Yeni kuşakların seçkin  bir küçük bölümü dışında kalanları 1000 kelimeyle konuşan gençler olduğu için bunların anlayacağı  şekilde eser yazmak veya hazırlamak fikir ve duygu bakımından düşmek, alçalmak mânâsına gelir.  Halbuki gaye onların seviyesine inmek değil, onları yukarıya çekip çıkarmak olacaktır ki, bu da eserleri  alabildiğine sadeleştirmek, yani basitleştirmekle asla sağlanamaz. Bu "Bin Kelimeli Millet", İngilizce  yahut İspanyolca’yı bilmediği halde İngiliz, Amerikan ve Arjantin şarkılarını mükemmelen ırlıyor.  Demek ki kendisine ait olanı da öğrenecek kabiliyeti var demektir. Öğrensin!.. Kültür dizisi dip notları  ve açıklamalarla onlara kılavuzluk edebilir ve (malak), (buzağı), (tay), (sıpa), (küşek), (palaz)  kelimelerini bilmeyerek ayı yavrusu, inek yavrusu at yavrusu, eşek yavrusu, deve yavrusu, kaz yavrusu  diye işin içinden sıyrılan kültürsüz kuşaklar kendi dillerinin zenginliğim kendi kendilerini öğrenmek  mecburiyetinde tutulur. Sınavlarda bunlara tümleç, özne, uydurmaları yerine "kısrak neye derler",  "boz ve kumral hangi renklerdir", "hangi hayvanların yavrusuna enik denir", "bıkmak, usanmak ve  bezmek arasındaki farklar nelerdir" gibi sorular sorulur ve "dövüştürülmek", "koşturulabilmek" gibi  Türkçe kelimelerin Batı dillerinde, Arapça ve Acemce’de kaç kelimeyle ifade edildiği öğretilir, bir  cümlede "fiil’i sona getirerek konuşmanın büyük bir zihin ve muhakeme üstünlüğü olduğu anlatılır,  sözün kısası, dilin kutsal nesne olduğu beyinlerine işlenir.    Bu sebeple Türk kültürünün ana kaynaklarının iki şekilde basılması düşünülebilir:    1‐ Çok sade Türkçe olduğu için aynen basılması gerekenleri (tabiî, lüzumlu açıklama notlarıyla).  Anonim Osmanlı tarihlerinin; Âşıkpaşaoğlu, Oruç Bey ve Neşri tarihlerinin güzel ve akıcı dillerim aynen  vermek gençlerde kendi dillerine karşı sevgi uyandıracağı gibi aralarında kabiliyetli olanları da dil ve  tarih bilgini olmaya yöneltir.    2‐ Arapça‐Acemce kelime ve tamlamalarla, çoğullarla karışık medrese nesriyle yazılmış eserlerden  tarih ve biyografyaya ait olanların sadeleştirilmesi, ancak edebî nesir niteliğinde olanların  transkripsiyonla basılarak bir zamanlar edebî nesrimizin aydınlar elinde ne hale geldiğini göstermek  ve bunları anlar hale gelmek tarihî bir zarurettir.    3‐ Bir de Türkler tarafından telif edildiği için Türk kültürüne dahil bulunan, fakat Arapça veya Acemce  yazılan tarih kitapları vardır ki bunları da bugünün Türkçesine ("ve de" siz, "ya da" sız bir dille)  çevirmek şarttır.    B) Yabancı dillerde Türk kültürüne ait pek çok eser yayınlanmıştır. Fakat şimdiye kadar bunların en  mühimlerine kimse yönelmemiş, ikinci veya üçüncü derecedeki bazılarının tercümesiyle yetinilmiştir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 127 

  Yabana dillerdeki ana kaynaklarımızın en mühimleri şunlardır:    1‐ Doğu Türkistan'da yapılan kazılar sonunda Almanlar’ın bularak Berlin'e getirdikleri ve birçoğunu  yayınladıkları metinlerle renkli resimler. Bunların çoğu İstanbul’daki Türkiyat Enstitüsü  Kütüphanesinde bulunmaktadır. Türkiyat Enstitüsü Müdürü olan Prof. Caferoğlu Ahmet de bu işlerin  uzmanı olup Kültür Bakanlığının maddî desteği ile bunların tamamını bizim Türkçe’mize çevirecek  güçte ve kabiliyettedir. Caferoğlu, şimdiye kadar Uygur Sözlüğü, Anadolu Ağızları Örnekleri, Ebû  Hayyân Sözlüğü gibi birçok ana eserler yayınlamış çalışkan bir Türk Dili bilgini olup bugün de çok  mühim bir külliyat üzerinde uğraşmakta, vaktiyle Hüseyin Namık Orkun tarafından yayınlanıp  tükenmiş bulunan eski Türk yazıtlarını, yani Orkun ve daha öncesine ait Türk metinlerini, aslı ve bizim  Türkçemize tercümesiyle hazırlamaktadır. Bu, bir anıt olacaktır. Kültür Bakanlığı’nın profesöre  başvurarak ne gibi yardıma ihtiyacı olduğunu sorması ve elinden geleni yapması Konya'da bölge  tiyatrosu kurmaktan çok önce gelen bir görevdir.    Türkiyat Enstitüsündeki eserlerde bulunan Uygur resimlerinin aynı nefasetle renkli olarak basılması  milâdın 5‐9. yüzyıllarına ait büyük sanat ve kültür eserlerini ortaya koyacak, bazı gençlerdeki aşağılık  duygusunu silecek, Türkler'in yalnız savaşçı ve devlet kurucu değil, sanatçı millet olduklarını da ispat  edecektir. Bir millet kendi geçmişinin övünçlerini bilmezse kaç para eder ve o milletin Kültür Bakanlığı  bunları ortaya koymazsa ne işe yarar?    2‐ Kaşgarlı Mahmut’un Türkçe‐Arapça sözlük şeklinde yazdığı, fakat içindeki tarih, dil, coğrafya,  etnoloji, edebiyat ve folklor bilgileri dolayısıyla hazine değerinde olan Dîvân‐ü Lugati't‐Türk'ü  Türkçe’ye çevrilerek yemden basılmalıdır. Türk Dil Kurumu tarafından Besim Atalay eliyle yapılan  tercüme tükenmiştir. Bundan başka bu yayın matbaa harfleriyle değil, teksir usulüyle yapıldığı için  eserin şerefiyle denk düşmemiştir. Tabiî, yanlışları da vardır. Bunlar düzeltilerek, çok güzel bir baskı ile  eser önce aynen çevrilip basılmalı, ikinci cilt olarak harf sırasıyla kelime endeksi yapılmalı, üçüncü cilt  olarak da verdiği tarih, edebiyat, destan, kültür bilgileri üzerinde etütler yapılıp eser  değerlendirilmelidir.    Şunu da ehemmiyetle söyleyeyim ki bu gibi yayınlarda transkripsiyon harfleri kullanmak şarttır. Bu  günkü harflerimiz Türkçe’nin ne bugünkü, ne de eski fonetiğini verecek güçte değildir. Özellikle  "kapalı k" için "sağır nun" ve "hı=kh" harfleri, hattâ "kalın e" için ayrı bir işaret mutlaka lâzımdır. Bir  milletin kültürü kolay alfabeye bağlı olsaydı İngilizler'in, hele Japonlar’ın bugün emekleme çağında  olmaları gerekirdi. Türkçe’nin ilkel bir dil seviyesinden kurtulması içine bu üç dört harfin eklenmesi ve  imlânın kesin şekilde tespiti lâzımdır.     3‐ Türk kültürü derken yalnız yetişmeye muhtaç gençleri değil, bütünü ile Türk milletini göz önünde  tutmak gerektiği için, araştırıcı ve bilginleri de düşünerek faaliyette bulunmak icap eder. Bundan  dolayı da Türk Tarihi'nin ana kaynaklarından olup hepsi de Farsça yazılmış bulunan "Cihangüşâ",  "Cami' ü t'‐Tevârih", "Habîbü's‐Siyer" ve "Ravzatu's‐Safâ"nın profesörlerinden kurulu heyetler  tarafından Türkçe’ye en doğru şekilde çevrilip en mükemmel şekilde basılması gerekir.    Yine Türk Tarihi'nin klâsik kaynakları arasında girmiş bulunan, kısmen eski olmakla beraber, Fransız  Deguignes, İngiliz Parker ve Rus Biçurin'in umumî Türk Tarihi'ne ait, Çin kaynaklarından da  faydalanarak yazdıkları eserlerin uzman profesörlere tercüme ettirilmesi şarttır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 128 

    Rusça’dan yapılacak çevirmeler için biraz acele etmek lâzımdır. Rusça’yı iyi bilen ve hepsi de Sovyetler  elindeki Türk ülkelerinden olan bilginler zamanla azalmakta, yerli Türkler'den Rusça bilen  çıkmamaktadır. Zeki Velidi Togan tabiî ömrüyle, Akdes Nimet Kurat trafik kazasıyla öldü. Rusça’yı iyi  bilen bilginlerden Başkurt Abdülkadir İnan, Azeri Caferoğlu Ahmet ve Tatar (= Kazanlı) Ahmet Temir  kaldı. Şu pek mühim olan Rahip Biçurin (Hiakent)in dört ciltlik eserini bu üç kişiye çevirtmek, bunların  maiyetine genç ve çalışkan tarihçilerden birkaç yardımcı vererek eserlerin kısa sürede Türkçe’ye mal  edilmesini sağlamak lâzımdır.    Deguignes'in eseri vaktiyle Hüseyin Cahit tarafından Türkçe’ye eksik olarak ve oldukça eski bir dille  çevrilmişti. Hüseyin Cahit tarihçi olmadığı için bazı yerleri iyi anlayamamıştı. Zaten tükenmiş olan bu  tercümeyi yeni baştan tam olarak ve gerekli notlarla yapmak Türk kültürüne ve hele tarihine büyük  hizmet olacaktır.    4‐ Osmanlı Tarihi'nin mühim kaynaklarından ve Türk tarihçiliğinin mühim eserlerinden iki tanesi,  müellifleri Türk olduğu halde Arapça yazılmış olup bunların da Türkçe’ye çevrilmesi mutlaka lâzımdır.    Biri "Cenabı" veya "Cennâbi'nin "El‐'Aylemü'z Zahir" adlı umumî tarihidir. Kendisi bu eserini Türkçe’ye  de çevirmişse de tam değil, özet halindedir.    İkincisi meşhur Müneccimbaşı Şeyh Ahmet Dede Efendi'nin umumî tarihi olan "Câmi'üd‐Düvel" veya  "Sahâyifü'l‐Ahbâr"ıdır. Bu ikincisi Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın emriyle şair Nedim'in  başkanlığında bulunan bir heyet tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, hatta basılmışsa da tercüme pek  acele yapıldığı gibi basımı da imlâ yanlışlarıyla doludur. Bu iki eser Osmanlı Türkleri'nin cihan tarihine  bakışlarını göstermesi bakımından da ilgi çekicidir. Ayrıca bugün bazıları ortada bulunmayan  kaynaklara dayanarak yazılmışlardır.    Bu Arapça eserleri Türkçe’ye başarıyla çevirecek kimseyi de tavsiye edeyim. Vaktiyle lise tarih  öğretmeni olup sonra Ankara'da, galiba ilahiyat Fakültesi'nde bir görev almış olan Nafiz Danışman,  Arapçâ’yı da, Fransızca’yı da anadili gibi bilmektedir. Geniş tarih kültürü olduğu için de bu eserleri  çevirecek kabiliyettedir.    C) Türk tarihinin İslâmlık çağında vücuda getirilen sanat şaheserlerinin açıklamalı albümleri  yapılmalıdır. Bazıları olağanüstü güzel olan minyatürler, tezhipler, cilt kapaklarındaki süslemeler,  tahta ve taş oymaları, yazılar, mimarlık eserleri, basım tekniğinin son imkânlarıyla, renkli olarak büyük  ciltler halinde basılmalıdır.    Bu eserlerden liseliler, üniversiteliler, uzmanlar, bilginler ve meraklı her sınıf halk faydalanabilir.  Bunları yaratmış milletin oğlu olmak gururu ruhlara siner.    İslâmî çağın sade nesirlerinden en mühimlerini aynen (notlar ve açıklamalarla) bastırmak lâzımdır.    Alişîr Nevâ‐î'nin Muhâkemetü'l‐Lugateyn'i hem Çağatayca’nın güzel bir örneği, hem de bir fikir  eseridir. Bu büyük şair, Türkçe’nin Farsça’dan üstün olduğunu ispat etmektedir. Bunun Çağatayca aslı,  Türkiye Türkçesine çevrilmiş şekli, açıklamaları ve kelime endeksiyle, hatta tam gramerini de yaparak  www.atsizcilar.com    Sayfa 129 

  basmak millî bir kültür borcudur. Bunu yayınlamakla 15. Yüzyılda Türkistan'da yaşamış bir şair, bilgin  ve Türkçünün şahsiyeti ortaya çıkmış olacaktır. Bunu da Nevâ‐î hakkında mühim bir külliyat  yayınlamış olan Agâh Sırrı Levent’e vermek herhalde çok yerinde olacaktır.    Yine Çağatayca’nın en güzel örneklerinden olan ve Ebülgazi Bahadır Han tarafından yazılmış bulunan  Türk Şeceresi adlı eserlerin de yukarda işaret ettiğim metotla basılması mutlaka lâzımdır.    Türkiye'de yazılan açık Türkçe nesirlerin başında, "Tevârîh‐i Âli Osman"lar gelir. Bunlar arasında  anonimler mühim yer tutar. Ayasofya Kütüphanesi’ndeki tek nüsha hepsinden eski ve mühimdir.  Bunu da transkripsiyon, endeks ve grameriyle bastırmak şarttır. Aynı metotla Oruç Bey, Âşıkpaşaoğlu,  Neşrî ve Lûtfi Paşa tarihleri de bastırılmalıdır. Bunların Türkçe’si çok güzeldir. Liseliler bile sıkıntısız  anlar. Yalnız, bazı kelimeler ve gramer şekilleri üzerinde küçük açıklamalara muhtaçtır.    Ç) Manzum eserlerimizin başında, Reşit Rahmeti Arat’ın yayınladığı Uygurca şiirlerden sonra Kutadgu‐ Bilig ile Atebetü'l‐Hakayık gelir. Bunlardan biraz sonra da Ahmet Yesevi'nin Hikmetleri yer alır. 11‐12.  Yüzyılların Hakanlı Türkçesiyle yazılmış olan bu eserleri aynen ve bizim Türkçemize çevrilmiş şekliyle,  kelime endeksi ve grameriyle yayınlamak kültürümüzün ortaya çıkması, hatta dünya görüşü ve devlet  felsefemizi anlamak bakımından şarttır.    Bunlardan sonra "Sultan Veled"den başlayarak Anadolu Türkleri'nin manzumeleri gelir. Bu arada Âşık  Paşa’nın bir fikir eseri de olan "Garibnâme" sini unutmamak lâzımdır.    15. Yüzyıl tarihçisi olan Enverî'nin, manzum tarihi olan "Düsturnâme"si, 16. Yüzyılın asker şairi olan  Edirneli Nazmi'nin sırf Türkçe kelimelerle yazdığı Dîvân‐ı Türki‐i Basit mutlaka basılmalıdır. Bunların  kelime endeksleri ve gramerleri hem tarihî gramerimizin, hem de tarihî sözlüğümüzün tedvinine  yarayacaktır.    D) Divan Edebiyatı diliyle yazılmış olan, fakat Batı Türk Edebiyatı'nın şaheserleri arasında bulunan  birkaç divanın, yukarda belirttiğimiz metotlarla basılması mutlaka lâzımdır. Bakî, Fuzulî, Nedim ve  Şeyh Galip bunlar arasındadır. Ahlâksız ve rezil Nefî'ye lüzum yoktur. Zâtı, Ahmet Paşa, Necâtî, Hayâlı  gibi birkaç mühimi Divan Edebiyatı'nın bugünkü en büyük uzmanı olan Prof. Ali Nihat Tarlan  tarafından yayınlanmıştır. Her ne kadar Fuzulî de onun tarafından kısmen basılmışsa da yeniden ele  alınması lâzımdır.     E) Türk kültür eserleri deyince Bakanlığın belirttiği gibi yalnız kelime hazinesi pek yoksul gençleri  düşünmek doğru değildir.Hattâ bir bakıma onları kitaptan önce falaka ile kültürlendirmek daha doğru  olur. Okuyup öğrenmek isteyen gençleri, genç ve kabiliyetli asistanları, araştırıcıları, meraklıları da  tatmin edecek eserlere ihtiyaç vardır. Bu eserlerin başlıca nevileri tarihler, biyografyalar,  menâkıbnâmeler ve manzum romanlardır (yani mesneviler).    Kütüphanelerimiz Türk, bilhassa Osmanlı Tarihine ait çok sayıda ve çok değerli eserlerle doludur. Bir  savaş olduğu zaman, İstanbul'un hava saldırısına uğraması ve kitaplarımızın harap olması ihtimali  düşünülerek, böyle bir durum karşısında Anadolu'nun emniyetli yerlerine götürülecek kitapların  listesi, vaktiyle Bakanlık buyruğu ile yapılmıştı. Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunduğum sırada bu  görev bana verilmiş, ben de ilk hamlede emniyete alınması gerekli kitapların listesini hazırlayıp  www.atsizcilar.com    Sayfa 130 

  Kütüphane Müdürlüğüne vermiştim. Hatta gerektiğinde bu kitapların konacağı çelik sandıklar da  hazırlanmıştı. Süleymaniye Kitaplığında 100 kadar kütüphane toplanmış olduğu için burası kitap sayısı  bakımından yüklü bir yerdir. Hazırladığım listede şunlar vardı:    1‐Dünyada tek nüsha olan eserler.    2‐Dünyada çift nüsha olan eserler.    3‐Müellif yazısıyla olan eserler.    4‐Yazı bakımından nefis eserler.    5‐Minyatür bakımından nefis eserler.    6‐Tezhip bakımından nefis eserler.    7‐Cilt bakımından orijinal, eski ve nefis eserler.    8‐İstinsah tarihi bakımından çok eski olan eserler.    9‐Eski ve nadir basmalar.    Kültür Bakanlığı Süleymaniye Kütüphanesi'ne başvurarak en değerlilerinden başlamak üzere bunları  da bastırabilir.    F) Osmanlı Hanedanı’nın resmî tarihleri olan şehnameci ve vakanüvis tarihleri derhal bir sistem  içinde, dilleri sadeleştirilerek, ilmî şekilde basılmalıdır. Bunları yapmak hiç de kolay değildir. Tarih  profesörleri için bile mühim ve gaileli meselelerdir. Fakat tarihimizin tedvini ve genç araştırıcıları bir  de anlaşılması pek güç bir dilin batağından kurtarmak için bunların basılması şarttır.    G) Mühim bir konu da biyografya eserleridir ve bunların başında Şakayık ve zeyilleri gelir. Bu  "Şakayik" bir çiçek olmayıp "Şakayikü'n‐Nu'mâniyye fi Ulemâil'd‐Devleti'l‐Osmâniyye"  adlı, Osmanlı Devleti meşhurlarının tercümeihallerini vermiş olan ilk eserdir. Arapça yazılıp o zamanın  ağdalı Türkçesine çevrilmiş, sonra çok zeyilleri kaleme alınmıştır. Hepsi ana kaynaklardır. Ağdalı dilin  geveze tabiatı yüzünden pek şişkin görünmelerine rağmen gerçekte kısa eserlerde de sadeleştirmek  ömür törpüsüdür. Fakat bilgin, şeyh, şair, müverrih vesaireden binlerce kişinin hal tercümelerini  bildirdiği için vazgeçilmesi imkânsız hazinelerdir. Ayrıca şairlerin, sadrazam, şeyhülislâm vesaire gibi  devlet ricalinin biyografisini veren başka eserler de vardır ki hepsinin sırasıyla ve sistemle basılması  gerekmektedir.      * * *    Sayın Bakan!    www.atsizcilar.com    Sayfa 131 

  Siz Bakanlığa geçer geçmez tiyatro ve baleden bahsetmeye başladınız. En sonra da bölge tiyatroları  kurulacağını müjdelediniz. Halbuki tiyatro bir sanat değil pedagojidir. Sanat, tiyatro piyesi yazarının  kalemine aittir. Piyesi oynayanlara sanatkâr deniyorsa da, "sanatkâr" yaratıcı demek olduğuna göre  yaratılanı taklit etmenin yaratmak olamayacağı aşikârdır.     Milletin fikir, ahlâk, kültür ve millî duygu bakımından gelişmesi için tiyatrodan faydalanmak şarttır.  Fakat bunun için Türk müellifleri tarafından bu maksatla yazılmış tiyatro eserleri bulunması gerekir.  Bizim tiyatrolarımız ise daha çok tercüme, bazen de adapte eserleri sahneye koymuştur.    Şimdi tarafsız olarak düşünelim: Schiller, Goethe veya Shakespeare gibi büyük sahne eseri  müelliflerinin piyeslerinden Türk milletinin faydası ne olacaktır? Doktor Faust'un olağanüstü  maceraları Türkler’in gönlünü heyecanla çarptırır mı? Hamlet, bugün için gülünç bir sahne oyunundan  başka nedir? Operalar, yani besteli konuşmalar günümüzün insanlarına acayip gelmiyor mu?    Bunları tarihî değeri bakımından, müzelerdeki eski eserleri seyreder gibi, arasıra temsil etmek  lâzımdır. Fakat bu bir edebî zevk işi değil, tarihteki oluşmanın merhalelerini merak etmenin ve  öğrenmek istemenin neticesidir.     Bundan başka şunu da hatırdan asla çıkarmamalıdır: Bir millete tiyatro eserleri diye durmaksızın  tercüme eser seyrettirmenin tabiî sonucu "demek benim eserim yokmuş" diyerek o millette bir  aşağılık duygusu doğurmak olur.    Bölge tiyatroları açmadan önce tiyatro eserleri yazdırmak, fakat bunların jürisinde Türkçülük gözüyle  seçim yapmak lâzımdır. Millî mukaddesatı yıkıp dili bozacak şekilde yazılmış eserlere oy verecek  hainleri jüriye sokmamak şarttır.    Vaktiyle bir ahlâk, zevk, kültür ve dil faciası olan rezilâne bir eser, hepsi de solcu olan jüri üyeleri  tarafından birinci ilân edilmişti. Bu yüz kızartıcı esere rey verenler arasında Halide Edip de  bulunuyordu. Bu, üzerinde dikkatle durulacak bir noktadır.    Abdülhak Hâmit'in tiyatro şaheserleri pek de sahneye konacak gibi olmadıktan başka dil bakımından  da pek çoklarınca anlaşılmaz. Fakat zamanın müelliflerinden Yusuf Ziya Ortaç ve Halit Fahri Ozansoy  ile yaşayanlardan Faruk Nafiz'in, yenilerden Necati Sepetçioğlu'nun piyesleri Türk milletine  sunulabilir. Bunlardan başka benim bilmediğim genç istidatları bulup çıkarmak, bunlara eser  yazdırmak, tarihin büyük sayfalarını dile getirmek, yüce insanlık duygularını dalgalandırmak, böylece  de Türk milletinin kültür ve ahlâkını tezhip etmek mümkündür.    "Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü" son haftalarda "Malazgirt" ve "Büyük Hakan Alparslan"  adlarında iki piyes yayınladı. Henüz okuyamadığım, biri manzum olan bu piyesler yarışma kazanmış  oldukları için şüphesiz bir değer taşıyorlardır ve nihayet bunlar bizim eserlerimiz, öz malımızdır.  Hamlet'ten, Makbet'ten, Sirano'dan daha sevimli, daha yakın ve daha güzeldir.    Kültür Bakanlığı yalnız tiyatroya değil, yavaş yavaş tiyatroyu silen filmciliğe de el atmalıdır. Bugün  Türkiye'de bir filmcilik ve değerli artistler olduğu muhakkaktır. Fakat yirmi yıl öncesinin imkânsızlıkları  arasında yapılan filimler bugünkülerden daha güzeldir. Bugünküler, günümüzün maddeciliğine uyarak  www.atsizcilar.com    Sayfa 132 

  yalnız kazanç düşünülmek şartı ile hazırlanmış, tahrik edici, taklitçi, bayağı ve gayrı ahlâkî  rezaletlerdir. Reklâm resimlerinde yalnız tabanca ve çıplak kadın. Filim isimleri de budalaca şeyler..  Tabiî bunları seyrede seyrede gençlerin seviyesi de düşüyor. Silâhlı soygunculuklarda bu filmlerin de  tesiri olduğu muhakkaktır. Çünkü taklit, sosyal bir kanundur. Bundan dolayıdır ki bir zamanlar Doktor  Fahrettin Kerim'in himmetiyle intihar haberlerinin gazetelerde yazılması yasaklanmıştı.    Filmlerin seviye düşürmesini önlemek, aksine filimi milletin yükselmesi ve edebî zevki için vasıta  kılmak üzere filmciliğin devlet eline geçmesinin yollarını aramalıdır. Filmlerin bugünkü konusu olan  aile ihaneti, kadın iffetsizliği, haydutluk, kan dâvası gibi aşağılık şeyler kaldırılarak bunların yerini  erdem, iyilik, kahramanlık, fedakârlık, yurt sevgisi gibi asil duygular almalıdır.    Millî ruhu şahlandırmak için tarihî filimler en iyi vâsıtadır. Türk tarihinden, gerçeklere sadık kalınarak  alınacak parçaların sinemalarda gösterilmesi yıllardır üstümüze çökmüş olan kâbusu atmaya  yarayacaktır. Bizde ilk yapılan tarihî filimler oldukça başarılıydı. Bu son yapılanlar bir maskaralıktır.  Türk yiğitleri dövüşürken havada takla atmaz. Amerikan filmlerinde olduğu gibi, her biri sığır  devirecek yumruklarla dakikalarca düşe kalka dövüş olmaz. Şimdi bunlar yapılıyor. Türkler'e acayip  kılıklar giydiriliyor. Amerikalıların maskaralıkları bize de uygulanıyor, sözün kısası Türk filmi olmaktan  çıkıyor. Eski çağlarda kadın çok serbest olduğu, halde Türk kızlarının çıplak olarak erkekler önünde  şehevi raks yapması gibi bir olay yoktur. Hacı ağaların zevkini tatmin için böyle sahneler icat ediliyor.  Rejisörler Türk tarihini ve geçmişini hiç bilmiyor.    Sözde tarihî filim diye "Bozkurtlar Geliyor" ve "Bozkurtların Öcü" adında iki filim çevrilmişti.  Bunlardan birini dört kişi birden seyrettik. Konu benim iki tarihî romanımdan, "Bozkurtların Ölümü"  ile "Bozkurtlar Diriliyor" dan alınmış daha doğrusu çalınmıştı. Biraz değiştirmişler, iki romanı birbirine  karıştırmışlar; konuyu da, eseri de, tarihî kahramanları da, tarihi de rezil etmişlerdi. Çağdaş olmayan  Gök Türklerle Alanlar savaştırılıyordu. Koca Türk Kağanı, teneke kalkanlı sekiz kişiyle yola çıkıyordu.  İkinci romanımdaki "Deli Ersegün" adlı kahraman burada Hacivat kılıklı bir maskaraya çevrilmişti.    Halbuki aslında bu iki roman tarihe titizlikle sadık kalınarak düzgün Türkçe ile yazılmış, âdeta destan  gibi kaleme alınmış eserlerdi ve bugünkü Türkçü gençliğin yetişmesinde çok büyük rol oynamıştı.  Romanları okuyan bir Doğu Türkistanlı bana Türkistan'ı görüp görmediğimi sormuş, gören birisi  tarafından yazılmışa benziyor demişti. Kültür Bakanı olarak size teklif ediyorum. Nezaretimde olmak  şartıyla bu romanları filme aldırın. Telif hakkımı donanmaya ve hava kuvvetlerini güçlendirme  vakıflarına ebediyen armağan edeceğim. Başaralı olunmak şartıyla bu filimler gösterildiği zaman  Türkiye'de yer yerinden oynayacak ve tarihî roman yazacak kabiliyetler kendini gösterecektir. Yalnız,  kalabalık atlılar için Türk ordusunun yardımı şarttır. Tarihî İngiliz tümlerine yardım eden Türk  ordusunun Bozkurtlara yardımını esirgeyeceği düşünülemez.    Abdülhak Hâmit'in piyes olarak yazdığı "İlhan", "Tarhan", "Tayflar Geçidi", "Ruhlar" ve "Arzîler" adlı  birbirinin devamı olan eserler de millî, ahlâkî ve felsefî bakımdan birer şaheserdir ki filime alınması  büyük bir başarı olacaktır. Bir kısmı dünyada, bir kısmı ahrette ve ruhlar âleminde geçen bu eserleri  (ki Hâmit beşine birden "Kambur" ortak adını vermiştir) filime çekmek, çekebilmek bir sinema hârikası  olacaktır. Bu eserler de Hâmit'in dehası ve milliyetçiliği fışkırmaktadır. Bunları gördükten sonra da  Shakespeare'in mi, Hâmit'in mi daha üstün olduğu anlaşılacaktır. Bu eserler hakkında hüküm vermek 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 133 

  için derhal bulup okumanızı, yetişme tarzınız bakımından anlayamayacağınız bazı bölümlerini  erbabına sorarak künhüne varmanızı tavsiye ederim.    Safiye Erol'un "Ciğerdelen" adlı romanı da dehanın yanından sıyrılıp geçen çok kuvvetli bir eserdir  ama rezilâne solcu eserlerin furyası arasında kaynayıp gitmiştir. Sinema için en iyi eserlerden biri de  budur.    * * *    Kültür Bakanlığı, Türk milletinin kültürünü koruyup yükseltmek için yukarda bazen adlarıyla, bazen  top yekûn saydığım eserleri bastırmadan önce, bu eserleri okuyacaklara hazırlık niteliğinde olmak  üzere bir seri eser çıkarmak mecburiyetindedir. Kısa, düzgün Türkçeli, bol harita ve resimli, iyi baskılı  olmak üzere liseden başlayarak daha yukarı seviyelere kadar hitap edecek bu eserler şunlar olmalıdır:    1‐Başlangıçtan günümüze kadar Türk Tarihi (Türk Tarihi ayrı devletler halinde değil, bütün halinde  gösterilecek, birbirinin devamı olduğu belirtilecek, aynı zamanda birden fazla devletin bulunması  fetret çağı olarak değerlendirilecek, sınır değişiklikleri, devletin büyümesi veya küçülmesi gibi olaylar  için ayrı haritaları olacak, eski resimlerdeki Türk tipleri, sanat eserleri canlandırılacak, icabında temsilî  resimler konacaktır).    2‐Bugünkü Türkler'in durumunu gösteren bir kitap. Haritalar, resimler, istatistiklerle, dil örnekleriyle  Sovyetlerde, Çin'de, İran'da, Afgan’da, Irak'ta, Suriye'de, Balkanlar'da, Kıbrıs‐Rodos ve başka  yerlerdeki Türkler'den bahsedilecektir. Türkiye Türkleri soydaşlarını tanıyacak, 30 milyonluk değil, 70‐ 80 milyonluk büyük millet olduğunu öğrenecektir.    3‐Türk medeniyet tarihim gösteren bir cilt edebiyat, resim, mimarlık, müzik, heykel, süsleme  sanatlarını alacak, renkli resimlerle bezenmiş büyük bir cilt.    4‐Türk dili tarihi, tarihî gramerleri ve bugünkü grameri lehçeleri hakkında bir cilt.    5‐Türk folkloru hakkında bir cilt. Anonim şiirler, atasözleri, inanç ve âdetler, giyim‐kûşam, yemekler,  ev eşyaları, törenler hakkında bir cilt.    6‐ Türkiye ve sınırlarımızı dışında kalmış Türk elleri hakkındâ birer cilt. Coğrafya biliminin türlü  konuları üzerinde bilgiler.    7‐Tasavvuf ve tarikatlar hakkında kısa ve özlü bilgiler veren bir cilt.    8‐Türklerin girdiği dinler (Şamanlık, Manihaizm, Budizm, Hıristiyanlık, Musevîlik, Müslümanlık)  hakkında sağlam bilgiler veren bir veya birkaç cilt.    9‐Türkiye'nin iktisadiyatı ve iktisadî geleceği hakkında bir cilt.    10‐Uzay bilgisi, yıldızlar âlemi, başta ay olmak üzere yıldızlar hakkındaki bilgiler ve teoriler, aya  yapılan yolculukların öğrettiği müspet bilgiler.  www.atsizcilar.com    Sayfa 134 

    11‐Çekirdek bilimi hakkında herkesin anlayacağı bir cilt.    12‐Dünya coğrafyası hakkında, devletlerin bizimle olan ilgilerine başta yer verilmek üzere birkaç ciltlik  bir seri.    13‐Madde ve kuvvet hakkında son bilgilere dayanan bir cilt.    14‐ Çok mühim bir konu haline gelen ekoloji hakkında bir cilt.    15‐Dünyanın iktisadî ve sosyal durumu halanda bir cilt.    16‐Dünyadaki hayvanlar hakkında büyük bir cilt.    17‐Dünyadaki bitkiler hakkında büyük bir cilt.    18‐Madenler, özellikle petrol, kömür, demir, uranyum gibi stratejiklerine fazla yer veren büyük bir  cilt.    19‐ Dünyadaki siyasî ve iktisadî cereyanlar hakkında, tenkitleriyle birlikte bir cilt.    Bunlara birkaç başka eser de katılabilir. Fakat bugün başlansa bile yıllarca sürecek olan bu  çalışmaların uzamasından bezginlik duymadan şimdiden bir program yaparak çalışmalı ve çalışmalar  yapılırken, saydığım eserler tamamlanıncaya kadar boş durmamak için de, yine millî kültürümüze ait  olup da hazır olan şu birkaç eseri Kültür Bakanlığı derhal bastırmalıdır:    1‐ Temir ve Oğulları Tarihi: Merhum Prof. Zeki Velidi Togan'ın belki de en mühim eseri olan bu iki  ciltlik tarih, ölümünden sonra, tarih öğretmeni olan evdeşi Nazmiye Togan Hanım tarafından  daktiloya çekilerek basıma hazır hale gelmiştir. Temirliler çağı Prof. Togan'ın en iyi bildiği zamandır.  Yalnız merhum Profesörün Türkçe’si hayli çetrefil olduğu için bu eserin basımdan önce Türkçe’yi ve  Temir çağını bilen bir öğretmen veya profesör tarafından görülüp dil sürçmelerinin düzeltilmesi  gerekir.    2‐ Manas Destanı: Kırgız Türkleri'nin destanı olup Karahanlılar çağının hâtıralarını sakladığı söylen,  fakat bütün destanlar gibi birçok zamanın izlerini yansıtan bu büyük destandan seçmeler yapması  Prof. Abdülkadir İnan’a ısmarlanmıştı. Bu seçmeler "1000 Temel Eser" arasında yayınlanacaktı. Bu seri  durdurulduğuna göre bunu da Kültür Bakanlığının ele alması ve seçmeler şeklinde değil, tamamını  bastırması çok yerinde olur. Bugün bu destanı Abdülkadir İnan'dan daha iyi anlayıp mânâlandıracak  değil yalnız Türkiye'de, bütün dünyada, hatta Kırgız Türkleri arasında bile kimse yoktur. Yaşlı ve  gözleri pek iyi görmeyen Abdülkadir İnan’a yardımcılar bağlanarak bu ana eserin bir an önce  çıkarılması millî bir hizmet olacaktır.     3‐Eski Türk Yazıtları: Türk dilinin en eski yadigârları olan Yenisey ve Orkun yazıtlarının Prof. Caferoğlu  Ahmet’in toplu olarak ele almakta olduğunu yukarda söylemiştim. Bugün Türkiye'de bu işi ondan  daha ehliyetle yapacak kimse yoktur. Almanya'da da olsa olsa bir Von Gabain vardır. Büyük ve yorucu  www.atsizcilar.com    Sayfa 135 

  bir iş olan bu işte profesöre yardımcılar ve imkânlar sağlayarak en doğru şekilde basılması, Kültür  Bakanlığı'na şeref verecek büyük bir hizmet olacaktır.    4‐İstanbul iktisat Fakültesi Sosyoloji kürsüsünde bir Profesör Fındıkoğlu Z. Fahri vardır. Pek çok yayını  olan, fakat gösterişi sevmediği için gereğince tanınmayan bu profesör yıllardan beri Türkiye'nin sosyal  konuları üzerinde çalışmakta, türlü yayınlar yapmaktadır. Bir de Türkçe’de soyadlarının küçük addan  önce gelmesinin doğru olduğunu söyleyip bu uğurda hayli mücadele ettiği için Türkiye'de pek çok  kimse uydurma soyadlarının bırakıp "oğlu" ile biten gerçek soyadlarına dönmüşler, yani Fındıkoğlu bir  bakıma Türk hayatına büyük tesir yapmış kimsedir. Bir zamanlar da, hani şu Hasan Ali'nin Maarif  Vekili olduğu zamanlarda, bakanlığın başka işi kalmamış gibi, Hasan Âli, o zaman doçent olan  Fındıkoğlu'na resmî yazı göndererek soyadını başta kullanmamasını istemişti. Fındıkoğlu yıllardan beri  adlan ve soyadlarını toplayarak da bir etüt hazırlamaktadır. Bu konuda vardığı sonucun ilmî bir eser  halinde kendisinden istenmesi ve soyadı meselesinin tarihî seyri üzerinde bir eser yazmasının teklifi  çok yerinde olur. Bundan başka Fındıkoğlu, Türkiye'de Ziya Gökalp'ı en iyi bilen ilim adamıdır. Bu  konuda Türkçe ve Fransızca eserleri vardır. Türk sosyoloji tarihi bakımından Ziya Gökalp'ı yeniden ele  alarak bir eser yazdırılması millî kültürümüze ve Türk milliyetçiliğine en büyük hizmetlerden biri  olacaktır.    5‐ On iki ciltlik Türkiye Tarihi ile Türkiye'de ve dışarıda haklı bir şöhret kazanan Yılmaz Öztuna'nın  şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün hükümdar hanedanları hakkında hazırlanmış bir eseri vardır. Halil  Edhem'in "Düvel‐i İslâmiyye" adlı eseri nev'inden olan, fakat onun gibi yalnız İslâm sülâleleriyle  yetinmeyip diğer dinlerdeki sülâleleri de alan bu eser, tarih araştırmaları yapan herkes için başlıca  müracaat kitaplarından biri olacaktır. Kendisinden bu eserin alınarak, tabiî kendisinin nezaretinde  basılması pek büyük bir boşluğu dolduracak, Kültür Bakanlığı'na da adına yakışır bir görev yaptırmış  olacaktır.    * * *    Sayın Bakan! Kültür nisam takmaya Muhsin Ertuğrul gibi komünizmi göklere çıkarmış biriyle  başlamanız çok kötü tesir bıraktı. Bu bir indîlik, keyfilik, haksızlıktır. Türk kültürü tiyatro ile başlamaz.  Kültür; dil, din, tarih, gelenek, edebiyat, sanat, tören, giyim ve göreneklerin bütününden ibarettir ve  tiyatro yabancılardan gelen bir müessese olduğu gibi bugün millileşmiş diye kabul edilse bile en  sonralarda akla gelmesi gereken bir unsurdur. Niçin Karagöz ile Orta Oyunu aklınıza gelmiyor da önce  tiyatroyu düşünüyorsunuz? Neden aklınıza cirit, okçuluk, binicilik, kılıç gelmiyor da bale geliyor? Niçin  erkek oyunu olan Zeybeğe el atmıyorsunuz da kız oyunu olan baleye yöneliyorsunuz?    Konuşmalarınızda durmadan hümanizmadan bahsetmeniz Amerikan kültürüyle yetişmiş olmanızdan  mı doğuyor? Unutmayın ki kültürler hümanist değil, millîdir. Birbirinden hırsızlık da ederler. Meselâ  Yunanlılar bizim Karagözü, Bulgarlar yoğurdu çalarak Batıda kendi icatları diye göstermeye  çabalıyorlar.    Hümanist olmak kendisini başkalarıyla, başkalarını da kendisiyle eşit görmek, onu da kendi milleti  kadar sevmek, artık bir daha düşmanlık olmayacağına inanmak gibi bir hayaldir. Siz Moskof u ve  Yunanlı’yı da sever misiniz? Bunlarla bir daha savaşmayacağımıza yürekten inanıyor musunuz?  Japonya'da atom bombaları patlatan Amerikalıları insaniyetçi sayıyor musunuz? İnsanları ve milletleri  www.atsizcilar.com    Sayfa 136 

  hayvan gibi kullanan komünist ülkelerin "halk demokrasisi" teranelerinde bir zerrecik hakikat buluyor  musunuz? Hümanizmle afyonlaşmış bir milletin, saldırıya uğradığı zaman bir Çanakkale, hatta bir  Sakarya, hatta bir Kunuri Savaşı yapabileceğine güveniniz var mı? Birkaç saatime mal olarak hayatımı  birkaç saat kısaltan bu cevabımın da vaktiyle Demokrat Parti'ye verdiğim cevap gibi heba edilmemesi,  edilememesi için Ötüken'in zaten az olan sayfalarından birkaçını gasp ederek açıkça yayınlıyorum.  Bunu ehil kişilere göstererek doğru ise mucibince davranınız. Yalnız şu var: Millî duygu ile yazılmış bu  cevabımı inceleyeceklerin solcu, nurcu, halk partili, mason ve devşirme dölü olmamalarına dikkat  etmenizi, hattâ inceleteceğiniz kişilerin böylelerinden olup olmadıkları hakkında uzman olarak bize  danışmanızı saygılarımla rica ederim.    Ötüken, 1 Kasım 1971, Sayı: 12     

YORULANLAR 
   Bir yarış başladığı zaman, ilk anlarda bütün yarışçılar aynı hizada, aynı enerji ile koşarlar. Biraz sonra  bir takımın azıcık geride kaldığı görülür. Daha sonra yarışçıların önde, ortada, arkada, en geride olmak  üzere birkaç gruba ayrılması mukadderdir. Fakat henüz hiçbirisinde yılgınlık yoktur. Hatta zaman  geçtikçe arkadakilerden bazılarının öndekilerden bazılarını geçmesi, öndekilerden bazılarının da  kesilerek daha gerilere kalması olağandır.    Nihayet kritik anlar gelir. Mesafe uzamış, ciğerlerle kaslar yorulmuş, sinir gücü yıpranmıştır. Artık  bundan sonrası inanç, karakter ve şeref meselesidir.    Turlar birer birer atlandıkça koşucuların arasındaki mesafeler çoğalacaktır. Yorulanlar birer ikişer,  türlü bahanelerle yarışı bıraktıkları, onu şeref ve inanç meselesi yapanların ise yarışa devam ettikleri  görülecektir. Yarışanların arasında bazılarının pek bitkin olduğu, fakat karakterleri icabı yarışı  bırakmadıkları sezilecektir. Hatta bu bitkinler arasında, en ileride koşanlardan bazıları da vardır. Kimisi  de maddî gücü elvermediği için çok geride kalmış olmasına rağmen ruh ve inanç kuvvetiyle  yarışmaktadır.    Uzun yarışı bitirenler, başlayanlara göre oldukça azdır. Hatta bunlar arasında yarışı bitirdikten sonra  kalp durmasından ölenler de bulunabilir.    İpi ilk göğüsleyenlerle son göğüsleyen arasında bazen çok uzun zaman da bulunabilir. Fakat bu  sonuncular maddî olarak kaybettikleri yarışta şeref ve karakter mükâfatını kazanmışlardır.    * * *    Bütün yarışlar böyledir. Yarış başlarken pek neşeli olanların, büyük bir hızla ileriye atılıp ilk hamlede  diğerlerini geçenlerin, biraz sonra yorulup yarışı bıraktıkları çok görülmüştür.    Yarışı terk edenler arasında da karakter farkı vardır. Soluğunun tıkandığını, gücünün yetmediğini itiraf  eden yiğitler pek azdır. Çoğunluk yarış arkadaşlarında suç bulmak sevdasındadır. Bunlar, yarış 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 137 

  arkadaşları tarafından boyuna yollarının kesildiğini, kendilerine kasti çarpmalar yapıldığını, deparda  ötekilerin nizamsız olarak daha önce fırladıklarını söyler. Bunların aslı, faslı yoktur.    Dünya durdukça yarışlar böyle olacaktır. Kendisini ölçmeden yarışa katılan zayıflar, yarı yolda yarışı  bırakacak, sonra bir bahane uyduracaktır.    Mızıkçılık birçok insanların mayasıdır. Kendi kendisini eğitemeyen insanlar yaşlanıp kocasalar bile  mızıkçı çocuk olarak kalırlar. Mızıkçılık, kendi eksiğini ve başarısızlığını başkasına atmak hastalığıdır.    Kendisini atlet sanıp da yarışa giren kimse bu alandaki kabiliyetsizliğini bilmiyorsa ciddiyetten  yoksunmuş demektir.    Her yarış bir dâvadır. O dâvanın adamı olmak gerektir. Halterci ile güreşçinin koşuda işi ne? Onlar  koşuya elverişsiz gövde yapılarıyla yarışabilirler mi? Halter ve güreş de spor olduğu için onları yarış  sporu ile karıştırmak ne büyük gaflettir. Yük kaldırmak başka, koşmak başkadır. Ağırlık kaldıran adam  halterci olabilir. Fakat yarışçı... Asla!...    Yarışlar böyledir. Yarı yolda yorulup bırakanlar bulunur. Hatta yarısı terk etmeden önce yanındakine  çelme atanlar da bulunabilir. Bunlar olağandır.    Dünya durdukça yarışlar yapılacak ve onu şerefle bitirenler, az da olsa, daima bulunacaktır.    (1 Haziran 1964),     Ötüken, 15 Haziran 1964, Sayı: 6     

