GAYB’IN DİLİ

TÂCÜ’L-EVLİYÂ ve BURHÂNÜ’L ESFİYÂ ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ (K.S.)

MENKÎBELERİ HİKMETLİ SÖZLERİ KADRİ TARİKATI ve EVRADI TAVSİYE ETTİĞİ NAMAZ ve DUALAR

Eş-Şeyh Muhammed Şehâbî’y-üs Sâdî

Tercüme SEYYİD HÜSEYİN FEVZİ PAŞA

-1-

DEVRÂN İLÂHÎ
Cem oldu âşıkları pîrîm Abdü’I-Kâdir’in Yolunda sâdıkları pîrîm Abdü'I- Kâdir’in Elim verdim eline kurban oldum diline Can ım feda yoluna pîrîm Abdü'I Kâdir’in Sana derim ey kişi ç ıkar dilden teşvişî Oda yanmaz dervişi pîrîm Abdü'l Kâdir’in Arısıyım balıyım bahçesinin gülüyüm Bağının bülbülüyüm pîrîm Abdû'l-Kâdir'in Hakk katında uludur iki cihan doludur Eşrefzâde kulundur pîrîm Abdü'l-Kâdir’in

Eşrefzâde Rûmî
Not: Bu ilâhî Kadrî Dergâhlarında Devrân adı verilen Toplu Zikre baş lamadan evvel müridlerin ayakta okudukları İlâhî’dir. (Mütercim)

Bu kıymetli eser; Seyyid Hüseyin Fevzî paşa ile bu kitaba ve bunun nevînden olan eserlerin tümüne emeği geçen, insanları gerçek İSLÂM DİN İ konusunda uyarmaya çalış an bu kutsal vazifeye kendini adayan âriflere ithâf olunmuştur. KİTSAN Ş. GÖKNAR

-2-

Bölüm: 1

YAYINEVİNİN ÖNSÖZÜ VE ESER İN TANITIMI
Elinizde bulunan bu eserin aslı Farsça'dır. Eş-Şeyh Muhammed Sadık-ül Kâdirî'y-üş Şehâbî'y-üs Sadi Hz.leri tarafından Farsça'dan Arapça'ya; «Menâkibi Tâc-ül Evliya ve Burhan-ül Esfiya, El-Kutbür Rabbani Vel Gavsüs Samedânî Es-Seyyid Abdül-kâdîr-ül Geylânî (k.s.)» ismi konularak tercüme edilmiştir. Arapça'ya tercüme edilerek basılan eserin isminin bulundu ğu risalenin altında, şu açıklama bulunmaktadır ki, cidden irfan ehlince bu satırlar çok derin ledünnî mânaları (İlâhî sırları) açıklamaktadır: «Hüvel kitâb-ül müsemmâ bîtefrih-ül Hatırü tercüme-tü şeyh Abdulkâdîr El kadiri İbni Muhiddin-ül Erbili.» Yukarda ki beyîtte ünlü mütercim bu gibi eserlerin gönüllere ferahlık verdiğine işaret buyurmaktadır ki, cidden öyledir. Tasavvufa âit bütün eserler, gönülleri ferahlandırır. Zâten bu sebepledir ki, Şeyh-ül Ekber Muhyiddîn ibn'ül Arabî (r.a.) şöyle buyurmu şlardır: — «Öyle zaman gelecektir ki, hasbel icâb ve zaman zahir olamayan mü'minler, bu gibi tasavvuf! eserleri okuyarak, ALLAH'ın sevdiklerinden olabileceklerdir.» Eserin basıldığı yer hakkında, ise eser'in aslında şu bilgiler verilmektedir: «İşbu eser İsâ Matbaasında, Haleb kapısında, Mısır'da basılmıştır.» İşte elinizde bulunan bu kıymetli eser de bu Arapça olan eserin Arapça'dan da Türkçe'ye Seyyid Hüseyin Fevzi Bey tarafından tercüme edilmesi ile hazırlanmıştır. Eser'in ilk basımında sadeleştirmesini A. Kadîri ve B.Uluçınar yapmışlardır. Yayınevimiz naçizane olarak sahasında çok kıymetli olan bu eseri, yeniden tertib ettirerek ayrıca eser'in içersine KADİRİ EVRADINI ve Gavsü'l-Âzâm'm müridlerine tavsiyeleri olan hikmetli sözlerini «EY OĞUL!»'u ayrı bölüm halinde alarak siz kıymetli okurlarımıza sunmaktan Cenab-ı Hakk'a sonsuz şükran duymaktadır... Zira; şuna kesinlikle inanmaktayız ki ilmi ledünnü (HAK İLM İ) ve tasavvuf erbabının hallerini anlatan kitapları yayınlamak ve bu kitaplardan faydalanabilmek her şeyde oldu ğu gibi TAKDÎR-Î İLÂHÎ'dir. Ve şuna da kesinlikle inanmaktayız ki bu ilme hizmet etmek çok kı ymetli olan bir lütfü ilâhîdir... Bizler de bu ilme ummanda bir damla kadar hizmet edebiliyorsak bizlere ne mutlu... Şuna da eminiz ki; Herşeyin doğrusu ancak CENAB-I HAKK (c.C.) bilir!..

-3-

Cümlemizi yanlışlığa düşmekten muhafaza buyursun ve bizlere hakkıyla hizmet etmeyi bu yolun nasipkârların-dan da olmayı YAYIN EVİM İZE'de bu sahan ın kıymetli eserlerini yayınlamayı nasib eylesin AMİN!.. Bu vesileyle, bir noktaya daha işaret etmemizin lüzumu burada hasıl oldu ki bu; esâsında hak olan evliya hazeratının kerametlerinin açıklanması, yüce velîlerce makbul olmayıp, onu bâzı yüksek mutasavvıflar, Ricâ-ül hayz (erkeklerin hayız görmesi) gibi nitelemektedirler... Lâkin bazıları tarafından Evliya hazeratının kerametlerini açıklamak sakıncalı görülsede, bu yolun talihlilerinin bu menkıbelerden aldıkları birçok ders vardır ki elinizde bulunan bu kıymetli eserde ki bulunan menkıbelerin içersinde de Gavs'ül-Âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin kıymetli, hikmetli sözleri ve tasavvuf ilminde bulunan birçok konuları meseleleri açıklayan metinler bulunmaktadır. Bu arada yeri gelmişken, Maarifetnâme müellifi İbrahim Hakkı Erzurumî (k.s.)'nin buyurdukları, bir gerçeği de tekrarlamadan geçemiyeceğiz. Şöyle ki: — «Âdetullah O'dur ki, her ne kadar yüce velîler keramet göstermekten çekinîrlerse de, âlemlerin yüce Rabbi, evliyasına öyle ikram ve ihsanda bulunur ki, o ikramlar bazen evliyâ'yı kerametini gizlemekten mahrum eder.» Zira, KÜN (OL) emri kendilerine verilen velîlerden, açığa çıkan bazı olağanüstü tecelliler, gözlerden saklanamaz olur. Nün ile Kaf sırrı tecelli eder... Aczimizin birkez daha derinliğini idrâk ederek her başarının dostu yüce Mevlâ'n ın lûtfuna güverek, eseri siz okurlarımızın faydalanmalanmaları için yayınlamış bulunuyoruz. Gayret bizden lütfü ilâhî RABBİM İZDEN, KİTSAN YAYINEV İ

-4-

-5- .Mânevi kâinâtın sönmez güneşidir O Tasavvuf ocağının kutsal âteşidir O Gönüllerde taht kuran mânâ hükümdarıdır Hak yolu erlerinin rehberidir yârıdır Gavsü’l-âzâm abdülkâdîr Geylâni Hazretlerinin Bab’üş Şeyh (eski adıyla Reis’üs Sâkî) denilen semtte medresede türbe-i saâdeti.

) ve Osman (r.a). Abdülkâdîr Geylânî. Hüseyin'e (r. Abdülkâdîr Geylânî'nin hayatında önemli bir yer işgal etmiştir. 18 yaşına kadar memleketinde kaldı ve ardından tahsil için Bağdat'a gönderildi. Böyle bir kudret hazînesi içtimaî hayatta yerini almalıydı. ana cihetinden Hz. Abdülkâdîr Geylânî'nin menâkıb ve silsilesi.v. El-Dabbas. çok iyi bilmekteyiz ki büyük insanların yetiş mesi de. Bir ara İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hz. bir haydut güruhu tarafından çevrilir.'nin türbedarlığını yaptığı ve yine bu yıllar içinde evlendi ği bilinmektedir. Bu olay şöyle vuku bulmuştur: Bilindi ği gibi. Rivayet olunur ki.). kendisine mülâki olan Hz.)'un ana rahminde şükretti ği ve do ğumundan sonra bir çok fevkalâdelikler gösterdiği bilinmektedir.s. Ve o sırada bir şahin peydah olur. El Debbas'ın nazârından Abdülkâdîr'e intikal eden ışık huzmesi O'nun varlığında bir yanardağ gibi indifa etmeye baş ladı ve iç aydınlık kâinata ışık saçar oldu. Gavsü'l-âzâm.s. Abdülkâdîr'in 1095 yılından 1127 yılları arasında geçen ömrü esnasında tasavvuf yoluna suluk etti ği ve tarikat erkânını yerine getirerek muhtelif çile ve derslerden (ünlü hocalardan) geçmiştir.) o gece dünyaya gelen 1100 erkek çocuğa velayet ihsan etmiştir. Hz. Manevî sırları ondan tederrüs etmiş ve El-Debbas kendi yerini O'na terk etmiştir. El Debbas'ın huzurunda otururken. Çocukken doğruluğun timsâli idi. Büyüdü ğü zaman da fazîletin temsilcisi olarak yaşadı. Ebûbekir (r.) hicretin 470'inci yılında (Milâdî:1077) senesinde Hazer Denizi'nin güneyinde Geylân eyaletinin Nif Köyü'nde dünyaya teşrif etti. Bu bakışın manevî sırları tevdî anlamına geldi ği ve bilâhare Hz. Aradan yıllar geçtikten sonra Hz. Ömer (r.)'ın torunu.) çok meşhur bir velî olan Ebû'l Hayr Muhammed bin Müslim el Dabbas'a talebe olduktan sonra tasavvuf yolunda büyük bir gelişme gösterdi ve kısa zamanda mümtaz bir velî ve varlık olduğunu kabul ettirdi.) soyuna ba ğlandığı. birdenbire şahin ortaya çıkar ve El Debas hemen Hz. Hz.c.a. Abdülkâdîr'in doğumu şerefine Cenâb-ı Hak (c. ana ve baba cihetinden Peygamber (s. Abdülkâdîr Geylânî (k. Abdülkâdîr'e El-Bâzü'l Eşheb (ALLAH'ın ak doğanı) lâkabını vermiştir.a.a. Sahih rivayetlere göre.a. Zira. El Debbas.s. Hz. Bu bakımdan Abdülkâdîr Geylânî'nin insan üstü kişili ğine güçlü ve kudretli ö ğretmenler muhâtab olabilirdi. Abdülkâdîr'in annesi çölde giderken.TAKDİM Geniş İslâm dünyasında Sultânü'l-Evliyâ. Zaman ının sahibi.a.)'a ulaştığı kesin olarak anla şılmıştır. Nitekim sofîlik hırkasını Eş-Şeyh Kâzî El-Kuzat Eba Sait El-Mübarek Bağdadî büyük bir merasimle giydirerek -6- . torunu Ebû Salih Nasr tarafından yazılmış olup. Abdülkâdîr'e bakar. Gavs-ı Sâmedânî gibi isimlerle anılan büyük velî ve âlim Abdülkâdîr Geylânî (k. hem seyyid hem de şerif olduğu ayrıca nesebinin Hz.)'un tarih kitablarına aksetmeyip husûsî mâhiyet arz eden bu 28 yıllık hayat hikâyesi seyr-i sulûkun ikmâli (tevhid terbiyesi) ile geçer. büyük gayret ve çalışmayı gerektirir. Hasan (r. Hz. Abdülkâdîr Geylânî (k. Şâhin haydutları kaçırtır ve Abdullah'ın kızı Fâtımâ'nın ba şındaki örtüyü alır. Abdülkâdîr Geylânî'nin annesi Fâtımâ'ya «Bu baş örtüsünü al!» diyerek şahin tarafından alınan örtüyü hediye ettiğini bütün menâkıblar yazar. baba cihetinden de Hz.s. Bağdat'ta El-Tebrizî'den sarf ve nahiv dersleri bunların yanı sıra da Bağdat'ta Hanbelî ve Şaftı Fıkhını da tahsîl ettî. Abdülkâdîr (k.

Abdülkâdîr geniş ve sonsuz bir ilim hazînesi olmasına ra ğmen irşad görevini yüklenemiyordu.. Peygamber (s. Fakat o dahi ihtiyaca cevap veremiyordu. O'nun meclisinde uzak yakın yoktu.v. en kutsal öğretenidir. Hz. ne biz tasvir edebiliriz. Hz.v.v. Bu defa Hz.s... yer aramak zorunda kaldı. Meydanın bir tarafına âsitane (tekke) de yapıldı. Onun içindir ki.a. Garip ve mutlu şeyler oluyordu vaaz sırasında Hz. Musevî demeden hepsi O'na âşıktılar. Hz..v..v. Bağdat'ın dışına kadar taşan bir cemâate her an sayısız âşıklar katılıyordu.) ve di ğer üç halifenin üçer defa üfledi ğini görür. Hz. Öylesine artar ki. Abdülkâdîr gelen dinleyicilerine yer bulmak.. Abdülkâdîr. Hz.a.). O yerler de dar gelince artık vaazlar mescidin dışına meydanlara taştı. Hz. Çünkü Hz. Abdülkâdîr'in idaresine tevdi edilmiş bulunuyordu. Müslüman. Hazreti Sultan cum'a sabahı ve perşembe akşamları kendi medresesinde. Peygamber (s.. )Abdülkâdîr Geylânî (k. Yusuf Hemedânî (k. pazar * Yusuf El-Hemedânî: Kutbü'l-aktab olan bu kutsal zât dört tarîkattan icazetlidir (Hilafeti var) -7- . O andan itibaren Hz. Peygamber (s. Abdülkâdîr'in sükût etti ğini... Kısa bir zaman sonra.a. bir tefsir hüviyetini almaktadır. o andan itîbâren Resuller Resulünün izni ile kürsüde vaaz etmekte ve ondan sadır olan her kelâm Allah (c. Abdülkâdîr konuş maya başlar ve ilk sözü: — «GEÇMİŞİ BIRAKIP. Bağdat'ın Halka kapısı yanında mescid yapıldı ve oraya geçildi. Birden Hz. insanlığın en yüce hatîbi. Ne de almasına imkân vardı. Bu sebeble. Çünkü bekledikleri bir işaret Hz. Abdülkâdîr yavaş sesle konuştuğu hâlde herkes duyuyordu. edibi. 1127 yılında sôfî Yusuf El-Hemedânî (*).a.)'ın sevgili Peygamberini (s. Ve 1134 yılında devrin en büyük âlimi ve aynı zamanda Bağdat kadısı bulunan Eba Sâidü'l Mübârek'in dergâhı da Hz..O'nun müstakbel yerini işaret etti. her âşık o sesi içinde duyuyor. Buluşma ve görüşme alenen cereyan eder. bunun üzerine Hz Alî (k.c. Birçok göz Cenâb-ı Resûlüllah'ın (s.)'ın kanunlarına ait bir izâhnâme. Hristiyan. Artık bu yeni mescidde vaaz veriliyordu. o seyrânda herkes cûşu hurûş içinde sarhoş oluyordu.s)'un ağzına yedi kere üfledi ğini ve «Konu ş ey Abdülkâdîr!» dedi ğini.) ve Ashabdan bâzıları olduğu halde O'nun önündedirler.)'un irşad ve îkâzı o kutsal müsâdenin yaklaştığını haber veriyordu. Abdülkâdîr Geylânî'ye cemâate vaaz etmesi için telkinde bulundular. O yücelerden yücelere geçiyor.v. Abdülkâdîr.) görünce sonsuz bir mutluluk içine gömülür. O'nun sesi zaman ve mesafeyi aşarak gönüllere akıyordu. Abdülkâdîr'in hutbeleri insanlık için yeni bir hâdise idi. Abdülkâdîr Geylânî minbere do ğru yürümektedir. Ali bin Ebi Talib (k. O'nun sesinde artık insanlığın mümtaz ilmi ve tesiri vardır. ALLAH (c. Abdütkâdîr'in cemâati o günden sonra gittikçe artar. cemâatda o yücelik içinde sonsuza açılan bir başka dünyayı seyre dalıyor..v. ne yer alıyor du bu kalabalığı.c.a. HÂLE DÖNEL İM !.) katından bir izinname vardı. Hz. Amma aşk her gönülü yakmıştı. Abdülkâdîr. O hâli.) tekrar «Konu ş ey Abdülkâdîr!» hitabında bulunur. Hz. büyükler büyü ğü olacak Hz. Nihayet günlerden bir Cum'a.» olur. ne de onlar bu sırrı açıklar.

