P. 1
İngilizce Türkçe Excel Sözlük

İngilizce Türkçe Excel Sözlük

|Views: 17,266|Likes:
Yayınlayan: gulretre

More info:

Categories:Types, Research
Published by: gulretre on Oct 14, 2009
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as XLSX, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/16/2013

pdf

text

original

a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a a

TÜRKÇE s. (ünsüzlerden önce) 1. bir, herhangi bir: We went on a sunny day. Güneşli bir para etmez adam. argo ciğeri beş günde gittik. They´ve bought a house. Ev bad egg aldılar. In this establishment everyone works an eight-hour day. k. dili sağlam ayakkabı değil, sütü bozuk; it kopuk. bad lot Bu kuruluşta herkes günde sekiz saat çalışır. 2. (sayı olarak) bir: kırık not, students bad mark a hundredkötü not. yüz öğrenci. 3. Belirli bir tür veya nitelikte biri/bir tutan kimse. deniz şey için kullanılır: It´s a fruit. O bir meyvedir. A rolling bad sailor stone gathers no moss. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. A Mr. Taş kötülük. bad turn telephoned. Bay Taş diye biri telefon etti. This is a camellia that zayıf bir ihtimal. bare chance ´s resistant to cold. Soğuğa dayanıklı bir kamelyadır bu. 4. biraz. bit Miktar belirtir: twice a year yılda iki kez. five dollars a kilo kilosu beş bir reçete/ilaç, beraberinde zorluklar getiren bir çözüm yolu. acı dolar. 5. her; çoğu: A spider has eight legs. Örümceklerin bitter pill sekiz bacağı vardır. A horse won´t do it, but a mule will. At morarmış göz. black eye yapmaz, ama katır yapar. bir şişe süt. bottle of milk k. dili güvenilmez kimse/şey. broken reed k. dili içinden çıkılması zor bir durum; çözümlenmesi güç bir can of worms problem. bir çalgının eşliği olmadan, çalgısız, enstrümansız z. herhangi cappella (şarkı söylemek). s. 1. çalgı eşliği olmadan şarkı söyleyen (koro). 2. çalgısız, cappella enstrümansız (müzik). k. dili kurtarıcı. card up one´s sleeve söz konusu edilen şeyin bir örneği. case in point k. dili hık demiş babasının burnundan düşmüş. chip off the old block Türk vatandaşı. citizen of Turkey sözlerde çelişme. contradiction in terms 1. iki. 2. birkaç. couple of birkaç dakika. couple of minutes keskin nişancı. crack shot göz gezdirme. cursory glance k. dili -den bir gömlek üstün. cut above azıcık: Put a dab of the ointment on the wound. Yaraya dab of merhemden biraz sür. gün. 1. karanlık gün. 2. kötü dark day bir işe yaramayan nesne/kimse. dead loss çok iş bekleyen patron. demanding boss çok emek isteyen iş, zahmetli iş. demanding job vahim bir durum. desperate situation bütçeye yük olan şey. drain on the resources bir bardak su. drink of water para toplamak için açılan kampanya. drive for funds k. dili devede kulak. drop in a bucket yavan söz, tatsız konuşma. have s.t. dry-cleaned bir şeyi kuru dry speech temizleyiciye vermek, bir şeyi duygunun patlak verdiği) an: He baygınlık nöbeti. 2. (güçlü bir temizletmek. fainting fit threw çok zayıfin a ihtimal. argo it away bir fit of anger. Bir hiddet anında onu çöpe attı. fat chance şahane bir ziyafet. feast for the gods k. dili koltukları kabartan başarı. feather in one´s cap övünülecek başarı. feather in one´s cap güvensizlik duygusu. feeling of insecurity birkaç. few A.B.D. (içki ölçüsü) galonun beşte biri, 84 santilitre. fifth figment of the imagination hayal ürünü, hayal mahsulü. ince fark. fine distinction sinir krizi. fit of nerves bir kat merdiven. flight of stairs saçma bir iş. fool´s errand

İNGİLİZCE

a friend of mine a friend of ours a fright a full week a gleam of hope a glimmer of hope a good a good command of a good deal a good deal/a great deal a good distance off a good loser a good many a good provider a good turn a good turn a good way a great many a hard act to follow a hard nut to crack a hard/tough nut to crack a heavy sea a hell of a lot a horse of another color a host of a howling success a kilo of bananas a kind of millionaire a knockout à la carte a labor of love a labor of love a large proportion of the profits a lasting impression a leading question a length of piping a little a little bit a little terror a live issue a long face a long haul a long shot a long shot a long way off a lot a lot of a man in my position a man of few words a marked difference

bir dostum. dostlarımızdan biri, bir dostumuz. k. dili korkunç derecede çirkin, tuhaf veya insanı şoke eden kimse: Shehafta. 2. olaylarla dolu wig. O perukla görünümü 1. tam bir looked a fright in that bir hafta. korkunçtu. bir ümit ışığı. bir ümit ışığı. 1. epey, epeyi, bir hayli; birçok: He was there a good while. Orada epey kaldı.dili) rahat konuşabilme. (a language) (bir A good many of the camellias were in bloom. Birçok kamelya çiçek açmıştı. 2. en az: They waited a good ten 1. çok: That cost him a good deal. Ona pahalıya mal oldu. Its minutes. En az on dakika beklediler. climate bir hayli. deal like Cairo´s. Havası Kahire´ninkine çok birçok, is a good benziyor. 2. k. dili kelepir. 3. k. dili iyi bir şey. epey uzakta. oyunu kaybedince kızmayan kimse. birçok, hayli. ailesine iyi bakan kimse. bir iyilik: He did me a good turn. Bana bir iyilik etti. iyilik. k. dili 1. hayli mesafe. 2. iyi bir çare/yol. pek çok. aşılması/ulaşılması zor bir başarı. k. dili 1. başarılması zor iş. 2. çetin ceviz. k. dili çetin ceviz. dalgalı deniz. argo çok fazla. tamamıyla farklı bir konu. bir sürü. büyük bir başarı. bir kilo muz. milyoner gibi bir şey. k. dili çok güzel/fevkalade biri/bir şey. alakart. hatır/zevk için yapılan iş, gönüllü yapılan iş. k. dili hatır için yapılan iş. kârın büyük bir bölümü. derin bir iz; büyük bir etki. verilecek cevabı belirleyen soru. (belirli uzunlukta) bir boru parçası. biraz: Give me a little time. Bana biraz zaman verin. azıcık, bir parça. k. dili çok yaramaz/haşarı çocuk, canavar. günün önemli sorunu. ekşi yüz. 1. uzun taşıma mesafesi. 2. uzun süren zor bir iş. ufak bir ihtimal. başarı ihtimali az olup gerçekleşince kazancı çok olan bir iş. çok uzakta. çok: They like her a lot. Ondan çok hoşlanıyorlar. She´s a lot better. O çok (şey): iyi. bought a lot of books. Çok kitap aldı. çok/pek çok daha She benim durumumda olan bir adam. az konuşan adam. belirgin bir fark.

a marked man a matter of indifference a matter of life and death a matter of life and death a matter of two dollars a mess of a minus quantity a modicum of a month hence a month of Sundays a new lease on life a number of a pack of cards a pack of lies a pair of denims a pair of dungarees a pair of scales a pair of scissors A penny for your thoughts. a piece of cake a pillar of society a play on words a plum job/post a poor shot a pretty penny a priori a private person a proud day for us a quick one a raft of a ray of hope a ready pen a remote chance/possibility a request for help a ripple of conversation A rolling stone gathers no moss. a round peg in a square hole a run of luck a running battle a safe bet a scrap of evidence a sea of faces a sense of responsibility a shade a shot in the arm a shot in the dark a sight a spate of a square deal a stomach upset

mimli adam, mimlenmiş adam. ilgilenmeye değmeyen sorun. ölüm kalım meselesi. ölüm kalım meselesi. iki dolar meselesi. bir yemeklik (yeşillik). sıfırdan aşağı miktar. 1. zerre kadar, bir nebze: There´s not a modicum of truth in it. Onda zerre kadar hakikat yok. 2. az bir miktar; pek az: He drank bundan bir ay sonra. only a modicum of wine. Pek az şarap içti. çok uzun bir zaman. (hastalıktan/üzüntüden sonra) yeniden hayata başlama. birtakım, birkaç. iskambil destesi. bir sürü yalan. kot pantolon, cin; blucin. blucin, kot. terazi. makas. k. dili Ne düşünüyorsunuz? k. dili çok kolay bir iş. topluma dayanak olan kimse, nüfuzlu kimse; bir yerin eşrafından olan biri. kelime oyunu. çok iyi bir iş, herkesin istediği bir iş. nişancı olmayan kimse, hedefi iyi vuramayan kimse. k. dili epeyce para, külliyetli miktarda para. s. önsel, apriori. kendinden bahsetmekten kaçınan kimse. bizim için övünç dolu bir gün. k. dili çabuk içilen/içilmiş bir içki. bir yığın, bir sürü, pek çok. umut ışığı. iyi yazı yazma yeteneği. uzak bir ihtimal, ufak bir olasılık. yardım dileme. dalga gibi yükselip alçalan konuşma sesi. Yuvarlanan taş yosun tutmaz./İşleyen demir pas tutmaz. bulunduğu yere hiç uygun olmayan kimse. clothes-peg i., İng. çamaşır mandalı. şans zinciri. uzun süren bir ihtilaf. elde bir. çok ufak bir delil. insan kalabalığı. sorumluluk duygusu. biraz, azıcık: Lower your voice a shade. Sesini biraz alçalt. birine birdenbire moral veren bir şey. körü körüne bir deneme. k. dili çok daha: It´s a sight dirtier than I thought it´d be. Tahmin ettiğimden çok daha kirli. pek çok, bir sürü. k. dili adil bir anlaşma. mide bozukluğu.

a stormy passage a tissue of lies a trifle a twist of the wrist a vintage year a wad of gum a wee bit a week off a whale of a a white lie a whole lot of a wodge of a world power A, a A1 AA AB aback abacus abaft abaft abalone abandon abandon abandon hope abandon o.s. to abandon ship abandoned abandonment abase abase o.s. abasement abash abashed abashedly abate abatement abattoir abbess abbey abbot abbr abbreviate abbreviation ABC´s ABCs abdicate abdication abdomen abdominal

fırtınalı deniz yolculuğu. bir sürü yalan. biraz, azıcık. hüner, ustalık. 1. kaliteli şarabın elde edildiği yıl. 2. başarılı bir yıl. pabuç kadar çiklet. k. dili 1. azıcık, birazcık. 2. oldukça. 1. bir haftalık izin. 2. bir hafta sonra. k. dili 1. çok büyük: a whale of a difference çok büyük bir fark. 2. müthiş, dehşet, çok güzel: a whale of a novel müthiş bir zararsız yalan. roman. k. dili pek çok: A whole lot of people don´t approve of this. Pek çok kişi bunu hoş görmüyor. a wodge of papers on the table. 1. bir yığın, bir sürü: He laid Masaya bir çapında bir koydu. 2. koca/iri bir parça: a wodge of pol. dünya sürü evrak güç. chocolate koca bir parça çikolata. i. 1. A, İngiliz alfabesinin birinci harfi. 2. müz. la notası. 3. en yüksek not veya en iyi kaliteyi kaliteli. s., k. dili birinci sınıf, klas; çok simgeleyen harf. kıs. Alcoholics Anonymous. i. Adsız Alkolikler (alkolizmle savaşan birBaccalaureus. i. lisans. kıs. Artium grubun adı). z. i. sayıboncuğu, abaküs, çörkü. z., den. kıçta, kıç tarafında. edat, den. gerisinde, arkasında: abaft the beam kemerenin gerisinde. i., zool. abalon (bir deniz kabuklusu), Haliotis. f. 1. terketmek, bırakmak: Don´t abandon me here! Beni burada bırakma! He(bir şeye) kaptırma, kapılma,became bırakma. 2. i. 1. kendini abandoned shamanism and kendini a Muslim. Şamanizmi bırakıp Müslüman oldu. 2. vazgeçmek: He coşku. ümidi kesmek. abandoned the idea. O düşünceden vazgeçti. They abandoned kendini (bir şeye) kaptırmak/vermek: She abandoned herself to the search. Aramaktan vazgeçtiler. the music. Kendini müziğe kaptırdı. You´ve abandoned yourself gemiyi terketmek. to drink. Kendini içkiye verdin. Don´t abandon yourself to s. 1. terkedilmiş, bırakılmış, metruk. 2. coşkulu, coşkun. 3. despair! Ümitsizliğe kapılma! ahlaksız; bırakma. i. 1. terk, utanmaz. 2. bak. abandon 2. f. -in kibrini kırmak; alçaltmak. kendini alçaltmak. i. (-in) kibrini kırma; alçaltma. f. utandırmak, -in gururunu incitmek. s. utandırılmış, gururu incitilmiş. z. utanarak, gururu incitilmiş bir halde. f. 1. azalmak; hafiflemek: The wind had abated. Rüzgâr hafiflemişti. 2. azaltmak; hafifletmek: This will abate the fever. i. 1. azalma; indirilme; hafifleme. 2. azaltma; indirme; Bu ateşi düşürür. hafifletme. i., İng. mezbaha, kesimevi. i. (kadınlar manastırında) baş rahibe. i. manastır. i. (erkekler manastırında) başkan, başkeşiş. kıs. 1. abbreviation kıs. (kısaltma). 2. abbreviated kıs. (kısaltılmış). f. kısaltmak. i. 1. kısaltma, bir sözcüğün veya söz grubunun kısaltılmış şekli. 2. çoğ., k. dili 1. abece, alfabe. 2. abece, alfabe, bir işin en i., kısaltma, kısaltma işi. önemli bilgileri: He still hasn´t learned the ABC´s of the job. İşin i., çoğ., k. dili, bak. ABC´s. abecesini hâlâ sökemedi. f. 1. (kral/kraliçe) tahttan çekilmek, tacını ve tahtını terketmek; yüksek bir mevkiden tacını ve tahtını terketme;(tahttan) i. 1. tahttan çekilme, çekilmek. 2. (kral/kraliçe) yüksek bir çekilmek, (tacını ve2. (tahttan) çekilme;(yüksek bir mevkiden) tahtını) terketmek; (yüksek bir mevkiden) mevkiden çekilme. (böcek gövdesinde) karın. i., anat. 1. karın. 2. çekilmek. 3. (sorumluluktan) kaçınmak. 4. (bir haktan) feragat çekilme. 3. (sorumluluktan) kaçınma. 4. (bir haktan) feragat s., anat. 1. karna ait. etmek, vazgeçmek. 2. (böcek gövdesindeki) karna ait. etme, vazgeçme.

abdominal cavity abdominal region abduct abduction abed abelia aberrant aberration abet abetment abetter abettor abeyance abhor abhorrence abhorrent abide abiding ability abject abjure Abkhas Abkhas Abkhasia Abkhasian Abkhasian Abkhaz Abkhaz Abkhazia Abkhazian Abkhazian abl ablative ablative ablaze able able-bodied ablute ablution ably ABM abnegate abnegation abnormal abnormality abnormally abnormity abo aboard aboard

karın boşluğu. karın bölgesi. f. (birini) kaçırmak. i. (birini) kaçırma. z., eski yatakta. i., bot. abelya, Abelia. s. 1. anormal. 2. istisnai. i. 1. (doğru/doğal/normal olandan) sapma. 2. ruhb., gökb. sapınç, aberasyon. 3. tıb. sapkı. f. (--ted, --ting) 1. yardakçılık etmek; kışkırtmak, tahrik etmek. 2.1. yardakçılık etme; kışkırtma, tahrik etme. 2. yardımda i. yardımda bulunmak. bulunma. i., bak. abettor. i. 1. yardakçı; kışkırtıcı. 2. yardımda bulunan biri. i., huk. 1. uygulanmama: That rule has since fallen into abeyance. Sonra o kuralın uygulanmasından vazgeçildi. 2. f. (--red, --ring) iğrenmek; iğrenip uzak durmak. sahipsiz kalma/olma, sahipsizlik: That peerage remained in i. iğrenme; iğrenip uzak durma. abeyance for a hundred and twenty-six years. O asalet unvanı s. iğrenç. altı yıl boyunca sahipsiz kaldı. 3. askıda/muallakta yüz yirmi olma: Everything´s in abeyance at the moment. Şu an her sadık f. 1. by -e göre hareket etmek/davranmak; (vaade/karara) şey askıda. 2. by -e uymak, -e riayet etmek. 3. çekmek, tahammül kalmak. s. kalıcı, daimi; baki. etmek; -e katlanmak/dayanmak. 4. (a.bode) kalmak, devam i. yetenek, kabiliyet; dirayet. etmek; baki kalmak. 5. (a.bode) oturmak, ikamet etmek. 6. s. 1. rezil, berbat (bir (a.bode) beklemek. durum); son derece kötü: She had never seen such abject poverty. Hiç öyle bir sefalet etmek. f. yemin ederek vazgeçmek/reddetmek/inkâr görmemişti. He was an abject liar. Son derece yalancı biriydi. 2. küçük i. (çoğ. Ab.khas) bak. Abkhaz 1. düşürücü, alçaltıcı; kendini küçük düşüren/alçaltan; gururdan s., bak. Abkhaz 2. yoksun. i., bak. Abkhazia. i., bak. Abkhazian 1. s., bak. Abkhazian 2. i. 1. (çoğ. Abkhaz) Abhaz. 2. Abhazca. s. 1. Abhaz. 2. Abhazca. i. Abhazya. i. 1. Abhaz. 2. Abhazca. s. 1. Abhaz. 2. Abhazca. kıs. ablative. s., dilb. -den haline ait; -den halindeki. i., dilb. -den halindeki sözcük/sözcük grubu. s. 1. yanmakta olan, alevler içinde; tutuşmuş. 2. ışıl ışıl ışıldayan; pırıl pırıl parlayan. s. yetenekli, kabiliyetli. s. sağlıklı, sıhhatli. f., şaka y. 1. yıkanmak. 2. yıkamak. i. aptes, gusül, yıkanma. z. ustaca, ustalıkla. kıs. antiballistic missile. f. 1. feragat etmek; vazgeçmek; feda etmek; (sorumluluktan) kaçmak. 2. inkâr etmek, reddetmek. i. 1. feragat etme; vazgeçme; feda etme; (sorumluluktan) kaçma. 2. inkâr etme, reddetme. s. anormal. i. anormallik. z. anormal bir şekilde. i., bak. abnormality. i., aşağ. yerli, ataları çok eski çağlardan bu yana Avustralya´da yaşamışiçin) içinde, -de; (taşıt için) içine, -e: All aboard! Haydi z. (taşıt olan biri. binin! edat (taşıt için) içinde, -de: He was aboard the train. Trendeydi.

abode abode abolish abolition A-bomb abominable abominate abomination aboriginal aboriginal aborigine aborigines abort abortion abortionist abortive aboulia abound about about about About face! About ship! about-face about-face about-ship about-turn about-turn above above above above above all above all above average above average above par above sea level aboveboard aboveboard aboveground above-mentioned abovementioned abovestairs abrade abrasion abrasive abrasive abreast abridge

i. 1. ikametgâh, ev. 2. (bir yerde) ikamet etme, oturma. f., bak. abide (4), (5), (6). f. kaldırmak, lağvetmek, ilga etmek; feshetmek. i. kaldırma, lağıv, ilga; fesih. i. atom bombası. s. 1. iğrenç, menfur. 2. çok kötü, berbat, pis. f. 1. iğrenmek, nefret etmek. 2. hiç sevmemek, nefret etmek. i. 1. iğrenç/menfur bir şey. 2. iğrenme, nefret etme. i. asıl yerli, ataları çok eski çağlardan bu yana belirli bir yerde yaşamış olan çağlarda var olan; çok eski çağlardan kalan. 2. s. 1. çok eski biri. ataları çok eski çağlardan bu yana belirli bir yerde yaşamış olan. i., bak. aboriginal 1. i., çoğ. asıl yerliler, ataları çok eski çağlardan bu yana belirli bir yerde yaşamış olanlar. f. 1. (dölütü) düşürtmek/almak; -in dölütünü düşürtmek; (dölütü) düşürmek. 2. (henüz başlanmışken) (dölütü) düşürtme/alma. 3. i. 1. dölüt düşürtme/alma, kürtaj. 2. -e son vermek. 3. düşük yapmak. 4. (birask., bilg. (uçuşu/işlemi) yarıda kesme. şekilde başarısızlık. 4. iş) (henüz başlanmışken) başarısız bir 5. ask., i. kürtajcı. sona (uçuş/işlem) yarıda kesilme. bilg. ermek. 5. ask., bilg. (uçuşu/işlemi) yarıda kesmek. 6. ask., s. başarısız. bilg. (uçuş/işlem) yarıda kesilmek. i., İng., ruhb., bak. abulia. f. (in/with) (bir yerde) bol/çok olmak. edat 1. hakkında, ile ilgili, üzerine, üstüne: I know nothing at all about you. yukarı,hakkında hiçbir şey bilmiyorum. I neredeyse: z. 1. aşağı Senin yaklaşık, az çok; hemen hemen, have doubts about them. o´clock saat altı şüphelerimComeI aboutsay nothing at about six Onlar hakkında sularında. var. shall midnight. s. aboutsaat on iki sularında gel. It weighed What´s the most Gece this. Bundan kimseye bahsetmem. about a kilo. Ağırlığı ask. Geriye thing about it? En ilginç tarafı ne? It´s a poem about interesting dön! yaklaşık bir kiloydu. It´s about time we took off. Artık gitmeyi love. O, aşk üzerine bir şiirdir. What´s that book about? a den. Alesta tiramola!fifty people elli kadar kişi. She was O child düşünmeliyiz. about kitabın konusu ne? old. Yaklaşık onsavunduğunun tersiniin about of1. ask. ten years She´s still mad at him about what he said. i. about geriye dönüş. 2. eskiden yaşında bir çocuktu. Onun dedikleri yüzünden hâlâ ona kızgın. Are you sureher every one of these villages bu köylerin hemen hemen about savunmaya başlama. f., ask. geriyeemin misin? What are you quarreling about? this? Bundan dönmek.prettiest village I know. Tanıdığım birinde. It´s about the f. (--ped,en güzeli galiba. You´ve özünde/karakterinde: There is Neden kavga ediyorsunuz? 2. -in about got the hang of it. Bunu köylerin --ping) den. tiramola etmek. something about it I don´t like. Onda beğenmediğim bir şey var. i., İng., bak. about-face 1. We´ve just about finished this job. hemen hemen öğrenmişsin. There neredeyse bitirdik. Are you aboutabout her. Onda tarif was an indescribable Buİng., bak. about-face 2. something ready to go? Birazdan f., işi edilemeyecek bir şey vardı. 3. İng. -inoraya buraya; oradan-in gidebilir misin? 2. İng. orada burada; orasında burasında; edat 1. üstünde; üstüne: She was then living Groups of above in a room potted orasınaher tarafta; her tarafa: The city was fortified all about. oraya; burasına; her tarafında; her tarafına: the store. O standing about thelives above.bir odada saksılara zamanlar dükkânın room. Odanın içinde oturuyor. üstündeki Yukarıda palms were z. 1. yukarıda; yukarıdaki: She Look about! Etrafına bak! Books Şehrin her tarafı müstahkemdi. oturuyordu.That kümebranch duruyordu. the calldalda was küme above. Yukarıdaki dikilithe sitting on the table. Masanın üzerindewasof duty. He was (bir sayfada) above and beyond She yer wandering were palmiyeler the yukarıda yazılanlar; (bir yazıda) kitaplar yer eserin i. 1. lying about Tamamıyla vazife ötesi bir narrow path led us lamp above bir Hang that were about The garden. Bahçedeşeydi o.leavesThey above. Dar the oturuyordu. 2. yukarıya: A geziniyordu. you´ve Rüzgâr vardı. the wind had scattered(sayfanın) yukarısında running bundan öncesindeyukarıdaki, As soon as about. read the yazılanlar: the s. 1. the yukarıki,masanın üstüne as. We´re rising planted a bulunan; table. O lambayı Odanın içinde koşuşuyorlardı. He above the about bizi oraya call. Yukarıda yazılanları okur okumaz bana patika the room.aburaya dağıtmıştı. Just look at them running yaprakları yukarıya götürdü. Look up above! Yukarıya bak! 3. above, give me daha önceki the her şeyden çok. etrafına çalı dikerek çit clouds.about (bölüm/paragraf/satır/sayfa): The above picture Bulutların üstüne Bahçeninstars above. Gökteki yıldızları 2. yukarı taraflarında: her şeyden önce,garden. çıkıyoruz.İng. ortalıkta, etrafta, Cross hedge Koşuşmalarınasayfada) the gökteki: She´s trying to count yukarıda adı geçen kişi/kişiler; about! et. 2. the (bir bak hele! 3. resim şehrin 1782´deki telefon the city in 1782. Yukarıdaki depicts garlandtheflowers hung about her neck. Boynuna the river above of 4. yukarıda (Nehir veya dağla ilgili bir yerde Adanın yukarı taraflarında bir yaptı. A çalışıyor. island! geçen kişi/kişiler: I yok. Everybody saymaya özellikle. bilhassa, civarda: There´s no one about.Allaha ait olan: shall interview the Ortalıkta (bir yazıda) daha önce adı halini geç! We used to 2. ilahi,Look about kimseEtrafına bak! of nehri göstermektedir.lives ten kilometersyou! Think on things live about ten kilometers above. Yaklaşık above the mouth çiçeklerden bir kolye asılıydı. geçenlerle Cumaişsiz güçsüz 4. uzaklığı standing She was just belirtir.): Yukarıda adı nothing. Herkes günü about doing above İlahi üstünde. Friday. ortalamanın şeyleri düşün. on kilometre yukarıda bir yerde above.onetrafında: She´s somewhere about the house. Evde bir thekilometre yukarıda oturuyor. 5. (bir sayfada) yukarıda; (bir river. Nehrin ağzından İng. -de; on dikilip duruyordu. 4. tersdaha üst makamdaki biri/birileri: The görüşeceğim. 3. yukarı, yöne: Turn the car about! Geri dön! vasatın üstünde. nightfall theyabove, Ito hang about the door. otururduk. kuzeyinde: It´s above the Equator. Ekvatorun yerde came3. önce: As I statedyukarıdan5. İng. (Döndürmek a yazıda) Towards Put the ship from above. Emir began geldi. 4. Allah: It´s veya order o.dahaabout! Gemiyi tiramola et! shall not be attending kuzeyindedir. 4. -e Yukarıda söylediğim gibi başladılar. she many years tic. yazılı above. Allahın bir ihsanıdır. Günbatımına doğruhâkim olan, -e bakan: Forbu geceki You can tonight´s değerin üstünde. meeting. kapı önündeHe kept turning it about. Onu çevirmek gibi fiilleri pekiştirir.): beklemeye gift from lived in the mountains Bosphorus. yukarıki/yukarı, daha üst: find iton a hill above theabout Bilecik. BilecikBoğaz´a hâkim bir toplantıya katılmayacağım. 6. daha Yıllarca çevresindeki deniz seviyesi üstünde. devamlı döndürüyordu. tepede oturdu. 5. the children had his men about him. Etrafında dağlarda onu bulabilirsiniz. Hein the grades could hear his voice This won´t affect (sesler/gürültü) içinden: I above. Daha yukarı s. 1. dürüst: BeGürültünün içinden sesini duyabildim. 6. -den aboveboard with me! Benimle açık above thebulunan İng. (birinin) üstünde/vücudunda:konuş! 2. adamları vardı. 5. çocukları etkilemez bu. 7. (sıcaklık you Do sınıflarda din. yasal, kanuna aykırı olmayan: It´s all the others. Onun gözünde çok, -den bir ilgili) about you?above completelysix degrees above. fazla: He prized it Üstünde hiç it´s aboveboard. z. dürüst have any money sıfırın üstünde: Outside para var mı? derecesiyle şekilde. Tamamen yasal bir şey. diğerlerininzemin üstündeki. kıymetliydi. All who are above Dışarıda hava sıcaklığı daha s. yerüstü, hepsinden sıfırın üstünde altı. 8. (sayılarla beraber) eighteen are-den fazla: We only accept orders for quantities of sekiz yaşından büyük -den yukarı, required to register. On daha önce söz edilen/adı s. the yukarıdayaptırması gerekiyor. 7. -den üstün: A field herkesin kayıt söz edilen/adı geçen; twenty-five and above. Yalnız yirmi the above-mentionediçin ve yukarısı geçen: Itis above a edilen/adı geçen beş adet yukarıda adı i. the yukarıda söz brigadier. Feldmareşal rütbece marshal contains an illustration of şey/kişi; katına: He´s gone sipariş kabul ediyoruz. 9.söz edilen resmin bir illüstrasyonu var. Allah katında; Allah picture. İçinde, üstündür. edilen/adı geçen şey/kişi; daha önce geçenler; daha önce söz tuğgeneralden yukarıda The moral z., his i., İng., bak. Hakka kavuştu. law is above the civil law. to s., rest above. upstairs. adı geçenler. Ahlak kuralları medeni kanundan üstündür. 8. dışında: It´s f. aşındırmak. above human comprehension. İnsanoğlunun kavrayışının i. 1. sıyrık. 2. aşındırma; aşınma; He´s above doing such things. dışında. 9. -e tenezzül etmeyen: abrasyon. s. 1. sinirlendirici, rahatsız edici. 2. aşındırıcı, abrasif. O öyle şeylere tenezzül etmez. They´re not above taking bribes. Rüşvet almaktan geri i. aşındırıcı, abrasif. kalmayabilirler. z. yan yana, aynı hizada; başabaş. f. 1. (yazılı bir eseri) kısaltmak. 2. azaltmak.

abridgement abridgment abroad abroad abrogate abrogation abrupt abruptly abruptness abscess abscess abscessed abscissa abscond absence absence of mind absence without leave absent absent absent o.s. absent without leave absentee absentee absentee ballot absentee landlord absentee voter absenteeism absently absentminded absinth absinthe absolute absolute majority absolute majority absolutely absolution absolutism absolutist absolutist absolve absorb absorbable absorbed absorbency absorbent absorbent absorber absorbing absorption absorptive

i., İng., bak. abridgment. i. 1. yazılı bir eserin kısaltılmış şekli: I don´t read abridgments of novels. Romanların kısaltılmış şeklini okumam. 2. (yazılı bir z. 1. yurtdışında, dışarıda; yurtdışına: Have you ever been eseri) kısaltma. 3. azaltma. mı? 2. ev dışında; ortada: That abroad? Hiç yurtdışına yurtdışı: Is there any news from abroad? i. yurtdışındaki yerler, çıktın animal ventures haber var mı? night. O hayvan ancak geceleri Yurtdışından bir abroad only at f. iptal etmek, feshetmek; kaldırmak. ortalığa çıkar. 3. her tarafa; her tarafta: She scattered the seeds i. iptal, fesih; kaldırma.tarafa serpti. Don´t preach this abroad! abroad. Tohumları her Bunuani, birdenbire oluveren, apansız, ansız: They made an s. 1. etrafa yayma! abrupt departure. Gitmeleri ani oldu. 2.ve ters bir şekilde. 3. z. 1. aniden, birdenbire, birden. 2. kısa kısa ve ters: He gave me an abrupt reply. Bana kısa ve ters bir cevap verdi. 3. dik, dik/sarp bir2. kısa ve ters oluş. 3. diklik, sarplık. i. 1. anilik. şekilde. sarp. 4. birden bir konudan başka konuya geçen (konuşma i. apse. tarzı/üslup); kesikli. f. apse olmak. s. apseli, apse olmuş. çoğ. --s (äbsîs´ız)/--e (äbsîs´i) i., mat. apsis. f. (bir suçtan dolayı) kaçmak, sıvışmak. i. 1. yokluk, bulunmama: We felt her absence. Yokluğunu hissettik. He returned after an absence of six months. Altı aylık dalgınlık. bir aradan sonra döndü. What have you been doing in my ask. (tekrar dönmek üzere görev yerinden) izinsiz olarak absence? Ben yokken siz nelerle meşgul oldunuz? We noted a ayrılma. yerde bulunması gerekirken orada) bulunmayan (kişi); s. 1. (bir absence of self-respect. En ufak bir onur belirtisi complete (orada artık) bulunmayanyerde bulunması gerekirken orada) görmedik. 2. yokluk, (bir (kişi): How many people are absent f. today? Bugün kaç absencesWere you absent from work bulunmama: Your kişi yok? have myself. Çıkacağım. Yoklukların 1. çıkmak, gitmek: I shall absent become too many. He yesterday? Dün iş yerinde değil miydin? Do you ever think of artık fazlahimself for a few days. Birkaç gün yoktu. 2. from -den absented oldu. ask. absent friends? Yanında bulunmayan izinsiz olarak your (tekrar dönmek üzere görev yerinden)arkadaşlarını hiç uzak durmak, -e katılmamak, -e karışmamak: For years he has ayrılmış olan. düşünür müsün? 2. bulunmayan, yok olanbulunmayan kişi/şey, i. (bir yerde bulunması gerekirken orada) (şey): The absented himself from all society. Yıllarca insanlardan uzak enthusiasm of kişi. hazır olmayan his youthgerekirken orada) bulunmayan (kişi). s. (bir yerde bulunması was now completely absent. durdu. Gençliğinde var olan o coşku şimdi tamamıyla yok oldu. 3. posta yoluyla verilen oy. dalgın. kiraya verdiği gayrimenkulden uzakta yaşayıp onunla pek ilgilenmeyen mülk sahibi. posta yoluyla oy veren seçmen. i. 1. (işe, okula v.b.´ne) devamsızlık. 2. kiraya verdiği gayrimenkulden uzakta yaşayıp onunla pek ilgilenmeme. z. dalgın dalgın. s. dalgın. i., İng., bak. absinthe. i. apsent. s. 1. tam, eksiksiz: His trust in them was absolute. Onlara olan güveni tamdı. salt çoğunluk. 2. pol. mutlak, saltık, sınırsız: absolute monarchy mutlak monarşi. absolute power sınırsız güç. 3. fels. saltık, salt çoğunluk. mutlak, göreli olmayan, koşulsuz. 4. kesin: The proof is z. 1. (äb´sılutli) (nitelediği fiz., jeol., önce gelince) çok, bayağı: absolute. Kanıtlar kesin. 5.sözcükten kim., mat., ruhb. salt, You´re absolute right! tarafından affedilme; (günah için) mutlak:absolutelyage salt yaş. absolute alcohol salt alkol. af. 2. i. 1. Hrist. (günah) Allah Çok haklısın! We´re absolutely famished! Çok ettirme. 3. from (bir sorumluluğu/yükümlülüğü) absoluteberaatacıktık! nem. absolute thresholdsözcükten önce aklama, humidity salt 2. (äb´sılutli) (nitelediği salt eşik. i., pol. saltçılık, mutlakıyet. gelince) value salt değer.tutulma. zero salt Kesinlikle gerekli. absolute kesinlikle: It´s absolutely necessary.sıfır. yerine getirmekten muaf absolute s., (äbsılut´li) (nitelediği sözcükten sonra gelince) tamamıyla: I 3. pol. saltçı. believe in him absolutely. Ona tamamıyla inanıyorum. 4. i., pol. saltçı. (äbsılut´li) Allah adına (günahı) affetmek. 2. affetmek. 3. f. 1. Hrist. (cevap olarak) Tamamıyla!/Kesinlikle!/Mutlaka!: “Do you trust me?” “Absolutely!” from (birini) (bir musun?” “Bana aklamak, beraat ettirmek.soğurmak,güveniyor f. 1. (sıvıyı/gazı/ışığı/sesi) 4. içine çekmek, emmek, “Tamamıyla!” sorumluluğu/yükümlülüğü) yerine getirmekten muaf tutmak: I absorbe etmek. 2. öğrenmek. 3. (dikkati/enerjiyi/zamanı/parayı) s. soğurulabilecek, emilebilecek; soğurulabilen, emilebilen. absolve(enerjiyi) emmek: It absorbedo andıhis time. Tüm vaktini almak; you from your oath. İçtiğiniz all of yerine getirmekten s. tüm muaf4. dikkatini bir şeye vermiş. aldı. tutuyorum sizi. içine almak, kendine katmak: That corporation has i. soğurganlık, emicilik. absorbed most of its rivals. O şirket rakiplerinin çoğunu kendi bünyesine kattı. 5. absorban: absorbent cotton hidrofil pamuk. s. soğurgan, emici, (sarsıntıyı/salınımı) sönümlemek, (sarsıntının/salınımın) etkisini azaltmak. 6. (iş/sorun) (birinin) i. soğurgan, emici, absorban. tüm dikkatini almak, kafasını tamamıyla meşgul etmek. 7. i. soğurucu, emici, absorplayıcı. (masrafı) karşılamak. 8. (piyasadaki) alıcılar (bir malın) çoğunu s. insanın tüm dikkatini toplayan; sürükleyici. satın almak: The market won´t absorb this right now. Şu an piyasadaki alıcılar bunun absorpsiyon. 2. öğrenme. 3. i. 1. soğurma; soğrulma; çoğunu satın almaz. 9. (bağırsaklardaki besini) emmek.alma; (enerjiyi) emme. 4. içine (dikkati/enerjiyi/zamanı/parayı) s. soğurucu, emici. alma, kendine katma. 5. (sarsıntıyı/salınımı) sönümleme. 6. tamamıyla (bir şeyle) meşgul olma. 7. (masrafı) karşılama. 8. (besin bağırsaklarda) emilme, emilim.

abstain abstainer abstemious abstemiously abstemiousness abstention abstinence abstinent abstract abstract abstract abstract art abstract expressionism abstract number abstracted abstraction abstruse absurd absurd absurdity absurdly Abu Dhabi abulia abundance abundant abundantly abuse abuse abuse o.s. abusive abut abutment abysmal abyss AC acacia academic academic academician academy acanthus accede accede to the throne accelerate acceleration accelerator accent accent accentuate accept

f. 1. from (bir şeyi) yapmamak: He´s decided to abstain from alcohol. içmeyen biri. 2. oy vermeyen oy vermemek,kalan biri. i. 1. içki İçki içmemeye karar verdi. 2. biri, çekimser çekimser kalmak. 3. içki içmemek. s. (özellikle yeme içme konusunda) kendini tutan; aşırıya kaçmayan; aşırılıklar bulunmayan. kendini tutarak; aşırıya z. (özellikle yeme içme konusunda) kaçmadan. yeme içme konusunda) kendini tutma; aşırıya i. (özellikle kaçmama, riyazet. vermeme, çekimser kalma. 2. from (bir i. 1. çekimser oy; oy şeyi) kasten yapmama. i. 1. (from) (bir şeyi) yapmama, riyazet; (yeme içme konusunda) kendini tutma. 2. içki içmeme. 3. cinsel riyazet. s. nefsini kıran, riyazetçi. s. soyut, abstre. i. 1. özet. 2. soyut sanat eseri. f. 1. (äb´sträkt) özetlemek, özet haline getirmek. 2. (äbsträkt´) kafasını meşgul etmek. 3. (äbsträkt´) çalmak, aşırmak. 4. soyut sanat. (äbsträkt´) soyutlamak. 5. (äbsträkt´) ayırmak; çıkarmak; soyut ekspresyonizm. almak. mat. soyut sayı. s. dalgın. i. 1. soyut kavram, soyutlama. 2. soyutlama, soyutlama eylemi. 3. kavranması zor, anlaşılması güç. 4. güz. san. soyutluk. 5. s. dalgınlık, düşünceye dalmış olma. soyut sanat eseri. 6. çalma, aşırma. 7. ayırma; ayrılma; çıkarma; s. saçma, abes, absürd. çıkarılma; alma; alınma. i. i. 1. saçma olma, saçmalık, abeslik. 2. saçmalık, saçma söz/davranış. şekilde. 2. k. dili çok, feci derecede: She´s z. 1. saçma bir absurdly rich. Feci derecede zengin. Abu Dabi. i., ruhb. abuli. i. 1. bolluk, çok olma. 2. bereket, bolluk. 3. refah, varlık ve rahatlık. s. 1. bol, çok. 2. bereketli; feyizli. z. bol/çok miktarda: The fruit trees were now bearing abundantly. Meyve ağaçları artık çoksuiistimal; doğru olmayan i. 1. yetkiyi/görevi kötüye kullanma, verimli olmuştu. bir şekilde kullanma; gereğikullanmak, suiistimal etmek; doğru f. 1. (yetkiyi/görevi) kötüye gibi kullanmama; istismar. 2. kötüleme. 3.şekilde kullanmak; gereği gibi kullanmamak; olmayan bir kötü davranma; acı çektirme; dövme. 4. cinsel mastürbasyon yapmak. taciz. istismar etmek. 2. kötülemek. 3. kötü davranmak; acı s. 1. kötüleyici; kötü sözlerle dolu; kötü sözler söyleyen. 2. kötü çektirmek; dövmek. 4. cinsel tacizde bulunmak. (davranış). f. (--ted, --ting) 1. (on/upon) (-e) bitişmek, bitişik olmak. 2. against -e dayanmak. dayandığı yerdeki) ayak. 2. bitişme yeri. 3. i. 1. (köprünün kıyıya bitişme. çok kötü, feci. s., k. dili 4. dayanma. i. dipsiz gibi görünen yer; uçurum. kıs. alternating current. i. dalgalı akım. i., bot. 1. mimoza, akasya, Acacia. 2. akasya, yalancı akasya, Robinia pseudoacacia. s. 1. akademik. 2. teorik, kuramsal. 3. pratik değeri/önemi olmayan. 4. öğretim görevlisi. i. üniversite resmi, kitabi. i. 1. üniversite öğretim görevlisi. 2. akademi üyesi, akademisyen. i. akademi; yüksekokul. i., bot. ayı pençesi, akantus, akant, Acanthus. f. to 1. -e razı olmak. 2. (hükümdar) (tahta) çıkmak. tahta çıkmak. f. hızlandırmak; hızlanmak, ivmek. i. hızlandırma; hızlanma, ivme. i. gaz pedalı. i. 1. dilb. vurgu, aksan. 2. dilb. vurgu işareti. 3. şive. f. vurgulamak. f. vurgulamak. f. 1. kabul etmek; razı olmak; kabullenmek. 2. (bir şeyi) teslim almak.

accept/assume responsibility for acceptable acceptance access accessibility accessible accessible to the public accession accessory accessory after the fact accident accident victims accidental accidentally accident-prone acclaim acclaim acclamation acclimate acclimation acclimatise acclimatization acclimatize accolade accommodate accommodate o.s. to accommodate one´s pace/step to their accommodate differences accommodating accommodation accommodation ladder accompaniment accompanist accompany accomplice accomplish accomplished accomplishment accord accord accordance accordant according as according to according to all accounts according to Hoyle according to one´s own lights according to plan accordingly accordion

-in sorumluluğunu üzerine almak. s. kabul edilir, makbul. i. 1. kabul. 2. (bir şeyi) teslim alma. i. 1. giriş, geçit. 2. to (biriyle) görüşme imkânı; (bir şeyden) faydalanma hakkı/imkânı: He has access to him. İstediğinde i. 1. ulaşılabilirlik. 2. kolaylıkla ulaşılabilir olma. 3. görüşülebilir onunla görüşebilir. görüşülebilir olma. 5. to -den etkilenebilir 3. bilg. erişme, erişim. olma. 4. kolaylıkla kolaylıkla ulaşılabilen. 3. görüşülebilen. 4. s. 1. ulaşılabilir. 2. olma. kolaylıkla görüşülebilen. 5. to -den etkilenebilir. halka açık. i. 1. (tahta) çıkma. 2. (bir müze veya kütüphanenin koleksiyonuna) yeni alınan eşya, kitap v.b. for the new i. 1. aksesuar, eklenti: These are accessories machine. işlendikten sonra suç ortağı olan kimse. huk. suç Bunlar yeni makinenin aksesuarları. 2. (kadın giysisini bütünleyen) aksesuar. 3. huk. suç ortağı. i. 1. kaza (kötü olay). 2. rastlantı. 3. fels. ilinek, araz. kazaya uğrayanlar. s. 1. kaza eseri olan, yanlışlıkla olan. 2. tesadüfen meydana gelen. 3. fels. ilineksel. z. 1. kazara, yanlışlıkla. 2. tesadüfen. s. hep kazaya uğrayan; sakar. f. 1. bağırarak/alkışlayarak/tezahüratla (birini) (bir şey) ilan etmek: They acclaimed him emperor. Büyük bir tezahüratla onu i. 1. övme, alkış. 2. tezahürat. imparator ilan ettiler. 2. övmek, alkışlamak. i. 1. bağırarak/alkışlayarak/tezahüratla ilan etme. 2. tezahürat. 3. 1. alıştırmak, intibak ettirmek: I´m acclimating myself to the f. övme, alkış. customs here. intibak ettirme. 2. alışma, intibak etme. 2. (to) (i. 1. alıştırma, Kendimi buradaki âdetlere alıştırıyorum. e) alışmak, intibak etmek. f., İng., bak. acclimatize. i. 1. alıştırma, intibak ettirme. 2. alışma, intibak etme. f. 1. alıştırmak, intibak ettirmek. 2. alışmak, intibak etmek. i. 1. ödül. 2. övgü: It received accolades from all the newspapers. Tüm gazetelerden övgüler aldı. f. 1. almak, barındırmak: The cell had lastly accommodated a drunkard. Hücre en -e uyum sağlamak. -e ayak uydurmak, son bir ayyaşı barındırmıştı. This room can accommodate four people. Bu dört kişilik bir oda. Can this birine ayak uydurmak. wardrobe accommodate all of your clothes? Bu gardrop tüm aralarındaki anlaşmazlıkları uzlaşma yoluyla gidermek. giysilerinizi alır mı? 2. -e yardım etmek, -e bir iyilik yapmak: I´m always ready to accommodate a friend. Bir arkadaşa yardım s. uysal, yumuşak başlı. etmeye her zaman hazırım. Can you accommodate the traveler i. 1. kalacak yer: In that region accommodation for him with a loan? Onafind. O bölgede konaklama yeri zor bulunur. 2. is hard to borç para verebilir misiniz? 3. to ... ile ... arasında den. borda iskelesi.... ile bağdaştırmak: Can you accommodate uyum sağlamak, -i reached an accommodation? Uzlaştınız mı? uzlaşma: Have you i. 1. müz. eşlik. 2. to -e eşlik eden şey: It´s a teorilerinizle nice these findings to your theories? Bu for our visitors. 3. kolaylık: It´s an accommodation bulguları accompaniment to the Can you bağdaştırabilir misiniz? eşlikçi. accommodate güzel. 5. i., müz. eşlik eden kişi, roast. Rostoyla beraber your morality to Ziyaretçilerimiz için bir kolaylıktır. 4. alma, barındırma. his? Prensiplerini iyilik yapma. 6. to ... ile ... arasında uyum yardım etme, bir onunkilere göre değiştirebilir misin? 4. (with) f. 1. eşlik etmek, refakat etmek, beraberinde gitmek. 2. müz. ile uzlaşmak: We bağdaştırma. sağlama, -i ... ile cannot accommodate with the prime minister. eşlik etmek, refakat etmek. 3. ile beraber (bir şey) yapmak: He i. suç ortağı.uzlaşamıyoruz. Başbakanla accompanied the curse with a box on his ear. Küfürle beraber f. başarmak, becermek, üstesinden gelmek. kulağına bir tokat attı. Didn´t you accompany your lecture with s. 1. işini iyi bilen, usta. 2. sosyetenin görgü kurallarını ustalıkla slides? Konferansını verirken dialar göstermedin mi? 4. uygulayabilen.becerme, üstesinden gelme. accompany this beraberinde -i getirmek: Forgetfulness can 2. başarı, başarılan i. 1. başarma, disease.devlet arasında olan) anlaşma. 2. uyum, ahenk. 5. ile iş.1. (iki Bu hastalık beraberinde unutkanlığı getirebilir. 3. i. 3. marifet. beraber içilmek/yenilmek: White wine accompanied the fish. uyuşma, mutabakat. bağdaşmak, -e uygun olmak/gelmek. 2. f. 1. with -e uymak, ileşarap içildi. 6. ile beraber olmak: What Balıkla beraber beyaz with of pictures will accompany this text? Bu 3. vermek: He ne i. verme: The accordance of these privileges to them were sort -e yakışmak, -e uygun gelmek/düşmek. metinle beraber accorded them that right ten years ago. On yıl önce onlara o delayed for olacak? tür resimler five years. Bu imtiyazların onlara verilmesi beş s. hakkı tanıdı. The king accorded him the title of duke. Kral ona senelik bir gecikmeye uğradı. bağ. -e göre. verdi. dük unvanını z. 1. İki seçeneği olan bir durumu belirtir: You can stay or go,göre, -e uygunyou like.Arrange yourselves according edat 1. -e according as olarak: Kalabilirsin veya gidebilirsin, nasıl istersen. ItBoy sırasına or good, -e göre, (birinin) according as it´s to your height! can be badwas drunk, according to all tüm anlattıklarına göre: He girin! 2. understood. Kötü olabilir, iyi -e bakılırsa: According to her bağlı. dediğine/gösterdiğine göre, olabilir, değerlendirilmesine the accounts. Tümusulen. anlattıklarına göre sarhoştu. usulüne göre,they make me a decent offer, According been postponed. Ona göre konserI´ll be able to give concert´s as ertelendi. you a inançlarına göre. you were out of the country in May. kendi firm answer. Sana According to his report kesin bir cevap vermem bana iyi bir teklif yapmalarına bağlı.Mayısta yurtdışındaydınız. Onun raporuna planlanana uygun bir şekilde. planlandığı gibi,göre siz 2. -dikçe, -diği oranda/nispette: The colors intensify according as the light wanes. Işık azaldıkça z. 1. ona göre, öyle, You receivetold me to shoot him, and I renkler koyulaşıyor. öylece: He according as you give. Ne acted accordingly. Kendisini vurmamı istedi; ben de arranged it i. akordeon. kadar verirsen o oranda alırsın. 3. (tıpkı) -diği gibi: I öyle yaptım. 2. as you desired. Onu dolayı: Asım accordingly found according bu yüzden, bundan istediğiniz gibi düzenledim. himself without a job. Bundan dolayı Asım işsiz kaldı.

accordion accost account account book accountable accountant accounting accounts payable accounts receivable accrue accumulate accumulation accuracy accurate accusation accusative accusative accuse accused accustom ace ace an exam acetone acetylene ache achieve achievement acid acknowledge acknowledgment acne acorn acoustics acquaint acquaint o.s. with acquaintance acquiesce acquire acquisition acquisitive acquit acquit o.s. well acquittal acre acrid acrobat acrobatic acrobatics acronym across

s. akordeon gibi açılıp katlanan, akordeon: accordion door akordeon kapı. f. 1. yaklaşıp/gidip (birine) bir şey söylemek. 2. para karşılığında sekshesap.etmek. i. 1. teklif 2. röportaj; (birinin) anlattığı. f. for -i anlatmak, -i açıklamak, -i izah etmek. hesap defteri. s. sorumlu. i. muhasebeci. i. muhasebe. tic. alacaklılar hesabı. tic. borçlular hesabı. f. 1. birikmek. 2. to -e gelmek: What advantages will accrue to ustoplamak, biriktirmek; toplanmak, birikmek, yığılmak. f. from this? Bunun bize ne gibi faydaları olacak? i. 1. birikim, birikme. 2. birikinti. i. 1. doğruluk. 2. yanlış yapmamaya özen gösterme. s. 1. doğru, tam. 2. yanlış yapmamaya özen gösteren. i. suçlama. s., dilb. -i haline ait; -i halindeki. i., dilb. -i halindeki sözcük/sözcük grubu. f. suçlamak, itham etmek. s. sanık. f. alıştırmak. i. 1. isk. as, birli. 2. k. dili uzman, eksper. s., k. dili işinin ehli, as. f. dili sınavda (dokuz ila on arasında) yüksek bir not almak. k. i. aseton. i. asetilen. i. ağrı, sızı, acı. f. ağrımak, sızlamak, acımak. f. başarmak, yapmak; elde etmek, kazanmak. i. 1. başarı. 2. elde etme, kazanma. i. asit. s. 1. asit. 2. iğneleyici: an acid remark iğneleyici bir söz. f. 1. (bir gerçeği) kabul etmek. 2. (bir şeyin alındığını/farkedildiğini)etme. 2. (bir şeyin i. 1. (bir gerçeği) kabul bildirmek. alındığını/farkedildiğini) bildirme. 3. tic. alındı. i. akne, ergenlik. i. meşe palamudu. i. akustik. f. 1. bilgi vermek, haberdar etmek. 2. tanıtmak: This book is designed bilgi edinmek. readers with new developments in the hakkında to acquaint its field of genetic engineering. Bu kitabın amacı okuyucularına i. tanıdık, tanış. genetik mühendisliği alanındaki yeni gelişmeleri tanıtmaktır. f. boyun eğmek, katlanmak, kabullenmek. f. 1. elde etmek, edinmek, almak. 2. kazanmak: acquire a bad reputation kötü edinme, alma. 2. kazanma. 3. elde edilen şey, i. 1. elde etme, bir şöhret kazanmak. edinti. s. bir şeyler elde etmeye çok hevesli, mal canlısı, açgözlü. f. (--ted, --ting) aklamak, temize çıkarmak, beraat ettirmek. yüzünün akıyla çıkmak. i. aklanma, beraat. i. 0,404 hektarlık arazi ölçü birimi. s. acı, ekşi, keskin. i. akrobat, cambaz. s. akrobatik. i. akrobatlık, cambazlık. i. birkaç kelimenin baş harflerinin veya ilk hecelerinin birleşmesiyle meydana gelen kelime: NATO, UNESCO. across edat 1. bir tarafından öbür tarafına: He stretched a rope the river. Nehrin bir tarafından öbür tarafına bir ip gerdi. 2. karşısında: Serra lives across the street from us. Serra karşımızda oturuyor. z. karşıdan karşıya: Walking across this street is a problem. Bu caddede karşıdan karşıya geçmek bir

across the board across the way act act as act in unison act on a suggestion act on s.o.´s advice act up acting action activate activation active active service active verb activism activist activity actor actress actual actuality actually acumen acupuncture acute acute angle acute angle AD ad adage Adam adamant adamantly adapt adapt o.s. to adaptable adaptation adapter adaptor add add fuel to the flames add spice to add up add up to addendum addict addict adding machine addition

herkesi aynı derecede etkileyen (ücret/vergi). yolun öte tarafında, karşı tarafta. i. 1. hareket, eylem. 2. kanun, yasa. 3. tiy. bölüm, perde. 4. rol yapma, oyun. f. 1. rol yapmak. oynamak. 2. harekete geçmek. başkasının vazifesini yapmak, 3. davranmak, davranışta bulunmak. 4. on/upon kim. -e birlikte hareket etmek. etkimek. 5. k. dili numara yapmak, yalandan yapmak: He isn´t yapılan he´s göre davranmak. really ill;teklifejust acting. Gerçekten hasta değil; numara yapıyor. birinin sözüne uymak, birinin sözüne göre hareket etmek/davranmak. gösteriş yapmak. yaramazlık etmek, i. oyunculuk. s. vekâlet eden, vekil: acting president başkan vekili. i. 1. hareket, eylem. 2. etki. f. 1. harekete geçirmek, hareketlendirmek. 2. harekete geçmek, hareketlenmek. i. 1. harekete geçirme, hareketlendirme. 2. harekete geçme, hareketlenme. s. 1. faal, hareketli, aktif. 2. dilb. etken. askerlik hizmeti. dilb. etken fiil. i. eylemcilik. i. eylemci. i. faaliyet, etkinlik. i. aktör, oyuncu. i. aktris, kadın oyuncu. s. gerçek, doğru. i. gerçek, hakikat. z. aslında; gerçekten. i. çabuk kavrama yeteneği, keskin zek­â. i. akupunktur. s. 1. keskin. 2. tıb. akut, hâd. 3. tiz. geom. dar açı. geom. dar açı. kıs. Anno Domini M.S. (milattan sonra), İ.S. (İsa´dan sonra). i. ilan, reklam. i. atasözü. i. Âdem Baba, Âdem. Adam´s apple anat. âdemelması. s. son derece kararlı, katı. z. inatla, katı bir şekilde. f. 1. uyarlamak, adapte etmek. 2. alışmak, intibak etmek. -e kendini alıştırmak. s. yeni koşullara adapte olabilen/uyarlanabilen. i. 1. uyarlama, adaptasyon. 2. alışma, intibak. i. 1. elek., mak. adaptör. 2. uyarlayıcı, adapte eden. i., bak. adapter. f. 1. eklemek, ilave etmek; katmak. 2. toplamak. k. dili yangına körükle gitmek. k. dili -i canlandırmak, -i ilginçleştirmek. 1. toplamak. 2. k. dili makul olmak, akla yakın olmak. 1. -e varmak, (bir yekûn) tutmak. 2. k. dili ... anlamına gelmek: Whatad.den.da (ıden´dı) i.you´reek; ilave edilecek şey/söz. çoğ. it adds up to is that ilave, not coming. Gelmeyeceksin anlamına geliyor. i. bağımlı, müptela; tiryaki: drug addict uyuşturucu bağımlısı. cigarette addict sigara tiryakisi. f. alıştırmak. hesap makinesi. i. 1. ekleme, ilave. 2. ek, ilave. 3. mat. toplama.

additional additive addled address address a remark to addressee adduce adept adequacy adequate adhere adherence adherent adhesion adhesive adhesive tape adj. adjacent adjective adjoin adjoining adjourn adjust adjust o.s. to adjustment administer administer an oath administration administrative administrator admirable admiral admiration admire admirer admiring admissible admission Admission free. admit admit of admittance admonish admonition admonitory ado adolescence adolescent adopt adopted child

s. biraz daha, ilave edilen, eklenilen. i. 1. katkı. 2. katılan kimyasal madde, katkı maddesi. s. toplamsal, ilave olunacak. s. 1. sersem, şaşkaloz. 2. cılk (yumurta). i. 1. (veya ä´dres) adres. 2. söylev, nutuk. f. 1. hitap etmek. 2. adres yazmak. yöneltmek. (birine) bir söz i. alıcı, kendisine mektup/paket gönderilen kimse. f. (kanıt) ileri sürmek. s. (at/in) usta, çok becerikli; mahir. i. (ä´dept) usta, işinin ehli. i. yeterlilik, kifayet. s. yeterli, kâfi. f. to 1. -e yapışmak. 2. -e sadık kalmak, -e bağlı kalmak. i. 1. yapışma. 2. bağlılık. i. taraftar, yandaş. i. 1. yapışma. 2. to -e bağlı kalma, -e sadık kalma, -e uyma. s., i. yapışkan, yapıştırıcı. (yapıştırıcı) bant. kıs. adjacent, adjective, adjustment. s. (to) (-e) bitişik, bitişikteki; komşu. i., dilb. sıfat. f. bitişik olmak. s. bitişik, bitişikteki, yan, yandaki. f. 1. oturuma son vermek. 2. (toplantı/oturum) sona ermek, bitmek. 3. (bir ayarlamak. geçmek. f. ayar etmek, başka yere) kendini -e alıştırmak. i. 1. ayarlama. 2. kendini alıştırma. 3. tic. tazminat miktarının sigortalı ve sigortacı arasında kararlaştırılması. f. yönetmek, idare etmek. yemin ettirmek, ant içirmek. i. yönetim, idare. s. idari, yönetimle ilgili, yönetimsel. i. yönetici, idareci. s. takdire değer, beğenilecek, çok güzel. i. amiral. i. takdir, beğenme. f. takdir etmek, beğenmek; hayran olmak, hayran kalmak. i. takdir eden, beğenen; hayran. s. takdir ettiğini belirten; hayran, hayranlık gösteren. s. kabul edilebilir. i. 1. içeri alma; kabul; giriş. 2. giriş ücreti, giriş. 3. itiraf. Giriş serbest. f. (--ted, --ting) 1. içeri almak, almak; kabul etmek: They won´t admit you. Seni içeri sokmazlar. 2. itiraf etmek. imkân vermek. i. kabul; giriş. f. tembih etmek; kulağını çekmek. i. tembih; kulağını çekme. s. uyarı niteliğinde. i. insanı yoran hazırlıklar; koşuşmalar. i. ergenlik, ergenlik çağı. s., i. ergen, ergenlik çağında olan (genç). f. 1. evlat edinmek. 2. edinmek, benimsemek. evlatlık, manevi evlat.

adopted child adoption adorable adoration adore adorn adornment adrift adroit adsorb adsorbent adsorption adult adulterate adulterer adulteress adultery adv. advance advanced advanced in years advanced in years advancement advantage advantageous advent adventure adventurer adventuresome adventurous adverb adversary adverse adversity advertise advertise for s.o. advertisement advertising advertising agency advertize advertizement advertizing advice advisable advise adviser advisor advisory advisory committee advocate

evlat edinilmiş çocuk, evlatlık. i. 1. evlat edinme. 2. edinme, benimseme. s. tapınılacak, çok güzel ve sevimli. i. tapınma, çılgınca sevme. f. 1. tapınmak, tapmak, çılgınca sevmek. 2. (Allaha) tapınmak, tapmak. f. süslemek, donatmak, donamak. i. 1. süsleme. 2. süs. s. s. usta, çok becerikli. f., kim. adsorbe etmek. i., s. adsorban. i., kim. adsorpsiyon. s., i. yetişkin; huk. ergin, reşit. f. içine yabancı madde katmak. i. zina yapan erkek. i. zina yapan kadın. i. zina. kıs. adverb. i. 1. ilerleme, ileri gitme. 2. yaklaşım; teklif. 3. tic. avans. f. 1. ilerletmek; ilerlemek. 2. artmak; artırmak. 3. avans vermek. 4. s. ilerlemiş, ileri. ileriye almak. 5. yardım etmek. 6. terfi ettirmek; terfi etmek. s. yaşlı. a child who´s advanced for his age yaşına göre çok bilgili ileri, ileride bulunan. bir çocuk. yaşlı. i. ilerleme. i. 1. avantaj, üstünlük sağlayan şey. 2. yarar, fayda. s. avantajlı, yararlı, faydalı. i. geliş, varış. i. macera, serüven. i. 1. serüvenci, maceracı. 2. dolandırıcı, dalavereci. s., bak. adventurous. s. 1. maceracı, maceraperest. 2. maceralı. i., dilb. zarf, belirteç. i. 1. spor, isk. rakip. 2. düşman. s. 1. kötü, elverişsiz. 2. menfaatine aykırı, aleyhte. i. 1. zorluk, güçlük, sıkıntı. 2. sıkıntılı bir durum/zaman. f. 1. reklamını yapmak. 2. ilan etmek. ilan aracılığıyla eleman aramak. i. ilan, reklam. i. reklamcılık. reklam ajansı. f., bak. advertise. i., bak. advertisement. i., bak. advertising. i. nasihat, öğüt, tavsiye. s. akıllıca, makul, doğru. f. 1. tavsiye etmek, öğütlemek. 2. tic. bildirmek. ill-advised s. akılsız, tedbirsiz. i. danışman, müşavir; akıl hocası; rehber, kılavuz. i., bak. adviser. s. danışma kurulu. f. desteklemek, savunmak.

advocate adz adze Aegean aerial aerial view aerobics aerodrome aerogramme aeroplane aerosol aesthete aesthetic aesthetics aestival afar afar off affable affair affect affect ignorance affectation affected affection affectionate affidavit affiliate affiliate affiliate o.s. with affiliated affiliation affinity affirm affirmation affirmative affix affix afflict afflicted affliction affluence affluent afford affront Afghan Afghanistan afield afire afloat afraid

i. 1. savunucu. 2. huk. avukat. i. keser. i., bak. adz. s. Ege. i. 1. anten. 2. havai. havadan görünüş. i., s. aerobik. i., İng. havaalanı, havalimanı. i. hava mektubu. i., İng., bak. airplane. i. sprey tüpü, aerosol. i. estet. s., i. estetik. i. estetik. s. yaza özgü. z. çok uzakta. s. rahat, dostça ve sokulgan. i. 1. sorun, mesele, iş. 2. k. dili şey (makine/eşya). 3. k. dili olay, skandal. f. 1. etkilemek, tesir etmek; dokunmak. 2. (hastalık) zarar vermek:taslamak, bilmezlikten gelmek. cahillik My arm is affected. Hastalık koluma yayıldı. 3. gibi görünmek, yalancıktan (bir şey) yapmak. i. sahte tavır, yapmacık. s. 1. (hastalıktan) zarar görmüş. 2. sahte, yapmacık, yapmacıklı. i. muhabbet, şefkat, sevgi. s. sevgisini gösteren; şefkatli, sevecen, sevgi dolu. i., huk. yeminli ve yazılı ifade. f. bağlamak. i. (başka bir şirkete) bağlı olan şirket. ile bağ/ilişki kurmak. s. bağlı. i. bağlantı, ilişki. i. 1. benzerlik, benzer taraf. 2. sempati; sevgi. f. doğrulamak, tasdik etmek. i. doğrulama, tasdik. s. olumlu. i. olumlu cevap. f. 1. takmak; yapıştırmak. 2. (imza) atmak; (mühür) basmak. i., dilb. önek veya sonek. f. 1. acı vermek, ıstırap vermek. 2. başına bela olmak. s. (zihinsel/bedensel bakımdan) özürlü. i. dert; hastalık. i. zenginlik, refah. s. zengin, gönençli. f. 1. mali gücü yetmek, (bir şey için) parası olmak. 2. (bir şeyi) zarar görmeden yapabilmek: You can´t afford etmek, küçük i. hakaret, küçük düşüren davranış. f. hakaret to make him angry. Onu kızdırabilecek durumda değilsin sen. düşürmek. i. Afganlı, Afgan. s. 1. Afgan. 2. Afganlı. i. Afganistan. z. kıra, kırda, evden uzak. s. tutuşmuş; alevler içinde. z. s.

afresh Africa African after after a fashion after all after all after the dust has settled after the fashion of afterlife aftermath afternoon aftershave aftertaste afterthought afterward afterwards again against against nature against s.o.´s will agave age age limit age limit aged ageless agency agenda agent agent provocateur agglomerate agglomeration aggrandise aggrandisement aggrandize aggrandizement aggravate aggregate aggression aggressive aggressor aggrieved aghast agile agility agility of mind agitate agitated agitation

z. yeniden. i. Afrika. i. Afrikalı. s. 1. Afrika, Afrika´ya özgü. 2. Afrikalı. edat 1. -den sonra. 2. için, yüzünden; -den dolayı. 3. ardından: After them came the giraffes. Onların ardından zürafalar geldi. şöyle böyle. s. sonraki. z. sonra. a painting after Reubens Rubens´in bununla birlikte, yine de, buna rağmen. üslubunda bir resim. a person after my own heart kalbimi nihayet. fetheden bir kimse. at a quarter after four dördü çeyrek geçe. six toz dağıldıktan sonra. 2. ortalık sakinleşip herkes kendine 1. months after altı ay sonra. geldikten sonra, ortalık yatıştıktan sonra. ... gibi, ... tarzında. i. ahret, öbür dünya. i. (kötü) sonuç. i. öğleden sonra. i. tıraş losyonu. i. ağızda kalan tat. i. sonradan akla gelen düşünce. z., bak. afterwards. z. sonra, sonradan. z. tekrar, yine, bir daha. edat 1. karşı: against the current akıntıya karşı. a vaccine against the flu gribe karşı bir aşı. 2. aleyhinde, karşı: a vote doğaya aykırı. against the president başkanın aleyhinde bir oy. I´m against it. birinin isteğine karşı. Ona karşıyım. i., bot. agave, agav, Agave. i. 1. yaş. 2. çağ, devir. yaş haddi. yaş haddi. s. 1. (eycd) yaşında: a girl aged four dört yaşında bir kız. 2. (ey ´cîd) yaşlanmayan,3. (ey´cîd) yıllanmış; eski. s. 1. yaşlı, ihtiyar. ihtiyarlamayan. 2. eskimeyen. i. 1. acente; ajans: travel agency seyahat acentesi. news agency haber ajansı. 2. devlet dairesi. i. gündem. i. 1. acente, temsilci. 2. ajan. çoğ. a.gents pro.vo.ca.teurs (^jan´ prôvôk^tör´) provokatör, kışkırtıcı ajan. i. aglomera. i. aglomerasyon. f., İng., bak. aggrandize. i., İng., bak. aggrandizement. f. büyütmek. i. büyütme. f. 1. kötüleştirmek, zorlaştırmak, ağırlaştırmak, şiddetlendirmek: Don´t scratch that sore; you´ll aggravate it. O yarayı kaşıma, i. 1. toplam. 2. agrega. azdırırsın. aggravate a problem bir sorunu ağırlaştırmak. i. saldırganlık. aggravate the pain acıyı şiddetlendirmek. 2. k. dili kızdırmak. s. saldırgan. i. saldırgan, saldıran. s. incitilmiş; mağdur. s. dehşet içinde, donakalmış. s. çevik. i. çeviklik. zekâ kıvraklığı. f. 1. çalkalamak, çalkamak; karıştırmak. 2. heyecanlandırmak. 3. 1. heyecanlı. 2. ruhb. sallamak. s. ruhb. ajite etmek. 4. ajite. i. 1. çalkalama, çalkama; ajitasyon. 2. heyecan. 3. ruhb. ajitasyon. 4. sallama.

agitator aglow ago agonise agonize agony agree agreeable agreement agricultural agricultural credit agriculture agriculturist aground AH ah ahead ahead of time AIDS aid Aids ail ailing ailment aim aim at aim to aimless air air base air brake air compressor air filter air force air force air pollution air pressure air raid air shaft airborne air-conditioned air-conditioner aircraft aircraft carrier airfield airlift airline airliner airmail airmail letter

i. 1. kışkırtıcı, tahrikçi, provokatör; eylemci, kampanyacı. 2. ajitatör, çalkalayıcı, karıştırıcı: washing machine agitator s. parlak. çamaşır makinesi pervanesi/pülsatörü. z. önce, evvel: a long time ago çok zaman önce. f., İng., bak. agonize. f. ıstırap çekmek. i. ıstırap. f. 1. razı olmak, rıza göstermek; mutabık olmak. 2. hemfikir olmak. 3. iyi. 2. razı. iyi geçinmek. 4. (bir şey) (başka bir şeye) s. 1. hoş, anlaşmak, uymak, (bir şey) (başka bir şeyi) tutmak. 5. uygun olmak, -e i. anlaşma, sözleşme. göre olmak. s. tarımsal, zirai. tic. tarım kredisi. i. tarım, ziraat. i. çiftçi. z. kıs. Anno Hegirae hicri. ünlem 1. Ah! (Özlem/beğenme/pişmanlık/öfke/sevgi belirtir.). 2. Ah!/Of! ileride. z. ileri, (Acı belirtir.). 3. Vay! (Şaşkınlık belirtir.). erken. i., tıb. AIDS. i. 1. yardım. 2. yardımcı. f. yardım etmek. i., tıb., bak. AIDS. f. hasta olmak, rahatsız olmak. s. hasta, rahatsız. i. hastalık, rahatsızlık. i. amaç, gaye, maksat. f. nişan almak. 1. (silahı) (birine/bir yere) doğrultmak. 2. (bir şeyi) (bir yere) fırlatmak. ... niyetinde olmak. s. amaçsız. i. 1. hava. 2. nağme. 3. tavır. f. 1. havalandırmak. 2. herkese söylemek. hava üssü. hava freni, havalı fren. hava kompresörü. hava filtresi. hava kuvvetleri. hava kuvvetleri. hava kirliliği. hava basıncı. hava saldırısı. hava boşluğu, aydınlık. s. 1. havadan gelen (mikrop, toz v.b.). 2. havadan nakledilen. 3. uçmakta olan. s. klimalı. i. klima. i. uçak; uçaklar. uçak gemisi. i. havaalanı. i. hava köprüsü. f. hava yoluyla taşımak/götürmek. i. havayolu. i. yolcu uçağı. i. uçak postası. uçak mektubu.

airplane airplane crash airport airstrip airtight airways airy airy-fairy aisle ajar akin alabaster alacrity alarm alarm clock alarm clock alas Albania Albanian albeit albino album alcohol alcoholic alcoholism alcove ale alembic alert alfresco alga algebra Algeria Algerian alias alibi alien alienate alight align align o.s. with alignment alike alimentary alimentary canal alimony alive alkali all all along

i. uçak. uçak kazası. i. havalimanı, havaalanı. i. uçuş pisti. s. hava geçirmez. i. havayolları. s. 1. havai. 2. havadar. 3. hava gibi hafif. 4. hayali. 5. çalım satan, kendine bir hava olmayan, çevik, mahsulü, fantezi. s., İng., k. dili hiç pratik veren. 6. hayal canlı, şen. i. sıralar arası yol, geçenek. z. aralık, az açık (kapı). s. benzer, yakın: Her speech is akin to poetry. Söyledikleri şiire benziyor.kaymaktaşı. i. albatr, i. neşe ve çeviklik, şevk. i. 1. korku; dehşet. 2. alarm, tehlike işareti: fire alarm yangın zili, yangın alarmı. f. 1. tehlikeden haberdar etmek. 2. çalar saat. korkutmak; dehşete düşürmek. çalar saat. ünlem Eyvah!/Yazık! i. Arnavutluk. s., i. 1. Arnavut. 2. Arnavutça. bağ. ... de olsa: He is, in short, a boor, albeit an educated one. Kısacası,albino, albinos, çapar. i. akşın, tahsilli de olsa, hödüğün biri. She´s learning French, albeit painfully. Zorlukla da olsa Fransızcayı öğreniyor. It was a i. albüm. beautiful, albeit a worthless, coin. Değersiz de olsa güzel bir i. 1. alkol. 2. alkol, alkollü içki. paraydı. s. alkollü. i. alkolik. i. alkolizm. i. (duvarda bulunan) niş, oyuk; hücre gibi ve kapısız ufak oda. i. bir çeşit bira. i. imbik. s. uyanık, tetikte olan. s. açık havada yapılan, açık hava. z. açık havada. çoğ. al.gae (äl´ci) i. alg. i., mat. cebir. i. Cezayir. s. 1. Cezayir, Cezayir´e özgü. 2. Cezayirli. i. Cezayirli. i. takma isim; başka ad. z. namı diğer: Cavit alias the Bear Cavit namı diğer Ayı. suçun işlendiği sırada başka yerde bulunduğu i. 1. huk. sanığın, şeklindeki iddiası. 2. k. dili bahane, mazeret. i. yabancı, ecnebi. f. soğutmak, uzaklaştırmak. f. konmak, inmek. f. 1. aynı hizaya getirmek. 2. sıraya koymak. birinin saffına geçmek. i. 1. aynı hizaya getirme. 2. sıraya koyma. s. birbirine benzer: We´re alike in many ways. Birçok bakımdan birbirimize benziyoruz. z. 1. s. beslenmeye ait; besleyici.eşit bir şekilde: Treat them alike. Onlara eşit bir şekilde davran. 2. hem ..., hem ...: rich and poor anat. sindirim aygıtı. alike hem zenginler, hem fakirler. i. nafaka. s. sağ, canlı, hayatta, diri. i., kim. alkali. s. bütün, tüm; hepsi: All roses have thorns. Bütün güller dikenlidir. He hep böyle, her zaman. gün çalıştı. i. hepsi: All of us öteden beri; worked all day. Bütün went. Hepimiz gittik. Pour it all out. Hepsini dök. z. tamamıyla: He was all alone. Yapayalnızdı. dressed all in red tepeden tırnağa kırmızılar içinde.The score was six all, with two minutes remaining. Maçın bitimine iki dakika kala 6-6 berabereydiler.

all along all along the line all at once all at once all but all but all day all in a tumble all in one all manner of all night long all of a sudden all of a sudden all over All right! All right. all round All that glitters is not gold. All the best! all the better all the ins and outs of all the livelong night all the rest all the same all the same all the time all the way all the while all the year round all there all things considered all told all too soon All´s fair in love and war. Allah all-around allay allegation allege allegiance allegorical allegory all-embracing allergic allergy alleviate alley alliance allied alligator

1. boyunca. 2. k. dili baştan, başından beri. sıra boyunca. hep birden. birden, birdenbire. az daha; -den başka. 1. -den gayri hepsi, ... dışında hepsi: We have interviewed all but two of the candidates. Adayların ikisi dışında hepsiyle bütün gün. görüştük. 2. az kalsın, neredeyse: She was so angry that she all altüst, karmakarışık. but slapped me. O kadar kızdı ki beni neredeyse tokatlayacaktı. hem ... hem de ...: He´s the Minister of Defense and the Minister of Education all in one. Hem Savunma Bakanı, hem de her çeşit. Eğitim Bakanıdır. bütün gece, sabaha kadar. birdenbire, birden, ani olarak, aniden, ansızın. birdenbire, aniden, ansızın. tamamen; bitmiş; tekrar, baştan. k. dili Aferin!/Yaşa be!/Çok iyi!/Harika! k. dili Peki./Tamam.: All right, I´ll come. Peki, gelirim. bütünüyle, her şey göz önünde tutulursa. Parlayan her şey altın değildir./Görünüşe aldanmamalı. 1.(mektubun sonunda) En iyi dileklerimle! 2. Yolun açık olsun! daha iyi. 1. (bir konunun/işin) tüm ayrıntıları, (bir şeyin) girdisi çıktısı. 2. (bir yerin) her tarafı/yeri. hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir gece boyunca. kalanların hepsi. hepsi bir. bununla birlikte. her zaman, daima, hep. 1. başından sonuna kadar. 2. tamamen. belirli bir müddetin başından sonuna kadar: She wasn´t surprised because tüm yıl boyunca. she´d known it all the while. Baştan bildiği için şaşırmamıştı. k. dili aklı başında. her şey göz önüne alınırsa. yekûn olarak. pek erken, zamansız. Aşkta ve savaşta her şey mubahtır. i. Allah. s. her alanda başarılı; pek çok yeteneği olan: an all-around student dört dörtlük bir öğrenci. s.o.´s fears birinin endişelerini f. yatıştırmak, hafifletmek: allay yatıştırmak. i. iddia. f. iddia etmek. i. sadakat, bağlılık. s. alegorik. i. alegori. s. her şeyi saran. s. alerjik. i. alerji. f. azaltmak; hafifletmek; kısmen gidermek. i. dar sokak, ara yol. i. 1. pol. ittifak, anlaşma. 2. birleşme, müttefiklik. s. 1. müttefik, birleşik. 2. benzer. 3. with/to -e bağlı. 4. with/to ile beraber. i. amerika timsahı.

all-inclusive all-night all-nighter allocate allocation allot allotment allow allow for allowable allowance alloy all-purpose all-right all-round all-rounder allspice allude allure alluring allusion ally ally o.s. with/to alma mater almanac almighty almond almost alms alone along alongside aloof aloud alphabet alphabetic alphabetical alpine already alright also Alt key altar alter alterable alteration alternate alternate alternately alternating current

s. her şeyi kapsayan. s. 1. bütün gece süren (bir olay). 2. bütün gece açık olan (lokanta, dükkân v.b.). i., k. dili bütün gece süren bir olay. f. ayırmak, tahsis etmek. i. tahsisat. f. (--ted, --ting) ayırmak, tahsis etmek; (süre) vermek/tanımak. i. 1. ayırma, tahsis. 2. ayrılmış/tahsis edilmiş şey, pay. f. izin vermek, müsaade etmek. -i hesaba katmak. s. yapılması uygun görülen, yapılmasında sakınca olmayan, mubah. i. harçlık. i. alaşım. s. pek çok işe yarayan; çok kullanışlı. s., k. dili iyi, kafadar, kafa dengi. s., İng., bak. all-around. i., İng. her alanda başarılı kimse. i. yenibahar. f. to üstü kapalı bir şekilde -den bahsetmek, kastetmek; ima etmek, anıştırmak.albeni. i. cazibe, çekicilik, s. cazibeli, çekici, alımlı. i. anıştırma. i., pol. müttefik. ile birleşmek. bir kimsenin mezun olduğu okul, lise veya üniversite. i. almanak. s. her şeye gücü yeten. i. badem. z. 1. hemen hemen: This picture´s almost done. Bu resim hemen hemen bitti. 2. az kaldı, az kalsın, az daha, neredeyse: i. sadaka. He almost died. Az kaldı ölecekti. s. yalnız; kimsesiz. z. yalnız, yalnız başına, tek başına. edat boyunca: along the river ırmak boyunca. z. with ile beraber: He came along with us.bordasına; bordasında. edat 1. yanına; yanında. 2. den. Bizimle beraber geldi. s. soğuk, uzak duran. z. uzak, uzakta. z. yüksek sesle. i. alfabe, abece. s., bak. alphabetical. s. alfabetik, alfabe sırasına göre dizilmiş: The words are in alphabetical dağlara özgü. 2. ağaç sınırının üstündeki bölgeye s. 1. yüksek order. Kelimeler alfabe sırasına göre dizilmiş. özgü. z. 1. şimdiden, halen (Türkçede genellikle çevirisiz kalır.): You ´rek. dili, bak. All right., All right!, all-right, be all right. s., too late; he´s already gone. Geç kaldın; gitti. 2. Beklenenden daha erkeni göstermek için kullanılır: Has he z. bir de: You´ll need pliers. You´ll also need tape. Sana finished already? Bu kadar erken mi bitirdi? 3. daha önce: As I kerpeten lazım. Bir de bant. It was cold and it was also wet. bilg. ek karakter it, there´s no need for me to come. Daha önce ´ve already seentuşu. Hava soğuktu ve bir de yağmurluydu. gördüğüme göre gelmeme gerek yok. i. sunak. f. değiştirmek; değişmek. s. değiştirilebilir. i. 1. değiştirme; değişme. 2. değişiklik. s. 1. birbirini sırayla izleyen (şeyler). 2. bot. almaşık, alternatif. 3. 1. -i nöbetleşe/sırayla yapmak. yerinebirbirini sırayla izlemesini f. alternatif, başka. i. başkasının 2. -in geçebilen kimse, yedek. sağlamak; (with) birbirini sırayla izlemek/takip etmek: In her z. nöbetleşe; sıra ile. speech she alternates the stilted with the vulgar. Konuşmasında elek. almaşık akım. kitabi ve adi sözler birbirini izler. 3. between (iki durum) arasında gidip gelmek: He alternates between dissipation and mortification. Ya sefahat, ya riyazet içinde yaşıyor o. alternating current elek. dalgalı akım, alternatif akım.

alternation alternative alternator although altimeter altitude altogether alum aluminium aluminum alumna alumnus always always excepting am AM AM, am amalgam amalgamate amass amateur amaze amazement amazing ambassador ambassadress amber ambidextrous ambience ambiguity ambiguous ambition ambitious ambivalent amble ambulance ambush ameba ameliorate amelioration amen amenable amend amendment amends amenity America American American leopard amiable

i. 1. nöbetleşe/sırayla yapma. 2. birbirini sırayla izlemesini sağlama; birbirini sırayla izleme. no alternative. Başka çaremiz i. seçenek, alternatif, şık: We had kalmamıştı./Yapacak i., elek. alternatör. başka bir şey yoktu. s. diğer, başka. bağ. -diği halde, ise de, olmakla beraber: Although he´s old he ´saltimetre, yükseklikölçer. i. a good dancer. Yaşlı olduğu halde iyi dans eder. Although I tried hard it didn´t do much good. Çok gayret ettimse de pek i. yükseklik; irtifa; yükselti, rakım. işe yaramadı. Although the teacher was strict, the students z. tamamıyla, bütünüyle. were happy. Hoca sert olmakla beraber öğrenciler mutluydu. i. şap. i., İng., bak. aluminum. i. alüminyum. çoğ. a.lum.nae (ıl^m´ni) i. bir okul, lise veya üniversite mezunu kız. a.lum.ni (ıl^m´nay) i. bir okul, lise veya üniversite mezunu çoğ. erkek. z. daima, her zaman. her zaman olduğu gibi ... hariç: Everybody came on time always excepting Levent. Her zaman olduğu gibi Levent hariç f., bak. be. herkes vaktinde geldi. kıs. Artium Magister (hümaniter bilimlerde master derecesinin kısaltması). kıs. ante meridiem öğleden evvel (24.00-12.00 arasındaki saatler için kullanılır.): 2:30 i., kim. malgama, amalgam.A.M. saat 2.30. 12 A.M. saat 24.00. f. birleştirmek; with ile birleşmek. f. biriktirmek. i. amatör. f. hayrette bırakmak, hayrete düşürmek, şaşkına çevirmek. i. hayret. s. insanı şaşırtan, insanı hayrete düşüren, şaşırtıcı. i. büyükelçi. i. 1. sefire, (kadın) elçi. 2. sefire, elçi karısı. i. kehribar. s. iki elini aynı şekilde kullanabilen. i. atmosfer, hava, ambiyans. i. birden fazla anlama gelme; belirsizlik. s. birden fazla anlama gelebilen; ne olduğu belirsiz. i. 1. bir şeyi başarma/elde etme tutkusu. 2. (uzun zamandır güdülen) büyük amaç. s. 1. bir şeyi başarma/elde etme tutkusuyla yanıp tutuşan veya dolu. 2. büyük hisleri olan, ürünü olan, büyük. değişken. s. birbirine zıt bir amacın karışık hisleri olan; f. rahat rahat yürümek. i. cankurtaran, ambülans. i. pusuya düşürme. f. pusuya düşürmek. i., zool., bak. amoeba. f. iyileştirmek. i. iyileştirme. ünlem âmin. s. uysal, yumuşak başlı; ikna edilebilen. f. 1. düzeltmek. 2. (kuralı/tasarıyı) değiştirmek. i. 1. düzeltme, ıslah. 2. (kuralı/tasarıyı) değiştirme. i. i. hayatı kolaylaştıran şey, rahatlık: This hotel has all sorts of amenities. Bu otelde her tür konfor var. the amenities görgü i. Amerika. kuralları. i. Amerikalı. s. Amerikan; Amerika, Amerika´ya özgü. jaguar. s. cana yakın, sevimli.

amicable amid amidst amiss amity ammeter ammonia ammunition ammunition dump amnesia amnesty amoeba amoebic amok among amongst amoral amorous amorphous amortisation amortise amortization amortize amount ampere amperemeter amphetamine amphibian amphibious amphitheater amphitheatre ample amplification amplifier amplify amplitude amply amputate amputation amputee amuck amulet amuse amusement amusing an an accomplished fact an odd fish an off street an open question

s. arkadaşça, dostça. edat ortasına, ortasında, arasına, arasında. edat, bak. amid. z. i. arkadaşlık, dostluk. i. ampermetre, amperölçer. i. amonyak, nışadırruhu. i. cephane, mühimmat. ask. cephede geçici cephanelik. i. bellek yitimi, amnezi. i. genel af. i., zool. amip. s. 1. amipli, amipten ileri gelen. 2. amibe benzeyen; amibe ait. i. edat arasına, arasında, içinde. edat, bak. among. s. ahlakdışı. s. şehvetli; şehvet dolu. s. 1. şekilsiz, biçimsiz; sınırları belli olmayan. 2. kim., biyol. amorf. bak. amortization. i., İng., f., İng., bak. amortize. i. amortisman. f. amorti etmek. i. miktar. f. to 1. ile eşanlamlı olmak: It amounts to the same thing. Aynı kapıya çıkar. 2. toplamı (belirli bir miktar) olmak: It i., elek. amper. amounts to fifty dollars. Toplam elli dolar ediyor. i., bak. ammeter. i. amfetamin. i., zool. iki yaşayışlı hayvan. s. 1. zool. iki yaşayışlı, amfibi. 2. amfibi, yüzergezer. i. amfiteatr. i., İng., bak. amphitheater. s. 1. bol, bol bol yetecek kadar. 2. geniş. i. 1. daha uzun/ayrıntılı bir şekilde söyleme. 2. amplifikasyon, yükseltme. i. amplifikatör, yükselteç. f. 1. daha uzun/ayrıntılı bir şekilde söylemek. 2. (sesini) kuvvetlendirmek. i. 1. bolluk. 2. genişlik. z. bol bol yetecek kadar. f., tıb. (bir uzvu) kesmek. i., tıb. ampütasyon. i., tıb. bir uzvu kesilmiş kimse. i., bak. amok. i. muska, nazarlık, tılsım. f. eğlendirmek; oyalamak, güldürmek. i. eğlence. s. eğlendirici; oyalayıcı; güldürücü. s. (ünlülerden önce) bir. olmuş bitmiş bir şey. k. dili tuhaf bir adam. sapa bir sokak. çözülmemiş sorun.

an open question an open secret anachronism anaemia anaesthesia anaesthesiologist anaesthetic anaesthetist anaesthetize anal analgesia analgesic analogous analogue analogue computer analogy analyse analysis analytic analytical analyze anarchic anarchism anarchist anarchy anathema Anatolia Anatolian anatomical anatomy anc ancestor ancestral ancestry anchor anchor man anchor person anchor woman anchorage anchovy ancient ancient Greek ancillary and And how! and rightly so and so forth and so forth and so on and so on/forth

çözümlenmemiş sorun. herkesçe bilinen bir sır. i. anakronizm. i., İng., tıb., bak. anemia. i., İng., bak. anesthesia. i., İng., bak. anesthesiologist. i., s., İng., bak. anesthetic. i., İng., bak. anesthetist. f., İng., bak. anesthetize. s. anal. i. acı yitimi, analjezi. s., i. ağrı kesici, analjezik. s. benzer, paralel; benzeşen. i. benzer şey, benzeş. örneksel bilgisayar. i. benzerlik, paralellik; benzeşim. f., İng., bak. analyze. i. tahlil, çözümleme, analiz. s. tahlili, çözümsel, çözümlemeli, analitik. s., bak. analytic. f. tahlil etmek, çözümlemek, analiz etmek. s. anarşik. i. anarşizm. i. anarşist. i. anarşi. i. 1. aforoz, lanetleme. 2. aforoz edilmiş kimse. i. Anadolu. i. Anadolulu. s. 1. Anadolu, Anadolu´ya özgü. 2. Anadolulu. s. anatomik, anatomiyle ilgili. i. anatomi; gövde yapısı; gövdebilim. kıs. ancient. i. ata, cet. s. atalara ait, soysal. i. soy. i. demir, çapa, lenger. TV (erkek) sunucu. TV sunucu. TV (kadın) sunucu. i. demirleme yeri. i. ançüez. s. 1. antik. 2. çok eski, çok eski bir zamandan kalma. 3. k. dili yaşlı, ihtiyar. 1. Grekçe, Grek dili, eski Yunanca. 2. Grek, eski Yunanlı: the ancient Greeks Grekler. 3. Grek, eski Yunan, Greklere özgü. 4. s. yardımcı. Grekçe, eski Yunanca (yazı/söz). bağ. ve; ile: mice and men fareler ve insanlar. knife and fork bıçakla çatal. He looked and ran away. Baktı ve kaçtı. Hem de nasıl! ... ve haklıydı da, ... ve iyi de etti: He scolded him for his negligence, and rightly so. İhmalkârlığından dolayı onu azarladı falan, filan, vesaire, ve benzerleri. ve haklıydı da. vesaire, ve başkaları. filan, v.s., v.b. vesaire, ve benzerleri.

ve benzerleri: Orange trees, palms, and such should be kept and such under ve benzerleri. Kışın portakal ağaçları, palmiyeler ve k. dili glass in winter. and suchlike benzeri ağaçlar serada tutulmalı. ve tersine, ve aksine: The bigger the fish, the blander its taste, and vice versa and what have you/and what and vice versa. Balık büyüdükçe tadı yavanlaşır ve tersine. k. dili vesaire. not bir de, hem de, üstelik, ayrıca: She was wearing a pink cape and what´s more and, what´s more, she was carrying a pink poodle. Pembe bir s. fıkra tarzında. anecdotal pelerin giymişti ve kucağında da pembe bir kaniş taşıyordu. i. fıkra, hikâye, anekdot. anecdote i., tıb. kansızlık, anemi. anemia i. duyum yitimi, anestezi. anesthesia i. anestezi uzmanı. anesthesiologist i., s. anestezik. anesthetic i. narkozitör. anesthetist f. narkoz vermek, uyuşturmak. anesthetize z. 1. yeniden fakat değişik bir şekilde. 2. tekrar, bir daha, gene, anew yine, yeniden. i. melek. angel s. melek gibi. angelic i. öfke, hiddet. f. kızdırmak, öfkelendirmek. anger i., tıb. bir çeşit kalp hastalığı. angina i. 1. geom. açı. 2. (bir cisme ait) köşe. 3. k. dili bakış açısı, görüş angle açısı. f. 1. oltayla balık avlamak. 2. for (bir şeyi) kurnazlıkla elde angle etmeye çalışmak. köşebent demiri. angle iron i. oltayla balık tutan kimse. angler i., zool. solucan. angleworm s., i. Anglikan. Anglican i. oltayla balık avlama. angling s., i. Anglosakson. Anglo-Saxon i. Angola. Angola s. 1. Angola, Angola´ya özgü. 2. Angolalı. i. Angolalı. Angolan i. 1. angora, angora yün; tiftik. 2. ankarakedisi. 3. ankarakeçisi. angora 4. öfkeli, hiddetli, kızgın; gücenik, dargın. s. ankaratavşanı. angry i. ıstırap, acı, keder. anguish s. acı dolu, kederli. anguished s. 1. köşeli. 2. mat., fiz. açısal. 3. kemikli, kemikleri belirgin. angular i. hayvan. s. hayvani; hayvansal; hayvanca. animal hayvan besleme. animal breeding vücut sıcaklığı. animal heat hayvancılık. animal husbandry hayvanlar âlemi. animal kingdom hayvansever. animal lover çekicilik. animal magnetism canlılık, coşku. animal spirits f. hayat vermek, canlandırmak. animate s. canlı; neşeli. animated çizgi film. animated cartoon i. 1. canlılık. 2. canlandırma. animation i. canlıcılık, animizm. animism s. canlıcılıkla ilgili, canlıcı, animist. animistic i. düşmanlık, husumet, kin. animosity i., bot. anason. anise i. anason, anason tohumu. aniseed

ankle anklet annals annex annex annexation annihilate annihilation anniversary annotate announce announcement announcer annoy annoyance annoying annual annually annuity annul annulment anode anodyne anoint anomalous anomaly anonymity anonymous anorak another answer answer back answer for answer in the affirmative answer the door answer the telephone answering machine ant antagonise antagonism antagonist antagonize Antarctic Antarctica antecedent antecedents antelope antenna antennae anterior

i. ayak bileği. i. 1. halhal. 2. kısa çorap, şoset. i. 1. tarihi olaylar. 2. kronik, vakayiname. i. ek bina, müştemilat. f. ilhak etmek, katmak, eklemek. i. ilhak, katma. f. yok etmek, imha etmek. i. yok etme, imha. i. yıldönümü. f. (bir metne) notlar eklemek. f. bildirmek, ilan etmek. i. bildiri, ilan. i. spiker. f. taciz etmek, sıkıntı vermek; kızdırmak, sinirine dokunmak, sinirlendirmek. baş belası, bela, sıkıntı veren şey/kimse. i. 1. kızgınlık. 2. s. sıkıntı veren; sinir bozucu, sinir. i. 1. yıllık, yılın olaylarını anlatan kitap. 2. bot. bir yıllık ömrü olan bitki. s. 1. yıllık, z. her yıl; yılda bir. bir yıl için. 2. yılda bir yapılan; her yıl yapılan; yıllık. i. belirli bir süre için her yıl ödenen ve emek karşılığı olmayan maaş. --ling) (yasa, yargı, sözleşme v.b.´ni) bozmak, f. (--led, feshetmek. i. (yasa, yargı, sözleşme v.b.´ni) bozma, feshetme, fesih. i. anot, artı uç. i., s. ağrı kesici; yatıştırıcı. f. (kutsamak için) (başına) yağ sürmek, meshetmek. s. 1. alışılmışın dışında, beklenene ters düşen, tuhaf, uygunsuz; çelişkili. 2. kuraldışı. i. anomali. i. gerçek ismini saklama: The writer used a pen name to preserve his anonymity. Yazar gerçek ismini saklamak için s. isimsiz, anonim, imzasız. takma ad kullandı. i., İng. anorak. s. 1. bir (şey) daha: another match bir kibrit daha. 2. başka, başka bir: another time f. 1. cevap vermek, ikinci bir: This is i. cevap, yanıt; karşılık. başka sefer. 3. bir, cevaplamak, going to be another vermek. 2. to -e uymak: Çernobil olacak.not yanıtlamak; karşılık Chernobyl. Bu ikinci bir This man does küstahça cevap vermek. zam. 1. to the description of another! Bir tane daha sanığın answer bir tane daha: Take the suspect. Bu adam al! 2. bir 1. hakkında teminat can´t sign for another. üstlenmek: I´ll başkası, başkası: Youvermek; sorumluluğunuBaşkasının yerine eşkâline uymuyor. answer for his vermek. imza atamazsın. olumlu cevap safety. Güvenliğini üstüme alıyorum. 2. hesabını vermek: You´ll have to answer for this. Bunun hesabını kapıya bakmak: Who´ll answer the door? Kapıya kim bakacak? vereceksin. telefona bakmak: The telephone´s ringing; will you answer it? Telefon çalıyor, bakar mısın? telesekreter. i. karınca. f., İng., bak. antagonize. i. husumet, kin, düşmanlık. i. hasım, muhalif. f. 1. kızdırmak. 2. düşman etmek. s. Antarktik. i. Antarktika. s. (to) -den önce olan, -den önceki. i., çoğ. atalar. i., zool. antilop. i. 1. anten. 2. çoğ. (änten´i) duyarga, anten. s. ön, öndeki; önceki.

anteroom anthem anthology anthropological anthropologist anthropology anti antiantiaircraft antiballistic antiballistic missile antibiotic anticipate anticipation anticlockwise anticorrosive antics antidepressant antidote antifreeze antihistamine antiknock antimissile antipathy antiperspirant Antipodes antiquated antique antique dealer antique shop antiquity antiseptic antisocial antithesis antithetical antithetically antlers antonym anus anvil anxiety anxious any any longer any more any old thing anybody anyhow anyone anyplace

i. bekleme odası. i. ilahi. i. antoloji, seçki. s. antropolojik, insanbilimsel. i. antropolog, insanbilimci. i. antropoloji, insanbilim. edat, k. dili -e karşı, -in aleyhinde. önek karşı, anti-. s. uçaksavar. s. füzesavar. i., s. antibiyotik. f. 1. önceden tahmin edip ona göre davranmak; -den önce davranmak. 2. k. dili beklemek, gerçekleşeceğini tahmin i. 1. önceden tahmin edip ona göre davranma; -den önce etmek/kestirmek. şeyin olabileceğini) önceden tahmin etme. 3. davranma. bak. counterclockwise. s., z., İng., 2. (bir k. dili dört gözle bekleme. i., s. antikorosif. i. maskaralıklar; tuhaf davranışlar. i., s. antidepresan. i., tıb. antidot, panzehir; çare. i. antifriz. i. antihistamin. s. detonasyon kesici (madde). s., i. roketsavar. i. antipati. s., i. ter kesici. i. s. çağdışı, köhne. s. 1. antik, ilk çağlardan kalma. 2. antika. i. antika. antikacı. antika dükkânı, antikacı. i. 1. antikite, antik çağlar, ilk çağlar. 2. antikite, antik çağlardan kalma bir şey. s., i. antiseptik. s. 1. ruhb. antisosyal. 2. insanlardan kaçan. çoğ. an.tith.e.ses (äntîth´ısiz) i. 1. antitez, karşı tez. 2. bir şeyin tam karşıtı. s. karşıt olan. z. karşıt olarak. i. geyiğin çatallı boynuzları. i. karşıt anlamlı sözcük. i. anüs, makat. i. örs. i. endişe, kaygı, tasa. s. endişeli, kaygılı, tasalı. s. 1. hiç: Do you have any candles? Sende hiç mum var mı? No, Idaha fazla, daha:Hayır, bendeany yok. He Daha fazla kalamam. don´t have any. I can´t stay hiç longer. did it without any help. Hiç yardım olmadan yaptı. 2. herhangi bir: Ask any 1. artık: Belma doesn´t live here any more. Artık Belma burada pedestrian. Herhangi bir yayaya sor. oturmuyor. 2. daha fazla: Don´t give me any more! Bana daha ne olursa olsun, herhangi bir şey. fazla verme! i., zam. 1. kimse: Is anybody at home? Kimse var mı? I couldn´t find anybody. Hiç kimseyi ona rağmen, 2. herhangi birde: I did it z. 1. her neyse, neyse. 2. bulamadım. gene de, yine kimse. anyhow. bak. anybody. i., zam., Ona rağmen yaptım. z., bak. anywhere.

anything anyway anywhere AP Ap apace apart apart from apartment apartment house apathetic apathy ape aperture apex aphrodisiac apiece aplomb apocryphal apogee apologetic apologetically apologise apologize apology apoplexy apostasy apostate apostatise apostatize apostle apostrophe apothecaries´/troy pound appal appall appalling apparatus apparel apparent apparently apparition appeal appealing appear appear in concert appear out of thin air appearance appease appeasement append

zam., i. 1. bir şey: Do you want anything? Bir şey istiyor musun? I don´t want anything. Hiçbir şey istemem. 2. herhangi bir şey: z. 1. zaten. 2. her neyse, neyse. Anything´ll do. Herhangi bir şey olur. z. 1. bir yer: He never goes anywhere. Hiçbir yere gitmez. Do you Associated Press. stay? Kalacak bir yere ihtiyacın var mı? I kıs. need anywhere to couldn´t find it anywhere. Bir yerde bulamadım. 2. herhangi bir kıs. April, Apostle. yer: Sit anywhere. Nerede istersen otur. z. çabuk, hızla, süratle: The project is proceeding apace. Proje çabuk ilerliyor. z. 1. ayrı, bir tarafa, bir yana, bir tarafta: He stood apart (from thesayılmazsa, sarfınazar edilirse, bir yana: He´s a good ayrı: 1. others). Diğerlerinden ayrı duruyordu. 2. birbirinden man, The two houses are three miles apart. İki ev birbirinden üç mil2. apart from his drinking. İçki içmesini saymazsak iyi bir adam. i. apartman dairesi. uzakta. -den başka, -den gayrı: I know nothing apart from that. Ondan apartman. başka bir şey bilmem. s. ilgisiz, kayıtsız, lakayt. i. ilgisizlik, kayıtsızlık, lakaytlık. i. maymun. f. taklit etmek, öykünmek. i. delik, aralık, açıklık. çoğ. --es (ey´peksız)/a.pi.ces (ey´pısiz) i. doruk, zirve. i., s. afrodizyak. z. parça başına, her biri, her birine: The books are ten dollars apiece. Kitaplar onar dolara satılıyor./Kitapların her biri on dolar. i. kendine güvenme, özgüven, soğukkanlılık. s. 1. doğruluğu kabul edilmeyen. 2. sahte, uydurma, sonradan uydurulmuş. i. 1. doruk, zirve. 2. gökb. yeröte. s. özür dileyen. z. özür dileyerek. f., İng., bak. apologize. f. özür dilemek: I apologized to him for being late. Geciktiğim için ondan özür i. özür dileme. diledim. i., tıb. apopleksi. i. (dininden/prensiplerinden/inançlarından) dönme. i. (dininden/prensiplerinden/inançlarından) dönen kimse. f., İng., bak. apostatize. f. (dininden/prensiplerinden/inançlarından) dönmek. i. 1. Hz. İsa´nın on iki havarisinden biri. 2. bir hareketin lideri, önder. işareti. i. kesme (12 ounces) 373 gram. f., İng., bak. appall. f. dehşete düşürmek, şoke etmek. s. 1. korkunç, dehşet verici. 2. k. dili çok kötü, berbat. i. 1. aygıt, cihaz. 2. (belli bir amaç için kullanılan) aygıtlar/makineler. i. giysiler, elbiseler. s. 1. açık, belli, aşikâr. 2. görünürdeki, göze çarpan. z. görünüşe göre, görünüşe bakılırsa. i. hayalet. i. 1. çağrı. 2. çekicilik, cazibe. 3. huk. temyiz: the right of appeal temyiz hakkı. 4. başvurma,2. sevimli, sempatik. 3.f. 1. to -e s. 1. çekici, cazip, albenili. müracaatta bulunma. yalvaran çekici gelmek; (bir duyguya/eğilime) hitap etmek. 2. huk. (bakış). f. 1. gözükmek, görünmek. 2. belirmek, meydana çıkmak. 3. (kararı) temyiz etmek, daha yüksek bir mahkemeye götürmek. (gazete,vermek. konser dergi v.b.´nde) çıkmak. 4. in (oyunda/filmde) oynamak; 3. to -e çağrıda bulunmak. 4. to -e başvurmak. on (televizyon/radyo programına) çıkmak. 5. hazır bulunmak. k. dili birdenbire ortaya çıkmak, birdenbire peyda olmak, peydahlanıvermek, peydahlayıvermek. i. 1. görünme, gözükme. 2. görünüş, görünüm, dış görünüş. 3. meydana çıkma. 2. (açlığı) bastırmak. 3. pol. taviz vermek, ödün f. 1. yatıştırmak. vermek. i. 1. yatıştırma. 2. (açlığı) bastırma. 3. pol. taviz verme, ödün verme. etmek, eklemek; iliştirmek. f. ilave

appendage appendectomy appendicitis appendix appertain appetite appetizer appetizing applaud applause apple apple polisher applesauce appliance applicability applicable applicant application application form applied applied linguistics applied sciences apply apply a match to apply an embargo apply o.s. to apply sanctions appoint appointee appointment apportion apportionment appraisal appraise appraiser appreciable appreciate appreciation appreciative appreciatory apprehend apprehension apprehensive apprentice apprenticeship apprise approach approbation appropriate appropriate

i. eklenti; uzantı. i., tıb. apandis çıkarımı. i. apandisit. i. 1. ilave, ek. 2. anat. apandis. f. ait olmak, bağlı olmak. i. 1. iştah. 2. istek, arzu, şehvet. i. meze; çerez. s. iştah açıcı; lezzetli. f. alkışlamak. i. alkış. i. elma. k. dili dalkavuk. be in apple-pie order k. dili (bir yer) çok düzenli olmak, (her şey) yerli yerinde olmak. i. elma püresi. i. aygıt, cihaz. i. (to) (-e) uygulanabilme. s. (to) (-e) uygulanabilir. i. başvuran kimse, aday. i. 1. müracaat, başvurma, başvuru. 2. müracaat formu. 3. uygulama. formu. müracaat s. uygulamalı, tatbiki. uygulamalı dilbilim. uygulamalı bilimler. f. 1. to/for -e başvurmak, -e müracaat etmek: Apply to the head physician´s office. Baştabipliğe başvurun. 2. uygulamak, tatbik -i kibritle tutuşturmak. etmek: You can´t apply that rule in this situation. Bu durumda o ambargo koymak. kuralı uygulayamazsın. 3. to -i içermek, -i kapsamak, -i kendini (bir işe) vermek; bütün dikkatini (bir seni çevirmek. 4. ilgilendirmek: This doesn´t apply to you. Bu işe) içermiyor. (merhem v.b.´ni) bulunmak. pol. yaptırımlarda sürmek; (boya v.b.´ni) vurmak. 5. (bazı aletleri/aygıtları) kullanmak: Apply 2. (tarih, gün v.b.´ni) f. 1. (to) (-e) atamak, tayin etmek. the brakes gently. Frene yavaşça bas. tayin etmek, saptamak, tespit etmek. kararlaştırmak, i. atanan kimse. i. 1. atama, tayin. 2. atanılan görev/makam. 3. randevu. f. bölüştürmek, paylaştırmak. i. 1. bölüp dağıtma, bölüştürme. 2. pay. i. değer biçme, kıymet takdir etme. f. değer biçmek, kıymet takdir etmek. i. değer biçen kimse. s. farkedilebilecek derecede; oldukça çok. f. 1. takdir etmek, beğenmek. 2. takdir etmek, (bir şeyin değerini/önemini/gerekliliğini) anlamak. 3. (bir2. (bir şeyin i. 1. takdir, değerbilirlik, kadirşinaslık; şükran. şeyin değeri) artmak. değerini/önemini/gerekliliğini) anlama. 3. (bir şeyin değeri) s. değerbilir, kadirşinas, takdirkâr; minnettar. artma. s. takdir eden. f. 1. yakalamak; tutuklamak. 2. anlamak, kavramak. i. 1. korku, endişe; kuruntu, evham. 2. yakalama; tutuklama. 3. anlayış, kavrayış. s. endişeli, evhamlı. i. çırak; stajyer. i. çıraklık; staj. f. haberdar etmek. f. yaklaşmak, yanaşmak. i. 1. yaklaşma, yanaşma. 2. yaklaşım tarzı: We need to change our approach to this problem. Bu i. beğenme, uygun bulma, tasvip. soruna yaklaşım tarzımızı değiştirmemiz gerek. 3. yol, giriş. f. 1. ayırmak, tahsis etmek. 2. kendine mal etmek. s. uygun, yerinde.

appropriately appropriation approval approve approximate approximate approximately approximation apricot April April fool apron apropos apt aptitude aptitude test aptness aquamarine aquarium Aquarius aquatic aquatic sports aqueduct aquiline aquiline nose Arab Arabia Arabian Arabic Arabic numerals arable arbiter arbitrary arbitrate arbitration arbitrator arbor arboretum arbour arc arc lamp arcade arch arch arch arch one´s eyebrows archaeological archaeologist archaeology archaic

z. uygun bir şekilde. i. 1. ödenek, tahsisat. 2. ayırma, tahsis etme. 3. kendine mal etme. i. onaylama, tasvip. f. uygun bulmak, onaylamak, tasvip etmek. s. yaklaşık, takribi. f. 1. tahmin etmek, yaklaşık olarak değerlendirmek. 2. -e yakın olmak: The actual measurements of this room closely z. aşağı yukarı, yaklaşık olarak. approximate (to) my estimates. Bu odanın gerçek ölçüleri i. 1. tahmin. 2. -e yakın olma. 3. -e yakın bir şey. tahminlerime çok yakın. i. kayısı. i. nisan. nisanbalığı, bir nisan şakası. i. önlük (giysi). s. uygun, yerinde. edat ile ilgili, -e ait, hakkında. s. 1. Muhtemel bir durumu belirtmek için kullanılır: He´s apt to be late. Sıkkabiliyet. i. yetenek, sık geç kalır. That pile of books is apt to fall. O kitap yığını devrilir. 2. akıllı ve çabuk kavrayan, zeki: an apt student istidat testi. akıllı ve çabuk kavrayan bir öğrenci. i. 1. uygunluk. 2. to -e eğilimli olma. i. mavimsi yeşil. i. akvaryum. i., astrol. Kova burcu. s. suda yaşar, sucul: aquatic plants sucul bitkiler. su sporları. i. sukemeri. s. 1. kartal gibi. 2. kartal gagası gibi kıvrık. gaga burun. i. 1. Arap. 2. Arap atı. i. Arabistan. i. 1. Arap. 2. Arap atı. s. Arap. i. Arapça. s. 1. Arap. 2. Arapça. Arap rakamları. s. sürülüp ekilebilir, işlenebilir (toprak). i. hakem, arabulucu. s. keyfi, kanun yerine birinin kararına bağlı olan. f. 1. (iki taraf arasında) hakemlik yapmak, arabuluculuk yapmak. 2. (bir meseleyi) tarafsız birinin kararına bağlayarak i. arabulucu kararıyla halletme. halletmek. i. hakem, arabulucu. i. çardak. i. arboretum. i., İng., bak. arbor. i. 1. kavis, yay. 2. elek. ark. 3. mat. yay, ark. f. kavis çizmek, yay lambası. ark çizmek. i. 1. arkat, sırakemerler. 2. atari salonu. kıs. archaic, archaism, architect, architecture. i. 1. kemer, tak. 2. ayak kemeri. f. 1. over/above üzerinde kemer oluşturmak; üzerinde kemer gibi uzanmak. 2. (havada) s. şeytanca. kavis çizmek, yay çizmek; kavis çizdirmek, yay çizdirmek. 3. kaşlarını kaldırmak. (hayvan) (sırtını) kabartmak. s. arkeolojik. i. arkeolog. i. arkeoloji. s. arkaik.

archaism archangel archbishop archbishopric archdeacon archdeaconry archduchess archduke archenemy archeological archeologist archeology archer archery archetype archfiend archipelago architect architectural architecture archives archivist archway Arctic arctic ardent ardor ardour arduous are Are you serious? area aren`t arena Argentina Argentine Argentinean Argentinian argue argue against argue for argue s.o. into s.t. argue s.o. out of s.t. argument aria arid aridity Aries arise arisen

i. arkaizm. i., Hrist. başmelek. i. başpiskopos. i. başpiskoposun makamı/idaresi altındaki bölge. i. başdiyakoz. i. başdiyakozun makamı/idaresi altındaki bölge. i. arşidüşes. i. arşidük. i. 1. baş düşman. 2. şeytan. s., bak. archaeological. i., bak. archaeologist. i., bak. archaeology. i. okçu. i. okçuluk. i. ilk örnek, arketip. i. şeytan. i. 1. takımada. 2. içinde çok ada olan deniz. i. mimar. s. mimari, mimarlığa ait. i. mimarlık, mimari. i. arşiv. i. arşivci. i. 1. kemerli giriş/kapı. 2. kemerli geçit. s. Arktik. i. s. çok soğuk, buz gibi. s. gayretli, şevkli, ateşli. i. gayret, şevk, ateş. i., İng., bak. ardor. s. güç, çetin. f., bak. be. Ciddi misin? i. 1. alan, saha; bölge, mıntıka; civar, yöre: We will use that meadow as kıs. are not. a parking area. O çayırı park alanı olarak kullanacağız. There are a number of mountainous areas in i. arena. Turkey. Türkiye´de birkaç dağlık bölge var. The area around i. Arjantin. of ancient ruins. İzmir´in civarı eski harabelerle dolu. İzmir is full 2.Arjantinli. s. 1. Arjantin, Arjantin´e özgü. 2. Arjantinli. i. yüzölçümü, alan. i. Arjantinli. s. 1. Arjantin, Arjantin´e özgü. 2. Arjantinli. i., s., bak. Argentinean. f. 1. tartışmak, münakaşa etmek. 2. kavga etmek; çekişmek; atışmak. 3.konuşmak; aleyhinde olmak. aleyhinde that -i savunmak, -i iddia etmek. 4. -e belirti olmak, -e alamet olmak. lehinde konuşmak; lehinde olmak. tartışarak birini bir şey yapmaya ikna etmek. tartışarak birini bir şeyden vazgeçirmek. i. 1. tartışma, münakaşa. 2. kavga, çekişme, atışma, ağız dalaşı. 3. müz.iddia. i., sav, arya. s. 1. kuru (iklim/hava). 2. kurak (toprak). i. 1. (iklim/hava için) kuruluk. 2. (toprakta) kuraklık. i., astrol. Koç burcu. f. (a.rose, --n) (from) (-den) meydana gelmek, çıkmak. f., bak. arise.

aristocracy aristocrat aristocratic arithmetic ark arm arm in arm arm of the law arm of the sea arm´s length arm´s reach armada armament armature armchair armed armed forces armed forces Armenia Armenian armful armhole armistice armor armored armpit arms arms control arms race army army of occupation aroma aromatic arose around around arouse arr arraign arraignment arrange arrange flowers arrange for arrangement array arrears arrest arrest s.o.´s attention arrival arrive

i. aristokrasi. i. aristokrat, asilzade. s. aristokratik. i. aritmetik. i. sandık, kutu. i. 1. kol. 2. kol, dal, bölüm, kısım. f. silahlandırmak; silahlanmak. kol kola. güvenlik kuvvetleri. körfez. kol boyu. elin yetişeceği mesafe. i. donanma. i. 1. silahlar. 2. silahlanma; silahlandırma. 3. (bir ülkede toplam) askeri güç. i., elek. armatür; endüvi; rotor, döneç. i. koltuk (mobilya). s. silahlı. silahlı kuvvetler. silahlı kuvvetler. i. Ermenistan. i., s. 1. Ermeni. 2. Ermenice. s. kucak dolusu: an armful of oranges kucak dolusu portakal. i., terz. kolevi. i. ateşkes. i. zırh. s. zırhlı. i. koltuk altı. i. silahlar. silahlanma kontrolü. silahlanma yarışı. i. kara ordusu, ordu. işgal ordusu. i. (kuvvetli ve hoş) koku; aroma. s. 1. kuvvetli ve hoş (koku); kuvvetli ve hoş kokusu olan; aromalı. 2. kim. aromatik. i., kim. aromatik bileşik. f., bak. arise. z. 1. etrafına: He looked around. Etrafına baktı. 2. aşağı yukarı, yaklaşık; sularında: around 6 o´clock saat altı sularında. edat 1. etrafında: around the table masanın etrafında. 2. civarında, etrafında: somewhere around Naples Napoli civarında f. uyandırmak. bir yerde. 3. orada burada: I roamed around the city. Şehri kıs. arranged, arrival, arrived. dolaştım. f. 1. huk. (sanığı) mahkemeye çağırmak. 2. suçlamak. i. 1. huk. (sanığı) mahkemeye çağırma. 2. suçlama. f. 1. (eşyayı) (belirli bir şekilde) yerleştirmek: Elif´s going to arrange the furniture in this room. Bu odanın mobilyalarını Elif çiçek aranjmanı yapmak. yerleştirecek. 2. (toplantı) düzenlemek, tertiplemek, tertip ayarlamak: I´ll arrange for a taxi. Bir taksi ayarlarım. etmek: Who arranged this farewell dinner? Bu veda yemeğini i. 1. tertipledi? 3.2. yerleştirme. 3. düzen, tertip. 4. anlaşma. 5. kim düzenleme. (bir müzik parçasının) aranjmanını yapmak. müz. aranjman. 6. (çiçek için) aranjman. i. 1. sıralanış, düzen. 2. giyiniş. f. 1. (askeri birlikleri) sıralamak. 2. çoğ. vaktinde ödenmemiş borçlar. i., giymek; giydirmek. i. tutuklama, tevkif. f. 1. tutuklamak, tevkif etmek. 2. durdurmak. birinin dikkatini çekmek. i. varış; geliş. new arrival yeni gelen. f. varmak; gelmek: When will we arrive? Ne zaman varacağız? Has the mail arrived? Posta geldi mi?

arrive at a decision arrogance arrogant arrogate arrow arrowhead arse arsenal arsenic arson arsonist art arterial arteriosclerosis artery artesian well artful arthritis artichoke article articulate articulate articulated lorry articulation artifact artifice artificial artificial fertilizer artificial flower artificial insemination artificial kidney artificial light artificial lighting artificial person artificial respiration artificial sweetener artillery artilleryman artisan artist artistic artistry artless artlessly artlessness arty as as ... as all get-out as ... as ever as ... so ...

karara varmak. i. küstahça bir kibir. s. küstah ve kibirli. f. (haksız yere) benimsemek. i. ok. i. ok başı, temren. i., kaba 1. kıç, makat. 2. büzük, anüs. i. arsenal; cephanelik, mühimmat deposu; silahhane. i. arsenik. i. kundakçılık. i. kundakçı. i. sanat. s., anat. atardamara ait. i., tıb. arteriyoskleroz, damar sertliği. i. 1. anat. atardamar, arter. 2. arter, anayol. artezyen kuyusu. s. kurnaz. i., tıb. artrit, mafsal iltihabı. i. enginar. i. 1. makale, yazı. 2. huk. (bir anlaşmada bulunan) madde. 3. eşya: various articles ofbir şekilde ifadegiyim eşyası.açık (ifade); s. 1. düşüncelerini açık clothing çeşitli edebilen. 2. 4. dilb. tanımlık (a, an, the). eklemli; boğumlu, oynaklı. net (telaffuz). 3. anat. f. açık bir şekilde ifade/telaffuz etmek. İng. TIR kamyonu, TIR. i. 1. açık bir şekilde dile getirme. 2. net telaffuz. 3. dilb. boğumlanma.yapılan şey, özellikle ilk insanların meydana i. insan eliyle 4. anat. eklem; boğum, oynak. getirdiği sanat eseri. i. 1. hile, oyun. 2. beceri, hüner, ustalık. s. yapay, yapma, suni, sahte. suni/yapay gübre. yapma çiçek. suni/yapay dölleme. suni/yapay böbrek. yapay ışık. yapay aydınlatma. huk. tüzel kişi. suni solunum/teneffüs, yapay solunum. yapay tatlandırıcı. i. 1. toplar, (top gibi) ağır silahlar. 2. topçu sınıfı. çoğ. ar.til.ler.y.men (artîl´ırimîn) i. topçu. i. zanaatçı. i. sanatçı, sanatkâr. s. 1. sanatkârane, sanatlı. 2. sanatçı ruhuna sahip, sanatsal yönü olan: She is also artistic. Onun sanat yönü de var. i. sanatçılık. s. 1. hilesiz, saf, açıksözlü. 2. sanatsız, kaba; beceriksizce yapılmış. z. hilesiz bir şekilde, saflıkla. i. hilesizlik, saflık. s. sanatkârane. bağ. 1. -irken; -dikçe: I nabbed him as he was going out the door. Kapıdan çıkarken He was driving astaking life more k. dili son derece, çok: yakaladım. He´s fast as all get-out. seriously as hızla sürüyordu. She is as smart as all get-out. Zehir bir ciddiye Arabayı son he gets older. Yaşlandıkça hayatı dahahızlı. her zamanki gibi: as fast as ever her zamanki gibi alıyor. 2. -diği için; -diğine göre: As he didn´t bring the money, gibi bir zekâsı var. 1. -dikçe get the book. Parayı shorter so his excitement he didn´t ...: As the time grew getirmediği için kitabı alamadı. mounted. Zaman reply to your invitation 2. ne kadar ... o As he didn´t evenazaldıkça heyecanı arttı.he´s probably not kadar ...: As she loves cats, cevap bile birds. O ne kadar kedi going to come. Davetine bir so he loves yollamadığına göre severse o da aynı şekilde kuş sever. As she kullanılır: He´s not herhalde gelmeyecek. 3. Karşılaştırmalarda is beautiful so also is smart as she. Güzel olduğu kadar akıllıdır da. 3. nasıl ... asshe intelligent.Onun kadar akıllı değil. I want a box as big as

as a general rule as a matter of course as a matter of course as a matter of fact as affairs stand as black as pitch as bold as brass as easy as pie as far as as far as he is concerned As far as I can see .... as far as in me lies as far as it goes as far as s.o. is concerned as far as that goes as fit as a fiddle as for as for me as for the rest as from as good as as good as gold as if as if as is as it were as like as two peas as long as as luck would have it as meek as a lamb as much again as much as one can as nearly as I can tell as one man as plain as the nose on your face as quick as a wink as regards as regards/to as safe as houses as soon as as soon as possible as such as the crow flies as though as usual as well as well as as yet as yet as you please

genellikle. gayet tabii olarak. doğal olarak. aslında. şimdiki halde. simsiyah, zift gibi. k. dili büyük bir küstahlıkla. çok kolay. kadarıyla, -e göre: as far as I can see gördüğüm kadarıyla. as far kalırsa, ona sorarsan. onaas I´m concerned bana göre. Bana kalırsa .... elimden geldiği kadar, tüm gücümle. take s.t. lying down bir şeyi alttan almak; bir şeyinpropose kalmak. as far as it goes; but aslında, esasen: What you altında is good, it overlooks someas far as I´m concerned. Bana göre iyi. -e göre: It´s fine important details. Önerin aslında iyi, ama bazı önemli ayrıntıları içermiyor. k. dili 1. o zaman; o durumda, o halde. 2. ayrıca. 3. zaten, aslında. sağlığı yerinde. turp gibi, ise: As for me, I´m not going. Bense gitmiyorum. bana gelince. geri kalanına gelince. -den itibaren, -den başlayarak: as from that date o tarihten itibaren. as from nowas good as finished. Bitirmiş gibiyiz. It´s as gibi (olmak): We´ve bundan böyle. good as new. Yeni gibi oldu. 2. çok terbiyeli. 1. çok sağlam, çok güvenilir. -miş gibi, -cesine, -e (benzemek): He looks as if he´s asleep. Sanki uyuyormuş gibi duruyor. He was smiling as if he´d güya, sözde, sanki, gibi. received some good news. İyi bir haber almışçasına tic. şimdiki haliyle, olduğu gibi. gülümsüyordu. He looks as if he´s working hard. Çok çalışıyora sanki, güya, âdeta. benziyor. tıpkı birbirine benzer, bir elmanın iki yarısı. 1. -diği sürece: You won´t get so much as a penny from me as long as I live. Yaşadığım sürece benden bir kuruş bile şansıma. alamayacaksın. 2. şartıyla: You can have it as long as you return kuzu gibi, uysal. it by this evening. Bu akşama kadar iade etmek şartıyla onu bir misli daha. alabilirsin. elinden geldiği kadar, gücü yettiği kadar, yapabildiği kadar: I´ll help as much as bildiğim kadarıyla. yaklaşık olarak, I can. Elimden geldiği kadar yardım edeceğim. hep birlikte. besbelli, apaçık. k. dili bir lahzada, göz açıp kapayıncaya kadar; bir çırpıda. ile ilgili olarak, konusunda, hakkında, -e gelince. -e gelince: as to him ona gelince. İng., k. dili çok emniyetli. -er -mez: I´ll call you as soon as I reach Istanbul. İstanbul´a varır varmaz sana telefon edeceğim. en kısa zamanda; bir an önce. 1. öyle/şöyle/böyle: He´s a teacher and is known as such. O öğretmendir ve herkes onu öyle tanıyor. 2. aslında: It´s not a k. dili dosdoğru gidecek olursak. medicine as such. Aslında ilaç değil. sanki, ... gibi, -cesine: We behaved as though we´d known each other for years. Yıllardır tanışırmış gibi davrandık. It was as her zamanki gibi. though he´d never seen me before. Sanki daha önce beni hiç 1. de, da, dahi: I´m going as well. Ben de gidiyorum. 2. ayrıca. görmemişti. It´s as though we´re in a jungle. Sanki cengeldeyiz. 1. ... kadar iyi: He writes well, but not as well as Eşref. İyi yazıyor, ama Eşref kadar iyi değil. 2. hem ... hem de ...: He gave şimdiye kadar, henüz. me money as well as advice. Bana hem para verdi, hem de daha, henüz. öğüt. nasıl isterseniz.

as/so long as asbestos ascend ascendancy ascendant ascendent ascension ascent ascertain ascetic asceticism ASCII ascorbic ascorbic acid ascribe aseptic ash ash ash can Ash Wednesday ashamed ashen ashore ashtray Asia Asia Minor Asian Asiatic aside aside from ask ask a favor of ask for it ask for trouble ask/say the blessing askance askew asleep asparagus asparagus spear aspect asphalt asphyxiate aspirant aspiration aspire aspirin ass assail assailant

1. sürece, -dikçe. 2. -mek şartıyla, -mek koşuluyla. i. 1. asbest. 2. amyant. f. 1. çıkmak, yukarı çıkmak. 2. (hükümdar) (tahta) çıkmak. i. hüküm, nüfuz, itibar, üstünlük. s. 1. yükselen. 2. üstün, hâkim. 3. ufukta görünmeye başlayan. i. i., bak. ascendant. s., i. yükselme. i. 1. çıkış; tırmanış. 2. yükseliş. 3. yokuş, bayır. f. (araştırma yoluyla) tespit etmek, belirlemek, saptamak. i. nefsinin isteklerini kırarak çok sade bir hayat yaşayan kimse; çileci. i. nefsinin isteklerini kırarak çok sade bir hayat yaşama; riyazet; çilecilik. kıs. American Standard Code for Information Interchange bilg. ASCII (Bilgi Alışverişi için Standart Amerikan Kodu). s. askorbik asit. f. to -e atfetmek. s. aseptik. i. 1. bot. dişbudak ağacı, dişbudak. 2. dişbudak kerestesi, dişbudak. i. kül. kül tenekesi; çöp tenekesi. Paskalya´dan önce gelen büyük perhiz süresinin ilk çarşambası. s. s. 1. külrengi. 2. çok soluk, çok solgun. z. kıyıya, kıyıda; karaya, karada. i. kül tablası, küllük. i. Asya. Anadolu. i. Asyalı. s. 1. Asyalı. 2. Asya, Asya´ya özgü. s., i., bak. Asian. z. 1. bir yana, bir kenara. 2. bir yana: Joking aside, just who are you? Şaka bir yana, kimsin sen? i., tiy. oyuncunun alçak sesle -den başka, bir yana: No one, aside from Esat, can do this. Esat söylediği kimse bunu yapamaz. apar. bir yana, söz,2. istemek: He asked to be excused from the table. f. 1. sormak. Sofradan ayrılmak için izin istedi. She´s asking a lot for this -e ricada bulunmak. poodle. Bu kaniş için çok para istiyor. 3. davet etmek: I asked k. dili kaşınmak, kötü bir karşılık gerektiren bir davranışta her for dinner. Onu akşam yemeğine davet ettim. bulunmak. aramak, belayı satın almak. k. dili bela yemek duası yapmak. z. z. eğri, çarpık. s. 1. uykuda: The guards were asleep. Bekçiler uykudaydı. 2. uyuşmuş. i., bot. kuşkonmaz, Asparagus officinalis. kuşkonmaz filizi. i. 1. açı, yön, bakım: Let´s consider this aspect of the problem. Meselenin asfaltlamak. i. asfalt. f. bu yönünü düşünelim. 2. görünüş. f. boğmak, oksijensiz bırakmak. i., s. istekli. i. (uzun zamandır güdülen) büyük amaç: It was his aspiration to become famous. Amacı ünlü olmaktı. f. to/after -i amaçlamak, -i amaç edinmek; -e sahip olmak istemek, -i arzu etmek. i. aspirin. i. 1. eşek, merkep. 2. dangalak. 3. kaba kıç, makat. 4. kaba büzük, anüs. hücum etmek. 2. with ... yağmuruna tutmak: f. 1. saldırmak, She assailedsaldıran kimse. i. saldırgan, him with questions. Onu soru yağmuruna tuttu.

assassin assassinate assassination assault assault and battery assay assay assemblage assemble assembly assembly line assembly room assent assert assert o.s. assertion assertive assess assessment assessor asset assets asshole assiduous assign assignation assignment assimilate assimilation assist assistance assistant assistant professor associate associate associate professor association assort assorted assortment assuage assume assumed assumption assurance assure assured assuredly assuringly asterisk

i. suikastçı. f. suikast yapmak. i. suikast. i. saldırı. f. saldırmak. huk. müessir fiil. i. 1. analiz edilecek bir örnek. 2. analiz, çözümleme, tahlil. f. 1. analiz etmek, çözümlemek, tahlil etmek. 2. denemek. i. 1. toplantı, meclis. 2. topluluk, kalabalık. 3. montaj. 4. bir araya toplama;toplanmak. 2. monte etmek. f. 1. toplamak; bir araya toplanma. i. 1. toplantı; meclis; kongre. 2. montaj. montaj hattı. toplantı salonu. i. rıza; onaylama. f. to -e razı olmak; -i onaylamak. f. (emin bir şekilde) ileri sürmek, öne sürmek. 1. kendini göstermek. 2. otoritesini kabul ettirmek. i. 1. iddia. 2. (bir iddiayı) öne sürme. s. kendini hissettiren. f. 1. değer biçmek, kıymet takdir etmek: He assessed their house at eighty thousand dollars. Evlerine etme. 3. i. 1. değer biçme. 2. (para miktarını) tayin seksen bin dolar değer biçti. 2. (para miktarını) tayin etmek, assessment of the hesaplamak: Have değerlendirme;tax assessor tahakkuk memuru. i. değer biçen: düşünce, fikir: What´s your you assessed the hakkındaki the damage? Zararın ne kadar amount of fikriniz nedir? situation? Durum i. 1. mal, tayin ettiniz 2. değerli bir bir miktar para) talep olduğunukıymetli şey. mi? 3. (belirli nitelik/erdem/beceri. etmek: The president assessed each member fifty dollars. i., tic. emval, servet, mevduat, aktif, varlık. Başkan her üyeden elli dolar talep herif,4. değerlendirmek, bir i., kaba 1. büzük, anüs. 2. aşağılık etti. it herif, puşt. şeyin niteliğini tayin etmek. s. bezmeyerek çalışan, dikkatli ve devamlı çalışan; dikkatli ve devamlı (bir çalışma). f. 1. atamak, tayin etmek. 2. ayırmak, tahsis etmek. 3. tayin etmek, kararlaştırmak. 4. (birine) (belirli bir) görev vermek: I i. randevu. assigned you to do the laundry. Sana çamaşır yıkama görevini i. 1. atama. 2. ayırma. 3. tayin, kararlaştırma. 4. görev; ödev. verdim. 5. huk. devretmek. f. asimile etmek. i. asimilasyon. f. yardım etmek. i. yardım. i. yardımcı, muavin. asistan. f. with 1. ile görüşmek, ile ilişkide bulunmak. 2. -i hatırlatmak, -i aklaarkadaşı; işI ortağı. i. iş getirmek: associate that smell with the back streets of Warsaw. O koku bana Varşova´nın arka sokaklarını hatırlatıyor. doçent. i. 1. dernek; birlik; kurum. 2. ilişki. 3. çağrışım. f. sınıflandırmak. s. çeşitli, muhtelif. i. türlü çeşitleri içeren bir bütün. f. azaltmak, hafifletmek, yatıştırmak; dindirmek. f. 1. farzetmek, varsaymak: You´re assuming too much where Eralp´s concerned. Eralp´in öyle yapacağını farzetmekle pekâlâ s. 1. farzolunan; hayali. 2. takma (ad). yanılmış olabilirsin. What do we do, assuming it doesn´t burn? i. 1. varsayım, faraziye. 2. sanı, zan. Yanmayacağını farzedersek ne yaparız? 2. sanmak, zannetmek. i. 1. rahatlatıcı/ikna edici söz. 2. kendine güven(me). 3. İng. 3. (resmi bir görevi) üstlenmek. sigorta: life assurance hayat sigortası. f. 1. (rahatlatıcı/ikna edici sözlerle) temin etmek. 2. sağlama bağlamak. s. 1. kendine güvenen. 2. sağlama bağlanmış. z. mutlaka. z. rahatlatıcı bir şekilde. i. yıldız işareti (*).

astern asteroid asthma asthmatic astigmatic astigmatism astir astonish astonishing astonishment astound astounding astray astride astringent astrologer astrological astrologically astrology astronaut astronomer astronomic astronomical astronomy astute asunder asylum asymmetric asymmetry at at a bound at a clip at a distance at a glance at a stroke at a stroke at all at all costs/at any cost at anchor at any price at any rate at any time at best at best at bottom at close quarters at close quarters at close range at cross-purposes at dark

z., den. geriye, gerisinde, arkaya, geminin kıçına. i., gökb. asteroit, küçük gezegen. i. astım. s. astımla ilgili; astımlı. s. astigmatik. i. astigmatizm. s. 1. hareket halinde. 2. heyecan içinde, ayakta. f. şaşkına çevirmek, hayrette bırakmak. s. hayrette bırakan. i. hayret, şaşkınlık. f. şoke etmek. s. şoke eden. z. z. (ata binmiş gibi) bacakları birbirinden ayrı olarak. s. sıkıştırıcı, büzücü. i. lokal olarak doku ve damarları büzen ilaç. i. yıldız falcısı, astrolog, müneccim. s. astrolojik, astrolojiye ait. z. astrolojik olarak. i. yıldız falcılığı, astroloji, müneccimlik. i. astronot. i. astronom, gökbilimci. s., bak. astronomical. s. 1. astronomik, gökbilimle ilgili. 2. çok büyük, astronomik (rakam/büyüklük): astronomical prices astronomik fiyatlar. i. astronomi, gökbilim. s. akıllı, kurnaz, cin fikirli, cin. z. 1. parça parça. 2. birbirinden uzak/ayrı. i. 1. sığınma yeri, sığınak, melce. 2. tımarhane, akıl hastanesi. s. asimetrik, bakışımsız. i. asimetri, bakışımsızlık. edat 1. Bir yeri belirtmek için kullanılır: at my office benim büroda. at the station istasyonda. 2. Bir zamanı belirtmek için bir hamlede. kullanılır: at five o´clock saat beşte. He works at night. Geceleri hızla. çalışır. 3. Bir hareketin hedefini gösterir: Look at her. Ona bak. uzakta, uzak them. Onlara güldü. 4. Bir iş veya hareketten He laughed atbir yerde. bahsederken kullanılır: He´s good at English. İngilizcede iyidir. bir bakışta. 5. Bir miktarı göstermek için kullanılır: Oranges are selling at a bir hamlede. dollar a kilo. Portakalın kilosu bir dolar. bir anda. hiç. ne pahasına olursa olsun. demirli, demir atmış. her ne pahasına olursa olsun. her ne ise, her neyse, neyse, her ne hal ise: At any rate, we enjoyed She could come at any Her neyse, sizin parti çok her an: your party immensely. time. Her an gelebilir. hoşumuza gitti. Most of the food we ordered hasn´t come. At nihayet, olsa olsa. any rate, we´ve got the fish. Ismarladığımız yemeklerin çoğu olsa olsa, taş çatlasa. gelmedi. Her neyse, balıklarımız geldi. At any rate, the important thing is aslında, esasında. that she´s succeeded. Her neyse, önemli olan onunyakından, göğüsolması. çok bunu başarmış göğüse. çok yakından. yakından, yakın mesafeden. farkında olmadan apayrı amaçlar peşinde (olmak/çalışmak). akşam olunca, hava kararırken.

at death´s door at death´s door At ease! at every turn at first at first sight at four o´clock sharp at full blast at full gallop at full length at full speed at full tilt at great length at heart at home at home in at home with at intervals at issue at its zenith at large at large at last at last at least at least at leisure at length at liberty at long last at long last at most at most at no time at odd moments at once at once at one blow at one scoop at one whack at one´s command at one´s leisure at one´s peril at one´s pleasure at par at peace at present at random at that at that point

ölümün eşiğinde, bir ayağı çukurda. ölmek üzere, bir ayağı çukurda. ask. Rahat! her keresinde, her defasında. önce, evvela. ilk bakışta. saat tam dörtte. tam gazla; tam kapasiteyle. dörtnala. 1. ayrıntılarıyla. 2. boylu boyunca. son süratle, son sürat. son süratle. ayrıntılarıyla, detaylarıyla. aslında, hakikatte. evde, kendi evinde. 1. (bir konuda) bilgili: He´s at home in the business world. İş dünyasını -i iyi bilen:tanır. 2. (bir yerde) kendini rahatall kinds. -e aşina, yakından He´s at home with machines of hisseden. Her tür makineden anlar. aralıklı, aralarla. üzerinde konuşulan, söz konusu olan. doruğunda, zirvesinde. serbest. 1. serbest, ortada dolaşan. 2. genellikle. 3. bütün ayrıntılarıyla. nihayet. sonunda. en az, en aşağı; hiç olmazsa, en azından. 1. hiç olmazsa, bari. 2. en azından. 1. boş zamanı olan. 2. boş zamanlarda. 1. uzun uzadıya. 2. en sonunda. özgür. en sonunda. en sonunda. en çok. olsa olsa, en fazla. hiçbir zaman. zaman buldukça. derhal, hemen. 1. hemen, derhal. 2. aynı anda. bir vuruşta. bir vuruşta, bir darbede. İng., k. dili bir defada, bir kalemde, birden. emrinde. boş zamanlarında. başına gelebileceklerden kendisi sorumlu olarak. 1. istediği zaman. 2. isteğine göre. tic. başabaş. 1. barış halinde. 2. huzur içinde. 1. şu an. 2. şu ara, halihazırda. rasgele, tesadüfen. onun üzerine: Once again she refused, and at that he left. Bir daha sırada: At o da onun üzerine çıktı. çıktım. 2. o noktaya 1. o reddetti; that point I left. O sırada gelince, o aşamaya gelince: At that point add the eggs. O aşamaya gelince yumurtaları ilave edin.

at the drop of a hat at the eleventh hour at the end of the day at the expense of at the instance of at the latest at the moment at the outside at the rate of at the risk of at the same time at the sight of at the top of his lungs at the top of one´s lungs/voice at the utmost at the very least at this juncture at times at value at will at worst at worst at your convenience at your risk at/in one fell swoop ate atheism atheist atheistic athlete athlete´s foot athletic athletics Atlantic atlas atmosphere atmospheric atom atom bomb atomic atomic age atomic bomb atomic energy atomic nucleus atomic number atomic pile atomic power atomic waste atomic weight atomise

k. dili hemen, derhal. k. dili son anda, son dakikada. İng., k. dili eninde sonunda. ... pahasına. (birinin) isteği üzerine. en geç. şu an, şimdilik. k. dili en fazla, olsa olsa, azami. hızla: at the rate of one hundred meters per second saniyede yüz metre hızla. ... pahasına. aynı zamanda. -i görünce, -i görür görmez. avazı çıktığı kadar. k. dili avazı çıktığı kadar. en çok, olsa olsa. en aşağı, en az. bu noktada. bazen, arasıra. piyasa fiyatına göre değerlendirilmiş. 1. istediği gibi; istenilen şekilde: The aerial can be rotated at will.kötü ihtimalde. yöne çevrilebilir. 2. istediğinde; istenilen en Anten istenilen zamanda. en kötü ihtimal: At worst, all he´ll get is a year in jail. En kötü ihtimal, bir yıl hapis yer. mümkün olduğu kadar yakın bir size uygun bir zamanda, zamanda. ziyan olduğu takdirde sizin hesabınıza, tehlike sorumluluğu size ait olmak üzere. bir çırpıda. f., bak. eat. i. ateizm, Tanrıtanımazlık, zındıklık. i. ateist, Tanrıtanımaz, zındık. s. ateistik, ateist, Tanrıtanımaz; zındık (kimse). i. sporcu. madura ayağı. s. 1. spora özgü, sportif, spor. 2. atletik, sporcu. i. atletizm. s. Atlantik. i. atlas (harita kitabı). i. atmosfer. s. atmosferik. i. 1. atom. 2. zerre. atom bombası. s. atomik. atom çağı. atom bombası. nükleer enerji, atom enerjisi. atom çekirdeği. atom sayısı. nükleer reaktör, atom reaktörü. atomik güç, nükleer enerji. nükleer atıklar. atom ağırlığı, atomik ağırlık. f., İng., bak. atomize.

atomize atomizer atone atonement atrocious atrocity atrophy attaboy attach attaché attaché case attached attachment attachment for/to attack attain attainment attempt attend attend to attendance attendant attention attention span attentive attenuate attest attic attire attitude attorney attorney general attract attraction attractive attractiveness attribute attribute attribution attrition attune aubergine auburn auction auctioneer audacious audacity audible audibly audience

f. 1. atomlara ayırmak. 2. (sıvıyı) püskürtmek. i. atomizör; püskürteç. f. (bir suç, kabahat v.b.´ni) affettirecek harekette bulunmak, telafi etmek; kefaret etmek. i. kefaret. s. 1. iğrenç, menfur; canavarca. 2. çok kötü, berbat. i. 1. iğrençlik, canavarlık. 2. berbatlık. i. dumur, körelme. f. dumura uğramak, körelmek; dumura uğratmak,dili Aferin sana! ünlem, k. köreltmek. f. 1. takmak, iliştirmek, bağlamak. 2. huk. el koymak, haczetmek. i. ataşe. Bond çanta. s. 1. bağlı, ilgili. 2. ilişik, ilişikteki. 3. sevgiyle bağlı. i. 1. aksesuar, bir şeye takılabilen parça. 2. sevgi bağı. 3. huk. el koyma, haciz koyma. -e bağlılık, -e sevgi. f. hücum etmek, saldırmak; vurmak, tecavüz etmek. i. 1. saldırı, hücum. 2. nöbet, kazanmak. 2. varmak; ermek, erişmek. f. 1. elde etmek, kriz. i. 1. elde etme, kazanma. 2. başarı. 3. marifet. f. denemek, girişimde bulunmak, teşebbüs etmek; çalışmak; kalkışmak: He attempted to climb that mountain. O dağa f. 1. hazır bulunmak. 2. bakmak; tedavi etmek; hizmet etmek. tırmanmayı denedi. You should attempt to finish that project by -e dikkat etmek, -e bakmak. Friday. O işi Cuma gününe kadar bitirmeye çalışmalısın. You i. 1. hazır bulunma. 2. hazır bulunanlar. should not attempt to lift things which are too heavy for you. Gücünün yetmediği kadar ağır şeyleri kaldırmaya i. (bir hizmette bulunan) görevli: shop attendant tezgâhtar. kalkışmamalısın. i.biletleri3. iltifat.eden veya yer gösteren theater attendant bakım. kontrol 4.teşebbüs. duruş/vaziyet. i. 1. dikkat. 2. ilgi, deneme, girişim, ask. esas görevli. flight attendant uçuş görevlisi. ground attendant yer dikkat genişliği. görevlisi. s. 1. dikkatle izleyen: an attentive audience dikkatle izleyen seyirciler. 2. dikkat eden, dikkatli: an attentive workerdeğerini f. 1. inceltmek; hafifletmek, azaltmak; zayıflatmak. 2. dikkatli bir işçi. düşürmek. f. 1. doğrulamak, tasdik etmek. 2. (bir belgeyi imzalayarak bir şeyin doğruluğuna/gerçekliğine) şahadet etmek. 3. to -i i. tavanarası. göstermek, -e delalet etmek. i. elbise, giysi, kılık. f. giydirmek. i. tutum, davranış, tavır. i. avukat. başsavcı. f. çekmek; cezbetmek. i. 1. cazibe, alımlılık. 2. fiz. çekim. s. cazibeli, çekici, alımlı. i. çekicilik, alımlılık. f. to 1. (bir nedene) bağlamak; -e yormak. 2. -e mal etmek, -e atfetmek. i. sıfat, nitelik, vasıf. i. 1. bağlama; yorma. 2. atıf. i. 1. yıpranma, aşınma; yıpratma, aşındırma. 2. zayiat. f. 1. akort etmek. 2. to -e uydurmak, -e alıştırmak. i., İng. patlıcan. s. kumral. i. açık artırma, mezat, müzayede. f. (off) açık artırma ile satmak. i. mezatçı. s. 1. cüretli. 2. küstah. i. 1. cüret. 2. küstahlık. s. işitilebilir, duyulabilir. z. işitilebilecek şekilde. i. dinleyiciler; seyirciler, izleyiciler.

audiocassette audiovisual audit auditor auditorium auditory auditory canal Aug auger aught aught augment augmentation augur August august aunt auspices auspicious austere austerity Australia Australian Austria Austrian authentic authenticate authenticity author authorisation authorise authoritarian authoritative authority authorization authorize autistic auto autobiographer autobiographic autobiographical autobiography autocracy autocrat autocratic autograph automat automate automatic automatic pilot

i. teyp kaseti. s. görsel-işitsel, odyovizüel. i. (hesapları) denetleme. f. (hesapları) denetlemek. i. denetçi, kontrolör. i. toplantı salonu; konser salonu. s. işitme ile ilgili, işitsel. anat. işitme kanalı. kıs. August. i. burgu, matkap, delgi. i. i. sıfır. f. artırmak. i. artırma. f. (iyi/kötü) bir işaret olmak: This augurs well for us. Bu bize iyi bir işaret. i. ağustos. s. yüce ve çok saygın. i. 1. teyze: She is my maternal aunt. O benim teyzem. 2. hala: She is i., çoğ.my paternal aunt. O benim halam. 3. yenge: Aunt Aliye is my uncle´s wife. Aliye yenge amcamın/dayımın eşi. s. uğurlu, hayırlı. s. 1. sert. 2. sade ve süssüz; konforsuz. i. 1. sertlik, haşinlik. 2. sade, konforsuz ve dünyevi zevklerden yoksun bir yaşam. i. Avustralya. i. Avustralyalı. s. 1. Avustralya, Avustralya´ya özgü. 2. Avustralyalı. i. Avusturya. i. Avusturyalı. s. 1. Avusturya, Avusturya´ya özgü. 2. Avusturyalı. gerçek, otantik. 2. güvenilir: How authentic is this s. 1. hakiki, news? Ne derece güvenilir birgerçeklemek. f. doğrulamak, tasdik etmek; haber bu? i. 1. gerçeklik, otantiklik. 2. güvenirlik. i. yazar, müellif. i., İng., bak. authorization. f., İng., bak. authorize. s. otoriter. s. 1. çok güvenilir (şey). 2. amirane. 3. saygı uyandıran; itaat etmeye yönelten. 4.otorite. the authorities yetkili kişiler. i. 1. yetki. 2. yetke, otoriter. i. izin. f. 1. izin vermek. 2. yetkilendirmek. s. otistik. i., k. dili oto, otomobil. i. otobiyografi yazarı. s., bak. autobiographical. s. otobiyografik. i. otobiyografi, özyaşamöyküsü. i. otokrasi. i. otokrat. s. otokratik. i. imza; bir kimsenin el yazısı. i. 1. otomatlardan yemek alınan kafeterya. 2. otomat, parayla çalışan yiyecek içecek f. otomatikleştirmek. dağıtma makinesi. 3. otomat, bir canlının yapabileceği bazı işleri yapan aygıt. s. otomatik. i. otomatik tabanca/tüfek, otomatik. hav. otomatik pilot.