KURUCULAR MECLİSİ 
   1040 yılında kurulan "Batı Türkeli"nin yani Türkiye'nin cumhuriyet çağı gerçekten bir cumhuriyet  değildir. 14 Mayıs 1950'de gerçek bir cumhuriyet kurulmuş ve meşru bir hükümeti iş başına gelmişse  de bu hükümet, devlet idaresini gayrı‐meşru bir hükümetten devraldığı için büyük güçlükler içindedir.  Bu güçlükler yeni hükümetin beceriksizliğinden yahut işlerin çapraşıklığından değil, meşru hükümetin  gayrı meşru hükümete halef olmasından ve o gayrı meşru hükümeti meşru bir hükümetmiş gibi  saymasından doğuyor.    Cumhuriyet çağının birinci ve sonuncu Millet Meclisleri milletin isteği ile namuslu seçimlerle seçilmiş  kanunî meclislerdir. Diğerleri ise seçimle değil, diktatörlerin tâyini ile ahbap kayırmak, geçim  sağlamak, köle yetiştirmek için kurulmuş gayrı meşru meclislerdi. Bu meclislerde tek partinin adamları  oturur ve bu adamlar hep birden el kaldırır, yılda 200 kanunu ittifakla çıkarır, adam döver veya  öldürür, ırz ve namusa taarruz eder, saylavlık maaşından başka türlü yerlerden de kazanç sağlar ve  Türkiye'nin on yılda asırları aştığını, bütün milletleri geçtiğini söyleyerek millî mazimize  mukaddesatımıza söverlerdi.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 138 

  Sonradan bir evvelki Millet Meclisinde muhalif bir parti vardı. Fakat o meclis de meşru değildi. Çünkü  millet her yerde demokratlara oy verdiği halde gayrı meşru hükümet baskı ve hile ile reyleri kendi  adamlarına saydırarak çoğunluğu kazanmış ve dört yıl daha iktidarda kalmıştı. 1946 seçimlerinde  yapılan sahtekârlık sayesinde Ankara'dan seçilmeyen İsmet İnönü ve İstanbul'dan seçilmeyen Recep  Peker seçilmiş gibi gösterilerek başkan ve başbakan olmuşlar, fakat bütün dünyanın gördüğü bu  iğrenç sahtekârlık dolayısıyla İspanya ve Ürdün'den başka hiçbir yabancı hükümet tarafından tebrik  edilmemişlerdi.    Yeni demokrat hükümeti yorup yıpratacak en korkunç şey, gayrı meşru meclislerin çıkardığı  kanunlarla iş görmek mecburiyetinde olmasıdır. Kanun meşru bir anlaşmadır. Bir haydut çetesini  diktaları kanun yerine geçerse onu kanun diye yürüten topluluktan hayır gelmez. Halk Partisi  zamanındaki Türkiye'de ise bir Kölemenler hükümetinden başka bir şey yoktu. Çünkü Halk Partisi  kendi tüzüğünü anayasaya geçirmiş ve cam istediği zaman da anayasaya aykırı kanunlar çıkarmaktan  çekinmemiş, işkence anayasa ile yasak edildiği halde Halk Partisi zamanında yurttaşlara yapılan  işkence Bolşevik Moskofların memleketindeki işkencelerden hiç de aşağı kalmamıştır. Bunları görüp  bilen, şahit olan ve çeken bir insan sıfatıyla söylüyorum.    Bu duruma göre, meşru demokrat hükümetin gayrı meşru hükümet zamanında yapılan kanunlar  devleti idare etmeğe hakkı var mıdır, yok mudur? Bu hukukî konuyu erbabına bırakarak aklın ve  mantığı sesine kulak verirsek şu sonuca varırız:    Türkiye cumhuriyeti 1950 mayısında kurulmuştur.    Ondan önceki 1923‐1950 çağı gayrı meşru ve müstebit bir diktatörlük zamanıdır. Diktatörlüğü yapan  Halk Partisi, bilhassa onun ileri gelenleridir.    Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Müstakil Gurup gibi maskaralıklarla milletin ve dünyanın gözünü  boyamaya kalkan ve boyadık zannedecek kadar da zekâdan mahrum olan bu partinin yaptığı kanunlar  kanun olmak vasfına haiz değildir. Çünkü kanunları, millet tarafından namuslu seçimlerle seçilen  millet meclisleri yapar. Halbuki birinci ve sonuncusu müstesna, Millet Meclisleri namuslu seçimlerle  değil; tehditler, dalavereler ve emirlerle tâyin edilmiştir.    Halk Partisinin memlekete demokrasiyi bizzat verdiği hakkındaki iddia da boş ve gülünçtür.  Yabancılara karşı eşsiz bir aşağılık duygusuyla hareket eden Halk Partisi ve onun şefi, Amerikan ve  İngiliz elçilerinin ihtarları dolayısıyla demokrasiye razı olur görünmüş ve 1946 seçiminde 60 kadar  muhalif millet vekilinin çıkmasına göz yummuş, fakat ötekilerini yine tayin ve hileyle kendi  adamlarından yaptırmıştır.     1950 seçimlerinde Halk Partisi Doğu illerinde baskı ve vaktiyle astırdığı şeyhlerin oğullarından yardım  dilenme gibi aşağılıklara, Batıda para dağıtma ve vaid gibi küçüklüklere düşmekle beraber  söktüremeyip yenilmiş ve böylelikle meşru hükümet iş başına gelmiştir.    Fakat bu meşru hükümet gayrı meşru hükümetin yaptığı kanunlarla (!) iş görmek mecburiyetindedir.  Halbuki bütün bu kanunlar, hakikî, kanun olmadıktan başka, millet için değil, çetenin görüş ve  menfaatlerine göre hazırlanmıştır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 139 

    O halde ne yapmak lâzımdır.    Yapılacak şey şudur:    Dünya tarihinde eşi olmayan bir şekilde kan dökülmeden ve ihtilâl olmadan meşru bir hükümet gayrı  meşru bir hükümetin yerine geçmiştir. Bu yeni hükümet ihtilâlsiz iş başına geldiği için gayrı meşru  kanunları da ihtilâlsiz bir şekilde değiştirecektir. Bunun da başlangıcı yeni anayasayı hazırlamak  olmalı, bu anayasayı hazırlamak için de Kurucular Meclisi faaliyete geçmelidir.    Artık Kurucular Meclisinin nasıl seçileceği, anayasayı yalnız hazırlamakla mı iktifa edeceği, yoksa  hazırladıktan sonra milletin reyine mi arz edeceği meseleleri teferruatından ibarettir.    Yeni meşru hükümetin basan göstermek ve millete hizmet etmek için yapacağı ilk iş yeni anayasayı  hazırlayacak bir Kurucular Meclisini toplantıya çağırmaktan ibarettir.    Orkun, 1 Aralık 1950, Sayı: 9     

KOCA RAGIP PAŞA, HAŞMET VE FİTNAT HANIM 
   Osmanlı şairlerinin en büyüklerinden olan Koca Râgıp Paşa ile en ünlülerinden Haşmet ve kadın  şairlerimizin başında gelen Fitnat Hanım arasında bir takım latifeler yapıldığı rivayet olunur ve halk  arasında bu latifelerin muhtelif şekilleri tekrarlanır. Bu üç şair, çağdaş oldukları için aralarında böyle  lâtifler geçmiş olması pek muhtemeldir. Esasen halk arasında söylenen latifeler ne kadar mübalâğalı  ve yanlış olsalar da bir asılları olduğu muhakkaktır.     Üçü de Türk ırkına ve yüksek ailelere mensup ve İstanbullu olan bu şairlerin edebî değerleri üzerinde  duracak değilim. Hikemî gazelin en büyük üstadı olan ve mısraları darbımesel haline gelen Râgıp Paşa  (1699‐1673) şair, bilgin ve devlet adamı olarak pek mühim bir şahsiyettir. Muhtelif resmî vazifelerle  Van, Tebriz, Bağdat, Erzurum, İsakçı, Mısır, Aydın, Rakka ve Halep’te bulunmuş 1744'te vezir  olmuştur. Üçüncü Osman ve Üçüncü Mustafa devirlerinde iki defa sadrâzam olup devleti barış içinde  muvaffakiyetle idare etmiştir. Sultan Mustafa’nın kız kardeşi Saliha Sultanla evlenmiş olan Koca Râgıp  Paşanın dairesi, sadrazamlığı zamanında, bilginlerin ve şairlerin toplandığı yer olmuştu. Anadolu’da ve  Halep’te birçok hayratı olduğu gibi İstanbul'da, Koska'da da, bugün dahi mevcut olan güzel bir  kütüphane kurmuştur. Mezarı, kütüphanenin yanındadır. Râgıp Paşanın mükemmel bir hattat da  olduğunu üstat İbnülemin Mahmut Kemal Beyin himmetiyle neşrolunan "Tuhfe‐i Hattatın "den  öğreniyoruz.    Haşmet, Kazasker Abbas Efendinin oğludur. Müderrisliklerde bulunmuştu. Lâtifeciliği hiciv derecesine  vardığından 1762'de Bursa’ya sürgün gitti. Sonra Rodos’a gönderildi. 1769'da orada ölerek meşhur  Murat Reis'in türbesi yanına gömüldü.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 140 

  Asıl adı Zübeyde olan Fitnat Hanım ise Şeyhülislâm Mehmet Esat Efendinin kızı ve ilmiyeye mensup  Derviş Efendinin zevcesidir. 1780'de ölen Fitnat Hanım irticalen şiir söylemeğe kadirdi. Zarafeti  dolayısıyla devrin zarif şairi Koca Râgıp Paşa ile karşılıklı nükteler yapmış olması tabiidir.    Belki bazı letaif kitaplarında ve başka yerlerde bu üç şairin aralarında geçen nüktelere dair mevsuk ve  tarihî malûmat bulunabilir. Ben burada yalnız halk arasında şifahî olarak dolaşan rivayetleri  kaydedeceğim. Bu rivayetler birbirine karışmış ve hattâ bazılarının varyantları bile teşekkül etmiştir.  Bilhassa Koca Râgıp Paşa ile Haşmet, halk arasında, tıpkı Nasrettin Hoca, Bekri Mustafa, incili Çavuş ve  Bektaşi tipleri gibi mizah kahramanı haline gelmiştir. Hattâ bazen Bektaşi’ye isnat olunan hikâyelerin  bunlara mal edildiği vakidir. Halk bu üç şairi o kadar benimsemiştir ki bazı rivayetlerde Fitnat Hanım,  Koca Râgıp Paşanın zevcesi olarak gösterilmektedir.    Şimdiye kadar bu üçü arasında geçen latifelere dair yirmi kadar fıkra topladım. Fakat bunların çoğu  müstehcendir. Hattâ bazılarının müstehcen nüktelerinde, fazla olarak, bu şairlere yakışacak zekâ eseri  de yoktur. Bunların sonradan uydurma isnatlar olduğu muhakkaktır. Böylelerini bir tarafa bırakarak  neşrolunabilecek mahiyette olanlarını aşağıya sıralıyorum:    1) Boğaziçi’nin yüksekçe bir yerinde oturan Râgıp Paşa, sıcak bir yaz günü evine giderken yorulup bir  taşa oturmuş. Çok susamış olduğu için ötede oynayan çocukların birinden su istemiş. Sekiz dokuz  yaşlarında bir çocuk (müstakbel Haşmet) paşaya büyücek bir kâsenin içinde turşu suyu getirmiş. Paşa  içtikten sonra; "Oğlum, ben senden su istemiştim. Neden turşu suyu getirdin". Çocuk da cevaben:  "Annemin yaptığı lahana turşusuna sıçan düştü de gelene geçene dağıtıyoruz." deyince paşa öfke ile  kâseyi yere vurup kırmış. Çocuk ağlamaya başlamış. Paşa, çocuğun ağladığını görünce, biraz  yumuşayarak niçin ağladığını sormuş. Çocuk: "Elbette ağlarım ya. Köpeğimin kâsesini kırdın. Şimdi  ben ona neyle su vereceğim" demiş. Çocuğun zeki ve nüktedan olduğunu anlayan paşa onu yanına  almış.    2) Bir gün hanımı kızdıran Haşmet’i, paşa evinden kovmuş. Haşmet: "Peki amma, ben şimdi ne  yapayım" diye sorunca paşa "it sürü de para kazan" diye cevap vermiş. Haşmet çıkarak Boğaziçi  iskelelerinde yedekçiliğe başlamış. Bir gün Râgıp Paşa sadaret kayığı ile, sarayın bulunduğu iskeleye  yanaşmış. Yedekçilik sırası Haşmet’te olduğu için paşanın kayığını yedeğine alarak sürüp iskeleye  bağlamış. Paşa, Haşmet’i görüp tanıyınca: "Ne o Haşmet? Ne yapıyorsun" diye sormuş. Haşmet de:  "emriniz mucibince it sürüyorum paşa hazretleri" diye cevap vermiş.    3) Koca Râgıp Paşanın güzel bir halayığı varmış. Haşmet, Râgıp Paşaya misafir geldikçe bu halayık  kahve getirir, Haşmet de ona sulanırmış. Bir gün Haşmet yine Râgıp Paşa’ya misafir gelmiş. Zaten işin  farkında olan Koca Râgıp Paşa halayığı çağırarak yine kahve götürmesini, fakat çok naz ve işve yaparak  Haşmet sulandıkça parasını, değerli eşyasını ve en sonunda teslim olmak için dinini, imanını  istemesini tembih etmiş. Halayık, paşanın dediği gibi yaparak Haşmet’i bir bir soymuş. Nihayet halayık  demiş ki: "Ben sana teslim olurum amma cahil bir kızım; dinden, imandan haberim yok. Ölürsem  imansız gitmeyeyim. Bana dinini imanını ver!" Bunun üzerine Haşmet heyecanla ayağa kalkarak,  "Vallahi de yok, billahi de yok" demiş. Kapıdan dinlemekte olan Râgıp Paşa içeri girerek "Ne yaptın  Haşmet?" diye sorunca Haşmet: "Ne yapalım paşa hazretleri? Var desem onu da alacak. Onun için yok  dedim" demiş.    www.atsizcilar.com    Sayfa 141 

  4) Haşmet’i bir şehre kadı göndermişler. Bir müddet sonra dönüp gelmiş. Bir gün bir kalabalık bağırıp  çağırarak meydana çıkmışlar. Râgıp Paşa sormuş. Ahali: "Falan şehrin ahalisiyiz. Yolladığınız kadı bizi  soyup soğana çevirdi. Şikâyetçiyiz." demişler. Râgıp Paşa Haşmet’e bu nedir diye sorunca Haşmet:  "Paşam, merak etme, yalandır. Bu muhakkak beni sevmeyenlerin uydurduğu bir şeydir. Ben onları  öyle bir soyup soğana çevirdim ki İstanbul'a değil, bir saatlik yola gidecek halleri kalmadı" demiş.     5) Rakının yasak olduğu bir devirde Haşmet bir mezarlıkta bir kafatasıyla rakı içiyormuş. Kılık  değiştirerek gezen padişah onu görüp ne yapıyorsun deyince Haşmet irticalen şu beyti okumuş:    Ezelde câm‐ı Cemşîdi sifâle saymıyan serler     Felek sakisi destinde gezer peymânedir şimdi.     Padişah beyti mütemadiyen tekrarlatmaya başlayınca Haşmet’i bir korku almış ve belki beni idam  ettirir diye düşünerek padişahın ayaklarına kapanmış. Padişah: "Şair değil misiniz? Hepiniz korkak  olursunuz. Beyit çok hoşuma gittiği için her tekrarına bir altın verecektim. Kendin bu kadarla iktifa  ettin" demiş.    6) Koca Râgıp Paşa bütün vezirleri, ricali, maiyetindekileri çağırarak rüşvet almadıklarına dair yemin  teklif etmiş. Herkes yemin etmiş; yalnız Haşmet sesini çıkarmamış. Paşa niçin yemin etmediğini  sorunca Haşmet: "Paşam, beş dakika bekle. Bunlar çatlamazsa ben yemin ederim." demiş.    7) Türkiye ile İran arasındaki her türlü rekabet şiir ve edebiyat sahasında da devam ettiği için İran  elçilerini şiirle mat etmek de adetmiş. Yine bir Acem elçisinin geleceği sırada Râgıp Paşa onu  karşılamak için Fitnat Hanımı ve başka şairleri kayıkçı kılığına sokmuş. Kendisi de aynı kılığa girmiş.  Kayığa güzel bir nargile getirmiş. İran elçisi Üsküdar tarafından kayığa binmiş. Sandalcılar  kürek çekmeğe başlamışlar. Elçi bir yandan İstanbul’un güzelliğini seyreder, bir yandan da muhteşem  nargileyi çekiştirirmiş. Manzara ve nargile hoşuna gittiği için irticalen:    "Beni mest eyledi bu reffe (?)den çıkan sayha‐i af’af"    deyince, sandalcı kılığında olan Râgıp Paşa da derhal:    "Bu bir ab‐ı musaffadır sürer gam leşgerin saf saf"    diyerek elçiyi hayrette bırakmış.    8) Fitnat Hanım Kurban Bayramı için kurbanlık bir koyun alacakmış. Koyunları seyrederken tesadüfen  orada bulunan Râgıp Başa: "Arzu ederseniz kurbanınız ben olayım" demiş. (veya biri vasıtasıyla  dedirtmiş.) Fitnat Hânım dâ: "Teşekkür ederim. Bu yıl boynuzlu almayacağım." diye cevap vermiş.    9) Kapalı Çarşıdan Fitnat Hanımla hizmetçisi gidiyor, arkalarından da Koca Râgıp Paşa ile uşağı (veya  Haşmet) geliyormuş. Kocakarı soğuğu (berdel'acuz) zamanı olduğu için hava pek soğukmuş. Râgıp  Paşa, Fitnat Hanıma lâf atmak için: "Bu kocakarı da ortalığı dondurdu" demiş. Fitnat Hanım arkasını 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 142 

  dönmüş. Koca karı fırtınasından sonra gelen öküz fırtınasına (sitte‐i sevr) telmihen: "Arkasından da  öküz geliyor" demiş.    Bu halk rivayetlerinden çıkan netice her üç şairin de pek nüktedan ve şakacı olmalarından ibarettir.  Tarihî ve edebî vesikaların iyi bir incelenmesiyle bu şakalara ait tarihî malûmatın bulunması da ihtimal  dahilindedir. Üç şakacı şairimizin şakalarının ve nüktelerinin daha ziyade aydınlatılmasını, kendi de  büyük bir nüktedan olan, Türk tarihçilerinin reisi, üstat İbnülemin Mahmut Kemal Beyden bekleriz.    (11 Ağustos 1941, Maltepe),     Çınaraltı, 23 Ağustos 1941, Sayı: 3     

ÖĞRETMEN KIYIMI 
   Son iki üç yıldır gazetelerde görülen bu deyim, Millî Eğitim Bakanlığı'nın bazı öğretmenlere yer  değiştirmesi için kullanılmakta ve solcular yahut hükümet muhalifleri tarafından büyük bir haksızlık  olarak ele alınmaktadır.    Her Bakanlığın, kendi memurlarına yer değiştirmesi olağan bir iş ise de, yerlerinden alman  öğretmenler solcu güruhuna mensup olunca sol basın, âdetleri üzere, habbeyi kubbe yaparak feryadı  basmakta, bunu bir haksızlık, adaletsizlik, keyfîlik ve nihayet öğretmen kıyımı sayıp işin içinden  çıkmaktadırlar.    Bu yaygın "kıyım" feryadına Ana Muhalefet Partisi Başkanı İsmet İnönü de karıştı ve bir demecinde  "bunlar öğretmenlerle fazla uğraşmaya başladılar" diyerek Bakanlığın davranışını tasvip etmediğini  açıkladı.    Onların deyimiyle söyleyelim, kıyılan öğretmenlerden bir takımı solcu propagandadan, bazıları  öğrencilerine karşı ahlâk dışı davranıştan, birkaçı da yetersizlikten dolayı görevlerinden alınmışlardır.  Bunu yetkililer belirttiler.    "Öğretmen kıyımı" nazariyecilerine göre demek ki bir öğretmen, derslerinde alabildiğine "özgür"  olacak, "Nâzım Baba"yı övecek, ne kadar solak varsa onların reklâmım yapacak, milliyetçilik aleyhinde  bulunacak, sonra yerinden oynatılınca bunun adı "öğretmen kıyımı" olacak. Şahane mantık!.. Bu  kadarını, asrî Çin peygamberi Mao bile düşünememiştir.    Ne makule oldukları, kime uşaklık ettikleri bilinen solcu yazarlarla, suç işlediği için işinden oynatılan  solcu öğretmenleri şöyle bir tarafa bırakarak Türkiye'deki ılımlı solculuğun ağababası olan İsmet  İnönü'ye gelelim: Demokrasinin bu bir numaralı kahramanı, birkaç ay önce Üniversitenin solcu  öğrenciler tarafından işgalini bile haklı gören bu hürriyet havarisi, mevcut hafızasını yoklayarak şöyle  biraz gerilere doğru giderse herhalde utanma duygusu kendisini güç duruma sokarak yüzünü  kızartacak, verecek cevap bulamadığı her zamanda yaptığı gibi susmakla meseleyi savuşturmak  isteyecektir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 143 

  Biraz geriler dediğim tarih 1944‐1945 yılları ve o zamanın mühim tarihî olayı da Türkçüler davasıdır.  Yerleri değiştirilen, fakat meslek ve maaşlarından mahrum edilmeyen bugünkü kıyılan öğretmenlere  karşı, ki hepsi birer suçla bu işleme tâbi tutulmuştur. 1944'te birçok öğretmen hiçbir suçlan olmadığı  halde mevkîlerinden, maaşlarından ve hürriyetlerinden mahrum edilmişler, aylarca, bazıları bir buçuk  yıl tutuklu kalmışlar, sonunda hiçbir suçlan olmadığı Sıkı Yönetim Mahkemesince anlaşılarak beraat  etmişlerdir.    Yerleri değiştirilen ilkokul öğretmenlerine karşı pek şefkatli ve merhametli olan İsmet İnönü, 1944'te  suçsuz öğretmenleri "fâsid öğretmen" diye 19 Mayıs nutkunda damgalamış, bu öğretmenlerin  hücrelerde, tabutluklarda, yeraltı odalarında ıstırap çekmelerine seyirci kalmıştır.    Hem de o öğretmenlerin hepsi yüksek öğretmenlerdi.    Bir tanesi Türk Tarihi Profesörü Zeki Velidî Togan'dı. Milletlerarası ünü olan bir bilgindi.     Bir tanesi merhum Hüseyin Namık Orkun'du. Ankara Eğitim Enstitüsü ve Polis Koleji tarih  öğretmeniydi.     Bir tanesi Edebiyat Öğretmeni Orhan Saik Gökyay'dı. O sırada Ankara Konservatuarı müdürlüğünde  bulunuyor ve kendisi de viyolonselist olan İsmet İnönü tarafından sık sık ziyaret ediliyordu.    Bir tanesi Edebiyat Öğretmeni Nejdet Sançar'dı. Balıkesir Lisesi Edebiyat Öğretmeniydi.    Bir tanesi bendim: Boğaziçi Lisesi Edebiyat Öğretmeniydim.    Bir tanesi Bedriye Atsız'dı. Erenköy Kız Lisesi Tarih Öğretmeniydi.    Bunların dışında bir de tutuklanmayarak yalnız Bakanlık emrine alınan Reşide Sançar vardı ki o da  Balıkesir Lisesi Fizik‐Kimya Öğretmeniydi.    Bu yedi öğretmene karşı yapılan muamele kıyıcılık değildir; normaldir. Ama bir öğretmen solcu olur  da solculuk propagandasından veya ahlâksızlığından dolayı başka yere gönderilirse işte o zaman onun  adı öğretmen kıyımı oluverir.    İsmet İnönü 1944'te Türkçülere karşı yapılan kıyıcılıktan dolayı tarziye vermek büyüklüğünü hâlâ  gösterememiştir. Zaten kendisinden böyle bir büyüklük bekleyen de yoktur. Fakat herkesin hafızadan  mahrum olmadığını, dünü çok iyi hatırlayanlar bulunduğunu asla unutmamalıdır. Kendi geçmişiyle  çelişerek vaktiyle yaptığı haksızlıkları yapılmamış farz edip bugün hak dâvacılığı rolüne çıkarsa işte o  zaman kendisine mazi hatırlatılır ve bu hatırlatış sert bir şamar gibi insanın yüzünde şaklar.    Öğretmenlik çok mühim meslektir. Bir milleti şu veya bu yöne çevirenler öğretmenlerdir. On  Dokuzuncu Yüzyıldaki İngiliz imparatorluğu öğretmenlerin eseri olduğu gibi iki cihan savaşının sözde  galip, hakikatte rezil olmuş Fransa'sı da Fransa'yı çökertmek için karar vermiş olan sosyalist  öğretmenlerin marifetidir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 144 

  Türkiye, nüfusunun hızla artmasına rağmen düşman milletlerden az nüfuslu, endüstri bakımından  henüz oldukça geri, çözülmedik pek çok dâvası bulunan bir devlettir. Madde yönünden olan bu  açığımızı ancak mânevî‐ahlâkî kuvvetimizle kapatacağız. Bundan dolayıdır ki, Türkiye'de savaş  aleyhtarlığı yapmak, askerliğe ve milliyetçiliğe düşmanlık etmek vatan ihanetidir. Teknik geri olunca  ruh üstün olacak, Çanakkale ve Sakarya'daki askerî zihniyet hüküm sürecek, beynelmilelcilik değil,  milliyetçilik yürürlükte olacak, ancak bu sayede varlığımızı koruyabileceğiz.    Bu basit gerçek ortada iken "insaniyet" maskesi altında milletin savunma gücünü baltalayan  davranışlarda bulundukları yetkililer tarafından açıklanan birkaç öğretmenin yer değiştirmesine  öğretmen kıyımı demek Acem mübalağasını da geçen bir güldürücülükten başka bir şey değildir.    Bu memleketteki öğretmen kıyımı 1944'te yapıldı, gitti. Bugün kıyılanlar ne hapse girmiş, ne maaşları  kesilmiş, ne de meslekten veya işten çıkarılmışlardır. O halde bu çıfıt yaygarası ne?    Bir öğretmen, bir numaralı Vatan Haini Nâzım Hikmeti övüyor, eserlerini okuyor veya tavsiye ediyorsa  o öğretmen elbette ceza görecektir.    Vatan hainlerinin millî kahraman gibi gösterildiği çok komik bir çağda yaşıyoruz. Teknik bu kadar  ilerler, insanlar atom ve gök çağına girerken acaba bu yandan da şuurlarını mı kaybediyorlar? Yoksa  savaşlar, gürültüler, propagandalar, kıskançlıklar dolayısı ile haysiyet ve şeref duyguları büsbütün yok  oldu da şirretlik ve yalanda hiçbir sakınca görülmüyor mu?    Millî Eğitim Bakanlığı şu zavallı kıyılan öğretmenlerin kimler olduğunu, hangi et kıyması makinelerinde  hangi sebeplerden dolayı kıyıldığını tafsilâtı ile açıklamalı, radyolarda ve gazetelerde ilân etmeli ve  bunu bir defa değil, birçok defa yapmalıdır. Sosyalist kafalara hiçbir gerçek bir seferde dank etmediği  için beyinlerine çakılıncaya kadar bunlar tekrarlanmalı, kamuoyu da Bakanlığı haksız görmek  gafletinden kurtarılmalıdır.     İşin aslına bakılırsa bu memlekete, kıymamak için, gerçekten bir öğretmen kıyımına ihtiyaç vardır.  Cahil, değersiz, menfi, millî menfaat aleyhtarı ne kadar öğretmen varsa meslekten çıkarılmalı,  Türkiye'nin de yarınki herhangi bir buhranlı anda Çekoslovakya durumuna düşmemesi için yarının  büyüklerini büyüklük duygusu ve milliyet sevgisi içinde hazırlayacak kırattaki öğretmenlerden gayrisi,  gözünün yaşma bakmadan, kaldırılıp atılmalıdır.    Anayasa engeldir diyeceksiniz. Anayasa, yarınımızı tehdit eden memurları tasfiyeye engelse ve bunu  düzeltmenin kanunî ve hukukî yolları yoksa, o halde buyurun:    Er Kişi Niyetine!..    Ötüken, Şubat 1969, Sayı: 2 (62)            www.atsizcilar.com    Sayfa 145 

 

AMERİKALILAR AYA GİDERKEN 
   Buna Yirminci Yüzyılın en büyük macerası diyorlar. Aya gitmek aslında bilim ve tekniğin göz  kamaştırıcı bir zaferi olmakla beraber, bu zaferin insanlığa neler getireceği bilinmediği için macera  demekte de yanlış olmasa gerektir. Aya yerleşme üstünlüğü sayesinde dünyaya hâkim olma isteğinin  doğması, bu istek sonunda dünyanın görülmedik bir sertlikteki Üçüncü Cihan Savaşına sürüklenmesi,  dilek ve hedeflerdeki ağırlıkla orantılı bir "yok etme" boğuşmasının olması, sonunda da insanlığın  büyük ölçüde kazınarak dünyanın ilkçağdaki, hatta daha gerilerdeki durumuna düşmesi hiç de  imkânsız değildir. Yahut aydan getirilecek bilinmedik bir virüsün dünya tıbbını altüst ederek insanlara  onulmaz bir hastalık aşılaması sonunda, çok dayanıklı bazı vahşiler dışında bütün insanları öldürmesi  de pekâlâ mümkündür.    Aslına bakılırsa, insanlık için henüz atom çağında, füze çağında, uzay çağında demek bile  mübalağalıdır. İnsanlığın seviyesi malûm. Bir Şilili avukatın kendi ülkesinin kanunlarına dayanarak ayın  tapusunu alıp resmen tescil ettirmesi, bir Perulu'nun da insanlar Tanrı'nın işine karışmaya başladı diye  intihar etmesi düşündürücü birer hâdisedir. Üç milyar insan arasında beş on bin kişinin aya gitme  tekniğine sahip çıkması büyük insan yığının daha hâlâ çok geri olmasına engel değildir. Bu insanlardan  bazıları üçe kadar saymasını bilir, bazıları hâlâ madenden habersiz yaşarken, büyük çoğunluk okuma  yazma bilmezken bazı insanların aya gitmesindeki şerefi beşeriyete mal etmek şüphesiz tamamıyla  yanlıştır. Bu bakımdan Süleyman Demirel'in "Aya gitme şerefi bütün insanlığındır" demesi lâf ü  güzâftan ibarettir. Aya gitmek şerefi tamamıyla Amerikalılar’a aittir. Daha doğrusu Amerikalılar'a  kaçan Alman bilginleriyle Ruslar'ın kaçırdığı Alman bilginlerine aittir.    16 Temmuzdan beri bütün insanların aya gidişle ilgili olduğu hakkındaki haberleri de başka yönden  değerlendirmek lâzımdır. İnsanlar büyük cinayetler, seks rezaletleri ve gangster olayları ile de ilgilidir.  Hatta futbol maçı ile daha çok ilgilenirler. Amerikalılar, insan zekâsının en üstün eserim ortaya  koyarken biraz güneylerindeki iki haydut cumhuriyeti, yani Salvador'la Honduras bir futbol maçı  yüzünden savaşa tutuştular. Bizde yine top yüzünden Bursa ile Eskişehir, Kayseri ile Sivas, Kırıkkale ile  Tarsus arasında geçen budalalık dramları meğer zekâ şaheseriymiş. Şu devletlere bakın: Futbol maçı  yüzünden çarpışıyorlar.    İşte böyle bir dünyada aya gidiş çok erken yapılmış bir denemeden başka bir şey değildir ve şüphesiz  vaktinden önce yapılan bütün işlerin mukadder sonucunu bu da verecektir..    İnsanlar daha üstünde yaşadıkları dünyayı bile bilmiyorlar. Yer yuvarlığının merkezine yaklaşmaktan,  denizlerin dibine inmekten henüz çok uzaktayız. Dünyanın bazı bölgelerine daha insan girememiştir.  Kar Adamı'nın ne olduğu belli değildir. Hastalıkların hepsi yenilmemiştir. Kanser, insanlığın başını  yiyen korkunç bir afet olmakta devam ediyor. Bu bakımdan insanlığın görünüşü bir sefalet  manzarasından başka bir şey olmamakla beraber insanlar aya gidecektir. Aya gitmek için bütün  insanların belirli bir kültür seviyesine gelmesini beklemeye lüzum ve imkân yoktur.    İnsanlığı bütün olarak bir yana bırakıp da yalnız Amerika'yı düşünsek bile bu teşebbüs yine de  bugünkü Amerika'nın seviyesinden çok ileri bir davranıştır. Amerika'da henüz okuma bilmeyen  insanlar vardır. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olduğu halde bir çok vatandaşının yoksulluk  içinde yaşadığını kendi Cumhurbaşkanları söyledi. Hele Zencilerin durumu "acıklı" kelimesiyle ifade  www.atsizcilar.com    Sayfa 146 

  olunabilir. Böyle olduğu halde Amerika aya gidiyor ve aya gitmek için harcadığı milyarları kendi yoksul  yurttaşlarını yükseltmek için kullanmayı aklına getiremiyor.    Uzay yarışında Moskofların durumu büsbütün ilgi çekicidir. Sovyetler ülkesi iktisadî refah bakımından  oldukça geridir. Amerika ile aşık atamaz. Fakat 240 milyon vatandaşının sıkıntısı, yoksulluğu ve hatta  sefaleti bahasına da olsa uzay için milyarlar sarf etmekten geri kalmıyor ve Amerika'yı bir adım  gerisinden takip edebiliyor.    Biz daha çok gerilerdeyiz. Fakat bizim de bunlara benzer bir tutumumuz yok değil. Ülkemizin bugünkü  ciddî durumu içinde bir de milyarlar harcayarak opera ve Boğaz Köprüsü gibi, ilk bakışta lüks intibaı  veren bazı işlerden geri kalmıyoruz.    Bu davranışlar bize Turancılığı düşündürüyor. Şu bakımdan düşündürüyor: Turancılık ülküsüne karşı  olanların ileri sürdükleri başlıca sebep Türkiye'nin kalkınmamış olmasıdır. Anadolu zenginleşip  gelişmeden gözlerimizi dışarıya çevirmek zararlı bir maceradır diyorlar.    Gözlerimizi öteki Türkler'e çevirmek için Anadolu'nun meselâ bir İsveç seviyesine ulaşmasını  bekleyecek olursak Turancılığa şimdiden veda etmek gerekecektir. Bu bekleyiş hem Türkiye  Türkleri’ni dinamik bir güçten alıkoyacak, hem de Türkler’i ümitsizliğe düşürecek, hem de zaman  kaybettirerek karşı tarafın daha hazırlıklı hale gelmesini sağlayacaktır. Millî hayatta, devletlerarası  hayatta çok defa bir basamak aşılmadan daha sonraki basamağa tırmanılır. Ülkülerin uysallığa,  ihtiyatlılığa tahammülü yoktur, inanmış topluluklar ihtiyatsızlıktan doğan tehlikeyi gidermesini bilir.  Maraton koşusu yapan atlet kalbinin duracağını düşünmez. Düşünürse koşamaz.    Amerikalılar'ın aya inmesi, hele indikten sonar geri dönebilmesi büyük bir zafer olmuştur. Bütün  dünya bu yolculuğu takip ederken 750 milyonluk koca Çin'in habersizliği ayrıca üzerinde durulmağa  değer ibretli bir hâdisedir. Çin'deki Mao idaresinin nasıl karanlık bir nesne olduğunu anlamak için  güzel bir fırsattır. Mao'yu matah sanıp da Türkiye'de Maoculuk yapmak isteyen eşeklere ihtardır.  Tabiî, aralıksız anırmaları sırasında bu ihtarı duyarlarsa..    Amerikalılar (gerçekte Almanlar) aya insan, Moskoflar (gerçekte yine Almanlar) araç indirirken  Türkiye'nin durumu nedir? Hayat gitgide daha merhametsiz bir hal alırken, geri kalmış olanlara tarih  asla acımayacakken Türkler ne yapıyor? Görünüşte Türkiye bir kalkınma çabalaması içindedir. Bir  şeyler yapıldığı da inkâr olunamaz. Fakat bir de madalyonun öteki yüzü var ki hiç de iç açıcı değildir.  Parti didişmelerinin parçaladığı bir millet, Anayasanın getirdiği aşırı hürriyetleri kötüye kullanan  psikopatlarla hainlerin bozgunculuğu, ülkü yokluğunun yarattığı hayvanî kazanç hırsı ve çıkarcılık, zekâ  kıtlığından doğduğu belli olan türlü türlü işler, düşünceler, hareketler..    Parti hayatı bütün memleketlerde mübalâğa ve mugalâta ile doludur. Bizim gibi buna yeni alışan  memleketlerde ise baştan beri bir edebiyattan ibarettir. Hiçbir parti şimdiye kadar bir tek başarısızlığı  söylemiş değildir. İktidarda bulunan partilere bakarsanız bütün hayatları zaferlerle süslüdür. İsmet  İnönü’nün başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı zamanlarında hep "feyizli eser"lerden bahsederdi. Bu  "feyizli" kelimesi onun çok sevdiği bir "sözcük"tü. Demiryolunun her yeni istasyona varışında  şampanyalar açılarak büyük törenlerde feyizli eserlerden bahsedilirdi. Adnan Menderes'in dilinden 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 147 

  düşmeyen laf "görülmemiş kalkınma" ve "şantiye haline gelmiş memleket"ti. Demirel "büyük ve  müreffeh Türkiye" den başka bir şey söylemiyor.    Üçünün zamanında da ilerlemeler ve kalkınmalar olduğu muhakkaktır. Fakat bunlar asla ihtiyaç  nispetinde olmamış, asla övünülecek bir raddeye varamamıştır. Hepsi de başarılarını mübalâğalı  şekilde anlatmışlar ve göz boyamak istemişlerdir. Bunun sebebi millî şuurdan mahrumiyetleridir.  "Millet", "vatan", "Türkiye" kelimelerini bol bol kullanmak millî şuurun işareti değildir. Bir memlekete  fabrika ve yol yapmak, hatta birçok yüksek okullar açmak da millî şuurun işi değil, ilerleyen zamanın  gereğidir. Fabrika ile yol ve okulu, bir ülkeye istilâ eden sömürgeci yabancılar da yapar. İngilizler'in  Hindistan ve Pakistan'da yaptığı gibi...    Millî kalkınma ise endüstriden önce manevî güçle olur. Bizdeki hükümetler manevî kalkınma diye  birşey olacağını hatırlarının köşesine bile getirmemiştir. Türk Ocağı'nı kaldırıp Halkevi'ni açmak,  Türkçüleri sıkıyönetim mahkemesine verip Köy Enstitüleri'ni kurmak, Milliyetçiler Derneği'ni kapatıp  Millî Güç denen Zümrüdü‐Anka kuşunu ortaya koymakla millî şuur değil ancak millî şuursuzluk  kuvvetlenebilirdi. Nitekim öyle olmuştur.    Gösteriş, insanları da, milletleri de aldatır. Türk milletinin temel dâvaları ise gösterişlerin dışında  durmaktadır.    Bugün kalkınmak, ilerlemek ve yükselmek için iki şeye ihtiyacımız vardır: Biri manevî kalkınmayı  sağlayacak olan millî ülkü ve gelenek, ikincisi maddî kalkınmayı sağlayacak olan bilim ve teknik...    Yalnız ikincisiyle hiçbir fayda sağlanamayacağını Birinci Cihan Savaşından sonraki tarihî hadiseler  gösterdi. Nasıl bir çocuk büyürken hem gövdesi, hem de aklî melekeleri gelişir ve bu ikisi dengeli bir  şekilde ilerlerse bir milletin büyümesi demek olan kalkınmasında da ülkü ve madde beraberce aynı  rolü oynayacaktır.    Bizim bir ırk sağlığı meselemiz var. 12 yaşına kadar olan çocuklar arasında 300.000‐600.000 geri zekâlı  bulunduğunu psikiyatri uzmanları söylediler. Bunun mânâsı, bütün memlekette bir milyon geri zekâlı  var demektir ki 32 milyon nüfusa göre korkunç bir rakamdır. Geri zekâlılara kıt zekâlı normalleri de  eklerseniz memleketin beyin haritasını elde etmiş olursunuz. Bununla, sebepleri bir türlü  anlaşılmayan birçok davranışın gerçek mânâsı ortaya çıkmaktadır.    1965 istatistiklerine göre Türkiye'de 380.000 sakat vardır ve bunların ancak % 28'i doğuştan sakattır.  Demek ki % 72'si kültürsüzlük, zekâsızlık ve iptidaîliğin kurbanıdır.    Buna kimsesiz ve bakıma muhtaç çocuklar davasını, şehirlerdeki insanların sinirlerini yıpratan gürültü,  toz, egzoz gazı, kalorifer kurumu gibi dertleri eklerseniz yarınımızın çekirdeği demek olan ırk sağlığı  konusundaki durumumuz ortaya çıkar. Baraj, fabrika ve yol yapılırken onlardan faydalanacak olan  insanların ruhî, zihnî ve somatik meselelerine aldırış edilmezse milyarlar heba edilmiş olur. Çünkü en  değerli sermayemiz insandır.    Mühim bir meselemiz de vatanımızı çirkin bir yığıntı haline getirmemizdir. Ormanların tahribiyle her  yıl milyonlarca ton toprak denize dökülürken, plânsız şehirler ağaçtan yani nefes almak imkânından  www.atsizcilar.com    Sayfa 148 

  mahrum beton yığınları haline gelirken, millî anıt diye bir takım kübik ve komik eserler şuraya buraya  dikilirken bu ülkede yaşayan insanlarda estetik duygu diye bir şey kalmayacağı muhakkaktır.    En baştaki meselemiz ise Türk milletinin millî bir ülkü ile güçlendirilmesidir. Millî ülkü Turancılıktır. Bir  topluluğu canlandıran, dinamik hale getiren, ona mucizeler yaptıran şey inançtır. Milletlerin inancı  millî ülkülerdir. Millî ülkü olmadıktan sonra senin dev fabrikaların, asma köprülerin, Marmara  genişliğindeki barajların beş para etmez. Millî ülküsü olan bodur bir güruh gelip onları alır.    Kalkınmak kendine güvenmekle, büyüklük duygusuyla, kahramanlıkla olur. Bunlar için de millî şuur  lâzımdır. Senin Selçuklu ve Osmanlı eserlerin yıkılırken Roma'nın, Bizans'ın, Hitit'in kalıntılarını  onarmaya çalışmak millî şuursuzluğun belirtisidir. Millî şuuru olan toplum turist getirip para  kazanacağım diye Efes'te maskaralık etmez.    Millî ruhu ayakta tutmak için o ruhu yıkmak isteyenlere karşı kanunî müeyyideler de lâzımdır. Bugün  memlekette Türkçülüğe karşı cephe alan, millî sembol olan Bozkurt’u, bozkurtçuluğu aşağı görmek  isteyen soysuzlar türemiştir. "Sosyal" kelimesinin arkasına sığınarak Lenin'i, Stalin'i, Mao'yu,  Hoşiminh'i öven ve bunu fikir özgürlüğü adına yapan vatan hainleri peyda olmuştur. Bu soysuzlar  okullara ve üniversitelere kadar sızmıştır. Türk gençliğinin şöyle ülkücü, böyle yüksek yetiştiği  hakkında nutuklar verirken onlara zehirli telkinler yapacak satılıkları görevde tutmak akıl ve iz'an dışı  bir davranıştır.    Amerikalılar aya inerken Türkiye'nin durumu bir âlem!..    Ne hazırlığımız var? Çekmece'deki atom reaktöründen yarını düşünerek bir takım ön çalışmalarla  faydalanabiliyor muyuz? Füze ve roket için şimdilik küçük ve mütevazı bir merkez kurmak aklımızdan  geçiyor mu?    Yoksa hâlâ sadece liman, yol ve baraj sevdasında mıyız? Bu barajları hava saldırısına karşı korumak  için ne gibi tedbirler alınıyor?    Asla ümitsizliğe kapılmamalıyız. En korkunç badirelerden geçmiş bir ırkız. Millî ülküye sarılmak bize en  büyük güçlükleri aşmak kuvvetini verecektir. Şunu da bilmeliyiz ki Turan ülküsünü gerçekleştirmek bu  memleketteki bazı satılmışlarla ahmakları adam etmekten çok daha kolaydır.    Ötüken, 1969, Sayı: 8(68)     