Âşıklar O'nun huzurunda Hakk'a vuslat etti. O vakit Melik anladı ki.akşamı ise dergâhda (tekkede) ders ve nasihatlarına devam ettiler. Doğudan ve Kuzeyden Bağdat'a doğru gelen korkunç bir cinayet kasırgası Ba ğdat'ı da yerle bir etti. Fakirleri doyurdu. Onlar -8- . Elbette. Abdurrahman. gönüllere rahmeti soktu. O'ndan kim ne istedi ise hiç bir teredüte mâhâl kalmadan istediğinin tamamını aldı. Abdülve-hab. Âlimlerin O'nun huzurunda en karışık mes'elelere çözüm buldukları biliniyor. Abdülâzîz ise Sincar'da gönüllere çerağ oldular. en kudretli olacaktı. Âlimler O'nun rahlesinde ilimlerine ilim kattılar. Abdülkâdîr Geylânî'nin 49 çocuğu oldu. Nitekim de sırr-ı kader bu yolda zuhur etmiştir. saltanat makamında bulunan şahsın da eli kırılacak ve tahtından uzaklaştırılacaktır. Kapalı gözleri açtı. Öyle ki. Bunlardan İsa.. Herşeye muktedir olduğunu insanlığa kabul ettirdi. Hz.)'in emriyle. câhilleri âlim kıldı. Hz. kendi dilinden: — «Kul yâ Abdülkâdîr kademeyye hâzihi alâ ragâbeti külli veliyyullah!» Mânada en büyük olan madde de elbette ki. Herkes O'na koşuyor. Mısır'da babasının manevî sırlarını tedris eden bir mürşid oldu.. Fıkıh bilginleri O'na ne sorarlarsa hemen anında cevap alıyorlardı. O. Hz. Abdülkâdîr Geylânî. Abdül-Cebbar isimli çocukları da Bağdat'ta babalarının ilim rahlesinde âşıklara ders ve telkinlerine devam ettiler. Diğer çocukları İbrahim ve Vâsıt muhtelif eyâletlerde. Muhammed. Bağdat'ta korkunç katliâmlar yaptılar ve sonra da bu mâ'mûr beldeyi bir harabe hâline getirerek terkedip gittiler. gönüller aydınlatan ve nice karanlık insanı aydınlığa kavuşturan emsalsiz ö ğretmen olmuştur. Bu sebeple bir ara Geylânî ailesini Bağdat'tan sürdü. Sürgün çok acı ve a ğır neticeler vermekte gecikmedi. Bunlardan 11 tanesi babalarının yolundan yürüyerek manevî makamlara eriştiler. Hz. Abdülkâdîr. Canlara rahmet sunan. Velîler O'nun nazarında Cemâl neş'esini taddılar. Bu kasırga Moğollar idi.. Velîler O'nun bakışından beslenerek büyüdüler. Kitablar O'nun bakış larından feyiz alanların kalemi ile yazıldı. — «Men ezâli veliyyen ve îekad azentühü bîharb — Velîme eziyet ve (buğz) edene şüphesiz ben ilân-ı harb etmi şimdir. ilim ve irfan güneşi idi. Bu sebeple içtimâi görevlerini de tamamen yerine getirmiş idi.» Hâdis-i kudsîsinin sırrı tecellî edecek ve kahr-ı ilâhîye üzerine celbeden.. Hz. herkes O'ndan himmet bekliyordu. Abdürrezzak. canlı bir kitabdı. Yahya. Diğer oğulları Abdullah. O hepsine cevap vermesini bildi. Mûsâ Şam'da. Geylânî'ler.a. Abdülkâdîr Geylânî ve evlâtlannın Bağdat'taki îtibar ve hâkimiyetlerinden endişeye düştüler. Lâkin bu şahıslar. Melîk basit ve küçük dünya hesaplarıyla Geylânî'lerin saltanatına göz koydukları vesvese ve evhamına kapıldı. devrinin ve sonraki zamanların aranan büyük insanı olarak kaldı. Ba ğdat'ta o kadar çok büyük bir tesir ve nüfuz sahibi idi ki. Hazreti Abdülkâdîr Geylânî keramet ve ilmi ile de devrini aşmış müstesna bir varlıktı. Mo ğollar. Peygamber (s. Çünkü Allah katında sevilenlere uzatılan her el kırılmaya mahkûmdur. O. saltanat ve dünya tutkunu değildir. Melîk ve veziler de ona mürid olmuş lardır.v. böylece gavslar sultânı (Mahbûb-u Sübhânî) oldu. Ve O. İşte.

sürücü Melîk'in a ğlayış ve yalvarışları arasında Ba ğdat'a avdet buyurdular. HÜSEYİN FEVZİ GAVSÜL'ÂZÂM Her menâkıb bir velînin sânını izhar eder Ol menânibie gönülde kalmaya gam ve keder Bu menâkıb hepsinin alâ-ü bî hemtâsıdır Çünkü mirâc-ı resul ersârmın bir yâdıdır. Bu eseri dilimizin döndü ğü idrâkimizin vüsati nispetinde izaha çalıştık.) Hazretlerinin kendilerine: — Senin Abdülkâdîr ismi ile müsemma (adlandırılm ış) oğlun nerede? O'nu getirmedin mi? İlâhî suâline muhatap oluşudur.) efendimizin Leylei isrâda (Mi'râç gecesinde) âlemlerin yüce Rabbi ile mülakatında Hakk (c.Gavs bu ilâhî iltifat nedeniyle. Bu ilâhî hakîkat bizzat Gavsü'l-âzâm tarafından aynen ve defaatLe nakil buyurulmuş-tur. Ol gece HAK sordu zira çün hâbibi ekreme Nerde Gavsü'l-âzâm'ın gelmedi senle niye? Ceddi paksın ol velîler şahına hakkelyakiyn Bundan anla Gavsü'l-âzâm nicedir ey âşinâ Bir nefestir olmamıştır Hak teâlâdan cüda Bu menâkıb oldurur ki.manevî melekler ve Ba ğdat'ın koruyucu kudretleridir. kaleme alınan Menâkîb-i Tâcü'l-Evliyâ'nın özelli ği. Nitekim. gerek âlemlerin yüce Rabbi'ne gerekse habîb-i ekremine.a. saygı ve muhabbetlerimi sunarım. Hz. sonsuz şükran arz etti ğini de ayrıca beyan buyurmaktadır.v. Bu şiirden de anlaşılacağı veçhile. Hizmet bizden hidayet O'ndandır.» Bu tevbe ve nedametten sonra. Bu mübarek belde de Resûl-u Zişân'ın ve onun sevdiklerinin sâye-i sadfında muhafaza ve himaye edilegelmiştir ki.c. anlatır bu sırları Âşinâyı vahdete mektûm olan esrarları -9- . onun için şu kıt'ayı buraya bu babtaki ledün sırrına işaret olarak almadan geçemedik: «Nedendir çöl kenarında şeref bulduğu Bağdat'ın Cenâb-ı Gavs-ı Azâmin makamı olduğundandır Saye endâzı hümâveş olduğu başta Kadirinin gülzâr nişan ı olduğundand ır. Bu alûde düşüncelerle hemhal olan gönül dostlarına dâreynde (ebedî hayatta) saadetler diler. sürülen Geylânî ailesi. Elinizdeki eser şimdiye kadar hiç yayınlanmamış menkıbelerle birlikte Gavs-ı Sâmedânî'nin bütün'menkıbelerini havi olmakla büyük bir özelli ğe sahiptir. bu menkibelerde iki cihan serveri (s.

Hangi devletlü velîdir ki, Resulü Kibriya Oldu mânâda peder ana Muhammed Mustafa Ey hakikat talibi bu menâkıb başkadır Onda mîrâcı Resulü anlatır çün ol kadir Kadiriler Gavsü'l-âzâm'la bulurlar devleti Gavsü'l-âzâm'da nümâyan iki cihan izzeti Rûh-u pakından dile gel her dilek makbul olur Dü cihan sultânıdır kim ona has kul olur (KÂTİB'ÜL GAVS) Eş-Şeyh Seyid Hüseyin Fevzi Paşa «O 'nu ancak "O" görür. O'nu ancak "O" idrâk eder. O'nu ancak "O" bilir. Kendi zâtını, kendi zâtı ile görür ve bilir. O'nu kendinden gayrı kimse göremez. Bir kimse idrâk edemez. Zâtını bilmek ancak esmâ ve tecellîyatı iledir. Hüner, Allah'ı... ALLAH ile bilebilmektir.» Gavs'ül-Âzâm Abdülkâdîr Gaylânî (k.s.)

-10-

Bölüm: 2

GİRİŞ

«Rahman ve Rahîm olan Allah-ü Zül Celâlin adıyla» Yâ Rabbi! Sana yüzbinlerce hamd olsun ki, sana kavuşan kurbet ehlini, beşeriyet çukurundan vahdet zirvesine yükseltirsin... Kulların arasında yükselmiş ve büyük insanlara, kutsal feyizlerini ihsan buyurursun... Sana kavuşan ehlullâh efendilerimizin zikr-i cemillerini belâların her türlüsünden kurtulma vesilesi yapıp, onların şe-faatlarıyla nice mü'minleri, rahmetine kavuşturursun... Evliyâullâhın nesilden nesile, dilden dile geçen menkıbele-riyle bu gök kubbeyi nurlandırırsın... Bütün yer ve gök tabakaları, o yüce ALLAH dostlarının kerametleri ve fevkalâdelikleriyle süslenir. Şöhretleri güneş gibi ufukları ışıklandırır... Ol mâna güneş lerinin aydınlığı ile, ölü kalbler can bulur... Bu suretle de ulu evliyaların, kelâmlarında ki, helâvet ve esrarı dile getiren şu beyitin gizlilikleri ortaya çıkar. «Enbiyânın asuman ı, Hak gibidir sözleri» «Evliyanın sözleri tezyin düür etme gurur» — «Yüce Hak Peygamberlerinin sözleri âsumân (Feza, Gökkubbe) gibi ise de, evliyâullahın kelâmları da, o gökkubbeyi süsleyen yıldızlar gibidir» demektir. Ya Rabbi! Sana kurbet (yakınlıK) esrarı ile yakınlaşan ku-larının meclislerinde bulunanlar, şeytanın azdırmalarından korunmuş ve gizlenmiş olur. Ya İlâhî! Sen bizlert, onların meclislerinde bulunmak, şerefine nail eyle... Yüce Mevlâ'ya bu hamdü senadan sonra âlemlerin sultânı, Levlâke tahtının tek sahibi sultânı. — «Sen olmasayd ın bu âlemleri yaratmazdım!..» İlâhî hitabının, mazhârı Resûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz hazretlerine ve âlî eshâbına sonsuz salât-ü selâmı tekrarlamakla zevk duyarız. Bundan sonra kitabı, Farsça'dan, Arapça'ya çeviren seçkin yazarı için, ilâhî

-11-

rahmetin esirgenmemesini niyaz eyleriz. Sonra Abdülkâdîr Bin Muhiddin-i Erbilî (k.s.)'nin (Erbili Muhiddîn'in manevî evlâdının) menkıbelerine geçiyoruz. Bu menkıbelerdir ki, okuyanların, kederlerini sevince, mutluluğa dönüştürür. Okurlarımızın bilgisine sunduğumuz, Abdülkâdîr Geylânî (k.s.) öyle yüce, bir velîdir ki; devrinin ve asırların Gavsü'l-âzâm'ı ve heykeli samedânîsi'dir. Yüce Mevlâ'nın varlığında, kendi varlıklarını eritmiş olduklarından, yüce isimlerine Ferdürrahman ı ALLAH ile bir olan) denilmek suretiyle, Hak (c.c.) Hazretleri tarafından taltif buyurulmuştur. Pâk ve yüce ceddinin Resûl-i Kibriya (s.a.v.) olduğu, bütün irfan ehlinin bilmüşahide ma'lûmudur. Böylelikle, silsile-i şerifelerinin Efendimiz; Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e kadar vardığı kafi bilinir. Eş-Şeyh Es-Seyyid Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.s.)'nin bu itibarla lâkâb ve künyeleri şöyle ifâde buyurulur: Şunu iyi biliniz ki; bu künyenin anılması dâhi bütün ehlullâha feyiz sebebidir. Demek istiyoruz ki; Abdülkâdîr Geylânî Hz.'nin anılması pek çok Allah dostlarına feyiz kaynağı olmuştur. Gavsü'l-âzâm ve heykelî nûranî (nûranî anıt) ve samedâni (ALLAH'a mensup) Abdülkâdîr Geylânî (k.s.) iki cihan serveri Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin manevî oğulları hem Hz. Hasan, hem de Hz. Hüseyin'e soyca bağlılıkları dolayısıyla da lâkabları Abdülkâdîr-ül Hasanî ve Hüseynî diye özetlenebilir. Bu yüce ve mümtaz müellif bu konuda şöyle buyurmaktadır: — «Gavsü'l-âzâmin şefaatini istirham etmekle, yüce Rab-bimizin lûtuflarını bizden esirgemiyeceğini Cenâb-ı Hak'dan niyaz ederiz...» Yüce mütercimin bu niyazına, eserimizde yer verdikten sonra, hiç şüphesiz ki, kendileri iki yönlü ariflerden olduğunu hemen anlamaktayız... Onun bu sözlerine tabiî olarak ilâveye gerek yoktur. Şunu iyi bilmek gerekir ki; Abdülkâdîr Geylânî Hz.'le gibi bir Gavsü'l-âzâmı anlatabilmek, anlayabilmek için, önce onun gizlilik ve ledünniyatına vâkıf olmak gerekir. Bir kâdirî olan yüce müellif, elbette ledünniyatı ile hem de sonsuz bir aşkla yüce Gavs'a bağlıdır. Eş-Şeyh Muhammedüs Sadık, bu vesileyle şunları da sözlerine eklemektedir: — «O piri azâmin yüce varlığına sığınarak, bu konudaki maruzatım ızı burada bitirip, yüce Mevlâ 'dan aff-ı mağfiret dileği ile duam ızı kabul buyurmasını niyaz ederiz. Tek arzumuz Gavsü'l-âzâm'ın ruhâniyetinin yardımcım ız olmasıdır.... Biz daha büyük bir tevazu ile okurlarım ızın ayak kaymalarım ızı ve hatalarım ızı af buyurmaları niyazı ve istirham ındayız. En büyük sığınağım ız ise, HAK (c.c.) Hazretleri'nin Gaffar (Örtücü) ve Settar (Saklayıcı) sıfatlarıdır... «Esimi mûterife merhamet mürüvvettir Karini af ola gelmiş hatası insânın» Yukarda ki beyît'in mânası:

-12-

Cürmünü itiraf edene merhamet, mürüvvet gereğidir. Dâima insanın hatası affede gelinmiştir. Tevfik Allahü Zülcelâlin 'dir. Malûmdur ki; kaleme aldığımız Menâkibi Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiya adlı eserin özelli ği bu menkıbelerde; MİR'AÇ ESRARININ TECELLÎ ETMESİDİR. Resûl-i Kibriya (s.a.v.) mir'aç-ı şeriflerin de âlemlerin yüce Rabbi'nin şu hitab ve beyanlarına muhab olmuştur. Yüce Mevlâ şöyle hitab etmiştir: — Yâ Habibim! Mânevi oğlun olan Abdülkâdîr Geylânî’yi neden beraberinde getirmedin?» İşte hiç bir menkıbede ve menâkibe ait eserlerde bulunmayan Mir'âç ledünniyatı ait eserlerde bulunmayan Mir'âç ledün-niyatı bu esrarda gizlidir ve bu menâkibin paha biçilmez değeri de buradadır. Tercüme ettiğimiz ve açıkladığımız Menâkibü'l-Evliyâ bir çok büyük küçük menkıbeden meydana gelmiştir. Bu menkıbelerin en önemli kısımları; Resûl-i Kibriya ile Gavsü'l-âzâm'ın müşafahası (karşılıklı konuş ması) ve Şeyhü'lEkber (r.a.) ile olan ruhanî görüşmesidir. Biz, bu eseri sıraya koyarken, ilk önce Gavsü'l-azâm'ın iki cihan serveri ile karşılıklı konuş masına yer verip, kalemimizi menkıbelerin önemine göre sıraya koymuş bulunuyoruz. Haddimiz olmayarak, ş unu arz edelim ki: Basıp yayınfayacağımız eser, bir taraftan Muhamed-ül Sâdık (k.s.) tarafından Farsça'dan, Arapça'ya tercüme edilen menâkibin, tercüme ve izahı olduğu gibi, şimdiye kadar hiç bir menâkipde rastlanmamış, Gavsü'l-âzâm'ın kerametlerini de tercüme ettiğimiz eseri genişleterek, takdim ediyoruz. Biz söylemesek de, elbette dikkatli gözlemciler, bu hakikati kadir bilip, değerlendirmekten geri kalmayacaklardır.

* * *

«Dünyâ telâşından kurtul ki Âhiret’e eresin… Âhiret telâşından kurtul ki, o zaman BANA vâsıl olas ın» Gavs’ül-Âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.s.)