automatic transmission automatically automation automobile automotive automotive industry autonomous autonomy autopsy autumn autumnal autumnal equinox auxiliary auxiliary verb auxiliary verb avail avail o.s. of availability available avalanche avarice avaricious avenge avenue aver average averse aversion avert aviary aviate aviation aviator avid avocado avocation avoid avoidable avoidance avoirdupois avoirdupois pound avow avowal avowed await await s.o./s.t. with anticipation awake awake awaken award

otomatik vites, otomatik transmisyon. z. otomatik olarak, otomatikman. i. otomasyon. i. otomobil. s. otomotiv. otomotiv sanayii. s. özerk, otonom. i. özerklik, otonomi. i. otopsi. i. sonbahar, güz. s. sonbahara ait. sonbahar noktası, güz ılımı (21 Eylül´e rastlayan ekinoks). s., i. yedek; yardımcı. dilb. yardımcı fiil. yardımcı fiil. i. yarar, fayda. f. yaramak. -den yararlanmak, -den faydalanmak. i. var olma, elde edilebilme. s. var, elde edilebilir. i. 1. çığ. 2. heyelan. i. para hırsı. s. para canlısı. f. öcünü almak, öcünü çıkarmak. i. cadde. f. (--red, --ring) (emin bir şekilde) ileri sürmek, öne sürmek. i., mat. ortalama, vasati. s. 1. mat. ortalama, vasati: average annual rainfall yıllık ortalama yağış. 2. olağan, vasat, orta. f. 1. s. mat. -in ortalamasını almak. 2. ortalama (belirli bir miktar) i. hiç hoşlanmama. tüketmek, yapmak v.b.: He averages a pack of cigarettes a day. f. 1. başka tarafabir paket sigaradeğiştirmek. 2. önlemek. Günde ortalama çevirmek, yön içiyor. 3. out at -in ortalaması (belirli bir miktar) olmak. i. kuşhane. f. uçak kullanmak. i. havacılık. i. pilot, havacı. s. coşkun; hevesli. i., bot. avokado, amerikaarmudu. i. birinin asıl işi dışında yaptığı bir iş, hobi. f. 1. -den kurtulmak; -i önlemek. 2. -den kaçınmak; -den çekinmek. 3. -den sakınmak. s. 1. önlenebilir. 2. kaçınılabilir. i. of 1. -den kurtulma; -i önleme. 2. -den kaçınma; -den çekinme. 3.Amerikan ağırlık ölçü sistemi. i. İngiliz ve -den sakınma. (16 ounces) 453 gram. f. açıkça söylemek, itiraf etmek. i. açıkça söyleme; itiraf. s. -i açıkça ilan edilmiş olan (biri): He´s an avowed monarchist. Monarşist olduğunu her hazır olmak. f. beklemek, gözlemek, zaman söyler. birini/bir şeyi dört gözle beklemek. s. uyanık, uyanmış. f. (a.woke, --d/a.wok.en) 1. uyanmak; uyandırmak. 2. to -in farkına varmak. f. 1. uyanmak; uyandırmak. 2. to -in farkına varmak. i. ödül, mükâfat. f. 1. ödüllendirmek. 2. (resmi bir kararla) vermek.

aware awareness awash away away game awe awe-inspiring awesome awestricken awestruck awful awfully awhile awkward awkwardly awkwardness awl awning awry ax axe axiom axiomatic axis axle ay aye azalea Azerbaijan Azerbaijani azure B, b BA baa babble babbler babe baboon baby baby blue baby bottle baby carriage/buggy baby farm baby grand baby sitter baby tooth babyhood babyish baby-sit baby-sitter

s. farkında; haberdar. i. farkında olma. s. z. 1. buradan, şuradan, oradan: Go away! Git buradan! 2. bir yere, bir tarafa, bir yana: Put that away! Onu bir yere kaldır! 3. deplasman, deplasman maçı. Pekiştirmek için kullanılır: They´re working away! Harıl harıl i. 1. korkuyla karışık saygı, huşu. 2. korkuyla karışık şaşkınlık, çalışıyorlar. 4. hemen, şimdi: Fire away! Ateş! s. 1. yok, başka dehşet. f. 1. -i huşu içinde bırakmak. 2. -i dehşete düşürmek. s. 1. insanı huşu içinde bırakan. 2. dehşet verici. He´s away for yerde: They´re away right now. Onlar şimdi yok. the weekend. Hafta sonu için bir2. dehşet verici. 3.çıkmış: We s. 1. insanı huşu içinde bırakan. yere gitti. 2. yola k. dili ´rebak. awestruck. müthiş, dehşet. Nihayet yola çıktık. 3. (belirli bir) uzaklıkta: s., away at last! That´s twenty kilometers away. Orası yirmi kilometre uzakta. s. 1. huşu içinde. 2. dehşet içinde. s. 1. korkunç, müthiş; berbat. 2. k. dili çok fazla, pek çok: That´ll take an awful lot of work. O çok iş ister. z. çok. z. bir süre, bir müddet: You´ll have to wait awhile. Bir süre beklemen lazım.hantal; sakar. 2. kullanılması zor. 3. zor; s. 1. beceriksiz; uygunsuz, münasebetsiz. şekilde. z. beceriksizce; hantal bir i. beceriksizlik; hantallık; sakarlık. i. biz, kunduracı bizi, tığ. i. tente. s., z. eğri, yamuk; çarpık. i. balta. i., bak. ax. i. aksiyom, belit. s. aksiyomatik, belitsel. çoğ. ax.es (äk´siz) i. eksen, mihver. i. dingil, mil, aks. z., bak. aye. z. evet, muhakkak, hay hay. i., bot. açalya, açelya, azelya, Rhododendron. i. Azerbaycan. i., s. 1. Azeri. 2. Azerice. i., s. gökmavisi. i. B, İngiliz alfabesinin ikinci harfi. kıs. Bachelor of Arts. i. meleme. f. melemek. f. 1. anlaşılmaz sözler söylemek. 2. gevezelik etmek, saçmalamak; boşboğazlık etmek. 3. (su) çağlamak. i. geveze, boşboğaz. i. 1. bebek. 2. k. dili kız, piliç. i., zool. habeşmaymunu. i. 1. bebek, çocuk. 2. k. dili sevgili. s. yavru. f. (birine) aşırı bir özenle bakmak, her ihtiyacını karşılamak. süt mavisi. biberon, emzik. çocuk arabası. çocuk ve bebekler için ücretli bakımevi, kreş. kısa kuyruklu piyano. çocuk bakıcısı. sütdişi. i. bebeklik devresi. s. bebek gibi. f. (ba.by-sat, --ting) ana babaları evde olmadığı zaman çocuğa bakmak.bakıcısı. i. çocuk

baccara baccarat bachelor Bachelor of Arts degree Bachelor of Science degree bacillus back back and forth back and forth back country back down back number back number back out back pay back scratcher back seat back street back talk back to back back up backache backbit backbite backbitten backbone backbreaking backcomb backdoor backer backfire backgammon background backhand backhanded compliment backing backlash backlog backpack backpacker backpedal backrest backside backslid backslidden backslide backspace backstage backstitch backstroke

i., isk., bak. baccarat. i., isk. bakara. i. bekâr erkek, bekâr. kıs. B.A. edebiyat fakültesi diploması. kıs. B.S. fen fakültesi diploması. çoğ. ba.cil.li (bısîl´ay) i. basil. i. 1. arka taraf, arka. 2. anat. sırt, belkemiği. 3. futbol bek. f. 1. -i desteklemek, -e arka olmak, -e yardım etmek: Akif´s company ileri geri. is backing this project with five million dollars. Akif´in şirketi bu ileri geri. projeyi beş milyon dolarla destekliyor. 2. geri yürütmek, geri taşra. sürmek, geri geri gitmek: I always back my car into the garage. Arabamı garaja hep geri bir iddiadan vazgeçmek. geri sürerim. He backed out of the room. Geri geri çekilerek odadan çıktı. s. 1. arka, arkadaki, (dergi/gazete için) eski sayı/nüsha. arkasındaki; arkaya doğru olan: back door arka kapı. 2. evvelki; bir derginin eski sayılarından biri. eski. z. 1. geri, geriye: He gave the money back. Parayı geri caymak, sözünden to the office. Büroya geri döndü. It takes verdi. He went backdönmek. four days to go to ödenmesi gecikmiş gidip ücret veya maaşınVan and back. Van´akısmı. dönmek dört gün ister. 2. yine, tekrar: He climbed back up the ladder. Tekrar kaşağı. merdivene tırmandı. When are you going back to see your 1. arka yer, arka koltuk. 2. ikinci mevki/rol. doctor? Tekrar doktorunla görüşmeye ne zaman gideceksin? arka sokak. küstahça karşılık verme. arka arkaya, sırt sırta. 1. geri sürmek, geri gitmek. 2. (kanıtla) desteklemek. 3. arka çıkmak, desteklemek. 4. bilg. lumbago. i. sırt ağrısı; bel romatizması, yedeklemek. f., bak. backbite. f. (back.bit, back.bit.ten) arkasından çekiştirmek/kötülemek. f., bak. backbite. i. 1. anat. omurga, belkemiği. 2. belkemiği, en önemli destek, temel.yorucu, yıpratıcı. s. çok 3. karakter kuvveti, yürek gücü, maneviyat. f. (saçları) tersine taramak. s., k. dili yasadışı. i. destekçi, taraftar. f. 1. (motorun ateşi) geri tepmek. 2. geri tepmek, istenilenin aksi olmak. i. tavla. i. 1. arka plan, zemin; fon. 2. bir kimsenin geçmişteki görgü, çevre tersi öne gelecek şekilde yapılan vuruş. s. elin tersi öne i. elin ve tahsili. gelecek şekilde yapılan (vuruş v.b.). z. elinin tersiyle. kompliman gibi gözüken eleştiri; kompliman olup olmadığı belli olmayan söz. i. arka, destek. i. 1. (siyasal/toplumsal bir gelişmeye karşı) güçlü tepki. 2. geri tepme. i. birikmiş iş, yığılmış iş: You should work on that backlog of unanswered letters. O birikmiş mektupları cevaplamaya i. sırt çantası. f. omzunda sırt çantasıyla gezmek. bakmalısın. i. omzunda sırt çantasıyla gezen kimse. f. 1. pedalı geri çevirmek. 2. k. dili caymak, tornistan etmek. i. arkalık. i. 1. arka taraf. 2. k. dili kıç, makat. f., bak. backslide. f., bak. backslide. f. (back.slid, back.slid/back.slid.den) (iyi yoldayken) kötü yola sapmak. f. (daktiloda/bilgisayarda) geri gitmek. i. kulis, perde arkası. i. iğneardı dikiş. f. iğneardı dikiş yapmak. i. sırtüstü yüzme.

backtrack backup backup copy backward backward backwardness backwards backwards and forwards backwards and forwards backyard bacon bacterial bactericide bacteriological bacteriological warfare bacteriologist bacteriology bacterium bad bad blood bad debt bad debt bad luck bade badge badger badly bad-mouth bad-tempered baffle baffling bag bag and baggage bag lady bag of tricks baggage baggage car baggage room baggy bagpipe bah Bahama Bahamas Bahamian Bahrain Bahraini bail bail bail s.o. out bail s.o./s.t. out

f. geldiği yoldan geri dönmek. i. yedek. s. 1. yedek. 2. müz. eşlik eden. bilg. yedek kopya. s. 1. geriye doğru yapılan. 2. geç kavrayan. 3. geri kalmış. z. geriye doğru, tersine, geri geri. i. 1. geç kavrama, gerilik. 2. geri kalmışlık. z., bak. backward 2. ileri geri. ileri geri. i. arka bahçe, evin arkasındaki bahçe. i. beykın, tuzlanmış/tütsülenmiş domuz böğrü/sırtı. s. bakteriye ait. i. bakterisit. s. bakteriyolojik. bakteriyolojik savaş. i. bakteriyolog. i. bakteriyoloji. çoğ. bac.te.ri.a (bäktîr´iyı) i. bakteri. s. bakteriye ait. s. (worse, worst) 1. kötü, ahlaksız. 2. kötü, hoş olmayan. 3. ciddi, vahim. 4. kötü, niteliksiz; hatalı. 5. bozuk, bozulmuş There is bad blood between them. Onlar birbirine düşman. (yiyecek). 6. hasta/sakat (organ/uzuv). 7. argo çok iyi, harika. alınamayan alacak. şüpheli alacak. şanssızlık. f., bak. bid. i. rozet; nişan. i., zool. porsuk. f. hiç rahat bırakmamak, başının etini yemek. z. 1. fena halde, fena bir şekilde: The team was badly beaten. Takım fena halde yenildi. 2. çok: That child badly needs a new f., k. dili kötülemek. pair of shoes. O çocuğun yeni bir çift ayakkabıya çok ihtiyacı s. aksi, huysuz, ters. var. She wants to see that movie badly. O filmi seyretmeye can f. 1. şaşırtmak. 2. engel olmak. atıyor. s. şaşırtıcı, aldatıcı.­ i. torba; çanta; heybe; çuval; kese; kesekâğıdı. f. (--ged, --ging) 1. torbalamak, çuvala koymak. 2. (avı) yakalamak. bütün eşyasıyla. tüm eşyasını bir torbada taşıyıp sokaklarda yaşayan kadın. 1. bir sürü yalan dolan. 2. eldeki imkânlar. i. bagaj, yolcu eşyası. furgon, yük vagonu. emanet. s. torba gibi sarkan, şapşal duran (pantolon). i., müz. tulum, gayda. ünlem Tu! s. Bahama, Bahama Adaları´na özgü. i. i. Bahamalı. s. 1. Bahama, Bahama Adaları´na özgü. 2. Bahamalı. i. Bahreyn. i. Bahreynli. s. 1. Bahreyn, Bahreyn´e özgü. 2. Bahreynli. i., huk. 1. (sanığın tahliye edilmesi için verilmesi gereken) teminat akçesi, kefalet. 2. kefaletle tahliye edilme. f. maşrapa i. (tekneye giren suyu boşaltmak için kullanılan) kova, v.b. f. 1. tekneye giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. birine kefalet ederek tahliyesini sağlamak. 2. out (tekneye) giren suyu kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak; k. dili birini/bir şeyi (zor bir durumdan) kurtarmak. tekneye giren (suyu) kova, maşrapa v.b. ile boşaltmak. 3. out (uçaktan) paraşütle atlamak. 4. out k. dili (zor bir durumdan) sıyrılmak/kaçmak.

bailiff bailiwick bait bake bake sale baked beans baked potato baker baker´s dozen bakery baking baking powder baking soda baking soda baksheesh balance balance a tire balance of a debt balance of payments balance of power balance of trade balance sheet balanced balcony bald bald-faced baldness bale bale baleful balk balky ball ball ball and chain ball bearing ball cock ball of the foot ballad ballast ballerina ballet ballet dancer ballistic ballistic curve ballistic missile ballistics balloon balloon tire ballot

i. 1. icra memuru. 2. kâhya. i. uzmanlık alanı; yetki alanı. i. olta yemi; kapan yemi. f. 1. yemlemek. 2. sözlerle eziyet etmek. pişirmek. f. fırında evde yapılmış kek, kurabiye, pasta gibi şeylerin satışı. fırında pişirilmiş kuru fasulye. fırında patates; kumpir. i. fırıncı, ekmekçi. on üç. i. 1. ekmek fırını, fırın. 2. pastane. i. 1. fırında pişirme. 2. (bir) pişim. kabartma tozu. karbonat, sodyum bikarbonat. kabartma tozu, sodyum bikarbonat. i. bahşiş. i. 1. terazi. 2. denge. 3. denklem. 4. bilanço. 5. bakiye. f. 1. dengelemek. 2. dengeli olmak. lastiğin balans ayarını yapmak. borç bakiyesi. ödemeler dengesi. (uluslararası ilişkilerde) kuvvetler dengesi. ticaret dengesi, ithalat ve ihracat arasındaki değer farkı. bilanço. s. dengeli. i. balkon. s. 1. dazlak. 2. kılsız; tüysüz. 3. yalın, sade. s., bak. barefaced. i. dazlaklık. i. balya. f. balyalamak. i., İng., bak. bail 2. s. uğursuz, meşum. f. bir engel karşısında duraklamak; yürümemekte direnmek. s. yürümemekte direnen, inat eden (hayvan). i. 1. top; küre. 2. yumak: a ball of yarn bir yumak iplik. 3. topak: a balo. dough bir topak hamur. f. up k. dili (bir şeyin) içine i. ball of etmek. pranga. mak. bilye. şamandıra ile işleyen kapama valfı. ayak parmaklarının kökü. i. balad; türkü. i. 1. den. safra. 2. d.y. balast. i. balerin. i. 1. bale. 2. bale trupu. 1. balerin. 2. dansör. s. balistik. balistik eğrisi. ask. roket. i. balistik, atış bilimi. i. balon. f. balon gibi şişmek. balon lastik. i. oy pusulası.

ballot box ballpark ball-point ball-point pen ballroom balls ballsy ballyhoo balm balmy baloney balsam Baltic balustrade bamboo bamboozle ban banal banality banana banana pepper banana republic band band band saw band together bandage Band-aid band-aid bandit banditry bandmaster bandstand bandwagon bandy bandy about bandy words with bandy-legged bane baneful bang bang up banger Bangladesh Bangladeshi bangs banish banishment banister bank

oy sandığı. i., k. dili i. tükenmez, tükenmez kalem. tükenmez kalem. i. dans salonu, balo salonu. i., argo 1. taşaklar, husyeler. 2. cesaret, taşak, göt. 3. İng. saçma, zırva, fasa fiso. s., argo bayağı cesur: She´s one ballsy female! Amma taşaklı karı yahu! heyecanlı ve şamatalı propaganda/reklam. 2. i., k. dili 1. gürültü, olarak kullanılan birkaç çeşit yağ. 2. pelesenk. 3. bot. i. 1. ilaç patırtı, şamata, velvele. melisa, oğulotu. ılık (hava). 2. k. dili kaçık, bir tahtası eksik. s. 1. yumuşak ve4. güzel koku, rayiha. 5. kokulu merhem; ağrı veya sızıyı dindiren merhem. i. 1. bir cins salam. 2. k. dili saçma, zırva, fasa fiso. i. pelesenk. s. Baltık. i. korkuluk, tırabzan. i. bambu. f., k. dili 1. aldatmak, dolandırmak. 2. şaşırtmak. f. (--ned, --ning) yasaklamak, menetmek. i. yasak. s. banal, sıradan, bayağı. i. 1. banallik, sıradanlık. 2. banal söz; banal şey. i. muz. çarliston, çarliston biber. muz cumhuriyeti. i. 1. takım, zümre. 2. bando. i. 1. şerit, bant, kurdele; kolan; sargı. 2. kemer; kayış. 3. uzun çizgi. testere. şerit f. çemberlemek. birleşmek, bir araya toplanmak; birleştirmek, bir araya toplamak.(yarayı) sarmak, bağlamak. i. sargı. f. i. yara bandı, plaster, bant. i., bak. Band-aid. s., k. dili geçici: a band-aid solution geçici bir çözüm. eşkıya. i. haydut, i. haydutluk. i., müz. bando şefi. i. açık havada çalan müzik topluluklarına özgü ve çoğu zaman üstü kapalı platform. i. f. 1. (bir sözü) çok iyi biliyormuş gibi kullanmak. 2. (bir fikri) ortaya atmak. 3. (birkavgası yapmak. be bandied about ağızdan ile atışmak, ile ağız haberi) yaymak. ağıza dolaşmak, söylenmek. s. çarpık bacaklı. i. s. zararlı, kötü. i. 1. Çat!/Bom! 2. gürültü, patırtı; patlama. 3. heyecan, sevinç. 4. sansasyon, canına okumak: You can use my car, but don´t mahvetmek, olay. f. 1. şiddetle çarpmak/kapanmak. 2. gürültülü bang it up! vurmak. 3. gürültü yapmak. z., k. dili tam: you dare bir şekilde Arabamı kullanabilirsin, ama canına i., İng., k. dili sosis. bang in the middle of the war savaşın tam ortasında. bang on okuyayım deme! i. Bangladeş. time tam zamanında. i. Bangladeşli. s. 1. Bangladeş, Bangladeş´e özgü. 2. Bangladeşli. i. perçem, kâkül, kırkma. f. 1. sürgüne göndermek, sürmek. 2. kovmak, uzaklaştırmak. i. sürgün. i. tırabzan; tırabzan küpeştesi. i. 1. (nehir, göl, v.b.´ne ait) kıyı, kenar. 2. (set gibi duran, yanları hafif meyilli/dik) toprak kümesi. 3. (bulut) kümesi. f. yığmak; yığılmak.

bank bank account bank bill bank discount bank holiday bank note bank on bank rate bank vault bankable bankbook bankcard banker banking bankrupt bankruptcy banner banns banquet banter baptise baptism baptize bar bar none bar of soap barb Barbadian Barbados barbarian barbaric barbarism barbarity barbarous barbecue barbed barbed wire barbell barber barbershop bard bare bare bare its teeth bare living bareback barefaced barefoot barefooted barehanded

i. banka. f. bankaya (para) yatırmak. banka hesabı. banknot; bir banka tarafından diğer bir banka üzerine çekilen poliçe. ıskontosu, bir senedin banka tarafından kırılması. banka İng. cumartesi ve pazar günleri dışındaki resmi tatil. banknot, kâğıt para. -e bel bağlamak, -e güvenmek: We are banking on their support. Desteklerine faiz bağladık. banka ıskonto haddi, bel oranı. banka kasası. s., k. dili kâr getiren, para getiren. i. banka cüzdanı, hesap cüzdanı. i. (bankanın çıkardığı) kredi kartı. i. bankacı. i. bankacılık. s., i. iflas etmiş, batkın, müflis. f. iflas ettirmek, batırmak. i. iflas, batkı. i. 1. bayrak, sancak, alem. 2. gazet. manşet. i. (gelecek bir tarihe ait) evlenme ilanı. i. ziyafet, resmi ziyafet. i. şakalaşma, takılma. f. şakalaşmak, takılmak. f., İng., bak. baptize. i. vaftiz. f. vaftiz etmek. i. 1. çubuk, sırık. 2. engel. 3. bar (içki içilen yer). 4. huk. baro. 5. su içindeki ayrıksız. 6. müz. ölçü çizgisi. f. (--red, --ring) 1. istisnasız, kum seti. sürgülemek. 2. engel olmak. 3. sokmamak, almamak. edat -den sabun kalıbı. başka, hariç. i. 1. çengel; kanca. 2. iğneleyici söz. i. Barbadoslu. s. 1. Barbados, Barbados´a özgü. 2. Barbadoslu. i. Barbados. i., s. vahşi, barbar. s. medeniyetsiz, barbar; vahşi. i. barbarlık. i. vahşet. s. barbarca, vahşi. i. 1. (et kızartmak için dışarda kullanılan) ızgara; barbekü. 2. üstüne baharatlı bir sos iğneli (söz). s. 1. dikenli, kancalı. 2. dökülerek ızgarada kızartılan et. 3. etin bu şekilde kızartıldığı açıkhava toplantısı. f. üstüne baharatlı bir dikenli tel. sos dökerek (eti) ızgarada kızartmak. i. halter. i. berber. f. tıraş etmek. i. berber dükkânı, berber. i. saz şairi, ozan. s. 1. çıplak. 2. ancak yetecek kadar. f. soymak, açmak. f., eski, bak. bear 2. (hayvan) dişlerini göstermek. kıt kanaat geçinme. z. s. apaçık, düpedüz: That´s a barefaced lie. Düpedüz yalan bu. s., z. yalınayak. s., z., bak. barefoot. z. 1. silahsız. 2. eldivensiz. 3. aletsiz.

bareheaded barelegged barely barf bargain barge barge in bark bark bark up the wrong tree barkeep barkeeper barley barmaid barman barmy barn barnstorm barnyard barnyard fowl barometer baron baroness baroque barracks barrage barred barrel barrel organ barrel vault barren barrette barricade barrier barrister barroom barrow bartender barter base base base of operations base s.t. on baseball baseboard baseless basement baseness bash bashful

s. başı açık. s. çorapsız, çıplak bacaklı. z. ancak, güçbela. f., argo kusmak. i. kusmuk. i. 1. iş anlaşması. 2. kelepir. f. 1. pazarlık etmek. 2. for/on -i ummak, -i beklemek: I hadn´t bargained on that. Öyle bir şey i. mavna. beklememiştim. burnunu sokmak, işe karışmak. i. havlama. f. havlamak. i. kabuk; ağaç kabuğu. k. dili yanlış kapı çalmak. i., bak. barkeeper. i. barmen. i. arpa. i. barın tezgâhında çalışan kadın, barmeyd. çoğ. bar.men (bar´mîn) i. barmen. s., İng. kafadan kontak, kafası bir hoş, çatlak. i. ahır, çiftlik ambarı. f., k. dili taşrada temsil vermek. i. çiftlik ambarı yanındaki avlu. kümes hayvanı. i. barometre. i. 1. baron. 2. çok zengin işadamı, kral: an oil baron petrol kralı. i. barones. s. 1. barok. 2. şatafatlı, çok süslü. i. kışla. i., ask. yoğun yaylım ateşi, baraj ateşi. s. 1. parmaklıkla kapalı. 2. yasaklanmış. i. fıçı. laterna. mim. beşiktonoz. s. kısır; meyvesiz; kıraç, verimsiz. i. saç tokası. i. barikat. f. barikat yapmak: They barricaded the street. Sokakta barikat yaptılar. i. (çit, duvar, korkuluk gibi) engel; bariyer. i., İng. en yüksek mahkemelerde dava görebilen avukat. i. bar. i., İng. 1. işportacı arabası. 2. el arabası. i. barmen. f. değiş tokuş etmek, takas yapmak, trampa etmek. i. değiş tokuş, takas, trampa. i. 1. temel, esas. 2. ask. üs. 3. kim. baz. s. alçak, adi, rezil. harekât üssü. bir şeyi -e dayandırmak. i. beysbol. i. süpürgelik. s. asılsız, temelsiz. i. bodrum katı, bodrum. i. alçaklık; alçakça bir davranış. f. kuvvetle vurmak, hızla vurmak. i. 1. hızlı vuruş; kuvvetli darbe. 2. k. sıkılgan, çekingen. s. utangaç, dili şatafatlı parti.

BASIC basic basically basil basin basis bask basket basketball bass bass bass clef basswood bastard bastardise bastardize baste bastion bat bat batch bated bath bath chair bath towel bathe bathhouse bathing bathing suit bathrobe bathroom bathroom fixtures bathtub baton battalion batten batter batter batter batter s.t. down batter s.t. in battered battery battery-operated batting battle battle cry battle fatigue battle royal battle-ax

kıs. Beginner´s All-purpose Symbolic Instruction Code bilg. BASIC (bir temel. 2. kim. dili). s. 1. esas, programlama bazal. z. aslında, esasında. i., bot. fesleğen. i. 1. leğen. 2. havuz. 3. havza. çoğ. ba.ses (bey´siz) i. 1. temel. 2. kaynak. 3. ana ilke. f. güneşlenmek, tatlı bir sıcaklığın karşısında uzanmak. i. 1. sepet; küfe; zembil. 2. spor sayı, basket. i. 1. basketbol, sepettopu. 2. basketbol topu. i., zool. levrek, hani. i., mus. basso, bas. fa anahtarı. i. ıhlamur ağacı. i. 1. piç, gayrimeşru çocuk. 2. alçak herif, it. f., İng., bak. bastardize. f. alçaltmak; değerini düşürmek. f. 1. teyellemek. 2. (kurumaması için) (pişen etin üstüne) sıvı dökmek/sürmek. i. kale burcu; tabya. i., spor (beysbol, kriket v.b.´nde) sopa. f. (--ted, --ting) 1. spor sopayla topa vurmak. 2. (göz) kırpmak. i. yarasa. i. 1. bir pişimde pişirilenler. 2. takım; grup; parti: a batch of books bir parti kitap. s. i. 1. banyo. 2. hamam; kaplıca. 3. film banyosu. f., İng. yıkamak; yıkanmak.bazen kapalı) tekerlekli sandalye. İng. (üstü banyo havlusu. f. 1. yıkamak, banyo etmek; yıkanmak, banyo yapmak. 2. ıslatmak; suya batırmak. i. 1. (plaj, göl v.b. kenarında) kabinli bina. 2. (halka açık) banyo/hamam. i. 1. banyo yapma, yıkanma. 2. deniz banyosu, yüzme. mayo. i. bornoz. i. 1. banyo. 2. tuvalet. banyoya ait sabit eşya. i. banyo küveti. i. değnek. i., ask. tabur. i. ince tahta parçası, tiriz. f. sert darbelerle vurmak; hırpalamak; dövmek. i. sulu hamur. i., spor sopayla vuran oyuncu. (yerle bir etmek için) bir şeye vurmak. (delmek/çökertmek için) bir şeye vurmak; bir şeye vurup delmek; bir şeye vurup çökertmek. s. 1. hurdası çıkmış, ezilmiş. 2. dövülmüş (kimse). i. 1. elek. pil; akümülatör, akü. 2. ask. batarya. 3. huk. dövme, dayak. s. pilli. 4. dizi, seri, takım. i. tabaka halinde pamuk. i. 1. muharebe; meydan savaşı. 2. mücadele, büyük uğraş. f. 1. savaşmak, dövüşmek. 2. mücadele etmek, çok uğraşmak. 1. savaş narası. 2. herhangi bir kampanyada kullanılan slogan. savaş görmüş kimselerde görülen ruhsal çöküntü. 1. (birkaç kişi arasındaki) büyük dövüş. 2. büyük kavga, büyük münakaşa. i. 1. cenk baltası, teber. 2. argo huysuz kocakarı.

battlefield battleground battleship batty bauble baulk bauxite bawdily bawdiness bawdy bawl bawl out bay bay bay bay leaf bay tree bay window bayberry bayonet bayou bazaar BB BB gun BBC BC be BE be vexed with s.o. be (caught) between a rock and a hard place. be ... shy be a bad judge of be a basket case be a big deal be a byword for be a disgrace to be a good judge of be a hard worker be a match for be a nervous wreck be a nuisance to be a part and parcel of be a past master at be a physical wreck be a picture of health be a poor loser be a shadow of one´s former self be a stranger to be a subject of/for be a thing of the past

i. savaş alanı. i., bak. battlefield. i. savaş gemisi, zırhlı. s., argo çatlak, kaçık. i. gösterişli süs, gösterişli fakat kullanışsız şey. f., bak. balk. i. boksit. z. açık saçık bir şekilde. i. açık saçık oluş. s. açık saçık, müstehcen. f. 1. bağırmak. 2. yüksek sesle ağlamak. argo azarlamak, haşlamak, paylamak. i. koy, küçük körfez. i. uluma. f. ulumak. i., bot. defne, defne ağacı. defne yaprağı. bot. defne ağacı. 1. cumba. 2. k. dili göbek, yağ bağlamış karın. i., bot. mumağacı. i. süngü. i. bir nehir veya gölün bataklıklı kolu veya çıkış noktası. i. pazar, çarşı; kermes. i. hava tüfeğinin saçması. hava tüfeği. kıs. British Broadcasting Corporation BBC, B.B.C. (İngiliz RadyoTelevizyon Christ M.Ö. (milattan önce), İ.Ö. (İsa´dan önce). kıs. before Kurumu). f. (--en, --ing) (kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I am; he/she/it is; we/you/they are; eski thou art. geçmiş zaman I/he/she/it was; kıs. bill of exchange. eski thou wast; we/you/they were; eski thou wert. miş´li geçmiş birine kızmak. zaman I have been) olmak, vaki olmak; varlığını göstermek, k. dili ikiolmak. yardımcı f. -dır. edilgen fiil yapmaya yarayan mevcut ateş arasında kalmak; iki arada kalmak; iki cami arasında (belirli bir miktarda) eksiği olmak: We´re only twenty yardımcı kalmış seen görünmek. (birinin) fiil: be beynamaza dönmek; iki arada bir derede kalmak. dollars shy of a million. Bir milyona varabilmek için yalnızca -den anlamamak. yirmi dolar eksiğimiz var. k. dili 1. berbat bir halde olmak. 2. ambale olmak, doğru dürüst düşünemez haldeolmak. k. dili çok önemli olmak. mec. ile eşanlamlı olmak. -in yüzkarası olmak. -den anlamak, -in ne olduğunu bilmek. çok çalışkan olmak. (birinin) dengi olmak. k. dili sinirleri bozulmuş olmak. -in başının belası olmak. (bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: These words are now part and konuda) çok usta olmak.Bu sözcükler artık dilin önemli bir (bir parcel of the language. parçası oldu. sağlığı bozulmuş olmak. turp gibi olmak. yenilince kızıp küsmek. 1. (biri) epeyce çökmüş olmak. 2. (biri) epeyce çaptan düşmüş olmak. 3. eskiolmak. -in yabancısı halinden çok düşmüş olmak. ... konusu olmak: She was a subject of gossip throughout the village. Köydeki herkesin dedikodu konusu idi. (bir şey) artık geçmişe ait bir şey olmak.

be a whiz at be abhorrent to be about be about be about s.t. be about to be above reproach be above suspicion be above suspicion be abroad be absorbed in be abundant in be accordant with be accustomed to be acquainted with be acquitted be addicted to be adrift be advisable be affiliated with be afflicted with be afloat be afraid be afraid of one´s own shadow be after be alien to be alive to be alive with be all broken up over be all ears be all eyes be all for be all in be all keyed up be all right be all thumbs be all wet be all wet be along be along for the ride be amiss be an old hand at be anathema to be angry about be angry at be angry with s.o. be annoyed with be answerable for s.t. be answerable to s.o. be anxious about

k. dili (bir konuda) çok becerikli olmak, (bir işin) ustası olmak. 1. -e iğrenç gelmek. 2. -e son derece ters/aykırı gelmek. 1. (kötü bir şey) kol gezmek: Smallpox was about in the town. Şehirde çiçek kol geziyordu. 2. ayakta olmak: That morning she üzere olmak; meşgul olmak. was about at the crack of dawn. O sabah şafak söktüğünde bir şey yapmak, bir şeyle meşgul olmak: What are you about? ayaktaydı. Sen ne yapıyorsun? IYou´ve been longout the door. Kapıdan -mek üzere olmak: was about to go enough about it! Amma uzun sürdü! He knows what he´s about.poems about biliyor. çıkmak üzereydim. I knew by heart the Ne yaptığını to be read. eleştirilemez olmak. O sırada okunacak olan şiirleri ezbere biliyordum. -den şüphe edilemez olmak: He´s above suspicion; he couldn´t havetürlü şüpheden uzak happened. Ondan şüphe edilemez; her been there when it olmak. olay sırasında orada olamazdı. 1. yurtdışında olmak. 2. artık sır olmaktan çıkmış olmak: How´d it getdikkatinithat Işeye)here? Burada bulunduğum nasıl tüm abroad (bir was vermiş olmak. keşfedildi? 3. ev dışına çıkmış olmak, dışarıda olmak: Why are -de bol/çok olmak: The forest was abundant in game. Ormanda you abroad so early in the morning? Sabahleyin böyle erkenden av hayvanı çoktu.ile uyumlu olmak. -e uygun çıktın? niye dışarıolmak; -e alışkın olmak. 1. ile tanışmak, -i tanımak. 2. -i bilmek, -e aşina olmak. (of) (-den) beraat etmek, temize çıkmak. (bir şeyin) bağımlısı/tiryakisi olmak. akıntıyla sürüklenmek. z. Tavsiyeleri pekiştirmek için kullanılır: Great caution is advisable. Son derece dikkat edilmeli. -e bağlı olmak. -den mustarip olmak. 1. su üstünde yüzmek. 2. (mali açıdan) ayakta kalmak, zarar etmemek: korkmak.is afloat. Şirket masrafını çıkarıyor. 3. (of) (-den) The firm (söylenti) dolaşmak: Rumors are afloat. Ortalıkta şayialar kendi gölgesinden korkmak. dolaşıyor. peşinde olmak. (birine) yabancı gelmek. -in farkında olmak. kaynamak, çok miktarda bulunmak. -den dolayı çok üzgün olmak. kulak kesilmek, dikkatle dinlemek. gözünü dört açmak. -i candan desteklemek, -e taraftar olmak. k. dili pestili çıkmak; çok yorgun olmak. çok heyecanlı olmak; endişe içinde olmak. 1. iyi olmak, zarara uğramamış olmak: Are you all right? İyi misin? 1. elleriyle iş fena olmamak: His grades are all right. k. dili 2. iyi olmak, yapmaya gelince beceriksiz olmak. 2. at Notları bir konuda) 3. uygun olmak, olmak: Is it all right if she fena değil. beceriksiz olmak. (belirli çok yanılmak. k. dili comes too? O da gelse olur mu? k. dili 1. tamamen yanlış olmak. 2. yanılmak, yanılgıya düşmek. gelmek. k. dili (iş için değil) eğlenmek/vakit geçirmek için (hazır) bulunmak. gerektiği gibi olmamak. (bir konuda) bayağı tecrübeli olmak. ... tarafından nefret edilen biri olmak: She was anathema to the left-wingers. Solcular ondan nefret ettiler. -e sinir olmak. -e kızgın olmak, -e kızmak. birine gücenmiş olmak. (birine) kızgın olmak. bir şeyden sorumlu olmak. birine karşı sorumlu olmak. -i merak etmek.

be anxious for s.o. to be anxious to be as good as one´s bond be as good as one´s word be as good as one´s word/promise be as thick as thieves be ashamed be asleep be assailed with doubts be assassinated be associated with be astonished at be at be at a disadvantage be at a loss for words be at a loss for words be at a low ebb be at a standstill be at bay be at cross purposes be at daggers drawn be at fault be at hand be at loggerheads be at loose ends be at loose ends be at odds be at one´s back be at one´s best be at one´s elbow be at one´s wit´s end be at one´s wits´/wit´s end be at rest be at risk be at s.o.´s beck and call be at s.o.´s disposal be at s.o.´s disposition be at s.o.´s service be at sea be at the end of one´s rope be at the end of one´s tether be at the end of one´s tether be at the mercy of be at the point of death be at variance with be at war be at work be averse to be avid for be awake to

(birinin bir şeyi yapmasını) çok istemek. k. dili -i çok istemek. son derece güvenilir olmak. sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek. sözünü tutmak, sözünde durmak, sözünü yerine getirmek. k. dili sıkı fıkı olmak, canciğer kuzu sarması olmak. utanmak. uyumak. kuşkular içinde olmak. suikasta uğramak, suikasta kurban gitmek. ile ilişkisi olmak; ile ilgisi olmak. -e hayret etmek. -de bulunmak, -de olmak. dezavantajlı olmak. ne diyeceğini şaşırmak/bilememek. ne diyeceğini şaşırmak, söyleyecek söz bulamamak. 1. (birinin) morali bozuk olmak. 2. çok azalmış olmak. durmak, durmuş vaziyette olmak; kesilmek, kesilmiş vaziyette olmak. bir durumda olmak. çok zor -in amaçları birbirine ters düşmek/birbiriyle çelişmek. kanlı bıçaklı olmak. kabahatli olmak. el altında olmak; yakında olmak. (with) (ile) ihtilafa düşmüş olmak. k. dili 1. meşgul olmamak, boş olmak. 2. boşta gezmek. serbest olmak, (birinin) bir işi olmamak. 1. (birilerinin) araları açık olmak. 2. with -e aykırı olmak. bir kimseye arka çıkmak. en iyi durumda olmak, formunda olmak. yanı başında olmak, yanında olmak. ne yapacağını bilmemek, şaşırmak. k. dili ne yapacağını şaşırmak. hareketsiz olmak, hareket etmemek. tehlikede olmak. her an birinin emrinde olmak. birinin emrinde olmak: While I´m away my house is at your disposal. Ben yokken evim emrinizde. birinin emrine amade olmak. birinin hizmetinde olmak. 1. denizde olmak; (açık denizde seyreden) gemide olmak. 2. k. dili şaşkına dönmüş olmak. çaresiz kalmak. son kozunu oynamış olmak. k. dili çok zor bir durumda olmak, ne yapacağını şaşırmış olmak. -in insafına kalmış olmak. ölmek üzere olmak. 1. ile uyuşmamak, ile araları bozuk olmak. 2. -e ters düşmek, ile çelişmek. olmak. savaş halinde işte olmak, iş başında olmak. 1. -den hoşlanmamak: He is averse to hard work. Çok çalışmaktan hoşlanmıyor. çok hırslı/arzulu olmak. were averse (bir şeyi elde etmek için) 2. -e karşı olmak: They to our plan. Planımıza karşıydılar. -in farkında olmak.

be aware of be awash be bad for be bad news be badly off be baffled be bang on be based on be behind the eight ball be behind the times be beneath s.o. be bent on/upon be bent out of shape be beset by/with be beside the point be beside the point/question be besotted with be better off be beyond belief be beyond dispute be beyond one´s ken be beyond s.o.´s grasp be beyond the pale be beyond/without a shadow of a doubt be booked up be bored stiff be born with a silver spoon in one´s mouth be bound to be broken to smithereens be burned/burnt out be cast adrift be caught short be centrally located be chary of be close to be closeted with be cognizant of be comparable be composed of be concerned about be conditioned by be conducive to be congenial be conscious of be consoled be contrary to be convulsed with laughter be crazy about be cross with be cursed

-in farkında olmak; -den haberdar olmak. 1. suyla kaplı olmak, sular altında olmak. 2. (bir şey) su içinde yüzmek. 3. with ile dolu olmak; bol miktarda bulunmak. -e zararlı olmak. k. dili hiç iyi biri/bir şey olmamak. k. dili fakir/yoksul olmak. şaşırmak. İng., k. dili tam isabet etmek, taşı gediğine koymak. -e dayanmak. argo zor/müşkül bir durumda olmak. çağın gerisinde kalmak. birine yakışmamak, birinin tenezzül etmeyeceği bir şey olmak: That´s beneath you. O sana yakışmaz. -i kafasına/aklına koymuş olmak. k. dili küplere binmek, çıldırmak. 1. -in (olumsuz yönleri) çok olmak: This project´s beset with problems. Bu proje problemlerle dolu. 2. -i kaplamak, -i istila konuyla ilgisi olmayan bir şey olmak. etmek: I was suddenly beset by doubts. Birdenbire içimi -in (konuşulan şeyle) hiç ilgisi olmamak: That´s beside the kuşkular kapladı. point. Onun alakası yok. İng. -e kapılmak, ... sevdasına kapılmak, kendini -e kaptırmak. daha iyi durumda olmak. inanılması mümkün olmamak, inanılmaz olmak. tartışma götürmemek. (birinin) hiç bilmediği bir şey olmak. 1. birinin kavrayışının dışında olmak. 2. birinin elinden kurtulmuş olunacak/onaylanacak bir şey olmamak. artık onlara hiç kabul olmak: They´re beyond his grasp now. O dokunamaz. 3. birinin elde edemeyeceği bir şey olmak. zerre kadar şüphe kalmamak. 1. -in programı dolu olmak. 2. -in tüm yerleri dolu/rezerve olmak.sıkıntıdan patlamak/çatlamak. k. dili k. dili zengin bir ailenin çocuğu olmak. -mesi kesin gibi/kesin olmak: He´s bound to win. Kazanması kesin gibi. paramparça olmak. yangın yüzünden sokakta kalmak. akıntıya bırakılmak. 1. parası çıkışmamak. 2. of yanında yeterli miktarda (bir şey) olmamak. 3. yerde olmak, şehrin merkezinde bulunmak. merkezi bir İng. sıkışmak, aptesi gelmek. (bir konuda) son derece ihtiyatlı davranmak/dikkatli olmak: Be chary of investing your money in-e yakın olmak. 2. -in yakını 1. (belirli bir zaman veya yerde) that company. Paranızı o şirkete yatırmadan önce iyice düşünün. olmak. görüşme amacıyla (birisi) ile odaya kapanmak. -den haberdar olmak, -in farkında olmak, -i bilmek. 1. to -e benzemek. 2. with ile karşılaştırılabilir olmak. -den oluşmak, -den ibaret olmak. -den kaygılanmak, -den endişe duymak, -i merak etmek. (bir şey) (başka bir şeye) bağlı olmak: Your spending capacity is conditioned by the size of your income. Harcamaların gelir insanı -e davet etmek/sevketmek, -e müsait olmak: This is a miktarına bağlı. place-e hoş gelmek. 2. with -e uygunBurada insan derin 1. to that´s conducive to reflection. olmak. düşüncelere dalabilir. -in farkında olmak, -i bilmek. avunmak. -e zıt olmak, -e ters düşmek. gülmekten katılmak. -e bayılmak. -e dargın olmak. lanetli olmak.

be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be

damaged in shipment delayed delighted with desirous of destined destined for disdainful of s.t. disenchanted with disgusted with disposed to done for doomed to down in the dumps down on down to the wire dressed in tatters dressed up fit to kill due enamored of encased in enchanted by/with encrusted with encumbered with endowed with engrossed in enmeshed in enshrined in entitled to equal to equivalent to exempt expecting fagged out familiar to familiar with famished fascinated by/with fast few and far between fluent in flushed with fond of for the benefit of found wanting free of free to free with one´s advice free with one´s money from frozen hard

(mal) yoldayken hasar görmek. gecikmek, geç kalmak. -e çok sevinmek. -i arzu etmek, -e can atmak. for/to talih tarafından bir şeye yöneltilmek: He was destined for greatness. Kaderyol almak/gitmek; (bir yere doğru) gidecek (bir yere doğru) onu büyük bir adam olmaya yöneltti. He was destined to ship was president.for China. Gemi Çin´e doğru yol become olmak: The görmek. destined Talih onu cumhurbaşkanlığına bir şeyi hor yöneltti. alıyordu. gözünden düşmek: I´m disenchanted with him. O, gözümden düştü. -den bıkmak. ... eğiliminde olmak. k. dili 1. mahvolmak; belaya çatmak. 2. pestili çıkmak, canı çıkmak. şeye) mahkûm olmak. (kötü bir çok neşesiz olmak, canı sıkkın olmak. -e karşı olmak. k. dili (bir şeyi yapmak için tanınan mühlet) bitmek üzere olmak; (bir işin) sonuna yaklaşmış olmak: We´re down toiçinde (birinin) üstü başı yırtık pırtık olmak, yırtık pırtık giysiler the wire. Bu işin sonuna yaklaştık. olmak. iki dirhem bir çekirdek olmak, çok süslenmiş olmak. 1. to -den kaynaklanmak/ileri gelmek, -e borçlu olmak. 2. -in verilmesi/ödenmesi gerekmek/lazım olmak: When is this note -e âşık olmak. due? Bu senedin vadesi ne zaman doluyor? 3. (belirli bir ile kaplı olmak; ile örtülü olmak. zamanda/belirli bir programa göre) (bir olayın meydana -e bayılmak, -i çok sevmek: She is enchanted with her due gelmesi) gerekmek/lazım olmak/beklenmek: The bus isnew at house. Yeni bir tabaka) ile kaplı olmak. 2. (mücevherler) ile süslü nine. Otobüsün dokuzda gelmesi lazım. 4. (bebeğin doğumu) 1. (kalınca evine bayılıyor. beklenmek: olmak. 2. ile baby due? Neolmak. doğum yapacak? olmak. 1. ile yüklü When´s her doldurulmuş zaman Allah (birine) (bir şeyi) vermek: He´s endowed with a good memory.gitmek. -e dalıp Allah ona iyi bir hafıza vermiş. (olumsuz bir duruma) düşmek: He was enmeshed in his own intrigues. Kendi entrikaları ayağına dolanmıştı. an expression (bir şeyin) içinde çok saygın bir yeri olmak: It´s that´shakkı olmak. 2. -i yapmaya yetkisi olmak. 1. -e enshrined in French usage. O deyimin Fransız dilinde çok saygın bir yeri var. (bir işin) üstesinden gelmek. -e eşit olmak. i. 1. karşılık, eşit. 2. dilb. eşanlamlı sözcük, eşanlamlı. muaf olmak. f. muaf tutmak. (from) -den k. dili hamile olmak, gebe olmak. çok yorgun olmak, turşu gibi olmak. i., argo 1. sigara. 2. homoseksüel erkek, ibne, tekerlek. -e aşina olmak. -i iyi bilmek. çok acıkmış olmak. -e kendini kaptırmak. (saat) ileri gitmek/olmak. nadir rastlanmak; çok seyrek olmak. (bir dili) akıcı bir şekilde konuşmak. (bir şeyin) verdiği heyecanla dolu olmak. -i sevmek. -in yararına olmak: This concert´s for the benefit of Darüşşafaka. Bu konser Darüşşafaka´nın yararına. kusurlu bulunmak. 1. (birinden) kurtulmuş olmak. 2. (bir yerden) çıkmış olmak. -ebilmek: She´s now free to marry. Artık evlenebilir. You´re free to go. Gidebilirsiniz. sorulmadan öğüt vermek. parasını cömertçe harcamak. -den gelmek, -li olmak. donup kaskatı olmak.

be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be

fucked up full of beans given to going strong going to good at good enough to good for good/bad at figures greedy for green with envy guilty of halfway through halfway to hand in/and glove with happy with hard at hand hard at it hard by hard hit by hard of hearing hard on hard on the heels of hard put to hard put to hard up hard up for money hell on here to stay honeycombed with hooked on hungry ignorant of imbued with implicit in in in the ascendant in a (tight) spot in a bad humor in a bad mood in a bad way in a brown study in a fix in a flap in a good humor in a good mood in a hurry in a pickle in a pinch in a place on sufferance

1. kafayı yemek, kafayı yemiş olmak; kafayı üşütmüş olmak. 2. (iş/işler) berbat olmak, mahvolmak, rezil olmak. k. dili çok canlı ve hevesli olmak. (bir şey yapmak) itiyadında olmak. enerjik bir şekilde çalışmak. 1. Niyet gösterir: She´s going to register for that course. O ders için kaydını yaptıracak. 2. Zorunluluk gösterir: You are going to (belirli bir şeyi) iyi yapmak: He´s good at repairing radios. get that job, period. O işe gireceksin, o kadar. 3. -mek üzere Radyo tamirini iyi(bir yardımda bulunmak): Will you be good bir iyilik edip de yapar. olmak: Doğan´s going to throw up. Doğan kusmak üzere. 4. enough tobir süre için) dayanmak:de bana yardım eder another misiniz? 1. (belirli help me? Bir iyilik edip That rug´s good today. Gelecek zaman için kullanılır: It´s going to be sunnyfor twenty years. Oolmak. yirmi Bugün hava güneşli olacak. yıl daha dayanır. 2. (belirli bir işe) hesabı iyi/kötü halı bir yaramak: It´s good for a laugh. Bizi güldürmeye yarar. gözünü (bir şey) hırsı bürümek. 1. çok kıskanmak, kıskançlıktan çatlamak. 2. gıpta etmek. -in suçlusu olmak, -den suçlu olmak. -in yarısını bitirmiş olmak. -e giden yolun yarısında olmak: We were halfway to Alanya. Alanya´ya giden yolun yarısındaydık. ile yakın ilişki içinde olmak. -den memnun olmak. kapıda olmak, kapıya dayanmış olmak. k. dili çok çalışmak. -in çok yakınında olmak; -e çok yakın olmak. -in çok zararını görmek: We were hard hit by the cold weather in December. Aralık´taki soğuk bize çok zarar verdi. ağır işitmek/duymak. k. dili 1. (bir şeyi) hor kullanmak. 2. (bir şeyi) çabuk eskitmek/mahvetmek. 3. (birine) sert davranmak. -in hemen ardından gelmek. (bir şeyi) zorla/çok zor yapmak: They were hard put to finish it on time. Onu vaktinde bitirmeleri çok I was hard put to give her (bir şeyi) zorlukla/güçlükle (yapmak): zor oldu. andili (birinin) pek parası olmamak, (biri) züğürt olmak. k. answer. Ona zor cevap verdim. para sıkıntısı çekmek. -i hor kullanmak, -i hoyratça kullanmak. kalıcı olmak, vazgeçilmez olmak: Computers are here to stay. Bilgisayar artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. ile dopdolu olmak. k. dili 1. -in tiryakisi/bağımlısı olmak. 2. -e vurgun/âşık olmak. 1. aç olmak, karnı aç olmak. 2. for -i çok özlemek; -i çok arzu etmek, -e susamak. -den haberi olmamak; ... hakkında bilgisi olmamak. ile dolu olmak: He was imbued with a strong sense of duty. Görev aşkıyla doluydu. -de saklı olmak, -in içinde olmak: That´s implicit in what I said. O, evde/ofiste bulunmak. 2. moda olmak. 3. (mevsimi geldiği 1. dediklerimde saklı. için) (sebze/meyve)doğu ufkunda görünmek. 2. (birinin) yıldızı 1. (yıldız/gezegen) çıkmak. parlamak;bir durumda olmak. k. dili zor egemen olmak. -in sinirleri/huyu/heyheyleri üstünde olmak. sinirleri tepesinde/üstünde olmak. 1. ağır hasta olmak. 2. çok zor bir durumda olmak. k. dili dalıp gitmek. zor bir duruma düşmek. k. dili telaş içinde olmak. -in keyfi yerinde olmak. keyfi yerinde olmak. 1. -in acelesi olmak, acele etmek: I´m in a hurry. Acelem var. Don´t be bir durumda olmak. k. dili zor in too big a hurry. Fazla acele etme. 2. to (bir şeyi) çabuk/bir an evvel (yapmak) istemek. k. dili zor bir durumda olmak. (aslında istenilmeyen/orada bulunması yasak olan biri) (başkasının) müsamahası/görmezlikten gelmesi sayesinde bir yerde bulunmak: You ought to know that you´re here only on sufferance. Burada kalışını müsamahakârlığıma borçlu olduğunu bilmelisin.

be in a position to do s.t. (about) be in a quandary be in a state of flux be in a stew be in a sulk/be in the sulks/have a fit of the sulks be in a sweat be in a swelter be in a swivet be in a temper be in a twist be in accord be in agreement be in alignment be in arrears be in bad odor with be in character be in charge be in conformity with be in dire straits be in dire/desperate straits be in disfavor be in disgrace be in evidence be in for be in force be in full swing be in good taste be in good with be in good working order be in high spirits be in hopes of be in hot water be in hysterics be in juxtaposition be in keeping with be in labor be in league with be in limbo be in line with be in low spirits be in need be in need of be in neutral be in no hurry to be in on be in on the secret be in one´s element be in one´s glory be in one´s right mind be in order

(bir konuda) bir şeyler yapabilecek durumda olmak. ne yapacağını bilememek. değişmek, değişim içinde olmak. k. dili telaş/endişe içinde olmak. k. dili somurtup durmak. k. dili endişe içinde olmak. k. dili telaş içinde olmak. k. dili telaş içinde olmak. k. dili öfkesi burnunda olmak. İng., k. dili endişe/telaş içinde olmak. 1. (with) (ile) anlaşmak. 2. with -e uymak; ile uyumlu olmak. hemfikir olmak; mutabık olmak. aynı hizada olmak. (birinin) vaktinde ödenmemiş borçları olmak. -in gözünden düşmek. (bir davranış) (birinin) karakterine uymak. (of) -in sorumlusu olmak, -e bakmak: Who´s in charge here? Buraya kim bakıyor? -e uygun olmak, -e uymak. çok güç durumda olmak. çok zor bir durumda olmak. gözden düşmüş olmak. gözden düşmüş olmak. görünmek; görünürde olmak. (kötü bir şeyi) geçirmek üzere olmak. yürürlükte olmak. k. dili (bir şey) en hareketli zamanında olmak, hızını almak; yoluna girmek. düşmek, yakışık almak, yerinde olmak: That (bir şey) uygun remark was not in good taste.olmak. k. dili (birinin) gözüne girmiş O laf yakışıksızdı. iyi işler durumda olmak. keyifli olmak, keyfi yerinde olmak. -i ummak. k. dili başı dertte olmak, güç durumda olmak. 1. k. dili gülmekten katılmak, gülme krizi geçirmek. 2. isteri krizi geçirmek. birbirine yakın bulunmak; yanyana bulunmak. -e uygun olmak. doğurmakta olmak. -in müttefiki olmak. iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek. 1. -e uymak. 2. ile bir hizada olmak. keyifsiz olmak. yoksul/fakir olmak. -e ihtiyacı olmak; istemek.. (motor) boşta çalışmak, rölantide durmak/çalışmak. (bir şey yapmaya) can atmamak. 1. -e dahil olmak/katılmak, -de payı olmak. 2. -i bilmek, -den haberi olmak. sırra ortak olmak. k. dili kendini rahat hissettiği bir ortamda bulunmak. kendinden çok hoşnut olmak. aklı başında olmak. 1. düzenlenmiş/sıralanmış durumda olmak. 2. (işler) yolunda olmak.

be in poor health be in possession of be in possession of o.s. be in power be in practice be in print be in progress be in quotes be in rags be in ruins be in rut be in s.o.´s debt be in s.o.´s grasp be in s.o.´s power be in s.o.´s shoes be in s.t. up to one´s eyes be in session be in shape be in short supply be in short supply be in sight be in step be in stitches be in store for be in straitened circumstances be in substantial agreement be in sympathy with be in sync be in tatters be in tears be in the black be in the clear be in the doldrums be in the employ of be in the know be in the lead be in the limelight be in the making be in the market for be in the mood to/for be in the pink be in the pipeline be in the process of be in the red be in the right be in the running be in the same ballpark be in the soup be in the swim be in the throes of death

-in sağlığı iyi olmamak. -e sahip olmak, -si olmak. kendine hâkim olmak, kendine sahip olmak. (parti) iktidarda olmak. formda olmak. (kitap) yayımcısında mevcut olmak, kitapçılarda bulunmak. devam etmek, sürmek, yapılmak: The battle was still in progress. Muharebe hâlâ devamolmak. tırnak işaretleri/tırnaklar içinde ediyordu. The hearing is now in progress. Duruşma şimdi yapılıyor. (birinin) giysileri yırtık pırtık olmak. 1. harap/yıkık dökük bir halde olmak. 2. mahvedilmiş olmak. (hayvan) kızışmak, kösnümek. bir kimseye borçlu olmak. birinin pençesine düşmüş olmak. birinin elinde olmak. k. dili birinin bulunduğu durumda olmak, birinin yerinde olmak. (yasadışı) bir işin içinde olmak, bir işe fena halde bulaşmış olmak. (mahkeme/toplantı/kongre/parlamento) toplantı halinde olmak; (okul/üniversite) öğretim yılına girmişkondisyonu iyi olmak: The (for) (-e) hazır olmak; formda olmak, olmak: Court´s in session right now. Şu anda mahkeme var. players areaz bulunmak. az olmak; in shape. Oyuncular formda. az miktarda bulunmak. 1. yakın olmak, ufukta olmak: Victory is in sight. Ufukta zafer görünüyor. 2. görülmek, gözle seçilmek. with -e ayak 1. (with) (başkalarına) adım uydurmak. 2. uydurmak: We´re kasıkları çatlamak. k. dili gülmekten in step with the times. Biz çağa ayak uydurduk. (bir şey) (birini) beklemek: A surprise is in store for you. Seni bir sürpriz içinde yaşamak, darlık içinde olmak. yoksulluk bekliyor. temelde anlaşmak, temel noktalarda hemfikir olmak. (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. senkronik olmak, senkronize edilmiş olmak. 1. lime lime olmak, yırtık pırtık olmak. 2. (ad, şöhret v.b.) mahvolmak. ağlamak. borcu kalmamak, borçlu olmamak. şüphe altında olmamak; masumluğu ispatlanmış olmak. f. 1. (bir şeyi) (bir yerden) kaldırmak/uzaklaştırmak/yok etmek: Clear 1. den. rüzgârın esmediği bir bölgede bulunmak. 2. (birinin the table! Sofrayı kaldır! We need to clear the area. Çevreden işleri) kesat çalışmak. can sıkıntısı çekmek; efkârlı olmak. (birisi için) olmak. 3. herkesi uzaklaştırmamız lazım. He´s clearing the steps of snow. (bir konuda) çoğu kimsenin bilmediği şeyleri bilmek. Merdivenlerdeki karları temizliyor. They cleared a space in the middle of the room. Odanın ortasında bir yer açtılar. Clear the önde/başta gitmek. way! Yol ver! It really clears your nostrils. Burnunun deliklerini ilgi odağı olmak. bayağı açar. 2. (birinin) masumiyetini göstermek; of (birinin) (bir hazırlanmakta olmak; oluşmakta 3. izin There´s with suçun) faili olmadığını göstermek.olmak: vermek; a new age in the making. Yeni bir devir oluşmakta. -i satın alma şey için) olmak. (birinden) (birniyetinde izin almak: Have you cleared this with him? (bir şeyi) yapmak izin aldın I´m not in the mood to go canı Bunun için ondan istemek: mı? 4. (bir şeyin) üstünden geçmek: The horse cleared istemiyor. I´m not in At duvarın for there. Canım oraya gitmek the wall in a bound. the mood 1. sapasağlam olmak, turp gibi olmak. 2. en güzel halinde üzerinden Kimseyle görüşmek istemiyorum. I´maçılmak; (sis) company. bir atlayışta geçti. 5. (gökyüzü/hava) in no mood for olmak. k. dili hazırlanmakta olmak. gitmek, açılmak; (bulutları/sisi) gidermek. 6. that right now. Şu an ona tahammülüm yok. (borcu) kapatmak. 7. (banka olmak, -mekte olmak. sürecinde çekini) takas etmek. 8. k. dili (belirli bir miktar para) kazanmak, elde etmek. borçlu olmak. haklı/doğru olmak. adaylardan biri olmak. -e yakın olmak. s. kabataslak, yaklaşık: Give me a ballpark figure. başı dertte olmak. rakam söyle. k. dili Bana kabataslak bir (of things) k. dili faal bir hayat sürmek; faal bir sosyal hayatı olmak. can çekişmek.

be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be

in the way in the wind in the wrong in town in transit in trouble in vogue in with in with in work in/under one´s charge incapable of inclined to included inconsistent with incumbent on indicative of indifferent to ineligible for infatuated with infested with informed about inherent in s.t. insensible insensitive to intended for intent on interested in intimate with into intrinsic to involved in involved with itching to jealous of keen on lacking laid up late leery of left holding the bag left holding the sack left stranded liable littered with loath to do s.t. located in long on lost on lousy with

engel olmak, ayak altında olmak. k. dili (bir şeyin) (gerçekleştirilmeden önce) sözü edilmek: It´s been in the windolmak: You were in the wrong. Kabahat suçlu/kabahatli for some time now. Epey zamandır sözü ediliyordu. sendeydi. şehirde olmak. (insanlar/mallar) yolda olmak; (insanlar) bir yerden başka bir yere geçmekte olmak; (mallar) bir yerden başka bir yere başı belada olmak. taşınmakta olmak. 1. moda olmak. 2. rağbette olmak. 1. ile arkadaş olmak, ile arası iyi olmak. 2. (birinin) gözüne girmiş (biriyle) çok iyi geçinmek; (birinin) gözüne girmiş olmak. k. dili olmak. k. dili çalışmak, işi olmak, iş sahibi olmak: He´s been in work since May. Mayıstan beri çalışıyor. sorumluluğu altında olmak. -i yapamamak, ... yeteneğinin dışında olmak. -e meyli olmak. (in) -e dahil olmak/edilmek. ile çelişmek. -in sorumluluğu -e ait olmak, -e düşmek: It is incumbent on you to göstermek, -echildren. Çocuklarının eğitiminden sen -i educate your işaret etmek. sorumlusun. i. makamı işgal eden kimse. -e karşı ilgisiz olmak, -e ilgi göstermemek: He´s indifferent to her. Ona uymadığı için) -e alınamamak/katılamamak. (şartlara karşı ilgisiz. -e deli gibi âşık olmak. -in içinde/üzerinde çok olmak, ile dolu olmak: The area´s infested with bandits. Bölge haydut dolu. -den haberdar olmak. bir şeyin aslında var olmak. 1. to -i hissedememek. 2. to -e karşı ilgisiz olmak; -e aldırmamak. 3. of (tehlikeden) habersiz2. -e duyarlı/hassas 1.-e karşı ilgisiz olmak; -e aldırmamak. olmak; -i farkedememek. olmamak. için amaçlanmak, için olmak: This book is intended for children. Bu -e kararlı olmak: He is intent on solving the problem. Sorunu 1. kitap çocuklar için yazılmış. çözmeye kararlı. 2. -e dalmış olmak: He was so intent literature. -e ilgi duymak, -e meraklı olmak: She is interested in on his work that he lost all track of time. İşine öyle dalmıştı ki zamanı Edebiyata ilgi duyuyor. My uncle is interested in reptiles. ile samimi olmak. tamamen unuttu. Amcam sürüngenlere meraklı. k. dili (bir işle) uğraşmak; merakı (bir şey) olmak. Dividing two into twelve gives six. On iki bölü iki eşittir altı. -e özgü olmak. 1. -e karışmak: She was once involved in a scandal. Bir zamanlar aşk skandala karışmıştı. 2. ile meşgul olmak, ile k. dili ile bir ilişkisi olmak. uğraşmak: He´s involved in a new project. Yeni bir projeyle -e can atmak. meşgul. -i kıskanmak. İng., k. dili -e çok hevesli olmak, -e meraklı olmak, -e düşkün olmak: be keen ... eksik olmak: Something´solmak. here. 1. ... olmamak; on acting aktörlüğe hevesli lacking Burada bir eksiklik var. 2. in -de ... olmamak: He´s lacking in 1. biriktirilmek, ilerisi için saklanmak. 2. (with) (hastalık v.b. intelligence. Onda akıl yok. nedeniyle) yatakta/evde kalmak zorunda olmak, yatağa (for) (-e) geç kalmak, (-e) gecikmek. mahkûm olmak. -den çekinmek. k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu yalamak. k. dili 1. kabak başına patlamak. 2. avucunu yalamak. bak. be stranded. 1. for -den sorumlu olmak. 2. to (biri) ... eğiliminde olmak. 3. to ... ihtimali olmak: He´s liable to get caught. Onun yakalanma gelişigüzel atılmış (şeyler) ile darmadağınık olmak. ihtimali yüksek. 1. bir şeyi yapmayı hiç istememek. 2. bir şeyi yapmaktan çekinmek. -de bulunmak/olmak. -in fazlası olmak. -i etkilememek. k. dili 1. ile dolu olmak, ile kaynamak. 2. (birinde) bir şey çok olmak: He´s lousy with money. Onun parası çok.

be low in be low on be low on one´s list be mad about be mad on be marooned be master of be mindful of be misguided be mistaken be mixed up be mixed up in be mixed up with be mounted on be much sought after be mysterious about be nauseated be necessary be no great shakes be no slouch at/as a be noncommittal be none the worse for be nonplussed be notable for be noted for be nothing but skin and bones be noth-ing to write home about be nuts be nuts about be o.s. be obliged be obliged to do s.t. be oblivious of/to be obsessed by/with be of capital importance be of one mind be of prime importance be of service to be of the same mind be of use be of use for s.t. be of value be of/in two minds about be off be off guard be off in one´s calculations be off one´s nut be off one´s rocker be off one´s trolley be off sick

-in ... miktarı az olmak: It´s low in cholesterol. Onun kolesterolü az. k. dili (bir şeyin stoku) az olmak: We´re low on wood. Az odunumuz kaldı. saydığı işlerden olmamak: That´s low on my list k. dili -in önemli right now. O şimdi benim için ön plandaâşık olmak. 2. -e k. dili 1. -i deli gibi sevmek, -e çılgınca değil. bayılmak. bak. be mad about. İng., k. dili, (on) (-de) mahsur kalmak. -in ustası olmak. 1. -i hatırında tutmak. 2. -e dikkat etmek. 1. (insan) yanılmak. 2. yanlış olmak. yanılmak. zihni karışmak. -e karışmak, -e bulaşmak. ile ilişkisi olmak. (binek hayvanına) binmiş olmak. çok aranılan/istenilen bir şey/biri olmak, çok rağbette olmak, çok rağbet görmek. açıklamaktan kaçınmak; ... hakkında k. dili -in ne olduğunu konuşmaktan kaçınmak; ... konusunda doğru dürüst cevap midesi bulanmak. vermemek. gerekmek, lazım olmak/gelmek, icap etmek. k. dili üstün biri olmamak. k. dili (belirli bir konuda) hiç fena olmamak, bayağı iyi olmak: He ´s no slouch as an artist. Ressam olarak etmemek. belirli bir cevap vermemek; rengini belli bayağı iyi. (bir şeyden) (birine) hiç zarar/halel gelmemek: They were none the worse for it. Onlara hiç zararı olmadı. şaşkına dönmüş olmak. ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak. ile tanınmak, ile meşhur olmak; ... için önemli sayılmak. k. dili bir deri bir kemik kalmak. k. dili tamah edilecek bir matah/mal olmamak. aklını oynatmış olmak, kafadan kontak olmak. 1. -in delisi olmak. 2. -in hayranı olmak, -e deli olmak. kendisi gibi davranmak, normal bir şekilde hareket etmek. memnun olmak: I´d be obliged if you´d come early. Erken gelirsen yapmaya olurum. olmak. bir şeyi memnun mecbur (etrafında olup bitenlerin) farkında olmamak. -i aklına takmak, aklı -e takılmak. çok önemli olmak, çok önem taşımak. hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak. çok önemli olmak. -e yardımı dokunmak, -e yardım etmek. hemfikir olmak, aynı fikirde/düşüncede olmak. yardım etmek. bir şeye yaramak. değerli olmak. -in hakkında kesin bir karara varamamak. 1. gitmek; yola çıkmak. 2. (elektrik/su/gaz) kesik/kesilmiş olmak; (elektrik/ışık) söndürülmüş/kapalı olmak; (makine/aygıt) tetikte olmamak. kapalı olmak: The electricity is off. Elektrik kesildi. 3. (saat) hesabında yanılmış olmak. doğru olmamak, geri/ileri olmak. 4. İng. (yiyecek/içecek) k. dili aklını kaçırmış milk´s aklını oynatmış olmak. bozulmuş olmak: The olmak, a bit off. Süt biraz bozulmuş. 5. İng. (davranış) yakışıksız olmak. 6. (tatilde olduğu için) çalışmamak, k. dili çıldırmış olmak. işe dili kafadan 7. olmamak, gerçekleşmemek, vuku bulmamak. k. gitmemek. kontak olmak. hastalık nedeniyle işe gelmemiş olmak.

be off the air be off the beaten track be offended be OK, OK be on be on a better footing than ever be on a diet be on a par with be on an even keel be on display be on edge be on familiar ground be on fire be on good terms be on guard be on its way out be on one´s hands be on one´s last legs be on one´s mettle be on one´s own be on one´s own responsibility be on one´s toes be on one´s way out be on overtime be on pins and needles be on probation be on s.o.´s side be on s.o.´s trail be on s.t.´s trail be on show be on skid row be on speaking terms be on strike be on tap be on target be on television be on tenterhooks be on the air be on the alert be on the ball be on the decline be on the defensive be on the go be on the high (low) side be on the house be on the level be on the make be on the mend be on the point of be on the right road

(radyodan/televizyondan) yayımlanmamak; yayımda olmamak. k. dili her yerden uzak bir yerde olmak, dağ başında olmak. gücenmiş/alınmış olmak. iyi olmak. 1. (elektrik/su/gaz) açık olmak; (elektrik/ışık) açık olmak. 2. (makine/aygıt) çalışmak, açık olmak. araları her zamankinden daha iyi olmak. perhiz yapmak, rejim yapmak. ile aynı/eşit derecede/değerde olmak. 1. başta ve kıçta çektiği su aynı olmak, (gemi) dengede olmak. 2. k. dili her şey yolunda olmak. sergilenmek. sinirleri gergin olmak. 1. bildiği bir yerde/yörede bulunmak. 2. bildiği bir konuyla ilgilenmek. yanmak. (with) (biriyle) arası iyi olmak: Ece´s on good terms with Ayşen. Ece´nin Ayşen´le arası iyi. olmak. 1. nöbet tutmak. 2. tetikte -in devri kapanmak üzere olmak. (yük sayılan bir şey/biri) -in başında olmak, -in sorumluluğunda olmak. ömrü/miadı dolmak üzere olmak. elinden geleni yapmaya hazır olmak. 1. başkasından yardım görmeden geçinmek/rızkını kazanmak, kendi kendini geçindirmek, başının çaresine bakmak. 2. yalnız (yaptığı şeyden) kendisi sorumlu olmak. başına kalmak. k. dili uyanık/dikkatli olmak. çıkmak: We were just on our way out. Biz şimdi çıkıyorduk. fazla mesai yapmak, mesaiye kalmak. k. dili diken üstünde olmak, endişe içinde olmak. şartlı tahliyeden sonra gözetim altında olmak. 1. birinden yana olmak, birinin tarafını tutmak. 2. birinin lehinde izini takip etmek; birini aramak. birinin olmak, birine yararlı olmak: Youth is on your side. Genç olman lehinedir. 1. (av köpeği) avın izini takip etmek: The dogs´re on the trail. Köpekler iz sürüyor. 2. bir şeyi takip etmek; bir şeyi aramak. sergilenmekte olmak. k. dili serseri ve sefil bir hale düşmüş olmak. (with) (biriyle) selamlaşıp konuşmak. grev yapmak. 1. k. dili hazır bulunmak. 2. (bira) fıçıdan alınıp satılmak. 1. (bir tahmin) doğru çıkmak. 2. (bir iş) belirlenen süreye uygun olarak ilerlemek. televizyonda olmak; televizyona çıkmak. endişe içinde olmak. (radyodan/televizyondan) yayımlanmak; yayımda olmak. tetikte olmak. argo akıllı ve dikkatli olmak. (kuvvetli/yüksek bir durumdan) düşmekte olmak: The birthrate is on the decline. Doğum oranı düşmekte. The Roman Empire savunma durumunda olmak. was on the decline. Roma İmparatorluğu artık gerilemekteydi. birtakım işlerle meşgul olmak. oldukça pahalı (ucuz) olmak. ... işyerinin ikramı olmak, ... şirketten olmak: Your meal tonight is on the house.söylemek. yemeğiniz lokantamızın ikramı. k. dili doğruyu Bu geceki k. dili 1. köşeyi dönmeye çalışmak; statüsünü yükseltmeye çalışmak. 2. cinsel ilişki için eş aramak. (hasta) iyileşmek. -mek üzere olmak: He was on the point of going. Gitmek üzereydi. doğru yolda olmak.

1. yolda olmak, seyahat etmek. 2. yola çıkmış olmak. 3. to -e be on the road doğru ilerlemek. ihtiyatlı davranmak. be on the safe side 1. kızağa çekilmiş olmak; emekliye ayrılmış olmak. 2. (kadın) be on the shelf evde kalmışbir durumda olmak, kötüye gitmek. k. dili kötü olmak. be on the skids olayın geçtiği yerde bulunmak. be on the spot 1. teklif edilmiş olmak. 2. (tasarının/meselenin) be on the table görüşülmesi/tartışılması ileri bir tarihe bırakılmış olmak. k. dili telefonda olmak/konuşmak. be on the telephone be on the tip of one´s tongue k. dili dilinin ucunda olmak: It was on the tip of my tongue. k. dili ucundaydı. be on the tip of one´s tongue Dilimindilinin ucunda olmak. k. dili yalansız konuşmak; dürüst bir şekilde davranmak: I think be on the up-and-up he´s on the up-and-up. Bence numara yapmıyor. azalmakta/batmakta/sönmekte/sonuna yaklaşmakta olmak. be on the wane 1. tetikte olmak, kulak kesilmek. 2. nöbette olmak. be on the watch uçmakta olmak, uçmak. be on the wing k. dili (birinin) ne halt/haltlar yediğini/karıştırdığını bilmek. be on to k. dili (duruma) hâkim olmak. be on top of k. dili çok mutlu olmak, sevinçten uçmak. be on top of the world k. dili sevinçten uçmak, ayakları yere değmemek, bastığı yeri be on top of the world k. dili olup be on top of things/the news bilmemek. bitenlerden haberdar olmak. 1. yargılanmak. 2. denenmek. be on trial tatilde olmak, tatil olmak: Schools are on vacation. Okullar tatil. be on vacation k. dili 1. (of) (-den) önce davranarak avantajlı durumda olmak. be one jump ahead 2. of -den iki adım ileride olmak. ile aynı fikirde olmak. be one with başına buyruk olmak. be one´s own man yerini korumak. be one´s own man başına buyruk olmak. be one´s own master k. dili yağlı bir iş bulmuş olmak. be onto a good thing (bir şey) tartışılabilmek, tartışmaya açık olmak. be open to dispute ameliyat olmak. be operated on bir şeye karşı olmak, bir şeyin aleyhinde olmak. be opposed to s.t. -e yönelmiş olmak. be oriented towards 1. dışarıda olmak: He´s out at the moment. Şu an burada değil. be out 2. (belirli bir miktar para) gitmek; (para) açığı olmak: I had to (nekahetten sonra) dışarı/sokağa çıkıp gezmek. be out and about buy them lunch, and now I´m out ten million liras. Onlara öğle k. dili birinin hakkından gelmek istemek. be out for s.o.´s blood yemeği ısmarlamak zorunda kaldım; on milyon liram gitti. Your k. diliis fifty thousand liras out. Senin toplamda elli bin liralık bir be out in force total ortalıkta çok olmak. eksik var. yanılmış olmak. argo çok 3. (kitap) kütüphaneden alınmış olmak: That book´s be out in left field out. O kitapyanılmak. (kitap/gazete/resmi ilan) çıkmak, hesabında alınmış. 4. be out in one´s reckoning yayımlanmak. 5. (ay/güneş) çıkmak. 6. (çiçek/yaprak) açmak; 1. (bir şey) tükenmiş olmak, kalmamak: We´re out of gas. be out of (ağaç/bitki) yapraklanmak, yeşillenmek, yeşermek. 7. (ateş) Benzinimiz bitti.8. (hafta/ay) bitmiş olmak, sona ermek.hill he işsiz olmak. be out of a job sönmüş olmak. By the time he reached the top of the 9. was outolmak. 10. sızmış olmak; bayılmış olmak. 11. kesilmişti. nakavt of breath. Yokuşun başına vardığında nefesi demode (bir davranış) (birinin) karakterine uymamak. be out of character olmak. 12. düşünülmemek, uygun sayılmamak, söz konusu (bir davranış) birinin her zamanki davranışlarına uymamak. be out of character olmamak: That´s definitely out. O kesinlikle düşünülmüyor. 13. be out of k. dili bozulmuş olmak. (makine) bozulmuş olmak. 14. (deniz) alçalmış olmak. 15. spor commission/kilter/whack (top) aut olmak, autaolmak, frenlenemez oyunlarında) yanmak: 1. kontrolden çıkmış çıkmak. 16. (çocuk olmak. 2. (biri) be out of control You´re out! Yandın! işitememek, duyamamak. dizginlenemez olmak. (uzakta olduğu için) be out of earshot be be be be be be be out out out out out out out of of of of of of of favor (with) it line luck one´s mind one´s mind order (birinin) gözünden düşmüş olmak. argo başka bir dünyada yaşamak, hayal dünyası içinde olmak. 1. yersiz/uygunsuz/yakışıksız olmak, yakışık almamak. 2. sıradan çıkmış olmak. yaver gitmemek. şansı olmamak, şansı 1. aklı yerinde olmamak, aklını kaçırmış olmak. 2. çok öfkeli olmak.aklını kaçırmış olmak, delirmiş olmak, keçileri kaçırmış k. dili olmak. 1. (makine/aygıt) bozulmuş/bozuk olmak, çalışmamak. 2. düzensiz olmak. 3. usule aykırı olmak. 4. uygunsuz olmak.

be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be be

out of place out of place out of plumb out of practice out of practice out of print out of print out of reach out of season out of shape out of shape out of sorts out of sorts out of step out of stock out of sync out of the hole out of the picture out of the question out of the running out of the running out of the woods out of the woods out of this world out of this world out of touch out of touch with out of work out of work out on maneuvers out on strike out on the end of a limb out on the town out on the town out to out to lunch over over and done with over one´s head over s.o. over the hump overcome by/with overdrawn overgrown with overjoyed overwhelmed by/with overwhelmed with par for the course parallel with/to peeved at

1. (her zamanki) yerinde olmamak. 2. yersiz/uygunsuz/yakışıksız olmak, yakışık almamak. 1. (fiilen) yerinde olmamak. 2. uygun düşmemek. şakulünde olmamak, şakulden kaçmak. (uzun zamandan beri bir şeyi yapmadığı için) (onu) iyi yapamamak. formda olmamak; formdan düşmüş olmak. (kitabın) baskısı tükenmiş olmak. (kitap) yayımcısında mevcut olmamak, kitapçılarda bulunmamak, (kitabın) 2. erişilemez olmak. 1. el altında olmamak. baskısı tükenmiş olmak. -in mevsimi bitmiş olmak. formunda olmamak. 1. formda olmamak, formdan düşmüş olmak. 2. şeklini kaybetmiş olmak, kalıpsız olmak. k. dili sinirleri ayakta olmak. k. dili canı sıkkın olmak, keyfi kaçmak/bozulmak. 1. (with) (başkalarına) adım uydurmamak. 2. with -e ayak uydurmamak. stokta bulunmamak. senkronik olmamak, senkronize edilmemiş olmak. k. dili borçtan kurtulmuş olmak. k. dili (biri) sahneden çekilmiş olmak, işin içinde olmamak. k. dili söz konusu olmamak, düşünülmemek, uygun sayılmamak. (yarışmadan) elenmiş olmak. adaylıktan elenmiş olmak. (hasta) hayati tehlikeyi atlatmış olmak. k. dili tehlikeyi atlatmış olmak. argo çok güzel/harika/süper olmak. k. dili süper/fevkalade güzel/fevkalade/harika/harikulade olmak. 1. (with) (biriyle) iletişim içinde olmamak. 2. dünyada olup bitenlerden haberi olmamak. 2. -den habersiz olmak. yeni 1. ile temasta bulunmamak. 3. with (bir konuya) ait gelişmeler hakkında bilgisi olmamak. işsiz olmak. işsiz olmak. ask. manevra yapmak. grevde olmak. desteksiz kalmak. şehirde yiyip içip eğlenmek. k. dili şehirde zevk peşinde koşmak. (bir amaç) peşinde olmak; (bir şey) için fırsat kollamak: He´s out to get him. Onun hakkından gelmek için fırsat kolluyor. They´re 1. öğle yemeği yemeye çıkmış olmak. 2. argo kafası izinli out to winargo championship. Onlar şampiyonluğa oynuyorlar. the kafası olmak.olmak, bitmek,pek çalışmamak. concert´s over. Konser bitmiş 3. sona ermek: The bitti. It´s over between us. Aramızda her şey bitti. k. dili tamamıyla bitmiş olmak. 1. (su) boyunu geçmek/aşmak. 2. (birinin) bilgisi/yeteneği dışındaamiri olmak; birinden daha yüksek bir birinin olmak. görev/makam/rütbe sahibi olmak. düze/düzlüğe çıkmak. işin en zor tarafını atlatmış olmak, -den (kötü bir şekilde) etkilenmek: She was overcome by the smoke. Dumandan dolayı kendinden geçti. He was overcome 1. borç bakiyesi göstermek. 2. hesabından fazla para çekmiş with emotion. Öylefazla para çekilmiştutuldu. olmak; (hesaptan) duygulandı ki diliolmak. (yabani bitkiler v.b.) ile kaplı/örtülü olmak. çok sevinmek. 1. (duygulara) yenik düşmek, yenilmek. 2. (sorumluluk, ağır bir iş v.b.) altında -e garkolmak. -e boğulmak, ezilmek. k. dili normal sayılmak. 1. -e paralel olmak. 2. -e benzemek. -e sinirlenmek, -e sinir olmak.

be peopled by/with be perishing be pertinent to be pissed be pleased to do s.t. be pleased with be pleased with o.s. be plugged into be plumb be pocked with be poised for be poised for battle be poised in the sky be poles apart be polluted be positive (of/about) be possessed of be possessed with be predicated on be predisposed to be prejudicial to be prepared be prepossessed by be pressed be pressed for time be pretty well suited to be priced at be privy to s.o.´s secrets be profuse in be prone to be proof against be proper to be proud of be provoked at be pushed for money be pushed for time be puzzled Be quick about it! be quite something be quits be related be reputed to be ... be resigned to be responsive be retired be revolted by be rid of be ridden with be rife be round the bend

(bir yerin) halkı/personeli -den oluşmak/ibaret olmak. 1. çok üşümek. 2. (hava) çok soğuk olmak. ile ilgisi olmak, ile ilgili olmak. 1. off kızmış/sinirlenmiş olmak. 2. İng. fitil/çok sarhoş olmak. (bir şeyi) memnuniyetle yapmak: I´d be pleased to do it. Memnuniyetle yaparım. -den memnun olmak. kendinden memnun olmak. k. dili (bir sisteme) bağlı olmak. şakulünde olmak. z., k. dili gerçekten, düpedüz. f. 1. iskandil etmek. 2. ile dolu olmak. (çukurlar) şakullemek. 3. şakulüne getirmek. -e hazır olmak. ask. savaşa hazır bir şekilde beklemek. (kuş) havada hareketsizmiş gibi durmak. birbirine zıt olmak. kirli olmak. (-den) emin olmak. -e sahip olmak. ... tutkusuyla yanıp tutuşmak: He was possessed with a desire to see Africa. Afrika´yı görme tutkusuyla yanıp tutuşuyordu. -e dayanmak, -e dayalı olmak, -in üzerine kurulmuş olmak. -e meyilli/eğilimli/yatkın olmak. -e zararlı olmak. 1. hazır/hazırlıklı olmak. 2. to -e razı olmak. 1. -den olumlu bir şekilde etkilenmek. 2. -e kendini kaptırmak. sıkışık bir durumda olmak, sıkışık olmak. zamanı dar olmak. -e iyi uymak. fiyatı ... olmak, -e satılmak: They´re priced at a million liras each. Onlar birer milyona satılıyor. birinin sırdaşı olmak. (bir eylemi) defalarca yapmak: She was profuse in her praise of him. Onu çok övdü. meyilli olmak. -e eğilimi olmak, -e -e karşı dayanıklı/dirençli olmak. -e uygun/özgü/ait olmak. -den gurur/kıvanç/övünç duymak, ile iftihar etmek, ile övünmek. -e kızmış/sinirlenmiş olmak. k. dili para sıkıntısı çekmek. k. dili -in az vakti olmak, -in vakti çok daralmış olmak. şaşırmak, afallamak. Çabuk ol/olun! 1. herkese nasip olmamak; çok iyi bir şey olmak. 2. olağanüstü bir dili hesaplaşmışquite something to be made a countess k. şey olmak: It is olmak. these days. Günümüzde kontes olmak olağanüstü bir şey. 1. (to) (ile) akrabalık bağı olmak: He´s not related to them. Onlarla akrabalık bağı yok. 2. (to) (ile) ilgili He is reputed to be ... olduğu sanılmak; ... olduğu söylenmek: olmak, (ile) ilgisi olmak. 3. to -e anlatılmak. an honest person. Onun dürüst bir insan olduğu söyleniyor. bak. resign o.s. to. 1. to -e duyarlı/hassas olmak. 2. to tıb. (tedaviye) cevap vermek. 3. cevap vermeye istekli olmak. emekli/tekaüt olmak. -den tiksinmek. -den kurtulmuş olmak, -den kurtulmak: We´re rid of them now! Onlardan kurtulduk artık! ile dolu olmak: This building is ridden with rats. Bu binada fareler kaynıyor. çok yaygın olmak. İng., k. dili keçileri kaçırmış olmak, delirmiş olmak.

be rumored be s.o.´s due be s.o.´s shadow be s.t. in disguise be scared be scheduled Be seated. be separated be set be set in one´s ways be shackled by be short be short for be short of be short on be shorthanded be shot of be shot through with be shy about be shy of be sick be sick and tired of be sick at one´s stomach be sick for be sick of be silent on be sitting pretty be sitting pretty be situated be skilled in be slanted towards be slated be slumped to one side be snookered be snowed in be snowed under be soaked in be soaked to the skin be soft on be solicitous be solidly for be something of a ... be somewhat of a ... be sore about be sorry be soused be sparing in/with be spoiling for be spread-eagled be square

söylenilmek, ağızdan ağıza dolaşmak. birinin hakkı olmak. birinin gölgesi olmak, birinin yanından ayrılmamak. bir şey kılığına girmiş olmak: That´s a blessing in disguise. O aslında Tanrının bir lütfudur. He´s actually a conservative in (of) (-den) korkmak: I´m scared of spiders. Örümceklerden disguise. O gizli bir tutucudur. korkuyorum. programa göre (belirli bir zamanda) olmak; tarifeye göre (belirli bir zamanda) olmak: His flight is scheduled to arrive at three o Oturunuz. ´clock in the morning. Tarifeye göre uçağı sabah saat üçte huk. ayrı yaşamak, ayrılmak. varacak. 1. bulunmak: The village was set deep in the mountains. Köy dağların ortasında bulunuyordu. 2. on -i aklına koymak: He´s set kendi kurduğu düzenden pek şaşmayan biri olmak. on going. Gitmeyi aklına koydu. 3. hazır olmak, hazırlanmış -in tutsağı olmak: She was shackled by her prejudices. Kendi olmak: Are you all set? Hazır mısın? önyargılarının tutsağıydı. (s.t.) (birinde) (bir şey) (belirli bir miktarda) eksik olmak; (belirli bir miktarı)şeyin) kısaltması/kısası olmak. books. Bende beş (belirli bir çıkıştıramamak: I´m short five kitap eksik. He´s one man short. Bir adamı eksik. He´s two 1. (varolan şeyler/birileri) kâfi gelmemek, yetmemek, eksik million liras short. İki milyon lirayı çıkıştıramıyor. olmak: giysi) (birine) kısa gelmek. 2. (belirli bir değil. 2. (bir 1. (bir We´re short of cups. Fincanlarımız kâfi konuda) birinin yerden) (belirli bir uzaklıkta) bulunmak: We werekafa yok. eksikliği olmak: He´s short on smarts. Onda pek twenty -de personel eksikliği olmak. kilometers short of the coast. Sahilden yirmi kilometre İng. -den kurtulmak. uzaktaydık. (bir şeyde) (bir öğe) yer yer bulunmak: Her poetry is shot through with humor. Şiirlerinde yer yer mizah var. -den çekinmek. -den bahsetmekten çekinmek. 1. hasta olmak. 2. İng. kusmak. k. dili -den illallah demek: I´m sick and tired of this! Bundan illallah! bulanmak. midesi -i çok özlemek. -den bıkmış olmak. ... hakkında hiçbir şey dememek/söylememek/yazmamak: The lawdili silent on this olmak. Bu konuda kanunda yazılı bir şey yok. k. is iyi durumda point. k. dili (birinin) her şeyi tıkırında olmak. (bir yerde) bulunmak: The town´s situated on a river. Şehir bir nehrin kenarında bulunuyor. ustası olmak. (bir şeyi) iyi yapmak; (bir işin) -den yana olmak, -in tarafını tutmak. 1. programda olmak, planda olmak: Construction is slated to start on Monday. Plana göre inşaat pazartesi sittingbaşlayacak. bir yana kaykılmış/yaslanmış olmak: He was günü slumped to 2. büyük bir ihtimalle (bir şey) olmak/meydana gelmek: He´s one side. Bir yana kaykılmış oturuyordu. İng., k. dili çok zor bir durumda kalmak/bulunmak, köşeye slated for success in life. Her şey onun hayatta başarılı sıkışmak. kardan mahsur ediyor. olacağına işaret kalmak. k. dili işten başını kaldıramamak, başını kaşıyacak vakti olmamak. ile dolu olmak. k. dili iliklerine kadar ıslanmak. k. dili -e fazla yumuşak davranmak. 1. about -e ilgi göstermek, -i merak etmek. 2. to (bir şey) yapmak istemek. Görüşlerin tamamen birleştiğini belirtir: Alibeyköy is solidly for our man. Alibeyköy´de herkes bizim adamı tutuyor. ... gibi bir şey olmak; (biri) kendi çapında bir ... olmak: She´s something şey olmak; (biri) kendi çapında bir ...o. ... gibi bir of a philosopher. Filozof gibi bir şey olmak: He´s somewhat of a poet. Şair gibi bir şey o. k. dili -e kızgın/gücenik olmak. 1. üzülmek, üzgün olmak: “Yusuf died.” “I´m sorry.” “Yusuf öldü.” “Üzüldüm.” I was sorry to see her go. Gittiğine üzüldüm. I k. dili sarhoş olmak. ´m sorry I´ve broken your heart. Kalbini kırdığıma üzgünüm. I´m (bir şeyi) çok az yapmak/kullanmak, esirgemek: Don´t be sorry to say that it didn´t work out. Maalesef olmadı. 2. pişman sparing with the butter! Tereyağınıa fight. Dövüşmek için in esirgeme! He´s sparing k. dili I´m sorry asked. Sorduğuma pişmanım. I was sorry I olmak:kaşınmak: IHe is spoiling for his praise. Çok az över. kaşınıyor. it. Okumadığıma durumda yatmak. 3. özür hadn´t read kol ve bacakları yana açılmış pişman olmuştum. dilemek: Say you´re sorry! konuşmak;Okay, I´m sorry. Peki, özür 1. with k. dili (biriyle) açık Özür dile! (birine) dürüstçe dilerim. davranmak. 2. k. dili (bir hesap) görülmüş olmak; (iki kişi) fit olmak; (iki kişi) hesaplaşmış olmak, kozlarını paylaşmış olmak. 3. spor (iki rakip) (puan açısından) eşitlenmiş olmak.

be starved for be sticky be stir crazy be stone broke be stone cold be stone deaf be straight with be stranded be strange bedfellows be strange to be strong for be strong in be strong on be studded with be subject to be subordinate to be subsequent to be subservient to be sufficient be suffused with be suggestive of be suicidal be suitable for be supportive be supposed to be surcharged with be sure of o.s. be surrounded by/with be susceptible to be suspicious of be swamped with be sweet on be sympathetic to/towards be tailor-made for be taken aback be taken ill be taken up with be taken with be talked out be tangent to be tantamount to be the death of be the spitting image of/be the spit and image of be the victim of be there be thick with be thirsty be thirsty for be thoughtless of/for be through

(bir şeyin) eksikliğini/yokluğunu çok duymak: He´s starved for affection. Sevgiden yoksun kalmış. 1. (yüzey) yapış yapış olmak, yapışkan olmak. 2. (hava) yapış yapış olmak, nemli olmak. kapalı kaldıktan sonra bunalmış k. dili bir yerde uzun süre 3. about k. dili (bir konuda) zorluk çıkarmak. olmak. k. dili meteliksiz olmak, beş parasız olmak. k. dili tamamıyla soğumuş olmak, buz gibi olmak. k. dili tamamen sağır olmak, duvar gibi olmak. (biriyle) doğru/yalansız konuşmak; (birine) doğru söylemek. 1. mahsur kalmak: We were stranded at the airport for fifteen hours. Onzıt oldukları halde belirli bir amaçmahsur kaldık. 2. birbirine beş saat boyunca havaalanında için birlikte (gemi) karaya oturmuş olmak. çalışmak. (birine) yabancı olmak. 2. (bir şeyin) yabancısı 1. (bir yer) olmak.desteklemek. -i çok (belirli bir konuda) iyi/yetenekli olmak. k. dili -i çok sevmek, -i çok beğenmek. 1. (bir şey) çok bulunmak. 2. yer yer bulunmak. 1. -e tabi/bağlı olmak: This income is subject to taxation. Bu gelir şeyden) tabidir. This is -den sonraconfirmation by the az (bir vergiye aşağı kalmak, subject to gelmek, -den daha assembly. Bu meclisin onayına bağlı. 2. Arasıra tekrarlanan bir önemli olmak; (başkasının) emrinde olmak. (belirli bir olayı) takip etmek, (belirli bir olaydan) sonra durumu belirtmek için kullanılır: He´s subject to gout. Arasıra olmak/vuku bulmak. Should faith be subservient to reason? -in oluyor. This river is gut hizmetinde olmak: subject to floods. Bu nehir arasıra taşar. İnançside ofhizmetinde mi olmalı? That aklın the hill is subject to high winds. Tepenin o tarafı yeterli olmak, yetmek. şiddetli bir renge) boyanmak; ile kaplanmak; ile dolu olmak: Her (belirli rüzgârlara maruz kalıyor. eyes were suffusedbir şeyi) akla getirmek. 2.doluydu. 1. (bir şey) (başka with tears. Gözleri yaşla (belirli bir) izlenim bırakmak, ... hissini vermek. intihar etmeyi düşünmek. -e uygun olmak. destek vermek. 1. beklenmek: You´re supposed to stand up when he walks in. O girdiğinde olmak. kalkmanız bekleniyor. 2. gerekmek, lazım ile dopdolu ayağa olmak: You´re not supposed to be here. Burada bulunmaman kendinden emin olmak. gerek. 3. zannedilmek, farzedilmek: We´re supposed to be rich. etrafı (bir zannediyorlar./Güya zenginmişiz. 4. -e yaramak: Bizi zenginşey/birileri) ile çevrili olmak. What´shastalığa) karşı direnci olmamak. 2. (bir şey için) kolay 5. 1. (bir this machine supposed to do? Bu makine neye yarar? izinhedef olmak: This not supposed to leave the campus this bir verilmek: You´re -den şüphe etmek. to naval attacks. -den kuşku duymak, place is susceptible weekend. Bu hafta sonu kampustan ayrılmana -e kapılabilmek: I Burası denizden gelebilecek saldırılara açık. 3. izin yok. aşırı miktarda olmak; ... içinde boğulmak: He´s swamped with think he´ll be susceptible to her charm. Bence onun cazibesine work. Çok fazla işi var. They´re swamped with guests. Onların k. dili (birine) âşık olmak. kapılabilir. evi misafirlerle dolup taşıyor. (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. 1. (biri/bir şey) için özel olarak yapılmış olmak. 2. (biri) için biçilmiş (-e) şaşakalmak, çok şaşırmak. (at/by) kaftan olmak. hastalanmak. ile meşgul olmak. -den hoşlanmak, -den etkilenmek. söyleyecek sözü kalmamak. -e teğet geçmek. ile aynı olmak, ile eşanlamlı olmak. -in ölümüne neden olmak. k. dili hık demiş (birinin) burnundan düşmüş olmak. -in kurbanı olmak. var olmak: Two hours later the pain was still there. İki saat sonra kaplı ağrı vardı. She´s always there when Bu masa toz 1. ile hâlâ olmak: This table´s thick with dust. you need her. Ne zaman ihtiyacın olsa yardıma hazırdır. içinde. TheI´m thirsty.was thick with smoke. Avlu duman susamak: courtyard Susadım. içindeydi. 2. çok miktarda bulunmak, kaynamak: The house was -i çok istemek, -e susamak. thick with fleas. Ev pire kaynıyordu. 3. k. dili ile sıkı fıkı/çok -i hiç düşünmemek: Don´t be thoughtless of the future! samimi olmak. Geleceği düşün!/Geleceği düşünmezlik etme! Bitirdin mi? 2. 1. (with) (-i) bitirmiş olmak: Are you through? (biri) işe yaramaz olmak. 3. (with) k. dili iki kişi arasındaki ilişki bitmiş olmak: Sevda and Ferda are through. Sevda´yla Ferda ´nın ilişkisi bitti.

be thrown back on one´s own resources be thunderstruck be ticketed for be tickled be tied to be tied to a woman´s apron strings be tied up be tired of be to blame for be to s.o.´s disadvantage be to s.o.´s discredit be tolerant be too much for be true to be true to one´s word be tuckered out be unable to be unable to bear/stand the sight of be unable to get a word in edgewise be unaccustomed to be ­unashamed be unaware of be uncomfortable with be undaunted by be under a ban be under a cloud be under arrest be under attack be under consideration be under construction be under custody be under discussion be under guard be under house arrest be under oath be under pressure be under repair be under s.o.´s thumb be under stress be under suspicion be under the assumption that be under the influence be under the sway of be under the weather be under way be underage be uneasy about be unequal to a task be unfamiliar with be uninterested in

yalnızca kendi yetenekleriyle idare etmek zorunda kalmak. şaşırıp kalmak; donakalmak; hayretler içinde kalmak. 1. (bir şeyin) (belirli bir şeye/yere) verilmesi planlanmak. 2. (birinin) (belirli bir yere) aday gösterilmesitickled to hear they´re k. dili 1. son derece memnun olmak: I´m planlanmak; (birinin) (belirli bir yere) uygunduymak beni sonsöylenmek. coming. Geleceklerini bir aday olduğu derece mark is tied to2. -e bağlı olmak, -e tabi olmak: The value of the memnun etti. çok value of the pound. Markın değeri sterlininkine bağlı. the eğlenmek, çok gülmek. altında olmak. k. dili bir kadının tahakkümü k. dili 1. meşgul olmak. 2. in (para) (belli bir şeye) yatırılmış olmak. 3. (para) (hukuki yönden) ancak belirli birkaç amaç için -den bıkmak, -den usanmak. kullanılabilmek; (mülk) (hukuki yönden) satılamamak/intikal suçlusu olmak. edememek. birinin zararına olmak, birinin aleyhine olmak. birinin şerefini lekelemek. 1. (of) (-e karşı) hoşgörülü olmak. 2. of (organizma v.b.) -e tahammül etmek, -e dayanmak. için çok zor olmak, -in gücünü aşmak: These stairs are too much for sadık kalmak. -e an old man. Yaşlı bir adamın bu merdivenleri çıkması çok zor. sözünü tutmak, sözünü yerine getirmek. k. dili pestili çıkmak, turşuya dönmek, çok yorulmuş olmak. -ememek, -amamak, -den âciz olmak: She was unable to come. Gelemedi. I am unable hiç make the decision by myself. Kararı -i hiç çekememek, -e to tahammül edememek. yalnız başıma vermekten âcizim. karşısındakinin fazla konuşmasından dolayı ağzını açamamak. -e alışık olmamak: He is unaccustomed to getting up early in the morning. Sabah erken kalkmaya alışık değil. (of) (-den) utanmamak/utanç duymamak. -in farkında olmamak, -den haberi olmamak, -den habersiz olmak: He is unaware of his surroundings. Çevresindekilerin -den rahatsızlık duymak. farkında değil. They are unaware of our change in plans. 1. -den yılmamak. 2. -den dolayı cesareti kırılmamak: She was Planlarda yaptığımız değişiklikten haberleri yok. undaunted by yasaklanmak. the difficulty of the task. İşin zorluğu karşısında cesareti kırılmamıştı. (of suspicion) şüphe altında olmak. tutuklu olmak. saldırılara maruz kalmak; topa tutulmak. üzerinde düşünülmek. inşaat halinde olmak. tutuklu olmak. görüşülmekte olmak. koruma altında olmak. göz hapsi altında olmak. yeminli olmak. (manevi) baskı altında olmak. tamir edilmek, tamirde olmak. k. dili birinin kontrolü altında olmak. 1. stres içinde olmak. 2. (yapı) fazla yük altında bulunmak. zan altında bulunmak. k. dili 1. farzetmek, varsaymak. 2. sanmak, zannetmek. k. dili içkili olmak, alkollü olmak. 1. -in nüfuzu altında olmak. 2. -in egemenliği altında olmak. k. dili hasta/rahatsız olmak. hareket halinde/ilerlemekte/devam etmekte olmak. (belirli bir şey yapabilmek için) yaşı tutmamak. -den endişe duymak. bir işi becerememek. -i bilmemek. -e ilgi duymamak, -i merak etmemek.

be unlucky be unmindful of be unqualified for a job be unqualified to do s.t. be unsettled about/as to be unskilled in/at be untroubled by be unused to be unwilling be up be up a creek be up a gum tree be up a gum tree be up against be up against the wall be up all night be up and about/around be up for be up for grabs be up in arms be up in arms be up on be up s.o.´s alley be up to be up to date be up to one´s eyes in be up to par be up to scratch be up to snuff/the mark be up to the mark be upset be used up be vested in be vexed at s.t. be victorious be vulnerable to be wanted by the police be wanting be wary of be washed up be way out in left field be weary of be weighed down be wide of the mark be wild about be willing to be winded be wiped off the face of the earth be wiped off the map be wise to

şansı olmamak. -e aldırmamak, -i göz önüne almamak. bir işe uygun niteliklere sahip olmamak. bir şeyi yapmak için gereken niteliklere sahip olmamak. ... hakkında kararsız olmak, ... hakkında tereddüt içinde olmak. -de iyi/usta olmamak. 1. -den şikâyetçi olmamak. 2. -i dert etmemek. -e alışık/alışkın olmamak. (to) (-e) razı olmamak; (-i) istememek: He was unwilling to go. Gitmeye razıkalkmış olmak; (uykuya) yatmamış olmak: He´s 1. yataktan değildi. He´s unwilling to learn how to dance. Dans etmeyi öğrenmek istemiyor. yediden önce hiç yataktan never up before seven. Saat k. dili zor durumda kalmak/olmak. kalkmaz. She´s never up after ten at night. Gece saat ondan İng. zor bir durumda olmak. önce yatar hep. 2. (güneş/ay) doğmuş olmak. 3. ayakta olmak. İng., k. dili zor durumda olmak, ne yapacağını şaşırmak. 4. (seviyesi/derecesi) yükselmiş olmak: His fever is up. Ateşi yükseldi. 5. kaldırılmış/kapalı olmak: The çatmak. k. dili ile karşı karşıya olmak/kalmak, -e car´s windows were up.dili 1. iflasın eşiğindekapalıydı. 6. artmış olmak: Our k. Otomobilin camları olmak, iflasla karşı karşıya olmak. 2. enrollment is up this year. Bu sene bize kayıt yaptıranların köşeye sıkışmak, çok sıkışık bir durumda olmak. sabahlamak. sayısı arttı. 7. bitmiş olmak, sona ermiş olmak: Time´s up. Vakit k. dili doldu. hastalıktan kurtulmuş olmak, ayağa kalkmış olmak. k. dili 1. (bir şey yapmayı) istemek: Who´s up for a movie? Sinemaya gitmek isteyen var v.b.)2. -e adayaçık olmak:is up for k. dili (boş bir kadro, kontrat mı? adaylara olmak: He This mayor. Belediye başkanlığına aday. 3. -den yargılanmak: He is contract´s up for2. öfkelenmek, ateş püskürmek.kalır. 1. ayaklanmak. grabs. Bu ihale kapanın elinde up for murder. Cinayet suçundan yargılanıyor. k. dili ayaklanmış olmak, isyan halinde olmak. k. dili 1. -i iyi bilmek. 2. -den haberi olmak. k. dili biri için biçilmiş kaftan olmak, (tam) birine göre olmak: This job is right up your alley. Bugelebilmek: Are you up to this? 1. -i yapabilmek, -in üstesinden iş tam sana göre. Bunu son olaylardan/gelişmelerden haberdar olmak. 2. en son 1. en yapabilir misin? I´m not up to talking to him today. Bugün onunla görüşecekolmak; son modaya uymak. 3. en son people. teknolojiye sahip gücüm yok. He´s still not up to seeing ile çok meşgul olmak. Hâlâ insanlarla görüşebilecek durumda değil. I don´t think he´s değişiklikleri kapsamak. 1. tic. saymaca değerini bulmak. 2. her zamanki seviyede up to doing a job like that. Bence öyle bir işin üstesinden olmak.istenilen seviyeye varmak, öngörülen standarda uymak. gelemez o. Is he up to playing that rôle? O rolü becerebilir mi? k. dili 2. k. dili (bir halt) karıştırmak/etmek: Just what are you up to? k. dili istenilen düzeyde/nitelikte olmak. Ne halt karıştırıyorsun? 3. k. dili (bir şeyi) yapmak: What are you istenilen derecede olmak. up to these days? Bugünlerde ne yapıyorsun? 4. (karar) (birine) 1. altüst olmak. 2. (favori rakip) yenilmek. 3. (mide) bozuk kalmış olmak/düşmek; (birinin) seçimine kalmak, (birine) bağlı olmak. (birinin) olmak; sinirli bitkin düşmek,up olmak. olmak; 4. üzgünsorumluluğunda olmak: alaborato you to finish 1. tükenmek, harcanmak. 2. olmak. 5. It´s bitmek, tükenmek. it. Onu bitirme işi sana kaldı. (yetki, hak v.b.) -e verilmiş olmak. bir şeye canı sıkılmak. galip gelmek. (kötü bir şeye) açık/maruz olmak. polis tarafından aranmak. 1. eksik olmak, noksan olmak: A few pages of this book are wanting.sakınmak. 2. -e dikkat etmek. 2. in -den yoksun 1. -den Bu kitabın birkaç sayfası eksik. olmak: That man is wanting in common sense. O adam k. dili mahvolmuş olmak, işi bitmiş olmak. sağduyudan yoksun. fena halde yanılmak, ıskalamak. -den bıkmış/usanmış olmak. 1. with/by (dert/keder) yüklü olmak: He was weighed down by his sorrow. Yüreği acı doluydu. 2. with/by (bir görev, sorumluluk hedeften uzak olmak. v.b.) belini bükmek: The people were weighed down by this k. dili -e hayran olmak, -e bayılmak. oppressive taxation. Bu insafsız vergiler halkın belini bükmüştü. -e razı olmak. 3. with (belirli bir şeyle) çok yüklü olmak: She was weighed down with packages. olmak, nefesi kesilmiş olmak. nefes nefese kalmış Eli kolu paket doluydu. The branches of the trees weresilinmek. down with ice. Ağaçların dalları buzların yeryüzünden weighed ağırlığıyla yere doğru eğilmişti. haritadan silinmek. k. dili (birinin) ne yaptığının farkında olmak; (durumun) ne olduğunun farkında olmak.

be with it be with s.o. be within arm´s reach be within earshot be within reason be within s.o.´s grasp be wont to be worked up be worried sick be worried sick be worth be worth one´s keep be worth one´s salt be worth one´s while be worth one´s/its weight in gold be worth s.o.´s while be worthy of be wracked by/with be wrapped up in be written all over be/feel disinclined be/feel nauseous be/feel sorry for be/feel under the weather be/get chummy with be/get tangled be/live in a world of one´s own be/live on the razor´s edge be/make friends be/play truant be/skate on thin ice be/stand firm be/stand head and shoulders above beach beach buggy beachcomber beachhead beacon bead beads beady beak beaker beam beam beaming bean beanpole bear bear

k. dili çağın hiç gerisinde kalmamak; çağı yakalamak. k. dili birinin ne demek istediğini anlamak. elinin altında olmak. (yakın olduğu için) işitebilmek, duyabilmek. akıl kârı olmak. 1. birinin kavrayışı içinde olmak. 2. birinin elde edebileceği bir şey gibi olmak. bir şekilde davranmak/hareket etmek): He is genellikle (belirli wont to comeolmak. O genellikle erken gelir. 1. heyecanlı early. 2. kızgın/öfkeli olmak. çok endişeli olmak. k. dili çok endişeli olmak. 1. -in kıymeti/değeri (belirli bir miktar) olmak; (belirli bir miktar) değerinde olmak: This candlestick´s worth approximately thirty k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek. million liras. Bu şamdanın değeri aşağı yukarı otuz milyon lira. k. dili aldığı maaşın karşılığını vermek; işinin ehli olmak. This house is worth sixty billion liras. Bu evin değeri altmış k. dili lira. 2. (birinin) mal varlığı (belirli milyar birinin harcadığı zamana değmek.bir miktar) olmak: He´s worth around fifty olmak, liras. Onun mal varlığı elli milyar çok k. dili çok değerli billion ağırlığınca altın değmek/etmek; kadar. 3. -e değmek: Is it worth this much trouble? Bu kadar zahmete işe yaramak. ayırmasına değmek: It´s worth your while to birinin vaktini değerSpanish. İspanyolca the effort. Evet, zahmete değer. It´s it´s learn mi? Yes,layık worth öğrenmeye değer. -e değmek, -e Görülmeye değer. olmak. worth seeing. (ağrılar, hastalık v.b.) yüzünden çok çekmek: His body had been wracked by(bir işe) kaptırmışsıtmadan çok çekmişti. k. dili 1. kendini malaria. Vücudu olmak. 2. (düşüncelere) dalmış ... yüzünden akmak: His innocence was written all over k. dili olmak. 3. (birine) sırılsıklam âşık olmak. his face. Suçsuzluğu yüzünden akıyordu. canı istememek. midesi bulanmak. -e acımak: I feel sorry for those who work there. Orada çalışanlara acıyorum. k. dili (kendini) bir hoş/tuhaf hissetmek. ile ahbap olmak. k. dili 1. up (karmaşık bir durumun) içinden çıkamamak: He´s all tangled up in those intrigues of his own devising. Kendi kendi dünyasında yaşamak. entrikalarının içinden çıkamaz oldu. 2. with (iyi olmayan bir ölümle kalım arasında olmak; iki ateş arasında kalmak. işe/kimseye) bulaşmak. (with) (ile) arkadaş olmak. 1. dersi asmak; okulu kırmak. 2. vazifeden kaçmak. k. dili tehlikeli/çok rizikolu bir durumda bulunmak. kararından hiç vazgeçmemek. -den çok üstün olmak. i. kumsal, plaj; kıyı, sahil. plaj arabası. i. 1. hayatını kıyılardan topladığı enkaz ile kazanan kimse. 2. okyanustan kıyıya vuran büyük dalga. i., ask. düşman kıyıları üzerinde ele geçirilen çıkarma yeri. i. işaret ışığı; fener; çakar. i. 1. boncuk. 2. (silahta) arpacık. i. 1. ipe dizilmiş boncuk. 2. boncuklar. s. boncuk gibi: beady eyes boncuk gibi gözler. i. gaga. i. geniş ağızlı büyük bardak. i. 1. kiriş, hatıl, putrel. 2. direk, mertek. 3. araba/saban oku. 4. ışın. yaymak, saçmak (ışık). 2. (yüzü sevinçle) parlamak. f. 1. 5. den. kemere. s. parlak, sevinçle parlayan (yüz). i. 1. fasulye. 2. tane, tohum. i. 1. fasulye sırığı. 2. sırık gibi kimse. i. ayı. f. (bore/eski bare, borne) 1. taşımak; kaldırmak: It won´t bear your weight. Senin ağırlığını kaldırmaz. They have the right to bear arms. Silah taşıma hakkı var onların. 2. taşımak, üzerinde bulunmak: It bears Okan´s signature. Okan´ın imzasını taşıyor. He still bears the scars of that fight. O dövüşün yaralarını hâlâ

bear a loss bear down bear down on bear in mind bear no relation to bear no resemblance to bear no responsibility for bear on/upon bear s.o./s.t. out bear the blame for bear the brunt of bear the brunt of bear up bear watching bear with bear witness bear witness to bear/keep in mind bearable beard bearded beardless bearer bearing bearskin rug beast beastly beat beat beat beat a retreat beat a retreat beat about/around the bush beat down the price Beat it! beat off beat off the attack beat s.o. all hollow beat s.o. black and blue beat s.o. down beat s.o. to a pulp beat s.o. up beat s.t. all hollow beat the air beat the bushes beat the rap beat time beat to windward beat/bang/hit one´s head against a stone wall beat/break the record

zarara katlanmak. gayret etmek. 1. -e doğru gelmek/ilerlemek. 2. -i çok etkilemek: This tax bears down on the poor.tutmak: You should also bear this in -i unutmamak, -i akılda Bu vergi fakirleri bayağı etkiliyor. 3. fazla bastırmak: Don´t bear down so hard on your pencil. mind. Bunu da unutmamalısın. ile ilgisi olmamak. Kurşunkalemini o kadar bastırma. 4. (azarlayarak/ısrarla) -e hiç benzememek. sıkıştırmak. -in sorumlusu olmamak. ile ilgisi olmak. birini/bir şeyi doğrulamak/gerçeklemek. -in suçunu üzerine almak; -in töhmeti altında kalmak. (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını çekmek: She bore baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmını (saldırı, azarlama, the brunt of Tarık´s wrath. Tarık´ın gazabını en çok o çekti. çekmek. (under) (zor bir duruma) dayanmak: She´s bearing up well. İyi dayanıyor. -in izlenmesi gerekmek. -e sabır göstermek. tanıklık/şahitlik etmek. (bir şeyin) kanıtı/delili olmak, (bir şeye) delalet etmek. 1. aklında tutmak, unutmamak. 2. dikkate almak, hesaba katmak. s. tahammül edilebilir, çekilebilir. i. sakal. s. sakallı. s. sakalsız. i. üzerinde taşıyan kimse, elinde bulunduran kimse. i. 1. hal, tavır, davranış. 2. yatak, mil yatağı. 3. den. kerteriz. (yaygı olarak kullanılan) ayı postu. i. hayvan. s. hayvanca. f. (beat, --en) 1. dövmek, vurmak, çarpmak. 2. çalmak (davul). 3. k. dili çok çırpmak. 4. yenmek, galip gelmek. 5. (kalp) atmak. s., (yumurta) yorgun, pestili çıkmış. i. 1. vuruş, darbe. 2. darbe sesi. 3. müz. tempo. 4. polis memurunun devriyesi. 1. geri çekilmek. 2. vazgeçmek. geri çekilmek, kaçmak. k. dili bin dereden su getirmek. k. dili pazarlıkla fiyat indirtmek. argo Defol! k. dili kovmak, defetmek. saldırıyı tamamen püskürtmek. k. dili 1. birini büyük bir yenilgiye uğratmak, birini ezmek, birini pes ettirmek. 2. birinden çok daha üstün olmak, birini cebinden birini dövüp çürükler içinde bırakmak. çıkarmak. k. dili birine fiyat indirtmek. k. dili birini öldüresiye dövmek, birinin posasını/leşini çıkarmak, birininbirini fena halde dövmek, birini tekme tokat dövüp iyice k. dili pöstekisini sermek. hırpalamak. k. dili bir şeyden çok daha üstün olmak. k. dili boşuna uğraşmak; havanda su dövmek. k. dili her yerde aramak. argo 1. cezadan kurtulmak. 2. temize çıkmak, aklanmak. tempo tutmak. den. orsasına seyretmek. k. dili boşuna uğraşmak, haybeye kürek çekmek. rekoru kırmak.

beaten beau beautician beautiful beautifully beautify beauty beauty contest beauty parlor beauty queen beauty salon beauty shop beauty sleep beaver became because because of beck beckon become become paralyzed become polarized become/get anxious become/get hysterical (over) become/get suspicious becoming bed bed and board bed and breakfast bedbug bedclothes bedding bedfellow bedlam Bedlam broke loose. bedpan bedridden bedroll bedroom bedside bed-sit bed-sitter bedsore bedspread bedstead bedtime bee beech beef beef up

f., bak. beat. s. 1. dövülmüş, dövme (metal). 2. çırpılmış (yumurta v.b.). 3. çiğnenmiş, üzerinden geçilmiş (patika, yol çoğ. --s/--x (boz) i. (kadına) âşık erkek, âşık, sevgili. v.b.). i. 1. kadın berberi, kuaför. 2. güzellik uzmanı. s. (çok) güzel. z. güzelce. f. güzelleştirmek. i. 1. güzellik. 2. güzel kadın. 3. güzel şey. güzellik yarışması. bak. beauty shop. güzellik kraliçesi. bak. beauty shop. güzellik salonu/enstitüsü; (kadınlar için) kuaför salonu. güzellik uykusu. i. 1. zool. kunduz. 2. kastor, kunduz kürkü. f., bak. become. bağ. -diği için, nedeniyle; çünkü. -den dolayı, için. i. f. el/baş işaretiyle çağırmak. f. (be.came, be.come) 1. olmak. 2. yakışmak, yaraşmak: That tie felç olmak; kötürüm olmak. 2. felce uğramak. 1. becomes you. O kravat sana yakışıyor. kutuplaşmak. endişelenmek, merak etmek, meraklanmak. (bir şey) (karşısında) çılgına dönmek, sinirleri boşanmak. kuşkulanmak, şüphelenmek. s. 1. to -e yakışan. 2. uygun, münasip. i. 1. yatak; karyola. 2. (bahçedeki) tarh. 3. nehir yatağı. f. 1. (down) -e yatacak bir yer vermek, -i yatırmak. 2. down yatıp tam pansiyon. uyumak. yatak ve kahvaltı. i. tahtakurusu. i., çoğ. yatak takımı. i. yatak takımı. i. i. tımarhane gibi bir yer, çok gürültülü ve kargaşalı bir yer. Kıyamet koptu. i. (yatakta kullanılan) sürgü. s. yatalak. i. dürülü yatak. i. yatak odası. i. yatağın başucu. i., İng., bak. bed-sitter. i., İng. banyosuz, tek odalı apartman dairesi. i., tıb. yatak yarası. i. yatak örtüsü. i. karyola. i. yatma zamanı. i. arı, balarısı. i., bot. kayın, kayın ağacı. i. 1. sığır eti. 2. (çoğ. beeves) sığır. 3. (çoğ. --s) argo şikâyet. f., argo şikâyet etmek, sızlanıp durmak. k. dili kuvvetlendirmek.

beefsteak beehive beekeeper beeline been beer beer on draft beeswax beet beet sugar beetle beetroot befall befit befitting before before Christ before long before the wind beforehand befriend beg began beget beggar beggar description begin beginner beginning begonia begot begotten begrudge beguile begun behalf behave behave o.s. Behave yourself! behavior behaviorism behaviour behaviourism behead beheld behest behind behind bars behind bars behind one´s back

i. biftek. i. arı kovanı. i. arı yetiştiricisi, arıcı. i. 1. kestirme yol. 2. düz çizgi, düz hat. f., bak. be. i. bira. fıçı birası. i. balmumu. i. pancar. pancar şekeri, sakaroz. i., zool. kınkanatlı böcek. i. (çoğ. beet.root) İng. pancar. f. (be.fell, --en) başına gelmek. f. (--ted, --ting) yakışmak, uygun olmak. s. yakışan. z. 1. önce, evvel. 2. önünde, cephesinde. edat 1. tercihen, yerine. 2. huzurunda. bağ. -den önce. (B.C.) milattan önce (M.Ö.), İsa´dan önce (İ.Ö.). yakında, çabuk. rüzgâr yönünde. z. önce, önceden. f. dostça davranmak, yardım etmek. f. (--ged, --ging) 1. dilenmek. 2. of -den dilemek, -den rica etmek. begin. f., bak. 3. yalvarmak. f. (be.got, be.got.ten/be.got, --ting) 1. babası olmak. 2. yol açmak, sebep çapkın. i. 1. dilenci. 2. olmak. f. sefalete düşürmek, mahvetmek. tarifi imkânsız olmak, anlatmaya sözcükler yetmemek. f. (be.gan, be.gun, --ning) 1. başlamak; başlatmak, ön ayak olmak. 2. meydana kimse. vücut bulmak. i. işe yeni başlayan gelmek, i. 1. başlangıç. 2. kaynak, baş, esas. i., bot. begonya. f., bak. beget. f., bak. beget. f. 1. (bir şeyi) (birine) fazla görmek: You don´t begrudge me this vacation, do you? Bu tatili bana fazla görmüyorsun, değil mi? 2. f. 1. aklını çelmek, ayartmak; saptırmak. 2. cezbetmek. (bir şeyi) istemeyerek vermek/yapmak: To tell you the truth, I f., bak. begin. begrudge giving those loafers a day off. O haylazlara bir gün i. tatil vermek zoruma gidiyor doğrusu. She begrudges every minute she has to spend away f. davranmak, hareket etmek. from Ufuk. Ufuk´tan ayrılmak, bir dakika dadavranmak. geliyor. terbiyeli olsa, ona zor Terbiyeni takın! i. davranış tarzı; davranış. i. davranışçılık. i., İng., bak. behavior. i., İng., bak. behaviorism. f. boynunu vurmak, kellesini uçurmak. f., bak. behold. i. 1. emir, buyruk. 2. ısrarlı istek, ısrar: She would sometimes sing at the behest of friends. Arkadaşlarının ısrarlı istekleri z. 1. (somut anlamda) peşinden; geride: The children were üzerine bazen şarkı söylerdi. running behind. Çocuklar peşinden koşuyordu. We left them far k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar arkasında. behind. Onları çok geride bıraktık. 2. (zaman açısından) geride; k. dili hapiste, içeride, parmaklıklar arkasında. geri: We´re behind in our work. İşimizde geri kaldık. edat 1. -in arkasından, -in gıyabında. arkasında; arkasına: He went behind the curtain. Perdenin arkasına gitti. That clock is behind. O saat geri. Behind that wall there is a garden. O duvarın arkasında bir bahçe var. 2. (soyut anlamda) ardında: What´s behind that remark of his? O sözünün ardında ne var? 3. (bir sınıflandırmada) geride: They´re one

behind the scenes behind the scenes behind the times behold beholden beholder behoove behove beige being belabor belabour Belarus Belarussian belated belatedly belch beleaguer belfry Belgian Belgium belie belief believable believe believe in believe in s.o. Believe me! believer belittle Belize Belizean bell bell pepper belladonna bellboy belle bellflower bellhop bellicose belligerence belligerent bellow bellows belly belly dancer belly dancer belly dancing bellyache bellybutton

perde arkasında. 1. perde arkasında. 2. gizlice. çağın gerisinde, demode. f. (be.held) 1. bakmak, gözlemlemek. 2. görmek. s. borçlu, minnettar. i. seyirci. f. 1. yakışık almak, yakışmak. 2. -meli, gerekmek. f., İng., bak. behoove. s., i. bej. i. 1. oluş, varoluş. 2. varlık. 3. yaratık. 4. insan. f. üzerinde fazla durmak: Don´t belabor the point. O nokta üzerinde fazla durma. f., İng., bak. belabor. i. Beyaz Rusya. i., s. 1. Beyaz Rus. 2. Beyaz Rusça. s. gecikmiş, geç kalmış. z. gecikerek, vaktinden sonra. f. 1. geğirmek. 2. püskürtmek, fırlatmak. i. geğirme. f. kuşatmak, etrafını sarmak, etrafını çevirmek, muhasara etmek. i. çan kulesi. i. Belçikalı. s. 1. Belçika, Belçika´ya özgü. 2. Belçikalı. i. Belçika. f. (--d, be.ly.ing) 1. (sahte bir şey) (gerçek bir şeyi) örtmek. 2. yanlış/sahte olduğunu göstermek. i. inanç. s. inanılır. f. 1. inanmak. 2. iman etmek, güçlü bir inanç duymak. 3. sanmak. 1. -e inanmak. 2. -e güvenmek. birine güvenmek. Sözüme inan! i. inanan, mümin. f. küçültmek, alçaltmak; küçümsemek. i. Beliz. i. Belizli. s. 1. Beliz, Beliz´e özgü. 2. Belizli. i. çan, kampana; zil, çıngırak. dolmalık biber. i., bot. güzelavratotu, belladonna. i. otellerde oda hizmetçisi çocuk. i. güzel kadın, dilber. i., bot. çançiçeği. i., bak. bellboy. s. kavgacı, dövüşken. i. 1. kavgacılık, dövüşkenlik. 2. savaşçılık. s., i. 1. kavgacı, dövüşken. 2. savaşçı. f. 1. böğürmek. 2. bağırmak. i., tek., çoğ. körük. i. karın. Oryantal dansöz, dansöz. 1. oryantal dansöz. 2. rakkase. göbek atma, Oryantal dans. i. karın ağrısı. f., k. dili şikâyet etmek, sızlanmak. i., k. dili göbek, göbek çukuru.

belly-up belong belongings Belorussia Belorussian beloved below below average below par belt belt buckle Belt up! bemoan bemused bench bench mark bend bend to/towards bendable bends beneath beneath contempt benediction benefaction benefactor beneficence beneficent beneficial beneficially beneficiary benefit benefit concert benevolence benevolent benign Benin Beninese bent bent benzene benzine bequeath bequest berate bereaved bereavement bereft bereft of beret berry

z. f. 1. to (bir şey) (birinin) malı olmak, (birine) ait olmak: That table belongs to me. i., çoğ. (kişisel) eşya. O masa benim. 2. to -in üyesi olmak: Bahri belongs to the Moda Yacht Club. Bahri, Moda Yat Kulübüne üye. i., bak. Belarus. 3. -in yeri (belirli bir yerde) olmak: You put that back where it i., s., bak. Belarussian. hemen yerine geri koy! You don´t belongs right now! Onu belong there. Senin yerin orası değil. s. sevgili, aziz. i. sevgili. z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: from below aşağıdan. the river flowing below aşağıda akan nehir. two floors below iki kat vasatın altında. aşağıda. those below aşağıdakiler. edat -den aşağı, aşağısında, tic. saymaca değerinin altında. altında; ötesinde: just below the mouth of the spring pınar i. kuşak, kemer, kayış; kolan. f. 1. degrees below indirmek; başının hemen aşağısında. seven k. dili yumruk zero sıfırın şiddetletokası. altında yedi derece. kemerle bağlamak. 3. kuşatmak, çevirmek. kemer vurmak. 2. below the salt tuzluğun ötesinde. s. aşağıda yazılan,dili Sus!/Çeneni kapa! İng., k. aşağıda verilen, aşağıdaki: See the list below. Aşağıdaki listeye bakın. f. (bir şeyden) ağlayıp sızlayarak şikâyet etmek, inleyerek yakınmak; üzüntüsünü s. 1. şaşkın. 2. dalgın. belirtmek. i. sıra, bank. 1. röper, röper noktası, seviye işareti. 2. denektaşı, ölçüt, kıstas. f. (bent/eski --ed) 1. eğmek, bükmek, kıvırmak; eğilmek, bükülmek, aklı yatmak. den. bağlamak. i. 1. kıvrım. 2. dirsek. 3. (bir şeye) kıvrılmak. 2. dönemeç, viraj. 4. den. bağ, düğüm. s. eğilir, eğrilir, bükülür. i. z. aşağıdan; aşağıda; aşağıya: The sea beneath was blue. Aşağıdakirezil. maviydi. From beneath there came a voice. aşağılık, deniz Aşağıdan bir ses geldi. edat altında: beneath the tree ağacın i. kutsama, takdis. altında. i. 1. hayır işine para bağışlama. 2. hayır işine bağışlanan para, bağış. i. hayır işine para bağışlayan, bağışçı. i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. hayır işine bağışlanan para, bağış. s. 1. yardımsever, cömert. 2. iyi, hayırlı. s. hayırlı; yararlı, faydalı. z. yararlı bir şekilde. i. 1. yararlanan kimse. 2. mirasçı, vâris. i. yarar, fayda. f. -in yararına olmak, -e yararlı olmak, -e yararı dokunmak; from -den yararlanmak, -den faydalanmak, -den yardım amacıyla düzenlenen konser. istifade etmek: This change will benefit you. Bu değişiklik sana i. 1. yardımseverlik; cömertlik. 2. bağış. iyi gelecek. This would benefit by the addition of some salt. s. 1. yardımsever; cömert. 2. kârWe have greatly benefitedv.b.). Buna biraz tuz eklenirse iyi olur. gayesi gütmeyen (kurum 3. 1. yumuşak huylu. 2. yumuşak (hava). 3. bereketli (toprak). 4. from your advice. Nasihatinizden çok istifade ettik. s. iyi, hayırlı. iyi huylu, iyicil, selim (tümör). i. Benin. i. (çoğ. Be.nin.ese) Beninli. s. 1. Benin, Benin´e özgü. 2. Beninli. s. 1. eğri, kıvrık, bükülmüş. 2. İng., k. dili hilekâr, düzenbaz, üçkâğıtçı; hiç güvenilmez; rüşvetçi; hırsız. 3. k. dili deli, çatlak. f., bak. bend. 4. k. dili o biçim, eşcinsel. i. (belirli bir) yetenek: She has a bent i., kim. benzen. for music. Onda müzik yeteneği var. i. benzin. f. vasiyet etmek, miras olarak bırakmak. i. vasiyet. f. azarlamak, haşlamak. s. matemli, yaslı; matemliler, yaslılar. i. (ölüm nedeniyle) kayıp, kaybetme, yitirme; matem, yas. s. -den yoksun kalmış: bereft of strength kuvvetten düşmüş. i. bere. i. etli ve zarlı kabuksuz meyve.

s. çılgınca hareket eden. berserk i. 1. (taşıtlarda) yatak, ranza. 2. den. manevra alanı. 3. den. berth rıhtımda palamar yalvarmak, istirham etmek. f. (be.sought/--ed)yeri. 4. gemici ranzası. 5. iş, görev. f., den. beseech (gemiyi) rıhtıma yanaştırmak; (gemi) rıhtıma yanaşmak. z. yalvararak. beseechingly f. (be.set, --ting) 1. -e sıkıntı vermek. 2. -i kuşatmak, -in etrafını beset sarmak/çevirmek. s. yakayı bırakmayan. besetting edat 1. yanına; yanında. 2. -in yanında, -e nazaran. beside kendinden geçmiş, çılgın. beside o.s. konu dışı. beside the mark konu dışı. beside the question edat 1. -den başka, -in dışında. 2. yanı sıra. z. ayrıca, üstelik. besides f. 1. -i kuşatma altında tutmak. 2. etrafını almak, başına besiege üşüşmek. f. bulaştırmak, kirletmek. besmear s. 1. sarhoş. 2. aptal, sersem. besotted f., bak. beseech. besought s., İng. 1. ısmarlama, ısmarlama yapılmış. 2. ısmarlama iş bespoke yapan. f. hakkından gelmek, yenmek; baskın çıkmak, geçmek. best s. (good ve well´in enüstünlük derecesi) en iyi, en hoş, en best uygun.yol/çare. I´ll bet .../I´m willing to bet .../My bet is .... en iyi i. en iyisi. best bet Bahse girerim ki .... sağdıç. best man çoksatar. best seller s. hayvan gibi, hayvana ait; vahşi; kaba. bestial z. hayvanca, hayvana yakışır şekilde; vahşice, kabaca. bestially f. (--red, --ring) harekete geçirmek, yerinden oynatmak. bestir f. (on/upon) (-e) vermek, ihsan etmek. bestow -e ayrıcalık tanımak, -e iltifat etmek. bestow favors on f. (be.strode, be.strid.den/be.strid) 1. bacaklarını ayırarak bestride binmek. 2. her iki tarafında/yakasında bulunmak/uzanmak: f. (bet/--ted, --ting) 1. bahse girmek, bahis tutuşmak. 2. bet Istanbul bestrides I betcontinents. İstanbulorada olması kesin. i. kuvvetle sanmak: two he´s there. Bence iki kıta üzerinde k. dili Emin olun. Bet your boots. kurulmuştur. bahis; iddia. f. 1. (birinin) başına gelmek: Woe betide them! Başlarına taş betide yağsın! 2. -e alamet olmak: It betides good. O 3. aldatmak. f. 1. ihanet etmek; ele vermek. 2. göstermek. hayra alamet. betray i. hıyanet; ele verme. betrayal i. hain, ihanet eden. betrayer s. (good ve well´in üstünlük derecesi) 1. daha iyi, daha güzel. 2. better daha çok. z. daha iyi bir şekilde. i. 1. daha iyisi. 2. üstünlük. gittikçe daha iyi. better and better k. dili eş. better half k. dili eş (kadın/erkek): Where´s your better half? Eşin nerede? better half Hiç olmamaktansa varsın geç olsun. Better late than never. edat 1. arasında: between Kadıköy and Üsküdar Kadıköy ile between Üsküdar arasında. between the two of them ikisi arasında. 2. laf/söz aramızda. between you and me between you and me and the arasında, ilâ: between ten and twenty tons on ilâ yirmi ton. söz aramızda. gatepost you and me and the between k. dili söz aramızda. lamppost i. pah, pahlanmış kenar. f. (--ed/--led, --ing/--ling) pahlamak. bevel s. pahlanmış, şev. beveled i. içecek, meşrubat. beverage i. kalabalık bir grup: That bevy of beauties made the house ring bevy with -e hayıflanmak. 2. (bir şeye) ağlamak. çınlattı. f. 1. laughter. O güzeller evi kahkahalarıyla bewail f. sakınmak, çok dikkat etmek, gözünü açmak. beware f. şaşırtmak, sersemletmek. bewilder i. şaşkınlık. bewilderment

bewitch bewitching beyond beyond doubt beyond measure beyond number beyond price beyond question beyond the veil beyond/out of reach beyond/past redemption Bhutan Bhutanese bias biased bib Bible Biblical biblical Biblically biblically bibliography bicarbonate bicarbonate of soda bicentenary bicentennial biceps bicker bicycle bicycle shed bid bid bid farewell bid s.o. farewell bide bide one´s time bide one´s time biennial bier bifocal bifocals big big business big gun big shot big shot/wheel big wheel bigamist bigamy bighearted

f. 1. büyü yapmak. 2. büyülemek, cezbetmek. s. büyüleyici. z. ötede; öteye. edat 1. ötesinde; ötesi, -den öte; -den sonra: Beyond there there´s nothing but mountains. Oradan öte kuşkusuz, şüphesiz. dağdan başka şey yok. beyond six o´clock saat altıdan sonra. 2. son derece. dışında: It´s beyond his capability. Onun kabiliyetinin dışında. 3. sayısız, sayılamaz. -den başka: I can do nothing beyond that. Ondan başka bir şey yapamam. i. ötesi; ötesindeki; ötesindekiler. paha biçilmez. 1. şüphe götürmez. 2. kuşkusuz, şüphesiz, tartışmasız. öbür dünyada. erişilmez, yetişilmez. kurtarılamaz. i. Butan. i. (çoğ. Bhu.tan.ese) Butanlı. s. 1. Butan, Butan´a özgü. 2. Butanlı. i. 1. verev. 2. eğilim. 3. önyargı. f. 1. (birini) (belirli bir şekilde) etkilemek: They tried to bias me against him. Beni onun s. önyargılı. aleyhine çevirmeye çalıştılar. 2. (birinin) fikrini i. mama önlüğü. yönlendirmek/etkilemek: Don´t bias the witness! Sanığı i. Kitabı Mukaddes, Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit. etkileme! s. Kitabı Mukaddes´e ait. s., bak. Biblical. z. Kitabı Mukaddes´le ilgili olarak. z., bak. Biblically. i. bibliyografya, kaynakça. i. bikarbonat. karbonat. i., s., bak. bicentennial. i. iki yüzüncü yıldönümü. s. iki yüzüncü yıldönümüne ait. i. (çoğ. bi.ceps) anat. pazı. f. atışmak, çekişmek, münakaşa etmek. i. bisiklet. f. bisikletle gitmek, bisiklet kullanarak gitmek. (kapalı) bisiklet park yeri. f. (bid, --ding) 1. açık artırmada fiyat artırmak. 2. briç deklarasyon --den/bid,3.--ding) 1. emretmek, kumanda etmek. 2. önermek. i. 1. öneri. 2. girişim, f. (bade/bid, yapmak. teşebbüs. demek, söylemek. veda etmek. birine veda etmek. f. (--d/bode; --d) 1. dayanmak, yıkılmamak. 2. oturmak, beklemek. uygun zamanı beklemek. bir şeyin zamanını beklemek; sabretmek. s. iki yılda bir olan. i. ayaklı tabut altlığı; tabut taşımak için kullanılan tekerlekli sedye. s. bifokal, çift odaklı. i., çoğ. bifokal gözlük. s. 1. büyük, iri, kocaman. 2. önemli, etkili. dev şirketler. k. dili kodaman. k. dili kodaman. k. dili kodaman. argo kodaman. i., huk. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenen kimse. resmen evliyken başka biriyle yasadışı olarak evlenme. i., huk. s. eli açık, cömert.

bigness bigot bigoted bigotry bigwig bike bikini bilateral bile bilge Bilge can´t help but win. bilingual bilious bilk bill bill bill of exchange bill of exchange bill of fare bill of fare bill of health bill of lading bill of lading bill of rights bill of sale billboard billfold billiard billiards billion billow billowy billy billy goat bimonthly bin binary bind binder bindery binding Bing cherry binge binoculars biochemistry biodegradable biographer biographical sketch biography biological

i. büyüklük. i. bağnaz, mutaassıp; dar görüşlü kimse. s. bağnaz, mutaassıp. i. bağnazlık, taassup. i., k. dili kodaman. i., k. dili bisiklet. i. bikini. s. iki taraflı, iki kenarlı. i. 1. öd, safra. 2. huysuzluk, terslik, aksilik. 3. garaz, kin. i. 1. den. sintine, karina. 2. saçmalık. k. dili Bilge´nin kazanması kesin. s. iki dilli. s. 1. safraya ait, öde ait. 2. aksi, ters, huysuz. f. dolandırmak, aldatmak, kandırmak. i. 1. fatura, hesap. 2. kâğıt para. 3. kanun tasarısı. f. fatura çıkarmak. i. gaga. poliçe; kambiyo senedi. poliçe; kambiyo senedi. yemek listesi, menü. yemek listesi. sağlık belgesi. konşimento; manifesto. konşimento. insan hakları beyannamesi. fatura. i. ilan tahtası. i. cüzdan. i. –– ball bilardo topu. –– hall bilardo salonu. i. bilardo. i. 1. A.B.D. milyar, bilyon. 2. İng. trilyon. i. (büyük) dalga. f. 1. dalgalanmak; dalgalandırmak. 2. (yelken) şişmek; (yelkeni) şişirmek. 3. (duman) buram buram çıkmak; s. dalgalı. çok (duman) çıkarmak. i. 1. k. dili cop. 2. teke, erkek keçi. teke, erkek keçi. s. 1. iki ayda bir olan. 2. ayda iki kez olan. i. (kömür, tahıl v.b.´ni saklamak için) kap; sandık; yer: coal bin kömürlük. wood bin odunluk. s. ikili, çift. f. (bound) 1. bağlamak; sarmak. 2 kenarını tutturmak. 3. ciltlemek. 2. biçerbağlar. 3. tutkal. etmek, fazla sıkmak. i. 1. ciltçi. 4. (dar bir giysi) rahatsız i. ciltevi. s. 1. bağlayıcı. 2. zorlayıcı. i. 1. ciltleme; cilt. 2. kenar şeridi. Napolyon kirazı, Napolyon. i. 1. çok fazla içki içilen süre: He goes on a weekend binge every now bakılabilen) dürbün. i. (iki gözle and then. Arasıra hafta sonu boyunca içki içmekten başka bir şey yapmaz. 2. (bir şeyin) aşırı derecede yapıldığı i. biyokimya. süre: Yesterday she went on a shopping binge. Dün kendini fena s. çevreye zarar kaptırdı. halde alışverişe vermeden toprakta çözünebilen. i. biyografi yazarı. hayat hikâyesinin özeti. i. yaşamöyküsü, biyografi. s. biyolojik, yaşambilimsel, dirimbilimsel.

biological clock biological warfare biologically biologist biology biped bipedal birch bird bird cage bird in the hand bird of passage bird of passage bird of prey bird of prey bird sanctuary bird watcher birdcall birdhouse birds of a feather birds of a feather bird's-eye bird's-eye view biro birth birth certificate birth control birth defect birthday birthmark birthplace birthrate biscuit bisexual bishop bison bit bit bit bit by bit bitch bite bite off more than one can chew bite one´s lip bite s.o.´s nose off bite the bullet biting bitten bitter bittersweet

biyolojik saat. biyolojik savaş. z. biyolojik olarak, biyolojik açıdan. i. biyolog, yaşambilimci, dirimbilimci. i. biyoloji, yaşambilim, dirimbilim. i. iki ayaklı hayvan. s. iki ayaklı. i., bot. huş, Betula. i. kuş. kuş kafesi. k. dili elde olan yararlı şey, elde olan fırsat. 1. göçmen kuş. 2. k. dili bir yerde ancak geçici bir süre için kalan kimse. 1. göçmen kuş. 2. göçebe kimse. yırtıcı kuş. yırtıcı kuş. kuş cenneti, kuşların avlanması yasak olan yer. kuş gözlemcisi. i. kuş ötüşü. i. kuş evi. k. dili huyları birbirine benzeyen kimseler. kafadarlar. s. kuşbakışı. i., İng. tükenmez kalem, tükenmez. i. 1. doğum, doğma, doğuş. 2. soy. 3. başlangıç, kaynak. nüfus kâğıdı. doğum kontrolü. doğuştan olan özür. i. doğum günü, yaş günü. i. doğum lekesi. i. doğum yeri. i. (nüfusa göre) doğum oranı. i. 1. çörek. 2. İng. bisküvi. s. 1. biseksüel, çift cinsiyetli, ikicinslikli, ikieşeyli. 2. biseksüel, her iki cinse karşı erotik istek duyan. i. 1. piskopos. 2. satranç fil. i. (çoğ. bi.son) zool. bizon. i. 1. delgi, matkap. 2. gem. i. 1. parça, lokma, kırıntı. 2. bilg. bit. f., bak. bite. azar azar, yavaş yavaş. i. 1. dişi köpek, kancık. 2. k. dili cadaloz kadın, şirret. f., k. dili şikâyet etmek,1. ısırmak. 2. (balık) oltaya vurmak. 3. (soğuk) f. (bit, bit.ten) sızlanıp durmak, dırdır etmek. yakmak. i. 1. ısırık, parça, lokma. 2. (içkide) sertlik. 3. (soğuk k. dili başından büyük işlere/işe girişmek/kalkışmak. veya rüzgâra özgü) sertlik. 4. (biberde) acılık. (öfkesini/üzüntüsünü belli etmemek için) dudağını ısırmak. birine ters cevap vermek. k. dili (zor bir) karar almak. s. 1. acı, keskin; ısırıcı (rüzgâr). 2. acı (söz). f., bak. bite. s. 1. acı, keskin; sert, şiddetli. 2. şekersiz, acı, bitter (çikolata). s. 1. hem acı hem tatlı. 2. iyi ve kötü.

bitumen bituminous bituminous coal bizarre blab Black black black and white black belt black book black box black coffee black cumin black eye black horehound black leopard black list black magic black market black mulberry black out black pepper black pepper black plague black sheep black tie black-and-blue black-and-white blackball blackberry blackbird blackboard blacken black-eyed pea, cowpea blackguard blackhead blackjack blackleg blacklist blackmail blackmailer blackness blackout blacksmith blacktop bladder blade blah blame blameless

i. bitüm; zift, katran. s. bitümlü; ziftli, zift gibi. madenkömürü. s. garip, tuhaf, acayip, biçimsiz. f. (--bed, --bing) gevezelik etmek; boşboğazlık etmek. i. geveze; boşboğaz. s., i. zenci. s. 1. siyah, kara. 2. zenci. 3. karanlık, kasvetli. 4. kirli. i. 1. siyah, kara. 2. zenci. resim. 1. yazı. 2. siyah beyaz judo siyah kuşak. kara listedekilerin kayıtlı olduğu defter. hav. kara kutu. sütsüz kahve. çöreotu. 1. siyah göz. 2. morarmış göz. 3. kara leke. bot. karaısırgan, köpekotu. siyah pars. kara liste. (kötü bir amaç için yapılan) büyü. karaborsa. karadut. 1. karartmak. 2. gözü kararmak; kısa bir süre için şuurunu kaybetmek. karabiber. karabiber. kara veba. ailenin yüzkarası. 1. siyah papyon kravat. 2. smokin. s. çürük, morarmış. s. siyah beyaz: black-and-white television siyah beyaz televizyon. f. karşı oy kullanmak. i. böğürtlen. i. karatavuk. i. kara tahta. f. 1. karartmak, karalamak. 2. lekelemek, iftira etmek. i. börülce. i. alçak kimse. s. alçak, edepsiz, rezil. f. sövüp saymak, küfretmek. olan sivilce. i. başı siyah i. cop. i., İng., k. dili grev kırıcı. i. kara liste. f. -i kara listeye almak. i. şantaj. f. şantaj yapmak. i. şantajcı. i. siyahlık, karalık. i. 1. karartma. 2. göz kararması; kısa süren şuur kaybı. i. 1. demirci. 2. nalbant. i. asfalt. f. (--ped, --ping) asfaltlamak. i., anat. sidik torbası, mesane. i. 1. (bıçak) ağzı. 2. kılıç. 3. ince uzun yaprak. 4. (kürekte) pala. i., k. dili saçma. s. can sıkıcı, bezdirici. i. bir suç veya başarısızlığın sorumluluğu, suç, kabahat, töhmet. f. suçu (birinin) üstüne atmak. s. suçsuz, masum.