OTORİTE 
   Cumhuriyetle idare olunan memleketlerin birçoğunda devlet başkanının pek az yetkisi vardır.  Buhranlı zamanlarda Millet Meclisini feshederek seçime gitmek, yahut başbakanı görevinden geri  çekmek gibi bir kuvveti yoktur.    Türkiye'de de durum aşağı yukarı böyledir. Cumhurbaşkanının en mühim fonksiyonu başbakanı  seçmekten ibarettir. Tabiî o da Meclisinin oyundan geçmek suretiyle değer kazanır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 149 

  Anayasalarda devlet başkanlarının yetkilerini son derece kısmak, geçmişteki bazı olayların doğurduğu  korkunun neticesidir. Devlet başkanının sözü fazla geçerse diktatörlük olur endişesiyle yetkiler  sınırlandırılmıştır.    Fakat devlet başkanından alınan yetkilerin korkulan sonuçlarına bu sefer başbakanlar veya partiler  sahip çıkmaktadır. Bir memlekette diktatörlük olacaksa diktatörün cumhurbaşkanı veya başbakan  olması arasında hiçbir fark olamaz.    Buna karşılık bazı devletlerde devlet başkanının büyük kanunî yetkileri vardır. Tipik örneğini Amerika  Birleşik Devletlerinde gördüğümüz bu sisteme "başkanlık sistemi" denilmekte ve Amerika  Cumhurbaşkanı aynı zamanda başbakanlık görevini de uhdesinde tutmaktadır.    Mantıkî olarak bir devletin en nüfuzlu ve otoriter şahsiyetinin devlet başkanı yani kral veya  cumhurbaşkanı olması icap eder. Otoriteyi ondan alarak daha aşağı kademedekilere veya top yekûn  bir partiye vermekte elbette isabet vardır denilemez. Bizim anayasamızda bir cumhurbaşkanının iki  defa seçilmesi önlenmiştir. Aradan bir seçim devresi geçtikten sonra tekrar seçilmesine ise cevaz  verilmiştir. Bununla aralıksız 14 yıl devlet başkanlığında kalacak şahsın, otoritesini çoğaltarak  diktatörlüğe kayması önlenmek istenmiştir. Fakat bir partinin üst üste kazanacağı seçimde 16 yıl  memleket kaderine hâkim olması ve bu 16 yılda aynı şahsın başbakanlıkta kalması sakıncalı  görülmemiştir.    Millet bir partiyi 16 yıl başta tutmak istediği gibi bir şahsı da pek âlâ 14 yıl devlet başında görmek  isteyebilir. Demek ki anayasanın bu hükümlerinde millet arzusunu kısıtlayan bir özellik vardır.    Acaba bir parti veya bir şahıs, anayasanın bu maddesinin, yani bir kişinin üst üste iki defa  cumhurbaşkanı olamaması hakkındaki maddesinin anayasaya aykırı olduğunu ileri sürerek Anayasa  Mahkemesine başvurursa nasıl bir sonuç alır? Bu, cidden meraka değer bir konudur.    "Türk devlet başkanları ikinci defa da seçilebilmeli, fakat ikinci devre yedi yıl değil de dört veya üç yıl  olmalıdır" dersem bunu anayasa profesörlerinden bazılarının kabul edebileceği umulur. Fakat  cumhurbaşkanlarının yetkilerinin çoğaltılması teklifine şiddetle karşı koyacakları muhakkaktır.    Otorite, disiplini sağlayan baş faktördür. Disiplin ise gelişmenin, sonuç almanın, büyümenin,  ilerlemenin, medeniyetin şartıdır. Türkiye'nin geçirdiği son siyasî buhranda devlet başkanının işe  karışması olmasaydı yatışma bu kadar çabuk olmayacaktı.Belki de çok tatsız olayları önleyen bu  karışmayı bazı mebuslar anayasaya aykırı buldular. Peki ama bir cumhurbaşkanının görevi yalnız  başbakanı seçmek, elçileri kabul etmek ve kanunlara imza atmak mıdır?    Cumhurbaşkanının asıl görevinin yüksek hakemlik olduğunu söyleyenler de çıktı. Yüksek hakemlik için  bir devletin başında bulunmaya ihtiyaç yoktur. Kavga eden partiler veya gruplar kendi istekleriyle her  zaman bir hakem bulabilirler. Anlaşamamanın konusu çok defa hukuk ve kanun meseleleri olduğu için  bu hakem bir hukuk profesörü olabilir. Türk devletinin başkanları ise daha başka ve hayatî konularda  aracılık ve yatıştırıcılık yetkisini taşımalıdır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 150 

  Anayasa değişikliğinin 1969 Ekim’indeki seçimlerden sonra söz konusu edileceği anlaşılıyor. Bu  değişiklik yapılırken şimdiye kadar edinilen tecrübelerden de faydalanarak anayasanın diğer yönlerini  de düzeltmek çok yerinde bir davranış olur.    Bu arada devlet başkanlarının kanunî yetkilerini çoğaltmak, iki defa seçilmelerini sağlamak sözün  kısası Türk milletinin alışık olduğu ve özlediği kanunî otoriter getirmek, Türkiye'nin hızla sürüklendiği  anarşi yollarını kapamak için tedbirdir.    Şüphesiz bu düşünce ve teklife solcular saldıracaktır. Hani özledikleri ve taklit etmek istedikleri  rejimlerde devlet başkanlarının protokolde ancak üçüncü sırayı işgal ettiği, parti genel sekreterinin  devlet diktatörü olduğu grev, yürüyüş, muhalefet, itiraz haklarından her birinin en aşağı hapis ve  sürgünle karşılık gördüğü solcular.    Onları şimdilik kendi yüksek felsefeleriyle bir tarafa bırakarak aklı başında olanları bu konu üzerinde  dinlemek: Hukuk, sosyoloji ve tarih bilginlerinin düşüncelerini öğrensek, herhalde, daha sağlam bir  millî temele oturmak bakımından çok hayırlı olur.    Ötüken, Kasım 1969, Sayı: 11 (71)     

BİR MİLLET NASIL ÇÖKERTİLİR? 
   Milletlerin asıl kuvvetinin ruh ve inanç gücü olduğunu artık herkes öğrendi. Bundan dolayıdır ki şimdi,  çökertilmek isten milletlerin manevî yönüne saldırılıyor.    Bu taktiğin en düşündürücü örneği Sovyetler Birliği'ndeki Türkler’dir. "Milletlere istiklâl, insanlara  hürriyet" yalanıyla iş başına gelen komünistler, yerlerini berkittikten sonra ilk iş olarak  imparatorluklarındaki yabancı milletleri, özellikle Türkler’i çökertmek yoluna girdiler.    Çarlık zamanında tek alfabe ve tek edebî dili olan Türkler'i önce Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen,  Karakalpak, Oyrat, Başkurt, Tatar, Azerî, Kırım gibi parçalara bölüp bunlara ayrı alfabeler hazırladılar.  Beş on yıl sonra bu alfabeleri değiştirerek Kiril harfleriyle karışık, gayet berbat ve Türk lehçelerinin  hakkını vermekten âciz yeni alfabeler çıkardılar. Çağatayca'nın devamı olan edebî dili kaldırarak yerli  halk ağızlarını ayrı millî diller haline getirmeye çalıştılar.    Bu Türkler'e ayrı ayrı uydurma tarihler yaparak büyük geçmişi ve geçmişteki birliklerini unutturmaya  savaştılar. Bu da yetmiyormuş gibi, tarihte eşi görülmemiş bir hayâsızlıkla Türk ülkelerinin Ruslar  tarafından istilâsını iki milletin birleşmesi bayramı haline getirip kutlama törenleri yaptılar. Öte  yandan da bu sözde Türk Cumhuriyetleri’ne Rus göçmenleri doldurarak bunları zaman içinde eritmek  plânlarım uygulamaya koyuldular. Bugün belki 50, belki 100 yıl sonra, halk Ruslaşmıştır diye bu  cumhuriyetlerin kaldırılması yoluna gidilecektir. Bu düşüncenin tatbikatından olarak, Sovyetlerdeki  Türkler'in en batı kolu olan Kırımlılar top yekûn sürülmüş, bu eski Türk ülkesi Slavlaştırılmıştır.    Çin'in, İran'ın, Afgan’ın, Irak'ın yaptıklarını saymaya lüzum yok. Aşağı yukarı aynı şeydir. Fakat bütün  bunlar yabancılar tarafından, Türkler'den korkan milletler tarafından yapılmaktadır. Onların hepsinin  www.atsizcilar.com    Sayfa 151 

  Türkler'le eski maceraları vardır ve bu maceraların hâtırası onları en güçlü zamanlarında bile  titretmektedir.    Şimdi bu dost görünüşlü, yüze gülücü milletleri bir tarafa bırakalım da biraz kendi içimize bakalım:  Bugün Türkiye'de Türklüğü çökertmek için yapılan çalışmaları görmemek için art düşünceli olmak  lâzımdır. Son yıllarda, sözde Amerikan emperyalizmine karşı Türkiye'yi korumak (!!), gerçekte bu  memleketi Sovyetleştirmek için çalışan beyni yıkanmış bir alay genç, kendilerini millî kahraman sayan  bir yığın psikopat, şimdiye kadarki hükümetlerin aldırmazlığından faydalanarak millî ruhu yıkmaya  çalışmakta, bu uğurda cinayetler yapmayı göze almaktadır.    Bu neden böyle oldu? 20‐30 yıl milliyetçiliğin ocakları olan Ankara'daki Hukuk ve Siyasal Bilgiler  Fakülteleriyle İstanbul fakülte ve yüksek okulları niçin bu hale geldi?    Çünkü cumhuriyetin kuruluşundan beri siyasî iktidarlar millî ülküyü değil, yalnız kendi iktidarlarını  düşündüler. Millî ülküyü temsil eden kuruluşları kendi iktidarları için engel veya tehlikeli görerek  bertaraf ettiler.    Halbuki partiler, istediği kadar demokrasinin "lâzım‐ı gayrı müfâriki" olsunlar, bir hadden sonra,  iktidara gelme gayretinin neticesi, zararlıdırlar. Parti çatışmalarını, yalnız yurt ve millet uğruna  yapılıyor gibi görmek, bunda şahsî ihtirasların ve hatta kinlerin rol oynadığını görmemek çok yanlıştır.  Partiler, muhalefette iken bağırarak şikâyet ettikleri davranışları iktidara geçince aynı ile yaparlar.    Demokrat Parti muhalefette iken şiddetle savunduğu "nisbî seçim" usulünü iktidara geçince unuttu.  Evvelce Demokratların nisbî seçim isteğine aldırmayan Halk Partisi ise muhalefete düşünce nisbî  seçim feryadına başladı.    1970 Haziran’ında komünist kışkırtmasıyla yapılan kanlı yürüyüş hareketlerine, Ahmet Yıldız adında  bir Tabiî Senatör, sırf iktidar partisine olan kini dolayısıyla "bu bir ayaklanma değildir. Sıkıyönetime  lüzum yoktur" diyecek kadar aklın ve mantığın dışına fırladı.    Şoförler dövülerek arabaları zorla alınıp içine dolan nümayişçileri götürmeye zorlanıyor, karakol ve  kaymakamlık binaları basılıp tahrip ediliyor, yol üzerindeki bakkal vesaire dükkânları yağma ediliyor,  bakanlar çirkin işaretler yapılarak "bu apartmanlar bizim olacak" diye bağırılıyor, bir polis memuru  başı taşla ezilerek öldürülüyor, dört yarbayla birçok polis yaralanıyor ve Bay Ahmet Yıldız buna  "ayaklanma değildir" diyor.    Peki, ayaklanma nasıl olur?    Ancak asker silâhı ile durdurulan bir harekete ayaklanma değildir demek için insanın mantıktan  tecerrüt etmesi, aklı bir kenara koyması lâzımdır. Buna ayaklanma değildir diyen adamın eski bir  kurmay albay olduğunu düşünmek ise insana dehşet veriyor. İşte kırkından sonra yalan yanlış edinilen  sosyolojik ve ekonomik bilgiler kişiyi bu hale koyar. "İyi olan her şey soldur. Fena her şey sağdır"  dedirir. 16 Haziran’a ayaklanma değildir dedikten sonra gönül rahatlığı içinde Malazgirt savaşına da  bir çete çarpışması diyebiliriz.    www.atsizcilar.com    Sayfa 152 

  Bir memlekette siyasî partilerin dışında millî ülkü ve kültürü geliştirmek için çalışan üniversiteler ve  diğer kuruluşlar olmazsa o memleketten hayır kalmaz.    Vaktiyle bir "Türk Ocağı" vardı. İyi, kötü Türk ruhuna hitap ediyor, millî ülkü ve kültürü geliştiriyordu.  Siyasî bir kuruluş olmadığı için kültür alanındaki Türk birliğini anlatıyordu. İlkönce Askerî Tıbbiyelilerin  kurduğu bu ocak zamanla gelişerek yurtta birçok şubesi olan yaygın bir dernek haline gelmişti. Hayırlı  sosyal faaliyetleri oluyordu. Hiçbir lüzum ve sebep yokken bu ocak kapatılarak Halk Partisi’ne eklendi.  Ocağın çok büyük servet demek olan binalarıyla eşya ve kitaplarına parti el koydu. Hatta bu el koyuş  Türk Ocağı idare heyetlerinin kendi istekleriyle oluyormuş gibi bir de mizansen hazırlandı. Bunu kabul  etmek istemeyenlerden, o zamanki İstanbul Türk Ocağı İdare Heyeti Üyesi Mehmet Halit Bayrı, Halk  Partisi İstanbul Başkanı Şemseddin Günaltay tarafından "sonra ekmeğinden olursun" diye tehdit  edildi. Neticede, millî kültür ve şuurun o zamanki tek mümessili olan kuruluş boş yere ortadan  kaldırılmış oldu.    1944'te yalan, iftira ve tezvirle Türkçüler tutuklanarak sıkıyönetim mahkemesine verildiler. Gerçi bir  buçuk yıllık hapisten sonra kurtuldular ve beraat ettilerse de bu süre içinde satılık kalem ve  vicdanların aylarca süren namussuzca iftira kampanyası dolayısıyla Türkçülük, kamuoyunda umacı  haline getirilebildi.    1953'te, 80'den fazla şubesiyle yurda yayılarak millî ruhu geliştirmeye çalışan "Türk Milliyetçiler  Derneği", Adnan Menderes ve Fuat Köprülü'nün türlü isnatlarıyla, gerçekte "Köylü Partisi"ni  destekleyecekleri korkusuyla, kapatıldı.    Türkçülük yolunda olanlar birer birer ve ısrarla bertaraf edilince tabiî olarak ortaya nurcular ve  komünistler çıktı. Aç kalan insanın çöplükten sebze artığı toplaması gibi manevî yönleri aç bırakılan  gençler manevî çöplüklere yöneldi. 1961 anayasasının getirdiği geniş hürriyet havası içinde bu  durumda bugünlere geldik.     Artık bu toplum, satmak için koli basilli Zemzem getiren hacıları, dışardan beslenip insanlık dâvası  güden solcuları, muhtekir tüccarları ve her şeyi ile tamamen maddeci olmuş bir toplumdur. Ortada  kazanç hırsından başka bir şey görüyor musunuz? Personel Kanunu dolayısıyla bütün meslek  gruplarının sokaklara dökülerek daha çok maaş almak için yaptıkları yürüyüşler, gösterişler bu  maddeciliğin çirkin ve yüz kızartıcı belirtilerinden başka nedir?    Bütün bunların ana kaynağı, ilk sebebi millî ruhu geliştiren müesseselerin ortadan kaldırılmasıdır,  insanlar yüksek bir amaca gönül vermez, bir ülküye bağlanmazsa insanı insan yapan vasıfların en  mühimini kaybetmiş demektir. Artık o insanlar için hayat tamamıyla zevk ve menfaat üzerine  oturtulmuştur. Gazetelerde pek çok örneklerini okuduğumuz aile faciaları, evden kaçan çocuklar,  fuhşa düşen kızlar, cinayetler, paralan alıp kaçan mutemetler hep yıllardır ekilen kötü tohumların  yemişleridir.    Kişiye 40 gün deli derlerse deli olur. Türk gençleri de 40 gün değil, yıllarca, millî değerlerin  kötülendiğini, başkalarının övüldüğünü duya duya, cezasız kalan çalıp çırpmaları, vurgunları göre göre  kendi milletlerine düşman edildi.    www.atsizcilar.com    Sayfa 153 

  Buna karşı hükümetler ne yaptı? Yunan klâsiklerini, Rus klâsiklerini Türkçe’ye çevirerek Türkiye'de bir  Rönesans yapılacağını düşünecek kadar basitleşti. Fabrika, baraj ve yol ile kalkınırız sandı.  Kalkınmanın manevî yönü akıllarına gelmediği için, manevî yön Nurcular, Ticanîler ve Marksistler  tarafından dolduruldu. Yetişecek nesilleri millî kültürle besleyecek ders programları yapılmadı.  Milliyetçiliğin en tesirli vasıtası olan edebiyat, tarih, yurttaşlık dersleri tatsız zahmetler haline kondu.  Okuldan olumlu bir şey alamayan zavallı çocuklar okul dışından, yani gazete, dergi, sinema, sahne,  plaj, sokak ve radyodan olumsuzu bol bol ele geçirdiler.    Hayâsızlık o dereceye vardı ki bir numaralı vatan haini olan Slav tohumu Nâzım Hikmet Verzanski  "büyük vatan şairi" olarak ilân edildi. Atatürk'ün "Bir Türk cihana bedeldir", "Türk âleminin en büyük  düşmanı komünizmdir" gibi sözleri unutularak onun bir sosyalist olduğu ileri sürüldü ve yüzlerce  resmi dururken karakalemle çizilip Lenin'e benzetilen resmini duvarlara asmak marifet sayılır oldu.     Kendi kültür ve tarihlerini bilmeyen, yabancı kültür ve propaganda ile beslenerek aşağılık duygusuna  kapılan gençler, kafalarında bir millî kahraman olmadığı için odalarını Türk büyüklerinin değil de Mao,  Stalin, Ho, Lenin vesairenin resimleriyle süslediler. Orta Asya'da yok edilen Türkler onları hiç  ilgilendirmezken Vietnam’da, Afrika'da ölen insanlara ağıtlar yazdılar.    Bu kafadaki gençlerin daha da çoğaldığını düşünün. 20‐30 yıl sonra devletin her kademesinde bunlar  bulunacak. Hayatın gerçekleri diye belledikleri herzelerin sonucu olarak oy birliği ile "Türk Halkları  (!)"nı Sovyetlerle birleştirirlerse bunda şaşacak bir taraf kalır mı?    Milletler böylece, millî değerleri çürütülerek, birbirine düşman edilerek, yabancı ülkülerin  propagandası yapılarak, mazi unutturularak, dili bozularak, gençleri iptidaileştirerek çökertilir.    Şu "kanun boşlukları" denen nesneyi ortadan kaldırıp Türklüğü yok etmeye çalışan zihniyetin kökünü  kazımak lâzım.    Orkun yazıtlarındaki öğüdü unutmayalım:    Türk Budun! Ökün (1)    Ötüken, 1971, Sayı: 4   
(1) "Ökün", eski Türkçe’de hem düşün, hem de pişman ol anlamındadır. Yuluğ Tegin'in hangi mânâda  kullandığını bilmiyoruz ama "düşün", yani "aklını başına topla" demek istediğini sanıyorum. 

   

             
www.atsizcilar.com    Sayfa 154 

 

İÇERİDEN ÇÖKERTME 
   Devletleri çökertmenin klâsik yolu ordu yürüterek onu yenmektir. Bunda başarı sağlanamıyorsa o  zaman içerden çökertme usulüne başvurulur. İçerden çökertmenin metodu devlet büyüklerinin (eski  çağlarda prenslerin) arasına düşmanlık sokmak, milleti oluşturan türlü bölümleri (eski çağlarda  boyların, urukların) rekabetini alevlendirmek, son çare de devletin temeli olan kişileri açık veya kapalı  suikastlarla (vurdurarak veya zehirleterek) öldürmektir.  En eski düşmanımız olan Çinliler bizi çökertmek için bu yollara çok başvurmuş, bazen de başarıyı  sağlamıştır.    Son asırlarda, içten çökertme yoluna yeni bir unsur daha eklenmiştir: Çökertilecek devletin kilit  noktalarında bulunan kişileri satın alarak o devletin sırlarını, niyetlerini öğrenmek. Devlet sırlarının  düşman tarafından bilinmesinin ne yıkıcı felâket olduğunu açıklamaya, tabiî, lüzum yoktur.    Birinci Cihan Savaşı başlarken Fransa'nın Jandarma Komutanı Alman çaşıtı; o zamanki Avusturya‐ Macaristan İmparatorluğu'nun Millî Emniyet Teşkilâtı Başkanı olan Albay Redel ise Rus çaşıtı idi.  Almanların bir hamlede Fransa'ya dalmasında, Avusturya‐Macaristan ordularının ilk vuruşmalardaki  yenilmelerinde belki de başlıca unsur bu idi.    İkinci Cihan Savaşı'nda, Amerikan Cumhurbaşkanı Roosevelt’in yardımcısı Wallace'ın Stalin'in ajanı  olduğu sonradan ortaya çıktı. Amerika'nın atom sırlarının Ruslar tarafından çalınmasının hazırlığı da  belli ki Wallace tarafından yapılmıştır.    Şimdi gazete haberlerinden öğreniyoruz ki Almanya Başbakanı Brandt'ın müşaviri Gunther Guillaume,  komünist Doğu Almanya'nın çaşıtı olmakla suçlanarak tutuklanmış. Soyadına göre Fransız asıllı olması  gereken bu müşavir gerek Batı Almanya'nın, gerekse o kanalla Batı Almanya'nın NATO'daki  müttefiklerinin sırlarını Doğu Almanya vasıtası ile Kremlin'e ulaştırmıştır.    Bir cumhurbaşkanı yardımcısı, bir jandarma genel komutanı, bir millî emniyet teşkilâtı şefi, bir  başbakan müşaviri de düşman tarafından satın alınabildiğine göre derin derin düşünmek, önleyici  tedbirleri bulmak lâzımdır. Zamanımızda komünist devletler hiçbir yabancıyı ülkelerine sokmaz ve  izinle girenlerin ardına da alenen polis takarken demokrat ülkeler insan hakları ve hürriyet  prensiplerine bağlı kalarak dışardan gelen herkese kapılarını açmaktadır. İçinde azınlıklar bulunan  devletler bu konuda daha tehlikeli durumdadır. Tabii bulunduğu devlet ve millet içinden düşmanlık  besleyen, kin güden azınlık mensupları, yabancı emellere hizmet için çok elverişlidir. Hele  maddeciliğin, çabuk kazanç hırsının pek revaçta bulunması bu elverişli kimselerin sayısını  çoğaltmaktadır.     Çevremizdeki ülkeleri dost olmadığı kaç tecrübeyle iyice anlaşılmışken yarın Türkiye'nin de böyle bir  durumla karşılaşmaması, yüksek makam sahibi bir çaşıtın devlet temellerinde gedik açmaması için  şimdiden bazı kanun tedbirleri alınsa nasıl olur?    Ötüken, 8 Mayıs 1974, Sayı: 6      www.atsizcilar.com    Sayfa 155 

 

HUKUK HERŞEY DEĞİLDİR 
   "Polis Devleti", "Hukuk Devleti" deyimleri son yılların icadıdır. Hukuk devletinden maksat, kanunların  hâkim olduğu devlet demektir ki bu devlette fertlerin hakları ve hürriyetleri âdeta mukaddes sayılır.  Polisin sorgusuz sualsiz insanları tutukladığı, vatandaşların köleleştiği devletlere nispetle hukuk  devleti, şüphesiz, ileri ve isabetli bir kuruluştur.    Fakat günümüzde her şey hızla gelişiyor. Yeni ihtiyaçlar doğuyor. Yeni durumlar ortaya çıkıyor. Bu  sebeple bazı hukuk profesörlerinin kafasındaki hukuk devleti şekli de düzeltilmeye muhtaç hale  gelmiştir.    Günümüzün kanunları, devletteki her görev ve makam için bir takım şartlar koşmuştur. Meselâ devlet  başkanının yüksek öğrenim görmüş olması, senatörlerin en az kırk yaşında bulunması kanunî bir  şarttır. Bu şartlar ne eşitlik prensibine, ne de her konuda ikide bir ileri sürüldüğü gibi anayasaya  aykırıdır.    Bununla beraber dünyadaki durum bu kadarının yeterli olmadığını, başka şartların da aranması  gerektiğini ortaya koymaktadır. Bugün psikiyatri konusu olan birçok ruh hastalıkları vardır. Bu hastalar  uzun süre normal insanlar gibi yaşadıkları halde buhran ânı gelince hastalıklarının gereğini yapar ve  her şeyi berbat ederler. Kısa sinirlilik deyip geçtiğimiz bu hastalıklar bir devletin kilit noktalarındaki  insanlarda bulunursa devlet düzeni sağlam değil demektir. Çünkü hasta insanlar görevlerini doğru ve  aralıksız olarak yapamadıkları gibi bir krizle düşmana faydalı olacak anormal bir davranışta da  bulunabilirler.    Askerî okullara alınacak öğrencilerle sınavlardan önce bir konuşma yapılır. "Mülakat" denen bu  konuşmada subay adayı olmaya gelen öğrencinin ruhî yönüne, karakterine kabataslak da olsa bir  bakılır ve bazen bilgi bakımından üstün bir çocuk geri çevrilir. Bu, doğru bir usuldür ve daha da  genişletilmesi arzu olunur.    Subay olacaklar için yapılan bu incelemenin daha yüksek makamlardakiler için de yapılmasında büyük  isabet vardır. Bunu ruh hekimleri anlar. Böylelikle ruh hastası, iradesi zayıf, karar vermekten âciz,  ciddiyetsiz insanların devlet işlerinden bir bölümüne hükmederek büyük aksaklıklara yol açması  önlenir. Bu kimseler aynı zamanda millî şuur bakımından da incelenecekleri için günün birinde kendi  millet ve kültürünü aşağı gören insanların yüksek makam sahibi olması da önlenmiş olur.    Devlet işlerinin şakaya, korkaklığa, iltimasçılığa, patavatsızlığa tahammülü yoktur. Bu sebeple devlet  mekanizması artık sadece bir hukuk meselesi olmaktan çıkmıştır. Kanunlar yapılırken hukukçularla  birlikte sosyologların, siyaset uzmanlarının, tarihçilerin, kurmayların, ruh doktorlarının da düşüncesi  alınmalıdır.    Yalnız hukukçuların yaptığı kanunla Genelkurmay Başkanı'nın, bir genel müdürmüş gibi başbakana  bağlı olması, şahsen benim duygularımı incitiyor. Bu, bir asker ailesinden gelmiş olmamın değil, millî  tarih şuurumun, Türk tarihine bakışımın neticesidir. Türk orduları başbuğunun kadastro genel müdürü  gibi başbakana bağlı olması herhalde bütün subay ve astubayları da incitmektedir. Genelkurmay  Başkanı o makama yıllarca süren pek zahmetli ve tabiî şerefli bir hayattan sonra, yaşı altmışlara  www.atsizcilar.com    Sayfa 156 

  vardığı bir sırada gelmektedir. Başbakanlığa gelmek ise bazen pek kolaydır. Almanya'daki Brandt gibi,  yabancı devlet üniformasıyla kendi vatanına karşı savaşmış bir adamın başbakan olması bile bazen  mümkündür. Bizim bugünkü geleneklerimiz bu türlü maskaralıklara elverişli değilse de özgürlüğün  alabildiğine arzulandığı bir ortamda yarın bazı tatsızlıkların olması akla gelebilir.    Bundan dolayıdır ki, özellikle, anayasa ile medenî kanun ve ceza kanununun bu şekilde yeni baştan  ele alınarak tedvin olunması, bütün mesleklerin ve fertlerin tatmin edilmesi yarınki "Büyük Türkeli"  için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.    Ötüken, 29 Mayıs 1974, Sayı: 7     

ARTIK BİR SINIR ÇİZMEK GEREK 
   Birçok şeylerin sınırını çizmek, daha doğrusu birbiriyle uzaktan ilgisi olan nesneleri iyice ayırmak güç  meseledir.    "Dehâ" ile "cinnet" bir noktada birleşir derler, insanlık tarihinde "dâhi" olarak kabul edilen bir hayli  insanın aynı zamanda tıbbî mânâsı ile deli olduğu muhakkaktır. Örnek vermeye lüzum yok. Herkes  bunlardan bir iki tanesini bilir.    Bunun gibi "nezaket’le "ikiyüzlülük", "doğru sözlülük" le "kabalık", "ihtiyat’la "korkaklık" da  birbirinden kıl payı farkı bulunan, ayrılması güç olan, kolaylıkla birbirine karışan karakterlerdir.  "Hürriyet"le "anarşi"de böyledir.    Bunlar, kişiler arasında kaldığı sürece pek zararlı sayılmayabilir. Bir adamın kabalığı veya korkaklığı  ancak kendisiyle yakın çevresini ilgilendirir. Fakat iş topluma ait olunca mesele değişir.    Hükümetler, nazarî olarak; milletlerin düzeni, refahı, emniyeti ve ahlâkı için seçilmiş heyetlerdir.  Onun için hükümetlerin ikiyüzlü, kaba ve korkak olması şahısların ikiyüzlülüğüne, kabalığına ve  korkaklığına benzemez. Sonuçları bakımından çok zararlı olur.    Bugün söz konusu etmek istediğimiz mesele "hoşgörürlük" üzerinde olacaktır. Hoşgörürlük (eski  deyimle "müsamaha") aslında iyi bir şeydir. İnsanların olur olmaz kusurlarını ve yanlışlarını görüp  yüzlerine vurmak, cezalandırmak iyi değildir. Hem cesaret kırıcıdır, hem inciticidir, hem de tepki  doğurucudur. Kusurları öğütle, hatırlatmakla ve nihayet sert söylemekle düzeltmeye bakmak  faydalıdır. Ancak bunlar sonuç vermeyince yahut kusurda, suçta direnen kimse başka türlü yola  gelmeyince ceza yoluna gidilir.    Bugün Türkiye'de herkes huzur isterken ve millet de iyi kötü oy kullanarak hükümet değiştirmek  prensibine alışmışken yüksek öğrenim gençliği arasında görülüp kendilerinin "bunalım" dediği  "bulantı verici davranışlar" yavaş yavaş manevî yapıyı saran bir kanser haline gelmektedir.    Bazı profesörlerin profesörlüğü kazanç vasıtası haline getirdiği, imtihan sistemlerinde aksaklık ve  hattâ haksızlıklar olduğu muhakkaktır. Hele üniversitelerde esersiz ve değersiz öğretim üyeleri  www.atsizcilar.com    Sayfa 157 

  bulunduğu, bir takım kliklerin Bizans sarayı entrikalarını andıran tertipler peşinde koştukları herkesçe  bilinmektedir. Öğrencilerin de kendi haklarını korumak için bir takım kanunî yollara başvurmaları  elbette haklarıdır.    Fakat şu işgaller ve boykotlar nedir? Aldıkları emri yerine getiren polisleri, çileden çıkaran o hakaret  beyannameleri nedir? Üniversite yönetiminde söz sahibi olmayı istemek gibi bayağı şımarıklıklar  nedir? İşgal edilen üniversite binalarında yapılan tahribat nedir?    Üniversite muhtariyeti demek profesörlerin siyasî kuvvet tarafından tayin ve azledilmemeleri, ilmî  çalışmalara kimsenin karışmaması demektir. Yoksa üniversite içinde her türlü rezalet ve çapulculuk  yapıldığı halde bir yığın şımarığın devlet ve millet aleyhindeki hezeyanlarını, yılışıklıklarını hoş görmek  değildir. Henüz vergi vermeyeni askerliğini yapmamış olan ve geçimi başkaları tarafından sağlanan  insanlar devleti yönetmek iddiasında bulunamazlar. Bulunuyorlarsa başkalarından buyruk ve direktif  al|in satılmışlar demektir.    Bugün üniversite ve yüksek öğrenim gençlerinin büyük çoğunluğu bir an önce mezun olarak hayata  atılmak, hayatını kazanmak gayesi ardındadır. Bunlardan çoğu mezun olunca ailelerinden bir veya  birkaç kişinin sorumluluğunu üzerlerine almak durumundadır. Birkaç yüz şımarığın ve satılmışın  edepsizliği yüzünden binlerce, gencin istikballerinin sarsıntıya düşmesi her şeyden önce adalet  duygusuna aykırı düşer. İşte burada hükümetin hoşgörürlüğü sona erer. Çünkü Ziya Paşa’nın dediği  gibi:     Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir;     Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir...     Yassıada duruşmaları sırasında baş yargıç tarafından sanıkların başına kakılarak sorulan soruların biri  de memleketin gözbebeği olan gençlere karşı uygulanan sert tutumdu.    O zamandan beri Türk gazetelerinde görülen yabancı memleketlere ait resimlerde polisin üniversite  gençlerini nasıl dövdüğü, Türk kamu oyunun fikrini herhalde değiştirmiş olmalıdır. Almanya, Fransa,  İngiltere, İtalya ve özellikle Japonya'da anarşik hareketler bastırılırken polisin Allah yarattı demeden  vurması o memleketlerde polise hakareti gerektirmiyor. Unutulmamalıdır ki bu saydığımız ülkelerin  hepsi de demokrasi ve kültürde Türkiye'den ileri memleketlerdir. İlerilik anarşiyi değil, disiplini getirir.    Üniversiteyi işgal etmek, profesörleri dışarı atmak üniversite öğrencisinin değil, sokak külhanisinin  işidir. Bu seviyeye düşmüş insana "lütfen oradan çık" denmez, dayak atılır. Tıpkı bir yankesiciye  "çaldığınız parayı geri vermek lûtfunda bulunur musunuz? denmediği gibi.    Hoşgörürlüğün sınırı aşılınca bunun adına "aldırmazlık" denir ki bir hükümet için asla caiz görülemez.    Hükümet herhalde, siyasî tansiyon yükselmesin diye bu gibi olaylarda sertlik yolunu tutmaktan  çekiniyor. Fakat bu çekinme kendi lehinde değildir.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 158 

  Türk milleti 3000 yıllık millî terbiyesi gereğince kuvvetli ve otoriter hükümetlerden hoşlanan ve onu  isteyen bir karaktere sahiptir. Hele üniversite bunalımı adı altında kızıl propaganda ve komünist  kışkırtmaları yapılırsa buna göz yummamak, en büyük sertlikle bastırmak vatan borcudur. Beyazıt  kulesinden Türk bayrağını indirerek yerine kızıl bayrak çeken vatansızlara müsamaha göstermek  yurtseverleri çileden çıkarır ki bu da hem memleket, hem de iktidar için hayırlı değildir. Müsamahanın  sının aşılmıştır. Dikkat...    Gözlem, 24 Nisan 1969     

VAZİFE SINIRI 
   En iyi toplum, herkesin kendi vazifesini kusursuz yaptığı toplum, en üstün ahlâk da vazife ahlâkıdır.    Türk devletinde öğrencilerin görevi derslerin çalışarak hayata bilgili ve kültürlü insan olarak atılmaktır.  Fakat son yılların sakat eğitim politikası ve türlü tesirlerle bu görev unutulmuş; öğrenci kalitesi  düşmüş; okullar, hele yüksek okullarda alabildiğine bir kargaşalık başlamıştır.    Öğrenci ya devletin ya da ailesinin verdiği para ile geçinen tüketici bir insandır. Hem çalışarak hayatını  kazanan, hem de okuyan öğrenci, hesaba katılmayacak kadar azdır.    Bu tüketici öğrencilerin başlıca kaygısı okulu başarıyla bir an önce bitirmek olacakken çoğu başka  yönlere bakmakta, siyasî propagandalara âlet edilmekte ve dört yıllık bir fakülteyi altı yılda bitirmeyi  başarı sayacak kadar yanlış bir düşüncenin esiri olmaktadır.    Yüksek Öğrenim Gençliği yurdun aydın tabakasının mühim bir parçasıdır. Dünya meselelerini  düşünmesi, siyasî kanaat sahibi olması şarttır. Fakat üniversite seviyesine yakışır bir kafa olgunluğuna  malik olması da zaruridir. Bu zaruret kendi haddini ve hakkını bilmesi, başkalarının hakkına saygı  duyması, başka fikirlerin de doğru olabileceğini kabul etmesi demektir.    Bugünkü görünüş ise çok defa bunun aksidir. Kültürsüz yetişen nesiller yıkıcı propagandalara pek  çabuk kapılmakta ve kapıldığı fikri mutlak ve tek hakikat sanarak onunla insanlığın kurtarılacağı gibi  gülünç hayallere kendisim atmaktadır. 2 Mart günü Münih'teki Türkler arasında geçen olay bu gülünç  hayalin acıklı bir neticesidir.    Devletin veya ailelerinin parasıyla Münih'e okumaya gönderilen Türk öğrencileri sanki ders faslı  kapanmış gibi Türkiye'yi oradan idare etmeye kalkışarak bir yürüyüş yapmışlar, kurmuş oldukları  "Türk Toplumcular Federasyonu"nun kışkırtmasıyla konuk oldukları memleketin huzurunu kaçıracak  bir davranışın içine girmişlerdir. Bu görgüsüzce hareketi iki sebeple yapmışlardır. Birincisi Altıncı  Amerikan Filosu'nun Türkiye ziyaretlerini protesto etmek, ikincisi de komünistlik suçundan dolayı  Türkiye'de cezaevinde bulunan Sadi Alkılıç adlı birisinin affını istemek.    Amerikan filosunun artık gelmemesini istemek bugün hemen bütün Türklerde ortaklaşa bir duygudur.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 159 

  Fakat bir komünistin affını istemek ancak komünistçe bir davranış olabilir. Çünkü komünist demek  kendi devletini, vatanını ve milletini Moskova'ya peşkeş çeken bir vatan haini demektir. Bir hainin  affını istemek merhamet duygusundan değil, ancak ihanette ortak olmaktan doğan aşağılık bir  davranıştır.    Öğrencilerin bu yürüyüşünü Alman polisinden önce Münih'teki Türk işçileri bastırmış, ders yerine  ihanet ve rezaletle uğraşan bu asalakları tepeleyerek dağıtmıştır.    Normal şartlarda işçilerin aşırı sol fikirde olması gerekirken Türki işçileri millî terbiyeleri icabı vatan ve  milletlerine sadık kalmışlar, sözde aydın tabakayı teşkil eden öğrenciler ise zehirlenmiş, kandırılmış  zavallılar olduklarını ortaya koymuşlardır.    Yabancı memlekette bulunan bir insan bir parça da kendi vatanını temsil eder. Bu temsil ne kadar  başarılı olursa memleket o kadar iyi not alır.    Öğrenciler konuğu oldukları memleketin rahatını kaçırmakla terbiyesizce ve görgüsüzce bir iş  yapmışlardır. Üstelik bir komünist mahkûmun affını istemekle kendi vatanlarını hiç sevmediklerini  göstermişlerdir.    Acaba burada Millî Eğitim Bakanlığına düşer bir görev yok mu? Vazifesinin sınırını bilmeyen  öğrencilere bir ihtar dahi yapılmayacak mı? Bir şeyler öğrenmesi için dünya kadar masraflar göze  alınarak Batıya gönderilen bu gençler "bilim" yerine bu herzevekilliklerle uğraşırsa bunları geri çağırıp  onların yerine ciddî gençleri yollamak mümkün değil mi?    Bir memlekette testiyi kıranla suyu getiren bir tutulursa o memleketin geleceğinden ümit kesmek  lâzımdır.    Suçların, rezaletlerin, ahlâksızlıkların günden güne artması bundandır.    Okullarda bilgiden önce karakter eğitimine yer verilseydi herhalde haddini, hududunu bilen;  sorumluluğunu anlayan; kendisinin toplumdaki fonksiyonunu kavrayan ve henüz tüketici bir insanken  "vatan kurtaran arslan" rolüne çıkmak gibi gülünçlüklere düşmeyen gençler yetişirdi.    Haddini bilmemek bir dereceye kadar mazur görülebilir, fakat millî ihanet asla!...    Daha bugünden, hovarda burjuva hayatı yaşadıkları halde sosyalizm teraneleri okuyan, sözde Türk  oldukları halde Moskof selâmı vermek gibi hafiflikler yapan, Vietnam için destanlar düzüp Amerikan  emperyalizmine düşmanlık güttüğü halde kendi anayurdu Türkistan'ı sömüren Rus'a hayranlık duyan  serserilerin mazeretleri yoktur.    Bunlar vatan hainidir. Millî Eğitim Bakanlığı artık uyanmalı, koynunda yılan besleyen bir akılsız  olmaktan çıkarak millî şuura sarılmalı, millî ruhla beslenmemiş öğretmen, öğrenci, idareci kim varsa  hepsini tasfiye ederek Türkiye'nin yarınını kurtarmalıdır.    Öğrenciler vazifelerinin sınırını bilmiyorlar. Doğru..  www.atsizcilar.com    Sayfa 160 

    Millî Eğitim Bakanlığı biliyor mu?    Gözlem, 13 Mart 1969   

GREV VE LOKAVT 
   Bazı faydalı ve çabuk tesirli ilâçlar vardır. Yerinde kullanıldığı zaman şifa sağlar. Fakat aklına esen, bilir  bilmez kullanmaya başlayınca zararlı olur. Grev bu çeşit ilâçlara benziyor.    Hiç kimsenin vicdanı bir adam veya şirket zengin olsun diye birçok işçinin sefil ve perişan yaşamasına  razı olmaz. Fakat hiçbir mantık, birkaç yüz kişinin hakkı sağlanacak diye on binlerce insanın tedirgin  olmasına, ıstırap çekmesine de tahammül etmez.    Grev, grevciyle patron arasında kalmıyor. Başkalarına da tesir ediyor. Hele yürüyüşler, nutuklar  başladı mı, trafik aksamasından tutun da bir şehrin bütün hayatının felce uğramasına kadar türlü türlü  mahzurlar ortaya çıkıyor.    Aslında grev bir hak meselesi üzerindeki ayrı anlayışlardan doğuyor. Yani bir hukuk ve adalet  meselesidir. Hukuk ve adalet meseleleri her yerde mahkemelerde ve kanun maddeleri içinde  çözümlenir. Grev veya lokavt gibi, ne de olsa içinde zorbalık unsurları taşıyan çarelerle  anlaşmazlıkların giderilmesi asla sağlam bir metot değildir. İki taraftan biri mutlaka muztar kaldığı için  anlaşmaya razı olmuştur. Zorla veya istemeyerek yapılan, gönül rızasıyla olmayan bir anlaşma ise  gerçekten bir anlaşma değil, yarınki daha büyük kin ve fesat tohumlarının tarlası, ileriki kargaşalıkların  anasıdır.    Şu son günlerde önlenen Sümerbank grevi yapılsaydı herhalde memlekette birçok tatsızlıklara yol  açacaktı. Yapılan anlaşmaya rağmen yine de başka türlü tatsızlıklar yoldadır: Genel Müdür,  Sümerbank’ın bazı mamullerine zam yapılacağını söyledi. Mütevâsıl kaplar kanununa benzeyen  "zam", öteki zamları da ister istemez getireceği için Sümerbank ihtilâfı gerçekte anlaşmayla bitmiş  değil, memlekette hayat zorluğunu arttıran sebeplere bir sebep daha ekleyerek durdurulmuştur.    İşçi ile işveren arasındaki anlaşmazlıklarda bazen yüzde yüz haksız olan taraf sırf zorbalığı veya karşı  tarafın ihtiyacı yüzünden bir takım çıkarlar sağlamayı başarabiliyor.    Biz diyoruz ki, bu iş bir hak ve adalet meselesi olduğu için mahkeme konusu olmalı, grev ve lokavta  bağlanacak işlere bakmak üzere ihtisas mahkemeleri kurulmalı, böylelikle bütün memleketin hayatına  darbe vuracak olan grev ve lokavt gibi çarelere başvurmadan mesele hukuk yolu ile halledilmelidir.    Grev gitgide sosyal bir hastalık halini almaktadır. İşçilerin meselesi olan grev yavaş yavaş öteki  sınıflara da bulaşmakta, öğrenciler ve memurlar da grev yapmaktadır. Hele birkaç yıl önce Belçika'da  doktorların yaptığı grev bu hastalığın en tehlikeli ihtilâtlara doğru gittiğini göstermiştir.    Bazen grevler çok uzun sürmekte, inat yüzünden birçok aile sıkıntı içinde perişan olmaktadır.  İstanbul'daki bir matbaada başlayan grev bir yılı doldurmak üzeredir. Biz diyoruz ki:  www.atsizcilar.com    Sayfa 161 