-13-

ALLAH (c.a. Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hz. Hüseyin 'e (Radiyallahü Anhüma) ulaşmaktadır.)ya da ulaşmaktadır. Ebûbekr (r. Emetü'l-Cebbâr Fâtıme'dir. Osman 'a. Hazreti Ali (r. Ömer'in oğlu Abdullah'ın kızıdır.)'ın hem Seyyid ve hem de Şerif olduğunu kesinlikle ortaya koymaktadır. Hasan 'a ve Hz.s. Ömer' (r. Bu sebeple kendisine bu lâkab verilmiştir. Abdullah el-Mahd Hazretleri de anne ve baba cihetinden kölelikten uzaktır.a. Osman ' (r. Şeyh Abdülkâdîr'in nesebi Hz. Hasan'ın o ğlu Hasanü'l-Müsennâ'dır.)'le birleşmektedir.'lerinin ana ve baba cihetinden dört halifeye de ulaştığı iki cihan serveri Resulü Kibriya (s.ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ HAZRETLERİNİN HAYATLARI VE NESEBİ ŞERİFİ Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hz.'lerinin nesebi hem Hz.v. ANA CİHETİNDEN NESEBİ: Temiz validesi Ali bin Ebî Tâlib'in oğlu İmam Hüseyin oğlu İmâm Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır oğlu İmâm Cafer Sadık o ğlu İmam Seyyid Ebû Alâaddin Muhammed el-Cevad o ğlu İmam Kemalüddin İsâ oğlu İmam Ebû Atâ Abdullah o ğlu İmam Seyyid mahmut o ğlu İmam Ebû Cemâlüddin Seyyid Muhamed o ğlu Seyyid Abdullah es-Semâi kızı Ümü'l-Hayr. Şöyle ki: Şeyh Abdülkâdîr'in babasının annesi olan Ümmü Seleme Hz.)'e müntehi olduğunu kesinlikle tespit eden âsâra rastlamak pek kolay değildir. Ebû Bekr oğlu İmam Abdurrahman oğlu İmam Abdullah o ğlu İmam Talhâ oğlu İmam Muhammed'in kızıdır. Ayrıca.. AM İN *** -14- .c.) oğlu Hz. Buna rağmen bizlere delîl teşkîl eden. Şöyle ki: Adı geçen Abdullah'ın temiz vâlisedinin adı Hafsa'dır ki. hem de Hz. Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin nesebi Hz. Ali (r. hem Hz.)'ın o ğlu Hasan oğlu Hasan el-Müsenna oğlu Abdullah Mahd oğlu Mûsâ ei-Cun oğlu Abdullah oğlu Mûsâ oğlu Dâvud oğlu Muhamed o ğlu Yahya Zâhid oğlu Abdullah o ğlu Salih Musa Zengidost oğlu Seyyid Abdülkâdîr Geylânî'dir.'lerinin nesebi Hz. Şimdi sırasıyla bu nesebî sizlere vermeye çalışacağız… BABA CİHETİNDEN NESEBİ.a. Babası Hz. Abdülkâdîr'in dedesi (yedinci) olan Abdullah el-Mahd ile lâkablandırıİması Mahd'ın her şeyden arınmışa delâlet etti-ğindendir. Bütün bunlar açıkça göstermektedir ki. Ömer'e. Ebû Bekr'e hem Hz.a. Abdülkâdîr Geylânî Hz.a.anhümâ)e de ulaşmaktadır. yüce Gavs'ın silsile-i şerifesini tesbit eyleyen ve nesep itibariyle Gavsü'l-âzâm'a yakınlığı aşikâr olan torunlarından Ebû Salih Nasr tarafından kaleme alınmış olan bu eserin müteâlası Gavsü'l-âzâm (k. Osman'ın oğlu Ömer oğlu Muzaffer oğlu Abdullah annesi ile izdivaç etmiştir. Hz.) hepsinden razı olsun! Bizleri şefaatlerine naîl eylesin!. Babasının vefatından sonra Hz. Hz. Şöyle ki: Hz.

HZ. korunma ve saklanmaları. iki cihan serveri Muhammed Mustafa (s. şunu da ilâve edelim ki: Bazı hâkîkat ehlîzat'lar demişlerdir ki. saymakla bitmeyecek kadar çok olmakla beraber. Ancak bu vesile ile şu sırra tekrar işaret edelim ki. bin senede bir gelen mücedditlerden (yenileyici) olacaktır. yanında eshâb-ı kiramı bulunduğu hâlde.s. — «Dervişlik derecesini aşıp Hakk'a erenlerin derecesine varan evliyâlar'ın doğuş ları. Gavsü'l-âzâm'da asrında üç manevî görevi dâhi toplanmıştır. Ramazan günlerinde. ânen senin vâr ise mihrü mâhtır câna Ki bir bakışta mihre bir bakışta mâha benzersin. hem Gavs'ı. hem de Kutbü'l-irşâdı idi. oruçlu olurdu. hem de âlemlerin yüce Yaratıcısı Allahü Zü'l-Celâl'in mahbûbudur. O. Dördüncü olağanüstü hâl. kendisine şu hitabda bulunmuşlardır: — «Dünya'ya gelmek üzere bulunan oğlun. Mevlevî tarikatı'nın pirî sanîsi (ikinci pirî) Şeyh Galip Dede.) cismânî hâle gelerek. ortaya çıkan olağanüstü hâller. Yâni zamanının hem Kut-bü'l-aktâb'ı. Bu konu üzerinde ikinci menkıbede ısrarla durulmuştur.. hayrı ve şerri ayırd eden kitab olan Kur'ân-ı Kerîm'de açıklanmış bütün velîler. Üçüncü olağanüstü tecellî şudur: Bütün yüce Hak elçileri Gavsü'l-âzâm'ın pederlerine müjdelemişlerdir ki. senin o ğlun tüm işlerinde şeriat-ı Ahmediye'ye ve sünnet-i seniye'ye uygun hareket edecektir.» Bu yüce sözün hakikat mertebesinde anlamı şudur: Her asırda bulunan Kutbü'l-irşâd ve Gavs'lar da O'ndan mâna âleminin işaretlerini alacaklardır. öyle bir velîdir ki. tan vaktinden güneşin batışına kadar. İkinci olağanüstü tecellî şudur: Resûl-i Kibriya'dan başka di ğer bütün yüce peygamberler de görünerek aynı müjdeyi pek muhterem pederlerine tekrarlamışlardır.» «Kâmil doğarm ış ehli Hak Doğmazdan evvel ânesi. GAVS (K. ana ve baba aramak gerekirse. bu sırra şöyle işaret buyurmuştur: «Atan. kısaca beş tanesine temas edilmiştir.) Hazretlerinin dün-ya'yı teşriflerinde.» Lugâtî anlamı: «Aslında bu gibi zevata..S)IN DÜNYÂYA TEŞRİF ETMELERİ Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. manevî yücelikte mâna -15- . Gavs Hz. âlemde devrinin kutbü'l-aktâb'ı olub. Beşinci ola ğanüstü hâl: Daha çocukluk anlarında.v. ana ve babalarının do ğuş larından da öncedir. O. oğlunun emri altında olacaklardır. cümle evliyâullah hazerâtı ve nüfûsu safiye erbabı ona bağlı olacak ve itaat edecektir. bu sırrı açıkladığı gibi.a. Birinci olağanüstü hâl şudur: Mübarek babaları Es-seyyid Ebû Sâlîh Musâ-i Zengi-dost hazretlerine. hem benim. Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ'da.lerinin babasına müjdelenmiştir ki.» Yukarıdaki beyit. Bu kısa menkıbeye işaretten sonra.

Mufin.) gibi HAK (c.) Hazretleri'nin doksan dokuz esmasının pek çoğu Kutbü'l-aktâb ile ilgilidir. Bu ise şu sırdandır ki. GAVSÜ L ÂZAM ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ (K. Şahit. Râsih. Vâris. Nâsik. Gavs' hazretlerin de yüce HAK (c. Misbah. Hâzik. Nâsih. Basîr. Nakib.)'IN KUTSAL İSİMLERİ «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiya» adlı eserin eserin elli dördüncü sayfasında şöyle buyurulmaktadır: Cenâb-ı Hak (c. Şerîf. Lâzil. arif ve mutasavvıf bir şâir bu hikmeti dile getirerek şöyle buyurmuştur: «Bir muammadır bu âlem fehmîden ariflere İsm-i âzam sırrıdır çün ol muammadan garaz» Hemen haddimiz oljnayarak menkıbede şu cümleyi açıklamaya muhtaç gördüğümüzü de işaret etmeliyiz. Hakîm. Muîn. Vazıh. Zekî. Müeyyit. Zahit. Meselâ Sebbuh ve Kuddüs esmalarının tecellîyâtından bulunan Şerîf. «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'da anılan isim kutbiyyet esması olarak gösterilmekte denmek istenmektedir ki. Sâcit. Burhan. Şâkir.c. Vâfî.c.. Sâlik. Râşit. Hüseyni. Mübeyyin. Âlim. Hüsnü. Lebib. Sâkî.» Mânası şudur: «Senin anan ve baban var ise ay ile güneştir.S. Cevât Münkât. Habib. Zarif. onun Halîfetullâh (ilâhî halîfe) oluş keyfiyetine itirazları da bu sırdandır. Tayyib. Velî. Muksim. Mümin. Delil. Sultan. Melâz. Zâkir. Öyle anlaşılmaktadır ki. Kâim. Zahir. Kerîm. Bu konudaki görüşlerimizi sonra belirtmek üzere şimdi «Menâkib-i Tâcü'l-Evliya ve Burhanü'l-Esfiya»'da «Gavsü'lÂzâm'ın Esması» diye arz edilen esmaya geçelim: Seyyit. Salih. Parisa. Bâriğ.güneşine. Mutayyib. Sâkib. Necîp. güzellikle ay'a orantılı olması gerekir. Sait. Meâz. Zîra bir bakışta.c.) esmâ'ü'l-hüsnâ'sı tecelli etmiştir. He-mam. Azîm. Müntekim (öc alan) gibi esmâ-i ilâhîyyesi'nin mazharına secdede tereddüt gösterip. Zait. Nakî. Şâmih. Haris. Faik. güneş'e bir bakışta ay'a benzersin» demektir.s. Kâit. Celîl. Vâcit. Mâz. Muti. Tâhir. Miftah. Vaki. Mükrim gibi esmâi ilâhiyye Hak (c. İmam. Tayyib. Münas. Tabib. Mûnî. Takî. Muhzib. Lâik. Sâhib. Sâim. Sâdık.)'ünün Sebuh ve Kuddüs esmâ-i ilâhiyyesi'nin mazharlarının esma ve tecellîyâtındandır. Münim. Bunun zahirî mânası: «Gavsü'l-âzâm'dan başka kutup yoktur» demektir. Dikkat buyurulursa bu menkıbede gösterilen esmanın bir kısmı esma-i ilâhiyye'ye âit olan esmaü'l-hüsnâ'ya dâhildir. Âbit. Hâşû. -16- . Fâlik. başlangıçta Âdem (a. Hâzî. Bu mazharlarda tecellî eden başta Melâike-i Kiram ha-zerâtının..)'nün Kahhar (yok eden). Cemîl. *** Hz. Vâsii. Kâmil.c. Sâhî. Reşit.

yâni «insan-ı kâmili» vardır. yerinden kalkmaz.a. El-Cubâîi..Yukarıda işaret ettiğimiz cümleden (Gavsü'l-âzâm'dan başka kutub yoktur) mânası çıkmaktadır ki. Çünki her devrin ayrı bir Kutbü'I-aktâb-ı. O insanlarla dini sohbet ederken. Şöyle cevap vermişler: — «Resûlullah (s..» İbnün-Neccâr tarihinde şöyle yazıyor: — Abdülkâdîr'in oğlu Abdürrezzak'dan dinledim. daha görgülü ve akıllı kimse yoktu. TÂCÜL EVLİYANIN HANIMLARI Sofilerin şeyhi.v. Ayrıca Ebül-Kalib bin El-Bennâ ve di ğer âlimlerden de ders almıştır. kürsüden inip namazını kıldırırdı. Kasd eylenen o de ğildir.» derdim. Babasının yanında tahsil görmüş ve ondan ilim dinlemiştir... Şeyhin oğulları arasında ondan daha kıymetli. geri kalanı da kız idi.İrşâdı. her yönden hizmetimi görürlerdi. kızlarından ve erkek çocuklarından ölen olurdu da. Dedi ki: Babamın kırk dokuz çocuğu oldu. Uzun zaman babasının medresesinde ona vekâleten ders okutmuştur. Kürsüye çıkıp halka vaaz ederdi.. hem 0e Kutbu l-aktabı Abdülkâdîr Geylânî Hazretleridir. Olsa olsa denmek istenmektedir ki. Şerif Hüseyni El-Ba ğdadî. -17- .. Bunlardan yirmi yedisi erkek... Vaktaki zamanı geldi.» Yine O'ndan nakl edilmiştir: — «Evlenmek istiyordum. Şeyh Şihabüddin Es-Sühreverdî (Avarifül Maarif) kitabının yirmi birinci bölümünde der ki: Şeyh Abdülkâdîr'e bazı salih kişiler sormuşlar: Niye evlendiniz? demiş ler. Şeyh Abdülkâdîr'den nakl ediyor: — «Benim bir çocuğum olunca derhal onun kalbimden çıkarır: O. Yirmi yaşında iken 543 yılında fetva vermeğe baş lamıştır. fakat bir türlü vaktimi israf ederim düşüncesiyle evlenmeğe cesaret edemiyordum.. benim için şimdiden ölmüştür... Hepsi gönül hoşluğu ile bana itaat edip. TÂCÜL EVLİYANIN ÇOCUKLARI ŞEYH ABDÜLVEHHAB: Onun çocuklarından birisi de o ğlu Abdülvehab'dır. hem Kutbü'l.. Nihayet ölen çocuğunu yıkayıp kefenledikten sonra camiye getirirlerdi.. denilmek istenilmiştir. Ahmed bin Abdülvâsî bin Emir-gah ve di ğerleri ondan tahsil görenlerdendi. Devrinin hem Gavsü'l-âzâm'ı. sohbetini kesmezdi. İlim tahsil etmek üzere Acem beldelerine gitmiştir. Ulemadan birçok kimse ondan icazet almıştır..) bana «Evlen!» deyinceye kadar evlenmedim. Allah bana dört hanım gönderdi ve bunlarla evlendim. gayenin bu olmadığı kesindir.

fikren anlaşamadığı kişilerle de münazara etmiş ve onları ikna etmiştir.. hadîs rivayet etmiş. Babasının evlâdı arasında ondan daha fakih.. Kalbleri cezb edecek güçte idi... O'nun birçok te'lifleri de vardır. vaaz vermiş ve çeşitli dinî görevlerde bulunmuştur. vaaz vermiş.. O'nu gelen şikâyetleri halletmek için görevlendirmiş tir.. Emevîlerden Abdül-Halik bin Salih el-Kureşî. el-Mısrî v. Nâsır. İnsanların ihtiyaç ve şikâyetleri O'na sunulurdu ve bunları en güzel bir biçimde hallederdi. şikâyetlerin çözümlenmesi için görevlendirmişti. Nereye giderse. Edebiyata vukufu vardı. Ondan icazet alan âlimlerden ş u isimleri sıralayabiliriz: Ebu Turab Rabia bin el-Hasan el-Hadremî. Bağdat'taki zarif ve kibar şahıslardan bir tanesi de O idi. zahid ve vaiz idi. Mısır'a gelmiş ve orada hadîs rivayet etmiş. hadîs rivayet etmiş. Hilbedeki kabristana defn edilmiştir. Zerâfet ve göz alıcı şakaları ile ün yapmıştı. yi ğit idi. İhtilaflı meseleleri hâl etmekte emsalsizdi. Son derece şahsiyet sahibi ve cömert idi. 593 yılının Şevval ayının yirmi beşinci gecesinde orada vefat etmiştir. Birçok âlimler ondan icazet almış lardır.. «Cevahirül Esrar Ve Letâfi'ül Envar Fi İlmissûfiyye» adlı eseri bu teliflerin başında yer alır.. Misâir bin Ya'mer el M ısrî. Şeyh İsâ ondan ve Ebil-Hasen bin Sırma'dan ders almış tır.. Hamid bin Ahmed el-Ertacî. Muhammed bin Yakub bin Ebid-dünyaya icazeti o vermiştir. hangi mecliste hazır bulunursa mutlaka hüsn-ü kabûl görürlerdi. Nutuk irad ederken ağzından âdeta bal damlardı. Eddenisî. nefsanî arzulardan tamamen tecrid edilmiş bir fakih. Ders okutmuş. 522 yılının Şaban aymda Bağdat'a do ğmuş. İbni Receb tabakatında der ki: — İbnül-Hüseyin ibn Er-Ra'vabî. hoş sohbetli bir zat idi. ilmin çeşitli tenlerini okutmuştur.. İbni Halil ve bir topluluk rivayet etmiştir.. Vaaz ederken son derece fasih konuşurdu. Söyledi ği sözlerle insanları âdeta büyülerdi.. Ez-Zehebî der ki: — «O. Ebî Galip bin El-Bennâ O'nun hakkında bana şöyle anlatmıştır: O. -18- ... ondan daha anlayış lı yoktu. büyük fakih ve muhaddis Muhammed bin Muhammed. Bir diğer âlim de onun hakkında şöyle sitayişle bahs etmiştir: Fetvada kalemi eşsizdi. Ondan. İmam En-Nâsır li dînillâh onu.s.Fazilet sahibi.