blameworthy blanch blancmange bland blandishment blank blank cartridge blank check blank endorsement blank verse blankbook blanket blankly blare blasé blaspheme blasphemy blast blast furnace blast off Blast! blasted blasting cap blatant blaze blaze a trail blaze a trail blaze away at blaze up blazer blazon bleach bleachers bleak blear bleary bleary-eyed bleat bled bleed bleeding bleep blemish blend blend in blender bless bless s.o. out Bless you! blessed

s. 1. ayıplanacak. 2. kabahatli. f. 1. benzi atmak. 2. (kabuğunu soymak için) (bademi) biraz haşlamak. i. paluze, sütlü pelte. s. 1. tadı bebek maması gibi ve hazmı kolay olan (yemek). 2. kimsenin dikine gitmeyen. veya edilen iltifat. i. kandırmak için söylenen s. 1. boş, yazısız, açık, beyaz. 2. anlamsız. i. 1. yazısız kâğıt. 2. piyangoda boş numara. 3. kurusıkı fişek. kurusıkı fişek. açık çek. açık ciro. kafiyesiz on heceli nazım şekli. i. not defteri. i. battaniye. f. sarıp sarmalamak. z. boş boş, boş gözlerle: look blankly at -e anlamamış gibi bakmak, -e boş boş bakmak. benzer ses; yüksek ses. f. 1. boru i. 1. boru sesi. 2. borununkine gibi ses çıkarmak. 2. herkese ilan etmek, söylemek. s. usanmış, bezgin. f. Allah hakkında kötü konuşmak, küfretmek. i. Allah hakkında kötü konuşma, küfür. i. 1. patlama, infilak. 2. k. dili çok eğlendirici bir şey. f. 1. tahrip etmek, yıkmak,ocağı. maden eritme yakmak. 2. (soğuk/sıcak) (bitkiyi) kavurmak. (roket) uzaya fırlatılmak. ünlem, İng. Allah kahretsin! s. 1. harap. 2. k. dili Allahın belası, kör olası. dinamit tapası. s. 1. apaçık, yüzünden akan. 2. gürültü yapan. i. 1. alevler: the blaze of the fire yangının alevleri. 2. yangın; yanan şey. 3. parlaklık. 4. öfkeli parlama. 5. atın alnındaki beyaz 1. (yol olmayan bir yerde) yol yapmak. 2. çığır açmak. leke. f. 1. alev alev yanmak. 2. parlamak. 3. öfkeyle parlamak. 1. çığır açmak. 2. ağaçların gövdelerinde çentikler açarak yeni bir -i ateşe tutmak, -eişaretlemek. 2. -i hararetle yapmak. 1. yolun geçiş yerini ateş etmek. birden parlamak. i. spor ceket, blazer. f. 1. (göze çarpan bir şekilde) ilan etmek. 2. sergilemek, teşhir etmek. 3. (göze ağartmak. i. çamaşır suyu. f. beyazlatmak, çarpan bir şeyle) donatmak/kaplamak. i. arma, ongun. i. bir tür açık tribün. s. 1. soğuk ve kasvetli (hava). 2. rüzgârdan korunmasız, rüzgâra açık. 3. bleary. açıcı olmayan. s., bak. kötü, iç s. sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış (göz). s. gözleri sulanmış/çok çapaklanmış/kızarmış. f. 1. melemek. 2. mızırdanmak, sızlanmak. i. 1. meleme. 2. mızırdanma, sızlanma. f., bak. bleed. f. (bled) 1. kanamak. 2. k. dili acımak, kan ağlamak: My heart bleeds for the victims k. dili kör olası. Kıtlık kurbanları için içim s. 1. kanayan. 2. İng., of the drought. kan ağlıyor. 3. k. dili kanını emmek, insafsızca sömürmek, iliğini i. çok tiz ve anlık elektronik ses, bip. f. bip sesi çıkarmak. kemirmek: The bank´s high interest rates are bleeding the i. leke, kusur, area. farmers in thishata. Bankanın yüksek faiz oranları bu yöredeki çiftçilerin iliğini kemiriyor. 4. i. harman, karışım. f. karıştırmak, harmanlamak. hacamat etmek/yapmak. 1. ile uyumlu olmak, uymak. 2. yavaşça katmak. i. blender, karıştırıcı. f. (--ed/blest) kutsamak, takdis etmek. k. dili birini haşlamak/azarlamak. Çok yaşa! be blessed with (Allah) (birine) belirli bir nimeti bağışlamak: You´re blessed with these every blessed day her s. 1. kutsanmış. 2. kutsal. 3. Allahın ...: children. Allah sana bu çocukları ihsan etmiş. Allahın günü.

blessing blessing out blest blether blew blight blind blind alley blind as a bat blind date blind in one eye blind spot blinder blindfold blindfolded blindly blindness blink blinker bliss blissful blister blithe blithely blitz blitzkrieg blizzard bloat bloated blob bloc block block and tackle block letter block print block up blockade blockage blockhead bloke blond blonde blood blood bank blood bank blood bath blood count blood feud blood feud blood group

i. 1. kutsama, takdis. 2. hayırdua. 3. nimet. k. dili haşlama, azarlama. f., bak. bless. f., İng. saçmalamak. i. saçma. f., bak. blow. i. 1. küf, mantar. 2. afet. f. soldurmak, kavurmak, mahvetmek; kurutmak. s. 1. kör, âmâ. 2. çıkmaz (sokak). f. 1. kör etmek. 2. gözünü almak, kamaştırmak. i. 1. çoğ. jaluzi. 2. İng. stor. 3. avcıların 1. çıkmaz sokak. 2. çıkmaz, açmaz. avlarından gizlendiği yer. k. dili kör gibi. önceden tanışılmayan biriyle eğlence yeri, lokanta v.b.´ne gitme. kör. bir gözü 1. anat. (retinada) kör nokta. 2. kendi önyargısının insanı anlamaktan engellediği konu. i. at gözlüğü. f. gözlerini bağlamak. i. gözbağı. s. gözü bağlı. z. kör gibi. i. körlük. f. göz kırpmak. i. göz kırpma. i. 1. oto. sinyal lambası. 2. den. çakar. 3. (devamlı) yanıp sönen sinyal lambası. 4. İng. at gözlüğü. i. eksiksiz bir mutluluk, büyük mutluluk. s. çok mutlu. i. kabarcık, fiske. f. kabarmak, su toplamak; kabartmak. s. neşeli, şen; gamsız, tasasız. z. neşeli/şen/tasasız bir şekilde, pürneşe. i. yıldırım saldırı. i., bak. blitz. i. tipi. f. şişirmek, kabartmak. s. şişmiş, şiş (karın,leş). i. 1. kıvamı koyu iri bir damla: a blob of paint bir boya damlası. two blobs of mustard iki sıkım hardal. 2. k. dili yağ tulumu, i., pol. blok. şişko. i. 1. blok, büyük parça. 2. blok, parsel. 3. İng. büyük bina: block of flats apartman. office block (büroların bulunduğu) iş hanı. f. palanga. tıkamak, kesmek, kapamak; bloke etmek. kitap yazısıyla yazılan büyük harf. (kumaşı/kitabı) kalıpla basmak. 1. tıkamak. 2. (deliği/boşluğu) doldurarak kapamak. i. abluka. f. abluka etmek, ablukaya almak. i. tıkama; tıkanma; blokaj. i., k. dili mankafa, dangalak. i., İng., k. dili adam, arkadaş. s. 1. sarışın (erkek). 2. sarı (saç). s., i. sarışın (kadın). i. 1. kan. 2. soy. kan bankası. kan bankası. katliam. kan sayımı. kan davası. kan davası. kan grubu.

blood money blood poisoning blood pressure blood pressure blood sugar blood test blood transfusion blood transfusion blood type blood vessel bloodcurdling bloodshed bloodshot bloodthirsty bloody bloody-minded bloom blooming blossom blot blot out blotch blotter blotting paper blotting paper blouse blow blow blow a fuse blow great guns blow hot and cold blow in blow one´s brains out blow one´s cool blow one´s nose blow one´s own horn blow one´s own horn blow one´s own trumpet blow one´s top blow one´s top/stack blow out blow over blow s.o. away blow s.o.´s cover blow s.o.´s mind blow s.o.´s mind blow s.t./s.o. to smithereens blow the lid off blow up blow-by-blow

1. kiralık katillere verilen para. 2. diyet. kan zehirlenmesi. tansiyon. tansiyon, kan basıncı. kan şekeri. kan tahlili. kan nakli. kan nakli. kan grubu. anat. kan damarı. s. tüyler ürpertici. i. kan dökme. s. kan çanağına dönmüş (göz). s. kana susamış, canavar ruhlu, hunhar. s. 1. kanlı; kan gibi. 2. kana susamış, gaddar, zalim. 3. İng., k. diliİng., olası. 4. İng., aksi. bayağı, adamakıllı. s., kör k. dili inatçı, k. dili i. 1. tazelik, gençlik. 2. meyve üzerindeki buğu. 3. (açılmış) çiçek. f. çiçek açmak. s. 1. çiçek açmış. 2. argo kör olası: That blooming telephone! O kör olasıbahar. f. 1. çiçek vermek; bahar açmak. 2. gelişmek; i. çiçek; telefon! canlanmak. i. 1. leke; mürekkep lekesi. 2. ayıp, kusur. f. (--ted, --ting) 1. lekelemek. 2. kurutma kâğıdı ile kurutmak. 1. bozmak. 2. ortadan silmek, yok etmek. i. 1. leke. 2. kabartı, fiske. f. lekelemek; lekelenmek. i., bak. blotting paper. kurutma kâğıdı, papyebuvar. kurutma kâğıdı. i. bluz, gömlek. i. darbe, vuruş. f. (blew, --n) 1. esmek. 2. üflemek. 3. uçurmak; uçmak: The wind has blown off the2. k. dili tepesi atmak, öfkelenmek. 1. sigortayı attırmak. chimney cowl. Rüzgâr bacanın külahını uçurdu. 4. solumak. 5. k. dili (parayı) savurmak; (paranın k. dili (rüzgâr) çok sert esmek. hepsini) harcamak. 6. k. dili (fırsatı) kaçırmak. k. dili kararsız olmak, duraksamak. k. dili ansızın gelmek, düşmek. k. dili 1. başına kurşun sıkmak. 2. başına kurşun sıkarak intihar etmek. k. dili tepesi atmak, kızmak. sümkürmek. k. dili kendi reklamını yapmak. böbürlenmek. k. dili kendi borusunu çalmak, kendi reklamını yapmak, övünmek. k. dili tepesi atmak, çok kızmak. k. dili tepesi atmak, parlamak. 1. üfleyip söndürmek. 2. (lastik) patlamak. 1. (fırtına) dinmek. 2. unutulmak, geçmek. k. dili 1. birini çok şaşırtmak. 2. ateş ederek birini öldürmek, birini birinin gerçekte kim olduğunu göstermek. k. dili vurmak. k. dili 1. birini çok heyecanlandırmak. 2. birini çok şaşırtmak. 3. birine çok keyif vermek. k. dili birini hayrete düşürmek/şaşkına çevirmek, birinin aklını başından almak. bir şeyi/birini paramparça etmek. k. dili açığa vurmak. 1. şişirmek. 2. havaya uçurmak. 3. patlatmak; patlamak. 4. büyütmek, agrandisman yapmak. 5. k. dili patlamak, tepesi s. ayrıntılı. atmak, küplere binmek.

f. (blow-dried) kurutma makinesiyle kurutmak. blow-dry i., kaba penisi ağızla uyarma, supet, süpet. blowjob i. 1. lastik patlaması. 2. k. dili büyük parti; şatafatlı davet. blowout i. pürmüz lambası, pürmüz. blowtorch i. 1. patlama. 2. kavga. blowup i. 1. balina yağı. 2. k. dili (insan vücudundaki) yağlar. blubber f. hüngür hüngür ağlamak, hüngürdemek. blubber i. kısa ve kalın sopa; cop. f. ağır bir cisimle vurmak. bludgeon bludgeon s.o. into doing s.t. birini bir şey yapmaya zorlamak. s. 1. mavi, mavi renkli. 2. k. dili efkârlı. i. mavi, mavi renk. f. blue çivitlemek. soylu kimse. aristokrat, blue blood aristokrat, asilzade. blue blood bir çeşit küflü peynir. blue cheese blucin. blue jeans herhangi bir alanda en büyük ödül. blue ribbon göztaşı. blue vitriol i., bot. çançiçeği, Campanula. bluebell i. çayüzümü. blueberry s. işçi sınıfına ait. bluecollar i. 1. mavi kopya. 2. proje, plan. f. 1. mavi kopya çıkarmak. 2. blueprint tasarlamak. i. sarp ve yüksek kıyı/kaya. s. tok sözlü. bluff f. blöf yapmak, kurusıkı atmak. i. blöf, kurusıkı. bluff i. çivit. bluing s. mavimsi, mavimtırak. bluish i. gaf, pot. f. gaf yapmak, pot kırmak. blunder f. 1. körletmek. 2. azaltmak. blunt s. 1. kör, keskin olmayan. 2. sözünü sakınmayan. blunt f. (--red, --ring) bulanıklaştırmak; bulanıklaşmak. i. belirsiz bir blur şekil. s. bulanık. blurry f. out ağzından kaçırmak. blurt f. yüzü kızarmak. i. kızartı, kızarıklık. blush f. 1. fart furt etmek. 2. (rüzgâr) şiddetle esmek. i. 1. fart furt, bluster böbürlenme. 2. (şiddetli i., zool. yabandomuzu. rüzgârın çıkardığı) uğultu. boar i. 1. kereste, tahta. 2. satranç v.b. oyun tahtası. 3. yönetim board kurulu. 4.kurulu. yönetim den. borda. f. 1. (vapura/trene/otobüse/uçağa) board of directors binmek. 2. pansiyoner olmak. 3. den. borda etmek. yönetim kurulu. board of managers üstüne tahta çakarak kapamak. board up i. 1. pansiyoner. 2. yatılı öğrenci. boarder pansiyon. boarding house yatılı okul. boarding school yatılı okul. boarding school i. (kum, bataklık v.b. üzerindeki) tahta yaya kaldırımı. boardwalk f. 1. övünmek. 2. -e sahip olmaktan gurur duymak: This hotel boast boasts two s. övüngen.swimming pools and a sauna. Bu otel iki yüzme boastful havuzu ve bir saunasıyla iftihar ediyor. i. övünme, kurumlanma. i. (gemi, vapur, sandal, yat gibi) tekne: What time does the boat boat leave? Vapur kaçta kalkıyor? I´ve got a new boat. Yeni bir i. kayıkhane. boathouse sandalım var. How many masts did that boat have? O teknenin i. 1. çekülün ucundaki ağırlık. 2. olta mantarı. 3. çabuk eğip bob kaç direği vardı? kaldırma --bing) 1. çabuk eğip kaldırmak;alagarson saç. f. (--bed, veya eğilip kalkma hareketi. 4. çabuk eğilip kalkmak. bob 2.(çoğ. bob) İng., k. dili şilin. i. sık sık sallanmak; sık sık alçalıp yükselmek. 3. (saçı) bob alagarson kestirmek/kesmek. i. 1. makara, bobin. 2. ufak iğ. bobbin

bobby bobby pin bobsled bode bode bode ill bode well bodice bodily body body bag body building body count bodyguard bog boggle boggle the mind bogus boil boil boil away boil down boil over boiler boiler suit boiling point boisterous bold boldface boldfaced boldly boldness Bolivia Bolivian boloney bolshy bolster bolt bolt of lightning bolt upright bomb bombard bombardier bombardment bombastic bomber bombshell bon voyage bona fide bonanza

i., İng., k. dili polis. madeni saç tokası. i. 1. yarışta kullanılan kızak. 2. arka arkaya bağlı çifte kızak. f. -e işaret etmek, -e delalet etmek. f., bak. bide. kötüye işaret/delalet etmek. iyiye işaret/delalet etmek. i. korsaj, kadın yeleği. s. bedensel. z. bütünüyle, tümüyle, tamamen. i. 1. beden, vücut, gövde. 2. ceset. 3. karoser. 4. miktar: a body of information bir miktar bilgi. 5. kütle, kitle: A lake is a body of ceset taşımaya özgü fermuarlı torba, ceset torbası. water. Göl bir su kütlesidir. 6. topluluk, grup. vücut geliştirme. ask. ölü sayısı. i. koruma görevlisi, koruma. i. 1. bataklık. 2. İng., kaba kenef, hela, tuvalet, yüznumara. f. (-ged, --ging) takılıp tereddüde düşmek. f. at/over -e insanı hayrete düşürmek. s. sahte, düzme, yapma. f. kaynamak; haşlanmak; kaynatmak; haşlamak. i. çıban. kaynayarak buharlaşıp yok olmak. 1. kaynayarak suyunu çekmek, özü kalana kadar kaynamak. 2. kısaltmak, kısmak. 1. (kaynarken) taşmak. 2. k. dili tepesi atmak, köpürmek. i. kazan, buhar kazanı. İng. tulum (giysi). kaynama noktası. s. 1. gürültülü. 2. şiddetli; fırtınalı. s. 1. cesur, gözüpek; atılgan, cüretli. 2. matb., bilg. siyah (harf). i., matb., bilg. siyah harfler. s., matb., bilg. siyah (harf). z. cesaretle. i. cesaret, yüreklilik. i. Bolivya. i. Bolivyalı. s. 1. Bolivya, Bolivya´ya özgü. 2. Bolivyalı. i., bak. baloney. s., İng., k. dili asi, serkeş; kurallara karşı gelen. i. uzun yastık; yastık, minder. f. (up) 1. yastıkla beslemek. 2. desteklemek, güçlendirmek. dili. 3. cıvata. 4. fırlama, kaçış. f. 1. i. 1. sürgü, kol demiri. 2. kilit sürgülemek. 2. fırlamak; fırlayıp kaçmak: When the pickpocket yıldırım. saw the policeman he bolted into the crowd. Yankesici polisi dimdik. görünce yıldırım gibi fırlayıp kalabalığa karıştı. 3. çiğnemeden i. bomba. f. bombalamak. yutmak. f. 1. topa tutmak, bombardıman etmek; bombalamak. 2. üzerine varmak, sıkıştırmak. uçağında görevli) bombacı. i., ask. (bombardıman i. bombardıman, topa tutma. s. tumturaklı. i. 1. bombardıman uçağı. 2. (bir yere) bomba atan/yerleştiren kimse, bombacı.etkisi yapan, bomba: blonde bombshell sarışın i., k. dili bomba bomba. iyi yolculuklar, yolunuz açık olsun. gerçek, hakiki. i. beklenmedik kazanç.

bond bond paper bondage bonded warehouse bondholder bondsman bone bone bone china bone for an exam bone meal bone of contention bone up on a subject bone-dry bonehead boneless boner bonesetter bonfire bonito bonk bonkers bonnet bonny bonus bony boo boob boob tube boo-boo boobs booby booby prize booby trap book book club book in book of matches book of music book review book s.o. into a hotel book s.t. to s.o.´s account book value bookbinder bookcase booked bookie booking booking clerk booking office

i. 1. bağ. 2. ilişki. 3. bono, senet, tahvil. 4. kefalet. f. kefil olmak. iyi cins yazı kâğıdı. i. kölelik. gümrük antreposu. i. tahvil sahibi. çoğ. bonds.men (bandz´mîn) i. 1. kefil. 2. köle. i. 1. kemik. 2. kılçık. 3. balina (çubuk). f. 1. kemiklerini/kılçıklarını ayıklamak. 2. k. dili çok çalışmak, hafızlamak, kuşlamak. içine kemik külü katılarak yapılan porselen tabak. sınava hazırlanmak. kemik tozu. anlaşmazlık sebebi. kısa zamanda bir konuyu çalışıp öğrenmek. s. kupkuru. i., argo aptal, mankafa. s. 1. kemiksiz. 2. kılçıksız. i., argo büyük gaf/pot. i. çıkıkçı, kırıkçı. i. şenlik ateşi, açık havada yakılan ateş. i., zool. palamut. f. 1. k. dili vurmak. 2. İng., argo -i sikmek; sevişmek, aşk yapmak. i.dili k. dili vuruş, darbe. 2. İng., argo sikme; sevişme. s., İng., k. 1. kafadan kontak, çatlak. i. 1. bağcıklı bone. 2. İng., oto. kaput, kaporta. s., İng. leh. 1. göze hoş görünen, güzel, zarif, hoş. 2. sıhhatli, gürbüz. i. ikramiye, prim. s. 1. sıska; bir deri bir kemik. 2. kemikli. 3. kılçıklı. 4. kemiksi. f. yuhalamak. i., argo 1. aptal, budala, salak. 2. İng. aptalca hata; falso. f., İng., argo aptalca hata yapmak; falso yapmak. argo televizyon. i., k. dili aptalca hata; falso. f., k. dili aptalca hata yapmak; falso yapmak. i., çoğ., argo ayvalar, farlar, ikizler, ampuller, memeler. i. ahmak. en kötü oyuncuya verilen ödül. bubi tuzağı. i. kitap; cilt. f. 1. (polis) (sanığı/cezaya çarptırılan birini) kayda geçirmek. 2. İng. (yer) ayırtmak; rezervasyon yaptırmak. kitap kulübü. İng., bak. check in. kibrit paketi. nota kitabı. kitap eleştirisi. biri için otelde rezervasyon yapmak. İng. bir şeyi birinin hesabına yazmak. defter değeri, maliyet. i. ciltçi. i. kitaplık, kitap konulan raflı mobilya. s. 1. rezerve edilmiş, ayrılmış. 2. defterde kayıtlı. i., k. dili ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi. i., İng. 1. rezervasyon yapma. 2. rezervasyon. 3. (birinin hesabına) yazma. İng. biletçi. İng. bilet gişesi.

bookkeeper bookkeeping booklet bookmaker bookmark bookseller bookshelf bookshop bookstall bookstore boom boon boon companion boondock boonies boor boorish boorishly boorishness boost booster boot boot boot booth bootlegger bootlick bootlicker booty booze bop borax border border on borderline borderline case bore bore bore bore a hole in bore s.o. to death/tears boredom boring born born to the purple borne boron borough borrow borrow trouble

i., muh. defter tutan kimse. i., muh. defter tutma. i. broşür, kitapçık. i. ganyan bayii; bahisleri kabul eden bayi. i. sayfa işareti; kitapta son okunan sayfayı bulmak için araya konulan karton, kurdele v.b. i. kitapçı. i. kitap rafı. i., İng. kitabevi. i., İng. gazete kulübesi. i. kitabevi. f. 1. gümbürdemek, gürlemek. 2. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.) hızla yükselmek, patlamak (olumlu bir şekilde); (ticaret) hızla i. nimet, lütuf, iyilik. artmak, patlama içinde olmak. i. 1. gümbürtü. 2. Bom! yakın arkadaş. (gümbürtü sesi). 3. (bir yerin ticaret, nüfus v.b.´nde) (olumlu i. patlama, hızlı artış. bir) i. i. 1. kaba ve görgüsüz kimse. 2. köylü. s. kaba. z. kaba bir şekilde. i. kabalık. f. 1. itelemek. 2. lehinde konuşarak yardımcı olmak. 3. (fiyat) artırmak. i. 1. destek, (rokette)2. artma, artış. i. 1. propagandacı. 2. yardım. ek motor. i. çizme; bot. f. 1. çizme giydirmek. 2. çizme şeklindeki aletle işkence yapmak. 3. argo tekmelemek. 4. bilgisayarın belleğine komutlar f. okutarak sistemi çalıştırmak. 5. futbol tekme atmak. 6. argo -i i. 1. (fuarda/sergide) stand. 2. çardak. işten çıkarmak, -i sepetlemek, -in kıçına tekmeyi atmak, -i i. içki kaçakçısı. kovmak. f. dalkavukluk etmek, çanak yalamak, yaltaklanmak. i. dalkavuk, çanak yalayıcı, yaltak, yaltakçı. i. ganimet, yağma, çapul. i., k. dili içki, alkollü içecek. f., k. dili kafa/kafayı çekmek. f. (--ped, --ping) vurmak. i. vuruş, darbe. i., kim. boraks. i. 1. kenar; sınır, hudut. 2. kenar süsü. f. sınırlamak. 1. sınır komşusu olmak. 2. eğiliminde olmak. i. sınır, hudut. s. her iki kategoriye de girebilecek bir durum: Hasan´s a borderline oymak. i. could asçap. fail him as we could pass f. delmek, case; we kalibre, easily him. Hasan tam sınırda; sınıfta da bırakabiliriz, geçirebiliriz de. f. canını sıkmak, başını ağrıtmak. i. can sıkıcı kimse. f., bak. bear 2. 1. -de delik açmak. 2. (bir fikri) azıcık çürütmek. birinin canını çok sıkmak. i. can sıkıntısı. s. can sıkıcı. s. 1. doğmuş. 2. doğuştan: a born preacher doğuştan vaiz. asil bir aileden gelen. ,f., bak. bear 2. i., kim. bor. i. kasaba, kaza, ilçe. f. 1. ödünç almak, borç almak. 2. mat. (çıkarma işleminde) ödünç önceden tasasını çekmek. k. dili almak.

borrower borrowing borstal Bosnia Bosnia and Herzegovina Bosnia-Herzegovina Bosnian bosom bosom friend Bosphorus Bosporus boss boss s.o. around bossy botanical botanical garden botanist botany botch both both as ... and as ... Both your lives are in the scales. bother bothersome Botswana Botswanan bottle bottle opener bottleneck bottom bottom dollar bottom land bottomless Bottoms up! bough bought boulder boulevard bounce bound bound bound bound boundary boundless bounds bounteous bounteously bounteousness bountiful

i. ödünç alan. i. yabancı bir dilden alınan sözcük/kelime, yabancı sözcük/kelime. i., İng. ıslahevi, ıslahhane. i. Bosna. bak. Bosnia-Herzegovina. i. Bosna-Hersek. i. 1. Boşnak; Bosnalı. 2. Boşnakça. s. 1. Boşnak; Bosna, Bosna ´ya özgü.sine, bağır, koyun. s.3. Boşnakça. i. göğüs, 2. Boşnak; Bosnalı. samimi. samimi dost, can yoldaşı. i., bak. Bosporus. i. Boğaziçi, Boğaz. i. patron; şef. f. yönetmek. birine karşı amirane davranmak, birine emir yağdırmak. s. 1. başkalarına hükmetmeyi seven. 2. amirane, patronvari. s. botanik, bitkibilimsel; bitkisel. botanik bahçesi. i. botanist, bitkibilimci, botanikçi. i. botanik, bitkibilim. f. (bir işi) berbat/rezil etmek. i. zam. her ikisi; ikisi de: both of them her ikisi. both of us her ikimiz. ´´Did the packages come?´´ ´´Yes, both came.´´ as a hem ... hem ... olarak: I respect her both as a teacher and ´´Paketler geldi mi?´´ ´´insan olarak ona saygı duyuyorum. Evet, her person. Hemde hayatı tartışılıyor. ikisi de geldi.´´ Ayşe is both Her ikinizin hoca, hem beautiful and intelligent. Ayşe hem güzel, hem de zeki. both he i. sıkıntı, zahmet. f. canını sıkmak, rahatsız etmek. and I hem o, hem ben. s. sıkıcı, rahatsız edici. i. Botsvana. i. Botsvanalı. s. 1. Botsvana, Botsvana´ya özgü. 2. Botsvanalı. i. 1. şişe. 2. biberon. f. şişelemek. şişe açacağı. i. 1. dar geçit, dar boğaz. 2. engel. i. 1. dip, alt. 2. esas, kaynak, temel. 3. vadi. 4. karina, tekne. son kuruş. ovalık arazi. s. 1. dipsiz; çok derin. 2. sonsuz, sınırsız. k. dili Fondip! i. (ağaçta) büyük dal. f., bak. buy. i. iri kaya parçası. i. bulvar, cadde. f. 1. sıçramak, sekmek; zıplatmak, sektirmek. 2. k. dili (çek) karşılıksız çıkmak. i.geri tepme. zıplayış. 2. sıçramak, zıplamak, i. sıçrayış, zıplama; 1. sıçrayış, f. sekmek, canlılık. fırlamak. f. 1. sınırlamak. 2. kuşatmak. s. 1. bağlı, kayıtlı. 2. ciltli, ciltlenmiş. 3. for -e giden. f., bak. bind. i. sınır, hudut. s. sınırsız, sonsuz. i. sınır, sınırlar. s. 1. eli açık, cömert. 2. bol, çok. z. cömertçe. i. 1. cömertlik. 2. bolluk. s. 1. cömert, eli açık. 2. bol, çok.

bounty bouquet bourgeois bout boutique bovine bow bow bow bow and scrape bow out bow tie bowel bowels bower bowl bowl bowl along bowl s.o. over bowlegged bowline bowling bowshot bowstring box box box number box office boxcar boxer boxing Boxing Day boxing glove boxing match boxwood boy boy friend boy scout boy scout boycott boyhood boyish bra brace bracelet braces bracing bracket brackish brag

i. 1. cömertlik, eli açıklık. 2. prim. 3. (zararlı bir hayvanın yok edilmesi veya bir suçlunun yakalanması için devletçe verilen) i. 1. buket, demet. 2. bir şaraba özgü koku. para. i., s. burjuva, kentsoylu. i. 1. nöbet; hastalık: He´s just recovered from a bout of pneumonia. Zatürreeden yeni kalktı. 2. kısa süren hummalı i. butik. faaliyet. 3. boks, güreş, eskrim maç. s. sığır cinsinden. i., den. baş, pruva. i. baş eğerek selamlama, reverans yapma. f. baş eğerek selamlamak, reverans yapmak. çalgı için) yay. 3. fiyonk. i. 1. (ok atmak için) yay. 2. (yaylı aşırı saygı gösterisinde bulunmak, el pençe divan durmak. 1. of -den çekilmek. 2. emekliye ayrılmak. papyon, papyon kravat. i., anat. bağırsak. i. 1. anat. bağırsaklar. 2. iç kısımlar; derinlikler: the bowels of the earth yeryüzünün derinlikleri. i. kameriye, çardak. i. kâse, tas. f. 1. bowling oynamak. 2. kriket top atmak. süratle gitmek. 1. birini şaşırtmak, birini şaşkına çevirmek. 2. birini yere yıkmak, birini yere devirmek. s. çarpık bacaklı. i. 1. barço bağı. 2. den. borina. i. bowling, ağır bir topla oynanan bir oyun. i. ok menzili. i. kiriş. f. iple boğmak. i. 1. kutu, sandık. 2. loca. f. kutulamak, kutuya koymak. f. boks yapmak. box s.o. on the ear birinin kulağına tokat atmak.kutusu numarası. posta (tiyatroda/sinemada/stadyumda) bilet gişesi. i., d.y. kapalı yük vagonu. i. boksör, yumrukoyuncusu. i. boks, yumrukoyunu. İng. yirmi altı Aralık. boks eldiveni. boks maçı. i. şimşir. i. 1. erkek çocuk, oğlan; delikanlı. 2. genç uşak. erkek arkadaş. erkek izci. erkek izci. f. boykot yapmak; boykot etmek. i. boykot. i. (erkek için) çocukluk, çocukluk dönemi. s. oğlan gibi. i. sütyen. i. 1. bağ, kuşak. 2. matkap kolu. 3. dişçi. tel. f. 1. sağlamlaştırmak, desteklemek. 2. birbirine tutturmak, i. bilezik. raptetmek. i., çoğ., İng. pantolon askısı. i. destek, dayanak. s. zinde yapan: bracing mountain air insanı zindeleştiren dağ havası. 2. köşeli parantez, köşeli ayraç. 3. i. 1. dirsek, destek, kenet. İng. parantez,acı (su). s. hafif tuzlu, ayraç. f. (--ged, --ging) övünmek.

brag about/of braggart braid braided brain brain trust brain wave brainchild brainless brains brainstorm brainwash brainy brake brake drum brake fluid brake lining brake pedal brake shoe bramble bran branch branch off branch out into brand brand name brand spanking new brandied brandish brand-new brandy brash brass brass band brass knuckles brassed off brassiere brassy brat bravado brave brave the elements bravely bravery bravo brawl brawny bray brazen brazier

-den övünerek bahsetmek. i. övüngen kimse, yüksekten atan kimse. f. örmek. i. 1. saç örgüsü. 2. ask. (üniformaya takılan) kordon. 3. örülmüş şey, örgü. s. örülmüş, örgülü. i. beyin. f. kafasına ağır bir darbe indirmek. bir grup danışman. k. dili aniden gelen parlak fikir. i., k. dili birinin kafasından çıkan düşünce. s. beyinsiz, kuş beyinli, kafasız, akılsız. i. akıl, zekâ. i., k. dili aniden gelen parlak fikir. f. beynini yıkamak. s. kafalı, akıllı. i. fren. f. fren yapmak. fren kampanası/tamburu. fren yağı. fren balatası. fren pedalı. fren pabucu. i. 1. (böğürtlen gibi) dikenli bitki. 2. İng. böğürtlen (yemişi/çalısı). kepeği. i. kepek, buğday i. 1. (ağaca ait) dal. 2. (nehre ait) kol. 3. şube; bölüm, kısım; dal, kol, branş. f. ayrılmak. (kol olarak) 1. dal budak salmak. 2. kollara ayrılmak. (asıl faaliyetine devam ederken) (yeni bir faaliyete) girmek. i. 1. (bir ürüne ait) özel ad, marka. 2. (kızgın demirle yapılan) dağ. ürüne ait) özel ad, lekelemek, damgalamak. (bir f. 1. dağlamak. 2. marka. k. dili gıcır gıcır, yepyeni. s. konyakla konserve edilmiş (meyve). f. sallamak, savurmak. i. sallama, savurma. s. yepyeni, gıcır gıcır. i. konyak. s. 1. yüzsüz, küstah. 2. fazla atılgan. i., s. pirinç, sarı. bando, mızıka. pirinç muşta. İng., k. dili biraz kızgın, biraz sinirlenmiş. i. sütyen. s. yüzsüz, gürültücü ve kaba (kadın). i. velet; şımarık çocuk; arsız çocuk; piç kurusu. i. kabadayılık, kurusıkı atma. s. cesur, cesaretli. f. göğüs germek. kötü havada dışarıda bulunmak. z. cesaretle. i. cesaret. ünlem Aferin!/Bravo! i. arbede. s. kasları gelişmiş, adaleli. i. anırtı, anırma. f. anırmak. s. 1. pirinç, sarı; pirinç gibi. 2. utanmaz, yüzsüz. i. mangal.

Brazil Brazil nut Brazilian breach bread bread and butter bread bin bread box bread crumb breadbasket breadboard breadth breadwinner break break a habit break a promise break a record break cover break down break even break ground break in break into break loose break off break one´s faith break one´s fast break one´s neck break one´s word break open break out break the ice break the law break the news to break to pieces break up break wind break wind break with breakable breakage breakdown breaker breakfast breaking breakneck breakthrough breakup breakwater breast

i. Brezilya. Brezilya kestanesi. i. Brezilyalı. s. 1. Brezilya, Brezilya´ya özgü. 2. Brezilyalı. i. 1. kırık, yarık, gedik. 2. huk. ihlal. i. ekmek. k. dili ekmek kapısı; insanı geçindiren iş/para. İng., bak. bread box. ekmek kutusu. ekmek kırıntısı. i. 1. ekmek sepeti. 2. mec. tahıl ambarı. 3. argo mide. i. 1. ekmek tahtası. 2. hamur tahtası. i. genişlik, en. i. bir aileyi geçindiren kimse. i. 1. kırık, çatlak. 2. aralık, açıklık; ara, fasıla. 3. iş molası: They took a break. Mola kurtulmak. fırsat, şans. f. (broke, bro.ken) 1. kötü alışkanlıktan verdiler. 4. kırmak, parçalamak; kırılmak. 2. (fırtına) kopmak. sözünde durmamak, sözünden dönmek. rekor kırmak. gizlendiği yerden çıkmak. 1. bozulmak. 2. ruhen yıkılmak. kâr ve zararı eşit olmak, ancak masrafını karşılamak. 1. törenle temel atmak. 2. çığır açmak. 1. zorla girmek. 2. lafa karışmak; araya girmek. 3. alıştırmak. 1. -e zorla girmek. 2. birden -e başlamak: The horse broke into a run. At birden koşmaya başladı. 1. kendini kurtarmak; kendini kurtarıp kaçmak. 2. from -den kopmak; -den kopup sarkmak/sallanmak. 3. ilişiğini kesmek. 1. kırılıp ayrılmak. 2. birdenbire durmak. 3. (kıyamet) kopmak. sözünde durmamak. orucunu açmak/bozmak. 1. boynu kırılmak. 2. kendini paralamak, paralanmak, dişini tırnağına takmak. sözünü tutmamak. kırmak, zorla açmak. 1. patlak vermek, patlamak, kopmak: War has broken out in Asia. Asya´da savaş patladı. 2. yumuşatmak. 2. ilk defa bir işe 1. resmiyeti gidermek, havayı in ile kaplanmak, ... dökmek: She´s broken out in a rash. Her tarafı isilik oldu. girişmek. suç işlemek, kanuna karşı gelmek. (birine) (kötü) haber vermek. 1. parça parça etmek. 2. parçalanmak. 1. dağılmak; dağıtmak. 2. bozuşmak. 3. (aralarında sevgi bağı olançıkarmak, osurmak. gaz iki kişi) ayrılmak. gaz çıkarmak, yellenmek. ilgisini kesmek, -den ayrılmak. s. kırılır. i. 1. kırma, kırılma. 2. kırılan şeylerin tutarı. i. 1. bozulma, durma. 2. sinir bozukluğu, çökme. 3. ayrıntılı hesap. vuran büyük dalga. i. kıyıya i. sabah kahvaltısı, kahvaltı. i. kırılma. s. çok hızlı; büyük (bir hız): a breakneck pace çok hızlı bir tempo. cepheyi yarıp geçme. 2. (bilimde) büyük buluş. i. 1. ask. i. 1. bozulma, sona erme. 2. parçalanma. i. dalgakıran, mendirek. i. 1. göğüs, meme. 2. sine, kalp, gönül.

breast stroke breastbone breast-feed breath breathe breathe down one´s neck breathe hard breathe in breathe one´s last breathe out breathless breathtaking bred breeches breed breeding breeze breezy brethren brevity brew brewer brewery brewski briar bribe bribery brick brick red brick up bricklayer brickyard bridal bridal veil bride bridegroom bridesmaid bridge bridge bridgehead bridle brief briefcase briefing briefly briefs brier brig brigade brigadier

kurbağalama (yüzme tekniği). i., anat. göğüs kemiği. f. (breast.fed) (bebeği) emzirerek beslemek. i. nefes, soluk. f. soluk almak, teneffüs etmek. Don´t breathe a word of this to anyone. Bunu sakın kimseye söyleme. k. dili 1. başında dikilip durmak, başında beklemek. 2. rahat bırakmamak. ve yakından takipalıp vermek. solumak, sık 3. kesik soluklar etmek. nefes almak. son nefesini vermek, ölmek. nefes vermek. s. nefes nefese, soluğu kesilmiş. s. nefes kesici, çok heyecan verici. f., bak. breed. i., çoğ. pantolon. f. (bred) 1. üremek. 2. yetiştirmek. 3. yol açmak, sebep olmak. i. cins,terbiye. 2. yetiştirme. i. 1. tür. i. hafif rüzgâr, esinti, meltem; imbat. s. 1. rüzgârlı. 2. teklifsiz. 3. lakayt, umursamaz. 4. canlı, hareketli. i., çoğ. kardeşler. i. kısalık. f. 1. (bira/kahve) yapmak; (çay) demlemek. 2. (çay/kahve) içmeye hazır olmak, olmak. 3. (kötü bir şey) hazırlamak, i. bira yapımcısı. tertiplemek; hazırlanmak, tertiplenmek. i., k. dili bira: Want a i. bira fabrikası. brew? Bir bardak bira ister misin? i., k. dili bira: He bought me two brewskies. Bana iki bira ısmarladı. i., bot., bak. brier. i. rüşvet. f. rüşvet vermek, para yedirmek. i. rüşvetçilik. i. (gen. deliksiz/boşluksuz) tuğla. kiremit rengi. tuğla örerek kapatmak. i. duvarcı, tuğla örücü. i. tuğla harmanı. s. 1. geline ait. 2. nikâha ait. duvak. i. gelin. i. güvey. i. gelinin nedimesi, nedime. i. köprü. f. köprü yapmak, köprü kurmak. i. briç. i., ask. köprübaşı. i. (gem ve dizginlerin takıldığı) at başlığı. f. 1. (ata) başlık takmak. 2. frenlemek, gemlemek, gemyapmak. 3. başını hafifçe s. kısa. i., huk. davanın özeti. f. brifing vurmak. kaldırarak öfkesini veya beğenmediğini belli etmek. i. evrak çantası. i. brifing. z. kısaca. i., çoğ. slip (erkek külotu). i., bot. (herhangi bir) dikenli yabani çalı. i., den. 1. brik. 2. gemi hapishanesi. i., ask. tugay. i., ask. tuğgeneral.

brigadier general brigand bright bright color bright lights brighten brights brilliance brilliant brilliantly brim brimful brimstone brine bring bring (a child) into the world bring a lump to s.o.´s throat bring a unit up to strength bring about bring along bring an action/suit against bring around/round bring down the house bring down the house bring forth bring forth bring forward bring home the bacon bring in bring into disrepute bring into line bring into relief bring off bring on bring out bring pressure to bear on bring s.o. down bring s.o. in on bring s.o. to bring s.o. to his/her knees bring s.o. to justice bring s.o. to reason bring s.o. up to date bring s.o. word of bring s.t. home to s.o. bring s.t. to bear on bring s.t. to pass bring shame on bring through bring to a head

tuğgeneral. i. haydut, eşkıya. s. 1. parlak, parlayan. 2. akıllı, zeki. bright-eyed and bushytailed k. dili tam formunda. parlak renk. (otomobil farlarına ait) uzunlar. f. 1. parlatmak. 2. aydınlanmak, aydınlık olmak. 3. neşelendirmek; neşe katmak. 4. (bir yere) canlılık vermek, daha i., çoğ., k. dili (otomobil farlarına ait) uzunlar. hoş ve sevimli bir hava vermek. 5. yüzünde mutlu bir ifade i. 1. parlaklık, göz alıcılık. 2. deha. 3. harikuladelik, belirmek; mutlu olmak. mükemmellik. alıcı. 2. dâhice, parlak. 3. harikulade, harika, s. 1. parlak, göz mükemmel. i. pırlanta. z. parlak bir şekilde, pırıl pırıl. i. 1. bardak ağzı. 2. şapka kenarı. s. ağzına kadar dolu, silme. i. kükürt. i. 1. salamura, tuzlu su. 2. deniz suyu. f. (brought) getirmek. (anne) (çocuğu) dünyaya getirmek, doğurmak; (doktor/ebe) (çocuğu)birini çok duygulandırmak. 2. birinin yüreğini burkmak. k. dili 1. doğurtmak. bir grubun mevcudunu tamamlamak. meydana getirmek, sebep olmak. yanında getirmek. -i dava etmek. 1. ikna etmek. 2. ayıltmak. k. dili bir alkış tufanı kopartmak. 1. çok alkışlanmak, çok alkış toplamak. 2. seyircileri kırıp geçirmek/çok güldürmek. olmak. meydana getirmek, sebep 1. doğurmak. 2. meydana getirmek. 1. ileri sürmek, arzetmek. 2. hesap toplamını nakletmek. 3. ileri bir dili ailesinin geçimini sağlamak, ailesini geçindirmek. k. tarihe almak. 1. getirmek. 2. (para) kazandırmak; kazanmak. 3. huk. (jüri) karara varmak. -e gölge düşürmek. sıraya sokmak. açığa çıkarmak. k. dili başarmak, başarıyla yapmak. 1. sebep olmak. 2. geliştirmek. 1. (yeni bir şeyi) yapmak/yayımlamak. 2. belli etmek, meydana çıkarmak. 3. (çekingen birinin) konuşup rahat davranmasına -i sıkıştırmak, -i zorlamak. sebep olmak, -i açmak. k. dili birinin keyfini bozmak. birinin (bir işe) katılmasını sağlamak, birini (bir işe) katmak. birini ayıltmak. birini yola getirmek, birine boyun eğdirmek, birine diz çöktürmek. (yargılanmak üzere) birini mahkemenin önüne çıkartmak. birinin aklını başına getirmek. birini en son olaylardan/gelişmelerden haberdar etmek. ... hakkında birine haber getirmek. k. dili bir şeyi birinin kafasına dank ettirmek. -e bir şeyi uygulatmak: He brought some pressure to bear on the general. Generale biraz baskı yaptırdı. bir şeyi sonuçlandırmak. -i rezil etmek. birinin (bir hastalığı/zor bir durumu) atlatmasını sağlamak. karar noktasına getirmek.

bring to light bring to mind bring up bring up one´s big guns bring/file suit against brink brisk briskly bristle bristle with bristly Britain britches British Briton brittle broach broad broad bean broad jump broad jump broadcast broaden broadly speaking broad-minded brocade brochure brogue broil broiler broiling hot broke broke broken broken-down broken-hearted broker bronchial tubes bronchitis bronco bronze brooch brood brooder broody brook brook broom broomstick broth

meydana çıkarmak, aydınlatmak, gün ışığına çıkarmak. hatırlatmak, akla getirmek; hatırlamak. 1. yetiştirmek, büyütmek. 2. bahsetmek. en önemli dayanakları/kanıtları ileri sürmek; en önemli destekçileri getirmek. -i dava etmek. i. 1. (uçurum için) kenar; (felaket için) eşik. 2. kıyı. s. 1. canlı; hareketli; istenilen hızda hareket eden. 2. sertçe esen (rüzgâr). z. canlı/hareketli bir şekilde; istenilen hızda. i. sert kıl, domuz kılı. f. 1. tüylerini kabartmak. 2. dikleşmek, kızmak. (hoş olmayan bir şeyle) dolu olmak. s. kıllı. i. Britanya. i., çoğ., k. dili pantolon. s. Britanya´ya ait, İngiliz. i. Britanyalı. s. kırılgan; gevrek. f. (bir konuyu) açmak. s. 1. geniş; engin. 2. genel, ayrıntılara girmeyen. i., argo eksik etek, kadın. bakla. spor uzun atlama. uzun atlama. f. (broad.cast) 1. (radyo/televizyon aracılığıyla) yayımlamak. 2. (tohum) saçmak. 3. yaymak, herkese söylemek. i. f. genişletmek; genişlemek. radyo/televizyon yayını. kabaca, yaklaşık. s. açık fikirli, hoşgörülü. i. brokar. i. broşür; kitapçık. i. 1. şive. 2. bir çeşit erkek ayakkabısı. f. 1. ızgara yapmak, ızgarada kızartmak. 2. k. dili (hava) çok sıcak olmak. kızartmaya özgü ızgaralı kap. 2. ızgaralık piliç. i. 1. fırında et k. dili çok sıcak (hava). s., k. dili parasız, meteliksiz. f., bak. break. s. 1. kırık, kırılmış. 2. bozuk, bozulmuş. 3. (kötü bir olaydan sonra) umudunu yitirmiş. 4. dilbilgisi kurallarına uymayan (bir s. işi bitmiş, bitik; harap. yabancının konuşması): That Frenchman speaks broken English. s. kalbi kırık. O Fransız, İngilizceyi iyi konuşamıyor. i. komisyoncu; banker. anat. bronşlar. i., tıb. bronşit. i. yabani at; ehlileştirilmemiş at. i. bronz, tunç. i. broş. f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. derin derin düşünmek, düşünceye dalmak. i. kuluçka. i. kuluçka makinesi. s. 1. kuluçkaya yatmak isteyen. 2. düşünceye dalan. i. çay, ırmak. f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, katlanmak. i. 1. saplı süpürge. 2. bot. katırtırnağı. i. süpürge sopası. i. et/balık suyu.

brothel brother brotherhood brother-in-law brotherly brought brow browbeat brown brown sugar brown sugar brownish browse bruise brunch Brunei Bruneian brunette brunt brush brush brush against brush aside brush off brush up brush up on brushoff brushwood brusk brusque Brussels Brussels sprouts brutal brutality brutally brute brute force bubble buccaneer buck buck buck buck for buck naked buck up bucket buckle buckle down buckle on buckling

i. genelev. i. erkek kardeş, birader. i. 1. kardeşlik, birlik, beraberlik. 2. bir kuruluşun üyeleri. i. enişte; kayınbirader; bacanak. z. erkek kardeşe özgü, ağabeyce. f., bak. bring. i. 1. alın. 2. kaş. 3. çehre, yüz. 4. yamaç. f. (brow.beat, --en) gözünü korkutmak, yıldırmak. s. kahverengi. f. karartmak; kararmak. esmerşeker. esmerşeker. s. kahverengimsi. f. 1. through -i şöyle bir okumak/karıştırmak, -e göz gezdirmek. 2. otlamak. f. çürütmek, berelemek, ezmek. i. çürük, bere, ezik. i., k. dili öğleye doğru yenen ve kahvaltı ile öğle yemeği yerine geçen yemek; kuşluk yemeği. i. Brunei. i. Bruneili. s. 1. Brunei, Brunei´ye özgü. 2. Bruneili. i. esmer kadın. i. (saldırı, azarlama, baskı v.b.´nin) en ağır/şiddetli kısmı. i. fırça. f. 1. fırçalamak. 2. hafifçe dokunmak, değinmek. i. çalılık, fundalık. -e sürtünmek. önemsememek, aldırmamak. 1. başından atmak, savmak. 2. tozunu almak. İng. (bilgiyi) tazelemek. (bilgiyi) tazelemek. i. geri çevirme, ret. i. 1. çalı çırpı. 2. sık çalılık, fundalık. s., bak. brusque. s. sert, ters, kaba. i. Brüksel. brüksellahanası, frenklahanası. s. 1. vahşi, yabani. 2. merhametsiz. i. vahşilik. z. vahşice. i. 1. hayvan. 2. vahşi adam. kaba kuvvet. i. kabarcık. f. kaynamak, fokurdamak. i. korsan. f. 1. (at) sıçramak. 2. karşı gelmek. i. 1. erkek geyik. 2. erkek hayvan. 3. k. dili dolar. z. (terfi, zam v.b.´ni) elde etmeye çalışmak. k. dili çırılçıplak. k. dili neşelenmek. i. kova. i. toka. f. 1. (tokalı bir şeyi) bağlamak. 2. yer yer kabarmak/kamburlaşmak. 3. ciddiyetle/gayretle çalışmak. çökmeye başlamak. (tokalı bir kayışla) (bir şeyi) takmak/giymek. i., mek. flambaj; burkulma; buruşma.

buckshot buckwheat bud Buddhism Buddhist budding buddy budge budgerigar budget budgie buff buff buffalo buffer buffer state buffer zone buffet buffet bug bug off bug-eyed bugger bugger about bugger all bugger off bugger s.o. about bugger s.t. up Bugger you! buggy buggy bughouse bugle bugle call bugler build builder building building complex building permit built bulb Bulgaria Bulgarian bulge bulk bulky bull bull session bulldog

i. (tüfek için) saçma. i., bot. karabuğday. i. tomurcuk; gonca. f. (--ded, --ding) tomurcuklanmak; gonca vermek. i. Budizm. i., s. Budist. s. yetişmekte olan: a budding physicist yetişmekte olan bir fizikçi. i. arkadaş, ahbap. f. kımıldamak, hareket etmek; kımıldatmak. i., İng., zool. muhabbetkuşu. i. bütçe. i., İng., k. dili muhabbetkuşu. f. (bir şeyi) yumuşak bir şeyle parlatmak. i. (araba, radyo v.b.) meraklısı, kurdu. i., zool. bizon. i. tampon. tampon devlet. tampon bölge. i. büfe. f. (about) hırpalamak; örselemek. i. 1. böcek. 2. mikrop, virüs. 3. k. dili gizli dinleme aygıtı. 4. k. dili (makinede) bozukluk. 5. bilg. hata, arıza. f. (--ged, --ging) k. k. dili toz olmak, gitmek. dili 1. (bir yere) gizli dinleme aygıtı yerleştirmek. 2. rahatsız s., k. dili patlak gözlü. etmek; -in canını sıkmak. f., İng., kaba arkadan sikmek. i., İng., argo 1. herif. 2. çok zor bir şey. argo oyalanarak vakit geçirmek. İng., İng., argo hiçbir şey. İng., argo sıvışmak, toz olmak. İng., argo birine zorluk çıkarmak. İng., argo bir şeyin içine etmek. İng., argo Siktir! s. böcek dolu, böcekli. i. fayton; brıçka. i., argo tımarhane. i., müz. büğlü, boru (askerlere işaret vermek için kullanılan çalgı).işareti. boru i. borazan, borazancı. f. (built) 1. yapmak, kurmak, yaratmak. 2. yapı yapmak, inşa etmek. i. (insan için) yapı, bünye, fizik. i. müteahhit, inşaatçı. i. 1. bina, yapı. 2. yapım, inşa, inşaat. site. inşaat ruhsatı. f., bak. build. i. 1. çiçek soğanı. 2. elektrik ampulü. i. Bulgaristan. i., s. 1. Bulgar. 2. Bulgarca. f. bel vermek. i. 1. hacim, oylum. 2. çoğunluk. s. iri, cüsseli, hacimli, hantal. i. 1. boğa. 2. argo saçma, zırva. yarenlik, söyleşi. i. buldok.

bulldoze bulldozer bullet bulletin bulletin board bulletproof bullfight bullhorn bullion bully bulwark bulwarks bum bumblebee bumf bump bumper bumper crop bumph bumpy bun bunch bundle bundle s.o. off bundle up bung bung up bungalow bungle bunion bunk bunk bunny buoy buoy s.o. up buoyant burden burden of proof burdensome bureau bureaucracy bureaucrat bureaucratic burette burger burglar burglarise burglarize burglary burgle

f. 1. üstünden buldozer geçirmek. 2. argo zor kullanarak bir şeyi yapmaya mecbur etmek. i. buldozer, dozer, yoldüzer. i. kurşun, mermi. i. bildiri, belleten, bülten. ilan tahtası. s. kurşun geçirmez. i. boğa güreşi. i., k. dili megafon. i. külçe altın/gümüş; altın/gümüş çubuk. i. kabadayı, zorba. f. zorbalık etmek, kabadayılık etmek. i. siper, istihkâm. f. siper ile korumak, muhafaza altına almak. i., den. küpeşte. i., argo 1. serseri, başıboş adam. 2. otlakçı, anaforcu, başkalarının sırtından geçinen kimse. 3. İng. kıç, makat. f. (-i., zool. toprak yabanarısı. med, --ming) 1. serseri bir hayat sürmek. 2. otlamak, otlakçılıkla i., İng., k. dili 1. hiçbir işe yaramayan kâğıtlar. 2. saçma laflar, geçinmek; başkalarının sırtından geçinmek. 3. ödünç alıp geri saçma. i. 1. vuruş, vermemek.çarpma. 2. şiş, yumru, tümsek. f. vurmak, toslamak, çarpmak, bindirmek.ağzına kadar dolu kadeh/bardak. s. mebzul, i. 1. oto. tampon. 2. alışılandan çok daha bol. bereketli mahsul. i., İng., k. dili, bak. bumf. s. 1. tümsekli, engebeli. 2. inişli çıkışlı. i. 1. çörek. 2. topuz: She wears her hair in a bun. Saçını hep topuz yapıyor. i. 1. salkım, demet, hevenk, deste. 2. grup, takım. i. 1. bohça. 2. yığın. f. toplamak, bohçalamak. birini apar topar göndermek: As soon as his wife was certified insane, Berkant bundled her off to an asylum.out; you´ddeliliği sıkı giyinmek, sarınıp sarmalanmak: It´s cold Karısının better resmenup. Dışarısı soğuk; sıkı giyinsen iyi apar topar Berkant onu olur. bundle tasdik edilir edilmezf. 1. tapalamak, tıpalamak, ağzını i. 1. tapa, tıpa. 2. fıçı deliği. tımarhaneye kapattı. tapa/tıpa -i yara bere içinde bırakmak. 2. -e epey hasar vermek. k. dili 1. ile kapamak. 2. dövmek, hırpalamak. i. bungalov. f. aptalca hatalar yaparak (bir şeyi) becerememek. i. (ayak parmağında oluşan) şiş. i. saçma, zırva. i. ranza. i. tavşan, tavşancık. i. şamandıra. f. birini neşelendirmek. s. 1. yüzen, batmaz. 2. neşeli. i. yük, ağırlık. f. 1. yüklemek. 2. yüklenmek, sıkıntı vermek. huk. kanıtlama zorunluğu. s. külfetli, sıkıcı. çoğ. --s/--x (byûr´oz) i. 1. büro, yazıhane, daire. 2. (aynalı ve alçak) şifoniyer. i. 1. bürokrasi, kırtasiyecilik. 2. devlet memurları. i. bürokrat, kırtasiyeci. s. bürokratik. i., kim. büret. i., k. dili hamburger. i. ev/bina hırsızı. f., İng., k. dili, bak. burglarize. f., k. dili (evi/binayı) soymak. i. ev/bina soyma, hırsızlık. f., k. dili (evi/binayı) soymak.

i. gömme, defin. burial Burkina Faso. Burkina Faso i. (çoğ. Bur.ki.nese) Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso, Burkina Burkinese Faso´ya özgü. 2. Burkina Fasolu. i. Burkina Fasolu. s. 1. Burkina Faso, Burkina Faso´ya özgü. 2. Burkinian Burkina bezi. i. çuval Fasolu. burlap s. iriyarı, cüsseli. burly i., tar., bak. Myanmar. Burma i. (çoğ. Bur.mese) 1. Birman; Birmanyalı. 2. Birmanca. s. 1. Burmese Birmanya, Birmanya´ya özgü; Birman. 2. Birmanyalı. 3. f. (--ed/--t) yanmak; yakmak. i. yanık, yanık yeri. burn Birmanca. yanıp kül olmak; yakıp kül etmek. burn down kendini tüketmek. burn o.s. out 1. yakıp yok etmek. 2. içini yakmak. 3. tamamen yanıp (kendi burn out kendine) sönmek. 4. mahvolmak. 5. yanmak, bozulmak. k. dili birini çok kızdırmak/sinirlendirmek. burn s.o. up burn the candle at both ends fazla çalışmak. hold a –– He doesn´t hold a candle to her. Onun eline su dökemez. gece yarısına kadar çalışmak. burn the midnight oil 1. tamamen yanmak. 2. yakmak, yakıp yok etmek. burn up protesto olarak sevilmeyen birinin kuklasını yakmak/asmak. burn/hang s.o. in effigy The house burned down. Ev yanıp kül oldu. burned down yanıp kül olmuş. burned to a crisp i. brülör. burner s. 1. yanan, yanıcı. 2. şiddetli, hararetli, büyük: She has a burning burning desire to become cila, and famous. Zengin ve ünlü f. cilalamak; parlatmak. i. rich parlaklık. burnish olmak için yanıp tutuşuyor. i. 1. cilacı, perdahçı. 2. mühre, perdah kalemi. burnisher f., bak. burn. s. yanık, yanmış. burnt i. geğirme. f. geğirmek; geğirtmek. burp i. oyuk, in, yuva. f. 1. tünel kazmak, yuva yapmak, oyuk açmak. burrow 2.muhasebeci, okul veznedarı. i. bir oyukta/yuvada gizlenmek. bursar f. (burst) patlamak, yarılmak. i. 1. patlama, çatlama. 2. ileri burst atılma. s. patlamış, patlak. pat diye girmek: What do you mean bursting in on us like this? burst in on/upon Ne diye odamıza böyle pat diye giriyorsun? tutuşmak, alev almak. burst into flames kahkahayı koyuvermek. burst into laughter birden ağlamaya başlamak. burst into tears birden ağlamaya başlamak. burst out crying i. Burundi. Burundi i. Burundili. s. 1. Burundi, Burundi´ye özgü. 2. Burundili. Burundian f. 1. gömmek, defnetmek. 2. gizlemek, saklamak, örtmek. bury barışmak. bury the hatchet i. otobüs. bus otobüs terminali. bus station otobüs durağı. bus stop i. çalı, çalılık. bush i. kile; İng. 4/5 kile. bushel i. çalı gibi olma. bushiness s. 1. çalıyla kaplı. 2. çalı gibi, gür (saç, kaş, kuyruk v.b.). bushy i. 1. iş, meslek, görev. 2. ticaret. 3. mesele, problem. business iş saatleri. business hours (ticari) iş. business transaction iş seyahati. business trip s. ciddi, sistemli. businesslike çoğ. busi.ness.men (bîz´nîsmen) i. işadamı. businessman

businesswoman bust bust bust a gut bust one´s ass bust out of busted bustle bust-up busy busy as a bee busy signal busy signal but but for but what butane butcher butchery butler butt butt butt butt in butt in on butter butter up buttercup butterfat butterfingers butterfly buttermilk buttocks button button one´s lip button up buttonhole buttress buxom buy buy a pig in a poke buy a pig in a poke buy in buy off buy on impulse buy on installment buy on margin buy out buy over buy s.t. between themselves

çoğ. busi.ness.wom.en (bîz´nîswîmîn) i. iş kadını. i. 1. göğüs. 2. büst. f. (--ed/bust) k. dili 1. kırmak; bozmak; patlatmak. 2. tutuklamak.gibi çalışmak. k. dili eşek 3. girip aramak. 4. (askerin rütbesini) indirmek. 5. up (bir çift) boşanmak/birbirinden ayrılmak. i., argo 1. kaba kıçını yırtmak, eşek gibi çalışmak. tutuklama. 2. arama. s., k. dili 1. kırık, kırılmış; bozuk, k. dili (bir patlak, sıvışıp kaçmak. bozulmuş; yerden)patlamış. 2. iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu atmış. 1. kırık, kırılmış; bozuk, bozulmuş; patlak, patlamış. 2. s., k. dili iflas etmiş, sıfırı tüketmiş, topu atmış. f. koşuşturmak, aceleyle i. koşuşturma, aceleyle hareket etme. hareket etmek. i., k. dili boşanma; birbirinden ayrılma. s. 1. meşgul: I´ve had a busy day. Bugün çok meşguldüm. 2. işlek, hareketli. çok meşgul. meşgul işareti. telefon meşgul sesi. edat -den gayri, -den başka: The new maid will do almost anything but wash windows. But for her relationship with the ... sayesinde, ... olmasaydı: Yeni hizmetçi, pencere silmek hariç,she would have her işifired long ago. Şefle ilişkisi hemen hemen been yapar. bağ. fakat, ama, lakin, boss gene de, rağmen. ... ki, ancak, halbuki, ki:işten çıkarılmıştı. olmasaydı çoktan I´ll do almost anything for you, but I won´t do i. bütan. that. Sizin için hemen hemen her şeyi yaparım, ama onu yapmam.f.z. ama, sadece, yalnızca: He´s but a child. Ama o bir i. kasap. 1. kasaplık hayvan kesmek. 2. katletmek. 3. berbat çocuk. rezil etmek. etmek, i. 1. mezbaha, salhane. 2. katliam, kırım. i. bir evin baş hizmetkârı; kâhya, baş uşak. i. 1. uç, sap. 2. dipçik. 3. izmarit. 4. argo popo, kıç. i. alay konusu kimse. f. 1. tos vurmak, süsmek, boynuzlamak. 2. kafa atmak. araya girmek, karışmak, burnunu sokmak. -e karışmak, -e burnunu sokmak. i. tereyağı. f. tereyağı sürmek. k. dili -e yağ çekmek, -i yağlamak, -e dalkavukluk etmek. i., bot. düğünçiçeği. i. süt kaymağı. i., k. dili sakar kimse. i. kelebek. i. yayık ayranı. i. but, kalça, kıç, popo, kaba et. i. 1. düğme. 2. elektrik düğmesi, düğme, buton. f. (up) iliklemek, düğmelemek; iliklenmek, düğmelenmek: Button your k. dili 1. susmak, çenesini kapamak. 2. konuşmamak, sır shirt! Gömleğini ilikle! vermemek. button one´s lip. k. dili, bak. i. ilik, düğme iliği. f. yakasına yapışmak. i. 1. payanda, ayak. 2. destek. f. desteklemek. s. 1. iri göğüslü (kadın). 2. sıhhatli, canlı; etli butlu. 3. çekici, neşeli. f. (bought) satın almak, almak. i. 1. alış, alma. 2. kelepir. k. dili malı görmeden satın almak; körü körüne alışveriş etmek. bir şeyi görmeden satın almak. ortak olmak; hisse almak. rüşvetle elde etmek, rüşvetle defetmek, savuşturmak; satın almak. düşünmeden satın almak. taksitle satın almak. yalnız ihtiyat akçesi yatırarak satın almak. bütün hisselerini almak. (birini) rüşvetle satın almak. bir şeyi ortaklaşa satın almak: They bought the house between them. Evi ortaklaşa satın aldılar.

buy s.t. on credit buy s.t. sight unseen buy up buyer buyer´s market buzz buzz off buzzard buzzer By golly! by (main) force by by by a hair´s breadth by a narrow majority by a vote of thirteen to twelve by accident by acclamation by air by all accounts by all means by and by by and large by any means by chance by common consent by courtesy of by day by degrees by dint of by ear by fair means or foul by far by fits and starts by fits and starts By gosh! by half by hand by heart by herself by hook or by crook by hook or by crook by inches by itself by leaps and bounds by main force by means of by name by nature by night

bir şeyi veresiye almak. bir şeyi hiç görmeden satın almak. tümünü satın almak, kapatmak. i. alıcı, müşteri. alıcı piyasası. i. vızıltı. f. vızıldamak. İng., k. dili toz olmak, sıvışmak. i., zool. bir tür akbaba. i. vızıltılı elektrik zili, vibratör. Vallahi! zorla. edat 1. yanında, yakınında, nezdinde. 2. yakınından, yanından. 3. 1. yakın, yakında. -den, tarafından. 5. -e kadar. 6. -e göre. 7. z. ile, vasıtasıyla. 4. 2. bir kenara, bir yana. hakkında, hakkı için. kıl payı, az kaldı. az bir çoğunlukla. on ikiye karşı on üç oyla. 1. kazara, yanlışlıkla. 2. rastlantı sonucu, tesadüfen. bağırarak, alkışlayarak, tezahüratla: They elected her president by acclamation. Onu tezahüratla başkan seçtiler. uçakla. herkesin dediğine göre. elbette. çok geçmeden. genellikle. 1. ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun. 2. hiç. tesadüfen, kazara. oybirliğiyle. izniyle, sayesinde. gündüzün. derece derece, tedricen. -in sayesinde. müz. notasız, kulaktan. her ne pahasına olursa olsun. (öbürlerinden) kat kat daha ...: They´re by far the best. Onlar kat kat daha iyi. düzensiz bir tempo ile, rasgele çalışarak. gayet düzensiz bir şekilde: I´ve worked on this by fits and starts for twenty years. Bunun üzerinde gayet düzensiz bir Vallahi! şekilde yirmi yıl çalıştım. çok fazla. elle. ezbere. kendi başına, kendi kendine. k. dili bir yolunu bulup, ne yapıp yapıp. ne yapıp edip. ağır ağır, yavaş yavaş. 1. (yardım görmeden) kendi başına: That cat can open the windowbir hızla. O kedi pencereyi kendi başına açabilir. 2. büyük by itself. kendiliğinden: The window opened by itself. Pencere var gücüyle. kendiliğinden açıldı. aracılığıyla, vasıtasıyla. 1. adıyla, ismiyle: He called me by name. Bana ismimle hitap etti. 2. ismen:doğuştan. by name only. Onu ancak ismen yaradılıştan, I know him tanıyorum. geceleyin.

by no means by o.s. by order of by popular demand by reason of by request by return mail by return of post by return post by rights by rota by rote by stealth by the gross by the job by the piece by the same token by the skin of one´s teeth by the sweat of one´s brow by the way by the way by the week by turns by twos by virtue of by way of by weight by your leave by yourself bye bye-bye by-election Byelorussia Byelorussian bygone bylaw by-line bypass by-product bystander byte by-way byword Byzantine Byzantium C C C of C C, c c, C

asla, katiyen. yalnız, kendi kendine. -in emrine göre, -in emri gereğince. genel istek üzerine. nedeniyle, sebebiyle. rica/istek üzerine. , İng. ilk posta ile (cevap). ilk posta ile, acele. aslında, doğrusu. nöbetleşe, nöbetle. mekanik olarak, düşünmeden, ezberden. hırsızlama; gizlice; dikkati çekmeden. tic. toptan. götürü. parça başına. aynı şekilde, aynen: He hasn´t been friendly to us, but by the same token we haven´t been very friendly to him. O bize sıcak k. dili kıl payı. davranmadı, fakat biz de ona pek sıcak davranmadık. k. dili alnının teriyle. It´s no sweat!/No sweat! k. dili 1. Hiç problem değil!/Çok kolay! 2. Hiç de zahmet değil! ha aklıma gelmişken .... sırası gelmişken, aklıma gelmişken. haftalığına, hafta hesabına göre. nöbetleşe, nöbetle, sıra ile. ikişer ikişer. -den dolayı, ... nedeniyle, ... yüzünden. yolu ile, -den. tartı ile. izninizle. kendi kendine; kendi kendinize. ünlem, bak. bye-bye. ünlem 1. Allahaısmarladık./Hoşça kal. 2. güle güle. i., İng. ara seçim. i., bak. Belarus. i., s., bak. Belarussian. s. geçmiş, eski. i., çoğ. geçmiş şey. i. (tüzükte) ek madde. i. yazar adının verildiği satır. i. 1. baypas, baypas yol, çevre yolu. 2. elek. baypas. 3. tıb. baypas ameliyatı, ürün. i. yan ürün, türev baypas: heart bypass kalp baypası. f. baypas yoluyla -den geçmek. i. seyirci kalan. i., bilg. bayt. i. gizli/özel/karanlık yol, dolaşık yol; yan yol. i. atasözü; çok kullanılan bir deyim. i. Bizanslı. s. 1. Bizans, Bizans´a özgü. 2. Bizanslı. i. Bizans. Romen rakamları dizisinde 100 sayısı, C. kıs. Celsius. kıs. Chamber of Commerce. i. C, İngiliz alfabesinin üçüncü harfi. kıs. circa, cent, centigrade, century, city, copy, copyright.

c/f ca cab cabbage cabin cabin boy cabin class cabinet cabinetmaker cabinetmaker´s glue cabinetwork cable cable car cable television cablegram caboose cabstand cacao cacao bean cacao butter cackle cactus cad cadaver caddie cadence cadet caesarean café cafeteria caffeine caftan cage cagey cajole cajolement cajolery cake cake rack calamitous calamity calcification calcify calcium calculate calculation calculator calendar calendar year calendar year

kıs. carried forward. kıs. circa. i. 1. taksi. 2. tek atlı binek arabası. 3. lokomotif veya kamyon sürücüsünün oturduğu kapalı bölüm. i. lahana. i. 1. kulübe. 2. kamara, kabin. f. 1. kabin veya kamarada yaşamak. 2. küçük bir yere kapamak, tahdit etmek. kamarot. ikinci sınıf. i. 1. (camlı ve raflı) dolap. 2. kabine, bakanlar kurulu. 3. küçük özel oda.yapan marangoz. i. ince iş tutkal. i. ince marangozluk. i. 1. kablo. 2. den. gomene, palamar. 3. telgraf. 1. teleferik. 2. kablo ile çekilen araba. kablolu televizyon. i. sualtı kablosu ile çekilen telgraf. i. marşandizin arkasına takılan ve demiryolu görevlilerini taşıyan cumbalı vagon. i. taksi durağı (taksilerin bekleme yeri). i. 1. bot. kakao ağacı, hintbademi. 2. kakao çekirdeği. kakao çekirdeği. kakao yağı. f. 1. gıdaklamak. 2. kesik kesik gülmek. 3. gürültülü bir şekilde konuşmak, gevezelik etmek. i. 1. gıdaklama. 2. gevezelik. i., bot. kaktüs. i. aşağılık herif. i. ceset, kadavra. i., golf oyuncunun sopalarını taşıyan kimse. f., golf oyuncunun sopalarını ahenk. 2. sesin yavaşlaması. 3. müz. perdenin derece i. 1. ritim, taşımak. derece inmesi, nağmenin sonu, kadans. i. 1. askeri lise/okul öğrencisi. 2. küçük erkek kardeş veya oğul. 3. s., bak. cesarean. i., en küçük erkek çocuk. i. küçük lokanta. i. kafeterya. i. kafein. i. kaftan. i. 1. kafes. 2. hapishane. 3. asansör. 4. (inşaatlarda) iskele. f. kafese kapamak, 2. kurnaz, uyanık. s. 1. çok dikkatli. hapsetmek. f. tatlı sözlerle kandırmak. i. tatlı sözlerle kandırma. i., bak. cajolement. i. 1. pasta, kek, çörek. 2. kalıp. 3. küspe. üstüne sıcak kek konulan çubuklu altlık. s. felaketli, felaket getiren, vahim, belalı; felaket, çok kötü. i. felaket, afet, bela. i. 1. tıb. kireçlenme. 2. jeol. kalkerleşme, kireçleşme. 3. kim. kalsifikasyon. f. 1. tıb. kireçlenmek; kireçlendirmek. 2. jeol. kalkerleşmek, kireçleşmek; i. kalsiyum. kalkerleştirmek, kireçleştirmek. f. 1. hesap etmek, hesaplamak. 2. saymak. 3. ayarlamak. i. 1. hesaplama, hesap. 2. tahmin. i. 1. hesap makinesi. 2. hesap eden kimse. 3. hesap cetveli. i. takvim. takvim yılı. takvim yılı.

calf calf calf love calfskin caliber calibre calico calico cat calif caliph caliphate call call call a halt to call a spade a spade call box call for call forth call girl call in call in question call into being call it a day Call it what you want. call number call off call on the carpet call out call s.o. (a name) for short call s.o. back call s.o. down call s.o. long-distance call s.o. names call s.o. to account call s.o. up call s.o.´s attention to call s.t. into question call s.t. to mind call the game off call the shots call to mind call to order calligrapher calligraphy calling card callous callously callousness callow callowness

çoğ. calves (kävz) i. dana, buzağı. çoğ. calves (kävz) i., anat. baldır. k. dili çocukluk aşkı. i. vidala, vaketa. i. 1. çap, kalibre. 2. yetenek, kabiliyet, kapasite. i., İng., bak. caliber. i. (çoğ. --es/--s) 1. pamuklu bez, basma. 2. İng. patiska. s. 1. basmadan yapılmış, basma. 2. İng. kedi. beyaz, siyah ve turuncu renkli dişi patiskadan yapılmış, patiska. 3. benekli. i., bak. caliph. i. halife. i. halifelik, hilafet. i. 1. bağırma, çağırma, bağırış, haykırma: I heard a call for help. Birinin ´´İmdat!´´ diye bağırdığını duydum. Didtelefon call me? f. 1. (out) seslenmek, çağırmak; bağırmak: 2. you just konuşması, konuşma. 3. ötüş, called (kuş). 4.help.hayvanlarını Bana demin seslendin mi? He ötme out for (av ´´İmdat!´´ -i durdurmak, -i kesmek, -e son vermek. çağırmak için2. uğramak;düdük veya başka bir alet. 5. kısa diye bağırdı. kullanılan) (on) (birine) uğramak; (at) (bir yere) k. dili doğruya doğru, eğriye eğri demek, gerçekleri ziyaret: They calls me a a day. Günde bir defa uğrar. Let´s call7. uğramak: He paid once call. Beni ziyaret ettiler. 6. ask. çağrı. sakınmadankulübesi. was no call for konuşmak. söylemek, lüzum, ihtiyaç: There dobra dobra this boat call Onu İng. telefonDemet´e uğrayalım. Doesyou to do that.at on Demet. yapmanın hiç gereği Gökçeada´ya icap ettirmek. Gökçeada? Bu2. -i gerektirmek, -i uğrar mı?We telefon etmek: 1. -i istemek. gemi yoktu. 8. istem, talep: 3. don´t get any calls for that anymore. Artık kimse onu telefon ettiniz? 4. When did you call çıkarmak. ne zaman talep etmiyor. çıkarmak, ortaya me? Bana (out/off) söylemek, yüksek sesle okumak: He called out the telekız. names of the winners. Kazananların isimlerini yüksek sesle 1. (yardımcı/danışman olarak) (birini) çağırmak. 2. a witness. okudu. 5. çağırmak, davet etmek: We´ll call him as (bir şeyin) iade edilmesini istemek. 3. (borcun) ödenmesini the stand. Onu tanık olarak çağıracağız.etmek. 2.witness to istemek. 4. 1. -in doğruluğundan şüphe Call the -e gölge düşürmek. (parayı) tedavülden kaldırmak. Tanığı kürsüye çağırın. 6. (toplantı, seçim, grev v.b.´nin yaratmak, halketmek. yapılacağını) ilan etmek. 7. uyandırmak. 8. isim koymak; diye paydos etmek. hitap etmek: What shall we call him? Ona hangi ismi koyalım? Her derseniz deyin. Ne real name´s Fatma but they call her Fatoş. Gerçek adı Fatma, fakat kendisine Fatoş diyorlar. 9. demek, düşünmek, kütüphanelerde kitapları sınıflandıran numara. saymak; iddia etmek: Do you call this dump beautiful? Bu -i iptal güzel çöplüğeetmek.mi diyorsun? He called her a dumbbell. Ona kaz k. dili azarlamak. kafalı dedi. How can you call yourself a friend of mine? Benim dostum olduğunu nasıl iddia edebilirsin? 10. (bir miktarı) (askerleri, grevcileri v.b.´ni) devreye sokmak. yuvarlak bir sayıya çevirmek: call him “Memo” for short. Onacall birine kısaca ... demek: They Your bill´s 5,150,000 TL; let´s it 5,000,000 TL. Hesabınız 5,150,000 TL tutuyor; buna yuvarlak kısaca Memo çağırmak. 2. birine tekrar telefon etmek; kendisini 1. birini geri diyorlar. hesap 5,000,000 TL diyelim. telefonla arayıp bulamayan birine telefon etmek. k. dili birini azarlamak. şehirlerarası/uluslararası telefonla birini aramak. birine/biri için (yalancı, korkak, köpek gibi) kötü sözler söylemek: He´s sormak. birinden hesap calling her names. Ona kötü şeyler söylüyor. 1. birine telefon etmek. 2. birini askere çağırmak. birinin dikkatini (bir şeye) çekmek. bir şeyden şüphe duymak. (birine) bir şeyi hatırlatmak. oyunu iptal etmek. k. dili borusu ötmek, sözü geçmek, (bir yerin) amiri olmak: He calls the shots around here. Buranın şefi o. hatırlamak; hatırlatmak, akla getirmek. (toplantıyı) açmak. i. kaligraf; hattat. i. kaligrafi; hat sanatı, hat, hüsnühat. kartvizit. s. 1. katı, duyarsız, hissiz. 2. nasırlı, nasır tutmuş. f. nasırlanmak. z. umursamayarak, aldırış etmeden, duyarsızca. i. duyarsızlık, aldırışsızlık. s. 1. toy, tecrübesiz. 2. tüyleri bitmemiş (kuş). 3. basık. i. basık arazi. i. toyluk, tecrübesizlik.

calm calm down calmative calmly calorie calory calumniate calumny calve calves cam Cambodia Cambodian cambric cambric tea came camel camel hair cameleer cameleon camellia camera cameraman Cameroon Cameroonian camomile camouflage camp camp camp chair campaign campaigner camper campfire campground camphor camping campsite campus camshaft can can Can he sit a horse? Can it! can opener Can you drop by tonight? can`t can´t help Canada Canadian

s. sakin, durgun, dingin. i. sükûnet, durgunluk, dinginlik. f. 1. yatıştırmak, sakinleştirmek; yatışmak, sakinleşmek. 2. (fırtına) yatışmak; yatıştırmak. dinmek; (deniz) sakinleşmek. s., i. yatıştırıcı (ilaç). z. sakince, heyecan göstermeden. i. kalori. i., bak. calorie. f. iftira etmek, çamur atmak, kara çalmak. i. iftira, kara çalma. f. buzağı doğurmak, buzağılamak. i., çoğ., bak. calf 1, calf 2. i., mak. kam. i., bak. Kampuchea. i., s., bak. Kampuchean. i. 1. ince beyaz pamuklu/keten kumaş. 2. patiska. sıcak su ile süt ve şeker karışımı bir içecek (bazen çay da katılır). come. f., bak. i. deve. deve tüyü. i. deveci. i., zool., bak. chameleon. i., bot. kamelya. i. fotoğraf makinesi, kamera. çoğ. cam.er.a.men (käm´ırımen) i. kameraman. i. Kamerun. i. Kamerunlu. s. 1. Kamerun, Kamerun´a özgü. 2. Kamerunlu. i., bot., bak. chamomile. i., ask. kamuflaj, saklama, gizleme. f., ask. kamufle etmek, gizlemek. 2. ordugâh. i. 1. kamp. f. kamp yapmak. portatif sandalye. i. 1. sefer, seferberlik. 2. kampanya. f. 1. kampanya yapmak. 2. kampanyaya katılmak. 3. forkatılan mücadele etmek. i. kampanyacı, kampanyaya ... için kimse. i. 1. kampçı. 2. ufak kamp karavanı; karavan gibi kullanılan minibüs/kamyonet. i. kamp ateşi. i. kamp sahası. i. kâfur, kâfuru. i. kamp yapma; kampçılık. i. kamp yeri. i. kampus. f. okulda kalma cezası vermek. i., mak. eksantrik mili, kam mili. yardımcı f. (could) 1. -ebil-, yapmak imkânı olmak: Can you do this work? Bu işi yapabilir misin? I couldn´t klozet; hela taşı. 3. i. 1. konserve kutusu, teneke kutu. 2. argo find my hat. Şapkamı bulamadım. (Canyüznumara. 4. argo hapishane, yerine argo binmeyi biliyor mu? fiilinin gelecek zamanı yoktur, Ata tuvalet, memişhane, will be able to kullanılır.). 2. k. dili izinli olmak: Can I go? kodes. f. (--ned, --ning) 1. konserve yapmak. 2. argo işten argo Kes artık! Gidebilir miyim? atmak, sepetlemek. konserve açacağı. Bu gece bize uğrar mısın? kıs. cannot. She can´t help shouting at people; it´s just the way she is. Onun insanlara bağırması elinde değil, huyu öyle. i. Kanada. i. Kanadalı. s. 1. Kanada, Kanada´ya özgü. 2. Kanadalı.

canal canapé canary cancel cancelation cancellation Cancer cancer cancerous candid candidacy candidate candidateship candidly candidness candied candle candlelight candlestick candor candour candy candy store cane cane sugar canine canine tooth canister canker canned cannery cannibal cannibalism canning cannon cannonball cannot canny canoe canon canon law canonical canonisation canonise canonization canonize canopy cant cantankerous cantankerously

i. kanal. i., ahçı. kanepe. i., zool. kanarya. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. iptal etmek. 2. üstüne çizgi çekmek, silmek. cancellation. i., bak. 3. mat. kısaltmak. i. 1. iptal etme, iptal. 2. iptal olunan şey. i., astrol. Yengeç burcu. i. kanser. s. 1. kanserli. 2. kanser gibi. s. 1. açık, asıl fikrini gizlemeyen; açık yürekli, samimi, içten. 2. gerçek, asıl (fikir). 3. dürüst. 4. tarafsız. i. adaylık. i. aday, namzet. i. adaylık, namzetlik. z. açık yürekle, samimiyetle, içtenlikle. i. açıklık, asıl fikrini söyleme; açık yüreklilik, samimiyet, içtenlik. s. 1. şekerle kaplı, şekerli: candied orange peel portakal kabuğu şekerlemesi. 2. tatlı dilli. i. mum. i. mum ışığı. i. şamdan. i. 1. açıklık, asıl fikrini söyleme; açık yüreklilik, samimiyet, içtenlik.bak. candor. 3. tarafsızlık. i., İng., 2. dürüstlük. i. şeker, şekerleme; bonbon; çikolata. f. 1. şekerleme yapmak. 2. şerbet içinde kaynatmak. 3. şekerleme haline getirmek. şekerci dükkânı, şekerci. i. 1. baston, değnek. 2. kamış, bambu; şekerkamışı. f. 1. baston ile dövmek. 2. kamışla kaplamak, hasırlamak. şekerkamışından elde edilen şeker. s. 1. köpekgillere özgü. 2. anat. köpekdişine ait. i., zool. köpekgillerden bir hayvan. köpekdişi. i. (çay, kahve v.b. konulan) teneke kutu. i. pamukçuk, aft. s. konserve: canned chickpeas konserve nohut. i. konserve fabrikası, konserve yapılan yer. i. yamyam. i. yamyamlık. i. konserve yapma. i., ask. top. i. top güllesi. yardımcı f. -amam, -amazsın(ız), -amaz, -amayız, -amazlar (Anlamı vurgulamak gerektiğinde can not olarak ayrılır; s. 1. dikkatli, uyanık. 2. tedbirli. 3. açıkgöz. konuşma dilinde çoğu zaman can´t şeklinde kullanılır.). i. kano. i. 1. kilise yetkililerinin çıkardığı bir kanun. 2. kural. 3. bir katedrale bağlı olan papaz. kilise hukuku. s. 1. kilise hukukuna ait. 2. kurallara uygun; geleneklere uygun. i., İng., Hrist., bak. canonization. f., İng., Hrist., bak. canonize. i., Hrist. azizlik mertebesine yükseltme. f., Hrist. azizlik mertebesine yükseltmek. i. 1. sayvan; karyola sayvanı; baldaken; markiz. 2. gök kubbe. i. boş laf, laf. s. aksi, geçimsiz, huysuz. z. huysuzluk yaparak.

cantankerousness canteen canter canvas canvass canyon cap capability capable capacious capacity cape cape caper caper capillary capital capital account capital assets capital crime capital dividend capital expenditure capital letter capital letter capital levy capital punishment capital stock capitalise capitalism capitalist capitalize capitalize on capitulate capitulation capitulations caprice capricious Capricorn caps caps capsize capstan capsule captain caption captivate captive captive audience captivity captor

i. aksilik, huysuzluk. i. 1. matara. 2. kantin, büfe. i. eşkin gidiş. f. 1. eşkin gitmek. 2. eşkin sürmek. i. 1. branda bezi, branda. 2. tuval. f. (anket yapmak/oy toplamak amacıyla) (birçok kimseye) gidip konuşmak. i. kanyon, derin vadi. i. 1. kep, takke, kasket, başlık. 2. zirve, doruk, tepe. 3. kapak, kapsül, tapa. 4. büyük harf, majüskül. 5. tabancakapasite. 4. (-i. 1. yetenek, kabiliyet, istidat. 2. iktidar, güç. 3. mantarı. f. ped, --ping) 1. başlık geçirmek. 2. kaplamak, örtmek. 3. k. dili ehliyet. s. yetenekli, kabiliyetli, ehliyetli. -den fazlasını/iyisini yapmak. s. geniş, büyük, içi çok şey alan. i. 1. hacim, oylum. 2. istiap haddi. 3. yetenek. 4. güç, iktidar. 5. görev; mevki, sıfat: He did this in his capacity as president. i. pelerin, kap. Bunu başkan sıfatıyla yaptı. i., coğr. burun. f. hoplayıp zıplamak. i. 1. k. dili yaramazlık. 2. argo iş, hırsızlık; suç. bot. gebreotu, kebere, kapari. 2. gebre, kapari, i. 1. gebreotunun yemişi. i. 1. anat. kılcal damar. 2. ince boru. i. 1. başkent, başşehir. 2. büyük harf, majüskül. 3. sermaye, anamal, kapital. 4. sütun başı. s. 1. büyük (harf). 2. sermayeye sermaye hesabı. ait. 3. k. dili mükemmel, fevkalade, çok iyi. sabit aktifler, sabit varlıklar. failini ölüm cezasına çarptırabilen suç. sermaye kârı. sermaye masrafı. büyük harf, majüskül. büyük harf, majüskül. sermaye vergisi. ölüm cezası. esas sermaye hisse senedi. f., İng., bak. capitalize. i. kapitalizm, anamalcılık. i. kapitalist, anamalcı. f. 1. -i büyük harfle yazmak. 2. -e sermaye sağlamak. 3. -i sermayeye çevirmek. -i kendi menfaatine çevirmek, -den faydalanmak. f. 1. teslim olmak. 2. silahları bırakmak. i. şartlı teslim. i., çoğ. kapitülasyonlar. i. kapris. s. kaprisli. i., astrol. Oğlak burcu. i., çoğ., k. dili büyük harfler. kıs. capital letters. f. 1. alabora olmak, devrilmek. 2. alabora etmek, devirmek. i. ırgat, bocurgat. i. kapsül. i. 1. kaptan, reis. 2. deniz albayı, yüzbaşı. f. kaptanlık etmek, kumanda etmek. i. manşet, başlık. f. büyülemek, cezbetmek. i. esir, tutsak. s. esir düşmüş. zoraki dinleyiciler. i. tutsaklık. i. tutsak eden kimse, ele geçiren kimse.

capture car car park car wash caramel carat caravan caravansary caraway carbide carbine carbohydrate carbon carbon black carbon copy carbon dioxide carbon monoxide carbon paper carbonate carbonated drink carbonated water carbuncle carburetor carburettor carcass card card catalog card index card index card table cardamom cardboard cardiac cardiac arrest cardiac disease cardiac failure cardiac muscle cardigan cardinal cardinal numbers cardiogram cardiologist cardiology cardsharp care care for care of careen careen around the corner careen down the road

f. 1. zaptetmek, ele geçirmek. 2. tutsak etmek. i. zaptetme, ele geçirme. i. 1. otomobil, araba. 2. vagon. İng. otopark. oto yıkama yeri. i. 1. yanmış şeker. 2. karamela. i. kırat, ayar (1 kırat = 200 mg.). i. 1. kervan. 2. üstü kapalı yolcu veya yük arabası. 3. İng. karavan. i. kervansaray. i. Karaman kimyonu, frenkkimyonu. i., kim. karpit. i. karabina, kısa tüfek. i. karbonhidrat. i. 1. karbon. 2. karbon kâğıdı, kopya kâğıdı. 3. kopya. is, lamba isi. karbon kopyası. karbondioksit. karbonmonoksit. karbon kâğıdı, kopya kâğıdı. i. karbonat. f. karbonatlaştırmak. gazlı içecek. soda, maden sodası. i. çıban, şirpençe. i. karbüratör. i., İng., bak. carburetor. i. 1. leş, ceset. 2. enkaz (gemi v.b.). 3. bina iskeleti. i. 1. kart. 2. iskambil kâğıdı. kart kataloğu. kart fihristi. kartotek. kumar masası. i. kakule. i. mukavva, karton. s. 1. kalbe ait, kalple ilgili, kardiyak. 2. kalbi uyaran. 3. mide ağzına ait. i. 1. kalp hastası. 2. kalp ilacı. kalp krizi. kalp hastalığı. kalp krizi. anat. kalp kası. i. hırka, ceket. s. 1. belli başlı, ana, önemli. 2. parlak kırmızı. i. kardinal. asal sayılar. i. kardiyogram. i. kardiyolog. i. kardiyoloji. i., isk. hileci, üçkâğıtçı. i. 1. dert, kaygı, tasa. 2. bakım: He´s in intensive care. O yoğun bakımda. He left him in his sister´s in our Onu age? Yaşlılığımızda 1. -e bakmak: Who will care for us care. old kız kardeşine emanet etti. 3. dikkat; özen, itina. f. 1. umurunda olmak,tea? bize kim bakacak? 2. istemek: Would you care for some eliyle: Write me care of Cengiz Göksel. Bana mektup umursamak: I don´t care3. -i sevmek, -den hoşlanmak: I don´t whether she comes or not. Onun gelip Çay içmek isterzarftaki ismimin altına Cengiz Göksel eliyle diye postaladığında misiniz? f. 1. (motorlu araç) bir yandan could care less! Bana ne! 2. gelmemesi umurumda değil. I bir yana hafifçe sallanarak care for that sort of music. O tür müzikten hoşlanmam. (in) yaz. gitmek/ilerlemek. 2. care toköşeyi dönmek. yatmak. 3. den. istemek: Would you (hızla take a stroll? Yürüyüşe çıkmak ister (motorlu araç) yan yatarakgiderken) bir yana karina etmek, karinaya basmak. 4. den. kalafat etmek, misiniz? araç) bir yandan bir yana hafifçe sallanarak ilerlemek. (motorlu kalafatlamak. 5. (gemi) yan yatmak.

career carefree careful carefully carefulness careless carelessly carelessness caress caretaker caretaker government careworn carfare cargo Caribbean caricature caricaturist caries carload carmine carnage carnal carnation carnival carnivore carnivorous carob carol carouse carp carpenter carpentry carpet carpet sweeper carport carriage carriageway carrier carrier bag carrier pigeon carrion carrot carry carry an amount forward carry away carry coals to Newcastle carry on carry one through carry one´s point carry out

i. kariyer. s. tasasız, kaygısız, dertsiz. s. 1. dikkatli. 2. özenli, itinalı. 3. tedbirli. 4. ölçülü. z. 1. dikkatle. 2. özenle, itinayla. i. 1. dikkat, dikkatli olma. 2. özen, itina. s. 1. dikkatsiz. 2. bilgisiz, kayıtsız. z. dikkatsizce. i. dikkatsizlik, ihmal. i. okşama, kucaklama. f. okşamak, sevmek, kucaklamak. i. 1. (sahibi yokken malikâne, ev v.b.´ne bakan) bekçi. 2. İng. kapıcı. hükümet. geçici s. endişeden bitkin. i. (otobüste) bilet parası. i. kargo, yük. s. Karayip. i. karikatür. f. karikatürünü çizmek. i. karikatürcü, karikatürist. i. (dişte/kemikte) çürüme, yenirce. i. 1. araba dolusu. 2. vagon dolusu. s., i. lal, kızıl. i. katliam, kırım, kan dökme. s. 1. şehevi. 2. cinsel. 3. bedensel. i., bot. karanfil çiçeği, karanfil. i. karnaval. i. etobur. s. etobur, etçil. i., bot. keçiboynuzu, harnup. i. Noel ilahisi. f. Noel ilahisi söylemek. f. içki âlemi yapmak, içki içip şamata yapmak. i., zool. sazan. i. marangoz; dülger; doğramacı. i. marangozluk. i. halı. gırgır (süpürge). i. yanları açık garaj. i. 1. at arabası. 2. İng. yolcu vagonu. 3. İng. nakliye ücreti. 4. nakliye, taşıma. 5. duruş, duruş biçimi. 2. yol. i., İng. 1. (karayolunda) şerit, taşıt şeridi. i. 1. taşıyan, taşıyıcı. 2. nakliye şirketi, nakliyeci. İng. büyük torba/poşet. posta güvercini. i. leş, çürümüş et. i. havuç. f. 1. taşımak: Carry her on your back! Onu sırtında taşı! This truck can carry a load of twenty tons. Bu kamyon yirmi tonluk (to) hesaptaki bir miktarı (başka sütuna/sayfaya/deftere) bir yük taşıyabilir. 2. götürmek: Will you carry me to the nakletmek. alıp götürmek, sürüklemek. station? Beni gara götürür müsün? He screamed and shouted as k. dili tereciye tere of the courtroom. Onu mahkemeden they carried him outsatmak. çıkarırlarken bağırıp çağırıyordu. The windetmek. 2. sızlanıp 1. (işi) sürdürmek; işi sürdürmek, devam can carry these seeds for(kızgınlıktan) bağırıp çağırmak. 3. aşırı bir şekilde durmak; birini başarılı bir sonuca ulaştırmak; (bir şey) birini (bir şey) miles. Rüzgâr bu tohumları kilometrelerce öteye götürebilir. 3. üzerinde etmek. 5.taşımak: He´s gayrimeşru bir a davranmak. 4. şamata (bir şey) carry(biriyle) started to carry ayakta tutmak: Heristediğini eldewith her through. Sabrı amacına ulaşmak, patience will etmek. gun. içindebu işi başarır. fişne olmak. ilişki Silah taşımaya başladı. 4. stokunda (bir şeyi) bulundurmak: sayesinde olmak, aşna 1. don´t getirmek, gerçekten yapmak; uygulamak, 5. mat. Weyerine carry pineapples. Bizde ananas bulunmaz. tatbik etmek. 2. (birini/bir işlemlerinde) (sayıyı) (toplama ve çarpmaşeyi) dışarıya taşımak. (sonraki basamağa) geçirmek: Carry one. Elde var bir. 6. gazet., TV, radyo (bir olayı) yayımlamak. 7. (ses) uzaklardan duyulabilmek.

carry out/take reprisals carry s.t. through carry s.t. too far carry the day carry the day carry through carry weight carry/bear/have a grudge against carrycot carsickness cart cartilage cartographer cartography carton cartoon cartoonist cartridge cartridge belt cartridge case cartridge pen cartwheel carve carver carving carving knife casaba casaba melon cascade case case case ending casement cash cash cash dispenser cash in on cash on delivery cash on the barrelhead cash point cash register cashew cashier cashmere casing casino cask casket Caspian cassava

misilleme yapmak. bir şeyi yerine getirmek, gerçekten yapmak. k. dili bir şeyin dozunu kaçırmak, aşırı gitmek. k. dili kazanmak, galip gelmek. get carried away kendini kaptırmak, kapılıp gitmek; heyecanlanıp aşırıya kaçmak. üstün gelmek, kazanmak. k. dili 1. (on) -i yerine getirmek; -i bitirmek: She carried through on her promise. Sözünü yerine no weight withşeyin) sayesinde etkili/önemli olmak: It´ll carry getirdi. 2. (bir them. Onları (bir işi) yapmak/başarmak: Their optimism will carry them etkilemez o. kin beslemek. birine karşı through. İyimserlikleri sayesinde bu zor dönemi atlatacaklar. i., İng. (saplı) portbebe. Two tons of wood are enough to carry us through the winter. Kışı geçirmek için iki ton odun yeter gelen) i. (kara taşıtının sallanmasından ileri bize. mide bulantısı. i. 1. atlı yük arabası. 2. el arabası. f. 1. at arabası ile taşımak. 2. taşımak; götürmek. i., zool. kıkırdak. i. haritacı, kartograf. i. haritacılık, kartografi. i. karton kutu, mukavva kutu. i. 1. çizgi film. 2. karikatür. 3. büyük resim taslağı. i. 1. karikatürist, karikatürcü. 2. çizgi film çizen sanatçı. i. 1. fişek. 2. foto. film kutusu, kaset. 3. kartuş. fişeklik; palaska. (mermi için) kovan. kartuşlu dolmakalem. i. el yardımı ile yanlamasına atılan takla, yana dayanmalı aşma, çemberleme. v.b.´ni) oymak. 2. (kızarmış eti) dilim dilim f. 1. (ağaç, taş kesmek, dilimlemek. i. oymacı. i. 1. oyma, oyularak yapılmış eser. 2. oymacılık. 3. oyma. (sofrada kullanılan) et bıçağı. i. kavun. kavun. i. şelale, çağlayan. i. 1. durum, vaziyet, hal. 2. hasta: I had five cases of syphilis this morning. Bu sabah beş frengili hastaya baktım. 3. kutusu. i. 1. kutu, sandık. 2. kutu, mahfaza: violin case keman vaka: a murder case cinayet vakası. 4. huk. dava. 5. dilb. 4. kasa. 5. camera case fotoğraf makinesi mahfazası. 3. kın. ad durumu, dilb. takı. isim hali. 6. matb. kasa. f. kutu/mahfaza içine koymak, sokmak. çerçeve. i. 1. kanatlı pencere. 2. pencere kanadı. i. 1. nakit para, peşin para. 2. para. f. 1. (çek) bozdurmak. 2. paraya çevirmek. 3. tahsil etmek. bankamatik. k. dili -den yararlanmak/faydalanmak; -den kazanç sağlamak. tesliminde ödenecek, ödemeli; kıs. C.O.D. k. dili nakit para. İng. (büyük bir satış yerinde) kasa yeri, kasa. yazarkasa, kasa. i. 1. bot. amerikaelması, biladerağacı. 2. mahuncevizi. i. 1. kasiyer, kasadar. 2. İng. (bankada) vezneci, veznedar. i. 1. kaşmir, kaşmir yün. 2. kaşmir kumaş. s. kaşmir: cashmere sweater kaşmir kazak. i. kaplama, çerçeve. i. kumarhane. i. 1. fıçı; varil. 2. bir fıçı dolusu; bir varil dolusu. i. 1. tabut. 2. küçük kutu, mücevher kutusu. f. kutuya koymak. s. i. 1. bot. manyok. 2. tapyoka, manyok kökünden çıkarılan nişasta.

casserole cassette cassette player/deck cassock cast cast cast a horoscope cast a shadow cast a slur on cast a spell on cast a spell upon cast a vote cast about cast anchor cast away cast down cast in one´s lot with cast iron cast iron cast loose cast lots cast of mind cast off cast one´s bread upon the cast one´s lot in with waters s.o./cast in one´s lot with s.o./cast adrift lot with s.o. cast s.t. one´s cast/drop anchor castanet castaway caste caster caster sugar caster/castor sugar castigate castigation cast-iron castle castle in the air/castle in Spain castor castor castor oil castrate castration casual casual clothes casualness casualty casualty ward/department cat cat

i. 1. fırında kullanılan toprak/cam kap; güveç. 2. toprak/cam kapta pişirilen yemek. i. kaset. kasetçalar. i. papaz cüppesi. i. 1. atma. 2. (kırık kemiğe) alçı. 3. (bir tiyatro oyununda/filmde) rol alan kimseler, oynayanlar. 4. kalıp, maket. 5. v.b.´ni) f. (cast) 1. atmak, fırlatmak, savurmak. 2. (bakış dış görünüş. çevirmek, yöneltmek, atfetmek. 3. (oy) vermek. 4. rol taksimi zayiçesine bakmak. yapmak. gölge yapmak. -e leke sürmek, -i lekelemek. -i büyülemek, -e büyü yapmak. büyü yapmak. oy vermek. -i düşünmek, -i tasarlamak. demir atmak. 1. çöpe atmak. 2. ıssız adada bırakmak. 1. devirmek. 2. canını sıkmak. k. dili -in kaderine bağlanmak. dökme demir, pik, font. pik. çözmek, ayırmak. kura çekmek. düşünüş şekli. 1. reddetmek. 2. den. alarga etmek. k. dili karşılığını beklemeden iyilik etmek. biriyle işbirliği yapmak/bir olmak. bir şeyi akıntıya bırakmak. demir atmak, demirlemek. i. kastanyet, İspanyol çalparası. i. deniz kazasına uğrayıp ıssız bir kıyıda mahsur kalan kimse. i. kast. i. 1. dökümcü. 2. (mobilyaya takılan) küçük tekerlek. İng. ince tozşeker. İng. pudraşeker, pudraşekeri. f. 1. paylamak, azarlamak. 2. kınamak. i. paylama, azarlama. s. 1. pikten yapılmış. 2. çok sağlam, çok dayanıklı. i. 1. kale, şato. 2. satranç kale. hulya, hayal. i., bak. caster. i. hintyağı. f. hadım etmek; iğdiş etmek. i. hadım etme; iğdiş etme. s. 1. tesadüfen olan. 2. kasıtlı olmayan, rasgele. 3. ilgisiz, kayıtsız,elbiseler. pek dikkatli olmayan: He gave it a casual günlük lakayt. 4. glance. Ona şöyle bir göz attı. 5. resmi olmayan, rahat (giysi). 6. i. ilgisizlik, kayıtsızlık. gündelikçi, gündelikle çalışan. i. 1. (kazada/savaşta) ölen, ölü; yaralanan, yaralı. 2. İng. acil servis. 3. kaza. İng. acil servis. He was a casualty of the spending cutback. Tasarrufun ucu ona dokundu. i. kedi. cat-and-dog fight kedi köpek kavgası. kıs. catalog/catalogue, catechism.

cat nap catafalque Catalan catalog catalogue Catalonia catapult cataract catarrh catastrophe catastrophic catch catch catch at catch cold catch fire catch fire catch forty winks catch it catch on catch one´s breath catch one´s breath catch one´s eye catch s.o. in the act catch s.o. napping catch s.o. off guard catch s.o. off guard catch s.o. red-handed catch s.o.´s attention/eye catch sight of catch sight of catch the fancy of catch up catch/get hell catch/take s.o. unawares catcher catching catchy catechise catechism catechize categorical categorically categorise categorize category cater caterpillar caterpillar tread catfish

şekerleme. i. katafalk. i., s. 1. Katalan. 2. Katalanca. i. katalog. f. katalog yapmak, kataloğunu hazırlamak. i., f., İng., bak. catalog. i. Katalonya. i. 1. İng. sapan. 2. mancınık, katapult. i. 1. şelale, büyük çağlayan, çavlan. 2. tıb. katarakt, perde, aksu, akbasma. i. boğaz veya burunda balgam/sümük toplanma. i. afet, felaket. s. feci, felaket; felaketli. f. (caught) 1. yakalamak; tutmak. 2. (trene/vapura/uçağa) yetişmek. 3. takılmak; 2. kilit dili.I 3. av, bir partide yakalanan i. 1. yakalama, tutma. sıkışmak: caught my sleeve on the door handle. Gömleğimin kolu kapının koluna takıldı. She caught her av/balık. 4. k. dili müstakbel eş olarak düşünülen uygun kişi. 5. -i yakalamaya/tutmaya çalışmak. finger in the door. Parmağı kapıya sıkıştı. 4. duymak; anlamak; parça, bölüm. 6. k. dili bityeniği. nezle olmak. farketmek: I didn´t catch that. Onu duymadım. 5. (bir hastalığa) yakalanmak: You´ve caught a cold. Nezle olmuşsun. tutuşmak, ateş almak. tutuşmak. k. dili kestirmek, kısa bir süre uyumak. k. dili papara/zılgıt yemek. k. dili 1. anlamak, çakmak. 2. moda olmak, tutmak. soluk almak, dinlenmek. nefes almak, soluk almak, soluklanmak, dinlenmek. dikkatini çekmek, gözüne çarpmak. birini suçüstü yakalamak. birini gafil avlamak, birini hazırlıksız yakalamak. birini gafil avlamak. birini gafil avlamak. birini suçüstü yakalamak. birinin dikkatini çekmek. -in gözüne ilişmek, birdenbire farketmek: I caught sight of Seda. Seda gözümethat moment I caught sight of her. O anda gözüne ilişmek: At ilişti. gözüme ilişti. -in hoşuna gitmek. 1. with -e yetişmek: He´s so far ahead of me I can´t possibly catch up with him. Benden o kadar ileride kizılgıt yetişmemin k. dili fena halde haşlanmak, adamakıllı bir ona yemek. imkânı yok. 2. on (arada olup biteni) öğrenmek. 3. on (biriken birini gafil avlamak. işleri, ertelenmiş/ihmal edilmiş bir işi) yapmak. i. 1. yakalayan şey/kimse. 2. beysbol vurucunun arkasında durup topu tutan oyuncu. s. sâri, bulaşıcı. s. hoş ve kolaylıkla akılda kalan. f., İng., Hrist., bak. catechize. i., Hrist. ilmihal. f., Hrist. ilmihale dayanarak din dersi vermek. s. kategorik, kesin, kati. z. kategorik olarak. f., İng., bak. categorize. f. 1. sınıflandırmak. 2. vasıflandırmak. i. kategori, bölüm, sınıf, tabaka, zümre. f. yiyecek tedarik etmek, yemeklerin hazırlanmasını ve servisini üstüne almak. i. tırtıl, kurt. tırtıllı palet, tırtıl. i., zool. yayınbalığı.

catgut catharsis cathartic cathedral Catholic catholic Catholicism catsup cattle catty Caucasia Caucasian Caucasus caught caught in the act cauldron cauliflower causal causality cause cause cause s.o. to sin cause/create a stir causeway caustic cauterise cauterize caution cautionary cautious cautiously cautiousness cavalier cavalry cavalryman cave cave in caveat caveman cavern cavernous caviar caviare cavil cavity cavort caw cayenne cayenne pepper cc

i., müz. kiriş. i. katarsis, rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan kurtulma. s. 1. katarsisle ilgili; katarsise yol açan. 2. müshil. i. müshil. i. katedral. i., s. Katolik. s. 1. liberal, açık fikirli. 2. evrensel, genel, umumi. i. Katoliklik, Katolik kilisesi. i., bak. ketchup. i., çoğ. sığırlar. s. 1. kedi gibi. 2. k. dili iğneli (söz). 3. k. dili iğneli söz söyleyen. i. Kafkasya. s. Kafkas. i. Kafkasyalı. i. f., bak. catch. suçüstü yakalanmış, cürmü meşhut halinde yakalanmış. i., İng. kazan. i. karnabahar. s. neden oluşturan, nedeni olan, nedensel. i. nedensellik. i. 1. neden, sebep, illet. 2. amaç, gaye, hedef. 3. dava, ülkü: That´s a olmak,worthy olmak, yol açmak: What´s caused this? f. neden cause sebep of one´s devotion. Kendini adamaya değeryol açan ne? huk. it really cause my camellias to bloom bir dava. 4. Will Buna günaha sokmak. dava konusu. birini earlier? Gerçekten kamelyalarıma daha erken çiçek açtırır mı? 1. heyecan yaratmak; sansasyon yaratmak. 2. herkesin ilgisini What causes you to act like that? Niye böyle davranıyorsun? It çekmek. i. 1. (göl/bataklık üzerinden geçen) uzun köprü/kazıklı yol. caused them to shout. Onların bağırmasına neden oldu. 2. iki kara parçasını birbirine bağlayan ve deniz kabardığında suyla i. kostik madde. s. 1. kostik, yakıcı. 2. acı (söz). kaplanan taş/beton yol. f., İng., tıb., bak. cauterize. f., tıb. yakmak, dağlamak. i. 1. tedbir, ihtiyat. 2. uyarma, ikaz. f. uyarmak, ikaz etmek. s. uyarıcı. s. ihtiyatlı, tedbirli, sakıngan, dikkatli. z. ihtiyatla. i. ihtiyatlılık. i. atlı şövalye. s. 1. kendini beğenmiş, kibirli. 2. serbest, laubali. i. 1. süvari sınıfı. 2. süvariler. çoğ. cav.al.ry.men (käv´ılrimîn) i. süvari. i. mağara. f. çökmek. i. ihtar, uyarı, ikaz. çoğ. cave.men (keyv´men) i. mağara adamı. i. büyük mağara. s. kocaman, ambar gibi (yer). i. havyar. i., bak. caviar. f. (önemsiz şeyler üzerinde) tartışmak; at -e itiraz etmek: I won ´t1. oyuk. 2. anat. kavite, Seninle onu tartışmam. oyuk. i. cavil about it with you. boşluk. 3. dişçi. çürük, f. sıçramak, oynamak. i. karga sesi, gak. f. karga gibi ötmek, gaklamak. i. arnavutbiberi. arnavutbiberi. kıs. cubic centimeters, carbon copy.

CD CD player CE cease cease fire cease-fire ceaseless ceaselessly cedar cede ceiling ceiling price celebrate celebrated celebration celebrity celerity celery celery root celestial celestial pole celibacy celibate cell cellar cellist cello cellophane cellular cellular phone/telephone celluloid cellulose Celsius thermometer Celt Celtic cement cement good relations with cement mixer cemetery censor censorship censure census cent cent centenary centennial center center of attraction center of gravity

kıs. compact disk. kompakt disk çalar. kıs. Chemical Engineer, Church of England, Civil Engineer, Corps of1. durmak, kesilmek. 2. bitmek, sona ermek. 3. bırakmak, f. Engineers. devam etmemek, son vermek. ateş kesmek. i., ask. ateşkes. s. aralıksız, sürekli. z. durmadan, ara vermeden. i., bot. sedir, dağservisi. f. 1. bırakmak. 2. terketmek. 3. devretmek, göçermek. i. tavan. tavan fiyatı, azami fiyat. f. 1. kutlamak. 2. bayram yapmak. s. ünlü, meşhur, şöhretli. i. kutlama. i. 1. ünlü, meşhur. 2. ün, şöhret. i. hız, sürat. i. sapkerevizi. kereviz, kökkerevizi. s. 1. göğe ait, göksel, semavi. 2. kutsal, ilahi. gökkutbu. i. (gen. dini nedenlerden dolayı) evlenmeme ve cinsel ilişkide bulunmama. nedenlerden dolayı) evlenmeyen ve cinsel s., i. (gen. dini ilişkide bulunmayanküçük oda. 3. ünite. 4. elek. pil. i. 1. hücre, göze. 2. (kimse). i. 1. bodrum, bodrum kat. 2. mahzen. 3. kiler. 4. şarap mahzeni. 5.viyolonselist. i. şarap stoku. i. viyolonsel. i. selofan. s. 1. hücresel, gözesel. 2. hücreli, gözeli. i., k. dili cep telefonu. cep telefonu. i. selüloit. i. selüloz. santigrat termometresi. i. Kelt. i. Keltçe. s. 1. Kelt, Keltlere özgü. 2. Keltçe. i. çimento. f. 1. çimentolamak, çimento ile sıvamak. 2. beton ile kaplamak. 3. yapıştırmak. 4. sağlamlaştırmak. ile dostluk kurmak. betonyer, betonkarar, beton karıştırıcı. i. mezarlık, kabristan. i. sansürcü, sansür memuru. f. sansürlemek, sansürden geçirmek.sansür işleri. i. sansür, f. kınamak, eleştirmek. i. kınama, eleştirme. i. sayım, nüfus sayımı. i. sent (Amerikan dolarının yüzde biri). kıs. centigrade, central, century. s., i., bak. centennial. s. 1. yüz yıllık. 2. yüz yılda bir olan. i. 1. yüzüncü yıldönümü. 2. yüzyıl, asır. orta. 2. spor santr. f. 1. ortaya almak, bir merkezde i. 1. merkez, toplamak.merkezi. 2. almak, merkezi. 1. çekim 2. ortasını dikkat ortalamak. 3. ortada olmak, ortaya gelmek. ağırlık merkezi.

center of gravity centigrade centigrade thermometer centigram centigramme centiliter centilitre centimeter centimetre centipede Central central Central America central bank central heating centralisation centralise centralization centralize centrally centre centrifugal centrifugal force centripetal century ceramic ceramic tile ceramics ceramist cereal cerebellum cerebral cerebrum ceremonial ceremonially ceremonious ceremoniously ceremony cert certain certainly certainty certificate certify certitude cervix cesarean cesarean section cesium cessation

ağırlık merkezi. s., i. santigrat. santigrat termometresi. i. santigram. i., İng., bak. centigram. i. santilitre. i., İng., bak. centiliter. i. santimetre. i., İng., bak. centimeter. i., zool. kırkayak, çıyan. s. s. 1. merkezi, orta. 2. ana, belli başlı. i. 1. telefon santralı. 2. santral memuru. Orta Amerika. merkez bankası. kalorifer, merkezi ısıtma. i., İng., bak. centralization. f., İng., bak. centralize. i. merkezileştirme; merkezileştirilme. f. merkezileştirmek, merkezde toplamak; merkezileştirilmek. z. i., f., İng., bak. center. s. merkezkaç, santrifüj. merkezkaç kuvveti. s. merkezcil, merkeze doğru yaklaşan. i. yüzyıl, asır. s. seramik. fayans, karo fayans. i. 1. tek. seramik sanatı ve tekniği. 2. çini, çini işleri. 3. çinicilik. 4. çoğ. seramikçi. i. çinici,seramik eşya, çini, çanak çömlek. i. (mısır gevreği gibi) tahıldan yapılmış kahvaltılık yiyecek. 2. tahıl bitkisi. 3. tahıl, hububat, zahire. s. tahıla ait; tahıl türünden. i., anat. beyincik. s. 1. anat. beyinsel. 2. ussal. 3. k. dili entelektüel, entel. i., anat. beyin. s. törensel, merasimle ilgili, resmi. i. 1. tören, merasim. 2. ayin. z. törensel olarak. s. 1. resmi, teklifli. 2. törensel. z. çok resmi bir şekilde. i. 1. tören, merasim. 2. ayin. 3. resmiyet, protokol. kıs. certificate, certified, certify. s. 1. kesin, kati. 2. emin. 3. kaçınılmaz. 4. muhakkak, şüphesiz. 5. elbette, tabii, baş 6. bazı. z. belirli, muayyen. üstüne. i. kesinlik, katiyet. i. 1. belge, vesika. 2. sertifika, tasdikname, şahadetname. 3. ruhsat. 4. diploma.doğrulamak, teyit etmek; (-in f. 1. tasdik etmek, doğruluğunu/gerekliliğini) belgelemek. 2. k. dili -in akıl hastası i. kesinlik, katiyet. olduğunu resmen tasdik etmek. certified public accountant i., anat. 1. boyun. 2. rahim boynu. diplomalı/yeminli hesap uzmanı. i., s. sezaryen. sezaryen. i., kim. sezyum. i. durma, kesilme, inkıta.

cesspool Ceylon Ceylonese cf CF CFI cg, cgm ch Chad Chadian chafe chafe at the bit chaff chagrin chain chain letter chain of command chain reaction chain smoker chain store chain-smoke chair chair lift chairman chairmanship chairperson chairwoman chaise longue chalcedony chalice chalk challenge challenge match challenger chamber chamber music chamber music chamber of commerce chamber of commerce chamber orchestra chamber pot chambermaid chambers chameleon chamois chamomile champ champ at the bit champagne champion

i. lağım çukuru. i., bak. Sri Lanka. i., s., bak. Sri Lankan. kıs. compare. kıs. cost and freight. kıs. cost, freight, and insurance. kıs. centigram(s). kıs. chain, chancery, chapter, chief, child, church. i. Çad, Çat. i. Çadlı. s. 1. Çad, Çad´a özgü. 2. Çadlı. f. 1. ovarak ısıtmak. 2. ovarak aşındırmak. 3. (ayakkabı) vurmak. 4. sinirlendirmek. dolayı huzursuz olmak. chafing k. dili işlerin gecikmesinden dish (sofrada kullanılan) yemek ısıtıcısı. i. tahıl kabuğu; saman, çöp. i. utanç; hayal kırıklığı; iç sıkıntısı. f. utandırmak, rezil etmek; hayal kırıklığına uğratmak.f. zincirlemek, zincirle bağlamak. i. 1. zincir. 2. silsile (dağ). zincirleme mektup. komuta zinciri. zincirleme reaksiyon. sigara tiryakisi. aynı mağazalar zincirine bağlı mağaza. f. peş peşe sigara içmek; peş peşe (sigara) içmek. i. 1. iskemle, sandalye. 2. kurul başkanı, başkan. 3. makam. 4. kürsü. telesiyej. çoğ. chair.men (çer´mîn) i. (erkek) kurul başkanı, başkan. i. başkanlık. i. kurul başkanı, başkan. çoğ. chair.wom.en (çer´wîmîn) i. (kadın) kurul başkanı, başkan. şezlong. i. kalseduan, kadıköytaşı. i., Hrist. (ayinde kullanılan) kadeh. i. tebeşir. f. up (sayı/puan) kazanmak/kaydetmek. i. meydan okuma. f. meydan okumak. spor çelenç. i. meydan okuyan kimse. i. 1. oda, yatak odası, özel oda. 2. daire. 3. mahkeme, komisyon. 4. kamara, İngiliz yasama meclisi. 5. fişek yatağı. oda müziği. oda müziği. ticaret odası. ticaret odası. oda orkestrası. lazımlık. i. oda hizmetçisi. i., çoğ. hâkimin oturum dışı konularda çalıştığı yer. i., zool. bukalemun. i. 1. zool. dağkeçisi. 2. (madeni yüzeyleri parlatmak için kullanılan) güderi parçası. i., bot. papatya. f. katır kutur/kıtır kıtır/hart hurt/çıtır çıtır yemek. çok sabırsızlanmak. i. 1. şampanya. 2. şampanya rengi. s. şampanya rengi. i. 1. şampiyon. 2. savunucu, müdafi. s. şampiyon. f. 1. savunmak, müdafaa etmek. 2. tarafını tutmak, destek olmak.

championship chance chance chance on/upon chancellor chancy chandelier change change change clothes change color change color change hands change hands change of address change of air change one´s mind change one´s tune change over change purse change the guard changeability changeable changeableness changeless changeover channel channel s.t. into chant chant chaos chaotic chap chap chapel chaperon chaplain chapter char char character characterisation characterise characteristic characterization characterize characterless charcoal chard charge

i. şampiyona; şampiyonluk. i. 1. talih, şans. 2. kader. 3. ihtimal. 4. fırsat. 5. risk, riziko. s. şansk. dili (bir riski) göze almak. 2. tesadüfen olmak: She f. 1. eseri olan. chanced to be-e tesadüf etmek. -e rastlamak, there. Tesadüf eseri oradaydı. i. 1. rektör. 2. (Almanya´da) şansölye, başbakan. s., k. dili kesin olmayan, rizikolu. i. avize. i. 1. değişim, değişme, değişiklik. 2. dönüşüm, dönüşme, tahavvül. 3. yenilik. 4. bozuk para, bozuk, bozukluk, ufaklık. 5. f. 1. değiştirmek, tahvil etmek; değişmek, değişikliğe uğramak. paranın üstü. 6. aktarma, (taşıt) değiştirme. change trains in 2. (taşıtta) aktarma üstünü başını değiştirmek. üstünü değiştirmek, yapmak: You´ll have to Ankara. Ankara´da aktarma yapmanız lazım. 3. (para) 1. yüzü kızarmak. 2. yüzü solmak. bozdurmak. 4. (döviz/altın) bozdurmak. 5. (çamaşır) yüzü kızarmak. değiştirmek, (üstünü) değişmek. 6. (yatak takımlarını) değiştirmek. sahip değiştirmek, el değiştirmek. el değiştirmek, başkasının eline geçmek. adres değişikliği. hava değişimi. caymak, fikrini/kararını değiştirmek. k. dili ağız değiştirmek. (from/to) (bir uygulamadan başka bir uygulamaya) geçmek. bozuk para çantası. ask. nöbet değiştirmek. i. değişkenlik. s. 1. değişken, kararsız, istikrarsız. 2. şanjanlı, yanardöner. i., bak. changeability. s. hiç değişmeyen. i. (bir uygulamadan başka bir uygulamaya) geçiş. i. 1. radyo, TV kanal. 2. yol; su yolu; boğaz. 3. nehir yatağı, akak, mecra.yere) vermek/dökmek/akıtmak/kanalize etmek. bir şeyi (bir f. kanal açmak, oymak. f. 1. monoton bir melodiyle söylemek. 2. şarkı söylemek. 3. şarkımonoton bir kutlamak. monoton bir melodi eşliğinde i. 1. söyleyerek melodi. 2. söylenen sözler. 3. tilavet. 4. monoton ses tonu. i. 1. kaos. 2. karışıklık, kargaşa. s. karmakarışık, düzensiz. i. (ciltte) çatlak, yarık. f. (--ped, --ping) 1. (soğuk) (cildi) çatlatmak, kızartmak, sertleştirmek. 2. (toprak, tahta v.b.´ni) i., İng., k. dili adam, çocuk, delikanlı. yarmak, çatlatmak. 3. çatlamak, yarılmak, kızarmak. i. şapel, küçük kilise. i. şaperon. i. (okul, ordu veya hastanede) papaz. i. (kitapta) bölüm, kısım. f. (--red, --ring) 1. yakarak kömürleştirmek; -in dışını yakarak kömürleştirmek; yanarak kömürleşmek. hademe. i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi; (kadın) 2. kavurmak; kavrulmak. 3. ateşe tutmak. i. 1. karakter, özyapı. 2. (roman, hikâye, oyun v.b.´nde) kişi, şahıs, karakter. 3. karakter, harf. 4. tip bir kimse, nevi şahsına i., İng., bak. characterization. münhasır bir kimse; eksantrik/komik kimse. f., İng., bak. characterize. s. karakteristik, tipik. i. özellik, hususiyet, vasıf. i. karakterize etme, nitelendirme. f. karakterize etmek, nitelemek, nitelendirmek. s. karaktersiz. i. 1. mangal kömürü. 2. karakalem. i., bot. pazı. i. 1. (hizmet karşılığında ödenen) ücret. 2. barut hakkı. 3. suçlama, itham. 4. hücum, hamle. 5. elek. şarj.

charge charge account chargé d`affaires chariot charisma charitable charity charlady charlatan charm charming chart charter charter flight charter member charter plane charwoman chary chase chasm chassis chaste chasten chastise chastity chat château chattel chatter chatterbox chattiness chatty chauffeur chauvinism chauvinist chauvinistic cheap cheapen cheapskate cheat cheater check check check for check in check into check on check out check up on check valve

f. 1. (bir masrafı birinin hesabına) geçirmek. 2. görevlendirmek. 3. suçlamak, itham etmek. 4. hücum etmek. 5. elek. şarj etmek. tic. açık hesap. çoğ. char.gés d´af.faires (şarjeyz dıfer´) maslahatgüzar, işgüder, şarjedafer.savaş/yarış arabası. i., tar. iki tekerlekli i. karizma. s. hayırsever, yardımsever. i. 1. hayırseverlik, yardımseverlik. 2. merhamet. 3. sadaka. 4. hayır işi. 5. hayır cemiyeti, yardım derneği. i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi; (kadın) hademe. i. şarlatan. i. 1. cazibe, çekicilik. 2. tılsım, muska. 3. büyü. f. büyülemek, cezbetmek. sevimli, cana yakın. s. çekici, hoş, i. 1. portolon, deniz haritası. 2. grafik, çizge. 3. çizelge; tablo. f. 1.1. patent, imtiyaz, berat. 2. -in haritasını yapmak.1. (uçak, i. göstermek, kaydetmek. 2. gemi kira kontratı. f. 3. plan yapmak, plankiralamak, tutmak. 2. berat/imtiyaz/patent gemi v.b.´ni) çıkarmak. çarter seferi. vermek. kurucu üye. kiralanmış ucuz tarifeli uçak. çoğ. char.wom.en (çar´wîmîn) i., İng. hizmetçi kadın, hizmetçi; (kadın) hademe. s. 1. dikkatli, tedbirli, ihtiyatlı. 2. of -i esirgeyen. f. kovalamak, peşine düşmek, izlemek, takip etmek. i. kovalama, peşine düşme, izleme, takip. i. 1. kanyon, dar boğaz. 2. derin yarık. çoğ. chas.sis (şäs´iz) i. 1. oto. şasi. 2. top kızağı. s. 1. iffetli, namuslu, sili; yasaklanmış cinsel ilişkilerde bulunmayan. 2. saf, bozulmamış. 3. lekesiz. 4. basit, getirmek. f. ıslah etmek için cezalandırmak, uslandırmak, yola sade. f. cezalandırmak; döverek cezalandırmak. i. iffet, saflık, temizlik; yasaklanmış cinsel ilişkilerde bulunmama. sohbet etmek, hoşbeş etmek, çene çalmak. i. f. (--ted, --ting) sohbet, hoşbeş. i. şato. i. taşınır mal, menkul. f. gevezelik etmek, çene çalmak. i. gevezelik. i. geveze, çenebaz, dillidüdük. i. konuşkanlık. s. konuşkan. i. özel şoför. i. şovenizm. i. şoven. s. şovence. s. 1. ucuz. 2. bayağı, adi. f. ucuzlatmak; ucuzlamak. i., argo pinti, cimri. f. 1. dolandırmak, aldatmak. 2. kopya çekmek. i. dolandırıcı, hilekâr, üçkâğıtçı.çeken. i. kopyacı, kopya i. 1. kontrol, gözden geçirme, muayene. 2. durdurma; engelleme; yavaşlatma; gem vurma; ket vurma. vurmak; ket f. 1. durdurmak; engellemek; yavaşlatmak; gem 3. engel, ket, fren görevi yapan kimse/şey. 4. çek: bank check banka çeki. vurmak: That defeat checked şeyi) kontrol etmek: I´m checking (belirli bir şeyi) arayarak (bir their advance. O yenilgi traveler´s check seyahat çeki. 5. check the spread of numara: fiş; numaralı kâğıt, the ilerlemelerini durdurdu. Thisakıp akmadığını kontrol ediyorum. for (otel v.b.´neroof. Damın willyaptırmak: First you have to 1. leaks in the girince) kaydını baggage check bagaj fişi; emanetçinin verdiği fiş/numaralı disease. Hastalığın yayılmasını yavaşlatacak bu. 2. kontrol check coat check vestiyercinin verdiği fiş/numara.tutmak. kâğıt. pansiyonhotel´s reception desk. İlk önce otelin(lokanta, (otel, in at the v.b.´nde) kaydını geçirmek; oda 6. etmek; (birini/bir şeyi) kontrolden yaptırıp bir muayene etmek; resepsiyonunda kaydını yaptırman lazım. 2. (havaalanındaki bar(kontrol etmek 3. (bavulu)bakmak, göz atmak. 2. (bir şeyin) gözden geçirmek. amacıyla) bagaja/emanete vermek; Will 1. veya gece kulübünde yenilip içilen şeyler için) hesap: uçak bürosunda) biletini kontrol ettirmek/kontrol misiniz? you bring the check please?vermek.hesabı getirir etmek. 7. (paltoyu/şapkayı) vestiyere Lütfenv.b.´nden) ayrılmak. 2. (bir 4. satranç şah demek. 5. doğru olup olmadığını öğrenmeye çalışmak. 1. hesabını maddenin yanına konulan) (listedeki birödeyip (otel, pansiyon (bir şeyin) doğru olup olmadığını kontrol işaret. 8. (damalı (bir etmek. 6. (off) şeyin) doğru olup olmadığınıdesen. 1. (kontrol kare veya kareli öğrenmeye çalışmak. 3. with kumaştaki) etmek amacıyla) -e bakmak, -e göz atmak. 2. (bir (listedeki birbir şeye) uymak, ikiişaret koymak. maddenin) yanına şey birbirini tutmak: Does Reha şey) (başka olup olmadığını öğrenmeye çalışmak. şeyin) doğru çek valfı. ´s story check out with hers? Reha´nın anlattığı onunkini tutuyor mu? 4. (of/from) (kütüphaneden) almak için (kitabın) çıkış kaydını yaptırmak; kitabın çıkış kaydını yapmak. 5. (süpermarketteki gibi) (kasiyer) (alınan malların) hesabını yapıp parasını almak. 6. k. dili -e iyice bakmak; -e alıcı gözüyle

check with checkbook checkered checkers check-in check-in counter/desk checking account checklist checkmate check-out check-out counter checkpoint checkroom checkup cheddar cheek cheek by jowl cheek by jowl cheekbone cheekily cheekiness cheeky cheep cheer cheer s.o. up cheer s.o./an animal on cheer up Cheer up! cheerful cheerfully cheerfulness cheerio cheerleader cheerless Cheers! cheery cheese cheeseburger cheesecake cheesecloth cheesy cheetah chef chem chemical chemical compound chemical compound chemical engineer chemical engineering chemical reaction

1. (birine) danışmak. 2. (birinden) izin almak. i. çek defteri. s. 1. kareli, ekose. 2. değişik olaylarla dolu. i. dama oyunu. i. hava terminalinde bilet ve bagajın kontrol edildiği tezgâh. çek hesabı. i. kontrol listesi. i. 1. satranç mat. 2. tam yenilgi. f. 1. satranç mat etmek. 2. yenmek. i. (süpermarketteki gibi) alınan malların hesabının yapılıp ödendiği tezgâh, çıkış tezgâhı. i. kontrol noktası. i. vestiyer; emanet. i. çekap, genel sağlık kontrolü. i. çedar (bir çeşit peynir). i. 1. yanak, avurt. 2. İng., k. dili cüret, yüzsüzlük, arsızlık. yan yana. sıkı fıkı; yan yana. i., anat. elmacıkkemiği. z., İng., k. dili yüzsüzce, küstahlıkla. i., İng., k. dili yüzsüzlük, küstahlık. s., İng., k. dili yüzsüz, arsız, küstah. f. cıvıldamak, cik cik ötmek. i. cıvıltı. i. 1. (sözle yapılan) tezahürat. 2. neşe, keyif. f. 1. (sözle) tezahürat yapmak. 2. neşelendirmek. birini neşelendirmek. birini/bir hayvanı (sözlü) tezahüratla teşvik etmek. neşelenmek. Keyfine bak!/Geçmiş olsun! s. şen, neşeli, keyifli. z. neşeyle. i. neşelilik. ünlem, İng. Hoşça kal! i. amigo. s. neşesiz, keyifsiz. ünlem, İng. 1. Şerefe! 2. Hoşça kal! 3. (teşekkür olarak) Sağ ol! s. şen, neşeli, keyifli. i. peynir. i. çizburger, peynirli hamburger. i. peynirli kek. i. tülbent. s. peynire benzeyen; peynir kıvamında. i., zool. çita, Acinonyx jubatus. i. şef, ahçıbaşı, ahçı. kıs. chemical, chemist, chemistry. s. kimyasal, kimyevi. i. kimyasal madde. kimyasal bileşim. kimyasal bileşim. kimya mühendisi. kimya mühendisliği. kimyasal reaksiyon.

chemical warfare chemise chemist chemistry chemistry major chemotherapy cheque chequered cherish cherry chess chessboard chessman chest chest of drawers chestnut chew chew s.o. out chew the cud chew the fat chewing gum chic chicanery chick chicken chicken feed chicken pox chicken-hearted chickpea chicory chide chief chief justice chief rabbi chiefly chieftain chilblain child child´s play child´s play childbirth childhood childish childishly childless childlike childminder children Chile Chilean

kimyasal savaş. i. kombinezon, kadın iç gömleği. i. 1. kimyager. 2. İng. eczacı. i. kimya. asıl branşı kimya olan öğrenci. i., tıb. kemoterapi. i., İng. çek. s., İng., bak. checkered. f. 1. aziz tutmak. 2. üzerine titremek, bağrına basmak. 3. beslemek, gütmek. i. kiraz; vişne. i. satranç. i. satranç tahtası. çoğ. chess.men (çes´mîn) i. satranç taşı. i. 1. göğüs. 2. sandık. 3. kutu. şifoniyer. i. 1. kestane. 2. kestane rengi. s. kestane rengi, kestane. f. çiğnemek. k. dili birini azarlamak. 1. geviş getirmek. 2. k. dili derin derin düşünmek. argo çene çalmak. çiklet. s. şık, modaya uygun. i. şıklık. i. hile, şike. i. 1. civciv. 2. argo genç kız, piliç. i. piliç, tavuk eti. f. out argo korkudan çekinmek. argo bozuk para, az para. suçiçeği. s. korkak, ödlek. i. nohut. i., bot. hindiba, güneğik. f. (chid/--d, chid.den/--d) azarlamak, kusur bulmak. i. şef, amir, reis, baş. s. 1. en yüksek rütbede olan, baş. 2. belli başlı, danıştay başkanı. huk. ana. hahambaşı. z. başlıca, en çok. i. 1. kabile reisi. 2. başkan, şef. i. (soğuktan dolayı) el/ayak parmağındaki şişkinlik. çoğ. chil.dren (çîl´drın) i. 1. çocuk; bebek. 2. çocuksu kimse. 3. çocuk, iş, çocuk oyuncağı. kolay evlat. çocuk oyuncağı, çok kolay iş. i. doğum. i. çocukluk dönemi, çocukluk. s. 1. çocuksu, çocuğumsu. 2. çocukça. z. çocukça. s. çocuksuz, çocuğu olmayan. s. çocuk gibi, çocuk ruhlu, çocuksu. i., İng. çocuk bakıcısı. i., çoğ., bak. child. i. Şili. i. Şilili. s. 1. Şili, Şili´ye özgü. 2. Şilili.

chili chili pepper chill chilled to the marrow chilli chilliness chilly chime chime in chimerical chimney chimney sweep chimpanzee chin China china china closet Chinese chink chip chip in chipmunk chirp chisel chitchat chivalric chivalrous chivalry chive chlorinate chlorine chloroform chock chock full chockablock chockfull chocolate chocolate cake choice choir choke choke back one´s tears choke down one´s rage choke up cholera cholesterol chomp choose choosey choosy

i. kırmızıbiber. i. 1. soğuk. 2. titreme, üşüme, ürperme. s. 1. üşütücü. 2. soğuk. f. 1. üşümek, ürpermek; üşütmek. 2. (yiyecek/içecek) soğutmak. soğuk iliğine geçmiş, iliğine kadar üşümüş. i., İng., bak. chili. i. 1. soğuk. 2. soğuk davranış. s. serin, soğuk, üşütücü. z. soğuk bir şekilde. i. 1. madeni çubuklardan oluşan zil. 2. çan sesi; zil sesi. 3. melodi. 4. karışmak. k. dili lafa ahenk, uyum. f. (saat/zil/çan) ahenkli bir sesle çalmak. s. hayali, gerçek olmayan. i. 1. baca. 2. lamba şişesi. 3. krater, yanardağ ağzı. baca temizleyicisi. i., zool. şempanze, Anthropopithecus troglodytes. i., anat. çene. i. Çin. i. porselen, seramik, çini. tabak dolabı. i. 1. (çoğ. Chi.nese) Çinli. 2. Çince. s. 1. Çin, Çin´e özgü. 2. Çince. açıklık/yarık, çatlak. i. ufak 3. Çinli. i. 1. yonga, çentik. 2. çoğ., İng. kızarmış patates, patates kızartması, cips. bağışta çip, yonga. 2. (--ped, --ping) 1. yontmak, 1. para vermek, 3. bilg. bulunmak. f. İng. lafa karışmak. çentmek, budamak, şekil vermek. 2. kenarını/bir yerini kırmak; i., zool. amerikasincabı, Tamias. kenarından/bir yerinden parça koparmak. f. 1. cıvıldamak. 2. cırıldamak, cırlamak. i. 1. cıvıltı. 2. cırıltı. i. keski, kalem. f. kalemle oymak. i., k. dili (sohbette geçen) sözler; yarenlik, muhabbet, çene çalma: Enough of this chitchat; we´d better get to work. Bu s., bak. chivalrous. kadar muhabbet yeter. Artık çalışsak iyi olur. f. (--ted, --ting) s. 1. şövalye gibi. 2. yürekli, cesur; cömert. 3. centilmen, nazik. yarenlik etmek, muhabbet etmek, çene çalmak. i. 1. şövalyelik. 2. yüreklilik, cesaret; cömertlik. 3. centilmenlik, nezaket. i. frenksoğanı. f. klorlamak. i., kim. klor. i., kim. kloroform. f. kloroformla uyutmak. i. takoz. ağzına kadar dolu. s., İng. dopdolu. s. dopdolu. i. çikolata: a piece of chocolate candy bir çikolata. s. çikolatalı. çikolatalı kek. i. 1. seçme, seçiş. 2. seçilen kimse/şey: He was our choice. Bizim seçtiğimiz oydu. 3. seçenek, şık, alternatif; çare: You´ve i. kilise korosu, koro. no other choice. Başka çaren yok. Won´t you give me another f. boğmak, nefesini kesmek; tıkamak, boğulmak; tıkanmak. i. 1. choice? Bana başka bir alternatif tanımaz mısınız? s. 1. çok boğulma; tıkanma. 2. oto. jikle. gözyaşlarını tutmak. kaliteli, ekstra, lüks (sebze, meyve, et v.b.). 2. iyi seçilmiş. 3. iğneli, kırıcı (söz). öfkesini bastırmak. 1. tıkanmak. 2. heyecandan konuşamamak, nutku tutulmak. i. kolera. i. kolesterol. f., bak. champ. f. (chose, cho.sen) 1. seçmek. 2. tercih etmek. 3. istemek. s., k. dili, bak. choosy. s., k. dili titiz, zor beğenen, müşkülpesent.

chop chop down chopper choppy chopstick choral chorale chord chore choreographer choreography chorus chose chosen chow Christ christen Christendom christening Christian Christian name Christian name Christianity Christmas Christmas Day Christmas Eve Christmas tree chromatic chrome chromium chromosome chronic chronicle chronological chronologically chronology chronometer chrysanthemum chubby chuck chuck it up Chuck it! chuck s.o. out chuckhole chuckle chuffed chum chummy chump chump

f. (--ped, --ping) 1. (balta ile) kırmak. 2. (up) ince ince kıymak/doğramak. i. pirzola: lamb chop kuzu pirzolası. (ağacı) kesmek. i. 1. kısa saplı balta, satır. 2. argo helikopter. s. 1. değişken, yön değiştiren (rüzgâr). 2. çırpıntılı (deniz/göl). i. (Uzakdoğuda kullanılan) yemek çubuğu. s. 1. koro ile ilgili. 2. koro tarafından söylenen. 3. koro için yazılmış. i., müz. koral. i. 1. çalgı teli, kiriş. 2. müz. akort. i. 1. küçük bir iş. 2. çoğ. bir evin/çiftliğin günlük işleri. 3. güç ve tatsız iş. i. koreograf, koregraf. i. koreografi, koregrafi. i. 1. koro, koro topluluğu. 2. (müzik eseri) koro. 3. koro, şarkının koro bölümü. f., bak. choose. f., bak. choose. s. seçilmiş. i., k. dili yemek. i. Mesih, İsa. f. vaftiz etmek. i. Hristiyanlık, Hristiyan âlemi. i. vaftiz etme; vaftiz töreni. s., i. Hristiyan. İng. ilk ad. ad, isim: Her Christian name is Fanny, and her family name is Burney. Adı Fanny, soyadı Burney. i. Hristiyanlık. i. Noel. Noel günü. Noel arifesi. Noel ağacı. s. 1. renklerle ilgili, kromatik. 2. müz. kromatik. i. krom. i., kim. krom. i. kromozom. s. kronik, müzmin, süreğen. i. kronik, tarih. s. kronolojik. z. tarih sırasına göre. i. kronoloji. i. kronometre, süreölçer. i., bot. kasımpatı, krizantem. s. tombul. f., k. dili 1. atmak, fırlatmak. 2. (out) çöpe atmak. k. dili bir işi bırakmak, bir işten ayrılmak/vazgeçmek. k. dili 1. Onu çöpe at!/At onu!/At gitsin! 2. Onu bırak!/Ondan vazgeç! birini dışarı atmak/kapı dışarı etmek/sepetlemek. 2. k. dili 1. birini işten atmak. i. (yolda oluşan) çukur. f. kıkır kıkır gülmek, kıkırdamak. i. kıkır kıkır gülme, kıkırdama. s., İng., k. dili mutlu; çok memnun. i. yakın arkadaş, ahbap, dost. f. (--med, --ming) 1. dost olmak. 2. aynı odayı paylaşmak. s. i. 1. kütük. 2. k. dili aptal, budala. f. çiğnemek.

chunk church church service churchwarden churchyard churl churlish churn chute CIA CIF cicada cider cigar cigarette cigarette lighter cinch cinder cinder block Cinderella cinecamera cinema cinnamon cipher circa Circassian circle circuit circuit breaker circuitous circuitously circuitousness circular circular note circular saw circulate circulation circumcise circumcision circumference circumflex circumnavigate circumscribe circumspect circumspection circumstance circumstantial circumstantial evidence circumvent circus

i. 1. kalın bir parça. 2. külçe, yığın, topak. 3. k. dili büyük bir miktar. 4. k. dili tıknaz adam. i. 1. kilise. 2. kilise ayini. 3. Hrist. mezhep. 4. cemaat. ayin; ibadet. i. kilise idame amiri. i. kilise avlusu/bahçesi. i. 1. kaba adam. 2. köylü. s. kaba, terbiyesiz. i. 1. yayık. 2. süt kabı. f. (sütü) yayıkta çalkalamak. i. (üst kattan alt kata inen, çamaşır/çöp atılan) baca. kıs. Central Intelligence Agency. kıs. cost, insurance, and freight sif. i., zool. ağustosböceği. i. elma suyu; elma şarabı. i. puro. i. sigara. çakmak. i. 1. at kolanı. 2. k. dili sıkıca tutma, kavrama. 3. k. dili elde bir; çantada keklik. i. 1. cüruf, yanmış kömür artığı. 2. çoğ. kül. cüruf briketi. i. 1. Külkedisi. 2. güzelliği ve değeri anlaşılmamış kız. i., İng. kamera. i., İng. sinema, sinema salonu. i. tarçın. i. 1. sıfır. 2. solda sıfır, hiç. 3. (nüfuz açısından) önemsiz biri. 4. şifre. dolaylarında, takriben, aşağı yukarı: It was built circa 1650. edat 16501. Çerkez. 2. Çerkezce. i., s. dolaylarında yapılmış. i. 1. daire, çember, halka. 2. çevre, muhit, grup. f. 1. -in etrafına daire çizmek,tur; etrafını çizmek. 2. 3. elek. devre. i. 1. daire. 2. -in ring seferi; devir. -in etrafını dönmek. 3. (bir yerin üstünde daire/daireler çizerek) dönmek/dönüp durmak. 4. devre kesici anahtar. etrafını çevirmek, kuşatmak. 5. halka olmak. 6. devretmek, s. dolaylı, dolambaçlı. dönmek. z. dolaylı olarak. i. dolaylılık. s. 1. dairesel, yuvarlak. 2. dolaylı, dolambaçlı. i. genelge, tamim; sirküler. 1. genelge, sirküler. 2. bir tür kredi mektubu. yuvarlak testere. f. 1. (havanın/sıvının) akımı/dolaşımı olmak; (kan/hava) dolaşmak; (motordaki sıvı) devridaim yapmak; (havanın/sıvının) i. 1. (hava/sıvı için) akım; (kan/hava için) dolaşım; (motordaki akımını/dolaşımını sağlamak;için) tedavül, sürüm. 3. tiraj. sıvı için) devridaim. 2. (para (kanı/havayı) dolaştırmak: The air f. sünnet etmek. in this room doesn´t circulate very well. Bu odadaki hava akımı i. sünnet. pek iyi değil. 2. (haber) yayılmak; (haberi) yaymak. 3. (para) tedavülde/sürümde olmak; (parayı) tedavüle çıkarmak. i. daire çevresi; çember. circulating library dışarıya ödünç kitap veren kütüphane. i. inceltme işareti; uzatma işareti. f. denizden etrafını dolaşmak. f. 1. kısıtlamak. 2. -in etrafına daire çizmek. s. dikkatli, sakıngan, ihtiyatlı, tedbirli. i. dikkat, ihtiyat. i. 1. durum, hal, keyfiyet, koşul, şart, vaziyet. 2. olay, vaka. 3. kader. s. 1. durumla ilgili. 2. ikinci derecede önemi olan. 3. ayrıntılı. huk. ikinci derecede kanıt. f. 1. atlatmak, kaçınmak. 2. tekerine çomak sokmak, kösteklemek. daire çizen yol; meydan. 3. gösteri, numara. i. 1. sirk. 2. İng.

cistern cit citadel citation citizen citizenship citric acid citron citrus citrus fruit city city block city centre city council city councilor/father city hall city manager city planner city-state civic civic center civics civil civil defense civil engineer civil engineering civil law civil law civil liberty civil marriage civil marriage civil rights civil servant civil service civil service civil war civilian civilisation civilise civilised civility civilization civilize civilized clad claim claim for damages claimant clairvoyance clairvoyant

i. sarnıç, mahzen, su deposu. kıs. citation, cited, citizen. i. hisar, kale. i. 1. huk. celp, çağrı. 2. huk. celp kâğıdı. 3. takdirname. 4. -i kaynak/örnek olarak gösterme. tebaa. 3. hemşeri. i. 1. vatandaş, yurttaş. 2. uyruk, i. 1. vatandaşlık, yurttaşlık. 2. uyrukluk, tabiiyet. sitrik asit. i. ağaçkavunu. s. turunçgillere ait. i. (çoğ. cit.rus) turunçgillere ait ağaç/meyve. turunçgillerden bir meyve. i. şehir, kent. kesişen sokaklarla ayrılan blok. İng. kent merkezi. belediye meclisi. belediye meclisi üyesi. 1. belediye. 2. belediye binası/konağı. belediye başkanı. şehir mimarı. i. şehir devleti, site. s. 1. şehre ait, belediye ile ilgili. 2. yurttaşlık ile ilgili. hükümet binaları, mahkeme, kütüphane v.b.´nin bulunduğu şehir merkezi. i. yurttaşlık bilgisi, yurt bilgisi. s. 1. vatandaşlarla ilgili. 2. hükümete ait, milli. 3. sivil. 4. bireysel, ferdi. 5. uygar, medeni. 6. terbiyeli, edepli, nazik, sivil savunma. kibar. inşaat mühendisi. inşaat mühendisliği. 1. medeni hukuk. 2. Roma hukuku. medeni hukuk. insan hakları. medeni nikâh. medeni nikâh. vatandaşlık hakları. İng. devlet memuru. sivil devlet memurları. devlet memurluğu. iç savaş. i. sivil. i., İng., bak. civilization. f., İng., bak. civilize. s., İng., bak. civilized. i. terbiye, edep; nezaket, kibarlık. i. uygarlık, medeniyet. f. 1. uygarlaştırmak, medenileştirmek. 2. aydınlatmak. s. 1. uygar, medeni. 2. terbiyeli; nazik, kibar; hoş. f., bak. clothe. i. 1. talep, iddia. 2. hak. 3. sigorta poliçesi üstünden ödenecek para. f. 1. hak talep etmek, istemek. 2. iddia etmek. 3. sahip 1. tazminat davası. 2. tazminat talebi. çıkmak. i. davacı; hak iddia eden; talep sahibi. i. 1. kehanet. 2. gaipten haber verme. i. kâhin.

clam clamber clammy clamor clamorous clamour clamp clan clandestine clandestinely clang clank clap clap clap eyes on clap of thunder clapped-out claret clarification clarify clarinet clarinetist clarity clash clasp clasp knife class class classic classical classification classified classified ads classified advertisements classifieds classify classmate classroom clatter clause clavicle claw claw hammer clay clean clean out clean up cleaner cleaning cleaning fluid

i., zool. tarak, deniz tarağı. f. tırmanmak, güçlükle tırmanmak. s. 1. yapış yapış. 2. soğuk ve nemli. i. 1. haykırma, feryat, yaygara. 2. gürültü. f. haykırmak, feryat etmek, yaygara koparmak. s. gürültülü. i., f., İng., bak. clamor. i. mengene, kenet, sıkıştırıcı, kıskaç. f. mengene ile sıkıştırmak. i. klan, boy, kabile. s. gizli, el altından yapılan. z. gizlice, el altından. i. madeni ses; çınlama. f. 1. madeni ses çıkarmak; çınlamak. 2. çınlatmak. i. şıngırtı; tangırtı. f. şıngırdamak; tangırdamak. i. 1. el çırpma. 2. elle vuruş, şaplak. f. (--ped, --ping) 1. el çırpmak, alkışlamak. 2. elle vurmak, şaplak indirmek. i. İng., k. dili -i görmek. gök gürlemesi/gürültüsü. s., İng., k. dili 1. çok yorgun, bitkin, pestili çıkmış. 2. külüstür, hurdası çıkmış. i. kırmızı Bordo şarabı. i. 1. açıklama; açıklık getirme, açıklığa kavuşturma, aydınlatma. 2. 1. açık bir şekilde anlatmak, açıklamak; açıklık getirmek, f. açıklanma; açıklık kazanma, açıklığa kavuşma, aydınlanma. açıklığa klarnet. i., müz. kavuşturmak, aydınlatmak. 2. açıklanmak; açıklık kazanmak, açıklığa kavuşmak, aydınlanmak. i. klarnetçi. i. açıklık, berraklık, vuzuh. f. 1. (madeni şeyler) birbirine çarpmak; (madeni şeyleri) birbirine çarpmak. 2. çarpışmak, çatışmak,1. toka ile tutturmak, i. 1. toka, kopça. 2. kucaklama, sarılma. f. çarpışıp savaşmak; dövüşmek. 3.2. kucaklamak, sarılmak. mücadeleye kopçalamak.sustalı bıçak. girişmek; birbiriyle mücadele etmek. büyük çakı, 4. birbiriyle iyi gitmemek, yakışmamak; with ile iyi gitmemek, -e i. 1. sınıf, tabaka, zümre. 2. kast. 3. çeşit, tür. 4. takım, ile yakışmamak. 5. aynı zamana rastlamak; çatışmak; withgrup. 5. sınıf; ders. f.1. çarpışma,bir grubun içinde) saymak. 2. -i çatışmak. i. classification,çatışma. 2. birbirine çarpan madeni kıs. classic, 1. -i (belirli classify. sınıflamak, -i (kategorilere) ayırmak. şeylerin çıkardığı eser, klasik. s. klasik. i. klasik ses. s. klasik. i. 1. sınıflama, sınıflandırma, tasnif, bölümleme. 2. kategori, sınıf. kategorilere ayrılmış, sınıflanmış, sınıflandırılmış, tasnif s. 1. edilmiş, bölümlenmiş. 2. gizli (bilgi). k. dili, bak. classified advertisements. (gazetede) küçük ilanlar. i., k. dili (gazetede) küçük ilanlar. f. -i (kategorilere) ayırmak, -i sınıflamak, -i sınıflandırmak, -i tasnif etmek, -i bölümlemek. i. sınıf arkadaşı. i. sınıf, dershane, derslik. f. takırdatmak, çatırdatmak; takırdamak. i. patırtı, takırtı, gürültü. i. 1. madde, bent, hüküm, fıkra, şart. 2. dilb. cümle veya yancümle ya da bazı geçmiş zaman sıfat-fiilleri gibi bir özne ve i., anat. köprücükkemiği, köprücük. ona ait bir fiilden oluşan kelime grubu. i. pençe, tırnak. f. yırtmak, tırmalamak, pençe atmak. domuz tırnağı çekiç. i. kil, balçık. s. 1. temiz, pak. 2. halis, saf, arı. 3. kusursuz. 4. engelsiz, açık. 5. masum, temiz ahlaklı. 6. yenebilir (av eti v.b.). 7. düzgün, temizlemek. biçimli. f. temizlemek, paklamak, arıtmak; temizlenmek, temizlemek. paklanmak, arınmak. z. tamamen, bütünüyle. i. 1. temizlikçi. 2. temizleyici madde. 3. kuru temizleyici. i. 1. temizleme, temizlik. 2. kuru temizleyiciye gönderilen giysi v.b. giderici (sıvı) ilaç. leke

cleaning woman cleanliness cleanly cleanse cleanser clear clear conscience clear off clear out clear the air clear the table clear thinker clear up clearance clear-cut clearing cleat cleavage cleave cleave cleaver clef cleft clemency clement clench clergy clergyman cleric clerical clerk clever cleverly cleverness clew cliché click client clientele cliff climate climax climb climb down climber clinch cling cling film clinic clinical

temizlikçi kadın. i. temizlik. z. temiz bir şekilde, temizce. f. temizlemek. i. 1. temizleyici madde. 2. sabun. s. 1. şeffaf, saydam; duru. 2. bulutsuz, açık (gök). 3. pürüzsüz (cilt). 4. rahatlığı. anlaşılan/duyulan, net, açık: His instructions vicdan kolaylıkla were quite clear. Verdiği talimat çok açıktı. She´s got a clear k. dili sıvışmak, tüymek. voice. Net bir sesi var. 5. belli, aşikâr, açık, belirgin, bariz: That 1. k. dili instance of what was talking about. ´s a clearsıvışmak, tüymek.I 2. toplayıp atmak. Bahsettiğim konunun açık bir örneğidir o. It´s clear you´ve made a mistake. şüpheleri gidermek. Hata yaptığın belli. 6. açık, boş: The top of his desk is never sofrayı kaldırmak. clear. Yazı masasının üstü hiç boş kalmıyor. 7. açık, engelsiz: mantıklı düşünen kimse. With all this snow the roads won´t be clear for days. Kar bu 1. çözmek, halletmek, açıklığa kavuşturmak; 8. (zaman kadar çok olduğu için yollar günlerce açılmaz. çözülmek. 2. temizlemek. 3. dolu olmayan: This Tuesday´s a clear day for açısından) boş, (hastalığı) yer. 3. gümrük muayene belgesi. 4. i. 1. temizleme. 2. açıklık gidermek; (hastalık) geçmek. me. Bu salı benim için boş. z. to ta -e kadar: He could see clear geminin limanı2. kesin. f. izni. s. 1. açık, net. terketme (ağaçlık bir alandaki) tüm ağaç ve to Vaniköy. Ta Vaniköy´e kadar görebiliyordu. i. çalıları kesmek,işi. 2. açığa çıkarma. 3. aydınlatma. 4. açıklık, i. 1. temizleme (ağaçlık bir alanı) tıraşlama kesmek. meydan. 5. takas, kliring.kıskı, kama, takoz. i. 1. den. koçboynuzu. 2. i. 1. yarık. 2. yarılma, çatlama. 3. (kadının) göğüs arası. f. (--d/clove/cleft, --d/clo.ven/cleft) yarmak, bölmek; yarılmak, bölünmek. f. (--d/clove/clave) to 1. -e yapışmak. 2. -e sadık kalmak; -den ayrılmamak/çıkmamak. i. satır, balta. i., müz. anahtar. f., bak. cleave. i., s. çatlak, yarık, ayrık. i. 1. merhamet, şefkat. 2. havanın güneşli ve ılık olması. s. 1. merhametli, şefkatli. 2. güneşli ve ılık (hava). f. 1. (yumruğunu/dişlerini) sıkmak. 2. sıkıca yakalamak, kavramak. i. papazlar. çoğ. cler.gy.men (klır´cimîn) i. papaz. i. papaz. s. 1. sekretere ait, sekreterlik. 2. papaza ait. i. 1. tezgâhtar. 2. sekreter. s. 1. akıllı. 2. zeki. 3. becerikli. z. akıllıca, zekice. i. 1. akıllılık. 2. beceriklilik. i., bak. clue. i. 1. klişe, basmakalıp söz. 2. matb. klişe. i. 1. tık sesi, tık; tıkırtı. 2. çıt sesi, çıt; çıtırtı. f. 1. tık sesi çıkarmak; tıklatmak; tıkırdatmak; tıklamak; tıkırdamak. 2. çıt i. 1. müvekkil. 2. müşteri. sesi çıkarmak; çıtlatmak; çıtırdatmak; çıtlamak; çıtırdamak. i. 1. müvekkiller. 2. müşteriler. i. uçurum, sarp kayalık. i. iklim, hava. i. 1. doruk, zirve. 2. doruk noktası. 3. orgazm. f. doruğa ulaşmak; doruğa2. çıkmak. i. 1. tırmanacak yer. 2. tırmanış, f. 1. tırmanmak. ulaştırmak. tırmanma. inmek. i. 1. bot. tırmanıcı sarmaşık. 2. k. dili toplumda yükselmek isteyen kimse. f. 1. perçinlemek. 2. sağlama bağlamak. 3. güreş, boks birbirine sarılmak. 1. 1. perçinleme. 2. güreş, boks birbirine 2. yakınında f. (clung) i. yapışmak, sıkıca sarılmak, tutunmak. sarılma. 3. perçinlenmiş çivi.v.b.´ne) bağlı olmak. olmak. 3. film. İng. streç (hatıra i. klinik. s. klinikle ilgili, klinik.

clink clink clinker clip clip clip s.o.´s wings clip s.t. onto clipboard clipper clipping clique clitoris cloak cloak s.t. in a guise of cloakroom clock clock in clock out clockmaker clockwise clockwork clod clog clog cloister close close close by close call close call close combat close contest/game close down close haircut close in on close on close out close resemblance close shave close shave close the deal close to close up close up shop closed closed circuit closed circuit closed season closed shop close-fisted

f. 1. şıngırdamak; şıngırdatmak. 2. (bardak/kadeh) tokuşturmak. i. 1. şıngırtı. 2. tokuşturma. i. i. cüruf parçası. f. (--ped, --ping) 1. kırkmak. 2. kırpmak. 3. uçlarını kesmek. 4. k. dili hızla gitmek. 5. (gazete, dergi (tüfekte) şarjör. f. kesmek. 6. i. 1. ataş; klips; mandal, maşa. 2. v.b.´nden) kupür vurmak; çarpmak. i. 1. kırkma. 2. kırpma. 3. kesme. 4. k. dili (ceza olarak) birinin hareket alanını sınırlamak. hız, sürat. 5. sin., TV klip. 6. vuruş; çarpma. 7. defa, kere. bir şeyi -e ataşla/klipsle tutturmak. i. klipsli kâğıt altlığı. i. 1. çoğ. (saç/tırnak/çim kesmek için) makas. 2. tek. hızlı bir yelkenli gemi. i. 1. kırkma. 2. kırpma. 3. kesme. 4. kupür, kesik. i. klik, hizip. i., anat. klitoris, bızır. i. pelerin. f. bir şeyi (başka bir şeyin) kisvesine büründürmek. i. 1. vestiyer. 2. İng. tuvalet, lavabo. i. saat. f. saat tutmak. puantöre kaydettirerek işbaşı yapmak. puantöre kaydettirerek paydos etmek. i. saatçi. s., z. saat yelkovanı yönünde. i. saatin makinesi. i. 1. toprak/çamur parçası, kesek. 2. k. dili budala, sersem. i. 1. takunya, nalın; tahta ayakkabı; sabo. 2. engel, köstek. f. (--ged, --ging) 1. tıkamak; tıkanmak. 2. engel olmak, köstek vurmak; engellemek. i. 1. revaklı avlu. 2. revak, kemeraltı. 3. manastır. f. 1. manastıra kapatmak. 2. tecritsamimi, ayırmak. s. 1. yakın, birbirine yakın. 2. etmek, yakın (arkadaş). 3. sıkı. 4. kapalı, kapatılmış. 5. dar. 6. havasız. 7. sıkı ağızlı. i. yakında. dar kurtulma. k. dili paçayı zor kurtarma. göğüs göğüse çarpışma. beraberliğe yakın oyun/yarış. 1. kapamak, kapatmak; kapanmak. 2. (işyerini) kapamak/kapatmak; (işyeri) kapanmak. kısa saç tıraşı. -in etrafını çevirmek. hemen hemen. hepsini satmak, indirimli satmak. yakın benzerlik. 1. sinekkaydı tıraş. 2. k. dili paçayı zor kurtarma. sinekkaydı tıraş. anlaşmaya varmak. 1. hemen hemen. 2. yakından. 1. kapamak, kapatmak; kapanmak. 2. (işyerini) kapamak/kapatmak; (işyeri) kapanmak. 3. birbirine yaklaşmak. 1. (iş gününün bitiminde) işyerini kapatmak. 2. k. dili paydos etmek. s. kapalı. kapalı devre. kapalı devre. avlanmanın yasak olduğu mevsim. yalnız sendika üyelerini çalıştıran fabrika. s. cimri, eli sıkı.

close-fitting close-mouthed closet closet communist closet homosexual close-up clot cloth clothbound clothe clothes clothes basket clothes moth clothes moth clotheshorse clothesline clothes-peg clothespin clothing cloud cloudburst cloud-capped cloudless cloudy clout clove clove clove clover clown clownish clownishness club clubfoot clubfooted cluck clue clump clumsily clumsiness clumsy clung cluster clutch clutch at straws clutch at straws clutch pedal clutter cm CO

s. dar, üste oturan (giysi). s. sıkı ağızlı, ağzı sıkı. i. 1. (gardırop işlevi gören sandık odası gibi) gömme dolap, yüklük. 2. İng. klozet, helataşı. s., k. dili gizli, gizli tutulan; aleni gizli komünist. olmayan. f. gizli homoseksüel. i. yakından çekilen fotoğraf. i. pıhtı. f. (--ted, --ting) 1. pıhtılaşmak; top top olmak; (süt) kesilmek. bez, örtü. i. kumaş, 2. pıhtılaştırmak. s. bez ciltli. f. (--d/clad) 1. giydirmek. 2. üstünü örtmek, kaplamak. i., çoğ. giysiler, elbiseler. çamaşır sepeti. güve. güve. i. çamaşır askısı. i. çamaşır ipi. i., İng. mandal. i. mandal. i. giyim eşyası, giysiler, elbiseler. i. 1. bulut. 2. duman veya toz bulutu. 3. leke. f. 1. bulutlanmak, kararmak; bulutla kaplamak, karartmak, örtmek. 2. i. sağanak. bulandırmak; bulanmak. 3. gölge düşürmek, bozmak. 4. s. bulutlu, bulutlarla kaplı (dağ tepesi). lekelemek. 5. şüphe altında bırakmak. s. bulutsuz. s. 1. bulutlu. 2. dalgalı (mermer). 3. dumanlı. 4. bulanık. 5. karanlık,1. yumruk, tokat. şüphe altında;k. dili yumruk indirmek, i., k. dili açık olmayan. 6. 2. nüfuz. f. 1. töhmet altında. tokat atmak. 2.diş. i. (sarımsakta) beysbol (topa) hızla vurmak. i. karanfil (baharat). f., bak. cleave. i. yonca. i. palyaço, soytarı. f. soytarılık etmek. s. soytarı gibi. i. soytarılık. i. 1. sopa, çomak; cop. 2. kulüp, dernek. 3. isk. sinek, ispati. f. (--bed, --bing) coplamak; sopalamak. i. yumru ayak. s. yumru ayaklı. f. gıdaklamak. i. gıdaklama. i. ipucu, iz, anahtar. i. 1. yığın, küme. 2. ağır ağır atılan adımların sesi. f. 1. yığmak, kümelemek.beceriksizce, sakarca. z. hantalca, 2. ağır adımlarla yürümek. i. hantallık, beceriksizlik, sakarlık. s. hantal, beceriksiz, sakar. f., bak. cling. i. 1. salkım; hevenk. 2. tutam, demet. 3. küme, grup. f. 1. salkım haline getirmek. 2. demet yapmak. 3. kümelenmek, bir araya i. 1. sıkıca tutma, kavrama. 2. mak. kenet, ambreyaj. 3. oto. toplanmak. debriyaj, kavrama; debriyaj pedalı. f. 1. sıkıca tutmak, k. dili olmayacak duaya âmin demek. kavramak. 2. at -i yakalamaya çalışmak. k. dili ümitsizlik içinde her çareye başvurmak. oto. debriyaj pedalı. i. 1. düzensizce yayılmış eşya. 2. dağınıklık, karışıklık. f. 1. düzensiz bir şekilde doldurmak; yığmak, düzensizce atmak. 2. kıs. centimeter(s). darmadağınık etmek. kıs. Commanding Officer.