    Grevlere sebep olan anlaşmazlıklar etüt edilerek sınıflandırılmalı ve bir kanun hazırlanarak Meclislere  sunulmalıdır. İhtisas mahkemelerinin büyük bir çabuklukla neticeye bağlayacağı grevler böylece  memleketin umumî yapısını sarsmadan hakkaniyetle çözümlenmeli; şahıslar, zümreler ve sınıflar  arasındaki düşmanlık ve millî hayatı sarsan buhranlar önlenmeli, bir azınlığın meselesi yüzünden  çoğunluğun hayatına sıkıntı girmemelidir.    Her vilâyette grev mahkemesi açmaya lüzum yoktur. Bu ihtisas mahkemeleri seyyar olmalı, grevin  olacağı yere giderek davayı orada halletmelidir. Böylece müesseseden istediğini alamayan işçi son  merci olan özel mahkemeye başvurarak davasını ortaya atmalı, kimin ne dereceye kadar haklı olduğu  hakkındaki karan ihtisas mahkemesi vermelidir.    Grev, vatan ve millet düşmanlarının istismarına çok elverişli bir harekettir. Basit bir ücret  meselesinden doğan davayı kışkırtıcılar derhal ele alarak sosyal sınıflar arasındaki kavga haline  getirebilirler.    Grev aynı zamanda polis için en tatsız görev konusudur. Çünkü polislik kötü adamla mücadele  mesleğidir. Halbuki grevi yapan ve kışkırtıldığı için çileden çıkanlar, çoğu zaman en uysal ve iyi  insanlardır. Bu insanlara karşı mücadele etmek polis için vicdanî bir ağırlık teşkil eder.    İş, mahkemelerin işi haline gelirse lüzumsuz basın tartışmaları kalkar ve kışkırtıcıların çanına ot  tıkanmış olacağı için millî huzur sağlanmış olur. Çünkü mahkeme kimin haklı, kimin haksız olduğunu  ortaya çıkaracaktır ve grev meselelerinde haklı ile haksızı bulmak cinayet ve hakaret davalarındaki  haklı ile haksızı bulup seçmeye göre çok kolaydır. Çünkü elde daima kaybolmamış deliller vardır ve bu  deliller, bilfarz hakaret davalarında olduğu gibi tecil ve tefsire asla elverişli değildir.    Sayın milletvekillerinin dikkatini çekiyoruz: Grev ve lokavt haklarının yerini alacak kanunu hazırlayarak  anayasada da gerekli değişikliği yapsınlar. Bu yapılmazsa, son yıllarda soğukkanlılıktan çıkıp aşırı bir  millet haline geldiğimiz için ilerde memleketin başını derde sokacak olaylar meydana gelebilir.  Memleketimiz en büyük hürriyete sahip bir ülke olduğu için bu grevler yarın genişleyerek başka  tabakalara da sıçrarsa artık işin nerde biteceği kestirilemez.    Çağımız bir modalar yani taklitler çağıdır. Türkiye'de 48 saat sürecek bir polis grevinin memleketi ne  hale sokacağını düşünmek dehşet vericidir.    Polis grev yapamaz, yasaktır diyeceksiniz. Öyle... Fakat öğrencinin Üniversiteyi işgal edip profesörleri  çıkarması, dersleri durdurması da yasaktır ama oldu ve tabiî bir hâdiseymiş gibi karşılandı. Kırk yılın  İsmet Paşası bile bunu normal bir hâdise gibi gösterdi. Bu şartlar altında günün birinde öğretmenler,  doktorlar veya polisler greve giderlerse devlet olarak ne hale gireriz?    Bu tehlikeler ihtimali karşısında hukukçuları, aydınları, mebusları, senatörleri düşünmeye davet  ediyor ve teklifimizin bugünkü mevzuattan sonra daha iyi sonuçlar vereceğine inanıyoruz.    Gözlem, 13 Şubat 1969    www.atsizcilar.com    Sayfa 162 

 

KORKULAR 
   Korku, belki de insanların ilk duygusudur. Hurafeler korkudan doğar. Medenî insanın daha cesur oluşu  hurafelerin zekâ ile yenilmesi yüzündendir.    Günümüzde herkes, her zümre, her topluluk, her millet ayrı ayrı şeylerden korkar. Korkunun cinsi  karaktere, ülküye, yaratılışa, ruh yapısına göre değişir.    Türk (Ama gerçek Türk, yani Türkçü) şerefsizlikten korkar. Yalan ve iftira ile çıkar sağlamaktan çekinir.  Silâhı haysiyetsizlik olan mücadeleye yabancıdır. Bundan dolayıdır ki, şerefsizlerle yapılan  çatışmalarda Türkler daima zararlı çıkmıştır.    Süflî ruhlu olanlar büyüklükten, yükselmekten korkar. Bugünkü siyasî sınırlar dışına her göz atış onlar  için korkunç sonuçlar verecek bir rüyadır.    Devşirme ve komünist Türklükten ve Türkçülükten korkar. Türklüğün lehine olan her hareketin, her  davranışın, her eserin, her kanunun aleyhindedir.    Çok uzaktan bile olsa Türklüğü, Türkçülüğü hatırlatan ne varsa ondan ürker, titrer. Bozkurt düşmanlığı  bundandır. Çünkü Bozkurt Türkler’in millî sembolüdür. Tarihten önceki çağlarda onu kılavuz diye  kabul etmiş, hattâ kendilerinin Bozkurt’tan türediğine inanmışlardır. Türk Kağanlarının soyadı "Eçine"  yani "Kurt"tur. Devşirme ve komünist okulda Bozkurt rozetine, meydanda Bozkurt heykeline  dayanamaz. İftirası hazırdır: Bozkurt; Turancılık, emperyalizmin sembolüdür.    Hırsız, polisten nasıl korkarsa, vatan haini de ihaneti önleyecek kanundan öyle korkar. Hürriyet  teraneleri fikrin ve vicdanın serbestliği için değil; ahlâkı, milleti, vatanı yıkmak için istenen hürriyettir.  Geçmişi ve tarihi inkâr, fuhşu ve seks rezaletine terviç hürriyetidir.    Din tüccarı, dinin gerçeğinden korkar. Kumarhanede yakalanan, akla gelen ve gelmeyen herkesi  dolandırmış olan ahlâksız, sahtekâr, Allah Peygamber, din, Cennet kelimeleriyle kandırdığı saf  insanları sömürürken, en büyük düşmanlığı mantık ve zekâya karşıdır. Çünkü onun yalancılığını  matematik kesinlikte ortaya koyan nesne mantık ve zekâdır.    Hakları olmayan yere yükselenlerin, yahut hakları olmayana el koyanların korkusu hak ve adalettir.  Çünkü doğruluk duygusu insan erdeminin şimdiye kadar bulabildiği en yüksek prensiplerden biridir ki,  haksızlık yapanlarda zerresi bulunmaz.    Tembel ve zevkine düşkün olan hayvansılar disiplinden, çalışmaktan, tehlikeden ve savaştan korkar.  Medeniyeti, disiplini ve ahlâkı yaratan savaşı vahşet diye görür de genç kızların satılmasına,  yoksulların sömürülmesine, vurgunculuğa, hırsızlığa ses çıkarmaz.    Atom ve uzay çağındayız ama,daha yüz milyonlarca insan ilk primatlar seviyesindedir. Kendi  yarattıkları putlara tapmaktadırlar. Bazen evliya diye seviyesiz ve iğrenç bir cahilin, bazen büyük adam  diye seviyesiz ve korkak bir hainin, bazen ilerici ses diye seviyesiz ve alçak bir satılmışın ardından  koşarlar.  www.atsizcilar.com    Sayfa 163 

    Rahatının kaçmasından korkanlar ise herkese ve her şeye tâviz verirler: Milyoner ise komüniste haraç,  profesörse anarşiste not, hükümet adamı ise vurguncuya yüz verir.    Satışlarının düşmesinden korkan gazetelerde bu korku, bir kuduz cesaretine dönüşür. İyi, yüksek,  kutlu olan ne varsa ona saldırırlar. Enver Paşa'nın Türkistan'da şehit oluşu, memleketi batıran şuursuz  bir Turancılık macerası diye gösterilir de, Nurhat Dağlarında Türk Devletini yıkmak isteyen beş on  zavallı, "Sınıfsal Bilinç!"in kahramanları diye alkışlanır.    Korku bir hastalıktır. Millî eğitimle, millî basınla, millî radyo ile, millî filim ve sahne ile tedavi olunur.    Fakat o hekimler nerde?    Ötüken, 8 Aralık 1972, Sayı: 12     

16 DEVLET MASALI VE UYDURMA BAYRAKLAR 
   Son zamanlarda basında görülen haberlerle ve TRT'nin bastırdığı bir takvimle Türkler'in şimdiye kadar  16 büyük devlet kurduğunu, bu yüzden Türkiye Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldız bulunduğu  iddiaları öne sürüldü.    Her şeyimiz gibi tarihimiz de henüz kesin şeklini almış değildir. Türk tarihi nerden başlayıp hangi gidişi  takip eder, kimler Türk'tür? Bunlar henüz belli değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bazı büyük  şahsiyetlerin Türk olup olmadığı üzerinde bile tarihçilerimiz arasında birlik yoktur. Durum bu  merkezde iken, şimdiye kadar 16 büyük Türk devletinin kurulduğu ve Türkiye'nin bunların vârisi  olduğu hakkındaki iddia, şüphesiz, çok su götürür bir iddiadır.    Şimdiye kadar 16 büyük Türk devleti kurulduğu hakkındaki kararı kimin verdiği belli değildir. Tarih  bilginlerinin konusu olan bu konu için ciddî bir kurultayın toplanması gerekirdi. Böyle bir kurultay  toplanmış değildir. Ayrıca bu kadar büyük ve tesirli bir fikir için yalnız tarih bilginlerinin toplanması da  yeterli sayılmaz. Bu tarih mirasından söz edilirken işe millî kültür ve ülkünün taşıyıcıları olan  kimselerin karışması da tarihî bir zarurettir.    Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızın 16 büyük Türk devletini temsil ettiği hakkında şimdiye kadar  benim hiçbir bilgim yoktu. Bu gibi konularla ilgilenen birisi olarak ben bu sembolü bilmedikten sonra  acaba bunu kimler biliyordu? Yoksa bu da bir millî sırdı da ancak şimdi mi açığa vurulması uygun  görüldü?    16 Türk devleti efsanesini, sayın Tekin Erer'in 6 Ocak 1969'da kendi sütununda yazdığı "Türklüğün 16  Avizesi" başlıklı makaleden öğrendim. Bu makalede sayılan 16 devlet arasında Samanlılar gibi Türk  olmayan devlet bulunduğu gibi Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Mısır Kölemenleri gibi büyük  ve muhteşem Türk devletlerinden bahsedilmeyişi, hele cihan tarihinin en büyük imparatorluğu olan  Cengiz devletinin anılmayışı konuyu daha başlangıçta sakat hale getirmektedir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 164 

  Bundan başka 16 devlet telâkkisi bizim millî ülkümüze, büyüklük düşüncemize, süreklilik vetiremize  aynı zamanda tarihî gerçeklere de şiddetle aykırı düşmektedir.    16 büyük devlet... Tabiî, Karamanoğulları ve daha küçükleri gibi ötekilerin de sayınca bu rakam  kabaracak, en aşağı 50 devlet olacaktır. 50 devlet kurmayı bir başarı saymak, ilk bakışta mümkün  görünebilir. Fakat madalyonun ters tarafına dönünce iş tamamıyla değişir. Adama sorarlar: "Elli  devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyetine  kaldın?". Zoraki tarih bilginleri tabiî bu sorunun cevabını veremeyeceklerdir. Çünkü tarihî gerçek hiç  de öyle değildir. 16 veya 50 devlet kurulmuş değildir. Gerçekte anayurtta bir, nihayet iki devlet  kurulmuş, anayurt dışında da buna üç beş devlet daha eklenmiştir. O kadar. Bizi asıl ilgilendiren  anayurdumuzdaki devlet olduğuna göre de konu bir veya iki devletin tarihinden ibaret kalmaktadır.  Bu iki devlet Türkistan ve onun uzantıları olan doğu Avrupa'da kurulan devletle bugün Türkiye  dediğimiz devletin kurulduğu Ön‐Asya bölgesindeki devletten ibarettir ve ikincisi birkaç defa  birincisine tâbi olmak suretiyle tarihteki "Tek Türk Devleti" prensibini devam ettirmiştir. "Tek Devlet"  düşüncesi sembolik de olsa son zamanlara kadar devam etmiş, meselâ Sultan Aziz zamanında Doğu  Türkistan'dan Çinlileri atan "Atalık Gazi Yakup Han", Türkiye Devletini kendisine metbû tanımıştır.    Her şeyimiz gibi tarihimizde henüz kesin şeklini almış değildir dedik. Bu yüzden okullarda  çocuklarımıza millî tarih terbiyesi verilememektedir. Tarihlerde hâlâ Sümerler'in veya Hititler'in Türk  olduğu hakkındaki hezeyan tekrarlanmakta, bunu inanmadan öğrenen çocukta millî tarih sevgisi diye  bir şey kalmamaktadır.    Türk tarihi bir bütündür. "Devlet" denilen nesneler ayrı hükümdarlar, hanedanlardır. Böyle olunca 16  Türk devleti masalı kendiliğinden yıkılır ve birbirinin devamı olan hanedanlarla Türk tarihindeki birlik  karşımızda parıldar.    Türk tarihinin devletler adı altında parçalara bölünmesinin millî psikoloji üzerindeki yıkıcı tesirini  kimse düşünmüyor. Mazideki millî devamlılığa inanmayan kimsenin bugünkü millî devamlılıktan da  ümitsiz olacağı hesaba katılmıyor. Halbuki biraz mantık ve anlayış sahibi olanlar Türk tarihinin aralıksız  bir bütün olduğunu kendiliğinden kavrayabilir.    Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiştir. Osmanlı imparatorluğu'nun devamıdır. Osmanlı  imparatorluğu, İlhanlı Devleti'nin uç beyliğinden doğmuştur; demek ki onun devamıdır, İlhanlı Devleti  Anadolu'daki Selçuklu devletinin devamıdır. Anadolu'daki Selçuklu Devleti ile Batı Türkistan ve  İran’daki Harzemşahlar Devleti Büyük Selçuklu Devleti’nin devamıdır. Büyük Selçuklu Devleti;  Karahanlılar'ın, Karahanlılar Uygurlar'ın, Uygurlar Gök Türkler'in, Gök Türkler Aparlar, Aparlar’ın  Siyenpeler'in, Siyenpiler Kunlar'ın devamıdır.    Bu devamlar kesintisiz, aralıksız bir tarihin kadrosudur. Yani biz, biri yıkılıp biri kurulan ayrı ayrı  devletlerin değil, bir bütün halinde sürüp gelen bir devletin milletiyiz.    Bazen aynı zamanda birkaç hanedanın birden bulunup Türkeli'nin ayrı bölgelerinde hâkimiyet kurması  ve hatta bunların birbiriyle çarpışması bu kaidenin bozulduğunu göstermez. Bu durum Türk siyasî  hakimiyet nazariyesinin, merkeziyetçi olmayan devlet telâkkisinin icabından başka bir şey değildir. 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 165 

  Çünkü, hiç olmazsa nazarî halde bile, bu hanedanlardan bir tanesi ötekiler üzerinde hâkimiyette  maliktir.    Buna rağmen bazen Türk tarihinde siyasî bütünlüğün parçalandığı olmamış değildir. Bunlar her  milletin tarihinde görülen fetret zamanlarıdır. Bizim tarihimizin son zamanlarında da İstanbul’da  Ankara'da iki ayrı hükümetin bulunması bunun tipik bir örneğidir.    Tarihî gerçek budur, ilkokuldan üniversiteye kadar tarihin böyle okutulması, böyle gösterilmesi  lâzımdır. Türkler’in kafasında bir tarih birliği, tek devlet şuuru bulunmalıdır. Fakat bu şuurun  yerleşmesi için önce Millî Eğitim Bakanlığı'nda, onun Talim ve Terbiye Kurulu'nda bu şuurun  bulunması icap eder.    Son haftalarda TRT tarafından yayınlanan bir takvim aynı 16 devlet masalını tekrarlamak, üstelik 16  devlete 16 uydurma bayrak yakıştırma bakımından dikkati çekmiştir. TRT umumiyetle sol eğilimli bir  müessese olarak tanındığı için onun böyle "Turancı" bir takvim yayınlaması cidden şaşılacak bir  davranıştır. Fakat 16 devletin her biri hakkında verilen bilgi ile Türk büyüklerine isnat olunan sözler  yanlış veya uydurmadır. Meselâ: Büyük Kun İmparatorluğu’nun kuruluş yılı milâttan önce 204 olarak  gösterilmiştir. 220 olacaktır. Kurucusu da Mete değil, Mete'nin babası Tuman Yabgu'dur. Mete'nin  sözleriymiş gibi gösterilen: "Benden eyerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim; fakat vatanımdan  hiç kimse bir karış toprak istemesin, vermem" sözleri böyle değildir. Mete, doğu komşuları olan Tung‐ hu'ların kıymetli bir at ile Mete'nin zevcelerinden birini istemelerini, devletin o andaki zayıflığı  dolayısıyla kabul etmiş, fakat toprak isteklerini reddederek Tung‐hu'ları yenmiştir. At ve kadın  verildikten sonra çorak bir toprak parçasının ne değerli olur diyen beylere karşı da "at ve kadın  şahsıma aitti, verdim. Fakat toprak milletindir" cevabını vermişti.    Bu iki şekil arasında büyük fark vardır. Keyfi olarak değiştirilemez.    Takvimin yaprakları altında Türk büyüklerine isnat olunan sözlerde de gelişigüzel tasarruflar olmuştur.  Son zamanlarda sık sık görülen, Bilge Kağan'a ait "Türk milleti titre ve kendine dön" sözü de  uydurmadır. Bu söz sadece "Türk milleti! Düşün" şeklindedir ve Bilge Kağan'ın ağzından söylenmiş  olmakla beraber Yulığ Tegin tarafından yazılmıştır. Hele Gök Türkler'in en eski kağanlarından İstemi  Kağan (yahut İstemi Bağatur Yabgu)'a isnat olunan "erkekleri cesur, kadınları iffetli olan ulus egemen  olur" vecizesi tamamıyla uydurmadır. İstemi Kağan hakkındaki tarihî bilgi o kadar azdır ki bu az bilgi  arasında onun bir vecizesine rastlamak imkânsızdır.    Bu yanlışlıklan birer birer saymağa ne imkân, ne de lüzum var. Fakat bayraklar hakkından biraz  konuşmak yerinde olacaktır.    16 muhayyel Türk devletinin 16 bayrağı da tamamen hayalî, uydurma ve yakıştırmadır. Bir kere eski  Türkler'de bayrak yok, tuğ vardır. Bayrak, tuğun gelişmesiyle daha sonraki yüzyıllarda doğmuştur.  Yine bilindiği gibi eski Türkler'de bir tek millî bayrak değil, türlü türlü bayraklar vardır. Osmanlı  Türkleri'nin bayraklarından çoğu bilinmektedir. Her askerî birliğin, her korsanın, her kumandanın ayrı  bayrağı olduğu malûmdur. Tek millî bayrak fikri yavaş yavaş gelişmiş ve bizim bugünkü bayrağımız bu  son şeklini Sultan Abdülmecit zamanında almıştır.    www.atsizcilar.com    Sayfa 166 

  Uydurma bayraklar arasındaki Hun bayrağında ejder mi, semender mi, kertenkele veya dinozor mu  olduğu belli olmayan acayip yaratık şeklinin yer alması Türk tarihi hakkında hiçbir bilgiye malik  olmamak demektir. Ejder, Çinliler'in sembolüdür. Türkler'de ise kurt, doğan ve koyun kullanılmıştır.     Yine bu takvimde Batı Hunları'nın (Orta Asya Hunları’nın son çağı demek istiyorlar) sapsarı,  Harzemşahlar'ın kapkara bayraklarının hangi muhayyileden doğup uydurulduğu da cidden meraka  değer.    Bir de Ötüken'in haritada şehir olarak gösterilmesi büyük bir yanlışlıktır. Bilindiği, gibi Ötüken, şehir  değil, ormanlık bölgenin adıdır.    Kaş yaparken göz çıkarmak buna derler. TRT bunca masrafla cidden güzel bir takvim çıkarırken Türk  tarihi profesörlerine danışsaydı böyle yanlışlarla dolu bir eser yerine kütüphanelerde saklanacak bir  eser meydana getirir ve büyük bir millî hizmet yapmış olurdu. Bunu yapmadığı için bu tarih gülünç bir  nevheveslikten ileri gidemeyecek, daha kötüsü birçokları burada verilen bilgileri ve bayrakları doğru  sanarak kendi millî tarihleri üzerinde çok yanlış fikirlere sahip olacaklardır.     Ey Millî Eğitim Bakanlığı! Adının başındaki "millî" kelimesi doğru ise, bunun bizim anlamadığımız  başka bir mânâsı yoksa önce sen "Titre ve kendine dön" de okullara bir millî tarih kitabı hazırlat ve  Talim‐Terbiye Dairesine Türk tarihinden anlayan bir iki seçkin üye bulup oturt. Türk çocuklarına  Yunan, Roma, Bizans tarihleri yerine Türk tarihini öğret ve çamur gibi kâğıtlara basılıp eline alanda  okuma zevki bırakmayan bugünkü müsabakan (!) kitaplar yerine Türk ülküsüne uygun tek tarih  kitabını yazdırarak yarınki nesillerin beynine millî tarih şuurunun çakılmasını sağla.    Yoksa nahiyelerde lise, her şehirde yüksek okul açmakla Türkiye kalkınmaz. Kalkınmanın kuvveti önce  yürekte doğar. Yürekteki kuvvet millî ülküye bağlılıkla sağlanır. Millî ülküye bağlılık için yurt ve tarih  sevgisinin gönüllerde yaşaması lâzımdır. Millî futbol takımlarının listesini ezbere bilip de millî  kahramanlardan haberi olmayan nesiller üniversitede, bugün görüldüğü gibi Türk bayrağını indirip  yerine kırmızı bez parçasını asan şuursuz serseriler haline gelir.    Türk milletinin kafası ve gönlü dinî (!), millî (!), sosyal (!) safsatalarla doldurulursa o artık Türk milleti  olmaktan çıkar ve bu yakınlarda sık sık tekrarlandığı gibi "Türkiye milleti" veya "Anadolu milleti"  haline gelir ki geçmişle ilgisi kesilmiş, mukaddesatsız, tekniği ileri olsa da kültürü ve ahlâkı olmayan bir  Güney Amerika milletinden farkı kalmaz.    Ötüken, 1969, Sayı: 5 (65)     

GURBETTEKİ MAZLUMLAR 
   Cumhuriyetin ellinci yıldönümü için hazırlanan af kanunu Meclislere gelmek üzeredir. Gazete  haberlerine göre Türkiye cezaevlerinde yatan 70.000 kadar mahkûm ile onların dışarıda, sayıları belki  bir milyona yaklaşan yakınları bu kanunu sabırsızlık içinde beklemektedir.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 167 

  Bu kanun, bazı sakıncaları görülse de nihayet memleket yararına olacak, yurtta esecek sevinç havası  şüphesiz Türkiye'ye çok şey kazandıracaktır. Fakat bu arada unutulmaması gereken bir nokta vardır: O  da hiçbir suçları olmadığı halde vatanlarında yaşamak hakkından mahrum kalmış Osmanlı Hanedanı  fertleridir.    Cumhuriyet ilân edildiği zaman memlekette kuvvetli bir hanedancılık geleneği bulunduğundan  Hanedan azalarının yurt dışına çıkarılmasında siyasî bir mantık vardı. Bugün bu mantık ortada kalmış,  Osmanlı şehzadeleri dışarıda birer mazlum haline gelmiştir. Sayıları 30 kadar olan bu şehzadelerden  hiçbirisi son padişah Vahdettin’in oğlu veya torunu değildir. Olsa ve Vahdettin suçlu sayılsa bile bir  babanın günahının çocuklarına çektirilmesi hukuk ve adaletle bağdaşmaz.    Bu devlet kendisine ihanet eden Yüz Ellilikleri bile atfetmişken 50 yıllık gurbet hayatlarıyla vatana  bağlılıklarını ispat etmiş olan Osmanoğulları'nın gelen aftan istifade ettirilmemesi yazık olur. Bir kısmı  dışarıda doğduğu için anavatanlarını tanımayan, vatanda doğanları ise artık çok yaşlı insanlar olan bu  şehzadelerin Türkiye'ye dönerek öz yurtlarında ölmeleri hem Türklük, hem de insanlık bakımından  Türkiye'ye düşen bir vazifedir.    Şehzadelerin artık Türkiye'de bir hanedancılık tehlikesi yaratmaları akla bile gelemez. Kendilerinde  böyle bir düşünce olmadığı 50 yıllık gurbet hayatlarıyla sabittir. Hanedanın kadın azaları yıllarca önce  çıkarılan bir kanunla Türkiye'ye dönmüştü. Şüphesiz bunların davranışlarını gözden geçirmiş bulunan  Emniyet Servisleri acaba kendilerinde en küçük bir menfî hareket sezdi mi?    Türkiye'yi büyüklüğün son merhalelerine kadar yükselten şanlı Hakanların torunlarına yurdun kapısını  açmak Türk devletine tehlike değil, ancak şeref getirecektir.    Biyolojide veraset, hukukta miras denilen şeyler doğru ise bu ülkede yaşamak hakkı herkesten çok  onlarındır.    Ötüken, 1 Şubat 1974, Sayı: 1     

MECBURİ GURBETTE YAŞAYANLAR 
   İnsanlığın tarihi bir yandan hak, hukuk, adalet iddiaları ile, öte yandan da en korkunç haksızlıklar ve  fenalıklarla doludur. Bir bakıma insan, canlıların en canavarı, canavarlıkta en orijinalidir.    İnsanın nasıl bir yaratık olduğunu anlamak için bilgin olmaya, uzun araştırmalara lüzum yoktur. Şu  Yirminci Yüzyılın bazı olaylarına kuşbakışı bir göz atmak kâfidir.    İnsanlığın saadeti, eşitliği, milletlerin hürriyeti davasıyla ortaya atılan komünizmin insanlara ve  milletlere karşı yaptığı cinayetleri tarihin hiçbir çağında hiçbir millet yapmamış, yabancıları şöyle bir  yana bırakın, kendi milletine karşı hiçbir millet Rusların yaptığı vahşeti göstermemiştir.    Buna rağmen insanlar arasında insanlık duygularının gelişmesi için büyük gayretler gösterilmiş,  insanları maddî‐manevî sıkıntıdan kurtarmak için çareler aranmış, kısmen de bulunmuştur.  www.atsizcilar.com    Sayfa 168 

    İnsanlardaki canavarlık belki de onların "primat" olduğu devirlerden beri kromozomlarındaki  verasetten gelmektedir. Her ne olursa olsun, insan denilen yaratık kendi haline bırakıldığı, tam  hürriyete kavuştuğu zaman çoğunlukla iyiden fazla kötüye doğru giden bir karaktere sahiptir. Devlet  denen sosyal düzen bu kötülüğü gidermek için kurulmuş, ahlâk denen müessese aynı sebeple ortaya  çıkmıştır.    Türkiye'de cumhuriyetin kuruluşu hem Türkiye, hem de bütün Türk tarihinin yeni bir bölümüne  işarettir. Artık bakanlar ve sultanlar çağı geçmiş, seçimle iş başına getirilmiş bakanlar zamanı  başlamıştır. Bu, eski devirleri inkâra, eskileri kötülemeye bir sebep teşkil etmez. Eski çağlarımızın  büyük yanlışların yanında şan ve şerefle dolu olduğu gibi eski devlet başkanlarımız olan kağanlar,  hanlar ve sultanlar da çoğunlukla büyük çapta, millete hizmet etmiş yüksek şahsiyetlerdir. Bunlara  saygı göstermek ve çocuklarımıza bunların büyüklüğünü öğretmek insanlık ve vatan borcumuzdur.    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başlangıcında, her yeni rejimin başlangıcında olduğu gibi, bir takım  sertlikler, aşırılıklar ve haksızlıklar da olmamış değildir. Fakat bu davranışlar Fransız ve Rus inkılâpları  ile ölçüştürüldüğü zaman çok yumuşak ve çok insanca kalır. Bu da millî övünçlerimizden birisidir.    Cumhuriyet idaresi kökleştikçe, aşın tedbirler de yavaş yavaş ortadan kaldırılmış, haksızlıkların  silinmesine, bütün vatandaşların birbirine daha çok bağlanmasına dikkat edilmiştir. Bu da akıllıca ve  insanca bir tedbirdir.    Meselâ, Kurtuluş Savaşına karşı geldikleri için memleketten çıkarılan Yüz Ellilikler 1937'de affolunarak  yurda dönmüş, bunların arasında bulunan kalem sahipleri, kalemleriyle cumhuriyeti destekler  kimseler olarak gözükmüşlerdir.    Şeyh Said isyanı sırasında âsiler tarafını tutan bazı ailelerin Batı vilâyetlerinde mecburî iskâna tâbi  tutulmaları hakkındaki kanun da 1950'de kaldırılmış, suçla ilgisi olmayan küçük çocukların yetişkin  birer insan olarak doğdukları yere dönmesi ve manen huzura kavuşması sağlanmıştır.    Hatta bu aflar sırasında biraz da ileri gidilmiş, Nâzım Hikmet gibi bir numaralı vatan haini de  bağışlanarak tahliye edilmiş ve yurttan kaçarak Türklük aleyhindeki faaliyetine ölünceye kadar devam  etmiştir.    Bütün bunların arasında küçük bir zümre var ki, maddî ve bilhassa manevî sıkıntı ve üzüntü içinde, bu  dünyada bir cehennem hayatı geçirmektedir.    Osmanlı şehzadelerinden bahsetmek istiyorum.    Padişahlık ve halifelik kaldırıldıktan sonra Osmanlı Hanedanı'nın erkek ve kadın bütün üyeleri,  Hanedana mensup olmayan eşleriyle birlikte Türkiye'den çıkarılarak maddî bir sefaletin kucağına  atıldılar.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 169 

  Suçları Osmanlı Hanedanı'na mensup olmaktı. Bir İngiliz gemisiyle kaçan son padişah Altıncı Mehmet  Vahdettin hain sayıldığı için bu suçsuz şehzadeler de onun ailesi olarak kötü gözle görüldü ve  memleketten çıkarıldı.    Şehzadelerin Türkiye'den çıkarılması, yeni kurulan cumhuriyeti bir tehlikeden korumak için alınmış  tedbir diye düşünülebilir. Türkiye'de herhangi bir Osmanlı şehzadesinin etrafında birleşerek büyük  gailelere sebep olmaları mümkün olabilirdi. Bu sebeple bu suçsuz şehzadelerin, tarihte örneğini çok  gördüğümüz haksızlıklara uğramalarında tarihî bir zaruret vardı denebilir.    Fakat artık aradan 45 yıl geçmiş, cumhuriyet kökleşmiş, Türkiye'de hilafeti isteyen tek tük beyin  hastalarına karşılık, padişahlığı getirmek isteyen kimse kalmamıştır. Bundan daha mühim olarak bu 45  yıl içinde Osmanlı şehzadeleri arasında tekrar tahta geçmek için teşebbüste bulunan bir tek kişi bile  çıkmamıştır. Hatta bir iki Müslüman ülkesinde kendilerine teklif olunan krallıklar bile bu prensler  tarafından reddolunmuştur.    1950'den sonra, o zamanki Millet Partisi'nin gayretiyle bir kanun çıkarılarak Osmanlı Hanedanı'nın  kadın üyelerinin Türkiye'ye gelmeleri kabul olunmuş ve çoğu yaşlı bulunan bu Osmanlı sultanları  gözyaşları arasında anayurda dönmenin sevincini tatmışlardır.    Demokrat Parti'nin son zamanlarında, şehzadelerin de Türkiye'ye dönmeleri için bir teşebbüs  başlamış, fakat 27 Mayıs hareketiyle bu teşebbüs unutulup gitmişti.    Osmanlı şehzadeleri tarihin bir yadigârıdır. Hepsi vatanlarına bağlı, taht davasını akıllarından  geçirmeyen, sağlam karakterli insanlardır 45, yıl içinde cumhuriyet hükümeti aleyhinde hiç birisinin  en ufak hareketi bile görülmemiştir. Maddî sıkıntı yüzünden bir ikisi intihar etmiş, diğerleri türlü  şekillerde çalışarak hayatlarını kazanmaya devam etmiştir. Vatanlarına dönmek en büyük ve en tabiî  haklarıdır. Bu haklarından mahrum edilmeleri yüz kızartıcı bir kıyıcılıktan başka bir şey değildir.    Bugün hayatta 25 kadar Osmanlı şehzadesi vardır. Bunların 14 tanesi Türkiye'de, diğerleri Hanedan  çıkarıldıktan sonra dış ülkelerde doğmuş kimselerdir. Bir kısmının Türk vatandaşı olarak devletten  emeklilik maaşı almaya da hakları vardır. Meselâ Hanedanın en yaşlı üyesi olan Osman Fuat Efendi,  Birinci Cihan Savaşı'nda Trablusgarp'taki Osmanlı ve Sünûsî kuvvetlerinin kumandanı olarak  mütarekeye kadar harekâtın başında bulunmuştur. Bir Türk subayı olarak emekli maaşı almak hakkı  değil midir?    Geçenlerde hayata gözlerini kapamış olan Ömer Faruk Efendi, Mısır'da melankolik bir hayat  geçirmekteydi. Millî Kurtuluş Savaşı'na katılmak için bir geminin ambarına saklanarak Anadolu'ya  geçtiği halde, Sakarya zaferi o sıralarda kazanılmış ve temel sağlamlaşmış olduğu için kabul  edilmeyerek geriye dönmüştür.    Ressamlıkla, öğretmenlikle hayatlarını kazananlar da vardır. Sultan Hamit'in hayattaki tek oğlu olan  Mehmet Abid Efendi, Fransa'da hukuk ve şarkiyat tahsili yapmıştır. Şimdi Beyrut'ta mütevazı işlerle  hayatını kazanmaktadır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 170 

  Sırf  Sultan Vahdettin'in yeğenleri oldukları için bunların memlekete sokulmaması hem büyük bir  haksızlık, hem de cumhuriyet hükümetlerinin şimdiye kadar güttükleri birleştirme ve kaynaştırma  politikasıyla tezattır. Almanya ve Fransa'da da cumhuriyet idareleri olmakla beraber eski imparator ve  kral ailelerinin fertleri kendi anayurtlarında yaşamakta, kendi mülklerine sahip olmaktadır. Eğer  Türkiye'de de cumhuriyet rejimi cidden kökleşmişse, adalet prensibi bütün yurttaşlara uygulanacaksa  en büyük Türk ailesinin son talihsiz mümessillerinin de son yıllarını vatanda yaşamalarını sağlamak en  büyük insanlık borcumuzdur.    Hayatta olan Türk prensleriyle doğum yılları aşağıdadır:    1) Osman Fuat 1894 (V. Murat'ın torunu)    2) Mehmet Abdülâziz 1901 (Sultan Aziz'in torunu)    3) Ali Vâsıb 1903 (V. Murat’ın torununun oğlu)    4) Mahmut Şevket 1903 (Sultan Aziz'in torunu)    5) Mehmet Abid 1905 (Sultan Hamit'in torunu)    6) Orhan 1909 (Sultan Hamit'in torunu)    7) Mehmet Nâzım 1910 (Sultan Reşat’ın torunu)    8) Osman Ertuğrul 1912 (Sultan Hamit'in torunu)    9) Ömer Fevzi 1912 (Sultan Reşat'ın torunu)    10) Hüsâmettin 1914 (Sultan Aziz'in torununun oğlu) Akıl hastası.    11) Ertuğrul 1915 (Sultan Hamit'in torunu)    12) Alâattin 1917 (Sultan Hamit'in torunu)    13) Burhanettin Cem 1918 (Sultan Mecit'in torununun oğlu)    14) Bayazıd 1923 (Sultan Mecit'in torununun oğlu)    Bunların dışındaki 10 şehzade Türkiye dışında doğmuş olup yaşlan 44'ün altındadır. Ve Orhan, Selim,  Osman, Selâhattin, Ömer Abdülmecit, Harun, Dündar adlarını taşımaktadırlar.    Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğunu, adaletin hüküm sürdüğünü ispat  etmek için bu talihsiz Osmanoğulları'nın Türkiye'ye girmesini yasaklayan kanunu yeni bir kanunla  kaldırmalı, böylelikle hem Türkiye Cumhuriyeti’nin artık kökleştiğini, hem de adaletin hüküm sürdüğü  bir diyar olduğunu bütün dünyaya göstermelidir.  www.atsizcilar.com    Sayfa 171 

    Osmanlı Hanedanı'nın kadın üyeleri Türkiye'ye döndüğü zaman birçoklarınca sevgi ve saygı ile  karşılanmışlar, fakat kralcılık düşüncesi gibi bir düşünce veya davranış akıllara ve gönüllere  gelmemişti.    Türkiye'de halifeliğin diriltilmesini isteyen birkaç zıvanasız yobaz var diye, hilâfetle hiçbir ilgisi  kalmayan, iyi Türk vatandaşları olan, yıllardır gurbette yaşayan ve prensliklerinden vazgeçen  Osmanoğulları'nı anayurda gelip yerleşmeleri ve atalarının yükselttiği vatanda yaşayıp ölmeleri "İnsan  Hakları Evrensel Beyannâmesi"ne imza koymuş bir devlet için, yerine getirilmesi şeref borcu olan bir  görevdir.    Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini bu görevi yapmaya çağırıyoruz.    Ötüken, 1970, Sayı: 9     

BİR YURDUN KUTSAL YERLERİ 
   Bugün "Türkiye" dediğimiz yeri On Birinci Yüzyılda başlayan savaşlarla Rumlar'dan ve onlara tâbi  Ermeni ve Gürcüler'den aldığımızı artık herkes biliyor.    Bu topraklar yıllarca süren hücumlarla ele geçirilmiş, sonra yine yıllarca süren savunmalarla korunmuş  olduğu için üzerinde oluk gibi kan akıtılmış ülke olarak şüphesiz her karışı ile kutlu sayılabilir. Ancak,  milletlerin hâtıralarında bazı savaşlar ve bu savaşlara başbuğluk etmiş kahramanlar vardır ki onların  vuruştuğu, öldüğü, öldürdüğü yerler "millet olmak inancı"nın sembolü haline gelir ve kutsallaşır.    Geçmiş zamanın yâdı yani tarih, milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybetmiş insan yaşıyor sayılmadığı gibi  hafızasız millete de millet denilemez.    Önümüzdeki Ağustos’un 26'sında Malazgirt Savaşı'nın 900. yıl dönümü kutlanacak, kıyasıya süren  Türk‐Rum savaşlarının ikinci büyük vuruşması olan (birincisi 1048 Pasin savaşıdır) Malazgirt yâd  edilecek, Alp Arslan için, Malazgirt’in şehitleri ve gazileri için anıt dikilecektir.    Malazgirt, dikmekle görevli olduğumuz büyük anıtlardan yalnız biri, Alp Arslan da anmakla şeref  duyacağımız yurt kuruculardan yalnız birisidir. Fırsat ve imkân bulunca hepsini anıp anıtlarını dikmek,  hatta Anadolu'nun yabancı köklü ad taşıyan şehirlerine Türk fatihlerinin adlarını vermek millî şuurun  şahlanacağı zaman ilk düşünülecek şeylerden biri olacaktır. Zarar yok, ansiklopedilerin bazı maddeleri  değişsin, varsın yabancılar biraz bocalasın. Biz "Bursa'ya "Orhankent" yahut "Orhanbalık"; "Edirne'ye  "Muratkent" yahut "Muratbalık" diyelim de, bu topraklarda maddeden isme kadar her şeyi Türk  yapalım da dünya ne derse desin. Vaktiyle "Keşiş Dağı'nı nasıl "Uludağ" yaptıksa, "Ayastafanos" nasıl  "Yeşilköy" oldu ve herkes buna alıştıysa günü gelince bütün büyük küçük şehir adları da Türkleşecek  ve millî şuurun gereği yerine getirilecektir.    Bugün Anadolu'da Aydın, Bayındır, Ödemiş, Çorum, Kınık, Karaman, Elmalı, Söğüt, Akseki, Turgutlu,  Kula, Denizli, Demirci, Dursunbey, Bozkır, Bozdoğan, Yatağan, Kırşehir, Akşehir, Beyşehir, Suşehri,  www.atsizcilar.com    Sayfa 172 