. Onu teskin etmek için ne yazık. vaaz vermiş. Başka hocaları da olmuştur.. Minberler üstünde halka nasihat eder. Herkesden hüsn-ü kabul görürdü. El-Munzirî'ye göre. Ahmed bin Meysere bin Ahmed el-Hallâl el-Hanbelî O'ndan bir çok hadîs rivayet etmiş. Hadîs rivayet etmiş.. babası hakkında geniş bilgiler verirdi.... Kalbim size olan iştiyakımdan çatlayacak gibi oluyor. Sizi gördüğüm gün artık oruç (sükût) bana helâl olmaz. Ayrıca İbni Mansûr Abdurrahman bin Muhammed ElGazzâz'dan da ders almıştır. Dikkat edin!. Şam'a gitmiş ve orada Ali bin Mendî bin el-Muferec el-Hilâlî'den 562 yılında ders almıştır. O. O'ndan birçok kimseler icazet almıştır. Dönüşüne de bir yol yoktur! Her ülkede üzüntü ile başbaş a kalan bir garibdir. çeşitli ilim dallarında ders okutmuştur. O da babasından ders almış ve ondan çeşitli bilgiler elde etmiştir. İbnün-Neccâr diyor ki: — Şeyh Abdülkâdîr el-Gîlânî'nin oğlu Şeyh İsa'nın kabir taşında... Nesli hâlâ orada iskân etmektedir. Garib iştiyak içinde kıvranmaktad ır.» * ŞEYH EBU BEKİR ABDÜLAZİ Z: Bu da Şeyh Abdülkâdîr'in oğullarındandır. Askalân'da gazada bulunduktan. çeşitli tenleri nakl etmiştir. hadis rivayet etmiş vaaz ve nasihatlarda bulunmuş ve nihayet orada hayata gözlerini yummuştur. Firkat ateşleri içinde yanıp kavrulmaktadır. Ki bir gem bulamıyorum.. tarihinde şöyle anlatır: — O. onun Mısır'da 573 yılının Ramazan ayının on ikisinde vefat etti ğine dair bir yazı okudum: Sözün yeri gelmişken o'nun sırlı beyitlerinden örnek koyalım kitabımıza istedik şöyle ki: «Sevgililer diyarına selâmımı götür ve onlara de ki.. babasının vefatından sonra Ba ğdat'ı terk etmiş. -19- . Onlara yaklaştıracak bir arkadaşı da mevcut değildir.. M ısır'a gelmiş.» «Sizi görmezsem bütün yıl lisân orucu tutarım.. Eğer halimi sorarlarsa deyin ki. Kudüs-i Şerîfi ziyaret ettikten sonra 580 yılları sırasında Cibâle gitmiş ve orasını vatan edinmiştir.İbnün-Neccâr. Ülkelerde garibin yâri var mıdır ki?. Babasından hadîs rivayet etmiş... bilâhare M ısır'a gidip vefat edinceye kadar orada kalmıştır.

dertlerini dinlerdi. Cumalar hariç evine ibadet için kapanan.Efendi ve gayet mütevâzî bir zâttı. fıkıh öğrenmiştir. ilmin çeşitli dallarını öğretmiş. çok doğru ve hadîsi çok iyi kavrayabilen. Takva ve vera sahibi. rivayeti seven. babasından. Kadı Ebil-Fadl Muhammed bin Nasır el-Hafız. Ebil feth Muhammed bin el-Bater. Kendi el yazısı ile. İleride bahsi geçecek olan Abdurrezzak da ondan ders aimıştır. * ŞEYH ABDÜL-CEBBÂR: Şeyh Abdül-Cebbâr. Canavarın başı türbenin güneyinde asılıdır. talebeleri seven. El-Haf ız İbnün-Neccâr tarihinde onu şöyle anlatıyor: — Babası onu daha küçükken okutmuş ve şu âlimlerden de ders görmüştür: EbilHasan Muhammed bin Es-Saiğ. Yazısı pek güzeldi. gayet güzel yazı yazardı. selefin yolundan giden çok iffetli bir âlimdi. fevkalâde cömert. Ebul Muzaffer Muhammed el-Haşîmî. 532 yılının Şevval ayında do ğmuş. Ebil Hasan bin Dırma'dan da ders almıştır.. hem de insanlar için pek çok faideli şeyler yazmıştır. Hadîs okutmuş. Ebî Mansûr ve Kaz-zaz'dan fıkıh okumuş ve onlardan hadîs dinlemiştir.. Birçok âlimlere icazet vermiştir. şahsiyet sahibi bir mü'min idi. hem kendi için. Sağlam hafız. Tasavvuf erbabı ile arkadaşlık yapar ve kalb ehli olan kişilerden ayrılmazdı. izzeti nefis sahibi. Ebî Abdullah bin Talha'mn nezdinde çok ilim tahsil etmiştir. ebil-Muafî ahmed bin Ali bin es-Semin. Fakirlerin içine girer. Ahlâkı güzel. El-Haf ız ez-Zehebi yazdığı « İslâm Tarihi» kitabında der ki: -20- . 602'nin Rebi'ülevvel ayının on sekizinde Cibâl'de hayata gözlerini yummuştur. fetva vermiş. * ŞEYHÜ'L KUDVE EL-HAFIZ ABDÜRREZZAK Şeyh Abdülkâdîr'in oğullarından olan bu zât da babasından ilim tahsil etmiş. fakr-ü zarurete karşı gayet mütehammil. Gayet güzel ve herkesi hayrette bırakan yazılar yazardı. Bağdat'taki medresenin do ğu giriş kapısının sağına defn edilmiştir.. Zamanında Ba ğdat'ta ortaya çıkan bir canavarı büyük kerameti sonucu yok etmiştir. İbnil-Batar. fikren anlaşamadığı kişilerle münakaşa ve münazarada bulunmuştur. Ebî Bekr Muhammed bin ez-Zağunî. Abdurrezzak'dan yirmi sekiz sene önce 575 yılının Zilhicce ayının dokuzunda henüz genç iken vefat etmiş. İshak bin Ahmed zin Ganim. Ali bin Ali Hatîb ondan icazet alan âlimlerdendir.. son derece güvenilir bir kimse. İmam Ahmed bin Hanbel'in mezhebinde fıkıh sahibi bir zât idi. O.

528 yılının Zilkade ayının on sekizinci akşamı doğmuş. Zâhid bir şahıstı. Ahmet bin Eş-Şeyban.. Hafız. * EŞ-ŞEYH MUHAMMED: Şeyh Abdülkâdîr'in o ğullarından olan Şeyh Muhammed de babasından okuyup feyz aldı. Ba ğdat'ın do ğusunda olan Hilbe şehrine nispetle kendisine Hılebî denilmiştir. Kemal Abdurrahim. 630 yılının Şevval ayının altıncı gününe tesadüf eden cumartesi günü Ba ğdat'ta vefat ettmiştir. kendi kendisini yetiştirmiş idi.. Hafız. * EŞ-ŞEYH İBRAHİM: Şeyh İbrahim de babasından ilim tahsil etti ayrıca Said bin el-Bennâ ve di ğerlerinden de ders aldı. Ondan şu âlimler rivayet etmiş lerdir: Ed-Denisî.. fıkıh bilgisinden daha fazla idi.— Ebu Bekir Abdurrezzak önce Gîylânlı. orada tekrar namazı kılındı. Allah'dan haya ederek tam otuz sene başını se-ma'ya kaldırmamıştır. Orada bir musallanın üzerine konup binlerce kişi namazını kıldı. İbnün-Neccâr. Aynı öbür kardeşleri gibi o da Şeyh el-Bennâ'dan ders aldı. Sonra Dicle'den geçirilip Bab-ı Harime getirildi. EnNecîb. tabakatında der ki: Mezheb bilgisi vardı.. Âbid. Emniyetli bir kimse olup hakkında Ed-Desinî ve diğerleri medihde bulunmuştur. Hadice bin Eş-Şihab. Sika. lâkin hadîs bilgisi. Her taraftan halk gelip toplandı. orada da namazı kılındı.. İsmail el-Askalânî. gibi âlimlere de icazet vermiştir. Şeyh Şemseddin Abdurrahman. * -21- . Zâhid.. Sika. Sika. Babasından tahsil etmiş. 600 yılının Zilkade ayının yirmisinde vefat etti ve aynı gün El-Hibe kabristanında defn edildi.» El-Hâfız İbni Receb. Cenazesi şehrin dışına çıkarıldı. orada da namazı kılındı. aza kanaat eden bir zât idi. Et-Takî el-Beldanî. Sonra Halifeler türbesinin kapısına getirildi. (ER'RAVD) kitabının müellifi der ki: — Ebu Şame şöyle demiştir: «O. Vasıfa gidip yerleşti ve orada 592 tarihinde vefat etti. Kalabalık bir gündü o gün. İbni Nukta'ya göre O. sonra Bağdatlı. Hanbelî mezhebine mensup bir zât olmuştur. O. İbnün-Neccâr diyor ki: — Vefat ettiği günü takip eden gün. Sonra Ahmed denilen kabristana getirildi. Abdüllâtif. orada da namazı kılındıktan sonra oracıkta defn edildi. Ed-Dıyâ. sala okundu. Kendisi Muhaddis. Türbe-i saadeti Halep'te olup büyük ziyaretgâhdır. Sonra omuzlarda Errassafe camiine taşındı.

orasını vatan edindi. o doğuncaya kadar ölmem.. 508'de doğup. ağa-beysi Abdülvehab'ın yanında. Benim sulbümde Yahya denilen biri var.. korkmayın! dedi. Bir Habeşli cariye ile evlendi. Cenazesi için sala okunmuş. Hilbe'deki türbesine yakın bir yerde defn edilmiştir. -22- . Orada vefat etmiştir. (Böylece babamızın kerameti bir kere daha zahir olmuş oldu.. 598 yılının Safer ayının sekizinde Ba ğdat'ta vefat etmiştir. 539'un Rebiül-Evvel ayında dünyaya geldi. Şeyhimiz zarif ve mazbut bir zattı. Biz yanında a ğlamaya başladık. Şeyh Abdülvehab anlatıyor: Babam çok a ğır hasta idi. ona Abdülkâdîr adını koymuştur. Yaşlandı. Bazılarına göre seksen yedide vefat etmiştir. Muceminde der ki: — O. Hadîs de âlimdi. Kasyon da ğında defn edildi. efendimiz Şeyh Abdülkâdîr'in en küçük oğludur. O da babasından ilim tahsil etmiştir. Namazı ElMücahidiye medresesinde kılınıp. Babasının vefatından on bir yıl önce. O'nun kardeş lerinin en yaşlısı olduğu da söylenir. * EŞ-ŞEYH MUSA: Bu da babası ve İbnül-Bennâ'dan tahsil gördü. Ayrıca Abdül-Bakî oğlu Muhammed'den de ilim tahsil etmiştir.. AMİN!. hastalandı ve vefat etti. Bize: — Ağlamayın. O. mezhebindendi. Sonra iyileşti. Mısır'a gelmiş ve halk O'ndan çok istifade etmiştir. Hanbelî. O ğlu dünyaya geldi ve ona Yahya adını verdi. zühd ve takva sahibi idi. 550'de doğmuştur. Annesi Habeşli bir kadındı. Sefh Kasyon denilen yerde defn edildi. Eş-Şeyh Ömer bin el-Hâcib.) O.. Şeyh Ab-dülkâdîr'in oğullarından en son vefat eden O'dur.EŞ-ŞEYH ABDULLAH: O da babasından ve İbnil-Bennâ'dan ilim tahsil etmiştir. bir çok halk toplanmış. Uzun bir müddet daha yaşadıktan sonra vefat etti. M ısır'da bir çocuğu olmuş. Bu şeyhimiz Suriye'ye gelmiş oraya yerleşmiştir. Epeyce orada yaşadı ve halk ondan çok faydalandı. Şam'da hocalık yaptı. O'nun en son çocuğu idi.. Onunla bilâhare Bağdat'a gelmiş ve 600 yılının Şaban ayında orada vefat etmiştir. 816 yılının Ce-madiyelâhirin başlangıçlarında Şam'da Akîbe mahallesinde vefat etti. Bilâhare Mısır'a gitti ise de orada fazla kalmadan tekrar Şam'a (Suriye'ye) döndü. Biz bunu her halde hastalığının şiddetinden söylüyor ve ne dedi ğini bilmiyor diye yorumladık.. ALLAH'ın rahmeti cümlesinin ve onların yollarından gidenlerin üzerlerine olsun!..

)'IN YÜCE MERTEBESİ HAKKINDAKİ BEYANLARI İmâm-ı Rabbani mektûbatmda şu sırra temas ederek buyurmuşlardır ki. Demek oluyor ki. Hazreti Fatma ve Hazreti Hasan ve Hüseyin yoluyla sultanü'l-evliyâ ve Burhanü'l-esfiyâ.S. Ebdal (bir velayet derecesi).)'den. Bu gördüğümüz güneş her zaman batar. (Bu bir bakıma Muh-yiddîn ibn'ül Arabî (k.)'un buyurdukları gibi peygamberlik kânununun sahipleridir). — «Hakk Teâlâ (c.S.c.v. bu mübarek fırka Hazreti Ali (k. fakat mâna semâsında her zaman parlayan Gavs'ın güneşi hiç bir zaman batmaz. Makamın asıl sahibi Resûl-i Kibriya olduğuna göre.)'ye intikal eder. Zîra ondan sonra Nebî gelmeyecektir.) AHMED-ÜL FARUKÜ ŞERHİNDİ (K.a.s.)'dir.) Hazretleri'ne vâsıl olan ikidir.v.s.a. tarîk-i velayet yolu ile Hak (c.» Gavs’ül-Âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.)'ye vâsıl olanlardır. Birincisi. Miras onun mirasıdır. İkincisi.)UN GAVSÜL-ÂZÂM ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ (K.s. yer ve göklerin Gavsı Abdülkâdîr Geylânî (k. Bütün velîler onun nuru velayetinden nurlarını alırlar.v. Bunların cümlesi velâyet-i muhammediye'den feyz almış lardır.c.) gelmesi ile son bulmuştur. her işin olduğu gibi velayetin de başlangıcı yine Muhammed (s. Enbiyâ-i izam hazerâtıdır.» Devran odur kim devrini devr-i felek bilmez ola İnsan odur kim s ırrını ins-oü melek bilmez ola Merkeb izinde su görüp deryayı gördüm sanma sen Derya odur kim ka'r ını asla semek bilmez ola Adem odur kim nân ola hem mâ hem zem'an ola Hayvandan ol adaldürür nân u nemek bilmez ola -23- .«Yâ Gavsi evvelâ cisim ve nefsinden çık… Ondan sonra da kâlp ve rûhlardan huruc etmiş olasın… Bundan sonra da hüküm ve emirden sıyrılabilsin ki BANA vâsıl olasın. Evtad (bir velayet derecesi) bütün velîler bu ikinci kısma dahildir. Aktab (Kutbü'l-aktab). Bu yol peygamberlerin sonuncusu Efendimiz Hazreti Muhammed (s.

Her şeyin doğrusunu bilen HAK'tır.»» diye yayınlanan Gavs'ül-âzâm'ın evlâtlarına ve bu yolun tâliblilerine tavsiyelerini içeren küçük risalenin. Efendimiz Şeyh Abdülvahab'la Şeyh Abdurrahman (Evlâtları) şöyle bir açıklamada bulunmuşlardır: — «Babamız vaaz meclislerinde konuşurken.. Hizmet bizden tevfîk Cenab-ı Hakk'tan. zahir mânasını aşarak içyüzünün anlamı ve izahı verilmiştir. Umarız ki bu şekilde okuyucularımız eserden daha iyi faidelenirler. Sahîh olan rivayetlere göre. Sonra.. Eserin aslında bu bölümde bulunan metinler eserin değişik yerlerinde bulunmasına rağmen biz eserin yeniden tasnifini yaparken okuyucularımızın konudan uzaklaş mamaları için bu ayrı ayrı olan Gavs'ül-âzâm'ın tavsiyelerini bir araya toplamayı uygun gördük.» Bu bölümde "Ya Eyyühelvelet «Ey Oğul!.Kâmil odur kim ac susuz çok çok emek çekmiş ola Nakıs olandır bunda kim hergiz emek bilmez ola Her bir nebi her bir veli zilletle erdi menzile... Şeyh Abdülvahab ve Şeyh Abdurrahman kendilerinden irşâd olmalarına yararlı olan tavsiyelerini (özellikle vaazların da) söylediklerini şöyle anlatmış lardır: Gavsü'l-âzâm şöyle buyurmuştur: GAVSÜ L ÂZAM İN SOHBETLER İNE BAŞLARKEN SÖYLEDİĞİ KIYMETLİ SÖZLERİ EY OĞ UL!.» derlerdi.» Biraz sükût ettikten sonra yine. NİYAZI MISRI BÖLÜM: 3 EY OĞ UL!.. «YÂ EYYÜHELVELED!... — «EL-HAMDÜLİLLÂHİ RABBİL-ÂLEMÎN..lerinin oğulları Şeyh Abdürrezzak. Mısri'ye söğsün şül ağız ALLAH demek bilmez ola. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hz.. — «Adede halkıhî ve zinete arşihi ve rıdâe nefsihî ve midâde kelimatihî ve -24- . konuşmalarına şöyle baş lardı: — «EL-HAMDÜLİLLÂHİH RABBİL-ÂLEMÎN. Sonra biraz sükût ederlerdi..