Co co, c/o coach coagulate coal coal mine coalesce coalescence coalescent coalition coarse coarsely coarsen coarseness coast coast guard coastal coaster coastline coat coat hanger coat of paint coat rack coating coax coax s.t. out of s.o. cob cobalt cobble cobbler cobblestone cobra cobweb cocaine cock cock one´s hat cock-a-doodle-doo cockchafer cockerel cockeyed cockfight cockpit cockroach cockscomb cocksure cocktail cocky coco cocoa cocoa bean

kıs. company, county. kıs. 1. care of eliyle, vasıtasıyla. 2. carried over muh. sonraki sayfaya/sütuna nakledilen (toplam). öğretmen. 3. İng. otobüs, i. 1. spor antrenör, çalıştırıcı. 2. özel yolcu otobüsü. pıhtılaştırmak. f. pıhtılaşmak; 4. İng., d.y. yolcu vagonu. f. 1. -i yetiştirmek; -i çalıştırmak. 2. antrenörlük yapmak. 3. -e özel ders vermek. i. 1. kömür. 2. kor. kömür ocağı. f. birleşmek, bir olmak, yekvücut olmak. i. birleşme, birleşim. s. birleşmek üzere olan. i. koalisyon, birleşme. s. 1. kaba, iri taneli. 2. kaba (dokunmuş kumaş). 3. kaba saba, görgüsüz. 4. kaba, ince olmayan; adi, bayağı. z. kabaca. f. kabalaşmak; kabalaştırmak. i. 1. kabalık. 2. terbiyesizlik. i. sahil, deniz kıyısı. f. 1. (kayakla/bisikletle) yokuş aşağı kaymak/inmek. 2. pedal çevirmeden bisiklet sürmek. 3. den. sahil koruma. kıyı boyunca gitmek. s. kıyı, sahil, kıyısal. i. 1. den. koster. 2. bardak altlığı, altlık. i. kıyı boyu. i. 1. palto, ceket. 2. kat, tabaka. 3. (hayvanın derisindeki) tüyler. f. kaplamak; bir tabaka (boya v.b.) sürmek. elbise askısı, askı. bir kat boya. portmanto, askılık. i. 1. tabaka, kat. 2. paltoluk kumaş. f. 1. tatlı sözlerle kandırmak, gönlünü yapmak. 2. dil dökmek. birini tatlı sözlerle kandırarak bir şey elde etmek. i. mısır koçanı. i. kobalt. i. kaldırım taşı. f. 1. kaldırım taşı döşemek. 2. ayakkabı tamir etmek. i. ayakkabı tamircisi. i. parke taşı, kaldırım taşı. i., zool. kobra yılanı. i. örümcek ağı. i. kokain. i. 1. horoz. 2. erkek kuş. 3. vana; valf; musluk. 4. tüfek horozu, tabanca horozu. 5. argo penis, kamış. f. tüfek horozunu çekmek. şapkayı yana yatırmak. s. erkek (kuş). cock-and-bull story palavra, martaval. i. horoz ötüşü, kukuriku. i. mayısböceği. i. yavru horoz. i. 1. şaşı gözlü. 2. çarpık, eğri. 3. argo saçma. 4. argo küfelik. i. horoz dövüşü. i. 1. pilot kabini, kokpit. 2. den. alçak güverte, kokpit. 3. horoz dövüşlerinin yapıldığı yer. i. hamamböceği. i. 1. horoz ibiği. 2. bot. horozibiği. 3. züppe. s. kendinden fazla emin, kendine fazla güvenen. i. kokteyl. s., k. dili kendini beğenmiş. i. hindistancevizi. i. 1. kakao. 2. kakao rengi. 3. sütlü kakao. kakao tohumu.

cocoa butter coconut coconut palm cocoon cod COD, cod coddle code code of honor codeine codger codification codify coed coeducation coeducational coefficient coequal coerce coercion coercive coexist coexistence coffee coffee bean coffee cup coffee grounds coffee mill coffee of a kind coffee shop coffee spoon coffee store coffee table coffeepot coffer coffin cog cogency cogent cogitate cognac cognisance cognisant cognition cognizance cognizant cogwheel cohere coherence coherent

kakao yağı. i. büyük hindistancevizi, hindistancevizi. hindistancevizi ağacı. i. koza. i. morina. cod-liver oil balıkyağı. kıs. cash on delivery; collect on delivery. f. 1. üstüne titremek, ihtimam göstermek. 2. hafif ateşte kaynatmak. kanunname. 2. şifre; kod. f. 1. kanun haline i. 1. kanun, getirmek. 2. şifre ile yazmak; kodlamak. ahlak kuralları. i. kodein. i., k. dili moruk, pinpon adam. i. kanun halinde toplama. f. 1. kanun halinde toplamak. 2. bir sisteme bağlamak. i., k. dili karma bir üniversitede okuyan kız öğrenci. s., k. dili, bak. coeducational. i. karma eğitim. s. karma eğitime ait; karma eğitimin uygulandığı bir okulda okuyan; karma eğitim uygulayan. i. katsayı. i. eş. s. 1. eşit, müsavi. 2. akran, denk. f. zorlamak, mecbur etmek. i. zorlama, baskı. s. zorlayıcı. f. bir arada var olmak. i. bir arada var oluş. i. kahve. kahve çekirdeği. (alafranga) kahve fincanı. kahve telvesi. kahve değirmeni. kahveye benzer bir şey. kahve, çay, tatlı, sandviç ve hafif yemekler sunan lokanta. tatlı kaşığı. kurukahveci dükkânı, kurukahveci. sehpa. i. kahve demliği. i. sandık, kasa, kutu. i. tabut. i. çark dişi, diş. i. inandırıcılık, ikna kuvveti. s. inandırıcı, ikna edici. f. düşünmek, düşünüp taşınmak, tasarlamak. i. kanyak, konyak. i., İng., bak. cognizance. s., İng., bak. cognizant. i., ruhb. biliş. i. 1. farkına varma. 2. kavrama. s. i. dişli çark. f. 1. yapışmak, kaynaşmak. 2. uyum içinde olmak, uyuşmak. 3. birbirini tutmak, tutarlı olmak. i. tutarlılık, tutarlık, mantıklılık. s. 1. yapışkan. 2. tutarlı, mantıklı. 3. kolay anlaşılır. 4. fiz. koherent, eşevreli.

coherently cohesion cohesive cohort coiffeur coiffure coil coin coincide coincidence coincidental coincidentally coition coitus coke coke colander cold cold cream cold cream cold cuts cold fish cold snap cold snap cold sore cold war cold wave cold-blooded coldhearted coleslaw colic colitis collaborate collaboration collaborationist collaborator collage collapse collapsible collar collar stud collarbone collate collateral collateral security colleague collect collect call collect call collect o.s.

z. tutarlı olarak. i. 1. yapışıklık, yapışma. 2. uyum içinde olma, uyuşma. 3. fiz. kohezyon. s. 1. yapışmış; birleşmiş. 2. uyum sağlayan. 3. fiz. kohezif. i. 1. hempa, suç ortağı. 2. yandaş, taraftar, destekçi. 3. (insanlardan oluşan) grup. erkek. i. kuaför, kadın berberi olan i. saç biçimi, saç tuvaleti. i. 1. kangal. 2. den. roda. 3. halka, kangal şeklinde boru. 4. halka şeklinde kıvrılmış saç. para basmak. 2. (sözcük/söz) i. madeni para. f. 1. madeni 5. elek. bobin. f. 1. sarmak, kangallamak; sarılmak, kangallanmak. 2. den. roda etmek. türetmek. rastlaşmak, aynı zamana rastlamak, çatışmak. 2. f. 1. with ile uymak, bir tesadüf. i. rastlantı, olmak. 3. mat. çakışmak. s. rastlantı eseri olan, tesadüfi. z. tesadüfen, şans eseri. i., bak. coitus. i. cinsel ilişki. i. kok kömürü, kok. i. 1. k. dili kolalı içecek. 2. argo kokain. i. kevgir, süzgeç. s. soğuk. i. 1. soğuk, soğukluk. 2. nezle. yüz kremi, cilt kremi. yağlı krem. söğüş et. soğuk kimse, frigo. havanın aniden soğuması, ani soğuk. aniden gelen soğuk hava. uçuk. soğuk savaş. soğuk dalgası. s. 1. duygusuz, acımasız, merhametsiz. 2. biyol. soğukkanlı. s. katı yürekli, merhametsiz. i. lahana salatası. i., tıb. kolik, kalınbağırsakta ve karın boşluğunda duyulan sancı. i., tıb. kolit, kalınbağırsak iltihabı. f. birlikte çalışmak, işbirliği yapmak. i. birlikte çalışma, işbirliği. i. işbirlikçi, kolaboratör. i. 1. birlikte çalışan kimse, işbirliği yapan kimse, kolaboratör. 2. işbirlikçi, kolaboratör. i. kolaj. f. 1. çökmek, yıkılmak; çökertmek, yıkmak. 2. (iskemle/masa) açılır kapanır olmak. 3. (proje/plan) suya düşmek; bir sonuca s. açılır kapanır, katlanabilir. bağlanmadan dağılmak. 4. cesaretini kaybetmek. 5. (balon) i. 1. yaka. 2. gerdanlık. 3. tasma. f. 1. yaka takmak, tasma sönmek. 6. tıb. çökmek. i. göçme, çökme, yıkılma. takmak. 2. yakalamak, yakasına yapışmak. yakalık düğmesi. i., anat. köprücükkemiği, köprücük. f. 1. (sayfaları) sıraya koymak; (formaları) harman etmek, harmanlamak. olan. 2. ikincil, tali, yardımcı, tamamlayıcı. 3. aynı s. 1. yan yana 2. karşılaştırarak okumak. soydan karşı gösterilen vekarşı gösterilen ve bir mülk, tahvil, (borca gelen. i. 1. (borca bir mülk, tahvil, senet v.b.´ne dayalı) senet v.b.´ne dayalı) teminat, karşı teminat. 2. soydaş. teminat, karşı teminat. i. meslektaş, iş arkadaşı. f. 1. toplamak; biriktirmek; derlemek; toparlamak; devşirmek; toplanmak; birikmek: He collects stamps. Pul biriktiriyor. They ödemeli telefon konuşması. don´t collect trash on Saturdays. Cumartesi günleri çöp ödemeli telefon konuşması. toplamıyorlar. Let me collect my papers. Kâğıtlarımı kendini toparlamak. toparlayayım. They went out to the orchard and collected some pears. Bahçeye çıkıp armut devşirdiler. We´re collecting proverbs. Atasözü derliyoruz. A lot of dust has collected on this couch. Bu kanepenin üstünde epey toz birikti. 2. (gidip/gelip) almak: He has to collect his salary. Gidip maaşını alması lazım.

collect one´s thoughts collected collection collective collective agreement collective bargaining collective farm collective memory collective noun collective noun collective ownership collector college collide collie collier collision colloq colloquial colloquialism colloquially colloquy Colombia Colombian colon colon colonel colonial colonialism colonialist colonise colonist colonization colonize colony color color filter color photograph color photograph color photography color printing color television/TV color-blind color-blindness colored colorfast colorful coloring coloring book colorless

kafasını toplamak. s. 1. toplu, hep bir arada, toplanmış: the collected works of Shakespeare 2. koleksiyon. 3. (kilisede toplanan) para, iane. i. 1. toplama. Shakespeare´in toplu eserleri. 2. aklı başında. s. kolektif; ortaklaşa; ortak. toplu sözleşme. (işverenle işçi temsilcileri arasında) toplu görüşme. kolektif çiftlik. ruhb. ortak bellek. dilb. topluluk adı. topluluk ismi. ortaklaşa iyelik, ortak mülkiyet. i. 1. koleksiyoncu. 2. alımcı, tahsildar. 3. kolektör, toplaç. i. 1. üniversite. 2. yüksekokul. 3. fakülte. f. çarpışmak; with -e çarpmak. i. İskoç çoban köpeği. i., İng. 1. kömür gemisi. 2. kömür madeni işçisi. i. çarpışma. kıs. colloquial, colloquialism. s. konuşma diline özgü. i. konuşma dilinde kullanılan sözcük/söz. z. konuşma diliyle. i. karşılıklı konuşma, mükâleme. i. Kolombiya. i. Kolombiyalı. s. 1. Kolombiya, Kolombiya´ya özgü. 2. Kolombiyalı. i., anat. kolon. i. iki nokta üst üste (:). i. albay. s. 1. kolonyal (sanat, mimari v.b.). 2. sömürgeci. 3. (anayurdundan i. sömürgecilik. ayrı) bir kolonide yaşayana özgü. s. sömürgeci. i. sömürgecilik yanlısı. f., İng., bak. colonize. i. koloni kuran; kolonide yaşayan. i. 1. -de koloni/koloniler kurma. 2. koloni haline getirme; koloni haline gelme. 3. sömürgeleştirme; sömürgeleşme. f. 1. -de koloni/koloniler kurmak. 2. koloni haline getirmek. 3. sömürgeleştirmek. i. 1. koloni. 2. sömürge, koloni. i. 1. renk; boya. 2. renk, canlılık. 3. çoğ. bayrak, sancak. f. 1. boyamak. 2. renklendirmek; renklenmek. 3. renk değiştirmek. renk filtresi. 4. yüzü kızarmak. renkli fotoğraf. renkli fotoğraf. renkli fotoğraf çekme. foto., matb. renkli baskı. renkli televizyon. s. renkkörü. i. renkkörlüğü, akromatopsi, daltonizm. s. 1. renkli. 2. kaba zenci, siyah. s. solmaz. s. 1. renkli. 2. renkli, canlı. i. renk, boya. boyama kitabı. s. 1. renksiz. 2. soluk, solgun, renksiz. 3. sıkıcı, monoton, tekdüze. 4. silik, donuk; anlamsız. 5. tarafsız, yansız, renksiz.

colossal colour colt column columnist coma comatose comb comb out combat combat combat troops combat zone combat zone combatant combative combination combination lock combine combine combustible combustion come come about come across come along Come along. come around come at come back come between come by come close to come down come down in one´s opinion come down in one´s price come down in price come down in the world come down to earth come down with a cold come forward come from afar come hell or high water come home to come in come in handy come into come into collision with come into force come into play

s. muazzam, kocaman, çok büyük, devasa. i., f., İng., bak. color. i. tay; sıpa. i. 1. mim. sütun; kolon. 2. direk. 3. gazet. köşe yazısı, fıkra. 4. ask. kol. köşe yazarı, fıkra yazarı. i., gazet. i. koma. s. 1. komada. 2. yarı baygın. i. 1. tarak. 2. (horoz v.b.´nde) ibik. 3. petek, bal peteği. f. taramak. ayırmak. taramak, i. 1. muharebe, savaşma, savaş, çarpışma. 2. vuruşma, dövüşme. 3. ateşlisavaşmak. 2. dövüşmek. 3. mücadele etmek. f. (--ted, --ting) 1. bir tartışma. muharip birlikler. ask. muharebe alanı. savaş alanı. i. 1. savaşçı, muharip. 2. dövüşçü. 3. ateşli bir tartışmaya katılan kimse. s. kavgacı, dövüşken. i. 1. birleşme, birleşim; birleştirme. 2. birlik. 3. (kilitte) şifre. 4. kim. bileşim. 5. kombinezon. şifreli kilit. i. 1. tic. kartel. 2. biçerdöver. f. birleşmek; birleştirmek. s. kolay tutuşan, yanıcı. i. kolay tutuşan madde. i. yanma, tutuşma. f. (came, come) 1. gelmek. Come July and we´ll be swimming. Temmuz geldiğinde denize girmiş olacağız. 2. k. dili beli olmak, meydana gelmek. gelmek, boşalmak; orgazm olmak. -e rastlamak, -e rast gelmek, ile karşılaşmak. 1. ilerlemek. 2. iyileşmek, sağlığı gittikçe düzelmek. 3. (fırsat) çıkmak. 4. beraber gelmek. Hadi canım. 1. kendine gelmek. 2. uğramak. 3. dediğine gelmek. 1. -e erişmek, -e ulaşmak. 2. -e varmak, -i keşfetmek. 3. üstüne yürümek, saldırmak. gelmek. 2. akla gelmek. 1. geri dönmek, geri aralarına girmek. 1. elde etmek. 2. uğramak. He came close to losing his temper. Az kaldı tepesi atacaktı. 1. to (bir kişiden/bir zamandan) (başka birine/başka bir zamana) kalmak. 2. (fiyat) düşmek. 3. çökmek, yıkılmak; (birini) eskisi kadar saymamak. düşmek. (kendi malının) fiyatını düşürmek. (bir şeyin) fiyatı düşmek. (biri) (eskiden sahip olduğu) para ve prestijini kaybetmek. hayal kurmaktan vazgeçmek, gerçekçi olmak. nezle olmak. (belirli bir amaçla) ortaya çıkmak: Nobody came forward to claim that cat. Kimse çıkıp da o kedi benim demedi. çok uzaklardan gelmek. ne olursa olsun, bütün zorluklara rağmen. kafasına dank etmek. 1. girmek: Come in! İçeri gir!/Buyrun! 2. (yarışma sonunda) (belirli bir sırada) olmak: He came in first. Birinci oldu. 3. işe yaramak. varmak, gelmek: Has the plane come in yet? Uçak geldi mi? 4. 1. (mirasa) konmak. 2. girmek, katılmak. (met halindeki deniz) kabarmak, yükselmek. 5. moda olmak. ile çarpışmak. yürürlüğe girmek. meydana çıkmak, kullanılmaya başlamak, etkili olmak.

come into possession of come into power come into prominence come into sight come into the picture come into the world come into use come into view come of come off Come off it! come off worst/get the worst of it come on Come on! come one´s way come out come out of one´s shell come out on top come through come through come through with come to come to a dead stop come to a decision come to a head come to a head come to a point come to a point/ make a point of come to a stop come to an agreement come to blows come to blows come to close quarters come to fruition come to grief come to grief come to grips come to grips with come to grips with come to hand come to life come to life come to light come to mind come to naught come to nothing come to nothing/naught come to one´s senses come to pass come to rest

-in sahibi olmak. 1. iş başına geçmek. 2. iktidara geçmek. herkesin dikkatini çekmeye başlamak; ön plana çıkmak. görünmeye başlamak. ortaya çıkmak. dünyaya gelmek, doğmak. kullanılmaya başlamak. ortaya çıkmak, görünmek. -den çıkmak. 1. kopmak, çıkmak, düşmek. 2. olmak, meydana gelmek. k. dili Yalanı bırak!/Bırak! k. dili 1. yenilmek, altta kalmak. 2. en çok zarara uğramak. sahneye çıkmak. 1. Haydi! 2. Yok canım! k. dili (fırsat) eline geçmek. 1. çıkmak, görünmek, gözükmek. 2. (haber) yayılmak; (yayın) yayımlanmak. 3. (leke) çıkmak. açılmak, suskunluğu bırakmak. k. dili 1. muzaffer çıkmak. 2. birinci olmak. 3. başarılı bir sonuç almak; başarılı olmak; dört ayak üstüne düşmek. gerekeni/beklenileni yapmak/becermek. k. dili 1. kendini göstermek, belli olmak. 2. kendinden bekleneni yapmak, başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak. 3. k. dili (beklenileni) yapmak. (zor bir durumdan) sağ olarak çıkmak. 4. (bir haber) gelmek. ayılmak, kendine gelmek. tamamen durmak. karara varmak. dönüm noktasına varmak. son noktaya varmak. (av köpeği) ferma yapmak, fermaya oturmak. 1. (bir şeyi) bilhassa yapmak. 2. -e özen göstermek, -e özenmek. durmak; stop/istop etmek. bir karara varmak, uyuşmak. yumruk yumruğa gelmek. yumruk yumruğa gelmek. göğüs göğüse dövüşmek, cenkleşmek. gerçekleşmek. 1. başı darda olmak. 2. başarısızlığa uğramak. felakete uğramak, belasını bulmak. (with) (ile) kapışmak, dövüşmeye başlamak. -in esaslarını ele almak. ile ciddi bir şekilde ilgilenmek. 1. çıkmak, bulunmak. 2. gelmek, varmak. canlanmak. ayılmak. keşfedilmek. aklına gelmek, hatırlamak. boşa çıkmak. suya düşmek. başarısız kalmak. aklı başına gelmek, aklını başına toplamak. olmak, meydana gelmek. durmak.

birinin imdadına yetişmek. come to s.o.´s rescue (bir yere) devamlı yaşamak amacıyla gelmek: He´s come to come to stay stay. Artık burada kalacak. 1. (with) anlaşmaya varmak, mutabık kalmak. 2. with come to terms (sevmediği bir şeyi) güçlükle kabul etmek. mutabık kalmak, anlaşmak. come to terms (kabul edilmesi zor olan bir şeyi) kabul etmek/kabullenmek. come to terms with öne geçmek, sivrilmek. come to the fore sadede gelmek. come to the point gerçekleşmek. come true doğru çıkmak, gerçekleşmek. come true (-in yetki alanına) girmek. come under açılmak, çözülmek. come undone k. dili telaşa kapılmak, etekleri tutuşmak, itidalini kaybetmek. come unglued çözülmek, açılmak. come untied -e çatmak, ile karşılaşmak. come up against (birinin) para ve prestiji artmak. come up in the world 1. (belirli bir hizaya) kadar gelmek. 2. (belirli bir seviyeyi) come up to tutturmak. plan, çare, cevap v.b.´ni) bulmak. k. dili (bir come up with -e rastlamak. come upon ne olursa olsun. come what may ne olursa olsun. come what may sona ermek, bitmek. come/draw to a close -e rastlamak, -e tesadüf etmek. come/run across come/run up against a blank k. dili çıkmaza girmek, açmaza düşmek. wall i. 1. eski formunu bulma. 2. argo zekice ve yerinde cevap. comeback i. 1. komedyen. 2. komedi yazarı. comedian i. kadın komedyen. comedienne i. 1. düşüş. 2. hayal kırıklığı. comedown i. komedi. comedy s. alımlı. comely i. come-on i. kuyrukluyıldız. comet i. 1. rahatlık, ferahlık, konfor. 2. teselli. f. 1. rahat ettirmek. 2. comfort teselli hela. umumietmek. comfort station s. rahat, konforlu. comfortable z. rahatça. comfortably i. 1. rahatlatıcı şey. 2. teselli edici kimse/şey. 3. yorgan. 4. İng. comforter emzik, kauçuk meme. 5.komik. 2. komedi ile ilgili. i. komedi s. 1. güldürücü, gülünç, İng. kaşkol, atkı. comic oyuncusu. çizgi roman. comic book operakomik. comic opera bant-karikatür. comic strip s. komik. comical i. bant-karikatür. comics i. geliş, yaklaşma. s. gelen, önümüzdeki, gelecek, yaklaşan. coming i. virgül. comma i. 1. emir, komut. 2. egemenlik, buyruk, hükümranlık. 3. bilg. command komut: search command arama üzere) el 4. komutanlık, f. 1. (askeri hizmette kullanmak komutu. koymak. 2. askeri bir commandeer kumandanlık: Airetmek. Command Hava Savunma Defense hizmete mecburkomutan. 2. deniz binbaşısı. i. 1. kumandan, commander Komutanlığı. f. 1. emretmek; komuta etmek. 2. (bir yer) -e başkomutan. commander in chief hâkim olmak, -e bakmak. s. 1. emreden. 2. etkili. 3. hâkim. commanding i. emir. commandment

commando commemorate commemoration commemorative commemorative stamp commence commencement commend commendable commensurate comment commentary commentator commerce commercial commercial law commercial law commercial traveller commercialise commercialize commingle commiserate commiseration commission commissioned commissioned officer commissioner commit commit an impiety commit an offense commit o.s. commit suicide commit to memory commit to prison commit to writing commitment committee commode commodious commodity common common fraction common ground common knowledge common law common law common man Common Market common noun common noun

i. 1. komando birliği. 2. komando. f. anmak. i. 1. anma, hatırasını yad etme. 2. anma töreni. s. (birinin/bir şeyin) anısına yapılan. hatıra pulu. f. başlamak. i. 1. başlama, başlangıç. 2. diploma töreni. f. 1. tavsiye etmek, salık vermek. 2. övmek. 3. emanet etmek. s. övgüye değer. s. orantılı, eşit. i. 1. yorum, tefsir. 2. açımlama. 3. eleştiri, tenkit. f. söz söylemek; on hakkında fikrini söylemek, hakkında yorumda i. yorum, tefsir. bulunmak. i. 1. yorumcu. 2. eleştirmen. i. ticaret, alım satım. s. ticari. i., radyo, TV reklam. ticaret hukuku. ticaret hukuku. İng. (gezici) satış temsilcisi. f., İng., bak. commercialize. f. -i ticaret aracı yaparak bayağılaştırmak. f. karışmak; katmak, karıştırmak. f. -in derdini paylaşmak. i. teselli, acıma. i. 1. görev, vazife, iş. 2. işleme. 3. eylem. 4. komisyon ücreti, yüzdelik. 5. kurul, komisyon. 6. yetki. f. 1. atamak, tayin etmek. s. 2. görevlendirmek. 3. den. donanmaya katmak. subay. i. 1. komisyon üyesi. 2. şube müdürü. f. (--ted, --ting) 1. işlemek, yapmak. 2. emanet etmek, teslim etmek. karşı saygısızlık etmek. Allaha 3. söz vererek bağlamak. suç işlemek. 1. (bir konuda) ne düşündüğünü söylemek, fikrini söylemek. 2. to söz vermek: You´ve committed yourself to doing this. Bunu intihar etmek. yapmaya söz verdin. ezberlemek. hapsetmek. yazmak. i. 1. söz, vaat; taahhüt, üstenme. 2. kesin karar. 3. teslim etme; teslim olma. 4. bağlılık,komisyon, encümen. i. kurul, komite, heyet, sadakat. i. 1. lazımlık iskemlesi. 2. klozet. s. ferah, geniş. i. mal, eşya. staple commodities başlıca satış ürünleri. s. 1. müşterek, ortak; beraber yapılan: common defense ortak savunma.kesir, bayağı kesir. mat. adi common enemy ortak düşman. common grave ortak bir mezar. common prayer herkesin beraber okuduğu dua. 2. ortak bir zevk, görüş, tutku v.b.: There´s no common ground yaygın, sıkça rastlanan: a common sentiment yaygın bir his. 3. between them. Onların hiçbir ortak yanı yok. bilinen gerçek. adi, bayağı, basit: There was something common about her. Onda bir adilik vardı. hukuk. common-law marriage resmi örf ve âdete dayanan nikâhsız beraber yaşama. örf ve âdet hukuku. sıradan insan, sokaktaki adam. Ortak Pazar. dilb. cins adı, cins ismi. cins isim.

common property common sense common sense common stock common touch commonly commonplace commonwealth commotion communal commune commune communicable communicate communication communicative communion communiqué communism communist community commute commuter comp compact compact compact compact disk compact disk player companion companionable companionship company comparable comparative comparative anatomy comparative degree comparative linguistics comparative linguistics compare compare notes compare notes comparison compartment compartmentalize compass compass needle compassion compassionate compatibility

ortak mal. sağduyu. sağduyu, aklıselim. adi hisse senetleri. sempatiklik. z. çoğunlukla; genellikle. s. 1. sıradan, bayağı. 2. olağan. i. 1. beylik laf, klişe, basmakalıp söz. ulus. 2. cumhuriyet. 3. eyalet. i. 1. 2. sıradan bir şey. i. 1. şamata, gürültü patırtı. 2. karışıklık. s. 1. toplumla ilgili, toplumsal, halka ait. 2. umumun malı olan. i. komün. f. sohbet etmek, söyleşmek. s. bulaşıcı. f. 1. iletmek, nakletmek, bildirmek. 2. (hastalığı) bulaştırmak, sirayet ettirmek. 3.iletilme, iletiliş. 2. (mektup, not, telgraf gibi i. 1. iletme, iletim; (with) (ile) haberleşmek, iletişmek; (ile) iletişim kurmak. 4. (odalar) birbirine açılmak; with (bir oda) iletilen) haber. 3. iletişim, haberleşme, komünikasyon. 4. çoğ. s. konuşkan. (başka bir odaya) açılmak. 5. Hrist. komünyon almak; (birine) haberleşme; ulaşım. i. 1. paylaşma. 2. katılma. 3. Hrist. komünyon. 4. Hrist. mezhep. komünyon vermek. i. (kısa ve resmi) bildiri. i. komünizm. i., s. komünist. i. 1. toplum, cemiyet. 2. topluluk. 3. halk, kamu, amme. 4. müşterek tasarruf, ortak mal sahipliği. banliyödeki ev ile f. 1. (cezayı) hafifletmek, çevirmek. 2. şehirdeki işyeri arasında her gün gidip gelmek. gün gidip i. banliyödeki evi ile şehirdeki işyeri arasında her gelen kimse. kıs. companion, compare, compiled, complete. s. 1. yoğun, kesif, sıkı, sık. 2. kısa, özlü. i. 1. pudriyer, pudralık. 2. oto. küçük araba. i. sözleşme, sözlü anlaşma. f. sözleşmek. kompakt disk. kompakt disk çalar. i. 1. arkadaş, yoldaş. 2. eş. 3. refakatçi. 4. elkitabı, rehber. s. sokulgan, cana yakın, yalpak. i. arkadaşlık, eşlik. i. 1. şirket, kumpanya, ortaklık. 2. topluluk, kumpanya. 3. eşlik, refakat, arkadaşlık. benzer. s. karşılaştırılabilir; 4. misafirler; misafir. 5. beraberindekiler, arkadaşlar. 6. ask. bölük. s. 1. karşılaştırmalı, mukayeseli. 2. orantılı, nispi. 3. dilb. (sıfat veya zarfların) üstünlük derecesini gösteren. i. karşılaştırmalı anatomi. dilb. üstünlük derecesi. karşılaştırmalı dilbilim. karşılaştırmalı dilbilim. f. 1. (with) (ile) karşılaştırmak. 2. to -e benzetmek; -e benzemek. görüş alışverişinde bulunmak. fikir alışverişinde bulunmak, görüş alışverişinde bulunmak. i. karşılaştırma, mukayese. i. 1. bölme, bölüm. 2. d.y. kompartıman. f. bölmelere ayırmak. i. 1. pusula. 2. pergel. 3. çevre. 4. sınır. 5. alan, saha. pusula ibresi, pusula iğnesi. i. şefkat, merhamet, acıma, sevecenlik. s. şefkatli, merhametli, başkalarına acıyan, sevecen. i. uyumluluk, uyum, uyma, bağdaşma.

compatible compatriot compel compensate compensate for one thing by/with another compensate s.o. for compensation compere compete competence competent competition competitive competitor compile complacency complacent complain complainant complaint complaisance complaisant complement complement complementary complete complete with complete works completely completion complex complex complex sentence complexion complexity compliance compliant complicate complicate complicated complication complicity compliment compliment complimentary compliments compliments of the season comply component comport

s. 1. (with) (ile) uyumlu, (ile) bağdaşan. 2. geçimli. i. vatandaş, yurttaş. f. (--led, --ling) zorlamak, mecbur etmek. f. 1. tazmin etmek, bedelini ödemek. 2. telafi etmek. bir şeyi başka bir şeyle telafi etmek: She compensates for her occasional rudenesses by frequently making us laugh. Bizi sık -in bedelini birine ödemek. sık güldürerek arasıra yaptığı kabalıkları telafi ediyor. i. 1. tazminat parası, tazminat. 2. telafi. 3. fayda, faydalı taraf, olumlu taraf. i. sunucu, takdimci. f. 1. with ile yarışmak. 2. for için yarışmak. 3. with tic. ile rekabet etmek. i. 1. yeterlik, kifayet. 2. yetenek, kabiliyet. 3. ehliyet, yetki. s. 1. yeterli, ehil; yetenekli; işin üstesinden gelebilen. 2. yetkili. i. 1. yarışma. 2. tic. rekabet. s. 1. rekabete dayanan. 2. başkalarıyla rekabet edebilir. i. 1. tic. rakip. 2. yarışmacı. f. derlemek. i. kendinden hoşnut olma. s. kendinden hoşnut. f. şikâyet etmek, yakınmak. i. şikâyetçi, davacı. i. 1. şikâyet, yakınma. 2. hastalık. i. yumuşaklık, yumuşak başlılık. s. yumuşak, yumuşak başlı. i.1. tamamlayıcı. 2. dilb. tümleç. f. tamamlamak. s. tamamlayan, tamamlayıcı, tümleyici. s. 1. tam, katıksız: I´m in complete sympathy with what you´re saying. Senin dediklerine the books complete with a bookas a ile beraber: You can buy tamamıyla katılıyorum. It came case complete surprise. Tam bir sürprizdi. He´sberaber beş idiot! a complete milyar for fiveeserler: the complete works of Hüseyin Rahmi Hüseyin bütün billion liras. Kitapları, bir kitaplıkla Tam bir dangalak! 2. tamam, tamamlanmış. 3. tamam, eksiksiz: liraya alabilirsiniz. Rahmi´nin bütün eserleri. z. tamamen,not complete. Bu kitap tamam değil. Dinner wouldn This book´s bütünüyle. ´t1. bitirme, tamamlama; bitme, tamamlanma, sona yemeği i. be complete without soup. Çorba olmadan akşam erme. 2. eksik olurdu. f. tamamlamak. yerine getirme. i. 1. bileşik/karışık şey. 2. karmaşa. 3. ruhb. kompleks, karmaşa. 4. 1. karmaşık, kompleks. 2. mat. kompleks, karmaşık. s. ekon. kompleks. dilb. girişik cümle. i. 1. cilt, ten, tenin rengi. 2. görünüş, görünüm. i. karmaşıklık. i. 1. uyma, riayet. 2. uyma, boyun eğme, itaat. 3. uysallık. s. uysal, yumuşak başlı, itaatkâr. f. karmaştırmak; çetrefilleştirmek, zorlaştırmak, güçleştirmek. s. karmaşık; çetrefil. s. karmaşık; çetrefil, çapraşık, anlaşılması güç, çözülmesi güç. i. 1. karmaşık hale getirme. 2. (bir işe giriştikten sonra ortaya çıkan) engel, pürüz, karmaşa. i. 1. suç ortaklığı. 2. güçlük, zorluk. 3. karmaşıklık, karışıklık. 4. tıb. komplikasyon, ihtilat. f. (on) tebrik etmek, kutlamak; iltifat etmek, kompliman yapmak. i. iltifat, kompliman. s. 1. hediye olarak verilen, ücretsiz, parasız. 2. iltifat eden; övgü dolu, övücü. 2. saygılar. 3. tebrikler. i. 1. selamlar. İng. tebrikler. f. with -e uymak, -e riayet etmek. i. öğe, unsur, parça, eleman, cüz. s. bileşimde bulunan. f. with -e uymak, -e uygun olmak: The results comport with our expectations. Sonuçlar beklediğimiz gibi oldu.

comport o.s. compose compose o.s. composer composite composition compositor compost composure compote compound compound compound interest compound sentence compound word comprehend comprehensible comprehension comprehensive compress compress compressed air compression compressor comprise compromise compromise on compromise with compulsion compulsive compulsory compunction compute computer computer chip computer engineer computer engineering computer hardware computer operator computer program computer programmer computer programming computer software computerise computerize comrade con con concave concave

davranmak, hareket etmek: She always comports herself with dignity. O her zaman ağırbaşlı bir şekildeşiir yazmak. 2. f. 1. (müzik/şiir) yazmak; beste yapmak; davranır. (aralarındaki anlaşmazlıkları) gidermek. kendine hâkim olmak, kendine gelmek. i. besteci, bestekâr, kompozitör. s. 1. bileşik. 2. karma, karışık. i. 1. (yazılı ödev olarak) kompozisyon. 2. beste. 3. güz. san. kompozisyon. 4. kim. bileşim. 5. beste yapma; şiir yazma. 6. i. dizgici, mürettip. oluşum. i. çürümüş yaprakla karışık gübre, komposto. i. itidal, ılımlılık; sakinlik, soğukkanlılık. i. komposto, hoşaf. i. içinde binalar bulunan etrafı duvarla çevrili yer. s. bileşik. i. bileşim, terkip. bileşik faiz. dilb. birleşik cümle. dilb. birleşik sözcük. f. 1. kavramak, anlamak. 2. kapsamak, içine almak. s. kavranabilir, anlaşılabilir. i. 1. kavrayış, anlayış. 2. kapsam. s. kapsamlı, etraflı, geniş. f. sıkıştırmak. i. kompres. sıkıştırılmış hava. i. sıkıştırma, basınç, tazyik, kompresyon. i. kompresör. f. kapsamak, içermek, -den oluşmak; oluşturmak. i. (tarafların karşılıklı ödün vererek yaptığı) anlaşma, uzlaşma, uyuşma. f. 1.uzlaşmak.ödün vererek anlaşmaya varmak, (bir konuda) karşılıklı uzlaşmak. 2. uzlaştırmak. 3. şerefini tehlikeye atmak. 4. ile uzlaşmak, ile uyuşmak. tehlikeye atmak. i. 1. zorlama. 2. ruhb. dayanılmaz bir istek, içtepi, zorgu. s. 1. zorlayıcı. 2. ruhb. zorgulu. s. zorunlu, mecburi. i. vicdan rahatsızlığı/azabı. f. hesap etmek, hesaplamak. i. bilgisayar, kompüter. bilgisayar çipi. bilgisayar mühendisi. bilgisayar mühendisliği. bilgisayar donanımı. bilgisayar operatörü, sistem operatörü. bilgisayar programı. bilgisayar programcısı. bilgisayar programlaması. bilgisayar yazılımı. f., İng., bak. computerize. f. 1. bilgisayara geçirmek. 2. bilgisayarla donatmak. i. yoldaş, arkadaş. z. karşı, aleyhte. f. (--ned, --ning) aldatmak, kandırmak. s. içbükey, obruk, konkav. i. içbükey yüzey.

conceal concede conceit conceited conceivable conceive conceive of concentrate concentrated concentration concentration camp concentric concept conception concern concern o.s. with concerned concerning concert concerted concerto concession conch conciliate conciliation conciliatory concise concisely conclude concluding conclusion conclusive concoct concoction concord concourse concrete concrete mixer concur concurrence concurrent concurrently concussion condemn condemn to death condemnation condensation condense condensed milk condenser

f. gizlemek, gizli tutmak, saklamak, örtmek. f. 1. kabul etmek, itiraf etmek, teslim etmek. 2. vermek, bırakmak. i. kendini beğenme, kibir, gurur. s. kendini beğenmiş, kibirli. s. akla gelebilir; düşünülebilir; hayal edilebilir. f. 1. gebe kalmak. 2. anlamak, kavramak, idrak etmek. 3. düşünmek, tasavvur etmek. 4. tasarlamak,aaklına gelmek. Ona düşünmek.––d a dislike I have conceived dislike for him. karşıtoplamak, bir araya getirmek, yığmak; toplanmak. 2. f. 1. içimde bir nefret uyandı. yoğunlaştırmak;derişik. 2. yoğun. deriştirmek, koyulaştırmak. 4. s. 1. konsantre, yoğunlaşmak. 3. düşünceyi/dikkati/gücü bir noktada toplamak, konsantre olmak. i. 1. dikkati bir noktada toplama, konsantrasyon. 2. toplama, bir i. konsantre, derişik madde. araya getirme, yığma; toplanma, toplaşım. 3. konsantrasyon, toplama kampı. derişim. s. merkezleri bir, ortak merkezli. i. 1. kavram, mefhum. 2. görüş, fikir. i. 1. gebe kalma. 2. başlangıç. 3. kavram. 4. düşünce, fikir, görüş. i. 1. (birini) ilgilendiren şey: It´s one of our major concerns. Bizi en çok ilgilendiren ile ilgilenmek. 2. ilgi: I understand the ile meşgul olmak, şeylerden biri. reason for your concern. Duyduğunuz ilginin sebebini s. 1. ilgili, alakalı. 2. endişeli, düşünceli. anlıyorum. 3. endişe, kaygı: That is not a cause for concern. edat ile ilgili olarak, -e dair,şey değil o. 4. firma. f. 1. ilgili olmak; Kaygılanılması gereken bir hakkında. ilgilendirmek; etkilemek: The article birlik. i. 1. konser, dinleti. 2. uyum, ahenk, concerns the future. Makale gelecekle ilgili. This doesn´t concern you. Bu seni s. 1. birlikte yapılmış. 2. birlikte planlanmış. ilgilendirmez. 2. kaygılandırmak. i. konçerto. i. 1. kabul, itiraf, teslim. 2. taviz, ödün. 3. imtiyaz, izin. i. büyük deniz kabuğu. f. 1. gönlünü almak, yatıştırmak. 2. uzlaştırmak. i. 1. gönlünü alma, yatıştırma. 2. uzlaştırma. s. gönül alıcı, yatıştırıcı. s. kısa, veciz; özlü, az ve öz. z. kısaca, az ve öz. f. 1. bitirmek, sona erdirmek; bitmek, sona ermek. 2. sonuca varmak, sonuç çıkarmak. 3. (bir işin) sonunu getirmek. 4. bir s. son, bitiş. karara varmak, karar vermek. i. 1. son, nihayet. 2. sonuç, netice. 3. karar. s. 1. kesin, kati. 2. son, nihai. f. 1. birbirine karıştırarak hazırlamak, tertip etmek, yapmak. 2. (hikâye/yalan) uydurmak, düzmek. i. 1. karışım. 2. karıştırma. i. 1. uyum, ahenk; barış. 2. anlaşma, antlaşma. i. 1. toplanma, bir araya gelme. 2. kalabalık, izdiham. 3. (havaalanında/garda) i. beton. s. 1. somut. 2. beton. büyük yolcu salonu; meydan. betonyer, betonkarar, beton karıştırıcı, malaksör. f. (--red, --ring) 1. aynı fikirde olmak, uyuşmak. 2. aynı zamana rastlamak,aynı olma, birlik, uyuşma. 2. aynı zamana rastlama. i. 1. (fikir) çatışmak. s. 1. aynı zamana rastlayan. 2. aynı olan, uyuşan. z. aynı zamanda. i. 1. beyin sarsıntısı. 2. şiddetli sarsıntı. f. 1. kınamak, ayıplamak. 2. suçlu çıkarmak. 3. mahkûm etmek. 4. huk. mahkûm etmek. resmen yasaklamak. 5. huk. idama -in kullanılmasını kamulaştırmak, istimlak etmek. 6. suçluluğunu açığa vurmak. i. 1. kınama, ayıplama. 2. kabahatli bulma. 3. suçlu çıkarma. 4. mahkûm etme; mahkûmiyet. 5. kamulaştırma, istimlak. i. 1. buğu. 2. buğulaşma. 3. kim., fiz. yoğunlaştırma; yoğunlaşma, kondansasyon. 4. sıvılaştırma; sıvılaşma. 5. f. 1. kim., fiz. yoğunlaştırmak, koyulaştırmak; yoğunlaşmak, kısaltma, özet. (buharı/gazı) sıvılaştırmak; (buhar/gaz) koyulaşmak. 2. şekerli konsantre süt. sıvılaşmak. 3. (yazıyı/sözü) kısaltmak, özetlemek. i. 1. fiz. kondansatör, yoğunlaç. 2. kim. yoğuşturucu.

condescend condescending condescension condiment condition conditional conditional mood conditional sale conditionally condole condolence condom condone conduce conducive conduct conduct conduct o.s. conduction conductive conductivity conductor cone confection confectionary confectioner confectioner´s sugar confectioners´ sugar confectionery confederacy confederate confederate confederated confederation confer conference confess confession confessional confessor confidant confide confide in s.o. confidence confidence game confidence in confidence man confident confidential confidentially

f. tenezzül etmek, sözde alçakgönüllülük göstermek, lütfetmek. s. tenezzül eden. i. tenezzül. i. yemeğe çeşni veren şey. i. 1. şart, koşul: It´s one of the conditions of the agreement. Anlaşmanın şartlarından biri.kayıtlı.aredilb. şart kipi. s. koşullu, şartlı, şarta bağlı, What i., living conditions like there? Oradaki hayat şartları nasıl? 2. hal, durum: This house is dilb. şart kipi. not in very good condition. Bu evin hali pek iyi değil. 3. sağlık şarta bağlı satış. durumu: He´s in good condition. Sağlığı yerinde. This player´s in great condition. Bu oyuncunun kondisyonu çok iyi. Does she z. şartlı olarak. have a başsağlığı dilemek, taziyedemi rahatsız?/Kalbi mi var? f. with heart condition? Kalbinden bulunmak. What do you think of his mental condition? Onun akli durumu i. başsağlığı, düşünüyorsun? f. 1. şartlandırmak, koşullandırmak. hakkında ne taziye. i. etkilemek: kaput. 2.prezervatif, Such teachings will condition his attitude to life. O gibi öğretiler onun hayata bakışını etkileyecek. 3. (oyuncuyu) iyi f. göz yummak, görmezlikten gelmek. bir kondisyona getirmek. 4. (birini) (belirli bir duruma) getirmek: f. to/toward -e neden olmak, -e vesile olmak. You can´t condition him to accept that. Kendisini onu kabul s. edecek duruma getiremezsiniz. i. 1. davranış, tavır, hareket. 2. yönetim, idare. f. 1. yürütmek; yönetmek, idare etmek: You´ve conducted this siege well. şekilde) davranmak: He conducted himself well at (belirli bir Bu kuşatmayı çok iyi yürüttünüz. You can´t conduct such experiments iyi davrandı. böyle denemeler yapamazsınız. the party. Partide here. Burada i., fiz. iletme, geçirme, nakletme. They conduct a college. Bir koleji yönetiyorlar. Who´s going to s., fiz. iletici, geçirici, iletken, geçirgen. conduct the orchestra? Orkestrayı kim yönetecek? 2. rehberlik etmek. 3. (sesi/elektriği) iletmek. i., fiz. iletkenlik, geçirgenlik. i. 1. kılavuz, önder, lider, şef. 2. d.y. biletçi, kondüktör. 3. (orkestra/koro için) mak.4. iletken madde, iletken. bot. kozalak, i. 1. geom. koni. 2. şef. koni biçiminde makara. 3. kozak. 4. (dondurma için) külah. i. şekerleme, şeker. i., bak. confectionery. i. şekerci. pudra şekeri. pudraşeker, pudraşekeri. i. 1. şekerleme imalathanesi. 2. şekerleme. i. konfederasyon, ittifak, birlik. s. birleşik, bağlaşık, konfedere. i. suç ortağı. f. birleşmek, bağlaşmak; birleştirmek. s. birleşik, bağlaşık, konfedere. i. konfederasyon, birleşik devletler. f. (--red, --ring) 1. (with) (ile) görüşmek, müzakere etmek; müzakere yapmak: I conferred with him on the matter. Meseleyi i. 1. görüşme. 2. toplantı; konferans, kongre. onunla görüştüm. 2. (on/upon) (-e) (unvan, akademik derece) f. 1. itiraf etmek. 2. günah çıkartmak. vermek. i. 1. itiraf. 2. günah çıkartma. i. günah çıkartma hücresi. i. günah çıkartan papaz. i. sırdaş, dert ortağı. f. to (sırrını) -e söylemek. birine sırrını söylemek. i. güven, itimat. dolandırıcılık, üçkâğıtçılık. I have confidence in him. Ona güvenirim./Ona itimadım var. dolandırıcı, üçkâğıtçı. s. emin, inanan. s. gizli kalması gereken, gizli: This is confidential. Bu aramızda kalsın. z. sır olarak.

confidently configuration confine confinement confirm confirmation confirmed bachelor confiscate confiscation conflagration conflict conflict conflict of interest conflict of laws conflicting conform conformism conformist conformity confound Confound it! confounded confront confrontation confuse confused confusion congeal congenial congeniality congenital congested congestion conglomerate conglomeration Congo Congolese congratulate congratulation Congratulations! congregate congregation congress congressional congressman congresswoman congruent congruous conic conifer

z. güvenle. i. 1. düzenleniş, düzen. 2. görünüm, biçim. 3. geom., bilg. konfigürasyon. f. 1. to -e hapsetmek, -e kapatmak. 2. to (bir hastalık) (birini eve/yatağa) bağlamak. 3. sınırlamak, sınırlandırmak.3. to -e i. 1. hapis, hapsedilme. 2. (eve/yatağa) bağlı kalma. 4. hasretmek. sınırlama, sınırlandırma. etmek, teyit etmek. 2. (rezervasyonu) f. 1. doğrulamak, tasdik 4. doğum sonrası yatakta kalma süresi. konfirme etmek;tasdik, teyit. 2. konfirmasyon; kesinleştirme; i. 1. doğrulama, kesinleştirmek; sağlama bağlamak. 3. (birini) kutsayarak kiliseye3. papazın verdiği etmek. 4. onaylamak, sağlama bağlama. üye olarak kabul ilmihal derslerine devam müzmin bekâr. tasdikve kiliseye üye olarak kabul edilme; kiliseye üye olarak etme etmek. f. 1. (mala) el koymak, -i müsadere etmek; (yasaklanmış şeyi) kabul töreni. toplamak.el koyma, müsadere;-i(yasaklanmış3. kamulaştırmak, i. 1. mala 2. -e haciz koymak, haczetmek. şeyi) toplama. 2. istimlak etmek. haciz. 3. kamulaştırma, istimlak. i. büyük yangın. i. 1. uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilaf. 2. savaş, harp; (silahlı) çatışma. 3. ruhb. çatışma. çatışmak, ile çelişmek. f. with ile uyuşmamak, ile çıkar çatışması. kanuni ihtilaf. s. çelişkili. f. (to) (-e) uymak, (-e) riayet etmek. i. konformizm, uymacılık. i. konformist, uymacı. i. uygunluk, uyma. f. şaşırtmak, şaşkına çevirmek. Allah kahretsin! s., k. dili kör olası, kahrolası. f. 1. with -e gidip söylemek/anlatmak: He confronted me with the problem. okuma; karşılıklı meydan okuma. 2. huk. çıkmak; i. 1. meydan Bana gelip meseleyi anlattı. 2. karşısına (sanığı, önünü kesmek. 3. -in yüzleştirme. ile uğraşmak: Are you kendisini suçlayanla) üstüne gitmek;2. with (bir şeyi/birini) f. 1. kafasını karıştırmak, şaşırtmak. ready to confront this problem? Bu sorunla uğraşmaya hazır (başka şeyle/biriyle) karıştırmak. s. 1. kafası karışmış, şaşkına dönmüş. 2. karışık, düzensiz; mısın? karman çorman. 3. ayırt edilemez, seçilemez. i. 1. kafa karışıklığı, şaşkınlık. 2. karışıklık, düzensizlik. 3. bir şeyi/birini başka şey/biri sanma. f. 1. dondurmak; donmak. 2. pıhtılaştırmak; pıhtılaşmak. s. sempatik, sevimli; hoş. i. 1. sempatiklik, sevimlilik. 2. uygunluk. s. doğuştan, yaradılıştan. s. 1. tıkanık. 2. kalabalık, tıklım tıklım. 3. tıb. kan toplamış. i. 1. tıkanıklık. 2. kalabalık, izdiham. 3. tıb. kan toplanması, kan hücumu. 2. tic. şirketler grubu. 3. jeol. yığışım, konglomera. i. 1. küme. i. birikinti, yığın, küme. i. i. (çoğ. Con.go.lese) Kongolu. s. 1. Kongo, Kongo´ya özgü. 2. Kongolu.etmek, kutlamak. f. tebrik i. tebrik, kutlama. Tebrikler!/Tebrik ederim. f. 1. toplamak, bir araya getirmek. 2. toplanmak, bir araya gelmek, birikmek. i. 1. toplama, toplantı. 2. cemaat. i. kongre. s. kongreye ait. , çoğ. con.gress.men (kang´grısmîn) i., pol., A.B.D. Temsilciler Meclisi üyesi (erkek). (kang´grıswîmîn) i., pol., A.B.D. çoğ. con.gress.wom.en Temsilciler Meclisi üyesi (kadın). mat. benzer. s. 1. uygun, münasip, yerinde. 2. s., bak. congruent. s., mat. konik. i., bot. kozalaklı ağaç.

conjectural conjecture conjugal conjugate conjugation conjunction conjunctive conjunctivitis conjure conjure up conjurer connect connected connecting link connecting rod connection connexion connivance connive connoisseur connotation connote conquer conqueror conquest conscience conscientious conscientious objector conscientiously conscious consciously consciousness conscript conscript conscription consecrate consecration consecutive consecutively consensus consent consequence consequently conservation conservationist conservatism conservative conservatory conserve conserve

s. tahmini, varsayımsal, farazi. i. zan, sanı; tahmin, varsayım, farz. f. zannetmek, sanmak; tahmin etmek, farzetmek. s. evlilik ile ilgili, karıkocalığa ait. f., dilb. çekmek. i., dilb. fiil çekimi. i. 1. dilb. bağlaç. 2. birlik; birleşme. 3. gökb. kavuşum. s., dilb. bağlayıcı. i., tıb. konjonktivit, konjonktiv iltihabı. f. 1. hokkabazlık yaparak -i yapmak: She conjured a dove out of thehayal Hokkabazlık etmek. 2. -i anımsatmak, -i çıkardı. 2. büyü 1. box. etmek; icat yaparak kutudan güvercin akla getirmek, yoluyla (ruh) çağırmak. -i 1. hokkabaz, 3. hokkabazbüyücü. i. uyandırmak. sihirbaz. 2. gibi -i yapıvermek. f. 1. bağlamak, birleştirmek; bağlanmak, birleşmek, bağlı olmak. 2. 1. bağlı, birleştirilmiş. 2. bağ kurmak. 3. (with) (belirli bir s. (with) (iki şey arasında) with -e bağlı, ile ilgili, -e ait. seferle) bağlantılı olmak. 1. halka. 2. (iki şey arasındaki) bağlantı, ilgi. oto. biyel, biyel/piston kolu. i. 1. bağlantı, bağ, ilişki. 2. bağlama, birleştirme. 3. tanıdık, arkadaş. 4. akraba, hısım. 5. bağlantılı sefer. i., İng., bak. connection. i. 1. göz yumma. 2. suç ortaklığı. f. 1. at -i görmezlikten gelmek, -e göz yummak. 2. with ile dolap/entrika çevirmek. We connived together in the plot. i. eksper, erbap, uzman. Komployu birlikte hazırladık. i. yananlam, bir sözcüğün çağrıştırdığı şey. f. akla getirmek, anlamına gelmek, demeye gelmek, göstermek, ifade etmek. f. 1. fethetmek, zaptetmek. 2. yenmek. i. fatih. i. 1. fetih, zapt. 2. zafer. i. 1. vicdan. 2. vicdanlılık. s. 1. vicdanlı. 2. özenli, itinalı. 3. işine bağlı, vazifeşinas. savaşa karşı olduğu için askerlik yapmayı reddeden kimse. z. 1. vicdanına dayanarak; vicdanen. 2. özenle, itina ile. s. 1. bilinci yerinde, şuuru yerinde. 2. farkında olan. 3. bilinçli. z. bile bile, bilinçli olarak. i. 1. of -in farkında olma, -i bilme. 2. bilinç, şuur. s., i. askere alınmış (kimse). f. askere almak. i. 1. askere alma. 2. mecburi askerlik. f. 1. kutsamak, takdis etmek. 2. (birine) dini bir törenle (belirli bir unvan) vermek. 3. to -e adamak. i. 1. kutsama. 2. kutsama töreni. s. 1. arka arkaya gelen, ardıl. 2. mat. ardışık. z. arka arkaya, art arda, ardışık olarak. i. fikir birliği, oybirliği. i. rıza: They´ve finally given their consent. Nihayet rıza gösterdiler. netice. 2. we gain herönem. i. 1. sonuç, How can semere. 3. consent? Onun rızasını nasıl alabiliriz? She can´t do it without my consent. Rızam olmadan z. bu/o yüzden, bu/o nedenle, dolayısıyla, binaenaleyh. onu yapamaz. f. (to) (-e) razı olmak, (-e) rıza göstermek. i. 1. koruma, himaye. 2. doğal kaynakları koruma. i. doğal kaynakları koruma yanlısı. i. tutuculuk, muhafazakârlık. s. 1. tutucu, muhafazakâr. 2. hiç aşırıya kaçmayan, ılımlı. i. tutucu kimse. i. 1. limonluk, sera. 2. konservatuvar. f. korumak, muhafaza etmek. i. reçel.

consider considerable considerably considerate consideration considering consign consignee consigner consignment consignor consist consistency consistent consistently consolation consolation prize console consolidate consonant consort consortium conspicuous conspiracy conspirator conspire constable constabulary constancy constant constantly constellation consternation constipation constituency constituent constitute constitution constitutional constrain constrained constraint constrict constriction construct construction construction site constructive construe consul

f. 1. üzerinde düşünmek; düşünmek. 2. göz önünde tutmak, dikkate almak, hesaba katmak. 3. saymak, addetmek. çok. s. 1. önemli, hatırı sayılır. 2. büyük, hayli, fazla, oldukça z. epeyce, oldukça. s. 1. düşünceli, saygılı, hürmetkâr. 2. nazik. i. 1. nezaket, saygı, düşünce. 2. üzerinde düşünme. 3. karşılık, bedel; ücret. 4.önünde 5. itibar, saygınlık. 6. etken, faktör. edat, bağ. göz önem. tutulursa. z., k. dili her şey göz önünde tutulursa. f. 1. göndermek; vermek. 2. teslim etmek, emanet etmek. i. malın gönderildiği kimse. i., bak. consignor. i. 1. mal gönderme, sevkıyat. 2. gönderilen mal. i. mal gönderen kimse. f. 1. of -den meydana gelmek, -den oluşmak, -den ibaret olmak. 2.1. tutarlık, tutarlılık, bağlı olmak.kıvam; koyuluk; yoğunluk. i. in -e dayanmak, -e insicam. 2. s. tutarlı. z. 1. tutarlı bir şekilde. 2. sürekli olarak, devamlı olarak, mütemadiyen. i. teselli, avunç. teselli mükâfatı. f. avutmak, avundurmak, teselli etmek. f. 1. pekiştirmek, takviye etmek, sağlamlaştırmak; pekişmek, sağlamlaşmak. 2. birleştirmek; birleşmek. 3. tic. -e uygun, ile i. ünsüz, sessiz, konson, konsonant. s. 1. to/with konsolide etmek. 2. ahenkli, uyumlu. uyumlu. arkadaşlık etmek. f. with ile i. konsorsiyum. s. göze çarpan, dikkati çeken. i. komplo. i. komplocu. f. komplo kurmak. i., İng. polis, polis memuru. i., İng. polis teşkilatı. i. 1. vefa. 2. sebat. 3. değişmezlik. s. 1. değişmez, sabit. 2. sürekli, devamlı. 3. sadık. i. 1. sabit şey. 2. sürekli, daima. nicelik, sabit sayı, sabite. z. mat. değişmez i., gõkb. takımyıldız. i. şaşkınlık, hayret, korku, dehşet. i. kabızlık, peklik. i. 1. bir seçim bölgesindeki seçmenler. 2. seçim bölgesi. s. bütünü oluşturan. i. 1. seçmen. 2. öğe, unsur. f. 1. oluşturmak, teşkil etmek. 2. meydana getirmek, kurmak, tesisanayasa. 2. tüzük, nizamname. 3. yapı, bünye. 4. bileşim, i. 1. etmek. 3. atamak, tayin etmek. terkip. s. 1. anayasal. 2. bünyesel, yapısal. i. sağlık için yapılan yürüyüş. f. 1. zorlamak, mecbur etmek. 2. engellemek, menetmek. s. zoraki. i. 1. sınırlama, tahdit. 2. kendini tutma. f. sıkmak, sıkıştırmak, büzmek, daraltmak. i. 1. sıkma, büzme. 2. boğaz, dar geçit. f. 1. yapmak, inşa etmek, bina etmek, kurmak, tertip etmek. 2. geom. çizmek. inşaat. 2. yapı, inşaat. 3. yorum, tefsir. 4. dilb. i. 1. yapım, inşa, yapı, inşa, tertip. 5. geom. çizim. inşaat alanı/sahası. s. 1. yapıcı, olumlu, müspet. 2. yapısal. f. 1. yorumlamak, tefsir etmek, mana vermek, anlamak. 2. (cümleyi) tahlil etmek.Roma´da) konsül. i. 1. konsolos. 2. (eski

consul general consular consular agent consulate consult consultant consultation consultative consultative committee consume consumed with jealousy consumer consumer durables consumer goods consumer nondurables consummate consummate consummate consumption cont contact contact lens contact lens contagious contain contain/have overtones container contaminate contamination contemplate contemplation contemplative contemporaneous contemporary contemporary with contempt contempt of court contemptible contemptuous contend content content contented contention contentment contents contest contest contestant context

başkonsolos. s. 1. konsolosa ait. 2. konsüle ait. fahri konsolos. i. konsolosluk, konsoloshane. f. 1. danışmak, başvurmak, müracaat etmek, sormak. 2. göz önünde tutmak, hesaba katmak. 3. with ile görüşmek. i. danışman, müşavir. i. 1. danışma, müzakere, istişare. 2. tıb. konsültasyon. s. danışmanlıkla ilgili, istişari. danışma kurulu. f. 1. tüketmek, yoğaltmak, istihlak etmek. 2. yakıp yok etmek. kıskançlıktan deliye dönmüş. i. tüketici, yoğaltıcı. dayanıklı tüketim malları. tüketim maddeleri. dayanıksız tüketim malları. s. tam, mükemmel, dört dörtlük. s. tam, mükemmel, dört dörtlük. f. tamamlamak, ikmal etmek. i. tüketim, yoğaltma, istihlak. kıs. contents, continent, continue. i. 1. temas, değme, dokunma: It mustn´t have any contact with the air. Havayla hiç teması olmamalı. 2. temas, ilişki; irtibat, kontakt lens, lens. bağlantı: Have you ever had any sort of contact with them? kontakt lens, lens. Onlarla herhangi bir temasınız oldu mu? We´ve been in contact s. 1. tıb. time. Epey zamandan 2. çabuk yayılan. for somebulaşıcı, bulaşkan, sâri.beri temastayız. We´ve finally established radio contact içine almak.Onlarla nihayet radyoyla f. 1. kapsamak, içermek, with them. 2. kontrol altına almak, irtibat kurduk. 3. -de ... izleri/havası olmak: This story haber tutmak. taşımak, (faydalı olabilecek) tanıdık; kaynak, has ... izleri veren kimse; aracı, Bu hikâyede siyasi bir4. k. dili kontakt lens, political overtones. aracılık yapan kimse. hava var. i. 1. (kutu,ile temasa kap. 2. konteyner. etmek. 2. temas etmek, lens. f. 1. şişe v.b.) geçmek, ile temas f. (mikrop, zehir v.b. değmek, dokunmak. ile) kirletmek; bulaştırmak. i. (mikrop, zehir v.b. ile) kirletme/kirletilme/kirlenme; bulaştırma. f. 1. düşünmek; düşünüp taşınmak. 2. niyetinde olmak, tasarlamak. 3. tefekkür;seyretmek/izlemek.2. tasarlama. 3. i. 1. düşünme, dikkatle düşünüp taşınma. dikkatle seyretme/izleme. seven. 2. dalgın, düşünceye dalmış. s. 1. uzun uzun düşünmeyi s. çağdaş, aynı zamanda olan. s. çağdaş, muasır. i. 1. yaşıt, akran. 2. çağdaş. ile çağdaş. i. küçük görme, hor görme. huk. mahkemeye itaatsizlik. s. aşağılık, alçak, rezil. s. hakir gören, hor gören. f. 1. for için yarışmak, çekişmek. 2. with ile uğraşmak, mücadele etmek. 3. iddia etmek, ileri sürmek. high sulfur content. Bu i. 1. içerik. 2. miktar: This coal has a kömürün kükürt miktarı yüksek. memnuniyet. f. hoşnut etmek, s. hoşnut, memnun. i. hoşnutluk, memnun etmek, tatmin etmek. s. hoşnut, memnun; rahat, mutlu. i. 1. sav, iddia, tez. 2. yarışma, müsabaka. 3. kavga, münakaşa. i. memnuniyet; rahatlık. i., çoğ. içindekiler, içerik, muhteviyat. f. 1. (bir şeye) itiraz edip yanlış olduğunu ispatlamaya çalışmak. 2. yarışmak. i. 1. yarışma. 2. mücadele, çekişme. i. yarışmacı. i. bağlam, kontekst.

Continent continent continent Continental continental contingency contingency fund contingent continual continually continuation continue continuity continuous continuously contort contorted contortion contour contracontraband contraception contraceptive contract contract contraction contractor contradict contradiction contradictory contrary contrary to contrast contrast contribute contribution contributor contrite contrive contrived control control control tower controversial controversy convalesce convalescence convalescent convection convene

i. i. kıta, anakara. s. idrarını tutabilen; bağırsaklarına hâkim olabilen. s. Avrupa kıtasındaki ülkelere özgü. s. kıtasal. i. 1. olasılık, ihtimal. 2. beklenmedik olay. ihtiyat fonu. s. on/upon -e bağlı. s. sürekli, devamlı. z. sürekli, devamlı, sık sık, boyuna, habire. i. devam, devam etme, sürme. f. devam etmek, sürmek. i. süreklilik, devamlılık. s. sürekli, devamlı, aralıksız. z. sürekli, devamlı, durmadan, aralıksız. f. burmak, bükmek, eğmek, çarpıtmak; -i çarpıtarak tuhaf/anormal bir şekle sokmak. s. buruşuk, bükük. i. burulma, bükülme, eğilme; -i çarpıtarak tuhaf/anormal bir şekle hatlar, çevre, şekil. i. dış sokma. önek karşı, zıt, aksi. s. kaçak, ithal veya ihracı yasaklanmış. i. 1. kaçak mal. 2. kaçakçılık. korunma. i. gebelikten s., i. gebeliği önleyici (hap/alet). i. 1. sözleşme, mukavele, kontrat, akit. 2. sözleşme metni, mukavelename. f. 1. kasmak, daraltmak, kısaltmak, büzmek; kasılmak, daralmak, kısalmak, çekmek, büzülmek. 2. (hastalık) doğum 3. i. 1. kasılma, daralma, kısalma, çekilme, büzülme. 2. kapmak. sözleşme rahim kaslarının kasılması. 3. dilb. (bir veya birkaç harf sırasında yapmak. i. müteahhit, üstenci, üstlenici, yüklenici. atılarak yapılan) kısaltma. f. 1. yalanlamak, tekzip etmek, aksini iddia etmek. 2. ters düşmek, çelişmek. i. 1. aykırılık, çelişki, çelişme, tutarsızlık. 2. yalanlama. s. çelişkili, çelişik, tutarsız. s. 1. kıntrer´i) aksi (kimse). 2. (kan´treri) karşıt, aksi, zıt, aykırı. 3. (kan´treri) ters yönden esen (rüzgâr). i. (kan´treri) zıt, karşıt, -in tersine/aksine. aksi, ters. z. (kan´treri) aksine, tersine. i. 1. karşıtlık, zıtlık. 2. foto. kontrast. f. 1. (aradaki farkı göstermek üzere) karşılaştırmak, mukayese etmek, kıyas etmek. 2. vermek, bağışlamak. 2. katkıda f. (to) 1. (bağış olarak) (with) (ile) çelişmek, (-e) ters düşmek. bulunmak, 2. yardım, katkı, pay. 3. makale, v.b.´ne) yazı i. 1. bağış. -in payı olmak. 3. (gazete, dergi yazı. vermek. i. 1. bağışçı. 2. (gazete, dergi v.b.´ne) yazı yazan kimse. 3. katkıda bulunan kimse. s. pişman, nadim, tövbekâr. f. 1. (a way of/a means of) -in yolunu bulmak, için bir yol bulmak: She uyduruk. a way to get herself invited to the party. s. uydurma, contrived Kendisini partiye davet ettirmenin yolunu buldu. 2. from (bir i. 1. kontrol, denetim. 2. yönetim, idare, egemenlik, hâkimiyet. şeyi) (başka bir şeyden) uydurup yapmak. f. (--led, --ling) 1. kontrol etmek, denetlemek. 2. idare etmek, hâkim olmak. kontrol kulesi. s. tartışmalı, çekişmeli. i. tartışma, çekişme, anlaşmazlık. f. nekahet döneminde olmak, iyileşmek. i. nekahet. s. nekahet döneminde olan. i. nekahet dönemindeki hasta. i., fiz., kim. konveksiyon, ısı yayımı, iletim. f. 1. (toplantı) yapılmak; toplanmak. 2. (toplantıya çağırarak) toplamak.

convenience convenient convent convention conventional conventional weapons converge conversant conversation conversational conversationalist converse converse conversion convert convert converter convertible convex convey conveyance conveyer conveyor conveyor belt convict convict conviction convince convincing convivial conviviality convoke convolution convoy convulse convulsion convulsive coo cook cook cook one´s goose cook s.o.´s goose cook up cookbook cooked rice cooker cookery cookie cooking cookstove

i. 1. uygunluk, rahatlık, kolaylık, elverişlilik. 2. çoğ. konfor. 3. İng. tuvalet, WC, lavabo. rahat; kullanışlı. s. uygun, elverişli, müsait; i. kadınlar manastırı. i. 1. kongre; konvansiyon. 2. anlaşma, konvansiyon. 3. gelenek, âdet.geleneksel. 2. beylik, basmakalıp, sıradan. s. 1. konvansiyonel silahlar. f. 1. bir noktaya yönelmek. 2. geom. yakınsamak. s. with -e aşina, -i iyi bilen. i. konuşma, sohbet. s. 1. konuşmaya özgü. 2. konuşma dilinde. 3. konuşmaya hazır, konuşkan. biri. i. hoşsohbet f. (with) (ile) konuşmak, sohbet etmek. s. karşıt, zıt, aksi, ters. i. karşıt anlamlı söz/sözcük. i. 1. çevirme, bir durumdan başka duruma getirme; değiştirme, dönüştürme; çevrilme; değişme, dönüşme. 2. din değiştirme. 3. i. 1. din değiştiren kimse. 2. dönme, mühtedi. ihtida. f. (from) (to/into) (-den) (-e) çevirmek, (bir durumdan) (başka duruma) getirmek; (-e) değiştirmek, (-e) dönüştürmek. i., elek. çevirgeç. s. 1. çevrilebilir, başka duruma getirilebilir; değiştirilebilir. 2. konvertibl (para). i. 1. üstü açılabilen araba. 2. çekyat. s. dışbükey, konveks. f. 1. taşımak, götürmek, iletmek, nakletmek. 2. iletmek, bildirmek. 3.nakil, devretmek. taşıt. 3. devretme, devir. 4. huk. i. 1. taşıma, huk. nakletme. 2. temlikname; feragatname. i., bak. conveyor. i. 1. taşıyıcı. 2. konveyör. taşıyıcı kayış/bant, taşıma kayışı; bantlı konveyör. i. mahkûm, hükümlü. f. 1. mahkûm etmek, hüküm giydirmek. 2. suçlu bulmak. i. 1. mahkûm etme, hüküm giydirme. 2. mahkûmiyet. 3. inanç; kanaat. f. ikna etmek, inandırmak. s. inandırıcı. s. neşeli, şen, keyifli. i. şenlik ve ziyafet, eğlenti, eğlence. f. toplantıya davet etmek. i. kıvrım. i. konvoy. f. şiddetle sarsmak. i. çırpınma, ihtilaç, ıspazmoz. s. çırpınmalı. f. (kumru/güvercin) ötmek, kuğurmak, üveymek. i. kumru ötüşü. i. aşçı, ahçı. f. 1. pişirmek; pişmek. 2. k. dili (hesaplar) üzerinde oynamak. k. dili işini bozmak. k. dili -i mahvetmek, -in canına okumak. k. dili uydurmak. i. yemek kitabı. pilav. i., İng. fırın (üstü ocak, altı fırın olan mutfak aleti). i. yemek pişirme sanatı; aşçılık. i. kurabiye, (tatlı) çörek, (tatlı) kuru pasta; (tatlı) bisküvi. i. 1. yemek pişirme/pişme. 2. yemek pişirme sanatı. s. yemeklik, yemek(üstü ocak, kullanılan. i. fırın pişirmede altı fırın olan mutfak aleti).

cooky cool cool as a cucumber Cool it! cool one´s heels coop co-op coop up in cooperate cooperation cooperative coordinate coordinate coordination cop cope copier copious copiously copper coppersmith coppice copse copter copulate copy copy copyright coquette coquettish cor coral coral reef cord cordial cordiality cordially cordon cordon off corduroy corduroys core coriander cork corkscrew cormorant corn corn corn bread corn muffin

i., bak. cookie. s. 1. serin: a cool wind serin bir rüzgâr. cool water serin su. 2. insanı serin tutan soğukkanlı. k. dili serinkanlı, (giysi). 3. serinkanlı, soğukkanlı, sakin. 4. soğuk, ilgisiz: He gave me a cool reception. Beni soğuk k. dili Sakin ol!/Ağır ol! karşıladı. 5. k. dili harika, çok güzel, çok iyi. i. serinlik: the cool k. dili beklemek: He made me f. 1. my heels for soğutmak; of the evening akşam serinliği. cool serinletmek; at least fortyfive minutes. Beni en az kırk serinlemek,kümese sokmak. beş dakika bekletti. in the i. kümes. f. serinleşmek; soğumak: Cool the liquid refrigerator. Sıvıyı buzdolabında soğut. It´s cooled off. Hava i., k. dili kooperatif. serinledi. 2. (öfke, arzu v.b.´ni) söndürmek; (birini) k. dili -e kapatmak, -e hapsetmek, -e tıkmak. sakinleştirmek, yatıştırmak; (öfke, arzu v.b.) sönmek; (biri) f. birlikte çalışmak, işbirliği her growing desire. Onun büyüyen sakinleşmek: That will cool yapmak. arzusunu o söndürür. You i. birlikte çalışma, işbirliği. need to cool off. Sakinleşmen lazım. s. 1. işbirliği yapan. 2. ortak, müşterek. i. kooperatif. s. aynı derecede, eşit. i., mat., den., gökb., kim. koordinat. f. koordine etmek, eşgüdümlemek, birbirine göre ayarlamak. i. koordinasyon, eşgüdüm, birbirine göre ayarlama. i., k. dili polis, aynasız. f. (with) (ile) baş etmek, (ile) başa çıkmak, (-in) üstesinden gelmek. makinesi. i. fotokopi s. bol, çok, bereketli. z. bolca, bol miktarda. i. 1. bakır. 2. ufak para. s. 1. bakır. 2. bakır renginde. i. bakırcı. i., bak. copse. i. koru, ağaçlık, baltalık. i., k. dili helikopter. f. çiftleşmek. i. 1. kopya. 2. adet, tane; (yazılı eserler için) nüsha. f. 1. kopya etmek. 2. taklit etmek. 3. (sınavda) kopya çekmek. 4.telif hakkı. f. telif hakkı almak. i. bilg. kopyalamak. i. fettan kadın. s. fettan, cilveli. kıs. corner, coroner, corpus, correct, correspondence. i., s. mercan. mercan kayalığı. i. 1. ip, sicim, kaytan; kordon. 2. (çalgı için) tel. f. iple bağlamak. s. samimi, içten, yürekten, candan. i. likör. i. samimiyet, içtenlik. z. candan, samimiyetle. i. kordon (görevli veya araçlardan oluşan dizi). kordon altına almak. i. (fitilli) kadife. s. fitilli kadifeden yapılmış. i., çoğ. kadife pantolon. i. 1. (etli meyvelerde) göbek, iç. 2. nüve, öz, esas; merkez. i. kişniş. i. 1. (mantarmeşesinin kabuğu olan) mantar. 2. mantar tapa, mantar. f. mantarla tapalamak. i. tirbuşon, tapa burgusu. i., zool. karabatak, Phalacrocorax. i. 1. mısır. 2. İng. buğday; hububat, tahıl. i. nasır. mısır ekmeği. mısır unundan yapılan ufak, yuvarlak ve tuzlu bir ekmek türü.

corn silk corn syrup corncob cornea cornelian cherry corner corner kick cornet cornetist cornflakes cornflour cornhusk cornice cornmeal cornstarch corny coronary coronation coroner coronet corporal corporal corporal punishment corporate corporation corps Corps of Engineers corpse corpuscle correct correct correct usage correction corrective correctly correctness correlate correlation correspond correspondence correspondent corresponding corridor corroborate corrode corrosion corrosive corrugate corrugated corrugated iron

mısır püskülü. mısır pekmezi. i. mısır koçanı. i., anat. saydam tabaka, kornea. kızılcık. i. 1. köşe, köşe başı. 2. futbol korner, korner vuruşu, köşe atışı. 3. futbol korner, oyun köşe atışı. futbol korner vuruşu, alanının dört köşesinden biri. f. 1. köşeye sıkıştırmak, kıstırmak. 2. (konuşmak/konuşturmak için) i. 1. müz. kornet. 2. İng. (dondurma için) külah. yakalamak. 3. ... piyasasını ele geçirmek. 4. viraj almak. i. kornetçi. i. mısır gevreği. i., İng. mısır nişastası. i. mısır kabuğu. i. 1. korniş. 2. mim. saçak silmesi, korniş. i. iri taneli mısır unu. i. mısır nişastası. s. aptal. s., tıb. 1. kalple ilgili. 2. koroner. i. 1. koroner damar, taçdamar. 2. koroner tromboz; i. taç giyme töreni. koroner oklüzyon. i. şüpheli ölüm olaylarını araştıran memur. i. küçük taç. i., ask. onbaşı. s. bedensel, bedeni, cismani. bedensel ceza, dayak. s. 1. ortak, kolektif. 2. anonim şirkete ait. 3. şirketleştirilmiş. 4. birleşik, birleşmiş. i. 1. anonim şirket. 2. tüzelkişi. 3. İng. belediye. i., ask. 1. kolordu. 2. sınıf, teşkilat. İstihkâm Sınıfı. i. ceset, ölü. i., anat. yuvar. f. düzeltmek, doğrultmak, tashih etmek, ıslah etmek. s. 1. doğru, yanlışsız. 2. doğru, yerinde. doğru kullanış, yerinde kullanma. i. düzeltme, tashih, ıslah. s. düzeltici, ıslah edici. z. doğru olarak. i. doğruluk. f. 1. karşılıklı ilişkisi olmak. 2. aralarında uygunluk sağlamak, (iki şey/sonuç/rakam) arasındabağlılaşım, korelasyon. i. 1. karşılıklı ilişki. 2. mat. ilişki kurmak. i. birbiriyle ilgisi olan şeylerin her biri. f. 1. (to/with) (-e) uymak, tekabül etmek: It corresponds with what she said. benzer taraf. 2. mektuplaşma. 3. mektuplar. i. 1. benzerlik; Onun dediklerine uyuyor. 2. to (biri/bir şey) (başka birinin/başka bir şeyin) benzeri olmak: The Turkish il i. muhabir: Does your paper have a correspondent in Paris? corresponds to the English county. Türkiye´deki ilin İngiltere Gazetenizin Paris´te muhabiri varcenturywith -e lessening was s. 1. benzeri kontluktur. 3. That mı? s. saw a uygun: It of ´deki(bir şeye) karşılık olan: (with) (ile) mektuplaşmak. correspondent with her wishes. İsteklerine uygundu. Holland. O Spain´s influence and a corresponding rise in that of i. koridor, geçit, dehliz. yüzyılda İspanya´nın etkisinin azalıp buna karşılık Hollanda´nın f. (bir düşünce, ifade v.b.´ni) pekiştirmek, güçlendirmek, etkisinin arttığına tanık olundu. 2. aynı: Our sales in the first desteklemek, doğrulamak, teyit etmek. f. (pas, kimyasal madde) çürütmek, yemek, korozyona quarter of this year were better than they were in the uğratmak; çürümek, korozyona uğramak. ilk üç ayına ait corresponding kimyasal maddeden ileri gelen) çürüme, i. 1. (pas veya period of last year. Bu yılın satışlarımız, geçen yılın aynı dönemindeki satışlardan iyiydi. 3. korozyon. 2. jeol. aşınma/aşındırma, korozyon. s., i. çürütücü, korozif. mektuplaşmadan sorumlu olan. 4. toplantılara gelmeyip mektup f. kırıştırmak, buruşturmak; buruşmak. (üye). yoluyla cemiyetin faaliyetlerine katılan s. oluklu (saç, karton v.b.). oluklu saç.

corrupt corruptible corruption corsage corset cortege cortex cortisone cos cos lettuce cos/romaine lettuce cosine cosmetic cosmic cosmonaut cosmopolitan cosmos cost cost cost a bomb cost a pretty penny cost an arm and a leg cost of living cost of living cost price cost price cost sheet cost, insurance and freight Costa Rica Costa Rican costly cost-of-living index costume costume ball cosy cot coterie cottage cotton cotton candy cotton gin cotton wool cottonseed couch couch cougar cough cough drop cough up could

s. 1. ahlaksız, ahlak kurallarına uymayan, soysuz. 2. rüşvet yiyen, rüşvetçi. 3.2. rüşvet almaya hazır. 4. yanlış dolu (metin). s. 1. ayartılabilir. bozuk, yozlaşmış (dil). f. 1. (birini) doğru yoldan saptırmak, ayartmak. 2. -e rüşvet i. 1. (birini) doğru yoldan saptırma, ayartma. 2. rüşvetçilik. 3. yedirmek. 3. (dili) bozmak, yozlaştırmak. ahlaksızlık, ahlaksız olma.süs (dili) yozlaştırma. bele taktığı) i. 1. korsaj. 2. (kadınların 4. olarak göğüs veya çiçek/çiçek demeti. i. korse. i. kortej, cenaze alayı. i., anat. beyinzarı, korteks. i. kortizon. i. marul. marul. i., mat. kosinüs. i., s. kozmetik. s. evrensel, kozmik. i. kozmonot. s., i. kozmopolit. i. evren, kâinat, kozmos. i. 1. masraf, harcanan para; fiyat. 2. maliyet. f. (cost) 1. -e mal olmak; (bir şeyin) fiyatı (belirli bir miktar) olmak: How much does this cost? Bunun fiyatı ne? It costs ten İng., k. dili pahalıya patlamak. million liras. Fiyatı on milyon lira. It´ll cost you a lot. Sana epey pahalıya mal olmak. pahalıya mal olacak. It cost them their lives. Hayatlarına mal k. dili çok pahalı olmak. oldu. 2. (bir şeyin) (kaça) mal olacağını hesap etmek: Have you costed pahalılığı.kaça mal olacağını hesap ettiniz mi? hayat it? Onun yaşam maliyeti. maliyet fiyatı. maliyet fiyatı. maliyet cetveli. tic. sif, bir malın bedeli, sigortası ve navlunu ile birlikte maliyeti. i. Kosta Rika. i. Kosta Rikalı. s. 1. Kosta Rika, Kosta Rika´ya özgü. 2. Kosta Rikalı. pahalı; masraflı. s. çok geçim indeksi. i. 1. kıyafet, elbise. 2. kostüm. kıyafet balosu. s., i., İng., bak. cozy. i. 1. (üzerine bez gerili) portatif karyola. 2. İng. bebek karyolası. i. zümre, grup. i. 1. küçük ev, kulübe. 2. yazlık ev, sayfiye evi. i. 1. pamuk; (hidrofil) pamuk. 2. İng. pamuk ipliği. 3. pamuklu kumaş, pamuklu. s. pamuklu. f. 1. (on) (to) -i ketenhelva, ketenhelvası. kavramak/anlamak, -in farkına varmak. 2. to -i sevmek, -den çırçır. hoşlanmak. İng. (hidrofil) pamuk. i. çiğit. i. kanepe, sedir, divan. f. ifade etmek, beyan etmek. i., zool. puma, Felis concolor. i. öksürük. f. öksürmek. öksürük pastili. argo vermek, sökülmek, uçlanmak. yardımcı f., bak. can.

could do with couldn`t council Council of Ministers Council of State councillor councilman councilor councilwoman counsel counselor counselor-at-law count count count count down count noses count on count one´s chickens before they´re hatched count out money count s.o. in count s.o. out countdown countenance counter counter counteract counterattack counterbalance countercharge counterclockwise countercurrent counterdemonstration counterespionage counterfeit counterfeiter countermand countermeasure counteroffensive counterpane counterpart counterpoint counterproposal countersign counterspy countess counting ... countless country countryman

... ise iyi olur, ... ise fena olmaz: He could do with a bath. Banyo yapsa iyi olur. kıs. could not. i. 1. kurul, komisyon; konsey, danışma kurulu. 2. İng. belediye meclisi; ihtiyar heyeti. Bakanlar Kurulu, Kabine. Danıştay, Devlet Şûrası. i., İng., bak. councilor. çoğ. coun.cil.men (kaun´sılmîn) i. belediye meclisi üyesi (erkek). i. 1. kurul üyesi, komisyon üyesi; konsey üyesi. 2. İng. belediye meclisi üyesi; ihtiyar heyeti üyesi. çoğ. coun.cil.wom.en (kaun´sılwîmîn) i. belediye meclisi üyesi (kadın). i. 1. tavsiye, fikir, görüş; nasihat, öğüt. 2. avukat. f. nasihat vermek, öğüt vermek. 2. avukat. 3. k. dili kurul üyesi, komisyon i. 1. rehber, danışman. üyesi; konsey üyesi. çoğ. coun.sel.ors-at-law (kaun´sılırz.ätlô´) i. avukat. i. kont. f. 1. sayı saymak: Do you know how to count? Saymayı biliyor musun? She sayım. 2. count from dilekçesi veya iddianamede i. 1. sayma, can only huk. (dava one to ten. Ancak birden ona kadar sayabiliyor. 2. saymak, sayısını bulmak: I counted twenty sayılan)doğru saymak. geriye suçlama. people. Yirmi kişiyi saydım. Count the money now! Parayı şimdi k. dili saymak, addetmek: They saymak. say! 3.bir yerde hazır bulunanları count themselves lucky. Kendilerini şanslı sayıyorlar. I count her among the greatest. 1. -e güvenmek. 2. -i beklemek, -i hesaba katmak. Onu en büyüklerden biri sayıyorum. 4. önemli olmak: My k. dili ayıyı vurmadan postunu satmak. opinion doesn´t count for much around here. Sözüm burada pek paraları birer birer saymak. kale alınmıyor. That´s what really counts! Esas önemli olan o! k. dili birini (bir işe) katmak: If that´s what you´re up to, don´t countdili birini (bir işe)planladığınızYou can count me out of 1. k. me in! Yapmayı katmamak: oysa beni o işe katmayın! that! Beni o işesayma. 2. on saniye içinde birden ona kadar i. geriye doğru katma! sayarak boksörün nakavt olduğunu ilan etmek. i. 1. çehre, yüz, sima, görünüş; yüz ifadesi. 2. destek, onama, tasvip. f. uygun bulmak, desteklemek, onamak, tasvip etmek; i. 1. tezgâh. 2. fiş, marka. 3. sayaç, sayıcı. müsamaha etmek; göz yummak. i. 1. karşıt şey. 2. karşılık. s. 1. ters, zıt, aksi. 2. karşı, mukabil. z. karşı koymak, önlemek, etkisiz hale getirmek. f. 1. (to) -e karşı, -in tersine. 2. aksi yönde. 3. tersine, aksine. f. 1. karşı koymak. 2. karşılık vermek, karşılıkta bulunmak. i. karşı saldırı. f. (kauntırbäl´ıns) 1. (karşılıklı olarak) dengelemek, denkleştirmek. 2. -e denk olmak. i. (kaun´tırbälıns) eş ağırlık, i. karşı suçlama. denk. s. saat yelkovanının ters yönünde. z. sola (dönmek). i. ters akıntı. i. karşı gösteri. i. karşı casusluk. s. sahte, kalp. i. taklit. f. 1. kalp para basmak. 2. taklit etmek, sahtesini yapmak. i. kalpazan. f. (kauntırmänd´) (yeni bir emir ile) (önceki emri) iptal etmek. i. (kaun´tırmänd) iptal emri. i. karşı tedbir. i., ask. karşı saldırı. i. yatak örtüsü. i. 1. taydaş. 2. karşılık, mukabil. 3. kopya, ikinci nüsha, suret. i., müz. kontrpuan. i. karşı öneri. f. (tasdik için) (bir belgeye) imza atmak. i. karşı casus. i. kontes. ... dahil: That makes ten, counting me. Ben dahil on kişi eder. That´s sixteen people, not counting the children. Çocuklar hariç, s. sayısız, hesapsız, pek çok. on altı kişi oluyor. i. 1. ülke, memleket; yurt, vatan. 2. arazi. 3. huk. jüri, yargıcılar kurulu. s. taşraya özgü; kırsal; kırsal taşralı. 2.bulunan. çoğ. coun.try.men (k^n´trimîn) i. 1. bölgede vatandaş, hemşeri.

countryside county county seat county town coup coup d´état couple coupling coupon courage courageous courageously courgette courier course court court fool court of appeals court of common pleas court of first instance court of first instance courteous courtesan courtesy courthouse courtier courtly court-martial courtroom courtship courtyard cousin cove covenant cover cover cover charge cover girl cover ground cover letter cover one´s tracks cover to cover cover up cover up for coverage coveralls covering covering letter coverlet covert

i. kırsal yerler/bölgeler. i. 1. A.B.D. ilçe. 2. İng. kontluk. ilçe merkezi. İng. ilçe merkezi. i. darbe; askeri darbe; hükümet darbesi. (ku deyta´) hükümet darbesi. i. 1. çift. 2. çift, karı koca. f. 1. bağlamak, bitiştirmek, birleştirmek. 2. bağlantı kurmak. 3. çiftleştirmek. i. bağlama, kavrama. i. kupon. i. cesaret, yüreklilik, yürek, yiğitlik, mertlik. s. cesur, cesaretli, yürekli, yiğit, mert. z. cesaretle, mertçe. i., İng., bak. zucchini. i. kurye, ulak. i. 1. izlenen yol; rota; seyir; gidiş; yön. 2. yol, plan. 3. kurs (dersler dizisi). 4. ahçı. yemek, kap, servis. f. 1.ve maiyeti. 4. i. 1. avlu, iç bahçe. 2. kort. 3. saray, hükümdar köpekle (av) kovalamak. 2. hızla akmak. huk. mahkeme. f. 1. kur yapmak, ile flört etmek. 2. (tehlike, saray soytarısı. hastalık v.b.´ni) davet etmek. huk. istinaf mahkemesi. huk. medeni hukuk mahkemesi. huk. asliye mahkemesi. huk. asliye mahkemesi. s. nazik, kibar, ince, saygılı. i. zenginlerle düşüp kalkan fahişe. i. nezaket, kibarlık, incelik. i. 1. adliye sarayı, mahkeme binası. 2. ilçe hükümet binası. i. hükümdarın maiyetinde bulunan kimse. s. 1. sarayla ilgili. 2. zarif, nazik. çoğ. courts-martial (kôrts´marşıl) i. askeri mahkeme. f. askeri mahkemede yargılamak. i. mahkeme salonu. i. kur yapma. i. avlu, iç bahçe. i. dayı oğlu/kızı; teyze oğlu/kızı; amca oğlu/kızı; hala oğlu/kızı; kuzen; kuzin. i. dik yamaçlarla çevrili koy/körfez/vadi. i. akit, sözleşme, mukavele. f. 1. akdetmek. 2. sözleşmek. f. 1. with ile örtmek; ile kapatmak/kapamak: Cover the bread with kapak; örtü. 2. cilt, kapak.ört. sığınak, barınak.with a lid. O i. 1. a cloth. Ekmeği bir bezle 3. Cover that pan 4. maske, tencereyi bir kapakla kapat. You should cover your mouth with paravana, perde. kulübüne) giriş ücreti. (lokantaya/gece 5. tic. karşılık. your hand when you cough. Öksürürken ağzını elinle örtmelisin. kapak kızı. 2. kaplamak; bütünüyle kaplayacak bir şekilde sürmek: Trees covered the sides2. hızlı gitmek. 3. (belirli yamaçları hakkında 1. yol katetmek. of the mountain. Dağın bir) konu ağaçlarla kaplıydı. Cover the wound with salve. Yaraya merhem sür. 3. bilgi vermek. açıklayıcı mektup. kapsamak, kaplamak: The farm covers one hundred hectares. k. dili 1. kendini ele verebilecek şeyleri gizlemek. 2. cover the Çiftlik yüz hektarlık bir alanı kaplıyor. Does that book ne yaptığını/necentury? O kitap on dokuzuncu yüzyılı kapsıyor mu? He read the book from cover to cover. Kitabı başından sonuna nineteenth yapacağını gizlemek. kadar okudu. 4. (belirli bir miktarı) tamamlamak, bitirmek; (yolu) katetmek: gizlemek; örtbas etmek. We´ve only covered a small part of the book. Kitabın ancak az (birinin) hatasını/suçunu gizlemek. Don´t move; I´ve got you bir kısmını bitirdik. How many kilometers do you want to cover covered! Kıpırdama; elimdesin! 2. gazet., TV bir konuya/olaya i. 1. sigorta miktarı ve kapsamı. today? Bugün kaç kilometre katetmek istiyorsun? 5. (bir olayı) ayrılan yer ve zaman. izleyerek onun tulum. i. (giysi olarak) hakkında bilgi vermek: Sırma´s covering the election for a news agency. Sırma bir haber ajansı için seçimi i. örtü. izliyor. 6. (bir miktar) (bir masrafı) ödemeye yetmek: Will ten İng., bak. cover letter.cost of the tickets? On milyon lira biletler million liras cover the i. yatak örtüsü, against (bir şeye) karşı sigortalı olmak. 8. ateşli için kâfi mi? 7. örtü. birgizli, örtülü. nişan alarak (başka birini) korumak; başkasını s. silahla birine korumak için ateşli bir silahla (birine) nişan almak; başka birine ateş ederek (birini) korumak, ateşle korumak. 9. (bir yeri) gözetim altında tutmak. 10. for (geçici olarak) (başkasının) işine bakmak: Can you cover for me while I´m out this afternoon? Bu

covertly covet covetous covetousness cow cow coward cowardice cowardliness cowardly cowboy cower cowslip coxcomb coxswain coy cozy cp CPA Crab crab crab louse crabby crack crack a joke crack a joke crack down crack up crackdown cracked cracked wheat cracker crackle cradle craft craftily craftiness craftsman craftsmanship crafty crag cram cramp cramp cranberry crane crank crank up crankshaft cranky

z. gizlice. f. imrenmek, gıpta etmek, göz dikmek. s. açgözlü, hırslı, haris. i. açgözlülük. i. inek. f. yıldırmak, gözünü korkutmak, sindirmek. i. korkak, ödlek. i. korkaklık, ödleklik. i., bak. cowardice. s. korkak, ödlek, yüreksiz. i. kovboy, sığırtmaç. f. sinmek, korkup çekilmek. i., bot. çuhaçiçeği, Primula veris. i. züppe. i., den. filika veya kik serdümeni, dümenci. s. 1. cilveli, nazlı. 2. çekingen, utangaç, mahcup. s. rahat, sıcak, samimi, hoş. i. çaydanlık örtüsü. kıs. compare. kıs. Certified Public Accountant. i. the astrol. Yengeç burcu. i. yengeç, pavurya. f. (--bed, --bing) mızırdanmak, homurdanmak, sızlanmak, sızıldanmak. kasıkbiti, kılbiti. s. huysuz. i. 1. çatlak, yarık. 2. çatırtı, şaklama. 3. hızlı darbe; çarpma. 4. bir çeşit eroin. f. 1. çatlamak, yarılmak, kırılmak; çatlatmak, şaka yapmak, takılmak. yarmak, kırmak. 2. (kasayı) açmak. 3. (şifreyi) çözmek. 4. (ses) şaka etmek, şaka yapmak. çatallaşmak. (on) k. dili 1. (son vermek için) -in üstüne gitmek. 2. müsamaha etmekten vazgeçip oynatmak. 2. gülmekten katılmak. 3. 1. k. dili delirmek, sert davranmaya başlamak. (arabayı) kazada paramparça etmek. 4. kaza i., k. dili (son vermek için) -in üstüne gitme. geçirmek. s. 1. çatlak. 2. k. dili kaçık, çatlak, deli. yarma buğday. i. kraker, bisküvi. f. çatırdamak. i. çatırtı, çıtırtı. i. beşik. f. beşiğe yatırmak. i. 1. zanaat, el sanatı. 2. tekne, gemi; gemiler. z. şeytanca, kurnazca. i. kurnazlık. çoğ. crafts.men (kräfts´mîn) i. zanaatçı, zanaatkâr. i. 1. zanaatçılık. 2. hüner. s. aldatmakta usta olan, kurnaz, hilekâr, şeytan. i. sarp kayalık. f. (--med, --ming) 1. tıkmak, tıkıştırmak, sıkıştırmak. 2. tıkınmak, tıka basa yemek. 3.2. şiddetli karın ağrısı. f. kasmak; kasılmak. i. 1. kasınç, kramp. sınav öncesi ineklemek. i. kenet, mengene. f. (hareketi/gelişimi) kısıtlamak, sınırlandırmak. keçiyemişi. i. yabanmersini, i. 1. turna. 2. vinç, maçuna. f. 1. vinçle kaldırmak. 2. (boynunu) uzatmak. kol, manivela. 2. k. dili garip fikirleri olan kimse. f. i. 1. krank, krankla hareket ettirmek. fayrap etmek, hareket ettirmek. k. dili (motoru/makineyi) i., mak. krank mili. s. 1. garip, tuhaf, acayip, eksantrik. 2. huysuz, ters.

cranny crap crape craps crash crash crash course crash diet crash helmet crash of thunder crash repairs crash the gate crash-land crass crate crater crave craving crawfish crawl crawl stroke crayfish crayon craze crazily craziness crazy creak cream cream cheese cream of tartar cream of tartar cream of the crop cream of the crop cream pitcher cream sauce creamer creamery creamy crease create creation creative creatively creativity Creator creator creature crèche credence

i. yarık, çatlak. i., argo bok. f. (--ped, --ping) argo sıçmak. i. krepon. i. çift zarla oynanan bir oyun. i. 1. şangırtı; gürleme, büyük bir gürültü. 2. İng. araba kazası. 3. hızla gelen perde yapımında kullanılan kaba bez. i. havlu ve büyük iflas. 4. bilg. arıza. f. 1. (kaza sonucu olarak) çarpmak/düşmek: The plane crashed into the mountainside and yoğun kurs. burst into flame. Uçak dağın yamacına çarpıp alev alarak yandı. sıkı rejim. 2. çarpa çarpa şiddetli ve gürültülü bir şekilde gitmek/koşmak: A bull was crashing around in the china shop. Zücaciye kask. dükkânında bir boğa etrafı kıra döke koşuyordu. 3. büyük bir gök gürültüsü. gürültüyle çalmak/çarpmak/vurmak: She crashed the dishes İng. karoser tamiratı. down on the table. Tabakları büyük bir şangırtıyla masanın ücret çaldı. 4. atarak paramparça etmek: He crashed his üstünevermeden girmek; izinsiz/davetsiz girmek/katılmak. glass against the wall. iniş yapmak. f. (uçak) zorunlu Bardağını duvara atarak paramparça etti. 5. gürlemek, büyük bir gürültü yapmak: The thunder crashed. Gök s. kaba, incelikten yoksun, görgüsüz. gürledi. 6. (işyeri) hızla iflas etmek/top atmak. 7. k. dili (bir i. sandık, kasa. f. sandıklamak, kasalamak. yere) davetsiz/izinsiz/biletsiz girmek/dalıvermek/katılmak. 8. at k. dili (bir yerde) gece kalmak: Can I i. 1. krater. 2. bombanın açtığı çukur.crash at your place tonight? istemek, sendegitmek, -e can atmak. 2. arızalanmak. f. 1. çok Bu gece -e içi kalabilir miyim? 9. bilg. rica etmek, istirham arzu, özlem. i. şiddetlietmek. i., zool., bak. crayfish. f. 1. sürünmek; emeklemek. 2. dalkavukluk etmek. i. sürünme; emekleme. yüzüş, kravl. ––ed with The rock crawled with kulaçlama insects. kerevit, kerevides, karavide, tatlısuıstakozu, Astacus i., zool. Taşın üstünde böcekler kaynıyordu. fluviatilis. boya, pastel. 2. mum boya ile yapılan resim, pastel. f. i. 1. mum mum boya ile resim yapmak. f. çıldırtmak. i. geçici moda. z. çılgınca, delice. i. delilik, çılgınlık. s. deli, kaçık, çılgın. i. gıcırtı. f. gıcırdamak. i. 1. kaymak, krema. 2. kremalı tatlı. 3. (merhem olarak) krem. 4. öz, en iyisi. 5. krem rengi, açık bej. bir tür yumuşak beyaz peynir. krem tartar. krem tartar, beyaz tartar. bir şeyin en âlâsı. en iyisi. (ufak sürahi biçiminde) sütlük. beyaz sos. i. sütlük. i. süthane, sütçü dükkânı. s. 1. kaymaklı. 2. kaymak gibi, kaymak kıvamında olan. i. 1. kırma, pli, pasta, kat. 2. çizgi, buruşuk. 3. ütü çizgisi, kat yeri. yaratmak. 2. meydana buruşturmak. 3. katlanmak, f. 1. f. 1. kırma yapmak. 2. getirmek, oluşturmak. 3. yapmak. buruşmak. i. 1. yaratma; yaratılış. 2. yaratı, kreasyon. 3. evren, kâinat. s. yaratıcı. z. yaratıcı bir şekilde. i. yaratıcılık. i. the Yaradan, Allah, Tanrı. i. yaratıcı, yaratan, kreatör, mucit. i. yaratık, mahluk. i. kreş, çocuk yuvası, yuva. i. güven, itimat.

credentials credibility credible credit credit credit an amount to s.o.´s account credit and debit credit balance credit card credit line credit rating credit s.o. with credit to creditor credulity credulous creed creek creel creep creep up on creeper cremate cremation crematorium crepe crepe paper crept Crescent crescent cress crest crestfallen crevasse crevice crew crew crew cut crib crib crib sheet crick cricket cricket crime Crimea Crimean criminal criminal code criminal court

i., çoğ. kimliği gösteren belgeler. i. güvenirlik, güvenilirlik. s. inanılır, güvenilir. i. 1. tic. kredi. 2. saygınlık, itibar. 3. güven, itimat, emniyet. 4. (üniversitede ders geçme sonucunda verilen) kredi, puan. 5. f. çoğ., sin. jenerik, tanıtma yazısı. bir miktar parayı birinin hesabına geçirmek. tic. alacak ve verecek. tic. matlup bakiyesi. tic. kredi kartı. tic. kredi limiti. tic. kredi değerlendirmesi. sevilmeyen birinde (olumlu bir niteliğin olduğunu) kabul etmek. You´re a credit to your parents. Annen baban seninle iftihar edebilir. i. alacaklı; kredi açan kimse/kuruluş. i. saflık, her şeye inanma. s. saf, her şeye inanan. i. 1. bir dinin temel ilkelerini içeren ifade, amentü. 2. birinin veya bir dere. 2. İng. koy, yansıtan ilkeler. i. 1. çay, grubun felsefesini küçük körfez. i. balık sepeti. f. (crept) 1. sürünmek, emeklemek. 2. sessizce gitmek/hareket etmek. 3. ürpermek. i., argo kıl/gıcık/pis herif; uyuz karı. -e hissettirmeden yaklaşmak. i. sürüngen bitki. f. (ölüyü) yakmak. i. ölüyü yakma. çoğ. cre.ma.to.ri.a (krimıtor´iyı)/--s (krimıtor´iyımz) i. krematoryum. i. krep. krepon kâğıdı. f., bak. creep. i. the İslam âlemi. i. hilal, ayça. s. hilal şeklinde. i., bot. tere, Crucifer. i. 1. tepe, tepelik, hotoz, sorguç. 2. ibik. 3. (miğfere takılan) sorguç. süngüsü düşük. s. yılgın,4. (yokuş/dalga için) tepe; (dağ için) sırt. i. büyük yarık; buz yarığı. i. yarık, çatlak. i. 1. tayfa, mürettebat. 2. ekip, takım. f., İng., bak. crow. alabros tıraş, asker tıraşı. i. 1. (yanları yüksek) bebek karyolası. 2. yemlik. 3. tahıl ambarı. 4. (--bed, --bing) 1. (sınavda) kopya çekmek; kopya etmek. 2. f. sınavda kopya çekmek için hazırlanan kopya kâğıdı. çalmak, aşırmak. sınavda kopya çekmek için hazırlanan kopya kâğıdı. i. kasılma, tutulma. i., spor kriket. i., zool. cırcırböceği, Gryllus. i. 1. suç, cürüm. 2. günah, acımaya yol açacak kötü davranış. i. s. Kırım, Kırım´a özgü. s. suça ait. i. suçlu. ceza kanunu. ağır ceza mahkemesi.

criminal law criminologist criminology crimp crimson cringe crinkle cripple crippled crisis crisp crisper crispy crisscross criterion critic critical critical point criticise criticism criticize critique croak Croat Croatia Croatian crochet crochet hook crochet needle crockery crocodile crocodile tears crocus croissant crone crony crook crooked croon crop crop crop up Cross cross cross cross cross my heart cross o.s. cross one´s arms cross one´s fingers

ceza hukuku. i. kriminolog, suçbilimci. i. kriminoloji, suçbilim. i. kıvrım, dalga. f. 1. kıvırmak. 2. dalgalandırmak. s., i. koyu kırmızı, kızıl, fesrengi. f. 1. korkuyla çekilmek, sinmek. 2. yaltaklanmak. f. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. i. buruşukluk, kırışık, kırışıklık. 1. sakat etmek, sakatlamak. 2. kösteklemek. i. topal; sakat. f. s. topal, kötürüm; sakat, arızalı. çoğ. cri.ses (kray´siz) i. 1. kriz, bunalım, buhran. 2. tıb. kriz, nöbet. s. 1. gevrek. 2. taptaze ve sulu (meyve/sebze). 3. kuru ve soğuk (hava). 4. çabuk ve kendinden emin. i., İng. (bir parça) cips. f. i. (buzdolabında) sebzelik. gevrekleşmek, gevremek; gevretmek. s. 1. gevrek. 2. taptaze ve sulu (meyve/sebze). s. çaprazlama kesişen. i. çaprazlama kesişen doğrular. f. 1. çaprazlama kesişen doğrular çizmek. 2. çaprazlama gidip çoğ. cri.te.ri.a (kraytîr´iyı) i. ölçüt, kriter, kıstas. gelmek. i. 1. tenkitçi, olumsuz noktalar üzerinde duran kimse. 2. eleştirmen. kusur bulmaya meyilli; kusur bulmak amacıyla s. 1. tenkitçi; söylenen/yapılan. 2. eleştirel, değerlendirme amacıyla yapılan. nazik nokta, kritik nokta. 3. kritik, tehlikeli. f., İng., bak. criticize. i. 1. tenkit, kusur bulma. 2. eleştiri. f. 1. -i tenkit etmek, -de kusur bulmak, -in olumsuz noktaları üzerinde durmak. 2. eleştirmek, tenkit etmek, değerini i. eleştiri, tenkit, kritik. belirtmek için -i incelemek. i. 1. kurbağa sesi, vırak. 2. gaklama sesi, gak. f. 1. vıraklamak. 2. bak. Croatian.argo cartayı çekmek, cavlamak, ölmek. i., gaklamak. 3. i. Hırvatistan. i., s. 1. Hırvat. 2. Hırvatça. i. kroşe, tığ işi; tığla işlenen dantel. f. kroşe yapmak, tığ ile işlemek. tığ. tığ. i. çanak çömlek. i. timsah. sahte gözyaşları, timsah gözyaşları. i., bot. çiğdem, Crocus. i. ayçöreği. i. kocakarı. i. kafadar, yakın arkadaş. i. 1. çoban değneği; asa, sapı kıvrık baston. 2. kıvrım. 3. k. dili dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz, madrabaz, hilekâr, dalavereci. s. 1. eğri, çarpık. 2. virajlı. 3. k. dili içinde bir dalavere olan, f. kıvırmak, bükmek, eğmek. üçkâğıtçı, düzenbaz, hilekâr. hileli (iş). 4. k. dili dolandırıcı, f. mırıldanmak, alçak sesle şarkı söylemek. i. 1. ürün, mahsul, ekin, rekolte. 2. zool. kursak. 3. binici kırbacı. f. (--ped, --ping) kırkmak, kırpmak, kesmek, kesip kısaltmak. birdenbire oluşmak/ortaya çıkmak. i. the 1. Hz. İsa´nın çarmıhta ölümü. 2. Haç (Hristiyanlığın simgesi). işareti. 2. haç, put, çarmıh, ıstavroz. 3. çile, cefa. 4. i. 1. çapraz melez. f. 1. çaprazlamak. 2. karşıdan karşıya geçmek; -i geçmek: Look both huysuzlanmış; kızgın, öfkeli; aksi,Karşıdangeminin/uçağın s. 1. ways before crossing the street. ters. 2. karşıya geçmeden önce iki yöne de bak. He crossed the bridge on a rotasına aykırı esen (rüzgâr). vallahi. bicycle. Köprüyü bisikletle geçti. Georgians are crossing the ıstavroz sell their haç çıkarmak. border toçıkarmak, goods in Turkey. Gürcüler mallarını Türkiye ´de satmak için sınırı geçiyorlar. 3. into -e geçmek/girmek: We kollarını kavuşturmak. ´ve just crossed into Russia. Şu anda Rusya´ya girmiş şans dilemek. bulunuyoruz. 4. over üstünden/üzerinden geçmek/geçirmek. 5. under altından geçmek/geçirmek. 6. bot., zool. melezlemek, çaprazlamak. 7. üstüne çizgi çizmek, -i çizmek. 8. -e karşı gelmek.

cross one´s legs cross one´s mind cross out cross section cross swords cross swords with cross the Rubicon crossbar crossbred crossbreed crosscheck cross-country cross-country skiing cross-examine cross-eyed crossing cross-legged cross-purpose cross-reference crossroad crossroads crosswalk crosswise crossword puzzle crossword puzzle crotch crotchet crotchety crouch croup croupier crouton crow crow crowbar crowd crowd into crowd out crowded crown crucial crucifix crucifixion crucify crude crude oil crudely crudeness cruel cruelly

ayak ayak üstüne atmak, bacak bacak üstüne atmak. hatırına gelmek, aklından geçmek. karalamak, silmek, üstünü çizerek iptal etmek. kesit. (with) (biriyle) atışmak, ağız kavgası etmek. ile çekişmek, ile kavga etmek. dönülmeyecek bir karar vermek. i. sürgü, kol demiri. s. melez. f. (cross.bred) melezlemek, çaprazlamak. i. melez. f. 1. (kontrolden geçirilmiş bir şeyi) kontrol etmek. 2. mat. sağlamasını yapmak. 2. kros kayağı, kayak krosu. s. ülkeyi i. 1. kros, kır koşusu. baştan başa kayak krosu. uçtan öbür uca. kros kayağı, kateden. z. bir f. sorguya çekmek. s. şaşı. i. 1. geçiş. 2. geçiş yeri, geçit. 3. yaya geçidi. z. bak. sit cross-legged. i.bak. at cross-purpose. i. (kitapta) gönderme. i. ara yol, yan yol. i. 1. dörtyol; kavşak. 2. dönüm noktası. i. yaya geçidi. s. çapraz. z. çaprazlama. bulmaca. bulmaca. i. 1. çatal, dal ile gövdenin birleştiği yer. 2. anat. kasık. 3. terz. pantolon ağı. i. 1. garip düşünce; tuhaflık. 2. İng. dörtlük, dörtlük nota. s. 1. huysuz, dırdırcı. 2. tuhaf, acayip. f. çömelmek. i. çömelme. i. krup hastalığı, boğak. i. krupiye. i. (çorbaya konulan) küp biçiminde doğranmış kızarmış ekmek. i., zool. karga, Corvus. f. (--ed/İng. crew) 1. (horoz) ötmek. 2. (over) (-den dolayı) çok sevinmek. i. levye, kaldıraç, manivela. i. kalabalık. f. 1. doluşmak, toplanmak, birikmek. 2. sıkıştırmak, doldurmak. -e doluşmak. 1. sıkıştırarak çıkarmak, dışarıya itelemek. 2. (birine) yer bırakmamak. s. kalabalık. i. 1. taç. 2. hükümdarlık. 3. hükümdar. 4. tepe, baş. 5. kron (para birimi). 6. diştacı. kritik. kuron. f. 1. taç giydirmek. 2. s. çok önemli, can alıcı, 7. dişçi. tamamlamak. 3. tepesini süslemek, taçlandırmak. 4. (dama i. çarmıha gerilmiş İsa heykeli, krüsifi. oyununda) dama yapmak. 5. (dişe) kuron takmak. 6. k. dili i. 1. çarmıha germe. 2. Hz. İsa´nın çarmıhta ölümünü gösteren kafasına vurmak. resim. f. çarmıha germek. s. 1. ham, arıtılmamış. 2. kaba. 3. derme çatma, üstünkörü yapılmış. i. ham petrol. ham petrol. z. kabaca. i. kabalık. s. 1. zalim, acımasız. 2. dayanılmaz, acı. z. zalimce, acımasızca, insafsızca.

cruelty cruise cruiser crumb crumble crumple crunch crusade crusader crush crush crust crust of the earth crustacean crusty crutch crux cry cry for cry on s.o.´s shoulder cry one´s heart out cry out cry out against cry out for cry quits cry wolf crypt cryptic crystal crystalline crystallise crystallize cu cub cub scout Cuba Cuban cubbyhole cube cube sugar cube sugar cubic cubic centimeter cubic foot cubic inch cubic meter cubical cubicle cuckold cuckoo

i. zulüm, acımasızlık. f. 1. aynı hızla uzunca bir süre gitmek. 2. (gemiyle) dolaşmak. 3. dolaşmak, i. kruvazör.dolanmak, gezinmek. 4. (polis, polis arabası) (etrafı kolaçan ederek) dolaşmak; (taksi şoförü, taksi) (müşteri i. 1. kırıntı, ekmek kırıntısı. 2. parça, zerre. 3. ekmek içi. f. arayarak) dolaşmak: The squad car cruises the streets of the ufalamak. f. 1. ufalamak; ufalanmak, un ufak olmak. boyunca mahalle neighborhood all night. Polis arabası gece 2. harap olmak, çökmek. 3. parçalanmak. sokaklarında dolaşıyor. 5. (fahişe) sokaklarda dolaşarak müşteri f. 1. buruşturmak, kırıştırmak; buruşmak, kırışmak. 2. çökmek. aramak. i. 1. (tatil amacıyla yapılan) deniz yolculuğu. 2. hart f. 1. çıtır çıtır yemek, kıtır kıtır yemek, katır kutur yemek, dolaşma, dolanma, gezinme. 3. (polis, polis arabası) çatırtı. 2. k. (etrafı hurt haçlı seferi. 2. din uğruna yapılan savaş, cihat. 3. i. 1. yemek. 2. çatırtı ile ezmek. 3. çatırdamak. i. 1. kolaçan durum. dolaşma; (taksi şoförü, taksi) (müşteri ederek) dili güç kampanya, 2. bir davanın hararetlikarşı savaşım vermek. i. 1. Haçlı. savaşım. arayarak) dolaşma. f. against -e taraftarı. f. ezmek. i. 1. ezme. 2. kalabalık, izdiham. i. 1. ekmek kabuğu. 2. kabuk. f. 1. kabuklanmak, kabuk bağlamak. 2. kabukla kaplamak. yerkabuğu. s., i. kabuklu (hayvan). s. 1. kabuklu. 2. aksi, huysuz. i. 1. destek. 2. koltuk değneği. i. 1. dönüm noktası, kritik an. 2. çözülmesi zor sorun/durum. 3. püf noktası. 2. (hayvan) bağırmak. i. 1. haykırış, haykırı; f. 1. ağlamak. feryat. 2. (hayvana ait) çok ihtiyacı olmak: This country is crying -i çok gerektirmek, -e ses. for a leader. Bu ülkenin bir lidere büyük bir ihtiyacı var. birine dert yanmak. hüngür hüngür ağlamak. bağırmak. -e karşı yüksek sesle protestoda bulunmak. bak. cry for. yeter artık demek. yalandan imdat diye bağırmak, yalandan imdat istemek. i., mim. kriptos, kripta. s. 1. örtülü, gizli, kapalı. 2. gizemli. 3. şifreli. i. 1. kristal, billur. 2. saat camı. s. 1. billur gibi, berrak. 2. kristal, billurdan yapılmış. f., İng., bak. crystallize. f. billurlaştırmak; billurlaşmak. kıs. cubic. i. yavru (tilki/ayı/aslan). f. (--bed, --bing) yavrulamak. yavrukurt. i. Küba. i. Kübalı. s. 1. Küba, Küba´ya özgü. 2. Kübalı. i. 1. odacık; hücre. 2. (yazıhanede/dolapta) önü açık ufak göz. i. 1. geom., mat. küp. 2. küp, küp biçiminde nesne. f. 1. küp biçiminde kesmek. 2. mat. (bir sayının) kübünü almak. kesmeşeker, küp şeker. küpşeker; kesmeşeker. s. kübik. santimetre küp. ayak küp (,028 m3). inç küp (16,4 cm3). metre küp. s. kübik, küp biçiminde. i. kabin, kabine, odacık. i. boynuzlanmış koca, boynuzlu koca. f. (kocasını) boynuzlamak. i., zool. guguk, gugukkuşu, Cuculus canorus. s., argo kaçık, deli.

cuckoo clock cucumber cud cuddle cuddle up cuddle up to cudgel cue cue cue ball cuff cuff link cuisine cul-de-sac culinary culminate culmination culottes culpability culpable culprit cult cultivable cultivatable cultivate cultivate a friendship cultivated cultivation cultivator cultural culture culture gap culture shock cultured cultured pearl cumbersome cumin cumulative cumulus cuneiform cunning cunt cup cup cup final cup one´s hands cup winner cupboard cupidity cupola

guguklu saat. i. salatalık, hıyar. i. geviş. f. 1. kucağına alıp okşamak. 2. (birbirine) sokulmak. (birbirine/birine) sokulmak. -e sokulup yaslanmak; -e sokulup sarılmak. i. sopa, çomak. f. sopa atmak, sopa çekmek, sopalamak. i. 1. bilardo isteka. 2. sıra, kuyruk. i., tiy. 1. oyuncunun sözü arkadaşına bırakmadan önceki son söz veya hareketi. 2. sufle. f. sufle etmek. bilardo topu. i. 1. kol ağzı, kolluk, manşet. 2. sille, tokat. f. tokatlamak, tokat atmak. kol düğmesi. i. yemek pişirme sanatı, mutfak. i., İng. çıkmaz sokak. s. yemek pişirme ile ilgili, mutfakla ilgili; yemekte/mutfakta kullanılan.sonuçlanmak, ile sona ermek, ile son bulmak. 2. en f. 1. in ile yüksek noktaya bitiş. 2. doruk, zirve, en yüksek nokta. i. 1. sonuç, son, varmak, doruğuna yükselmek. i. pantolon-etek. i. kusur, kabahat, suçluluk. s. kusurlu, kabahatli. i. suçlu, mücrim. i. kült. s. ekilebilir, yetiştirilebilir. s., bak. cultivable. f. 1. (tarlayı) sürmek, (toprağı) işlemek. 2. yetiştirmek. 3. geliştirmek. 4. (biriyle) dostluk kurmaya çalışmak. dostluk kurmaya çalışmak. s. 1. işlenmiş (toprak). 2. kültürlü, görgülü. i. 1. (toprağı) işleme; tarım. 2. yetiştirme. 3. geliştirme. 4. kültür, yetiştirici. i. ekici,görgü. s. kültürel. i. 1. kültür. 2. yetiştirme. 3. geliştirme. 4. biyol. kültür. f. kültür yapmak, laboratuvarda mikrop üretmek. kültür farkı. kültür şoku. s. kültürlü. kültive inci. s. 1. havaleli, lenduha gibi. 2. hantal. 3. kullanışsız, elverişsiz. 4. ağır; sıkıcı. i. kimyon. s. birikerek artan, birikmiş, kümülatif. i. kümebulut. i. çiviyazısı. s. 1. kurnaz, şeytan, hin. 2. şirin, sevimli. i. kurnazlık, şeytanlık. i., kaba 1. *am. 2. *sikişme. i. 1. fincan, bardak, kupa, kadeh. 2. spor kupa. 3. litrenin dörtte biri, 236 cm3. şişe çekmek, hacamat yapmak, vantuz çekmek. f. (--ped, --ping) kupa finali. avuçlarını bitiştirerek çanak gibi açmak. kupa galibi. i. dolap, yüklük. i. hırs, tamah, açgözlülük. i. 1. ufak kubbe. 2. döküm ocağı.

cur curable curate curator curb curd curd cheese curdle curdle one´s blood cure cure curfew curiosity curiosity shop curious curl curl one´s hair curl up curler curling iron curly currant currency current current current account current account current events current expenses current market rate current price currently curriculum curriculum vitae curry curry curry favor with curry favor with curry powder currycomb curse cursed cursed cursor cursory curt curtail curtain curtain ring curtain rod

i. 1. sokak köpeği, it. 2. it herif, it. s. tedavi edilebilir, iyileşebilir. i. stajyer papaz. i. müze/kütüphane müdürü. i. 1. kaldırımın kenar taşı. 2. engel, fren. 3. suluk, gem zinciri. f. tutmak, zaptetmek, frenlemek, hâkim olmak, yenmek, i. kesmik. durdurmak. lor peyniri, lor. f. pıhtılaştırmak; pıhtılaşmak, kesilmek. k. dili dehşete düşürmek, kanını dondurmak. i. 1. tedavi, sağaltım. 2. çare, derman, ilaç. 3. şifa. 4. kür. f. 1. iyileştirmek, tedavi etmek, sağaltmak, şifa vermek. 2. -e çözüm getirmek, -e çare bulmak. 3. tütsülemek; tuzlamak; i. sokağa çıkma yasağı. kurutmak. i. 1. merak. 2. nadir şey, tuhaf şey. hediyelik eşya dükkânı. s. 1. meraklı. 2. acayip, tuhaf, garip. i. 1. kıvrım, büklüm. 2. bukle, lüle. f. kıvırmak, bukle yapmak, bükmek; kıvrılmak, 2. k. dili yüreğini oynatmak, korkutmak. 1. saçını kıvırmak. bükülmek. kıvrılmak. i. bigudi. saç maşası. s. kıvırcık, kıvır kıvır. i. 1. kuşüzümü. 2. frenküzümü. i. 1. para, nakit, nakit para. 2. sürüm, geçerlik, tedavül, revaç. i. cereyan, akım, akıntı. s. 1. şimdiki, bugünkü, güncel, aktüel. 2. geçer, yürürlükte olan, cari.cari hesap. tic. cari hesap. güncel olaylar. günlük masraflar, günlük giderler. rayiç, sürüm değeri. cari fiyat, piyasa fiyatı. z. halen, şu anda, bugünlerde. i. müfredat programı. özgeçmiş. i. f. kaşağılamak, tımar etmek. k. dili -e yaranmak, yaltaklanarak (birinin) gözüne girmeye çalışmak. yaltaklanarak (birinin) gözüne girmeye çalışmak. toz haline getirilmiş kimyon, kişniş, zerdeçal v.b. baharat karışımı. i. kaşağı. f. 1. sövmek, sövüp saymak, küfretmek. 2. ilenmek, lanet etmek, beddua etmek. i. 1. ilenme, ilenç, lanet, beddua. 2. s. 1. körolası, melun. 2. lanetli, lanetlenmiş. sövgü, sövme, küfür. 3. bela. s. i., bilg. kürsör, ışıklı gösterge, imleç. s. gelişigüzel, üstünkörü. s. ters ve kısa (söz). f. kesmek, kısaltmak, azaltmak. i. perde. f. perdelemek. perde halkası. perde rayı, korniş.

curtsy curvature curve curve cushion cuspid cuss custard custodian custody custom customary customary usage customer custom-made customs customshouse cut cut cut cut a big/wide swath cut a tooth cut a tooth cut across cut across all boundaries cut an alcoholic drink with water cut and run cut back cut both ways cut corners cut corners cut down a piece of clothing into cut down a tree cut down on cut glass cut in cut in half/cut into halves cut in on cut into Cut it out! cut loose cut loose cut no ice cut no ice cut of meat cut off cut off one´s nose to spite one´s face nose to spite cut off one´s one´s face cut one´s nails to the quick cut one´s own throat

i. reverans. f. reverans yapmak. i. 1. eğrilik. 2. eğrilme. i. 1. eğri, kavis, kıvrım. 2. viraj. f. 1. eğmek, bükmek; eğilmek, bükülmek. 2. kıvırmak; kıvrılmak. i. 1. yastık, minder. 2. bir darbenin hızını kesen tampon. 3. bilardo masasının lastikli iç kenarı. f. 1. hafifletmek, azaltmak. 2. i. köpekdişi. altına/arkasına yastık koymak; yastıkla beslemek. 3. yastıkla f., k. dili sövmek, küfretmek. i., k. dili 1. sövgü, küfür. 2. herif. kaplamak. i. 1. süt, şeker ve yumurta ile hazırlanan bir sos. 2. krem karamele benzeyen bir tatlı. i. 1. koruyucu, muhafız. 2. sorumlu kimse. 3. kapıcı. i. 1. vesayet. 2. gözetim; koruma. i. 1. gelenek, âdet. 2. alışkanlık, itiyat. 3. (bir müşterinin yaptığı) alışveriş. âdet olan, mutat. s. alışılmış, âdet. i. müşteri. s. ısmarlama. i. gümrük, gümrük resmi. i. gümrük. i. 1. kesme, kesim. 2. kesik. 3. kesim, fason, biçim. 4. dilim, parça. 5. k. dili hisse, pay. 6. indirim.3. kesmek, 8. yarma, yol f. (cut, --ting) 1. kesmek. 2. biçmek. 7. kesinti. azaltmak. 4. geçirmek için açılan yar. 9. acı söz. 10. kırıcı davranış. kesilmek: This stone cuts easily. Bu taş kolayca kesiliyor. 5. s. kesilmiş, kesik. (ders, konferans v.b.´ni) asmak, -e gitmemek. 6. (fiyatını) k. dili 1. çok nüfuzlu olmak. 2. çok dikkat çekmek. indirmek. 7. k. dili (motoru) stop ettirmek, durdurmak. 8. (birini) (çocuk) diş çıkarmak. görmezlikten gelmek. 9. isk. kesmek. diş çıkarmak. It set my teeth on edge. Dişlerimi kamaştırdı. kestirmeden gitmek. sınır tanımamak. içkiyi sulandırmak. bırakıp kaçmak. 1. azaltmak. 2. kesip kısaltmak. 3. geri dönmek. hem lehine, hem aleyhine olmak. (bir işte) kestirme yollara başvurmak. k. dili en kolay ve en ucuz yollara başvurarak yapmak. eski bir giysiden (yeni bir şey) yapmak. ağaç kesmek. -i azaltmak. kristal, kesme cam. (birinin) sözünü kesmek; araya girmek. yarıya bölmek. do a thing by halves bir işi yarımyamalak yapmak. go halves yarı yarıya bölüşmek. go off half-cocked k. -i azaltmak. dili yeterince düşünmeden hemen harekete geçmek. -i azaltmak. k. dili Yapma!/Bırak! 1. from (bir yerden/gruptan) ayrılmak; (denetim, baskı v.b. ´nden) yakasını kurtarmak/sıyırmak. 2. k. dili gayrete gelmek, ilişkiyi kesmek. aşka gelmek. 3. k. dili kurtlarını dökmek. k. dili önemli olmamak. k. dili önemi/etkisi olmamak. (kasaplık hayvanın gövdesinden belirli bir şekilde kesilen) et parçası. -i kesmek. k. dili gâvura kızıp oruç bozmak. k. dili gâvura kızıp oruç bozmak. tırnaklarını dibine kadar kesmek. k. dili kendi kendine zarar vermek, bindiği dalı kesmek.

cut out cut s.o. down cut s.o. off cut s.o. short cut s.o. to the quick cut s.t. into slices cut short cut the ground (out) from under one´s feet cut the ground from under s.o.´s feet cut the melon cut the wheels cut to the quick cut up cutback cute cuticle cutlery cutlet cutoff cutoff point cut-price cut-rate cutter cutthroat cutting cuttlefish cutup cwt -cy cyanide cybernetics cyclamen cycle cyclist cyclone cylinder cylindrical cymbal cynic cynical cynicism cypress Cyprian Cypriot Cyprus Cyrillic Cyrillic alphabet cyst cystitis czar

1. -i kesmek; -i kesip çıkarmak. 2. (giysi) biçmek. 3. k. dili -i kesmek, -i bırakmak. birini öldürmek. 1. birine miras olarak on para/hiç para bırakmamak. 2. birinin yolunu kesmek. birinin lafını kesmek. birini (acı sözlerle) derinden yaralamak. bir şeyi dilimlemek, bir şeyi dilim dilim kesmek. kısa kesmek. (birinin) dayanak noktalarını çürütmek. birinin savunduğu noktaları çürütmek. argo kârı paylaşmak. (of an automobile) sol yapmak; sağ yapmak. k. dili içine işlemek, içini yakmak, acı vermek. 1. parça parça kesmek, doğramak. 2. k. dili şaklabanlık yapmak, komik şeyler yapmak. i. 1. kesinti, azaltma, eksiltme. 2. sin. geriye dönüş. s., k. dili şirin, sevimli. i., anat. 1. tırnakların etrafını çevreleyen deri. 2. üstderi. i. çatal bıçak takımı. i., kasap. kotlet. i. 1. kestirme yol. 2. sona erme tarihi. sona erme noktası. s. 1. indirimli, tenzilatlı. 2. indirimli mal satan. s. 1. indirimli, tenzilatlı. 2. indirimli mal satan. 3. niteliksiz, kalitesiz. kotra. 2. (belirli bir şeyi) kesen kimse. 3. kesici alet, i. 1. den. kesici: wire amansız. i. makası. s. kıyasıya, cutters tel katil, cani. i. 1. kesme, kesiş. 2. sin. kesim. 3. bahç. aşı kalemi. s. 1. acı, incitici, kırıcı (söz). 2. acı, keskin, sert (rüzgâr). i., zool. mürekkepbalığı, Sepia. i. şaklaban, şakacı. kıs. hundredweight 1. İng. 112 libre, yaklaşık 50 kg. 2. A.B.D. 100 belirten sonek: isim libre, 45,5 kg. fluency akıcılık. i. siyanür. i. sibernetik, kibernetik. i., bot. siklamen, tavşankulağı, buhurumeryem, Cyclamen. i. 1. elek. devre. 2. dönme, dönüş, devir. 3. bisiklet; motosiklet. f. bisikletçi;binmek. i. bisiklete motosikletçi. i. siklon, kiklon. i. silindir. s. silindirsel, silindirik. i., müz. büyük zil. i. kinik, sinik. s. kinik, sinik. i. kinizm, sinizm. i., bot. servi, selvi, Cupressus. i., s., bak. Cypriot. i. Kıbrıslı. s. 1. Kıbrıs, Kıbrıs´a özgü. 2. Kıbrıslı. i. Kıbrıs. s. Kiril alfabesi. i., tıb. kist. i., tıb. sistit. i. çar.