  Taşköprü, Eskişehir, Yenişehir, Karaağaç vesaire gibi; Yeşilırmak, Kızılırmak, Göksu gibi ırmak adlarının  yanında Türkçe olmayan yüzlerce şehir ve ırmak adlarını Türkçeleştirerek burada yabanın izini  bırakmamak yarınki Türkler'in dikkate alacağı büyük işlerden biri olacaktır. Şehirlerimize fatihlerinin  adları verilecek; bu fatihlerin, önünde heybetli geçit resimlerinin yapılacağı heykeller ve anıtlar  dikilecek, millet onları gördükçe nerden gelip nereye gittiğini kavrayarak aklını başına toplayacak, millî  benliğine daha sıkı sarılacaktır.    İnsanlar gördüklerinin ve işittiklerinin tesirinde kalırlar. Propaganda budur. Bugün Türkiye'de bir kısım  sefele güruhu tarafından yapılan iğrenç hareketler yıllardır süregelen vatan hainleri propagandasının  yeşeren zakkumlarıdır. Gençliğe hitap edenler bu aşağılık yazarlar, profesörler, öğretmenler,  romancılar, piyesçiler olmayıp da yurtseverler olsaydı millî manzara büsbütün başka olacaktı.    Bizi bu satırları yazmaya sürükleyen sebep bir gazetede okuduğumuz hem gülünç, hem öfkelendirici  bir haber oldu. Milliyet gazetesinin 2 ve 3 Mayıs tarihli nüshalarında, meşhur Kasım Gülek'e ait bir  röportaj mı, haber mi, neyse, bir yazının bahsettiği teşebbüsü yarın için tehlikeli gördüğümüzden  ilgilileri uyarmak istedik. Haber şu:    Kasım Gülek adındaki eski bakan, Roma'da bulunduğu sırada Papa kendisini görüşmeye çağırıp Tarsus  hakkında bilgi almış. Kasım Gülek de Tarsus'ta bir Saint‐Paul kuyusu, Saint‐Paul kilisesi yıkıntısı ve aynı  adamın oturduğu söylenen ev olduğunu bildirerek bunlar hakkında açıklamalar yapmış. İsa'nın 12  arkadaşından biri olan Paul, daha doğrusu Paulus hakkındaki bu bilgiden çok sevinen Papa, Tarsus'u  Hıristiyanlığın bir numaralı kutsal şehrî ilân etmeye karar vermiş. Böylece Hıristiyanların oraya giderek  hacı olmalarını sağlayacakmış. Paulus ile hemşehri olan Kasım Gülek de Tarsus'ta derhal bir "Saint‐ Paul Derneği" kurmuş. Kuyunun çevresi açılacak, kilise ve ev yıkıntıları onarılacakmış. Böylece de..    Acaba Kasım Gülek bunları el âlemi güldürerek Tarsus köylerini dolaşmış, binlerce köylünün elini  sıkarak oy toplamaya çalışarak gazetelere sermaye olmuştu. Fakat bu son hareketinde güldürücülük  değil, burukluk seziliyor. Saint‐Paul kuyusunun suyunu şişelere doldurup Hıristiyanlara satacağından  ve döviz sağlayacağından bahsetmesine rağmen teşebbüs düşündürücü olmaktan kurtulamıyor.  Çünkü:    Bu eğri düşünceyle hareket olunduğu takdirde bütün Anadolu, bütün Türkiye'yi Hıristiyanlığın kutsal  toprağı haline getirmek mümkün olabilir. Zira biz bu toprakları Hıristiyanlardan aldık. Bizden önce  yüzyıllarca Hıristiyanlığın yaşadığı bu ülkenin her şehrinde onlara ait bir hâtıra bulunabilir. Bu  şehirlerin, dağların, kayaların Türkler’e ve fethe ait hâtıralarını canlandırmak dururken daha eski  çağını, yabancılara ait hâtıraları yaşatmaya çalışmanın mânâsı nedir? Yeniden bir Makamât‐ı  Mukaddese" gailesi mi çıkarmak istiyoruz?    Kasım Gülek'i kabul ederek onun gösteriş merakından faydalanıp aldatan şimdiki Papa'nın nasıl  domuzuna bir Katolik olduğu, İstanbul'u ziyareti sırasında, Ayasofya'yı gezerken Türk kanunlarını hiçe  sayıp bir oldu bittiye getirerek, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in gözleri önünde oracıkta diz  çöküp ibadet etmesiyle ortaya çıkmıştı. Şimdi aynı Papa, yeryüzünde iş kalmamış gibi İsa'nın 12  Havarisinden Paulus'un doğduğu şehri, yani Türk Tarsus'u kutsal Hıristiyan şehri yapmak istiyor ve  Kasım Gülek de buna alet oluyor.    www.atsizcilar.com    Sayfa 173 

  Paulus denilen herif aslında Saul adında bir Yahudi'dir ve Romalı Paulus’u Hıristiyan yaptığı için bu adı  alıp sonra Roma'da idam olunmuştu. Şimdi Türk Kasım Gülek, bu Yahudi'nin hâtırasını canlandırıp  yaşatmak için Tarsus'ta dernek kuruyor, herifin adını taşıyan kuyunun çevresini açtırıyor, kilisesini  restore ediyor ve marifet yaptım sanarak sırıtıyor.    Kasım Gülek birkaç fakülte bitirmiş, yarım düzine dil bilen eski bir bakandır. Demek ki bunca meziyet  bile, bazen bir adamın sapıtmasına engel olamıyor.    Kasım Gülek, aklı başında ve millî şuurlu bir Türk olsaydı bu ne olduğu belirsiz Yahudi'nin kalıntılarını  canlandırmak yerine Tarsus'u Türkler'e kazandıran fatihin hâtırasını anmayı düşünür, o yolda faaliyete  geçerdi.    Tarsus, Anadolu fatihlerinden meşhur "Kutlamış"ın(1) oğlu olup Anadolu Selçuklularının ilki sayılan  "Süleymanşah" tarafından 1082'de fetholunmuştur. Kasım Gülek bunu öğrensin ve cidden bu vatanın  evlâdı ise şu Yahudi Paulus'u bırakarak 11 yıl sonra 900. yıl dönümü gelecek olan Tarsus fethi için  şimdiden bir dernek kursun. Turizm Bakanlığı, Tarih Kurumu, Selçuklu Tarihi Enstitüsü gibi  kuruluşların da yardımını sağlayarak Tarsus'a büyük bir anıt kazandırsın. Tarsus imar olunsun. Maksat  turistlere bir şey göstermekse onlara Paulus Yahudisinin kim bilir hangi basillerle dolu kuyusu değil,  Türk kahramanı Süleymanşah'ın anıtı gösterilsin.    Bir gafletle, sanki turistlere yalnız Hıristiyan eserleri göstermek gerekirmiş gibi hep Hıristiyanlıktan  kalma eserlerin onarılmasına milyonlar harcadılar.    Bir Yahudi karısı olan ve babasız çocuk doğurmakla tarihte ün yapmış olan Mukaddes Bakire  Meryem'in asla uğramamış olduğu Efes'teki bir kiliseyi onun adına izafe ederek turistik hale getirdiler.  Papalık bunu da sevinçle kabul etti. Noel Baba diye ne olduğu belirsiz bir herif adına Antalya'da bir  makam ihdas ettiler.Birçok yerlerde gizli kalmış kiliseler ortaya çıkarılarak onarıldı.    Bunlar yerine Selçuklulardan kalıp harap olmaya yüz tutmuş sanat nefîseleri onarılabilir ve turistlere  bu eserler gösterilebilirdi. Bundan başka Türkiye'ye turist diye gelenlerin çoğu tarih ve arkeoloji için  değil, dinlenmek ve denizden faydalanmak için gelmektedir.    Döviz sağlamak arzu olunur bir şeydir ama bunun için Türkiye'yi Hıristiyanlığın kutsal şehirleri ve  makamları manzumesi haline sokmaya lüzum yoktur. Bu, millî bir cinayet ve Anadolu'da Bizans'ı  diriltmek isteyen Yunanlılar'ın eline koz vermek olur.    Yalnız döviz sağlamak gibi maddeci bir düşünceyle hareket ettikten sonra Ayasofya'yı kilise yapmak  bize milyarlar, milletçe Hıristiyan olmak ise trilyonlar kazandırır.    Hükümetin dernekler için yeni bir kanun hazırlamakta olduğunu işitiyoruz. Umarız ki bu yeni kanunla  millî çıkarlara aykırı düşen dernekler kapatılır ve insanlar gülünç ve zararlı olmaktan kurtarılır.    Tarsus gibi yiğit Yörükler'in şehrinde kapkaranlık bir adam olan Papa'nın hatırı için mütereddi bir  Yahudî olan Paulus'un adına kilise döküntülerini onarmak gibi millî ruhu incitecek davranışlardan  sakınılır ve dünyada "ciddiyet" denen bir nesnenin mevcut olduğu hatırlanır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 174 

    Ötüken, 1971, Sayı: 90   
(1) "Kulmuş" yahut "Kutalmış" değil, "Kutlamış"tır. Buna benzeyen diğer isimler Sülemiş, Beklemiş ve Ağlamış  adlarındaki beylere aittir. 

   

TÜRKİYE'NİN YENİDEN KURULMASI 
   Bu memleket "A"dan "Z"ye kadar bozuktur. Bu korkunç hakikati diktatörlük rejiminin  başbakanlarından Refik Saydam söylemişti. İtiraftan sonraki yıllarca süregelen keyfî, keyfî olduğu  kadar zekâdan mahrum, zekâdan mahrumiyet nispetiyle hâince idare, Türkiye’yi inkıraz uçurumunun  kıyısına kadar getirdi. Artık Türkiye bugünkü durumuyla top yekûn kalkındırılamayacak bir hale  gelmiştir. Adnan Menderes'in iyi niyetinden ve enerjisinden emin olmakla beraber bu büyük işin  üstesinden gelmenin çok zor olacağına kaniiz.    Sefaletin doğurduğu veremden her yıl 40.000 kişi ölürken, millî savunma parasından çalan askerî ve  sivil şahıslar gazetelere geçerken, rüşvet alan polisler mahkemeye sevk edilirken, öz kızlarının iffetine  taarruz eden babalar mevcutken, şehir sokaklarında evli kadınlara saldıran ahlâksızların sonu  gelmezken, resmî dairelerde hâlâ tavsiye ile iş görülürken, bir yığın işe yaramaz memur devlet  bütçesine yük olurken, medenî Türk milletinin hâlâ mazbut bir imlâsı yokken, Halk Partisinin yadigârı  olan ve her yere sızmış bulunan komünistler bir türlü sökülüp atılamazken, kozmopolit‐mason‐ yahudi‐komünist yuvası haline gelen üniversitede tamamıyla keyfî bir profesörler diktatörlüğü hüküm  sürerken, lüks ve fuhuş eşyası için dışarıya milyonlarca liralık döviz giderken, gayrı meşru kazançların  hesabı bir türlü sorulmaz ve yabana bankalarda milletten çalınan paralar yatarken, yüz binlerce  topraksız köylü, on binlerce sefil işçi ümitsiz bir halde yaşarken Adnan Menderes'in sırf şahsî  gayretiyle bu derde deva bulmasını beklemek yersiz olur.    Türkiye'de devlet teşkilâtı bugün çatısı, duvarları, iskeleti çürümüş; kiremitleri kırık, sıvaları dökülmüş,  cam ve çerçevesiz bir eve benzemektedir. Yalnız temelleri sağlamdır. Onu 1040 yılında Çağrı Beyle  Tuğrul Bey çok sağlam atmışlardır. Bugün bu yapının bugünkü durumu ile onarılmasına imkân yoktur.  Bunu yıkıp o sağlam temellerin üstüne yemden kurmak lâzımdır.    Nasıl mı? Gelecek sayılarımızda çok kısa ifâdelerle anlatmaya çalışacağız.    Orkun, 24 Kasım 1950, Sayı: 8     

TÜRKİYE'NİN YENİDEN KURULUŞU 
   Türkiye Cumhuriyeti, aşağı yukarı 3000 yıllık bir milletin 22 yüzyıldan beri aralıksız var olan devletinin  bugünkü adıdır.    Karanlık olan en eski çağları bırakırsak, tarihimiz, Makedonyalı İskender'in milâttan önce 4. Yüzyılda,  Türkelleri'nin batısı demek olan Mavera ün‐nehir'e saldırışı ve yaptığı kırgınlar dolayısıyla daha  www.atsizcilar.com    Sayfa 175 

  doğuya çekilen atalarımızın Kuzey Çin'de doğudan batıya doğru kurduğu devletlerle başlar. Tanrıkut  Mete (veya Motun) milâttan önce 209‐174 arasında bu devletleri birleştirerek Türk birliğini sağlar,  yasaları ve teşkilâtı ile Türk Milleti'ni yaratır. Ondan sonrası dışarıda düşmanlara, içerde tabiata ve  afetlere karşı savaşın hikâyesidir. Bu arada iç kavgalar, boylar ve uruklar arasındaki çekişmeler ve bu  çekişmeler sonundaki hanedan değişiklikleri de tabloyu tamamlar.    Tanrıkut'un Kunlar'ı dört asır sonra hâkimiyeti Siyenpi‐Tabgaçlar'a bırakıp anayurt tarih sahnesinden  çekilir. Çoğu yeni hâkimlerin adını alır. Kalanı, batıya doğru ilerleyip nihayet Atilla ile Avrupa'yı allak  bullak eder. Siyenpi‐Tabgaçlar'ın yerine geçen Aparlar'ı da Gök Türkler devirdikten sonra milletimizin  adı artık "Türk" olarak kesinleşip günümüze kadar gelir.    Devletin sınırları Mançurya'dan Hazar kuzeyine ve Urallar'ın batısına kadar uzanmaktadır. Bazen  batıda daha ileri gittiği, bazen de devlete başkaldıran bir kısım Türkler’in resmî devleti tanımayarak  ayrı bir devlet halinde yaşadıkları görülür. Fakat bunlar geçicidir ve vatanın büyüklüğünden  doğmaktadır.    Bütün tarihimiz boyunca bir hanedan kanunumuzun bulunmayışı, ölen kağandan sonra başa kimin  geçeceğinin bir türlü tespit edilemeyişi gibi millî bir kusur yüzünden doğan prenslerin taht kavgaları  nihayet, devletin, hanedanın ortak malı olduğu prensibini doğurur. Böylelikle bazen büyük devlette  birkaç imparator birden hüküm sürmekte, fakat bir tanesi, ismen bile olsa ötekilerinin büyüğü,  metbuu tanınmaktadır. Bu merkeziyetsizliğin hâkim olduğu Gök Türk, Karahanlı, Selçuklu ve Çengizli  çağlarında görürüz.    Aslında devlet tektir. Hatta birbiriyle çarpışan iki Türk devletinden bile biri, ötekinin daha büyük ve  aslî devlet olduğunu tanımaktadır. Osmanlılar’dan İkinci Murat çağında yazılan "takvim" şeklindeki bir  tarihte Müslüman olmayan Cengiz, Ögedey, Güyük, Mengü ve Hülegü'nün rahmetle anılması  Türkler'deki tek devlet prensibinin ifadesidir. Çarpışanlar "devletler" değil, "hanedanlardır.     Bu sebeple Selçuk Hanedanı'nın Anadolu’da hüküm süren kısmına Türkiye Selçukluları diyip onu ayrı  ve bağımsız bir devlet saymak büyük yanlıştır. Anadolu Selçukluları, Başkent Merv, Reyveya  Isfahandan idare olunan büyük imparatorluğun büyük bir eyaletidir. Devlet, hanedanın ortak malı  olduğu için bu devletin bir bölümünün başındadırlar ve ana devletteki imparatoru metbuu  tanımışlardır.    İlhanlılar'ın Anadolu'ya hâkim olmaları da büyük devletteki bir hanedan değişikliği olayıdır. Karaman  beylerinin İlhanlılarla çarpışması yabancı bir müstevliye karşı millî bir ayaklanma değil, Almanya  tarihinde de örneklerini gördüğümüz bir küçük hükümdarın ihtiras ve nüfuz hareketidir. Aynı  Karamanlılar, aynı şekildeki hareketleri Osmanlılar'a karşı da yapmışlar, Osmanlı‐Karaman vuruşması  pek kanlı ve çirkin safhalar göstermiştir.    Osmanlılar Kırım'a, bir aralık Kazan'a da hâkim olmuşlar, fakat Türkistan'ı ele geçirememişlerdir.  Bunun başlıca sebebi Azerbaycan ve İran'a hâkim olan Türkler'in Şiîliği kabul ederek Türk tarihine  mezhep kavgasını sokmalarıdır. Safevîler'in Şiîlik taassubu olmasaydı Türkistan'daki Özbek Hanlıkları  da Osmanlı hâkimiyetini kabullenecek ve birlik yalnız duygu alanında değil, idarede de gerçekleşerek  devam edecekti.  www.atsizcilar.com    Sayfa 176 

    Bugünkü Türkiye, Türk tarihinin vârisi ve devam ettiricisidir. İlerdeki Türk Birliğini de yine Türkiye  Cumhuriyeti kuracaktır.    Fakat bugünkü görünüşüyle, Türk'ün, tarihin bütün zamanlan içinde görülmemiş bir takım manevî  hastalıklarla illetli olduğu meydandadır. Türkler, tarihte pek korkunç kıtlıklar, kırgınlar ve felâketler  görüp geçirdiler. Ölü insan ve hayvan kemiklerini un haline getirip yiyecek kadar acıklı anlar yaşadılar.  Fakat millî ruh ayakta olduğu için bu korkunç felâketleri atlattılar.    Bugün ise dış tesirler ve içerden bulunan yardakçılarla millî ruh baltalanmıştır. İşin en acıklı tarafı,  hükümet başında bulunanların bu yıkıcılığa karşı kayıtsız davranmaları, tehlikeyi görememeleridir.  Eskiden ana prensip "büyümek ve başka milletlere hâkim olmak"tı. Şimdiki prensip "yabancıları  gücendirmemek, içerde gürültü çıkarmamak, her şeyi örtbas etmek" olmuştur.    İnsanî düşünceler ne kadar ilerlerse ilerlesin, dünya, milletlerin savaş alanı olmakta devam edecektir.  Bu bir sosyal kanundur. Edebiyat ve felsefeyle bu kanun değişmez. Bütün dünyada, insaniyetten  bahseden milletlerin veya partilerin, kuvvet kazandıkları zaman kendi prensiplerine nasıl sırt  çevirdiklerini görüyoruz. Rusya, Amerika'nın Vietnam’da asker bulundurmasını "tecavüz" diye ilân  ederken Çekoslovakya'yı istilâdan asla utanç duymuyor. Birçok başka devletin tutumu da aynıdır.    Bizim konumuz Türkiye olduğu için, dışardan fazla örnek vermeden kendi devletimizden bahse  başlayacağız:    Bugün, uzun Türk tarihinde ilk defa olarak, devlet başkanlığı etmiş bir adamın, devleti yıkmak ve  yabancılara bağlamak isteyen vatan hainlerini idamdan kurtarmak teşebbüsünde bulunduğunu  görüyoruz. Bu bir tek örnek bile çok mühim bir hastalığın arazıdır. Bu çirkin davranış anayasaya  dayanılarak yapılmaktadır. Bu da anayasanın eksik yönleri bulunduğunu gösterir.    Bu memleketin bir senatörü baz morfin kaçakçılığından Fransa'da tutuklanmıştır. Bu memleketin bir  kültür bakanı, komünizmin son kurtuluş çaresi olduğunu söyleyen birisiyle, doğuda Ermeniler'e toprak  vermek isteyen başka birisine kültür ödülü vermiştir.    Bu memlekette insanları bir açgözlülük bürümüştür. Çabuk ve kolay kazanç için kaçakçılık, hırsızlık,  dolandırıcılık, cinayet bol bol yapılmaktadır.    Yoksul veya orta hallî bir hayata razı olmayan birçok genç kız evlerinden kaçarak fuhuş yuvalarına  düşmektedir.    Gazeteler, evlerinden kaçan genç kız ve oğlanların babaları, anaları tarafından çağırıldığını gösteren  ilânlarla doludur.    Disiplin ve kanunlara, nizamlara saygı kalmamıştır.    Bu memleket geri zekâlılarla, delilerle, ruh hastalarıyla doludur.    www.atsizcilar.com    Sayfa 177 

  Ne belediye nizamları, ne devlet kanunları yürümektedir.    Bu saydıklarım, çöküntünün manevî yönleridir. Bir de maddî ve tabiata ait olanları var: Toprak  kayması yüzünden, milyonlarca tonla ifade edilen toprak her yıl denizlere dökülmektedir. Ormanlar  tarla açmak için kasten yakılarak memleket çölleşmektedir. 1960'ta uçakla İstanbul'dan Ankara'ya  yaptığım yolculukta ormansız, yeşilliksiz bir çöl seyrettim. 1931'de çam ormanlarıyla kaplı gördüğüm  Bolu dağları çevresini 1960'ta otobüsle yaptığım İstanbul'a dönüş yolculuğumda bomboş buldum.    Büyük şehirler, hele "dünya incisi" denen İstanbul milyarlarca liralık şeddadî binalarla tahrip  edilmektedir. İstanbul'a "iri bir köy" diyorlar. Köy bile değil de sokakları, yapıları ile güneşsiz, ağaçsız  bir manastırhane....    Haydarpaşa ile Pendik arası tek bir şehir haline gelmiştir. Bu iki istasyon arasında trenle bir banliyö  yolculuğu yapanlar, demiryolu boyunca 3 metre aralıkla yapılmış 4‐5 katlı koca apartmanlar  göreceklerdir. Halbuki belediye nizamlarına göre banliyöde bunun 6 metre olması lâzımdır. Bunca  inşaat suçunu Belediye mühendisleri neden kontrol etmemiştir? İçişleri veya İmar Bakanlıkları neden  müfettiş göndererek sorumluları araştırmamıştır? Burada her suç, yapanın yanında kâr mı kalacaktır?  Bu suçlar neden işlenmektedir?    Dertler ve suçlar saymakla tükenmez. Bunları saymaktansa çarelerini, yeniden kurulması gereken  Türkiye'nin hangi temellere dayanması gerektiğini sıralayalım:    Türk milletinin yaşaması isteniyorsa önce ele alınacak konu onun sağlığını sağlamaktır.    Sağlık konusu yalnız iyi beslenme, güneşten faydalanma, beden hareketi yapma meselesi değildir.  Sağlık konusu aynı zamanda bir de irsiyet meselesidir. Birçok fertleri irsî akıl ve ruh hastalıkları ile  illetli olan millete sağlam millet denemez. Biz bugün bu durumdayız. Geçen yıllarda 400.000 geri  zekâlı çocuktan bahsolundu. Akü ve ruh hastalığını çocuklarına geçirecek fertleri kısırlaştırmak, bugün  "aile plânlaması" denen ve Türkiye'nin hızla büyük nüfuslu ülke haline gelmesini önleyen tedbirden  daha önce ele alınmalıdır. Türlü kanser ve cinnetlere sebep olan fabrika ve kalorifer dumanları, egzoz  gazları, tütün, ağır alkollü içkiler gibi ırkı tahrip edici faktörlerin mutlaka önüne geçilmelidir.  Bunlardan bir kısmının çaresi bulunmuştur. Pahalıdır diye ihmal etmek asla doğru değildir.    Sağlam yapılı bir millet iyi bir ham maddedir. İşlenmesi için okutulması, eğitilmesi lâzımdır. Bu  sıralarda moda olan "reform" kelimesinin eğitime neler getireceğini bilmiyorsak da çarşambanın  gidişinden perşembe belli olduğu için pek ümitli değildir. Sınıf geçme yerine ders geçme, 10 numara  yerine 4 numara veya puan ile reform olmaz. Hele okuyup yazma oranı 1970 sayımına göre % 55 iken  ilköğretimi 8 yıla çıkarmak fanteziden başka bir şey değildir. Öğretmenler arasında azımsanmayacak  kadar bir kalabalıkla sızmış bulunan komünistleri top yekûn ayıklamadan ise hiçbir şey yapılmaz.    "Ezberciliği kaldırmak" tekerlemesi çok tehlikeli bir şeydir. Ezbercilik kalkınca İstiklâl Marşı, kerrat  cetveli, tarih yılları ve yabancı dil nasıl öğrenilir? "Ezberciliği kaldırmak" değil, "anlamadan  ezberleme"yi kaldırmak, cidden lüzumsuz ders ve bahisleri kaldırmak lâzımdır. İlkokuldan sonra  derhal ihtisas bölümlerine ayrılmak, fakat temel ders olarak millî kültür (yani Türk dili ve grameri, 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 178 

  Türk tarihi, Türkelleri coğrafyası ve yurttaşlık bilgisi) ile çocuğun kabiliyetine göre seçeceği ve  seçilecek dersleri okutmak şarttır.    Milletin devlet kurması için toprağa, yani vatana ihtiyacı vardır. Elde sağlam ve vuruşçu bir millet  olursa bu vatan her zaman bulunur.    Türkiye toprağının depremle batacağına dair bir emare olmadığı için bu yönden korku yoktur. Fakat  toprağın denize akması ve ormanların yok olması sonucu memleketin çölleşmesi gibi ciddî bir tehlike  vardır.    Irk sağlığından sonra Türkiye'nin en mühim meselesi, yer altı servetlerini işletmeden önce yer üstünü  yaşanır duruma getirmek, ormanlarla yağmur sağlayarak tarım verimini arttırmak, ondan sonra yer  altı servetlerine el atmaktadır.    Türkiye'de 4‐5 evliler de sayılmak şartıyla 60.000, bunlar sayılmamak şartıyla 40.000 köy var.  İstanbul’dan Ankara'ya trenle giderken hattın iki yanındaki köylere bakınız. Bazılarında "bir tek" ağaç  vardır. Çoğunda da üç beşten fazla yoktur. Yani görünüş tamamen bozkır ve çöl manzarasıdır. Evliya  Çelebinin bahsettiği mamur köylere hat boyunda rastlanmaz.    Çağımız, köylerin yavaş yavaş tasfiye olunduğu, milletlerin şehirlere yerleştiği çağdır. Bu "köy"ler de  bizimkiler gibi 50 evli, 100 evli köyler değil, en aşağı 500 evli köylerdir.    40.000 köyü büyük köyler halinde birleştirmek nazarî olarak güzel bir düşünce ise de uygulanması çok  güçtür. Fakat mutlaka yapılması gerekli bir işlemdir. Bu büyük iş, Plânlama Dairesi'nin başaracağı iş  değildir.    Deprem kuşağı üstünde bulunan Türkiye'nin tehlikesiz yerlerinin seçilmesi, aynı zamanda akarsulara  veya göllere yakın yerlerde bulunması, millî savunma bakımından Genelkurmay'ın fikrinin alınması  lâzımdır.    Köyleri büyütürken şehirlerin küçülmesine de o kadar ehemmiyet vermek icap eder. Eski Başbakan  Süleyman Demirel, İstanbul’la İzmit arasında beş on yıl sonra tek bir şehir vücuda geleceğini müjde  gibi haber vermişti. Halbuki bu bir felâket haberiydi.    Büyük şehirler sağlık, ahlâk, asayiş, savunma bakımından büyük sakıncalar taşır. Büyük şehirlere  lüzum yoktur. Bir milletin ileri ve güçlü olması büyük şehirleriyle ölçülmez. Toprağı az milletler için bu  bir zaruret olsa bile Türkiye gibi geniş bir ülke için fantezi ve hatadır.    Anadolu'nun iyi bir etüdünden sonra yeni kültür ve endüstri şehirlerinin kurulması, büyük şehirleri  hızla daha fazla büyütmemek için, elli yıl önce İsveç’in yaptığı gibi fabrikaları seçilecek köylerde  kurmak, bugün çok az nüfuslu, fakat verimli olan Muş Ovası'na Batı Anadolu'nun sıkışık yerlerinden  tarımcı nüfus göçürmek en isabetli tedbirlerdir.    Türkiye'nin yeniden kurulmasındaki en mühim âmillerden biri de kanunlardır. Bilindiği üzere kanunlar  örf, ırkî temayül ve ihtiyaçtan doğar. Bizim belli başlı kanunlarımız ise hep tercümedir. Anayasayı  www.atsizcilar.com    Sayfa 179 

  yapan hukuk profesörlerinin bir de Türk anayasası olduğundan haberi yoktur. Türk tarihinden  haberleri yoktur ki o tarihin doğurduğu yasaları bilsinler.    Başkanun olan anayasayı yalnız bir hukuk meselesi olarak düşünmek çok yanlıştır. Bundan dolayı  anayasayı yalnız hukukçular değil, onlarla birlikte sosyologlar, psikologlar, tarihçiler ve psikiyatri  uzmanları da beraber hazırlamalıdır. Bugün kümeye kalkınca da, tabiî, millî düzen bozulmaktadır.    1962 anayasasının hazırlanmasında çok garip bir zihniyet hâkim olmuş, otorite sağlayıp diktatörlük  yapmasın diye bir kimsenin iki defa üst üste devlet başkanı olması yasaklanmıştır. O takdirde  başbakanların da yalnız bir meclis devresi için makamdan kalması gerekmez miydi? Diktatörlük  zamanla elde ediliyorsa bir partinin üst üste dört defa iktidara gelmesi de aynı sonucu doğurmaz  mıydı?    Bütün Türk tarihî boyunca Türk devlet başkanları otoriter olmuşlardır. Otoriter olmayan bir devlet  başkanının düşünülmesi bile abestir. Kanunlarla sınırlandırıldıktan sonra, yüksek yetki sahibi  başkanların seçilmesinde zarar değil, yarar vardır. Bir de şu var ki şahsiyetler kuvvetli olunca, anayasa  ne derse desin, kuvvetli şahsiyet diktatör olabilmektedir. Nitekim 1924 anayasasına göre de devlet  başkanlarının yetkisi az olduğu halde Atatürk bir diktatördü.    Memleket, partiler yüzünden çıkmaza girdiği zaman meclisi dağıtıp yeni seçim yaptıran bir başkan,  devletin kurtarıcısı olur. Milletin tuttuğu, sevdiği, faydalı bir başkan neden iki, hatta üç defa üst üste  seçilmesin?    Senato ise lüzumsuz bir müessesedir. Anayasa Mahkemesi dururken Senatoya lüzum yoktur. İşleri  uzatmaya ve devlete birçok masrafa mal olmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin biraz daha  genişletilerek mühim kanunların kontrol ettirilmesi maksadı sağlar.    450 mebus çok fazladır. En küçük hakları bile yenmeyen millî bakiye usulü ile yapılacak seçim 200  mebuslu bir Mecliste kuvvetli partilerin tek başlarına hükümet kurmalarını sağlar. Sağlayamazsa, yeni  seçim yerine, Devlet Başkanına en kuvvetli partiyi iktidarda tutmak yetkisi verilmelidir. Milletlerin  huzur ve istikrara ihtiyacı vardır. Mebuslar nutuk düellosu yapacak diye devlet, hükümetsiz  bırakılamaz.    Zamanımız, ihtisasların çoğaldığı zamandır. Her devrede yeni yeni bakanlıkların kurulduğunu  görüyoruz. Bu da bir mahzurdur. Bunun önüne geçmenin çaresi şudur: İçişleri, Dışişleri, Adalet, Sağlık,  Eğitim, Maliye, İktisat, Ulaştırma Bakanlıkları gibi bakanlıklar temel bakanlıklar olup bunlar daima  mevcut olacaktır. Memleketten bir Sağlık Bakanlığını kaldırmaya imkân yoktur. Fakat bunların dışında  kalanlar ikinci sınıf bakanlıklar olup bunları kaldırmak da mümkündür. Nitekim Kültür Bakanlığı  kaldırılmıştır.Spor Bakanlığı, Orman Bakanlığı gibi bazı bakanlıklara da zamanla ihtiyaç kalmayabilir.  Böylece bu ikinci sınıf bakanlıklar için ayrı binalar yapmaya da lüzum kalmaz.    Millî Savunma Bakanlığı kaldırılmalı, onun bütün görevi Genelkurmaya devrolunmalıdır. Ordunun  siyasetle ilgisi yoktur ama bu, particilik anlamındaki bir siyasettir. Ordunun millî siyasetle ilgisi vardır.  Askerî bir kuruluşun başında askerlikten anlamayan bir sivilin bulunması doğru değildir. Genelkurmay  Başkanları gerektiği zaman Kabine toplantılarında bulunmalıdır.   www.atsizcilar.com    Sayfa 180 

    Birçok değerli subayın kadro ve yaş haddi diye emekliye ayrılmasının önüne geçmek için Türk  ordusunda üçlü teşkilât yerine ikili teşkilât kurularak rütbeler de buna göre ayarlanırsa askerliği seven  subayların ordudan çıkarılması önlenmiş olur. Bu takdirde 40 yaşında bölük kumandanlarına  rastlanacaktır. Ne çıkar? Eskiden de böyleydi ve hiçbir zararı görülmüyordu. Bu gün 40 yaşında insan  genç insandır.    Askeri liseyi bitirecekler için iki yıllık subay sınıf okulları kurulmalı, bu okulların en üstün başarılıları  Harp Okuluna gönderilmelidir.    Ceza Kanunlarımızda "kanun boşlukları" diye ad takılan bir takım zayıf noktalar vardır ki bunlardan  faydalanan suçlular, suçlarını işlemekte yıllardır devam edip dururlar.    Suç işleyenlerin, düzen bozanların iflahı kesilmedikçe Türk toplumu dertli olmakta devam edecektir.    Kan davaları, ırza taarruzlar, para için adam öldürme, haraç alma, kabadayılıkla geçinme, hırsızlık,  rüşvet, sahtekârlık gibi suçları işleyenlerin büyük bölümü profesyonel olarak yaşamaktadır.    Daha önce de yazdığımız gibi, İslâmiyet’ten önceki Türkler evli kadına taarruz edeni ve büyük hırsızlık  yapanları idam ederlerdi. Bugün bu işler kolektif olarak yapılıyor.Yakalananlar suçu birbirine atıyor.  Çaresiz kalan hâkim, birine ağırca bir ceza verdikten sonra ötekilerini, delil kifayetsizliğinden ya beraat  ettiriyor, ya da bir iki yılla işin içinden çıkıyor. Sık sık gördüğümüz, üç beş yaşındaki çocuklara tecavüz  edenlerin yaşatılması insaniyet midir? Şunu asla unutmamalı ki, ahlâksızlar ve hainler sertlik  karşısında sinerler.    Hapishanelere yıllardır silâh ve esrar sokulması hükümet adamlarının gözünü açamamıştır.  Hapishaneler, ceza görenlerin yaptıklarına pişman edileceği yerler olmalıdır. Bu da tecritle ve yalnız  bırakılmakla olur. Küfürle ve dayakla değil. Şunu da unutmamalı: Hapishane yalnız bir ıslah evi  değildir. Aynı zamanda toplumun, kendisine zarar verenden öç aldığı yerdir.    İnsaniyet duygusu bütün dünyada bir cıvıklık halini almıştır. Bu insaniyetçilere göre suç işleyen  zavallıyı o hale getiren "neden"leri arayıp bulmalıdır. İnsanlar o "neden'leri aramakla uğraşırken  insanlar mahvolup hayvan derekesine inecekmiş, kimin umurunda?    12 Mart muhtırası ve bugünkü durum iyi bir fırsattır.Türkiye'nin yeniden kurulması ve kurulurken millî  geleneklerin, aklın, şuurun, bilimin hâkim olması için şimdiden kurulacak komisyonlar işe, başlamalı,  aceleleri olmadığı için konuyu ciddiyetle ele alarak üstün bir devlet kurmak için gerekli ne varsa  hazırlamalıdır.    Tabiî, söylemeye de lüzum yok: Bu yeni devletin adı yarısı Türkçe, yarısı Arapça mı, İtalyanca mı  olduğu belli olmayan "Türkiye" değil, bütünüyle Türkçe "Türkeli" olacaktır.      24 Mart 1972 Ötüken, 1972, Sayı: 100    www.atsizcilar.com    Sayfa 181 

 

TÜRKİYE'NİN TÜRKLEŞMESİ 
   Türkiye'nin, öyle ikide bir değişmeyecek olan anayasası "Kurucular Meclisi" tarafından hazırlanırken  hakim duygu ve düşünce Türklük ve ilim olmalıdır. Kurucular Meclisi, başka milletlerin kanunlarını  Türkçe’ye çevirerek Türk kanunu hazırlamak işinin gülünç bir fantezi olacağını idrak etmelidir. Örf ve  ihtiyaçtan doğan kanunlar millî olması için Türk gelenek, tarih, ahlâk ve âdetlerinin ana kaynaklar  olarak sayılması gibi temel bir düşünceyi önceden kabul edecektir.    Anayasa hazırlanırken bilgin tarihçilere başvurularak eski zamanlardaki Türk anayasaları incelenmeli,  sosyolog ve etnograflara başvurularak bugünkü Türkler’in örf, âdet ve temayülleri göz önünde  tutulmalı, hukukçuların fikri alınmalı, gerekirse birkaç veya birçok hususlarda Türk milletinin reyi  sorulmalı, acele edilmeden, fakat sürüncemede de bırakılmadan Türk ruhunun hâkim olduğu bir  anayasa ortaya konulmalıdır.    Bir anayasa ulu bir eserdir. Kolay kolay değiştirilemez. Millet onu kutlu bilip sayar. Halbuki Halk Partisi  diktatörlüğü zamanında anayasanın maddeleri keyfî şekilde değiştirilmiş, elde mevcut olanı da bizzat  diktatörlük rejimi tarafından saygısızlığa uğramıştır. Kendisinin ileri bir demokrasi olduğunu şatafatla  iddia ettiği halde en rezilâne diktatörlüğü yürüten ve seçim dediği maskaralığı iki dereceli olarak  yapan, cumhuriyet olduğunu öne sürdüğü halde tek parti ile asrı bir devlet yürüttüğünü sanan bu  muazzam hamakat ve emsalsiz riyakârlık idaresinden zaten başka türlü bir hareket beklenemezdi.    Halk Partisinin ileri gelenlerinden, bugünün sayılı zenginlerinden ve Türkçülüğün küçük  düşmanlarından Hilmi Uran’ın 1943'te, varlık vergisi işinde oynadığı uğursuz rol, Millet Meclisinin 27  Kasım 1950 pazartesi günkü oturumunda konuşulurken bu adamların kanunla nasıl oynadıkları,  memleketi nasıl çiftlik gibi idare ettikleri, Başbakan Adnan Menderes'in sözleriyle bir kere daha  belirtildi.    İşte bütün bu yolsuzluklara bir set çekmek için Türkiye'nin değişmez anayasasını hazırlamak ve ona  partilerin ve zümrelerin üstünde millî bir renk vermek en kutlu bir vazifedir.    Anayasadan sonra en mühim iki kanun olan medenî kanun ve ceza kanunu da Türk örf ve ahlâkından  çıkarılarak yeniden tedvin edilmelidir. İsviçre’den medenî kanun, İtalya'dan ceza kanunu tercüme  edilmekle Türk topluluğunun çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkacağını sanmak da yine gayrı  meşru diktatörlük rejimine mahsus zekâ hârikalarında biri idi. Hakkâri’deki çobanı hukuku  medeniyeden iskat etmekle veya Orta Anadolu köylüsünün iki zevcesinden birini hukuken metres  tanımakla Türk milletini İsviçre ayarında bir topluluk yaptık sananlar cihan tarihinin emsalsiz  budalaları, Türk ahlâkının da en sinsi düşmanlarıdır. Türkiye'ye getirdikleri medeniyet ve asrîlik  sayesinde bugün millî bir facia olan "nesebi gayrı sahih çocuklar" yani Türkçe’si, yüz binlerce gayrı  meşru çocuğun davası karşısındayız.    Ceza kanunu ve medenî kanun da yeni baştan tedvin olunmak ihtiyacındadır. Bunları ele alırken de  tek hâkim prensip Türk ruhu olmalıdır. Bu kanunların bazı maddeleri bugünkü durumlarıyla millî  vicdanı incitmektedir. Meselâ bütün eski Türk devletlerinde evli bir kadına taarruzun cezası idamken  bugün bu işi yapan namussuzlar pek hafif bir ceza ile kurtulmaktadır.    www.atsizcilar.com    Sayfa 182 

  25 Kasım 1950 tarihli Hürriyet gazetesinde kendi öz kızma taarruz eden bir sefilin Aydın Ağır Ceza  Mahkemesinde 1 yıl 15 aya (yani 2 yıl 3 aya) mahkûm edildiğini ıstırapla okuduk. Böyle bir şenaatin  cezası millî vicdana göre çok daha ağır olmalıydı.    Türe ve yasa adlarım da alabilecek olan yeni medenî kanun ve ceza kanunu ile Türkiye, Türkleşme  yolunda sağlam bir adım atmış olacak ve bugünkü perişan halinden kurtularak yatağına girmiş bir  ırmak haline gelecektir.    Binlerce yıllık kültürü, bilhassa mânevî‐ahlâkî kültürü olan Tük milleti Firenk kanunları ile idare  edilemez. Türk milleti kendi yasa ve türesine kavuştuğu zaman Türkleşecek ve bahtiyar olacaktır.    Orkun, 8 Aralık 1950, Sayı: 10     

YABANCI BAYRAKLAR ALTINDA ÖLENLERE AĞIT 
   Ey, istemedikleri saflarda gönülsüz olarak çarpışıp kan döken uzaktaki kardeşler! Irkınızın kan ve şan  türesine uyarak, en yaman kuvvetler karşısında sizin son fişek ve son ata kadar çarpıştığınızı  gazetelerde okuduğum zaman kara bahtınızın korkunçluğu karşısında içim sızladı. Tarihin bu sert  kasırgası içinde siz yabana bayraklar altında, yabana ülküler uğruna değil, bizimle aynı safta, ay‐yıldızlı  al bayrağın gölgesi altında büyük ülkü uğruna çarpışmalıydınız. Kanlarınızın ırmaklarından ve geride  bıraktıklarınızın gözyaşlarından, tarihe karışmış olan atalarımızı sevindiren zafer ağaçları yeşermeliydi.    Sizin ve bizim dedelerimiz aynı başbuğların buyruğunda, aynı zafer bayraklarının altında doludizgin  dört yana at sürmüşlerdi.    Irkımızın bahadırları, yüzlerine büsbütün heybet veren börkleriyle, belde kılıç, sırtta sadak, sonsuz  bozkırların üstünde kımızla beslenip kartallarla yarışarak düşman sınırlarında gözükürler, kurt  ulumasını andıran türkülerle saldırarak önlerine geleni darmadağın ederlerdi. Orada, o eski ülkede  gidilir, atılınır, saldırılır, fakat geri dönülmezdi.    Zafer gecelerinin parlak ayları altında kopuzlara vuruldu mu yüz binlerce gönül tek yürek gibi çarpar,  kahramanların nasıl saldırdığı, atların nasıl şahlanıp ozanların diliyle millete anlatılırdı.    Orada erler pars gibi, arslan ve kartal gibiydiler. Kızlar güneşe benzer, ayın on dördünü andırırdı.    Sonra yıldızımız söndü. Ayrı düşerek kendi başlarımızın derdine daldık. Bozgunlar, tasalar birbirini  kovaladı. Dünyada her şey bozuldu, her şey değişti. Fakat bu değişen, bozulan dünyada eskisi gibi  kalan bir şey vardı: Türk kanı...    Onu ne yüzyılların tasası, ne de aşağılık kanların çirkefi değiştiremedi.    Sizin, ırkınızın tarihinden gelen sese uyarak son fişeğe ve son ata kadar dövüştüğünüzü okuyunca  bütün o parlak geçmişi hatırladım. Keşke bu kadar sert dövüşmeseydiniz, diyemezdim. Türemize 

www.atsizcilar.com   

Sayfa 183 

  uymak mecburiyetinde idiniz. Onun için size şu satırları yazarak, artık bugün yabancı olan topraklarda  dökülen kanınız için bir ağıt yakmak istiyorum.    Ey yabancı bayraklar altında ölenler! Belirsiz mezarlarınıza kimse selâm durmayacak. Belki hiçbir şair  sizin için yanan bir yazı yazmayacak.    Varsın sizi hiçbir dudak anmasın. İsterse size hiçbir mısra yanmasın. Ruhlarımız Tanrı Dağı’na varınca,  efsanelere karışmış atamız Alp Er Tunga, başınıza kahramanlık tacını eliyle giydirecek; bütün  kahramanlarımız size gülümseyecek ve en büyük övüncümüz, kahramanlar kahramanı, en gaza  yaraları kutlu olsun diyecektir.     Ey son fişek ve son ata kadar vuruşan uzak kardeşler! Dünyada hiçbir kahramanlık boşuna değildir.  Sizin yok yere akmış gibi gözüken kanlarımızdan da yarın yeni şafaklar doğacaktır. Bu kan ırmakları  dalgın yığınları uyaracak, dağınık obalarda birleşme duygusu dalgalanarak yüz binlerce kardeşi bir  ülküye, Kızıl Alma'ya doğru koşturacaktır.    Son fişeğe ve son ata kadar!.. Sizin için, yabancıların söylediği bu sözlerden güzel beğenme nişanesi  olur mu? Tarihinizden, ırkınızdan, kanınızdan aldığınız hızla siz böyle yapmağa zaten mecburdunuz.  Tanrı bizden yüz çevirip de ırkımızın kökü yer yüzünden kazınsa bile kocamış tarih bizim için: "Bittiler,  fakat dönmediler" diyecektir. Siz son fişek ve son ata kadar dövüşmekle yok olmayacağın senedini  yazıyorsunuz.    Çanakkale’de kardeşleriniz çarpışırken gönülleriniz hangi duygu ile çarptı ve elleriniz Tanrıya nasıl  kalktıysa bugün de bizim gönüllerimiz sizin için aynı duygularla çarpıyor.    Dövüşün! Son fişeğe, son damla kana kadar savaşın!. İstemediğiniz yabancı saflarda ölün! Zarar yok..  Bu ayrılıklardan yarının büyük birliği doğacaktır. Birleşeceğiz ve Tanrı Dağı’nın eteklerinde kımız içerek  sizin ve bizim bir olan atalarımız için Tanrıya yakaracağız.    Orkun, 1943, Sayı: 14     