. mülkünde ortağı da YOK'turL Yaratmış olduğu şeylere benzemekten tamamen münezzeh ve müberrâdır. Allah'a mahsustur.. İki şerefli amca olan Hamza ve Abbas'dan da razı ol! Ensâr ve muhâciriynden de kıyamete kadar onlar ın yolundan gidecek olanlardan da razı ve hoşnut ol!. cismi cismine mahkûn. şehidlerin efdafi. Hakkiyle duyan. şiddet anında sarsılmayan. O.. Kahraman...... Güzel/eşecek bir cevher.. Muhammed. acâyib kerametlerin izhâr edicisi el-İmâm ebil-Hüseyin ebî Talib oğlu Ali'den de razı ol!. Nefsinin hoşnutluğunca. Onu da düzelt! Günahlarımızı da senden iyi bilen yok. âlimi. yüce İmâm Ebû Hafs Ömer bin El-Hattâb'dan da razı ol! Ceyş'ül-Usre'yi teçhiz eden «On»'un onuncusu olan. Biyedihilhayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Sonra: — «Âlem-ül gaybi veşşehadeti errahmanirrahim Elmelikül kuddûsül AzizülHakîm. kapıyı çekip koparan (Hayber kap ısını çekmiş koparmıştır) orduları dize getiren.. mutlu kişilerin en şereflisi. Mahlûkatının adedince. yanında medfûn olan O müşfik halîfe ve yüce İmâm Ebû Bekr es-Sıddîk'dan razı ol! Emeli kasır (Dünya sevgisi az).. ameli kesfr (İbâdetleri çok). Ve eşhedü en lâ ilahe illâllahü vahdehû lâ şerikeleh. (ALLAH) seminleşecek bir cisim (Çok değerlipahaha biçilen). Şehâdet ederim ki.. Müşrikler istemese de. şeriatın hâkimi.... İki şehid torun Hasan ve Hüseyin'den de razı ol!. gizli işlerimize ancak sen vakıfsın. milleti de ıslah et! İyilik hususunda kalplerini telif eyle! Birbirlerine zararlar ı do-kunacaksa lütfunla onu da önle! ALLAH'ım! İç yüzlerimize. El-Ferdüssamed. Sevgilisi ve dostudur. Kur'ân'ı âdabına riâyet ederek okuyan. îmânı (göğsünde) sımsıkı bağlayan.. Rahmanın meleklerinin haya duyduğu. ALLAH'IM!. O'nu hidâyet ve bütün dinlere üstün gelecek bir dinle göndermiştir..... onlar ı da ihsan et Yarabbî! Yasak ettiğin yol ve işlerde bizleri sülük ettirme! Rızân olmayan işlerden bizleri men eyle! Kendine itaat etmekle bizleri izzet ve şeref sahibi yap! Mâsiyet -25- . Arşının ağırlığınca. tam mânasiyle gören de O'dur.. O. Noksanlaş acak bir araz değildir.müntehâ ilmihî ve cemîu mâşâ ve haleka ve zeree ve berie. verdiği hükümler kitab ın nassına muvafık olan...nun hiç benzeri de YOK'turL.» der. Et-vahidul-Ahad. O'nun veziri. Resulün amcazadesi Allah'ın kılına. dilediği ve yarattığı her şeyin sayısınca hamd. Ve lâ nedde lehü velâ şerikelehu velâ vezire velâ avne velâ zahîr. Betûl'un zevci. iki nurun sahibi Osman bin Affan'dan da razı ol!. ALLAH'ım İmâmı (Halîfeyi) de. Ve hüve hayyun lâ yemût. Şu halde ayıplarımızı da ört! Hacetlerimizi de biliyorsun.. Mahlûkatın en iyisi ve hayırlı-sıdır.. lehülmülkü velehulhamdü yuhyî ve yumîtü.. korku bilmeyen.. Ellezi lem yelid velem yûled velem yekûn lehû küfüven ahad. ismi ismine. onlar ı da afv eyle! Ayıplarımıza senden daha iyi kim vak ıf olabilir?. O'nun kulu ve Resulüdür. din 'in imâmı. Tertemiz bir soydan gelen..

Bizi sevdiğini iddia eden kimse nasıl olur da bütün varlığını bize veremiyor... Bize zikrini... hiç ayılmad ın! Yıllarca sana teşbirâtta bulunduk. mazeretlerini kabul etmezsek. Bize yakınlık bulan.deryalar ında bizleri zelîl kılma! Senden başkasından ilgimizi kes! Bizleri. aylarca sana mühlet verdik.. bir türlü vazgeçmedin. bir türlü açılmadın. Hiç aldırmadın... Ne biliyorsun.. (Kuvvet ancak yüce ve büyük olan Allah'la elde edilir. bize muvafık olurdun. huzurumuzdan tard edersek ya da seni istemezsek.. en ufak bir gayret göstermedin! Seni ne kadar tevbih ettiysek utanmak bilmedin! Ne kadar seni açmak istedik. Ey Fülan! Eğer sözünde özünde sadık olsaydın. bir daha dönersen (karışmam.) ALLAH'ım bizleri gaflette bırakma! Bizi aniden alma! Ey Rabbimiz! Şayet unutur veya hatâ edersek bizleri muâhaze etme! Ey Rabbimiz! Takat getiremiyeceğimiz şeyi de bizlere tahmil eyleme! Bizi afv et! Günahlar ımızı mağfiret et! Bize acı! Sen bizim Meviâmızsın! Öyleyse kâfirler güruhuna karşı bizlere yardım et!. Belki yola gelirsin diye günlerce. nasıl olur da topluluğumuzdan ayrılabilir. hayret doğrusu. belki seninle alâkamız fazla devam etmez!. Manevî işkencelerimize razı olurdun! Hâttâ onlardan -26- . bizleri gerçekten sevseydin.) avdet İşte şimdi biz. yâni bizlere bir daha kötülükler etmeyeceğine dâir söz verdikten sonra.. bize muhalif olmazdın! Ahbabımızdan olsaydın. ya da seni adam yerine koymazsak. yada ünsîyet şarabımızdan/bir yudum içen kişi..... Seni hızlandırmak istedik. Lâ kuvvete illâ billâhil Aliyyilazim. Unuttun mu. senden uzaklaştıracak şeylerden de uzaklaştır!. Dilediğ i olur. bize korku içinde geldiğini? Kapımıza boyun eğerek sığındığım? Bir de bizden yüz çevirip kaçmak istiyorsun ha!. yahut belini kırarsak.. kapımızdan ayrılmazdın... huzurumuzdan kovulduktan sonra seni bir daha kabul etmezsek hâlin nice olur?. O'ndan başka tanrı yoktur.» Meclisinden imânı noksan veya tevbesini bozan biri kalkıp gitmek istedi ği zaman ona hitaben derler ki: — «Ey Fülan sana seslendik. Ya seni red edersek. Biri-sana tebşirâtta bulundukça sen durmadan uzaklaştım Ey Fülan! Bundan sonra.. ALLAH'ın emirlerine sımsıkı sarılman için seni uyarmış bulunuyoruz. hayret doğrusu!.. ALLAH birdir. dilemediği olmaz.» Böyle konuştuktan sonra parmağı ile yüzüne doğru işaret ederek şöyle derdi: — «Lâ ilahe illallah mâ şâellâhû kâne vemâ lem yese' lem yekûn.. cevab vermedin! Seni kötü yoldan alıkoyduk. şükrünü ve ibâdetlerinin güzelini ilham et!.

. sabah akşam ondan başkasını aramaz. gerçek -27- . Ey Cemâat! Sizin için olmayana çağırmayın!. Ey uykuda olan kişi! Uyan! Gözlerini aç! Önüne bak! Başına azab askerleri üşüşmüş... Ona sû-i kastler tertip edip fena halde perişan etmiştir... Allah da onun mutlaka karşnlığını verir. murad ve havasına uyucu kılmıştır!. Rab ona görünüp keşf ihsan eder. Şunu da iyice bilin ki sizleri avucunda döndüren kaza ve kader ceryanındasın ız! Şüphe yok ki. Çünkü diriliş gününe kadar onu. Kerim ve ziyadesiyle bağışlayanın lutfu olmasayd ı sen şüphesiz o âzâbı hak edecektin!.. Rabbine dön artık!» (Fecr süresi... Çalış da: — «Ey itmi'nâna eren nefis sen Rabbinden Rabbin de senden razı olarak....... âyet:27-28) hitabına mazhar ol!... Ey Yolcu!... malın çok ve insanlar aras ındaki mevkiinin yüksek olmasına sakın aldanma!. akıllar ı durduracak hâdiseler vardır. ALLAH'ın birliğini tan ıyın! O'na asla şerik koşmayın!.. Hazırlan. Pusu kurmuş vurmak istiyor seni. Kader oklarının sizleri öldürmesinden korkun ve sakının! Her kimin telefi Allah için olursa.... Bir de bu hitaba muhâtab oldun mu artık korkma! Kalb huzura girmiş Rabbin basıklarına kâbe olmuş tur.. telkinlerine kulak verici.zevk alırdın. yolculuk hazırlıklarım yap! Benden tek bir kelime duyman için tam bin sene yolculuk yap! Ey kardeşim! ALLAH aşkına hayatın uzun sürmesine. öyleyse neden ve niçin yaratılmış olduğunu bilmen gerek. Şimdi yine kılınan ı çekmiş sana hücum etmek üzere!. enseler seni! Senden önce nicelerini enselemiştir o! Nicelerine önce ümit vermiş de.. Kendine tam mânası ile zebûn ettikten sonra anîden enselemiştir onu. Yaş yerine kan ağlatmıştır.. kabrinin derinliklerinde kıpırdatmazcasına haps etmiştir!. Çünkü gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde çok acayip şeyler. Ey Zail!.. emrine muti. Senden önce dünya nicelerini yutmuştur ve zehirle-mistir!. son derece gaddar ve hilebazdır! Fırsat buldu mu hiç dinlemez.. Ey Fülan! Keşke yaratılmasaydın! Mâaem ki yaratıld ın. maddî ve süfli engeller gider. Ey GöçücüL.. Nefis yıllarca kehf ehlinin kapısında bekleyen köpek gibi olmadıkça ruh yükselmez. Salih amel hakkında şöyle demişlerdir: «Her kim Mevtasın sıdk ve takva ile çalışırlarsa... dikkatli ol! Sen de kendine siper bul! Çünkü o. nefis düzelmedikçe kalb düzelmez..

Velînin derecesi kutubdan (ebdâl) sonra gelir. savunduğunda kendin için savunma. İradenden yok olmanın alâmeti. iradenden ALLAH'ın fiili ile yok ol! İşte o zaman ALLAH'ın ilmine bir kab olmaya yararsın..hüviyeti verilir. Nebinin derecesi Resulün derecesinden sonra gelir. -28- ... gerçek kulum.. hevâ ve hevesinden ALLAH'ın emri ile. hükmü ve iradesi ile olmaktadır... Kımıldadığında kendin için kımıldanma. azaların sakin.. menfaat talebinde ve zararların definde sebep aramayı terk etmendir. — «Halkdan ALLAH'ın hükmü ile.. sen benimsin.. ben de senin!. Kendinden ve heva-hevesinden yok olmanın alâmeti.. sırlar ının da emîni olur. EY OĞUL!... ALLAH'ın mahlûkatından yok olmanın alâmeti. Bunların hepsini ALLAH için yap! İşte o zaman ALLAH'da senin koruyucun olur.. Başına ne gelirse O'ndan geldiğini bilip şikâyet etmemelisin... Aslında olanları her ne kadar zahiren sen yapmış olursan da onlar ALLAH'ın emri. onlardan uzaklaşıp.. Bir ölünün yan ından geçtiği zaman (ALLAH'ın izni ile) onu diriltir. sapıtanlara hidayet etmek için karaya gönderir. bir âsiye rastlad ığı zaman ona öğüt verir. evirir çevirir... dayandığında nefsin için dayanma.. kendi iradeni ALLAH'ın iradesiyle bir tutmamandır.. EY OĞUL!.» Onunla sohbeti uzadıkça artık onun dostu oluverir.. Gündüz de takarrup yolunu ararlar.. Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma!. gönlün sakin.. Fena hakkında Şeyh Abdülkâdîr şöyle der: EY OĞUL!. Bedbaht birini gördüğünde derhal onu mutlu eder. nefsin için nefes alma!.... Çünkü kudret parmağı seni istediği gibi oynatır. Mülkün Rabbi sana öğretir. Kerametleri izhar etmeğe başlarsın. EY OĞUL!. Allah'tan uzaklaş an birini gördüğünde de onu yaklaştırır. için rahat olmalısın.. seni Ülül Hm derecesinde olanların yanına yükseltir. ellerindeki nimet ve servetten ümidini kes-mendir. Böylelikle kendini ALLAH'ın iradesinin dışında görmemiş olursun. İşte o zaman ezel lisanı seni çağırır. Yeryüzünde Boğulanları kurtarmak için onu denize. Yüce Makamdan şu tatlı sesi duyar: — «Ey kulum. Velîler sabahlara kadar nöbet tutan sultânın adamlar ı gibidir.. Kendini tam manasıyla onun emrine salıvermendir. kendi nururdan sana paha biçilmez elbiseler giydirir.. uyumazlar gece onlarındır. mahlûkatma onun vekili olmuş olur.

Daim temiz kalır. 2 . Elinde oldukça nimetleri dağıt!. ALLAH her zamanki gibi baki olur. Şeyhlere hürmet et!.. halktan ölürsen sana (ALLAH rahmet eylesin!) derler. Bir daha zelil olmamas ıya aziz olursun. HAK'dan iste!.Gurbet. O'nun emirlerine noksansız uy!. horlanmazsın!. Daim yaklaşırsın.. Diriliştir.Kadere ve Allah'ın takdirine razı olmak. Kendinde taşıyamıyacağın bir irade görürsen işte o zaman kavuşma hasıl olur. Senin gibi kul olan insanlara değil. 4 .)'ye teslim oi!. (Gösterişli elbise giyme.İşte bu. kirlenmezsin!. Olan sana olur. -29- ...c... uzaklaşmazsın!. Bir daha muhtaç olmamasıya zengin.. Takvayı hayatında kendini ş iar edin!. Şeriat sın ırına uymağ a ve onu aşmamağ a gayret sar-fet!.» EYOĞUL!..Sof (kıl elbise) giymek. «Daima ve her işinde Hakk Teâiâ (c.İş aret. Fakrın hakikatına uy!. Mahlûkatı yaratmazdan evvel nasıl baki ise yine öylece bakidir. Bil ki! Tasavvuf şu sekiz meziyet ve erdemle tahakkuk eder: 1 .. Öyle ki can ki artık ondan sonra o can için ölmek yoktur.. Dâima tarikat arkadaşların ın kederlerini yüklen. o zaman ALLAH sana can verir.Seyahat. 6 ...Cömert olmak. 5 . Bir daha bedbaht olmamasıya mutlu. Bir daha korkmamasıya emin..) 7 . Sen YOK olursun. İşte o zaman. Daim saygı görür. Dindaşlarınla iyi geçin!. Halk'tan değil. işte fena da budur.. Bir daha cahil olmamasıya âlim...... hepsinin yaratıcıs ı olan yüce Mevlâ'ya ihtiyacını belirt!.Sabrı kendine şiar etmek.... Binaenaleyh sen.. 3 .. yeniden bir canlanıştır. Artık. Allah'ın kitabını ve sünnet-i sen iyeyi asla ihmal etme!. onlara yardımcı ol!..