Czech Czechoslovak Czechoslovakia Czechoslovakian D d D, d D, d DA da dab dabble dabbler dachshund dad daddy daddy-longlegs daffodil daft dagger dahlia Dahoman Dahomean Dahomey Dahomeyan daily daintily daintiness dainty dairy dairy cattle dairy farm dairy products dairyman daisy dale dally dally away dally with dam dam up damage damages Damascus damask dame damn Damn!/Damn it!/Damn him!/Damn her! damnation Damnation!

i., s. 1. Çek. 2. Çekçe. i., s., tar., bak. Czechoslovakian. i., tar. Çekoslovakya. i., tar. Çekoslovakyalı, Çekoslovak. s., tar. 1. Çekoslovak. 2. Çekoslovakyalı. Department, Doctor, Dutch. kıs. December, kıs. date, daughter, day, days, dead, diameter, died. i. D, İngiliz alfabesinin dördüncü harfi. i. 1. D, İngiliz alfabesinin dördüncü harfi. 2. müz. re notası. kıs. District Attorney. kıs. daughter, day(s). i. dokunma, hafif vuruş. f. (--bed, --bing) hafifçe vurmak, dokunmak. f. 1. su serpmek, hafifçe ıslatmak. 2. in ile amatörce uğraşmak. i. bir işe heves duyup girişme eğiliminde olan kimse, amatör, hevesli. i. mastı. i., k. dili baba, babacığım. i., k. dili baba, babacığım. i., zool. tipula sineği. i. zerrin, fulya, nergis. s. 1. kaçık, deli, kafadan kontak. 2. saçma. i. kama, hançer. i., bot. yıldızçiçeği, Dahlia. i., s., bak. Beninese. i., s., bak. Beninese. i., bak. Benin. i., s., bak. Beninese. s. gündelik, günlük. z. her gün. i. 1. gündelik gazete. 2. İng. gündelikçi (hizmetçi). z. zarafetle. i. 1. zarafet, nezaket. 2. titizlik. s. 1. narin, zarif, nazik. 2. titiz. i. 1. mandıra. 2. süthane, sütçü dükkânı. sağmal inekler. mandıra. süt ürünleri. çoğ. dair.y.men (der´imîn) i. sütçü. i. papatya. i. küçük vadi. f. 1. vakit öldürmek, oyalanmak. 2. haylazlık etmek. vakit öldürmek. oynaşmak, cilveleşmek. i. baraj, set, su bendi. f. (--med, --ming) -e set çekmek. -i frenlemek, -i bastırmak. i. 1. zarar, ziyan, hasar. 2. k. dili masraf, fiyat. f. zarar vermek, hasar yapmak, bozmak. i., huk. tazminat. i. Şam. i. damasko (kumaş). i. 1. argo kadın. 2. kadınlara verilen şövalyelik ayarında bir asalet unvanı. 3. 2. lanet okumak, bedduakadın. i. lanet. f. 1. lanetlemek. eski hanım, hatun, yaşlı etmek. Allah belasını versin!/Allah kahretsin! i. 1. lanet. 2. bela. 3. cehennem cezası. Lanet olsun!

damned Damned if I know. damnedest damp dampen dampness dance dancer dancing dandelion dandle dandruff dandy Dane danger dangerous dangerously dangle Danish dank Danube daphne dapper dapple dapple-gray Dardanelles dare daredevil daring dark dark dark blue darken darkness darkroom darling darn darn Darn it! dart dartboard darts dash dash off dash off a letter dash s.o.´s hopes dash to pieces dash water on one´s face dashboard dashing

s. 1. lanetli, melun. 2. Allahın belası, kahrolası, kör olası, lanet. z. çok, pek. kahrolayım. Biliyorsam s. en acayip, en tuhaf. i. en iyisi. s. nemli, rutubetli, yaş. i. 1. nem, rutubet. 2. grizu. f. 1. boğmak, söndürmek. 2. yavaşlatmak, durdurmak. 3.ıslanmak. 2. f. 1. nemlendirmek, ıslatmak; nemlenmek, nemlendirmek, ıslatmak. azaltmak. 3. kırmak, kaçırmak: dampen s.o.´s (titreşimi) i. nem, rutubet. enthusiasm k. dili birinin hevesini kırmak. i. 1. dans, raks, oyun. 2. balo. f. dans etmek, oynamak; dans ettirmek, dansör, dansöz. i. dansçı, oynatmak. i. dans etme, dans. i., bot. karahindiba, Taraxacum officinale. f. hoplatmak, zıplatmak. i. kepek, konak. s. 1. züppe. 2. harika, mükemmel, çok iyi. i. Danimarkalı. i. tehlike. s. tehlikeli. z. tehlikeli bir şekilde. f. sarkmak, asılı durup sallanmak; sarkıtmak, asıp sallamak. i. Danca. s. 1. Danimarka, Danimarka´ya özgü. 2. Danimarkalı. 3. yaş, nemli, rutubetli, küf kokulu. s. Danca. i. Tuna nehri, Tuna. i. defne. s. şık, zarif. s. benekli. f. beneklemek. i. 1. benek. 2. benekli hayvan. s. bakla kırı, alaca kır (at). i. f. cesaret etmek, cüret etmek, kalkışmak. i. gözü pek. i. cüret, cesaret, yiğitlik. s. cüretkâr, yiğit. s. 1. karanlık. 2. koyu. 3. esmer. 4. muğlak, çapraşık. 5. cehalet içinde. 6. gizli, esrarlı. 3. koyu renk, gölge. i. 1. karanlık. 2. akşam. lacivert. f. 1. karartmak; kararmak. 2. anlaşılması zor hale getirmek. 3. koyulaşmak, esmerleşmek. i. karanlık. i., foto. karanlık oda. i. sevgili, sevgilim. s. 1. sevgili. 2. sevimli, cici, hoş. f. iğneyle örerek onarmak. i. örülerek onarılmış delik. f. lanet etmek. Lanet olsun! i. 1. küçük ok. 2. ileri atılma, fırlama, hamle. 3. böceğin iğnesi. 4.ok atma oyununda kullanılan nişan tahtası. atmak, fırlatmak. i. terz. pens. f. 1. ok gibi fırlamak, atılmak. 2. i. ok atma oyunu. f. 1. hızla koşmak: She dashed to the child´s rescue. Çocuğun imdadına koştu. 2. hızla ilerlemek, atılmak, fırlamak: I dashed to acele gitmek, fırlamak. the window but saw nothing. Pencereye fırladım ama hiçbir şey bir mektup karalamak. görmedim. 3. vurmak, çarpmak, kırmak, parçalamak: He bir kimsenin his broken weapon. Kırık silahını yere vurdu. He dashed down ümitlerini kırmak, birini hayal kırıklığına uğratmak. dashed paramparça pieces against the wall. Sandalyeyi duvara çarpıp the chair to etmek. vurup parçaladı. 4. atmak, fırlatmak. 5. sıçratmak. 6. (umudunu) yüzüne su çarpmak. kırmak, suya düşürmek. 7. karıştırmak, katmak. i. 1. ileri atılma, i., oto. kontrol paneli,bir miktar, bir tutam. 3. kısa mesafe fırlama, hamle. 2. az pano. s. 1. atak, canlılık, enerji. 5. tire, çizgi. koşusu. 4. atılgan, cesur. 2. gösterişli, şık.

data data bank data base data file data processing date date date date line date palm dated dative datum daub daughter daughter-in-law daunt dauntless davenport dawdle dawn dawn on day day after day day by day day by day day in day out day laborer day of reckoning day school daybreak daydream daylight daytime daze dazed dazzle deacon deaconess dead dead ahead dead beat dead center dead end dead heat dead language dead letter dead loss dead set dead set against

i. 1. çoğ. veya tek. bilgi. 2. veriler, data. bilg. veri bankası, bilgi bankası. bilg. veri tabanı, bilgi tabanı. bilg. veri dosyası. bilg. bilgiişlem. i. hurma, arabistanhurması. i. 1. tarih, zaman. 2. randevu. 3. flört, flört edilen kişi. f. 1. tarih koymak, tarih atmak. 2. tarihlendirmek. 3. ile çıkmak, ile flört etmek. coğr. gündeğişme çizgisi. hurma ağacı. s. 1. tarihli. 2. modası geçmiş, demode. s., dilb. -e halindeki. i. -e halindeki sözcük. çoğ. da.ta (dey´tı, dä´tı) i. veri. f. 1. sürmek, sıvamak. 2. bulaştırmak. 3. lekelemek, kirletmek. i. 1.kız evlat, kız. 2. leke. i. harç, çamur. i. gelin. f. yıldırmak, gözünü korkutmak. s. gözü pek, yılmaz, korkusuz. i. kanepe, sedir, divan; çekyat. f. işini ağırdan alarak vakit kaybetmek, ağır davranmak, oyalanmak.tan vakti. 2. şafak, tan. f. görünmeye başlamak, i. 1. seher, aydınlanmak. anlaşılmak, sezilmek. i. 1. gündüz: We´ve been working night and day on this project. Bu proje üzerinde gece gündüz çalışıyoruz. 2. gün: the second her gün, günlerce. day of the month ayın ikinci günü. 3. zaman, devir. günden güne. günbegün, günden güne. her gün. gündelikçi. hesap günü, kıyamet günü. gündüzlü okul. i. seher, tan vakti. i. hayal. f. hayal kurmak, dalmak. i. gün ışığı.daylight-saving time yaz saati. i. gündüz. f. sersemletmek, sersem etmek, serseme çevirmek. i. sersem birsersemlemiş, serseme çevrilmiş. s. hal, sersemlik. f. göz kamaştırmak. i. diyakoz. i. kilisenin hayır işleriyle görevlendirdiği kadın. s. 1. ölmüş, ölü. 2. cansız, hareketsiz; sönük. 3. ölü (renk). dosdoğru. çok yorgun, bitkin. tam merkez, tam orta. 1. çıkmaz sokak. 2. çıkmaz. spor berabere biten yarış. ölü dil. 1. geçersiz yasa. 2. sahibine ulaştırılamayan mektup. bir işe yaramayan nesne/kimse. k. dili kararlı. -e tamamen karşı, -e muhalif.

dead tired deaden deadline deadlock deadly deaf deaf mute deafen deaf-mute deal deal in deal with dealer dealings dealt dean dear Dear me! dearly dearly love to dearth death death rate death sentence death squad death toll death warrant deathbed deathless deathlike deathly deathly cold deathly pale deathly silence debacle debar debase debatable debate debilitate debility debit debit an account debit and credit debit balance debris debt debt of gratitude debt of honor debtor

bitkin, yorgun. f. 1. hafifletmek, azaltmak, zayıflatmak; (ses, ağrı v.b.´ni) kesmek. 2. parlaklığını gidermek, donuklaştırmak. i. son teslim tarihi. i. çıkmaz. f. çıkmaza sokmak; çıkmaza girmek. s. 1. öldürücü; ölümcül. 2. ölü gibi. s. 1. sağır. 2. kulak asmayan. sağır ve dilsiz kimse. f. sağır etmek. i. sağır ve dilsiz kimse. i. 1. anlaşma, mukavele. 2. iş. 3. miktar. 4. iskambil kâğıtlarını dağıtma. f.yapmak. ... ticareti (--t) (iskambil kâğıtlarını) dağıtmak. 1. ile ilgilenmek. 2. -i idare etmek. 3. -in üstesinden gelmek, -in hakkından gelmek. 4.ticaretini yapan kimse, tüccar, satıcı: a i. 1. (belirli bir şeyin) -e değinmek, -den bahsetmek. 5. -in müşterisi old stampsalışveriş etmek. 2. iskambil kâğıtlarını olmak, ile dealer alışveriş. 2. iş eski pul ilişki. i. 1. iş, in ilişkisi; satıcısı. dağıtan kimse. f., bak. deal. i. 1. katedralin başrahibi. 2. dekan. i. sevgili. s. 1. sevgili, aziz. 2. değerli, kıymetli. 3. pahalı. Olur şey değil! z. (bir şeyi) çok arzu etmek. i. yokluk, kıtlık. i. ölüm. ölüm oranı. idam hükmü. ölüm mangası. ölü sayısı. huk. idam hükmü. i. ölüm döşeği. s. baki, ölümsüz. s. ölüm gibi. s. ölümsü. çok soğuk: It´s deathly cold outside. Dışarısı çok soğuk. beti benzi atmış. ölümsü bir sessizlik. i. çöküş, yenilgi, yıkım. f. (--red, --ring) (from) engellemek; menetmek. f. 1. değerini düşürmek, ayarını bozmak. 2. alçaltmak, şerefini lekelemek. 3. yozlaştırmak. s. tartışılabilir. f. 1. tartışmak. 2. çok düşünmek, düşünüp taşınmak: He debated with himself before reaching the decision. Kararını f. kuvvetten düşürmek, zayıflatmak, takatini kesmek. vermeden önce çok düşündü. i. tartışma; münazara. i. halsizlik, bitkinlik, güçsüzlük, zayıflık. i. borç. f. 1. borç kaydetmek. 2. birinin borcuna kaydetmek. bir hesabı borcuna kaydetmek. borç ve kredi. borç bakiyesi. i. yıkıntı, enkaz; döküntü. i. borç. teşekkür borcu, gönül borcu. namus borcu. i. borçlu.

f. (--ged, --ging) 1. (bir yerden) gizli dinleme aygıtını sökmek. 2. debug (bir aygıt veya sistemin) kusurlarını gidermek. 3. bilg. f., k. dili (bir şeyin) yanlış taraflarını açığa vurmak. debunk hatasızlaştırmak, ayıklamak. i. 1. başlangıç. 2. (sahneye) ilk çıkış. 3. bir genç kızın sosyeteye debut ilk defa takdimi. kıs. December. Dec kıs. deceased, decrescendo. dec i. on yıl. decade i. çökme, çöküş, yıkılış. decadence s. çökmüş. decadent f. kafeinini çıkarmak. decaffeinate kafeinsiz kahve. decaffeinated coffee i. çıkartma. decal f. 1. kampı bozup ayrılmak. 2. k. dili sıvışmak, savuşmak, decamp tüymek, kaçmak. i. sürahi. decanter f. başını kesmek, boynunu vurmak. decapitate i., spor dekatlon. decathlon f. 1. çürümek, bozulmak; çürütmek. 2. azalmak. i. 1. çürüme, decay bozulma. 2. azalma. f. ölmek. i. ölüm, ölme, vefat. decease i. 1. aldatma; hile, yalan. 2. hilekârlık, düzenbazlık, deceit dolandırıcılık.hileci. 2. aldatıcı. s. 1. hilekâr, deceitful s. hilekârlıkla, yalancılıkla. deceitfully i. hilekârlık, yalancılık. deceitfulness f. aldatmak. deceive i. aldatıcı, hilekâr. deceiver i. aralık. December i. 1. terbiye, edep, nezaket. 2. ılımlılık. 3. iffet, namus. decency s. terbiyeli, nazik; temiz, iyi. decent z. 1. terbiye ölçüsünde. 2. yeterince. decently i. 1. aldatma; aldanma. 2. yalancılık. 3. hile, düzen, dolap. deception s. aldatan, aldatıcı. deceptive z. aldatarak, aldatıcı bir biçimde. deceptively i. aldatıcılık, düzenbazlık, hilekârlık. deceptiveness f. karar vermek, kararlaştırmak, hüküm vermek. decide bir şeyin aleyhinde karar vermek. decide against s.t. decide for s.t./decide in favor bir şeyin lehinde karar vermek. of s.t. (bir şeyi) yapmaya karar vermek. decide to take the plunge s. 1. kesin. 2. kararlı, azimli. 3. kararlı, ölçülü. decided z. kesinlikle, katiyetle. decidedly s. kışın yapraklarını döken (bitki). deciduous i. desigram. decigram i., İng., bak. decigram. decigramme i. desilitre. deciliter i., İng., bak. deciliter. decilitre s., mat. ondalık. i. 1. ondalık sayı. 2. ondalık kesir. decimal ondalık kesir. decimal fraction mat. ondalık kesir. decimal fraction ondalık virgülü: 1.07 (Türk sistemine göre 1,07). decimal point ondalık hesap cetveli. decimal scale ondalık sistem. decimal system f. büyük bir kısmını yok etmek. decimate i. büyük bir kısmını yok etme; büyük bir kısmı yok olma. decimation

decimeter decimetre decipher decision decisive decisively decisiveness deck deck deck chair deck of cards deck out declaim declaration declaration of residence declare declare bankruptcy declare war on declension decline declivity declutch decode decompose decomposition decorate decoration decorative decorator decorous decorously decorum decoy decrease decree decrepit dedicate dedicated dedication deduce deduct deduction deductive reasoning deed deem de-emphasise de-emphasize deep deep in debt deep in thought

i. desimetre. i., İng., bak. decimeter. f. (şifreyi) çözmek. i. karar; hüküm. s. 1. kesin, kati. 2. kesin sonuca ulaştıran: the decisive victory in that war o olarak. kesin sonuca biçimde. zafer. 3. kararlı. z. 1. kesin savaşı 2. kararlı bir ulaştıran i. 1. kesinlik. 2. kararlılık. i., den. güverte. f. donatmak, süslemek. şezlong. isk. deste. donatmak, süslemek. f. 1. hararetle söylemek/konuşmak. 2. (hitabet kurallarına göre) söylemek; demeç. şekilde söylemek. i. 1. ilan. 2.resmi bir 3. bildiri, deklarasyon. ikamet beyannamesi. f. 1. ilan etmek. 2. bildirmek, deklare etmek. iflas ilan etmek. -e savaş açmak/ilan etmek. i. 1. dilb. ad çekimi. 2. çöküş, çökme. f. 1. aşağıya meyletmek. 2. azalmak, düşmek. 3. çökmek. 4. reddetmek, geri çevirmek. 5. dilb. çekmek. i. 1. meyil, iniş. 2. i. iniş, meyil. azalma, düşüş; gerileme, yozlaşma. 3. çökme, çöküş. f. debriyaj yapmak. f. (şifreyi) çözmek. f. 1. ayrıştırmak. 2. çürütmek; çürümek. i. 1. ayrışma. 2. bozulma. f. 1. süslemek, dekore etmek. 2. nişan vermek. i. 1. süsleme, dekorasyon. 2. süs. 3. nişan, madalya. s. süsleyici, süslü. i. dekoratör. s. görgü kurallarına uygun. z. görgü kurallarına uygun bir biçimde. i. adaba uygun olma, terbiyeli olma. i. tuzak yemi. f. 1. away from -den hile ile uzaklaştırmak; into -e hile ile çekmek. 2. tuzağa düşürmek. f. azalmak, düşmek, küçülmek; azaltmak, düşürmek. i. azalma, düşüş. i. 1. resmi emir. 2. karar. 3. kararname. f. 1. emretmek, buyurmak. yıpranmış. s. eskimiş, 2. karar vermek. f. 1. adamak, vakfetmek. 2. to -in adına sunmak, -e ithaf etmek. s. 1. ithaf olunmuş. 2. adanmış. 3. kendini işine adamış. i. adama, ithaf. f. sonuç çıkarmak. f. çıkarmak, hesaptan düşmek. i. 1. sonuç çıkarma. 2. man. tümdengelim. 3. sonuç. 4. hesaptan düşme. 5. kesinti: tümdengelimli usavurma. i. 1. eylem, iş, fiil. 2. huk. senet, tapu senedi. f. to -e senetle devretmek. f. saymak, addetmek. f., İng., bak. de-emphasize. f. önemini azaltmak. s. 1. derin. 2. anlaşılmaz. 3. şiddetli, ağır. 4. koyu (renk). 5. kalın, boğuk, pes (ses). z. into 1. derinlerine kadar; derinliklerine borca batmış. kadar: It sank deep into the water. Suyun dibine battı. 2. derin düşünceye dalmış. (gecenin) büyük bir bölümünde: They talked deep into the night. Gecenin büyük bir bölümünü konuşarak geçirdiler.

deep sea deep trouble deepen deepfreeze deep-fry deep-rooted deep-seated deer def deface defamation defame default defeat defecate defect defective defector defence defend defendant defender defense defenseless defensive defensive alliance defer deference deferential deferment deferred defiance defiant deficiency deficient deficit defile define definite definite article definitely definition definitive deflate deflation deflect deflect s.o. from his/her purpose deflect s.t. into deform deformity

derin deniz. vahim bir durum. f. 1. derinleşmek; derinleştirmek. 2. artırmak. 3. (rengi) koyulaştırmak.dondurup saklama. f. (deep.froze, deep.fro.zen) i. 1. dipfriz. 2. dondurup saklamak. f. bol yağda kızartmak. s. 1. kökleri derinlere inen (ağaç/çalı). 2. köklü, kökleşmiş (âdet/inanç). s. 1. derin, derinden gelen; derinde olan. 2. köklü, kökleşmiş. i. (çoğ. deer) geyik; karaca. kıs. defective, defendant, defense, deferred, defined, definite, definition. f. (bir şeyin yüzeyine) zarar vermek. i. karalama, kara çalma, lekeleme. f. karalamak, kara çalmak, lekelemek. i. 1. (bir yükümlülüğü) yerine getirmeme. 2. bilg. varsayım. f. (bir yükümlülüğü) yerine getirmemek: They defaulted on their f. yenmek, bozguna uğratmak. i. bozgun, yenilgi. loan. Borçlarını zamanında ödemediler. f. büyük aptesini yapmak, dışkılamak. i. kusur, noksan, eksiklik. s. 1. kusurlu, sakat, eksik, noksan. 2. dilb. bazı çekim şekilleri olmayan. i. karşı tarafa kaçan kimse. i., İng., bak. defense. f. 1. savunmak. 2. from -den korumak. i., huk. davalı. i. savunucu, savunan; koruyucu. i. 1. savunma, korunma. 2. spor savunma, defans. s. savunmasız, korunmasız. s. 1. savunmayla ilgili. 2. (hedef alındığını zannederek) savunmaya geçen. 3. koruyucu. 4. spor defansif. savunma anlaşması. f. (--red, --ring) 1. sonraya bırakmak, ertelemek. 2. to -e boyun eğmek. (saygıdan kaynaklanan) itaat. i. riayet, s. riayetkâr; saygı ve itaat gösteren. i. erteleme. s. ertelenmiş. i. 1. meydan okuma. 2. karşı koyma. s. 1. meydan okuyan. 2. karşı koyan. i. eksiklik, noksanlık; yetersizlik. s. eksik, noksan; yetersiz. i. (bütçe, hesap v.b.´nde) açık; zarar. f. kirletmek, pisletmek, lekelemek, bozmak. f. 1. tanımlamak, tarif etmek. 2. belirlemek, sınırlamak, tayin etmek. s. 1. kesin. 2. belirli, belli. dilb. belirli tanımlık: the. z. kesinlikle. i. 1. tanım, tarif. 2. tanımlama. s. kesin, son, tam. f. 1. havasını/gazını boşaltmak, söndürmek; sönmek. 2. gururunu kırmak. 3.boşaltma, söndürme; sönme. 2. gururunu i. 1. havasını/gazını ekon. para arzını azaltmak. kırma. 3. ekon. deflasyon. f. yönünü değiştirmek; başka yöne çevirmek; yönü değişmek. birini amacından çevirmek. yönünü değiştirip -e çevirmek. f. biçimini bozmak, biçimsizleştirmek. i. 1. biçimsizlik. 2. tıb. biçim bozukluğu, bozunum.

defraud defray defrost deft defunct defy degenerate degenerate degradation degrade degrading degree dehumidifier dehumidify dehydrate dehydrated deify deign deity dejected dejection delay delegate delegation delete deletion deliberate deliberate deliberately deliberation delicacy delicate delicately delicatessen delicious delight delightful delimit delineate delinquency delinquent delirious delirium deliver deliver the goods deliverance deliverer delivery delivery note delivery order

f. dolandırmak, elinden almak. f. ödemek; (giderleri) karşılamak. f. buzlarını çözmek/eritmek; buzları çözülmek/erimek. s. becerikli, usta, marifetli. s. 1. ölü. 2. feshedilmiş. f. meydan okumak, karşı gelmek, karşı koymak. s. yoz, yozlaşmış, soysuz, dejenere. f. yozlaşmak, soysuzlaşmak, bozulmak, dejenere olmak. i. 1. aşağılık bir durum; itibarsızlık. 2. aşağılaşma. 3. rütbeyi indirme. f. 1. alçak bir duruma düşürmek. 2. rütbesini indirmek. s. alçaltıcı, onur kırıcı. i. 1. fiz., geom. derece. 2. derece, basamak, aşama, rütbe, mertebe. 3. diploma. i. nem gideren alet. f. nemini gidermek. f. 1. suyunu almak, kurutmak. 2. su kaybetmek. s. susuz, kurumuş. f. tanrılaştırmak. f. tenezzül etmek. i. 1. tanrı, ilah. 2. tanrısal varlık. s. keyifsiz, morali bozuk; hüzünlü. i. keyifsizlik, moral bozukluğu; hüzün. f. 1. ertelemek, sonraya bırakmak. 2. geciktirmek. 3. oyalanmak. i. gecikme, geç kalma. i. (del´ıgît, del´ıgeyt) delege, temsilci; elçi; vekil. f. (del´ıgeyt) 1. havale etmek, devretmek. 2. görevlendirmek. i. 1. delegasyon. 2. yetki verme. f. silmek, çıkarmak. i. 1. silme, çıkarma. 2. yazıdan çıkarılan parça. s. 1. kasıtlı, maksatlı, önceden tasarlanmış. 2. temkinli, ölçülü, dikkatli. f. 1. düşünüp taşınmak, ölçünmek, tartmak. 2. görüşmek, müzakere etmek. z. kasten, mahsus, bile bile. i. 1. üzerinde düşünme, düşünüp taşınma. 2. görüşme, müzakere. kibarlık. 2. lezzetli şey. i. 1. incelik, s. 1. kolaylıkla kırılabilen, kırılgan, nazik. 2. hassas (alet). 3. hassas (konu); nazik (durum). 4. ince (yapı), özenle. z. 1. incelikle. 2. dikkatle, ihtiyatla, büyük birnarin. 5. hafif (koku/tat). 6. hafif, yumuşak (dokunuş). 7. hastalıklara pek i. şarküteri, mezeci. dayanıklı olmayan. s. lezzetli, leziz, nefis. f. 1. sevindirmek; sevinmek. 2. in -den zevk almak. i. 1. sevinç, zevk, keyif, haz. 2. sevinç veren şey. s. hoş, güzel; zevkli. f. sınırlandırmak, tahdit etmek. f. 1. şeklini çizmek. 2. betimlemek. i. 1. (çocuklarda) suç işleme. 2. borçların ödenmemesi. s. 1. suçlu, suç işleyen (çocuk). 2. ödenmemiş (hesap, vergi, borç sayıklayan. 2. çılgına dönmüş.i. çocuk suçlu. s. 1. v.b.). 3. borçlarını ödememiş. i. 1. sayıklama. 2. çılgınlık. f. 1. teslim etmek, bırakmak, vermek: They will deliver the furniture tomorrow morning. Mobilyayı yarın sabah teslim k. dili istenilen şeyi yapmak. edecekler. 2. (gazete, mektup v.b.´ni) dağıtmak. 3. i. 1. kurtarma; kurtuluş. 2. hüküm. (yumruk/darbe) indirmek. 4. (from) -den kurtarmak. 5. (çocuğu) i. 1. kurtarıcı. 2. teslim eden kimse. 3. (konuşma) yapmak. 7. almak, doğurtmak. 6. (söylev) vermek,dağıtıcı. (hüküm) vermek. i. 1. teslim; dağıtım. 2. doğurma; doğum. 3. konuşma tarzı. 4. beysbol topa vuruş, servis. tic. teslim beyanı. tic. teslim emri.

delivery receipt delivery time deliveryman dell delta delude deluge delusion delusive deluxe delve demagogue demagogy demand demand deposit demean demeanor demeanour demented demerit demidemijohn demilitarise demilitarize demilitarized zone demise demobilisation demobilise demobilization demobilize democracy democrat democratic democratically demolish demolition demon demonstrate demonstration demonstrative demonstrative adjective demonstrative pronoun demonstrative pronoun demonstrator demoralise demoralize demote demotion demur demure

tic. teslim makbuzu. tic. siparişlerin teslim süresi. çoğ. de.liv.er.y.men (dîlîv´ırimen) i. satılan malı eve teslim eden kimse. vadi, korulu vadi. i. küçük i. delta, çatalağız. f. aldatmak, yanıltmak. i. 1. sel, tufan. 2. şiddetli yağmur. i. 1. aldanma, yanılma. 2. ruhb. sabuklama. s. aldatıcı, yanıltıcı. s. lüks, ihtişamlı. f. into -i araştırmak. i. demagog, halkavcısı. i. demagoji, halkavcılığı. i. 1. istem, istek; talep. 2. tic., ekon. talep, rağbet. 3. huk. talep, hak iddiamevduat.1. talep etmek, istemek. 2. gerektirmek. 3. vadesiz etme. f. huk. mahkemeye celbetmek. f. alçaltmak, küçültmek. i. davranış, tavır. i., İng., bak. demeanor. s. deli, kaçık, çılgın. i. (okulda) ihtar, tembih. önek yarım, yarı. i. damacana. f., İng., bak. demilitarize. f. askerden arındırmak. askerden arındırılmış bölge. i. ölüm, vefat. i., İng., bak. demobilization. f., İng., bak. demobilize. i. seferberliğin bitmesi; terhis. f. terhis etmek. i. demokrasi, elerki. i. demokrat. s. demokratik, halkçı. z. demokratik olarak. f. yıkmak. i. yıkma; yıkılma. i. 1. cin, kötü ruh, şeytan, iblis. 2. kötü kimse, iblis. 3. enerjik kimse. f. 1. kanıtlamak, ispat etmek: He has demonstrated his loyalty to1. kanıtlama, ispat. 2. gösteri. 3. kanıtladı. 2. göstererek i. the firm. Şirkete olan bağlılığını tanıtım gösterisi. tanıtmak: demonstrate a machine bir makineyi tanıtmak. 3. s. 1. kanıtlayan, gösteren. 2. duygularını açığa vuran. gösteri yapmak. dilb. işaret sıfatı. dilb. işaret zamiri. işaret zamiri. i. 1. göstererek tanıtan kimse. 2. uygulama öğretmeni. 3. gösterici. f., İng., bak. demoralize. f. cesaretini kırmak, moralini bozmak, yıldırmak. f. aşağı dereceye indirmek, rütbesini indirmek. i. indirme. f. (--red, --ring) kabul etmemek, itiraz etmek. i. s. 1. çekingen. 2. ağırbaşlı, ciddi.

den denatured alcohol denial denigrate denim denims Denmark denomination denominator denote denounce dense density dent dental dental floss dental surgery dentist dentistry dentures denude denunciation deny deodorant deodorise deodorize depart department department store departure departure gate departure lounge departure terminal depend depend from Depend upon it. dependable dependence dependency depict depilate depilation depilatory deplete deplorable deplorably deplore deploy deployment deport

i. 1. in, mağara. 2. k. dili tekke, yatak. 3. k. dili dinlenme odası, sığınak. mavi ispirto, karışık ispirto. i. 1. inkâr, yadsıma. 2. yalanlama. 3. ret. f. iftira etmek, leke sürmek, karalamak, kara çalmak, çamur atmak. i. kot (kumaş). i., çoğ. kot pantolon, cin; blucin. i. Danimarka. i. 1. ad, isim. 2. mezhep. 3. adlandırma. 4. değer/ölçü birimi. i. payda. f. göstermek, belirtmek. f. 1. (insan, fikir, davranış v.b.´nin) kötü/zararlı taraflarını açığa vurmak. 2. ihbar etmek. (orman, saç v.b.). 3. anlaşılması güç, s. 1. yoğun, kesif. 2. sık 3. (anlaşmanın) kaldırılacağını duyurmak. 4. kalın kafalı, mankafa. 5. foto. koyu (negatif). ağır yoğunluk, kesafet. 2. (orman, saç v.b. için) sıklık. 3. (yazıda) i. 1. (yazı). ağırlık. 4. foto. koyuluk. i. ufak çukur; çentik, çöküntü, girinti. f. çentmek; çökertmek. s. 1. dişlerle ilgili. 2. dişçilikle ilgili. 3. dilb. dişsel. i. dişsel ünsüz. diş ipliği. diş cerrahisi. i. diş hekimi, diş tabibi, dişçi. i. diş hekimliği, dişçilik. i. takma diş. f. soymak; çıplaklaştırmak, çıplak bırakmak. i. 1. (insan, fikir, davranış v.b.´nin) kötü/zararlı taraflarını açığa vurma. 2. etmek, yadsımak. 2. yalanlamak. 3. reddetmek. 4. f. 1. inkâr ihbar. 3. (anlaşmanın) kaldırılacağını duyurma. -den deodoran, koku giderici. s., i. yoksun bırakmak, esirgemek, vermemek. f., İng., bak. deodorize. f. kokusunu gidermek. f. 1. ayrılmak, gitmek. 2. hareket etmek, kalkmak: At what time doesdepartman, bölüm, kısım, şube, daire, kol. 2. bakanlık, i. 1. the bus depart? Otobüs saat kaçta kalkıyor? 3. ölmek, vefat etmek. 4. from -den sapmak, -den ayrılmak. vekâlet. büyük mağaza, bonmarşe. i. 1. gidiş, ayrılış, terk. 2. hareket etme, kalkış. 3. değişiklik, yenilik. 4. sapma, ayrılma. 5. vazgeçme. çıkış kapısı. çıkış salonu. çıkış terminali. f. on/upon 1. -e güvenmek. 2. -e bağlı olmak: The number of people who will come depends on how many tickets we can sell. -den sarkmak. Geleceklerin sayısı satabileceğimiz biletlerin sayısına bağlı. 3. -e Emin olunuz. bağımlı olmak: That child depends on her mother. O çocuk s. güvenilir. annesine bağımlı. i. 1. güven, güvenme. 2. bağlılık. 3. bağımlılık. i. 1. bağımlılık. 2. sömürge. 3. ek bina. f. 1. resmetmek, resmini çizmek. 2. betimlemek, anlatmak. f. tüyleri gidermek/dökmek. i. depilasyon, depilaj, tüyleri giderme/dökme; epilasyon. i. depilatuar, depilatif, tüy dökücü krem. s. depilatif, tüy giderici/dökücü. f. tüketmek, bitirmek. s. acınacak durumda, içler acısı. z. acınacak biçimde. f. 1. -e çok üzülmek, -den acı duymak. 2. -e yerinmek, -e yazıklanmak. f. 1. plana göre yerleştirmek. 2. ask. yayılmak. i. 1. plana göre yerleştirme. 2. ask. yayılma f. sınırdışı etmek.

deport o.s. deportation deportment depose deposit deposit account deposition depositor depository depot deprave depraved depravity deprecate depreciate depreciation depress depressed depression deprive dept depth depth of winter deputation deputise deputize deputy derail derailment derange deranged derangement derelict deride derision derisive derisory derivation derivative derive dermatitis dermatologist dermatology derogatory dervish descend descendant descendent descent describe

davranmak, hareket etmek. i. sınırdışı etme. i. davranış, tavır. f. 1. tahttan indirmek. 2. görevden almak, azletmek. 3. yeminli ifade vermek. depozit, depozito; kaparo, pey akçesi: The i. 1. emanet. 2. salesman asked for a thirty million lira deposit. Satıcı otuz mevduat hesabı. milyon lira depozit istedi. The landlord asked for a deposit as an i. 1. tahttan indirme. 2. görevden alma. 3. yeminle yazılı ifade. indication of my good faith. Ev sahibi iyi niyetimin işareti olarak 4.mudi, para yatıran kimse. (tortu) bırakma. i. depozit olarak verme. 5. kaparo istedi. 3. mevduat. 4. teminat akçesi. 5. çökelti, tortu. 6. birikinti.ardiye. birikinti, maden yatağı. f. 1. koymak: You i. depo, 7. mad. should deposit your jewels in the safe. Mücevherlerini kasaya i. 1. depo, ardiye. 2. istasyon; durak. 3. ask. depo. koymalısın. 2. emanet etmek: He deposited the keys to his f. baştan çıkarmak, ahlakını bozmak. apartment with the doorkeeper. Dairesinin anahtarlarını s. ahlakı bozuk, baştan depozit kapıcıya emanet etti. 3.çıkmış. olarak vermek: deposit money in1. bank account bankadoğru yoldan ayrılma. i. a ahlak bozukluğu. 2. hesabına para yatırmak. 4. bankaya yatırmak. 5. çökeltmek, (tortu) bırakmak: This water is f. onaylamamak, protesto etmek. depositing a brown sediment at the bottom of my glass. Bu su, f. 1. fiyatını kırmak, kahverengi bir tortu 2. ucuzlatmak; amortize bardağımın dibinde değerini düşürmek. bırakıyor. etmek. i. 1. değerini düşürme; değeri düşme. 2. aşınma payı, amortisman. f. 1. -i bastırmak, -e basmak. 2. üzmek, canını sıkmak, moralini bozmak. 3. kuvvetten düşürmek, zayıflatmak. 4. 3. durgun s. 1. morali bozuk, keyifsiz. 2. değeri düşürülmüş. değerini/miktarını azaltmak. (piyasa/ekonomi). i. 1. moral bozukluğu, keyifsizlik. 2. piyasada durgunluk, ekonomikyoksun bırakmak, -den mahrum etmek, -den etmek: f. of -den kriz. 3. ruhb. depresyon, çöküntü. 4. alçak basınç alanı. Thisdepartment. kıs. work will deprive us of our health. Bu iş bizi sağlığımızdan edecek. i. 1. derinlik. 2. derin yer. kış ortası, karakış. i. 1. temsilciler heyeti, delegasyon. 2. temsilci atama. f., İng., bak. deputize. f. 1. vekil olarak atamak. 2. for (bir kimsenin) yerini doldurmak. i. 1. vekil; yardımcı, muavin. 2. polis. 3. milletvekili. f. (treni) raydan çıkarmak; (tren) raydan çıkmak. i. (treni) raydan çıkarma; (tren) raydan çıkma. f. 1. düzenini bozmak, altüst etmek, karıştırmak. 2. delirtmek. s. deli. i. 1. düzensizlik, karışıklık. 2. delilik. s. 1. terkedilmiş, sahipsiz. 2. kayıtsız, ilgisiz, ihmalkâr. f. alay etmek, alaya almak. i. alay, istihza. s. alaylı, alaycı. s. 1. alaylı, alaycı. 2. gülünç, kepaze, devede kulak gibi. i. 1. türetme. 2. köken, kaynak. i. türev. f. from 1. -den sağlamak, -den elde etmek, -den almak: He derives hisyangısı. from his investments. Gelirini i., tıb. deri income yatırımlarından sağlıyor. He derives pleasure from music. i. dermatolog, deri hastalıkları uzmanı, cildiyeci. Müzikten zevk alıyor. 2. -den türemek; -den türetmek: Many i. dermatoloji, cildiye. English words derive from Latin. Çoğu İngilizce sözcük Latinceden türemiştir. Gasoline is derived s. küçültücü, küçük düşürücü, aşağılayıcı. from petroleum. Benzin petrolden türetilir. i. derviş. f. 1. inmek; (kuş, uçak v.b.) alçalmak; (karanlık, sis v.b.) çökmek.of (birinin) soyundan gelen kimse. i. torun; 2. from -in soyundan gelmek. 3. on/upon inip -e saldırmak; -e sökün etmek, bastırmak: Those relatives i., bak. descendant. descended upon us again this Christmas. O akrabalar bu Noel i. 1. yine bastırdılar. ´de iniş; alçalma; çökme. 2. on/upon inip -e saldırma; -e sökün etme; baskın. 3. soy. f. 1. tanımlamak, betimlemek, tarif etmek. 2. anlatmak.

description descriptive desecrate desecration desegregate desegregation desensitise desensitize desert desert desert deserter desertion deserve deservedly deserving deserving of praise design designate designation designer desirable desire desirous desist desk desktop desktop computer desktop publishing desolate desolate desolation despair despairingly desperate desperately desperation despicable despicably despise despite despondent despot despotic despotical despotism dessert dessert spoon destination destined

i. 1. tanımlama, betimleme, tarif. 2. cins, çeşit, tür. 3. eşkâl: The police were unable to obtain a description of the thief. Polis s. tanımlayıcı, betimsel. hırsızın eşkâlini saptayamamıştı. f. (kutsal bir şeye) saygısızlık etmek. i. (kutsal bir şeye karşı) saygısızlık. f. ırk ayrımını kaldırmak. i. ırk ayrımının kaldırılması. f., İng., bak. desensitize. f. uyuşturmak. i. hak edilen şey, layık olunan şey. He got his deserts. Hak ettiğini buldu. i. çöl, sahra. s. 1. çorak, çöllük. 2. boş, ıssız. f. 1. terketmek, bırakmak. 2. ask. askerlikten kaçmak. 3. kaçmak, firar etmek. i. asker kaçağı. i. 1. terketme, terk. 2. askerlikten kaçma, firar. f. hak etmek, layık olmak. z. haklı olarak; hak ettiği gibi. s. of -i hak eden, -e layık. övülmeye layık. i. 1. tasarım, dizayn, tasar çizim. 2. tasarlama. 3. plan, proje. 4. desen. 5. amaç, işaret etmek, belirtmek. 2.komplo. f. 1. f. 1. göstermek, maksat, hedef. 6. entrika, adlandırmak, tasarımını yapmak: Selda -e atamak, -e tayin etmek. 4. for için own clothes. Selda, isimlendirmek. 3. (to/for) designs all of her ad, isim, unvan, i. 1. atama, tayin; atanma, tayin edilme. 2. tüm giysilerinin tasarımını kendi yapıyor. 2. plan yapmak, proje ayırmak, -e ayırmak, -e tahsis etmek. sıfat. i. 1. tasarımcı. 2. desinatör. 3. modelist, stilist. yapmak; planlamak, niyet etmek: The city is designing new parks along the shores of the Golden cazip. s. arzu edilen, istek uyandıran, çekici,Horn. Belediye Haliç kıyılarındaistek. parklar yapmayı şehvet. f. 1. arzu etmek, i. 1. arzu, yeni 2. rica, dilek. 3. planlıyor. The architect designed this room as a library, but we use it as a bedroom. arzulamak, istemek. 2. rica etmek. s. istekli, arzu eden. Mimar bu odayı kütüphane olarak planladı ama biz onu yatak f. from -den vazgeçmek, -i3. düzenlemek, hazırlamak: We odası olarak kullanıyoruz. bırakmak. designedmasası. 2. sıra. 3. kürsü.O kitabı öğrenciler içinFrom i. 1. yazı that book for students. 4. daire, şube, masa. hazırladık. teacher could see the desks of all her students. her desk the i. masaüstü. Öğretmen kürsüsünden tüm öğrencilerinin sıralarını masaüstü bilgisayar. görebiliyordu. masaüstü yayımcılık. s. 1. terkedilmiş, metruk; ıssız, tenha, boş. 2. harap, perişan. 3. kimsesiz, yalnız.perişan etmek. f. harap etmek, i. 1. haraplık, perişanlık. 2. kimsesizlik, yalnızlık. 3. keder. i. umutsuzluk, ümitsizlik. f. of -den umutsuz olmak, -den ümitsiz olmak. z. umutsuzca, ümitsizce. s. 1. umutsuz, ümitsiz. 2. her şeyi göze alabilen; gözü dönmüş. z. umutsuzca, ümitsizce. i. umutsuzluk, ümitsizlik. s. alçak, aşağılık, rezil. z. alçakça. f. küçümsemek, hor görmek, adam yerine koymamak. i. nefret, kin, garaz. edat -e karşın, -e rağmen: He was generous despite his poverty. Yoksulluğuna karşın eli açıktı. s. umutsuz, ümitsiz, meyus. i. despot, tiran. s. despotik, despotça. s., bak. despotic. i. despotluk, despotizm. i. (yemeğin sonunda yenen) tatlı, yemiş, soğukluk. tatlı kaşığı. i. 1. gidilecek yer. 2. varış yeri. 3. hedef. s.

destiny destitute destitution destroy destroyer destruction destructive desultory detach detachable detached detachment detail detailed detain detect detection detective detective story detector detention deter detergent deteriorate deterioration determinant determination determinative determine determined deterrence deterrent detest detestable dethrone detonate detour detract detriment detrimental deuce devaluation devalue devastate devastation develop developing developing country development developments

i. talih, kısmet, kader, alınyazısı, yazgı. s. 1. yoksul, muhtaç, fakir. 2. of -den yoksun. i. yoksulluk, fakirlik. f. yıkmak, harap etmek, yok etmek, ortadan kaldırmak; öldürmek. i. 1. yok edici şey/kimse. 2. destroyer, muhrip. i. 1. yıkma, yok etme; yıkılma, yok olma. 2. yıkım. s. yıkıcı, zararlı. s. 1. gelişigüzel, rasgele. 2. rabıtasız, bağlantısız. 3. amaçsız, gayesiz. f. ayırmak, çıkarmak, sökmek. s. ayrılabilir, çıkarılabilir, yerinden sökülebilir. s. 1. tarafsız, yansız, objektif. 2. müstakil (ev). i. 1. ayırma, çıkarma, sökme. 2. ask. müfreze, müfrez birlik. 3. tarafsızlık, yansızlık, objektiflik. detaylar, tafsilat, teferruat. 3. i. 1. ayrıntı, detay. 2. ayrıntılar, ask. özel bir iş için s. ayrıntılı, detaylı. seçilmiş grup, müfreze. f. 1. alıkoymak. 2. geciktirmek. 3. gözaltına almak. f. 1. sezmek, farketmek. 2. bulmak, keşfetmek. i. bulma, keşif. i. dedektif, hafiye. polisiye roman. i. dedektör, detektör, bulucu: mine detector mayın dedektörü/detektörü. i. 1. alıkoyma. 2. gecikme. 3. gözaltına alma. f. (--red, --ring) from -den vazgeçirmek, -den caydırmak. i. deterjan. f. kötüleşmek, kötüye gitmek, fenalaşmak, bozulmak. i. kötüleşme, kötüye gitme, fenalaşma, bozulma. s. belirleyici, tayin eden. i. belirleyici etken. i. 1. azim, kararlılık. 2. belirleme, tayin; tespit, saptama. s. belirleyici, tayin eden. i. belirleyici şey. f. 1. belirlemek, tayin etmek; tespit etmek, saptamak: We have not yet determined the price of that book. O kitabın fiyatını s. azimli, kararlı. henüz saptamadık. The experts are trying to determine the i. 1. caydırma. 2. caydırıcılık. cause of the accident. Bilirkişiler kazanın nedenini saptamaya s. caydırıcı. azmetmek, karar çalışıyor. 2. i. caydırıcı şey. vermek, amaçlamak: I have determined to sell my house in Ankara f. nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek. and move to Kaş. Ankara ´daki evimi satıp Kaş´a taşınmaya karar verdim. s. nefret uyandıran, iğrenç, tiksindirici. f. tahttan indirmek. f. patlamak, infilak etmek; patlatmak, infilak ettirmek. i. varyant (yol). f. varyanttan gitmek. f. from -i azaltmak, -e gölge düşürmek. i. zarar, ziyan. s. zarar veren, zararlı, muzır. i. 1. isk. ikili. 2. (zarda) dü. 3. tenis beraberlik, berabere kalma. i., ekon. devalüasyon, değer düşürümü. f., ekon. devalüe etmek, değerini düşürmek. f. 1. harap etmek, mahvetmek, viraneye çevirmek. 2. perişan etmek. i. 1. harap etme, mahvetme; harap olma, mahvolma. 2. perişan olma. 3. yıkım, zarar. f. 1. geliştirmek; gelişmek: He is working hard to develop his Italian. İtalyancasını geliştirmek için çok çalışıyor. develop an s. gelişmekte olan. idea bir fikri geliştirmek. 2. genişletmek; genişlemek: develop a gelişmekte olan ülke. business bir firmayı genişletmek. 3. (âdet) edinmek. 4. (fırtına, i. 1. geliştirme; gelişme, gelişim. 2. genişletme; genişleme. 3. basınç alanı v.b.) oluşmak. 5. (ülke/bölge) kalkınmak, gelişmek. (âdet) edinme. 4. etmek, banyo etmek. 6. foto. develope (fırtına, basınç alanı v.b.) oluşma, oluşum. 5. i. olaylar. kalkınma, gelişme. 6. foto. banyo etme. 7. site.

deviate deviation device devil devil´s advocate devilish devil-may-care devilment devious devise devoid devolve devote devoted devotee devotion devotional devotions devour devout dew dewdrop dewy dexterity dexterous dextrous diabetes diabetic diabolic diabolical diagnose diagnosis diagonal diagram dial dial direct to dial tone dialect dialectics dialing tone dialog dialogue dialysis diameter diametrically diametrically opposite diamond diamond cutter diamond jubilee diaper

f. sapmak, ayrılmak. i. sapma, ayrılma. i. 1. alet; aygıt. 2. plan, yol, yöntem. 3. hile, oyun. 4. arma, ongun. iblis. i. şeytan, tartışma olsun diye zayıf tarafı savunan kimse. s. şeytanca, şeytan gibi. s. kimseye aldırmayan, pervasız. i. muzırlık, yaramazlık. s. 1. dolaşık, dolambaçlı. 2. sinsi, hilekâr. 3. hileli. f. tasarlamak, planlamak, düzenlemek, tertiplemek. s. of -den yoksun, -den mahrum. f. on -e geçmek, -e kalmak, -e devrolmak. f. to -e adamak, -e vakfetmek; -e ayırmak, -e hasretmek: He has devoted -e sadık, -e içten the poor. düşkün; -i seven. s. (to) 1. himself to servingbağlı. 2. -e Kendini yoksulların hizmetine adadı. He devotes an hour each day to walking in the i. 1. düşkün, meraklı, tutkun. 2. dinine çok bağlı olan kimse, park. Her gün parkta yürümeye bir saat ayırıyor. zahit. i. 1. sadakat, içten bağlılık. 2. adama, vakfetme; hasretme. s. ibadete özgü, ibadetle ilgili. i. kısa bir ibadet. i. ibadet. f. 1. (yemeği) silip süpürmek, bir çırpıda yiyip bitirmek; (avı) parçalayıp yutmak. 2. bir solukta okumak. 3. (bir duygu) (birini) s. 1. dindar, dini bütün, mütedeyyin. 2. samimi, içten, yürekten. yiyip bitirmek. 4. mahvetmek, yok etmek. i. çiy, şebnem. i. çiy damlası. s. üzerine çiy düşmüş, çiyle kaplı. i. el çabukluğu, beceri, ustalık. s. eli çabuk, eli uz, usta. s., bak. dexterous. i., tıb. şeker hastalığı, diyabet. s., tıb. diyabetik. i., tıb. şeker hastası. s. şeytani, şeytanca. s., bak. diabolic. f. teşhis etmek, tanılamak. i. teşhis, tanı. s. köşegenel. i. köşegen, diyagonal. i. 1. diyagram, grafik. 2. plan, şema. f. diyagram ile göstermek; diyagramını çizmek. i. 1. kadran. 2. (saatte) mine, kadran. f. (--ed/--led, --ing/--ling) (telefon numarasını) çevirmek. -i direkt aramak. (telefonda) çevir sesi. i. diyalekt, lehçe, ağız. i. eytişim, diyalektik. İng. (telefonda) çevir sesi. i. diyalog. i., İng., bak. dialog. çoğ. di.al.y.ses (dayäl´ısiz) i., tıb. diyaliz. i. çap, kutur. z. 1. çap boyunca. 2. tamamen. taban tabana zıt. i. 1. elmas. 2. baklava biçimi. 3. isk. karo. 4. beysbol iç alan; oyun alanı. elmastıraş. altmışıncı veya yetmiş beşinci yıldönümü. i. çocuk bezi. f. çocuk bezini sarmak/değiştirmek.

diaphragm diarrhea diary dice dicebox dicker dictate dictation dictator dictatorial dictatorship diction dictionary dictum did Did she hurt herself? Did you ever? Did your ears burn? didactic didn`t die die die away die down die of boredom die off die out diehard diet dietician dietitian differ difference difference of opinion different differential differentiate differently difficult difficulty diffidence diffident diffraction diffuse diffuse diffusion dig dig down dig in dig one´s heels in

i. 1. anat. diyafram kası, diyafram. 2. zar, böleç. 3. diyafram. i. ishal, sürgün. i. 1. günce, günlük. 2. hatıra defteri. i., çoğ. oyun zarları. f. 1. küp şeklinde doğramak. 2. zar atmak. i. zar atma kabı. f. (with) (ile) pazarlık etmek. f. 1. dikte etmek, yazdırmak. 2. emretmek. 3. zorla kabul ettirmek. 4. gerektirmek. 5. belirlemek. i. 1. dikte. 2. emir. i. diktatör. s. diktatörce, amirane. i. diktatörlük. i. 1. diksiyon, söyleyim. 2. sözcük seçimi, sözcükleri kullanma şekli. i. sözlük, lügat. çoğ. dic.ta (dîk´tı)/--s (dîk´tımz) i. 1. otoriter hüküm/söz. 2. özdeyiş, atasözü. 3. huk. mütalaa. f., bak. do. Bir yerini mi incitti? k. dili Allah Allah! Kulaklarınız çınladı mı? s. didaktik. kıs. did not. f. (--d, dy.ing) 1. ölmek, vefat etmek. 2. (makine) birdenbire durmak, stop etmek.(çoğ. dice) oyun zarı. can atmak, çok i. 1. kalıp, matris. 2. 3. (ateş) sönmek. 4. istemek: Altan is dying to meet Şebnem. Altan, Şebnem´le (gürültü) yavaş yavaş kesilmek, (ses) azalmak. tanışmaya can atıyor. 5. yok olmak. (rüzgâr/fırtına/yağmur) hafiflemek; (ateş/yangın) sönmeye yüz tutmak; (alev) azalmak. sıkıntıdan patlamak. birer birer ölmek. yok olmak, ortadan kalkmak. i. inatla tutuculuğunu sürdüren kimse. i. 1. diyet, rejim, perhiz. 2. beslenme biçimi. 3. yiyecek. f. perhiz yapmak, rejim yapmak. i., bak. dietitian. i. diyet uzmanı, diyetisyen. f. 1. from -den başka olmak, -e benzememek, -den farklı olmak, -den ayrılmak. 2. with ile aynı fikirde olmamak. i. 1. ayrılık, fark. 2. anlaşmazlık. fikir ayrılığı. s. 1. (from) farklı, başka, ayrı. 2. çeşitli, değişik. i. diferansiyel. f. 1. ayırmak, ayırt etmek. 2. farklılaşmak, farklı olmak. z. başka şekilde, başka türlü. s. 1. güç, zor. 2. geçimsiz. i. 1. güçlük, zorluk. 2. sıkıntı, problem. make difficulties zorluk çıkarmak. utangaçlık, çekingenlik. i. çekinme, s. çekingen, utangaç, sıkılgan. i., fiz. kırınım, difraksiyon. s. 1. fiz. dağınık, yayınık, difüzyona uğramış. 2. zaman zaman konu dışınadağıtmak; yayılmak, dağılmak. anlatan. f. yaymak, çıkarak meseleyi uzun uzadıya i., fiz. yayınma, yayınım, difüzyon. f. (dug, --ging) 1. kazmak, bellemek. 2. kazı yapmak. 3. dürtmek. 4.cebine atmak, sökülmek, kendi parasını ödemek. k. dili elini argo beğenmek, hoşlanmak. 5. argo -den anlamak. i. 1. (arkeolojik) kazı. 2. iğneli söz, taş. 1. ask. siper kazmak, avcı çukuru kazmak. 2. (bir şeyi) kürekle toprağa karıştırmak. 3. k. dili yemek yemeye başlamak, k. dili inat edip hiç yapmamaya karar vermek. yumulmak: Dig in! Haydi ye! 4. k. dili kararlı bir şekilde işe koyulmak.

dig out dig up digest digest digestion digestive digestive troubles digit digital digital computer digital computer dignified dignify dignitary dignity digress digression dike dilapidate dilapidated dilapidation dilate dilatory dilemma dilettante diligence diligent diligently dill dillydally dilute diluted dim dime dimension diminish diminishing returns diminutive dimmer dimple dimwit din dine dine out diner dingy dinner dinner jacket dinner party dinner service/set

1. arayıp çıkarmak. 2. (gömülmüş birini/bir şeyi) kürekleyerek çıkarmak. kazıp çıkarmak. i. 1. özet. 2. derleme. f. 1. sindirmek, hazmetmek; sindirilmek. 2. özümlemek, özümsemek: I´ve read the poem, but I haven´t yet digested it. i. sindirim, hazım. Şiiri okudum fakat henüz özümsemedim. s. 1. sindirime ait, sindirim. 2. sindirimi kolaylaştıran. i. sindirimi kolaylaştıran ilaç. sindirim bozukluğu, hazımsızlık. i. 1. parmak. 2. sıfırdan dokuza kadar tamsayıların her biri, rakam. sayısal. s. dijital, dijital bilgisayar. dijital bilgisayar. s. ağırbaşlı. f. 1. onurlandırmak, şeref vermek. 2. büyütmek, yüceltmek. i. rütbe/mevki sahibi, kodaman. i. 1. itibar, saygınlık. 2. vakar, asalet. f. konu dışına çıkmak, konudan ayrılmak. i. 1. konudan ayrılma. 2. konu dışı söz, arasöz. i. 1. hendek, suyolu, ark, kanal. 2. set, bent. 3. argo lezbiyen, sevici. etmek, tahrip etmek; harap olmak. f. harap s. harap, köhne, yıkık dökük, yıkkın, viran. i. harap olma. f. genişletmek, büyütmek; genişlemek, büyümek. s. 1. işi ağırdan alan, geciktiren. 2. ağır, yavaş. i. 1. man. ikilem, dilemma. 2. güç durum, çıkmaz, açmaz. i. hevesli, heveskâr, amatör. i. özenle ve sebat ederek çalışma. s. özenle ve sebat ederek çalışan (kimse); özenle ve sebat edilerek yapılan (iş). z. özenle ve sebat ederek. i., bot. dereotu, yabantırak, Anethum graveolens. f., k. dili oyalanmak; kararsızlık yüzünden vakit kaybetmek; ıvır zıvırla vakit kaybetmek. f. sulandırmak, su katmak; hafifletmek. s. sulandırılmış, su katılmış. s. (--mer, --mest) 1. loş, donuk, sönük. 2. belirsiz. 3. bulanık. f. (--med, --ming) 1. (ışığı) azaltmak; (ışık) azalmak. 2. söndürmek, i. on sent. azaltmak; sönmek, azalmak. i. 1. boyut. 2. çoğ. ebat, boyutlar. f. azaltmak, eksiltmek, küçültmek; azalmak, eksilmek. ekon. azalan verim. s. küçücük, ufacık, minicik. i., dilb. 1. küçültme. 2. küçültme eki. i., elek. dimmer, azaltıcı. i. gamze. i., k. dili aptal, budala, alık. i. gürültü, patırtı. f. 1. günün esas yemeğini yemek. 2. akşam yemeği yemek. 3. ziyafet vermek. 4. yemeğe davet etmek, yemek vermek. hall dışarıda yemek yemek. dining car vagon restoran. dining yemek salonu. dining room vagon restoran. 3. vagon restorana i. 1. yemek yiyen kimse. 2. yemek odası. benzer lokanta. kirli. 2. karanlık, sönük. s. 1. rengi atmış, i. 1. günün esas yemeği. 2. akşam yemeği. 3. ziyafet. smokin. yemekli davet. sofra takımı, yemek takımı.

dinner table dinnertime dinnerware dinosaur dint dip dip into a book diphtheria diphthong diploma diplomacy diplomat diplomatic diplomatic corps diplomatic immunity diplomatic relations diplomatic service diplomatically dipper dipstick dire direct direct direct call direct current direct current direct dialing direct object direct object direct tax direction directions directive directly director directory dirge dirt dirt cheap dirt cheap dirt poor dirt road dirty dirty look dirty work disability disable disabled disabuse disadvantage

sofra. i. yemek vakti. i. yemek takımı. i. dinozor. i. f. (--ped, --ping) 1. batırmak, daldırmak, banmak; batmak, dalmak. 2. aşağıya doğru meyletmek. i. 1. dalma, batma. 2. ani bir kitabı gözden geçirmek. iniş, çukur. i., tıb. difteri, kuşpalazı. i. ikili ünlü, diftong. i. diploma. i. 1. diplomasi. 2. başkalarıyla ilişkide ustalık. i. 1. diplomat. 2. ilişkilerinde ustalık gösteren kimse, diplomat. s. 1. diplomatik. 2. başkalarıyla ilişkide usta. kordiplomatik. diplomatik dokunulmazlık. diplomatik ilişkiler. dışişleri memurluğu, hariciyecilik. z. diplomatça, diplomatik bir şekilde. i. kepçe. i., oto. yağ çubuğu. s. 1. korkunç, dehşetli, müthiş. 2. acil. s. 1. direkt, doğrudan, dolaysız. 2. açık, kesin. 3. toksözlü. z. doğrudan doğruya, doğruca, direkt. f. 1. yönetmek, idare etmek. 2. yöneltmek, çevirmek, doğrultmak: The konuşma. directed his telescope toward the otomatik/direkt astronomer Milky Way. Astronom teleskopunu Samanyolu´na doğru çevirdi. elek. doğru akım. 3. -e yolu tarif etmek: Can you direct me to the post office? doğru akım. Bana postanenin yolunu tarif edebilir misin? 4. emretmek: She directed the maid to serve tea to her guests. Hizmetçiye, direkt arama. misafirlerine dolaysız tümleç, düz tümleç. dilb. nesne, çay ikram etmesini emretti. dilb. nesne. dolaysız vergi. i. 1. yön, istikamet, taraf. 2. yönetim, idare. i. 1. talimat. 2. kullanma talimatı. i. direktif, yönerge, talimat. z. 1. doğrudan, doğrudan doğruya. 2. hemen. i. 1. yönetici, müdür, direktör. 2. yönetmen, rejisör. i. 1. rehber. 2. bilg. rehber, dizin. i. ağıt, mersiye. i. kir, pislik; çamur; toz. k. dili çok ucuz, sudan ucuz. k. dili sudan ucuz, bedava. k. dili çok yoksul, çok fakir. toprak yol. s. 1. kirli, pis. 2. iğrenç, çirkin. f. kirletmek, pisletmek. k. dili kötü bir bakış: He gave her a dirty look. Ona kötü kötü baktı. 1. pis iş, insanı pisleten iş. 2. tatsız işler. 3. hile, k. dili sahtekârlık. maluliyet. 2. yetersizlik. i. 1. sakatlık, f. sakatlamak. s. sakat. f. (birini) (yanlış düşüncesinden) vazgeçirmek. i. sakınca, mahzur, dezavantaj, zarar.

disadvantageous disagree disagreeable disagreement disappear disappearance disappoint disappointed disappointment disapproval disapprove disarm disarmament disarrange disarray disaster disaster area disastrous disastrously disavow disavowal disband disbar disbelief disbelieve disburse disbursement disc disc harrow disc jockey discard discern discernible discerning discernment discharge discharge discharge/pay a debt disciple disciplinarian disciplinary discipline disclaim disclaimer disclose disclosure disco disco music discolor discolour

s. sakıncalı, mahzurlu, dezavantajlı; elverişsiz. f. 1. uyuşmamak, uymamak, çelişmek: The reports disagree on the nahoş, the gitmeyen, tatsız. kazanın nedeni konusunda s. 1.cause ofhoşaaccident. Raporlar2. huysuz, aksi, ters, sert. çelişiyor. 2. with -e katılmamak, ile aynı görüşte olmamak: I i. 1. anlaşmazlık, uyuşmazlık. 2. çekişme. disagree with his thesis. Onun savına katılmıyorum. I disagree f. 1. her about that. O konuda onunla aynı olmak: değilim. 3. with gözden kaybolmak, kaybolmak. 2. yok görüşte Too many forests havekaybolma. 2. yok olma. 3. ortadanoldu. 3. ortadan anlaşamamak. 4. bozuşmak, tartışmak, atışmak. 5. with i. 1. gözden disappeared. Pek çok orman yok kaybolma. kaybolmak: My pen -e dokunmak, -e I can´t find (yiyecek, iklim v.b.) has disappeared;yaramamak.it anywhere. f. hayal kırıklığına uğratmak. Kalemim kayboldu; hiçbir yerde bulamıyorum. s. hayal kırıklığına uğramış, ümidi kırılmış. i. hayal kırıklığı. i. doğru bulmama, onaylamama; kınama. f. of -i doğru bulmamak, -i onaylamamak; -i kınamak. f. 1. silahsızlandırmak; silahsızlanmak. 2. zararsız duruma getirmek. 3. güvenini kazanmak. i. silahsızlanma. f. karıştırmak, dağıtmak, düzenini bozmak. i. karışıklık, düzensizlik. i. felaket, afet, yıkım, bela. afet bölgesi. s. felaket getiren, feci. z. feci halde. f. reddetmek, tanımamak. i. ret. f. dağıtmak; dağılmak. f. (--red, --ring) huk. barodan ihraç etmek. i. inanmama, inanmayış. f. (in) -e inanmamak. f. (para) harcamak; (para) dağıtmak. i. 1. ödeme. 2. ödenen para. i. 1. (tarım makinelerinde) disk. 2. bak. disk. diskaro, diskli tırmık makinesi. diskcokey. f. atmak, ıskartaya çıkarmak. f. 1. ayırt etmek. 2. sezmek, görmek, anlamak, farkına varmak. s. farkedilebilir, görülebilir. s. anlayışlı; zeki. i. 1. ayırt etme. 2. anlayış, seziş. f. 1. boşaltmak, akıtmak; boşalmak, akmak, dökülmek: discharge cargo yükü boşaltmak.akma,pipe is discharging i. 1. boşaltma, akıtma; boşalma, That dökülme. 2. çıkarma, sewage into the elek. deşarj olma, boşalma;suyu boşaltıyor. 2. river. O boru dışarı ödemek, tediye etmek. ırmağa lağım elektrik akımını borç verme. 3. çıkarmak, dışarı vermek.5. işten çıkarma. 6. (borç) ödeme. 7. boşaltma. 4. ateş etme. 3. elek. deşarj olmak, boşalmak; i. 1. çömez, mürit. 2. havari. (top, elektrik akımınıgetirme. 8. terhis. 9.tüfek v.b.´yle) ateş etmek. (görevi) yerine boşaltmak. 4. tahliye etme, serbest 5.sert amir, disiplin yanlısı. ödemek. 7. (görevi) yerine getirmek. i. işten çıkarmak. 6. (borç) bırakma; taburcu etme. 10. (yükü) boşaltma; (yolcuları) indirme. 8. disiplinle ilgili. The army will discharge those soldiers next 11. tıb. akıntı. s. terhis etmek: week. Ordu o askerleri gelecek hafta terhis edecek. 9. i. 1. disiplin,tahliye etmek, serbest bırakmak; (hastayı) taburcu (tutukluyu) düzence, sıkıdüzen: military discipline askeri disiplin.10. talim. 3. itaat, boyun eğme. 4.indirmek. 11. (upon) f. 1. yadsımak, inkâr etmek. 2. reddetmek, kabul etmemek. 3. etmek. 2. (yükü) boşaltmak; (yolcuları) cezalandırma. 5. bilim dalı, disiplin. tekzip etmek. yalanlamak, tekzip. (öfkeyi) -den f. 1. disiplin altına almak, terbiye etmek. 2. i. yalanlama, çıkarmak. disipline sokmak, yola getirmek. 3. cezalandırmak: The principal f. 1. açığa vurmak, ifşa etmek: disclose a secret bir sırrı ifşa was obliged to discipline two students for their disobedience. etmek.iki öğrenciyi ifşa. 2. ortayayüzünden şey. investigations Müdür 2. çıkarma, itaatsizlikleri çıkarılan Our i. 1. açığa açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak:cezalandırmak have disclosedwell-disciplined s.life on Mars. Araştırmalarımız the zorundadili disko. existence of disiplinli. i., s., k. kaldı. Merih´te yaşam olduğunu ortaya çıkardı. disko müziği. f. rengini bozmak, soldurmak, lekelemek. f., İng., bak. discolor.

discomfort disconcert disconnect disconsolate discontent discontented discontinue discord discordant discothèque discount discount discourage discouragement discourse discourse discourteous discourteously discourtesy discover discovery discredit discreet discrepancy discrete discretion discretionary discriminate discriminate against discriminating discrimination discus discus thrower discuss discussion disdain disdain to do s.t. disdainful disease diseased disembark disenchant disenchantment disengage disengaged disentangle disfavor disfavour disfigure disgrace

i. rahatsızlık, sıkıntı, huzursuzluk. f. rahatsız etmek, sıkıntı vermek. f. 1. şaşırtmak. 2. düzenini bozmak, altüst etmek. f. 1. from elek., mak. ile bağlantısını kesmek. 2. (telefon, cereyan, gaz v.b.´ni) kesmek. 3. from -den ayırmak. s. çok kederli, avutulamaz. i. hoşnutsuzluk. s. hoşnutsuz. f. kesmek, durdurmak, devam etmemek, yarıda bırakmak, vazgeçmek. i. 1. uyuşmazlık, anlaşmazlık. 2. müz. akortsuzluk. s. 1. uyumsuz, ahenksiz. 2. müz. akortsuz. i. diskotek. i. indirim, ıskonto, tenzilat. f. 1. indirim yapmak, ıskonto etmek, hesaptan düşmek. 2. (bono/senet) kırmak. hevesini kırmak, gözünü korkutmak. 2. f. 1. cesaretini kırmak, (from) -den vazgeçirmek. i. cesaretsizlik, hevesin kırılması. i. 1. ciddi ve ayrıntılı bir konuşma/yazı. 2. söylev, nutuk. f. ciddi ve ayrıntılı bir şekilde konuşmak/yazmak. s. nezaketsiz, kaba, saygısız. z. kabaca, saygısızca. i. nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık. f. keşfetmek, bulmak; ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak. i. keşif, buluş, bulgu; meydana çıkarma. i. 1. itibarsızlık. 2. güvensizlik, itimatsızlık, şüphe. f. 1. itibardan düşürmek, gözden düşürmek. 2. şüpheye düşürmek, güvenini s. denli, tedbirli; ağzı sıkı, ağzından çıkana dikkat eden. sarsmak. 3. inanmamak. i. 1. farklılık, ayrılık; fark, ayrım. 2. çelişme, tutarsızlık. 3. muh. fark, uyuşmazlık. s. ayrı, farklı. i. 1. sağduyu. 2. ağız sıkılığı. 3. takdir yetkisi. s. isteğe bağlı, ihtiyari. f. 1. ayırt etmek, ayırmak: He can´t discriminate good books from bad. İyi kitapları kötülerinden ayırt edemez. 2. fark -e karşı ayırım yapmak. gözetmek, ayrı tutmak, ayırım yapmak: That company s. 1. ayırt eden, ayıran. 2. zevk sahibi. 3. titiz, zor beğenen. discriminates on the basis of sex. O şirket cinsiyet ayırımı i. 1. ayırt yapıyor. etme, ayırım. 2. fark gözetme, ayırım yapma. 3. zevk, beğeni, güzeli çirkinden ayırabilme yetisi.1. disk. 2. disk atma. çoğ. --es (dîs´kısız)/dis.ci (dîs´ay) i., spor spor diskçi. f. 1. görüşmek, tartışmak. 2. -den söz etmek, -i ele almak. i. görüşme, tartışma. i. küçük görme, tepeden bakma, hor görme. f. küçük görmek, tepedenyapmaya tenezzül etmemek. bir şey bakmak, hor görmek. s. i. hastalık, sayrılık, illet. s. hasta, sayrı; hastalıklı. f. karaya çıkarmak/çıkmak. f. gözünü açmak. i. gözünü açma. f. 1. ilgisini kesmek, bağlantısını kesmek. 2. salıvermek, serbest bırakmak. 3. (askerleri) savaş alanından çekmek. s. serbest, bağlantısız. f. 1. çözmek, açmak; çözülmek, açılmak. 2. from -den kurtarmak. i. gözden düşme. i., İng., bak. disfavor. f. biçimini bozmak, biçimsizleştirmek, çirkinleştirmek. i. 1. gözden düşme, itibardan düşme. 2. rezalet, yüzkarası. f. 1. itibardan düşürmek, gözden düşürmek. 2. rezil etmek.

disgraceful disgruntled disguise disgust disgusting dish dish drainer/rack dish rack disharmony dishcloth dishearten dishevel disheveled dishful dishonest dishonesty dishonor dishonorable dishonour dishpan dishwasher dishwater disillusion disillusionment disincline disinfect disinfectant disinherit disinheritance disintegrate disintegration disinterested disk disk brake disk crash disk drive disk jockey diskette dislike dislocate dislocation dislodge disloyal disloyalty dismal dismantle dismay dismember dismiss dismiss from one´s mind

s. utanç verici, yüz kızartıcı, rezil. s. hoşnutsuz, canı sıkkın. f. 1. as ... olarak kılık değiştirmek: The king disguised himself as a 1. iğrenme, tiksinti. 2. bezginlik, bıkkınlık. f. 1. iğrendirmek, i. beggar. Kral tanınmamak için dilenci kılığına girdi. 2. gizlemek, saklamak: He is disguising his true intentions. Asıl tiksindirmek. 2. bezdirmek, bıktırmak. s. tiksindirici, iğrenç. amaçlarını gizliyor. i. tanınmamak için giyilen kıyafet. i. 1. tabak, çanak. 2. yemek. f. 1. out dağıtmak, vermek. 2. up tabağa koymak. (seyyar) damlalık, bulaşık damlalığı. bulaşıklık. i. uyumsuzluk, ahenksizlik. i. bulaşık bezi. f. 1. cesaretini kırmak, umudunu kırmak. 2. hevesini kırmak. f. (--ed/--led, --ing/--ling) (saç, giyim v.b.´ni) darmadağınık etmek, karmakarışık etmek. s. darmadağınık, karmakarışık. i. tabak dolusu. s. dürüst olmayan, sahtekâr, yalancı. i. sahtekârlık, yalancılık. i. 1. yüzkarası, utanç kaynağı. 2. alçaklık. f. şerefini lekelemek. s. dürüst olmayan, güvenilmez; alçak. i., f., İng., bak. dishonor. i. bulaşık tası. i. 1. bulaşıkçı. 2. bulaşık makinesi. i. bulaşık suyu. f. hayal kırıklığına uğratmak, gözünü açmak. i. hayal kırıklığı, gözü açılma. f. (bir şeyden/birinden) soğutmak, caydırmak. f. dezenfekte etmek, mikroplardan arındırmak, mikropsuzlandırmak. i., s. dezenfektan. f. mirastan yoksun bırakmak. i. mirastan yoksunluk. f. 1. parçalamak, bölmek; parçalanmak, bölünmek. 2. fiz. bozunmak. i. 1. parçalama; parçalanma. 2. fiz. bozunum, bozunma. s. bir konuyla hiçbir ilgisi olmayan, bir konuda hiçbir çıkarı olmayan anat., müz., bilg. disk. 2. i. 1. spor,(kimse); tarafsız, yansız. teker, kurs, ağırşak. disk freni. bilg. disk kazası. bilg. disk sürücü. diskcokey. i., bilg. disket. f. -i sevmemek, -den hoşlanmamak. i. of/for -i sevmeme, -den hoşlanmama. çıkarmak. 2. tıb. mafsaldan çıkarmak. 3. bozmak, f. 1. yerinden altüst etmek. i., tıb. çıkık. f. yerinden çıkarmak; yerinden atmak. s. 1. vefasız, sadakatsiz. 2. hain. i. 1. vefasızlık, sadakatsizlik. 2. ihanet, hıyanet. s. 1. kederli, neşesiz, kasvetli. 2. sönük. f. 1. sökmek, parçalara ayırmak. 2. eşyasını boşaltmak. f. 1. dehşete düşürmek. 2. perişan etmek. i. dehşet. f. parçalamak, uzuvları bedenden ayırmak, uzuvlarını kesmek. f. 1. işten çıkarmak, kovmak; görevden almak, görevden uzaklaştırmak: The Prime Minister has dismissed two members aklından çıkarmak, düşünmemek. of her cabinet. Başbakan kabine üyelerinden ikisini görevden aldı. 2. gitmesine izin vermek: The teacher dismissed her students. Öğretmen öğrencilerinin gitmesine izin verdi. 3. huk. (davayı) reddetmek.

dismissal dismount disobedience disobedient disobediently disobey disorder disorderly disorderly conduct disorderly house disorganisation disorganise disorganization disorganize disorient disown disparage disparagement disparate disparity dispassionate dispassionately dispatch dispel dispensable dispensary dispensation dispense dispense with dispense with the need for dispenser dispersal disperse dispirited displace display displease displeased displeasure disposable disposal disposal unit dispose dispose of disposition dispossess disproportionate disprove dispute disqualification

i. 1. işten çıkarma; işten çıkarılma. 2. gitmesine izin verme. 3. ciddiye almayı reddetme. 4. aklından çıkarma. 5. (davayı) f. 1. (hayvan, bisiklet v.b.´nden) inmek/indirmek. 2. mak. reddetme. sökmek. i. itaatsizlik, başkaldırma. s. itaatsiz, asi. z. itaatsizce. f. -e itaat etmemek, -i dinlememek, -e uymamak; itaatsizlik etmek. i. 1. düzensizlik. 2. karışıklık, kargaşa. 3. hastalık, bozukluk. s. 1. düzensiz, intizamsız. 2. (bağırıp çağırarak, kavga çıkararak) başkalarının huzurunu kaçıran. huk. başkalarının huzurunu kaçıran davranış. huk. genelev. i., İng., bak. disorganization. f., İng., bak. disorganize. i. düzensizlik, karışıklık. f. düzenini bozmak, karmakarışık etmek, altüst etmek, karıştırmak. yolunu şaşırtmak. 2. zihnini karıştırmak. f. 1. (birinin) f. 1. tanımamak, yadsımak. 2. evlatlıktan reddetmek. f. kötülemek, küçük düşürmek. i. kötüleme, küçük düşürme. s. farklı, apayrı. i. eşitsizlik, fark. s. 1. tarafsız, yansız. 2. soğukkanlı, serinkanlı, sakin. z. tarafsızlıkla. i. 1. gönderme, sevketme. 2. (telgraf/faks) çekme. 3. mesaj; rapor: We havedağıtmak, a dispatch from headquarters. f. (--led, --ling) received defetmek, gidermek. Karargâhtan bir mesaj aldık. 4. öldürme; idam etme. 5. acele, s. zorunlu olmayan, vazgeçilebilir. hız: He always acts with dispatch. Daima hızlı hareket eder. f. 1. i. dispanser. (kurye/mektup) göndermek. 2. (telgraf/faks) çekmek. 3. sevketmek, göndermek:(kuraldışı bir şeyin yapılması için new i. 1. dağıtma, verme. 2. The government has dispatched troops to the izin. 3.Hükümet cepheye yeni askerler gönderdi. 4. verilen) özel front. (bir 2. (ilaç) hazırlamak.dönem. f. 1. dağıtmak, vermek. dinin etkili olduğu) öldürmek, idam etmek. 5. hızla bitirmek. -den vazgeçmek; -i ekarte etmek. -i gereksiz kılmak. i. 1. dağıtan kimse, dağıtıcı. 2. dağıtma aracı/makinesi. i. dağıtma; dağılma. f. 1. dağıtmak, yaymak; dağılmak. 2. fiz. (ışınları) ayırmak. s. 1. morali bozuk. 2. cesareti kırık. f. 1. yerinden çıkarmak, yerini değiştirmek. 2. yerini almak. i. 1. gösterme, sergileme. 2. gösteriş. 3. bilg. görüntüleme. f. 1. göstermek, sergilemek. 2. bilg. görüntülemek. f. canını sıkmak, sinirlendirmek. s. hoşnutsuz. i. hoşnutsuzluk, öfke. s. kullanıldıktan sonra atılabilen. i. 1. yok etme, imha etme. 2. yerleştirme, yerleştirme düzeni. 3. satma; elden çıkarma. 4. huk. tasarruf, kullanım. çöp öğütücü. f. 1. yerleştirmek. 2. hazırlamak. 1. (belirli bir düzene göre) yerleştirmek. 2. (zaman, para v.b. ´ni) (belirli bir mizaç, tabiat. 2. yerleştirme. 3. satış; elden i. 1. yaradılış, biçimde) harcamak. 3. yok etmek, imha etmek. 4. satmak; elden çıkarmak; vermek; dağıtmak. 5. halletmek, çıkarma; ve mülküne el koymak; evinden çıkarmak, huk. tahliye f. 1. mal verme; dağıtma. tamamlamak. etmek. 2. yoksun bırakmak. s. oransız; to ile orantılı olmayan. f. aksini kanıtlamak, çürütmek. i. tartışma, münakaşa. f. 1. tartışmak, münakaşa etmek. 2. doğruluğundan şüphe etmek. i. 1. (ceza olarak) yetkisini elinden alma. 2. spor diskalifiye etme; diskalifiye olma.

disqualify disquiet disregard disrepair disreputable disrepute disrespect disrespectful disrobe disrupt disruption disruptive dissatisfaction dissatisfy dissect dissemble disseminate dissension dissent dissenter dissertation disservice dissident dissimilar dissimilarity dissimulate dissimulation dissipate dissipated dissipation dissociate dissociate o.s. from dissolute dissolve dissonance dissonant dissuade distance distant distant relative distaste distasteful distemper distemper distend distil distill distillation distilled distillery

f. 1. (ceza olarak) yetkisini elinden almak. 2. spor diskalifiye etmek, yarışdışı bırakmak. f. rahatsız etmek, endişe vermek, huzurunu kaçırmak. i. endişe, huzursuzluk. f. önemsememek, aldırmamak, hiçe saymak, boş vermek. i. önemsememe, aldırmazlık, hiçe sayma, boş verme. i. bakımsızlık. s. adı kötüye çıkmış. i. i. saygısızlık, hürmetsizlik, kabalık. s. saygısız. f. 1. (resmi giysisini) çıkarmak; resmi giysisini çıkarmak. 2. soyunmak. f. 1. bozulmasına yol açmak; altüst etmek; aksatmak. 2. (toplantının) kesilmesine yol açmak. i. aksama; kesilme. s. 1. işleri aksatan. 2. aksatan. 3. karışıklığa/kargaşaya yol açan. 4.memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, tatminsizlik. i. birliği bozan, bölücü. f. memnun etmemek, hoşnut etmemek, tatmin edememek. be dissatisfied with s.t. bir şeyden memnun olmamak. f. 1. parçalara ayırmak. 2. inceden inceye incelemek. f. gerçeği gizlemek; (gerçeği) gizlemek. f. saçmak, yaymak, neşretmek. i. anlaşmazlık, ihtilaf. f. from 1. -i kabul etmemek. 2. -den ayrı görüşte olmak, -den ayrılmak. i. 1. kabulkimse. i. ayrı görüşte olan etmeyiş. 2. ayrılık. i. tez, travay. i. zarar, ziyan. s. ayrı görüşte olan, karşıt görüşlü, muhalif. i. ayrı görüşte olan kimse, muhalif. değişik; to -den farklı. s. farklı, ayrımlı, i. farklılık. f. gerçeği gizlemek; (gerçeği) gizlemek. i. gerçeği gizleme. f. 1. dağıtmak; dağılmak. 2. israf etmek. s. 1. dağıtılmış. 2. israf edilmiş. 3. sefih. i. 1. dağıtma; dağılma. 2. israf. 3. sefahat. f. ayırmak. -den ayrılmak. s. ahlaksız, çapkın, sefih. f. 1. eritmek; erimek. 2. çözmek. 3. feshetmek, dağıtmak, son vermek. 4. zamanla kaybolmak, yok olmak. i. ahenksizlik, uyumsuzluk. s. ahenksiz, akortsuz, uyumsuz. f. from -den caydırmak, -den vazgeçirmek. i. 1. uzaklık, mesafe, ara. 2. uzak, uzak yer. 3. mesafe, resmiyet. f. geride bırakmak.2. soğuk, mesafeli (kimse). s. 1. uzak, ırak (yer/zaman). uzak akraba. i. beğenmeme, hoşlanmama. s. tatsız, nahoş, hoşa gitmeyen. i. bulaşıcı bir köpek hastalığı. i. kireç boya, badana. f. kireç boya sürmek, badanalamak. f. şişirmek; şişmek. f., İng., bak. distill. f. damıtmak, imbikten çekmek; imbikten çekilmek. i. damıtma. s. damıtık, damıtılmış. i. damıtık içki fabrikası.

distinct distinction distinctive distinguish distinguish o.s. distinguished distort distortion distract distracted distraction distraught distress distressing distribute distribution distributor district district attorney distrust distrustful disturb disturbance disturbed disunity disuse ditch ditto divan dive diver diverge divergence divergency divergent diverse diversify diversion diversionary diversity divert divest divide divide down the middle divide into quarters divide up among divided dividend dividers divine

s. 1. ayrı, farklı, başka. 2. açık, belli. i. 1. ayırt etme. 2. fark. 3. paye. 4. üstünlük. s. kolaylıkla ayırt edilebilen, farklı; kendine özgü. f. ayırt etmek, ayırmak. sivrilmek. s. 1. seçkin, güzide. 2. sivrilmiş. f. 1. biçimini bozmak; (yüzünü) çarpıtmak. 2. çarpıtmak, gerçek anlamından saptırmak, başka anlam vermek. i. 1. biçimini bozma; (yüzünü) çarpıtma. 2. çarpıtma, gerçek anlamından saptırma. çekmek, dikkatini dağıtmak: Don´t f. dikkatini başka yöne distract me. Beni meşgul etme. s. 1. (by) (-den dolayı) dikkati dağılmış. 2. şaşkına dönmüş. 3. çok endişeli. 4. withşey; oyalayıcı şey; eğlence. 2. dikkatini i. 1. dikkati dağıtan -den dolayı deliye dönmüş. başka yöne çekme, dikkatini dağıtma. çok endişeli. s. (with) (-den dolayı) çılgına dönmüş; i. 1. üzüntü; acı; endişe. 2. tehlikeli bir durum, zor bir durum. f. 1. üzmek. 2. endişelendirmek. s. üzücü, acıklı. f. dağıtmak; yaymak. i. 1. dağıtım. 2. dağılım. i. 1. dağıtıcı, bayi. 2. oto. distribütör. i. mıntıka, bölge, mahalle. savcı. f. güvenmemek, itimat etmemek. i. güvensizlik, itimatsızlık. s. başkalarına güvenmeyen, güvensiz, itimatsız. f. 1. rahatsız etmek; huzurunu kaçırmak; endişelendirmek. 2. karıştırmak, altüst etmek. i. 1. rahatsızlık, huzursuzluk. 2. karışıklık, kargaşa. s. (ruhen/aklen) dengesiz. i. ayrılık, kopukluk. i. kullanılmama, kullanılmazlık. i. 1. hendek. 2. ark, kanal. i. denden işareti, denden. i. 1. sedir, divan. 2. divan, büyük meclis. 3. şiir divan. (--d/dove, --d) f. 1. suya dalmak, dalmak. 2. hav. pike yapmak. i. 1.dalgıç.2. hav. pike. 3. k. dili batakhane. diving board atlama i. dalış. tahtası, tramplen. diving suit dalgıç elbisesi. f. ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak. i. ayrılma, uzaklaşma. i., bak. divergence. s. ayrı, farklı. s. çeşit çeşit, çeşitli, farklı. f. çeşitlendirmek. i. 1. eğlence, oyalayıcı şey. 2. dikkati başka yöne çeken şey; şaşırtmaca; yanıltmaca. 3. İng. varyant (yol). 4. saptırma. s. dikkati başka yöne çeken. i. çeşitlilik, farklılık. f. 1. dikkatini başka yöne çekmek, dikkatini dağıtmak. 2. çevirmek,yoksun bırakmak. f. of -den saptırmak. 3. oyalamak, eğlendirmek. f. 1. bölmek, taksim etmek; bölünmek. 2. among -e dağıtmak. ikiye bölmek. dört kısma ayırmak, dörde bölmek. -e dağıtmak. s. bölünmüş. i. 1. mat. bölünen. 2. kâr payı. i. pergel. s. tanrısal, ilahi. i. papaz. f. 1. sezmek, hissetmek. 2. kehanette bulunmak.

divinity divinity school divisible division division of labor division sign divisive divisor divorce divorcé divorcée divulge dizziness dizzy DNA do do a food justice do an implant do away with do badly do disservice to do honor to do in do justice do o.s. justice do o.s. up do one´s best do one´s best do one´s damnedest do one´s duty do one´s hair do one´s own thing do one´s shopping do one´s stuff do one´s utmost do over again do penance do s.o. a dirt do s.o. a favor do s.o. an injustice do s.o. dirt do s.o. good do s.o. justice do s.o. proud do s.t. behind one´s back do s.t. in secret do s.t. the hard way do s.t. unbeknown to s.o. do s.t. with feeling do the cleaning

i. 1. tanrısallık, ilahilik. 2. tanrı, ilah; tanrıça, ilahe. 3. ilahiyat, Tanrıbilim, teoloji. Hrist. ilahiyat fakültesi. s. bölünebilir. i. 1. bölme, taksim; bölünme. 2. bölüm, kısım. 3. bölüm, departman, seksiyon. 4. mat. bölme. işbölümü. mat. bölme işareti. s. bölücü. i., mat. bölen. i. 1. boşama; boşanma. 2. ayrılma, ayrılık. f. 1. boşamak; boşanmak. erkek. i. boşanmış 2. ayırmak; ayrılmak. i. boşanmış kadın. f. açığa vurmak, ifşa etmek. i. baş dönmesi, sersemlik. s. 1. başı dönen, sersem, şaşkın, gözü kararmış. 2. baş döndürücü, sersemletici. i., kıs. deoxyribonucleic acid DNA. f. (did, --ne) 1. yapmak. 2. etmek. 3. başa çıkmak, başarmak. 4. bitirmek, tamamlamak. gelmek. bir yemeğin hakkından 5. hazırlamak. 6. davranmak. 7. yetmek. 8. becermek. 9. yetişmek. 10. düzenlemek. 11. (belirli tıb. implantasyon yapmak. bir mesafe) katetmek. 12. çözmek. 13. (bulaşık) yıkamak. 1. -i ortadan Özellikle soru cümlesi veya olumsuz cümle yardımcı f. 1. kaldırmak, -i yok etmek. 2. -i öldürmek, -i ortadan kaldırmak. bir başka fiille birlikte kullanılır: Where does she kurmak için olmak. durumu kötü live? kimseye, ülkeye v.b.´ne) zarar go to school. Okula gitmedi. (bir O nerede oturuyor? He didn´t vermek. Did you like my new bicycle? Yeni bisikletimi beğendin mi? 2. -i başka fiili vurgular veya anlamını pekiştirir: I really do like Birşereflendirmek, -e şeref kazandırmak. argo öldürmek. animals. Hayvanları gerçekten severim. Do come! N´olur gel! 3. Biradil bir fiil yerine kullanılır: She speaks Spanish better than 1. başka şekilde davranmak; adalet dağıtmak. 2. to (bir şeyi) her father does. İspanyolcayı babasından daha iyi konuşur. “You gerektiği gibi performansı göstermek: He didn´t do himself her zamanki yapmak: That painting doesn´t do justice to the tripped me up.” “No, I didn´t.” “Bana çelme attın.” “Hayır, valley´s beauty. O tablo vadinin Dün gecekiyeterince her güzelliğini konserde justice süslenmek, süslenip püslenmek. k. dili in the concert last night. atmadım.” “Lock the front door.” “I´ve already done it.” “Ön aksettirmiyor. zamanki performansını gösteremedi. kapıyı kilitle.” “Kilitledim bile.” elinden geleni yapmak. elinden geleni yapmak. elinden geleni yapmak. görevini yerine getirmek. saçlarını düzeltmek, saçını yapmak. k. dili başkalarına pek aldırış etmeden kendi seçtiği bir yolda gitmek. alışverişini yapmak. k. dili marifetini göstermek. elinden geleni yapmak. yeni baştan yapmak. bir günahı bağışlatmak için papazın önerdiği kefareti yerine getirmek. k. dili birine kahpelik etmek; birine kalleşlik etmek. birine bir iyilik etmek/yapmak. birine haksızlık etmek. k. dili birine kötülük etmek. birine iyi gelmek. birinin hakkını vermek, birine hakça davranmak. k. dili 1. birini çok iyi ağırlamak. 2. birine gurur vermek. birinden gizli yapmak. bir şeyi gizlice yapmak. (daha kolay bir çözüm varken) bir şeyi zor bir şekilde yapmak. birinin haberi olmadan bir şey yapmak. bir şeyi duyarak yapmak: He plays the piano with feeling. Piyanoyu duyarak çalıyor. temizlik yapmak.

do the washing-up do violence to do well do with do without do wrong do yeoman service Do you have any practical experience? do/go without do/go without s.o./s.t. do/work wonders for docile dock dock dockyard doctor doctor up doctor´s degree doctorate doctrine document documental documentary documentary film documentation dodge doe does Does he dare do it? doesn`t dog dog dog collar dog-ear dog-eared dog-eat-dog dogged doggie doggy dogma dogmatic dogmatism dog-tired doily doings do-it-yourself do-it-yourself store do-it-yourselfer doldrums dole

İng. bulaşık/bulaşıkları yıkamak. -i bozmak. durumu iyi olmak. 1. -i yapmak: What have you done with my book? Kitabımı ne yaptın? 2. etmek. baş etmek: What are we going to do with -siz idare (biriyle) you? Seninle nasıl baş edeceğiz? I don´t know what we´re going kötülük etmek/yapmak; suç/günah işlemek. to do with that child! O çocuğu ne yapacağız, bilemiyorum. 3. çok edilen etmek, çok yardımı dokunmak. Arzu yardım bir şeyi belirtir: I sure could do with a drink. Şimdi bir tecrübeniz var mı? Hiç içki çok makbule geçer. onsuz yapabilmek. biri/bir şey olmadan idare etmek/yapmak: Can you do without meat? (birine) çok yaramak, çok iyi gelmek. k. dili Et yemeden yapabilir misin? If you don´t have the money to buy a parrot, you´ll just have to do without. Papağan alacak s. uysal, yumuşak başlı, halim selim. kadar paran yoksa papağansız yapmak zorundasın. f. 1. (kuyruğunu) kısaltmak, kesmek. 2. (ücretten) kesmek. i. 1. iskele, rıhtım. 2. havuz, gemi havuzu, dok. 3. huk. sanık yeri. f. 1. rıhtıma yanaşmak. 2. havuza çekmek; havuza girmek. i. tersane. i. 1. doktor, hekim, tabip. 2. doktor, doktora sahibi. f. 1. tedavi etmek. (yemeğe) (bir şey katarak)3. (kötü bir amaçla) (with) 2. onarmak, tamir etmek. tat vermek. değiştirmek. doktora. i. doktora. i. öğreti, doktrin. i. belge, doküman. f. belgelemek. s. belgesel, dokümanter. s. belgesel, dokümanter. i. belgesel. belgesel film, dokümanter film. i. belgeleme. f. 1. bir yana kaçmak; bir yana kaçıp -den kurtulmak. 2. kurnazlıkla/hileyle atlatmak. i. 1. bir yana kaçma. 2. i. geyik, keçi, tavşan v.b. hayvanların dişisi. kurnazlıkla/hileyle atlatma. 3. kaçamak yol. f. do fiilinin geniş zamandaki üçüncü şahıs tekil şekli: He does good work. İyi iş yapar. var mı? O işi yapmaya cesareti kıs. does not. i. köpek, it. f. (--ged, --ging) 1. (bir isteğin üstüne düşerek) (birini) rahat bırakmamak. 2. (kötü bir şey) peşini bırakmamak. köpek tasması. f. sayfa köşelerini kıvırmak/buruşturmak. s. sayfa köşeleri kıvrık/buruşuk. i. kıran kırana rekabet. s. kıran kırana rekabet edilen. s. inatçı, dik kafalı, direngen. i., bak. doggy. i. 1. k. dili köpek. 2. k. dili yavru köpek. 3. ç. dili havhav. i. dogma, inak. s. dogmatik, inaksal. i. dogmatizm, inakçılık. s., k. dili çok yorgun, bitkin, hoşaf gibi. i. dantel/işlemeli altlık. i. işler. s. birinin kendi başına yapabileceği/monte edebileceği (şey). tamir/yapı işlerini kendi başına yapmak isteyenlere göre malzeme ve alet satılan dükkân. i. tamir/yapı işlerini kendi yapan kimse. i., çoğ. 1. den. okyanusların ekvator dolaylarındaki durgun veya az rüzgârlı kısımları,out dağıtmak. i. işsizlik yardımı. f. eşleksel durgunluk alanı. 2. tic. durgunluk, kesatlık. 3. can sıkıntısı; efkâr.

doleful doll doll o.s. up doll s.o. up dollar dolly dolphin dolt domain dome domed domestic domestic animal domestic animal domestic flight domestic flights domestic industries domestic market domestic politics domestic trade domesticate domicile dominance dominant dominate domination domineer domineering Dominican dominion dominoes don`t Don´t bother! Don´t look a gift horse in the mouth. Don´t mention it. Don´t move a muscle! Don´t overestimate his abilities. Don´t push your luck. Don´t stand out there in the wet! Don´t trouble yourself. Don´t you have any manners? donate donation done done in done through done to a turn done to a turn Done! donkey

s. kederli, acılı, hüzünlü. i. oyuncak bebek. f. giyinip kuşanmak, süslenip püslenmek. birini süsleyip püslemek. i. dolar. i. 1. bebek, kukla. 2. tekerlekli kriko. 3. iki tekerlekli yük taşıyıcısı. i. yunusbalığı, yunus. i. mankafa, ahmak, budala. i. 1. nüfuz alanı, nüfuz bölgesi. 2. bilgi alanı; ilgi alanı: It´s not in my domain. O benim alanım dışında. i. kubbe. s. kubbeli. s. 1. ev ile ilgili; aile ile ilgili, aile içi. 2. evcimen. 3. evcil. 4. yurtiçi, iç. i. hizmetçi. ehli hayvan, evcil hayvan. evcil hayvan. yurtiçi uçuş. iç hatlar. yerli sanayi. iç pazar. iç politika. iç ticaret. f. evcilleştirmek. i. ikametgâh, konut, mesken. i. 1. hâkimiyet, üstünlük. 2. biyol. başatlık. s. 1. hâkim, egemen. 2. biyol. dominant, başat. f. 1. hâkim olmak, egemen olmak, hükmetmek. 2. (bir yere) hâkim olmak, tepeden bakmak. i. hâkimiyet, egemenlik, hükmetme. f. despotça hükmetmek, hâkim durumda olmak. s. otoriter, hükmeden. s. 1. Dominik, Dominik Cumhuriyeti´ne özgü. 2. Dominikli. i. Dominikli, Dominik Cumhuriyeti vatandaşı. i. 1. egemenlik, hâkimiyet. 2. dominyon. i. domino oyunu. kıs. do not. Zahmet etmeyin! Bahşiş atın dişine bakılmaz. Bir şey değil./Estağfurullah. Kıpırdama!/Kımıldama! Yeteneklerini abartma. Şansına fazla güvenme./Şansını zorlama. Orada yağmurun altında durma! Zahmet etmeyin./Zahmete girmeyin. Sende hiç terbiye yok mu? f. bağışlamak, hibe etmek. i. 1. bağışlama. 2. bağış, hibe. f., bak. do. s. 1. tamamlanmış, bitmiş. 2. iyi pişmiş. k. dili çok yorgun, bitkin. iyi pişmiş (et). kıvamında pişmiş. tam kararında pişmiş. Tamam!/Oldu!/Kabul! i. eşek.

i. 1. bağışçı. 2. tıb. verici. donor i. (talihin belirlediği) kötü son, korkunç son. f. doom i. kıyamet günü. doomsday i. kapı. door ev ev dolaşarak satış yapan satıcı. door salesman kapıdan kapıya servis. door service i. kapı zili. doorbell i., bak. doorman. doorkeeper i. kapı tokmağı. doorknob çoğ. door.men (dor´men, dor´mın) i. kapıcı. doorman i. paspas. doormat i. eşik. doorstep i. kapı tamponu. doorstop s. 1. ev ev dolaşarak yapılan. 2. kapıdan kapıya. door-to-door i. giriş, kapı aralığı. doorway i. 1. makine yağı. 2. uyuşturucu madde, narkotik. 3. argo dope budala, ahmak. 4. argo bilgi. s., argo 1. uyuşturucu etkisinde. 2. budala. dopey i., k. dili yatakhane. dorm s. uykuda, uyuşuk, cansız. dormant i. dormer çatı penceresi. dormer window i. 1. yatakhane, koğuş. 2. öğrenci yurdu. dormitory i. dozaj. dosage i. doz. dose i. evrak dosyası. dossier i. 1. nokta. 2. puan, benek, nokta. f. (--ted, --ting) noktalamak. dot dot the i´s and cross the t´s k. dili en ufak ayrıntıların üzerinde titizlikle durmak. i. bunaklık. dotage i. bunak. dotard f. 1. on/upon -in üstüne titremek, -e çok düşkün olmak. 2. dote bunamak. bir belgenin imza yeri. dotted line i. 1. iki kat, çift, iki misli. 2. eş, benzer, aynı; ikiz: Ayşe so double resembles herçıkarmak, iki she could be her double. Ayşe 2. iki f. 1. iki katına mother that misli yapmak; iki misli olmak. double annesine o kadar benziyor ki onun ikizi olabilir. 3. kat. 4. hile, ile çarpmak. geri dönmek. aynı yoldan 3. ikiye katlamak. double back oyun. 5. tiy., sin. dublör. 6. briç kontr. s. 1. iki kat, iki kere, iki iki kişilik added double double bed misli: She karyola/yatak. the amount of salt called for in the recipe. Yemek tarifinde yazılanın iki katı tuz ilave etti. 2. çift. 3. iki katlı tencere, benmari. double boiler çifte, ikili. 4. bükülmüş, katlı. 5. iki kişilik. 6. duble; çift porsiyon. benmari. double boiler 7. iki yüzlü. (insanda) gerdan: She´s developing a double chin. Gerdanı double chin çıkmaya başladı. bilg. çifte yoğunluk. double entendre iki tarafa çekilebilecek double density söz, ikircil kayıtlastikli söz. muh. çift söz, sistemi. double entry iki film birden. double feature -in dublörlüğünü yapmak. double for spor üst üste yapılan iki karşılaşma. double header huk. aynı suç için ikinci defa yargılanma. double jeopardy iki taraflı zatürree. double pneumonia (otelde) çift yataklı oda. double room çifte standart. double standard 1. eğilmek; iki büklüm olmak; iki büklüm etmek. 2. with ile aynı double up odayı paylaşmak. s. kruvaze (ceket). double-breasted f. tekrar kontrol etmek; çifte kontrol yapmak. double-check

double-click double-cross double-dealer double-decker double-density double-edged double-edged compliment double-faced double-glazed double-glazed window double-quick doubles double-space doubt doubt s.o.´s word doubtful doubtless douche dough doughnut doughy dour dove dove dowel down down down and out down at the heel down at the heels down in the mouth down in the mouth/dumps down on his luck down on one´s luck down payment down to the wire Down with ...! downcast downfall downgrade downhearted downhill download download downpour downright downstairs downstream down-to-earth downtown

f., bilg. fare düğmesine iki kez basmak. f., argo sözünden dönerek aldatmak, kazık atmak. i., argo kazık atma. i. ikiyüzlü, dolandırıcı, sahtekâr. i. 1. iki katlı otobüs. 2. ranza. s., bilg. çifte yoğunluklu. s. 1. iki tarafı keskin. 2. hem lehte hem aleyhte olan. iğneli kompliman. s. 1. iki yüzlü. 2. iki taraflı (kumaş). s. çift camlı. çift camlı pencere. s. çok çabuk, hızlı. i. hızlı yürüyüş. f. hızlı yürümek. i., tenis çiftler. f. (daktiloda/bilgisayarda) çift aralıkla yazmak. i. 1. kuşku, şüphe. 2. şüpheli durum. f. 1. kuşkulanmak, kuşku duymak, şüphelenmek, şüphe etmek: I doubt his integrity. birinin dediklerinden şüphe etmek. Dürüstlüğünden kuşku duyuyorum. She doubts that Asaf will s. 1. kuşkulu, şüpheli, kuşku duyan. 2. kuşkulu, kuşkulandıran, arrive on time. Asaf´ın vaktinde geleceğinden şüphe ediyor. 2. kuşku uyandıran. 3. belirsiz; karanlık. z. 1. kuşkusuz, Despite his excellent qualifications l doubt that ikna olmamak: şüphesiz, kesinlikle, muhakkak. 2. herhalde. he is şırınga. person for this job. Üstün niteliklerine karşın bu i., tıb.the right f. şırınga etmek. işe uygun bir kimse para, mangır. ikna olmadım. i. 1. hamur. 2. argo olduğuna hâlâ i. yağda kızarmış şekerli çörek. s. hamur gibi. s. asık yüzlü, ters, haşin, aksi. i. 1. kumru. 2. beyaz güvercin. 3. pol. savaş aleyhtarı, barışçı, barış yanlısı. f., bak. dive. i. geçme, ağaç çivi. i. ince kuş tüyü, yonda. z. 1. aşağı, aşağıya, aşağıda. 2. güneye doğru. edat -in aşağısında: down the mountain dağın aşağısına doğru. f. 1. hayatta yenilgiye uğramış, bezgin, bitkin. aşağı indirmek, alaşağı etmek, yere yıkmak, devirmek, perişan kılıklı, hırpani, pejmürde. düşürmek: The gunners have downed three enemy planes. perişan üç düşman uçağını düşürdü. 2. çabucak içmek, Topçularbir durumda. yuvarlamak: He had already downed three rakis before l cesareti kırılmış, karamsar. arrived. Ben gelmedenkırıklığınabardak rakı yuvarlamıştı. 3. k. dili üzüntülü, hayal önce üç uğramış. yenmek: The champion downed his opponent in the third round. talihsiz. Şampiyon, rakibini üçüncü rauntta yendi. s. 1. aşağıya yönelen. talihsiz, bahtsız. 2. k. dili üzgün, keyifsiz, morali bozuk. kaparo, pey akçesi; ilk ödeme. k. dili son ana kadar: They worked right down to the wire. Son ana kadar çalıştılar. Kahrolsun ...! s. 1. aşağıya yönelmiş. 2. üzgün, morali bozuk. i. 1. düşüş, yıkılış, çöküş, çökme. 2. (yağmur) boşanma. f. derecesini indirmek, alçaltmak. s. üzgün, morali bozuk. z. yokuş aşağı, aşağıya. s. inişli, meyilli. f. (İnternet üzerinden bilgisayara program) yüklemek. f., bilg. indirmek. i. sağanak. s. 1. tam, düpedüz: a downright insult düpedüz bir hakaret. 2. açık, dürüst. 3. açıksözlü, sözünü esirgemeyen.katta,tamamen,s. z. aşağı kata, alt kata, aşağıya; aşağı katta, alt z. 1. aşağıda. büsbütün: He´s downright wrong. Tamamen haksız o. 2. açıkça, alt katta olan, akış aşağı. z. akıntı aşağı, aşağıdaki. i. aşağı kat, alt kat. dobra dobra. s. 1. gerçekçi. 2. uygulanabilir, gerçekleştirilebilir. i. şehrin merkezi, çarşı. z. çarşı tarafında; çarşıya. s. şehrin merkezinde olan.

downtrod downtrodden downward downwards downwind dowry doze doze off dozen dozer Dr drab draft draft draft drafting drafting board draftsman drafty drag drag on drag one´s feet drag one´s heels drag out dragon dragonfly drain drainage drainboard draining board drainpipe drake drama dramatic dramatically dramatise dramatist dramatize drank drape drapery drastic draught draughtsman draw draw draw a bead on draw a blank draw a conclusion draw a parallel between

s., bak. downtrodden. s. 1. ayaklar altında çiğnenmiş. 2. haksızlığa uğramış, ezilmiş. z. aşağı doğru. z., bak. downward. z. rüzgâr yönüne; rüzgârla birlikte. i. 1. çeyiz. 2. drahoma. i. hafif uyku, şekerleme, kestirme, uyuklama. f. şekerleme yapmak, kestirmek, uyuklamak. uyuklamak, uykuya dalmak. i. düzine. i., k. dili dozer, buldozer. kıs. Doctor, Drive. s. (--ber, --best) 1. kasvetli, sıkıcı. 2. ölü (renk). f. askere almak. i. zorunlu askerlik. f. çekmek. i. 1. çekme, çekim, yudum. 2. poliçe, çek. 3. ödeme emri. 4. hava akımı, cereyan, soba borusunun hazırlamak. i. f. tasarlamak; taslağını çizmek; müsveddesini çekmesi. s. fıçıdan tasarım; müsvedde. taslak; çekilen (bira). i. çizim, teknik resim. çizim tahtası. çoğ. drafts.men (dräfts´mîn) i. teknik ressam. s. cereyanlı, soğuk hava akımı olan. f. (--ged, --ging) 1. sürüklemek, sürümek, çekmek; sürüklenmek, sürünmek. 2. (toprağı) taramak. 3. geride kalmak. i. 1. uzayıp gitmek, sürmek. sürükleme, çekme. 2. sürüklenen şey. 3. tırmık, tarak. 4. engel, k. dili işi ağırdan almak. mâni. 5. k. dili sıkıcı kimse/şey. istemeyerek gitmek veya kabul etmek, ayakları geri geri gitmek. uzatmak. i. ejderha, ejder. i. yusufçuk, büyük kızböceği. f. 1. akıtmak, süzmek; akmak, süzülmek. 2. suyunu çekmek, kurutmak; akaçlamak, 2. akıtma, boşaltma. 3. kanalizasyon, i. i. 1. akaçlama, drenaj. drenaj yapmak. 3. bitirmek, tüketmek. 1. suyunu çekme/akıtma. 2. lağım, kanalizasyon; kanal. lağım döşemi. i. (sabit) damlalık, bulaşık damlalığı. İng. (sabit) damlalık, bulaşık damlalığı. i. 1. atık su borusu. 2. akaç, oluk. i. erkek ördek, suna. i. 1. dram, drama, oyun, piyes. 2. tiyatro edebiyatı, dram, drama; tiyatro sanatı. ile dramatik durum, dram; dramatik s. 1. dramatik, tiyatro 3. ilgili. 2. dramatik, coşku veren, olaylar dizisi; dramatik özellik. duyguları kamçılayan. çarpıcı biçimde. z. dramatik bir biçimde, f., İng., bak. dramatize. i. oyun yazarı, piyes yazarı. f. 1. oyunlaştırmak, dramatize etmek, dramlaştırmak. 2. dramatik hale sokmak, dramatize etmek. f., bak. drink. f. kumaşla örtmek. i., gen. çoğ. kalın perde. i. 1. perde. 2. örtü. 3. güz. san. drape. s. sert, şiddetli, zorlayıcı. f., i., s., İng., bak. draft 1, draft 2, draft 3. çoğ. draughts.men (dräfts´mîn) i., İng., bak. draftsman. i. 1. çekme, çekiş. 2. (silah) çekme. 3. (piyangoda) çekiliş; kura. 4. (drew, --n) şey/olay/kimse.drew the tray of food closer to oyun; f. ilgi çeken 1. çekmek: He 5. çekicilik. 6. berabere biten his beraberlik, berabere kalma. plate. Yemek tepsisini tabağına doğru çekti. 2. sürüklemek. 3. -e nişan almak. (su) çekmek. 4. (silah) çekmek. 5. (perdeyi) çekmek, kapamak. 1. (piyangoda) boş çıkmak. 2. k. dili sonuç alamamak; başarısız 6. (dikkat/ilgi) çekmek. 7. çizmek, resmetmek: draw a picture olmak, çıkarmak. sonuç başarısızlığa uğramak; hava almak; eli boş dönmek. 3. k. resim çizmek. draw a graph grafik çizmek. 8. (hava, sıvı v.b.´ni) dili hiçbir cevap alamamak. 4. k. dili hatıra getirememek, içine çekmek, emmek. 9. (faiz) getirmek. 10. (para) çekmek. 11. -i benzetmek, -i karşılaştırmak. hatırlayamamak. (yay, ip v.b.´ni) germek. 12. (madeni) haddelemek. 13. (baca) çekmek.

draw ahead draw away draw back draw blood draw close draw interest draw lots draw near draw on draw out draw the line draw the line at draw up drawback drawbridge drawer drawers drawing drawing board drawing compass drawing pin drawn drawstring dread dreadful dream dream dream about s.o./s.t. dream that dream up dreamer dreamlike dreamt dreary dredge dregs drench dress dress down dress rehearsal dress up dressed up fit to kill dresser dressing dressing gown dressing table dressmaker dressmaking drew dribble

yavaş yavaş öne geçmek. çekilmek, kendini çekmek. geri çekilmek; geri çekmek. kan akıtmak. yaklaşmak. faiz getirmek. kura çekmek. yaklaşmak. (bir fon, hesap v.b.´nden) para çekmek. 1. uzatmak. 2. konuşturmak, söyletmek, açmak. (at) bir sınır koymak. -i reddetmek, -i yapmamak. 1. (kontrat, senet v.b.´ni) hazırlamak, yazmak. 2. yaklaşıp durmak: A limousine drew up in i. sakınca, mahzur, dezavantaj. front of the mansion. Köşkün önüne bir limuzin yaklaşıp durdu. i. kaldırma köprü. i. çekmece, göz. i. don, külot. i. 1. çizim, eskiz. 2. resim, karakalem resim. 3. piyango, çekiliş. çizim tahtası. resim pergeli. İng. raptiye. f., bak. draw. i. uçkur. f. çok korkmak, korku ve endişe duymak. i. büyük korku, dehşet. s. 1. korkunç, dehşetli. 2. k. dili berbat, çok kötü. i. 1. düş, rüya. 2. hayal, hulya. f. (--ed/--t) 1. rüya görmek. 2. hayal kurmak. birini/bir şeyi rüyasında görmek. -i rüyasında görmek. k. dili hayalinde yaratmak. i. hayalperest, hayalci, düşçü. s. rüya gibi, hayal gibi. f., bak. dream. s. kasvetli, sıkıcı. i., mak. tarak, tırmık, tarama aygıtı; tarak dubası. f. (deniz, göl, ırmak v.b.´nin) dibini taramak; (limanı) tarakla temizlemek. i. 1. tortu, telve. 2. çöp, süprüntü. f. sırılsıklam etmek. f. 1. giydirmek; giyinmek. 2. düzenlemek, süslemek. 3. ask. bir hizaya azarlamak,4. (yaraya) pansuman yapmak. 5. (saça) şekil k. dili getirmek. haşlamak. vermek. 6. (deriyi) sepilemek, tabaklamak. 7. (tavuk, balık v.b. tiy. kostümlü prova. ´ni) temizlemek. i. 1. kadın elbisesi. 2. elbise, giysi. 3. giyim, giyinip süslenmek. kılık kıyafet, üst baş. k. dili iki dirhem bir çekirdek. i. şifoniyer. i. 1. (salata için) sos. 2. (kızarmış hindi ile yenilen) ekmek kırıntılarıyla yapılan baharatlı bir yemek. 3. pansuman. İng. sabahlık; robdöşambr. tuvalet masası. i. kadın terzisi. i. terzilik. f., bak. draw. f. 1. damla damla akıtmak, damlatmak. 2. spor dripling yapmak; (topu) sürmek. 3. salyası akmak. i. ufak akıntı; sızıntı.

dribble down driblet dried drier drift drift apart driftwood drill drink drink a toast to drink like a fish drink s.o. under the table drink s.t. straight drink to excess drinking drinking cup drinking straw drinking water drip drip-dry dripping dripping wet drive drive a hard bargain drive a hard bargain drive at drive away/off drive back drive by drive into a corner drive mad drive out drive s.o. ape drive s.o. bananas drive s.o. to distraction drive s.o. to the wall/drive s.o. up against the wall drive s.o. up the wall drive s.o. wild drive-in drive-in window drivel driven driver driver´s license driveway driving driving rain drizzle drone drool

(damlalar) akmak, süzülmek; (su) sızmak. i. çok az miktar. f., bak. dry. s. kurutulmuş, kuru. i. 1. kurutucu, kurutucu madde. 2. bak. dryer. i. 1. sürüklenme. 2. yönelim, yöneliş, kayma. 3. sürükleniş, amaçsızca sürüklenme. 4. (rüzgârın yığdığı) kar birikintisi. 5. sürüklenmek; uzaklaşmak; tedricen ayrı düşmek. anlam, demek istenilen şey. f. 1. (rüzgârın/akıntının etkisiyle) i. suların sürüklediği ağaç dalları. sürüklenmek. 2. hiçbir yerde/işte sürekli kalmadan yaşamak. i. 1. matkap, delgi. 2. ask. talim. 3. alıştırma. f. 1. (matkapla) delmek. 2. ask. talim yaptırmak; talim yapmak. 3. alıştırma f. (drank, drunk) 1. içmek. 2. içki içmek. 3. in büyük bir zevkle yaptırmak; alıştırma yapmak. şerefine içmek. i. 1. içecek. 2. seyretmek/dinlemek. 4. to -in (birinin) sıhhatine/şerefine içmek. içki. 3. bir içimlik miktar. 4. argo deniz. fazla içki içmek. k. dili sarhoş olmadan içki içebilme konusunda birini gölgede bırakmak. içmek. (içkiyi) sek içkiyi fazla kaçırmak. i. içki içme. kadeh. kamış. içme suyu. f. (--ped/--t, --ping) damlatmak; damlamak. i. 1. damla. 2. damlama. 3. damlalık, yağmur ütü istemeyen çıkıntı/yiv. f. suyu sıkılmadan kurumak. s. suyunu akıtan (kumaş); ütü istemeyen akıp donmuş yağ damlası. i. eriyerek kumaştan yapılmış (giysi). sırsıklam, sırılsıklam. f. (drove, --n) 1. (araba) sürmek, kullanmak: He doesn´t know how bir drive a car. Araba kullanmasını bilmiyor. 2. araba ile sıkı to pazarlık sonucu birçok şey elde etmek. gitmek: I drive to and from work every day. İşe her gün sıkı bir pazarlık yaparak fiyatı çok indirmek. arabayla gidip geliyorum. 3. araba ile götürmek: I´ll drive you ... demek the party. Partiden sonra seni arabayla evine home afteristemek, -i kastetmek. götüreceğim. 4. (hayvanları) sürmek. 5. çalıştırmak: He drives 1. kovmak, defetmek. 2. arabayla uzaklaşmak/ayrılmak. his arabayla geri dönmek. 2. püskürtmek, geri çalıştırıyor. i. 1. 1. employees much too hard. Personelini çok dönmek zorunda araba gezintisi. 2. cadde. 3. ask. büyük taarruz. 4. ruhb. dürtü. bırakmak.geçmek; arabayla önünden geçmek. arabayla 5. beceri, inisiyatif. 6. mak. işletme mekanizması. 7. bilg. köşeye sıkıştırmak, kıstırmak. sürücü. 8. bak. driveway. çıldırtmak. kovmak, defetmek. k. dili birini delirtmek. k. dili birini çıldırtmak. birini deli etmek, birini deliye çevirmek. k. dili 1. birini iflas ettirmek; birini iflasa sürüklemek; birini iflasın eşiğine getirmek. 2. birini çok zor bir duruma sokmak, k. dili birini deliye döndürmek, birini zıvanadan çıkarmak. birini köşeye sıkıştırmak. 1. birini çıldırtmak. 2. birini çılgına çevirmek, birini çok kızdırmak. i. 1. müşterilerine arabalarında servis yapan lokanta. 2. seyircilerin arabaları içinde oturarak film seyrettikleri açık hava müşterilerine arabalarında hizmet veren banka gişesi. sineması. s. 1. müşterilerine arabalarında servis yapan f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. salyası akmak. 2. saçmalamak. i. (lokanta). 2. seyircilerin arabaları içinde oturarak film saçma sapan söz. f., bak. drive. seyrettikleri (açık hava sineması). i. 1. sürücü, şoför. 2. bilg. uyumcu. ehliyet, sürücü belgesi. i. evin garajını sokağa bağlayan yol. i. sürme, sürüş. s. 1. enerjik, canlı, dinamik. 2. şiddetli, sert. şiddetli yağmur. f. (yağmur) çiselemek, serpiştirmek. i. 1. çisenti. 2. çiseleme. i. 1. erkek arı. 2. asalak, parazit, ekti. 3. monoton ses, vızıltı. f. 1. ağzı sulanmak. homurdanmak. f. vızıldamak. 2.

droop drop drop a brick drop a hint drop a line/note drop asleep drop behind drop down drop in at drop in on drop off drop out drop-off dropout dross drought drove drove drown drown out drowse drowsiness drowsy drudge drudgery drug drug addict drug habit druggist drugstore drum drumbeat drummer drumstick drunk drunk with success drunkard drunken drunkenness dry dry cell dry cell dry cleaner dry cleaning dry cough dry dock dry goods dry mustard dry quart dry up

f. 1. sarkmak, bükülmek, eğilmek; sarkıtmak, eğmek. 2. (bitki/çiçek) a drop of water su damlası; bir damla su. Would you i. 1. damla: boynunu bükmek. like a drop of brandy? Bir konyak ister misiniz? k. dili pot kırmak, gaf yapmak, çam devirmek. 2. düşüş, iniş: a drop in prices fiyatlarda düşüş. 3. damla, pek az miktar; bir imada bulunmak, dokundurmak. yudum. f. (--ped/--t, --ping) 1. damlatmak; damlamak. 2. iki satır yazıvermek, pusula göndermek. düşürmek; düşmek: You dropped your pen. Kalemini düşürdün. The inflation rate has dropped to forty percent. Enflasyon oranı uyuyakalmak. yüzde kırka düştü. 3. serpmek. 4. (arabadan) indirmek: Where geri kalmak. shall I drop you? Seni nerede indireyim? 5. vazgeçmek, düşmek. bırakmak: A lack of money has forced us to drop that project. -e uğramak. Parasızlık yüzünden o projeden vazgeçmek zorunda kaldık. 6. kesmek, son vermek: Let´s drop this discussion. Bu tartışmaya -i ziyaret etmek. son verelim. 7. (sesi) alçaltmak; (ses) alçalmak. 1. azalmak; düşmek. 2. inmek. 1. (üyelikten) ayrılmak, çıkmak. 2. okula devam etmemek. i. 1. azalma, düşme. 2. dik iniş. i. okulu bırakan öğrenci. i. 1. cüruf, maden posası, dışık. 2. süprüntü, artık, değersiz şeyler. i. kuraklık, susuzluk. i. sürü. f., bak. drive. f. (suda) boğulmak; boğmak. (bir sesi) (daha yüksek bir sesle) bastırmak. f. uyuklamak, pineklemek. i. uykulu olma, uyuşukluk. s. 1. uykulu. 2. uyku veren. i. ağır ve sıkıcı bir işte çalışan kimse. f. ağır ve sıkıcı bir iş yapmak. i. ağır ve sıkıcı iş, angarya. i. 1. ilaç, ecza. 2. uyuşturucu madde; hap. f. (--ged, --ging) 1. ilaçla uyuşturmak. 2. (yiyeceğe/içeceğe) uyuşturucu ilaç uyuşturucu bağımlısı; hapçı. katmak. uyuşturucu bağımlılığı. i. eczacı. i. eczane. i. 1. davul; trampet; dümbelek. 2. davul sesi. 3. anat. kulakzarı, kulakdavulu. 4. varil. f. (--med, --ming) davul çalmak. i. davul sesi. i. davulcu; trampetçi. i. 1. davul tokmağı; fışkın; trampet değneği, baget. 2. ahçı. (kümes drink. s., i. sarhoş, içkili. f., bak. hayvanında) bacak. başarı sevinciyle kendinden geçmiş. i. ayyaş, içkici. s. sarhoş, içkili. i. sarhoşluk. s. 1. kuru. 2. yağmursuz, kurak, susuz. 3. susamış. 4. kurumuş, suyu çekilmiş. 5. süt vermeyen, sütü kesilmiş (inek). 6. kör kuru pil. (kuyu). 7. sert, keskin. 8. yavan, tatsız (söz, konuşma v.b.). 9. kuru pil. sek (içki). 10. sıkıcı. f. (dried) kurutmak; kurumak. kuru temizleyici. kuru temizleme. kuru öksürük. den. kuru havuz. manifatura, mensucat. toz hardal, hardal tozu. A.B.D. 1,101 litre. kurumak, tükenmek; kurutmak, tüketmek.

dryer drying rack dual dual-purpose dub dubious duchess duck duckling duct dud duds due duel dues duet dug duke dull duly dumb dumbfound dumfound dummy dump dump truck dumping dumps dun dunce dune dung dungarees dungeon dunk duo duodenum dupe duplex duplicate duplicity durability durable duration duress during dusk dusky dust dust cover/jacket

i. kurutucu; kurutma makinesi: hair dryer saç kurutucusu. clothes dryer çamaşır kurutma makinesi. çamaşır askısı. s. ikili, çifte, çift; çift yönlü. s. çift amaçlı. f. (--bed, --bing) dublaj yapmak, filmi çekimden sonra seslendirmek.şüpheli. 2. belirsiz. 3. kararsız. 4. güvenilmez. s. 1. kuşkulu, i. düşes. i. ördek; dişi ördek. f. 1. (başını/vücudunu) suya sokup çıkarmak, suya daldırmak; suya dalmak. 2. başını çabucak eğip i. ördek yavrusu, palaz. kaldırmak. i. tüp, kanal. i. 1. patlamayan mermi/bomba. 2. başarısız kimse; fiyasko. i., çoğ., k. dili giysiler. s. 1. (akla/kanunlara/toplumca makbul sayılana) uygun olan. 2. hak ettiği, düello etmek. i. düello. f. gereken: This matter is at last being given due attention. Bu mesele nihayet hak ettiği ilgiyi görüyor. z. tam (bir i., çoğ. ödenti, aidat. yöne) doğru: It´s due east of here. Buranın tam doğusunda. i. i., mus. düet, düo. hak ettiği şey, hak. f., bak. dig. i. dük. s. 1. kalın kafalı, anlayışsız, gabi. 2. kör, kesmez (bıçak, makas v.b.).uygun olarak, gereğince,4. duygusuz. 5.hakkıyla. 2. tamf. z. 1. 3. donuk, sönük (renk). gerektiği gibi, sıkıcı, kasvetli. 1. sersemlemek; sersemletmek: dull s.o.´s mind birini zamanında. dili tutulmuş, sessiz. 3. k. dili sersem, kafasız, s. 1. dilsiz. 2. sersemletmek. 2. körletmek; körlenmek: dull a blade bıçağı budala. f. hayretler 3. donuklaştırmak; donuklaşmak. 4. körletmek. içinde bırakmak, şaşırtmak. duygusuzlaşmak; duygusuzlaştırmak. 5. (ağrıyı) hafifletmek, f., bak. dumbfound. azaltmak. aptal, budala, mankafa. 2. terz. manken. 3. taklit, i. 1. enayi, sahte şey. 4. matb. maket. 5. damping yapmak, toptan ucuza f. 1. boşaltmak, atmak. 2. tic. İng. emzik, meme. s. taklit, sahte; yapay. i. çöp yığını, çöplük. satmak. kamyon. damperli i., tic. damping. i., çoğ. f. (--ned, --ning) alacağını istemek, borçluyu sıkıştırmak. i. ahmak. i. kumul. i. 1. hayvan tersi. 2. gübre. f. gübrelemek. i., çoğ. blucin pantolon, blucin, kot pantolon, kot; blucin tulum. i. zindan. f. batırmak, banmak. i. ikili, duo, düo. i., anat. onikiparmak bağırsağı. i. safdil. f. aldatmak, dolandırmak. s. 1. çift. 2. dubleks. s., i. (du´plıkît) 1. eş, çift. 2. kopya. f. (du´plıkeyt) 1. kopyasını yapmak. 2. kopya etmek, suretini çıkarmak. i. ikiyüzlülük, düzenbazlık, hile. i. 1. dayanıklılık. 2. süreklilik, devam. s. 1. dayanıklı, sağlam, eskimez. 2. sürekli, devamlı. i. 1. süreklilik, devam. 2. süre. i. zorlama, baskı. edat boyunca, süresince, esnasında, zarfında, -de. i. alacakaranlık, akşam karanlığı. s. 1. oldukça karanlık. 2. koyu esmer. i. 1. toz. 2. toprak. f. 1. toz serpmek: dust a cake with sugar keke şeker serpmek. 2. tozunu almak; fırçalamak: She is şömiz, ceket. dusting the furniture. Mobilyanın tozunu alıyor.

Dust has settled on everything. dustcloth dustheap dustpan dusty Dutch Dutch treat Dutchman Dutchwoman dutiful duty duty to/towards duty-free dwarf dwell dwell in dweller dwelling dwindle dye dyestuff dying dyke dynamic dynamite dynamo dynasty dysentery dyspepsia E E, e ea each each one each other eager eager beaver eagerness eagle eagle-eyed ear ear eardrum earful earl earlobe early early riser early warning system earmark

Her şey tozlandı. i. toz bezi. i. toz/süprüntü yığını. i. faraş. s. 1. tozlu. 2. toz gibi. s. 1. Hollanda, Hollanda´ya özgü. 2. Hollandalı. 3. Hollandaca. i. Hollandaca. k. dili masrafın Alman usulü bölüşüldüğü eğlenti. çoğ. Dutch.men (d^ç´mîn) i. Hollandalı erkek, Hollandalı. çoğ. Dutch.wom.en (d^ç´wîmîn) i. Hollandalı kadın, Hollandalı. s. 1. ödevcil. 2. saygılı. i. 1. görev, ödev, vazife. 2. gümrük resmi, gümrük vergisi. -e karşı sorumluluk. s., z. gümrüksüz. i. cüce. f. 1. cüceleştirmek. 2. küçük göstermek. s. cüce, bodur. f. (dwelt/--ed) 1. ikamet etmek, oturmak. 2. on (bir konu) üzerinde durmak. -de oturmak. -de ikamet etmek, i. oturan, sakin. i. konut, ev, ikametgâh, mesken. f. 1. yavaş yavaş azalmak, gittikçe ufalmak, giderek küçülmek. 2.boya, renk. f. boyamak; boyanmak. i. önemini kaybetmek. i. boya maddesi. f., bak. die. i., bak. dike. s. 1. dinamik, devimsel. 2. mekanik gücü olan. 3. dinamik, canlı, hareketli. i. dinamit. f. dinamitle havaya uçurmak, dinamitlemek. i. dinamo. i. hanedan. i., tıb. dizanteri, kanlı basur. i., tıb. hazımsızlık, dispepsi. kıs. East, Eastern, English. i. E, İngiliz alfabesinin beşinci harfi. kıs. each. s. her, her bir. zam. her biri, tanesi. two million liras each tanesi iki milyon lira. her biri. birbirini. s. istekli, hevesli, can atan. argo görevine fazlasıyla bağlı kimse. i. şevk, istek, arzu, canlılık. i. kartal, karakuş. s. keskin gözlü. i. 1. kulak. 2. işitme duyusu. i. başak. i., anat. kulakzarı, kulakdavulu. i., k. dili 1. azar, papara, zılgıt. 2. bir sürü dedikodu. 3. beklenmedik bir sürü laf. i. kont. i. kulakmemesi. s. erken; eski; ilk. z. zamansız, vakitsiz, vaktinden evvel. erken kalkan kimse. erken uyarı sistemi. i. 1. hayvanların kulaklarına takılan marka. 2. (bir şeyin) esas niteliği. f. belirli bir maksat için ayırmak, bir yana koymak.

earn earn one´s keep earnest earnest earnest money earnings earphone earring earshot earsplitting earth earthen earthenware earthly earthquake earthshaking earthworm earthy earwax ease ease ease off/up easel easily easiness east Easter Easter egg easterly eastern eastward eastwardly eastwards easy easy easy chair easy mark easy money easygoing eat eat humble pie eat one´s fill eat one´s heart out eat one´s words eat s.o. out of house and home eat up eaves eavesdrop ebb ebb tide

f. kazanmak; kazandırmak. (biri/bir hayvan) yaptığı hizmetle kendi masrafını çıkarmak/karşılamak. s. ciddi, ağırbaşlı. i. teminat akçesi, pey akçesi. i. kazanç, kâr; maaş, gelir. i., bak. headphone. i. küpe. i. s. sağır edici (ses). i. 1. dünya. 2. toprak. 3. İng., elek. toprak. s. topraktan yapılmış, toprak. i. çanak çömlek. s. topraktan yapılmış, toprak. s. dünyaya ait, dünyevi. i. deprem, zelzele, yersarsıntısı. s. inançları kökünden sarsan, fikirleri altüst eden. i. yer solucanı. s. 1. toprağa benzer, topraksı. 2. kaba, incelikten yoksun. i. kulak kiri. i. 1. kolaylık. 2. rahat, sıkıntısızlık. f. 1. rahat ettirmek, sıkıntıdan kurtarmak. 2. (ağrıyı) yatıştırmak. 3. kolaylaştırmak. 4. dikkatle yerleştirmek. 5. yavaş yavaş gevşetmek. hareket ettirmek. i. ressam sehpası, şövale. z. kolaylıkla, kolayca, rahat rahat. i. 1. kolaylık. 2. yumuşaklık, yumuşak davranış. i. doğu, şark. s. doğu. z. doğuya doğru, doğuya. i. Paskalya, Paskalya yortusu. Paskalya yumurtası. z. 1. doğudan. 2. doğuya doğru. s. 1. gündoğusuna bakan. 2. doğudandoğusal, doğuya ait. s. doğu, esen. s. 1. doğuya yönelen. 2. doğuya bakan. z. doğuya doğru, doğu yönünde. z. 1. doğuya doğru. 2. doğudan. s. 1. doğuya yönelen. 2. doğudan doğru, doğu z. doğuyaesen (rüzgâr).yönünde. s. kolay, rahat. z., k. dili kolayca, rahatça. rahat koltuk. k. dili kolayca aldatılabilen kimse. kolay kazanılmış para. s. uysal, yumuşak başlı. f. (ate, --en) 1. yemek. 2. yemek yemek. kibri kırılmak, burnu sürtülmek; kabahatini itiraf edip af dilemek, tükürdüğünü yalamak. karnını doyurmak. k. dili kendi kendini yemek, içi içini yemek, çok üzülmek. k. dili sözünü geri almak. k. dili aşırı miktarda yiyerek birinin bütçesini altüst etmek. yiyip bitirmek. i. saçak. f. (on) -e kulak misafiri olmak. i. deniz sularının çekilmesi. f. (deniz) çekilmek. cezir, inik deniz.

ebony ebullient EC eccentric eccentricity ecclesiastic echelon echo éclair eclectic eclecticism eclipse ecological ecologist ecology econ economic economical economics economise economist economize economy ecosystem ecstasy ecstatic Ecuador Ecuadoran Ecuadorean Ecuadorian ecumenical eczema ed Edam Edam cheese eddy edema edge edgewise edginess edging edgy edible edict edifice edify edifying edit editing edition

i., s. abanoz. s. 1. içi kaynayan, coşkun, şevkli. 2. kaynayan, taşan (sıvı). kıs. the European Community. s. 1. acayip, garip, tuhaf, eksantrik. 2. dışmerkezli, eksantrik. i. garip bir kişi, eksantriklik. 2. dışmerkezlilik, eksantriklik. i. 1. tuhaflık, eksantrik. s. kiliseye veya kilise örgütüne ait, dini. i. papaz, rahip. i., ask. kademe. i. (çoğ. --es) yankı. f. 1. yankılanmak, aksetmek. 2. tekrarlanmak; tekrarlamak. i. ekler (bir çeşit pasta). s. 1. çeşitli sistem ve kaynaklardan derlenmiş. 2. fels. seçmeci, seçmeciliğe ait. i., fels. seçmeci. i., fels. seçmecilik. i., gökb. tutulma. f. 1. ışığını karartmak. 2. (birinden) üstün çıkmak, (birini) gölgede bırakmak. s. ekolojik, çevrebilimsel. i. ekolojist, çevrebilimci. i. ekoloji, çevrebilim. kıs. economic, economics, economy. s. ekonomiyle ilgili, ekonomik, iktisadi. s. tutumlu, hesaplı; ekonomik. i. iktisat, ekonomi bilimi. f., İng., bak. economize. i. iktisatçı, ekonomist. f. tasarruf etmek, ekonomi yapmak, iktisat yapmak. i. 1. ekonomi, iktisat. 2. tasarruf, tutumluluk, ekonomi. i. ekosistem. i. esrime, coşu, kendinden geçme, vecit. s. 1. esrik, kendinden geçmiş. 2. çok mutlu, sevinç dolu. i. Ekvador. i., s., bak. Ecuadorian. i., s., bak. Ecuadorian. i. Ekvadorlu. s. 1. Ekvador, Ekvador´a özgü. 2. Ekvadorlu. s. 1. kiliselerin tümünü temsil eden; tüm kiliselerin kabul ettiği. 2. tıb. egzama, mayasıl. i., tüm kiliselerin birleşmesini amaçlayan. kıs. edited, edition, editor. i. Hollanda peyniri, edam. bak. Edam. i. girdap, anafor, eğrim, çevri, burgaç. f. anaforlanmak, burgaçlanmak. i., tıb. ödem. i. 1. kenar. 2. k. dili avantaj, üstünlük. f. 1. kenarına bordür yapmak. 2. yanlamasına; yandan. yavaş gitmek. z. yan yan, (bir tarafa doğru) yavaş i. sinirlilik. i. kenar suyu, dantel, sutaşı. s. sinirli, sinirleri gergin. s. yenebilir. i. yiyecek. i. emir, ferman. i. büyük yapı. f. ahlakça yükseltmek. s. ahlakça yükselten. f. redaksiyon yapmak. i. redaksiyon. i. edisyon, basım.

editor editorial editorship educate educated education educational educator EEC eel efface efface o.s. effect effective effects effectual effeminate effervesce effervescent effete efficacious efficacy efficiency efficient effigy effluence effluent effort effortless effrontery effusive eg egg egg egg white egg white eggbeater eggcup egghead eggplant eggshell ego egocentric egocentricity egoism egoist egotism egotist egregious Egypt

i. 1. editör. 2. redaktör. i. başmakale. i. 1. editörlük. 2. redaktörlük. f. eğitmek; okutmak. s. eğitimli, tahsilli. i. eğitim. s. eğitimsel, eğitsel; eğitici. i. eğitimci, eğitmen. kıs. the European Economic Community. i. (çoğ. --s/eel) yılanbalığı. f. 1. silmek, bozmak. 2. yok etmek, gidermek. dikkatleri üstüne çekmemeye çalışmak. i. etki, sonuç. f. yerine getirmek, gerçekleştirmek, başarmak. s. 1. yürürlükte. 2. etkili, tesirli. i., tic. efektif, nakit. i., çoğ. eşya, mal. s. etkili, istenilen sonucu veren. s. kadınsı, efemine. f. köpürmek, kabarmak. s. efervesan. s. 1. bitkin, halsiz, güçsüz. 2. kısır, verimsiz. 3. efemine. s. istenen sonucu veren, etkili, tesirli. i. yarar, fayda, etki. i. hızlı ve verimli çalışma. s. hızlı ve verimli çalışan, randımanlı. i. i. 1. dışarı akma, akıntı. 2. atık su; atık madde. i. atık su; atık madde. i. gayret, çaba, efor. s. zahmetsiz, kolay. i. küstahlık, yüzsüzlük. s. coşkun, taşkın. kıs. exempli gratia (for example) mesela, örneğin. i. yumurta. f. on tahrik etmek, kışkırtmak. yumurta akı. yumurta akı. i. yumurta çırpacağı. i. yumurtalık, yumurta kabı. i., argo entel, entelektüel. i. patlıcan. i. yumurta kabuğu. i. benlik, ego, ben. s. egosantrik, beniçinci. i. egosantrizm, beniçincilik. i. egoizm, bencillik. i. bencil, egoist. i. egotizm, benlikçilik. i. bencil. s. fevkalade kötü, korkunç: an egregious mistake korkunç bir yanlış. i. Mısır.