TÜRK BUDUN, ÖKÜN 
   Şimdi herkes aklı evvel oldu, Beş on tekerlemenin tekrarlanmasıyla dünyayı bir çırpıda  düzeltiveriyorlar. Millet hainliğine kadar varan her şeyi söyleyip de yine "özgürlük yok" diye bağıran  siyaset palyaçolarına, çocuk aldatır gibi yalanlar söyleyerek olmayacak vaatlerde bulunanlara baktıkça  kıyametin kopmakta olduğuna inanmak gerekiyor.. Karşılıklı suçlamalar... Biri ak derse öteki mutlaka  kara diyor. Biri "kalkınıyoruz" diyor, beriki "batıyoruz" diye bağırıyor. Kendisini herkesten akıllı ve ileri  gören manyaklar, yabancıların soytarılığını yaptığı halde milliyetçilikten dem vuran utanmazlar, Türk  topraklarından taviz vermeyi öğütleyen hayâsız yazarlar meydanı bir sirke çevirmişler. Sirkte  hayvanlarla palyaçolar maskaralık ediyor ve toplumsal alıklığın içinde yüzen bir kalabalık onlara alkış  veya kargış tutuyor.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 184 

  Bu topluma yıllardır iyi, insanca, erdemli ve Türkçü olarak ne verildi? Hiç!.. Ama rezalet, rezalet,  kepazelik adına ne varsa, ne kadar yalan akla gelirse bilim, sanat, ilerilik diye hepsi sunuldu. Kıyıcılığa  hak denildi. Milletin çoğunluğuna "kuyruk" adı takılarak aşağılandı. Bir zümrenin ahlâksızca ihbarıyla  dört yüz bin kişinin tutuklandığı zamanlar oldu. "Türkiye halkları" diye bağırıp soygunculuk yapan geri  zekâlı bir anarşiste "İkinci Atatürk" diyen haysiyetsiz insanlar görüldü. Atatürkçülükten başka hiçbir  prensip tanımadıklarım söyleyenler, Atatürk'ün adını unutturmak için elinden geleni yapan, para ve  pullardan, resmî dairelerden resimlerini kaldırtan, mezarını yaptırtmayan İnönü'yü millî kahraman  ilân ederek Anıtkabir'e gömdürdü. Millî düşmana kardeş diyen alçaklar çıktı.    Bütün bu adamlar normal midir? Bunlara ne sıfat verilebilir? Bir adam ya odur, ya budur, insan aynı  zamanda hem Türk, hem İngiliz; hem Müslüman, hem Katolik; hem milliyetçi, hem şeriatçı olamaz.  Oldum diyen hiçbirisi değil, sadece ikiyüzlüdür.    Milliyetçiyim diyen adam kendi tarihinin 3000 yıllık olduğunu bilir.Tarihine 1000 yıllık diye bakan  kimse cahildir, yobazdır, yozdur, Türk değildir.    Türk Budun, Ökün!?.. Kendine gel. Aklını başına topla. Her söze, herkese inanma. Beynini işlet.  Geçmişini hatırla. Seni nelerin yükseltip, nelerin alçalttığını düşün. Safsatalardan uzaklaş. Şunun,  bunun ardından gitme.    İşkembe kazanından dîba çıkamaz. Yüz defa aldandığın, aldatıldığın halde hâlâ iyiyle kötüyü  seçemeyecek misin? Yüzlerce büyük millî kahraman dururken maymun suratlı, kan içici, riyakâr Asya  ve Avrupa serserilerinin resimlerini duvarlarına asacak kadar beyinsiz ve haysiyetsiz olanlara gerçeği  öğretmek için boşuna vakit harcama. Onlarsa belâlarını bulacaklar. Sen vakit kaybetmeden bir baltaya  sap olmaya çalış. Bir baltaya sap olmak demek, millete hizmet edecek bir yer, bir su başına geçmek  demektir. Makamlar, mevkiler ancak Türk milletine yararlı olabilmek içindir.    Bunu da yapamazsan Türk milleti ancak tarih yapraklarında kalacaktır.    Ötüken, 10 Haziran 1975, Sayı: 6     

AYNI TARİHİ YANLIŞLIĞA DÜŞÜYOR MUYUZ? 
   En eski zamanlarda Türkler (yani Türkler’in ataları olan boylar, eller) Türkistan’ın garbi kısımlarında  oturuyorlardı. Onları daha şarka, Moğolistan’a kadar atan sebep Aryanî kavimlerin sel hâlindeki  muhaceret ve istilâları oldu. Bilhassa milâttan önceki 6‐4'üncü asırlarda İranlılar’ın ve bundan biraz  sonra İskender kumandasındaki Yunanlılar’ın cenubî Türkistan’a taarruzları, sayıca tarihin her  devresinde azlık olan Türkler’in şarka doğru atılmalarım mucip oldu. Türkler bu istilâlara karşı uzun  müddet kahramanca harp etmelerine rağmen kendilerinden daha medenî ve daha kalabalık olan  kavimler karşısında esareti kabul etmek istemeyerek şarka çekildiler. En eski Türk destanlarında bu  muhaceretin izleri kalmıştır.    Şarka çekilip de orada "Kun" ("Hiyong‐Nu", "Hün") adı altında milâttan önceki üçüncü asırda devlet  kuran Türkler Çinlilerle sıkı temasa geçtiler. Bazen sulh, çok defa harple geçen bu münasebetler  www.atsizcilar.com    Sayfa 185 

  Türkleri büyük bir tehlike karşısında bulunduruyordu: Şimdiki gibi o zaman da çok kalabalık ve medenî  olan Çinlilerin esaretine düşmek Türk ırkını yeryüzünden kaldırabilirdi. O zamanki Çin tarihlerinin  Türk‐Çin münasebetine dair verdiği malûmat arasında bütün Türklerin, bir Çin vilâyeti ahalisi kadar  bile olmadığı birkaç defa zikrolunmuştur. Türk reislerinin bütün gayret ve siyaseti bu tehlikeye  düşmemek gayesine müteveccih bulunuyordu. Bununla beraber Türk memleketine gelen Çin elçileri  ve Türk sarayına sokulan Çin prensesleri ile beraber Çin medeniyeti de Türkler arasına giriyordu.  Milâttan önceki ikinci asırda Çin sefahati, Çin ahlâksızlığı, Çin elbiseleri, kumaşları Türkler arasında  yayılmağa başlamıştı. Bu böyle giderse Türkler’in askerî kabiliyetinin mahvolacağı, bunun da esaretle  biteceği muhakkaktı. O zaman Türkler arasından bir vezir çıktı. Çin medeniyeti ile mücadele etti. O  ince, zarif elbiselerin ancak Çin’de giyilebileceğini, bozkır ırkının sert asker olarak yaşamak  mecburiyetinde olduğunu anlattı. Çin elçileriyle münakaşa ederek onlara karşı Türklüğü müdafaa etti.  Çinliler’in çirkin ve gayrı insanî buldukları Türk âdetlerini doğru ve haklı göstermeye çalıştı. Çin  medeniyetinin ahlâksızlığı da beraber getirdiğini, saf insanları bozduğunu, Türkler’in azlık olmalarına  rağmen Çin’i titretmelerinin ancak ahlâkları ve askerlikleri sayesinde olduğunu, bu sayede Çin’in  yetiştirdiği mahsulâtı da istedikleri zaman zaptedebileceklerini anlattı. Bu suretle Çin tehlikesi epeyce  uzun bir zaman için atlatıldı. Fakat o vezir öldükten ve eskisi kadar muktedir hükümdarlar gelmemeğe  başladıktan sonra Çin nüfuzu yine tesirini göstermeğe başladı. Hele bazı hükümdarlar bir Çin prensesi  için millî varlığı unutacak kadar küçüklük gösterdikten sonra millî saflık bozuldu.    Bunun neticesi olarak milâttan sonraki üçüncü asırda devlet yıkıldı. Bereket versin ki onların yerine  Türk devletini yeniden kuracak, bozulmamış Türk kabileleri vardı. Ve Siyenpi (Topa)ler derhal Türk  hegemonyasını ele alarak eskisi kadar azametli olmamakla beraber devleti yaşatabildiler.    Bu, yabancı medeniyet yüzünden Türk tarihinde olmuş birinci inhidamdı.    Üçüncü asırdan yedinci asra kadar geçen Türk tarihi hep aynı levhayı gösterir: İçerde kabile  mücadeleleri, dışarıda Çin, İran ve Bizans’la harp ve bazen sulh. Bizans uzaktı. Türkler’e bir şey  yapamazdı. Fakat İran ve Çin gibi kalabalık ve medenî milletlere mukavemet yalnız Türkler’in askerî  seciyeleri sayesinde mümkün oluyordu. İran’ın ve bilhassa Çinin birkaç kere Türklüğü ortadan  kaldırmak için büyük ordular gönderdiğini biliyoruz. Bu ordular gerek Türk arazisinin kendileri için  sarp olmasından, gerekse Türkler’in birinci sınıf asker olmalarından dolayı işlerini başaramadılar.  Fakat Çin siyaseti memleketin içine tefrika sokmak ve prensesler vasıtası ile hükümdarları elde etmek  gayesinde devam ediyordu. Bu suretle Türk memleketinin büyük bir kısmı Çinliler’in eline geçti. Bu  sırada Türk münevverlerinin nasıl hatırladığı Orhon abidelerinde bize çok beliğ bir surette anlatılıyor.    Yedinci asrın sonunda yanında ancak 17 kişi olduğu hâlde dağa çıkan Kutluk Han bir istiklâl harbi açtı.  İşiten Türkler yanına koştular. Birkaç yılda Türk devleti yeniden kuruldu. Yine Çin’e baş eğdirdi.  Dünyada ne kadar Türk varsa yine aynı bayrak altına girdi. Fakat bu büyüklük Türkler’in başını  döndürdü. Son devrin en muktedir kağanlarından olan Bilge Kağan (716‐734) Türkleri Buda dinine  sokmak ve şehir hayatına alıştırmak istedi. Fakat o zaman da bir Türk veziri, Bilge Tonyukuk, çıkarak  bu teşebbüse mâni oldu. Çinliler’e göre azlık olan Türkler’in büyük Çin ordularına karşı  durabilmelerinin ve hatta Çin’i korkutmalarının sebeplerini kağana anlatarak bunun göçebelikten ve  askerî hayattan ileri geldiğini söyledi. Tonyukuk diyordu ki: "Türkler kendilerini kuvvetli görünce Çin’e  taarruz ederler. Zayıf oldukları zaman bozkırlara çekilebilirler. Şehirlere alışık olan Çin orduları ne  kadar kuvvetli olursa olsun bozkırların içine girip Türkler’i yok edemez. Halbuki Türkler şehir hayatına  www.atsizcilar.com    Sayfa 186 

  alışacak olurlarsa ilk yenilişten sonra mahvolacaklardır. Çünkü artık bozkırlarda yaşayamayacakları  için Çin kalabalığı karşısında kökleri kuruyacaktır. Buda dini ise insanlara merhamet ve tevazu telkin  ettiğinden insanları miskinleştirir. Türkler bu dini kabul ederlerse tedricen cesaretlerini kaybederek  kudretsiz kalacaklardır. Buda dini Türkler gibi çok harp etmeye mecbur bir millete telkin olunacak şey  değildir.    Bilge Tonyukuk, bu büyük Türk siyasisi (Almanların tabirince Türk Bismark’ı), bu ilk Türk müverrihi bu  suretle yabancı bir medeniyete girmenin Türkleri mahvedeceğini anlayarak bunun önüne geçmişti.  Eğer Buda dini ve Çin medeniyeti Türkler arasında tamamen yayılmış olsaydı, 740‐745 arasındaki  büyük dahilî ve haricî kargaşalıklar arasında Gök Türk sülâlesi ortadan kalkarken onların yerine yeni  bir kabile, Dokuz Oğuzlar (Uygurlar), çıkarak devletî derhal yeniden kuramazlardı.    Fakat müthiş bir askerî kuvvet olan Dokuz Oğuzlar (Uygurlar) yabancı medeniyetin tesirine pek çabuk  kapıldılar. Sekizinci asrın sonunda Çin payitahtını zaptettikleri esnada Mani dininin mabetlerini  gördüler. Hükümdar bu dini millete kabul ettirmek istedi. Beyler milletin askerî efkârını, esrar diye  mâni olmak istedilerse de muvaffak olamadılar. Manihaizm parlak merasimle, kağanın bir nutku ile  kabul edildi. Devir eski zamanlara nispetle çok değişmiş olduğu için yabancı medeniyetlerin tesiri  daha büyük oluyordu. Bu suretle Manihaizm’i kabul ettikten sonra Türk diline birçok ecnebi kelimeler  girmeye başladı. Bugün elimizdeki birçok Uygur eserlerinde yabancı dillerin kuvvetli tesiri göze çarpar.  Orhon ve ilk Uygur abidelerinin o temiz ve saf Türkçesine karşılık, bu sonraki Uygur eserleri ne kadar  karışık ve ne kadar bozuktur. Artık o sıralarda Bilge Tonyukuk gibi büyük bir vezir de çıkmadığı için  yabancı harslar Türk ruhunu tazyike başlamıştı. Fakat bu Manihaizm’in tesiri bütün Türk âlemine  yayılamadı. Binaenaleyh Türk millî ruhu bundan büyük bir şey kaybetmedi. Fakat bu sefer garptan  gelen yeni bir medeniyet, yani İslâmiyet Türkistan’a girmişti. Onuncu Asır başlarında Türk Eli’nin garp  ucundaki Türkler (Bulgar Türkleri), aynı asrın ortasında da Orta Türkistan Türkleri kumanda ile din  değiştirerek İslâm olunca Türkler yeni bir medeniyet sahasına girdiler.    Kendi millî dinlerini kılıç korkusuyla değiştiren acemler bu yeni kisve altında eski din ve ruhlarını  saklarken, İslâmiyet’i büsbütün başka sebeplerle (ekseriya iktisadî) kabul eden Türkler millî  benliklerini kaybetmek derecesine geldiler. Hiç şüphesiz bu ifratta en büyük kabahat halk kütlesinin  değil, münevver sınıfındı. İslâmiyet’in tesiri şimdiye kadar olan tesirlerin hepsinden kuvvetli oldu.  Hatta o kadar ki Çin medeniyetinin ve Manihaizm’in en kuvvetlendiği zamanlarda bile Türkçe isim  taşıyan Türkler İslâmiyet’e girdikten bir iki asır sonra isimlerini bile arap‐acemleştirdiler.    Bu suretle aşağı yukarı bin yıl İslâm medeniyeti çerçevesinde kalan Türkler’in millî harslarını ihmal  etmeleri yüzünden ne kadar belâlara uğradığını hepimiz biliyoruz. Son yüz elli yıldan beri de yeni bir  medeniyete, garp medeniyetine girmek tecrübelerini yapıyoruz. Geçen on yıldan beri artık bu  tecrübeyi geçmiş tahakkuk yoluna girmiştir. Acaba bugün de yeni bir medeniyete girerken aynı tarihî  yanlışlığa düşüyor muyuz? Bugün de Türk millî ruhu tehlikede midir? Buna da ilerde cevap vermeğe  çalışacağız.    Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 11        www.atsizcilar.com    Sayfa 187 

 

AYNI TARİHİ YANLIŞLIĞA DÜŞÜYORUZ? 
   Büyük Türk müverrihlerinden biri, bugün darülfünunda Türk tarihi profesörü olan Başkurdistanlı Zeki  Velidi Bey, Mısır’da bastırdığı Türk tarihine ait bir kitabında büyük harbin neticesinin garp cephesinde  değil Çanakkale’de hallolunduğunu söyledikten sonra, artık bununla Türkler’in dört asırdır devam  eden tarihteki münfail rolünün bittiğini ve Türklerin yine eski zamanlarda olduğu gibi "faal" vaziyete  geçtiklerini söylüyor. Bu fikre ben de iştirak ediyorum. Fakat bu, hiç bir zaman, artık Türk ırkı için  tehlike kalmadığını işaret etmek değildir. Bununla ne demek istiyorum, şimdi onu anlatacağım:    Bugün biz Yakın Şark medeniyeti dairesinden garp medeniyeti dairesine giriyoruz. Bu hareket  gündelik gazete sütunlarında gördüğümüz gibi cumhuriyetin ilânından beri devam eden bir hâdise  değildir. Bilâkis, şuurlu olarak bir buçuk asırdan beri devam eden bir vakıadır. Bilhassa on dokuzuncu  asrın Türkiye tarihi baştan aşağı garp medeniyetine doğru yapılan hamlenin sarsıntılarıyla doludur.  Fakat bütün bunlara rağmen cumhuriyetin ilânına kadar, bu hareketler ihtiyatla yapılıyordu.    Çünkü İslâm medeniyeti ananesi ve irtica henüz kuvvetliydi. Şimdi ise artık garp medeniyetine giriş  hamlesinin önüne dikilecek dahilî kuvvet kalmamıştır. O halde biz bütün hızımızla garba koşabilir,  garplı olabiliriz değil mi? Hayır...    İlk önce şunu anlamalı ve şunu bilmeliyiz: Medeniyet nelerdir? Bir medeniyet alınırken onun bütün  müesseseleri ve unsurları mı alınır? Yoksa bir kısmı bırakılabilir mi? Vaktiyle Türkler İslâm  medeniyetine girerken o medeniyetin bütün müesseselerini almışlar ve tabiî o müesseselerin başında  bulunan "din" i de birlikte ve en önce kabul etmişlerdi. Bugün de garp medeniyetine girerken, bu  girişin tam olması için, garp medeniyetinin bütün müesseselerini alacak mıyız?.. Ve garbın dini olan  Hıristiyanlığı da kabul edecek miyiz?    Bugün din hayatta birinci safta bir rol oynamıyor. Devlet dini bir kenara atmıştır. Fakat din, halk  yığınları üzerindeki büyük nüfuzunu yapmakta devam ediyor. Ve Bolşevik Rusya müstesna olmak  üzere hiç bir devlet, hiç bir millet dinsizliğini ilâna cesaret edememiştir. O halde mademki Türk  milletinin de bir dini olması lâzım, bu din ne olacaktır?    * * *    Vaktiyle millet meclisinde, asrî hayatın ahlâksızlık doğurduğunu iddia eden bir mürteci mebusa karşı,  Hamdullah Suphi Bey verdiği cevapta "medeniyet bir memlekete gümrüğe uğramadan gelir" demişti.  Bununla Hamdullah Suphi Bey garp medeniyetine girerken onun her şeyini kabul etmek zaruri  olduğunu, hatta kötü cihetlerden de kaçılamayacağını söylemek istemişti. Bu söz bir mürteci mebusu  susturmağa yetişebilirdi ve nitekim yetişti de... Fakat bu söz hakikatte çürük bir fikrin mahsulüydü.  Çünkü gözümüzün önünde bunun aksini ispat eden koca bir Japonya vardı. Bu fikir yalnız bir Türk  münevverinin, Türk Ocakları reisinin, milliyetperver ve mefkûreci geçinen bir mebusun fikirleri olmak  itibarıyla manidardı. Hamdullah Suphi Beyin bu sözleri başkaları tarafından da başka kelimeler ve  şekillerle söylenmemiş olsaydı, o zaman münferit bir fikir der geçerdik. Fakat onun bu fikirleri  başkaları tarafından daha büyük bir vuzuhla söylendi. Bunlardan birisi darülfünunda ruhiyat müderrisi  olan Sekip Beydir. Sekip Beyin fikrinin hülâsası şudur: "Mademki garpla bir olmak istiyoruz,  dinlerimizin de bir olması lâzımdır; mademki onların Müslüman olmalarına imkân yok, o halde biz  www.atsizcilar.com    Sayfa 188 

  Hıristiyanlığı kabul etmeliyiz". Sekip Bey bu fikirlerini matbuat sütunlarında veya umumî bir  konferansta değil, hususî bir mecliste, Feyziati Lisesinde söyledi. Sekip Beyin birçok fikirleri gibi bu  fikrinin de yalnız başına hiç bir kıymeti yoktur. Fakat bu fikir bir darülfünun müderrisinin fikri olmak  itibarıyla manidardır.    Fakat bu fikri ileri sürenler yalnız bunlar da değildiler. Bugün "münevver" dediğimiz tecanüssüz  zümreye mensup olan pek çok kimseler bu fikrin propagandasını, ideolojisini, felsefesini yapıyorlar.  Bunların arasında vaktiyle Ali Emiri’nin tilmizi ham bir softa iken bir yıl Paris’te kaldığı için  değişenlerden tutunuz da, Türk edebiyatında fevkalbeşer bir dahî yetişmediği için Hıristiyanlığa âşık  olanlara kadar birkaç çeşit tip vardır. Onlara göre İsa’nın insanî ve şiirli dini dururken Muhammed’in  kurban bayramı yapan barbar dinine girmek kadar bir yanlışlık tasavvur olunamaz. İnsaniyetperver İsa  kullarının vahşetleri bile bu efendiler nazarında "temdin"dir.    Bütün bu anlattıklarımızdan çıkan netice şudur: Bugün Türk münevveri arasında Hıristiyanlığa meyyal  bir zümre vardır. Bunlar Hıristiyanlığı din olduğu için değil medeniyete ve insaniyete götüren yol  olduğu için isterler.    Diğer taraftan ise bir "İslâmiyet’i Türkleştirme" cereyanı baş gösterdi. Kuran ve ezan Türkçe  okunmaya başladı. Fakat nedense bu güzel iş yarıda kaldı. Halbuki Hıristiyanlık taraftarlarının fikirleri  durmadı: Propagandaları susmadı. O sinsi sinsi yoluna devam ediyor. Beriki saman alevi gibi gelip  geçtiği halde, bu saman altında yürüyen bir su gibi kendini belli etmeden ilerliyor.    * * *    Vaktiyle Türkler medeniyet değiştirip Manihaizm’e, Budizm’e ve İslâmiyet’e girerken dillerini  saklayabilmişlerdi. Fakat edebiyat dili bu medeniyetlerden şiddetle müteessir olmuş, Türkçe’nin  safiyeti bozulmuştu. Türkler İslâmiyet’e girerken, o zaman dillerine yabancı kelime girmesinin  tehlikesini anlatacak kimse çıkmamıştı. Bugün yeni bir medeniyete girerken dilimize yabancı sözler  girmesinin ne büyük bir tehlike olduğunu birçok kimseler haykırdı. Bundan başka bugün önümüzde,  mazide yaptığımız yanlışlığın misali bütün belâgatıyla duruyor. Fakat bunlara rağmen yabancı  kelimeler bugün dilimize yabancı bir ordu hâlinde giriyor. Buna da en büyük sebep münevverler ve  gazeteler oluyor. Bugün dünden değişmiş hiç bir şey yoktur. Dün bol bol Arapça Acemce giriyordu.  Bugün de bol bol Fransızca, İngilizce giriyor. Bu kadarla kalsa iyi. Beri taraftan da Türk olmayan yerli  anâsır dilimizi bozuyor. Kendisinin "Musevi Türk" olduğunu söyleyen bir Yahudî müderris çıkıyor  "Küçük Türk Tetebbuları" diye bir eser yazıyor. Bu bozuk şive yavaş yavaş halka ve resmî dairlere de  giriyor. Satıcılar mallarını "kol düğmeleri", "yaka iğneleri", "kahve fincanları", diye satacak yerde "kol  düğmeler", "yaka iğneler", "kahve fincanlar" diye satmaya başlıyor. Beri yandan resmî dairelerde bile  adreslerin meselâ "Havyarcı Hanı", "Dere Sokağı" şeklinde yazılacak yerde "Havyarcı Han", "Dere  Sokak" şeklinde yazıldığını görüyoruz. Bu kadarla da kalmıyor. Memlekette bir takım mühim  müesseselerin adları da züppeleşiyor. "Turing kulüp", "Aera kulüp" gibi "lisan veledi zinaları"  meydana çıkıyor. Bütün bunlar gösteriyor ki bir dil zabıtasına olan ihtiyaç kuvvetlidir. Halbuki bu dil  zabıtalığı işini yapmak üzere kurulan ve içlerinde Ragıp Hulusi Beyden başka hiç biri dilden  anlamayan, bir kısmı da alaylı lisaniyatçı olan bu "Dil Encümeni" yaptığı lügatin başına "aeroplân"  kelimesini koyuyor. Tanesi on kuruşa kelime toplayan bu heyet de düzelteceği dilin beline bir tekme  vurarak hiç bir iş yapamadan ölüyor.  www.atsizcilar.com    Sayfa 189 

    Halbuki vaktiyle Arapça ve Acemce de dilimize böyle sokulmuştu. Türkçe’ye önce "Allah" girmiş  "Muhammed" onun peşinden gelmiş, ondan sonra kelimelerin yerine klişe cümleler birbirini  kovalamıştı. Bugün de aynı şey oluyor. Artık münevverlerimizin ağzında sade "bonjur", "bonsuvar"  veya "mersi'yi değil, "maparoldonör" ve "idealist pür"ü de sık sık görüyoruz. Türkçe’nin yoksul bir dil  olduğu hakkındaki telâkkiler devam ettikçe ve münevverler ruhen Türkleşmedikçe bunun böyle  süreceğini kabul etmek lâzımdır. İhtimal ki vaktiyle "Osmanlı lisanı Türkçe, Arapça ve Acemce’den  mürekkep bir lisandır" dediğimiz gibi bir gün de "Türk dili Türkçe, Fransızca ve İngilizce’den mürekkep  bir lisandır" diyeceğiz. Fakat böyle üzülmektense doğrudan doğruya bir ecnebi dilini kabul etmek  daha iyi değil mi? Evet, vaktiyle bu cinayet de yapıldı. Ruhiyat müderrisi Sekip Bey bundan dört beş yıl  önce bu altın yumurtayı da yumurtladı. Fakat o zaman Türk gençliği onun karşısında yelesini  kabartınca "mağrurane bir ricat "la işin içinden sıyrıldı.    O halde deminden beri söylediğim sözlerin neticesi nedir? Gayet basit: Vaktiyle medeniyet  değiştirirken yaptığımız yanlışlıklan bugün de yapıyoruz. Bugün de millî harsımız tehlikededir Hem bu  asırda medeniyetlerin tesiri, eski asırlardakinden kat kat üstün olduğu için tehlike daha büyüktür.  Fakat bu kadarla da kalmıyor. Bizim manevî taraflarımız da tehlikededir. Bunu da gelecek sefer  yazacağız.    Atsız Mecmua, 1931, Sayı: 12     

ATALARIMIZDAN KALAN ESERLERİ YIKMAK VATANA İHANETTİR 
   Millete ihanet yalnız askerî sırları düşmana satmakla olmaz. Mevkiinin otoritesini kendi menfaati için  kullanan devletli, akrabasının çocuğunu hatır için geçiren öğretmen, vazifesi başına geç gelip millet  fertlerini bekleten belediye doktoru da birer vatan hainidir. Farkları, ihanetin şümulü bakımındandır.  Fakat vatan ihanetinin bir de başka türlüsü vardır ki diğer bütün vatan ihanetleri gibi hale ve istikbale  değil, maziye karşı olduğu, yani tamiri imkânsız bulunduğu için daha korkutucudur.    Bir millet yalnız bir insan yığını, bir vatan yalnız kuru toprak değildir. Milleti ve vatanı millet ve vatan  yapan şey hatıralar, izler, eserlerdir. Bunun için ecdadın eserleri mukaddestir. Türbelere, mezarlara  bunun için saygı gösterilir. Şimdiye kadar bilgisizlik yüzünden pek çok eski eserlerimiz harap oldu.  Fakat artık bizde tarih şuuru doğduktan sonra eski eserleri harap etmek vatana ihanetten başka bir  şey değildir.    Fransız Prost'un yaptığı yeni İstanbul plânına göre İbrahim Paşa sarayından başka Sultan Ahmet  velhasıl 300 yıllık sanat eserlerin de yıkılacağını işittik. Plânı gören mimar Sedat Çetintaş da  Cumhuriyet gazetesine yazdığı makale ile bu feci haberin bir hakikat olduğunu bildirdi. Prost bir  yabancı olduğu için ona göre Türk eserlerinin hiç bir değeri olmayabilir. Fakat bu plânı tatbik edecek  olan insanlarda biraz millî şuur, biraz ecdat sevgisi, biraz tarih ve ilim ve zihniyeti yok mudur? Prost'un  plânına göre Sultan Ahmet meydanı eski hipodromun manzarasını alacak, böylelikle mazi ihya  olunacakmış.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 190 

  Kılıcımızla yıktığımız Bizans’ın bir hatırasını diriltmek için ecdadımızın 300 yıllık zafer hatıralarını ve  eserlerini yıkmak bize yakışır mı? Ecdadının eserini ancak soysuzlar imha eder. Türk milleti soysuz  mudur? Hani tarih kurumuna soruldu idi? Hani tarih kurumu hayır dediği için İbrahim Paşa sarayı  yıkılmayacaktı? Bu karara rağmen gizli ve sinsi sinsi rol oynayarak bu sarayı ve Sultan Ahmet türbesini  yıkmağa kalkan melun kuvvet kimdir? Herkese sorduk. Kimsenin bundan haberi yok. Eğer düşmanımız  Moskof Çarlığı İstanbul’u alabilseydi ecdadımızın eserlerini ancak o yıkacak, kimbilir, belki de tarihî  değeri vardır diye muhafaza edecekti. Şimdi iş bu raddeye geldikten sonra pekâlâ Sultan Ahmet  camisi de yıkılarak meydan daha geniş bir hal alabilirdi.    Bir adam asılacağı zaman nasıl bu iş çingenelere gördürülürse, ecdat eserlerini yıkmak için de yazı  yazan çingene ruhlu insanlar görüyoruz. Sonra hiç utanmadan çıkıp da en eski ve medeni millet  olduğumuzu iddia ediyor ve bunu tarih kurumu ağzıyla bütün cihana haykırıyoruz, değil mi?  Medeniyet ecdat eserlerini yıkmak mıdır? Çemberlitaş gibi kaba ve bize ait olmayan bir eseri bütün  çirkinliğine ve tehlikesine rağmen muhafaza edip de zarif medreselerimizi, türbelerimizi ve nevinde  yegâne olan İbrahim Paşa sarayım yıkmak Vandallık değil de nedir?    Ecdat eserleri yıkılamaz. Nasıl Teşkilâtı Esasiye’nin birinci maddesini hiç kimse, hatta Millet Meclisi  bile değiştiremezse ecdat eserlerini de hiç kimse yıkamaz.    Bu büyük facia karşısında mesuliyetin en büyüğü de tarihçi saylavlara düşmektedir. Millet Meclisi Reis  vekili Şemsettin ve Kars saylavı Köprülü gibi tarih bilginleri bu Vandallığa göz yumup da ağız  açmayacak olurlarsa tarih ve millet huzurunda pek ağır bir mesuliyet altına girmiş olacaklardır.    Millet Meclisi Reis vekili olduğu için Türkiye’nin büyüklükte dördüncü veya beşinci şahsiyeti olan Bay  Şemsettin Günaltay bu meseleyi, eğer isterse, bir takrirle, hatta bir kaç sözle önleyebilirdi.    Bay Fuat Köprülü, Ülkü mecmuasındaki o güzel baş yazılarından birini buna hasredebilirdi. Maarif  vekili Hasan Ali Yücel de münevver bir Maarif vekili ve eski eserlere meclup bir insan sıfatıyla bu işe  engel olabilirdi.    Onlar da buna aldırmazlarsa, ey Prost, fırsat değmişken vur!.. Ecdat eserlerini yık!.. Bu Türk şehrini  Bizans yapmağa çalış!.. Fakat unutma ki birinde yine bu Türkler, senin Bizans yapmağa çalıştığın  İstanbul’da icap ederse Ayasofya’yı da tuz‐buz ederek ecdat eserlerinin kırıntılarını berkitip yine eski  azametiyle eski yerlerine koyarlar...    ÇiftçiOğlu    Kopuz, 15 Ağustos 1939, Cilt: 1, Sayı: 5   

NE YAPTIĞINI BİLMEYENLER 
   Artık "anarşist" diye adlandırılan komünistlerin duruşmaları ilgi çekici bir şekilde sürüp gidiyor.  Türkiye'yi yıkmak için kurulup adına "Dev‐Genç" denilen teşkilâtın başkanı, duruşma sırasında,  perişan ruh halini anlatan sözler söyleyip davranışlarının mânâsız olduğunu kabul etti. 21  Mayısçılardan olduğunu öğrendiğimiz Yusuf Küpeli de aşağı yukarı aynı şekilde konuştu.  www.atsizcilar.com    Sayfa 191 

    Anlaşılan şu: Bu gençler sosyal hastalıklara karşı aşısız oldukları için kendilerine zerk edilen yabancı  emel mikroplarına dayanamayıp hastalanmış, ne yaptığını bilmez kişiler olarak yabancı düşüncelerin  aleti haline gelmişlerdir..    Bu dayanıksızlık yalnız genç anarşistlerde değildir. Biraz daha geriye bakınca görülen manzara aynıdır.  27 Mayıs hareketi denen ve sözüm ona devleti kurtarmak için yapılan ayaklanmanın devlet  yönetimine getirdiği 38 kişiden 3 tanesi bugün vatan ihanetinden yargılanmaktadır: Kültür ve fikir  meselelerinde elifi görse mertek sanan Cemal Madanoğlu, Askerî Kâtip irfan Solmazer ve eski piyade  Yüzbaşısı Numan Esin.    Yine bu 38’lerden Ebedî Senatör Ahmet Yıldız, karakol ve bankaların basıldığı, dükkânların  yağmalandığı, bir polisin ölüp birkaç subayın yaralandığı anarşik 16 Haziran hareketi için "ayaklanma  değildir" demişti.    Yine, 38’lerden, MHP üyesi ve eski Jandarma Yüzbaşısı Ahmet Er, seçim propagandası yaptığı sırada  Türkiye'ye nizâm‐ı Muhammedi'yi getireceklerini söylemişti.    Demek ki Türkiye'yi yönetecek olan 38 kişiden 5'inin fikir yapısı bu idi. O halde zavallı Sultan  İbrahim’in suçu ne idi?    Aynı madalyonun öteki yüzündeki manzara da daha az acıklı değildir: 28 Mayıs günü Ankara'da  öldürülen Ali Balseven'in başına gelen iş yine sosyal hastalıklara karşı aşısız bir güruhun marifetidir:  1948 Maraş doğumlu olup sıkıntılı bir hayat mücadelesinden sonra Ankara Ziraat Fakültesine giren ve  gözü pek, katıksız Türkçü bir genç olan Ali Balseven milliyetçi partidir diye MHP ye girip bu partiden,  Türkçü olmadığı kesinlikle anlaşıldıktan sonra çıktığı için üstüne çektiği düşmanlıklar sebebiyle ve  kahpece öldürülmüştür.    Balseven'i öldürenler bir kere nâmert insanlardır. Mert olsalardı silâhsız bir kişinin üzerine silâhlı  birkaç kişiyle saldırmaz, görülecek hesapları varsa onu eşit şartlarda erkekçe vuruşmaya çağırırlardı.  Sonra bunlar kuş beyinli yaratıklardır. Bu davranışın kendilerine bir şey kazandırmayıp çok şey  kaybettireceği, Balseven gibi düşünenlere ise çok şey kazandıracağını düşünememişlerdir. Onlara  hatırlatalım: Türkçülük kolay iş değildir.    Geceleyin köşe bekleyip bir kişiye birkaç kişiyle saldırmak gibi rezaletlerin Türkçülükte elbette yeri  yoktur. Türkçülük sözünün eri olmak, ettiği yemine sadık kalmak ve yalan söylememektir. Türkçü taviz  vermez ve politika yapıyorum zannı ile "biz Yahudi aleyhtarı değiliz; çünkü onlarla hiç savaşmadık"  gibi gülünç sözler söylemez. Türkçülük makam hırsı ile bağdaşmaz.    Başkanlık vasıflarından mahrum insanların başkalarını kötüleyerek liderlik dâvası gütmeleri, hilekâr  daltabanların oyuncağı olmaları kadar acıklı durum yoktur. Başkan olacak adamın bütün ömrü dimdik  geçmiş olmalı, mazisinde kendisini küçük düşürecek bir zaaf bulunmamalıdır. Vaktiyle kendisini  sorguya çekenlere "hatamı anladım. Beni affetmenizi istirham ederim" diye mektup yazanların liderlik  dâvası Don Kişot cakasından başka bir şey değildir. Böyle liderler ilk seçimde silinmeye mahkûmdur.    www.atsizcilar.com    Sayfa 192 

  Yüksek tepelere kartal da çıkar, bazen yılan da çıkar ama kartal yükselerek, yılan sürünerek çıkar.    17 Haziran 1973    Ötüken, 1973, Sayı: 115     

SAVAŞ ALEYHTARLIĞI 
   Savaş için, mutlak olarak, iyidir yahut kötüdür diye bir hüküm yürütülemez. Milletin kuvveti iyi  hesaplanmadan, millet savaşa hazırlanmadan girişilen, mağlubiyetle biten savaşlar kötüdür. Fakat  yabancıların elinde tutsak yaşayan urukdaşları kurtarmak, milleti daha zengin ve güçlü bir hale  getirmek, bir ülküyü veya bir dini yaymak için girişilen savaşlar, zaferle biten savaşlar şüphesiz iyidir.  Tarihte savaşsız büyümüş bir millet gösterilemez. Büyük devletler ve büyük medeniyetler daima  savaşlardan sonra kurulur.    Bu böyle olduğu halde, ilim kılığına bürünerek yapılan savaş aleyhtarlığını her gün görüyoruz. İştahlı  milletlerin yanı başında yaşayan 18 milyon nüfuslu Türkiye, varlığını korumak için savaşa ruh ve  beden bakımından daima hazır bulunmağa mecburdur. Pek kuvvetli ve yırtıcı olan arslan ve kaplan,  kendilerinin dörtte biri kadar olan parsa saldıramaz. Çünkü pars dövüşkendir ve dövüşte müdafaa  nedir bilmez, daima saldırır. "Biz yalnız bize saldırılırsa harp ederiz" düşüncesi de yanlıştır. Çünkü bu  düşünce bir milleti pasif kılmağa mahkûm eder. Pasif yaşayanlar taarruz kabiliyetinden mahrumdur.  Taarruz kabiliyeti ise müdafaa için dahi lâzımdır. Çünkü en iyi müdafaa taarruzdur.    Bir zamandan beri Cumhuriyet gazetesinde fikrî yazılar yazan eski dahiliye vekili Şükrü Kaya da  sistemli bir şekilde savaş aleyhtarlığı yapmaktadır. Bilhassa 23 ilkteşrin 1943 tarihli Cumhuriyetteki  yazısı savaş aleyhtarlığının destanıdır. Bu yazı şöyle başlıyor. 'Tarih söylüyor: Harplerin en zaferlileri  bile Pirus'un talihini gizlermiş". Bununla, en büyük zaferle biten savaşların bile o zafere değmeyecek  kadar çok kayıplara mal olduğunu anlatmak istiyor. Acaba Şükrü Kaya bu büyük hikmeti hangi tarihte  okudu? Acaba Şükrü Kaya’nın, şimdiye kadar meşgul olduğu işler arasında tarih okumağa vakti oldu  mu? Dahiliye vekâletine kadar çıkarılmış olan bir adamın bu yazıları insanda hüzün uyandırmaktan  başka bir şey yapmıyor. Çünkü savaşmağa mecbur olan bir millete, savaş haddi zatında çok kötü bile  olsa, savaş aleyhinde bulunmak o milleti yıkmağa çalışmakla müsavidir. Şükrü Kaya hakikaten tarih  bilseydi, dünyada şimdiye kadar yalnız Napolyonların ve Kayser Vilhelmlerin değil Fatihlerin,  Yavuzların, Kanunîlerin de yaşamış olduğunu düşünürdü. Napolyon Moskova’ya kadar gittikten sonra  esarette ölmüş olabilir. Fakat Fatih sekiz ülkeyi açtıktan sonra Fatih olarak öldü. Kayser Vilhelm de  yurdundan kaçmağa mecbur kalmış olabilir. Kanunî’nin ölüsü ise Almanya içinden İstanbul'a kadar bir  zafer alayı ihtişamıyla gelmişti. Savaş kötü bir şey olsaydı bugün Anadolu bizim elimizde kalmazdı.  Çünkü biz Anadolu’yu savaşla, su gibi düşman kanı akıtarak, kendi kanımızı da cömertlikle sel gibi  dökerek aldık. Savaş kötü bir şeyse 10 yıl sonra, 1953'te İstanbul’u almamızın 500'üncü yılını  kutlamayalım. Fatihe lanetler savuralım. Çünkü saldıran oydu. Rumlar yurtlarını müdafaa ediyorlardı.  Son iki üç asırlık tarihimizde, kıymet olarak, milletler arası terazinin kefesine "savaş"tan ve  "kahramanlar" dan başka atacak bir şeyimiz olmadığı için de savaşı kutlu bilmeğe mecburuz. Aksi  takdirde kendimizi inkâr etmiş oluruz ki, bu da yok olmakla birdir. Savaş aleyhtarlığı, tenperverlikten,  zevke ve rahata düşkün olmaktan, kendisini ülküler uğrunda feda edemeyecek kadar hodbin  www.atsizcilar.com    Sayfa 193 

  olmaktan doğuyor. Şükrü Kaya emin olsun ki savaş kalkarsa dünyadan kahramanlık, fazilet ve  fedakârlık da kalkar ve insanların, yalnız doymak ve cinsî ihtiyaçlarını kovalamaktan başka gayesi  olmayan hayvanlardan hiçbir farkı kalmaz.    Orhun, 1943, Sayı: 12     

ASKERLİK ALEYTARLIĞI 
   Askerlik mesleklerin en şereflisidir.    Eğer avukat fertlerin mukaddes haklarını müdafaa eden insan demekse, eğer rençper bizi doyuran bir  işçi ise, eğer doktor hastaları iyi eden bir fedakârsa, asker de bir millet için kendi canını feda eden  kahraman demektir.    Hakkı müdafaa vazifesiyle mükellef olan avukat, çok para aldığı takdirde haksız bir insanı veya yanlış  bir davayı müdafaa edebilir. Bir doktor kıymetli, fakat parasız bir hastayı bırakıp kıymetsiz fakat paralı  olanını tedavi edebilir. Lâkin asker için bu ihtimal yoktur. O kayıtsız şartsız olarak, hiç bir karşılık  beklemeden yüksek bir gaye için ölmekle mükelleftir.    Askerlik manen olduğu gibi maddeten de çok yüksek meziyetli insanlar ister. Bu maddî ve manevî  meziyetler birkaç yılda kazanılır şeyler değildir. İyi asker olmak için asırlarca terbiye görmüş bir  milletin hasletlerine tevarüs etmek iktiza eder. Türkler bunun için birinci sınıf askerdir. Ve Hindenburg  bunun için Amerikalıları telmih ederek: "Harp sanatı altı ayda öğrenilemez" demiştir.    Bu böyle iken son zamanlarda moda olan fikirler arasında bir de "askerlik aleyhtarlığı" başladı.  Askerliği gayrı insanî, vahşi, mantıksız, lüzumsuz görmek günün işi oldu. Hatta bu moda bazı mühim  ve yüksek kimselere de sirayet etti. Münevver gençliği ise yarısından çoğu askerlik düşmanıdır. Onlara  göre askerliği körü körüne itaati bir mantıksızlıktır. Onlar bu kayıtsız itaatteki fazileti idrak etmezler.  Talimler, yürüyüşler yıpratıcıdır. Halbuki onlar sabaha kadar baloda dans etmekten yorulmazlar.  Askerlik gayrı insanîdir. Fakat onlar bu gayrı insanî şey sayesinde bir insan gibi yaşadıklarını  düşünmezler.    Gençliğin bir kısmı komünist ruhlu olduğu için askerliğe düşmandır. Onlara göre beşeriyeti birbirine  düşüren âmillerden biri de askerlerdir. Binaenaleyh ilk önce ortadan kaldırılacak unsur askerlerdir.    Bir kısmı züppe ve kozmopolittir. Bunlar yalnız zevk ve rahatlarını düşündükleri için askerlikten nefret  ederler.    Bir kısmı renksizdir. Renksiz oldukları için askerliğe karşı takındıkları tavır da renksizdir.    Bir kısmı da pasifist, beşeriyetçi veya anarşisttir. Bunun için askerliği istemez. Fakat işin en garibi,  gençler arasında askerlik aleyhtarı milliyetperverler de vardır.    * * *  www.atsizcilar.com    Sayfa 194 