» Gavsü'l-âzâm'ın bu sözlerinde şu hadîsi şerîfe işaret buyurul-maktadır: — «Kibir. zenginlere karşı vakar ını koru. kibir yerinde bir harekettir. Mevhum ve nazari varlığı fânî kı lan kimse fakre ermiş olur. kendisine KÜN«OL» emri verilen ALLAH dostudur.).) örnek al !.).s. Rıza’da İshâk (a.Fakîr………. Kul'un kendi nefsinden ve kendisine nisbet edilen şeylerden vazgeçmesi ve bu halde olan kimseye verilen isim. Sabretmede Eyyüp o İL.a.v... Fakîr. İşâret'de Zekeriya (a.8 .). aslında kötüdür.).» Ve yine Resûl-i Kibriya (s.» Hikmetlerine bütün mü'minlerin erişme ğe can attıkları bir düstur olmalıdır.)..s. Cömertlikte İbrahim (a. Doğruluk ve kâlb temizliğinden ayrılmamalısın.. Yakın nuru. Bu konuda aşağıdaki mısralarla kitabımızı süsleyeceğiz: «Gam çekmede Yakup ol!. Fakat kibirli olana.s. Yusuf gibi mahbub ol!. Fakîr=Fakr: Tasavvuf İ stı lahı olarak manevi yokluğu ifâde eder.» Ey OĞUL!.. Ey OĞUL!. Sabır ’da Eyyüb (a. Gurbet'de Yusuf (a... Fakır'da iki cihan serveri Hazreti Muhammed Mustafa (s.)'in ihlâs asasını vurursan şüphe yok ki ondan hikmet pınarları fışkırır.v. s. — «Fakirlere itibar et.. Ey OĞUL!.).. Nefislerinin şehvetlerinden kaçınmak kişinin kalbinde tevhîd nurunu. kıyamette de huzura sadıklarla beraber çıkar. — «ALLAH'ın ahlakıyla ahlâklarımız !. »(*) Şunu iyi bilesin ki!. Gerçek fakir. Ken'ana erem dersen. kulun kalbinde parıldar parıldamaz o anda bütün velîlerin nuru orada belirir Melekût-i A'lâda melekler onun ismini yad ederler.)'in kendine düstur edindiği. (Mütercim) * -30- ..a. Eğer bu ikisi olmazsa hiç bir insan ALLAH'a yaklaşamaz! Ey OĞULL Kalbinin taşına...s.s.s. Arif de ihlâs kanadları ile kevnin karanlıklar ından Nûr'ül kuds aydınlığına uçar ve bu mutlu uçuştan sonra Mak'ad-ı Sıdk bahçesinin gölgeliğine tam bir emniyet ve selâmet içinde inişini yapar.. hiç bir şeyi olmayan kimse değildir.. Musa (a. Sevâhat'de İsâ (a.

Rahmeti her şeye şamil olmuştur.. şeytan kalblere girer. Kim ona bir eş iddia edebilir. Ey OĞUL!.... Arifin aklı parlamağa başlay ınca. ALLAH'a bir bakış. ilmi herşeyi kuşatan O'dur! Kelimesi noksansız tamam olmuştur. sözlerinin adedince. onun geçici ve aldatıcı cazibelerine aldanmaz. Dünya orucu tutmadıkça (Dünyadan kişi kendini koparmadıkça) ahirette müşahedeşarab ıyla oruç açılamaz! Ey OĞUL!. Her şeyden âlidir. sırrına halikının nurları dalga dalga olur. Bir an bile onun cemalini görmen. Yiğitlerin akıl gözleri dünyaya bakmaz. nefsinin hoşnutluğunca. dünya geçici bir uğrak. mâsivayı (Allah'ın gayrı bütün varlıkları ve dünyalar ı) terk etmeğe değer... âhirete koşmak için kollar ını s ıvayan ve nefsini sık sık hesaba çeken kişilere!. Ey OĞUL!.. en süratli hesab görene bir an evvel kavuşmak için acele eden.. ALLAH'ın huzuruna her türlü gösterişleri ve kalıpları tahrip etmeden varılamaz. ilminin müntehasınca... şehvet pencerelerinden göğe iner. âyet: 185) âyeti celîlenin sırrına erer... Velîler Hazreti Sultan'm havas kişileridir. Ne mutlu aklın ın gaflet uykusundan uyanan. ALLAH yolunda ancak doğruluk azığı ile yürünebilir. -31- .. Ey OĞUL!.. Sevgilinin.. Muteaiidir. bütün işleri hikmeti ile takdir eden. Mevtasına takarrub etmek gayesi ile haline safvet veren.. Ey OĞUL!. arşının ağırlığınca.. ekvandan (varlıklardan) sıyrılmana de ğer.. Sonra şu beyiti söyledi: «Biz sadık olunca aramızda perdeler kalktı. O'ndan başka ilah yoktur! O'ndan yüz çevirenler yalan söylemiştir. mahlûkatı-nın adedince.... «Dünya hayatı aldatıcı metadan başka bir şey değildir» ( İmran sûresi. ebedi ve çetin bir duraktır. dünyayı taleb etmek için kulu kandırır.. Mahlûkatı kudreti ile yaratan.. Nefis beşerî kirlerden arınınca ilâhi emirlere imtisalde güçlük çekmez.» Cenâb-ı HAKK'ı tenzih ederken şöyle derlerdi: «Rabbimiz Allah'tır.. Şuna hiç şüphe yok ki. Visalden başka hiçbir şeyden lezzet almaz olur.. Dünya lezzetlerini kim sık sık tadarsa. kim onun bir benzerini bulabilir? ALLAH'ı bu gibi şeylerden ve hususlardan. Âhiret ise. Arifler melikin meclisinin (velîlerin tattığı baldan mahrum olan) nadimlerdir.. Doğru söz olmasayd ı perdeler kalkmazdı!.. Ey OĞUL!.gönlünde arifler şevkini husule getirir. O'na kimse eş olamaz..

kiminden hoşnut olur. ya da hadis olan bir düşünceden dolayı yaratmamıştır. O yaratıklar ını bir menfaat elde etmek veya bir zararı defetmek için yaratmamıştır. yardımcısı YOK. kimse onu zelîl edemez! En güzel isimler. İradesinde noksanlık yoktur. Muhdes (sonradan yaratılmış) değildir. fenaya mahkûm bir araz. vardır. Genişleyecek büyüyecek bir cisim. şeriki ve naziri YOK. istediği zaman ceza vermeğe kadirdir. ceberrutu süreklidir. Varlığı da kendindendir! Varlığının evveli olmad ığı gibi âhiri de yoktur! Gaybı bilen O'dur... Hiç kimse O'nun dengi de olmamıştır.. zihinler onu tahdit edemez!. tahdit edilebilsin.. Kuddûs. Hâkimdir.. asla uyumaz! Azizdir. Gaibi bilen de. güzel/eşecek bir cevher. Zahir olacak bir karanlık parıldayacak bir nur da de ğildir.. Kendilerini tam manasıyla sayıp yarattığı varlıklar kıyamette O'na ferd ferd geleceklerdir! Yedirir yedirilmez. Muhayyel bir mahiyet de değildir ki. tâli'lerden hiç bir tâli' de değildir. kimine gâzabe gelir.dileyip yarattığı varlıkların sayısınca tenzih ederim. Mabuttur. Âdil... doğrulmadı. başı ve sonu olmayan bir irade ile tedvir edere. varlıklar ı evirip çevirmeğe. temsil edilecek âlet... Rahim. Bilâkis varlıklar ı hâdisattan tamamen mücerred bir irade ile yaratmıştır!. kimseye. meydana getirmiş bulunduğu varlıklara benzemekten tamamen münezzeh ve müberradır! İnsanları soyan. Tabiatlerden hiç bir tabiat. Sonsuz kudrete sahiptir. Sonu olmayan Ezelîdir.. Takdir ettiğini tayin ettiği ana kadar sevk ve idare eder. veziri YOK. Kâinatı. Yaratmış olduğu. Satır. Akıllar O'nu şekillendiremez. O. zararları izale etmeğe. Fâtır da ancak O'dur! Melekutü ebedî... kemaliyle gören de O'dur! Benzeri YOK. merhamet eder. Varl ıkları tedbir ve tedvir etmek hususunda hiç bir yardımcısı yoktur. rızıklandırır. Onlara mağfiret eder. Hâkim de O'dur! Birdir TEK'tir. Kıyasla idrak. Kulların ın kimine kısar. eşi YOK. Halimdir acele etmez. Daima kâimdir. Gafur. akıllar tefehhüm edemez. şikâyetleri bertaraf etmeğe.. Kahirdir. O'nu vehimler tasavvur. Zülarşil-Mecid O'dur. Aziz.. şekillendirilecek telif değildir. bir icradadır.. Veyahut onları herhangi bir sebepten. hamisi YOK. Doğmadı... İhmal etmez. Kadir. Hâkim.. parçalara bölünecek bir terkip. varlıkları bir halden diğer bir hale tahvil etmeğe gücü yeten hiç şüphe yok ki O'dur! Her gün O.. hazırı bilen de O'dur! Melik. Rakibtir gafil olmaz. kimine saçar. rızıkland ırılmaz. en yüce sıfatlar O'nundur! O bir me-sel-i A'lâ Ceddi Ebka'd ır.. dokunmaksızın her şeye muttalidir. hiç bir şeye ihtiyacı YOK'tur. insanlarla temsil edilemez. kurtarır kendisinin kurtarılmağ a ihtiyac ı olmaz. Kayyumdur yanılmaz.. Hakkıyle duyan. müşiri YOKtur. Mahlûkat ını var o yok ettiğinden kadir -32- . Hafızdır unutmaz. Dilediğini tam mânasiyle yapan yine O'dur! Her şeyi yaratmağ a. ölmez bir diridir.. Hiç bir şey onun benzeri değildir. Hâlık. Dokunmadan eşyayı ilmiyle kuşatır. herkesin kazandığı amele nazır olan da O'dur..

bekâsının sonu olmadığına ikrar getirelim. tenzih ve tevhidden başka bir imkân göremez. Zahiri de. O.. Hiç kimse O'na benzeyemez.. O'nun zâtının kühnünü hiç bir akıl idrak edemez.. keyfiyeti bertaraf eder.. Vehmin anlattığı. Bunun için O'nun benzerinin benzeri bile yoktur ve Semî ve Basîrdir.... Âhiri de. Ebediliğ inde şekillendirme misallendirmenin yeri yoktur. Her kılın çıktığı. onlardan arzulad ığı şeyin muktezasına göre icra ettiğinden Âlim demeğe lâyık olmuştur. mekândan münezzehtir. her yaprağın düştüğü yeri bilen de O'dur! Taşların kumların sayısını.. denizlerin dibinde ne varsa hepsini kuşatır.denmeğe hak kazanmıştır. Öyle ise birfiğinin tasdik edelim. Mahlûkata kendini. Yoksa künhünü (Zât'ını) idrâkte akıl takat getiremez. yerin altında. Varl ığı evvel ve ebedîdir. eserlerini. göklerde. dağ ların ağırlıklar ını. İlmi her yeri. benzerliği iskat eder. ağ acın bittiği. var olduğunu ispat etmek için. öyle bir varlıktır ki. O'nun bütün varlıkları ihata eden bir kudreti vardır. Varl ığına dil ile ikrar. aklın ha-yallendirdiği. Temsil edilemez. Kibriyasının karşısında en olgun akıllara durgunluk gelir.. zihnin tasavvur ettiği her ne varsa: ALLAH'ın azameti. Bâtını da ve her şeyi tam bir şekilde bilen de O'dur!.. Öyle bir infirad (teklik) var ki bütün teaddüdü yok eder. şekil-lendirilemez. İnsanlar ve bütün varlıklar O'nun birliğini haykırmak için cûşa gelir... kullar ın amellerini. O'nun ilmi. fehmin açıklamağ a çalıştığı. tarif ve tahdid edilemez! O celâldir. Eha-diyetinin hakikatini idrakten gözler kamaşır. celâl ve kibriyası onun hilaf mad ır. denizlerin ölçülerini. her şeyi kapsar. O'nda öyle bir heybet var ki bütün illetleri öldürür. aczini anlar. Kulların ın ef'alini. göremez. sıfatıyla tanıtmıştır. Onları kusursuz ve en güzel bir nizam içinde yarattığından RAB demeğe lâyık olmuştur. yerlerde..» * * * -33- .. Hiç bir yücelik O'nunkine eş olamaz. fikirler işlemez. Evveli de. Varl ığının önü. Her canlı O'nunla canlıd ır.. O'nun azameti karşısında zihinler durur. Yüceliğe sahiptir. Her şey O'nunla vardır... sırf birliğini kabul. nefeslerinin sayılar ını bilen hiç şüphe yok ki O'dur! O. Kemâldir. bunların aralar ında. kalb ile tasdik ederek i Im-i yakınla inan ırız.. Zâtın sıfatına hiç bir zat hiç bir sıfat benzemez!.

inayet kanadın ı açarak baş döndürücü bir yerde ulviyet ağac ına uçup kondu ve kurbiyet dalında yuva yaptı. kıyasıya döğüşmeye başladılar... İşte orada akıl sultanı. O varlık denizlerindeki ilim gemilerinde barınan ruh incileri ile heykel sedeflerini bariz bir şekilde taşımaktadır. Ünsiyet arkadaşı aradı.) Lâtif kuş.. ruh sayesinde mücahede sahalarına yürüdü. Göğsünün tam ortasında karşılaştılar. Ruh gelininin içinde süslenerek gizlendiği bir saraydır. ileri atılsanıza!...» derken.» Ey OĞUL!.TÂCÜL-EVLİYÂNIN İNSANOĞLUNUN YARADILIŞI HAKKINDAKİ FİK İRLER İ Ey OĞUL!.. İşte bu... Çünkü Hak kimle beraber olursa o muhakkak galip gelir ve Hak makam-ı Sıdka ulaştır ıncaya kadar onunla olur. Orada bir ses: — «Ey Allah ordusu! Ey Hak gönüllüleri. ruh semavî ve gaybîdir.. — «Şu insanın yaradı/ışındaki hikmeti düşündünüz mü?. -34- .. akıl canlı bir biçimde göstermektedir.. İştiyak ve vuslat dili ile ötmeğe başladı.. Ruh da akıl sultanının askerlerinden en ileri gelenidir. gayb ve hazırdakileri ilen ulu varlığın en büyük eseri olduğunu. büyük saadet yolunda seni yalnız bırakmıyor. Kalıp ve şekiller yok olunca kâlb sırları meydana çıktı. Zafer Hak yolunda olanlar ındır.. haydi ne duruyorsunuz. Nefis heva sultanını en kıymetli asker/erindendir. Akıllan hayrette bırakan. O baş döndürücü yer karanlıklar içinde kaldı. kâh nur. Onun. nefis sultanının tam karşısında hücuma hazır bir vaziyette durdu. Nefis türabı ve arzıdır (Yani yerdeki toprakla ilişkisi vardır. kâh zulmetle dolu acayip bir kab.. Şunu da iyi bil ki. Ne kadar akıllara hayret verici bir şeydir o! Heva ve hevesine uymadığı zaman. yukarıda arz ettiğim mücadeleyi kendi gözümle müşahede ettim. Başka bir ses: — «Ey heva askerleri... herkes hasm ının sırtını yere sermek için gayret sarf eder. ALLAH'ın velîsine karşı olan Hüsn-ü nazarın ın müsbet bir sonucudur!. Neden korkuyorsunuz!» der. Madem ki akıl.. hazırlanın!.. O. bir melek nefsinin çirkin arzularını yendiğinde derin mânalar taşıyan bir letafet menbaı. öyleyse ona uy! Nefsin ve hevaden ayrıl!.. gaybî sırların gariblerini içinde bulunduran bir hazine. Hakikat cevherlerini marifet sahalarından topladı. Böylece herkes tuttuğu tarafın galip gelmesi için çalışır.

Evet o, kalbine bir nazar eylerse, onu (aklını) Makam-ı arşında ikâme eder, ona ilim hakikatlarmı bahş eder, marifet sırların ın bekçileri yapar... İşte o zaman aklınla ezel cemâlini görür, hadis sıfatıyla nitelenen her şeyden yüz çevirirsin... Sırrın basiretiyle, kurbiyet aynasında Melekût âleminin insanlar ım seyr edersin!.. Yüce himmet ve gidişatın ın gözünde hakikat emarelerini gösteren keşf meclisinde, fütuhat gelinleri raks etme ğe başlar... Ey dağın ık ak ıllar ne duruyorsunuz? Haydi toparlanın da, safî fikirleri karanlık dehlizlerden kurtaracak yiğitlerin ş ahlanan atlarını eğerleyin, hazırlayın!.. Marifet ve inayet erbabının delilleri, kişinin benliğine çekilmiş olan şüphe ve tereddüt perdelerini aralar... Şayet bu deliller kâfi gelmezse, ona katılan sağlam bir irade, Hakkın elinde bâtılın fikirlerini bir daha dirilmemesiye boğ ar...»