Egyptian eh eiderdown eight eighteen eighteenth eighth eighth note eightieth eighty Eire either either this or that ejaculate ejaculation eject ejector eke eke out eke out a living El Salvador elaborate elaborate élan elapse elastic elasticity elate elated elation elbow elbow grease elbowroom elder elder elder brother elder sister elder sister elderly elders eldest elect election electioneer elective elector electorate electric electric arc electric arc

i. Mısırlı. s. 1. Mısır, Mısır´a özgü. 2. Mısırlı. ünlem, k. dili 1. ... değil mi?: He´s a lucky guy, eh? Şanslı bir herif, değil mi? 2. i. kuştüyü yorgan. Ne?/Ha?: ´´Come here!´´ ´´Eh?´´ ´´I said ´Come here!´ ´´ ´´Buraya gel!´´ ´´Ne?´´ ´´ ´Buraya gel!´ s. sekiz. i. sekiz rakamı (8, VIII). eight-hour day günde sekiz saat dedim.´´ çalışma sistemi. s. onsekiz. i. onsekiz rakamı (18, XVIII). s., i. 1. onsekizinci. 2. onsekizde bir. s. 1. sekizinci. 2. sekizde bir. müz. sekizlik nota, sekizlik. s., i. 1. sekseninci. 2. seksende bir. s. seksen. i. seksen rakamı (80, LXXX). i. İrlanda Cumhuriyeti. s. ikisi de; her iki: She doesn´t like either one. İkisini de sevmiyor. o. either side of him sat a cat. Her iki tarafında bir ya bu ya On kedi oturuyordu. zam. her ikisi, ikisi de; ikisinden biri: You can f. 1. birdenbire yüksek bir sesle söylemek. 2. boşalmak, meni have either. İkisinden birini alabilirsin. bağ. ya ... ya (da): Either gelmek. i. 1. do this or you clear meninin atılması. you ünlem. 2. boşalma, out of here for good. Ya bunu yaparsın, ya buradan temelli defolursun. z. de: “I 2. defetmek, kovmak. f. 1. dışarı atmak, çıkarmak, fışkırtmak. don´t know how to play bridge.”fışkırtıcı, either.” “Briç oynamayı bilmiyorum.” “Ben de.” i., mak. “I don´t ejektör. f. (bir şey yapmakla) (yetersiz bir şeyi) artırmak. kıt kanaat geçinmek. El Salvador. s. 1. çok ayrıntılı ve çok iş isteyen. 2. karmaşık; girift, girişik. f. (on) ayrıntılarına girmek. i. şevk, canlılık. f. (zaman) geçmek, akmak. s. 1. esnek, elastik, elastiki. 2. lastikli. i. lastik, lastikli şerit. i. esneklik, elastiklik, elastisite. f. çok sevindirmek, çok neşelendirmek. s. sevinçli, kıvançlı. i. sevinç, kıvanç. i. dirsek. f. dirsekle itmek/vurmak, dirseklemek; ite kaka yol açmak. k. dili alın teri, emek. i. rahatça hareket edilebilecek yer, geniş yer. s. yaşça büyük, büyük. i. yaşlı/itibarlı kişi. i. mürver ağacı, mürver. ağabey. abla. abla. s. oldukça yaşlı. i., çoğ. (yaşça) büyükler. s. (yaşça) en büyük. f. seçmek. i. seçim. f. seçim propagandası yapmak. s. 1. isteğe bağlı. 2. seçimle elde edilen (bir makam). i. seçmeli ders. i. seçmen. i. seçmenler. s. 1. elektrikle ilgili. 2. elektrikli. elektrik arkı. fiz. elektrik arkı, elektrik yayı.

electric chair electric current electric eye electric fan electric guitar electric light electric meter electric motor electric power electric shaver electrical electrical appliance electrical engineer electrical engineering electrician electricity electrification electrify electrocardiogram electrocute electrode electrolysis electrolyte electromagnet electromagnetic electron electronic electronic music electronic music electronics electropositive electroshock elegance elegant elegy element elemental elementary elementary education elementary school elements elephant elevate elevation elevator elevator shaft eleven eleventh eleventh hour elf

elektrikli sandalye. elektrik akımı, elektrik cereyanı. elektrikli göz. vantilatör. elektrogitar. elektrik lambası. elektrik saati. elektrik motoru. elektrik kuvveti. elektrikli tıraş makinesi. s. 1. elektrikli. 2. elektrikle ilgili. elektrikli alet; elektrikli aygıt. elektrik mühendisi. elektrik mühendisliği. i. elektrikçi, elektrik tesisatçısı. i. elektrik. i. elektriklendirme, elektrifikasyon. f. 1. elektriklendirmek. 2. elektriklemek. 3. heyecanlandırmak, heyecan vermek. i., tıb. elektrokardiyogram. f. 1. elektrikle öldürmek. 2. elektrikli sandalyede idam etmek. i. elektrot. i. elektroliz. i. elektrolit. i. elektromıknatıs. s. elektromanyetik. i. elektron. s. elektronik. elektronik müzik. elektronik müzik. i. elektronik. s. elektropozitif. i., tıb. elektroşok. i. zarafet. s. zarif. i. eleji, ağıt. i. 1. öğe, unsur, eleman, parça. 2. kim. element, öğe. s. 1. ilkel; dizginsiz, frenlenmemiş. 2. doğadaki güçlere özgü. 3. doğal. s. 1. başlayanlar için: elementary French course yeni başlayanlar için Fransızca kursu. 2. temel. 3. ilkel. 4. basit, ilköğretim. kolay. ilköğretim okulu. i., çoğ. 1. the doğa güçleri. 2. gruplar. 3. temel ilkeler. i. fil. f. 1. yükseltmek; kaldırmak. 2. terfi ettirmek. i. 1. yükseltme; kaldırma. 2. terfi. 3. coğr. yükselti. i. 1. asansör. 2. silo. asansör boşluğu. s. on bir. i. on bir rakamı (11, XI). s. 1. on birinci. 2. on birde bir. son dakika. çoğ. elves (elvz) i. cüce ve yaramaz cin.

elicit eligibility eligible eliminate elimination elite elixir elk ellipse ellipsis elliptical elm elocution elongate elongation elope eloquence eloquent else elsewhere elucidate elude elusive elves emaciated emanate emancipate emancipation emasculate embalm embankment embargo embark embark on/upon embarkation embarrass embarrassment embassy embattled embed embellish embellishment ember embezzle embezzlement embezzler embitter emblazon emblem embodiment

f. 1. (gerçeği) ortaya çıkarmak. 2. (bilgi) edinmek, sağlamak. 3. -euygunluk. -e neden olmak. i. yol açmak, s. (for) -e uygun. f. 1. gidermek; yok etmek. 2. (bir yarışçıyı) elemek. 3. k. dili öldürmek, temizlemek. 2. (yarışçıyı) eleme. i. 1. giderme; yok etme. i. elit, seçkinler. s. elit, seçkin. i. iksir. i., zool. kanadageyiği; avrupamusu. i. elips. çoğ. el.lip.ses (îlîp´siz) i., dilb. eksilti, eksiltili anlatım. s. eliptik. i. karaağaç. i. 1. söz söyleme sanatı. 2. etkili ve güzel konuşma tarzı. f. uzatmak. i. uzatma. f. evlenmek için evden kaçmak, âşığıyla kaçmak. i. etkili ve güzel söz söyleme yeteneği. s. 1. etkili ve güzel söz söyleyen. 2. etkili ve güzel (sözler, konuşma What else can he do? Başka ne yapabilir? Who else z. başka: tarzı). was there? Orada başka kim vardı? Where else can they be? z. başka yere; başka yerde. Başka nerede olabilirler? f. açıklamada bulunmak, izahat vermek; açıklamak. f. 1. (izleyenleri, bir tehlikeyi) atlatmak. 2. hatırlayamamak, aklına gelmemek: zor. 2. tarifi zor; anlaşılması zor. 3. Şehrin adı s. 1. yakalanması The name of the town eludes me. çabucak aklıma gelmiyor. geçen. bak. elf. i., çoğ., s. (açlıktan/hastalıktan) çok zayıflamış, sıskası çıkmış, bir deri bir kemik kalmış. f. from -den çıkmak; -den yayılmak; -den fışkırmak; -den akmak. f. 1. azat etmek, serbest bırakmak, özgürlüğüne kavuşturmak. 2.1. azat etme, serbest bırakma. 2. özgürlük, kurtuluş. i. from -den kurtarmak. f. 1. hadım etmek, enemek, burmak. 2. kuvvetten düşürmek. 3. (bazı kısımları çıkararak veya sansür ederek) (bir yazıyı) kuşa f. tahnit etmek, mumyalamak. çevirmek/benzetmek. i. toprak set. i. (çoğ. --es) ambargo. f. gemiye binmek. -e girişmek, -e başlamak. i. gemiye binme. f. utandırmak, mahcup etmek. i. utanma, utanç duyma, mahcup olma. i. elçilik, sefaret. s. güç durumda, sıkışmış. f. (--ded, --ding) (in) (içine) iyice yerleştirmek, gömmek. f. süslemek. i. 1. süsleme. 2. süs. i. kor; köz. f. (emanet para veya mülkü) zimmetine geçirmek. i. zimmete geçirme. i. zimmetine para geçiren kimse. f. hayata küstürmek. f. 1. süslemek, tezyin etmek. 2. armalarla donatmak. 3. kutlamak. simge. i. amblem, i. (bir şeyin) somut hali; kendisi: She is the embodiment of elegance. Zarafetin ta kendisi.

embody embolden embolism emboss embrace embroider embroidery embroidery frame embroil embryo emcee emend emendation emerald emerge emergency emergency door/exit emergency landing emergency treatment emergency ward emergent emeritus emery emery board emetic emigrant emigrate emigration émigré eminence eminent emissary emission emit emollient emolument emotion emotional empathy emperor emphasis emphasise emphasize emphatic emphatically emphysema empire empirical empiricism empiricist

f. 1. in (belirli/somut bir halde) dışa vurmak. 2. kapsamak. f. cesaret vermek, yüreklendirmek. i., tıb. amboli. f. 1. kabartma desenle süslemek. 2. kakmak, kabartmak. f. 1. (birine) sarılmak, (birini) kucaklamak; kucaklaşmak. 2. kapsamak. 3. (bir dini) kabul etmek, (birbir öykü veya olayı) f. 1. üzerine nakış işlemek. 2. (anlatılan dine) girmek. 4. (bir teklifi) kabul etmek. i.katarak süslemek. hayalinden bir şeyler kucak. i. nakış, işleme. kasnak. f. (birini) (zor bir işe) sokmak, karıştırmak. i., biyol. embriyon, oğulcuk. i. sunucu. f. (bir programın) sunuculuğunu yapmak. f. (bir metnin) yanlışlarını düzeltmek. i. (metne ait) düzeltme. i. 1. zümrüt. 2. zümrüt yeşili. s. zümrüt yeşili. f. çıkmak, meydana çıkmak. i. acil durum. acil çıkış kapısı. mecburi iniş. acil tedavi. (hastanede) acil servis. s. çıkan, meydana çıkan. s. emeritus (emekli bir üniversite öğretim görevlisine verilen unvan). i. zımpara. zımparalı tırnak törpüsü. s., i. kusturucu (ilaç). i. göçmen. f. göç etmek. i. göç. i. siyasi göçmen. i. 1. yüksek bir mevki. 2. yükseklik; yüksek yer, tepe. s. 1. yüksek (mevki). 2. tanınmış ve üstün, ünlü (kişi). 3. yüksek (yer). bir görevle gönderilen kişi. i. özel i. 1. çıkarma; yayma. 2. mal. emisyon. f. (--ted, --ting) çıkarmak; fışkırtmak; yaymak. s. yumuşatıcı. i. yumuşatıcı ve acıyı dindiren merhem. i. ücret; maaş; kazanç. i. duygu, his; heyecan. s. duygusal, duygulu, heyecanlı. i., ruhb. bir başkasının duygularını anlayabilme, duygu sezgisi. i. imparator. çoğ. em.pha.ses (em´fısiz) i. 1. vurgu, vurgulama. 2. önem. f., İng., bak. emphasize. f. vurgulamak. s. 1. vurgulanarak söylenen. 2. ısrarlı. 3. göze çarpan, frapan. z. 1. üzerinde durarak. 2. kesin olarak. i., tıb. anfizem. i. imparatorluk. s. deneysel, ampirik. i. deneycilik, ampirizm. i. deneyci, ampirist.

employ employee employer employment employment agency empower empress emptiness empty empty words empty-handed emulate emulsion en route en route enable enact enamel enameled enamor enamour encase enchant enchanting enchilada encircle encl enclose enclosure enclosures encompass encore encounter encourage encouragement encouraging encroach encroachment encrust encumber encumbrance encyclopaedia encyclopedia encyclopedic end end table endanger endear endear o.s. to s.o. endearing

f. 1. kullanmak. 2. bir hizmet veya işte kullanmak, istihdam etmek. i. görevli; işçi. i. çalışan; i. patron, işveren. i. iş verme, istihdam. iş bulma bürosu, iş ve işçi bulma kurumu. f. yetki vermek. i. imparatoriçe. i. boşluk. s. 1. boş. 2. of -den yoksun. 3. k. dili aç. i. boş şey, boş. f. boşaltmak; dökmek; boşalmak; dökülmek. boş laf. s. eli boş. f. benzerini veya daha iyisini yapmaya çalışmak; taklit etmeye çalışmak. i. emülsiyon. yolda, giderken. (an rut´) yolda. f. 1. imkân vermek, mümkün kılmak, sağlamak. 2. yetki vermek. f. yasalaştırmak. i. 1. emay. 2. mine. 3. (dişlere ait) mine. s. emaye. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. emaylamak. 2. minelemek. s. emaye. f. f., İng., bak. enamor. f. f. 1. büyülemek. 2. k. dili (birinin) çok hoşuna gitmek. s. 1. büyüleyici. 2. k. dili harika, fevkalade, çok güzel. i. Meksika mutfağına özgü böreğe benzeyen acılı bir yemek. f. etrafını çevirmek, kuşatmak. kıs. enclosed, enclosure. f. 1. (bir şeyi) (bir mektupla aynı zarf içine) koymak: I´ve enclosed a photograph with this çevirme. 2. (duvar, çit v.b. ile) i. 1. (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) letter. Bu mektupla birlikte bir fotoğraf gönderiyorum. 2. (bir yeri) (duvar, çit v.b. ile) çevirmek: çevrili olan yer. zarf içinde) gönderilen şeyler, ilişiktekiler. i. (mektupla aynı She enclosed her garden with a hedge. Bahçesini çitle çevirdi. f. 1. kapsamak. 2. kaplamak, örtmek. 3. kuşatmak. ünlem Bravo! i. bis. f. 1. (bir tehlike veya zorlukla) karşı karşıya gelmek. 2. rastlamak. etmek, özendirmek. 2. cesaret vermek, f. 1. teşvik yüreklendirmek. özendirme. 2. cesaret verme, yüreklendirme. i. 1. teşvik etme, s. 1. ümitlendirici, umut verici. 2. teşvik edici, özendirici. 3. cesaret (başkasının hakkına) tecavüzde bulunmak. f. upon verici, yüreklendirici. i. (başkasının hakkına) tecavüzde bulunma. f. f. i. 1. yük. 2. çocuk. 3. huk. ipotek. i., İng., bak. encyclopedia. i. ansiklopedi. s. ansiklopedik. i. 1. uç. 2. son, nihayet. 3. akıbet. 4. gaye, amaç; niyet, maksat. 5. mec.masa, sehpa. bitirmek, son vermek; bitmek, sona ermek. küçük ölüm, son. f. f. tehlikeye atmak. f. sevdirmek. kendini birine sevdirmek. s. sevimli, tatlı.

endeavor endemic ending endive endless endlessly endlessness endorse endorse a bill endorsement endow endowment endurable endurance endure enduring endways endwise enema enemy energetic energise energize energy energy crisis enervate enfold enforce enforceable enforcement enfranchise Eng engage engage in engage s.o.´s attention engaged engagement engaging engender engine engine driver engineer engineering England English Englishman Englishwoman engrain engrave engraver

f. yapmaya çalışmak; gayret etmek, çalışmak. i. çaba, gayret. s. in (bir yer veya halka) özgü: That disease is endemic in India. O hastalık Hindistan´a özgü. i. 1. son, nihayet. 2. dilb. takı, sonek. i. acımarul, yabanimarul, hindiba. s. sonsuz. z. durmadan, bitmek tükenmek bilmeksizin. i. sonsuzluk. f. 1. ciro etmek. 2. onaylamak. çeki ciro etmek. i. 1. ciro. 2. onay. f. with -e bağışta bulunmak. i. 1. Allah vergisi, doğuştan gelen özel yetenek. 2. bağışlardan oluşan toplu sermaye. 3. bağışta bulunma. s. dayanılabilir. i. dayanma gücü, tahammül. f. dayanmak, tahammül etmek, çekmek, kaldırmak. s. 1. dayanıklı. 2. devamlı, sürekli. z. 1. dik, dikine. 2. ucu ileriye doğru; uzunluğuna. 3. uç uca. z., bak. endways. i., tıb. lavman, tenkıye. i. düşman. s. enerjik, faal. f., İng., bak. energize. f. enerji vermek, güç vermek. i. 1. enerji, erke. 2. enerji, güç, kuvvet. enerji krizi. f. zayıflatmak, kuvvetten düşürmek. f. 1. katlamak, sarmak. 2. kucaklamak, bağrına basmak. f. uygulamak, tatbik etmek, yerine getirmek. s. uygulanabilir. i. uygulama. f. oy hakkı vermek. kıs. England, English. f. 1. işe almak, tutmak, angaje etmek. 2. birbirine girmek, çarpışmak. olmak.vermek, taahhüt etmek. 4. mak. birbirine ile meşgul 3. söz geçmek; birbirine geçirmek, birbirine tutturmak. birinin kafasını meşgul etmek. s. 1. nişanlı. 2. meşgul (telefon). i. 1. nişanlanma. 2. randevu. 3. söz; vaat, taahhüt. 4. çarpışma, dövüşme. 5. belirli bir süre için ücretli iş. s. hoş, sevimli, çekici. f. 1. meydana getirmek, oluşturmak. 2. doğurmak. i. 1. motor. 2. lokomotif. İng., d.y. makinist. i. 1. mühendis. 2. d.y. makinist. 3. den. çarkçı. f. planlayıp düzenlemek. i. mühendislik. i. İngiltere. s. 1. İngiliz. 2. İngilizce. i. İngilizce. çoğ. Eng.lish.men (îng´glîşmîn) i. İngiliz erkek, İngiliz. çoğ. Eng.lish.wom.en (îng´glîşwîmîn) i. İngiliz kadın, İngiliz. f. in 1. (düşünce, alışkanlık v.b.´ni) -e aşılamak. 2. -in içine iyice çektirmek/geçirtmek. f. hakketmek, kazımak. i. 1. hakkâk, oymacı. 2. gravürcü.

engraving engross engross one´s thoughts engrossing engulf enhance enigma enjoin enjoy enjoy good health enjoy o.s. enjoyable enjoyment enlarge enlarge upon enlargement enlarger enlighten enlightened enlightenment enlist enliven enmesh enmity ennoble enormity enormous enough enough and to spare Enough! Enough´s enough. enquire enrage enrich enroll enrollment ensconce ensconce o.s. in ensemble enshrine ensign ensign enslave ensnare ensue ensure entail entangle entanglement enter

i. 1. gravür. 2. hakkâklık, oymacılık. 3. hakkâk işi. f. kafasını bütünüyle işgal etmek. s. çok sürükleyici (roman, film v.b.). f. içine çekmek, yutmak. f. (değer, fiyat v.b.´ni) artırmak, yükseltmek. i. bilmece, muamma. f. 1. tembih etmek; emretmek: I enjoined him to leave. Gitmesini tembih ettim. 2. yasaklamak. f. zevk almak, hoşlanmak. sağlığı yerinde olmak. eğlenmek, hoşça vakit geçirmek. s. hoş, tatlı, zevkli, eğlenceli. i. zevk. f. büyütmek; genişletmek; büyümek; genişlemek. daha ayrıntılı bir şekilde anlatmak. i. 1. büyütme; büyüme. 2. foto. agrandisman. i., foto. agrandisör, büyülteç. f. aydınlatmak, bilgilendirmek. s. aydın (kimse). i. aydınlatma, bilgilendirme; aydınlanma, bilgilenme. f. 1. askere kaydolmak/yazılmak; askere kaydetmek/yazmak. 2. yardımını sağlamak. f. canlandırmak. f. in (birini) (olumsuz bir duruma) düşürmek. i. düşmanlık, husumet. f. 1. soylular sınıfına almak, asalet unvanı vermek. 2. yüceltmek. i. 1. şer, büyük kötülük. 2. muazzamlık, büyüklük. s. kocaman, muazzam. i. yeterli miktar. s. yeterli, kâfi. z. kâfi derecede. yeter de artar bile. ünlem Yeter! Yeter artık! f., bak. inquire. f. öfkelendirmek, hiddetlendirmek. f. 1. zenginleştirmek, zengin etmek. 2. zenginleştirmek, değerini artırmak. yapmak, kaydetmek; kaydolmak, yazılmak. f. kaydını i. kaydetme, kayıt. f. yerleştirmek. -e yerleşmek. i. 1. müz. topluluk. 2. tiy. trup. 3. bütün. 4. birkaç parçadan oluşan içinde kostümü, takım,koymak. f. -i -in kadın saygın bir yere döpiyes. i. bayrak, sancak, bandıra. i., den. asteğmen. f. köle yapmak, esir etmek. f. tuzağa düşürmek. f. çıkmak, meydana gelmek; ardından gelmek, izlemek.the ensuing year ertesi sene. f. 1. sağlamak, temin etmek. 2. garanti etmek. f. gerektirmek. f. 1. dolaştırmak, karmakarışık etmek. 2. in (olumsuz bir şeye) karıştırmak, bulaştırmak.2. engel, mânia. i. 1. karışıklık, dolaşıklık. f. 1. girmek, içine girmek. 2. girişmek, başlamak. 3. deftere yazmak, kaydetmek. 4. bilg. “Enter” tuşuna basarak (bir komutu) gerçekleştirmek.

enter into enter into an agreement enter on/upon enter one´s head enterprise enterprising entertain entertain a motion entertaining entertainment enthrall enthrone enthuse enthusiasm enthusiastic entice enticement enticing entire entirely entirety entitle entity entomb entomologist entomology entourage entrails entrance entrance entrance examination entrance fee entrap entreat entreaty entrée entrench entrenchment entrepôt entrepreneur entrust entry entryway entwine entwine itself around entwine s.t. enumerate enunciate envelop envelope

-e başlamak, -e girişmek. anlaşmaya girmek. -e başlamak, -e girişmek. -in aklına gelmek. i. girişim, teşebbüs. s. uyanık, açıkgöz, girişken, müteşebbis. f. 1. eğlendirmek. 2. misafir etmek, ağırlamak, ikram etmek. (başkan) bir teklifi kabul edip kurula sunmak. s. eğlenceli, eğlendirici. i. parti, davet; ziyafet; balo. f. büyülemek. f. tahta çıkarmak. f. (about/over) göklere çıkarmak, çok övmek. i. şevk, istek; heves. s. şevkli, hararetli. f. (birini) tatlılıkla (kötü bir şey yapmaya) ikna etmek. i. 1. baştan çıkarma. 2. çekici ancak tehlikeli şey. 3. çekicilik. s. çekici, cazip. s. bütün, tamam, hepsi: the entire group grubun hepsi. z. büsbütün, tamamıyla, tamamen. i. tüm, bütün. f. 1. hak vermek. 2. yetki vermek. i. varlık. f. mezara koymak, gömmek. i. entomolojist, böcekbilimci. i. entomoloji, böcekbilim. i. beraberindekiler, maiyet. i. bağırsaklar. i. 1. giriş, girme. 2. giriş yeri, giriş kapısı, giriş. 3. giriş ücreti, giriş. f. büyülemek. giriş sınavı. giriş ücreti. f. (--ped, --ping) tuzağa düşürmek, yakalamak. f. yalvarmak. i. yalvarma, yalvarış, yakarış. i. 1. giriş, giriş izni, giriş hakkı. 2. baş yemek. 3. İng. balıkla baş yemek arasında yenilen yemek. f. sağlam bir şekilde yerleştirmek. i., ask. siper. i. antrepo. i. girişimci, müteşebbis. f. emanet etmek. i. 1. giriş, girme. 2. giriş, giriş yeri, antre. 3. kayıt. i. giriş, giriş yeri. f. (bitki, yılan v.b.) (bir şeyin) etrafına dolanmak. (around) bir şeyi (başka bir şeye) dolamak. f. saymak, birer birer saymak/söylemek. f. telaffuz etmek. f. sarmak; kuşatmak, örtmek. i. zarf, mektup zarfı.

enviable envious environment environmental environmentalism environmentalist environs envisage envision envoy envy enzyme epaulet epaulette ephemeral epic epicenter epidemic epidermis epigram epilepsy epileptic epilog epilogue Epiphany episcopal episode episodic Epistle epistle epitaph epithet epitome epoch Epsom salts equable equal equal equal sign equalise equality equalize equanimity equate equation equator Equatorial equatorial Equatorial Guinea Equatorial Guinean

s. gıpta edilecek. s. kıskanç. i. çevre, muhit. s. çevresel. i. çevrecilik. i. çevreci. i., çoğ. dolay, civar. f. kafasında canlandırmak, tasavvur etmek. f. kafasında canlandırmak, tasavvur etmek. i. 1. delege, temsilci. 2. diplomat; elçi. i. 1. kıskançlık, haset. 2. gıpta. f. 1. kıskanmak. 2. gıpta etmek. i., biyokim. enzim. i. apolet. i., bak. epaulet. s. çok kısa süren; çok kısa ömürlü; gelip geçici. s. epik, destansı. i. epik, destan. i., jeol. depremin merkezi, deprem özeği. s. salgın, salgınlaşmış. i. salgın: flu epidemic grip salgını. i. epiderm. i. nükte, nükteli söz. i., tıb. sara. i. saralı. s. 1. sara hastalığına özgü. 2. saralı. i. sonsöz, epilog. i., İng., bak. epilog. i., Hrist. 6 Ocak´ta kutlanan bir yortu. s. 1. piskoposlara ait. 2. piskoposlarca yönetilen. i. 1. edeb. (olaylar zincirinde) olay, epizot. 2. radyo, TV (dizide) bölüm. epizodik. s., edeb. i., Hrist. (Yeni Ahit´te yer alan) mektup. i. mektup. i. mezar kitabesi. i. (övücü veya hakaret edici) söz, laf. i. i. devir, çağ. İngiliz tuzu. s. 1. sakin, rahat, kolayca kızmayan. 2. ılıman (iklim). s. 1. eşit. 2. aynı düzeyde. i. eşit. f. 1. eşit olmak: Two plus two equals four. İki artı iki eşit dört. 2. aynı düzeyde olmak, emsali olmak: No one equals her. Emsali eşit işareti (=). yok. f., İng., bak. equalize. i. eşitlik. f. eşitlemek. i. itidal, ılım, temkin. f. ile eşit saymak. i. denklem. i. ekvator. s. s. ekvatoral. Ekvator Ginesi. i. Ekvator Gineli. s. 1. Ekvator Ginesi, Ekvator Ginesi´ne özgü. 2. Ekvator Gineli.

equestrian equidistant equilateral equilibrium equinox equip equipment equitable equity equivalence equivalent equivocal equivocate era eradicate erase eraser erasure ere ere long ere now erect erection Eritrea Eritrean ermine erode erosion erosive erotic eroticism err errand errand boy erratic erroneous error erudite erudition erupt eruption escalate escalator escapade escape escape from s.o.´s grasp escapist eschew escort escort

s. 1. biniciliğe ait. 2. atlı (heykel/portre): an equestrian statue of Napoleon Napolyon´un atlı heykeli. s. eşit uzaklıkta, aynı mesafede olan. s. eşkenar: equilateral triangle. eşkenar üçgen. i. denge, muvazene. i., gökb. ekinoks, ılım, gün tün eşitliği. f. (--ped, --ping) donatmak. i. 1. donatım. 2. gereçler. s. adil, adaletli. i. 1. adalet. 2. tic. özsermaye. 3. muh. net varlık. i. eşitlik. s. s. kaçamaklı; iki anlama gelebilen. f. kaçamaklı konuşmak; ne evet ne de hayır demek. i. devir, çağ. f. 1. kökünden söküp atmak. 2. yok etmek. f. 1. silmek. 2. gidermek, yok etmek. i. silgi. i. silinmiş yer; silinti. edat, bağ., şiir evvel, önce. çok geçmeden. bundan önce. s. 1. dimdik, ayakta duran, ayağa kalkmış. 2. dik, dikilmiş, dikelmiş. f. 1.direk v.b.´ni) dikme. 2. kurma; yapma; inşa etme. i. 1. (heykel, (heykel, direk, v.b.´ni) dikmek. 2. kurmak; yapmak; inşa etmek. 3.Eritrea, Eritre. i. penisin sertleşmesi. i. Eritrealı. s. 1. Eritrea, Eritrea´ya özgü. 2. Eritrealı. i. (çoğ. --s/er.mine) ermin, as. f., jeol. aşındırmak; aşınmak. i., jeol. erozyon, aşınma; aşındırma. s. aşındırıcı. s. erotik. i. erotizm. f. hata etmek. i. ayak işi. ayak işlerine bakan kimse, ayakçı. s. istikrarsız, dengesiz, birden değişiveren. s. yanlış, hatalı. i. hata, yanlış, yanlışlık. s. çok bilgili, bilgin, âlim. i. bilginlik, âlimlik. f. 1. (yanardağ) püskürmek. 2. patlak vermek. i. 1. (yanardağ) püskürme. 2. tıb. döküntü. 3. patlak verme. f. 1. (fiyat v.b.´ni) yükseltmek; yükselmek. 2. (savaş, anlaşmazlık v.b.´ni) kızıştırmak; kızışmak. i. yürüyen merdiven. i. macera. i. kaçış, kaçma, firar. f. 1. kaçmak, firar etmek. 2. kurtulmak, paçayı kurtarmak; atlatmak. 3. gözünden kaçmak; aklından birinin pençesinden kurtulmak. çıkmak. s. insana gündelik hayatı ve dertlerini unutturan çok sürükleyici (roman/film). f. -den sakınmak, -den kaçınmak. i. 1. kavalye. 2. (koruma/gözetim için) eşlik eden; eşlik edenler. f. 1. kavalyelik etmek. 2. (korumak/gözetmek amacıyla) eşlik etmek.

escort vessel escutcheon Eskimo Eskimo dog esophagus esoteric especial especially espionage esplanade espousal espouse espresso esprit esprit de corps Esq Esquire essay essay essence essence/spirit of peppermint essential essentially establish establishment estate estate agent estate car esteem esthete esthetic estimable estimate estimation estival Estonia Estonian estrange estranged estuary et cetera etc etch etch a design on etching eternal eternally eternity ether ethereal

refakat gemisi. i. armalı kalkan. i. 1. Eskimo. 2. Eskimoca, Eskimo dili. s. 1. Eskimo. 2. Eskimoca. Eskimo köpeği. i., anat. yemek borusu. s. 1. ancak ufak bir grupça bilinen; ufak bir gruba özgü; batıni, içrek. 2. anlaşılması zor. 3. nadir; olağandışı. 4. gizli inançları s. özel, hususi. olan. z. özellikle, bilhassa. i. casusluk. i. gezi, gezinti yeri; kordon. i. destekleme. f. desteklemek. i. ekspreso kahve, ekspreso. i. (bir grup içindeki) birlik ruhu. kıs. Esquire. i., İng., mektup zarfı üzerine isim ve soyadından sonra kısaltılarak yazılan ve “bay” anlamına gelen bir unvan: i. 1. deneme (bir düzyazı türü). 2. deneme, yapmaya kalkışma. Marmaduke Wigglesworth, Esq. f. denemek, yapmaya kalkışmak. i. 1. öz, asıl. 2. esans, ıtır. naneruhu. s. 1. asıl, esas, temel, ana. 2. gerekli, zaruri. i. esas, temel. z. aslında. f. 1. kurmak. 2. saptamak, tespit etmek. i. 1. kurum, kuruluş, müessese. 2. kurma; kuruluş. 3. tespit etme; tespit edilme. i. 1. huk. tereke, bırakıt. 2. malikâne. İng. emlakçı. İng. steyşın. f. -e saygı duymak. i. saygı, itibar. i., bak. aesthete. s., i., bak. aesthetic. s. saygıdeğer, itibarlı. f. (es´tımeyt) 1. tahmin etmek, kestirmek. 2. (kıymetini) takdir etmek, değerlendirmek. i. (es´tımît) 1. tahmin, kestirme. 2. i. (birisi hakkındaki) fikir, düşünce: in my estimation benim takdir, değerlendirme, değer biçme. 3. tahmini hesap. gözümde, bana göre, bence. s., bak. aestival. i. Estonya. i. 1. Estonyalı. 2. Estçe. s. 1. Estonya, Estonya´ya özgü. 2. Estçe. 3. Estonyalı.soğutmak. f. aralarını açmak, s. birbirinden ayrılmış, ayrı yaşayan. i., coğr. haliç. v.s., vesaire, v.b., ve benzeri. kıs. et cetera. f. (desen hakketmek için) (madeni bir yüzeyi) asitle oymak. asitle oyarak (madeni bir yüzeye) desen hakketmek. i. asitle oyulmuş resim. s. ebedi ve ezeli, başı ve sonu olmayan, ölümsüz. z. ebediyen, daima. i. ebediyet. i., kim. eter, lokmanruhu. s. göksel, semavi.

ethic ethical ethics Ethiopia Ethiopian ethnic ethnography ethnology ethos etiquette etymological etymology EU eucalyptus Eucharist eulogise eulogize eulogy eunuch euphemism euphony Euphrates Eur Eurasia Europe European Eustachian tube evacuate evacuation evade evaluate evaluate s.o./s.t. on his/her/its own merits evaluation evangelical evangelise evangelist evangelize evaporate evaporation evaporator evasion evasive eve even even even if even so even so even though evenhanded

i. ahlak sistemi. s. ahlaki, etik. i. törebilim, ahlak bilimi, etik. i. Etyopya, Etiyopya, Habeşistan. i. Etyopyalı, Etiyopyalı, Habeş. s. 1. Etyopya, Habeş, Etyopya´ya özgü. 2. Etyopyalı. s. etnik. i. etnografya. i. etnoloji. i. 1. ruh, değerler sistemi. 2. değer ve inançlar sistemi, dünya görüşü. i. görgü kuralları, adabımuaşeret. s. etimolojik, kökenbilimsel. i. etimoloji, kökenbilim. kıs. the European Union. i. okaliptüs. i. f., İng., bak. eulogize. f. övmek. i. övgü; methiye. i. hadım. i. örtmece, edebi kelam. i. ses ahengi. i. kıs. Europe, European. i. Avrasya. i. Avrupa. i. Avrupalı. s. Avrupa, Avrupa´ya özgü; Avrupai. anat. östaki borusu. f. 1. (insanları) (bir yerden) almak, götürmek; (bir yeri) boşaltmak. 2. (bağırsakları) alma; (bir yeri) boşaltma, boşaltım. i. 1. (insanları) (bir yerden) boşaltmak. 2. 1. -den kurtulmak. 2. (birboşaltım. f. (bağırsakları) boşaltma, bahaneyle) kendini (bir yükümlülükten) kurtarmak. 3. (birinin sorusuna, birine) cevap f. değerlendirmek. vermekten kaçmak; (bir işte) yan çizmek. birini/bir şeyi kendi yeteneklerine/özelliklerine göre değerlendirmek. i. değerlendirme. s. 1. son derece Protestanca (bir öğreti, yaklaşım v.b.). 2. İncil ´inİng., bak. evangelize. İncil´de bulunan; İncil´e ait. 3. f., mesajına uyan/sadık; hararetli, ateşli. i. bazı Protestan ilkelerine çok önem veren/çok i. 1. ateşli vaazlar veren gezici Protestan. 2. İncil´in mesajını bağlı kimse. yaymaya mesajını bildirmek/öğretmek/yaymak. f. İncil´in çalışan kimse. 3. belirli bir mesajı yaymaya çalışan kimse. f. buharlaştırmak; buharlaşmak. i. buharlaşma; buharlaştırma. i. evaporatör, buharlaştırıcı. i. 1. (bir bahaneyle) kendini bir yükümlülükten kurtarma. 2. -den kurtulma. s. kaçamaklı; cevap vermekten kaçan; (bir işte) yan çizen. i. 1. akşam. 2. arife gecesi. 3. arife. s. 1. düz, engebesiz. 2. bir düzeyde. 3. çift (sayı); tam (sayı). 4. temkinli. bile. z. hatta, f. düzleştirmek; düzlemek, tesviye etmek. olsa bile. yine de, gene de. yine de, gene de: “That book contains some mistakes.” “Even so, rağmen, worthhalde: Even though he studied hard, he “Olsun, -e it´s still -diği buying.” “O kitapta bazı yanlışlar var.” couldn yine de the exam. Çok çalıştığı halde sınavı veremedi. almaya değer.” ´t tarafsız, yansız. s. pass

evening evening dress evening paper event even-tempered eventful eventual eventuality eventually eventuate ever ever after ever changing evergreen everlasting evermore every every few days every four days every inch every jot and tittle every man jack every now and then/every now and again every once in a while every one every other day every other day every other day every other person every single every so often every which way everybody everybody else everyday Everyman everyone everything everywhere evict eviction evidence evident evil evil eye evildoer evil-minded evince evocative evoke

i. akşam. 1. gece elbisesi, tuvalet. 2. smokin; frak. akşam gazetesi. i. olay, vaka, hadise. s. itidalli, itidal sahibi. s. olaylı, hadiseli. s. er geç olan, en sonunda olan, nihai. i. ihtimal. z. sonunda, nihayet; er geç. f. 1. meydana gelmek, olmak. 2. in ile sonuçlanmak, ile son bulmak. z. hiç: Have you ever been to Eyüp? Hiç Eyüp´e gittin mi? ondan sonra, hep: They lived happily ever after. Ondan sonra hep mutlu yaşadılar. daima değişen. s., i. yaprağını dökmeyen, her dem taze (ağaç/çalı). s. 1. sürekli, sonsuz. 2. çok dayanıklı. 3. kör olası: You and your everlasting typewriter! Sen ve senin kör olası daktilon! z. daima, ebediyen, ilelebet. s. her, her bir. birkaç günde bir. dört günde bir. tepeden tırnağa. en ufak her şey: She´s particular about every jot and tittle. En ufak noktaya dikkat eder. herkes. ara sıra, arada bir. arada bir. her biri. gün aşırı, iki günde bir. iki günde bir, günaşırı. günaşırı. her iki kişiden biri. her: She remembers every single mistake they made. Yaptıkları her hatayı hatırlıyor. ara sıra, arada sırada. k. dili her yöne, her tarafa. zam. herkes. başkaları, öbürleri. i. her gün. s. her günkü. i. herhangi bir kimse, sokaktaki adam. zam. herkes. zam. her şey. z. her yer; her yerde; her yere. f., huk. tahliye ettirmek. i., huk. tahliye ettirme. i. kanıt, delil. f. göstermek, açığa vurmak. s. açık, belli. i. şer, kötülük. s. çok kötü, şerir. kem göz, nazar. i. kötülük eden kimse, şerir. s. kötü niyetli. f. göstermek. s. (of) (birtakım şeyleri) akla getiren; birtakım çağrışımlar yapan. getirmek, çağrıştırmak. f. aklına

evolution evolutionary evolutionism evolutionist evolve ewe ewer ex exacerbate exact exact exacting exactitude exactly exactness exaggerate exaggerated exaggeration exalt exaltation exalted exam examination examine examiner example exasperate exasperation excavate excavation excavator exceed exceedingly excel Excellence excellence Excellency excellent except except except for excepting exception exceptional excerpt excess excessive excessively exchange exchange

i. evrim. s. evrimsel. i. evrimcilik. i. evrimci. f. yavaş yavaş geliştirmek; yavaş yavaş gelişmek. i. dişi koyun, marya. i. ibrik. kıs. examination, example, except. f. daha kötü bir duruma sokmak, (kötü durumdaki bir şeyi) artırmak. s. 1. tam, kesin. 2. hatasız, doğru (bir şey). f. zorla/tehditle almak; koparmak. s. titizlik isteyen (bir iş); işin titizlikle yapılmasını isteyen (kimse). i. eksiksizlik, kusursuzluk, kesinlik. z. tam, tamamen, aynen. i. eksiksizlik, kusursuzluk, kesinlik. f. abartmak, mübalağa etmek. s. abartılmış, abartılı, mübalağalı. i. abartma, abartı, mübalağa. f. yüceltmek. i. 1. yüceltme. 2. coşkunluk; vecit. s. yüce, ulu. i., k. dili sınav, imtihan. i. 1. sınav, imtihan. 2. huk. sorgu. f. 1. dikkatle gözden geçirmek. 2. incelemek, tetkik etmek. 3. muayene etmek. kimse. 2. huk. çekmek. i. 1. imtihan eden4. huk. sorguyasorguya çeken kimse. i. örnek, misal. f. çileden çıkarmak, çok kızdırmak. i. kızgınlık. f. 1. kazı yapmak, hafriyat yapmak. 2. kazıyıp ortaya çıkarmak. i. 1. kazı. 2. kazı yeri. i. ekskavatör, kazı makinesi. f. geçmek, aşmak. z. fazlasıyla, çok, son derece. f. (--led, --ling) -den üstün olmak. i., bak. Excellency. i. üstünlük. i. Ekselans: His Excellency Ekselansları. Your Excellency Ekselans.mükemmel. s. üstün, f. -in dışında tutmak: He excepted Harun from this. Harun´u bunun dışında tuttu. edat -den başka, hariç, dışında. bağ. 1. -den başka: He can do everything exceptbe there, exceptÇince konuşmaktan başka 1. olmasaydı: I´d speak Chinese. for this. Bu olmasaydı orada her şeyi yapabilir. 2. ancak: He´d come, except he´s sick. olacaktım.başka, hariç, dışında. Everyone was there except edat -den 2. dışında, -den başka: Gelirdi, ancak hasta. herkes hazırdı. for him. Onun dışında i. istisna. s. 1. olağanüstü. 2. çok iyi. i. (bir kitaptan/yazıdan) seçilmiş parça, pasaj. i. aşırılık, ifrat, fazlalık. s. fazla, ziyade, artan. s. fazla, aşırı. z. aşırı olarak, ziyadesiyle. i. 1. değiş tokuş, trampa, değiştirme. 2. borsa; kambiyo. 3. telefon santralı. f. değiş tokuş etmek, trampa etmek, değiştirmek.

exchange blows exchange rate exchange shots exchangeable exchequer excise excise excitable excite excited excitedly excitement exciting exclaim exclamation exclamation point/mark exclude exclusion exclusive excommunicate excommunication excrement excrete excretion excruciating excursion excursion ticket excusable excuse excuse excuse from Excuse me. excuse o.s. execute execution executioner executive executive committee executive power executor executory exemplar exemplary exemplify exempt exemption exercise exert exert o.s. exertion

yumruklaşmak. döviz kuru. karşılıklı olarak birer el silah atmak. s. değiştirilebilir. i. i., tic. tüketim vergisi. f. kesmek, kesip çıkarmak. s. kolay heyecanlanan; kolay telaşa kapılır. f. 1. heyecanlandırmak; telaşa vermek. 2. kışkırtmak, tahrik etmek. 3. (bir s. heyecanlı. duygu/tepki) uyandırmak. z. heyecanla. i. heyecan. s. heyecan verici. f. 1. çığlık atmak. 2. ... diye bağırmak. i. ünlem. ünlem işareti (!). f. (from) -in dışında bırakmak. i. (from) (bir şeyin) dışında bırakılma; (bir şeyin) dışında bırakma. özel seçilmiş bazı kişilere açık olan. s. ancak f. kiliseden aforoz etmek. i. aforoz. i. dışkı. f. (vücuttan) çıkarmak. i. 1. salgı, ifrazat. 2. salgılama. s. dayanılmaz derecede acı veren. i. gezinti, kısa yolculuk. indirimli gidiş dönüş bileti. s. affedilebilir. f. affetmek, mazur görmek. i. özür, mazeret. (birini) (bir şeyi yapmaktan) muaf tutmak. Özür dilerim./Affedersiniz./Beni bağışlayın. izin istemek. f. 1. idam etmek. 2. uygulamak, yerine getirmek; (bir yargıyı) infazidam, idamın infazı. 2. uygulama, yerine getirme; infaz. 3. i. 1. etmek. 3. (manevra/hareket) yapmak. (manevra/hareket) yapma. i. cellat. i. yönetici, idareci. s. 1. yöneticiye ait. 2. yönetimsel, idari. yürütme kurulu. yürütme yetkisi. i. icra eden. s. icrai. i. örnek. s. örnek niteliğinde olan, örnek. f. 1. -e örnek olmak. 2. -i örnekle göstermek. s. i. muafiyet, bağışıklık. i. 1. uygulama, yerine getirme, kullanma. 2. alıştırma. 3. egzersiz. f. 1. uygulamak, yerine getirmek, kullanmak. 2. f. (güç) kullanmak, (gayret) sarfetmek. hareket ettirmek, çalıştırmak. 3. egzersiz yapmak. çabalamak, uğraşmak, gayret sarfetmek. i. gayret, çaba, emek.

exhale exhaust exhaust exhaust pipe exhausted exhaustion exhaustive exhibit exhibition exhilarate exhilaration exhort exhortation exhume exile exist existence existential existentialism existentialist exit exodus exonerate exorbitant exorcise exotic exp expand expanse expansion expansive expat expatriate expect expect the worst expectancy expectant expectant mother expectation expedience expedient expedite expedition expel expend expenditure expense expense account expensive experience

f. 1. nefes vermek. 2. (egzoz, duman v.b.´ni) çıkarmak. i. egzoz, egzoz dumanı. f. 1. tüketmek, bitirmek. 2. bütün kuvvetini tüketmek, çok yormak. egzoz borusu. s. 1. tükenmiş. 2. yorgun, bitkin. i. 1. yorgunluk, bitkinlik. 2. tüketme; tükenme. s. geniş kapsamlı ve ayrıntılı. i. sergi. f. 1. sergilemek. 2. (bir duygu veya niteliği) göstermek. 3.1. sergi. 2. (bir duygubelge/kanıt) ibraz etmek.3. huk. (dava i. huk. (dava sırasında veya niteliği) gösterme. sırasında belge/kanıt) ibraz etme. f. çok neşelendirip zindeleştirmek, çok keyiflendirmek. i. neşe ve zindelik. f. teşvik etmek. i. 1. teşvik etme. 2. teşvik edici söz. f. mezardan çıkarmak. i. 1. sürgün. 2. sürgün edilen kimse. f. sürgüne göndermek. f. var olmak, mevcut olmak. i. 1. varlık, varoluş. 2. hayat, yaşam. s., fels. varoluşsal. i., fels. varoluşçuluk, egzistansiyalizm. i., s., fels. varoluşçu, egzistansiyalist. i. 1. çıkış. 2. çıkış kapısı, çıkış. f. çıkmak, gitmek. i. çıkış. f. beraat ettirmek, aklamak, temize çıkarmak. s. aşırı yüksek, fahiş (fiyat). f. (cin, kötü ruh v.b.´ni) dualarla defetmek. s. egzotik, yabancıl. kıs. export, express. f. 1. genişletmek; genişlemek; büyütmek; büyümek. 2. fiz. genleşmek; genleştirmek. i. 1. geniş alan. 2. enginlik. i. 1. genişletme; genişleme; büyütme; büyüme. 2. fiz. genleşme; genleştirme. s. 1. engin, geniş. 2. genişleyen, açılan. 3. samimi, içten. i., İng., k. dili, bak. expatriate. i. kendi vatanından başka bir ülkede yaşayan kimse. f. 1. beklemek. 2. düşünmek; zannetmek, sanmak. 3. (birinden) (bir kötü ihtimalin gerçekleşeceğini ummak. me to carry out en şeyin yapılmasını) beklemek: He expects the garbage. Benden çöpleri dışarı çıkarmamı bekliyor. i. 1. ümit, umut. 2. beklenti, beklenen şey. s. ümitle bekleyen. hamile kadın. i. beklenti. i. (belki doğru olmayan fakat) elverişli bir çareye başvurma. s. (belki doğru olmayan fakat) elverişli (bir çare). i. (belki doğru olmayan fakat) elverişli bir çare. f. hızlandırmak, kolaylaştırmak. i. (özel bir amaçla yapılan) uzun yolculuk. f. (--led, --ling) 1. kovmak, çıkarmak, atmak. 2. sınırdışı etmek. f. sarfetmek, harcamak. i. masraf, harcama, gider. i. masraf. gider hesabı; masraf hesabı. s. pahalı, masraflı. i. deneyim, tecrübe. f. (bizzat) yaşamak, başından geçmek; (sıkıntı, acı v.b.´ni) çekmek.

experienced experiment experimental expert expertise expiration expire expiry explain explain away explain o.s. explanation explanatory explicable explicate explicit explicitly explode exploit exploit exploitation exploiter exploration explore explorer explosion explosion of laughter explosive exponent exponential export export export duty export license exportation exporter expose exposé exposition exposure exposure meter exposure time expound express express express delivery express in other terms express o.s. express one´s sympathy express one´s thanks

s. deneyimli, tecrübeli. i. deney, tecrübe, deneme. f. deney yapmak. s. deneysel. s. usta. i. uzman; eksper, bilirkişi. i. (belirli bir alandaki) bilgi, uzmanlık. i. sürenin dolması; sona erme, bitiş. f. 1. (süre) dolmak; süresi dolmak; sona ermek. 2. ölmek, son nefesini vermek. sona erme, bitiş. i. sürenin dolması; f. anlatmak, açıklamak, izah etmek; açıklamada bulunmak, izahat vermek. (bahane öne sürerek bir şeyi) mazur/makul göstermek. 1. kendisinin ne demek istediğini anlatmak. 2. kendisinin niye öyle davrandığını izahat. i. açıklama, izah; anlatmak. s. açıklayıcı. s. açıklanabilir, anlatılabilir. f. (ayrıntılı bir şekilde) açıklamada bulunmak, izahat vermek. s. açık, sarih. z. açıkça, açık bir şekilde. f. 1. patlatmak; patlamak. 2. yanlış olduğunu göstermek, çürütmek. i. kahramanlık, kahramanca davranış. f. sömürmek, istismar etmek, (kendi çıkarı için) kullanmak. i. kendi çıkarına kullanma, sömürme, sömürü, istismar. i. sömüren, sömürücü. i. 1. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşma. 2. (bir konuyu) araştırma, inceleme. f. 1. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşmak. 2. (bir konuyu) araştırmak, incelemek. i. (keşifte bulunmak amacıyla) (bir bölgeyi) dolaşan kimse. i. patlama, infilak. kahkaha tufanı. s. 1. patlayıcı. 2. hakkında şiddetli tartışmalar yapılan (konu), şiddetli tartışmalara yol açabilen (konu). i. 1. savunucu, taraftar. 2. mat. üst, üs. i. patlayıcı madde, patlayıcı. s., mat. üstel. f. ihraç etmek, (malı) yurtdışına satmak; dışarıya mal göndermek, ihracat yapmak. i. 1. ihracatçılık. 2. ihraç malı. ihracat vergisi. ihracat lisansı. i. ihraç etme, dışsatım, ihracat. i. ihracatçı. f. 1. maruz bırakmak, etkisine açık bırakmak. 2. sergilemek, teşhir etmek, herkese duyurmak. 3. (satış için) sergilemek. 4. i. gizli işleri açığa vuran makale/kitap. foto. (filmi) ışıklamak, pozlandırmak. i. sergi, fuar. i. 1. maruz bırakma, etkisine açık bırakma; maruz kalma.The housepozometre. foto. has a southern exposure. Evin cephesi güneye bakıyor. 2. sergileme, herkese duyurma. 3. foto. ışıklama, pozlandırma, foto. ışıklama süresi, pozlandırma süresi, poz süresi. ekspozisyon. f. açıklamak, izah etmek, yorumlamak. s. 1. açık, belli. 2. özel. 3. tam, tıpkı. 4. ekspres (taşıt). 5. İng. ekspres, özel ulak, acele. z. ekspresle. i. 1. ekspres tren. 2. İng. f. ifade etmek, dışa vurmak, anlatmak, beyan etmek. acele posta. f. (mektubu) ekspresle göndermek. İng. acele posta. başka sözlerle anlatmak. maksadını anlatmak, meramını ifade etmek. 1. for (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak. 2. to (birine) taziyede bulunmak; (birinin) acısını paylaştığını belirtmek. (to) (birine) minnettar/müteşekkir olduğunu belirtmek, şükranlarını ifade etmek.

expression expressionless expressive expressly expressway expropriate expropriation expulsion expunge expurgate exquisite extant extemporaneous extemporaneously extempore extend extended order extension extension cord extensive extent extenuate exterior exterior angle exterminate external external affairs externals extinct extinct volcano extinguish extinguisher extirpate extol extoll extort extortion extortionate extortioner extortionist extra extraextract extract extraction extracurricular extradite extradition extraneous extraordinarily

i. 1. deyim, tabir. 2. (yüzdeki) ifade. 3. ifade, anlatım, dışavurum.anlamsız, manasız. s. ifadesiz, 4. mat., man. deyim, ifade. s. anlamlı, manalı. z. 1. açıkça. 2. özellikle, bilhassa. i. otoyol, ekspres yol. f. istimlak etmek, kamulaştırmak. i. istimlak, kamulaştırma. i. kovma, ihraç etme; kovulma, ihraç edilme. f. çıkarmak, silmek. f. (bir kitap, oyun v.b.´nin) müstehcen/sakıncalı bölümlerini çıkarmak. mükemmel, süper. 2. çok büyük (acı/mutluluk). 3. s. 1. üstün, ince bir güzelliğe sahip. s. mevcut. s. doğaçlamayla söylenen/yapılan. z. doğaçlamayla, doğaçtan, irticalen. z. doğaçlamayla, doğaçtan, irticalen. s. doğaçlamayla söylenen/yapılan. f. 1. uzatmak. 2. uzamak, sürmek. 3. (yardım, kredi v.b.) vermek. ask. dağınık düzen. i. 1. uzatma. 2. uzama. 3. (yardım, kredi v.b.) verme. 4. paralel telefon, paralel. uzatma kordonu. uzatma kablosu, s. geniş, büyük, kapsamlı. i. boyut. f. extenuating circumstances huk. hafifletici sebepler. s. dış, harici, zahiri. i. dış taraf, dış, hariç. dış açı. f. yok etmek, imha etmek. s. 1. dış, harici. 2. yüzeysel. dışişleri. i., çoğ. s. nesli tükenmiş. sönmüş yanardağ. f. söndürmek. i. yangın söndürme aleti. f. 1. söküp atmak, kökünü kazımak. 2. kökünden sökmek. f. (--led, --ling) övmek. f., bak. extol. f. (para) sızdırmak, (haraç) almak; zorla almak. i. para sızdırma, haraca kesme; zorla alma. s. 1. çok fazla, fahiş (fiyat). 2. para sızdıran, insanı haraca kesen. i. haraççı; zorla alan kimse. i., bak. extortioner. s. 1. fazla: Do you have an extra pencil? Fazla kalemin var mı? 2. çok çok, fevkalade: Work extra hard! Çok çok çalış! i. 1. ek önek dışında: extramarital evlilikdışı. ücrete tabi şey. 2. figüran. 3. gazet. özel baskı. i. 1. özet. 2. öz, ruh; esans. f. 1. çıkarmak. 2. söyletmek, itiraf ettirmek. 3. (bilgi) almak; (para) koparmak. 4. (özünü/suyunu) çıkarmak. 5. seçmek; (bir i. 1. çıkarma. 2. (diş) çekme. 3. öz. kitap v.b.´nden bir parça) almak. s. ders programı dışında kalan. f. (to) (suçluyu) (suç işlediği ülkeye) iade etmek/ettirmek. i. suçluların iadesi. s. 1. konu dışı. 2. yabancı (madde/cisim). z. fevkalade, olağanüstü: extraordinarily beautiful fevkalade güzel.

extraordinary extrapolation extravagance extravagant extravagantly extreme extreme case extreme point extremely extremes extremist extremity extricate extroversion extrovert extrude exuberance exuberant exudation exude exult exultation eye eye eye shadow eyeball eyebrow eyebrow pencil eye-catching eyeful eyeglasses eyelash eyelid eyeliner eye-opener eyesight eyesocket eyestrain eyewash eyewitness F F f F, f fable fabric fabricate fabrication fabricator fabulous

s. olağanüstü, fevkalade. i., mat. dışdeğerbiçim, ekstrapolasyon. i. 1. israf, savurganlık. 2. aşırılık, fazlalık; abartı. s. 1. savurgan, müsrif. 2. aşırı, fazla; abartılı. z. 1. har vurup harman savurarak, müsrifçe. 2. aşırı. s. 1. uçta olan. 2. aşırı, çok. i. uç, sınır. olağanüstü bir örnek. mat. aşıt noktası, ekstrem nokta. z. aşırı derecede. i.1. aşırı uçlar; aşırı. 2. mat. dışlar. i. ifrata kaçan kimse. i. uç, sınır. the extremities eller ve ayaklar. f. kurtarmak, çıkarmak. i., ruhb. dışadönüklük. i., ruhb. dışadönük kimse. s. dışadönük. f. 1. uzatmak. 2. çıkarmak; çıkmak. i. 1. canlılık ve neşelilik. 2. (bitkilerde) gürlük. s. 1. çok canlı ve neşeli. 2. gür (bitkiler). i. dışarı sızan şey, sızıntı. f. sızmak. f. (bir zaferden sonra) çok sevinmek. i. sevinme. i. göz. f. bakmak, süzmek. far, göz farı. i., anat. gözyuvarı, göz yuvarlağı, göz küresi. i. kaş. kaş kalemi. s. gözalıcı, alımlı. i., k. dili 1. göz alıcı şey. 2. güzel kız. i. gözlük. i. kirpik. i. gözkapağı. i. göz kalemi. i. aydınlatıcı/şaşırtıcı olay/haber. i. görme duyusu, görüş. i., anat. gözyuvası, gözevi, göz çukuru. i. göz yorgunluğu. i. göz banyosu. i. görgü tanığı. kıs. Fahrenheit. kıs. February, Fellow, France, Friday. kıs. feminine, fine, fluid, folio, following, frequency. i. 1. F, İngiliz alfabesinin altıncı harfi. 2. müz. fa notası. i. masal, fabl. i. 1. kumaş, bez, dokuma. 2. yapı, bünye, doku. f. 1. uydurmak, yalan söylemek. 2. imal etmek, yapmak, üretmek. i. 1. uydurmasyon, yalan. 2. imal, yapım, üretim. i. 1. imalatçı. 2. uydurmacı, yalancı. s. 1. harika, süper, çok güzel, enfes. 2. inanılmaz, olağanüstü. 3. efsanevi.

fabulously face face face down face the issue face the music face to face face up to face value facedown face-saving facet facetious facial facile facilitate facility facsimile fact fact-finding faction factional factionalism factious factitious factor factor cost factory factual faculty façade fad fade fade away fade in fade out fade-in fade-out faecal faeces fag fag s.o. out fagot Fahrenheit faience fail failing failing failing that failure

z., k. dili inanılmaz derecede, süper. i. 1. yüz, surat, çehre, sima. 2. ön yüz, cephe. 3. mad. alın, ayna. 4. geom. yüz. 5. (saatte) mine, kadran. 3. (bir duruma) f. 1. karşılamak. 2. karşısında olmak/durmak. dayanmak, tahammül etmek. 4. kaplamak, astarlamak. 5. (karşısındakini) sindirmek. (taşın) yüzünü yontup düzeltmek. 6. -e bakmak, -e dönmek. bir durumu olduğu gibi kabul edip ona göre davranmak. argo kendisini eleştirecek/cezalandıracak insanların önüne çıkmak. yüz yüze. -i cesaretle karşılamak. tic. nominal değer, itibari değer. z. yüzüstü, yüzükoyun. s. vaziyeti kurtaran. i. faseta, façeta. s. şakacı. s. yüze ait. i. yüz masajı. s. kolay. f. kolaylaştırmak. i. 1. kolaylık. 2. yetenek. 3. (özel bir) hizmet, servis. 4. (özel bir hizmet için yapılmış) tesis, yer. i. 1. tıpkıbasım, faksimile, kopya. 2. faks. i. gerçek. s. kanıt toplayan. i. hizip, grup. s. 1. hizipçi. 2. hizipler arası. i. hizipçilik. s. kavgacı. s. sahte, uydurma. i. 1. faktör, etken, etmen. 2. mat. çarpan; tambölen. f., mat. çarpanlara fiyatı. tic. faktör ayırmak. i. fabrika. s. gerçeklere dayanan. i. 1. yeti; duyu, duyum; yetenek, kabiliyet. 2. (bir öğretim kurumundaki) tüm yüz, ön cephe. 2. (gerçeği maskeleyen bir) i. 1. (yapılarda) ön öğretim personeli; (bir okulun) öğretmen kadrosu; (bir üniversitenin) öğretim üyeleri. 3. fakülte: the dış görünüş. i. geçici bir moda/heves. Faculty of Law Hukuk Fakültesi. f. solmak, rengi atmak; soldurmak. yavaş yavaş yok olmak. sin., TV açılmak. sin., TV kararmak. i., sin., TV açılma. i., sin., TV kararma. s., İng., bak. fecal. i., İng., bak. feces. f. (--ged, --ging) birini çok yormak, birinin turşusunu çıkarmak. i. çalı çırpı demeti. i., s. fahrenhayt. i. fayans, çini. f. 1. başaramamak; becerememek. He failed to come. Gelmedi. 2.kusur, zaaf. 3. kuvveti kesilmek, güçten düşmek. 4. sınıfta i. iflas etmek. kalmak; sınıfta bırakmak. 5. sınavda kalmak; sınavda bırakmak. edat olmadığı takdirde. 6. boşa çıkarmak, bırakmak, ümidini kırmak. 7. ihmal etmek, aksi takdirde. yapmamak. 8. (ekinler) ürün vermemek. i. 1. başarısızlık; beceremeyiş; fiyasko. 2. ihmal, yapmayış. 3. iflas. 4. mesleğinde/iş hayatında hiç başarı gösteremeyen kimse. 5. arıza: power failure elektrik arızası.

faint fainthearted faintness fair fair fair and square fair game fair to middling fair wind fairground fairly fairness fairy fairy tale fait accompli faith faithful faithful to his word faithfulness faithless fake faker falcon fall fall fall asleep fall asleep fall away fall back fall back on fall back upon fall behind fall by the wayside fall down fall down fall down in a fit fall flat fall for fall foul of fall guy fall ill fall in fall in battle fall in love fall into a trap fall into disfavor fall into disrepute fall into disuse fall into error fall into the clutches of

s. 1. donuk, belirsiz, zayıf. 2. baygın. i. baygınlık, bayılma. f. bayılmak. çekingen. s. yüreksiz; i. baygınlık, bayılma. i. fuar. s. 1. adaletli, adil. 2. kurallara uygun. 3. fena olmayan, oldukça iyi. 4. güzel, açık ve güneşli (hava). 5. temiz (kopya). 6. sarışın; dürüst bir şekilde, dürüstçe. açık tenli. 7. güzel, alımlı. kolaylıkla eleştirilebilecek veya alay konusu olabilecek kimse/durum. k. dili fena olmayan. fair-weather friend iyi gün dostu. uygun rüzgâr. i. (açıkta olan) fuar yeri, fuar alanı. z. 1. adaletli/adil bir şekilde. 2. oldukça: fairly big oldukça büyük. 3. âdeta: He fairly flew down the sarışınlık; açık tenlilik. i. 1. adaletlilik. 2. kurallara uygunluk. 3. stairs. Merdivenlerden âdeta uçarak indi. 4.1. peri. 2.alımlılık. i. güzellik, argo homoseksüel erkek, ibne. s. 1. peri gibi. 2. perilere ait. peri masalı. i. oldubitti, olupbitti, emrivaki. i. 1. inanç; itikat; iman. 2. din. 3. güven, itimat. s. sadık, vefakâr. sözüne sadık. i. sadakat, vefakârlık. s. vefasız, sadık olmayan, sadakatsiz. s. uydurma, sahte. f. uydurmak. i. 1. sahte bir şey. 2. üçkâğıtçı, aldatıcı. i. üçkâğıtçı, sahtekâr, dolandırıcı. i. şahin; doğan. f. (fell, fall.en) 1. düşmek. 2. dökülmek. 3. yağmak. 4. çökmek. 5.1. düşüş, düşme. 2. çökme. 3. yağış. 4. (fiyat, talep, ısı v.b. i. kapanmak. 6. (kale) zaptolunmak, düşmek. ´nde) düşüş. 5. sonbahar, güz. 6. güreş düşüş. uykuya dalmak. uykuya dalmak. çekilmek, gerilemek. geri çekilmek. (güvenilecek bir kimseye/yere) başvurmak. (çare olarak) -e başvurmak. geri kalmak. k. dili işi bırakmak, işten vazgeçmek. düşmek. düşmek. fenalık geçirerek yere düşmek. umulan rağbeti hiç görmemek. argo 1. aldatılmak. 2. çok beğenmek, bayılmak. ile çatışmak. 1. başkasının cezasını çeken kimse. 2. dolandırılan kimse. 3. keriz, enayi. hastalanmak. dizilmek, sıraya girmek. ask. savaşırken ölmek. âşık olmak. tuzağa düşmek. gözden düşmek. adı kötüye çıkmak. kullanılmaz olmak, bırakılmak, terkedilmek. hataya düşmek. k. dili -in pençesine düşmek.

fall of man/the Fall fall off fall on fall on one´s feet fall out fall over fall over o.s. fall overboard fall prey to fall prostrate fall short fall short fall sick fall through fall through fall to fall upon fall victim to fall/be in love with fallacious fallacy fallen fallen woman fallible falling star fallout fallow fallow fallow deer falls false false pride false step false teeth falsehood falseness falsify falter fame famed familial familiar familiarise familiarity familiarize familiarize o.s. with family family circle family man family name

Hz. Âdem ve Havva´nın işlediği günah ve sonuçları. 1. azalmak, düşmek. 2. bozulmak. -e hücum etmek, -e saldırmak. This month the twentieth fell on a Friday. Bu ayın yirmisi cumaya rastladı.sıyrılmak, başarmak. dört ayağının üstüne düşmek, atlatmak, 1. kavga etmek, bozuşmak. 2. ask. sıradan çıkmak. yıkılmak. kendini çok istekli göstermek. (gemiden) denize düşmek. -e kapılmak, -in tutsağı olmak. yüzüstü düşmek, yüzükoyun kapaklanmak. (of) 1. eksik gelmek. 2. umduğu gibi çıkmamak. (of) yeterli olmamak, yetmemek. hastalanmak. suya düşmek, gerçekleşmemek. k. dili suya düşmek, gerçekleşememek: The plan fell through. Plan suya düştü. başlamak; -e başlamak, -e koyulmak. yemeğe/savaşa -e saldırmak. -e kurban gitmek. -e âşık olmak. s. yanlış fikirlere dayanan, çürük, temelsiz. i. 1. yanlış düşünce/inanç. 2. man. yanıltmaca, safsata, mantık kurallarına aykırı sav. f., bak. fall. düşmüş kadın, fahişe. s. yanılabilir, hataya düşebilir. akanyıldız. His eye fell upon me. Gözü bana ilişti. His face fell. Suratı asıldı. serpinti. my lot. Benim payıma düştü. i. radyoaktif It fell to s. nadasa bırakılmış, ekilmemiş. s. devetüyü rengi, devetüyü. alageyik, sığın. i. çağlayan, şelale. s. 1. sahte. 2. vefasız, güvenilmez. boş gurur. falso, yanlış davranış. takma dişler. i. 1. yalan. 2. yalan söyleme. i. sahtelik. f. 1. (hesap, kayıt, belge v.b.´nde) tahrifat yapmak. 2. (gerçekleri) çarpıtmak. azalmak, düşmek; gücünü/hızını f. 1. tereddüt etmek. 2. kaybetmek. 3. sendeleyerek yürümek, sendelemek. 4. (ses) i. ün, şöhret, nam. titremek; titrek bir sesle konuşmak. s. ünlü, meşhur. s. ailevi, aileye ait. s. 1. iyi bilinen, bildik; iyi tanınan, tanıdık; aşina. 2. samimi, teklifsiz. i. iyi arkadaş. f., İng., bak. familiarize. i. 1. aşinalık. 2. samimiyet, teklifsizlik. 3. laubalilik. f. (bir şeyi) herkese tanıtmak. (bir şey) hakkında bilgi edinmek. i. 1. aile; akrabalar; çoluk çocuk. 2. bot., zool. familya. aile çevresi, aile muhiti. ev bark sahibi, aile babası. soyadı.

family name family planning family tree famine famish famous famously fan fan fan fan belt fan blade fan the flames fanatic fanatical fanciful fancy fancy fancy dress ball fancy o.s. fang fanny fantastic fantasy far far afield far and away Far from it. far off faraway farce farcical fare fare fare badly fare well farewell farewell dinner far-famed farfetched far-flung farina farm farm farmer farmhand farmhouse farming farmost farmstead

soyadı, aile adı. aile planlaması. şecere, soyağacı. i. kıtlık, açlık. f. s. ünlü, meşhur, tanınmış. z., k. dili çok iyi. i. 1. yelpaze. 2. vantilatör. 3. yelpaze biçimindeki herhangi bir şey. f. (--ned, --ning) yelpazelemek. i., k. dili hayran: She´s one of your fans. Hayranlarınızdandır. baseball fan beysbol meraklısı. mak. pervane kayışı. mak. pervane kanadı. kışkırtmak, körüklemek. s., i. fanatik, bağnaz, mutaassıp. s. fanatik, bağnaz, mutaassıp. s. 1. hayalperest. 2. hayali. i. 1. hayal gücü. 2. hayal, düşlem. s. 1. çok süslü; fantezi. 2. lüks.hayal etmek. 2. sanmak, zannetmek, düşünmek. 3. -den f. 1. 3. üstün kaliteli (gıda maddeleri). hoşlanmak. 4. istemek. kıyafet balosu. hayallerinde kendini (şöyle veya böyle) görmek. i. 1. (yırtıcı hayvanlarda) köpekdişi. 2. yılanın zehirli dişi. i., k. dili kıç, popo. s. 1. harika, süper, enfes. 2. inanılmayacak kadar büyük (miktar). 3. akıl almaz, akıldışı, gerçekdışı. 4. fantastik,müz. i. 1. fantezi, düşlem, sınırsız hayal veya hayal gücü. 2. hayali, düşlemsel. fantezi. uzak; uzağa; uzakta: He´s never journeyed far from z. 1. -den Istanbul. İstanbul´dan uzağa hiç seyahat etmedi. They didn´t go konu dışında. far. Uzağa gitmediler. I saw her far in the distance. Ta uzakta (öbürlerinden) kat kat daha ...: He´s far and away the best. onu gördüm. How far is it to Rİze from here? Rize buradan ne Öbürlerinden kat kat daha iyi. k. dili Ne münasebet./Bilakis./Tersine. kadar uzak? 2. çok; fazla; çok fazla: The light´s far too dim. Işık çok fazla loş. s. 1. uzak: a far country uzak bir ülke. 2. öte, öbür: çok uzak. at 1. uzak.enddalgın (bakış). bahçenin öte ucunda. 3. pol. (bir s. the far 2. of the garden kanadın) ucundaki, aşırı: He supports the far right. Aşırı sağı i. 1. tiy. fars. 2. saçmalık, maskaralık. destekliyor. s. gülünç. i. 1. yol parası, bilet ücreti. 2. taksi müşterisi. 3. yiyecekler, yemekler. f. (birisi) için kötü olmak: He fared badly. Onun için kötüydü. (birisi) için iyi gitmek. ünlem Elveda! i. veda. veda yemeği. s. çok meşhur. s. gerçek payı çok az olan. s. uzaklara yayılmış. i. irmik. i. çiftlik. f. çiftçilik yapmak. i. çiftçi. i. rençper, ırgat. i. çiftlik evi. i. çiftçilik. s., bak. farthest. i. çiftlik ve içindeki binalar.

farmyard far-reaching farsighted fart farther farthermost farthest farthing fascicle fascinate fascinating fascination fascism fascist fashion fashion designer fashion model fashion show fashionable fast fast fast asleep fast color fast food fast lane fastback fasten fasten on/upon fasten the blame on s.o. fastener fastidious fastness fat fat cat fatal fatalism fatalist fatalistic fatality fate fated fateful father Father Father Christmas father-in-law fatherland fatherless fathom fatigue

i. çiftlik avlusu, çiftlik binaları arasındaki meydan. s. çok kişi veya şeyi etkileyen. s. 1. ileri görüşlü, öngörülü. 2. tıb. hipermetrop. i., kaba osuruk. f. osurmak. s. 1. daha uzak. 2. öteki, ötedeki; daha uzaktaki; daha ötedeki; dahaen uzak. 2. en ötedeki. s. 1. ilerdeki. s. en uzak. z. en uzakta; en ötede; en ilerde; en uzağa. i. çeyrek peni (eski bir İngiliz parası). i. fasikül. f. (birinin) ilgisini/merakını çok çekmek. s. çok ilginç, çok enteresan. i. 1. büyük merak. 2. cazibe. i. faşizm. i., s. faşist. i. 1. moda. 2. biçim, şekil; tarz. f. yapmak, şekil vermek. modacı. manken. defile. s. moda olan, şık, revaçta olan, rağbette olan. f. oruç tutmak. i. oruç. s. 1. hızlı, süratli; seri. 2. solmaz, sabit (renk). 3. hızlı yaşayan, uçarı. 4. hafifmeşrep. z. çabuk, tez. derin uykuya dalmış. solmaz renk. (hamburger, pizza gibi) hazır yiyecekler. fast-food restaurant hazır yiyecek satan lokanta. (otoyolda) sürat şeridi. i. arka kaportası yatık spor araba. f. 1. bağlamak; tutturmak; bağlanmak; tutturulmak. 2. çengelle bağlamak, çengellemek. 3. on (gözü) (bir yere) kafasına takmak. üstünde durmak; -e takılmak; -e saplanmak; -i dikmek. suçu birine yüklemek, suçu birinin üstüne atmak. i. 1. bağlayan şey, bağ. 2. kopça; çıtçıt. s. titiz, zor beğenen. i. 1. (kumaş boyası için) sabitlik; sabitlik derecesi. 2. korunak; mahfuz --test) 1. şişman; s. (--ter,yer. 3. ücra yer. semiz, yağlı. 2. dolgun; kalın. i. yağ. argo zengin adam. s. 1. öldürücü; ölümcül. 2. vahim. i. fatalizm, kadercilik, yazgıcılık. i. fatalist, kaderci, yazgıcı. s. fatalist, kaderci, yazgıcı. i. 1. (kaza sonucu olan) ölüm. 2. öldürücülük; ölümcüllük. 3. fatalite. yazgı, alınyazısı, mukadderat. i. kader, s. kaderde olan. s. vahim. i. baba, peder. i. Peder (papazlara verilen unvan). İng. Noel Baba. i. kayınpeder. i. anavatan, anayurt. s. babasız. i. kulaç (uzunluk ölçü birimi). f. 1. iskandil etmek. 2. anlamak, kavramak. bitkinlik. f. yormak. i. yorgunluk,

fatten fatty fatty acid fatuity fatuous faucet fault faultless faultlessness faulty fauna faux pas fava fava bean favor favorable favorite favoritism favour fawn fawn fax faze FBI fear fear fear the worst fearful fearless fearlessly fearlessness fearsome feasibility feasibility study feasible feast feat feather feather feather bed feather one´s nest featherbrained feathered featherweight feature Feb February fecal feces feckless

f. semirtmek, şişmanlatmak; semirmek, şişmanlamak. s. yağlı. i., aşağ. şişko, dobiş. kim. yağ asidi. i. hebennekalık, budalalık. s. 1. hebenneka, kendini akıllı sanan budala. 2. budalaca. i. musluk. i. 1. (birinin karakterinde) kusur, noksan. 2. yanlış, kabahat. 3. jeol. kırık, fay. 4. tenis servisyanlışsız. -de kusur bulmak. s. 1. kusursuz, noksansız. 2. hatası. f. i. 1. noksansızlık. 2. yanlışsızlık. s. 1. kusurlu, defolu. 2. çürük, sağlam bir temele dayanmayan. çoğ. --s (fô´nız)/--e (fô´ni) i. fauna, direy. falso, pot. i., bak. broad bean. bak. broad bean. i. 1. beğenme, onay; sevgi, sempati. 2. iltimas, kayırma. 3. iyilik,uygun,4. (bir davete katılanlara verilen) ufak hediye. f. 1. s. 1. lütuf. müsait. 2. hoşa giden, iyi. tarafını tutmak. 2. tercih etmek. 3. benzemek. i. 1. çok sevilen kimse/şey; sevgili, gözde. 2. favori, kazanacağına i. kayırıcılık. inanılan yarışçı. s. en çok sevilen, favori, gözde. i., f., İng., bak. favor. i. alageyik yavrusu; geyik yavrusu. s. sarımsı kahverengi. f. yaltaklanmak, dalkavukluk etmek. i. 1. faks makinesi, faks. 2. faksla gelen mesaj, faks. f. fakslamak. f., k. dili etkilemek: It didn´t faze him at all. Onu hiç etkilemedi. kıs. the Federal Bureau of Investigation. i. korku. f. korkmak. en kötü ihtimalin gerçekleşmesinden korkmak. s. 1. korku veren, korkunç. 2. korkak. s. korkusuz, gözü pek, yılmaz. z. korkusuzca, yılmadan. i. korkusuzluk. s. dehşetli, korkunç. i. fizibilite, yapılabilirlik. fizibilite raporu. s. 1. mümkün. 2. yapılabilir, uygulanabilir. i. 1. ziyafet. 2. Hrist. yortu, bayram. f. 1. ziyafette yiyip içmek, doyasıya yemek. 2. ziyafet vermek. i. (cesaret veya bedensel güç isteyen) başarı. i. tüy. f. tüy takmak, kuştüyü ile kaplamak. kuştüyü yatak. k. dili küpünü doldurmak. s. kuş beyinli. s. tüylü. i. tüysıklet. i. 1. yüzdeki organlardan biri. 2. çoğ. yüz, sima, çehre; yüz hatları. 3. özellik. 4. asıl film. 5. uzun makale. f. 1. -de önemli bir kıs. February. rolü olmak: This film features Cahide Sonku. Bu filmde Cahide i. şubat. Sonku´nun önemli bir rolü var. 2. -i ön plana çıkarmak, -e ağırlık s. dışkıya ait. fashion shows are featuring mink. Tüm vermek: All the defilelerde vizona ağırlık veriliyor. This week our restaurant is i. dışkı. featuring fried oysters. Lokantamızın bu cansız, zayıf. s. 1. beceriksiz, elinden iş gelmeyen. 2. haftaki spesiyalitesi istiridye tava. 3. (bir şeyin) önemli bir öğesi olmak: Acorns feature heavily in the diet of squirrels. Sincapların beslenmesinde meşe palamudu önemli bir yer tutar.

fed federal federalise federalism federalist federalize federate federation fedora fee feeble feeble-minded feebleness feebly feed feed feedback feedbag feeder feeding bottle feel feel feel an affinity for feel at ease feel at home feel bad feel for feel giddy feel in one´s bones feel keenly feel like a fish out of water feel like doing feel like o.s. feel low feel no pain feel no pain feel o.s. obliged to feel one´s oats feel one´s oats feel one´s way feel pity for feel queasy feel rotten feel shame feel sick at/about feel small feel suicidal feel up to feel up to par feel woozy

f., bak. feed. s. federal. f., İng., bak. federalize. i., pol. federalizm. i., s. federalist. f. (devletleri) federasyon haline getirmek. f. federasyon haline getirmek. i. federasyon. i. fötr şapka, fötr. i. ücret; giriş ücreti; doktor ücreti, vizite. s. zayıf, kuvvetsiz. s. geri zekâlı. i. zayıflık, kuvvetsizlik. z. zayıf bir şekilde, hafifçe, kuvvetsizce. f. (fed) 1. yemek vermek. 2. beslemek. 3. yedirmek; on ile beslemek. 4. (hayvan) beslenmek; on yemek, ile beslenmek. i. yem, yemek; yiyecek, gıda. i. 1. birinin bir şey hakkındaki düşündükleri/izlenimleri. 2. fiz. fidbek, geribesleme, geribildirim. i. yem torbası. i. yemlik, yem kabı. biberon. be fed up with argo -den bıkmış olmak, illallah demek. f. (felt) 1. dokunmak, el sürmek; elleri ile yoklamak. 2. hissetmek, duymak: I feel uyandırdığı) his. 2.hissediyorum. 3. i. 1. (bir şeyin dokununca good. Kendimi iyi dokunma. anlamak. 4. ... gibi gelmek: I felt that the sea was endless. (birini) çok çekici bulmak. Deniz sonsuz gibi geldi bana. içi rahat etmek. kendini rahat hissetmek, yadırgamamak. 1. kendini iyi hissetmemek. 2. k. dili üzülmek. -in çektiklerini anlamak. başı dönmek. içine doğmak. kuvvetle hissetmek. sudan/denizden çıkmış balığa dönmek. canı yapmak istemek. kendini iyi hissetmek. morali bozuk olmak. k. dili bayağı sarhoş olmak, zilzurna sarhoş olmak. argo sarhoş olmak. kendini (bir şeyi yapmaya) mecbur hissetmek. 1. coşmak. 2. amirane tavırlar içinde olmak. k. dili 1. kıpır kıpır olmak, yerinde duramamak. 2. kendini beğenmek. 1. el yordamıyla ilerlemek. 2. çok ihtiyatlı davranmak. -e acımak. midesi bulanmak. 1. keyfi olmamak. 2. kendini turşu gibi hissetmek. (for) -den utanç duymak. -e çok üzgün olmak. utanmak, mahcup olmak. intihar etme arzusu duymak. kendini (belirli bir şeyi) yapacak kadar güçlü hissetmek. k. dili kendini iyi hissetmek. 1. başı dönmek; sersemlemek. 2. midesi bulanmak.

feel/be troubled feel/get/have an/the urge to feeler feeling feet feign feign madness feint feldspar felicitous felicity fell fell fellow fellow citizen/countryman fellow sufferer fellow townsman fellowship felon felony felt felt felt-tipped pen/felt pen fem female feminine femininity feminism feminist fen fence fence fence off fencer fencing fend fend for o.s. fend off fender fennel fenugreek ferment ferment ferment trouble among fermentation fern ferocious ferocity ferret ferret

üzülmek, merak etmek. (bir şey yapmayı) çok istemek: He suddenly got the urge to make money. Birdenbire içinde para kazanma tutkusu uyandı. i., zool. dokunaç. i. 1. his, duygu. 2. çoğ. his dünyası, iç âlemi. i., çoğ., bak. foot. f. (yapar) gibi görünmek, ... numarası yapmak. deli numarası yapmak. i., ask. yanıltma hareketi, yanıltma. f. yanıltma hareketi yapmak. i., min. feldispat. s. 1. mutlu, mesut. 2. uygun, münasip, yerinde, isabetli. i. mutluluk, saadet. f. 1. kesip devirmek. 2. yere sermek, düşürmek. f., bak. fall. i. 1. adam, kişi; arkadaş. 2. (bir bilim kurumunda) üye. vatandaş, yurttaş. dert ortağı. hemşeri, hemşehri. i. 1. arkadaşlık; kardeşlik. 2. grup, cemaat. 3. burs. 4. (bir bilim kurumunda) üyelik. i., huk. suçlu. i., huk. ağır suç. f., bak. feel. i. keçe, fötr. keçeli kalem. kıs. female, feminine. s., i. dişi. s. 1. kadına özgü; kadınsı. 2. dilb. dişil. i. kadınlık, dişilik. i. feminizm. i., s. feminist. i. bataklık. i. 1. parmaklık; tahta perde; çit. 2. çalıntı mal alıp satan kimse. f. 1. (in) -i parmaklıkla/tahta perdeyle/çitle çevirmek. 2. eskrim yapmak. -i parmaklıkla/tahta perdeyle/çitle ayırmak. i. eskrimci. i. 1. eskrim. 2. çit veya parmaklık malzemesi. f. kendini geçindirmek, başının çaresine bakmak. -i kovmak, -i uzaklaştırmak. i. 1. çamurluk. 2. şöminenin önüne konulan alçak parmaklık. i. rezene, raziyane. i., bot. çemen. i. 1. maya. 2. mayalanma, ekşime. f. mayalanmak, ekşimek. (birilerini) kışkırtmak. i. mayalanma, fermantasyon. i., bot. eğreltiotu, aşk merdiveni, füjer. s. vahşi, yırtıcı. i. vahşilik, vahşet. i., zool. dağgelinciği. f. arayıp taramak.

ferret out Ferris wheel ferroconcrete ferry ferryboat fertile fertilise fertility fertilize fertilizer fervent fervid fervor fester festival festive festivity festoon fetal fetch fetching fetid fetish fetishism fetter fettle fetus feud feudal feudalism feudality fever fevered feverish few few and far between fez fiancé fiancée fiasco fiat fib fiber fiberglass fibre fibrous fickle fiction fictionalise fictionalize

arayıp tarayıp bulmak. dönme dolap. i. betonarme. i. 1. iki kıyı arasında araba/insan taşıyan gemi, kayık, sal v.b.; araba vapuru, feribot; vapur. 2. böyle bir taşıtın işlediği yer. f. i. iki kıyı arasında araba/insan taşıyan tekne. böyle bir taşıtla götürmek. s. verimli, bereketli. f., İng., bak. fertilize. i. verimlilik. f. 1. gübrelemek. 2. döllemek. i. gübre. s. hararetli, ateşli. s. hararetli, ateşli. i. hararetlilik, hararet, ateşlilik, ateş. f. irinlenmek, iltihaplanmak, azmak. i. 1. bayram; yortu. 2. festival, şenlik. s. 1. şen, neşeli. 2. bayrama ait. i. kutlama: What kind of festivities will there be? Ne gibi kutlamalar i. feston. olacak? s. cenine ait. f. 1. alıp getirmek, getirmek. 2. gelir sağlamak, hâsılat getirmek. s., k. dili cazibeli, çekici, alımlı. s. pis kokan, kokuşmuş. i. fetiş. i. fetişizm. i. 1. bukağı. 2. gen. çoğ. engel. f. 1. ayağına zincir vurmak; elini ayağını bağlamak. 2. bağlamak, engellemek. i. i. cenin. i. 1. uzun süren düşmanlık. 2. kan davası. f. ihtilaflı olmak, kavga etmek. s. feodal. i. feodalizm. i. feodalite. i. 1. ateş, hararet. 2. humma. 3. Duygu yoğunluğu belirtir: He was shouting in a fever s. ateşli, hararetli olan. of excitement. Büyük bir heyecanla bağırıyordu. s. 1. ateşli, ateşi çıkmış. 2. hararetli, ateşli. 3. heyecanlı, telaşlı. s. az. i. az miktar. çok nadir. i. (çoğ. --zes) fes. i., eril nişanlı. i., dişil nişanlı. i. fiyasko. i. 1. emir. 2. karar. f. (--bed, --bing) yalan söylemek, uydurmak, atmak. i. küçük yalan. i. lif. i. cam elyafı. i., İng., bak. fiber. s. lifli. s. 1. (aşkta) vefasız, hercai. 2. fırdöndü, hercai, değişken; kaypak, dönek. i. 1. roman ve hikâye edebiyatı. 2. huk. kolaylık olsun diye gerçek gibi farzolunan şey, mevhume. f., İng., bak. fictionalize. f. hikâye/roman şekline sokmak.

fictitious fiddle fiddle around fiddle away Fiddle! fiddle-faddle fidelity fidget fidgety fief field field artillery field day field events field exercise field glasses field hockey field hospital field maneuver field manual field marshal field mouse field officer field officer field trip fieldpiece fieldwork fiend fiendish fierce fiery fiesta fifteen fifteenth fifth fifth wheel fiftieth fifty fifty-fifty fig fig fight fighter fighter plane fighter-bomber fighting fighting cock figment figurative figure

s. uydurma, hayali. i., k. dili keman. f., k. dili 1. keman çalmak. 2. vakit geçirmek, oyalanmak. vakit geçirmek, oyalanmak. (zamanı) boş geçirmek. ünlem Hay Allah! i. saçma sapan sözler, zırva. i. sadakat, vefa. f. rahat oturamamak, yerinde duramamak, durmadan kımıldamak. s. rahat durmayan, kıpır kıpır. i. tımar, zeamet. i. 1. tarla. 2. çayır; otlak, mera. 3. alan, saha. f. (bir spor takımını) sahaya çıkarmak. ask. sahra topçu sınıfı. spor bayramı. alan yarışları. ask. kıta tatbikatı. (çifte) dürbün. çim hokeyi. sahra hastanesi. ask. kara manevrası. ask. sahra talimatnamesi. feldmareşal. tarla faresi. ask. üstsubay. üstsubay. (öğretimde) gezi. i. sahra topu. i. (bilgi toplamak için yapılan) alan araştırması. i. 1. şeytan, ifrit, zebani. 2. k. dili düşkün, meraklı, hasta, deli, tiryaki: a tennis fiend s. şeytani, şeytanca. tenis hastası. an opium fiend afyonkeş. s. 1. şiddetli. 2. sert, vahşi. s. 1. ateş gibi. 2. kızgın. 3. çabuk öfkelenen, barut gibi. 4. ateşli; coşturucu; bayram. 2. festival. ateşli, şehvet dolu. i. 1. yortu; galeyana getiren. 5. s. on beş. i. on beş, on beş rakamı (15, XV). s., i. 1. on beşinci. 2. on beşte bir. s., i. 1. beşinci. 2. beşte bir. gereksiz şey/kimse. s., i. 1. ellinci. 2. ellide bir. s. elli. i. elli, elli rakamı (50, L). s. yarı yarıya. i. 1. incir ağacı. 2. incir. kıs. figurative, figure. i. 1. kavga, dövüş. 2. mücadele. f. (fought) 1. kavga etmek, dövüşmek. 2. mücadele3. avcı uçağı. i. 1. savaşçı. 2. boksör. etmek, uğraşmak. 3. savaşmak. avcı uçağı. i. avcı bombardıman uçağı. i. savaş. dövüş horozu. i. s. mecazi. i. 1. sayı, rakam, numara. 2. boy bos, endam. 3. figür.

figure figure of speech figure of speech figure on figure out figure skater figure skating figure up figurehead Fiji Fijian filament filbert filch file file file a complaint file clerk filet filet mignon filial filings fill fill a prescription fill a tooth fill dirt Fill her up! fill in fill in for Fill me in on the situation. fill out fill s.o.´s shoes fill the bill fill the bill fill up filler fillet filling filling station filly film film speed film star filter filter paper filter paper filter tip filter-tipped filth filthy

f. 1. k. dili sanmak, zannetmek. 2. önemli bir rol oynamak. mecaz. mecaz. k. dili 1. -i hesaba katmak. 2. -e güvenmek. 3. -i planlamak. -i anlamak, -i çözmek. artistik patinajcı. artistik patinaj, figür pateni. (bir hesabı) toplamak. i. gemi aslanı. i. Fiji. i. Fijili. s. 1. Fiji; Fiji´ye özgü; Fiji Adaları´na özgü. 2. Fijili. i. 1. tel, iplik, lif. 2. bot. ercik sapı. 3. elek. filaman. i. fındık. f. çalmak, aşırmak, yürütmek. i. eğe; törpü. f. eğelemek; törpülemek. i. 1. dosya; klasör. 2. bilg. dosya. 3. evrak/dosya dolabı. 4. dosya olarak şikâyet etmek. belgeler). f. 1. dosyalamak, dosyaya yazılı (bir şeyle/kişiyle ilgili koymak. 2. huk. (dilekçe) vermek; (dava) açmak; (bir şeyi) evrakları dosyalayan görevli. filing cabinet evrak/dosya dolabı. kaydettirmek. 3. out tek sıra halinde çıkmak. i. fileto. fileminyon. s. evlada ait; evlada yakışır. i., çoğ. eğe talaşı. f. 1. doldurmak; dolmak. 2. doyurmak. i. 1. dolgu maddesi, dolgu. 2. dolgu, dolguyla meydana getirilmiş yer. reçetedeki ilaçları vermek. dolgu yapmak. dolgu toprak. oto. Depoyu doldur! 1. doldurmak. 2. geçici olarak bir işte çalışmak. (birinin) yerine çalışmak. Durumu bana açıkla. 1. (formu) doldurmak. 2. toplamak, kilo almak. k. dili birinin yerini doldurmak. ihtiyacını karşılamak, işini görmek: This´ll fill the bill. İşimizi görür bu. k. dili ihtiyacı karşılamak. doldurmak. i. 1. dolgu, katkı maddesi. 2. boyacılık filler, dolgu macunu. i. 1. saç bandı. 2. kemiksiz et/balık, fileto. i. 1. doldurma; dolma. 2. dişçi. dolgu. benzin istasyonu. i. kısrak. i. 1. zar; ince örtü, ince tabaka. 2. foto., sin. film. f. 1. filme almak. 2. film çekmek. film duyarlığı. film yıldızı. i. 1. filtre. 2. k. dili, çoğ. filtreli sigaralar. f. filtreden geçirmek. filtre kâğıdı. filtre kâğıdı. 1. filtreli sigara. 2. sigara filtresi. s. filtreli (sigara). i. pislik. s. çok pis.

filtrate fin final final heat finale finalise finalist finality finalize finally finance finances financial financial pressure financial year financier financing finch find find employment find fault find fault with find guilty find o.s. tête-à-tête with find out Find out if he came. find s.o./s.t. strange find s.t. sympathetic finding fine fine fine arts fine arts finery finesse finger fingernail fingerprint fingertip finicky finish finish line finish off/up finish with finite finite verb fink Finland Finlander Finn

i. süzüntü, filtrat. i. yüzgeç. s. 1. son, sonuncu; kesin. 2. spor final: final match final maçı. i. 1. yıl sonu,koşusu. sonu veya kurs sonu sınavı. 2. spor final, spor final sömestr final karşılaşması. 3. gazet. son baskı. i., müz. final. f., İng., bak. finalize. i. finalist. i. kesinlik. f. bitirmek, son şeklini vermek. z. nihayet, sonunda. i. 1. maliye, finans: ministry of finance maliye bakanlığı. 2. finansman. f. finanse etmek.was the problem. Problem i. 1. para: A lack of finances parasızlıktı. 2. mali durum: His finances are in good shape. s. mali. Onun mali durumu iyi. para sıkıntısı. bütçe yılı; mali yıl. i. 1. finansçı. 2. yatırımcı. i. finansman. i., zool. ispinoz. f. (found) bulmak, keşfetmek. iş bulmak. (with) kusur bulmak. -e kusur bulmak. suçlu çıkarmak. kendini (biriyle) baş başa bulmak. öğrenmek. Gelip gelmediğini öğren. biri/bir şey (birinin) tuhafına gitmek: I find him strange. O benim tuhafıma gidiyor. bir şey birinin hoşuna gitmek: She didn´t find his ways sympathetic. Onun davranışları hoşuna gitmedi. i. 1. bulunmuş/keşfedilmiş şey. 2. huk. (jürinin verdiği) karar. s. 1. güzel, ince, zarif. 2. ince. 3. saf, katışıksız, halis. 4. hassas, ince ruhlu, duygulu. 5. âlâ, mükemmel, üstün. 6. açık, güzel i. para cezası. f. para cezasına çarptırmak. (hava). güzel sanatlar. güzel sanatlar. fine-toothed comb ince dişli tarak. go over the matter with a fine-toothed comb ince eleyip sık dokumak. i. süslü giyim. i. incelik, ustalık. f. ustalıkla durumu idare etmek. i. parmak. f. parmakla dokunmak, el sürmek, ellemek. i. tırnak, parmak tırnağı. i. parmak izi. i. parmak ucu. s. titiz, kılı kırk yaran. f. 1. bitirmek; sona erdirmek; tamamlamak; bitmek; sona ermek; tamamlanmak. 2. k. dili öldürmek, işini bitirmek. 3. k. spor finiş, bitiş. dili bitirmek, mahvetmek; bozmak; bitkin duruma getirmek. 4. bitirmek. (bir müsabakada) ... gelmek: He finished first. Birinci geldi. i. 1. 1. ile işi bitmek: If you´ve finished with işlerinde) cila, I´d like son, nihayet. 2. spor finiş, bitiş. 3. (ağaç that computer, perdah: to 1. tableO mahdut. 2. finish. Bu masanın cilası güzel. This sınırlı, bilgisayarla işin sonlu. s. use it. has a lovely mat. bittiyse onu kullanmak istiyorum. 2. ile ilişkisini kesmek/bitirmek/sona erdirmek: Aylin´s finished dilb. çekimli fiil. with Serkan. Aylin, Serkan´la ilişkisini kesti. i., argo 1. hain; ispiyoncu, ispiyon, gammaz, ihbarcı. 2. grev kırıcı. i. Finlandiya. i. Finlandiyalı. i. Finli. s. Fin.

i. Fince. s. 1. Fin. 2. Fince. Finnish i., bak. fjord. fiord i. köknar. fir i. 1. ateş. 2. yangın. fire f. 1. (tüfek, top, v.b.´ni) ateşlemek; (silah) ateş almak. 2. fire (kurşun, top, belirli bir el silah) atmak. 3. (toprak eşyayı) top atışıyla selamlamak. fire a salute (fırında) pişirmek. 4. k. dili işten kovmak, sepetlemek. bir el silah atmak. fire a shot yangın zili; yangın alarmı. fire alarm İng. itfaiye. fire brigade itfaiye teşkilatı. fire department itfaiye arabası. fire engine yangın merdiveni. fire escape yangın merdiveni. fire escape yangın söndürme aleti. fire extinguisher yangın hortumu. fire hose yangın musluğu. fire hydrant yangın sigortası. fire insurance (birini) soru yağmuruna tutmak. fire questions at (birini) gayrete getirmek. fire s.o. up fire s.o. with enthusiasm for (bir iş için) (birini) şevke getirmek. 1. (soba, kalorifer v.b.´ni) fayrap etmek. 2. (motoru) fire s.t. up çalıştırmak. itfaiye, itfaiye binası. fire station ilk silah atan olmak. fire the first shot yangın kulesi. fire tower itfaiye arabası. fire truck i. ateşli silahlar. firearms i. yangın söndürme gemisi. fireboat i. 1. yanan odun parçası. 2. ortalığı karıştıran delifişek. firebrand i. yangın tuğlası. firebrick i. kundakçı. firebug i. kestanefişeği. firecracker i. ateşböceği. firefly çoğ. fire.men (fay´ırmîn) i. itfaiyeci. fireman i. şömine, ocak. fireplace i. yangın musluğu. fireplug s. yanmaz. fireproof i. ocak başı. fireside i. odun. firewood i. havai fişekler, kestanefişekleri, çatapatlar v.b. fireworks i. 1. (tüfek, top v.b.´ni) ateşleme; ateşlenme, ateş alma. 2. firing (kurşun, top, belirli bir el silah) atma, atış. 3. (toprak eşyayı) ateş hattı. firing line pişirme; pişim. 4. k. dili işten kovma, sepetleme. ateşleme mekanizması, ateşleme tertibatı. firing mechanism ateşleme iğnesi, ateşleme pimi. firing pin atış alanı, poligon. firing range idam mangası. firing squad ask. atış mangası. firing squad i. firma. firm s. 1. donmuş (jöle, pelte, çikolata v.b.). 2. sağlam; sallanmayan; firm kaymayan. 3. sıkı. 4. fiyatı değişiklik göstermeyen (hisse senedi, tic. kesin teklif. firm offer tahvil v.b.). f. 1. up -i sağlamlaştırmak, -i sağlama bağlamak. 2. i. gök kubbe. firmament (jöle, pelte, çikolata v.b.) donmak. 3. (fiyatlar) istikrara kavuşmak.

firman firmness first first aid first aid first and foremost first class first class first floor first floor first impression first lady first lieutenant first lieutenant first name first night first person first person first watch firstborn first-class firstly first-rate firth fiscal fiscal year fiscal year fish fish fish for fish in troubled waters fish or cut bait fish story fishbone fisherman fishing line fishing pole fishing rod fishing tackle fishnet fishnet stocking fishy fissile fission fissure fist fisticuffs fit fit fit

i. ferman. i. 1. (jöle, pelte, çikolata v.b.´ne özgü) donmuşluk. 2. sağlamlık. 3. 1. ilk, birinci. 2. baş, en büyük. i. ilk, birinci. z. 1. ilkin, evvela, s. sıkılık. 4. (fiyatlarda) istikrar. ilkönce, önce. 2. ilk: When we first came here it was a village. ilk yardım. İlk geldiğimiz zaman burası bir köydü. tıb. ilk yardım. en başta. birinci sınıf; birinci mevki. (taşıtta) birinci mevki. zemin kat; İng. birinci kat. 1. A.B.D. zemin kat. 2. İng. birinci kat. ilk izlenim. (A.B.D.´de) cumhurbaşkanının karısı. ask. üsteğmen. üsteğmen. ilk ad. gala, açılış gecesi. dilb. birinci tekil veya çoğul şahıs. dilb. birinci şahıs. gecenin ilk nöbeti. i. ilk çocuk. s. ilk doğan. s. 1. birinci mevkie ait, birinci mevki. 2. üstün, mükemmel; birinci sınıf, ekstra. z. birinci mevkide. z. ilkin, evvela, ilkönce, önce. s. üstün, mükemmel; birinci sınıf, ekstra. i. (İskoçya´da) haliç. s. mali. mali yıl. mali yıl. i. (çoğ. fish, değişik türler için fish.es) balık. f. balık tutmak, balık avlamak. dolaylı bir şekilde istemek/aramak. bulanık suda balık avlamak. k. dili bir şeyi yapmak ya da ondan tamamıyla vazgeçmek: You must either fish or cut bait! Ya bu deveyi güdersin, ya da bu palavra, masal, hikâye. diyardan gidersin! i. kılçık, balık kılçığı. çoğ. fish.er.men (fîş´ırmîn) i. balıkçı. olta, olta ipi, misina. olta kamışı. olta çubuğu. olta takımı. i. balık ağı. file çorap. s. 1. balık kokan; içinde balık tadı olan. 2. balığı çok. 3. k. dili şüphe uyandıran: There´s something fishy about this. Bu işte s. bölünebilir, yarılabilir. bir bityeniği var. i., fiz. bölünüm, yarılım. i. ince çatlak. i. yumruk. i. yumruklaşma, dövüşme. i. 1. nöbet, kriz: a fit of coughing öksürük nöbeti. s. 1. uygun. 2. (bedenen) formda olan, spor yapmaya hazır. f. (--ted, --ting) 1. -e göre olmak, -e yakışmak; -e uygun olmak; -i uydurmak, -i ayarlamak, -in uymasını sağlamak: This job fits you perfectly. Bu iş tam sana göre. The colors don´t fit. Renkler birbirine uymuyor. You should fit your remarks to the educational level of your listeners. Sözlerinizi dinleyicilerinizin

fit for nothing fit like a glove fit s.o. out for fit to be tied fitful fitness fitter fitting five fivefold fix fix fix a place up fix o.s. up fix on fix one´s attention on fix one´s eyes on fix s.o. up with fix s.o.´s wagon fixation fixed fixed asset fixed idea fixed price fixings fixture fizz fizzle fizzy fjord fl oz flabbergast flabby flaccid flag (down) a taxi flag flag flag flag flagpole flagrant flagrante delicto flagship flagstaff flagstone flair flake flambeau flamboyant flame

hiçbir işe yaramaz, beş para etmez. tıpatıp uymak. birine (bir şey için) gerekli şeyleri sağlamak/tedarik etmek. k. dili çok öfkeli, babaları tutmuş, küplere binmiş, zıvanadan çıkmış.aralıklarla bölünen, kesintili, düzensiz. s. kısa i. 1. uygunluk, uygun olma. 2. (bedenen) formda olma, spor yapmaya hazır olma. i. borucu, tesisatçı. i. 1. terz. prova. 2. (rakor, manşon gibi) tesisat işlerinde kullanılan parça;beş rakamı (5, V). 2. aksesuar. s. uygun. s. beş. i. 1. beş, çoğ. fitings. 3. (bir) isk. beşli. five-and-ten-cent store/ten-cent store/dime s., z. beş kat, beş misli. store/five-and-ten ucuz eşya satılan mağaza. i. f. 1. tamir etmek. 2. (sabitleştirecek bir şekilde) takmak, yerleştirmek. 3. (tarih, miktar v.b.´ni) kararlaştırmak, tayin bir yeri tamir etmek. etmek. 4. (kahvaltı/öğle yemeği/akşam yemeği) hazırlamak. 5. süslenmek, kendini süslemek. (saçını) yapmak. 6. (filmin) fiksajını yapmak. 7. k. dili şike -i seçmek, -e karar vermek. yaparak (maçın) sonucunu tayin etmek; rüşvet yedirerek (mahkemenin) sonucunu tayin etmek. 8. k. dili gününü dikkatini -e çevirmek. göstermek,dikmek. gözünü -e hakkından gelmek, çanına ot tıkamak. k. dili birine (bir şey) ayarlamak/sağlamak. k. dili 1. birini mahvetmek. 2. birinin hakkından gelmek. i. aşırı bağlılık, aşırı düşkünlük. s. 1. sabit, değişmeyen. 2. k. dili şike/rüşvet yoluyla ayarlanmış. sabit değer. saplantı. sabit fiyat. i., çoğ., k. dili (bir et yemeğini tamamlayan) diğer yemekler. i. 1. (bir yapıya/odaya ait) sabit eşya. 2. İng., spor müsabaka. f. (gazoz, soda, şampanya v.b.) fış fış/fışır fışır köpürdemek, fışırdamak, fışıldamak. i. 1. (köpüren gazoz, soda v.b.´nin f. out k. dili iyi başlayıp sonradan suya düşmek. çıkardığı) fışırtılı ses, fışırtı, fışıltı. 2. canlılık. s. karbonatlı (içecek). i. fiyort. kıs. fluid ounce(s). f., k. dili çok şaşırtmak, küçük dilini yutturmak. s. 1. gevşemiş, gevşek (adale/doku). 2. cansız, güçsüz, ruhsuz, sönük. flabby. s., bak. taksi çevirmek. i., bot. süsen, zambak. i. büyük ve yassı kaldırım taşı. f. (--ged, --ging) bu taşlarla döşemek. sancak; bandıra; flama. f. (--ged, --ging) (down) i. bayrak; bayrak/el--ging) yorulmaya başlamak, kuvveti kesilmek. f. (--ged, sallayarak (birini, bir vasıtayı) durdurmak. i. gönder, bayrak direği. s. göze batan (kötülük/ahlaksızlık); pervasız (suç işleyen kimse). z., bak. in flagrante delicto. i. 1. amiral gemisi. 2. bir şirket grubundaki en önemli şirket: The Chicago Hilton is direği. i. gönder, bayrak the flagship of the Hilton chain of hotels. Şikago Hiltonu, Hilton otel zincirinin baş oteli. i. büyük ve yassı kaldırım taşı. i. 1. yetenek, kabiliyet. 2. içgüdü. i. 1. ince bir tabaka halinde olan parça. 2. ince bir tabaka halindeki i. meşale.kar tanesi. f. (off/away) (boya tabakaları v.b.) kabarıp dökülmek; tabaka halinde dökülmek. s. 1. frapan, göze çarpan (renk). 2. aşırı davranışlarından dolayı gözealev, yalaz. 2. k. dili sevgili. f. alev alev yanmak. i. 1. çarpan (kimse).

flamethrower flamingo flammable Flanders flange flank flank attack flanking action flannel flannelette flap flare flash flash flash flood flash in the pan flash through one´s mind flashback flashbulb flashgun flashing flashlight flashy flask flat flat flat flat broke flat on one´s back flat rate flat tire flatcar flat-footed flatiron flatten flatter flatterer flattery flattop flaunt flautist flavor flavorful flavoring flavour flaw flawed flawless flax flaxen

i. alev makinesi. i. (çoğ. --s/--es) zool. flamingo. s. yanıcı. i. Flandra. i. flanş. i. 1. böğür. 2. ask., den. yan. f., ask. 1. yandan kuşatmak. 2. yan saldırısı yapmak, yan taarruzu yapmak. ask. yan saldırısı, yan taarruzu. ask. yan hareketi. i. 1. flanel. 2. pazen. 3. İng. elbezi; sabun bezi, sabunluk. 4. İng. saçma, palavra. i. pazen. i. 1. (kanat) çırpma, çırpıntı, çırpış. 2. (bayrak, yelken v.b.) dalgalanma. 3. alevlenmek. 2. parlamak, ışık saçmak. 3. f. 1. parlamak, (zarfa ait) kapak. 4. (kaskette) kulaklık. 5. (çadıra ait) etek. 6. (uçağın kanadındaki) kanatçık. 7. (masaya (etekler) kabarmak. 4. 2. (işaret vermek için) (ışıkları) yakıp f. 1. (şimşek) çakmak. up parlamak, öfkelenmek. i. 1. ask. ait) kanat. f.cephanesi. 2. den.(kuş) (kanatlarını) çırpmak. 2. (--ped, --ping) 1. işaret fişeği. aydınlatma 3. büyük bir hızla geçmek. 4. bir an için göstermek. söndürmek. i. 1. ani bir parıldama. 2. flaş, kısa fakat önemli bir haber. 3. (bayrak, yelken v.b.) (rüzgârda) dalgalanmak. foto. flaş aygıtı, flaş. 4. cep feneri. aniden gelen sel. saman alevi gibi bir şey. birden aklından geçmek. i. geriye dönüş. i., foto. flaş ampulü. i., foto. flaş lambası, flaş. i. etek, yağmur sularına karşı konulan saç örtü. i. el feneri. s. frapan, göze çarpan. i. 1. cep şişesi; matara. 2. kim. balon (cam kap). s. (--ter, --test) 1. düz; yassı. 2. yavan, tatsız. 3. müz. bemol. 4. gazı gitmiş (meşrubat/bira/şampanya). i. apartman dairesi, daire. i. 1. düzlük, geniş düz yer. 2. müz. bemol. k. dili meteliksiz, züğürt. yatalak. tek fiyat. patlak lastik. i., d.y. açık yük vagonu. s. düztaban. i. ütü. f. yassılaştırmak, yassıltmak, yassılatmak; ezmek. f. pohpohlamak, koltuklamak, samimi olmayan iltifatlarda bulunmak. i. pohpohçu. i. pohpohlama. i. alabros saç. f. göz önüne sermek, sergilemek. i., müz. flütçü. i. 1. (duyum olarak) tat, lezzet. 2. lezzetli bir tat, çeşni. 3. çeşit: Their ice cream comes in twenty flavors. Onların dondurmasının s. lezzetli. yirmi çeşidi var. 4. (belirli bir) nitelik. f. (bir yiyeceğe) tat i. yemeğe tat veren şey, tatlandırıcı. vermek için (bir şey) katmak: She flavored it with vanilla. Tat i., f., İng., bak. flavor. vermek için ona vanilya kattı. i. kusur; (kumaşta/giyside) defo. s. kusurlu; defolu. s. kusursuz; defosuz. i., bot. keten. s. sarı, lepiska.

flaxseed flay flea fleck fled fledgling flee fleece fleecy fleet fleet fleeting Fleming Flemish flesh flesh color flew flex flexibility flexible flick flick one´s fingers flick one´s wrist flicker flier flight flight of fancy flight of stairs flighty flimsy flinch fling fling back open fling o.s. into flint flip flip a coin flip one´s lid flip one´s lid flip-flop flippant flipper flirt flit float floating floating assets floating capital floating dock floating population

i. ketentohumu. f. 1. (derisini) yüzmek. 2. fena halde azarlamak, haşlamak. i. pire. i. 1. nokta, benek, leke. 2. çok ufak parça. f., bak. flee. i. 1. tüyleri henüz bitmiş yavru kuş. 2. k. dili acemi çaylak, bir işe yeni kaçmak; firar etmek. f. (fled) başlayan kimse. i. 1. (bir koyunun üstünde biten) yünün tümü. 2. (bir koyundan kırkılan) yünün tümü. f. 1. (koyunu) kırkmak. 2. k. dili (hile ile) s. 1. uzun tüylü yün kümelerine benzeyen. 2. uzun tüylü yünle soyup soğana çevirmek; kazıklamak. kaplı. i. filo, donanma. s. hızlı. s. çabuk geçen, uçup giden; geçici, fani. i. Flaman. i. Flamanca. s. 1. Flaman. 2. Flamanca. i. et. ten rengi. f., bak. fly. f. (kası) bükmek. i. esneklik, elastikiyet. s. esnek, elastiki. i. 1. çabuk bir sallama hareketi: a flick of the fingers bir fiske. a flick of the wrist çabuk ve kesik bir el sallama. 2. k. dili (sinema fiske atmak. salonunda gösterilen) film. f. çabuk bir sallama hareketinde çabuk ve kesik bir şekilde elini sallamak. bulunmak. i. 1. titreşim, titreme. 2. ufacık bir belirti: He suddenly felt a flicker of 2. el Birdenbire ufacık bir umut duydu. f. 1. i. 1. pilot.hope. ilanı. (ışık/gölge) oynamak. 2. titreyen alevlerle/bir alevle yanmak. i. 1. uçuş, uçma. 2. kaçış; firar. hayal, hayal kurma. 1. (bir kattan başka bir kata giden) merdiven. 2. (bir kattan merdiven sahanlığına kadar giden) merdiven bölümü. s. hercai; havai; kaprisli. s. 1. dayanıksız; çürük; derme çatma. 2. uydurma olduğu belli, uyduruk, yememek için) (vücudunu, vücudunun bir parçasını) f. (darbe uydurmasyon. geri veya1. fırlatmak, hızla atmak. 2. (kollarını) savurmak. i. f. (flung) bir yana çekmek. (pencereyi/kapıyı) hızla açmak. (bir işe) dört elle sarılmak, balıklama dalmak. i. çakmaktaşı. f. (--ped, --ping) 1. fiske atmak. 2. k. dili çıldırmak, keçileri kaçırmak. atmak. k. dili -e hayran olmak. s., k. dili saygısız, yazı tura 3. over küstah. k. dili 1. çok kızmak, tepesi atmak, küplere binmek. 2. çıldırmak, keçileri kaçırmak. 3. over -e hayran olmak. argo çıldırmak. i. tokyo. s. saygısız, küstah. i. 1. (deniz kaplumbağalarında ve yüzen memelilerde) yüzgeç. 2. (with) (erkek) kullanılan) palet. davranmak; (kadın) (erkeğe) f. (yüzmek için (kadına) âşık gibi cilve yapmak. kadınlara âşık rolü yapmayı seven erkek; f. (--ted, --ting)i.1. oradan oraya uçmak. 2. -den hızla geçmek. erkeklere cilve yapmayı seven kadın. i. 1. olta mantarı. 2. şamandıra, flotör. 3. duba. f. 1. su yüzünde/havada yüzmek/gitmek. 2. (gemiyi) yüzdürmek. 3. (bir s. su yüzünde/havada yüzen. şeyin) su yüzünde yüzerek bir yere gitmesini sağlamak; su tic. cari aktifler. yüzünde götürmek; yüzdürmek. 4. hisseleri satarak (bir şirket) tic. döner (döviz kurunu) dalgalanmaya bırakmak. 6. boş verip kurmak. 5.sermaye. her şeyi oluruna bırakmak. yüzer havuz. gelip geçici nüfus.

flock floe flog flood flood plain flood tide floodgate floodlight floor floor lamp floor plan floor show floorboard flooring floorwalker floozy flop flophouse floppy floppy disk flora floral florid florist floss flossy flotation flotsam flotsam and jetsam flounce flounce flounder flounder flour flourish flout flow flower flower bed flower girl flowerpot flowers of sulfur flower-seller flowery flowing flown flu fluctuate fluctuation flue

i. sürü. f. sürü halinde toplanmak. i. denizde yüzen üstü düz buz kütlesi. f. (--ged, --ging) kırbaçlamak. i. sel; su baskını, taşkın. f. 1. sel basmak; su basmak. 2. sel gibi akmak. 3. oto. (motoru) ambale etmek. coğr. taşkın yatağı. kabarma, met. i. bent kapağı. i. projektör. i. 1. taş/tahta döşeme, yer, zemin. 2. (binadaki) kat. f. 1. taş/tahta döşemek. 2. vurup yere yıkmak. 3. k. dili şaşırtmak, ayaklı lamba, abajur. küçük dilini yutturmak. mim. kat planı. eğlence programı. i. döşeme tahtası. f., k. dili (motorlu taşıtın) gaz pedalına sonuna kadar basmak, i. döşemelik. alabildiğine gazlamak. i. büyük mağazalarda işi idare eden ve müşterilere yardımcı olmak üzere dolaşan görevli. i., k. dili hayat kadını, fahişe. f. (--ped, --ping) 1. çırpınmak. 2. k. dili başaramamak. 3. (bir şeyi) birden sertçe bırakıvermek. i., k. dili başarısızlık, fiyasko. i. berduşların kalabileceği yurt; berduşların kaldığı otel. s. yumuşak ve kenarları sarkık. bilg. disket, esnek disk. çoğ. --s (flor´ız)/--e (flor´i) i. flora, bitey, bitki örtüsü. s. çiçeklere ait. s. 1. tumturaklı (yazı); fazla süslü. 2. kırmızı (yüz/yanak). i. çiçekçi, kesme çiçek satılan dükkânı işleten kimse. i. diş ipliği. f. (diş aralarını) iplikle temizlemek. s., k. dili şatafatlı. i. 1. yüzme; yüzdürme. 2. tic. (senetleri) ihraç etme. i. denizde yüzen veya kıyıya vuran şeyler. f. 1. into -e bir hışımla girmek. 2. out bir hışımla çıkmak. i. fırfır, farbala. i. dilbalığı. f. 1. debelenmek, çırpınmak. 2. bata çıka ilerlemek. 3. bocalamak. i. un. f. 1. gelişmek, büyümek; ilerlemek. 2. sallamak. i. gösterişli bir hareket. f. hor görmek; reddetmek; itaat etmemek. f. 1. akmak. 2. (saç) sarkmak. 3. (elbise/kumaş) (belirli bir şekilde) f. çiçeklenmek, çiçek vermek, çiçek açmak. i. çiçek. dökülmek, düşmek, durmak, oturmak. i. akış. çiçek tarhı. 1. çiçekçi kız. 2. nikâh töreninde çiçek taşıyan küçük kız. i. saksı. kükürtçiçeği. i. (sokakta çiçek satan) çiçekçi. s. 1. çiçekli, çiçeği çok. 2. süslü (yazı/sözler/üslup). s. 1. akan. 2. akıcı. f., bak. fly. i. grip. f. 1. yükselip alçalmak; inip çıkmak. 2. değişmek. 3. tic. dalgalanmak.alçalma; inip çıkma. 2. değişme. 3. tic. i. 1. yükselip dalgalanma. i. büyük bir baca içindeki birkaç ayrı duman yolunun her biri; duman yolu.

fluency fluent fluently fluff fluffy fluid fluid ounce fluke flung flunk flunk out flunky fluorescent fluorescent light fluoride flurry flush flush s.o. out flush s.t. down the toilet flush tank flush the toilet fluster flute fluted column fluting flutter flux fly fly fly a kite fly at fly at s.o.´s throat fly away fly blind fly by the seat of one´s pants fly in the face of fly into a rage fly into a tantrum fly into a temper fly low fly off fly off the handle fly off the handle fly swatter fly the coop fly/go off on a tangent fly-by-night flyer flying flying buttress

i. (dilde) akıcılık. s. akıcı (yazı/üslup); akıcı bir şekilde konuşan (biri). z. akıcı bir şekilde. i. (halıdan/kumaştan dökülmüş) hav. f. (tüylerini/saçını) kabartmak. s. tüyleri kabarık. s. akıcı; akışkan. i. sıvı; akışkan. A.B.D. 29,57 cc.; İng. 28,41 cc. i. (bir) şans, şans eseri. f., bak. fling. f., k. dili 1. (sınavda) çakmak; çaktırmak. 2. (sınıfta) kalmak; (sınıfta) bırakmak. başarısızlıktan dolayı okulu bırakmak zorunda kalmak. i. 1. birinin emirlerine koşan, uşak, piyon. 2. dalkavuk. s. floresan. 1. floresan lamba, floresan. 2. floresan ışık. i., kim. flüorür. i. 1. kısa süren hafif bir kar yağışı. 2. kısa süren bir heyecan/telaş.hizada borsada k. dilisüren bir fiyatpara olan. f. 1. s. 1. düz, aynı 3. tic. olan. 2. kısa üzerinde bol yükselişi/inişi. (av kuşunu) ürkütüp uçurmak. 2. (yüzü) kızarmak; (yanaklarını) birini saklandığı yerden çıkarmak. kızartmak. i. (yüzde) kızartı. bir şeyi tuvalete atıp sifonu çekmek. (tuvalete ait) rezervuar. sifonu çekmek. f. (birini) heyecanlandırıp şaşırtmak. i. heyecanlı ve şaşkın bir hal. müz. flüt, flavta. 2. mim. (sütundaki) yiv. i. 1. mim. yivli sütun. i., mim. (sütundaki) yiv/yivler. f. 1. (kanatlarını) çırpmak. 2. çırpınmak. 3. (rüzgârda) titremek veya hafifçe dalgalanmak. 4. çabuk çabuk sallamak. 5. çırpınır i. akış. gibi düşmek. i. 1. çırpınma, çırpınış. 2. (rüzgârda) titreme veya i. 1. sinek. 2. erkek pantolonunun önündeki fermuar veya hafifçe dalgalanma. düğmelerle açılıp uçmak; uçurmak.Your fly´s open. 3. çok f. (flew, flown) 1. kapanan bölüm: 2. uçakla gitmek. Pantolonunun önü açık. akıp gitmek. 5. (bayrak) dalgalanmak. çabuk gitmek. 4. (zaman) uçurtma uçurmak. birdenbire üstüne saldırmak. birine birdenbire (sözlerle) saldırmak. uçup gitmek. 1. kör uçmak. 2. (tecrübesizlik veya birtakım eksiklikler yüzünden) sadece içgüdülerine dayanarak idare etmek. (tecrübesizlik veya birtakım eksiklikler yüzünden) sadece içgüdülerine dayanarak idare etmek. -i hiçe saymak. küplere binmek, hiddetlenmek. (hiddetten) bağırıp çağırıp tepinmeye başlamak. k. dili hemen öfkelenmek. alçaktan uçmak. uçup gitmek. küplere binmek, tepesi atmak, çok kızmak. k. dili zıvanadan çıkmak, köpürmek, tepesi atmak. sineklik. k. dili kaçmak, sıvışmak, tüymek. k. dili (önemsiz/ilgisiz bir şeye takılarak) asıl konudan ayrılmak/uzaklaşmak, amaçtan sapmak. s. güvenilmez. i., bak. flier. i. 1. uçma, uçuş; uçurma. 2. havacılık; pilotaj; pilotluk. s. 1. uçan. 2. havacılıkla ilgili. mim. dayanma kemeri.

flying saucer flypaper flyweight flywheel foal foam foam at the mouth foam rubber foamy fob focal focal point focus focus one´s attention on fodder foe foetal foetid foetus fog foggy foghorn fogy foible foil foil foil foist -fold fold fold fold one´s arms folder folding chair folding door foliage foliage plant folk folk dance folk literature folk song folklore follow follow in s.o.´s footsteps follow one´s nose follow s.o.´s advice follow suit follow the lead of s.o. follow through follow through

uçan daire. i. sinek kâğıdı. i., boks sinekağırlık, sineksıklet. i. volan, düzenteker. i. tay. f. tay doğurmak. i. köpük. f. köpürmek. 1. ağzı köpürmek. 2. çok öfkeli olmak, köpürmek. sünger. s. köpüklü. kıs. free on board tic. fob (gemide/trende teslim). s., fiz. odaksal, mihraki. odak noktası. çoğ. --es (fo´kısız)/fo.ci (fo´say) i. odak. f. (--ed/--sed, --ing/-sing) odaklamak. -e dikkatini çevirmek. i. (saman/ot gibi) hayvan yemi. i. düşman, hasım. s., bak. fetal. s., bak. fetid. i., bak. fetus. i. sis. f. (--ged, --ging) buğulanmak; buğulandırmak. s. sisli. I don´t have the foggiest idea. Hiç fikrim yok. i. sis düdüğü. i. örümcek kafalı kimse. i. zaaf, zayıf yön. f. set çekmek, önlemek. i. 1. alüminyum folyo, folyo. 2. (altın, kalay v.b. madenleri döverek oluşturulan) varak, yaprak. i., eskrim flöre. f. 1. on -e zorla kabul ettirmek, -in başına yıkmak: foist a job (off) on s.o. bir işi birinin başına beş misli, on kat. sonek kat, misil, kere: fivefold s.yıkmak. 2. beş-e kakalamak. 3. in/into -e sokuşturmak, -e kurnazlıkla koymak. f. 1. katlamak; katlanmak. 2. sarmak. 3. yavaş yavaş katmak. 4. k.1. ağıl. 2. koyun sürüsü. i. dili (işyeri) temelli kapanmak; iflas etmek, topu atmak. i. 1. kat, kıvrım. 2. jeol. kıvrım. kollarını kavuşturmak. i. 1. dosya. 2. broşür. katlanır iskemle. katlanır kapı; akordeon kapı, armonik kapı, körüklü kapı. i. bitki yaprakları; yeşillik. yapraklarının güzelliği için yetiştirilen süs bitkisi. i. 1. halk. 2. çoğ. insanlar, kimseler. 3. çoğ., k. dili akrabalar, aile, ana baba. halk oyunu. halk edebiyatı. halk şarkısı. i. folklor. f. 1. takip etmek, izlemek. 2. anlamak, kavramak. bir kimsenin izinde olmak. 1. dosdoğru gitmek. 2. sezgileriyle/sezgilerine dayanarak hareketsözünü dinlemek. birinin etmek. aynı şeyi yapmak: When Derya got herself a telephone, Hülya followed suit. Derya kendine telefon alınca Hülya da aynı şeyi birinin ardından gitmek. yaptı. 1. (bir işin) sonunu getirmek. 2. spor (belirli bir beden hareketini) sonuna kadar yapmak. ask. harekete geçerek 1. on (bir işin) sonunu getirmek. 2. düşmanı sıkı bir şekilde takip etmek.

follow up follower following folly foment fomenter fond fond memories fondle fondly fondness fondue font font food foodstuff fool fool fool around fool´s gold fool´s paradise foolhardy foolish foolishness foolproof foot foot foot it foot the bill foot the bill football footboard footbridge footed foothills foothold footing footlights footlocker footloose footnote footpath footprint footsore footstep footway footwear fop for for (all) the world

(başka bir şey yaparak) (bir şeyi) tamamlamak. i. taraftar, yandaş. i. taraftarlar, yandaşlar. s. aşağıdaki; -den sonraki. edat -den sonra, -i müteakip. i. delilik, budalalık. f. 1. kışkırtmak. 2. teşvik etmek. i. kışkırtıcı, tahrikçi. s. 1. fazla müsamahakâr. 2. sevgi dolu. güzel hatıralar. f. okşamak, sevmek. z. sevgiyle, şefkatle. i. 1. düşkünlük. 2. fazla müsamaha. i. fondü. i. vaftiz kurnası. i., matb., bilg. font. i. yemek, yiyecek; gıda, besin. i. yiyecek, gıda maddesi. i. ahmak, budala, enayi, aptal. f. 1. aldatmak. 2. şaka yapmak. k. dili 1. vaktini boşa geçirmek; vaktini çalışacağına eğlenmekle geçirmek. 2. with ile oynamak. 3. with bir hobi olarak (bir şey) pirit. ile ilgilenmek. hayaller üzerine kurulmuş mutluluk. s. kendini/diğerlerini boş yere tehlikeye atan. s. ahmak, budala, aptal (kimse); ahmakça, budalaca, aptalca (şey). i. ahmaklık, budalalık, aptallık. s. 1. sağlam ve kullanılması kolay. 2. çok sağlam, dört dörtlük, mükemmel. i. 1. ayak. 2. (dağ/tepe için) dip. 3. (karyolanın) çoğ. feet (fit) ayakucu. 4. fut (30,4 cm.). I wouldn´t touch that with a ten-foot f. pole. Ona hiç yaklaşmam. keep one´s feet düşmemek. yaya gitmek. k. dili parasını vermek. hesabı ödemek. i. 1. Amerikan futbolu. 2. İng. futbol. i. (karyolanın) ayakucundaki tahta. i. yaya köprüsü. s. ayaklı: a four-footed animal dört ayaklı bir hayvan. i., çoğ. sıradağların veya bir dağın uzantısı olan tepeler. i. ayak basacak yer. i. ayak basacak yer. i., tiy. ramp ışıkları. i. küçük sandık. s. serbest, başıboş. i. dipnot. f. dipnot koymak. i. patika. i. ayak izi. s. yürümekten ayakları şişmiş/yaralanmış/ağrıyan. i. 1. adım. 2. ayak sesi. 3. ayak izi. i., İng. yaya kaldırımı, kaldırım. i. ayakkabılar; ayağa giyilen şeyler. i. züppe. edat 1. için, -e. 2. uğruna. 3. şerefine. 4. -den dolayı. 5. -e karşı. bağ. çünkü, zira. k. dili dünyayı verseler: She wouldn´t do that for the world. Dünyayı verseler onu yapmaz.

for a change for a song for a variety of reasons for ages for all one is worth for all that for all the world like for appearances´ sake for aught I care for aught I know for better or for worse for certain for dear life for effect for ever for ever and a day for ever and ever for example for fear of for free for fun for good for good for good measure For goodness sake! for heaven´s sake For heaven´s sake! for hire for instance for keeps for life for luck For mercy´s sake! for months for my part for my part for my sake for nothing for once for once For one thing ..., and for another ...: for pity´s sake for s.o. to be impractical for sale For shame! for starters for sure for that matter for the asking for the birds

değişiklik olsun diye. çok ucuza, yok pahasına. çeşitli nedenlerden dolayı. uzun bir zaman, senelerce, çoktan beri. k. dili var kuvvetiyle/gücüyle: She was running for all she was worth. Var kuvvetiyle koşuyordu. her şeye rağmen. k. dili gerçekten/hakikaten ... gibi: He looks for all the world like his grandfather. Tıpkı için. görünüşü kurtarmak büyükbabasına benziyor. ... bana ne, ... beni hiç ilgilendirmez: He can do it for aught I care! Varsın yapsın, bana ne! kadarıyla: She´s still in Rome for benim bildiğime göre, bildiğim aught Iolsa, kötü de olsa; anca beraber kanca beraber. iyi de know. Benim bildiğime göre hâlâ Roma´da. muhakkak, kesinlikle. k. dili vargücüyle. gösteriş için. sonsuza kadar, ebediyen. k. dili ilelebet, daima. ilelebet, ebediyen. örneğin, mesela. korkusundan, korkusuyla, -den korkarak. k. dili bedava, parasız. 1. zevk için. 2. şakadan. 1. kesinlikle, resmen. 2. sonsuza dek. temelli olarak. fazladan, ek olarak. Allah aşkına! Allah aşkına. Allah aşkına! kiralık. örneğin, mesela. her zaman için, temelli olarak, sonuna kadar. ömür boyu. uğur getirsin diye. Aman!/Allah aşkına! aylarca. kendi hesabıma, bana kalırsa. bana kalırsa, bence. hatırım için. 1. parasız, bedava. 2. boş yere, boşuna. bir kere. bir kerelik, bu sefer. Sebepler sıralanırken kullanılır: I don´t want to go. For one thing it´s too cold, and for another I´m tired. Gitmek Allah aşkına. istemiyorum. Evvela dışarısı fazla soğuk, ayrıca yorgunum. pratik davranmamak. satılık. Ne ayıp! k. dili ilkin, evvela. kesin: That´s for sure! Orası kesin! 1. ona gelince. 2. hatta. istersen: It´s yours for the asking. Alabilirsin.: If you want to use my boat on Mondays, it´s yours for the asking. Teknemi k. dili saçma. pazartesileri kullanmak istersen alabilirsin.

for the life of me for the life of me for the love of ... for the most part for the most part for the present for the public weal for the purpose of for the sake of argument for the sake of clarity for the time being for weeks for what/whatever it´s worth for/on sale forage foray forbade forbear forbid forbidden forbidding forbore forborne force force force a smile force majeure force s.o. at gunpoint force the door forced labor forced labor forced landing forced march forced sale forceful forceps forcible forcibly ford fore foreforearm forebear forebode foreboding forecast forecastle foreclose forefather forefinger

vallahi. hiç, ne yaptıysam. ... aşkına, ... hatırı için. genellikle. çoğunlukla. şimdilik. 1. umumun refahı için. 2. kamu yararına. -mek amacıyla. varsayalım ki, farz edelim ki. anlaşılsın diye. şimdilik. haftalarca. k. dili işinize yarar mı, bilmiyorum: Here´s what I heard, for whatever it´s worth. İşinize yarar mı, bilmiyorum, ama satılık. duyduğum bu. f. 1. karıştırarak aramak. 2. aramak; toplamak. i. 1. akın, baskın. 2. dalma, girme. f., bak. forbid. f. (for.bore, for.borne) 1. (merhametten/şefkatten dolayı) (bir şeyi) yapmamak. 2. (from) kendini (bir yasak etmek. f. (for.bade, --den, --ding) yasaklamak, şey yapmaktan) alıkoymak. s. yasak, yasaklanmış. s. 1. sert, haşin. 2. ürkütücü, korku veren. f., bak. forbear. f., bak. forbear. i. güç, kuvvet; zor. f. zorlamak; mecbur etmek. zorla gülümsemek. fors majör, zorlayıcı neden. tabancayla/tüfekle birini zorlamak. kapıyı zorlamak. zorla çalıştırma, angarya. angarya. hav. mecburi iniş. ask. cebri yürüyüş. mecburi satış. s. güçlü, kuvvetli. i., tıb. forseps. s. 1. zora dayanan. 2. güçlü, etkili. z. zorla. i. ırmakta yürüyerek geçilen sığ yer, geçit. f. sığ yerden yürüyerek i. ön. s. öndeki. geçmek. önek ön; önceden; önceki. i., anat. önkol, kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü. i. ata, cet. f. 1. önceden haber vermek. 2. (özellikle uğursuz bir şeyi) önceden hissetmek. i. kötü bir şeyin meydana geleceğini önceden hissetme, önsezi. f. (fore.cast/--ed) önceden tahmin etmek. i. tahmin. i., den. baş kasarası. f., huk. parayı ödemediği için ipotekli malı sahibinin elinden almak.cet. i. ata, i. işaret parmağı.

forefoot forefront foregone foregone conclusion foreground forehand forehead foreign Foreign Affairs foreign affairs foreign exchange foreign exchange foreign minister foreign parts foreign trade foreigner foreknowledge forelady foreleg foreman foremost forename forensic forensic medicine forensics foreplay forerunner foresee foreshadow foresight foreskin forest forest ranger forestall forester forestry foretaste foretell forethought forever forewarn forewoman foreword forfeit forgave forge forge forge ahead forger forgery

çoğ. fore.feet (for´fit) i. ön ayak. i. en öndeki yer; ön plan. s. önceden belli olan sonuç. i. ön plan. i., tenis sağ vuruş. s. sağ vuruşla yapılan. i. alın. s. yabancı, ecnebi; dış. Dışişleri. dışişleri. döviz. döviz. dışişleri bakanı. yabancı/dış ülkeler. dış ticaret. i. yabancı, ecnebi. i. önceden bilme. i. işçibaşı kadın. i. (hayvanlarda) ön ayak. çoğ. fore.men (for´mîn) i. 1. işçibaşı; ustabaşı. 2. huk. jüri başkanı. gelen, en öndeki. z. başta. s. başta i. ilk isim; küçük isim. s. 1. mahkemeye ait. 2. münazaraya ait, hitabetle ilgili. adli tıp. i. münazara sanatı. i. cinsel ilişkiden önce oynaşma, peşrev, ön oyun. i. 1. haberci; önden gelen. 2. selef, öncel. f. (fore.saw, --n) önceden görmek, önceden sezmek. f. (birinin/bir şeyin) habercisi olmak. i. öngörü, ileri görüş; basiret, sağgörü. i., anat. sünnet derisi. i. orman. f. ağaç dikip orman haline getirmek, ağaçlandırmak, ormanlaştırmak. devlet ormanlarında görevli ormancı. f. erken davranıp önlemek. i. orman mühendisi, ormancı. i. orman mühendisliği, ormancılık. i. önceden alınan tat. f. (fore.told) önceden haber vermek; kehanette bulunmak. i. önceden düşünme. z. 1. sonsuza kadar, ebediyen. 2. hep, durmadan. f. önceden uyarmak/ikaz etmek. çoğ. fore.wom.en (for´wîmîn) i. 1. işçibaşı kadın, işçibaşı. 2. huk. kadın jüri başkanı. i. önsöz. i. ceza, bedel. f. ceza olarak kaybetmek. f., bak. forgive. i. demirci ocağı, demirhane. f. 1. demiri ocakta kızdırıp işlemek, dövmek. 2. oluşturmak, yapmak. 3. sahtesini yapmak. f. 1. hızla ilerlemek. 2. öne geçmek. i. 1. bir şeyin sahtesini yapıp orijinal olduğunu ileri süren kimse. 2.1. bir şeyinkalpazan. yapıp orijinal olduğunu ileri sürme. 2. i. sahtekâr; sahtesini sahtekârlık; kalpazanlık. 3. sahte şey.

forget forgetful forgetfulness forget-me-not forgive forgiven forgivingness forgo forgone forgot forgotten fork forked forklift forlorn form form a government form a habit form a line form a single file form an opinion formal formalise formality formalize format formated diskette formation formative former formerly formidable Formosa Formosan formula formulate fornicate forsake forsaken forsook forswear forswore forsworn fort forte forth forthcoming forthright forthwith fortieth

f. (for.got, for.got.ten, --ting) unutmak. s. unutkan. i. unutkanlık. i., bot. unutmabeni. f. (for.gave, --n) affetmek, bağışlamak. f., bak. forgive. i. bağışlama, af. f. (for.went, for.gone) vazgeçmek, bırakmak. f., bak. forgo. f., bak. forget. f., bak. forget. i. 1. çatal. 2. bahç. bel. 3. yolun/nehrin çatallaşan yer veya kolu, çatal. f. 1. çatallaşmak. 2. bahç. bellemek. s. çatallı. i. forklift. s. 1. yalnız, ümitsiz ve üzgün. 2. terkedilmiş ve harap. i. 1. şekil, biçim. 2. spor form. 3. form, doldurulmak üzere hazırlanmış basılı belge. 4. İng. (okullarda) sınıf. f. 1. şekil hükümet kurmak. vermek, biçim vermek, biçimlendirmek. 2. oluşturmak, teşkil alışkanlık edinmek, âdet edinmek. etmek; oluşmak. 3. düzenlemek, tertip etmek, kurmak: That sıra olmak, sıraya to form a government. O parti hükümet party was unable girmek. kuramadı. 4. yapmak: He formed those boys into soldiers. O tek sıra olmak, birbiri ardınca sıralanmak. çocukları alıp birer asker yaptı. Form the dough into little balls. fikir edinmek. Bu hamurdan ufak topaklar yap. How do you form the plural of s. 1.noun? Bu ismin çoğulu nasıl yapılır? this resmi. 2. biçimsel. f., İng., bak. formalize. i. 1. resmiyet. 2. formalite. f. 1. resmileştirmek, resmiyete dökmek. 2. biçimlendirmek, biçim/şekil vermek. f. (--ed/--ted, --ing/--ting) bilg. biçimlemek, i., bilg. biçim, format. format etmek, formatlamak. formatlı disket. i. 1. oluşma; oluşturma, teşkil. 2. şekil verme, biçim verme, biçimlendirme. 3. ask. düzen. s. şekil veren, biçim veren, biçimlendiren. s. 1. eski, önceki. 2. the birinci, ilk, ilk söylenen. z. eskiden. s. zor, güç, müşkül; aşılması zor. i. Formoza. i. Formozalı. s. 1. Formoza, Formoza´ya özgü. 2. Formozalı. çoğ. --s (fôr´myılız)/--e (fôr´myıli) i. 1. reçete. 2. mat., kim. formül. ve açık olarak belirtmek. f. kesin f. evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak, zina etmek. f. (for.sook, for.sak.en) 1. vazgeçmek. 2. yüzüstü bırakmak, terketmek. f., bak. forsake. f., bak. forsake. f. (for.swore, for.sworn) bırakmak için yemin etmek, tövbe etmek. forswear. f., bak. f., bak. forswear. i. kale, hisar. i. birinin en iyi yaptığı iş; birinin asıl uzmanlık alanı. z. ileri, dışarı, dışarıya doğru. s. gelecek, önümüzdeki. s. 1. açıksözlü. 2. içten, samimi. 3. doğrudan. z. hemen, derhal. s., i. 1. kırkıncı. 2. kırkta bir.

fortification fortify fortitude fortnight fortress fortuitous fortunate fortunately fortune fortuneteller forty forty winks forum forward forward forward forwarding agent forwards forwent fossil fossilise fossilize foster foster child foster parents fought foul foul foul play foulmouthed found found found foundation founder founder foundling foundry fount fountain fountain pen fountain pen fountainhead four four corners of the earth foursquare fourteen fourth fowl fowling piece

i., ask. 1. tahkimat. 2. tahkimat yapma. f. 1. -de tahkimat yapmak. 2. -e moral vermek. i. metanet. i. iki hafta, on beş gün. i. büyük kale, büyük hisar. s. rastlantı sonucu olan, tesadüfi. s. şanslı, talihli. z. iyi ki, çok şükür, Allahtan, bereket versin. i. 1. kısmet, kader; şans, talih. 2. servet. i. falcı. s. kırk. i. kırk, kırk rakamı (40, XL). kısa süren uyku, şekerleme. çoğ. --s (for´ımz)/fo.ra (for´ı) i. forum. f. 1. ilerletmek. 2. göndermek, sevketmek, yeni adrese göndermek.olan, öndeki, ön; ileri. 2. küstah, şımarık. i., futbol s. 1. ileride forvet. doğru, ileri. z. ileri nakliye acentesi. z., bak. forward. f., bak. forgo. i. fosil, taşıl. f., İng., bak. fossilize. f. fosilleşmek, taşıllaşmak; fosilleştirmek, taşıllaştırmak. f. beslemek, büyütmek, bakmak. evlatlık. evlatlığa bakan ana baba. f., bak. fight. s. 1. kirli, pis. 2. iğrenç, tiksindirici. 3. kötü, fena. 4. birbirine karışmış (ipler, pisletmek. 2. ile karışmak. 3. spor faul yapmak. f. 1. kirletmek, zincirler v.b.). i., spor faul. cinayet, suikast. s. ağzı bozuk, küfürbaz. f., bak. find. f. kurmak. f. kalıba dökmek. i. 1. kurma, tesis etme. 2. temel. 3. temel, esas. 4. kurum, vakıf. 5.kurucu. i. fondöten. i. dökümcü, dökmeci. i. buluntu, terkedilip sokakta veya başka bir yerde bulunan bebek. i. dökümhane. i. pınar, kaynak, çeşme. i. 1. fıskıye. 2. çeşme. dolmakalem. dolmakalem, stilo. i. 1. pınar başı, kaynak, memba. 2. asıl kaynak. s. dört. i. dört, dört rakamı (4, IV). dünyanın dört bucağı. s. cesur, güvenilir ve inançlı. s. on dört. i. on dört, on dört rakamı (14, XIV). s., i. 1. dördüncü. 2. dörtte bir. i. (çoğ. fowl/--s) 1. kuş; kümes hayvanı. 2. tavuk/hindi/ördek eti. av tüfeği.

fox foxglove foxy foyer fracas fraction fractious fracture fragile fragility fragment fragrance fragrant frail frailty frame frame frame of mind frame-up framework framing franc France franchise frank frank frank frankfurter frankly frankness frantic fraternal fraternise fraternity fraternize fraud fraudulent fraudulent bankruptcy fraudulent bankruptcy fraudulent transaction fraught fray fray frazzle freak freckle freckled free free free and easy

i. 1. tilki. 2. tilki kürkü. 3. kurnaz kimse, tilki. f. aldatmak. i., bot. yüksükotu. s. tilki gibi, kurnaz. i. fuaye. i. arbede; gürültülü kavga; dalaş. i. 1. mat. kesir. 2. (bir şeyden) küçük bir parça. s. huysuz, aksi. i. 1. kırma; kırılma. 2. kırık, bir şeyin kırılan yeri. s. kolay kırılan, kırılgan. i. 1. kolay kırılma, kırılganlık. 2. naziklik. i. kırık parça, kırık. i. güzel koku. s. güzel kokulu, mis kokulu. s. 1. ince ve zayıf nahif; ince ve güçsüz; hafif ve kırılgan. 2. zayıf (umut, şans zayıf nahif olma; ince ve güçsüz olma; hafif ve i. 1. ince ve v.b.). kırılgan olma. 2. (umut, şans v.b.´nde) zayıflık. 3. zaaf, irade f. 1. tasarlamak; düzenlemek, tertip etmek, yapmak. 2. zayıflığı. çerçevelemek; çerçeveletmek. 3. argo suçu (aslında (binaya olan i. 1. çerçeve; (pencereye/kapıya ait) kasa; telaro. 2. suçsuz ait) birine) yıkmak. 3. (vücuda ait) bünye, yapı. 4. (otomobil, iskelet, karkas. (ruhi) hal, durum: I left him in a cheerful frame of mind. Onu kamyon v.b.´nde) şasi. 5. sin. kare, resim. neşeli bir halde bıraktım. i., argo suçu (aslında suçsuz olan birine) yıkma, kumpas kurma, kumpas, tuzak. i. (binaya ait) iskelet, karkas. i. (binaya ait) iskelet, karkas. i. (Fransa, Belçika, İsviçre para birimi) frank. i. Fransa. i. 1. the oy hakkı. 2. (şirketin bayie tanıdığı) imtiyaz. s. açıksözlü; açıkyürekli, açıkkalpli; düşüncelerini/duygularını açıkça gösteren; içten, samimi. (zarfın üstüne) posta damgasını f. (posta pulunu) damgalamak; veya dili, bak. frankfurter. i., k. posta ücretinin ödenmiş olduğunu gösteren bir işareti basmak. i. bir çeşit sosis. z. açıkça. i. açıksözlülük. s. 1. çılgına dönmüş. 2. çok acele ve telaşlı; çılgın. s. 1. kardeşçe. 2. kardeşlere özgü. f., İng., bak. fraternize. i. 1. kardeşlik. 2. erkek üniversite öğrencilerine ait birlik. f. arkadaşlık etmek: Officers are forbidden to fraternize with enlisted men. Subayların eratla arkadaşlık etmesi yasak. i. 1. dolandırıcılık, sahtekârlık, hile, aldatma, desise. 2. dolandırıcı, sahtekâr, hileci. s. hileli. hileli iflas. huk. hileli iflas. huk. hileli muamele. s. (ile) dolu: a journey fraught with danger tehlike dolu bir seyahat. i. 1. arbede, boğuşma; dövüşme, savaşma. 2. münakaşa; atışma. f. (kumaşı/ipi) yıpratmak; yıpranmak; saçaklanmak. i. i. 1. hilkat garibesi. 2. garabet; garip bir olay. 3. argo hastası, delisi: a soccer freak futbol hastası. f. out argo 1. çılgına i. çil. döndürmek; çılgına dönmek. 2. küplere bindirmek; küplere s. çilli. binmek. s. 1. özgür, hür; serbest. 2. bedava, parasız. 3. meşgul olmayan, boş. serbest bırakmak, azat etmek. parasız. f. 1. 4. laubali, saygısız. z. bedava, 2. kurtarmak. 1. rahat, sert olmayan; teklifsiz. 2. serbest, hafifmeşrep (kadın); mezhebi geniş. 3. çok hoşgörülü, çok toleranslı.

free enterprise free from free kick free kick free of free of charge free on board free pass free port free will free will free zone freedman freedom freedom of the press freeholder free-lance freeload freeloader freely freemason freesia freestyle freestyle swimming freestyle wrestling freeway freewheel freeze freeze one´s blood freeze over freeze-dry freezer freezing freezing compartment freezing point freight freight car freight train freighter French French doors French fried French fries French Guiana French horn French toast French windows Frenchman Frenchwoman frenetic

ekon. özel girişim, hür teşebbüs. -siz: free from error hatasız. free from pain ağrısız. spor frikik, serbest vuruş. frikik, serbest vuruş. -den muaf: free of tax vergiden muaf. bedava. tic. nakliyecinin aracına ücretsiz teslim, fob. parasız giriş kartı. serbest liman, açık liman. fels. hür irade. fels. hür irade. tic. serbest bölge. çoğ. freed.men (frid´men) i. kölelikten azat edilmiş kimse, azatlı. i. özgürlük, hürriyet; serbestlik. basın özgürlüğü. i., İng. tapu sahibi, mülk sahibi. s. serbest çalışan (gazeteci/yazar/fotoğrafçı). f. (gazeteci/yazar/fotoğrafçı) etmek. f., k. dili otlamak, otlakçılık serbest çalışmak. i., k. dili bedavacı kimse, otlakçı kimse. z. serbestçe. i. mason, farmason. i., bot. frezya. s. serbest yüzme. serbest güreş. i. otoyol, çevre yolu. f. 1. arka tekerleği zincirden güç almadan serbest dönen bisikletle fro.zen) 1. donmak; buz tutmak, buz bağlamak; f. (froze, gitmek; pedal çevirmeden gitmek. 2. etrafa aldırmadan hareketüşümek, çok serbest veya teklifsiz etmek; donmak: dondurmak. 2. çok çok korkutmak. I´m freezing! Donuyorum! kanını dondurmak, davranmak. 3. sorumsuzca yaşamak. i. donma. üstü buz tutmak. f. dondurarak kurutmak. i. dipfriz; (buzdolabının içindeki) buzluk. s. dondurucu; çok soğuk. (buzdolabının içindeki) buzluk. donma noktası. i. 1. taşıma ücreti, nakliye; navlun. 2. ücretle taşınan mal; navlun. yük vagonu. marşandiz, yük treni. i. şilep. i. Fransızca. s. 1. Fransız. 2. Fransızca. camlı ve çift kanatlı kapının kanatları. yağda kızartılmış. kızarmış patates, patates tava. Fransız Guyanası. müz. korno, Fransız kornosu. yumurtaya batırılıp tavada kızartılmış ekmek. (balkon, teras veya bahçeye açılan) camlı ve çift kanatlı kapının kanatları. çoğ. French.men (frenç´mîn) i. Fransız erkek, Fransız. çoğ. French.wom.en (frenç´wîmîn) i. Fransız kadın, Fransız. s. 1. telaşlı, çok heyecanlı. 2. çılgın (bir olay).

frenzied frenzy frequency frequent frequent frequently fresco fresh fresh air freshen freshen up freshman freshwater fret fret fretful fretsaw fretwork Fri friar friction friction tape Friday fridge fried fried egg friend friendly friendship frier frieze frigate fright frighten s.o. out of his/her frighten wits/frighten the wits out of s.o. frightening frightful frightfully frigid frigidaire frill fringe fringe benefit fringe benefits frisk frisky fritter fritter frivolity frivolous

s. çılgın. i. çılgın bir hal; çılgınlık. i. 1. sık sık tekrarlanma; sıklık. 2. fiz. frekans. s. sık sık tekrarlanan. f. (bir yere) sık sık gitmek. z. sık sık. i. fresk. s. 1. taze. 2. yeni; yeni yapılmış; yeniden yapılan. 3. zinde; canlı. hava. (hava). 5. k. dili fazla samimi davranan, sulu, cıvık. taze 4. taze f. (rüzgâr) kuvvetlenmek, artmak. 1. yüzünü yıkayıp kendine bir çekidüzen vermek. 2. (bir yeri) dahafresh.mendaha çekici i. (kolejde/üniversitede) birinci sınıf çoğ. güzel ve (freş´mîn) bir hale sokmak. öğrencisi. ait, tatlı su. s. tatlı suya i. 1. müz. (telli çalgıların sapı üzerindeki) perde. 2. mim. fret, sapak. f. --ting) 1. (küçük şeyler için) endişe etmek; f. (--ted, (--ted, --ting) mim. fretlemek. endişelendirmek,aksi, ters. düşürmek. 2. (küçük şeyler s. sinirli, huysuz, endişeye yüzünden) sinirlenmek, kızmak, sıkılmak; sinirlendirmek, i. kıl testere. kızdırmak, sıkmak. 3. yıpratmak; aşındırmak; çürütmek. 4. i., mim. fretler, sapaklar, fretleme işi, fretaj. dalgalandırmak. kıs. Friday. i., Hrist. (erkeklere özgü bazı dini tarikatlarda) frer, rahip. i. 1. sürtünme; sürtünüm. 2. tıb. friksiyon, ovma, ovuşturma. 3. anlaşmazlık, uyuşmazlık, sürtüşme, ihtilaf. elek. izole bant. i. cuma. i., k. dili buzdolabı. s. yağda pişirilmiş, kızartılmış. sahanda yumurta. i. arkadaş; ahbap; dost. s. 1. cana yakın, sıcakkanlı, kanı sıcak. 2. arkadaşça; dostça. i. arkadaşlık; ahbaplık; dostluk. i., bak. fryer. i., mim. efriz, friz. i., den. firkateyn. i. korku, dehşet. f. korkutmak. birinin ödünü koparmak/patlatmak. s. korkutucu. s. korkunç, müthiş. z. 1. korkunç bir şekilde. 2. k. dili çok. s. 1. çok soğuk, buz gibi. 2. soğuk, cana yakın olmayan, içten olmayan. 3. tıb. frijit, soğuk. i. buzdolabı, frijider. i. fırfır, farbala. i. 1. saçak, püsküllü saçak. 2. perçem, kâkül. 3. kenar. f. saçak takmak. sigorta, emeklilik sigortası gibi) işçiye ücreti dışında (sosyal sağlanan herhangi bir şey. maaş dışında verilen haklar. f. 1. (mutlu bir şekilde) sıçrayıp oynamak. 2. (birinin) üstünü aramak. yerinde duramayan. s. oynak, i. gözlemeye benzer bir çeşit börek. f. away azar azar çarçur etmek, parça parça harcamak. i. 1. havailik, delişmenlik. 2. ciddiyetten yoksun hareket/söz. 3. eğlence. olmayan, önemsiz, boş, saçma. 2. havai (kimse); s. 1. ciddi hoppa (kadın).