    Halbuki hakikatte Türkiye'de imhası vacip olan yegâne unsur münevverlerdir. Bunlar cemiyetin  şirazesini bozarlar. Ahlâksızlar ve hırsızlar, rüşvet alanlar bu sınıftan çıkarlar. İltimas bunlar arasında  caridir. Muhtelif vesilelerle vatana ihanet eden bunlardır. Bunlar biraz okumuş oldukları için filân  feylesofa veya falan âlime, terbiyeciye istinat ederek Türk cemiyeti için zararlı olan yeni bir takım  felsefeleri neşretmekten geri durmazlar. Bu menfaatçi münevverler zahirde beşeriyeti veya bir  prensibi müdafaa ediyor gibi gözükürler. Hakikatte müdafaa ettikleri kendileri ve kendi  menfaatleridir. Dikkat edin: Bir münevver askerlik ve harp aleyhtarı mıdır, muhakkak korkaktır.  Komünist midir, muhakkak cepleri boş bir gayrı memnundur. Halbuki bu efendilerin çoğu memnun  edildikleri takdirde fikirlerini değiştirebilir ve yeni fikirlerini de eskileri kadar kuvvetle müdafaa  edebilirler. Çünkü dünyada birbirine zıt olan bir çok şeyler aynı kuvvetle müdafaa edebilir. Dün eski  lisanı ve edebiyatı müdafaa edenlerin bugün açık Türkçe taraftarı olduklarını, dün hilafetçi ve İslamcı  olanların bugün milliyetperverliği kimseye vermediklerini, dün padişahçı ve hakancı olanların bugün  cumhuriyetçi kesildiklerini ve dünkü mesleklerini ne kadar kuvvetle müdafaa etmişlerse bugünkü  mesleklerini de o kadar kuvvetle müdafaa ettiklerini görüyoruz.    Memlekette bu zararlı fikre karşı koyması icap eden insanların da askerlik aleyhinde bulunması ise  ayrı bir derttir. Bir zamanlar askerî liseler baştan başa sivil hocalarla idare olunurken orada hoca olan  bir zat talebesine: "sizi bu kaba elbiselerden de kurtaracağız. Siz bu elbise ile insanlık haklarından  istifade edemez, meselâ Tokatlıyan’a gidip oturamazsınız" demişti. Bu efendi, Tokatlıyan’a gitmeyi bir  insanlık telâkki edecek kadar basit düşünüyor ve Tokatlıyan’a gitmenin değil gitmemenin daha doğru  olabileceğini idrak edemiyordu.    Halbuki haricî tehlikelere bizim kadar maruz kalmayan memleketlerin askerliği nasıl teşvik ettiklerini  hepimiz biliyoruz. Bugün Rusya, Fransa ve Amerika kanunları mucibince bir harp vukuunda devlet,  tebaasının bütün mal ve canına tasarruf etmeye salâhiyettardır.    Yani harp olduğu takdirde ve devlet arzu ederse tebaasının parasını, emlâkini alabilecek, yahut harp  müddetince ölmemesi icap eden bir şahsa kan verilmek icap ettiği takdirde tebaasından diğer birinin  kanını ona nakledebilecektir.    Haydi diyelim ki Rusya bir kapitalist Avrupa birliğinden korkuyor ve Fransa Alman heyulası ile  muzdariptir de onun için böyle yapıyor. Ya 120.000.000 nüfusu, İngiltere donanmasına muadil  donanması, sonsuz servetiyle Amerika kimden korkuyor? Büyük Okyanus ötesindeki Japonya’dan  veya 20.000.000 nüfuslu sükûnetsiz Meksika cumhuriyetinden mi? Görülüyor ki, en emin ve kuvvetli  milletler bile, hatta "insaniyet" propagandası uğrunda milyonlar sarf ederken bir yandan da askerliğe  şevkle gelenler de bizdekinin aksine olarak, münevverler, darülfünun talebeleri oluyor.    Liselerin her yıl yaptıkları on beşer günlük askerî kamp, haftada üç saat talim yapan darülfünun talim  taburu başka milletlerin askerî hazırlıklarına karşı koyabilmek için kâfi değildir. Bütün milletin aynı bir  millî‐askerî terbiye ile yetişebilmesi için, hiç olmazsa orta ve yüksek tahsil gençliğini maarif vekâletinin  elinden alarak Büyük Erkânı Harbiye’nin eline vermek lâzımdır. Maarif vekâleti ilk tahsil gençliği ile,  bilhassa köylerle meşgul olmalı, fakat orta ve yüksek mektepler Büyük Erkânı Harbiye’nin elinde  olmalıdır.    www.atsizcilar.com    Sayfa 195 

  Büyük Erkânı Harbiye bu işi yapamaz diye düşünmeye hiç lüzum yoktur. Büyük Erkânı Harbiye  Türkiye’nin yegâne muntazam işleyen makinesidir. Büyük Erkânı Harbiye bu işi maarif vekâletinden  daha iyi yapmaya muktedirdir. Çünkü bugün yalnız, sayısı 100.000'i geçen bir insan kütlesini idare  etmekle kalmıyor, birçok askerî liseleri, Harbiye Mektebini, Harp Akademisini, muazzam fabrikaları,  yolları da hiç şaşmadan idare ediyor. Büyük Erkânı Harbiye’nin ne muazzam bir makine olduğunu  anlamak için yalnız askerî neşriyata bakmak kâfidir. Bugün bir yığın telif eserlerden başka, ecnebi  dilinde çıkan eserlerin lâzım olanları da derhal Türkçe’ye tercüme olunarak çok ucuz bir fiyatla  zabitlere dağıtılır. Talimnameler dil encümenine örnek olacak güzel bir Türkçe ile yazılmıştır. Istılahlar  hemen kamilen Türkçe’dir. Sivillerin yıllardır bağıra çağıra yapamadıkları temiz ve öz Türkçe’yi ordu  hiç gürültüsüz meydana getirmiş, tatbik etmiştir.     Bugün maarif sahasında bize lâzım olan ilmî ve edebî eserlerden, ansiklopedilerden, çocuk terbiyesine  ait kitaplardan yüzde kaçı Türkçe’ye tercüme , edilmiştir? Halbuki bugün Türk Ordusuna lâzım olan  ecnebi eserlerinden yüzde yüzü Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Yalnız telif neşriyatı bile büyük bir  varlıkken ordu en ufak bir şeyi bile ihmal etmiyor. Ordu aynı zamanda bir mekteptir de... Efrat kışlaya  geldiği zaman ancak yüzde 4 veya 5'i okuma yazma bilir. Bir yıl, nihayet bir buçuk yıl sonra terhis  olunurken bu miktar yüzde 10'a çıkmıştır. Halbuki Maarif vekâleti, halk evleri, darülfünundu ise bu  muvaffakiyeti günde altı saat talimden sonra kalan zamanda yapıyor ki omuz silkinecek ehemmiyetsiz  bir mesele değildir.    Bugün yer yüzünde hiç şüphesiz en muntazam, en örneklik teşekküller, ordulardır. Disiplini çok olan  cemiyetler daha verimlidir. Eğer bu disiplinli cemiyette feragat ve fedakârlık da olursa o zaman kuvvet  iki misli artar. Bir askerin, kendisinden daha yüksek rütbeli olana itaati. Mantıksız bir kölelik değil,  mantıklı bir feragattir. Bir askerin kumandanına verdiği selâm bir remiz, bir paroladır. Bu parolada  fedakârlık, digergamlık vardır. Disiplinsiz ve başı boş yaşamak kolaydır. Bunu herkes ve hatta  hayvanlar da yapabilir. Fakat kuvvetli bir disiplin içinde birbirine merbut olarak yaşamak için yüksek  hasletler ister. Bu hasletler en çok Türk milletinde vardır. Bunun içindir ki bir avuç Türk zaman zaman  bütün tarihi doldurmuştur.    Sokaklarda, orduya yeni gelmiş bir askerle bir yıllık bir askere bakınız. Aralarında ne kadar fark  bulacaksınız. Bu fark gerek maddî gerek manevî cihetten eski askerin lehindedir.    Sokaklarda Türk zabitlerinin yüzlerine bakınız: İstiklâl harbine ve umumî harbe iştirak edenlerle, harp  görmemiş olanlarını ayırmak çok kolaydır. Bunun için zabitlerin yakalarına bakmaya lüzum yoktur.  Harp görmüş zabit daha asker, daha vakur, daha yüksek, daha şanlıdır. Bu, yaşın gençliği ve vücudun  kuvveti ile elde edilen bir şey değildir. 30 ağustos geçit resminde, Beyazıt’ta, kolordu kumandanının  önünden geçen askerlerin en başında olan ak saçlı Türk Paşası bütün Türk zabitlerinden ve çelik  tulgalı genç ve dinç Harbiyelilerden daha güzel, daha şanlı ve daha askerce yürüyordu.    Bu, insanın gözlerini yaşartacak bir manzara idi. Çünkü askerlik bir ruhtur ve bunun içindir ki selâm  veren bir neferin Türk olup olmadığını anlamak, başın çevrilişini ve gözlerin sert bakışını nazarı  dikkate alarak pek kolaydır.    * * *    www.atsizcilar.com    Sayfa 196 

  Gençliğin talim ve terbiyesini Büyük Erkânı Harbiye eline almalıdır dedik. Bu, bütün Türkler’i asker  yetiştirmek için değil, onlara, her ferde verilmesi kanunlarımızla tasrih edilen askerî terbiyenin,  mükemmel bir şekilde verilmesi içindir. Erkânı Harbiye bugün askerden başka doktor, baytar,  kimyager, haritacı vesaire yetiştiriyor. Ve bunlar her sahada sivil meslektaşlarından daha mükemmel  oluyor.    Memlekette, münevverler arasındaki askerlik aleyhtarlığı zihniyetini kırmak için şiddetli bir  mücadeleye girişmek lâzımdır. Bunu da bilhassa hocalardan bekleyeceğiz. Bunlar arasında İstanbul Kız  Lisesi sabık felsefe hocası Cemil Sena Beyi hürmet ve takdirle anmak icap eder. Bu muhterem hoca bir  dersinde kız talebelerine muaşeret hakkında söz söylerken "herhangi bir yerde bir zabit size dans  teklif ederse, yorgun bile olsanız onu reddetmeyeceksiniz; şahsı ne olursa olsun taşıdığı üniformasının  şerefi büyüktür. Size belki askerî lise talebelerinden bazılarının yaptığı münasebetsiz hareketleri  göstererek fikrinizi askerler aleyhine çelmek isteyeceklerdir. Fakat acaba siviller o  münasebetsizliklerin daha büyüğünü yapmıyorlar mı? Onlar asker oldukları için yaptıkları en ufak bir  hareket bile göze batıyor ve fazla gözüküyor. Berikiler sivil oldukları için ne yaparlarsa yapsınlar göze  batmadan kayboluyor" demiştir. Bu sözler tamamı ile doğrudur, insanların kardeş olduğunu veya  olacağını, büyük ve ebedî barışıklık devri geleceğini söyleyenlerin mânâsız propagandalarını ilmî  delillerle çürüterek hayat mevcut oldukça kavganın da olacağını anlatmanın ve Türk gençliğini ona  göre hazırlamanın zamanı gelmiştir. Aç kaldığı zaman ölmemek için komşusunun elindeki ekmeği  almak üzere ona saldıracağı muhakkak olan sulhperverlere, bu saldırışı kendi şahsı için değil, mensup  olduğu kütle için yapmanın daha şerefli olduğunu söylemeli ve hakikî sulhperverliğin miskinlik  olduğunu anlatmalıdır. Bir devler memleketi olmağa doğru giden dünyada nüfusu az ve tekniği geri  olanların ise, yaşamak için herkesten daha dövüşken olması icap ettiğini onların sağırlaşmak isteyen  kulaklarına hay kırmalıdır...    Atsız Mecmuca, Sayı: 17     

NE ZAMAN SAVAŞILIR 
   "Biz, bize saldırılmadıkça savaşmayız" cümlesini siyasîler çok kullanır. Fakat bu cümlenin pek "sudan"  olduğunu anlamak için ufak bir dikkate bile lüzum yoktur. Çünkü kendisine saldırılan bir millet ister  istemez savaşacak, aşırı bir barışçı olsa bile yaşamak için bu uğraşı göze alacaktır.    Tarihin başlangıcından beri yapılan savaşların hemen hepsinde, dikkatle bakılırsa, bir savunma unsuru  vardır, ilk saldıran tarafta bile kendini koruma içgüdüsü az veya çok bellidir. Dünyaya yayılmaya  çalışmak, dünyadan silinmek korkusunun tepkisidir. İnsanlık tarihinde, milletlerarası ilişkilerin ana  ilkesi "vurmayan vurulur" olmuştur. Barış, savaşın başka metotlarla devamı ve silâhlı savaşa hazırlığın  ayrı bir şeklidir.    Tekniğin gelişmesiyle savaşları çok yıpratıcı ve çok ölümlü olmasından doğan ürküntü, görünürde  milletleri barışa doğru iter gibi olmuşsa da bunun ne kadar aldatıcı olduğu meydandadır, İkinci Cihan  Savaşı 1945'te fiilen bitti. Ondan sonra, günümüze kadar insanlık bir bütün olarak iki üç yıllık rahat  yüzü gördü mü? Kore'deki savaş, Vietnam savaşı, Araplarla Yahudilerin üç defa Amerika ve Afrika  savaşları dünyada tam bir barış yılının olmadığını gösteriyor.  www.atsizcilar.com    Sayfa 197 

  İki millet arasındaki gerginlik ikisi arasında kalmıyorsa bunun sebebi, o ikisi arasındaki savaş sonunda  doğacak durumun şu veya bu milletleri de başka açılardan ilgilendirecek nitelik taşımasıdır.    Herkes barıştan söz ettiği halde herkes savaşıyor. Çünkü herkes kendi yarınını, öbür gününü, daha  uzak geleceğini emniyete almak istiyor. Çünkü kimse kimseye güvenmiyor. Çünkü herkes birbirinden  korkuyor.    Çin’de komünist rejim kurulduktan sonra bu devlet ilk iş olarak Tibet'i zaptetti. Tibet, ortalama 5000  metre yüksekliğinde verimsiz, değersiz bir toprak parçasıdır ve dünyanın garip bir milletini  barındırmaktadır. Arkadan Hindistan'a saldırıp ondan birkaç hektarlık bir toprak parçası kopardı.  Sonra kuzeye yöneldi. Ruslar'a eski tarihî haklardan bahsetti. Fakat karşısındakini kendisinden güçlü  görünce durdu. Daima duracak mı? Çocuk musunuz? Durursa kendi kendine mahvolur. Ya  Hindistan'a, ya Rusya'ya taşacak. Taşmaya mecburdur. Çekirdek silâhlarını geliştirmek, teknikte biraz  daha ilerlemek için bekliyor.    Rusya'nın geniş topraklan bugünkü 240 milyon nüfusunun beş katını barındırıp besleyecek, otarşik bir  hayat sürdürecek kadar verimli ve her bakımdan zengindir. Fakat kendisini emniyette hissetmiyor.  Kırımlılar'ın ve Napolyon’un Moskova'ya girişlerini, Alman ordularından ancak korkunç kış ve  Amerikan yardımı sayesinde kurtulduğunu unutamıyor. Bunun için Varşova Paktı'ndaki uydu  devletleri Batı tehlikesine karşı tampon gibi kullanıyor. Çekoslovakya'nın işgali aslında Rusya'nın  uzaktan savunmasıdır. Yoksa Kremlin'in iddia ettiği gibi Çekoslovakya'yı Batı Almanya istilâ edecek  değildi. Çekoslovakya komünizmden sıyrılıp tam bir Batı demokrasisi olacak ve bunu önce uydular,  sonra artık iyice uyanmış bulunan Ukraynalılar, Türkler ve öteki iç milletler takip edecekti. Ruslar bu  uzak tehlikeyi önlemek için büyük prestij kaybı pahasına o istilâyı yaptılar.    Amerika'nın Asya macerasını da kuru bir emperyalizm kelimesiyle açıklamaya kalkmak çok sathî bir  görüştür. Araya bazı fabrikaların çıkarı karışmış olsa bile bu savaşlar, Asya'ya ve oradan Afrika'ya  sıçrayıp yayılacak komünizmin daha sonra Amerikan anavatanını tehdit eder hale gelmesi ihtimaline  karşıdır.    İki Cihan Savaşı arasında bir "önleyici savaş" deyimi çıkmıştı. Hitler'in silahlanmaya başlayarak  Almanya'dan intikam seslerinin yükseldiği sıralarda Fransa'da, Almanya kuvvetlenmeden açılacak bir  savaşla onu büyük tehlike olmaktan çıkarmak düşüncesi uyanmıştı. Bunu yapsalardı Almanya tekrar  yenilerek büyük bir askerî güç olmaktan çıkacak, İkinci Cihan Savaşı olmayacaktı. Fransızlar buna  kıyışamadılar. Bunu tavsiye eden ileri görüşlü devlet adamlarına ve generallerine aldırmadılar ve  bunun cezasını çok acıklı şekilde çektiler.    Aynı önleyici savaşı Habeşler de İtalyanlar’a karşı yapabilir, Mussolini Habeşistan'ı istilâ fikriyle Süveyş  Kanalı'ndan yavaş yavaş askerî birliklerini geçirerek Eritre ve Somali'ye yığarken, iptidaî silâhla, fakat  kalabalık ordularıyla saldırarak İtalyan yığınağını bozabilirlerdi. O zamanki araçlarla haftada ancak  birkaç bin asker taşıyan İtalyanlar bunun üstesinden gelemezler, Habeşistan kurtulurdu. Fakat Habeş  imparatoru korktu. Askerî müşaviri olan Vehip Paşa’nın fikirlerine iltifat etmedi. Hatta İtalyanlar’ı  tahrik ediyor gözükmemek için askerlerini sınırdan geri çekti. Sonu malûm...   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 198 

  Şimdi Irak Devleti Başkan Yardımcısı General Ammâş Türkiye'ye gelirken yukarıdaki örnekleri, ki  bunlar daha da çoğaltılabilir, hatırlamakta fayda vardır.    Irak, Osmanlı İmparatorluğu’nun Musul, Bağdat ve Basra Vilâyetleri üzerinde kurulmuştur. Musul  "Millî Misak"ın içinde olduğu halde sırf Kerkük petrolleri yüzünden İngilizler direnmişler, bu yüzden  Şeyh Sait isyanını çıkarmışlar; Balkan, Cihan ve Kurtuluş Savaşlarından bitkin ve yıkık bir halde çıkan  Türkiye yeni bir savaşa girecek güçte olmadığı için nihayet Kerkük Türkleri ile birlikte Musul'u da feda  etmek zorunda kalmıştı.    Bu eski Musul vilâyetimizin güney bölümlerinde "Türkmen" denilen Irak Türkleri yaşamaktadır.  Sayıları 750.000 kadar olan bu Türkler milli şuur bakımından örnek seviyede bir topluluktur. Bu  topluluktan Irak Devleti'ne karşı hiçbir zarar gelmediği halde Irak Hükümeti bunlara gereğince bir  azınlık hakkı tanımamıştır. Aksine, kendisine isyan eden ve dağlık bölgelerde tutunup Rus, Amerikan,  İngiliz ve Acem yardımı gören kürtlere haklar ve tavizler verirken Türkler'in varlığını bile unutmuş gibi  gözükmüştür. Türkiye'ye gelen bu General Ammâş, bir süre önce bir Türk gazetecisiyle yaptığı  konuşmada "bu meseleyi fazla kurcalamayın. Hem devlet adamına yakışmayan bir ağız kullanmıştır.     Ammâş, milletlerin değer ve ehemmiyetinin nüfus sayısıyla ölçülemeyeceğini unutmuş gözüküyor.  Irak Türkleri 150.000 kişi de olsa Türk ve büyük bir tarihî mirasın neticesi oldukları için bir buçuk  milyon kürtten daha mühimdir. Ehemmiyet sayı ile orantılı olsaydı 100 milyon Arap iki buçuk milyon  Yahudi'ye yenilmezdi. Irak Devleti de hemen bütün Arap devletleri gibi istikrarsız bir devlettir ve  varlığının emniyete alınması şartlarının başında Türkiye ile iyi geçinmek gelir.    Bugün Kuzey Irak'ta Barzânî'ye muhtariyet vermek, Irak kabinesine birkaç kürt almak, onların her  türlü azınlık haklarını tanımak ve "Irak Devleti Arap ve kürtlerden mürekkep bir devlettir" diyerek  Türkler'i kaale almamak Irak'ın âkibeti bakımından hiç de hayırlı değildir.    Burada Türk Devleti'ne düşen görev de mühimdir. Büyük bir geçmişin hâtıraları olarak surda burda  kalan Türk topluluklarını ihmal edemeyiz. Türkiye sadece taviz mi verecek? Siyasî sınırlar dışında kalan  Türkler'in hakkı aranmayacak mı? Âciz Irak Devleti yarın Barzânî'nin Türkiye'deki kızıl kürtleri  kışkırtarak başımıza yeni gaileler açmasına kadar bekleyecek miyiz?    Bir kürt devleti, Türkiye için hiçbir zaman bir tehlike olamaz. Fakat bir kürt devleti, hele kızıl bir Kürt  devleti dışarı düşman kuvvetlerin üssü haline gelirse, ki böyle olacağı muhakkaktır, Türkiye’nin zayıf  bir ânında buhranlar doğurabilir.    Türkiye, Kıbrıs Türkleri'nin haklarını korumak istediği zaman karşısında basiretsiz Amerika'yı  bulmuştu. Bulgaristan Türkleri'nin hakkını korumak isterse karşısında basiretli Rusya'yı bulur. Fakat  Irak Türkleri'nin hakkını korumak için bir hareket yaparsa karşısında hiç kimseyi bulmaz.    Beş on günde bitirilecek olan böyle bir hareket millî ahlâk, millî siyaset, yarınki emniyet bakımından  bir zaruret değil mi? Türkiye'nin uyuşuk değil, dinamik ve çetin olduğunu göstermesi bakımından da  terbiyevî bir tesiri yok mu?    Ötüken, 1971, Sayı: 2  www.atsizcilar.com    Sayfa 199 

 

DÜŞMANA TAVİZ VERİLMEZ 
   Taviz bir fedakârlıktır. Ancak dosta karşı yapılır. Düşmana verilen taviz bir nevi yenik düşmeden başka  bir şey değildir.    Taviz hangi düşmanı isteğinden vazgeçirmiş, hangi taviz veren kazançlı çıkmıştır?    Zaman kazanmak üzere geçici bir zaman için verilen taviz, taviz değil, karşı saldırı için bir gerilme ve  gerilemeden ibarettir. Böyle bir düşünceyle yapılmayan, karşıdakini durdurmak, daha ileri gitmesini  önlemek için verilen taviz yenilmektir. Bunun başka adı yoktur.    İkinci Cihan Savaşından Önce İtalya, Somali ve Eritre’ye asker yığarken ve bu hazırlığın Habeşistan'ı  istilâ için olduğu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kesinlikle herkes tarafından bilinirken Habeşliler,  sınıra asker toplamamak gibi bir tavizle İtalya'yı belki durduracaklarını ummanın cezasını çok acı  şekilde çektiler. O taviz yani o gaflet yerine İtalya daha ilk yığmaklarını yaparken iptidaî ordularıyla  Eritre ve Somali'ye saldırsalardı sonuç büsbütün başka olur, hiç olmazsa Habeşistan istilâsı yıllarca  geriye kalırdı.    İkinci Cihan Savaşından önce ve savaş sırasında Türkiye'nin Rusya'ya manevî alanda verdiği tavizler,  devlet başkanı ağzıyla Türkçülük ve Turancılığın kötülenmesi Rusların Türkiye üzerindeki emellerinden  hiçbirini durdurmadığı Türkiye'ye saldırmak için ilk hazırlıklarını Alman ordularının Rusya'ya girmesi  üzerine geri bıraktıkları gibi, ikinci hazırlıklarından da Japonya'da patlayan atom bombası üzerine  vazgeçtiler.    Bununla beraber doğu illerimizden bazılarıyla Boğazlarda üs istemekten geri kalmadılar.    Tavizin hiçbir güçlüğü çözmediğinin son örneği Kıbrıs meselesidir. Yunanistan gibi küçük ve aciz bir  devlet bile tavizlerle kanmamıştır.    Çünkü düşmana taviz verilmez. Düşmana verilen taviz onun cüretini ve iştahını arttırır. Taviz, dostun  gönlünü kazanmak için. verilir. Düşmanın bir gönlü yoktur ki kazanılsın.    Taviz vermeyi kabul eden, hele bunda devam eden, yenilmeyi kabul etmiş demektir.    Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki aferin der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli  saymaz.    Şerefliler taviz vermezler. Şerefin tavizi yoktur.    Ötüken, 16 Aralık 1965, Sayı: 24            www.atsizcilar.com    Sayfa 200 

 

ALTINCI FİLO 
   Küçük tedbirlerle mühim arızaların giderilmesi, çok defa mümkündür. Işığın yerini değiştirmek  gözlerin yorulmasını, kışın yün fanila giymek, üşümekten doğan türlü hastalıkları önler. Sobaya  yapışan bir çocuk için tedbir onu azarlamak yahut dövmek değil, sobanın çevresini parmaklıkla  çevirmektir.    Toplum hayatında buna benzer hadiseler vardır. Gençleri kötü alışkanlıklardan kurtarmak için onları  spora, kamp hayatına, okumaya sürüklemek; alan, plaj ve kitaplık hazırlamak, bazı kimseleri suç  işlemekten alıkoymak için onlara iş ve geçim bulmak lâzımdır. Tabiî bununla birlikte kanun ve nizam  müeyyideleri de şarttır.    Son yıllarda Türkiye'de gelişen Amerikan aleyhtarlığı, eğer tedbirleri alınmazsa, millet fertlerini  birbirine düşman iki gruba ayıracak bir istidat taşımaktadır. Bugün memleketimizde birkaç ister kız ve  kadınla birkaç kazanç çıkarcısından başka Amerikalılardan hoşlanan kimse kalmamıştır. Fakat aşırı  solların, sırf Rusya'yı tutmak, Moskof kafasıyla hareket etmek için yaptıkları hareketlerin karşısına  komünizm aleyhtarları çıkınca, sanki Amerikalılar'ı savunmak için harekete geçmişler gibi bir zan  uyanıyor. Halbuki onların kuşkusu Amerikan düşmanlığı kisvesine bürünmüş komünizmdendir.    En normal zamanlarda bile zaten birbirine karşı şüphede ve tetikte olan gruplar, Amerikan filosu  İstanbul'a veya İzmir’e gelince boğaz‐boğaza gelmekten asla geri kalmıyorlar.    16 Şubat Pazar günü İstanbul’da, Taksim Meydanı’nda geçen kanlı olaylar bundandır.    Amerikalıların gelmesini protesto edenlerin içinde aşırı solcu ve Rus taraftarı olarak tanınanların  bulunması komünizm ve Rus aleyhtarı zümreleri harekete geçirmiştir. Çünkü bunlar, Amerikan  aleyhtarı olarak başlayan hareketin soysuzlaşarak bir komünist ihtilâli şekline dökülmesinden endişe  ediyorlar.    16 Şubat olaylarının asıl müsebbibi Altıncı Filo'dur. Gelmeseydi iki kişinin ölmesi, birçoğunun  yaralanması ve daha fena olarak milletin birbirine kin besleyen zümreler haline gelmesi gibi uğursuz  hâdiseler olmayacaktı.    Kıbrıs anlaşmazlığında Yunanlılar'ı tutan Amerika'nın Türk çıkarmasına Altıncı Filo vasıtasıyla engel  olmasından ve Amerika Cumhurbaşkanının Türkiye başbakanına mahut mektubu yazmasından sonra  başlayan soğukluk yavaş yavaş bir Amerikan düşmanlığı halini almış, millet Amerikalı görmeye  tahammül edemez hale gelmiştir.    Türkiye'de hiçbir solcu olmasa dahi bu düşmanlık gelişip büyüyecek ve Amerikan düşmanlığı  gösterileri yine aynı ölçüde yapılacaktır.    Amerika NATO'da müttefikimizdir ve bize pek çok yardımda bulunmuştur. Siyasî partiler, TlP  müstesna, Türkiye'nin NATO'da kalmasına taraftardır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 201 

  Fakat NATO'da kalmak Amerikalılardan nefret etmeğe mani değildir. Türk milletinin çoğunluğu  bugün, yine NATO müttefikimiz olan Yunanlılar'a hangi gözle bakıyorsa Amerikalılar'a da aynı gözle  bakmaktadır.    NATO antlaşmasının açık ve gizli bir takım vecîbeleri olduğu muhakkaktır. Fakat bu vecîbeler  taraflardan birinin açıkça aleyhine, yahut kalplere kin aşılayıcı şekilde olmamalıdır. Altına Filo'nun sık  sık Türk limanlarına gelmesi de belki bu vecîbelerdendir. Fakat durum o hale gelmiştir ki bu filonun  gelişi, fayda sağlamak şöyle dursun, iki müttefik milletin arasını şiddetle açacak bir mahiyet almıştır.  Filonun arasıra Türkiye kıyılarına yaklaşmasında stratejik bir zaruret varsa bunun için mutlaka İstanbul  ve İzmir limanlarına girip sevimsiz Amerikan bahriyelerini şehirlerimize çıkarmaya ihtiyaç yoktur. Çok  büyük bir vurucu güç olan Altıncı Filo, görevini İstanbul’a yaklaşmadan, Marmara'nın İstanbul'a yakın  bir noktasında durarak da yapabilir. Türk hükümetinin millî duyguyu anlayarak, hiç olmazsa uzun bir  süre, bu gemilerin gelmemesini sağlamaya mutlak bir ihtiyaç vardır.    Amerikalılar teknikte ileri, fakat kültürsüz ve köksüz bir millet oldukları için her yerde antipati  yaratıyorlar ve gitgide daha istenmez bir hale geliyorlar. Yıllarca önce Missuri gemisi İstanbul’a ilk  ziyaretini sevgi gösterileri arasında yaptığı sırada, Beyoğlu'nda, istiklâl Caddesi'nde gezen Amerikan  bahriyelilerinin bize pek aykırı gelen hareketlerinden; elindeki leblebiyi havaya atarak yere düşmeden  ağzıyla yakalamaya çalışıyor, çok kalabalık bir caddede bu zıpır davranışından utanç duymuyordu.    Meğer o Amerikan bahriyelisi çok masum ve çok terbiyeli bir adammış. 15 Şubat tarihli gazetelerde  resmi çıkan Amerikan amiralini gördükten sonra böyle düşünmeye mecbur kaldım. Çünkü Amiral  Charbonatta, sahne dansözünün telli pullu etekliğini giymiş, yarı çıplak dansözle karşılıklı göbek  atıyordu. Bu sahnenin çirkinliği için söyleyecek söz bulamıyorum. Bu sahneden sonra Amerika devleti  bu adamı hâlâ amiral olarak kullanmakta devam ederse, pes.    Bir de Türk general ve amirallerini, kısacası Türk paşalarını düşünün. En kalitesizi bile bu gülünç  amiralden bin kere daha vakur ve şereflidir ve milletimizde beliren Amerikan düşmanlığında,  zannederim, bizim ayıp saydığımız şeyleri onların pek kolaylıkla yapmalarının büyük ölçüde payı  vardır.    Taksim olaylarında dinî taassubun mühim rol oynadığı muhakkaktır. Dinî taassupla gözü dönmüş,  daha doğrusu döndürülmüş olanlar, Amerika aleyhtarı yürüyüşe katılanlardan çoğunun sosyalist  olması dolayısıyla onları top yekûn komünist ve kâfir olarak görmüşler, neticede hâdiselere seyirci  olarak katılan ve tesadüfen orda bulunan, biri evli, iki vatandaşımız hayatlarını kaybetmiştir.    Bu çatışmada polisi suçlamaya da imkân olmasa gerek. Birkaç yüz polis, kavgaya kararlı birkaç bin  kişiyle, silâh kullanmadan nasıl baş edebilirdi?     Bu çatışmalar devam edecektir. Önceden tedbir alınmadığı için cesareti artan taraflar işi daha da ileri  götüreceklerdir. Sağdan sola kadar bütün yurttaşların az çok millî duygu ile yaptıkları bu yürüyüşlere  gizli maksatla katılanlar da elbette bulunacaktır. Bunların bir takımı hilâfeti diriltmek isteyen siyasî  ümmetçiler, bir bölümü de hâlâ Stalin veya Mao prensiplerini Türkiye'ye uygulamak isteyen  komünistlerdir.    www.atsizcilar.com    Sayfa 202 

  Bu iki zümrenin kışkırtmaları günün birinde amacına ulaşırsa Türkiye'de kan gövdeyi götürecektir.  Bunu mutlaka önlemek lâzım. Önleyici tedbirler de gayet basittir. Hükümetten rica ediyorum: Bir  müddet yürüyüş ve mitinglere izin verilmesin ve uzun bir süre de Altına Filo Türkiye'ye uğramasın.  Particilik yüzünden zaten çok fazla bölünmüş olan milletimiz bir de Amerikalılar yüzünden tekrar ikiye  ayrılıp vuruşmaya başlarsa "ne günlere kaldık, ey Gazi Hünkâr" demekten başka çaremiz  kalmayacaktır.    Gözlem, 6 Mart 1969     

NATO'YA HAYIR! PEKİ SONRA? 
   Çoğu üniversiteli olan bir takım gençlerin aylardan beri şuraya buraya kireçle ve büyük harflerle  "NATO'ya hayır" diye yazdıkları görülmektedir. Gençlerin bu yazıları, kabataslak olarak düşüncelerini  belirtmekte ise de bu fikrin sebepleri ve teferruatı ancak, o gençleri destekleyen solcu yazarların  makalelerinden öğrenilmektedir.    Bu makalelere göre NATO'nun başında Amerika bulunduğu için NATO toplam olarak bir Amerikan  savunma ve saldırma kuruluşudur. Amerika'nın Türkiye'de kurduğu uçak alanları ile füze rampaları ve  atom başlığı taşıyan silâhların bulunduğu yerler karşı taraf için ilk hedeflerden biridir. Türkiye'ye atom  bombalarıyla yapılacak bir saldırış memleketin yok olması demektir. Amerika uğrunda yok olmamak  için NATO'dan çıkmalı, Amerika'ya ait ne varsa hepsini geri yollayarak böylelikle üstümüze çekilen  belâlardan kurtulup kendi yağımızla kavrulmaya bakmalı, gerekirse Ruslardan da bazı yardımlar  görmeliyiz.    Üniversiteli çocuklardan çoğunun bu düşünceye samimî olarak kapıldığı, fakat onları kışkırtanların da  bulunduğu muhakkaktır. Bu gençlerin büyük çoğunluğu ya devlet parasıyla, yahut ana‐babalarının  verdiği ile geçinen, yani henüz devlete karşı borçlu oldukları vergi ve askerlik görevlerini yerine  getirmemiş olan kimselerdir. Ancak dersleriyle haşır‐neşirdirler. Onda da büyük ölçüde başarısız  durumdadırlar. Böyle olduğu halde "vatan kurtaran arslan" rolüne çıkmaları, siyasî meselelerin iç  yüzüne nüfuz etmeden devletin dış siyaseti üzerinde tesir yapmaya çalışmaları tamamıyla yanlış ve  sakattır.    Bu gençlerin liselerden tamamen kültürsüz, daha kötü olarak da ciddî muhakemeye kabiliyetsiz olarak  çıkmaları onları üniversite hayatında aşırılığa, yanlışa, sakata sürüklüyor. Talih ve tesadüfle veya kendi  ciddî gayretiyle gerçeği bulanlar ise çevrelerinde ancak küçük bir grup toplayabiliyor ve bunun dışında  Üniversite gençliği çabuk kışkırtılan ve hak duygusunu zorlukla kabul eden bir topluluk olmaktan  kurtulamıyor.    Bu gençler Türk ve cihan tarihinin belli başlı olaylarını unutmamalıdır. Diyelim ki gençler yüzde yüz  doğru düşünüyor da gerek Halk Partisinin, gerek Demokrat Parti'nin, gerekse Adalet Partisi'nin ve  şimdi muhalefette bulunan anti komünist bütün partilerin liderleri yanlış düşünüyor: NATO'ya girmek  yanlıştır. Çıkalım ve NATO'nun verdiği silâhları geri göndererek üsleri, rampaları, alanları ortadan  kaldıralım.    www.atsizcilar.com    Sayfa 203 

  Bununla komünizmin Türkiye üzerindeki kötü niyetleri ve ihtirası dinecek mi? Moskof un Türk'e,  düşmanlığı sırf Amerikan casus uçağı ve NATO rampaları yüzünden midir? Deli Petro zamanında  ortada Amerika bile yoktu ama Moskof düşmanlığı vardı. Türk‐Rus savaşlarının hepsine Moskoflar  birer bahane bulmuşlardır. Bir zamanlar Türkiye'deki Hıristiyanların koruyucusu ve kurtarıcısı rolünde  idiler. Bir zamanlar, Boğazların kendileri için hayatî değerini öne sürdüler. Şimdi de Amerika'nın  Türkiye'deki üsleri birer bahane oldu.    Şu veya bu bunların hepsi birer bahanedir. Amerikan atom füzeleri Rusya'ya, Moskoflar'ın en can  alacak noktalarına, Polaris deniz altıları ile Akdeniz'den de fırlatılabilir. Amerikan casus uçaklarının  görevini daha büyük başarıyla uzaya fırlatılan uydular da yapabilir. Amerikan radar sistemi o kadar  ileri gitmiştir ki Rusya'daki tümenlerin değil, alayların bile nereden nereye gittiğini tespit edebilir.    Demek ki Ruslar'ın Türkiye'ye karşı tutumlarının sebebi tesis ve rampa meselesi değil, Türk‐Amerikan  askerî ittifakıdır.    Birleşmiş Milletlerde "Rusya'nın bir Akdeniz devleti olduğu" gibi insan mantığını durduran iddiaları,  Moskoflar'ın zamirim açığa vurmuştur. Deli Petro'dan beri güdülen aynı siyaset bu sefer açık olarak,  uluslararası bir belge halinde ortaya konmuştur: Rusya bir Akdeniz devletidir...    Rusya'nın Akdeniz devleti olması Boğazların ona ait olmasıyla, hiç değilse Boğazların hâkimiyetinde  Türkiye ile ortaklık sayesinde mümkündür. NATO ittifakından ayrılmış bir Türkiye'nin er‐geç 300  milyonluk bir Varşova Paktı ile karşı karşıya kalacağı asla unutulmamalı, kendi müttefiki olan Çekler'e,  daha önce Macarlar'a karşı gösterdiği vahşetin birkaç katını Türkiye'de tatbik edeceği asla hatırdan  çıkarılmamalıdır. Macaristan ve Çekoslovakya, Rusya için ikinci derecede meselelerdir. Fakat  nevzuhur Akdeniz devleti için Boğazlar ve hinterlandı hayatî ehemmiyeti haizdir. Boğazlar Rusya'nın  oldu mu milyonlarca Türk'le milyonlarca Rus'un Furgonlarla mübadele olunacağı hesaba katılmalı,  "NATO'ya hayır" diye yazmadan önce zavallı kireçlerin ne için harcandığı iyice düşünülmelidir.    Rusya, üç küçük Baltık devletini, Estonya, Letonya ve Litvanya'yı yuttu. Finlandiya'nın beşte birini aldı.  Polonya'dan, Çekoslovakya'dan, Romanya'dan parçalar kopardı. Türkiye'den de doğu illerimizden  bazılarını istedi. Bir ara "barış içinde birlikte yaşamak" düsturu ile sükûn bulur gibi olduysa da Çek  olayları, Akdeniz'de donanma bulundurması ve Akdeniz devleti olduğunu iddia etmesi yani baklayı  ağzından çıkarması NATO düşmanlarının gözünü açmalıdır. Rusya, kuvvetli olduğu zaman hiçbir  antlaşmaya, hiçbir söze veya insanlık prensibine saygı göstermeyen bir devlettir.    Bugünkü hükümete muhalif olan ve Rusya'ya mütemayil bir siyaset takip ettiği bilinen İsmet Paşa bile  NATO içinde kalmamamız gerektiğini tekrarladı.    NATO'nun ve hele Amerika'nın bir Hint kumaşı olmadığını herkes biliyor. Fakat karakışta bizi  donmaktan koruyacağı için, dondurucu soğuklar geçinceye kadar bu çulu sırtımıza almaya mecburuz.    Gözlem, 19 Aralık 1968        www.atsizcilar.com    Sayfa 204 

 

MENDEBUR AMERİKALI 
   30 Ağustos 1964 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ibretle seyredilmeğe değer bir fotoğraf yayınlandı.  Bu fotoğraf Dumlupınar meydan savaşından sonra tutsak edilen Yunan Başkomutanı Trikopis ile adı  açıklanmayan bir Yunan prensinin ve Yunan Ordusu Kurmay Başkanı General Dionis'in Türk Albayı  Reşit Bey tarafından götürülüşünü gösteriyordu.    İşin ibretle bakılacak tarafı Dionis'in, sanki seyrana gidiyormuş gibi sigara içmesi ve trene doldurulmuş  tutsak Yunan askerlerinin de kendi prensleriyle komutanlarının götürülüşünü gülerek seyretmesiydi.  Yalnız, önüne bakarak ve şapkasını elinde tutarak yürüyen prenste bir utanma duygusu olduğu  görülüyordu.    Korkunç bir bozguna uğramalarını, düşman eline düşmelerini hiç umursamayan, üstelik  komutanlarının tutsaklığına gülen bu askerler şüphe yok ki dünyanın en şerefsiz ve haysiyetsiz  insanlarıydı. Banyo içinde küçük çocuklarla analarını öldüren, fakat tepelerinde uçakları görünce  beyaz gömlek çıkarıp teslim bayrağı sallayan bugünkü palikaryalar da, yine hiç şüphesiz, dünyanın en  haysiyetsiz milletidir.    Fakat yine ibretle görülmesi gerekir ki millî şuuru olan önderler yönetimindeki bu şerefsizler güruhu,  adım adım kendi ülkülerine doğru yürümekte, her dayaktan sonra ayağa kalkıp, sanki hiçbir şey  olmamış gibi, gayeye doğru ilerlemektir.    Millî gurur ve şeref bakımından çok üstün olan Türkler ise Yunanlılar'a göre aksi durumdadır. Yâni  Türk Milletini yönetenler her şeyden önce dostların hukukunu korumayı, onların gönlünü kırmamayı  düşünmektedir. 1953 Mayısında, İstanbul fethinin 500. yıldönümü töreni bu yüzden rezil edilmiştir.  Burada sayılmasına lüzum olmayan birçok yanlış davranışlar bu yüzden yapılmıştır.    Dost kayırma prensibi bizi pek uysal insanlar gibi gösterdiği için kayrılan dostlar bizden fedakârlık  istemeye alışmıştır. Bunun en acı örneği Kıbrıs olayları dolayısı ile Amerikalılar'ın tutumunda gördük.  Dost bilerek lüzumundan pek fazla içimize soktuğumuz Amerikalılar bize en âdi şekilde ihanet ettiler,  ihanetlerinde kendi menfaatleri olsa, bir dereceye kadar mazur görülür, ahlâk bakımından olmasa bile  mantık bakımından haklı olurlardı, Fakat bize karşı ihanetleriyle kendi menfaatlerini dahi çiğnemeleri  onların yalnız hain değil, ahmak olduklarını da göstermektedir.    NATO bir ordu, Amerika bu ordunun komutanıdır. Bu ordu bir sebeple büyücek bir çekiliş ve gerileme  yapmaktadır. Böylelikle kuvvetlerinden bir kısmını feda etmek durumu ortaya çıkmıştır. Sağ kanadın  en sağındaki 20 tümenle onun solundaki 5 tümen tehlikededir. Komutan bir süre bunların hepsini  birden kurtarma yollarını denedikten sonra bunun imkânsız olduğunu anlamıştır, ister istemez ya sağ  uçtaki 20 tümeni, ya da onun solundaki 5 tümeni feda edecektir. Aklı başında olan bir komutan için  yapılacak şey 5 tümeni feda ederek 20 tümeni kurtarmaktır. Çünkü yirmi tümen, sayı üstünlüğü bir  tarafa, savaş kabiliyeti, disiplini ve sadakati bakımından ötekine göre çok üstündür.O kadar üstündür  ki kaptırılacak 5 tümenin cephesini dahi savunacak güçtedir.    Şimdi, bu şartlar içinde komutan 5 tümenlik birliği değil de 20 tümenlik orduyu feda ederse siz ona ne  dersiniz?  www.atsizcilar.com    Sayfa 205 