* * *
BURHAN-UL ESFİYÂ NIN FIKIH HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELER İ
EY OĞUL!.. «Fıkıh öğren, sonra ALLAH'ın kulundan ayrıl! Çünkü O, ıslahtan ziyade ifsah eder kişiyi... Rabbinin şeriat kandilini beraberinden ayırma! Bildiği ile amel eden kişiye ALLAH bilmediğ ini de öğ retir. Sebeblerden seni meşgul edecek şeylerden alâkanı kes! Sevdiklerinden ve halktan sırf onun için ayrıl! Kalbini, şehvet teklif ve telkin eden hususlardan uzak tut! Zühd ve takva yollar ını seç! Edeb ve hüsn-ü ahlâk şiarın olsun. O'ndan başkasından ayrıl, ağyar ve esbaba kulak asma ki, kandilin sönüverir. Kırk sabah halisane Rabbine ibadet edersen kalbinden diline doğru akıp giden hikmet pınarları fışkırır... İşte o anda Hakkın ateşinin yanmakta olduğunu görürsün! Musa (a.s.)'ı hatırla! Kalbinin ağ acından nasıl bir ateş görmüştü de nefsine, hevasına, şeytanın kötü temayülüne ve diğer bütün esbaba: — «Durun, ben bir ateş gördüm!» diye haykırmıştı... Ve onun kalbine bir nida gelmişti: — «Ben senin Rabbinim, yalnız bana ibadet et! Benden başkası ile sakın ilgilenme! Beni tanı, benden başkasını tan ıma! Benimle ilgi kur, benden başkasından kopuver! Beni iste, benden başkasından yüz çevir! İlmime, kurbuma, mülküme ve saltanatıma yaklaşsana ne duyuyorsun?» denmişti. Kavuşma husule gelince, olan oldu. Kuluna vahy edeceğini vahy etti de

-35-

perdeler ortadan kalktı. Bulan ıklıklar duruldu... Eltaf-ı llâhıyeye mazhar oldu ve kendisine şöyle bir hi-tab geldi: Haydi Firavn'a (Tevhide davet etmek için) git! Ey kalb; nefse, şeytana, hevaya git de onları ıslâh et! Onları benim yoluma sokmağa çalış! Onlara de: Bana uyun da sizi en doğru yola sevk edeyim... Sonra ilgilen, sonra ilgini kes, yine ilgilen, yine kes! Sonra yine ilgilen!»

* * *
BURHÂN-UL ESFİYÂ’NIN VERA’ (ALLAH'TAN KORKMAK) HAKKINDA BUYURDUKLARI
Vera' (*) hakkında şöyle buyurmuş lardır: EY OĞUL!.. «Vera' şeriatın izni olmadan herşeye çekingen durmak, onu işlemekten ictinab etmektir. Eğer kişi şeriatta bir yolunu bulur, onu işlemek ve almak için bir cevaz işareti elde ederse o zaman onu işler ve alır; aksi halde kaç ınır... Vera üç derecedir: 1- Avâm'ın veraı... Bu haram ve şüpheli şeylerden uzaklaş maktır. 2- Havas'ın veraı... Bu da nefis için olan her şeyden hevaî arzuları kamçılayan her şehvetten uzak durmaktır... 3- Havas el-Havâs'ın veraı... Kalbin ilgilendiğ i her şeyi terk etmektir. Vera' ayrıca ikiye ayrılır: 1- Zahiri vera'd ır, bu yaln ız Allah için hareket etmektir. 2- Bâtınî vera'dır ki, bu da kalbe Allah'tan başkasını sokmamaktır. Vera'n ın bu ince noktaları ile ilgilenmeyen, nefis ihsanları elde edemez. Mantıkta vera' çok şiddetlidir. Riyasette zühd ondan daha güçtür! Zühd Vera'ın başlang ıcı sayılabilir: kanaatin hoşnut olmak için basamak sayılması gibi... Yeme ve giyme hususunda Vera'ın kaideleri: Takvaya eren kimselerin yemeği, Hakk'ın ve halkın r ızasına uygun olan
Vera': Takvanı n ileri derecesi, Bilmediği ve şübhe ettiğini öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket edip bütün günâhlardan çekinme haleti ruhiyesi. (Osman. Türkçe lügat S. 1044)
*

-36-

gıdalardan meydana gelir... Velînin yemeğine gelince, bunda irade mevzu bahis değildir. Bilâkis o, Allah'ın fazlı ve ihsanıd ır... Birinci vasfı tahakkuk ettiremeyen, ondan sonra gelecek asla ulaş amaz!.. Mutlak helâl olan gıda, Allah'ın isyan ından uzak olan ve kişiye Allah'ı unutturmayan g ıdad ır. Giyim hususunda insanlar üç çeşittir: Peygamberlerin giydikleri elbise: Keten, pamuk ve yünlüden ibarettir ki bu tabiatiyle helâldir... Velîlerin giydikleri elbise: Avreti örtecek ve zaruret bertaraf edecek kadar bir elbisedir. Çünkü bu elbise ile ancak nefislerin arzularını kırıp, gurur ve böbürlenme duygularını da bertaraf ederler. Velî Abdalların giyeceği elbise: Aşırı gitmemek şartı ile diledikleri şekildeki elbiselerdir. Bu gibi kişiler yüz dinar tutarında olan bir elbiseyi giyebilirler... Ancak Mevlânın rızasına aykırı düşmemesi gerekir. Ver a' ancak on hasletle tamamlan ır: 1- Dili gıybetten alıkoymak... Cenâb-ı Hakk, «Bâzınız bâzınıza gıybet etmesin...» (Hucürât sûresi, âyet: 12) buyurmuştur. 2- İnsanları alaya almaktan uzaklaşmak. ALLAH: «Hiç bir kavim (diğer) bir kavmi alaya almasın (Hucürât sûresi, âyet: 11). belki (alaya aldıkları) kavim onlardan daha hayırlıdır...» buyurur. 3- Gözünü harama bakmaktan alıkoymak. Çünkü ALLAH: «Mü'minlere, gözlerini haramdan uzak tutmaların ı söyle!» (Nur sûresi, âyet: 30) buyurmuştur. 4- Doğru söylemek. ALLAH: «Söylediğiniz buyurur. zaman adaletten ayrılmayın!»(En'am sûresi, âyet: 152)

5- Minnet sadece Hûda'ya aittir. Kişi bunu bilmelidir. Zira ALLAH: «Özellikle Allah sizleri imana hidayet ettiği için size mihmet eder» (Hucürât sûresi, âyet: 17) buyurmuştur. 6- Malın ı Hak yolunda harcamak, bâtıl yolda harcamamaktır. ALLAH: «O kimseler ki; infâk ettikleri zaman israf etmezler, fazla kısmazlar (yani masiyete harcamazlar.) Taat yolunda harcamaktan da çekinmezler..» (Furkan sûresi, âyet: 67) buyurmuştur. 7- Kendi nefsine büyüklük ve böbürlenmek gibi hususları istememek. Çünkü ALLAH: «İşte o âhiret yurdu, yeryüzünde büyüklük ve fesadı istemeyenler içindir...» (Kasas sûresi, âyet: 82) buyurdu. 8- Beş vakit namaza vakitlerinde devam etmek yani vakitlerinde kılmaktır. ALLAH:

-37-

«Namazlara devam ediniz. Orta namaza da devam edin!» (Bakara sûresi, âyet: 238) buyurmuştur. 9- Ehl-i Sünnet vel-cemaatin yolundan ayrılmayıp o yolda istikamette devam etmek... ALLAH: «Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur! Şu halde ona uyunuz!..» (En'am sûresi, âyet: 153) buyurmuştur. 10- Zikre devam etmek. Çünkü ALLAH: «Ey iman edenler, Allah'ı çok zikr ediniz!..» (Ahzab sûresi, âyet: 41) buyurmuştur.

* * * TÂCÜL-EVLİYANIN CEMAATİN SORULARINA VERM İŞ OLDUKLARI HİKMETLİ CEVAPLAR
Şeyh ABDÜLKÂDİR'e; «İlham, Muhabbet, Aşk, Tevhîd, Tecrid, Marifet, Himmet, Hakîkat, Zikir, Şevk, Tevekkül, İnabe, Tevbe, Dünya, Tasavvuf, Taazzüz, Tekebbür, Şükür, Sabır, Güzel Ahlâk, Almak-Vermek, Sıdk, Fena, Beka, Rıza, İnayet, Vücud, Havf, Recâ, Haya, Müşahede, Kurb, Sekir, Korku, Fakir (Fakr), Hâl» hakkında müridleri sorular sordular... Şeyh'de sırasıyla şöyle hikmetli cevaplar verdiler: Şeyh Abdülkâdîr'e, İlâhi sorduklarında şu cevabı verdiler: — Ey OĞUL!.. «İlâhî ilhamlar; istemekle gelmez, bir sebebden dolayı da gitmez... Belirli bir zamanda ve belirli bir şekilde de gelmez... Şeytanî ilhamlar ise; bunun tamamen aksinedir...» ilhamlarla şeytanî ilhamlar'ın ne olduğunu

*
— Pekâlâ, bize MUHABBET İN ne olduğunu söyler misiniz? denince cevab verdiler: — Ey OĞUL!.. «Sevgiliden kalblere düşen hararetli ve ateşli kım ıldamalardır. Bu halde olan kişinin gözüne dünya, yüzük halkası kadar küçük görünür. Veyahut dünya bir matem toplantısı kadar bir şeydir onun nazarında... AŞK; ayılmak bilmeyen bir sarhoşluktur... O, gizli ve alenî her yerde sevgiliye kayıtsız şartsız ihlâsla bağlanmaktır... Âşıklar birer sarhoşturlar: Sevgililerini görmedikçe ayıla-mazlar. Onlar birer hastadırlar. Sevgililerine kavuşmadıkça, onlarla ihtîlat etmedikçe iyileşemezler...

-38-

hepsi evet hepsi beni kınamış lardır...... iki nailin çıkararak iki nuru iktibas ederek ve mükâşefe -39- .. Kişi âşık olduğu sırdan dolay ı öldürülür mü hiç... ağızlarından düşürmez. kardeşim..» Bu hususta Leylâ'nın Mecnun'u der ki: Onu — «Leylâ'yı sevdi ğim için.Şaşkındırlar.... Visal derecelerinin en yüksek yerine çıkması. Şarıl ş arıl akan p ınar ın yan ında. Uzaktan içimizi çarpan bir ateş parladı. bir emanetten başka bir şey değildir.. ondan başka çağıranlarına da cevab veremezler. İçtikçe içtik. Ruhlarımızı dipdiri kıldı. efkârın müntehasına yol almasıdır. Kendisi yanıp tutuşarak sevdiğimiz kimseyi gördük.. Cevab verdiler: — Ey OĞUL!.. Takva karışmış şarabı içene ne mutlu! Bütün gayemiz vecdimizin devam etmesi idi.... Burada zikrine hacet yoktur. Mevtalarını görmedikçe yalnızlıklarını gideremezler. ta'zim perdelerini aralayıp tecrid ayakları üstünde takarrub'a doğru yavaş yavaş adım atarak tefrid sa 'yi ile Tedânîye doğru. düştük. (Fakat ben hiç birinin sözüne aldırmadım. Sonra Şeyh bu mânada şu beyitleri irâd buyurdular: «Medyen kuyusundan su içmek için gelince... Hale uygun bir beyit: «Gözü dünya mı görür âşıkı Didar olanın. hazretin gelmesi esnasında. Misafirperver bir mahalleye inmiştik... Sarhoşluktan etekleri sürüklüyorduk da haberimiz yok idi. Kim onu takviye edip ayakta tutacaktır?.. her iki kevnin ve her iki mülkün ötesine doğru. Evleri son derece güzel ve mukaddesti. amcazadem..» * Şeyh Abdülkâdîr'e TEVHİD'den sual ettiler. Ona kalblerimiz daha sağ lamlaşsın diye takvadan karıştırdık. «O. dayızadem ve dayım. Hürlerde sır.. Lâkin bu incelip erimek isterse.. Kalbin. gönüller sırrının işaretleridir Sırlar sırrının gizliliğidir. Bize su verdi. Ondan ihlâs sahihlerinden başkasın ı sulamamas ına dair kati bir söz alınmıştı. Afv ve mağfiret karışımı olan idilinin şarabıyla bizleri sermesi etti.. bize can verdi. Onun üstünde.)» Diğer beyitleri malûm. kan ımız mubah görüldü..

. yaklaşmaktan kaçınmaz. ruhen âhirete bağlanmaktan..» * «ŞEVK nedir?» diye soranlara da şu cevabı verdi: — Ey OĞUL!. «O.. nefsen dünyayı sevmekten.. Cenâb-ı Hakk'ın Kitab-ı Celîlinde işaret buyurduğu (çok zikir) işte budur! Gizli yerlerde Melik-i Cebbarı hatırladığı zaman kalbe heyecan veren zikir ise zikirlerin en güzelidir... O öyle bir duygu ki.şimşeklerinin parıldayan ışıklarında her iki âlemin fena bulmasiyle ilerlemesidir. Çünkü bakî olan varlık Rubûbiyet heybetiyle işaret ettiğinde İlâhî Celâle kalb gözü ile bakıldığında.» * O'na H İMMET 'in ne olduğunu sorduklarında şu cevabı verdiler: — «O. «Kâinatın sırlarına muttali olup parıldayan herşeyin onun vahdaniyetine delâlet ettiğini idrâk etmek. -40- . parıldamasında o anlattıklarım ı görmemek mümkün mü hiç?.. ona kavuştukça şevki artar. Mahbubun talebinden sükûnun sebatiyle tedeb-bürden tecrid ve itminan elbisesini giyerek Mahdudu bırakmağa razı olmak için bir kenara çekilip halktan Hakka yönelmektir. hakikat ilmini her varlığın fena (Yok oluş) sında görmektir.. ona kavuşmaktan korkmaz. «O. kalben Allah'tan başkasını istemekten kendini kurtarmasıdır. Bilâkis bütün bunlar onun bir işaretiyle yok olup gider. ne unutmak ve ne de gaflet onu etkileyemez! Kendisini bu halde gören kimse daima zikir halinde olur. O. ruhun muvafakati ve himmetin ardı ardına gelmesiyle ya da ruhu koruyup sebeplerden tecrid ile olur. Bütün illetlerden te-reccüd etmedikçe gerçek şevk elde edilmez. Ya MARİFET nedir? diye soranlara şu cevabı verdiler: — Ey OĞUL!. zıdları onu etkisi altına alamaz ve ona karşı duramaz... kulun Hakkı istediğinde Hakkın işaretiyle kalbine ve gönlüne yerleşen ilmî bir duygudur. «O.» oldu. Şu cevabı verdi: — Ey OĞUL!.» Şeyh Abdülkâdir'e TECRİD'den sual ettiler.. anlatmaktan bıkmaz. Sırrı.. kişinin. "Zikrin en yüksek derecesi nedir?" diye sorduklarında şu cevabı vermiş lerdir: — Ey OĞUL!.. daima onunla beraber olur. Verdi ği cevab: — Ey OĞUL!. Böyle bir şevke sahip olan kişi..» * O'na..» * O'na HAKİKAT 'in ne olduğunu sordular. müşahededen husule gelen şevktir. öyle bir şeydir ki. «Şevklerin en güzeli..

... Tevekkül. Şu cevabı verdiler: — Ey OĞUL!. Şöyle cevab verdiler: — Ey OĞUL!.» * Ona İNÂBE'den sual ettiler.. şu cevabı verdiler: — «Tevekkülün hakikati İhlasın hakikati gibidir. Nice anladığın şeylerde var ki amel etmiyorsun!. marifet ile eşyan ın gizli taraflar ını mülâhaza etmek.» O'na TEVEKKÜL'den sual ettiler..... kalb ve akıl birleşir ve böylece kul tarafından yapılan tevbe sahih olmuş olur. Sana neler söyleniyor da duymuyorsun!.. sırran ALLAH'la meşgul olmaktır. makamlara yaklaşmayı arzulamak. «Tevbe.. «O. Bir defasında yine ona tevekkülden sordular. yapılan amellerden karşılık beklememektir. Ruh. gizliliklerin en üst derecesine çıkmak.. Ne var ne yok her şey böylece Allah'ın emri ile husul bulmuş olur.. daima onu müşahede ediyor ve O'na karşı can atıyordur.. İnâbe!. kalb himmet-i fâsideden sıyrılıp ona yönelir. O'ndan korkarak yine ona sığınmak. Onun sayesinde mâsivadan el etek çeker. İşte bu tevekkül. derecelerde durmamak. Çünkü o.» * Kendisine TEVBE'den sual edenlere verdi ği cevab da Câlib-i dikkattir: — Ey OĞUL!... anlaşılamaz. Hazretin huzurunda hazır olup muhadarayı seyr ettikten sonra hepsinden doğru Hakka rücû etmekten ibarettir... Hakkın kuluna karşı olan eski inayetine nazar edip o inayeti kulun kalbine yerleştirmesi ve onu kendisine doğru kemal-i şerfkatle cezb etmesinden ibarettir.Böyle bir şevkin sebebinin ne olduğu bilinemez. Neler duyuyorsun fakat anlam ıyorsun!. Nice yaptığın ameller de var ki ihlâstan beridir. O'ndan başkasından kaçıp O'nu istemek.. her ilgiden irkilipyine O'na iltica etmektir. «Onu kalbinden eline çıkar. İş bu durumu arz edince. hulûldan çıkış Rablarm Rabbına varıştır.» — Ey OĞUL!. marifet yollar ının hakiki mânaları ile yakın hakikatine itikad etmektir.» * DÜNYA'dan sual edenlere verdi ği cevab şudur: — Ey OĞUL!. «İnâbe. himmetlerle Hazret meclislerinin sadırlarına dayanmak. O sana bir şey yapamaz (gururlandıramaz!)» -41- . Hem o derece ki nereye tevekkül ettiğini de unutur... İhlasın hakikati. tevekkül içinde fena bulur..