frizzle frizzly frizzy fro frock frock coat frog frogman frolic frolicsome from from a distance from afar from beginning to end from day to day from end to end from head to foot from mouth to mouth from pillar to post from the first From the sound of it things are pretty bad. from the word go from time to time from top to bottom from top to toe from top to toe from within front front line front page front sight frontage frontal frontal attack frontier frontispiece frost frost line frostbite frostbitten frosted frosted glass frosting frosty froth frothy froufrou frown frown on froze

f. 1. cızırdamak. 2. cızırdatarak kızartmak. s., bak. frizzy. s. kıvırcık, kıvır kıvır (saç). z. i. kadın elbisesi, rop. redingot. i. kurbağa. çoğ. frog.men (frag´men) i. kurbağa adam. i. eğlence. f. (--ked, --king) 1. gülüp geçmek. 2. sıçrayıp oynamak. s. şen, neşeli. edat 1. (bir yer)den, (bir başlangıç noktasın)dan: He´s from Manisa. O Manisalı. He jumped from the branch. Daldan atladı. uzaktan. Her ranking rose from twelfth to first. O, on ikinci sıradan birinci uzaktan. sıraya yükseldi. 2. itibaren: from the first of January 1 Ocak´tan baştan 3. Uzaklığı itibaren.sona kadar. gösterir: It´s ten kilometers from here. Buradan güne. günden on kilometre uzak. 4. Bir şeyi yapan kişiyi veya bir şeyin kaynağını gösterir: It´s from Nedret. Nedret´tendir. 5. bir uçtan bir uca. Ortalamada kullanılır: from twenty to twenty-five people yirmi, tepeden kişi arasında. 6. Ürünün yapıldığı malzemeyi gösterir: yirmi beş tırnağa (kadar), baştan aşağı. dilden dile, ağızdan ağıza. This statue´s made from human teeth. Bu heykel insan dişlerinden yapılmış. 7. Bir şeyin sebebini gösterir: He died from 1. bir güçlükten diğer bir güçlüğe. 2. kapı kapı (dolaşma). its side effects. Yan etkileri yüzünden öldü. 8. Bir farkı gösterir: baştan itibaren. He can´t tell black from white. Akla karayı birbirinden ayıramaz. k. dili Anladığım kadarıyla durum vahim. k. dili ta başından beri. zaman zaman, arada sırada. baştan başa. tepeden tırnağa, baştan ayağa, baştan aşağı, bütünüyle. tepeden tırnağa. içten; içinden; içeriden: We´ll take the city from within. Şehri içten fethedeceğiz.ön taraf. (belirli bir zaman) içinde: They´ll be i. 1. ön; ön cephe; edat 1. 2. (savaşta) cephe. 3. (havaya ait) here within an hour. Bir saat ait) kıyı, kenar. s. ön, öndeki. f. on cephe. 4. (göl, deniz v.b.´ne içinde burada olacaklar. 2. (belirli ask. cephe, cephe hattı, ileri hat. birbakmak. yakınlıkta, içinde: We´re within a kilometer of the -e mesafe) gazet. baş bir kilometre yakınlıktayız. önden çekişli: This car river. Nehresayfa. front-wheel drive oto.3. (belirli sınırlar/belirli ´s got front-wheel You have to work within these conditions. Bu bir bünye) içinde: (tüfekte) arpacık. drive. Bu araba önden çekişli. şartlar içinde çalışmaya mecbursun. They don´t live within their i. binanın cephesi; arsanın sokağa/denize/göle/nehre bakan income. Gelirleriyle orantılı bir şekilde yaşamıyorlar. It´s like an tarafı. öne ait. s. 1. ön,within an2. cepheye ait, cephe. içinde bir imparatorluğa empire empire. İmparatorluk 3. direkt. 4. alna ait. cephe taarruzu. benziyor. i. hudut, sınır; hudut bölgesi. i. kitabın başındaki resimli/süslü sayfa. i. ayaz, don, kırağı. f. 1. kırağı düşmek. 2. (keki) şekerli bir karışımla kaplamak. yeraltı don seviyesi. i. (bir uzuv) soğuktan yanma; soğuktan donma. s. soğuktan yanmış (uzuv); soğuktan donmuş. s. 1. kırağılı. 2. şekerli bir karışımla kaplı (kek). buzlucam. i. keklerin üzerine konulan şekerli karışım. s. 1. dona çekmiş (hava). 2. kırağılı. 3. soğuk (tavır, cevap v.b.). i. köpükçük kümesi, köpükçükler. f. köpükçükler çıkmak/akmak. s. üstü köpükçüklerle kaplı. i. 1. (eteklerin çıkardığı) hışırtılı ses, hışırtı. 2. (fırfır, tül veya aksesuarlardan oluşan) aşırı süs. f. kaşlarını çatmak. i. kaş çatma. 3. (evin iç dekorasyonunda) ufak süslerin oluşturduğu aşırılık. -i uygun görmemek. f., bak. freeze.

frozen frozen food frozen prices frugal frugality fruit fruiterer fruitful fruitfulness fruition fruitless fruity frump frumpish frumpy frustrate frustrated frustrating frustration fry fry fryer frying pan ft fuchsia fuck fuck fuck about/around fuck all Fuck off! fuck s.o. over fuck s.t. up fuck up Fuck you!/Get fucked! Fuck! fucked-up fucker fucking Fucking hell! fuckup fud fuddy-duddy fudge fuel fuel gauge fuel oil fuel pump fuel tank fugitive fugue

f., bak. freeze. s. donmuş. dondurulmuş yiyecek. dondurulmuş fiyatlar. s. 1. tutumlu. 2. küçük, sade ve ucuz. i. tutumluluk. i. 1. meyve. 2. sonuç, netice. f. meyve vermek. i., İng. manav. s. verimli. i. verimlilik. i. gerçekleşme. s. faydasız, nafile. s. 1. meyvemsi. 2. fazla nağmeli (insan sesi). i. kılıksız kadın, demode giyimli kadın. s., bak. frumpy. s. demode giyimli, gösterişsiz. f. 1. engellemek; kösteklemek, ket vurmak; set çekmek. 2. hüsrana uğratmak. s. 1. engellenmiş; kösteklenmiş, ket vurulmuş; set çekilmiş. 2. hüsran bozucu, moral suya düşmüş,work is very frustrating. Bu3. s. sinir dolu; ümitleri bozucu: This istekleri gerçekleşmemiş. hüsranı yansıtan; hüsrandan ileri gelen. çok sinir bir iş. i. 1. engellenme; kösteklenme; set çekilme. 2. hüsran. i. f. tavada kızartmak/kızarmak. i. piliç. tava. kıs. foot, feet. i., bot. küpeçiçeği. f., kaba sikmek, düzmek. i., kaba sikişme, düzüşme. 1. vakit geçirmek/öldürmek. 2. şakalaşmak. İng. hiçbir şey. Siktir git! birini sikmek/düzmek, birine çok aşağılık bir şey/bir kahpelik/bir puştluk yapmak. bir şeyin içine etmek, bir şeyin içine sıçmak, bir şeyi berbat etmek. işin içine etmek, işi berbat etmek. Siktir git! ünlem Allah kahretsin! s., kaba 1. kafayı yemiş; kafayı üşütmüş; bayağı problemli/kompleksli. 2. berbat, rezil; kokuşmuş; yozlaşmış. i., kaba herif. s., kaba 1. Vurgulamak için kullanılır: You´re a fucking idiot! Tam bir dangalaksın! 2. kahrolası. Allah kahretsin! i., kaba tam bir fiyasko. i., k. dili aşırı titiz ve örümcek kafalı kimse. i., k. dili aşırı titiz ve örümcek kafalı kimse. s. aşırı titiz ve örümcek kafalı. i. yumuşak ve çikolatalı şekerleme. f. 1. biraz uydurmak; ufak çapta bir yalan söylemek; ufak bir hile yapmak. 2. kesin bir tavır i. yakıt. f. (--ed/--led, --ing/--ling) 1. yakmak, yanmasını almamak. 3. -den kaçınmak. yakıt almak. sağlamak; çalıştırmak. 2. up 4. sözünü tutmamak. mak. akaryakıt göstergesi. fuel-oil, yağyakıt. yakıt pompası. yakıt deposu. s. kaçak, kaçan, firari. i. firari, kaçak. i., müz. füg.

f., İng., bak. fulfill. fulfil f. 1. yerine getirmek, yapmak: fulfill an obligation bir görevi fulfill yerine getirmek. 2. (insan) içindeki potansiyelini fulfilling? İşin s. tatmin edici, doyurucu: Do you find your work kendini tatmin fulfilling edecek bir şekilde mu? kullanmak. seni yerine getirme, yapma. 2. içindeki potansiyelini iyi i. 1. tatmin ediyor fulfillment kullanmaktan doğan memnuniyet. i., İng., bak. fulfillment. fulfilment s. 1. isli; is dolu. 2. is renginde, is renkli. fuliginous s. 1. (of) (ile) dolu: The glass was full. Bardak doluydu. The glass full was full of water. Bardak suyla doluydu. 2. tam: full member çok resmi toplantılarda giyilen elbise. full dress tam üye. a full hour tam bir saat. 3. doymuş, karnı tok. 4. bol tam bilet. full fare (giysi). 5. dolgun. orgeneral. full general tam ölçü. full measure tam üyelik. full membership dolunay. full moon tam sürat. full speed İng. nokta. full stop İng. nokta (noktalama işareti). full stop full to overflowing/full to the ağzına kadar dolu, dopdolu. brim i., futbol bek. fullback s. 1. safkan. 2. tam bir, gerçek bir. full-blooded s. tamamen açmış; tam gelişmiş. full-blown s. tam, gerçek, ehliyetli. full-fledged s. tamamıyla büyümüş; yetişkin. full-grown s. tam boy (portre). full-length s. fultaym, tamgün. full-time tamgün bir çalışma gerektiren iş. full-time job z. tamamen, tamamıyla. fully f. (against) (-e) ateş püskürmek. fulminate f. 1. el yordamıyla aramak, yoklamak. 2. (oyunda) topu fumble düşürmek. i. topu düşürme. f. 1. öfkeli olmak. 2. pis kokulu gazları yaymak. fume i., çoğ. pis kokulu gazlar. fumes f. buharla dezenfekte etmek. fumigate i. eğlence, zevk. f. (--ned, --ning) k. dili şaka etmek. fun İng. lunapark. fun fair i. 1. iş, görev, vazife, işlev, fonksiyon. 2. tören, merasim. 3. mat. function fonksiyon, işlev. f. işlemek, çalışmak. s. işlevsel, fonksiyonel. functional i. memur, görevli. functionary s. faal, işler durumda. functioning i. 1. fon. 2. çoğ. para. 3. çoğ. fonlar. f. (bir iş/kimse için) para fund sağlamak. s. temel, esaslı, asıl. i. esas, temel. fundamental z. temelde, özünde. fundamentally i. cenaze töreni. funeral cenaze marşı. funeral march s. kasvetli; cenaze törenine yakışan. funereal i. mantar öldürücü ilaç. fungicide çoğ. fun.gi (f^n´cay, f^ng´gay)/--es (f^ng´gısız) i., bot. mantar fungus veya mantar türünden bitki. i. füniküler. funicular i. 1. huni. 2. (vapurda) baca. funnel i., çoğ. funnies s. 1. komik, güldürücü, eğlendirici. 2. tuhaf, garip, acayip. 3. funny şüpheli, şüphe bir şeye çarpınca kolun karıncalanmasına sebep anat. dirsekte uyandıran. funny bone olan sinirin geçtiği yer.

funny business funny paper fur furbish furious furl furlough furnace furnish furnished furnishings furniture furrier furrow furry further furtherance furthermore furthermost furthest furtive fury fuse fuse fuselage fusion fuss fussy fusty futile futility future fuze fuzz fuzzy G, g gab gabardine gabble gaberdine gabfest gable gable roof Gabon Gabonese gad gadfly gadget Gaelic gaffe

yalan dolan, hilecilik, düzenbazlık. (gazetede) bant-karikatürlerin bulunduğu sayfa. i. 1. kürk. 2. kürklü giysi, kürk. 3. (bazı yumuşak tüylü hayvanlara ait) tüyler: the cat´s fur kedinin tüyleri. 4. f. 1. parlatmak. 2. yenileştirmek. (çaydanlıkta/borularda oluşan) kireç. s. 1. çok öfkeli, küplere binmiş, gözü dönmüş. 2. şiddetli, sert. f. (yelken/bayrak) sarmak. i. izin, vazifeden izinle ayrılma. i. büyük ocak, kalorifer ocağı; (demirhanede) ocak. f. 1. döşemek; donatmak. 2. sağlamak. s. 1. möbleli, mobilyalı. 2. with ile döşeli. i. mefruşat. i. mobilya, möble. i. kürkçü. i. 1. sabanın açtığı iz. 2. kırışık. f. 1. saban izi yapmak. 2. kırıştırmak. s. tüyleri kabarık, tüylü. s. 1. ötedeki, uzaktaki, daha uzak. 2. ilave olunan. (Further çoğunlukla miktar ve derece, farther ise mesafe için kullanılır.) i. ilerlemesini sağlama. z. 1. daha öteye; daha ötede. 2. bundan başka, ayrıca. f. z. bundan başka, ayrıca. ilerlemesini sağlamak. s. en ötedeki. s. en çok, en uzak. s. gizli, sinsi. i. 1. büyük öfke, gazap. 2. şiddet. f. eritmek; erimek; eriyip birbiriyle kaynaşmak. i. 1. elek. sigorta. 2. fitil. i. uçak gövdesi. i. 1. eritme; erime; eriyip kaynaşma. 2. fiz. füzyon. i. 1. gereksiz telaş/heyecan/öfke. 2. yaygara. f. ufak meseleleri sorun kırk yaran, çokşeyler yüzünden telaşa düşmek. s. kılı yapmak; ufak titiz. s. 1. küf kokan. 2. eski, demode, küflenmiş, küflü. s. boş, nafile, abes. i. boşuna olma, abes olma. s. gelecek, müstakbel. i. gelecek, istikbal. i. (top mermisine ait) tapa. i. 1. hav. 2. ince tüyler, ayva tüyü. 3. kıvırcık saç. 4. argo polis. f. havlanmak. s. 1. ince tüylerle kaplı. 2. çok tüylü (köpek v.b.). 3. hatları belirsiz, flu. 4.alfabesinin(kumaş).harfi. 2. müz. sol notası. 3. i. 1. G, İngiliz çok havlı yedinci 5. kıvırcık (saç). argo bin dolar. k. dili çene çalmak. i. çene çalma. f. (--bed, --bing) i. gabardin. f. çabuk ve anlaşılamayacak bir şekilde konuşmak. i. çabuk ve anlaşılmaz konuşma. i. cüppe. i., k. dili çene çalma. i. bina duvarının beşikçatı ile birleştiği yerdeki üçgen bölüm. beşikçatı. i. Gabon. i. (çoğ. Ga.bon.ese) Gabonlu. s. 1. Gabon, Gabon´a özgü. 2. Gabonlu. --ding) about/around başıboş dolaşmak. f. (--ded, i. atsineği. i. alet, küçük aygıt. i., s. Gaelce; İrlandaca; İskoçça. i. gaf.

gag gag gag on gaga gage gaiety gain gain an advantage over gain ground gain ground gain momentum gain the upper hand gain time gain weight gain weight/put on weight gainsay gait gaiter gal gal galaxy gale gall gall gallant gallantry gallbladder galleon gallery galley galling gallivant gallon gallop gallows gallstone galore galosh galvanise galvanize Gambia Gambian gamble gamble for high stakes gambler gambling gambling den gambol game game

i. susturmak için ağıza sokulan tıkaç. f. (--ged, --ging) 1. ağzını tıkamak. 2. (haberin) yayılmasına engel olmak, susturmak. i. şaka; gülüt. (bir şey) boğazını tıkamak. s., k. dili budala, deli. i., f., bak. gauge. i. neşelilik, şenlik, neşe. i. 1. kazanç, kâr. 2. artma, artış. f. 1. -i elde etmek, -e sahip olmak. 2. on (takipdaha kuvvetli olmak. (bir başkasından) eden kişi/şey) yaklaşmak, aradaki mesafeyi kapatmak. rağbet kazanmak. 1. (askerler) ilerlemek. 2. (hastanın durumu) iyiye gitmek. 3. kazanç sağlamak. artmak. 1. büyümek. 2. hızı avantaj (birine) geçmek, avantaj (birinde) olmak. 1. vakit kazanmak. 2. (saat) ileri gitmek. kilo almak. kilo almak, şişmanlamak. f. (gain.said) inkâr etmek. i. yürüyüş, gidiş. i. tozluk, getr. i., k. dili kadın. kıs. gallon. i., gökb. galaksi, gökada. i. kuvvetli rüzgâr, bora, fırtına. i. safra. f. sinir etmek, sinirlendirmek. s. centilmen, efendi. i. kahramanlık, yiğitlik. i., anat. safra kesesi. i. kalyon. i. 1. sanat galerisi. 2. balkon, galeri. 3. mad. galeri. i. 1. kadırga. 2. gemi mutfağı. s. sinir edici, sinirlendirici. f. gezip tozmak. i. galon, A.B.D. 3,78 litre; İng. 4,55 litre. f. dörtnala gitmek. i. dörtnala gidiş. i. darağacı. i. safra taşı. s. çok miktarda, bol: You can find blackberries galore there. Orada böğürtlenden geçilmiyor. i. galoş, kaloş, lastik. f., İng., bak. galvanize. f. 1. galvanizlemek. 2. hemen harekete geçirmek. i. Gambiya. i. Gambiyalı. s. 1. Gambiya, Gambiya´ya özgü. 2. Gambiyalı. f. kumar oynamak. i., k. dili çok riskli iş, kumar. büyük para için kumar oynamak. i. kumarbaz. i. kumar, kumar oynama. kumarhane. f. (--ed/--led, --ing/--ling) sıçrayıp oynamak. i. sıçrayış, zıplama. i. 1. oyun, eğlence; spor. 2. oyun, karşılaşma; (bazı oyunlarda) parti.yiğit, cesur. 2. İsteklilik belirtir:faaliyet; meslek.play s. 1. 3. av hayvanı, av. 4. k. dili iş, We´re going to football. Are you game? Biz futbol oynayacağız. Sen de var mısın?

game game preserve gamekeeper gamma gamma rays gammon gammy gamut gander gang gang up on gangling gangplank gangrene gangrenous gangster gangway gantlet gaol gaoler gap gape garage garage sale garb garbage garbage can garbage man garbage truck garbanzo garble garden garden party gardener gardenia gargantuan gargle garish garland garlic garment garner garnet garnish garret garrison garrulous garter gas gas mask

s. sakat (bacak). av hayvanları için ayrılmış yer. i. avlak bekçisi. i. gamma ışınları. i., İng. (domuz budundan yapılmış) jambon. s., İng. sakat (bacak). i. (of) her çeşit, her tür. i. 1. erkek kaz. 2. A.B.D., k. dili bakış. i. 1. çete. 2. takım; güruh. 1. (birine) karşı cephe oluşturmak. 2. (birkaç kişi) toplanıp (birine) karşı saldırmaya hazırlanmak. s. fasulye sırığı gibi, leylek gibi. i. iskele, iskele tahtası, sürme iskele. i., tıb. kangren. s. kangrenli. i. gangster. i. ünlem Destur!/Yol ver! i., bak. gauntlet. i., f., İng., bak. jail. i., İng., bak. jailer. i. 1. aralık; boşluk, gedik. 2. eksiklik. f. 1. ağzı açık bir şekilde hayretle/şaşkınlıkla bakmak. 2. açılmak.f. garajda bırakmak. i. garaj. evde istenilmeyen eşyayı satmak amacıyla garajda/bahçede düzenlenen satış. i. kılık, kıyafet, giysiler. i. 1. çöp; süprüntü. 2. pis ve değersiz şey. çöp tenekesi. çöpçü. çöp kamyonu, çöp arabası. i. nohut. f. yanlış bir şekilde anlatmak/nakletmek. i. bahçe; bostan. f. bahçede çalışmak, çiçeklerle uğraşmak. gardenparti. i. bahçıvan. i., bot. gardenya. s. çok büyük, kocaman. f. gargara yapmak. i. gargara. s. 1. çiğ, cart, cırlak, parlak (renk). 2. cafcaflı. i. çelenk. i. sarımsak, sarmısak. i. giysi, elbise. f. toplamak. i. grena, lal taşı. f. garnitürle süslemek. i. garnitür. i. tavanarası; tavanarasındaki oda. i., ask. garnizon. s. geveze, lafazan, çenebaz. i. jartiyer. i. (çoğ. --es/--ses) 1. benzin. 2. gaz. 3. (midede) gaz. 4. havagazı; doğalgaz. f. (--sed, --sing) 1. gazla zehirlemek. 2. k. gaz maskesi. dili çene çalmak.

gas meter gas meter gas station gas station gas up gaseous gash gasket gaslight gasoline gasp gastric gastritis gastronome gastronomic gastronomy gasworks gate gatecrasher gatepost gateway gather gather speed gathering GATT gauche gaudy gauge gaunt gauntlet gauntlet gauze gave gavel gawk gawky gawp gay gaze gazebo gazelle gazette gazetteer GB gear gear down gear up gear wheel gearbox gearshift

gaz sayacı, gaz saati. havagazı/doğalgaz sayacı. benzin istasyonu. benzin istasyonu. benzin deposunu doldurmak. s. gaz gibi; gazlı. i. derin yara. f. -de derin yara açmak; -i kesmek. i. conta. i. gaz ışığı. i. benzin. f. 1. soluk soluğa kalmak, nefesi daralmak, nefesi kesilmek. 2. solumak. 3. soluk soluğa söylemek. i. soluma, nefes. s., tıb. mideye ait, midevi. i., tıb. gastrit. i. gastronom. s. gastronomik. i. gastronomi, iyi yemek yeme ve yemekten anlama sanatı. i. gazhane. i. 1. kapı (kapı aralığını kapayan kanat). 2. kanal kapağı. 3. (maç, konser, sirk v.b.´nde bilet satışından sağlanan) hâsılat; i., k. dili parasız/davetiyesiz giren kimse. gişe hâsılatı. i. kapı dikmesi; kapı sövesi. i. 1. kapı aralığı, kapı. 2. giriş. f. 1. toplamak, bir araya getirmek; toplanmak, bir araya gelmek. 2. devşirmek, toplamak. 3. anlamak, sonuç çıkarmak. 4. hız kazanmak. büzmek. 5. (irin) toplanmak. i. büzgü. i. toplantı. kıs. General Agreement on Tariffs and Trade. s. 1. pot kıran, gaf yapan. 2. uygunsuz, münasebetsiz. s. 1. çiğ (renk); çiğ renkli. 2. aşırı ve zevksiz bir şekilde süslü. i. 1. çap; ölçü; kalınlık. 2. d.y. ray açıklığı. 3. ölçme aleti. f. 1. ölçmek. çok zayıf ve kuru. s. sıska, 2. ölçümlemek. i. iş eldiveni. i. i. gaz bezi, gazlı bez. f., bak. give. i. (toplantıda oturumun açıldığını ilan etmek için başkanın masaya vurduğu) tokmak. f. aval aval bakmak, bön bön bakmak. s. kolları, bacakları uzun, biçimsiz ve hantal. f. (at) ağzı açık bir şekilde seyretmek; aval aval bakmak, bön bön bakmak. s. 1. neşeli, şen. 2. canlı, parlak ve güzel (renk); parlak ve güzel renkli.gözünü dikiphomoseksüel. i. eşcinsel, homoseksüel. f. (at) 3. eşcinsel, bakmak, seyretmek. i. dik bakış. i. belveder; güzel manzaralı kameriye, çardak, pavyon; bir yapının üzerindeki teras/pavyon. i. ceylan, ahu, gazal. i. resmi gazete. i. 1. yer adları sözlüğü. 2. (atlasta) yer adları dizini. kıs. Great Britain. i. 1. (belirli bir iş için kullanılan) eşya/takım/giysi. 2. tertibat, düzen,azaltmak.dişli çark. 4. vites. vitesi aygıt. 3. vitesi yükseltmek. dişli çark. i. vites kutusu, şanjman, şanzıman. i. vites.

gearshift lever gee gee geese Geiger Geiger counter geisha gel gelatin gelatine geld gelding gem Gemini gemstone gendarme gender gene genealogy general General Agreement on Tariffs and Trade general election general of the army general practice general practitioner general practitioner general staff general strike generalisation generalise generality generalization generalize generally generate generation generation gap generator generic generosity generous genesis genetic genetics genial genital genitals genitive genius genocide

vites kolu. ünlem (At/öküz sürerken “Sağa git!” veya “İleri git!” anlamında kullanılır.) Deh!/Haydi! Birinin veya bir şeyin beğenildiğini ünlem 1. Allah Allah! 2. gösterir: Geegoose. swell! Sen bir harikasın! i., çoğ., bak. you´re i. Gayger sayacı. i. geyşa. i. jel, pelte. i. jelatin. i., bak. gelatin. f. iğdiş etmek, enemek. i. iğdiş edilmiş at. i. 1. değerli taş, mücevher. 2. değerli kişi, cevher; değerli nesne. i., astrol. İkizler burcu. i. yontulmamış değerli taş. i. jandarma. i. 1. dilb. cins. 2. k. dili cinsiyet. i., biyol. gen. i. şecere, soyağacı. s. genel. i., ask. general. Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması. İng. genel seçim. rütbesi orgeneralden yüksek bir general. tıb. pratisyen hekimlik. tıb. pratisyen hekim, pratisyen. pratisyen doktor, pratisyen. ask. kurmay sınıfı. genel grev. i., İng., bak. generalization. f., İng., bak. generalize. i. 1. genellik. 2. çoğunluk. 3. genelleme; genelleme içeren söz. i. 1. genelleştirme. 2. genelleme, genelleme içeren söz. f. genelleştirmek. z. genellikle. f. üretmek; meydana getirmek; -e yol açmak. i. 1. kuşak, nesil. 2. üretim; meydana getirme. kuşak farkı, kuşaklar arasındaki fark. i. jeneratör, dinamo. s., i. ambalajında üreticinin adı/markası bulunmayan (gıda maddesi). i. cömertlik. s. cömert, eli açık. çoğ. gen.e.ses (cen´ısiz) i. başlangıç. s., biyol. genetik. i., biyol. genetik. s. 1. cana yakın, arkadaşça davranan, iyi huylu, güleryüzlü. 2. yumuşak (iklim). s., tıb. üreme organlarına ait. i., çoğ., tıb. üreme organları, cinsel organlar. s., dilb. -in halindeki. i. -in halindeki sözcük. i. (çoğ. --es) 1. deha. 2. dâhi. 3. istidat, yetenek. 4. özellik. i. soykırım, jenosit.

genome genre gent genteel gentian gentile gentle gentleman gentlemanly gentleness gently gentry genuflect genuflection genuine genus geodesic geodesic dome geodesy geographer geographic geographical geography geologic geological geologist geology geometric geometry geophysics geopolitics georgette Georgia Georgian geranium Gerber Gerber daisy geriatric geriatrics germ German German measles germander germane Germany germicide germinate germination gerrymander gerund

i., biyol. genom. i. tarz, tür, nevi. i., k. dili erkek, adam. s. efendilik/kibarlık taslayan. i., bot. centiyana, centiyan, kantaron. i. Musevi olmayan kimse. s. Musevi olmayan. s. 1. yumuşak ve nazik. 2. hafif (rüzgâr/yağmur). 3. meyli çok az (yokuş). çoğ. gen.tle.men (cen´tılmîn) i. centilmen, efendi. gentleman ´s/gentlemen´s efendice, centilmene yakışan. s. centilmence, agreement centilmenlik anlaşması. i. yumuşaklık, nezaket. z. 1. yumuşak ve nazik bir şekilde. 2. hafifçe (esen). 3. yavaşça (yükselen yokuş). i., çoğ. sosyal statüsü iyi olanlar. f., Hrist. (ibadette) diz çökmek. i. (özellikle ibadet ederken) diz çökme. s. 1. gerçek, hakiki. 2. içten gelen. 3. içten, samimi. çoğ. gen.e.ra (cen´ırı) i., biyol. (birkaç türden meydana gelen) cins. s. geodezik, jeodezik, geodeziyle ilgili. geodezik kubbe. i. geodezi, jeodezi. i. coğrafya uzmanı, coğrafyacı. s., bak. geographical. s. coğrafi. i. coğrafya. s., bak. geological. s. jeolojik, yerbilimsel. i. jeolog. i. jeoloji, yerbilim. s. 1. geometrik, uzambilgisel: geometric figure geometrik şekil. 2. geometrik, eşçarpanlı: i. geometri, uzambilgisi. geometric series geometrik seri. i. jeofizik. i. jeopolitik. i. jorjet. i. Gürcistan. i., s. 1. Gürcü. 2. Gürcüce. i., bot. sardunya. i. bot. gerbera. s. geriatrik, jeriyatrik. i. geriatri, jeriyatri. i. 1. mikrop. 2. tohumun özü. 3. başlangıç, tohum. s., i. 1. Alman. 2. Almanca. kızamıkçık. i., bot. 1. dalakotu, yermeşesi, yerpalamudu. 2. kurtluca, yerpalamudu, yermeşesi. s. (to) (ile) ilgili. i. Almanya. i. mikrop öldürücü, antiseptik. f. (tohum) çimlenmek; (tohumu) çimlendirmek. i. (tohum) çimlenme; (tohumu) çimlendirme. f. (seçim bölgesini) bir siyasi partinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde fiilden türetilen isim. i., dilb. ayarlamak.

i., ruhb. geştalt. gestalt i. 1. gebelik. 2. gebelik süresi. gestation f. el/kol/baş hareketleri yapmak, jestler yapmak. gesticulate i. 1. jestler yapma. 2. el/kol/baş hareketi, jest. gesticulation i. 1. el/kol/baş hareketi, jest. 2. jest, güzel davranış. f. el/kol/baş gesture hareketi yapmak, jest yapmak.bir kimseye söylenir.). ünlem Çok yaşayın! (Hapşıran Gesundheit f. (got, got.ten/got, --ting) 1. elde etmek; edinmek; kazanmak; get almak; satın almak; yakalamak; ele geçirmek: He got it with (birinin) başını belaya sokmak. get (s.o.) into hot water difficulty. Zorla elde etti. I hear they´ve gotten a dog. Köpek (a part of one´s body) k. dili darbe yemek: She got a bang on get a bang on edinmişler. I didn´t get much for it. Ondan pek bir şey her head. Başına bir bitmek. k. dili -e bayılmak, -edarbe yedi. that book for me? Bana o kitabı get a bang out of kazanmadım. When will you get ne zaman alacaksın? I´ve got him by the tail. Kuyruğundan korkmak. get a fright yakaladım. 2. almak; bir şekilde yansıtılmak. from Ferda. Ferda basında/medyada iyi yemek: She got a letter get a good press ´dan mektup aldı. He got a blow on his jaw. Çenesine bir kendine hâkim bulup kendine getirmek; götürmek: Will you get a grasp on o.s. yumruk yedi. 3. olmak,getirmek;gelmek. -in me my walking stick? Bastonumu beton olmak/dikelmek. get a hard-on get kuşu kalkmak/uyanmak, -in penisi getirir misin? 4. (telefona/kapıya) bakmak: Will you k. dili acele etmek, çabuk olmak. get the door? Kapıya bakar get a hustle on mısın? 5. Belirli bir duruma geçişi gösterir: Let´s get moving! -den zevk almak. get a kick out of Haydi gidelim! Get going! Haydi yürü! He´s getting older. argo -e göz atmak. get a load of Yaşlanıyor. It´s gotten hot. Sıcak oldu. Get her dressed! Onu giydir! 1. (çok ilginç/güzel/tuhaf birine veya bir şeye) bakmak. 2. k. dili 6. Yardımcı fiil olarak başka fiilleri ettirgen yapar: Get get a load of him to get it for you. Ona aldır. dinlemek. gitmek/varmak: (çok ilginç/güzel/tuhaf bir şeyi) 7. (bir yere) (üzüntüden) -in boğazı düğümlenmek. get a lump in one´s throat How will you get there? Oraya nasıl gideceksin? When did you 1. there? Oraya ne zaman 2. boğazı Bir yere koyma, get a lump in one´s throat getk. dili çok duygulanmak. vardın? 8.düğümlenmek. sokma 1. başlamak. 2. acele etmek. get a move on veya bir yerden çıkarmayı gösterir: Get that animal out of here! O hayvanı buradan çıkar! 9. -ebilmek: He got to go on the trip. k. dili acele etmek. get a move on Seyahate katılabildi. When will I get to see him? Onu ne zaman k. dili birinin bamteline dokunup ağzını açtırmak. get a rise out of s.o. görebilirim? At last he got to go too. Nihayet o da gidebildi. 10. k. öğün yemek) hazırlamak: I´m getting breakfast. Kahvaltı get a rise out of s.o. (birdili dalga geçerek birini kızdırmak. -den bir nefes çekmek. get a sniff of hazırlıyorum. 11. (bir hastalığa) yakalanmak: He´s got a cold. Nezle oldu. 12.bir şey anlamak, çakmak: Don´t get me wrong! k. dili kendini k. dili zannetmek, başı dönmek, şımarmak. get a swelled head Beni yanlış anlama! Got it? Çaktın mı? 13. k. dili damarına dayak yemek. get a whipping basmak; sinirine dokunmak. 14. k. dili dokunmak, etkilemek. k. (radyo/televizyon) (belirli bir istasyonu/kanalı) almak: I can´t get a woman into trouble 15.dili bir kadını hamile bırakmak. get(haber/söylenti) my radio. Radyom o istasyonu almıyor. 16. 1. that station on yayılmak. 2. (bir hastalıktan sonra yeniden) get about mat etmek,şey sanmak. çıkıp dolaşmak. 3. seyahat etmek; gezmek. kendini bir çanına ot tıkamak. 17. k. dili (atılan bir şeyle) get above o.s. (birini) öldürmek, vurmak: Get him right between the eyes! anlatmak; ortasından vur! 18. (bir matematik across. get across Alnının tamaçıklamak: He couldn´t get his pointişlemi Ne demek istediğini anlatamadı. What he said obviously did you get çıkışmak, paylamak. get after sonucunda) (belli bir sayıyı) bulmak, çıkarmak: What didn´t get across to them. Ne kaç çıkardın? anlamadıkları belli. as an answer? Sen demek istediğini girmek; iş hayatında (maddi açıdan) daha iyi bir duruma get ahead ilerlemek. olmak. 2. tasarruf etmek, para biriktirmek. 3. of 1. başarılı get ahead (rakibi) geçmek. get along in/on in/up in years k. dili yaşlanmak. ile geçinmek, ile anlaşmak. get along with 1. gitmek, ayrılıp gitmek. 2. (zaman/yaş) ilerlemek. 3. get along/on geçinmek, idare etmek. 4. (belirli bir şekilde) olmak, gitmek: I penisi sertleşmek. get an erection ´m getting along just fine. Her şey iyi gidiyor. 5. (birbiriyle) 1. çok gezmek. 2. hareket etmek, yürümek. 3. (haber) get around geçinmek. yayılmak. 4. (bir yol bulup -den kurtulmak;you get bulup (birini) vakit ayırıp bir şeyi) yapmak: When will bir yol around to get around to atlatmak. my letter? Ne zaman vakit ayırıp mektubuma cevap answering 1. -e ulaşmak, -e erişmek. 2. zarar vermek, kötülük etmek. 3. get at yazacaksın? (birkaçmak. 2. çıkmak. 1. şeyle) meşgul olmak. 4. kastetmek, demek istemek; ima get away etmek. (s.t.) k. dili (yapılan iş) yanına kâr kalmak: He´s gotten away get away with with it.bir kötülüğün cezasını çekmemek. him get away with k. dili Yaptığı yanına kâr kaldı. I won´t let get away with murder this. 1. Bunu yanına bırakmayacağım. 2. Bunu yapmasına izin k. dili birine bir şeyi ödetmek, birinden bir şeyin öcünü almak. get back at s.o. for s.t. vermeyeceğim. 1. (bir işte) gecikmek; (bir işin) gerisinde kalmak: He´s gotten get behind in behind in his payments. Ödemelerinde gecikti. They´ve gotten iyileşmek. get better behind in their work. Çalışma programının gerisinde kaldılar. 2. (bir yerde) saplanıp kalmak. get bogged down in k. dili arka çıkmak, desteklemek. k. dili 1. geçmek. 2. ile atlatmak, ile geçirmek; ile idare etmek; get by (birdili (gayretle) başlamak. kadar yapmak: I can get by this k. şeyi) durumu kurtaracak get cracking year with these shoes. Bu ayakkabılarla bu seneyi atlatabilirim. She only studies enough to get by. Ancak durumu kurtaracak kadar ders çalışır. 3. vartayı atlatmak.

get dark get down off one´s high horse get down to get down to brass tacks get down to brass tacks get down to brass tacks/get down to business get down to work get even with get even with get going get hold of get hot get in get in a state get in a stew get in a tizzy get in good with get in on the ground floor get in one´s hair get in one´s two cents worth get in one´s way get in s.o.´s hair get in through/by the back door get in with get into a predicament get into a scrape get into mischief get into one´s stride/hit one ´s stride get into the swing of things get into trouble get it get it in the neck get it into one´s head that ... get it together get loose get lost get no credit for get o.s. couthed up get o.s. in a fix get off get off easy get off on the wrong foot with s.o. get off s.o.´s back get off s.o.´s tail get off the ground get off the ground get on get on one´s nerves get on one´s nerves get on s.o.´s good side

akşam olmak, hava kararmak. k. dili kibiri bırakmak, kibirli davranmaktan vazgeçmek. k. dili (bir işe) bakmak/başlamak. k. dili meselenin esaslarını ele almak; asıl meseleye gelmek. k. dili asıl konuya geçmek. k. dili asıl işe gelmek/bakmak, asıl işi ele almak. ciddi olarak işe koyulmak. –– with a fever He is down with a fever. intikam almak. düşmüş. -den Ateşten yatağa k. dili -den öç almak. k. dili 1. (gayretle) başlamak. 2. başlatmak, kızdırmak: Don´t get-i eline geçirmek. 2. (birini) bulmak. 1. him going! Onu başlatma! 1. ısınmak. 2. kızmak, öfkelenmek. 1. (arabaya) binmek. 2. (bir yere) girmek/gelmek/gitmek. 3. with -in arkadaşlığını kazanmak. İng., k. dili çok endişeli/heyecanlı/sinirli bir hale girmek. k. dili telaşa/endişeye düşmek. gereksiz yere telaşlanmak/heyecanlanmak, eli ayağı dolaşmak, eteği ayağına dolaşmak. k. dili (birinin) gözüne girmek. k. dili bir işe başlangıçta katılmak. k. dili -e musallat olmak, başından ayrılmayarak -i rahatsız etmek. bak. put in one´s two cents worth. k. dili, k. dili -e engel olmak, -in işlerini aksatmak. birini rahatsız etmek. k. dili -e torpille girmek. k. dili (birinin) arkadaşlığını kazanmak; (birinin) gözüne girmek. sıkıya gelmek. zor duruma düşmek. yaramazlık etmek. k. dili bir işin havasına girmek. k. dili işlere alışmak. belaya çatmak, başı belaya girmek. k. dili zılgıt yemek; gününü görmek: We´re going to get it now! Şimdi çattık belaya! k. dili 1. ağır bir darbe yemek. 2. alabandayı yemek, fırçayı yemek. -i kafasına koymak. k. dili 1. ne yapmak istediğine karar verip ona göre yaşamak. 2. hayatın ne olduğunu kavramak. 1. gevşemek. 2. kaçmak. yolunu kaybetmek. He got no credit for what he had done. Onun o işteki rolü hiç dikkate alınmadı. k. dili süslenip püslenmek. kendini zor bir duruma sokmak. 1. inmek. 2. from (işten) izin almak. 3. paçayı kurtarmak; (birini) hafif bir cezayla veyaHow can olarak kurtulmak; ucuz k. dili cezadan kurtarmak: cezasız we get him off? Onu cezadan nasıl kurtarabiliriz? 4. yollamak. 5. çıkarmak: Get that kurtulmak. k. dili başlangıçta birini kızdırmak. dirty shirt off this minute! O kirli gömleği hemen çıkar! k. dili birini rahat bırakmak, birini azarlamaktan/eleştirmekten vazgeçmek. rahat bırakmak. k. dili birini 1. (uçak) havalanmak. 2. (bir iş) başlamak. k. dili başarılı bir şekilde başlamak. 1. (taşıta) binmek. 2. azarlamak. 3. geçinmek: They get on well. Birbiriyle iyi geçiniyorlar. birinin sinirine dokunmak. -i sinir etmek. birinin gözüne girmek.

get on the ball get on the bandwagon Get on the stick! get on the wrong side of s.o. get one´s second wind get one´s back up get one´s ducks in a row get one´s feet wet get one´s goat get one´s hands on get one´s knickers in a twist get one´s knickers in a twist get one´s money´s worth get one´s number get one´s way get one´s wind up get one´s wits about one get onto get oriented get out get out of a scrape get out of debt get out of hand Get out! get over get ready for get rid of get rid of get s.o. couthed up get s.o. down get s.o. into trouble get s.o. off the hook get s.o. out of the way get s.o. over a barrel get s.o. under one´s thumb get s.o./s.t. in shape get s.o./s.t. wrong get s.o.´s goat get s.t. across to s.o. get s.t. by heart get s.t. off one´s chest get s.t. off one´s chest get s.t. out of one´s system get s.t. out of the way get s.t. over get s.t. over with get s.t. right get s.t. straight get s.t. through one´s head get s.t. through s.o.´s head

k. dili dikkat etmek, dikkatli olmak, uyanık olmak. k. dili birçok kişinin yaptığı bir şeye katılmak. k. dili 1. Dikkat et!/Aklını başına topla!/Kendine gel!/Uyan! 2. Çabukbirini kızdırmak. k. dili ol! 1. (koşucu v.b.) (ilk kez yorulup soluğu kesildikten sonra) soluklanıp tekrar eski formunu kazanmak. 2. k. dili toparlanıp k. dili öfkelenmek. yeniden gayrete gelmek. k. dili hazırlıklarını yapmak. k. dili başlamak, denemek. k. dili sinirlendirmek, kızdırmak. 1. -i yakalamak, -i eline geçirmek. 2. -e sahip olmak. İng., k. dili heyecanlanmak. İng., k. dili endişeye/telaşa kapılmak. k. dili ödenen paranın karşılığında iyi mal almak: You get your money´s worth in that store. olduğunu anlamak. k. dili birinin ne menem biri O dükkânda ödediğin paranın karşılığında iyi mal alırsın. istediğini yaptırmak: She always gets her way. Hep onun istediği olur. k. dili 1. korkuya kapılmak, korkmak. 2. sinirlenmek. aklını başına toplamak. k. dili 1. (bir işe) bakmak, (bir işi) ele almak, (bir işle) meşgul olmak. 2. (bir konuya) girmek, (bir konudan) bahsetmeye bir yere/çevreye alışmak/intibak etmek. başlamak. 3. (biriyle) temasa geçmek. 4. (bir kurula) seçilmek, 1. çıkmak. 2. çıkarmak, yayımlamak. seçim yoluyla girmek. 5. (birinin) suç işlediğini keşfetmek. beladan kurtulmak, yakayı kurtarmak. borçtan kurtulmak. çığırından çıkmak, idare edilememek. Defol! 1. üstünden geçmek. 2. (bir hastalık) geçmek: Have you gotten over your cold? Nezlen geçti mi? 3. (bir üzüntüyü) unutmak. 4. için/-e hazırlanmak. (şaşırtıcı bir olaya) inanmak. -den kurtulmak; -i başından savmak/atmak; -i defetmek/kovmak: How did you get -i bertaraf etmek. nasıl -i yok etmek; -i ortadan kaldırmak, rid of them? Onları başından savdın? k. dili birini süsleyip püslemek. k. dili birinin moralini bozmak. birinin başını belaya sokmak. k. dili birini (zor bir durumdan) kurtarmak. 1. birini kenara çekmek. 2. birini devredışı etmek, etkisiz hale getirmek. köşeye sıkıştırmak. k. dili birini k. dili birini istediği gibi idare etmek/kullanmak. (for) birini/bir şeyi hazırlamak. birini/bir şeyi yanlış anlamak. k. dili birini sinir etmek/kızdırmak. k. dili bir şeyi birine anlatabilmek. bir şeyi ezberlemek. k. dili içini dökmek. k. dili derdini dökmek, içini dökmek/boşaltmak. 1. (birinin) vücudu bir şeyi atmak: You´ll get this poison out of your system in twenty-four hours.şeyi bitirmek. içinde 1. bir şeyi kenara çekmek. 2. bir Yirmi dört saat vücudun bu zehri atar. 2. (biri) çok arzuladığı bir şeyi arzulamaz bir şeyi bitirmek. olmak; bir şeyden hevesini almak. bir şeyi yapıp bitirmek; bir şeyi bitirmek. bir şeyi tam istenilen şekilde yapmak: I can´t get this right. Bunu tam istediğim gibi yapamıyorum. You´ve got it right this 1. bir şeyi doğru anlamak: Have you got this straight now? time! Bu kez başardın!/Bu mı? 2. (bir yeri) bir düzene/düzenli bir yaptın! Şimdi bunu doğru anladın kez doğru can´t you get this through bir şeyi anlamak/kafası almak: Why hale sokmak. your head? Kafan niçin bunu şeyi birinin kafasına sokmak: He bir şeyi birine anlatmak, bir almıyor? can´t get this through her head. Bunu onun kafasına sokamıyor.

hazırlanmak. get set k. dili -den kurtulmak. get shot of k. dili yağmura yakalanmak. get showered on k. dili -den kurtulmak. get shut of yılan sokmak. get snakebit k. dili (bir şeye) kızmak, sinirlenmek. get steamed up about k. dili işten/okuldan atılmak, sepetlenmek. get the ax k. dili başlamak, işleri başlatmak. get the ball rolling -i alt etmek, -i yenmek. get the best of galip gelmek, üstün olmak. get the better of get the better of/get the best 1. -i yenmek, -in sırtını yere getirmek, -i alt etmek. 2. -den of kazançlı çıkmak. k. dili efkârlanmak. get the blues argo sepetlenmek, kapı dışarı edilmek, kıçına tekmeyi yemek, get the boot işten çıkarılmak. k. dili (from) soğuk bir davranışla/sözle kovulmak; soğuk bir get the brush off karşılık görmek: I got the brush off from her. Bana soğuk get the cart before the horse k. dili bir işi tersinden yapmak. davrandı. k. dili soğuk bir davranışla karşılaşmak: I got the cold shoulder. get the cold shoulder Bana karşışekilde karşılanmak, soğuk bir karşılık almak. soğuk bir soğuktu. get the cold shoulder -e alışmak. get the feel of -e alışmak. get the feel of k. dili biri hakkında elinde kuvvetli deliller olmak: We´ve got get the goods on s.o. the usulünü öğrenmek, -in esasını elimizde kuvvetli deliller var. -in goods on him. Onun hakkında kavramak. get the hang of -i anlamak, -i kavramak; -in havasına girmek. get the hang of sinirli olmak, korku duymak. get the jitters k. dili -den önce davranmak. get the jump on k. dili birinden önce davranarak avantajlı duruma girmek. get the jump on s.o. get the message/get the argo anlamak, çakmak. picture argo 1. izin almak. 2. seçilmek. get the nod k. dili sepetlenmek/işten atılmak. get the push get the red carpet treatment k. dili şatafatlı bir şekilde karşılanıp ağırlanmak. argo kaçamak cevap almak. get the runaround İng., k. dili işten kovulmak, sepetlenmek. get the sack k. dili işten atılmak, sepetlenmek. get the sack argo (birinin) canı yanmak. get the shaft k. dili titremeye başlamak, titreme nöbetine tutulmak. get the shakes get the short end of the stick k. dili payına pek az bir şey düşmek. get the short end of the k. dili en az beğenilen şey birine düşmek: I got the short end of stick/of it thedili başlamak; işleribana düştü. k. stick. En kötü pay başlatmak. get the show on the road galip gelmek, üstün çıkmak. get the upper hand dizginleri ele geçirmek; öne geçmek. get the upper hand 1. yenilmek, sırtı yere getirilmek, alt edilmek. 2. -den kazançlı get the worst of çıkmamak. 1. (to) -e varmak, -e ulaşmak: Owing to the snow no buses get through have gotten through today. Bugün through to her. Ona bir şey 1. -e bir şey anlatmak: I can´t get kar yüzünden buraya hiçbir get through to otobüs varamadı. 2. (tasarı, teklif think (meclisten)gotten anlatamam. 2. kafasına girmek: I v.b.) it´s finally geçmek, 1. -e varmak/gelmek. 2. k. dili başlamak (Mastarla birlikte get to onaylanmak. 3. (sınav, sınıf, kurs v.b.´ni) geçmek; (okulu) through to him. Nihayet anladı galiba. kullanılır.): They got to talking. Konuşmaya başladılar. 3. lazım -i tanımak. get to know bitirmek. 4. to k. dili (birine) (bir şeyi) anlatmak, (bir şeyi) olmak, gerekmek; şart olmak: I´ve got to go now! Şimdi gitmem (birinin) kafasına sokmak. 5. (to) (biriyle) telefon bağlantısı (meselenin) özünü öğrenmek: How can we get to the bottom of get to the bottom of gerek! 4. k. dili (birini) sinir etmek. kurmak; meselenin özünü nasıl öğrenebiliriz? this?şeyin) asıl sebebini bulmak, (işin) kökenine inmek. (bir Bu (birinin numarasını) telefonda çıkarmak. 6. (with) -i get to the bottom of bitirmek. 7. -i tüketmek. 8. (zor bir durumu) atlatmak; (zor bir get to the finals/make it to finale kalmak zamanı) geçirmek. the finals -in özüne inmek, -in esas anlamını kavramak. get to the heart of sadede gelmek. get to the point işe başlamak: Get to work! Haydi, iş başına! get to work

get together get under one´s skin get under s.o.´s skin get up get up on one´s soapbox get up on the wrong side of the bed get up the nerve to get what´s coming to one get what´s coming to one get wind of get wind of get wise get wise to get with it get worse get/catch a whiff of get/go to sleep get/have cold feet get/have one´s way get/have s.o.´s number get/put s.o./s.t. out of one´s mind get/win the nomination getup geyser Ghana Ghanaian ghastly ghazi gherkin ghetto ghost ghost town ghostwriter ghoul GHQ GI giant giaour gibber gibberish gibbet gibe giblets Gibraltar Gibraltarian giddiness giddy gift gifted gigantic

1. toplamak, biriktirmek. 2. bir araya gelmek, buluşmak. 3. (on) (üzerinde) anlaşmaya varmak, mutabık kalmak. -i kızdırmak, -i sinir etmek. k. dili birinin sinirine dokunmak. 1. yataktan kalkmak. 2. ayağa kalkmak. 3. hazırlamak, düzenlemek. çekmeye başlamak. kıyafete) sokmak: She got k. dili nutuk 4. (birini) (belirli bir herself up as a mouse. Kendini fare kılığına soktu. 5. -i çıkmak; k. dili ters tarafından kalkmak. -i çıkarmak: Can you get up these stairs? Bu merdivenleri (bir şey yapmak için) cesaretini piano up çıkabilir misiniz? Can you get thetoplamak. the stairs? Piyanoyu merdivenlerden çıkarabilir misin?cezayı yemek. Can they get it müstahakkını bulmak, hak ettiği 6. -i kaldırmak: up with abulmak, Onu vinçle kaldırabilirler mi? 7.was-e varmak: cezasını winch? layığını bulmak: She got what to coming to Which chapter have you gotten up to? Hangi bölüme vardın? her! Müstahaktır! almak, -i duymak. k. dili -den haber -i duymak, -i öğrenmek, -den haberdar olmak. (to) k. dili (-in) farkına varmak. k. dili (birinin) ne yaptığının farkına varmak, (birinin) ne yaptığını çakmak; (bir durumun) ne olduğunun farkına varmak, k. dili uyanmak, kendine gelmek (Mecazen söylenir.). (bir durumun) ne olduğunu çakmak. daha kötü olmak. -in kokusunu duymak. uyumak. k. dili tereddüde düşmek, kararsızlığa kapılmak, şüpheler duymaya başlamak. kendi istediğini yaptırmak. birinin ne mal olduğunu öğrenmek/anlamak. birini/bir şeyi aklından çıkarmak/unutmak. adaylık seçimlerini kazanmak. i. kıyafet, kılık. i. 1. gayzer, kaynaç. 2. İng. (havagazıyla/doğalgazla çalışan) şofben. i. Gana. i. Ganalı. s. 1. Gana, Gana´ya özgü. 2. Ganalı. s. 1. beti benzi atmış. 2. korkunç. 3. k. dili berbat, çok kötü. i. gazi. i. kornişon. i. (çoğ. --s/--es) getto. i. hayalet, hortlak. ölü kent; terkedilmiş yerleşim yeri. i. bir diğerinin hesabına ve onun ismi altında kitap yazan kimse. i. gulyabani. kıs. General Headquarters 1. ask. başkumandanlık karargâhı. 2. merkez, Amerikan askeri/eri. s. Amerikan erlerine özgü. i., k. dili idare merkezi. i. dev. s. dev gibi, kocaman. i. gâvur. f. konuşmaya benzeyen anlamsız sesler çıkarmak. i. konuşmaya benzeyen anlamsız sesler. i. darağacı. f. dokunaklı/incitici söz söylemek, alay etmek. i. dokunaklı/incitici söz. i., çoğ. (kümes hayvanlarından elde edilen) sakatat. i. Cebelitarık. i. Cebelitarıklı. s. 1. Cebelitarık, Cebelitarık´a özgü. 2. Cebelitarıklı. i. 1. baş dönmesi. 2. hoppalık, havailik, terelellilik. s. 1. baş döndürücü (yükseklik veya dönme hareketi). 2. hoppa, havai, terelelli. i. 1. hediye, armağan. 2. yetenek, istidat, Allah vergisi. s. yetenekli, istidatlı. s. dev gibi, kocaman.

giggle gigolo gild gild gilding gill gilt gimmick gin gin ginger ginger ale gingerbread gingerly gingham ginkgo ginseng Gipsy gipsy giraffe gird gird o.s. for gird o.s. with gird one´s loins gird one´s loins gird s.o. with girder girdle girl girl friend girl guide girl scout girl scout girlhood girlish girth gismo gist give give give a good account of o.s. give a play give a roundup of the news give a slip give a wide berth to give affront to give an account of o.s. give an edge to give away give back

f. kıkırdamak, kıkır kıkır gülmek. i. kıkırdama. i. jigolo. f. (--ed/gilt) yaldızlamak. i., bak. guild. i. yaldız. i. solungaç. f., bak. gild. s. yaldızlı. i. yaldız. i. 1. numara, trük. 2. alet. i. cin (içki). i. çırçır (makine). f. (--ned, --ning) (pamuğu) çırçırdan geçirmek. i. zencefil. s. kızıl (saç). zencefilli gazoz. i. 1. zencefilli, pekmezli kek. 2. zencefilli, pekmezli kurabiye. z. büyük bir dikkatle. i. çizgili/damalı pamuklu kumaş. i. ginko, kızsaçı. i. ginseng. i., bak. Gypsy. i., bak. gypsy. i. zürafa. f. (--ed/girt) 1. çevrelemek, kuşatmak. 2. (on) (kılıç v.b.´ni) kuşanmak.iyice hazırlamak. kendini -e -i takmak, -i takınmak, -i kuşanmak. (zor bir işe) hazırlanmak. paçaları sıvamak, kolları sıvamak. birine (bir şeyi) vermek/bahşetmek. i. putrel, potrel. i. 1. korse. 2. kuşak, kemer. i. 1. kız. 2. k. dili kız arkadaş. kız arkadaş. İng. kız izci. kız izci. kız izci. i. kızlık çağı, kızlık. s. kız gibi; kızlara özgü. i. 1. (semere ait) kolan. 2. çevre ölçüsü, çevre: The tree´s girth was ninety centimeters. Ağacın çevresi doksan santimetreydi. i., bak. gizmo. 3. bel ölçüsü, bel. i. ana fikir, esas anlam; başlıca fikirler. f. (gave, giv.en) 1. vermek. 2. sebep olmak: Her presence gives him pleasure. Varlığı ona mutluluk veriyor. It gave him a shock. i. esneklik. Onu şoke etti. This noise is giving me a headache. Bu gürültü Kendine düşen işi iyi yapmak anlamına gelir: He gave a good başımı ağrıtıyor. 3. göstermek: Can you give us some proof? account of himself on the battlefield today. Bugün iyi savaştı. bir kanıt gösterebilir Bizepiyes oynamak. misiniz? 4. esnemek, açılmak, eğilmek. 5. esnek davranmak. 6. çökmek. vermek. önemli haberleri özet halinde k. dili sıvışarak birinin elinden kurtulmak. -den kaçınmaya dikkat etmek. -i kızdırmak, -i gücendirmek. kendisi hakkında hesap vermek. 1. -i bilemek. 2. (iştahı) açmak; (keyif, öfke v.b.´ni) artırmak. 1. hediye olarak vermek, hediye etmek: She gave her dog away. Köpeğini birine hediye etti. 2. ele vermek. geri vermek, iade etmek.

give back give birth to give birth to give chase give credence to give ear to Give her my love! Give her my regards. give in give in to temptation/yield to temptation give it one´s best shot give no leg to stand on give notice give o.s. airs give o.s. airs give off give offense give offense give one a black eye give one a tickle in one´s throat give out give preference to give priority to give rein to give rise to give rise to give s.o. a bath give s.o. a belt on give s.o. a blessing out give s.o. a blowjob give s.o. a break give s.o. a cold welcome give s.o. a fair shake give s.o. a free hand give s.o. a fright give s.o. a hand give s.o. a hard time give s.o. a lift give s.o. a piece of one´s minds.o. a piece of one´s give mind give s.o. a raw deal give s.o. a ride give s.o. a ring give s.o. a round of applause give s.o. a scare give s.o. a shampoo give s.o. a spanking give s.o. a sporting chance give s.o. a start give s.o. a start in life

geri vermek. 1. (çocuk/yavru) doğurmak. 2. doğurmak, meydana getirmek. -i doğurmak. 1. (av köpeği) avın kokusunu alıp peşine düşmek. 2. kovalamaya başlamak. -e inanmak. -e kulak vermek, -i dinlemek. Ona sevgilerimi söyle! Ona benden selam söyle. teslim olmak, razı olmak, kabul etmek. şeytana uymak. elinden geleni yapmak. tutunacak bir dal bırakmamak. bildirmek. çalım satmak. burnu havada olmak. (koku, buhar v.b.´ni) yaymak, çıkarmak: Plants give off oxygen. Bitkiler havaya oksijen verir. gücendirmek. 1. gücendirmek, darıltmak, incitmek. 2. sinirlendirmek. bir gözünü patlatmak. -e gıcık vermek, -i gıcıklamak. çok yorulmak, bitmek. -i tercih etmek. -e öncelik tanımak. in order of priorities önem sırasına göre. -in dizginini salıvermek, -i başıboş bırakmak. -e yol açmak, -e sebebiyet vermek. -e yol açmak, -e neden olmak, -i meydana getirmek. birini yıkamak. k. dili birine yumruk indirmek. k. dili birine sapartayı çekmek/vermek. birinin penisini ağızla uyarmak, supet/süpet yapmak; saksofon çalmak. fırsat vermek/bir şans tanımak. birine bir birini soğuk karşılamak. birine adaletli/dürüst bir şekilde davranmak. birine geniş yetki vermek. birini korkutmak. 1. birine yardım etmek. 2. birini alkışlamak. k. dili 1. (alay/tenkit etmek için) biriyle uğraşmak, birine çullanmak. 2. birini çok uğraştırmak. birini arabasına almak. birinin ağzının payını vermek, birine verip veriştirmek. k. dili birine ağzına geleni söylemek, birine verip veriştirmek. birine haksızlık etmek. birini (at/bisiklet/araba ile) götürmek: Will you give me a ride to Bursa? telefon etmek. kadar götürür müsünüz? He is riding high. birine Beni Bursa´ya k. dili İşleri yolunda/tıkırında. birini alkışlamak. birini korkutmak. birinin saçını şampuanla yıkamak. birinin kıçına şaplak atmak. k. dili birine kazanma imkânı tanımak. 1. birini irkiltmek. 2. (birinin) arabasının motorunu çalıştırmak. birinin hayata atılmasını sağlamak.

give s.o. a swelled head give s.o. a tickle give s.o. a warm welcome give s.o. asylum give s.o. credit for give s.o. credit for give s.o. custody of give s.o. hell give s.o. his due give s.o. money under the table give s.o. no quarter give s.o. one´s illness give s.o. one´s word give s.o. pause give s.o. pleasure give s.o. rope give s.o. shelter give s.o. the benefit of the doubt give s.o. the bird give s.o. the boot give s.o. the bum´s rush give s.o. the bum´s rush give s.o. the cold shoulder give s.o. the cold shoulder give s.o. the come-on give s.o. the creeps give s.o. the glad eye give s.o. the glad hand give s.o. the jumps give s.o. the once-over give s.o. the pip give s.o. the push give s.o. the red carpet treatment give s.o. the sack give s.o. the shaft give s.o. the shirt off one´s back give s.o. the shivers give s.o. the slip give s.o. the third degree give s.o. the willies give s.o. tit for tat give s.o. to understand s.t. give s.o. what for give s.o./s.t. a trial give s.t. a lick and a promise give s.t. a press give s.t. a stir give s.t. a swirl give s.t. a whirl give s.t. one´s consideration

k. dili birinin başını döndürmek, birini şımartmak. birini gıdıklamak. 1. birini nezaket ve içtenlikle karşılamak. 2. birini pişman ettirmek. sığınma hakkı tanımak. pol. birine -in hakkını vermek. (bir şeyden dolayı) birini takdir etmek. birine (birinin) vesayetini vermek. k. dili birini fena halde haşlamak, birine adamakıllı bir zılgıt vermek. birine haksızlık etmemek. k. dili birine rüşvet vermek. birine aman vermemek. birine hastalığını bulaştırmak/geçirmek: Don´t give me your cold! Nezleni bana bulaştırma! birine söz vermek. birini düşündürmek, birinin düşünmesine yol açmak. birine zevk/haz/keyif vermek. birini serbest bırakmak, birini kendi haline bırakmak. birini korumak. k. dili birinin kötü/olumsuz bir şey yapmadığını farzetmek. k. dili el işaretiyle birine ´´Siktir!´´ demek. argo birini sepetlemek, birini kapı dışarı etmek, birinin kıçına tekmeyi atmak, birini işten çıkarmak. birini âdeta kapı dışarı İng., k. dili birini yaka paça çıkarmak; etmek. k. dili birini yaka paça etmek/götürmek. k. dili birine soğuk davranmak. birine soğuk davranmak. -e pas vermek. birinin tüylerini ürpertmek. birine pas vermek, birine davetkâr bir bakış yöneltmek. sahte bir sıcaklıkla el sıkmak/selam vermek. argo birini çok sinirlendirmek, birinin tepesini attırmak. birini tepeden tırnağa süzmek. İng. 1. birinin sinirine dokunmak. 2. birinin canını sıkmak. k. dili birini sepetlemek/işten atmak. k. dili birini şatafatlı bir şekilde karşılayıp ağırlamak. İng., k. dili birini işten atmak, birini sepetlemek. argo birinin canını yakmak. çok cömert olmak. birinin tüylerini ürpertmek/diken diken etmek. k. dili sıvışarak birinden kaçmak/kurtulmak. 1. birini konuşturmak için işkence yapmak. 2. birini sıkı bir sorguya çekmek. birinin tüylerini ürpertmek, birinin tüylerini diken diken etmek. k. dili birine misilleme yapmak, birine aynı biçimde karşılık vermek. şeyi ima etmek. birine bir k. dili 1. birini haşlamak, birine zılgıt vermek. 2. birine dayak atmak. birini/bir şeyi denemek. bir şeyi yalapşap/yalap şalap yapmak. bir şeyi çabucak/şöyle bir ütülemek. bir şeyi karıştırmak: Give that stew a stir! O güveci bir karıştır! bir şeyi çalkalayarak döndürmek. k. dili bir şeyi denemek: Give it a whirl! Onu bir dene! bir şey üzerinde düşünmek.

give s.t. prominence give s.t. some thought give s.t. the benefit of the doubt give s.t. the once-over give short notice give solace to give thanks give the alarm give the land a wide berth give the lie to give the start signal give umbrage to give up give up the ghost give up the ghost give up thought of give vent to give voice to give witness give/lend s.o. a helping hand give/make a speech give-and-take given given name gizmo gizzard glacial glacier glad glad glad rags glad rags glad to meet you gladden glade glad-hand gladiator gladiolus gladly gladness glamor glamorise glamorize glamorous glamour glamourise glamourize glamourous glance glance off

bir şeyi ön plana çıkarmak. bir şeyi iyice düşünmek. k. dili bir şeyin kötü/olumsuz bir sonuç vermediğini farzetmek. 1. bir şeyi gözden geçirmek. 2. etrafı şöyle bir düzeltmek. (bir işin yapılması için) çok az zaman vermek. -i teselli etmek, -e teselli vermek. şükretmek. tehlike işareti vermek. karadan çok uzakta bulunmak. -in yalan/yanlış olduğunu göstermek. spor start vermek. -i gücendirmek. 1. vazgeçmek. 2. pes etmek. 1. ölmek, son nefesini vermek. 2. (makine/motor) bozulmak. 1. ölmek, son nefesini vermek. 2. (makine/motor) bozulmak. -i aklından çıkarmak. -i belli etmek, -i göstermek. -i anlatmak, -i ifade etmek, -i dile getirmek. bak. bear witness. birine yardım elini uzatmak. bir konuşma yapmak. i., k. dili karşılıklı özveri, karşılıklı fedakârlık. f., bak. give. s. belirli, muayyen. i. veri. küçük isim. i. aygıt; alet. i. 1. biyol. taşlık, katı. 2. şaka mide. s. 1. buzullara ait: glacial lake buzul gölü. 2. buz gibi, çok soğuk. i. buzul. i., k. dili, bak. gladiolus. s. (--der, --dest) mutlu, memnun: He was glad to see us. Bizi gördüğüne sevindi. I´ll be glad to do it. Onu memnuniyetle bayramlıklar, en iyi giysiler. yaparım. k. dili süslü giysiler. I´m glad to meet you. Tanıştığımıza memnun oldum. f. sevindirmek. i. orman içindeki açık alan. f. sahte bir sıcaklıkla el sıkmak/selam vermek. i. gladyatör. çoğ. glad.i.o.li (glädiyo´lay) i., bot. glayöl, kuzgunkılıcı. z. memnuniyetle. i. memnuniyet. i. romantik bir çekicilik. f., İng., bak. glamorize. f. 1. romantik ve çekici bir şekilde tarif etmek. 2. romantik ve çekici bir hava çekiciliği s. romantik bir vermek. olan. i., İng., bak. glamor. f., İng., bak. glamorize. f., İng., bak. glamorize. s., İng., bak. glamorous. f. at -e göz atmak. i. bakış. -i sıyırıp geçmek.

gland glare glaring glass glass glass cutter glass in glass wool glassblower glasses glasses frames glassful glasshouse glassware glassworks glassy glaucoma glaze glazier gleam glean glee glee club gleeful glen glib glide glider gliding glimmer glimpse glint glisten glitter gloat glob global globe globe-trotter gloom gloomy glorification glorify glorious glory gloss gloss glossary glossy glove

i., anat. bez, beze, gudde. f. 1. göz kamaştıracak bir şekilde parlamak. 2. at -e ters ters bakmak. kamaştırıcı. 2. çok parlak, çiğ ters bakış. s. 1. göz i. 1. göz kamaştırıcı parıltı. 2. (renk). 3. çok göze çarpan. 4.2. bardak:bakan. of water bir bardak su. a water i. 1. cam. ters ters a glass glass su bardağı. f. cam takmak, camlamak. elmastıraş, elmas. -i camla kapatmak. cam yünü. i. üfleyerek cam ve şişe yapan kimse. i., çoğ. gözlük. gözlük çerçevesi. i. bardak dolusu. i. 1. cam fabrikası. 2. İng. sera. i. zücaciye. i. cam fabrikası. s. 1. cam gibi. 2. durgun ve parıldayan (deniz, göl v.b.). 3. donuk glokom, karasu. i., tıb. (bakış). f. 1. (pencereye) cam takmak. 2. (seramik nesneleri) sırlamak. 3.camcı. donuklaşmak. i. (seramikte) sır. i. (bakış) i. pırıltı. f. pırıldamak, parıldamak, parlamak. f. 1. hasattan sonra ekin toplamak; hasattan sonra (tarladaki) ekinleri toplamak. 2. azar azar (bilgi) toplamak. i. neşe. koro. s. neşeli, neşe dolu. i. küçük vadi, dere. s. (--ber, --best) 1. cerbezeli. 2. kolaya kaçan ve içtenliksiz (cevap/söz). gitmek, süzülmek; sessizce ve kayıyormuş gibi f. süzülerek gitmek. i. planör. i. 1. süzülerek gitme, süzülme. 2. planörcülük. f. hafifçe pırıldamak. i. hafif pırıltı. i. anlık bakış, kısa bakış. f. (birini/bir şeyi) bir an için görmek. f. pırıldamak, parıldamak. i. pırıltı. f. pırıldamak, parıldamak. i. parıltı. f. pırıldamak, parıldamak. i. pırıltı. f. over -den şeytanca bir zevk duymak, (birinin başarısızlığını) zevkle seyretmek; “Oh olsun!” demek. i. 1. damla. 2. topak. s. 1. tüm dünyayı kapsayan/ilgilendiren. 2. global. i. 1. küre, yuvarlak, yuvar. 2. yerküre, yeryuvarlağı, yeryuvarı. 3.sık sık yerküreyi simgeleyen model. 4. (lamba için) karpuz. i. küre, dünyayı dolaşan kimse. i. 1. karanlık; loşluk. 2. kasvet, hüzün. s. 1. karanlık; loş. 2. kasvetli, hüzünlü. i. 1. hamdederek (Allahı) yüceltme. 2. yüceltme. f. 1. hamdederek (Allahı) yüceltmek. 2. yüceltmek. s. 1. çok şerefli, yüceltilmeye değer. 2. fevkalade güzel, harikulade, şeref. 2. ihtişam, görkem. 3. medarı iftihar. f. in 1. -e i. 1. şan ve muhteşem. çok sevinmek.2. sahte bir dış görünüm: Her politeness was i. 1. parlaklık. 2. ile çok övünmek. merely a gloss. Onun nezaketi sadece bir gösterişti. f. over (bir i. 1. açıklama. 2. yorum. f. 1. açıklamak. 2. açıklayıcı yazı yanlışı, doğru olmayan bir şeyi) doğru/makul göstermek. eklemek. i. lügatçe, kitabın sonundaki sözlük bölümü. s. parlak. i. eldiven.

glove compartment glow glower glowworm gloxinia glucose glue glum glut glut o.s. with/on glut the market with glutinous glutton gluttonous gluttony glycerin glycerine GMT gnarled gnash gnat gnaw gnome GNP go (the) whole hog go (the) whole hog go go go a long way towards go aboard go about go about a task go abroad go after go against go against the grain go aground go ahead go ahead Go ahead and smoke! Go ahead! Go ahead! go all out go all the way go all the way go along with Go along! Go along. go ape over go around

torpido gözü. f. 1. (kor) parlamak; kor gibi parlamak: The cat´s eyes glowed in the dark. Kedinin gözleri karanlıkta kor gibi parlıyordu. 2. f. ters ters bakmak. i. ters bakış. (yüzü/yanakları) kızarmak. i. 1. parıltı. 2. kızarıklık. i. ateşböceği. i., bot. gloksinya. i. glikoz. i. zamk. f. zamklamak. s. (--mer, --mest) 1. asık suratlı, somurtuk. 2. kasvet veren. i. aşırı miktar: There´s a glut of turnips on the market. Piyasa şalgama boğuldu. f. They glutted themselves on pears. -i tıka basa yemek: (--ted, --ting) Armutları (aşırıbasa yediler. piyasayı tıka miktarda mala) boğmak: He glutted the market with bananas. Piyasayı muza boğdu. s. tutkala benzer, yapış yapış. i. obur. s. obur. i. oburluk. i. gliserin. i., bak. glycerin. kıs. Greenwich Mean Time. s. boğum boğum. f. (diş) gıcırdatmak. i. 1. tatarcık. 2. titrersinek. f. kemirmek. i. (peri masallarında) cüce. kıs. gross national product. (bir işi) tamamıyla yapmak, hiçbir şeyi atlamadan yapmak, esaslı bir şekilde yapmak. (bir işi) tam yapmak. f. (went, gone) 1. gitmek. 2. -e çıkmak: She´s gone shopping. Alışverişe çıktı. They´ve gonesende. i., İng. sıra: It´s your go. Sıra for a walk. Onlar yürüyüşe çıktı. 3. (bir şeyin) yeri (belirli bir) yer olmak: That book goes there. O (bir şey) çok katkıda bulunmak, çok yararlı olmak: This´ll go a kitabın yeri orası. 4. (makine) işlemek, çalışmak. 5. olmak: İrfan long way towards making up for what you did. Bu, yaptığını binmek. ´s gone crazy. İrfan delirdi. That bank´s gone private. O banka affettirmeye bayağı yardımcı olur. özel sektöre geçti. 6. (belirli bir) durumda kalmak: Her screams den. tiramola etmek. went unheard. Çığlıkları duyulmadı. He went hungry all day. bir işi ele almak, bir işe başlamak. Gün boyunca aç kaldı. 7. gitmek, satılmak: The apartment went yurtdışına Daire çok ucuza gitti. for a song. gitmek, dışarı gitmek. 8. (on) (para) gitmek, (yakalamak/almak için) his salary goes on rent. Maaşının üçte harcanmak: One third of peşinden gitmek; kovalamak. biri-e karşıgidiyor. 9. yok olmak, kaybolmak; (zaman/mevsim) 1. kiraya gelmek, -e karşı olmak. 2. -e aykırı olmak. 3. (sonuç) uçup gitmek. olmak. -in aleyhinde 10. ortadan kaldırılmak; işten çıkarılmak; (birinin) tabiatına aykırı olmak. yürürlükten kaldırılmak: Nuri must go; that´s certain. Nuri karaya orası kesin. 11. gitmek, ölmek: I know they´ll sell this gitmeli; oturmak. farm once I´m gone. Ben gittikten sonra 1. devam etmek. 2. of -den önce gitmek.bu çiftliği satacaklarını biliyorum. 12. (zaman/toplantı) geçmek; (hayat/işler) (herhangi 1. (of) -den önce gitmek. 2. (with) -e devam etmek. bir durumda) olmak, gitmek: How´d the meeting go? Toplantı Buyur, sigaranı iç! nasıl geçti? How´s it going? İşler nasıl gidiyor? 13. (şiir, 1. Devam et! 2. Buyur! tekerleme v.b.´nin sözleri, müziğin nağmesi) (belirli bir biçimde) olmak: The first line of the rhyme goes like this: “Little Miss Devam et! Muffetelinden a tuffet.” Tekerlemenin ilk satırı şöyle: “Minnacık k. dili sat on geleni yapmak. Matmazel Muffet bir ot kümesi üstünde oturuyordu.” 14. into (with) 1. tamamıyla hemfikir olmak. 2. (birinin) tüm isteklerini mat. (bir sayı) (başka bir sayıyı) bölmek: Five won´t go into four. yerine getirmek. 3. cinsel ilişkide bulunmak, sevişmek: They´ve 1. son haddine varmak. 2. her naneyi çıkarmak: Her heart Beş dördü bölemez. 15. (belirli bir ses)yemek. gone pit-a-pat. Yüreği güm güm attı. 16. in/into -e sığmak: It fırına vermişler. went all the way. Mercimeğirazı olmak, -i kabul etmek. 1. ile beraber gitmek. 2. -e won´t go in the box. Kutuya sığmaz. 17. with -e uymak, -e Haydi, git! uygun olmak: That hat doesn´t go with that dress. O şapka o Hadi git. elbiseye uymuyor. 18. (saat) (belirli bir zamanı) göstermek: It´s gone -e bayılmak, ... için k. dili four. Saat dört oldu.deli olmak. 1. herkese yetmek. 2. with ile arkadaş olmak, ile birlikte olmak. 3. (hastalık) çok kişiye bulaşmak.

go ashore go astray go at go away go awry go back go back on one´s promise/word go back on one´s word go back on one´s word go back on s.o. go bad go bad go bail for go bananas go bankrupt go begging go belly-up go berserk go beyond go beyond reason go bust go by go by go by the board go by the board go down go down in history go down the drain go down the drain go downhill go Dutch go far go far Go fly a kite! go for go for a song go for a walk go for a walk/take a walk Go for it! go for nothing go from bad to worse go from bad to worse go gaga over go green around the gills go halves go haywire go hog wild go in go in for go in with s.o. on

karaya çıkmak. 1. (hayvan) sürüden çıkıp kendi başına gitmek, sürüden ayrılmak. 2. (insan) kötü yola sapmak, doğru yoldan sapmak. 3. -e saldırmak. yanlış yapmak, hata yapmak. gitmek, ayrılmak. ters gitmek. dönmek. sözünden dönmek. sözünden dönmek. sözünden dönmek. birine ihanet etmek. (yiyecek) bozulmak. bozulmak. -e kefil olmak. k. dili çıldırmak. iflas etmek, batmak. istenilmemek, rağbet görmemek. k. dili topu atmak, iflas etmek. çıldırarak etrafı kırıp geçirmek. -in ötesine geçmek. makul sınırların dışına çıkmak. k. dili iflas etmek, sıfırı tüketmek, topu atmak. geçip gitmek. 1. geçmek: Several hours went by. Birkaç saat geçti. I´ve never gone by your house. Evinin önünden hiç geçmedim. Don´t let 1. (fırsat) kaçmak. 2. vazgeçilmek, bırakılmak. that chance go by! O fırsatı kaçırma! 2. (bir şeyi) kılavuz (iyi şeyler) yok olmak, gitmek; (fırsat) kaçırılmak; (iş, tasarı saymak; (bir şeye) riayet etmek: Don´t go by what he says! v.b.) suya düşmek. 1. (seviye/kalite) düşmek. 2. batmak. 3. (şiş/sular) hükme Onun dediklerine göre hareket etme! 3. -e bakarak inmek; (lastik) geçmek. 4. karşılanmak: The proposal went down well. varmak, -e bakmak: If you go only by appearances, you´d say tarihe sönmek. Teklifpoor. Sadece görünüşüne bakarsan fakir olduğunu iyi karşılandı. he´s gitmek, ziyan 5. to -e uzanmak. boşa olmak. söylerdin. k. dili (para) boşuna harcanmak, boşa gitmek. (başarı, sağlık v.b.) düşüş göstermek, bozulmak; baş aşağı gitmek. k. dili (bir eğlentide) masrafı Alman usulü bölüşmek. çok başarılı olmak. çok başarılı olmak. Çek arabanı! 1. -e saldırmak, -in üstüne varmak. 2. -i elde etmeye çalışmak. 3. -i seçmek; -i tercih etmek. 4. -den hoşlanmak. 5. için geçerli çok ucuza satılmak. olmak: I´m fed up with all of you. And that goes for you too yürüyüşe çıkmak. Kıymet. Hepinizden bıktım artık. Bu senin için de geçerli, yürüyüşe Kıymet. çıkmak, gezmeye gitmek. Yallah! boşa gitmek, heder olmak. kötüyken daha kötü olmak. gittikçe/giderek kötüleşmek, kötüye gitmek. (bir şey için) deli olmak. k. dili benzi atmak. k. dili paylaşmak, üleşmek. k. dili 1. sapıtmak, delirmek. 2. bozulmak. k. dili çılgınlaşmak, çılgınca davranmak, iyice azmak. 1. girmek. 2. girmek, uymak. 3. (güneş/ay) bulutla örtülmek. (bir şeyin) meraklısı olmak, (bir şeyi) yapmaktan hoşlanmak. (bir şeyde) biriyle ortak olmak.

go into go into a decline go into a skid go into action go into detail go into details go into effect go into one´s shell go into operation go it alone Go it! go native go off go off at half cock go off one´s chump go off the air go off the deep end go off the deep end go off the rails go on go on a diet go on strike go on strike go on the rampage go on the road go on the rocks go on the stage go on the stage go on tour Go on! go one´s way go out go out of one´s way to do s.t. go out of sight go over go over the top go overboard for/about go places go places go round go s.o. one better go shares go shares with go shopping go short go soft in the head go sour go stag go steady go steady

1. (bir mesleğe) girmek. 2. (bir iş) için (belirli bir süre) harcanmak: Five years of work have gone into the preparation kuvvetten düşmek. of this project. Bu projeyi hazırlamak için beş yıl çalıştık. 3. (bir (araba) kaymaya başlamak. şeyi konuşmaya/tartışmaya/açıklamaya/araştırmaya) girmek. harekete geçmek. ayrıntılara girmek. ayrıntılara girmek. yürürlüğe girmek. kabuğuna çekilmek, susup insanlarla konuşmamak. yürürlüğe girmek. kendi başına hareket etmek/yaşamak. 1. Koş! 2. Haydi gayret! yerliler gibi davranmaya/düşünmeye/giymeye başlamak. 1. patlamak. 2. çalmaya başlamak. 3. (ışıklar/kalorifer) sönmek; (bir aygıt) durmak, işlemez olmak, çalışmamak. 4. (yemek) hazırlıksız iş görmek. bozulmak. 5. (bir olay) (belirli bir şekilde) geçmek. 6. İng., k. dili İng., k. dili aklını oynatmak, oynatmak, kafayı üşütmek. -den hoşlanmamaya başlamak. radyo, TV yayına son vermek. k. dili kendini fazlasıyla kaptırmak. k. dili 1. kendini bir işe fazlasıyla kaptırmak. 2. çok kızmak, kudurmak, çıkmak. 2. k. dili aklını kaçırmak/oynatmak. 1. raydan köpürmek, kendini kaybetmek. 1. olmak; devam etmek: What´s going on? Ne oluyor? The party went on all night. Parti gece boyunca devam etti. 2. perhize başlamak. (ışıklar/kalorifer) yanmaya başlamak; (aygıt) çalışmaya grev yapmak. başlamak. 3. (bir işi sürdürebilmek için) (bir söze/kanıta) greve gitmek. dayanmak: What are you going on? Neye dayanıyorsun? 4. devam etmek, gitmek: Go on; I´ll wait here for the others. Sen (through) (-i) yakıp yıkmak, (-i) kasıp kavurmak. devam et; ben öbürlerini bekleyeceğim burada. 5. (zaman) (tiyatro topluluğu) turneye çıkmak. geçmek. 6. (with) -e devam etmek. 7. (belirli bir şekilde) k. dili 1. (evlilik) bozulmak. If (işyeri) topu atmak, iflas etmek. davranmaya devam etmek: 2. you go on like this you´ll end up tiyatro oyuncusu olmak. in a loony bin. Böyle devam edersen tımarhaneyi boylarsın. 8. konuşmaya devam etmek. 9. (about) (hakkında) fazlasıyla oyuncu olmak, tiyatrocu olmak. konuşmak, bıktıracak kadar konuşmak. 10. (at) -i azarlamak, -in turneye çıkmak. başının etini yemek. Aman sen de!/Haydi canım sen de! kendi yoluna gitmek, bildiğini okumak. 1. eğlenmek için dışarı çıkıp insanlarla buluşmak, çıkmak. 2. (with) ile flört etmek, ile gezmek, ile çıkmak: Tarık´s started to k. dili özel bir çaba sarfederek bir şeyi yapmak. go out with Derya. Tarık, Derya ile çıkmaya başladı. 3. (mektup, gözden kaybolmak. koli, ilan v.b.) yollanmak, gönderilmek. 4. (ateş/ışık) sönmek. 5. 1. -i incelemek, -i kontrol etmek. out. Deniz çekiliyor. -i (deniz) çekilmek: The tide´s going2. -i tekrar anlatmak, 6. tekrar açıklamak. 3. -i demode olmak. tekrar gözden geçirmek. over the top şekilde) k. dili amaçlanan sınırı aşmak: We went 4. (belirli bir by karşılanmak: It went over well in the meeting. Toplantıda iyi seventy million liras. Amaçladığımızdan yetmiş milyon lira fazla k. dili -e fazla tutkun olmak. karşılandı. 5. (bir grubu bırakarak) (başka bir gruba) girmek: He elde ettik. başarılı olmak; mesleğinde ilerlemek. abandoned the Anglican church and went over to Rome. Anglikan kilisesini bırakıp Katolik oldu. k. dili başarıya ulaşmak. bak. go around. birinin yaptığından daha iyisini yapmak, birini geçmek. paylaşmak: I´ll go shares with you in this. Bunu seninle paylaşırım. ile paylaşmak, ile üleşmek. çarşıya çıkmak, alışverişe çıkmak. (of) (birine) yeterli miktarda (bir şey) olmamak: They won´t go short of bread. Onlara yetecek kadar ekmek var. k. dili aklını oynatmak, oynatmak. 1. ekşimek. 2. bozulmak, kötüye gitmek. k. dili (bir erkek) (bir eğlenceye/partiye) damsız gitmek. devamlı olarak tek bir kişi ile flört etmek; with ancak (belirli biriyle)birbirinden başka kimseyle çıkmamak/flört etmemek. k. dili çıkmak/gezmek.

go steady with go straight go sugary go swimmingly go the round go through go through go through the mill go through the roof go through with go to all lengths/go to any length/go to great lengths go to any extent go to bed go to bed go to bed with Go to blazes! go to extremes go to great expense go to great expense go to hell Go to hell! go to one´s glory go to one´s head go to one´s head go to pieces go to pieces go to pot go to pot go to press go to press go to rack and ruin go to school go to sea go to sea go to see go to seed go to seed go to sugar go to the dogs go to the dogs go to the flicks go to the movies go to the wall go to town go to town go to waste go to wrack and ruin go together go too far go under

k. dili sadece (belirli biriyle) çıkmak/flört etmek. 1. düz/doğru gitmek. 2. doğru yoldan ayrılmamak, ahlaklı bir şekilde bal v.b.) şekerlenmek. (reçel, yaşamak. k. dili (işler) çok iyi/tıkırında gitmek. ağızdan ağıza dolaşmak. 1. (hastalık, sıkıntı v.b.´ni) geçirmek. 2. (parayı) harcamak. 3. (bir(tasarı, tasarısı v.b.) onaylanmak. 4. -i gözden geçirmek, -i 1. kanun teklif v.b.) (meclisten) geçmek, onaylanmak. 2. (bir kontrol etmek; (cepleri) yoklamak. 5. durmadan geçmek. 3. -i taşıt) (durulması gereken bir yerden) (bir şeyi) konuşmak: We 1. büyük zorluklar atlatmak. 2. feleğin çemberinden geçmek. ´ve already-i araştırmak, -i arayıp taramak. 4. (zor bir durumu) incelemek, gone through this once. Bunu zaten bir kez k. dili çok kızmak, küplere binmek. konuştuk. (zor bir zamanı) geçirmek. 5. (sınav, sınıf, kurs v.b.´ni) atlatmak; (planlanmış bir bitirmek. 6. with k. dili (bir şeyi) yapmak: geçmek; (okulu)şeyi) gerçekten yapmak, gerçekleştirmek. Are you really going to go through with this? Bunu gerçekten her çareyi kullanmak, her çareye başvurmak. yapacak mısın? 7. k. dili olmak,to any extent to get it. Onu elde her şeye başvurmak: He´ll go gerçekleşmek. etmek için her şeye başvurur. yatmak. (gece uykusuna yatmak üzere) yatmak. ile cinsel ilişkide bulunmak, ile sevişmek. k. dili Cehennem ol! ifrata kaçmak. (bir şeyi yapmak için) çok masraf etmek, büyük masrafa girmek. çok masrafa girmek. cehennemin dibine gitmek. Cehennem ol! ölmek. 1. kendini bir şey zannetmesine sebep olmak, başını döndürmek. 2. (içki) başına vurmak. başını döndürmek. (bir olay karşısında) kendini tutamayıp ağlamaya, fenalıklar geçirmeye veya o zamana kadar gizli tuttuğu her şeyi ifşa 1. parçalanmak. 2. k. dili (kendini) dağıtmak. etmeye başlamak. berbat olmak. k. dili bozulmak, mahvolmak. (gazete v.b.) baskıya girmek. baskıya girmek. harabeye dönmek, harap olmak; mahvolmak. 1. okula gitmek. 2. okula/üniversiteye devam etmek; tahsil/eğitim görmek. denizci olmak. 1. denizci olmak. 2. deniz yolculuğuna çıkmak. 1. (belirli bir amaç için) (bir yere) gitmek: I went to see what I could find there. Orada neler bulabilirim diye bir bakmaya çaptan düşmek. gittim. 2. -in ziyaretine gitmek; ile görüşmeye gitmek; -i tohuma kaçmak. görmeye gitmek: They´ve gone to see him. Onu görmeye (reçel, gittiler. bal v.b.) şekerlenmek. k. dili 1. ahlaken çökmek. 2. bozulmak. rezil olmak. k. dili (film seyretmek için) sinemaya gitmek. sinemaya gitmek. k. dili iflas etmek; iflasın eşiğinde olmak. 1. hızlı çalışmak; büyük bir gayretle çalışmak. 2. çok başarılı olmak. gitmek. 2. k. dili hız ve gayretle çalışmak. 3. k. dili çok 1. şehre başarılı olmak. ziyan olmak, heder olmak, boşa gitmek. bakımsızlıktan harabeye dönüşmek. f. birbirine uymak. ileri gitmek, fazla olmak, çok olmak. 1. batmak. 2. iflas etmek, batmak.

go under go under the name of go underground go up go up in flames/smoke go up in smoke go white as a sheet go wild go with go with the crowd go without go without saying go wrong go/be on the dole go/get off scot-free go/run counter to go/stand bail for go/work on the assumption that goad go-ahead goal goal kick goal line goal posts goalie goalkeeper goat goatee gob gobble gobble gobbler go-between goblet goblin god God bless you! God forbid! God help us! God only knows! God willing godchild goddamn goddess godfather God-fearing godforsaken godhead godless godlike

k. dili 1. batmak. 2. iflas etmek, batmak. adıyla tanınmak. faaliyetlerini gizli olarak sürdürmeye başlamak, yeraltına kaymak. 1. çıkmak, yükselmek. 2. artmak. 3. tiy. (perde) kalkmak. tamamıyla yanmak. 1. yanıp kül olmak. 2. yok olmak. No smoking. Sigara içilmez. k. dili sapsarı/bembeyaz kesilmek, benzi atmak/uçmak, beti benzi atmak. çıldırmak. 1. -e uygun olmak, -e uymak; -e yakışmak. 2. ile flört etmek. grubun isteğine uymak. 1. -den mahrum kalmak: He´s gone without food for three days. Üç gün yemekten mahrum kaldı. 2. -sizsaying that you -siz söylemeye lüzum olmamak: It goes without yaşayabilmek, yapabilmek: She knows howgelmenizin gerekli olduğunu without electricity. Elektriksiz must be punctual. Vaktinde to go everything began to go 1. bozulmak; aksamak: After that idare etmeyi biliyor. söylemeye lüzum yok. şey aksamaya başladı. What went wrong. Ondan sonra her işsizlik yardımı almak. wrong? Aksayan neydi? 2. yanılmak, yanlış/hata yapmak: Where k. dili (sanık) hiçbir ceza yemeden serbest bırakılmak. ´d we go wrong? Nerede yanlış yaptık? 1. -e aykırı düşmek, -e uymamak. 2. -e zıt gitmek. 1. (sanığın) kefaletini yatırmak. 2. (sanığa) kefil olmak. (bir şeyin olacağını) zannederek harekete geçmek/harekete geçmiş olmak. üvendire ile dürtmek. 2. dürtmek; kışkırtmak; i. üvendire. f. 1. itmek. i. 1. enerji ve girişim; enerji ve inisiyatif. 2. the izin, müsaade. s. 1.1. amaç, gaye, hedef, erek, ve inisiyatifini kullanan. 2. yeni i. enerjik ve girişken; enerjik maksat. 2. spor kale. 3. spor gol. yöntem veya düşüncelere açık olan. kale vuruşu, aut atışı. gol çizgisi. spor kale direkleri. i., k. dili kaleci. i. kaleci. i. keçi; teke. i. keçisakalı. i., k. dili 1. parça. 2. çoğ. büyük miktar, çok. f. acele yemek, atıştırmak. f. hindi gibi sesler çıkarmak. i. hindi sesi. i. baba hindi. i. aracı, arabulucu. i. kadeh. i. cin (göze görünmeyen efsanevi yaratık). i. tanrı, ilah. Allah senden razı olsun! Allah korusun! Allah yardımcımız olsun! Allah bilir! inşallah. i. vaftiz çocuğu. ünlem Kahrolsun! s. kahrolası. i. tanrıça, ilahe. i. vaftiz babası. s. dindar, dini bütün, mütedeyyin. s. 1. çok tenha, cinlerin cirit oynadığı (yer). 2. sefil. i. tanrılık, uluhiyet. s. Allahsız, Tanrısız. s. Tanrısal.

godly godmother godsend Godspeed gofer go-getter goggles going going concern going price going to be goings-on goiter goitre gold gold digger goldbrick golden goldfinch goldfish goldsmith golf golf club golf course/links golfer golly golosh gondola gone gong gonorrhea goo goober good good and Good day! Good evening! Good evening. good faith Good for you! Good Friday Good God! Good gracious! Good grief! Good heavens! Good Heavens! good looks Good morning! Good night! good offices

s. dindar. i. vaftiz anası. i. Hızır gibi yetişen devlet kuşu, beklenmedik nimet. ünlem 1. Allah yardımcın olsun! 2. İyi yolculuklar! i., argo (işyerinde) ayak işlerini yapan kimse, hizmetli, odacı. i. gayretli ve tuttuğunu koparan kimse. i., çoğ. gözleri toz, su, kar veya rüzgârdan koruyan gözlük. i. 1. gidiş, ayrılış. 2. ilerleme hızı: That part of the road is hard going. Yolun o bölümünden geçmek zor. This book´s heavy kâr eden ticari kuruluş. going. Bu kitabı okumak zor. s. şimdiki fiyat. What are you going to be when you grow up? Büyüyünce ne olacaksın? bitenler. i., çoğ. olup i., tıb. guatr. i., İng., tıb., bak. goiter. i. altın. s. altın, altından yapılmış. argo erkeklerden para sızdırmaya çalışan kadın. f. kaytarmak, işten kaçmak; işini üstünkörü yapmak; kendi işini başkalarına bırakmak. s. 1. altın, altından yapılmış. 2. altın renginde. i., zool. saka, sakakuşu. i., zool. kırmızıbalık, havuzbalığı, Carassius auratus. i. altın kuyumcusu. i. golf. f. golf oynamak. 1. golf sopası. 2. golf kulübü. golf alanı. i. golfçü, golf oyuncusu. ünlem Hay Allah! i., bak. galosh. i. gondol. f., bak. go. i. gonk. i., tıb. belsoğukluğu. i. yapışkan madde. i., k. dili yerfıstığı. s. (bet.ter, best) 1. iyi. 2. iyi, sağlam. 3. iyi, taze, çürümüş olmayan. i. 1. iyilik; hayır. 2. iyilik, menfaat, yarar. kızmıştı. k. dili iyice, bayağı: She was good and mad. Bayağı İyi günler! İyi akşamlar! İyi akşamlar. 1. (birine karşı beslenen) güven, itimat. 2. niyetin ciddiliği. Aferin! Hrist. Paskalya yortusundan önceki cuma. Aman yarabbi! Allah Allah! Allah Allah! Aman yarabbi! Aman yarabbi!/Allah Allah! yakışıklılık; güzellik. Günaydın! 1. İyi geceler! 2. Allah Allah! arabuluculuk.

Good riddance! Good riddance! good sense Good show! good sport good works good-by good-bye good-for-nothing good-looking goodly good-natured goodness Goodness knows! goods goods train good-tempered goodwill goody gooey goof goof off goofy gook goon goop goose gooseberry gooseflesh GOP gopher gore gore gorge gorge gorge o.s. on gorgeous gorilla gory gosh gosling go-slow Gospel gospel gospel music gospel truth gossamer gossip got Gothic

İyi ki gitti!/İyi ki gittiler! Hele şükür kurtulduk!/Oh olsun! akıllılık. İng. Aferin! şaka kaldırabilen kimse. hayır işleri. ünlem, bak. good -bye. ünlem Allaha ısmarladık. s. hiçbir işe yaramayan/yaramaz. s. yakışıklı, güzel. s. 1. epey büyük (bir miktar). 2. güzel, çok hoş. s. iyi huylu. i. 1. iyilik. 2. faziletlilik, erdemlilik. 3. (bir yemekteki) besleyici değer bilir! lezzet. Allah veya i., çoğ. 1. menkuller, taşınırlar; menkuller ve gayrimenkuller. 2. mallar, eşya. 3. kumaş. 4. İng. yük, kargo. İng. marşandiz, yük katarı. s. iyi huylu, yumuşak başlı. i. 1. iyi niyet. 2. (ticari) itibar. i., k. dili 1. lezzetli (özellikle tatlı) bir yiyecek. 2. güzel şey, istenilen bir şey. vıcık, yapış yapış. s. yapışkan, vıcık i., k. dili aptalca bir hata. f. (up) k. dili aptalca bir hata yapmak; aptalca bir hata etmek, aylaklık etmek. k. dili haylazlık yaparak her şeyi bozmak. s., k. dili aptal, ahmak. i., k. dili çamur gibi yapışkan bir karışım. i., k. dili adam, fedai, goril. i., k. dili yapışkan madde. çoğ. geese (gis) i. kaz. f., k. dili poposuna parmak atmak. i. bektaşiüzümü. i. tüyleri diken diken olmuş deri. kıs. the Grand Old Party (the Republican Party). i. 1. Amerikan yersincabı. 2. argo (işyerinde) ayak işlerini yapan kimse, hizmetli, odacı. i. kan. f. boynuzla yaralamak. i. iki dağ arasındaki geçit/boğaz. f. midesini (bir şey) ile tıka basa doldurmak. s. çok güzel, harika. i. 1. zool. goril. 2. argo goril, koruyucu. s. kanlı. ünlem Hay Allah! i. kaz palazı, kaz yavrusu. i., İng. işi yavaşlatma grevi, işi yavaşlatma. i., Hrist. dört İncil´den biri, İncil. i. 1. Hz. İsa´nın öğrettikleri, Hristiyanlığın esasları. 2. bir inanç sisteminin temel ilkeleri. 3. asıl gerçek. siyah Amerikalılara özgü dini müzik türü. asıl gerçek. i. 1. havada uçan ince örümcek ağı. 2. çok ince bir tür bürümcük. s. incecik, hafif. kimse. f. 1. dedikodu yapmak. 2. i. 1. dedikodu. 2. dedikoducu about -in dedikodusunu yapmak. f., bak. get. s., mim. Gotik.

gotten gouge gourd gout govern governance governess government governmental governor governorship gown gr gr wt grab grace graceful graceless gracious grad gradation grade grade crossing grade school grader gradient gradual gradually graduate graduate graduate school graduate school graduate student graduation graduation ceremony graffiti graft graft grain gram grammar grammar school grammar school grammatical gramme gramme gramophone gramophone record gramps gran

f., bak. get. ill-gotten gains haksız kazanç. i. iskarpela, oyma kalemi. f. iskarpelayla oymak. i. 1. sukabağı. 2. (sukabağından yapılmış) su kabı. i., tıb. gut, damla hastalığı. f. 1. yönetmek, idare etmek. 2. iktidarda bulunmak. i. yönetim, idare. i. mürebbiye. i. 1. hükümet, devlet yönetimi. 2. idare, yönetme, yönetim. s. idari, hükümete ait. i. 1. vali. 2. yönetici, idareci. 3. mak. regülatör. i. valilik. i. 1. uzun etekli kadın elbisesi. 2. gecelik. 3. sabahlık (giysi). 4. cüppe. kıs. grade, grain(s), gram(s), grammar, gravity, great, gross, group. kıs. gross weight. f. (--bed, --bing) 1. kapmak, çabucak ve zorla elinden almak. 2. (elle) tutmak. 3. at -iincelik. 2. (Allaha özgü) inayet. 3. Hrist. i. 1. zarafet, letafet, (elle) tutmaya çalışmak. i. (yemekten önce/sonra söylenen) şükran duası. 4. ertelenme s. zarif, latif. süresi: I´ll give you a week´s grace. Sana bir haftalık mühlet s. 1. kaba, görgüsüz. 2. çirkin. 3. zarafetten yoksun. vereceğim. f. şereflendirmek, onurlandırmak. s. kibar, ince, hoş. ünlem Hay Allah!/Allah Allah! i., k. dili mezun. i. 1. derece, aşama. 2. bir tondan diğer bir tona geçme; geçiş. i. 1. derece; rütbe; cins; sınıf, kalite. 2. (ilköğretimde) sınıf: He´s six years old and in the first grade. Altı yaşında ve birinci sınıfta. hemzemin geçit. 3. (öğretmenin öğrenciye verdiği) not. 4. eğim, meyil. f. 1. ilköğretim okulu. (sınav kâğıdını veya ödevi okuyup) not vermek. 2. derecelere i. greyder. ayırmak, tasnif etmek. 3. tesviye etmek, düzlemek. i. eğim, meyil. s. derece derece olan, yavaş yavaş olan, yavaş. z. yavaş yavaş, derece derece, gittikçe, giderek. i. mezun kimse, mezun. f. from -den mezun olmak; -i mezun etmek. (bir üniversiteye ait) lisansüstü eğitim birimi. (bir üniversiteye ait) lisansüstü eğitim birimi. lisansüstü öğrencisi. i. 1. mezun olma. 2. mezuniyet töreni. mezuniyet töreni. i. duvardaki yazılar, grafiti, graffiti. i. 1. bahç. aşı. 2. tıb. doku nakli; nakledilen doku. f. 1. bahç. aşılamak; makam v.b.´ni yolsuzlukla elde etme. 2. yolsuzlukla i. 1. para, aşılanmak. 2. tıb. (doku) nakletmek; (doku) nakledilmek. elde (arpa, buğday, mısır v.b.) 3. rüşvet. grains of wheat üç i. 1. edilen para, makam v.b. tane: three buğday tanesi. 2. tahıl, hububat. 3. zerre. 4. (bir ağaç parçasının i. gram. içindeki) damarların düzeni. i. 1. dilbilgisi, gramer. 2. gramer açısından ifade. 3. dilbilgisi kitabı, gramerokulu. 2. İng. (öğrencileri üniversiteye hazırlayan) 1. ilköğretim kitabı. lise. 1. ilkokul. 2. İng. (öğrencileri üniversiteye hazırlayan) lise. s. 1. gramere ait, dilbilgisel. 2. gramatikal, gramer kurallarına uygun. bak. gram. i., İng., i., İng., bak. gram. i., İng. pikap; gramofon, fonograf. plak. i., k. dili dede, büyükbaba. i., k. dili nine, büyükanne.

granary grand grand duchess grand duke grand jury grand piano grand total grand vizier Grand Vizier grandad grandaddy grandbaby grandchild granddad granddaddy granddaughter grandeur grandfather grandfather clock grandiloquent grandiose grandma grandmother grandpa grandparent grandson grandstand granite granny grant grant a request grant s.o. bail Granted. granulated granulated sugar granulated sugar granule grape grapefruit grapeshot grapevine graph graph paper. graphic graphic design. graphic designer. graphite grapple grasp grasp at straws

i. tahıl ambarı. s. 1. muhteşem, görkemli, ihtişamlı. 2. büyük, mühim. 3. k. dili çok güzel, harika. i. 1. k. dili kuyruklu piyano. 2. argo bin dolar. grandüşes. grandük. huk. büyük jüri, soruşturma kurulu, tahkikat heyeti. kuyruklu piyano. (genel) toplam. sadrazam. sadrazam. i., k. dili, bak. granddad. i., k. dili, bak. granddaddy. i., k. dili (bebek) torun. çoğ. grand.chil.dren (gränd´çîldrın) i. torun. i., k. dili dede, büyükbaba. i., k. dili 1. dede, büyükbaba. 2. en eski; en büyük. i. kız torun. i. 1. ihtişam, görkem, heybet. 2. büyüklük, azamet. i. dede, büyükbaba. dolaplı saat, sandıklı saat, ayaklı duvar saati. s. tumturaklı. s. fazlasıyla büyük ve görkemli, şatafatlı, cafcaflı. i., k. dili nine, büyükanne. i. nine, büyükanne; anneanne; babaanne. i., k. dili dede, büyükbaba. i. büyükbaba; büyükanne. i. erkek torun. i., spor kapalı tribün. i. granit. i., k. dili nine, büyükanne. f. 1. kabul etmek; rıza göstermek; yerine getirmek: She granted his request. Ricasını yerine getirdi. Granting the truth of what bir ricayı kabul etmek. you´re saying, I still don´t see that there´s anything we can do birini kefaletle/kefaleten tahliye etmek. about it. Dediklerinizin doğruluğunu kabul etsek bile, yine de bu (cevaben) Evet. işte bizim yapabileceğimiz bir şey göremiyorum. 2. vermek, lütfetmek, bahşetmek. i. 1. ödenek, tahsisat. 2. burs. s. tozşeker. tozşeker. i. tanecik. i. üzüm. i. greypfrut, greyfrut, greyfurt, altıntop, kızmemesi. i., ask. (bomba/şarapnel içindeki) misket. i. asma. i. grafik, çizge. kareli kâğıt. s. 1. grafikle ilgili. 2. canlı ve net; tüm ayrıntıları gösteren; canlı ve açıkdizayn. şekilde yazan. 3. çarpıcı. 4. grafik seçik bir yazılmış/çizilmiş/kazılmış. 5. grafik sanatlarla ilgili. grafiker. i. grafit. f. with ile boğuşmak. f. 1. sıkı tutmak; kavramak; yakalamak. 2. at kapmaya çalışmak. 3. kuştan medet ummak. 1. kavrayış, anlayış. 2. k. dili uçan kavramak, anlamak. i. pençe.

grasp the nettle grasping grass grass widow grass widower grasshopper grassroots grassy grate grate grate on grate on one´s nerves grate one´s teeth grateful gratefully grater gratification gratify grating gratis gratitude gratuitous gratuity grave grave gravedigger gravel gravestone graveyard gravitate gravitation gravitational gravity gravy gray gray matter graze graze grease grease s.o.´s palm grease s.o.´s palm greasy great Great Britain Great Dane great-grandchild great-grandfather great-grandmother great-hearted greatly

zor bir probleme çözüm yolu bulmak. s. açgözlü, haris, tamahkâr. i. 1. çimen; çim, ot. 2. argo (sigara halinde içilen) hintkenevirinin kurutulmuş yaprakları. f. 1. çimenle kaplamak. 1. boşanmış veya kocasından ayrı yaşayan kadın. 2. kocası 2. çimlemek. bir yere gitmiş olan kadın. geçici olarak veya karısından ayrı yaşayan adam. 2. karısı geçici 1. boşanmış olarak bir yere gitmiş olan adam. i. çekirge. i., k. dili sıradan insanlar, sokaktaki kişiler, ortadirek. s. 1. sıradan insanlara yönelik. 2. sıradan insanlardan kaynaklanan. s. çimenli, çimenlik. i. 1. ızgara. 2. demir parmaklık. f. rendelemek. -e sürtünerek/çarparak ses çıkarmak. sinirine dokunmak. dişlerini gıcırdatmak. s. minnettar. z. minnetle. i. rende. i. 1. memnuniyet, zevk, haz. 2. zevk veren şey. f. memnun etmek, hoşnut etmek, tatmin etmek. i. ızgara; demir parmaklık. z., s. bedava, parasız. i. minnettarlık. s. 1. bedava, parasız. 2. gereksiz. i. bahşiş. i. mezar. s. 1. ciddi, ağır, vahim. 2. ağırbaşlı. i. mezarcı. i. çakıl. f. (--ed/--led, --ing/--ling) çakıl döşemek. i. mezar taşı. i. mezarlık. f. 1. (towards/to) -e yönelmek. 2. yerçekimiyle hareket etmek. 3.1. yerçekimi. 2. yerçekimiyle hareket etme. 3. yönelme. 4. i. çökelmek, çökmek. çökelme, çökme. s. yerçekimiyle ilgili. i., fiz. 1. yerçekimi. 2. ciddiyet, vahamet. 3. ağırbaşlılık. i. sos; et suyu. s., i. gri. k. dili beyin, akıl. f. otlamak; otlatmak. f. sıyırıp geçmek, sıyırmak; sıyrılmak. i. sıyrık. i. 1. yağ, içyağı, et yağı. 2. makineyağı, gres, gresyağı. f. yağ sürmek, yağlamak. vermek. k. dili birine rüşvet birine rüşvet vermek. s. yağlı, yağlanmış. s. 1. büyük (derece/miktar), çok. 2. büyük, muazzam; önemli. 3. k. dili mükemmel, fevkalade, harika. Büyük Britanya. Danua cinsi köpek. çoğ. great-grand.chil.dren (greyt´gränd´çîldrın) i. torun çocuğu. i. büyük dede. i. büyük nine. s. 1. cesur, yiğit. 2. cömert. z. çok, pek çok; fazlasıyla.

greatness Greece greed greedy Greek green green bean green light green onion green onion green pea green pepper green pepper greenback greenery greengrocer greenhorn greenhouse Greenland Greenlander Greenlandic greens Greenwich Greenwich Mean Time Greenwich Mean Time greet greeting greeting card gregarious gremlin grenade grew grewsome grey greyhound grid griddle gridiron grief grief-stricken grievance grieve grievous grill grim grimace grime grimy grin Grin and bear it!

i. büyüklük. i. Yunanistan. i. hırs, tamah, açgözlülük. s. tamahkâr, hırslı, açgözlü. i. 1. Yunanlı; Rum. 2. Yunanca; Rumca. s. 1. Yunan; Rum. 2. Yunanca; Rumca. 3.olgunlaşmamış, ham (meyve). 3. k. dili s. 1. yeşil. 2. henüz Yunanlı. acemi, toy. 4. yeşil fasulye. taze fasulye, Yeşiller Partisine ait. i. 1. yeşil renk, yeşil. 2. çimenlik. 3. Yeşiller Partisi üyesi/sempatizanı. 1. (trafik lambasında) yeşil ışık. 2. k. dili müsaade, izin, yeşil ışık. soğan. yeşil taze soğan. bezelye. 1. dolmalık biber. 2. yeşil biber (olgunlaşmamış biber). 1. dolmalık biber. 2. yeşil biber (olgunlaşmamış biber). i., k. dili papel, dolar, yeşil. i. yeşillik. i., İng. manav. i. acemi kimse, acemi çaylak. i. sera, ser, limonluk. i. Grönland. i. Grönlandlı. i. Grönlandca. s. 1. Grönland, Grönland´a özgü. 2. Grönlandca. 3. k. dili (yaprakları çiğ/haşlanmış olarak yenilen) yeşil yapraklı i., Grönlandlı. sebzeler. i. Greenwich. Greenwich ortalama zamanı. Greenwich ortalama zamanı. f. selamlamak, selam vermek; karşılamak; selamlaşmak. i. selam. tebrik kartı. s. 1. başkalarıyla beraber olmayı seven, girgin. 2. sürü halinde yaşamayı seven; sürücül. inanılan) cin. i. (makineleri bozduğuna i. el bombası. f., bak. grow. s., bak. gruesome. s., i., bak. gray. i. tazı. i. 1. ızgara. 2. grid. i. (alçak kenarlı, demir) tava. i. 1. ızgara. 2. k. dili Amerikan futbol sahası. i. büyük üzüntü, acı, keder. s. büyük bir üzüntü içinde olan. i. 1. şikâyet, yakınma. 2. şikâyete yol açan durum. f. büyük bir üzüntü içinde olmak; -e büyük üzüntü vermek, -e acı vermek. s. çok büyük (yanlış/zarar/kayıp/acı); ağır (masraf). i. 1. ızgara (alet). 2. (alçak kenarlı, demir) tava. 3. ufak lokanta. f. 1. ızgarada pişirmek. 2. k. dili aman bilmez, katı, sert. 3. s. (--mer, --mest) 1. korkunç. 2. sorguya çekmek. amansız (mücadele). i. yüz buruşturma/çarpıtma. f. yüzünü buruşturmak/çarpıtmak. i. kir, kirlilik. s. kirli. f. (--ned, --ning) sırıtmak. i. sırıtma. Gülümseyip sineye çek!

grind grind to a halt grinder grindstone grip grip s.o.´s imagination gripe grisly grist gristle grit grit one´s teeth grits gritty grizzly grizzly bear groan grocer groceries grocery grocery store groggy groin groom groove grope grope for words gross gross gross income gross national product gross profit gross weight grotesque grotty grouch grouchy ground ground ground ground beef ground crew ground floor ground floor ground forces ground glass ground meat ground rule ground s.o. in ground wire

f. (ground) 1. (değirmen, havan, dibek v.b.´nde) öğütmek/çekmek/dövmek.stop etmek; stop etmek, (et) çekmek; gıcırdayarak yavaş yavaş 2. (kıyma makinesinde) durmak. (mutfak robotunda) (sebze v.b.´ni) çekmek. 3. (dişlerini/vitesi) i. 1. (aletle/makineyle bir şeyi) öğüten/çeken/döven kimse. 2. gıcırdatmak. 4. (bıçak v.b.´ni) bilemek. 5. (at) k. dili (ders için) öğütücü (alet/makine). 3. bileğitaşı, bileğibileyici. öğütücü diş. 4. i. 1. çalışmak, ineklemek. i. 1. zor ve sıkıcı çarkı. (kahvenin) çok (çark ile döndürülen) iş. 2. 2. değirmentaşı. 1. öğütülüş şekli: What grind of coffee do you çekiliş şekli; (unun)sıkı tutmak, kavramak. 2. (birinin) dikkatini f. (--ped, --ping) prefer?götürmek. nasıl çekelim? 3. k. dili çok çalışan Get a grip çekmek. i. 1. tutma/kavrama şekli. 2. kontrol, idare: öğrenci, -i alıp Kahvenizi inek. on yourself! Kendine hâkim ol! Don´t let the firm get into their f. 1. (about/at) k. dili şikâyet etmek, yakınmak. 2. (mide) grip. Firma onların kontrolüne geçmesin. 3. k. dili bavul. sancımak. i. 1. k. dili şikâyet, yakınma. 2. (midede) sancı. s. tüyler ürpertici, korkunç, dehşet verici. i. öğütülecek/öğütülmüş tahıl. i. kıkırdak. i. 1. kum tanesi; kum tanesi gibi taş parçacığı. 2. metanet. f. (-ted, --ting) olmak; dişini sıkmak. k. dili metin i., çoğ. kabuksuz mısır tanelerini kaba bir şekilde öğüterek yapılan ezme. s. 1. kumlu; kumlu gibi. 2. metin, dayanıklı. i., zool., bak. grizzly bear. s. boz, gri, kurşuni. zool. (Kuzey Amerika´ya özgü) korkunçayı, Ursus horribilis. f. inlemek. i. inilti. i. bakkal. i., çoğ. bakkaldan alınan gıda maddeleri. i. bakkal dükkânı, bakkal, bakkaliye. bakkal dükkânı, bakkal, bakkaliye. s. sersem, zihni karışık; mahmur; uyku sersemi; içki sersemi. i., anat. kasık. i. güvey. f. tımar etmek. i. 1. yiv. 2. rutin. f. yiv açmak. f. 1. el yordamıyla aramak/ilerlemek. 2. (elle) sarkıntılık etmek. kelimeleri zor bulmak. i. grosa, on iki düzine. s. 1. brüt, gayri safi (miktar/ağırlık). 2. göze batan veya tahammül edilmez (kusur, hata v.b.). 3. kaba, görgüsüz. 4. çok brüt gelir. şişman. i. brüt para toplamı. f. brüt olarak (belirli bir miktar ekon. gayrisafi milli hâsıla. para) toplamak, kazanmak. brüt kâr. brüt ağırlık. s. gülünç, güldürecek kadar acayip; çok garip. s., İng., k. dili 1. pis, kirli, pasaklı, kırtıpil. 2. kıtıpiyoz, kıtıpiyos, kırtıpil, değersiz. i., k. dili her zaman şikâyetçi olan kimse, dırdırcı. s., k. dili 1. şikâyetçi, dırdırcı. 2. sinirli. i. 1. yer (yerin yüzü): He fell to the ground. Yere düştü. 2. toprak. 3. zemin; fon. karaya oturtmak. 2. (uçak) (hava f. 1. karaya oturmak; 4. elek. toprak. 5. çoğ. (bir binaya/kuruluşa ait) arazi/bahçeler. 6. gerekçe, sebep, temel, koşullarından s. f., bak. grind. dolayı) uçamamak; (uçağı) uçurtmamak. 3. (birini) dayanak: On whatokul, v.b.´nden) dışarı çıkartmamak. 4. (bir (ceza olarak) (ev, grounds are you making this accusation? Bu sığır kıyması. suçlamayı neye dayanarak yapıyorsunuz? 7. çoğ. telve. sebebe) dayanmak/dayatmak. 5. elek. (bir cihazı) topraklamak. (havaalanında) yer mürettebatı. zemin kat. zemin katı. kara kuvvetleri. buzlucam. kıyma. temel kural. birine (bir konunun) temel ilkelerini öğretmek. elek. toprak teli.

groundbreaking groundbreaking ceremony groundhog groundless groundnut groundwork group group insurance group therapy groupie grouse grouse grove grovel grow grow away from grow into grow old grow on s.o. grow out of grow too big for one´s boots grow up Grow up! grower growl grown grown-up growth grub grub grubby grudge grudgingly gruel grueling gruelling gruesome gruff grumble grumpy grunt G-string guarantee guarantor guaranty guard guard guard a secret guard against guard of honor

s. çığır açan (olay v.b.). i. temel atma töreni. i., zool. dağsıçanı. s. asılsız, temelsiz. i., İng. yerfıstığı. i. ön hazırlıklar. i. grup. f. gruplandırmak; gruplaşmak. grup sigortası. grup terapisi, küme sağaltımı. i. pop müzik topluluğu üyelerinin peşinde koşan kız. i., zool. ormantavuğu. f., k. dili şikâyet etmek. i. 1. koru. 2. (meyve ağaçlarından oluşan) bahçe: orange grove portakal bahçesi. walnut 1. kendini alçaltmak, yaltaklanmak. 2. f. (--ed/--led, --ing/--ling) grove cevizlik. yerde sürünmek. f. (grew, --n) 1. büyümek; gelişmek; artmak. 2. (bitki/sebze/meyve) yetiştirmek; yetişmek. 3. olmak: She´s ile ilişkileri azalmak, -den uzaklaşmak. grown ugly. Çirkinleşti./Çirkin oldu. He´s grown old. Yaşlandı. 1. ... olmak. 2. zamanla büyüyüp (bir giysinin) ölçülerine uymak. 3. (bir işe) alışmak. 2. eskimek. 1. yaşlanmak, ihtiyarlamak. zamanla birinin hoşuna gitmeye başlamak. 1. büyüdüğü için (bir giysiyi) giyememek. 2. büyüyüp/olgunlaşıpçıkıp kabuğunu beğenmemek. 3. -den k. dili yumurtadan (kötü bir şeyden) vazgeçmek. kaynaklanmak. 1. büyümek. 2. meydana gelmek, vuku bulmak. Çocukluğu bırak! i. yetiştirici, üretici. f. hırlamak. i. hırlama. f., bak. grow. s. yetişkin. s., i. yetişkin. i. 1. büyüme; gelişme; artma. 2. bir bitkiden süren dallar/sürgünler/yapraklar. yiyecek. i. 1. kurtçuk, larva. 2. k. dili3. ur, tümör. f. (--bed, --bing) 1. up kazarak/belleyerek -i çıkarmak/sökmek. 2. (bir yerdeki) kökleri kazarak sökmek. 3. kazmak, bellemek. s. kirli, pis. f. (bir şeyi) (birine) çok görmek; kıskanmak: Do you grudge me this? Bunu bana z. istemeyerek. çok mu görüyorsun? i. kin, garaz, hınç. i. sulu yulaf v.b. lapası. s. çok zor; zorlu. s., İng., bak. grueling. s. korkunç, dehşet verici. s. sert, katı, sevimsiz. f. şikâyet etmek. i. şikâyet. s. aksiliği tutmuş, hırçınlığı üstünde. f. domuz gibi ses çıkarmak, homurdanmak. i. homurtu. i., k. dili (şovlarda dansçıların giydiği) minicik tanga. i. garanti. f. garanti etmek. i. kefil. i., huk. garanti. i. 1. koruma görevlisi, muhafız; nöbetçi. 2. muhafızlar. 3. basketbol gard. 4. boks gard, savunma duruşu. 5. İng. (trende) f. 1. korumak. 2. (bir tutukluyu) gözetim altında tutmak. biletçi. sır tutmak. -e karşı önlem almak. ask. şeref kıtası.

guard one´s tongue guard´s van guarded guardian guardian angel guardianship guardrail guardsman Guatemala Guatemalan gubernatorial guerilla guerrilla guerrilla warfare guess guesswork guest guest artist guest of honor guest room guesthouse guff guffaw Guiana Guianan Guianese guidance guidance counselor guide guide dog guidebook guided missile guideline guild guile guileful guileless guillotine guilt guiltless guilty guilty conscience Guinea guinea guinea fowl guinea fowl guinea pig Guinea-Bissau Guinea-Bissauan Guinean

ağzını sıkı tutmak, dilini tutmak. İng. marşandizin arkasına takılan ve demiryolu görevlilerini taşıyan cumbalı vagon. s. ihtiyatlı (söz, cevap, rapor v.b.). i. 1. huk. vasi. 2. koruyucu. koruyucu melek. i. vesayet, vasilik. i. (yol kenarındaki) bariyer, korkuluk. çoğ. guards.men (gardz´mîn) i. muhafız. i. Guatemala. i. Guatemalalı. s. 1. Guatemala, Guatemala´ya özgü. 2. Guatemalalı. s. valiye/valiliğe ait. i., bak. guerrilla. i. gerilla, gerillacı, çeteci. gerilla savaşı. f. 1. tahmin etmek; tahminde bulunmak. 2. zannetmek, sanmak. i. tahmin. i. 1. tahmini iş. 2. tahmine dayanan sonuç/sonuçlar. i. 1. misafir, konuk; davetli. 2. otel/pansiyon müşterisi. konuk sanatçı. şeref konuğu/misafiri. misafir odası. i. pansiyon. i., k. dili boş laf, palavra, martaval. i. nahoş bir kahkaha. f. nahoş kahkaha atmak. i. 1. Fransız Guyanası. 2. Guyana bölgesi, Guyana. i. 1. Fransız Guyanalı. 2. Guyana bölgesi halkından biri, Guyanalı. s. 1. Fransız bak. Guianan. i. (çoğ. Gui.a.nese) s., Guyanası, Fransız Guyanası´na özgü. 2. Guyana, Guyana bölgesi veya halkına özgü. 3. Fransız Guyanalı. i. 1. rehberlik, yol gösterme. 2. güdüm. 4. Guyanalı, Guyana bölgesi halkından olan. rehber öğretmen. f. 1. rehberlik etmek, yol göstermek. 2. yönetmek, idare etmek. i. 1. rehber, kılavuz. 2. rehber kitabı, rehber. rehber köpek, gözleri görmeyen birine rehberlik eden köpek. i. rehber, rehber kitabı. ask. güdümlü mermi. i. (bir projedeki) ana hatlar. i. esnaf birliği, lonca. i. kurnazlık, açıkgözlük. s. kurnaz, açıkgöz. s. saf, art niyetsiz. i. giyotin. f. giyotin ile idam etmek. i. suçluluk. s. suçsuz. s. suçlu. vicdan azabı. i. Gine. i. 1. yirmi bir şilin değerindeki eski İngiliz altını. 2. beçtavuğu. beçtavuğu. beçtavuğu. kobay. i. Gine-Bisav. i. Gine-Bisavlı. s. 1. Gine-Bisav, Gine-Bisav´a özgü. 2. GineBisavlı. s. 1. Gine, Gine´ye özgü. 2. Gineli. i. Gineli.

guise guitar guitarist gulch gulf gull gullet gullibility gullible gully gulp gulp s.t. down gum gum gum gum mastic gum tree gumbo gumboot gumdrop gummed gumption gun gun for gun rack gun s.o. down gunboat gunfight gunfire gunge gung-ho gunk gunman gunner gunnery gunnysack gunpoint gunpowder gunrunner gunrunning gunshot gunsmith gurgle guru gush gusset gussy gussy o.s. up gust gustatory

i. 1. kılık. 2. dış görünüş. i. gitar. i. gitarist. i. küçük kanyon. i. 1. körfez. 2. çok derin kanyon. i. martı. i. boğaz, gırtlak. i. kolay aldatılma, saflık. s. kolay aldatılabilir. i. sel yatağı. f. yutuvermek. i. yutuverme. bir şeyi yutuvermek. i., gen. çoğ. dişeti. i. 1. (çam reçinesinden başka herhangi bir) reçine. 2. çiklet. f. (--med, --ming) zamk sürmek; zamklamak. sakız. 1. okaliptüs, sıtmaağacı. 2. (çamdan başka herhangi bir) reçineli ağaç. i. bamyalı yahni. i., İng. lastik çizme. i. jelatinli şekerleme. s. zamklı. i., k. dili inisiyatif ve cesaret. i. ateşli silah; top; tüfek; tabanca. f. (--ned, --ning) (motoru) birdenbire tam gazla çalıştırmak; (arabayı) birdenbire tam gaz 1. (birinin) çanına ot tıkamak için fırsat kollamak. 2. (belirli bir sürmek. etmek için bütün gayretiyle çalışmak. yeri) elde tüfeklik. birini (ateşli silahla) vurmak. i. gambot. i. (iki kişi arasındaki) silahlı çatışma. i. ateş etme, ateş. i., İng., bak. gunk. s., k. dili fazlasıyla istekli, dünden hazır. i., k. dili vıcık vıcık şey. çoğ. gun.men (g^n´mîn) i. silahlı kimse, ateşli silah taşıyan kimse. i. topçu. i. topçuluk; atış ilmi. i. çuval. i. i. barut. i. silah kaçakçısı. i. silah kaçakçılığı. i. 1. silah atışı. 2. (ateşli silaha ait) menzil, erim, atım. i. tüfekçi, tüfek ve tabanca yapan veya tamir eden kimse. f. 1. çağıldamak. 2. (bebek) agulamak. i. 1. çağıltı. 2. agu. i. guru, mürşit, rehber. f. 1. fışkırmak. 2. (about) hayranlığını abartılı bir şekilde anlatmak; yağlayıp ballamak. i. fışkırma, fışkırış; fışkırtı. i. kuş, verev takılan kumaş parçası. f. up k. dili -i süslemek. süslenip püslenmek. i. rüzgârın ani ve sert esmesi. s. tat alma duyusuyla ilgili.

gusto gut gutless guts gutsy gutter guttural guy Guyana Guyanese guzzle gym gymnasium gymnast gymnastic gymnastics gynaecologist gynaecology gynecologist gynecology gyp gyp joint gypsum Gypsy gypsy gyrate gyration gyropilot gyroscope H, h haberdasher haberdashery habit habitat habit-forming habitual habitually hack hack hack hack stand hackberry hacker hackle hackneyed had had best do haddock hadj hadji

i. zevk. i. bağırsak. s., k. dili yüreksiz. i. 1. çoğ. bağırsaklar. 2. k. dili cesaret, yürek: He´s got guts. Bayağı cesur o. yürekli. s., k. dili cesur, i. 1. (çatı/dam kenarındaki) oluk. 2. (kaldırım kenarındaki) oluk, kanivo. s. gırtlaksı (ses). i., k. dili adam. i. 1. Guyana, eski İngiliz Guyanası. 2. Guyana, Guyana bölgesi. i. (çoğ. Guy.a.nese) 1. Guyanalı, eski İngiliz Guyanası halkından biri. 2. Guyanalı, Guyana bölgesi halkından biri. s. 1. Guyana, f. (içki) çokça içmek. eski İngiliz Guyanası veya halkına özgü. 2. Guyana, Guyana i. 1. spor salonu, jimnastik salonu. 2. (okullarda) beden eğitimi. bölgesi veya halkına özgü. 3. Guyanalı, Guyana uyruklu. 4. i. spor salonu, jimnastik salonu. Guyanalı, Guyana bölgesi halkından olan. i. jimnastikçi. s. jimnastiğe ait. i., çoğ. jimnastik. i., İng., bak. gynecologist. i., İng., bak. gynecology. i. jinekolog. i. jinekoloji, nisaiye. i., k. dili üçkâğıtçı, hileci, sahtekâr; kazıkçı. f. (--ped, --ping) aldatmak;yer. atmak. kazık bir kazık i. alçıtaşı, jips. i. Roman, Çingene. i. Roman gibi yaşayan kimse. f. dönmek, dönerek sallanmak. i. dönme, dönerek sallanma. i., hav., bak. automatic pilot. i. cayroskop, jiroskop. i. H, İngiliz alfabesinin sekizinci harfi (Honor, hour, herb gibi bazı kelimelerin başında ve herhangi 2. İng. tuhafiyeci. i. 1. erkek giyimi satan mağaza. bir kelime veya hecenin sonunda telaffuz edilmez. Bazı ünsüzlerden sonra başka i. 1. şapka dükkânı. 2. İng. tuhafiye. 3. İng. tuhafiye dükkânı. şekillerde telaffuz edilir.). i. 1. alışkanlık, itiyat, âdet. 2. Hrist. din görevlilerine özgü kıyafet. i. 1. habitat, hayvan veya bitkinin yetiştiği doğal ortam. 2. bir şeyin doğal yeri. s. alışkanlık meydana getiren. s. 1. alışılmış, mutat. 2. daimi. z. alışıldığı şekilde, âdet üzere. f. 1. çentmek, yarmak, yontmak, kıymak. 2. kuru kuru öksürmek. binek atı; yaşlı at. 2. 1. çentik. 2. kuru 3. k. dili taksi. i. 1. kiralık 3. argo becermek. i. kiralık atlı araba. öksürük. i. 1. ısmarlama yazı yazan yazar. 2. niteliksiz yazar. s. vasat, niteliksiz (iş). taksi durağı. i. çitlembik, melengiç. i. bilgisayar korsanı. i. --s çoğ. (hayvan dövüşmeye hazırlanınca dikleşen/kabaran) tüyler. s. basmakalıp, klişe, bayat. f., bak. have. yapmalı, yapsa daha iyi olur. i. mezgit. i. hac. i. hacı.

hadn`t hag haggard haggle ha-ha hail hail hail fellow well met hail from hailstone hailstorm hair hair curler hair dryer hair net hair spray hairbrush haircut hairdo hairdresser hairless hairpin hairpin turn hair-raising hairsplitter hairsplitting hairy Haiti Haitian hale hale and hearty half half a dozen half brother half fare half glasses half measures half sister half sister half sole half the battle half time halfback half-baked half-breed halfhearted halfheartedly half-length half-life half-mast

kıs. had not. i. 1. yaşlı çirkin kadın, kocakarı. 2. büyücü kadın. s. yorgunluk ve açlıktan bitkin, bitkin, argın. f. sıkı pazarlık etmek, çekişe çekişe pazarlık etmek. ünlem kah-kah, kih-kih (gülme sesi). i. dolu. f. dolu halinde yağmak. f. selamlamak; çağırmak; seslenmek. 1. yakın arkadaş. 2. herkesle çabuk ahbap olan kimse. den. ... limanından kalkmak. i. dolu tanesi. i. dolu fırtınası. i. saç, kıl, tüy. bigudi. saç kurutma makinesi, saç kurutucusu. saç filesi. saç spreyi. i. saç fırçası. i. 1. saç tıraşı. 2. saçın kesilme biçimi. i. (çoğ. --s) saç tuvaleti, saç şekli. i. 1. kadın kuaförü, kadın berberi. 2. İng. erkek berberi. s. 1. tüysüz; kılsız. 2. saçsız. i. saç tokası, firkete. s. U şeklinde kıvrılan. keskin viraj. s. tüyler ürpertici, korkunç. i. kılı kırk yaran kimse. i. kılı kırk yarma. s. kılı kırk yaran. s. 1. tüylü; kıllı. 2. argo tehlikeli. 3. argo çok zor. i. Haiti. i. Haitili. s. 1. Haiti, Haiti´ye özgü. 2. Haitili. s. turp gibi, sapasağlam. çoğ. halves (hävz) i. yarım, yarı: Two halves make a whole. İki yarım bir bütün eder. half an apple yarım elma. Half the yarım düzine. students have come. Öğrencilerin yarısı geldi. s. buçuk; yarı, üvey erkek kardeş. yarım: one and a half kilos bir buçuk kilo. a half page yarım yarım bilet. sayfa. z. yarı, yarı yarıya: He half filled my glass. Bardağımı yarı yarıya gözlük. yarım doldurdu. yeterli olmayan tedbirler. üvey kızkardeş. üvey kızkardeş. yarım pençe. işin yarısı; işin çoğu, işin en zor tarafı. 1. spor haftaym, ara. 2. yarım gün: She works there half time. Orada yarım gün çalışıyor. i., spor hafbek. s. 1. yarı pişmiş. 2. iyi düşünülmemiş. s., i. melez. s. isteksiz, gönülsüz. z. istemeye istemeye, isteksizce, gönülsüzce; yarım ağız, yarım ağızla. s. yarım boy. i. vücudun yukarı kısmını gösteren resim. i., fiz. yarılanma süresi. i. bayrağın yarıya indirilmesi.

half-moon half-sole half-time halfway half-witted Halicarnassus hall hallow Halloween hallucinate hallucination hallway halo halogen halt halter halve halves ham hamburger hamlet hammer hammer hammer an idea into s.o.´s head hammer away hammer out hammer throw hammock hamper hamper hamster hamstring hamstrung hand hand hand down hand grenade hand in hand in hand hand labor hand on hand organ hand out hand over handbag handball handbill handbrake handcuff handful

i. yarımay. f. (ayakkabıya) yarım pençe vurmak. s. yarım günlük (iş/çalışma). z. 1. ortada, yarı yolda. 2. yetersiz olarak. s. 1. yarı yolda bulunan (yer). 2. yetersiz. s. ahmak, budala. i. Bodrum, Halikarnas. i. 1. koridor. 2. hol. 3. salon. 4. okul/üniversite binası. 5. malikâne, çiftlikteki köşk. f. 1. kutsamak. 2. kutsallaştırmak. i. (eski bir inanışa göre) cadıların, hayaletlerin, hortlakların ortalığa çıktığı f. sanrılamak. gece (31 Ekim). i., ruhb. sanrı. i. 1. koridor. 2. hol. i. (çoğ. --s/--es) hale, ağıl, ayla. i. halojen. i. 1. durma, duruş. 2. mola. f. durmak; durdurmak. i. yular. f. 1. yarıya bölmek. 2. yarıya indirmek. i., çoğ., bak. half. i. 1. jambon. 2. argo abartarak oynayan oyuncu. 3. k. dili amatör radyo operatörü. f. (--med, --ming) argo abartarak oynamak. i. 1. sığır kıyması. 2. hamburger. i. mezra, ufak köy. i. çekiç; tokmak. f. 1. çekiçle çakmak; çekiçle vurmak; çekiçlemek, çekiçle dövmek.birinin kafasına sokmak. bir fikri 2. çekiçle işlemek. durmadan çalışmak. -e şekil vermek. spor çekiç atma. i. hamak. i. kapaklı büyük sepet; çamaşır sepeti. f. engel olmak, güçleştirmek. i. hamster, cırlaksıçan. i. dizardı kirişi. f. (ham.strung) 1. kösteklemek. 2. dizardı kirişini koparmak/kesmek. f., bak. hamstring. i. 1. el. 2. ırgat, rençper; işçi. 3. den. tayfadan biri, tayfa. 4. el yazısı.vermek, uzatmak: Please handisk. el. book. O kitabı f. elle 5. (saatte) akrep/yelkovan. 6. me that bana uzatır mısınız? kuşaktan kuşağa devretmek. el bombası. vermek, teslim etmek. el ele. el ile yapılan iş. 1. babadan oğula geçirmek. 2. başkasına vermek. laterna. dağıtmak. vermek, devretmek, teslim etmek. i. el çantası. i., spor hentbol, eltopu. i. el ilanı. i. el freni. i. kelepçe. f. kelepçe vurmak, kelepçelemek. i. 1. avuç dolusu. 2. az miktar. 3. k. dili idare edilmesi zor biri; ele avuca sığmaz çocuk.

handgun handicap handicapped handicraft handily handiness handiwork handkerchief handle handle s.o. with kid gloves handlebar handling handmade hand-me-down handrail hands down Hands off! Hands up! handshake handsome handwork handwriting handy handyman hang hang hang hang around hang back hang fire hang in the balance hang in the balance hang on hang on s.o.´s every word Hang on. hang out/up one´s shingle hang up hangar hangdog hanger hanger-on hanging hangman hangnail hangover hangup hank hanker haphazard hapless

i. tabanca. i. 1. engel. 2. sakatlık, özür. 3. handikap. 4. spor handikap. f. (-ped, --ping) engel s. özürlü, sakat. olmak, engellemek. i. el sanatı. z. kolayca, elverişli bir şekilde. i. beceriklilik. i. iş, elişi. i. mendil. f. 1. el sürmek, ellemek, dokunmak. 2. ele almak. 3. kullanmak. 4. idare etmek. 5. satmak. son derece dikkatli davranmak. (çok kırılgan/sinirli birine) i. sap, kulp, kabza, tutamaç. i. (bisiklette/motosiklette) gidon. i. 1. elle dokunma. 2. işleme tarzı. s. elişi, el yapımı. s. kullanılmış, elden düşme. i. kullanılmış elbise/eşya. i. merdiven parmaklığı, tırabzan. 1. parmağını kıpırdatmadan, kolaylıkla. 2. şüphesiz, apaçık: He was hands downsürme! Dokunma!/Elini the best. Onun en iyi olduğu apaçıktı. Eller yukarı! i. el sıkma. s. 1. yakışıklı. 2. çok, bol; büyük. 3. cömert. i. elişi. i. el yazısı. s. 1. hazır, yakın, el altında. 2. eli işe yatkın, becerikli, marifetli, usta.hand.y.men kullanışlı. çoğ. 3. elverişli, (hän´dimen) i. elinden her iş gelen işçi. f. (--ed) ipe çekmek, asmak, sallandırmak, idam etmek; asılmak, idam edilmek. f. (hung) 1. asmak; asılmak, asılı olmak, sallanmak, sarkmak. 2. takmak. 3. (başını) eğmek. 4. kullanılış tarzı. 3. sarkma, asılış. i. 1. duruş, döküm. 2. anlam; kaplamak, yapıştırmak. k. dili başıboş gezerek beklemek. tereddüt etmek, çekinmek. geri kalmak. muallakta olmak, nazik bir durumda olmak. tehlikede olmak. 1. (to) (-e) sıkı tutunmak. 2. dayanmak, katlanmak. k. dili birinin her dediğini can kulağıyla dinlemek. Bekle./Bir dakika. k. dili (tıp doktoru) özel muayenehanesini açmak; (avukat) kendi yazıhanesini açmak. up on 1. -e kafasını takmak. 2. -e telefonu kapamak. be hung tutulmak, için yanıp tutuşmak. 3. -e bayılmak, -i çok beğenmek. i. hangar. i. sinsi adam. s. 1. alçak, habis. 2. ürkek, korkak. i. 1. askı, askı kancası. 2. çengel. i. (çoğ. hang.ers-on) beleşçi kimse. i. 1. asma. 2. ipe çekme, asma, idam. s. asılı, sarkan. çoğ. hang.men (häng´mîn) i. cellat. i. şeytantırnağı. i. içki sersemliği. i. 1. güçlük, engel. 2. takınak. i. 1. çile, yün/ipek çilesi. 2. kangal. f. (after/for) arzulamak, özlemini çekmek. s., z. rasgele, gelişigüzel. i. rastlantı, şans. s. şanssız, talihsiz, bahtsız.

happen happen across/on/upon happen by happen in happen to happen to meet happening happily happiness happy happy-go-lucky harangue harass harbor harbour hard hard hard cash hard currency hard disk hard drink hard hat hard labor hard labor hard luck hard row to hoe hard-boiled hard-core harden hardheaded hardhearted hard-line hardly hardly to have time to breathe hardness hard-nosed hard-on hardship hardware hardware store hardwood hardy hare harebrained harelip harem haricot haricot bean hark hark back to

f. olmak, meydana gelmek. -e rastlamak, -e tesadüf etmek. geçmek; uğramak; gelmek. uğramak, girmek. olmak; başına gelmek. -e rastlamak, -e tesadüf etmek. i. olay, vaka. z. 1. mutlulukla, sevinçle. 2. çok şükür, Allahtan, bereket versin ki. i. mutluluk. s. 1. mutlu, mesut; şen, neşeli. 2. yerinde, iyi. 3. ... delisi: girlhappy kız delisi. s. kaygısız; bir şeye aldırmaz, neşeli. i. uzun ve tumturaklı konuşma, tirat. f. uzun ve tumturaklı bir şekilde konuşmak, tirat söylemek. f. 1. rahat vermemek, rahatsız etmek, taciz etmek; bizar etmek, tedirgin etmek. 2. ask.sığınak. f.saldırılarla taciz etmek. i. 1. liman. 2. barınak, aralıksız 1. barındırmak. 2. misafir etmek. 3. bak. harbor. i., f., İng., beslemek. s. 1. katı, sert, pek. 2. güç, zor, çetin. 3. katı, acımasız, sert. 4. acı, ağır, sert (söz). gayretle: They worked şiddetli, sert; çok z. 1. çok, büyük bir 5. şiddetli, kuvvetli. 6. hard. Çok çalıştılar. soğuk (mevsim/hava). 7. 2. şiddetle, kuvvetle: 8. sert (içki). 9. Try hard! Çok gayret et! sert, kireçli, acı (su). The wind´s nakit para. tehlikeli hard. Rüzgâr kuvvetle esiyor. 3. fena halde, aşırı blowing ve bağımlılık yapan (madde). sağlam döviz/para. ölçüde: He´s hitting the bottle hard these days. Bugünlerde bilg. sabit içiyor. fena halde disk. sert içki. kask, miğfer. huk. ağır iş cezası. ağır iş cezası. şanssızlık. zor iş. s. 1. lop, katı (yumurta). 2. k. dili kül yutmaz, kurt. s. 1. yolundan şaşmaz, boyun eğmez, kararlı. 2. cinsel organları ve sevişme hareketlerini yakından gösteren. 3. çetin ceviz. f. 1. sertleştirmek, katılaştırmak; sertleşmek, katılaşmak. 2. pekiştirmek, kuvvetlendirmek; pekişmek, kuvvetlenmek. 3. s. makul düşünen. (çimento) donmak. s. katı yürekli, acımasız, kalpsiz. s. katı, inatçı, uzlaşmaz. z. 1. zorla, güçlükle, güçbela. 2. hemen hemen: Hardly anything was left. Hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı. I hardly meşgul k. dili (birinin) nefes alacak zamanı bile olmamak, çok knew her. Tanışıklığımız çok yüzeyseldi. This is hardly the time for olmak. i. 1. (fiziksel olarak) katılık, sertlik. 2. güçlük, zorluk. 3. katılık, that! Şimdi hiç de onun zamanı değil! sertlik, acımasızlık. s. kendi çıkarını düşünen, çıkarcı. i. i. sıkıntı, darlık, güçlük. i. 1. madeni eşya, hırdavat. 2. silah. 3. bilg. donanım. nalbur dükkânı. i. 1. kerestesi sert ağaç. 2. sert kereste. s. dayanıklı, dirençli. i. yabani tavşan. s. kuş beyinli, kafasız. i. yarık dudak, tavşandudağı. i. harem. i. kuru fasulye. bak. haricot. f. dinlemek. ünlem Dinle!/Dur!/Sus! (geçmişe, önceki konuya) dönmek; (geçmişten, eski olaylardan) söz etmek.

harlot harm harmful harmless harmonic harmonica harmonious harmonise harmonize harmony harness harp harp on harpoon harpsichord harrow harrowing harsh hart harvest has hash hash over hasheesh hashish hasn`t hasp hassle haste Haste makes waste. hasten hastily hasty hat hat press hatch hatch hatchback hatchet hatchway hate hateful hatred haughtiness haughty haul haul s.o. over the coals haul s.o. over the coals haunch haunt

i. fahişe, orospu. i. 1. zarar, hasar, ziyan. 2. kötülük. f. zarar vermek, kötülük etmek. s. zararlı. s. zararsız. s. 1. uyumlu, ahenkli. 2. müz. armonik, armoniye ait. i. armonika, mızıka. s. ahenkli, uyumlu. f., İng., bak. harmonize. f. 1. uyum sağlamak. 2. müz. armonize etmek. 3. uymak. i. 1. ahenk, uyum. 2. müz. armoni. i. koşum takımı. f. 1. (ata) koşum takmak. 2. to (atı) (arabaya) koşmak; (öküzleri)f. harp çalmak. i., müz. harp, arp. (sabana) koşmak. 3. (doğal bir gücü dizginleyerek) yararlanmak, kullanmak. -in üzerinde çok durmak, (aynı şeyleri) tekrarlayıp durmak. i. zıpkın. f. zıpkınlamak. i. klavsen. i. 1. kesek kırma makinesi. 2. tapan. f. 1. tırmık çekmek, kesek kırmak. 2. tapanlamak, tapan çekmek. s. üzücü, asap bozucu. s. 1. sert, acı. 2. kaba, haşin, ters, huysuz. i. erkek geyik; kızıl geyiğin erkeği. i. 1. hasat. 2. hasat zamanı, hasat, orak mevsimi. 3. ürün, mahsul,have. f., bak. rekolte. 4. sonuç, semere. f. hasat etmek, biçmek. i. 1. kuşbaşı doğranarak yeniden pişirilen et yemeği. 2. karmakarışık şey. 3. bozulmuş şey. 4. argo haşiş. f. 1. kuşbaşı k. dili tartışmak. doğramak. 2. bozmak, altüst etmek. i., bak. hashish. i. haşiş, hintkenevirinden çıkarılan esrar. kıs. has not. i. asma kilit köprüsü. i. 1. tartışma. 2. zorluk, güçlük. i. 1. acele. 2. ivedilik. Acele işe şeytan karışır. f. acele ettirmek; acele etmek. z. aceleyle. s. 1. acele, tez, çabuk. 2. düşüncesiz. 3. aceleci, telaşçı. i. şapka. şapka kalıbı. i., den. ambar ağzı; ambar kapağı. f. 1. civciv çıkarmak. 2. yumurtadan çıkmak. 3. (plan) yapmak, (kumpas) kurmak. olan küçük araba. i., oto. arkada kapısı i. küçük balta. i., den. ambar ağzı; lombar ağzı. f. nefret etmek. i. nefret. s. 1. nefret edilen. 2. nefret dolu. i. kin, nefret, düşmanlık. i. kibirlilik, kendini beğenmişlik. s. kibirli, kendini beğenmiş, mağrur. f. 1. çekmek. 2. taşımak. 3. den. vira etmek. 4. (rüzgâr/gemi) yön değiştirmek, dönmek. i. 1. çekme, çekiş. 2. bir ağda k. dili birini haşlamak/azarlamak. çıkarılan balıklar. 3. taşıma uzaklığı. 4. taşınılan şey. birini azarlamak/haşlamak. i. 1. kalça. 2. çoğ. kıç, popo. 3. but; sağrı. f. 1. (hortlaklar/ruhlar) sık sık uğramak. 2. usandırmak. 3. akıldan çıkmamak. 4. sık sık gitmek, dadanmak. 5. sürekli yanında bulunmak. i. sık sık gidilen yer, uğrak, uğrak yeri.