  Ne dersiniz deyin!., işte Amerika budur...     * * *    Amerika bugün dünyanın birinci devletidir. Geniş ve zengin toprakları, 200 milyona yakın nüfusu,  atom gücü ağır endüstri ve ticaretiyle birincidir. Fakat fertler arasındaki münasebetlerde olduğu gibi  milletler arasındaki dengede de birinci olmak, mutlaka "değerleriyle ve hakkı ile birinci olmak"  anlamına gelmez. Sosyal ve dev bir büyüteçle Finlandiya'yı 200 milyonluk yapıp Amerika'nın yanına  getirerek ikisini ölçüştürünüz. Yahut bunun aksini yapınız: Sosyal ve dev bir dürbünün tersiyle bakıp  Amerika'yı, 4.5 milyonluk bir ülke haline getirerek Finlandiya'yı komşu yapınız. Ne kadar güdük kalır!    Çünkü milletleri büyük yapan erdemlerden hiçbirisi Amerika'da yoktur.    Siyasî ahlâkları sıfırdır. Hem demokrasi havarisi geçinir, bütün milletlerin demokrat olmasını ister,  Zenci devletlerinde seçim yaptırmak için yırtınır, faşizm ve komünizme karşı cephe alır, hem de kendi  vatandaşları olan, savaşlarda Amerika için kan akıtıp Olimpiyatlarda birincilikler sağlayan Zencilere  köle muamelesi yapar.    Hem seçim yapar, hem de türlü şaklabanlıklarla Zencileri seçtirmez.    Kennedy'nin öldürülmesi ve meselenin esrarlı şekilde örtbas edilmesi, cumhurbaşkanlarının daima  ölümle korkutulması siyasî ahlâkın derecesini gösterir.    Amerika'da cinsi ahlâk da yoktur. Evli kadınlardan hemen hepsinin zina yaptığı Doktor Kinsey'in  raporu ile ortaya çıkmıştır.    Ticarî ahlâk da yoktur. At yarışları ve boks maçlarındaki müşterek bahisler üzerinde yapılan  gangsterlikler, vergi kaçırmak için yapılan hilekârlıklar, geri milletlere silâh satmak için oynanan  oyunlar ortadadır.    Atom sırlarının Ruslar'a satılış şekli ise millî ve vatanî ahlâklarının örneğidir.    Sözün kısası Amerika bir rezaletler ülkesidir. Banka soygunculuğu illeti oradan dünyaya yayıldı. Klâsik  müzik yerine iptidaî Zenci müziğini dünya piyasasına süren Amerika'dır. Seks kepazelikleri, Holivut  fuhuşları hep Amerikan icadıdır. Cinsî terbiye veriyoruz diye kız okullarında flört dersleri gösterilen  tek ülke Amerika'dır. En çok sabun kullanan milletlerden biri Amerikalılar olduğu halde pislik ve  murdarlıktan doğan çocuk felci hastalığını Amerikalılar dünyaya yaydı. Milyonlarca akıl ve sinir  hastası, milyonlarca şişmanlık hastası, milyonlarca homoseksüel hep oradadır.    Amerika'da olup da başka yerde olmayan şeyler yalnız rezaletle cıvıklıktır.    Neden böyle? Çünkü henüz millet olamadılar. Amerika büyük değil, iridir. Avrupa'dan giden maceracı,  serseri, katil, hırsız güruhu ile bu güruhun kadın ihtiyacı için idhal olunan malûm seviyedeki dişilerin  neslinden geldikleri için böyledirler. Onları parlak gösteren şey sonsuz servetleridir. Bu servetle  dünyanın en büyük ve en iyi bilginlerini, uzmanlarını kendi memleketlerine toplayabiliyorlar.  www.atsizcilar.com    Sayfa 206 

    Amerika'daki bilim ve teknik hayatını yürütenler Yahudilerle Avrupalılardır. Avrupalı diyerek kendisi  veya babası Avrupa'dan gelmiş ve henüz Amerikalı olamamış kimseleri anlatmak istiyorum. Bir  numaralı atom bilgini Von Braun bile Alman'dır. Gerçek Amerikalı bilim, teknik ve kültüre değil, yalnız  para kazanmaya önem veren bir yaratıktır. Onlarda zahirî bir cilanın altında iptidaî ve kaba bir insan  gizlidir. Amerika'nın yerlileri olan ve kendilerine göre oldukça gelişmiş kültürleri bulunan  Kızılderililerin yok edilmiş olması Amerikalılar'ın vahşetinin söz götürmez tanığıdır.    Ruslar fezaya ilk füzeyi atıp içine Laika adlı bir köpek koydukları zaman, hayvana böyle işkence yapılır  mı diye Amerika'da kıyametler kopmuştu. Oysa ki Laika dünyaya sağ salim dönmüştü. Aynı  Amerikalılar kendi vatandaşları olan Zencileri öldürürken soğukkanlı idiler. Hele Kıbrıs'ta Türkler’in  ölmesi, öldürülmesi, açlığa mahkûm edilmesi kıllarını kıpırdatmamıştı. Demek ki Laika'yı kanları  çekmişti.    * * *    Mantık ve muhakemeleri tersine işleyen bazı kimseler bu son durum dolayısı ile suçlu olanın onlar  değil, biz olduğumuzu ileri sürüyorlar. Peki ama, önündeki koca çukuru göremeyerek düştüğü için  kendisiyle alay edilen Nasrettin Hoca'nın: "Bu çukuru buraya kazanda hiç suç yok mu?" diye sorması  gibi biz de şöyle soramaz mıyız :    Bizim iyi niyetimizi sömüren, vefakârlığımızı kendi çıkarlarına alet eden yabancıların, yani Rum'un ve  Amerikalı'nın hiç mi suçu yok? Birkaç günde başarabileceğimiz Kıbrıs çözümüne engel olarak onu  cihan çapında bir mesele haline getiren, binlerce Türk'ün acı ve sefalet çekmesine sebep olan ve  kendisi de bir çözüm yolu bulamayan Amerika bizim dostumuz mu?    Kızıl Moskofları Avrupa'nın ortasına kadar getirerek cihanın başına belâ eden; Almanya ve Kora'yı  ikiye bölerek Avrupa ve Asya'da yıllarca kanayacak yaralar açan ve o zamanki Cumhurbaşkanı İsmet  İnönü'ye Rusya ile anlaşmasını tavsiye eden adam, yani Amerikalıların geleneğe aykırı olarak dört  defa üst üste başkan seçtikleri, insanlık tarihinin bir numaralı budalası Roosevelt değil miydi?    Öldürüldüğü zaman bir kısım Amerikalılar sevindiği halde Türkiye'de herkesin acı duyduğu Kennedy,  Küba için Ruslar'la pazarlık ederken, Küba'nın Rus füzelerinden temizlenmesi karşılığında Türkiye'deki  Amerikan füzelerini, modası geçmiştir bahanesiyle kaldırtmadı mı?    Bütün bunlar, dostumuzun vefa derecesini göstermektedir. Böyle bir dosta karşı hükümet siyasî  alanda gerekeni yapsın. Biz de millet olarak onun bir mendebur olduğunu bilelim, şimdilik yeter.    3 Eylül 1964     * * *    3 Eylül 1964'te yazılıp Ötüken'in 12 Eylül 1964 tarihli 9. sayısında yayınlanan yukarıdaki yazı sanki  günümüz için kaleme alınmışa benziyor. Bugün için, bu yazıya eklenecek pek bir şey yoksa da iki  gazete haberini de koyarak Amerikalı'nın ne biçim yaratık olduğunu anlatmakta fayda vardır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 207 

    Milliyetin 2 Ağustos 1975 tarihli sayısında Anadolu Ajansı'nın Vaşington’dan alarak verdiği şöyle bir  haber vardı:    Her On Amerikalı’dan Biri Akıl Hastası Amerikan "Ruh Sağlığı Ulusal Enstitüsü'nün Vaşington'da  yayınlanan bir raporuna göre, Amerika Birleşik Devletleri'nde 20 milyon kişi akıl hastasıdır ve  bunlardan yalnızca üç milyonu tedavi görmüştür.    Raporda, "Amerika Birleşik Devletleri nüfusunun en az onda biri, yani 20 milyon kadarı çeşitli akıl  hastalıklarından muzdariptir" demekte ve hükümetin son 25 yıl içinde psikiyatrik araştırmalar  alanında bir milyar dolar harcadığı belirtilmektedir.    Rapora göre 7 hastadan yalnız biri tedavi görmektedir ve akıl hastaları ülkeye her yıl 21 milyar dolara  mal olmaktadır. Alkolizmin ve uyuşturucu maddelerin verdiği zarar ise 15 ve 10 milyar dolar  dolaylarındadır.    Nüfusunun "en az" onda biri akıl hastası olan bir toplum, dünya üzerinde bir açık hava müzesi  demektir. En az onda biri hasta olan milletin yarın onda ikisi de hasta olunca siz artık bu devlete  istediğiniz kadar süper devlet deyin. Demek ki bize ambargo koyan Amerikan Meclisi'nde en aşağı 45  deli var. Bu delilere ahmakları; Rum ve Yahudi asıllıları da eklerseniz koca devletin mukadderatının  kimlerin elinde olduğu ve bu devlete güvenmekle eski Türk hükümetlerinin ne büyük bir millî hatâ  işlediği ortaya çıkar. Amerikalılar'ın nasıl sıvama aptal olduklarının bir delili de, ülkelerindeki zehirli  madde kullanışının, Türkiye'de haşhaş ekimini yasaklatmakla biteceğine inanmalarıdır, inanırlar.  Çünkü onlar dünyada haşhaş üreten bir İran, Afgan ve Uzak Doğu olduğundan habersiz yaşayacak  kadar kızıl cahildirler, İstanbul'a gelip Boğaz'a bakarak "bu hangi nehir" diye soran coğrafya öğretmeni  yalnız Amerikalılar'dan çıkar.    Memleketimizdeki "özgürlük" havarilerine bir sözüm var: Amerika'yı bu duruma düşüren sebep aşırı  hürriyettir. Aşırı hürriyeti kötüye kullanmayacak insan pek azdır. Çağımızın maddeci, keyifçi  gençlerine aşırı hürriyet verilince ondan hippi, gangster, zehir müptelâsı, ahlâksız, sözün kısası  insanlıktan soyunup hayvanlaşmış bir nesil çıkar. Bizim de böyle olmamız istenmiyorsa hürriyetlerin  sınırlı olduğu beyinlere işlenmeli, bunun avukatlığı ve propagandası yapılmamalıdır.    İkinci gazete haberi, birincisinden iki gün önce, 31 Temmuz 1975'te ve yine Milliyet'te çıkmıştır.  Anadolu Ajansı'nın Kaliforniya'dan verdiği bir haberdir. Haber şöyle:    Kaliforniya'da Kadınlar İçin Genelev Açılıyor Dört çocuk annesi Anne Meyers, erkeklerin çalışacağı ve  kadınların müşteri olacağı . ilk genelevi açmak üzere resmî makamlara başvurmuştur. Bayan Meyers,  kocası ile birlikte işlettiği bir barın üstündeki iki katı bu iş için kullanmak istediğini belirterek işletme  ruhsatı verilmesini talep etmiştir.    Resmî makamlar, böyle bir ev için işletme ruhsatı verilmesinin çok güç olduğunu, zira Kaliforniya  kanunlarının fuhşu ne şekilde olursa olsun cezalandırdığını belirtmişlerdir.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 208 

  Şu Amerikalı kadının yüzsüzlüğüne, kocasının şerefsizliğine, resmî makamların hödüklüğüne şaştınız,  değil mi? Demek ki Kaliforniya'da kanunların fuhşu yasak etmesine rağmen bu genelev için resmî izin  verilecek ve Amerika bir işte daha birinci olacak.    Dört çocuklu ana(1), meyhanecilikten kazandığını az görerek bu rezaleti de sırf kazanç için göze  almaktan haya duymamıştır. Bu iş gerçekleşseydi, Bayan Meyers'in dört çocuğunun ne muhteşem bir  ahlâk ve erdem dekoru içinde yetişeceğini ve ilerde nasıl afetler olacağını artık tahmin edin.    Şimdi sonuca gelelim: Amerika bir gergedandır. Gergedan gibi kuvvetli ve ahmaktır. Fakat bir fil veya  çevik bir pars onu her an öldürebilir. Ancak, buna lüzum kalmayacaktır. Çünkü o, hakikî gergedanların  başına sık sık geldiği gibi, hamakatı dolayısıyla er‐geç bir batağa saplanıp boğularak ölecektir. Batağın  kıyısında olduğunu son davranışlarıyla göstermiştir.    Türkiye, millî savunması için millî endüstrisini kuruncaya kadar Avrupa'nın taraflı ve İsveç gibi tarafsız  ülkelerine başvurarak savunmasına gerekli her şeyi almalı, fakat millî endüstri işini sözden fiile  geçirecek tedbirlerde artık zaman kaybetmemelidir. Amerika'ya peşin olarak ödediğimiz 180 milyon  dolarlık malzeme de ambargoya tâbi tutulduğu için bu para Türkiye'deki Amerikan mallarına (okul,  hastane v.b.) el konularak ödetilmeli ve Amerika'ya olan borçlarımızda moratoryum uygulanmalıdır.    Savaş endüstrisinin şakaya gelir yeri yoktur. Milletçe fedakârlık yapılmalı, gerekirse beş on yıl için  kemerler sıkılmalı, vergiler konmalıdır.    Amerika ile ittifak yapılınca, o zamanki Demokrat Parti hükümeti, bütün silâhlarımızı nasıl olsa  Amerika verecek gerekçesiyle, Kırıkkale ve Kayseri'deki askerî fabrikaları traktör fabrikası haline  getirmiş, böylece iktisadî kalkınmaya katkıda bulunuyoruz diye tarihin affetmeyeceği bir hatâ  yapmıştı.    Amerika bir mendeburdur. Köksüz bir haydut topluluğudur. Belâsını bulacaktır. Biz ise 30 yüzyıllık  tarihin hâsılası olan ve birçok insanî erdemleri bulunan bir millet olarak bu aşağılıklarla her türlü  ilişiğimizi kesmeliyiz.    5 Ağustos 1975 Ötüken, 1975, Sayı: 8     

DERS 
   Amerika'da iki diplomatımızın bir Ermeni tarafından öldürülmesi, bizi ister istemez geçmişe ve bu  geçmişin verdiği derslere götürdü. Türk'ler, Anadolu'yu açarken karşılarında Hıristiyan millet olarak  Rum, Ermeni ve Gürcüleri; Müslüman millet olarak da Araplar ile kürtleri bulmuşlar, hepsini yenerek  bugünkü Türkiye sınırlarına çok benzeyen çizgilerin içindeki devlette, eskiden beri âdetleri olan düzeni  kurarak, tebaalarını ikinci sınıf görmekle birlikte, adaleti eksiksiz, gediksiz uygulamışlardır. Bu adalet  ve askerlik yapmayarak yalnız ticaret ve zanaatla uğraşmanın doğurduğu zenginliğin tesiriyle, özellikle  Ermeniler, Türk'lere çok yakınlaşmış, Türk kültürünü benimsemiş, birçok bölgelerde, Türkçe'yi anadil  diye kabullenmiş ve devlete sadakat göstererek karşılığını da almışlardı. Osmanlı çağında Ermeni  bakanlar bile vardı. Halbuki sayıları gayet azdı. Yanılmıyorsam, vakanüvis Enverî'nin tarihinde,  www.atsizcilar.com    Sayfa 209 

  Türkiye'deki Ermenilerin sayısın 300.000 olarak gösterilir ve Ermeni patriğinin devlete başvurması  üzerine katolik papazlarının propaganda ile Ermenileri millî mezhepleri olan gregoryenlikten  katolikliğe çevirme gayretlerini önlemek için tedbirler alındığı kaydedilir.    Ermenilerin 300.000 olduğu tarih, yaklaşık olarak 1779‐1780 yıllarıdır. 1914'te Birinci Cihan Savaşı  başlarken bunların 1.500.000 kişiye yaklaşmış olmaları ne kadar hızla çoğaldıklarını gösterir. Bu  çoğalış hem refahtan, hem de Ermenilerin askere alınmayışından ileri geliyordu. Bilindiği üzere,  İmparatorluğun kan ve can vergisini yalnız Türk ırkı veriyordu.    XX. Yüzyıl’ın başında Ermeniler, Türkiye'de zenginlik bakımından çok iyi durumda oldukları gibi, birçok  zanaatları da inhisarlarına almışlardı. Sarraflıkla Türk'leri soyuyorlar, kendi çocuklarını öğrenim için  batı ülkelerine gönderiyorlar, bu çocuklar orada Türklük düşmanı fikirlerle aşılanıyorlardı. Bundan  başka İstanbul'daki Amerikan Koleji de, Müslüman ve Hıristiyan azınlıklarına mensup çocuklardan  Türk düşmanı yetiştirmede büyük başarı gösteriyordu.    Dışardan da tesirler yapılıyordu. Ermenileri alet olarak kullanmak isteyen Rusya ile Osmanlı  İmparatorluğunu kendi imparatorluğu için tehlike gören İngiliz İmparatorluğu ve haçlı seferlerinden  beri Türk düşmanlığını beyninden ve gönlünden bir türlü silemeyen Fransa'nın telkin ve  propagandaları, yemişini vermekte gecikmedi. Anadillerini unutup Türkçe konuşan Ermenilere  Ermenice öğretildiği gibi, devlet aleyhindeki gizli teşkilâtları ile de Türkiye'nin doğusunda büyük bir  Ermenistan kurmak hülyasıyla faaliyetlere geçildi. Bundan sonrası malûmdur.    Birinci Cihan Savaşı'nın başında, Sarıkamış faciasındaki 60.000 kişilik bir Türk ordusu soğuktan  mahvolduktan sonra, Ruslar, Erzurum'a doğru ilerlerken, hazırlıklı bulunan Ermeniler de her yerde  harekete geçtiler. İkmal teşkilâtı bozuk olan Türk Ordusunu geriden vurarak, çekilişi bozguna  çevirmek istediler. Aynı zamanda köy ve kasabalardaki Türk'leri kadın, çocuk demeden öldürerek,  müthiş bir Türk kırgını yaptılar. Şüphesiz, hâkim millet olan Türk'lerin tepkisi de çok sert oldu. Doğu  Türkiye'de Ermeni diye bir şey kalmadı. Bir kısmı Türklerce yok edildi. Bir kısmı Suriye'ye, Marsilya'ya  ve Amerika'ya gidip yerleşti. Bunların artık, Türkiye'ye dönmek ihtimalleri kalmamıştır. İstanbul'da  kalanlar da yavaş yavaş Türkiye'den göçerek Fransa ve Amerika'da vatan tutmaktadırlar.    Burada, iki milletin birbirini öldürmesi düşünülür ve bunun muhasebesi yapılırken, tabiî ilk akla gelen  soru kimin haklı, kimin haksız olduğu konusudur. Savaşta bulunan hiçbir devlet, düşmanla birleşen  kendi tebaasına karşı yumuşak davranmaz. Bunda haklıdır.    Ermeniler, hâlâ Amerika, Fransa ve Lübnan'da Türkiye aleyhinde yoğun bir propaganda faaliyetinde  bulunur ve büyük Ermenistan hülyası ardında koşarken, bizim de milletçe uyanık bulunmamız,  Ermeni'nin, artık ebedî düşman olduğunu kabul ve teslim etmemiz gerekir. "Maziyi unutalım, kardeş  olalım!!" demekle hiçbir mesele çözülmez; hiçbir düşmanlık giderilmez. Düşmanı dost sanmak kadar  tehlikeli yanlış yoktur.    Türk'ler aleyhindeki Ermeni yayınlan durmadan çoğalıyor ve tabiî Batı'nın kamuoyunda tesirli oluyor.  NATO ve Avrupa birliklerine üye olduğumuz bir sırada da bu kamuoyu, millî çıkarlar bakımından  mühim faktördür. Bunlara karşı Türk hükümetinden de, belgelere dayanan resmî bir kitap çıkarması  beklenirken, şimdiye kadar hiçbir şey yapılmamıştır.  www.atsizcilar.com    Sayfa 210 

  Aradan 50‐60 yıl geçtiği halde Ermenilerin Türk düşmanlıklarında hiçbir değişiklik olmadığını görmek,  insana, ittihatçıların gayet sakat "İttihat‐ı anâsır" politikasını ve onun bugünkü taklitlerini hazırlatıyor.    İttihat‐ı anâsır, tarih öncesi çağlarında dünyanın türlü yerlerinde olmuş ve mesele onunla  kapanmıştır. Zamanımızda hayal bile değil de bir 'hezeyân‐ı mürteiş' tir. Belçika'daki Flaman‐Valon  kavgası Avrupa'dan bir örnek olduğu gibi, Pakistan'da ayrı bir millet olan Bengalliler’in ayrılmasından  sonra şimdi de Bülüç ve Patan'ların aynı dâvaya düşmesi, sırf din birliği üzerine kurulan bir devletin de  yaşayamayacağının kesin örneğidir.    Düşmanlık, beşerî duygulardan biridir ve insanlığın sonuna kadar kalacaktır. Onu yok saymak, başını  kuma gömmekten ve tasavvuf cezbesiyle kobra yılanını kucağına almaktan farksızdır.    İstanbul, 25 Şubat 1973     Ötüken, 1973, Sayı: 3     

CHURCHİLL MASALI 
   Eski İngiliz Başbakanı Churchill'in ölümünü İngilizler dünya çapında bir olay haline getirmesini bildiler  ve onu krallara yapılan parlak bir törenle gömerek kendisinden söz ettirmenin yolunu buldular.    Gerçekte ise gömülen İngiliz İmparatorluğudur. Savaştan korkan, kendi milletine düşman gençler  yetiştiren İngiltere'nin artık büyük devlet olamayacağı belliydi. Dünden gelen zenginliği ve hızı ile  daha bir süre büyük gözükecek olan İngiltere'yi, 21. Yüzyıl başlarında yaşayanlar, ayrılmış İskoçya ile  herhalde küçük bir devlet olarak göreceklerdir.    Milletlerin, kendi büyükleri için tören yapmaları çok yerinde bir davranıştır. Hattâ millî ruhu diri  tutmak için şarttır. Fakat gerçekte büyük olmayanları büyük göstermek de milletlerin zevalinin şaşmaz  aynasıdır.    İngiltere bakımından bazı değerler taşıdığı belli olan Churchill acaba gerçekten büyük adam mıydı?  Bunun hakkında yargıya varmak için önce büyük adamın vasıflarını düşünmeliyiz. Büyük adamın baş  karakteri ileriyi görebilmesidir. Yoksa yalnız Alman saldırılarına dayanmak ve İngilizlere: "Size kan ve  gözyaşından başka bir şey vaat etmiyorum" demekle büyüklük olmaz.    Churchill ileriyi görememiştir. Almanlar’a karşı korkunç bir hınç ve kinle davranarak Roosevelt'le  birlikte komünizmin Avrupa ortasına kadar ilerlemesine ve beşinci derecede bir devlet olan Rusya'nın  ikinci sırayı tutmasına sebep olmuştur. Ayrıca birinci devlet olarak savaşa giren İngiltere'nin bugün  üçüncü devlet olmasından da sorumludur. Yarın Almanya ve Japonya askerî kalkınmalarını yapınca  İngiltere beşinciliğe düşecek ve tabiî hiçbir büyük devlet vasfı kalmayacaktır.    Churchill'in büyük adamlığı ileri sürülürken Almanya karşısında tek başına kaldığı halde savaşa devam  etmesi masalı anlatılır. Zamanın cihan şampiyonu olan İngiltere'nin Almanya karşısında yalnız kalması  bu kadar büyük bir tehlike midir? Cihan şampiyonu bir devlet tek başına birkaç devletle çarpışamazsa  www.atsizcilar.com    Sayfa 211 

  onun şampiyonluk vasfı nerede kalır? Dünyada birinci olan donanması ne güne duruyordu? Bu  donanma, Britanya kıyılarına yapılacak her çıkarmayı durduracak kuvvette değil miydi? Böyle olduğu  halde İngiltere'nin savaşa devamını bir kahramanlık gibi göstermek palikaryavari bir övünme olmuyor  mu?    İşte, büyük adamın 1946'daki zaferinden 20 yıl geçmeden koca İmparatorluk dağılmış, İngiltere eskiye  göre çok yoksullaşıp uysal bir durum almış, satvetli İngiliz donanması hayal olmuştur.    Bütün bunları göremeyen ve Stalin'e aldanan bir adama büyük demek büyüklükle eğlenmek olur.    Memleketimizde de Churchill için romantik yazılar yazıldı. Biz her şeyden habersiz, hafızasız, dostla  düşmanı ayırmaktan âciz bir toplum olarak Kennedy'ye yandığımız gibi Churchill'e de yakılmaktan geri  kalmadık. Fakat bu adamın Türk tarihinde özel bir yeri olduğunu asla düşünmedik.    Churchill, Birinci Cihan Savaşında, Boğazlardan geçerek Rusya'ya silâh taşımak ve harbi iki yılda  bitirmek için Çanakkale savaşını açan ve cephede 55.000, hastalıktan da 11.000 ki toplam olarak  66.000 Türk'ün ölmesine ve 218.000 Türk'ün yaralanmasına sebep olan adamdır.    Bu 66.000 Türk, Türk ordusunun en seçme askerleriydi ve aralarında yedek subaylar yani aydın tabaka  mühim bir yer tutuyordu.    Sonuç şudur: Churchill, Birinci Savaşta 66.000 Türk'ün katili olduğu gibi İkinci Savaşta da komünist  Moskofları Berlin’e ve Adriyatik'e kadar getiren iki beynelmilel budalanın biridir.    Böyle davranmak onun göreviydi denecek. Ondan iğrenmek de bizim hakkımızdır. Üzülmek ne  kelime? Kaldı ki Majeste Kraliçenin milleti arasında bile onu düşman bilenler var.    (11 Şubat 1965), Ötüken,     16 Şubat 1965, Sayı: 14     

TÜRK VATANINI PEŞKEŞ ÇEKENLERE 
   İngiltere hükümeti, Çanakkale harplerine ait hazırladığı resmî tarihi Gaziye "Yüksek bir kumandan, asil  bir düşman ve âlicenap bir dost şerefine" hitabı ile hediye ettikten sonra Fransız gazetelerinde bir  palikarya yaygarasıdır koptu. Gerek bunu, gerek Türk‐İtalya dostluğunu, gerek borçlar meselesini  tutturarak milletlerine has bir edepsizlikle aleyhimizde türlü türlü neşriyata başladılar. En büyüğümüz  hakkında iğrenç bir lisan kullandılar. En nihayet resmî gazeteleri olan Temps, Cenubî Türkiye’yi,  genişlemek isteyen İtalya’ya peşkeş çekmek küstahlığını göstererek kepazeliği tamamladı. Bu  münasebetle Temps'a ve onun milletine söylüyoruz:    Türk Eli bölünmez bir bütündür. Bu bütünün, bugün dışarıda kalan parçalarını da bir gün içeriye  alacağız. Bu bölünmez bütünün herhangi bir parçasını almak isteyenler için meydan açıktır,  buyurabilirler. İsterlerle bizzat Fransızlar da kuvvetlerini deneyebilirler. Daha dün en vesaitsiz ve  www.atsizcilar.com    Sayfa 212 

  yorgun zamanımızda 200.000 kişilik bir orduyu 15 günde bir savaş mucizesiyle yok eden Türkler için,  Anadolu’da maraton yapan o düşmanın biraz kaba kıyım ağabeyleri olan Fransızları da Anadolu  topraklarına gübre yapmak güç bir iş değildir. Biz Fransızları dost olarak da düşman olarak da tanıdık.  Dostluklarının ne kancık, düşmanlıklarının ne korkak olduğunu biliriz.    Onlar filân veya falan sahada bizden yüksek olabilirler. Fakat harp ve kahramanlık meydanlarında  bizimle boy ölçüşemezler. Savaş meydanı tenis sahası değildir. Anadolu yaylasında boğuşmak Paris  sokaklarında zamparalık etmeye benzemez. Harp meydanlarında Fransızlar bizim eski aşinalarımızdır.  Niğbolu sahrasında bütün Avrupa ordularıyla beraber Fransızların da çelik zırhlı seçme şövalyeleri  vardı. Askerî dâhi diye öğe öğe bitiremedikleri Napolyon’u ilk tepeleyen, hem de inhilâl zamanımızda,  biz olduk. En son dersi de daha dün Çanakkale’de verdik. Eğer yeniden ders almak istiyorlarsa  gelsinler, bekliyoruz.    Biz tarihin en eski zamanlarından beri asil bir ırk olarak yaşadık. Biz lisanı Lâtin, vatanı Kelt, adı  Cermen olan piç bir millet değiliz. Dayak yerken de zafer zafer diye bağıran Golova horozunu artık çok  iyi tanıyoruz. O Golova horozu ki bu kartalın sessizliğini miskinlik sanıyor. Fakat Niğbolu, Akâ ve  Çanakkale’yi unutmam.    Cihan harbi kimin harp edebileceğini kimin edemeyeceğini gösterdi. Cihan harbinde, artık harp  istemiyoruz diye kütle halinde silâhla isyan eden ve kendi siperlerinin içinde kütle halinde imha  olunan yegâne asker Fransız askerdir. Hem de bunu uzak ve yabancı cephelerde değil, vatanlarında,  Fransa'da yaptılar.    Bu korkaklığı yapan ve millî kahraman diye tapındıkları Jan Dark ve Napolyon’u düşmanlarına teslim  ederek esarette öldüren Fransızların tehditleri bizi sadece güldürür.    Zarif zamparalardan mürekkep olan bu bezirgan ruhlu millet unutmamalıdır ki harp meydanında en  mükemmel silâhları da kullanacak olanlar, onlarda pek az olan "erkekler"dir ve 10.000.000 kurt,  40.00.000 köpekten korkmaz...    Atsız Mecmua, Sayı: 15       

BAŞ MAKARNACININ SIRTI KAŞINIYOR 
   Zaten biz onu eskiden beri tanırız. Arasıra hindi gibi kabarır, sonra yelkenleri suya indirirdi, ilk  zamanlarda palavralarına bayağı değer verir olmuştuk. Artık alıştık. Ya kızıyor, ya gülüyoruz.    Biz Roma hülyasını, kütle halindeki İstanbul ve İzmir ziyaretlerinin mânâsını anlamıyor değildik. Bütün  Türk gençliği de zaten yarınki Antalya ziyaretine muhakkak olacak bir iş diye bakıyor ve bekliyor. Asıl  asker olan köylü ile çobana gelince, o kim ve ne zaman olursa olsun bu imtihana hazırdır. Onun için  bu imtihan bizim üniversite imtihanları kadar sudandır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 213 

  Makarnacılar çok acıkmış görünüyorlar. Fakat bizim memlekette asıl yerli makarnanın baston  makarnası olduğunu unutuyorlar. Acaba kendilerine ikram edeceğimiz makarnanın yarısı boşa  gitmeyecek mi?    Kendi yemeyip misafirine ikram eden ev sahipleri vardır. Keşke biz de şu ev sahiplerim taklit ederek  Millî Müdafaa bütçesine eklenen 20.000.000 lirayı iki misline çıkarsak! Ne olur, zenginlere, çok maaş  alanlara bir yıllık bir vergi konamaz mı?    Nedense biz, makarnacılar mevzubahis olunca, tamamıyla ciddî konuşamıyoruz. Şakacı bir arkadaş  diyordu ki: "Şu İtalya tam Gazi'ye göre bir çizmedir ama, hem eskidir, evvelce başkaları giymiştir hem  de tektir. Onun için bu iyi bir hediye sayılamaz."    Şakayı bir tarata bırakır da mecazi bir dille söylersek şunu demek icap eder ki: Türkiye toprakları  ehlisalip zamanından beri bütün sırtı kaşınanların tımar edildiği yerdir. Dönmüş dolaşmış sıra yine  makarnacıya gelmiş, ne yapalım?    Elhak bu vazifemizi iyi yapıyoruz. Hattâ bu yüzden çok defa başka işlerimizi yapmağa vakit kalmıyor.    Orhun, 1934, Sayı: 7     

MUSA’NIN NECİP(!) EVLATLARI BİLSİNLER Kİ: 
   Yahudi denilen mahlûku dünyada Yahudi’den ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü  insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün  ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki 'Yahudi gibi", "çıfıtlık etme", "çıfıt çarşısı", "havraya  benzemek", "Yahudi’den yumurta alan içinde şansını bulamaz" gibi sözler bu alçak millete ırkımızın  verdiği değeri gösterir. Bu yalnız bizim memleketimizde böyle değildir. Almanya’dan kovulan  Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa’da bile Yahudiler hakkındaki en basit  iltifatın "pis Yahudi" terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor.    Almanya, Lehistan, Macaristan, Romanya gibi bazı memleketlerde ise Yahudi aleyhtarlığının nasıl  yırtıcı bir şekil aldığını ve bir gün bu memleketlerdeki Yahudilerin muhakkak kapı dışarı edileceğini  hepimiz biliyoruz. Yahudi meselesini ilk halleden memleket Almanya olmuştur. Başka milletler  bundan ders alacaklardır. İsveç gibi kendi halinde bir milletin bile Yahudi düşmanı olması bu menfur  milletin bütün dünyada nasıl telâkki olunduğunu ispat etse gerektir.    İstanbul’da çıkmaya başlayan Millî İnkılâp mecmuasının Yahudilerin hakiki mahiyetini meydana koyan  neşriyatı üzerine Yahudiler arasında bir galeyan olduğunu, hattâ onların Beyoğlu’nda gizli bir toplantı  yaparak Millî inkılâp mecmuasına karşı mukabil cephe almak için bazı kararlar verdiklerini işittik.  Yalnız bu hareketleri bile onların Türkiye’ye karşı besledikleri duyguları gösterir. Bir defa hükümetten  gizli olarak toplantı yapmak kanunî bir cürümdür. Müddei umumiliğin dikkatini celbederiz. Saniyen  kendi aleyhlerinde neşriyat yapılmamasını istiyorlarsa bu vatana sadık kalmağa mecburdurlar. Onlar  her hareketleriyle ve çıfıt yaygaralarıyla bizden ayrı olduklarını daima bize anlatırlarken biz de  herhalde onlara methiye yazacak değiliz. Biz Yahudilerin memleketteki meşum iktisadî ve ahlâkî  www.atsizcilar.com    Sayfa 214 

  rolünü biliyoruz. Hattâ mütareke yıllarında İstanbul’u süsleyen (!) İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan,  Yunan ve Ermeni bayrakları arasında bir de Yahudi bayrağı olduğunu unutmadık. Eliza Niyego  adındaki Yahudi kızının cenaze merasiminde yaptıkları edepsizliği de kendileri unutmamışlardır. Bir  maliye memuruna rüşvet teklif ederken Ankara'da yakalanan iki Yahudi avukatla, Türklüğü tahkir  yüzünden tevkif olunan Yahudi kızı meseleleri de onların namussuzluklarının son perdesini teşkil  ediyor. Öyle, ikide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına  namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.    Çünkü biz onların Türkleşeceklerini asla unutmadığımız gibi bunu istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına  verilse demir olmayacağı gibi Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz. Türklük bir imtiyazdır, her  kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.    Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha  etmekle kalmaz, daha ileri giderek: onları korkuturuz. Malûm ya ataların sözüne göre Yahudi’yi  öldürmektense korkutmak yektir.    Orhun, 1934 Sayı: 7     

ARAPLARI KURTARMAK İÇİN TEKLİF 
   İnsaniyet ve barış masalları okuyarak kendimizi aldatmayalım: Bazı meselelerin savaştan başka çözüm  yolu yoktur. Bunun en tipik örneği Orta‐Doğu’yu karıştıran Arap‐Yahudi anlaşmazlığıdır.    Araplar, İsrail’in varlığını tanımamakta haklıdır. On üç asırdır kendi vatanları olan bir bölgeye gelip  devlet kurmuşlar ve Araplar'ı kovmuşlardır. Araplar'ı asıl kuşkulandıran ve İsrail'i tanımaya zorlayan  sebep İsrail’in o dar bölgede sıkışık kalamayacağı, Araplar aleyhinde daima genişleyeceği korkusudur.    Bugün iki buçuk milyon Yahudi'nin yaşadığı yere, dışardan Yahudi göçü olmasa bile yalnız nüfus artışı  ile çoğalan İsrailliler bir zaman sonra sığamayacaklar, her görülen ve insanlık tarihinin başlıca  hareketi, illeti saiki olan çareye başvurarak genişlemek isteyeceklerdir. Bu genişleme, şüphesiz, yanı  başlarındaki Araplar'ı hedef tutacaktır.    Dünyanın en şuurlu devletine sahip olan Yahudiler, çevrelerindeki 10 milyonluk Arap yığınının  kendilerini rahat bırakmayacağını, millî kinden başka dinî kinle de alevlenmiş Araplar'ın teknikte  ilerleyerek bir gün kendilerine acımadan, son ferdine kadar yok edeceğini iyi biliyor. Bunun çaresi  İsrail'de nüfusun çoğalmasıdır.    Biz şimdiye kadar dünyada 15 milyon kadar Yahudi var sanıyorduk. Moşe Dayan geçenlerdeki bir  demecinde 70 milyon Yahudi'den bahsetti. Bu bir ajans haberi yanlışı veya Moşe Dayan’ın bir blöfü  değilse cidden düşündürücü ve ürkütücü bir haberdir.    Yahudiler 2000 yıllık tutsaklıktan sonra anayurtlarında devlet kurunca tarihteki büyüklük devirlerini  hatırlayarak ve Araplar'a karşı millî varlıklarını korumayı düşünerek şimdilik hiç olmazsa 10 milyonluk  bir devlet kurmak tasarısını ele almakta gecikmediler. 10 milyon nüfus, altı günlük savaştan önceki  www.atsizcilar.com    Sayfa 215 

  sınırlar içinde harmanlayacağından, Nâsır'ın yanlış tutumundan faydalanarak çevrelerindeki Arap  devletlerine karşı giriştikleri yıldırım savaşıyla büyük bir toprak parçasını ve Kudüs şehrinin tamamını  ele geçirdiler. Ne Araplar'ın protestosu, ne Birleşmiş Milletlerin İhtarı, ne Amerika'nın tavsiyesi, ne de  Rusya'nın tehdidi Yahudileri geri çeviremedi. Millî plânlarını başarıyla uygulamakta devam ettiler.  Aldıkları çölleri şenlendirmeye, Yahudi göçmenleri getirmeye ve yuttuklarını sindirmeye başladılar.    Şimdiye kadar arabulmak için yapılan teklifler iki tarafa da taviz vermeyi tavsiye eden bir nitelikte  olduğundan taviz asla kabullenmeyen taraflarca reddolundu.    Araplar, İsrail'i tanımakta haklı oldukları gibi İsrail de zaptettiği topraklan vermemekte haklıdır. Bu,  tarih boyunca süregelmiş uluslararası bir kanundur. İsrail yaşamaya muhtaç ve mecburdur.    Araplar'ın hazırlıklarına, kalabalık nüfuslarına, teknik ve iktisadî ilerlemelerine bakarak günün birinde  Araplar'ı yenemeyeceğini hesaplıyor. Kendisini yok olmaktan kurtarmak için de çareyi sınırlarını  stratejik şekilde düzeltmek ve 10 milyon kişiyi barındıracak kadar genişletmekte buluyor.    Bir davada iki taraf da haklı olunca ne olur? Dava, kuvvetle çözümlenir. İsrail bugün iki milyonluk  nüfusuna rağmen Orta‐doğuda bir "Prusya"dır. İsrail’in Yahudileri Balat Yahudisi değildir. Almanya,  İngiltere, Amerika, Macaristan ve Polonya'dan gelmiş şuurlu Yahudilerin çoğunlukta olduğu bu ülke  millî inanç, disiplin, iktisadî güç, ileri teknik ve savaşçılık ruhu ile çok güçlü bir devlettir. En kuvvetli  taraflarından birisi de dinlerinin millî din olmasıdır. Bugün yeryüzünde birkaç bin Karayım Türkü  dışındaki bütün Museviler Yahudi'dir. Araplar'ı tehdit ederek isterlerse Şam'a ve Kahire'ye girecekleri  hakkındaki sözleri gayet doğrudur. Çünkü Araplar'da (Mısır, Suriye, Ürdün, Irak ve Lübnan'ı  kastediyoruz) savaş kabiliyeti olmadığı gibi, küçük bir azınlık dışında millete mal edilmiş millî inanç,  ülkücülük, yüksek bir kumanda heyeti ve siyasî saldırıya Yahudiler başladıysa da ilk hazırlığı yapan ve  savaşa başlayacağını belli eden Nasır’dı.    Savaşı başlatmak kararına rağmen Araplar ilk günde hava kuvvetlerini kaybederek yenildiler ve  mazeret olarak da İsrail hava kuvvetlerini doğudan bekledikleri halde onların deniz üzerinden ve  gerilerinden gelerek Arap radar sisteminin gözünden kaçtığını ileri sürdüler.    Şimdi ne olacak? Karşılıklı komando saldırıları ve sınırlı hava akınlarıyla Arap‐İsrail anlaşmazlığı sona  ermeyecek mutlaka yeni bir savaş patlak verecektir. Ruslar istedikleri kadar Araplar'ı silâhlandırsın, ne  yaparsa yapsın, önümüzdeki savaşı da İsrail kazanacaktır. Çünkü Araplar gerçekte yalnız olduğu halde  İsrail yalnız değildir. Mizahî bir vecizeye göre İsrail, Amerika ve İngiltere adında üç Yahudi devleti  vardır. Fakat son ikisi her zaman perde arkasında kalmaya mecbur ve mahkûmdur.    Yeni savaşta İsrail orduları Şam'a ve Kahire'ye girip de çıkmazlarsa Arapların feryadı hiçbir fayda  sağlamayacaktır. Dünyanın bir oldu bitti dünyası olduğu belli. Büyük devletlerden hiçbirisi İsrail'i  girdiği yerden çıkarmak için kuvvet kullanmayacak, aksine, kendileri için bu yeni durumdan çıkar  sağlamaya çalışacaktır. Bir soruya cevap olarak İsrailliler’in kendilerinde henüz atom bombası  olmadığını, fakat bunu yapabilecek güçte bulunduklarını söylemesi de üzerinde durulacak bir  noktadır.   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 216 

  Yeni bir Arap‐İsrail savaşının bütün bölgeye bulaşması ihtimalinden de siyaset ve strateji uzmanları  söz etmektedir. Demek ki durum Türkiye bakımından da kritik olmaya doğru gitmektedir. Şu halde  Türkler'le Araplar'ın çıkarları bir noktadan sonra birleşmektedir. O halde bunu önlemenin tek çaresi,  artık pek işe yaramadığı belli olan askerî ittifaklar değil, bölgedeki Arap devletlerinin Türkiye ile  konfederasyon halinde birleşmesidir. Türkiye'nin başkanlığında, 20‐25 yıl için kurulacak  konfederasyona Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır girecektir.    Bu konfederasyon Arap devletlerinin bağımsızlığını kaldırmayacak. Hatta onların bazı ülkeler de kendi  özel elçilerini yollamasına engel olmayacaktır. Fakat 20‐25 yıllık konfederasyon süresince Ordu ve  Hariciye tek elden idare olunacak ve şüphesiz ordular Türk Genelkurmayının yönetiminde  bulunacaktır. Böyle bir konfederasyon Suriye'nin hükümet darbesi ve İsrail’in Arap ülkelerine  saldırması tehlikesini önleyecek, Ortadoğu uzun süre barışı sağlayarak Üçüncü Cihan Savaşının bu  bölgeden çıkmasına engel olacak ve 20‐25 yıl sonra, Arap ülkeleri kendi başlarına İsrail'e karşı koyacak  duruma geçince yürürlükten kalkacaktır.    Bizim teklifimiz Yahudiler'e Kudüs'ü ve Sînâ'yı bırak demekten daha pratiktir. Fakat Suriye, Lübnan ve  Ürdün bu teklifi kabul etseler bile kendisini dev aynasında gören Nasır’ın kabul etmeyeceği  muhakkaktır. Megalomanisi mânidir.    O, kendi bileceği iş. Fakat Yahudi ordusu girdiği zaman kendine yardım edecek kimseyi  bulamayacaktır.    Gözlem, 8 Mayıs 1969     

SON SÖZ 
        Ufak meselelerle büyük dâvalar engellenemez. Türkçülük yürüyecek ve Türk ırkı muzaffer olacaktır.    Tanrı Türk'ü korusun.    İstanbul, 12/13 Kasım 1973    Ötüken, 1973   

www.atsizcilar.com   

Sayfa 217 

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->