haunted haunting hauteur have have a ball have a bearing on have a bee in one´s bonnet have a big lead have a blast have a bone to pick with have a bone to pick with s.o. have a bowel movement/have a BM have a change of heart have a chip on one´s shoulder have a chip on one´s shoulder have a crush on s.o. have a feeling for have a field day have a finger in the pie have a fit have a fling have a fling at have a gander at have a go have a good grasp of have a good head on one´s shoulders have a good head on one´s shoulders have a good mind to have a good press have a green thumb have a hand in have a heart Have a heart! have a kip have a line on have a losing streak have a lot of brass have a lucky/winning streak have a mind to have a mind to have a narrow escape have a one-track mind have a penchant for have a puncture have a rough time Have a round of drinks on me. have a run-in with s.o. have a screw loose have a screw loose have a share in

s. tekin olmayan, perili. s. zor unutulan, akıldan çıkmayan. i. kibir, gurur. f. (had, hav.ing) kuraldışı çekimleri: şimdiki zaman I, you, we, they have; eğlenmek.has; geçmiş zaman had 1. sahip olmak; -si k. dili çok he, she it olmak. 2. almak; elinde tutmak. 3. elde etmek, ele geçirmek. 4. ile ilgisi olmak; -i etkilemek. yapmak, etmek; yaptırmak, ettirmek. 5. k. dili aldatmak. 6. k. k. cinsel ilişkide bulunmak. Yardımcı dili dili bir fikri kafasına takmış olmak. fiil olarak geçmiş zamanı gösterir: I have gone. Gittim. çok önde olmak. k. dili çok eğlenmek. k. dili ... ile paylaşılacak kozu olmak. k. dili biriyle paylaşacak kozu olmak, halledilecek davası olmak. büyük aptes bozmak. fikir veya davranışlarını değiştirmek. k. dili her zaman kavgaya hazır olmak. çok alıngan olmak. k. dili birine fena halde tutulmak. -in dilinden anlamak: She has a feeling for animals. Hayvanların dilinden anlar. 1. bayram etmek. 2. with -i makaraya almak, -i sarakaya almak. tuzu bulunmak. çorbada 1. (öfkeden) deli olmak, babaları tutmak, küplere binmek, zıvanadandökmek. 2. mest olmak, deli olmak, neredeyse zil kurtlarını çıkmak. takıp oynamak, çok sevinmek. 3. fenalık geçirmek. (bir şey yapmayı) denemek. -e bakmak. (at) denemek: Have a go! Bir dene! -i iyi kavramak, -e iyice vâkıf olmak. aklı başında biri olmak. sağduyu sahibi olmak. -eceği gelmek, -esi gelmek: I´ve a good mind to tell him off right now. Hemen gidip bak. get a good press. terbiyesini vereceğim geliyor. k. dili bitkileri iyi yetiştirebilen biri olmak, bitkilerden iyi anlayan biri olmak. (bir işte) parmağı olmak. insaflı davranmak. İnsaf be! İng., k. dili uyumak. hakkında bilgi almak/bilgisi olmak. k. dili (birinin) şansı rast gitmemek. argo çok yüzsüz olmak. k. dili (birinin) şansı rast gitmek. -e niyeti olmak. -eceği gelmek, -esi gelmek: I have a mind to go there this instant. Oraya hemen gidesim geliyor. ucuz kurtulmak. bir konuyu tutturmak: You´ve got a one-track mind. Aklın fikrin hep onda. -e eğilimi/meyli olmak: He has a penchant for fixing things. Eşyaları tamir etmeye meraklı. patladı. We had a puncture. Lastiğimiz zor/sıkıntılı bir dönem geçirmek, zor/sıkıntılı bir dönemden geçmek; bendenhayat bardak içki. Herkese zor bir birer geçirmek: They´re having a rough time right now. Şimdi zor bir dönem geçiriyorlar. He´s had a rough biriyle atışmak. time in life. Zor bir hayat geçirdi. aklından zoru olmak. k. dili bir tahtası eksik olmak, deli olmak. -de payı olmak.

sıçmak. have a shit çabuk unutmak, hafızası zayıf olmak. have a short memory k. dili yumuşak kalpli olmak, müşfik olmak. have a soft heart k. dili (birine) zaafı olmak. have a soft spot for k. dili (birine/bir şeye) (birinin) zaafı olmak. have a soft spot for boğazı ağrımak/yanmak, anjin olmak. have a sore throat anjin olmak, boğazı yanmak. have a sore throat boynu tutulmak. have a stiff neck (birinin) midesi ağrımak. have a stomachache 1. (birinin) midesi kolaylıkla bulanmamak/bozulmamak, midesi have a strong stomach sağlam olmak. 2. korkunç görüntülere karşı dayanıklı olmak. k. dili tatlı sevmek, tatlı yiyecekleri sevmek. have a sweet tooth k. dili çabuk öfkelenen biri olmak: He´s got a temper. Çabuk have a temper öfkelenir.-i hiç sevmemek, -den nefret etmek. 2. -i çok sevmek. k. dili 1. have a thing about have a tickle in one´s throat (birinin) boğazı gıcıklanmak, gıcık duymak. -de sözü geçmek, -de söz sahibi olmak. have a voice in k. dili biriyle kolaylıkla arkadaş olabilmek/iletişim kurabilmek. have a way with s.o. k. dili bir şeyden anlamak. have a way with s.t. k. dili çok eğlenmek. have a whale of a time k. dili çok eğlenmek. have a whale of a time para toplamak. have a whip-round biriyle konuşmak. have a word with s.o. have a working knowledge of (bir şeyi) iyi kötü kullanabilecek kadar bilmek: They have a working knowledge of Russian. Bir Rusla iyi kötü anlaşabilecek trafik kazası geçirmek. have a wreck kadar Rusça biliyorlar. -i arzu etmek. have a yearning to/for k. dili (bir şey yapmayı) arzu etmek. have a yen to çocuk aldırmak, kürtaj olmak. have an abortion kaza geçirmek, kazaya uğramak. have an accident have an ace up one´s elinde kozu olmak. sleeve/have an ace in the hole have an advantage over s.o. başkasına göre avantajlı bir durumda olmak. (kendisiyle evli olmayan biriyle) bir aşk ilişkisinde bulunmak. have an affair with -e yeteneği olmak. have an aptitude for (bir yerde) torpili olmak. have an in para hırsı olmak. have an itching palm bir şeyi belirli bir süre içinde alma/reddetme hakkı olmak. have an option on s.t. k. dili bir tahtası eksik olmak, kafadan kontak olmak. have bats in the belfry k. dili görmüş geçirmiş olmak. have been around have both one´s feet on the aklı başında olmak, gerçekçi ve pratik bir şekilde düşünmek. ground -de gözü olmak. have designs on bitirmek, işi tamamlamak. have done with İng., bak. have a green thumb. have green fingers argo 1. bıkmak: I´ve had it; I am going to divorce my husband. have had it Artık bıktım; kocamdan boşanacağım. 2. artık yetmek: He´s -eceği gelmek, -esi gelmek. have half a mind to been cheating me for years, but now he´s had it. Senelerdir bir taraftan -eceği/-esi gelmek: I´ve half a mind to shoot him. have half a mind to beni aldatıyordu, ama artık yeter. Bir dili -e gücenmiş olmak. geliyor. k. yandan onu vuracağım have hard feelings about have have have have have have in mind it coming it in for it in for it in one it made hatırında tutmak, aklında olmak. -i hak etmek. (birine) kin beslemek. k. dili -e kin beslemek. yeteneği olmak. 1. ısmarlamak. 2. argo işi iş olmak, işleri tıkırında olmak.

have it out Have it your own way. Have it your way! have kittens have many irons in the fire have no business doing s.t. have no stomach for have no thought of have no time for have no use for have no use for have none of have nothing to do with have nothing to do with have nothing to show for it have o.s. to thank for have on have one foot in the grave have one´s back to the wall have one´s eyes on have one´s fill of have one´s guard down have one´s guard up have one´s hands free have one´s hands full have one´s hands full have one´s head screwed on have one´s wits about one have one´s wits about one have one´s work cut out for one have other fish to fry have preference have recourse to have resort to have rocks in one´s head have s.o. on a string have s.o. to thank for have s.o. under one´s thumb have s.o./s.t. in mind have s.o./s.t. on one´s mind have s.t. at one´s fingertips have s.t. in common with s.o. have s.t. on s.o. have s.t. on the brain have scruples about doing s.t. have second thoughts have sex have shadows around one´s eyes have some say in have stars in one´s eyes

bir davayı kavga ederek/tartışarak sonuçlandırmak. Siz bilirsiniz./Nasıl isterseniz öyle olsun. Nasıl istersen öyle yap! argo içini kurt kemirmek, dokuz doğurmak. k. dili kırk tarakta bezi olmak. (birinin) bir şey yapmaya hakkı olmamak: You have no business interfering in my şey için)Benim işlerime burnunu olmamak. hiç k. dili (belirli bir affairs. (birinde) hiç istek/arzu sokmaya hakkın yok. ... hiç aklından geçmemek, -e hiç niyeti olmamak: He´d had no thought of becoming a teacher. Öğretmen olmak hiç aklından -e 1. k. dili -den hiç hoşlanmamak, -i hiç sevmemek. 2. (birinin) geçmemişti.vakti olmamak, (birinin) (biri/bir şey) için vakti harcayacak etmek/tiksinmek. -den nefret olmamak. 1. -e ihtiyacı olmamak, -i gereksememek. 2. -den hoşlanmamak. -e izin vermemek, -i kabul etmemek. ile hiçbir ilişkisi olmamak. ile hiçbir ilgisi olmamak: This has nothing to do with you. Bunun seninle ne yaptığınıyok. elinde hiçbir ilgisi gösterecek hiçbir şey olmamak. (bir şeyin) suçlusu olmak: If he didn´t succeed, he´s only got himself to thankşaka etmek. olamadıysa suçlu olan sadece 1. giyinmek. 2. for it! Başarılı kendisi! bir ayağı çukurda olmak. k. dili çaresiz kalmak. 1. gözü -in üzerinde olmak. 2. -e göz koymak. k. dili -den bıkmak, -den illallah demek. tetikte olmamak. tetikte olmak. 1. elleri boş olmak. 2. boş olmak, meşgul olmamak. fazla meşgul olmak, işi başından aşkın olmak. çok meşgul olmak. (right/the right way) aklı başında biri olmak. bak. kafası yerinde olmak, doğru dürüst düşünebilmek. k. dili (birinin) önünde zor bir iş olmak. başka bir işi olmak. tercih hakkına sahip olmak. -e başvurmak. -e başvurmak. k. dili kafadan kontak olmak. k. dili birini parmağında oynatmak: Sevda has Kâzım on a string. Sevda,(birine) borçlu olmak: oynatıyor. to thank for this. (bir şey için) Kâzım´ı parmağında We´ve her Bunun bak. ona s.o. under one´s thumb. k. dili, için get borçluyuz. birini/bir şeyi düşünmek, biri/bir şey aklında olmak. biri/bir şey kafasını meşgul etmek, aklı birine/bir şeye takılmak. 1. bir şey elinin altında bulunmak. 2. bir şeyi çok iyi bilmek. biriyle bir şeyi paylaşmak: I have nothing in common with him. Onunla suçlayıcı delil bulunmak. elinde ortak hiçbir şeyim yok. k. dili bir şeyi kafasına takmak. vicdani nedenle bir şeyi yapmaktan çekinmek. (about) (daha önce verilen bir karar hakkında) tereddüt etmeye başlamak. seks yapmak, sevişmek. gözleri mor halkalarla çevrili olmak. -de söz sahibi olmak. k. dili ortalığı toz pembe görmek; çok sevinçli olmak.

have sympathy for have the best of it have the blues have the courage of one´s convictions have the face to do s.t. have the floor have the gall to have the inside track have the last laugh have the last word have the makings of have the run of have the runs have the shits have the squirts have the time of one´s life have the time of one´s life have the trots have title to have to have to do with have what it takes have words have/feel qualms about have/hold/keep in reserve have/put s.o. in hysterics have/suffer a miscarriage have/take a bath have/take a crap have/take a spill have/take a zizz haven haven`t haves havoc haw hawk hawk hawker hawthorn hay hay fever hay rack hayloft hayrick haystack haywire hazard hazard a guess hazardous

1. (görüşü/fikri) anlayıp paylaşmak/desteklemek. 2. (birinin) halini anlamak. galip gelmek, üstün olmak. k. dili efkârlı olmak. inandığı şeyi yapma/söyleme cesaretini göstermek. bir şey yapmaya yüzü olmak/cüret etmek. mecliste söz söyleme hakkı olmak. k. dili (belirli bir şeyi) yapacak kadar küstah olmak. 1. yarış alanının en iç kısmına yakın olmak. 2. daha elverişli durumda olmak. sonunda başarmak. 1. (bir tartışmanın/ağız kavgasının sonunda) son söz birinin olmak: He always olma) potansiyeli olmak: He has the makings -de (belirli bir şey has the last word. Son söz hep onun. 2. in (bir konuda) nihai karar/son iyi bir avukat olma potansiyeli var. söz birinin of a good lawyer. Onda çıkabilmek;olmak. (bir yere) rahatça girip (bir yeri) serbestçe kullanabilmek. k. dili ishal olmak, içi sürmek/gitmek: He´s got the runs. İshal olmuş. ishal olmak. k. dili içi sürmek, içi gitmek, ishal olmak. eğlenceli vakit geçirmek. k. dili çok eğlenmek, çok güzel bir vakit geçirmek. k. dili ishal olmak, dibi tutmamak. 1. (bir mülkün) tapusunun sahibi olmak. 2. (bir yerde) (birinin) mülkiyet hakkıhave to go. Gitmeliyim. had better -se iyi olur: I -meli, -malı: I olmak. hadilgisi olmak. as Plato has it Eflatun´un deyişiyle. ile better go. Gitsem iyi olur. k. dili gereken niteliklere sahip olmak: She´s got what it takes to be number one in her class. Sınıfının birincisi olmak için kavga etmek, atışmak. gerekli niteliklere sahip. (bir şeyden) dolayı vicdanı rahatsız olmak/sızlamak. ihtiyat olarak saklamak. 1. k. dili birini çok güldürmek, birini gülmekten öldürmek. 2. birine isteri düşük yapmak, çocuk düşürmek. (istem dışı) krizi geçirtmek. banyo yapmak, yıkanmak. argo sıçmak. atın sırtından düşmek. k. dili şekerleme yapmak, kestirmek, kısa bir uyku çekmek. i. 1. liman. 2. sığınak. kıs. have not. i., çoğ. i. hasar, tahribat, zarar ziyan. i. alıç. i. 1. şahin; doğan. 2. atmaca. 3. çaylak. f. işportacılık yapmak. i. işportacı. i. alıç. i. saman, kuru ot. f. 1. (kurutmak için) ot biçmek. 2. otu biçip kurutmak. saman nezlesi. otluk, kuru ot konulan parmaklıklı raf/tekne. i. otluk, samanlık. i. kuru ot yığını, otluk; tınaz. i. kuru ot yığını, otluk; tınaz. s. i. şans, tehlike, riziko. f. 1. tehlikeye atmak, şansa bırakmak. 2. -e cesaret etmek. tahmin etmek, kafadan atmak. s. tehlikeli, rizikolu.

i. hafif sis, ince duman, pus. haze i. 1. fındık ağacı. 2. kestane rengi. s. ela (göz). hazel i. fındık. hazelnut s. 1. sisli, dumanlı, puslu. 2. anlaşılmaz, belirsiz, bulanık. hazy zam., eril o. s. erkek: he-goat teke. he He can´t see the woods for Ayrıntılara takılıp kaldığı için durumu bir bütün olarak the trees. Elinden geleni yaptı. He did what little he could. göremiyor. He didn´t let any grass grow Hiç vakit kaybetmedi. under his feet. Ona vız gelir./Umurunda değil./İplemez. He doesn´t give a damn. He gives you good value for Ödediğin para karşılığında sana iyi mal verir. your money. Yapmazsa daha iyi eder. He had better not. He had, say, a thousand Diyelim ki bin doları vardı. dollars. Adı kötüye çıkmış./Kötü şöhreti var. He has a bad name. He has a good head on his Onun kafası çalışıyor./Aklı başında biri. shoulders. Yaşı yetmişi geçti./Yetmiş yaşına bastı. He has turned seventy. Kendinde değil. He is not himself. Ümitsiz durumda. He is past hope. Belasını arıyor. He is riding for a fall. He is welcome to come and İstediği zaman gelip gidebilir. go at his pleasure. He just missed being run Ezilmekten zor kurtuldu. over. Bilmiyor ki .... He little knows .... He looked me through and Beni iyice inceledi./Beni süzdü. through. Artık buraya gelmiyor. He no longer comes here. Seksen yaşında. He numbers eighty years. He said it in an unguarded Boş bulunup ağzından kaçırdı. moment. have known better He should O işi yapmayacak kadar aklı olmalıydı. than to do it. He suffered a violent death. Ölümü korkunçtu. He takes his whisky on the k. dili Viskiyi buzlu içer. rocks. Kaykılarak sandalyesini arkaya doğru yatırdı. He tilted back in his chair. Bana bir bira ısmarladı. He treated me to a beer. He walks home to save Yol parasından tasarruf etmek için eve yürüyerek gider. carfare. He was the life of the party. Toplantıyı canlandıran o idi. He will amount to Başarılı bir adam olacak. something. Onun sonu iyi olmaz. He will come to no good. -i iddia ediyor. I had him there. O noktada onu mat ettim. I had He will have it that .... rather go. Gitmeyi tercih ederdim. “Yok” sözünden anlamaz. He will not take nay. He/She can stew in his/her k. dili Ne hali varsa görsün! own juice! kıs. 1. he had. 2. he would. he`d kıs. he will. he`ll kıs. 1. he is. 2. he has. he`s Onun imlası iyi. He´s a good speller. Az konuşan biri o. He´s a man of few words. Prensip sahibi bir adam. He´s a man of principle. He´s always thinking about Aklı fikri sekste. sex. Herkes onu hor görüyor. He´s an object of scorn. Kibrinden geçilmiyor. He´s puffed up with pride. He´s/She´s not the only fish Ondan başkası yok mu bu dünyada? in the sea! i. 1. baş; kafa; kelle. 2. şef, baş, başkan: the head of the math head department matematik bölümü başkanı. 3. başkanlığını taraf, s. baş, başta olan; başa ait. f. 1. (bir şeyin) baş yer, baş head ön taraf, baş: Go olmak: head heads line. outfit? Buranın geç. She yapmak/başkanı to the Who of the this Sıranın başına başkanı argo şef, başkan. head honcho was at the head of the stairs. Merdivenlerinclass. Sınıfının kim? 2. -in birincisi olmak: She headed her başındaydı. 4. (sebzede) baş:for -ebought two heads of cabbage. İki-e doğru birincisiydi. 3. She gitmek; -in istikametini tutmak, baş lahana aldı. 5. kaynak, heading for trouble. Bu gidişle başın belaya a gitmek: You´re memba, baş. 6. baş, üst kısım: the head of nail çivinin towards akıl, kafa:yöneltmek: Head your horses 8. girecek. 4. başı. 7. -e doğru Use your head. Kafanı kullan. (çoğ. head) baş: fifty headKangal´a elli baş sığır. 9. (ses towards Kangal! Atlarınızı of cattle sürün!

head over heels head over heels head over heels in love head s.o. off head s.t. off head start head up head wind headache headband headboard headdress header headfirst headgear heading headland headlight headline headlong headmaster headmistress head-on headphone headquarters headrest Heads or tails? headstrong headwaiter headwaters headway heady heal healer health health certificate health food health insurance health insurance health officer healthful healthy heap hear hear a shot hear of/about hear out heard hearing hearing aid

tepetaklak perende atma. bak. head. sırılsıklam âşık. 1. birinin yolunu kesmek, birinin ilerlemesini engellemek. 2. birini kösteklemek. kesmek, bir şeyin ilerlemesini engellemek. 2. 1. bir şeyin yolunu bir şeyi engellemek. spor avantaj. k. dili başkanlık etmek. pruva rüzgârı. i. 1. baş ağrısı. 2. dert, baş belası. i. saç bandı, bant. i. karyolanın başucundaki tahta. i. başlık. i. sayfa başlığı. z. başı önde, balıklama (dalma). i. başlık. i. (yazıda) başlık. i., coğr. burun. i., oto. far. i. başlık, manşet. z. 1. pervasızca, sakınmadan; balıklama. 2. apar topar. i. özel okul müdürü. i. özel okul müdiresi. s., z. baştan (çarpma), kafa kafaya, burun buruna (çarpışma). i. telefon/radyo kulaklığı. i. 1. karargâh. 2. kumanda merkezi. 3. merkez büro. 4. merkezde çalışanlar. i. koltuk başlığı. Yazı mı, tura mı? s. inatçı, dik başlı, bildiğini okuyan. i. şef garson. i., çoğ. ırmağı besleyen kaynaklar. i. ilerleme, yol alma. s. 1. kuvvetli, sert, çarpıcı (esans/içki). 2. inatçı, kafa tutan. f. iyileştirmek; iyileşmek. i. insanları iyileştirdiğini öne süren kişi; üfürükçü. i. sağlık. sağlık belgesi. sağlığa yararlı, katkısız, doğal besin. sağlık sigortası. sağlık sigortası. sağlık memuru. s. 1. sağlığa yararlı. 2. sağlıklı. s. 1. sağlıklı, sağlam. 2. sağlığa yararlı. i. 1. yığın, küme. 2. k. dili çok miktar. 3. k. dili kalabalık. f. 1. yığmak, kümelemek. duymak. 2. dinlemek, kulak vermek. 3. f. (heard) 1. işitmek, 2. (hediye/hakaret) yağdırmak. haber sesi işitmek. silah almak, mektup almak. 4. sorguya çekmek, ifadesini almak. Hear! Hear! İng. Bravo!/Yaşa! -den haberi olmak, -i duymak. sonuna kadar dinlemek. f., bak. hear. i. 1. işitme, işitim. 2. huk. celse, duruşma, oturum. kulaklık, işitme cihazı.

hearsay hearsay evidence hearse heart heart attack heart disease heart failure heart transplant heartache heartbeat heartbreak heartbreaking heartburn hearten heartfelt hearth heartless heart-rending heartstrings heart-to-heart hearty heat heat heat conduction heat rash heat rash heat stroke heat wave heat wave heated heater heath heathen heather heating heating coil heave heave heave a sigh Heave ho! heave to heaven heavenly heavenly body heavily heaviness heavy heavy guns heavy industry heavy industry

i. söylenti, dedikodu. huk. başkalarından işitilerek öne sürülen delil. i. cenaze arabası. i. 1. yürek, kalp. 2. kasap. yürek. 3. gönül, can. 4. merkez, orta. 5. (marul, enginar v.b.´nde) göbek. 6. öz, can damarı. 7. kuvvet, kalp krizi. enerji. 8. cesaret, şevk. 9. isk. kupa. kalp hastalığı. kalp yetmezliği. kalp nakli. i. kalp ağrısı, üzüntü, acı, keder. i. kalp atışı, yürek vuruşu. i. 1. büyük acı/keder. 2. büyük acı veren kimse/şey. s. büyük acı veren. i., tıb. mide ekşimesinden dolayı yemek borusunda veya midede duyulan yanma hissi. f. yüreklendirmek, cesaretlendirmek. s. yürekten, candan, içten. i. 1. ocak, şömine. 2. yurt, aile ocağı. s. kalpsiz, acımasız, merhametsiz. s. yürek parçalayıcı, çok acıklı, yürekler acısı. i., çoğ. s. samimi, açık. s. 1. candan, yürekten, içten. 2. sağlam, kuvvetli, sağlıklı. i. 1. sıcaklık, ısı. 2. hiddet, öfke. 3. tav. 4. kızışma, kösnü. 5. spor eleme, eleme koşusu/yarışı. f. ısıtmak; ısınmak. ısı iletimi. isilik. isilik. sıcak çarpması. sıcak dalgası. sıcak dalgası. s. 1. öfkeli. 2. kızışmış, kızışık, hararetli (tartışma). i. ısıtıcı, soba, ocak, fırın. i. 1. fundalık. 2. funda, süpürge çalısı, süpürgeotu. i. (çoğ. hea.then/--s) 1. kâfirler, kefere, küffar. 2. kâfir. s. kâfir, kâfirlere özgü. benzer bir çalı. i. süpürgeotuna s. ısıtıcı. i. ısıtma. elek. rezistans. f. (--d/hove) 1. büyük bir güçle atmak/fırlatmak. 2. kaldırmak, çekmek. 3. yukarı kaldırmak. 4. yükseltmek, kabartmak. 5. i. 1. kaldırma. 2. fırlatma. (deniz) kabarmak. 6. (göğüs) şişirmek; (göğüs) inip kalkmak. 7. içini çekmek, ah çekmek. (inilti) güçlükle çıkarmak. 8. kusmak. 9. den. ırgatı çevirmek, den. Yisa!/Vira salpa! vira etmek. 1. rüzgârı başa alıp gemiyi durdurmak. 2. faça edip durmak. i. cennet. s. 1. cennet gibi, çok güzel. 2. göksel, gökle ilgili, göğe ilişkin. 3. ilahi, Tanrısal. gökcismi. z. 1. ağır bir şekilde. 2. şiddetle. i. 1. ağırlık. 2. şiddet, yeğinlik. s. 1. ağır. 2. şiddetli, kuvvetli (yağmur/rüzgâr/fırtına). 3. kalın (kar tabakası). 4. çok miktarda (oy kullanımı). 5. (borsada) çok ağır silahlar. miktarda (alım satım). 6. kabarmış (deniz). 7. aşırı. 8. kalın ağır sanayi. (elbise). 9. ciddi, önemli. 10. güç, zor (iş). 11. bulutlu, kapalı ağır sanayi. (gök). 12. sıkıcı, ezici, usandırıcı. 13. sıkıntılı, üzücü. 14. kederli. 15. zarafetsiz, incelikten yoksun, kaba. 16. ağır, hazmı güç (yemek). 17. ağır, boğucu (koku). 18. derin (sessizlik). 19. uyku basmış, ağırlaşmış (göz). 20. fiz. ağır (izotop). 21. yoğun (trafik).

heavy metals heavy water heavy-duty heavy-handed heavy-hearted heavyweight Hebrew heck heckle hectare hectic hedge hedgehog hedgerow heed heedless heehaw heel heel hefty heifer height heighten heinous heir heiress heirloom held helicopter heliotrope helium hell hellebore hellish hello helm helmet helmsman help help o.s. to help out help s.o. out Help wanted. Help! helper helpful helping helpless helplessness helter-skelter

ağır metaller. kim. ağır su. s. dayanıklı, ağır iş için elverişli. s. eli ağır, beceriksiz, sakar. s. üzgün, kederli. i., s. ağırsıklet. i., s. 1. İbrani. 2. İbranice. ünlem, argo Kahrolası. f. (konuşmacının) sözünü kesmek, soru yağmuruna tutmak, sıkıştırmak. i. hektar. s. heyecanlı, telaşlı. i. sık ağaçlardan/çalılardan oluşan çit; çalı çit. f. 1. etrafına çalı dikmek, çalı ile çevirmek. 2. kuşatmak, sarmak, çevirmek. 3. i. kirpi. kaçamak cevap vermek. i. ekilmiş çalılardan/ağaçlardan oluşan çit. f. dikkat etmek, dinlemek, önemsemek. i. dikkat, önemseme. s. 1. dikkatsiz. 2. pervasız. i. eşek anırması, anırma. i. 1. topuk, ökçe. 2. argo alçak herif. f. ökçe takmak. s., k. dili 1. oldukça ağır. 2. kuvvetli. 3. iriyarı. 4. bol. i. düve, doğurmamış genç inek. i. 1. yükseklik. 2. boy. 3. yükselti. 4. doruk, en yüksek nokta. f. 1. yükseltmek; yükselmek. 2. artırmak; artmak. 3. çoğaltmak; çoğalmak. s. tiksindirici, iğrenç, kötü, çirkin. i. vâris, mirasçı, kalıtçı. i. kadın mirasçı. i. kuşaktan kuşağa geçen değerli şey. f., bak. hold. i. helikopter. i., bot. bambulotu. i. helyum. i. cehennem. ünlem Kahrolsun! i., bot. çöpleme. s. kötü, berbat, korkunç. ünlem 1. Merhaba. 2. Alo. i., den. dümen yekesi; dümen. i. 1. miğfer, tolga. 2. kask. çoğ. helms.men (helmz´mîn) i. dümenci. f. 1. yardım etmek; katkıda bulunmak: I don´t see how I can help you. Sana nasıl yardım edeyim bilemiyorum. 2. faydası (kendi kendine servis yaparak) (yiyeceklerden) almak: He olmak, fayda etmek; rahatlatmak; (acıyı) dindirmek; (gergin/zor helped himself to a piece of the cake. Kekten bir dilim aldı. yardımda bulunmak. bir durumu) yumuşatmak: I can lend you some money, if that´ll birine yardım etmek: Can you borç verebilirim. her French? help. Faydası olursa sana biraz help her out with Complaining Fransızcasına yardım edebilir misin? won´t help. Şikâyet etmek fayda etmez. A little lemon juice´ll Eleman aranıyor. help. Biraz limon sıksan iyi olur. i. 1. yardım; katkı. 2. (çoğ. help) ünlem İmdat! yardımcı; hizmetçi; hizmetkâr. 3. (çoğ. help) ırgat, rençper. i. yardımcı; muavin; çırak. s. 1. faydalı, yararlı; kullanışlı. 2. yardımsever, yardımcı: You´re not being helpful. Yardımcıbulunma. 2. ahçı. porsiyon. i. 1. yardım etme; katkıda olmuyorsun. s. âciz; savunmasız. i. aciz, âcizlik; savunmasızlık. z. alelacele, telaşla, apar topar. s. 1. karmakarışık. 2. gelişigüzel.

i. elbise kenarı, baskı. f. (--med, --ming) kıvırıp kenarını hem bastırmak. içine almak, çevirmek. kuşatmak, hem in/about i. yarıküre. hemisphere i., terz. elbise veya paltonun etek kenarı, etek boyu, etek. hemline i. baldıran, ağıotu. hemlock i. hemoglobin. hemoglobin i., tıb. hemofili. hemophilia i., s. hemofil. hemophiliac i., tıb. kanama. hemorrhage i., tıb. basur, emoroit. hemorrhoid i. kenevir, kendir. hemp i. ajur, antika, sıçandişi. hemstitch i. 1. tavuk. 2. dişi kuş. hen z. 1. bu nedenle, bundan dolayı, dolayısıyla. 2. (belirli bir hence zaman) sonra. 3. bundan sonra. z. bundan böyle, buradan. henceforth z., bak. henceforth. henceforward i. kümes. hencoop f. başının etini yemek, vır vır etmek, dır dır etmek. henpeck s. kılıbık. henpecked i., tıb. hepatit, karaciğer iltihabı. hepatitis zam., dişil onu; ona; ondan; onun: He loves her. Onu seviyor. He her Vicdanı kendisini rahatsız etti. Her conscience pricked her. looked at her. Ona baktı. They hated her. Ondan nefret ettiler. It pleased her. Onun hoşuna gitti. s. onun; kendi: It´s her book. i. 1. haberci, müjdeci. 2. protokol görevlisi, teşrifatçı. f. haber herald Onun kitabı. She gazed at her portrait. Kendi portresini seyretti. vermek, ilan etmek. tat vermek için kullanılan bitki. 3. şifalı i. 1. ot. 2. yemeklere herb bitki. s. otlara ait; otlardan yapılan, bitkisel. herbal i. herbisit, yabancı ot öldürücü. herbicide i. otçul hayvan. herbivore s. otçul. herbivorous i. Herkül. Hercules çavşırotu, çavşır. Hercules´ allheal i. 1. hayvan sürüsü, sürü. 2. avam, ayaktakımı. f. 1. gütmek. 2. herd sürü halinde gitmek. sürü içgüdüsü. herd instinct çoğ. herds.men (hırdz´mîn) i. çoban. herdsman z. burada; buraya; burası. here orada burada, şurada burada. here and there İşte başlıyorum. Here goes! Başlıyoruz!/Haydi bakalım! Here goes! 1. Buyur, al. 2. Ha, geldin mi? 3. İşte! Here you are. z. buralarda. hereabouts z. ileride, bundan sonra. hereafter z. bu vesile ile. hereby s. 1. miras yoluyla geçen. 2. kalıtsal, kalıtımsal, irsi. hereditary i. kalıtım, soyaçekim, irsiyet. heredity z. bunda, bunun içinde. herein i. 1. dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünce, dalalet. 2. heresy hâkim olan felsefi/siyasi doktrinlere karşı gelen düşünce. i. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan kimse. heretic s. kabul olunmuş doktrinlere karşı olan. heretical z. şimdiye kadar, bundan önce. heretofore z. bunun üzerine. hereupon z. 1. bununla. 2. ilişikte. herewith

heritage hermit hernia hero heroic heroical heroin heroine heroism heron herring hers herself hertz hesitant hesitantly hesitate hesitation heterogeneous heterophyte heterosexual hew hew down hew out hewn hexagon hey heyday HH hi hiatus hibernate hibernation hibiscus hiccough hiccup hick hickory hid hidden hide hide hide away hide out hide-and-seek hideaway hidebound hideous hide-out hiding-place

i. miras, kalıt. i. münzevi, topluluktan kaçan, yalnız başına yaşayan kimse. i. fıtık, kavlıç. i. (çoğ. --es) 1. kahraman, yiğit. 2. edeb. kahraman, baş karakter. s. 1. kahraman, kahramanca, cesur. 2. güz. san. muazzam, gerçek boyutlarından çok büyük (heykel/resim). 3. edeb. s., bak. heroic. kahramanlarla ilgili, destansı, epik. i. eroin. i. kadın kahraman. i. kahramanlık. i. balıkçıl. i., zool. ringa. zam., dişil onunki; onun: Take hers. Onunkini al. That´s hers. O onun. dişil kendisi, kendi; hers is eating my roses. Onun o kör zam., That damn goat of bizzat. olası keçisi güllerimi yiyor. i. (çoğ. hertz/--es) fiz. hertz. s. tereddütlü, ikircikli, ikircimli, kararsız, duruksun. z. tereddütle, duraksayarak. f. tereddüt etmek, duraksamak; çekinmek. i. tereddüt, duraksama, ikircik, ikircim. s. heterojen. i. tamasalak. s. karşı cinse ilgi duyan, heteroseksüel. f. (--ed, hewn) 1. balta ile kesmek. 2. yontmak. 3. kesmek, yarmak.kesip devirmek. (ağacı) 1. yontarak şekil vermek. 2. zahmetle meydana getirmek. f., bak. hew. i., geom. altıgen. ünlem 1. Hey!/Baksana! 2. Haydi! 3. A! i. altın çağ, en parlak dönem. kıs. 1. His/Her Highness. 2. His Holiness. ünlem 1. Merhaba! 2. İng. Hey! i. (çoğ. --es/hi.a.tus) aralık, açıklık, ara, fasıla, boş yer. f. kış uykusuna yatmak. i. kış uykusu. i. çingülü. i., f., bak. hiccup. i. hıçkırık. f. hıçkırmak. i., k. dili taşralı, hödük, hanzo, kıro. i., bot. karya. f., bak. hide 2. f., bak. hide 2. s. gizli, kapalı. i. hayvan derisi, deri; post. f. (hid, hid.den) saklamak, gizlemek; saklanmak, gizlenmek. saklamak; saklanmak. (polisten) saklanmak. in hiding saklı. i. saklambaç. i. (polisten) saklanacak yer, yatak. s. dar görüşlü, eski kafalı. s. çok çirkin, iğrenç, korkunç. i., bak. hideaway. i. 1. saklanacak yer, gizlenecek yer. 2. zula.

hierarchical hierarchy hieroglyph hi-fi high high and low high density high fidelity high frequency high gear high jinks high jump high jump high latitudes high living high octane gasoline high places high point high price high relief high school high school high seas high tech high tide high tide highbrow highchair high-class high-density higher higher education high-grade highlands highlight highly high-minded highness high-pitched high-pressure high-rise highroad high-speed high-speed train high-strung high-tech high-water high-water mark highway highwayman

s. hiyerarşik. i. hiyerarşi. i. hiyeroglif. i., s., bak. high fidelity. s. 1. yüksek. 2. kibirli, kendini beğenmiş. 3. yüce. 4. müz. tiz, yüksek yerde. 2. zengin fakir, herkes. kokmuş (et). 7. coğr. 1. her perdeden. 5. lüks (yaşantı). 6. kutuplara yakın. 8. coşkun, taşkın (neşe). 9. yüksek, fahiş bilg. yüksek yoğunluk. (fiyat). 10. şiddetli, sert (rüzgâr). 11. kabarık, azgın (deniz). 12. 1. sesi çok doğal bir şekilde verme. 2. sesi çok doğal bir şekilde argo uyuşturucu etkisi altında. veren (radyo/pikap/hoparlör). yüksek frekans. oto. en hızlı vites. şamata, cümbüş. yüksek atlama. yüksek atlama. kutuplara yakın yerler. lüks hayat. yüksek oktanlı benzin. yüksek mertebeler. en önemli/heyecanlı nokta. yüksek fiyat. güz. san. yüksek kabartma. lise. lise. enginler, açık deniz. k. dili ileri teknoloji. kabarma, met. 1. met zamanı. 2. met hareketi, denizin kabarması; met hali. s., i. entelektüel. i. (yüksek) mama iskemlesi. s., k. dili kaliteli, birinci sınıf. s., bilg. yüksek yoğunluklu. s. daha yüksek. yükseköğrenim. s. kaliteli, üstün nitelikli, ekstra. i., çoğ. dağlık yer. i. 1. (resimde) ışıklı bölüm. 2. foto. parlak nokta. 3. ilgi çekici olay;çok,önemli bölüm.derece.vurgulamak, -inolumluçizmek, -e z. 1. en pek çok, son f. 1. -i 2. çok iyi; çok altını bir şekilde. dikkati çekmek. 2. bilg. aydınlatmak. s. yüce gönüllü. i. yücelik. s. çok tiz. i. yüksek basınç. s. 1. zorla yapılan (satış). 2. zorlayıcı. s., i. yüksek (bina/apartman). i. anayol. s. büyük hızla giden. hızlı tren. s. sinirli, sinirleri gergin. s., k. dili ileri teknolojinin ürünleriyle donatılmış/yapılmış. i. 1. azami kabarma. 2. taşkın. 1. suyun azami kabarma noktası. 2. doruk, en üstün başarı düzeyi. i. anayol. çoğ. high.way.men (hay´weymîn) i. eşkıya, haydut.

hijack hijacker hike hiker hilarious hilarity hill hillside hilltop hilly hilt him himself hind hind hind legs hind quarter hinder hindermost Hindi hindmost hindrance Hindu hinge hint hint at hinterland hip hipbone hippie hippo hippopotamus hire hire o.s. out hire out hirsute his His All Holiness His bark is worse than his bite. His blood is up. His eyes rested on it. His face became purple. His face was wreathed in smiles. His hair stood on end. His head is spinning. His heart is in the right place. His Holiness his opposite number his strong point His/Your Highness

f. 1. (uçak/gemi) kaçırmak. 2. (kamyon, tren v.b.´ni) soymak. i. 1. uçak korsanı. 2. (kamyon, tren v.b.´ni durdurarak soyan) soyguncu.yürüyüş yapmak. 2. (eteğini) toplamak. 3. (fiyatı) f. 1. uzun yükseltmek, artırmak. i. 1. uzun ve çetin yürüyüş. 2. yükselme, i. uzun yürüyüş yapan kimse. artış. s. gürültülü ve neşeli. i. neşe, kahkaha. i. 1. tepe. 2. bayır, yokuş. i. yamaç. i. doruk. s. tepelik. i. kabza, kılıç kabzası. zam., eril onu; ona. zam., eril kendisi, kendi; bizzat. i. dişi geyik. s. (--er, --most/--er.most) arkadaki, geride olan, art. arka ayaklar. but (et). f. engellemek. s., bak. hindmost. i., s. Hintçe. s. en arkadaki, en gerideki, en sondaki. i. 1. engelleme. 2. engel. i. Hindu, dini Hinduizm olan kimse. s. Hindu; Hinduizme özgü; dini Hinduizm olan. 2. dayanak noktası. f. 1. menteşe takmak. i. 1. menteşe, reze. 2. on/upon kapalı olmak, -e dayanmak. i. ima, üstü -e bağlısöz. f. ima etmek, çıtlatmak. -i hissettirmek, -i üstü kapalı söylemek, -i dokundurmak, -i ima etmek. i. hinterlant, iç bölge. i. kalça. i., anat. kalça kemiği. i. hippi. i., k. dili suaygırı. çoğ. --es (hîpıpat´ımısız)/hip.po.pot.a.mi (hîpıpat´ımay) i. suaygırı. i. kira; ücret. f. 1. ücretle tutmak. 2. kira ile tutmak, kiralamak. ücretle çalışmak. -i kiraya vermek. s. 1. kıllı, tüylü. 2. saçlı sakallı. zam., eril onunki; onun: I don´t want his. Onunkini istemiyorum. That dog´s his. O köpek onun. Take his outside. Onunkini Patrik Cenapları (Ekümenik Patrik için kullanılır.). dışarıya çıkar. s. onun; kendi: It´s his car. Onun arabası. He likes k. dili Ne varsa dilindedir. his handwriting. Kendi elyazısını beğeniyor. k. dili Bayağı kızdı. Gözleri ona dikildi. Öfkeden mosmor kesildi. Yüzünde büyük bir tebessüm vardı. Tüyleri ürperdi. Başı dönüyor. İyi niyetlidir. Papa Cenapları. karşı tarafta aynı yeri işgal eden kimse. onun kuvvetli tarafı. Ekselansları.

hiss hiss s.o. off the stage hist histoid histology historian historic historic moment historical historical novel historically history hit hit below the belt hit below the belt hit it off hit man hit one´s stride hit pay dirt hit the books hit the bottle hit the ceiling hit the deck hit the high spots hit the jackpot hit the jackpot hit the mark hit the nail on the head hit the roof hit the sack hit the sack/sack out hit the spot hit the trail hit upon hit-and-run hitch hitch on to hitch up hitchhike hitchhiker hither hither and thither/yon hitherto hive hives HMS hoard hoarder hoarding hoarfrost

f. 1. tıslamak. 2. ıslıklamak, ıslık çalarak yuhalamak. i. 1. tıslama. 2. ıslık. sahneden kovmak. birini ıslıklayarak kıs. historian, historical, history. s. dokusal. i. dokubilim, histoloji. i. tarihçi. s. 1. tarihsel, tarihi. 2. önemli. dönüm noktası, tarihi an. s. tarihsel, tarihi, tarihle ilgili. tarihi roman. z. tarihe göre. i. tarih. f. (hit, --ting) 1. vurmak, çarpmak. 2. isabet ettirmek; isabet etmek. i.kemerden vurma, darbe. olarak vurmak. 2. mec. (birine) 1. boks 1. vuruş, aşağı usulsüz 2. isabet. 3. başarı. 4. yerinde söz. kahpelik etmek. kalleşlik etmek. haksızlık etmek, anlaşmak, uyuşmak. k. dili kiralık katil. k. dili en yüksek hıza/dereceye ulaşmak. k. dili (bir şeyi arayan biri) aradığını bulmak/kendisini çok umutlandıran bir şey bulmak. k. dili ineklemek. argo şişeyi devirmek. argo tepesi atmak. argo 1. yataktan kalkmak. 2. iki/bir seksen uzanmak. k. dili 1. ancak en önemli noktalara değinmek. 2. ancak en önemli şeyleri görmek. umulmadık bir anda başarı kazanmak, turnayı gözünden vurmak. k. dili turnayı gözünden vurmak; büyük bir başarı kazanmak. 1. hedefi vurmak. 2. tahmini doğru olmak. 1. taşı gediğine koymak. 2. tam bilmek. 3. tam isabet kaydetmek. k. dili küplere binmek, tepesi atmak. argo yatmak. k. dili yatmak. k. dili (yiyecek/içecek) çok makbule geçmek. k. dili yola koyulmak. rasgele bulmak. s. çarpıp kaçan (şoför). f. 1. ip ile bağlamak; bağlamak, iliştirmek, takmak. 2. topallamak. 3. çekelemek. i. 1. engel. 2. aksama. 3. bağlantı -e bağlamak. parçası. 4. volta, bağ, adi düğüm. 1. to (atı) -e koşmak. 2. yukarı çekmek. f. otostop yapmak. i. otostopçu. z. buraya. s. beriki, beri yandaki. 1. oraya buraya, şuraya buraya. 2. bir ileri bir geri. z. şimdiye kadar, şimdiye dek. i. kovan; arı kovanı. i., tıb. ürtiker, kurdeşen. kıs. His/Her Majesty´s Service, His/Her Majesty´s Ship. i. biriktirilmiş şey, istif. f. biriktirmek, stok etmek, istiflemek. i. biriktirip saklayan kimse, istifçi. i. istifçilik. i. kırağı.

hoarhound hoarse hoarsely hoarseness hoary hoax hobble hobby hobgoblin hobo hock hockey hodgepodge hoe hog hog wild hoist hold hold hold a child back a year hold a crowd back hold a postmortem hold a thing over s.o. hold against hold aloof hold at bay hold by hold down hold forth hold good hold good hold in hold in contempt hold in esteem hold in leash hold in pledge hold incommunicado hold no brief for hold off hold on hold on to Hold on! hold one´s ground hold one´s own hold one´s own hold one´s peace hold one´s peace/tongue hold one´s tongue hold out hold out on one

i., bak. horehound. s. 1. boğuk. 2. boğuk sesli. z. boğuk sesle. i. 1. boğukluk. 2. boğuk seslilik. s. kır; ak, ağarmış. i. 1. şaka, latife. 2. hile, oyun. f. aldatmak, oyun etmek, işletmek. f. 1. topallamak, aksayarak yürümek. 2. bukağı vurmak, kösteklemek. 3. topal etmek. i. 1. topallama, aksama. 2. bukağı, i. hobi, düşkü, özel zevk. köstek. 3. dert. 4. ayak bağı, engel. i. 1. ifrit, gulyabani. 2. yersiz korku; saplantı. i. (çoğ. --es/--s) 1. gezici rençper. 2. serseri, aylak, boş gezenin boş kalfası. i., k. dili rehin. f. rehine koymak. i. hokey. i. 1. karmakarışık şey. 2. türlü yemeği. i. çapa. f. çapalamak. i. büyük domuz. argo çılgın. f. 1. yukarı kaldırmak; yukarı çekmek. 2. (bayrak) çekmek. i. yük asansörü. tutmak: Hold my hand. Elimi tut. 2. bırakmamak, f. (held) 1. zaptetmek. 3. içine almak: How tarafı. water will this glass hold? i. 1. gemi ambarı. 2. geminin iç much Bu bardak ne kadar su alır? 4. alıkoymak, salıvermemek, çocuğa (okulda) aynı sınıfı tekrarlatmak. durdurmak. 5. sahip olmak, elinde tutmak. 6. (toplantı) kalabalığı zaptetmek. düzenlemek. 7. (makam) işgal etmek. 8. (mevzi) savunmak, korumak. bir durumu) ameliyat masasına devam ettirmek. 11. (başarısız 9. (ağırlık) taşımak, çekmek. 10.yatırmak. inanmak; şey ileetmek; düşünmek, saymak; karar vermek. 12. birini bir kabul durmadan tehdit etmek. devam etmek. 13. (zamk) yapışmak. 14. dayanmak, sabit 1. (suçu) -e yüklemek. 2. yüzüne vurmak. olmak. 15. to -e sadık kalmak, -den caymamak, -den uzak durmak, He held to his decision. Kararından caymadı. 16. vazgeçmemek:yaklaşmamak, ilişki kurmamak. değişmemek. 17. devam etmek, arkası kesilmemek, ilerlemek. arada mesafe bırakmak, yaklaştırmamak. 18. durmak. i. 1. tutma, tutuş. 2. tutunacak yer. 3. tutamak. 4. k. dili tutmak, inanmak. sığınacak yer, destek, dayanak noktası. 5. nüfuz, hüküm. 6. 1. k. dili (bir işareti. müz. uzatma işi) yürütmek. 2. baskı altında tutmak. 1. önermek, öne sürmek. 2. nutuk söylemek, uzun uzadıya konuşmak. geçerli olmak. geçerli olmak. tutmak, zaptetmek. hakir görmek, hor görmek. saymak, saygı göstermek. yularını elden bırakmamak. rehin olarak tutmak. kimseyle görüştürmemek, başkalarıyla görüşmesine izin vermemek. -in savunucusu olmamak, -in taraftarı olmamak. 1. uzakta tutmak, yaklaştırmamak. 2. ertelemek. 1. devam etmek, süregelmek. 2. tutmak. 3. dayanmak, direnmek. 4. (telefonda) beklemek. -i tutmak, -e tutunmak. k. dili Dur!/Bekle! durumunu korumak. eski durumunu korumak. yerini korumak. susmak, bir şey söylememek. dilini tutmak, konuşmamak. k. dili dilini tutmak, konuşmamak. 1. dayanmak. 2. ileri sürmek. 3. yetmek. 4. ayak diremek. birinden gizlemek.

hold over hold s.o. back hold s.o. in one´s arms hold s.o./s.t. in high regard hold still hold sway hold the field hold the line hold the pass hold the purse strings of hold together hold up hold water hold with Hold your horses! holder holding holding company holdover holdup hole hole up holiday holidaymaker holiness Holland holler hollow hollow victory holly hollyhock holocaust holster holy Holy Scripture Holy Week homage home home base home economics Home Office home office home port Home Secretary homebody homeland homeless homelike homely homemade

ertelemek. birinin ilerlemesini durdurmak/engellemek. birini kucağında tutmak. birine/bir şeye saygı duymak. kıpırdamamak. egemen olmak. üstünlüğünü korumak. 1. değişikliğe karşı olmak. 2. telefonu kapatmamak. geçidi tutmak. kasanın anahtarı (birinde) olmak, para (birinin) elinde olmak. 1. bir arada tutmak. 2. ayrılmamak. 3. (ifade) tutarlı olmak. 1. kaldırmak. 2. tutmak, yardımda bulunmak, korumak. 3. geciktirmek; engellemek. 4. olmak. k. dili geçerli olmak, makul arzetmek, göstermek. 5. yolunu kesip soymak. ile aynı fikirde olmak. k. dili Dur!/Bekle! i. 1. içine bir şey konulan nesne/kap, içinde bir şey saklanabilen nesne/kap: 2. (birinin/bir kuruluşuncigarette holder sigara i. 1. tutma. candle holder şamdan. sahip olduğu) ağızlığı. 2. kulp, tutamak, tutamaç. ile tutacak. 4. huk. hamil, hisseler/emlak/mülk/mallar. 3. kira 3. tutulmuş arazi. holding. sahip. 5. kiracı. i. from k. dili -den kalma bir şey/kimse. i. 1. gecikme. 2. soygun. i. 1. delik. 2. boşluk. 3. çukur. 4. k. dili berbat yer. f. delik açmak, delmek. saklanmak. i. 1. tatil günü; tatil. 2. bayram günü; yortu günü. 3. İng. tatil, dinlenmek için çalışmadan geçirilen süre. i., İng. tatile çıkmış kimse. i. kutsallık, kutsiyet. i. Hollanda. f., k. dili bağırmak, haykırmak. i. bağırış, haykırış. s. 1. içi boş, oyuk. 2. çukur, derin, çökük. 3. yankı yapan, boşluktan gelen (ses). 4. yalan, başarı. i. oyuk, çukur. f. out bir şeye yaramayan zafer, boş sahte. oymak. i., bot. çobanpüskülü. i., bot. gülhatmi. i. 1. imha. 2. büyük yangın. i. tabanca kılıfı. s. kutsal, mukaddes. Kitabı Mukaddes. Paskalyadan önceki hafta. i. (hükümdara v.b.´ne gösterilen) saygı, hürmet. i. 1. ev, aile ocağı, yuva. 2. vatan, yurt, memleket. s. 1. ev ile ilgili, eve üs. merkez, özgü. 2. İng. içişlerine ait. ev ekonomisi. İng. İçişleri Bakanlığı. (şirketin) idare merkezi. demirleme limanı. İng. İçişleri Bakanı. i. evde oturmayı tercih eden kimse. i. anavatan, anayurt. s. evsiz, evsiz barksız. s. ev gibi, rahat. s. 1. basit, sade. 2. çirkin. 3. İng. rahat; cana yakın; gösterişsiz. s. evde yapılmış.

homemaker homeroom homesick homesickness homespun homestead homeward homeward bound homeward bound homework homicide homogeneity homogeneous homogenise homogenize homogenized homogenizer homologous homonym homosexual Hon hon Honduran Honduras hone honest honestly honesty Honesty is the best policy. Honesty, let alone honor, was not in him. honey honey in the comb honeybee honeycomb honeymoon honeysuckle honk honky-tonk honor honor a debt honor roll honorable honorable mention honorable mention honorarium honorary honour honourable hood hoodlum

i. ev kadını. i. (okulda) esas dershane. s. gurbet çeken, vatan/ev hasreti çeken. i. gurbet çekme, sıla hasreti. s. 1. evde dokunmuş. 2. basit, sade. i. 1. ev ve eklentileri. 2. çiftlik ve eklentileri. z. eve doğru. memleket yolunda. evine/vatanına dönmekte olan. i. ev ödevi, ödev. i. adam öldürme, cinayet, katil. i. homojenlik, bağdaşıklık, türdeşlik. s. homojen, bağdaşık, türdeş. f., İng., bak. homogenize. f. 1. homojenleştirmek, bağdaşık hale getirmek. 2. dövüp kıvamına getirmek. s. homojenize: homogenized milk homojenize süt. i. homojenleştirici. s. homolog. i., dilb. eşadlı. i., s. homoseksüel, eşcinsel. kıs. Honorable. kıs. honorably, honorary. i. Honduraslı. s. 1. Honduras, Honduras´a özgü. 2. Honduraslı. i. Honduras. f. bilemek. s. 1. dürüst, namuslu. 2. hilesiz. z. 1. sahiden, gerçekten. 2. dürüstçe, hilesizce. i. dürüstlük, namus. Dürüstlük en iyi yoldur. Şeref şöyle dursun, onda dürüstlük namına bir şey yoktu. i. 1. bal. 2. k. dili sevgilim; canım. petek balı. i. balarısı. i. (ballı/balsız) petek. f. i. balayı. f. balayına çıkmak. i., bot. hanımeli. i. 1. yabankazı sesi. 2. klakson sesi. f. 1. kaz sesi çıkarmak. 2. klakson çalmak. adi bar. i., k. dili pavyon; i. 1. onur, şeref. 2. şöhret, nam, ün. 3. namus, iffet. f. 1. -i şereflendirmek, -e şeref vermek. 2. (bono/çek) kabul edip borcunu ödemek. karşılığını ödemek. iftihar listesi. s. şerefli. mansiyon. mansiyon. çoğ. hon.o.rar.i.a (anırer´iyı)/--s (anırer´iyımz) i. ücret, serbest meslek sahibine hizmet karşılığında verilen para. s. 1. fahri, onursal. 2. ücretsiz yapılan. i., f., İng., bak. honor. s., İng., bak. honorable. i. 1. kukuleta, başlık. 2. oto. motor kapağı, kaput. 3. kabadayı; yeraltı dünyasından biri. i. kabadayı; yeraltı dünyasından biri.

hoodwink hoof hoof it hoo-ha hook hook and eye hook up hook up with hook, line and sinker hooka hookah hooked hooked nose hooker hooky hooligan hoop hoopoe hoopoo hooray hoot hoot of laughter hoot s.o. down hoover hooves hop hop hope hope against hope hope for the best hopeful hopefully hopeless hopper hopping mad hopping mad hopscotch horde horehound horizon horizontal hormone horn horn of plenty hornbeam hornet horns of a dilemma horny horoscope horrendous

f. aldatmak, göz boyamak. çoğ. --s (hûfs)/hooves (huvz) i. toynak. f. k. dili 1. yaya gitmek, taban tepmek. 2. dans etmek. i., İng., k. dili şamata, patırtı. i. 1. kanca, çengel; kopça. 2. orak. f. 1. çengel ile yakalamak, tutmak, çekmek, bağlamak. 2. olta ile (balık) tutmak. 3. çengel erkek ve dişi kopça. şekline sokmak. 4. takılmak, asılmak. 1. kancayla bağlamak. 2. birleştirmek. argo 1. ile ilişki kurmak. 2. ile evlenmek. k. dili tamamen, olduğu gibi: He swallowed my story hook, line and sinker. Masalımı olduğu gibi yuttu. i., bak. hookah. i. nargile. s. 1. çengel şeklindeki; çengelsi. 2. çengelli. gaga burun. i., k. dili orospu, fahişe. i. i., k. dili serseri, kabadayı. i. çember, kasnak. f. çemberlemek. i., zool. ibibik, hüthüt, çavuşkuşu, Upupa epops. i., zool., bak. hoopoe. ünlem, f., bak. hurrah. f. 1. (baykuş) ötmek. 2. (korna, vapur/tren/sis düdüğü) ötmek, çalmak. 3. kah kah gülmek. i. 1. (baykuş, korna, vapur/tren/sis kahkaha. düdüğü için) ötüş. 2. yuhalama. birini yuhalayarak susturmak. i., İng. elektrikli süpürge. f., İng. elektrikli süpürge ile temizlemek. i., çoğ., bak. hoof. f. (--ped, --ping) sekmek, sıçramak. i. 1. sekme, sıçrama. 2. k. dili uçuş, uçak seferi. i. şerbetçiotu. i. ümit, umut. f. ümit etmek, ummak. her şeye rağmen ümitli olmak. hayırlısı demek. s. ümitli, ümit verici. z. 1. ümitle. 2. k. dili inşallah. s. 1. ümitsiz, umutsuz. 2. ümit vermeyen. i. silo, sarpın. k. dili çok öfkeli. k. dili çok kızmış, köpürmüş. i. seksek oyunu. i. 1. horda. 2. kalabalık. i., bot. 1. karaısırgan, köpekotu. 2. köpekayası. i. ufuk, çevren. s. yatay. i. yatay düzlem/çizgi. i. hormon. i. 1. boynuz. 2. müz. boru. 3. klakson, korna. bereket boynuzu. i. gürgen. i. büyük eşekarısı. birinin seçilmesi gereken iki güç seçenek. s. 1. boynuzlu. 2. argo seks yapma arzusuyla yanıp tutuşan; abaza, abazan. 3. nasırlı. i. 1. zayiçe. 2. yıldız falı. s., k. dili korkunç.

horrible horribly horrid horridly horrific horrify horror hors d'oeuvre horse horse chestnut horse mackerel horseback horsebean horsehair horseman horsemanship horseplay horsepower horseradish horseshoe horsewhip hort hortative hortatory horticulture hose hose hosier hosiery hospice hospitable hospital hospitalise hospitality hospitalize Host host host hostage hostel hostess hostile hostility hot hot air hot chocolate hot dog hot line hot pepper hot plate

s. 1. korkunç, dehşet verici, dehşete düşüren, dehşetli. 2. k. dili berbat, çok kötü,aşırı bir şekilde. 2. k. kötü, çok fena, korkunç; z. 1. fena halde, iğrenç. 3. k. dili çok dili çok kötü, çok fena; çok kaba ve kırıcı.bir k. dili büyük, korkunç: He´s a horrible liar. 4. çok kaba1. çok kötü, şekilde. 3. korkunç/dehşetli bir şekilde. s., k. dili ve kırıcı çok fena, korkunç; çok kaba ve kırıcı. 2. O büyük bir yalancı. berbat, çok kötü, iğrenç. z., k. dili çok kötü, çok fena; çok kaba ve kırıcı bir şekilde. s. korkunç. f. korkutmak. i. dehşet, yılgı, korku. Fr. ordövr, çerez, meze. i. 1. at, beygir. 2. spor atlama beygiri, beygir. atkestanesi. istavrit. i. at sırtı. i. bakla. i. 1. at kılı. 2. at kılından dokunmuş kumaş. çoğ. horse.men (hôrs´mîn) i. binici; süvari. i. binicilik. i. eşek şakası; hoyratlık. i., mak. beygirgücü. i., bot. bayırturpu. i. 1. at nalı. 2. nal şeklinde şey. 3. çoğ. nal ile oynanılan oyun. i. kamçı, kırbaç. f. (--ped, --ping) kamçılamak. kıs. horticulture. s. 1. öğüt veren, nasihat dolu. 2. teşvik edici, gayret verici, yüreklendirici. s., bak. hortative. i. bahçıvanlık, bahçecilik, çiçekçilik. i. (çoğ. hose) çorap. i. (çoğ. --s) hortum. i., İng. çorapçı. i. 1. çoraplar. 2. çorap fabrikası. 3. mensucat. 4. mensucat fabrikası. i. 1. özellikle rahipler/rahibeler tarafından idare edilen misafirhane/yurt. 2. ölümcül hastaların ölene kadar bakıldığı s. konuksever, misafirperver; ikramcı. bakımevi. i. hastane. f., İng., bak. hospitalize. i. konukseverlik, misafirperverlik; ikramcılık. f. hastaneye yatırmak. i., Hrist. (ekmek ve şarap ayinindeki) ekmek. i. 1. ev sahibi; davet veren kimse. 2. sunucu. f. 1. ev sahipliği yapmak, ağırlamak, konuk etmek; davet vermek. 2. sunuculuk i. kalabalık, çokluk. yapmak. i. rehine, tutak. i. 1. genç turistler için ucuz otel. 2. İng. öğrenci yurdu. i. 1. ev sahibesi. 2. hostes. 3. garson kadın. 4. konsomatris. s. düşman, düşmanca, saldırgan. i. 1. düşmanlık. 2. çoğ. silahlı çatışmalar. s. (--ter, --test) 1. sıcak, kızgın. 2. acı (biber v.b.). 3. şiddetli, sert. 4. yüksek gerilimli atmasyon. argo boş laf, martaval, akım taşıyan (tel). 5. yeni, taze (haber v.b.). 6. radyoaktif. 7. kızışmış, şehvetli. 8. argo çalıntı/kaçak sütlü kakao. (mal). 1. bir çeşit sosis. 2. bu sosisle yapılan sandviç, sosisli sandviç. 1. direkt telefon hattı (özellikle devlet başkanları arasında). 2. her biber. cevap veren imdat telefonu. acı zaman elektrikli ocak; elektrik ocağı.

hot spring hotbed hot-blooded hotchpot hotchpotch hotel hothead hothouse hound hour hour hand hourglass hourly house house house dog house martin house of cards housebound housebreaker housecoat housedress houseguest household household word householder housekeeper housekeeping houseman housetop housewarming housewife housework housing housing estate housing project hove hovel hover Hovercraft hovercraft how How about it? How about that? How are you? How come? How did he measure up? How do you do? How do you do? How ever ...?

kaplıca. hot-water bottle sıcak su torbası, buyot. i. 1. camekânda bulunan gübreli toprak. 2. (fesat/kötülük/huzursuzluk) kaynağı/yuvası. s. 1. çabuk parlayan (kimse). 2. (cinsel açıdan) ateşli. i., bak. hodgepodge. i., bak. hodgepodge. i. otel. i. öfkeli kimse, çabuk kızan kimse. i. limonluk, sera, ser. i. 1. tazı, av köpeği. 2. k. dili it, alçak herif. f. 1. tazı ile ava gitmek. 2. k. dili peşini bırakmamak, izlemek. i. 1. saat. 2. vakit, zaman. (saatte) akrep. i. kum saati. z. saatte bir, saat başı. i. 1. ev. 2. ev halkı, aile. 3. tiyatro. 4. hükümet meclisi. 5. gen. b.h. hanedan. 6. ticarethane. The government housed the f. 1. barındırmak; yerleştirmek: refugees in tents. Hükümet sığınmacıları çadırlara yerleştirdi. 2. ev köpeği. -de bulunmak: That room now houses our library. Şimdi o odada evkırlangıcı, pencerekırlangıcı. kütüphanemiz bulunuyor. dayanıksız iş; derme çatma şey. s. (hastalık v.b. nedeniyle) evde hapis olan. i. ev hırsızı. i. sabahlık (giysi). i. ev kıyafeti. i. gece yatısına gelen misafir. i. ev halkı, aile. s. ev, eve ait. her gün kullanılan kelime. i. aile reisi, ev sahibi. i. kâhya kadın. i. ev idaresi. çoğ. house.men (haus´mîn) i. 1. (evde temizlik v.b. işleri yapan erkek) hizmetkâr. 2. İng. stajyer doktor. i. dam, çatı. i. yeni bir eve taşınmanın kutlanışı. i. 1. çoğ. house.wives (haus´wayvz) ev hanımı. 2. (h^z´îf), çoğ. house.wives (h^z´îfs) İng. dikiş kutusu. i. ev işi. i. 1. barınacak yer. 2. konutlar. 3. barındırma, iskân. 4. mak. kutu, karter: clutch housing debriyaj karteri. İng. konut sitesi; toplu konutlar. sosyal konutlar. f., bak. heave. i. 1. derme çatma ev; (tahta) baraka. 2. açık ağıl. f. 1. fazla hareket etmeden üzerinde ve etrafında uçmak. 2. etrafında dolaşıp durmak. 3. tereddüt etmek. i., bak. hovercraft. i. hoverkraft. z. 1. nasıl: How did it happen? Nasıl oldu? How will he do this? Bunu nasıl yapacak? How does it work? Nasıl çalışıyor? 2. ne Ne dersiniz? kadar: How long must I wait? Ne kadar beklemem gerekiyor? 1. Çok ilginç, değil mi? 2. Çok güzel, değil mi? 3. Çok şaşırtıcı, How much did you pay for that? Ona ne kadar ödedin? 3. kaç: değil mi? 4. Çok kötü, değil mi? Nasılsınız? How old is she? Kaç yaşında? How many kilos of meat did you buy? Niye?/Nasıl olur? k. diliKaç kilo et aldın? bağ. 1. nasıl: Tell me how to do it. Bana nasıl yapıldığını anlat. He knows how old she is. Onun kaç Diğerlerine göre nasıldı o? yaşında olduğunu biliyor. He told us how he used to make five Nasılsınız? billion a month. Bize eskiden ayda nasıl beş milyar kazandığını Nasılsınız? anlattı. 2. k. dili -diğini: He told us how he used to make five billion a month. Bize eskiden ayda beş milyar kazandığını Nasıl ...?: How ever did it come about? Nasıl oldu? söyledi. i. yapma tarzı.

How goes it?/How is it going? Ne var ne yok?/Ne âlemdesiniz?/İşler nasıl? Çok naziksiniz. How good of you! 1. ne kadar: No matter how much I try, I just can´t do it. Ne how much kadar uğraşırsam uğraşayım, yine de yapamam. How much Niçin?/Nasıl olabilir? How so? money do you need? Ne kadar para lazım sana? 2. kaça, ne k. dili, bak. How about ...? (1). How´s about ...? kadar: How much is that computer? O bilgisayar kaça? İşler nasıl gidiyor? How´s it going? ünlem, k. dili merhaba. howdy z. 1. ama, bununla birlikte, ancak, yalnız. 2. nasıl. 3. ne kadar. however f. ulumak; inlemek. i. uluma, inleme. howl i., k. dili gülünç hata, budalaca yanlışlık. howler kıs. high pressure, horsepower. HP kıs. Headquarters. HQ kıs. hour. hr kıs. hours. hrs kıs. high school, Home Secretary. HS kıs. heat, height. ht i. 1. poyra, tekerlek göbeği. 2. (of) merkez. hub i. nargile. hubble-bubble i. şamata, curcuna, hayhuy. hubbub i., k. dili koca, eş. hubby i., oto. jant kapağı. hubcap i. kamburüzüm. huckleberry i. 1. reklamcı (Küçümseme belirtir.). 2. başlıca amacı para huckster kazanmak olan kimse, tüccar. 3. seyyar satıcı. f. 1. bir araya sıkışmak. 2. birbirine sokulup sarılmak. huddle i. 1. renk. 2. (renk için) ton. 3. tür, çeşit. hue i. hue bağrışma, bağrış çağrış. hue and cry i. kızgınlık, öfke: She left the room in a huff. Hışımla odayı huff terketti. --ging) 1. kucaklamak, sarılmak. 2. bağrına basmak, f. (--ged, hug sımsıkı tutmak. 3. benimsemek. i. kucaklama, sarılma. s. kocaman; dev gibi; muazzam. huge ünlem 1. Ne? 2. Ne olacak, ...! (Küçümseme belirtir.). huh i. 1. hurda gemi. 2. çok büyük ve kaba gemi. 3. iri ve hantal hulk kimse/şey. f. hantal. 2. lenduha gibi. s. 1. iriyarı veup hantal bir şekilde doğrulmak. hulking i. 1. (ceviz, fıstık, bezelye v.b.´ne ait) kabuk. 2. den. tekne hull (geminin temel bölümü). f. (içini çıkarmak için) (ceviz, fıstık, i. gürültü; hayhuy; velvele; patırtı. hullabaloo bezelye v.b.´nin) kabuğunu ayıklamak. ünlem Hım .../Hı ... (Düşündürücü bir durumla karşılaşınca hum söylenir.).--ming) 1. vızıldamak. 2. (şarkı) mırıldamak, f. (--med, hum mırıldanmak. 3. k. dili faaliyetteinsan tabiatı. human psychology s. beşeri, insani: human nature olmak: The office was human humming. Büroda herkes arı gibi çalışıyordu. insan psikolojisi. human resources insan kaynakları. human insanoğlu, insan, beşer. human being rights insan hakları. i. insanoğlu, insan, beşer. insan tabiatı. human nature insan hakları. human rights s. insani, insanlığa yakışan. humane z. insanca, insana yakışan bir şekilde. humanely i. hümanizm, insancılık. humanism i., s. hümanist. humanist s. insanlara yardım etmek isteyen; insani. i. insanlara yardım humanitarian etmek isteyen kimse. i. 1. insanlık, insan sevgisi. 2. insanoğlu, insanlık. 3. insan humanity kalabalığı. 4. insanlık, i. insanoğlu, insanlık. insaniyet, insanın doğasını oluşturan humankind niteliklerin hepsi. the humanities konusu insan olan ilimler, z. insanca, insan olarak. humanly hümaniter bilimler. s. 1. alçakgönüllü, mütevazı. 2. hakir, âciz. f. kibrini kırmak, humble burnunu kırmak.

humble apology humble s.o.´s pride humbleness humbly humbug humdinger humdrum humid humidifier humidify humidity humidness humiliate humiliation humility hummingbird humongous humor humorist humorous humour hump humpback humpbacked humph humus hunch hunch one´s shoulders/back hunch over hunchback hunchbacked hundred hundredfold hundredth hung hung jury Hungarian Hungary hunger hunger strike hungrily hungry hunk hunt hunt down hunt out of season hunt up/out hunter hunting hunting season

alçakgönüllülükle özür dileme. birinin kibrini kırmak. i. alçakgönüllülük, tevazu. z. alçakgönüllülükle, tevazu ile. i. 1. yalan dolan; sahtekârlık; dolap, hile. 2. sahtekâr. 3. saçma, zırva. i. olağanüstü şey/kimse: That was one humdinger of a storm! O nemonoton, tekdüze, yeknesak; sıradan, yavan. s. fırtınaydı öyle! s. yaş, rutubetli, nemli. i. nemlendirici, rutubetlendirici. f. nemlendirmek. i. rutubet, nem. i., bak. humidity. f. küçük düşürmek, rezil etmek, çok utandırmak. i. küçük düşürme, rezil etme, utandırma. i. alçakgönüllülük, tevazu. i. sinekkuşu. s., argo çok büyük, kocaman. i. 1. mizah, güldürü. 2. gülünçlük, komiklik. 3. nüktedanlık. 4. keyif. 5. huy, tabiat. 6.2. güldürüsuyuna gitmek, kaprisine boyun i. 1. şakacı, nüktedan. kapris. f. yazarı. eğmek, ayak uydurmak: You shouldn´t humor that spoiled brat. s. gülünç, komik; mizahi. O şımarık veledin suyuna gitmemelisin. i., f., İng., bak. humor. i. 1. kambur. 2. hörgüç. 3. tümsek yer, tepe. f. 1. İng. taşımak. 2.1. kambur sırt. 2. kambur kimse. binmek, i. argo sikişmek, vuruşmak; sikmek, üstünden/üzerinden geçmek. 3. k. dili acele etmek. 4. k. dili s. kambur. hızla/son sürat gitmek. ünlem 1. Hıh! (Bir şeyin/birinin hiç beğenilmediğini belirtir.). 2. Hım! (Kuşku belirtir.). i., bahç. humus. f. kambur durmak; sırtını kamburlaştırmak. -in üstüne abanmak. i., k. dili sezinleme, sezinleyiş, sezinme, sezinti, içedoğma, içedoğuş.kimse. i. 1. kambur sırt. 2. kambur s. kambur. s. yüz. i. yüz, yüz rakamı (100, C). s., z. yüz kat, yüz misli. s. yüzüncü. i. yüzde bir. f., bak. hang 2. s. asılmış, asılı. kararında oybirliğine varamayan jüri. i., s. 1. Macar. 2. Macarca. i. Macaristan. i. 1. açlık. 2. for -e duyulan büyük özlem/hasret. f. for -i çok özlemek; -i çok arzu etmek, -e susamak. açlık grevi. z. 1. açlıkla. 2. büyük bir arzuyla. s. aç, karnı aç, acıkmış. i., k. dili 1. iri parça. 2. boylu boslu, yakışıklı adam. f. 1. avlanmak; avlamak. 2. for -i aramak. yakalayıncaya kadar peşini bırakmamak. av mevsimi dışında avlanmak. 1. bulmak. 2. aramak. i. 1. avcı. 2. arayıcı. 3. av atı/köpeği. i. avcılık. s. av: hunting dog av köpeği. hunting knife av bıçağı. av mevsimi.

hurdle hurdle race hurdler hurdy-gurdy hurl hurrah hurray hurricane hurricane lamp hurried hurry Hurry up! hurt hurt one´s feelings hurt s.o.´s feelings hurt s.o.´s pride hurtful hurtle husband husbandry hush hush money hush up Hush! hush-hush husk husky husky hussy hustle hustle and bustle hustle s.o. into hustle s.o. off to hustle s.o. out of hustler hut hutch hyacinth hyaena hybrid hybridisation hybridise hybridization hybridize hydrangea hydrant hydrate hydraulic hydraulics hydro-

i. 1. (yarışlarda) engel, mania. 2. çoğ. engelli yarış: high hurdles 1. yüksek engel. 2. yüksek engelli 110 metrelik koşu. low engelli/manialı koşu, engelli. hurdles 1. alçak engel. 2. alçak engelli 200 metrelik koşu. i. engelli koşuya katılan yarışmacı, engelci, maniacı. i. laterna. f. 1. fırlatmak, savurmak. 2. (tehdit, küfür v.b.´ni) savurmak, yağdırmak. f. “Yaşa!” diye bağırmak. ünlem Yaşa! ünlem, f., bak. hurrah. i. urağan, kasırga. rüzgâr feneri, gemici feneri. s. 1. aceleyle yapılan. 2. acele içinde olan. f. 1. acele etmek; acele ettirmek. 2. aceleyle götürmek/getirmek. 3. hızlandırmak, çabuklaştırmak. i. acele. Acele et!/Çabuk ol!/Haydi! f. (hurt) 1. (bir uzva) zarar vermek, (bir uzvu) yaralamak/incitmek/zedelemek: Are you hurt? Sana bir şey oldu gücendirmek, hatırını kırmak. mu? Is your leg hurt? Bacağına bir şey oldu mu? 2. acımak; birini kırmak/yaralamak. acıtmak. 3. zarar/ziyan vermek. 4. (ruhen) kırmak/yaralamak. i. birinin onuruna/haysiyetine dokunmak, birinin gururunu kırmak. 1. (ruhsal) acı. 2. zarar, ziyan. s. kırıcı, yaralayıcı, acı veren. f. 1. son sürat gitmek, uçmak. 2. kuvvetle/hızla fırlatmak/atmak/uçurmak. 3. hızla düşmek/yuvarlanmak. i. koca. f. (gelecek zamana kalması için) kullanmamak, idareli kullanmak. 2. idarecilik. 3. idareli kullanma. i. 1. çiftçilik. i. derin sessizlik. f. susmak; susturmak. susmalık, sus payı. örtbas etmek, kapatmak. ünlem Susun! s., k. dili çok gizli. i. büyük gizlilik. i. 1. mısır başağının dış yaprakları. 2. (bazı tohum ve meyvelerde) (dış) kabuk, kapçık. 3.3. k.şeyin işe yaramayan dış s. 1. kabuklu. 2. boğuk, kısık (ses). bir dili iriyarı, güçlü kısmı. f. (mısır başağının) kimse. kuvvetli. i. güçlü kuvvetli dış yapraklarını soymak; (çeltiğin) i. eskimoköpeği. kabuğunu ayıklamak; (bazı tohum ve meyvelerin) kabuğunu i. 1. şırfıntı, ahlaksız kadın. 2. civelek kız, fındıkçı. çıkarmak. i. hareketlilik, koşuşturma. f. 1. acele etmek, çabuk olmak; iki ayağını bir pabuca sokmak, acele ettirmek. 2. k. dili gözünü dört hareketlilik, koşuşturma. açıp çok çalışmak. 3. argo fahişelik yapmak. birini apar topar (bir yere) sokmak. birini apar topar (bir yere) götürmek. birini apar topar (bir yerden) çıkarmak. i. 1. argo üçkâğıtçı, numaracı, dümenci, hileci. 2. argo fahişe. 3. k.kulübe; baraka. açıp çok çalışan kimse. i. dili gözünü dört i. tavşan kafesi. i. sümbül. i., bak. hyena. i. melez hayvan/bitki, hibrit. s. melez, hibrit. i., İng., bak. hybridization. f., İng., bak. hybridize. i. melezleşme, hibritleşme. f. melezlemek; melezleşmek. i., bot. ortanca. i. yangın musluğu. i. hidrat. f. su ile karıştırarak bileşik meydana getirmek. s. hidrolik. i. hidrolik. önek suya ait, hidro-.

hydrobiology hydrocarbon hydrocephalic hydrocephalus hydrocephaly hydrochloric hydrochloric acid hydrodynamic hydrodynamics hydroelectric hydrofoil hydrogen hydrogen bomb hydrogen peroxide hydrologist hydrology hydrolysis hydromechanics hydrometer hydrophobia hydroplane hydroponics hydrosphere hydrotherapy hyena hygiene hygienic hygrometer hygroscope hymen hymn hymnal hyperhyperbola hyperbole hyperbolic hyperbolic hyperbolical hyperbolical hyperboloid hyperboloidal hypercritical hypersensitive hypertension hyperthermia hypertrophy hyphen hyphenate hyphenated hypnosis

i. hidrobiyoloji. i., kim. hidrokarbon. s., i., tıb. hidrosefal. i., tıb. hidrosefali. i., tıb., bak. hydrocephalus. s. klorhidrik. hidroklorik asit. s. hidrodinamik. i. hidrodinamik. s. hidroelektrik. i. deniz otobüsü. i. hidrojen. hidrojen bombası. hidrojen peroksit; oksijenli su. i. hidrolog, subilimci. i. hidroloji, subilim. i. hidroliz. i. hidromekanik. i. hidrometre, suölçer. i. hidrofobi, su korkusu. i. deniz uçağı, suya inebilen uçak. i. su içinde bitki yetiştirme. i. hidrosfer, suküre, suyuvarı. i. hidroterapi, su tedavisi. i. sırtlan. i. hijyen, sağlık bilgisi. s. hijyenik, sağlıksal. i. higrometre. i. higroskop. i., anat. kızlık zarı, himen. i. ilahi. f. ilahi okumak; ilahi okuyarak kutlamak veya ifade etmek.kitabı. i. ilahi önek aşırı, yüksek, hiper-. çoğ. --e (haypır´bıli)/--s (haypır´bılız) i., geom. hiperbol. i. abartma, mübalağa. s., geom. hiperbolik. s. abartmalı. s., geom., bak. hyperbolic 1. s., bak. hyperbolic 2. i., geom. hiperboloit. s., geom. 1. hiperboloidal. 2. hiperboloit. s. aşırı derecede eleştiren. s. 1. aşırı duyarlı. 2. alerjik. i., tıb. hipertansiyon, yüksek tansiyon. i. hipertermi. i., tıb. hipertrofi, irileşim, irileşme. f., tıb. irileşmek. i. tire, kısa çizgi. f. tire ile birleştirmek/ayırmak. s. tireli. i. ipnoz, hipnoz.

hypnotic hypnotise hypnotism hypnotist hypnotize hypochondria hypochondriac hypocrisy hypocrite hypocritical hypodermic hypodermic needle hypodermic needle hypodermic syringe hypoglycemia hypotension hypotenuse hypothesis hypothetical hypothetically hyssop hysteria hysteric hysterical hysterically hysterically funny hysterics I I I shouldn´t think so. I am much obliged. I am proud to know him. I beg your pardon. I can´t make head or tail of it. I can´t make heads or tails of it. seem to solve this I can´t problem. I couldn´t help smiling. I dare say I dare say I dare you. I don´t doubt that I don´t feel like myself. I don´t give a darn. I don´t give a toot! I don´t like the sound of it. I don´t mind. I don´t think he´s all there. I doubt whether .... I feel like resting. I feel refreshed.

s. uyutucu. i. uyuşturucu. f., İng., bak. hypnotize. i. ipnotizma, hipnotizma. i. ipnotizmacı. f. ipnotize etmek. i., tıb. hastalık hastalığı. i. hastalık hastası. i. ikiyüzlülük. i. ikiyüzlü kimse. s. ikiyüzlü. s. hipodermik. enjeksiyon iğnesi, aşı iğnesi. 1. enjektör iğnesi. 2. enjektör, iğne. 1. enjektör, iğne. 2. enjektör şırıngası. i., tıb. hipoglisemi. i. hipotansiyon. i., geom. hipotenüs. çoğ. hy.poth.e.ses (haypath´ısiz) i. varsayım, hipotez, faraziye. s. varsayımlı, varsayımsal, hipotetik, farazi. z. varsayımlı olarak. i., bot. çördükotu, zufaotu. i. isteri, histeri. s., bak. hysterical. s. 1. isterik, histerik. 2. k. dili çok komik: a hysterical joke çok komik bir şaka. z. 1. çılgınca, deli gibi. 2. isterik bir şekilde. k. dili çok komik. i., çoğ. isteri krizi, kriz. Romen rakamları dizisinde 1 sayısı. zam. ben. Zannetmiyorum. Çok minnettarım. Onu tanımakla iftihar ediyorum. Affedersiniz. Hiçbir şey anlayamıyorum./İşin içinden çıkamıyorum. Ondan hiçbir şey anlayamıyorum. Bu sorunu çözebileceğimi sanmıyorum. Kendimi gülümsemekten alamadım. zannedersem, sanırım, bana kalırsa. belki, diyebilirim ki. Haydi yap bakalım. .... Hiç kuşkum yok ki .... İyi değilim./Keyfim yok. Bana vız gelir. k. dili Bana ne!/Bana vız gelir! k. dili Bana iyi bir şey gibi gelmiyor. 1. İtirazım yok. 2. İng. Benim için farketmez. k. dili Bence bir tahtası eksik. ... pek sanmam./... pek sanmıyorum. Canım dinlenmek istiyor. Kendime geldim.

I for one do not believe it. Kendi hesabıma ben inanmıyorum. I for one Gitsem iyi olacak. I had better go. Burama kadar geldi. I have had enough of him. Hiçbir fikrim yok. I have no idea. I haven´t a penny to my Hiç param yok. name. I haven´t seen hide or hair of İzi tozu yok. him. k. dili Kulağıma geldi. I heard it on the grapevine. İnşallah./Umarım öyle olur. I hope so. Bunu biraz da bekliyordum. I kind of expected it. Ben bile kuşkulanıyorum. I myself am doubtful. I paid through the nose for it. Bana çok pahalıya mal oldu. 1. Yemin ederim!/Vallahi doğru! 2. Orası kesin! 3. ... benden I promise you! söylemesi/sana söyleyeyim: This plan ...! İng., k. dili Dinle ...!/Bak ...!/Baksana won´t work, I promise I say .... you! Bu plan yürümez, benden söylemesi! İng., k. dili 1. Fevkalade!/Harika! 2. Hayret! I say! ... işitir gibi oluyorum. I seem to hear .... ...: I I should have liked Onu tanımış olmanızı isterdim. should have liked you ...: I I should have thought to have known her. Daha yaşlı olduğunu zannederdim. should have thought her to I should like ...: I should like be older. Senden özür dilemek istiyorum. I´d like to buy a novel. Roman to tell you I´m sorry. almakde nasıl! Hem istiyorum. I should say so! Öyle zannediyorum./Herhalde. I should say so. Öyle zannediyorum./Herhalde. I should think so. Bir sözü pekiştirmek için kullanılır: I swear I didn´t do it! Vallahi I swear .... yapmadım! Öyle zannediyorum. I think so. Zaten bunu bekliyordum./Hiç şaşırmadım. I thought as much. I treated myself to a new Paraya kıyıp kendime yeni bir elbise aldım. dress. Saçımı kestirmek istiyorum. I want a haircut. Bu kadarı yeter./Sözü uzatma. I want no more of it. I was on the verge of leaving O geldiğinde ben gitmek üzereydim. She is on the verge of when under the impression I was he arrived. accepting our job offer. İş teklifimizi kabul etmek üzere. Öyle zannediyordum ki ..../Bana öyle geliyordu ki .... that .... İşin ayrıntılarına girmeyeceğim. I will not labor the point. Kabul etmem. I won´t hear of it. I would like to take this Bu vesileyle hepinize teşekkür etmek istiyorum. occasion to thank you all. Ne bileyim ben! I would not know! Hiçbir bilgim yok./Bilmiyorum. I wouldn´t know. i. İ, İngiliz alfabesinin dokuzuncu harfi. I, i kıs. 1. I had. 2. I would/should. I`d kıs. I will/shall. I`ll kıs. I am. I`m kıs. I have. I`ve Burada kalmayı tercih ederim. I´d just as soon stay here. Ölmeyi tercih ederim! I´d sooner die! İng., argo Hay Allah! I´ll be buggered! Olur şey değil!/Allah Allah! I´ll be damned! k. dili Vay anasına! I´ll be jiggered! I´ll come in a minute or two. Bir iki dakikaya kadar geleceğim. Elimden geleni yaparım. I´ll do my level best. Gidiyorum artık. I´ll go along now. k. dili Kellesini uçuracağım!/Derisini yüzeceğim! I´ve been had. I´ll have his head/hide! I´ll thank you to keep out of k. dili Üçkâğıda geldim. k. dili Bu işe burnunu sokmazsan iyi olur! this! İng., argo Pestilim çıktı!/Bittim! I´m buggered!

I´m on the horns of a dilemma. I´m pleased to meet you. I´m surprised at you. I´ve a sinking feeling you´re right. I´ve half a notion to give you a hiding! seen the like of I´ve never it./I never saw the likes of it. Iceland Icelander Icelandic ID card If he hasn´t done it again! If I only knew! If it weren´t for you .... If it´s just the same to you, I ´llyou with them.it you can If go don´t like lump it. If you don´t mind, .... ILO IMF Indeed! Independence Day India India ink Indian Indian corn Indian file Indian hemp Indian lotus Indian meal Indian rice Indian summer Indian yellow Indochina Indochinese Indo-European Indo-European languages Indonesia Indonesian Inner Mongolia International Standard Book Number Internet Interpol IOU Iran Iranian Iraq Iraqi Ireland Irish Irish coffee Irish Gaelic

Aşağı tükürsem sakalım, yukarı tükürsem bıyığım. Tanıştığımıza memnun oldum. 1. Yaptığına şaşırıyorum. 2. Aşkolsun! Korkarım haklısın. Sana dayak atasım geliyor! Benzerini hiç görmedim. i. İzlanda. i. İzlandalı. i. İzlandaca. s. 1. İzlanda, İzlanda´ya özgü. 2. İzlandaca. 3. İzlandalı. kimlik kartı, kimlik. Hay Allah, yine aynı şeyi yaptı. Keşke bilseydim! Siz olmasaydınız .... Senin için farketmezse onlarla giderim. k. dili Beğensen de bir, beğenmesen de. Müsaade ederseniz .../İzin verirseniz .../İzninizle .... kıs. International Labor Organization (Uluslararası Çalışma Örgütü). kıs. the International Monetary Fund (Uluslararası Para Fonu). Öyle mi? A.B.D. Bağımsızlık Günü (4 Temmuz). i. Hindistan. çini mürekkebi. i. 1. Hintli. 2. Kızılderili. s. 1. Hint; Hindistan; Hindistan´a özgü. 2. Hintli. 3. Kızılderili, Kızılderililere özgü. 4. Kızılderili. İng. mısır. tek sıra (yürüyüş). hintkeneviri. hintfulü. İng. mıısır unu. hintpirinci. pastırma yazı. hintsarısı. i. Çinhindi. i. (çoğ. In.do.chi.nese) Çinhintli. s. 1. Çinhindi, Çinhindi´ne özgü. 2. Hint-Avrupa dil ailesine ait. s. Çinhintli. Hint-Avrupa dilleri. i. Endonezya, İndonezya. i. Endonezyalı. s. 1. Endonezya, Endonezya´ya özgü. 2. Endonezyalı. İç Moğolistan. uluslararası standart kitap numarası. i. i. İnterpol. kıs. I owe you size olan borcum; borç senedi. i. İran. i. İranlı. s. 1. İran, İran´a özgü. 2. İranlı. i. Irak. i. Iraklı. s. 1. Irak, Irak´a özgü. 2. Iraklı. i. İrlanda. i. İrlandaca. s. 1. İrlanda, İrlanda´ya özgü. 2. İrlandaca. 3. İrlandalı. üstüne kremşantiyi konulan viskili ve şekerli kahve, İrlanda kahvesi. İrlandaca.

Irishman Irishwoman Iron Curtain Is he the man for the job? ISBN Islam Islamic Islamise Islamize Israel Israeli It appeals to the eye. It comes to the same thing. It dawned on me. It doesn´t matter. It gives me a kick. It has seen better days. It has seen better days. It is reported that .... It is an ill wind that blows nobody good. It is beyond my power. It is half past one. It is more than probable that .... It is neither here nor there. It is only a question of time. It is rumored that ..../Rumor has it that .... It is usual to do so. It isn´t done. It isn´t worth a farthing. It leaves me cold. It looks like rain. It makes my flesh creep. It makes no difference. It never rains but it pours. It requires qualification. It rings a bell It says here that .... It seems as if/as though .... It serves him right! It serves him right! It stands to reason It stands to reason that .... It still hasn´t penetrated. It was just one of those things. It was like this. It was nothing of the kind! It would seem that .... It´s a bit thick of you to ask me to do this, isn´t it? It´s a change for the better. It´s a cinch!

çoğ. I.rish.men (ay´rîşmîn) i. İrlandalı erkek, İrlandalı. çoğ. I.rish.wom.en (ay´rîşwîmîn) i. İrlandalı kadın, İrlandalı. tar. Demirperde. O bu işin adamı mı? kıs. International Standard Book Number (Uluslararası Standart Kitap Numarası). i. İslam, Müslümanlık, İslamiyet. s. İslam, İslami, Müslüman. f., İng., bak. İslamize. f. İslamlaştırmak; İslamlaşmak. i. İsrail. i. İsrailli. s. 1. İsrail, İsrail´e özgü. 2. İsrailli. Göze hoş geliyor./Göze güzel görünüyor. Aynı kapıya çıkar. Kafama dank etti. Önemi yok./Farketmez. Bana zevk veriyor./Hoşuma gidiyor. Eskisi kadar işe yaramaz. Artık eskidi. -diği söyleniyor. Her işte bir hayır vardır. Elimde değil. Saat bir buçuk. Büyük bir olasılıkla .... Onun önemi yok./Mesele onda değil. Sadece bir zaman meselesi. Söylentiye göre .... Böyle yapmak âdettir. Yakışık almaz./Hiç hoş bir şey değil. Beş para etmez. Beni etkilemiyor./Bana vız gelir. Yağmur yağacağa benziyor. Tüylerimi ürpertiyor. Farketmez. 1. Aksilikler hep üst üste gelir. 2. Allah verince yağdırır. Kısmen doğru. (with me). k. dili Tanıdık gibi geliyor./Bana bir şey hatırlatıyor. Burada (gazete, kitap v.b.´nde) diyor ki .... Sanki .../Galiba .../... imiş gibi. Müstahaktır!/Oh olsun! Müstahaktır!/Oh olsun!/Ettiğini buldu! (that) .... Kuvvetle tahmin edilen bir şey için kullanılır: “Will she come?” diyor ki ...,to reason sheki ...: Unless youmi?” “Tabii, Mantık “It stands -e göre tabii will.” “Gelecek pay him a neden gelmesin?” decent salary, it düşmedi. reason he won´t work hard. Ona k. dili Jeton hâlâ stands to makul bir maaş vermedikçe tabii ki gayretle çalışmaz. Ne yapalım? Kısmet! Böyleydi. Hiç de öyle değildi! ... gibi görünüyor. İng., k. dili Benden bunu istemen biraz fazla, değil mi? İyi ettiniz! (Cevaben söylenir.). k. dili Çok kolay bir şey!/İşten bile değil!

It´s a crying shame! It´s a deal! It´s a pleasure. It´s a real pity! It´s a sure thing! It´s a wonder she´s still alive. It´s about time! It´s all very well but .... It´s anybody´s guess. It´s become indispensable. It´s Greek to me. It´s high time. It´s just the thing! It´s my treat. It´s no go. It´s no joke. It´s no joke. It´s no laughing matter. It´s no skin off my nose! It´s no wonder he took to drink. It´s not humanly possible. It´s not my cup of tea. It´s not within her capacity. It´s not within reach. It´s nothing special. It´s one o'clock. It´s outside the city proper. It´s plain sailing from here on. It´s prohibitively expensive. It´s six of one and half a dozen of the other. It´s the rage these days! It´s time for It´s your turn. Italian Italy IUD Ivorian Ivory ice ice cream ice cube ice field ice hockey ice hockey ice pack ice pick ice rink iceberg icebound icebox

Yazıklar olsun! Anlaştık! Benim için bir zevktir. Çok yazık! k. dili Yüzde yüz olacak bir şey!/Sağlam bir iş bu! Onun hayatta kalması bir mucize. Nihayet! (Sitem belirtir.). Hepsi iyi hoş ama .../Her şey iyi güzel de .... Kesin olarak kimse bilmiyor. Artık onsuz olmaz. Hiç anlayamıyorum. Tam vakti./Zamanı geldi de geçti bile. k. dili Tam aradığımız şey! Ben ısmarlıyorum. Olmuyor.: It´s no go; he won´t change his mind. Olmuyor; kararından vazgeçmiyor. Şakaya gelmez./Şakası yok. Kolay iş değil./Şakaya gelmez. İşin şakası yok./Şakaya gelmez. k. dili Bana ne! Kendini içkiye vermesi şaşılacak bir şey değil. k. dili İnsanoğlu bunu yapamaz. k. dili O bana göre değil. Kapasitesi ona yetmez. El altında değil. Pek bir özelliği yok./Ahım şahım bir şey değil. Saat bir. Aslında şehrin sınırları dışında. k. dili Bundan sonrası kolay. O kadar pahalı ki kimse alamaz./Yanına yaklaşılmaz. k. dili Aralarında hiç fark yok aslında./İkisi aynı kapıya çıkar./Ha Alişimdi çok moda! O Hoca, ha Hoca Ali. It´s time for school. Okul zamanı geldi. Sıra sende. i., s. 1. İtalyan. 2. İtalyanca. i. İtalya. kıs. intrauterine device. i. Fildişi Kıyılı. s. 1. Fildişi Kıyısı, Fildişi Kıyısı´na özgü. 2. Fildişi Kıyılı. i. i. 1. buz. 2. buzlu şerbetten yapılan tatlı. f. 1. dondurmak; donmak. 2. (over/up) buzlanmak. 3. buzda soğutmak. 4. üzerine dondurma. ice-cream cone 1. dondurma külahı. 2. dondurmayla krema sürmek. 5. argo öldürmek. dolu külah: kalıbı. küçük buz She was eating an ice-cream cone. Külah içinde dondurma yiyordu. isfilt. buz hokeyi. buz hokeyi. buz torbası. buz kıracağı. buz pateni alanı. i. aysberg, buzdağı. s. 1. etrafı buzlarla çevrili (gemi). 2. buzlarla kaplı, buz tutmuş (liman). buzdolabı. i., k. dili

icebreaker icecap ice-cold ice-cream soda iced iced-tea iced-tea spoon icicle icing icon iconoclasm iconoclast iconoclastic icy idea ideal idealise idealism idealist idealistic idealize ideally idée fixe identical identical twins identically identification tag identify identify s.o./s.t. with identity identity card identity crisis identity disk ideological ideologist ideology idiom idiomatic idiomatically idiosyncracy idiot idiotic idle idle away time idle hours idler idol idolater idolatry idolise

i. buzkıran. i. buzul. s. buz gibi. üstüne soda dökülmüş dondurma. s. 1. buzlu: iced tea buzlu çay. 2. üzerine krema sürülmüş (pasta/kek). s. uzun saplı tatlı kaşığı. i. buz, saçak buzu, buz saçağı, buz salkımı, kar dişi. i. (pasta ve kek üzerine sürülen) krema v.b. i. ikona, ikon. i. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı çıkma/saldırma. 2. b.h., tar. ikonoklazm, ikon kırıcılık. i. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı çıkan/saldıran kimse. 2. b.h., tar. ikonoklast, ikon kırıcı. s. 1. yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı çıkan/saldıran. 2. b.h., buz kaplı. s. 1. buz gibi. 2. buzlu, tar. ikonoklast, ikon kırıcı. i. fikir, düşünce. i. ideal, ülkü. s. 1. ideal, ülküsel. 2. ideal, mükemmel. f., İng., bak. idealize. i., fels. idealizm, ülkücülük. i. idealist, ülkücü. s. idealist, ülkücü. f. idealleştirmek. z. ideal olarak. saplantı, sabit fikir, idefiks. s. 1. (with/to) (ile) aynı. 2. mat., fels. özdeş. özdeş ikizler. z. aynen, aynı şekilde. ask. (kolye zincirine takılı) künye. f. 1. -in kim/ne/kimin olduğunu tespit etmek/saptamak/söylemek. 2. with düşünmek. birinin/bir şeyin ... ile ilgili olduğunu kendini (biriyle) özdeşleştirmek, (biriyle) özdeşleşmek. i. 1. kimlik, hüviyet. 2. mat., fels. özdeşlik. kimlik kartı, kimlik cüzdanı. ruhb. kimlik bunalımı. ask. künye. s. ideolojik. i. ideolog. i. ideoloji. i. 1. deyim, tabir. 2. (bir gruba özgü) dil, ağız. s. (bir dilin) ifade tarzına uygun. z. (bir dilin) ifade tarzına uygun olarak. i. tuhaf özellik, tuhaflık, eksantriklik, ayrıksılık. i. geri zekâlı; dangalak. s. geri zekâlı; dangalak. s. 1. işsiz, aylak. 2. tembel. 3. boş, asılsız (söz/vaat/tehdit). 4. boşta, işlemeyen (makine). 5. boş (vakit). f. (motor) zaman öldürmek. rölantide/avarada çalışmak. boş vakit. i. 1. boş gezen kimse. 2. mak. avara dişlisi. 3. mak. avara kasnağı. sanem. 2. çok sevilen kimse/şey. i. 1. put, i. putperest. i. putperestlik. f., İng., bak. idolize.

idolize idyl idyll idyllic ie if if ever if need be if not if only if perchance if push comes to shove/if it comes to the push if worst comes to worst if you please iffy igneous ignite ignition ignition key ignition switch ignoble ignominious ignominy ignoramus ignorance ignorant ignore iguana ileum ilex ill ill at ease ill will ill will ill-adapted ill-advised ill-bred ill-disposed illegal illegibility illegible illegitimate ill-fated illiberal illicit illiterate ill-judged ill-mannered ill-natured illness

f. 1. tapınmak. 2. putlaştırmak. i., bak. idyll. i. idil. s. idilik; sanki bir idilden alınmış; pastoral. kıs. id est yani, demek ki. bağ. eğer, ise, şayet. i. şart. şayet. gerekirse. aksi takdirde, değilse, olmazsa. keşke: If only I had known. Keşke bilseydim. eğer, şayet. k. dili çok gerekirse. en kötü ihtimal gerçekleşecek olursa/gerçekleşirse: If worst comes to worst, we can always live in the cave. En kötü ihtimal 1. lütfen, rica ederim. 2. isterseniz. gerçekleşecek olursa mağarada yaşayabiliriz. s., k. dili şüpheli; belirsiz. s. püskürük (kütle). f. tutuşturmak, yakmak, ateşlemek; tutuşmak, yanmak, ateş almak. i. 1. tutuşma; tutuşturma, ateşleme. 2. oto. ateşleme tertibatı. oto. kontak anahtarı. oto. kontak, ateşleme düzeninin açılıp kapanmasını sağlayan aygıt. s. 1. alçak, aşağılık, bayağı. 2. soysuz, şerefsiz. s. 1. alçakça, namussuzca. 2. yüz kızartıcı. i. rezalet, alçaklık. i. cahil. i. cehalet, cahillik, bilgisizlik. s. 1. pek bilgisi olmayan, cahil, bilgisiz. 2. bilgisizlikten ileri gelen. f. 1. aldırmamak, boş vermek. 2. bilmezlikten gelmek. i., zool. iguana, hintkertenkelesi, Iguana iguana. çoğ. il.e.a (îl´iyı) i., anat. kıvrımbağırsak. i., bot. 1. pırnal, pırnar, yeşilmeşe. 2. çobanpüskülü. s. (worse, worst) 1. hasta, rahatsız. 2. kötü, fena. 3. ters, uğursuz. i. içi rahat olmayan. huzursuz, kötülük, fenalık, zarar. kötü niyet. husumet. s. uymayan, uygun olmayan. s. yanlış, sakıncalı. s. terbiye görmemiş. s. 1. kötü huylu. 2. düzensiz. s. 1. yasadışı, illegal. 2. yolsuz. i. okunaksızlık. s. okunaksız. s. 1. gayrimeşru, evlilikdışı. 2. yasadışı, yolsuz. s. bahtsız, talihsiz. s. 1. cimri. 2. dar görüşlü. 3. kültürsüz, bilgisiz. s. 1. yasadışı. 2. haram; caiz olmayan. s. okumamış, kara cahil, okuma yazma bilmeyen. s. yanlış; yanlış düşünülmüş/tasarlanmış. s. terbiyesiz, kaba. s. huysuz, ters, serkeş. i. hastalık, rahatsızlık.

illogical ill-omened ill-starred ill-timed ill-treat illuminate illuminating illumination illusion illusive illusory illustrate illustration illustrative illustrator illustrious illuvium image imagery imaginable imaginary imagination imaginative imaginatively imagine imagism imagist imbalance imbecile imbecility imbibe imbue imitate imitation immaculate immaculately immanence immanent immaterial immature immaturity immeasurable immediate immediate cause immediately immense immensely immensity immerse immersed in thought

s. mantıksız, mantığa aykırı. s. uğursuz. s. bahtı kara, talihsiz. s. vakitsiz, zamansız, mevsimsiz. f. kötü davranmak. f. 1. aydınlatmak, ışıklandırmak. 2. (kitabı/yazıyı) tezhip etmek. 3. aydınlatıcı. s. (birini/bir konuyu) aydınlatmak. i. 1. aydınlatma. 2. tezhip. i. 1. yanılsama, illüzyon. 2. hayal. s. aldatıcı, asılsız. s. aldatıcı, asılsız. f. 1. örneklemek. 2. resimlemek. i. 1. örnek. 2. resim, illüstrasyon. s. örnekleyen. i. çizer, illüstratör. s. 1. ünlü, meşhur. 2. şanlı, şerefli. çoğ. il.lu.vi.a (îlu´viyı)/--s (îlu´viyımz) i., jeol. ilüvyon. i. 1. imaj. 2. görüntü. 3. hayal, imge. 4. put. i. betimleme. s. hayal edilebilir, göz önüne getirilebilir. s. imgesel, hayal ürünü, hayali. i. 1. hayal gücü. 2. imgelem. 3. hayal. 4. kuruntu. s. 1. hayal gücü kuvvetli, yaratıcı. 2. iyi planlanmış. z. hayal gücüne dayanarak. f. 1. hayal etmek, imgelemek; tasarımlamak. 2. sanmak, zannetmek. i. imgecilik. i., s. imgeci. i. dengesizlik. s., i. geri zekâlı, aptal. i. geri zekâlılık, aptallık. f. 1. içmek. 2. soğurmak, emmek. 3. öğrenmek, kapmak; özümsemek. aşılamak. f. with (fikir) f. 1. taklit etmek, taklidini yapmak. 2. (birini) örnek almak. i. 1. taklit. 2. taklit etme. s. 1. lekesiz, tertemiz. 2. kusursuz. z. lekesiz olarak, tertemiz bir şekilde. i., fels. içkinlik. s., fels. içkin. s. 1. önemsiz. 2. konu dışı. 3. maddi olmayan. s. 1. olgunlaşmamış. 2. ham, olmamış. 3. toy, gelişmemiş. i. 1. olgun olmama. 2. hamlık. 3. toyluk. s. ölçülemez; ölçülemeyecek kadar büyük/çok, tahmin edilemeyecek boyutlarda; sonsuz. s. 1. şimdiki. 2. acil. 3. yakın. (bir şeye) doğrudan yol açan neden. z. 1. hemen, derhal. 2. doğrudan doğruya. s. çok büyük, kocaman; uçsuz bucaksız. z. gayet, pek çok. i. çok büyük olma; uçsuz bucaksız olma. f. daldırmak, suya batırmak. dalgın, derin düşüncelere dalmış.

immersion immersion heater immigrant immigrate immigration imminent immobile immobilise immobility immobilize immoderate immodest immoral immorality immortal immortalise immortality immortalize immovable immune immunise immunity immunize immutable imp impact impact impacted tooth impair impale impart impartial impartiality impassable impasse impassion impassioned impassive impatience impatient impatiently impeach impeccable impecunious impede impediment impel impending impenetrable impenitence

i. 1. dalma, batma; daldırma, batırma. 2. İng., k. dili elektrikli su ısıtıcısı. İng. elektrikli su ısıtıcısı. i. göçmen, muhacir. f. göç etmek. i. göç etme. s. yakında olmasından korkulan, yakın. s. 1. kımıldatılamaz. 2. hareketsiz. f., İng., bak. immobilize. i. hareketsizlik. f. kımıldayamaz duruma getirmek, tespit etmek. s. aşırı, ölçüsüz. s. 1. utanmaz, arsız. 2. açık saçık. 3. haddini bilmez. s. 1. ahlaksız, edepsiz. 2. ahlaka aykırı. i. ahlaksızlık. s. ölümsüz, ebedi, sonsuz. i. ölümsüz varlık. f., İng., bak. immortalize. i. ölümsüzlük. f. ölümsüzleştirmek, ebedileştirmek. s. 1. kımıldamaz, yerinden oynamaz, sabit. 2. değişmez. 3. kolay-e karşı bağışık; huk. gayrimenkul, taşınmaz. s. to etkilenmez. 4. from/to -den muaf. f., İng., bak. immunize. i. 1. bağışıklık. 2. huk. dokunulmazlık. f. (against) (-e karşı) bağışık kılmak. s. değişmez, sabit. i. 1. küçük şeytan. 2. afacan çocuk, şeytanın art ayağı. f. sıkıştırmak, pekiştirmek. i. 1. vuruş. 2. çarpışma. 3. etki. dişçi. çene kemiğine kaynamış diş. f. bozmak, zayıflatmak. f. kazıklamak, kazığa oturtmak, kazığa vurmak. f. 1. (to) (-e) bildirmek, söylemek. 2. to -e vermek. s. tarafsız, yansız. i. tarafsızlık, yansızlık. s. geçilmez, aşılmaz, geçit vermez. i. çıkmaz, açmaz, kördüğüm. f. 1. hırslandırmak, kızdırmak, çileden çıkarmak. 2. coşturmak, heyecanlandırmak. s. ateşli, coşkulu, heyecanlı. s. duygularını açığa vurmayan. i. sabırsızlık. s. sabırsız, tez canlı. z. sabırsızlıkla. f. (devlet memurunu) mahkeme önünde suçlandırmak; suçlamak. s. kusursuz. s. parasız. f. engellemek. i. 1. engel, mâni. 2. özür, engel. f. (--led, --ling) sürmek, itmek, sevketmek. s. olması yakın. s. 1. delinmez. 2. to (yağmur/hava) geçirmez. 3. içinden geçilmez (orman). 4. girilmesi imkânsız (kale). 5. çözülemeyen i. pişman olmama, pişmanlık duymama. (sav, söz, sır v.b.). 6. koyu, zifiri (karanlık).

impenitent imperative imperceptible imperfect imperfection imperial imperialism imperialist imperialistic imperil imperious imperishable impermanent impermeable impersonal impersonate impersonation impertinence impertinency impertinent imperturbable impervious impetuous impetus impiety impinge impious implacable implant implant implantation implement implement implementation implicate implication implicit implicitly implore imply impolite impolitely impoliteness impolitic imponderable import import import duty import license/permit import permit

s. pişman olmayan, pişmanlık duymayan. s. 1. zorunlu, mecburi. 2. emreden. 3. dilb. emir belirten. i. 1. zorunlu şey. seçilmez, farkedilmez, 3. emir. s. görülmez, 2. zorunluk, zorunluluk.hissedilmez; belli belirsiz. s. 1. eksik, noksan, kusurlu. 2. defolu. 3. dilb. bitmemiş bir eylemi gösteren (zaman/fiil). i. i. kusur, eksiklik. s. 1. imparatora özgü; imparatorluğa ait. 2. şahane. i. keçisakalı. i. 1. imparatorluk sistemi. 2. emperyalizm, yayılımcılık. i. emperyalist, yayılımcı. s. emperyalist, yayılımcı. f. (--ed/--led, --ing/--ling) tehlikeye atmak. s. emretmeyi seven, buyurgan; amirane. s. bozulmaz, çürümez, yok olmaz. s. geçici, kalıcı olmayan. s. 1. sugeçirmez; hava geçirmez. 2. geçirimsiz (toprak). s. kişisel olmayan, kişilikdışı. f. 1. taklit etmek. 2. canlandırmak, temsil etmek. i. 1. taklit etme. 2. canlandırma. i. küstahlık; münasebetsizlik. i., bak. impertinence. s. terbiyesiz, küstah; münasebetsiz. s. ağırbaşlı, temkinli, istifini bozmayan, soğukkanlı. s. 1. to (su, hava v.b.´ni) geçirmez. 2. nüfuz edilemeyen. 3. to (öğüt, eleştiri2. düşünmedenasmaz, (öğüt, eleştiri v.b.´ni) s. 1. aceleci. v.b.´ne) kulak yapılan. 3. sert, şiddetli. 4. çabuk, dinlemez. 4. to (korku, acı v.b.´nden) etkilenmez. hızlı.güç, zor, şiddet. 2. uyarı; dürtü; güdü. i. 1. i. Allaha karşı saygısızlık. f. on/upon -i etkilemek. s. Allaha karşı saygısız. s. 1. yatıştırılmaz (öfke, nefret v.b.). 2. amansız (düşman). f. 1. dikmek. 2. aklına sokmak, aşılamak. 3. tıb. implantasyon yoluyla aşılamak/dikmek. i., tıb. implantasyon. i. 1. tıb. implantasyon. 2. mim. aplikasyon. i. alet, araç. f. 1. (taahhüt, plan v.b.´ni) yerine getirmek, uygulamak. 2. (yasa, karar v.b.´ni) yürütme. 2. yürürlüğe koyma. i. 1. yerine getirme, yürürlüğe koymak. f. (birini) (olumsuz bir şeye) karıştırmak. i. 1. (bir şeyin içinde) saklı olan anlam. 2. (birini) (olumsuz bir şeye) karıştırma. s. 1. ifade edilmeden anlaşılan, saklı. 2. ima edilen, dolaylı olarak anlaşılan. 3. 2. tamamıyla. z. 1. dolaylı olarak. tam, kesin: implicit trust tam güven. f. yalvarmak. f. 1. (dolaylı olarak) göstermek, ima etmek, -e işaret etmek. 2. içermek: Smoke implies fire. Duman ateşi içerir. 3. beraberinde s. terbiyesiz, kaba. getirmek: Privileges imply duties. Ayrıcalıklar beraberinde z. terbiyesizce, kaba bir şekilde. görevleri getirir. i. terbiyesizlik, kabalık. s. uygunsuz, isabetsiz. s. tartıya gelmez, ağırlığı olmayan, ölçülemeyen. i. önceden kestirilemeyen etken. f. ithal etmek. i. 1. ithal malı. 2. anlam. 3. önem. ithalat vergisi. ithal izni. permi, ithalat izni.

import quota importance important importation importer imports and exports importunate importune impose imposing imposition impossibility impossible impossibly impost impost impostor impotence impotency impotent impound impoverish impracticable impractical imprecise impregnable impregnate impress impression impressionable impressionism impressionist impressionistic impressive impressively imprint imprint imprison imprisonment improbable impromptu improper impropriety improve improvement improvise imprudence imprudent imprudent impudence

ithalat kotası. i. 1. önem. 2. etki, nüfuz, itibar. s. 1. önemli. 2. etkili, nüfuzlu, itibarlı. i. ithalat, dışalım. i. ithalatçı. ithalat ve ihracat. s. isteğinde çok ısrar eden; çok ısrarlı. f. ısrarla istemek. f. on/upon 1. -e (vergi) koymak. 2. zorla kabul ettirmek, empoze etmek. 3. rahatsız etmek. 4. zahmet vermek. 5. (ceza) vermek. s. heybetli, görkemli. 6. (zorla) yüklemek. 7. hile ile kabul ettirmek. 8. etkilemek. i. 1. (vergi) koyma. 2. zorla kabul ettirme. 3. zahmet. 4. ceza. 5. yük. 6. hile. 7. imkânsızlık. i. olanaksızlık, haksız talep. s. olanaksız, imkânsız. z. imkânsız bir şekilde. i. vergi; resim, harç. i., mim. üzengitaşı. i. sahtekâr, dolandırıcı. i. 1. güçsüzlük. 2. iktidarsızlık. i., bak. impotence. s. 1. güçsüz, âciz, zayıf. 2. iktidarsız (erkek). f. 1. haczetmek, kanunen el koymak. 2. ağıla kapamak. f. 1. yoksullaştırmak, fakirleştirmek. 2. kuvvetini kesmek. s. 1. yapılamaz. 2. uygulanamaz. 3. kullanışsız, elverişsiz, pratik olmayan. 4. geçilmez, çetin (yol). 3. elverişsiz, pratik olmayan, s. 1. yapılamaz. 2. uygulanamaz. mantıksız. 4. beceriksiz. s. 1. kesin olmayan. 2. dikkatsiz, titiz olmayan, özensiz. s. 1. zaptedilemez. 2. kazanılamaz. f. 1. gebe bırakmak, döllemek. 2. kim. emdirmek, emprenye etmek. 3. with (fikir) aşılamak. f. 1. etkilemek. 2. on/upon aklına sokmak. 3. (damga) basmak. i. 1. etki. 2. izlenim. 3. damga. 4. baskı. s. 1. aşırı duyarlı, hassas. 2. kolayca etkilenen. i. izlenimcilik, empresyonizm. i. izlenimci, empresyonist. s. izlenimci, empresyonist. s. duyguları etkileyen, etkileyici. z. etkileyici bir şekilde, şaşırtıcı derecede. i. 1. baskı. 2. damga. 3. iz. 4. etki. 5. izlenim. 6. (kitapta) yayınevinin adı. f. (on) 1. (damga/mühür) basmak. 2. (zihnine) sokmak, nakşetmek. f. hapsetmek. i. 1. hapsetme. 2. hapis. s. ihtimal dışı, olmayacak. s. (hazırlık yapılmadan) o anda yapılan, hazırlıksız; doğaçtan/irticalen yakışıksız, çirkin. s. 1. uygunsuz. 2. yapılan. z. hazırlıksız olarak, hazırlıksız; doğaçtan, irticalen. i. uygunsuzluk. f. 1. düzeltmek, yoluna koymak; düzelmek, yola girmek: Özhan ´s1. düzelme; düzeltme. 2. geliştirme; gelişme. 3. ilerleme. i. health is improving. Özhan´ın sağlığı düzeliyor. 2. geliştirmek, ilerletmek; gelişmek, ilerlemek: He is trying to f. 1. anında uydurmak, uydurup yapmak. 2. doğaçtan çalmak. improve his Latin. Latincesini ilerletmeye çalışıyor. 3. i. tedbirsizlik, ihtiyatsızlık. değerlendirmek; değerlenmek. s. tedbirsiz, ihtiyatsız. s. tedbirsiz, ihtiyatsız. i. küstahlık, yüzsüzlük, arsızlık.

impudent impugn impulse impulsive impulsively impunity impure impurity impute in acknowledgment of in in in in in a bad way in a big way in a breeze in a coon´s age in a daze in a ferment in a flash in a good light in a hurry in a jiffy in a lather in a lump sum in a manner of speaking in a monotone in a nutshell in a roundabout way in a sense in a slapdash manner in a small way in a small way in a state of undress in a trice in a twitter/all in a twitter in a way in a word in a/one body in absolute privacy in abundance in accord with in accordance with in actuality in addition to in advance in aid of in all in all

s. küstah, yüzsüz, arsız. f. yalancı çıkarmak. i. 1. tepi, itki. 2. itici güç. 3. ani bir istek. s. 1. düşüncesizce davranan. 2. ruhb. tepisel. z. düşünmeden, birdenbire. i. cezadan muaf olma. s. 1. kirli, pis, murdar. 2. karışık, katışık. 3. iffetsiz. i. 1. kirlilik, pislik, murdarlık. 2. katışıklık. 3. saflığı bozan şey, yabancı madde, katışkı. yıkmak, yüklemek. 3. vermek. f. 1. atfetmek. 2. üstüne -in karşılığı olarak: in acknowledgment of his years of service yıllarca içinde, -de, -da: in the box kutuda. in the envelope zarfın edat 1. verdiği hizmetin karşılığı olarak. içinde. 2. içine, -e, -a: Put it in your 3. görevCebine koy. 3. z. 1. içeride; içeriye; içine. 2. evde. pocket. başında. 4. içinde, -de, -da, durumunda, halinde: in poverty yoksulluk mevsimi gelmiş. 5. moda, gözde. içeri doğru yönelen. 5. çok s. 1. iç. 2. iktidardaki. 3. elinde. 4. içinde. in panic panik halinde. 4. iken, -ken: in writing the book moda olan. i. 1. yetkili kişi. 2. k. dili torpil, piston. in haste aceleyle. 6. kitabı yazarken. 5. ile: in anger öfkeyle. olarak:1. kötü bir an article in response to his critics. Kendisini k. dili He wrote durumda. 2. tehlikede. 3. çok hasta. eleştirenlere çapta. olarak bir makale yazdı. 7. bakımından, k. dili büyük cevap açısından, -ce, -ca: In quality, his writings surpass those of his kolaylıkla. contemporaries. Onun yazıları nitelik açısından k. dili çoktandır, epeydir. 8. -den yapılmış: The book was çağdaşlarınınkinden üstün. bound insepelek. Kitabın cildi deriden yapılmış. 9. ile, sersem leather. kullanarak: written in pencil kurşunkalemle yazılmış. k. dili kargaşalık içinde. upholstered in blue mavi renkle döşenmiş. 10. -li, -lı: in a fur yıldırım hızıyla. coat kürk mantolu. in uniform üniformalı. (bir şeyi) iyimser olarak (görmek). aceleyle, çabuk çabuk. hemen. k. dili heyecanlı. peşin ve taksitsiz olarak: I can pay for it in a lump sum. Parasının hepsini peşinen ödeyebilirim. bir anlamda. monoton bir şekilde, sesini alçaltıp yükseltmeden. az ve öz olarak. 1. dolambaçlı yoldan. 2. dolaylı yoldan, dolaylı olarak. bir anlamda, yani. gelişigüzel, baştan savma. karınca kararınca; azıcık. k. dili küçük çapta. çıplak. k. dili bir anda, çabucak, bir çırpıda. k. dili heyecan içinde. bir bakıma. sözün kısası. hep birlikte/beraber. tamamen aralarında kalmak üzere. bol/çok miktarda: There were pears in abundance. Çok miktarda armut vardı. -e uyarak. -e göre, -e uygun olarak: Is this in accordance with your wishes? Bu isteklerinize göre mi? I acted in accordance with gerçekten, hakikaten. your instructions. Talimatınıza göre hareket ettim. -e ilaveten, -e ek olarak, ayrıca, fazla olarak. 1. önde, ileride. 2. peşin olarak. yararına, menfaatine, -e yardım için. hepsi, tamamı. toplam olarak, toplam.

in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in

all probability alphabetical order an advisory capacity and out anticipation of any case any case any event any shape or form apple-pie order bad/ill repair between black and white bloom brief broad daylight broad daylight bulk camera case case of case of emergency cipher cold blood cold blood command commission company with comparison with compliance with concert conclusion conference conjunction with connection with consequence of danger days of yore deep water deep water default of defiance of despite of detail diameter disrepair doubt due course due course duplicate

büyük bir ihtimalle/olasılıkla. 1. alfabetik olarak dizilmiş. 2. alfabetik sıraya göre. danışman olarak. i. uyarı niteliğinde bülten/duyuru. kâh içeride, kâh dışarıda. (bir şeyin gerçekleşebileceği) düşüncesiyle. 1. ne olursa olsun, her halükârda, her halde: In any case you be there. Ne olursa olsun sen orada ol. 2. zaten: In any case you herhalde, ne olursa olsun. couldn´t have seen her. Zaten onu göremezdin. 1. ne olursa olsun, her halükârda, her halde: In any event I´ll see you at Billur´s dinner. Her halükârda Billur´un yemeğinde hiçbir şekilde. görüşürüz. 2. zaten: In any event I wouldn´t have told you. çok düzenli bir şekilde. Zaten sana söylemezdim. kötü durumda. aralarında: two houses with a yard in between aralarında bir bahçeyazılı iki ev. k. dili olan olarak. çiçek açmış, çiçekte. kısaca, özetle. güpegündüz. güpegündüz. 1. açık, ambalajsız. 2. toptan. huk. gizli celsede. takdirde: In case it´s necessary, I can work late. Gerektiği takdirde geç vakte kadar çalışabilirim. halinde: In case of fire press this button. Yangın anında bu düğmeye basın. in case of emergency acil durumda. acil bir durumda. şifreli. kılını kıpırdatmadan. soğukkanlılıkla. amir, sözü geçen. 1. sefere hazır (gemi). 2. işe hazır. ile beraber, birlikte. -e nazaran, -e göre. -e uygun olarak, mucibince. uyum içinde, birlik içinde. son olarak. toplantıda, meşgul. ile beraber, ile birlikte, ile bir arada. ile ilgili olarak. sonucunda, nedeniyle. tehlikede. çok eskiden. 1. başı dertte. 2. şaşkınlık içinde. k. dili başı dertte, zor durumda. yokluğunda, yokluğundan dolayı. 1. -i hiçe sayarak, -e meydan okuyarak. 2. -e aykırı olarak. -e karşın, -e rağmen. ayrıntılı olarak, ayrıntılarıyla. çap olarak. tamire muhtaç, harap. kuşkulu, şüpheli, henüz belli olmayan. zamanı gelince; zamanla. zamanı/vakti gelince. iki suret halinde.

in earnest in easy circumstances/on easy street in effect in excess of in fact in fact in favor of in fine fettle in flagrante delicto in flames in focus in front in front of in full retreat in full view in fun in future in general in good company in good faith in good repair in good season in good spirits in good time in good trim in great demand in great request in hand in harness in haste in his/her own backyard in hock in honor of in imitation of in irons in itself/in and of itself in jeopardy of his life in jest in leaf in less than no time/in no time/in no time at all in lieu of in line for in luck in memory of in mesh in miniature in motion in my book in my judgment in my opinion

1. ciddi olarak, ciddi, gerçekten. 2. bayağı, çok. hali vakti yerinde, varlıklı. 1. aslında. 2. yürürlükte. -den fazla, -i geçen. aslında, doğrusu. gerçekte, aslında. -in lehinde, -in lehine, -den yana, -in taraftarı. keyfi yerinde. z. suçüstü, cürmü meşhut halinde. alevler içinde. iyi odaklanmış. önde. önünde: in front of the building binanın önünde. tam çekilme durumunda. tam göz önünde. şakadan. bundan sonra, bundan böyle. genellikle, genel olarak. iyi arkadaşlarla. sadece birinin sözüne güvenerek. iyi durumda. tam zamanında. keyfi yerinde. 1. biraz erken. 2. vaktinde, önceden belirlenen zamanda. 3. süresi gelince. k. dili iyi durumda/vaziyette, formda. çok revaçta, çok aranan, büyük rağbet gören, tutulan. çok aranan, çok rağbette. 1. elde. 2. hazırlanmakta. 3. kontrol altında. iş başında. aceleyle, telaşla. kendi çevresinde. rehinde. şerefine. -i taklit ederek. zincire vurulmuş; eli kelepçeli. özünde, kendisi, bizatihi: In itself it´s not a problem. Kendi başına bir problem değil. karşı karşıya. 2. hayatı tehlikede. 1. idam cezası tehlikesiyle şaka olarak. yapraklanmış. çok çabuk, çabucak, çabucacık. -in yerine, -e bedel olarak. -e aday, için sırada. talihli, şansı açık. -in anısına, -in hatırasına. birbirine girmiş. ufak çapta, minyatür. hareket halinde. bana göre. fikrimce, bana kalırsa. kanımca, bana göre; bana kalırsa.

in my opinion in name in no time in no uncertain terms in no way in no way. out of the way in nothing flat in one go in one sense in one´s mind´s eye in one´s pocket in one´s spare time in operation in order that in order that in order to in order to keep up appearances in other words in our midst in part in particular in parts in passing in patches in pawn in perpetuity in person in place in place of in plain English in plain English in play in point of in point of fact in position in practice in press in private in process of construction in proportion to in protest against in public in pursuance of in regard to in relation to in reply to in respect of in respect to in response to in retrospect

bence, bana göre, kanımca. sözde, ismen. hemen, derhal. sert bir şekilde/açıkça (söylemek). hiç, kesinlikle: He was in no way responsible. O hiçbir şekilde sorumlu değildi. olmayan. 2. alışılmışın dışında. 1. sapa, yol üstü k. dili çok çabuk. bir kerede, bir seferde: He drank all the beer in one go. Biranın tümünü bir dikişte içti. bir anlamda, bir taraftan. hayalinde, kafasında. nüfuzu altında, avucunun içinde. boş vaktinde: Do it in your spare time! Onu boş vaktinde yap! yürürlükte. diye, ta ki. -sin diye: in order that he may see görsün diye. için: in order to see görmek için. ele güne karşı rezil olmamak için. yani, demek. aramızda. kısmen. özellikle. parça parça, kısım kısım. 1. geçerken. 2. tesadüfen. kısmen, yer yer. rehinde. ebediyen, her zaman için, daima. şahsen, bizzat. yerinde. -in yerine. açıkçası. 1. açıkça. 2. açıkçası. şaka olarak. bakımından. aslında, gerçekte. tam yerinde. pratikte, uygulamada. baskıda, basılmakta. 1. gizlice, gizli olarak. 2. başkaları yokken, baş başa. inşa halinde, yapılmakta. -e oranla, -e göre. -e protesto olarak. alenen, açıkça, herkesin önünde. yerine getirirken, peşinde koşarken, gerçekleştirmeye çalışırken: regard to. bak. with He sacrificed his wealth in pursuance of his ideals. İdeallerinin peşinde koşarken servetini feda etti. ... hakkında: She said nothing in relation to that matter. O mesele hakkında hiçbir şey söylemedi. -e cevap olarak. 1. -e gelince. 2. ile ilgili olarak. 1. ile ilgili olarak. 2. ile ilgili. -e karşılık; -e karşılık olarak. geçmişe bakarak.

in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in in

return for revenge for s.o.´s stead search of self-defense sequence seventh heaven shore short short course short order short order sight single file so far as so many words some ways some measure spite of stock sum tandem ten seconds flat terms of that that case the absence of the abstract the aggregate the background the bag the cards the circumstances the clouds the course of the course of the course of time the crunch the dark the end the event of the extreme the eyes of the face of the family way the flesh the hole the interest of the interim the land of the living

-e karşılık olarak, -in karşılığında. -den öç almak için. birinin yerine, birinin namına: Çetin can go in his stead. Onun yerine Çetin gidebilir. peşinde. aramaya; aramakta, kendini korumak için. 1. sırayla. 2. art arda. çok mutlu. kıyıya yakın. kısaca, sözün kısası. kısaca. çabuk. çarçabuk. görünürde. tek sıra halinde. -diği kadar/derecede. açık seçik bir şekilde, açıkça. bazı bakımlardan. bir dereceye kadar, kısmen. -e rağmen, -e karşın: He´s carrying on in spite of the difficulties. Zorluklara rağmen devam ediyor. tic. mevcut. sözün kısası, kısaca. 1. art arda dizilmiş bir şekilde. 2. koordinasyon içinde, birbirine bağlı on saniyede. tam olarak; ortaklaşa, birlikte, beraber. 1. ... açıdan: Don´t look at the situation in those terms! Duruma o açıdan bakma! 2. k.dolayı; gelince,-diğine göre, mademki, -diğinden, -diğinden dili -e çünkü; -ce/-çe: In terms of money she´s well fixed. Paraca iyi durumda. madem. o takdirde. -in yokluğunda: In the absence of any guidelines this is what we came up with. Bizeapproves of it inbir şeyler olmadığınot in kavram olarak: He yol gösterecek the abstract, but için ancak bunu yapabildik. practice. Onu toplam olarak.uygulamada değil, kavram olarak beğeniyor. ikinci planda. k. dili emin, garantili; çantada keklik. k. dili muhtemel, olası. bak. under the circumstances. pomp and circumtance tantana, debdebe. hayal âleminde, dalgın. sırasında, esnasında. sırasında, esnasında. zamanla. k. dili paçası sıkışınca. 1. karanlıkta. 2. habersiz. sonunda, eninde sonunda. takdirde, halinde. son derece. -in gözünde. karşısında. k. dili gebe, hamile. bizzat. k. dili borçlu; para kaybetmiş durumda. ... yararına, ... için. aradaki zamanda. sağ, hayatta.

in the large in the light of the facts in the long run in the long run in the long term in the lump in the main in the matter of in the meantime in the midst of in the morning in the name of in the nature of things in the neighborhood of in the nick of time in the nick of time in the nude in the offing in the open in the presence of in the process of time in the raw in the rough in the same breath in the second place in the short haul/term in the short run in the short term in the thick of the battle in the vicinity of in the wake of in the world in this connection in three months in time in total in tow in triplicate in truth in tune in turn in two in two shakes in unison in vain in view in view of in/at a pinch inability inaccessible

bütün kapsamı ile. olayların gelişmesine göre, olayların ışığı altında. uzun vadede; eninde sonunda. zamanla, eninde sonunda. uzun vadede. bütünüyle, bütün olarak. çoğunlukla, çoğu. ... konusunda. o/bu arada, o/bu süre içinde. -in ortasında, -in arasında. sabahleyin. 1. adına, namına, yerine. 2. başı için, hakkı için, aşkına. doğal olarak, tabiatıyla. yaklaşık olarak, civarında. tam zamanında. tam zamanında (Gecikmeye hiç yer olmayan durumlar için kullanılır.): Reinforcements arrived in the nick of time. çıplak olarak, çıplak. Takviyeler tam zamanında vardı. yakında, pek uzak olmayan (olay). açık havada. f. 1. açmak; açılmak. 2. başlamak; başlatmak. 3. yaymak,önünde/yanında/huzurunda: in the presence of a large (birinin) sermek. 4. açığa vurmak. company büyük bir topluluk önünde. Don´t say that in her zamanla, zaman geçtikçe. presence! Onun yanında söyleme! You are in the presence of 1. doğal halde, işlenmemiş. 2. k. dili çıplak. the emperor. İmparatorun huzurunda bulunuyorsunuz. 1. kaba taslak durumda. 2. işlenmemiş durumda. bir solukta, aynı zamanda. ikinci olarak, ondan sonra. kısa vadede. kısa vadede. kısa vadede. muharebenin en şiddetli yerinde. 1. dolaylarında, civarında: She lives in the vicinity of Taksim. Taksim civarında oturuyor. 2. k. dili aşağı yukarı,sonra; ... 1. -in ardında, -in peşinde. 2. -in ardından, -den yaklaşık olarak: His salary is in the vicinity of two billion a month. Ayda sonucunda. aşkına, Allahı/Allahını seversen (Soru zamirleriyle k. dili Allah aşağı yukarı iki milyar maaş alıyor. kullanılır.): What in the world is that? O ne, Allahını seversen? bu münasebetle, bu hususta. How in the world did you do that? Onu nasıl yaptın Allah aşkına? üç aya kadar. 1. vaktinde, zamanında (yetişmek/yetiştirmek): Can you finish this in time? Bunu 2. bütünüyle, tamamıyla. 1. toplam olarak. vaktinde yetiştirebilir misiniz? We can´t get there in time. Yetişemeyiz. 2. zamanla: In time you too will k. dili beraberinde: He had his girl friend in tow as well. become a general. Zamanla sen de general olursun. Beraberinde kız arkadaşı da vardı. üç kopya olarak. hakikaten, gerçekten. akortlu. 1. sıra ile; sırasıyla; nöbetleşe: Each charge was mowed down in turn by their deadly fire. Hücuma kalkan her grup onların iki kısma, ikiye (kesmek/bölmek/ayırmak). öldürücü ateşiyle helak oldu. 2. kâh ... kâh ...: She was cutting (of a lamb´s tail) k. dili hemen, bir çırpıda, bir lahzada. and tender in turn. Kâh kırıcı, kâh şefkatliydi. 1. birlikte, beraber (yapmak). 2. hep bir ağızdan, hep beraber. boş yere, boşuna. görünürde, ortada. -den dolayı, ... yüzünden, -i göz önünde tutarak. gerektiğinde, gereğinde; sıkışınca. i. yetersizlik, ehliyetsizlik; yeteneksizlik; güçsüzlük; beceriksizlik. s. yanına varılmaz, erişilmez.

inaccurate inaction inactive inactivity inadequate inadmissible inadvertent inalienable inane inanimate inappropriate inapt inarticulate inasmuch inasmuch as inattention inattentive inattentiveness inaugural inaugurate inauguration inauspicious inborn inbound inbred incalculable incandescence incandescent incandescent lamp incandescent lamp incapable incapacitate incapacity incapacity for incarcerate incarnate incase incautious incendiary incendiary bomb incense incense incentive incentive pay inception incessant incessantly incest inch inch along

s. yanlış, kusurlu, hatalı. i. hareketsizlik. s. 1. hareketsiz. 2. kim. etkisiz. 3. tic. durgun. i. 1. hareketsizlik. 2. kim. etkisizlik. 3. tic. durgunluk. s. 1. yetersiz. 2. eksik, noksan. s. kabul olunmaz, uygun görülmez. s. kasıtsız, elde olmayan. s. 1. (kişinin) elinden alınamayacak (hak). 2. satılamaz, devrolunamaz. s. 1. boş, anlamsız. 2. budala, aptal; budalaca, aptalca. s. 1. cansız, ruhsuz, ölü. 2. donuk, sönük. s. uygunsuz, yersiz, münasebetsiz. s., bak. inept. s. 1. kendini iyi ifade edemeyen. 2. anlaşılmaz. 3. dilsiz. 4. iyi ifade edilmemiş. z. 1. -diğine göre, mademki. 2. -diği derecede/kadar. i. dikkatsizlik. s. dikkatsiz. i. dikkatsizlik. s. açılış töreni ile ilgili. f. 1. resmen işe başlatmak, (birini) törenle bir göreve getirmek. 2.1. resmen işe başlama. 2. göreve başlama töreni. 3. açılış i. törenle açmak, açılış töreniyle başlatmak. 3. başlamak; başlatmak, -in başlangıcı olmak. töreni, açılış. s. uğursuz, meşum. s. 1. (birinin) tabiatında olan, doğuştan gelen. 2. irsi, kalıtsal. s. 1. limana/havaalanına giren (gemi/uçak). 2. şehir merkezine doğru giden (tren, otobüs v.b.). s. uzun zaman boyunca edinilegelmiş. s. hesap edilemez, hesaplanamayan; haddi hesabı olmayan. i. akkorluk. s. akkor. elektrik ampulü. ampul. s. yeteneksiz, kabiliyetsiz; âciz, güçsüz. f. güçsüz duruma getirmek; iş yapamaz duruma getirmek. i. güçsüzlük, yeteneksizlik. (bir şeyi) yapamama. f. hapsetmek. s. 1. cisimlenmiş. 2. insan şekline girmiş. f., bak. encase. s. dikkatsiz, tedbirsiz, düşüncesiz. s. 1. kasten yangın çıkaran. 2. kışkırtıcı, karışıklık çıkaran. i. kundakçı. yangın bombası. i. günlük, buhur, tütsü. f. kızdırmak, öfkelendirmek. i. 1. isteklendiren ödül; özendirici şey. 2. dürtü, güdü. teşvik primi. i. başlama, başlangıç. s. devamlı, sürekli, ardı arkası kesilmeyen. z. sürekli olarak, ardı arkası kesilmeden. i. ensest, yakın akraba ile cinsel ilişki kurma. i. inç, parmak, 2,54 cm. 1. yavaş yavaş ilerlemek. 2. yavaş yavaş hareket ettirmek.

incidence incident incidental incidentally incinerate incinerator incipient incise incision incisive incisor incite incitement incivility inclement inclination incline incline incline one´s ear incline one´s head inclined plane inclose inclosure include included inclusion inclusive incognito incoherence incoherency incoherent income income tax incoming incommensurate incommunicado incommunicative incomparable incompatibility incompatible incompetence incompetency incompetent incomplete incomprehensible incomprehension inconceivable inconclusive incongruity incongruous

i. of (bir şeyin) meydana gelmesi: The incidence of cholera has been declining.vaka. s. vakaları azalmakta. i. olay, hadise, Kolera to -e ait olan, -e özgü; ile beraber gelen. s. 1. ikinci derecede olan/sayılan: incidental expenses yan masraflar. 2. tesadüfen meydana gelen, tesadüfi. 3. to -e ait z. aklıma gelmişken. olan, -e özgü; ile beraber gelen: problems incidental to divorce f. yakıp kül etmek. boşanmanın yol açabileceği sorunlar. i. çöp fırını; fırın. s. henüz başlamakta olan, yeni başlayan. f. hakketmek, oymak, kazımak. i. 1. yarma, deşme. 2. tıb. ensizyon. s. 1. keskin. 2. zeki. i. kesicidiş. f. kışkırtmak, tahrik etmek; teşvik etmek. i. kışkırtma, tahrik; teşvik. i. 1. kabalık, nezaketsizlik. 2. kaba davranış. s. sert, fırtınalı (hava). i. 1. eğilim, meyil; istek, heves. 2. eğim, eğiklik. f. 1. -e yöneltmek, -e sebep olmak: It inclined him to support us. Onu bizi desteklemeye yöneltti. 2. to eğiliminde olmak: His i. meyil, eğim. thought inclines to the radical. Düşüncesinde radikalliğe bir kulak kabartmak. eğilim var. 3. eğilmek, meyletmek. 4. to (renk) -e çalmak. başını eğmek. eğri yüzey. f., bak. enclose. i., bak. enclosure. f. 1. içine almak, içermek, kapsamak. 2. dahil etmek, katmak. s. dahil. i. 1. dahil etme, katma; dahil olma, katılma. 2. içindeleme. 3. katılan şey. s. 1. of -i kapsayan, dahil: The charge is thirty million liras inclusive adla; kılık değiştirerek. dahil otuz milyon lira tuttu. 2. z. takma of service. Hesap, servis içlemci. i. tutarsızlık. i., bak. incoherence. s. 1. anlaşılmayan, anlaşılmaz (sözler/sesler). 2. tutarsız, rabıtasız, bağlantısız (sözler/fikirler). i. gelir, kazanç. gelir vergisi. s. 1. giren, ele geçen. 2. yeni (hükümet/yıl). s. 1. oransız. 2. yetersiz. z. s. bildiğini başkalarına söylemeyen, ketum. s. 1. eşsiz, emsalsiz. 2. with/to ile karşılaştırılamaz, ile kıyaslanamaz. bağdaşmazlık. i. uyuşmazlık, s. 1. birbirine uymayan, birbirine zıt. 2. uyuşmaz, bağdaşmaz. i. beceriksizlik, yetersizlik. i., bak. incompetence. s. 1. beceriksiz, yetersiz, gereken yetenekte olmayan. 2. huk. ehliyetsiz. s. eksik, noksan, bitmemiş; kusurlu. s. anlaşılmaz, akıl almaz. i. anlayışsızlık, kavrayamama. s. kavranılmaz, anlaşılmaz. s. 1. bir sonuca varmayan, sonuçsuz. 2. inandırıcı olmayan. 3. etkisiz. i. 1. uyuşmazlık, bağdaşmazlık. 2. uygunsuzluk, yersizlik. 3. uyuşmayan kısım/şey. s. 1. uyuşmaz, bağdaşmaz. 2. uygunsuz, yersiz.

inconsequent inconsequential inconsiderate inconsistent inconsolable inconspicuous inconstant incontestable incontinent incontrovertible incontrovertibly inconvenience inconvenient incorporate incorporated incorrect incorrigible incorruptible increase increase increasingly incredible incredulity incredulous incredulousness increment incriminate incrust incubate incubation incubator inculcate incumbency incumbent incur incur a debt incurable incurious incursion indebted indecent indecipherable indecision indecisive indecorous indecorum indeed indefatigable indefensible indefinable

s. 1. tutarsız. 2. mantıksız. 3. konu dışı. s. 1. yersiz. 2. önemsiz. s. düşüncesiz, saygısız. s. tutarsız; yaptıkları birbirini tutmayan (kimse); her zaman aynı seviyeyi tutmayan (iş). s. avutulamaz, teselli edilemez; tesellisiz, tesellisi olmayan. s. 1. farkedilmeyen, göze çarpmayan. 2. önemsiz. s. 1. kararsız, değişken. 2. vefasız. s. tartışılmaz, itiraz edilemez, su götürmez. s. 1. kendini tutamayan. 2. idrarını tutamayan. s. yadsınamaz, inkâr edilemez. z. yadsınamayacak şekilde. i. güçlük, zahmet, rahatsızlık. f. zahmet vermek, rahatsız etmek. s. 1. uygunsuz. 2. zahmetli, müşkül. 3. elverişsiz. f. 1. içermek, kapsamak. 2. into/in -e dahil etmek, -e katmak. 3. anonim şirket haline getirmek. 4. birleştirmek; birleşmek. 5. s. anonim. cisimlendirmek. s. 1. yanlış. 2. düzeltilmemiş. 3. biçimsiz. s. adam olmaz, yola getirilemez, düzelmez (kimse). s. 1. rüşvet kabul etmez. 2. ahlakı bozulmaz. 3. bozulmaz, çürümez, kokuşmaz. f. 1. artmak, çoğalmak; artırmak, çoğaltmak. 2. büyümek, gelişmek; artma, çoğalma. 2. ürün. 3. kâr. 4. hâsılat. i. 1. artış, verimli olmak; büyütmek, geliştirmek. z. gittikçe artarak: become increasingly difficult gittikçe zorlaşmak. s. 1. inanılmaz, akıl almaz. 2. k. dili harika. i. 1. inanmazlık. 2. kuşku. s. 1. inanmayan. 2. kuşkulu, kuşkulanan. i., bak. incredulity. i. artış, artma, çoğalma. f. suçlamak. f., bak. encrust. f. 1. kuluçkaya yatmak. 2. civciv çıkarmak. 3. kafasında (plan) kurmak. dönemi. i. kuluçka i. 1. kuluçka makinesi. 2. kuvöz. f. öğretmek, tekrarlayarak kafasına sokmak, aşılamak. i. 1. görev, vazife. 2. görev süresi. s. f. (--red, --ring) 1. uğramak, maruz kalmak, girmek. 2. üstüne çekmek, uyandırmak. borçlanmak, borca girmek. s. onulmaz, amansız, şifasız. s. 1. meraksız. 2. ilgisiz, kayıtsız. i. akın, hücum, saldırı. s. 1. borçlu. 2. teşekkür borçlu, minnettar. s. 1. yakışıksız, edepsiz, kaba. 2. huk. toplum töresine aykırı. s. okunmaz, çözülmez, sökülmez. i. kararsızlık. s. 1. kararsız. 2. kesin olmayan. s. uygunsuz, münasebetsiz, yakışıksız, yakışık almayan. i. 1. uygunsuz davranış/söz, uygunsuzluk. 2. uygunsuzluk, uygunsuz olma. hakikaten. 2. doğrusu, doğrusu istenirse, z. 1. gerçekten, gerçeği söylemek gerekirse. s. yorulmaz, yorulmak bilmez. s. savunulamaz. s. 1. anlatılması zor; anlatılması imkânsız. 2. belli olmayan, belirsiz. 3. tanımlanması zor.

indefinite indefinite article indefinite pronoun indefinite pronoun indelible indelible ink indelible pencil indelicacy indelicate indemnify indemnity indent indent indentation indenture independence independent independently indescribable indestructible indeterminate index index card index finger indicate indication indicative indicator indict indictment indifference indifferent indigenous indigent indigestible indigestion indignant indignation indignity indigo indigo plant indigo blue indigo-blue indirect indirect cost indirect lighting indirect object indirect object indirect tax indirectly

s. 1. belirsiz. 2. dilb. belgisiz. dilb. belgisiz sıfat: bir (İngilizcede a, an). dilb. belgisiz zamir. belirsizlik zamiri. s. 1. silinmez, çıkmaz, giderilmez (leke/iz). 2. silinmez, kalıcı (izlenim/etki/duygu). 3. sabit (boya/mürekkep). sabit mürekkep. kopya kalemi. i. 1. uygunsuzluk. 2. kabalık. s. 1. uygun olmayan. 2. kaba, nazik olmayan, nezaketsiz. f. 1. zararını ödemek. 2. zarar görmeyeceğine dair peşinen kefil olmak. i. 1. tazminat, ödence. 2. kefalet, teminat, güvence. f. 1. içerlek yazmak, paragraf başı yapmak. 2. çentmek. 3. (for) İng. -i sipariş etmek; sipariş vermek. 4. (for) İng. -i talep etmek; i., İng. 1. sipariş. 2. talep. talepte bulunmak. 5. on/upon İng. (para fonundan/malzemeden) i. 1. içerlek yazma. 2. (satır için) içerlek olma. bir miktarı çıkarıp kullanmak. 6. on/upon İng. -e sipariş vermek. i. sözleşme. f. kontratla/senetle bağlamak. 7. on/upon İng. -den talepte bulunmak. i. bağımsızlık. s. 1. bağımsız. 2. başına buyruk. 3. (ekonomik açıdan) bağımsız, kendi geliri ile geçinebilen. 4. pol. bağımsız. i., z. 1. bağımsız olarak. 2. birbirini etkilemeden. pol. bağımsız. s. tanımlanamaz, anlatılmaz. s. yıkılmaz, yok edilemez. s. 1. sınırsız, belirsiz, bellisiz. 2. kuşkulu. çoğ. --es (în´deksîz)/in.di.ces (în´dısiz) i. 1. dizin, indeks, fihrist. 2. katalog. 3. gösterge. f. 1. (kitap) için dizin hazırlamak, fiş. (kitabın) indeksini yapmak. 2. işaret etmek, göstermek. işaretparmağı. f. işaret etmek, göstermek, imlemek. i. 1. bildirme, anlatma, gösterme. 2. belirti, delil, gösterge, işaret. s. i. gösterge, ibre. f. for ile suçlamak. i. 1. iddianame, savca. 2. suçlama. 3. dava açma. i. ilgisizlik; aldırmazlık. s. 1. ilgisiz; aldırmaz, umursamayan. 2. vasat, sıradan. s. 1. yerli. 2. to (bir yere) özgü, (bir yerde) doğal olarak bulunan/yetişen. s. yoksul, fakir. s. hazmedilemez. i. sindirim güçlüğü, hazımsızlık, mide fesadı. s. (haksızlıktan dolayı) kızgın, öfkeli. i. (haksızlıktan dolayı) kızgın