* Ya TASAVVUF hakkında ne buyurulur? diyenlere: — Ey OĞUL!.. Bu. tam mânasiyle şükür etmenin mümkün olmadığına kani olup âcz itiraf etmekten ibarettir. Allah için ve Allah uğruna olan şeydir. Mün'im'in (Nimet verenin) Nimetini son derece hudû ifade eden bir lisanla itiraf etmek.. » diye mukabele etmiştir...» diye cevab verir. meram ve maksadı daha âhirete gitmeden dünyada görülür. şekûr. minnet hissini yürekte duymak.* «Allah için ağlamak nasıl olmalı?» diye soranlara da: — Ey OĞUL!. O'nun üzerine ağla!.. «Söfî o kimsedir ki: ALLAH'dan başkasını murad etmez. Bu ise.. «Taazzüz.. nefis. Bu.. nefsin belini kırmak ve Allah'a son derece güvenmekle elde edilir. Bu birkaç kısma ayrılır: 1. «TAAZZÜZ ile TEKEBBÜR arasında ne gibi fark vardır?» sorusunu şöyle cevaplandırır: — Ey OĞUL!. 3. Hamid: (Hamd edici) vermemeyi atâ (veriş) zararı faide telâkki eden kimseye denir. Bu kemâle eren kimse için menfaat ve mazarrat (Zarar.. sırf onların tatmin edilmesi gayesiyle takınılan tavırdır.... O'ndan dolayı. kalbi Allah'ın verdi ği nimetlerden dolayı Allah'a karşı devamlı olarak hürmetkar kılmaktır.Kalben şükür. Tekebbür. kâr) m ikisi de aynı -42- . «Şükrün hakikati. «O'nun için.Erkânla (azalarla şükür) etmek.. Allah tarafından verilen nimetlere karşı itiraf-ı lisanda bulunmakla tarif edilir. Tabii ki bir yapmacık fikirden hiç şüphe yok ki daha kolaydır. Bu da bilfiil şükrün icablarını yerine getirmekle yapılır. Bu da Hakka rücû etmekle bertaraf edilir. 2.. mefkûda (yok olan bir şeye) şükür edene derler.. Rabbinin selâm ı daima üzerine olur.» Not: Her ikisini de bertaraf etmek bir müslüman için en önemli olan bir husustur!.. * «ŞÜKRÜ bize tarif eder misin?» talebinde bulunanlara şöyle cevab verirler: — Ey OĞUL!. yükselmektir. mün'im'i müşahede etmeğe kadar Sâkir mevcuda şükür edene... Bundan sonra nimeti müşahededen. dünyayı terk eder ve dünya onun hizmetine koşar.Lisanla yapılan şükür. hevâ ve heves için.

Allah için sabr etmek: Bu Allah'ın emirlerini yerine getirmek.Allah uğruna sabır göstermek: Bu da her şeyde Allah'ın vaad ve vaîdini dinlemek. Sevab ve mükâfatını bilmeyen hiç bir zaman ibtilâ talihlisi olamaz. 2. İman ve hikmetler karşısında.. Allah'a sabr etmek hepsinden güçtür.Allah'a sabır: Bu sabır.. dünyadan âhirete yürümeyi göze almaktır..şeylerdir.. halkın ezasına al-dırmamandır!. 3. Bütün hamdleri içine alan bir hamd ise. «Güzel ahlâk: Hakkı gördükten sonra.. Kitab ve sünnet hükümleri muvacehesinde gönülden kabul etmek (Allah'ın reva gördüğü her şey benim kabulümdür) diyerek kemâl-i teslimiyet göstermektir. bize izah eder misiniz?» diye kendisinden bilgi isteyenleri şöyle tenvir buyurmuşlardır: — Ey OĞUL!. hepsinden daha üstündür!. Bu da şükür gibi birkaç kısma bölünür: 1. hem de haline şükr eden fakir..» * «SABIR nedir. zenginin şükründen üstündür! Hâline hem sabr eden. her türlü belâ ve işkencelere karşı edeb içinde durmak.. halkın nazarında büyük görülen geçici mevki ve itibarları yürekten küçümsemendir. Bir kul hakkında anlatılacak menkıbelerin en üstünü. marifet gözü ile celil olan Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih edip kemâl sıfatları ile tavsif etmektir.» * «GÜZEL AHLÂK hakkında bizi tenvir eder misiniz?» dile ğinde bulunanlara şöyle hitab etmiş lerdir: — Ey OĞUL!. «sakınca vardır» dediği hususlardan uzak olmakta sebat göstermektir." diyerek sükûneti muhafaza edip şikâyette bulunmamakla tarif edilir.» * «ALMAK ve REDDETMEK hakkındaki fikirleriniz nedir?» diyenlerin sorusuna -43- . Allah'ın kaza ve kaderini.... «Sabır. güzel ahlâk. Fakirin sabrı.. Dünyadan âhirete yürümek ise bir mü'min için kolay olan bir husustur! Hakkın aşkı uğruna halkı terk etmek tabii ki biraz daha zordur! Geçici dünyadan Allah'a doğru yürümek şüphesiz daha da çetindir... Allah'dan gelen her şeye karşı rıza gösterip bu "ALLAH'ın bir takdiridir!. İbtilâdan meydana gelecek sevabı ancak bilen takdir eder. Nefsin çirkin ayıplarını gördükten sonra ona kıymet vermemendir. gerçek kişilerin izhar edebilecekleri cevherlerin en kıymetlisi işte budur.

Hiç bir şey ona leke sürüp kirletemez! -44- .. söz ve davranış yönünden aşmak. «Rıza.» * Kendine (Allah ondan razı olsun) VEFÂ'dan sual ettilerde ş u cevabı verdi: — Ey OĞUL!. «Sözlerde ve davranışlarda doğruluk.. mahrumiyet anlarında bile Allah'ın haklarına riayet edip ilâhî hududları.. fenası ve inkitaı olmayan bir varlıkla mülâki olmaktır. bundan sonra fani kılar.» BEKÂ hakkında sordular. fâni bir şeyle tavsifinin mümkün olmamasıdır.. « O.» * RIZA nedir? diyenlere şöyle demişlerdir: — Ey OĞUL!... Hiç almamak hepten geri çevirmek. Çünkü bunlar (yani fena ile beka) bir araya gelmeleri imkânsız olan iki zıt şeylerdir. Allah'ın ezeli bir sıfatıd ır ki. Hakk'm işareti onu ganî kılınca tecellisi baki eder. Şu cevabı verdi: — Ey OĞUL!.. Allah'ın emri ve murakabesinde olmakla (kulun kendisini böyle his etmesiyle) mümkündür.. O. Hak için icra edilir (gösteriş için değil. «SIDK (doğruluk) hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?» ricasında bulunanlara şöyle demiştir: — Ey OĞUL!.. Fakat o. «O.. Hakkın en aşağı bir tecelliyle velînin sırrına tecellî etmesi sebebiyle bütün kâinatın o işaretin altında yok olup velînin fâni olmasıdır.» * «İNAYET » hakkında şöyle buyurdu: — Ey OĞUL!. hiç bir zaman bir şeyle veya sebeble kötülenemez.. Herhangi bir illet de onu ifşad edemez.» O FENA hakkında şu cevabı verdiler: — Ey OĞUL!. bakinin işaretinin tahtında baki olur.. « Emr edilmeden isteyip almak inad ve kötülük tevlid eder. gizli ve aşikâr bütün hallerde Allah'ın rızasına tam mânasiyle koşmaktır.. Ehl-i Bekanın alâmeti. «Bu. «Fena. ezelde Allah'ın ilminde olanı ve kaderde yazılı bulunanı kayıtsız şartsız kabul etmektir..da: — Ey OĞUL!.. hiç kimseye vermemiştir. İstemeyerek almak uygundur!. Hâl ve tavırlarda sıdk ise. sonra da baki kılar...» cevabını vermiştir. Onun buradaki fenası bekasıdır. gösteriş ve münafıklıktır!.

sonra takyid edilir. Yoksa Allah'ın rahmetine tama etmek değildir.. -45- .» * «HAVF = Korku» hakkında şöyle konuş muşlardır: — Ey OĞUL!. o kulun amelini kabule bağlam ıştır.. ibadeti sevaba nail olmak için değil de sırf Allah emr ettiği için yaparlar.. ruhu.. lütuf ve rahmetle mukabele edildiğinde sakin olur. zikrin halâvetiyle. nefsi tatrip (neşelenmek) le meşgul etmektir. Sonra onu da iradeye bağlı kılarak kula irade-i cüz'iyeyi vermiştir. arifler heybet ve ta'zimden korkarlar. «O. onu velîsine keramet minberi üstünde sunar. « Velîlerin «Reca« Allah'a karşı iyi zan beslemeleridir. âbidler ibadetlerin sevabından korkarlar. Allah'ın bir sırrıdır ki kimse ona muttali olamaz.. Recâ.. İşte bunun içindir ki onu bulan kişi vecd ve istiğraka dayanamayarak bayılmaktadır. Ehil olma ve inayete sahip olmayı marifete bağlam ıştır... Mevlâ. Diğer korku çeşidleri ise. sonra habsedilir. Kâinat ona bir yol bulamaz. Çünkü onlardan bu korku gitmemektedir. kulun Allah hakkında hüsn-ü zan beslemesidir. Velînin hiç bir zaman recâsız kalması doğru olmaz. Bu (yâni ariflerin korkusu) en büyüğü ve şiddetlisidir.» * «REC» hakkındaki görüşleri: — Ey OĞUL!. Evet «Vücud» öyle bir şaraptır ki. Âyeti celîle. muhibler (sevenler) kavuşamayacağız diye korkarlar. tamamen Hak için Hakla beraber ve herhangi bir Rakib'den hâli olarak sevgiliye münhasır kalır. âlimlerin korkusu.. İnayeti olan kul esir edilir. Sonra mükâfat ve cezayı kulun iradesine göre vermiştir. Böyle sır. Muvaffak olan kulu mükâfatlandırmayı.» Velî onu içince neşelenir. muhiblerin korkusu..... Allah istediğine bunu verir. «Vesakâhüm rabbehüm şarâben tahûra. birkaç türlüdür: Günahkârların korkusu.. ariflerin korkusudur. mukaddes bahçelerde ünsiyet kanatları ile uçup heybet denizine düşer ve bayılır. (çünkü onlar. Günahkârlar cezalardan korkarlar. âbidlerin korkusu. «Korku.) Âlemler yaptıkları taat ve ibadetler hakkında Şirk-i hafî'den korkarlar.O.. neşelenince kalbi.» * «VÜCUD» hakkında demiştir ki: — Ey OĞUL!. sonra da halktan çekip alınır.

rahîm. Allah'a karşı hüsn-ü zanda bulunmak işte bu sıfatlarına gönülden bağlanmak ve iltica etmektir. «Haya.» «HAYA» hakkındaki fikirleri: — Ey OĞUL!. ikram sahibidir... Zira bir şey rica eden (uman) kişi o şeyin fevtinden (kaçmasından.. Allah.. ihsan sahibidir. emin olmak.. Allah'a. Kul şunu da iyi bilmelidir ki. veyahut her hangi bir şeyden korktuğu için olmamalıdır bu. bazı hallerde korkusuz olmaz.... kendine bir menfaat celb etmesini veya gelecek bir zararın tarafından giderilmesini ummak değildir. gönül gözünü her iki kevne (âleme) de kapamak.. Bu vasıfları taşımayan duyguya «Recâ»'dan çok «Tama» adını vermek daha uygun olur. «Kulun... «Müşahede. haya. marifet gözü ile Hakkı mütalâa etmek ve kalblere yakîn saf ası bahş edilmekten ibarettir. En iyisi Allah'ın bütün iyi sıfatlarına güvenilmesi ve kulun kendisini ona göre hazırlamasıdır. ya da masiyet irtikâb ederken mutlaka Allah'ın kendisini gördüğüne inanarak haya duyması.» * «MÜŞAHEDE» hakkında sözü de akıllara hayret vericidir: — Ey OĞUL!. ümidsiz korku da ye'se kapılmak mânasına gelir. masiyetleri korku yüzünden değil de haya yüzünden terk etmesidir..» diye tarif etmiştir. lâtif. haya çeşitlerinin en büyüğüdür!. Yoksa her hangi bir şeyi umduğu için. Bir hadîs meali: «Eğer mü'minin recâsı ile korkusu tartılsa müsavi olmazlar.. Korkusuz olan Recâ..Yoksa onun. «SEKİR = sarhoşluk» hakkındaki fikirleri: -46- . Allah emirlerini yerine getirmeden «ALLAH» demesinden çekinmesi. Böylece Recâ... erişilmemesin-den) korkar... heybetle kalp arasındaki perdelerin kalkmasından tevellüd eder...» * «KURB = yakınlığı da şöyle izah etmiştir: — Ey OĞUL!. kendisine verilen büyük bir lütuf sayesinde tayy-ı mekân etmesidir... kulun. yasak kıldığı bir çok şeylerle yönelmesinden ve hak etmediği herhangi bir şeyi O'ndan istemesinden haya etmesi. Şu da muhakkak bilinmelidir ki. Bu şekilde olan duyguya «Recâ» ismini itlâk etmek yerinde olur. ganî ve raûfdur. Taatı işlerken.

hakkıyla tavka yolunda gitmek demektir.. ahlâkı güzel. -47- . Hak'dan ancak hakkı istemesi icab eder. güzel tabiatlı. Takvası bol ve ahlâkı hayası olan kişidir. kalbinin sevgiliye karşı kavîolub. kendisine kötülük yapıldığında gayet sabırlı bir kimsedir. fikren cevval.. Allah'ın rızasını tahsil babında çalışmasına delâlet eder. Ne zaman onun seni andığını duyarsan bu takdirde de sen ona mahbub olmuş olursun. sana isabet ettiği zaman genişler.— Ey OĞUL!... onca Hak âşığı asla sönmez. Fakirin (R)'si. sevgili ile buluşmak ve ondan başkasından alâkayı kesmek. safhası (temizliği) ve bütün şehvetleri bırakıp Allah'a dönüşünü ifade eder. haramlardan kaçınan. «Fakir» kelimesinin (F)'si. Doğruluk yolundan başka hiç bir yolu seçmez. fikriyle mesrur. kimsenin ayıp ve sırrını ifşa etmeyen. müracaat bakım ından yakın olması gerekir. Gafile karşı hatırlatıcı. cahile karşı öğretici. İşte bu. Mülk fânilerindir. İrâde kavîleşip ona bir de hatırlama muttasıl oldu mu artık ondan başkasına olan ilgisi kesilir. «Sekir = Sarhoşluk. kimsenin ırzında [namusunda] gözü olmayan.» Fakirin. gayriye cömert davranan bir kişidir o. O. Kaal. insanlar onda yaşamayı isterler. kıskanç ve fesadçı da olamaz. Emanete son derece riayet eder. Rabbini ummak ve ondan korkmak. çok veren. garibi seven yetimi koruyan. O. nefis de Rabbine karşı bir perdedir. Donuk kafalı değildir. bereketi çok. zikren bir cevher. imanın noksanlığına. Mahlûkat senin nefsine karşı bir perde. Aceleci ve kinci hiç değildir. sevgiliyi andığı zaman kalbin galeyan etmesidir. kişi olmalıdır. azimet ise kemâline delâlet eder. daima güler yüzlü... yumuşak ruhlu.. Davranışlarında terbiye. Ruhsatın. Fakirin (F)'si.» * Ona FAKİR isminin mânasından sordular da şöyle cevap verdi: — Ey OĞUL!.. Dedikoducu ve kovucu değildir. küçüğe karşı merhametlidir. münazaa bakım ından gayet iyi. Onu ne zaman anarsan sen muhib (yani âşık) olursun.. «Korku» yukarıda anlattığım ız gibi kalb ızdırabıdır. gaybî hükümlerin sıralarını gerçekleştirip. senin samimî halindir. tahammülü çok. yüzü sevinçli. kalbi hüzünlü.. müşahadesi tatlı. «Yakîn». tebessümü elden bırakmayan bir zat olmalıdır.. hareketi latif. avam ın istediği. Herkesden daha geniş yürekli. Büyüğe saygılı. zatında yok oluşuna kendi sıfatlarından fariğ oluşuna delâleteder. nefsini daha alçaltan biri. Tebasbus bilmez. Fakirin (Y)'si. kalbin rikkati. cömert. kendine ezâ edene ezâ etmeyen kendini ilgilendirmeyen şeylerin ardından gitmeyen. şüpheli gördüğü şeylerde tavakkuf eden.. uzun zaman çekilen hasreti gidermektir. Fakirlik ölümdür.. hiç kimseyi kırmayan. hâlise havas'ın istediğidir. Fakir hiç bir şeyi olmayan değil Allah tarafından her istediği olandır. fikri meşgul.. nefsine yüz vermeyen.

. kalk!.. Bizim tarikatımız. misafirlerine çok ikram eder.. hasûd. sağlam seciyeli bir kişidir o. çok oruç tutan.. Gözümün nuru evlâdım! Malûmun olsun ki. Sana vasiyet etmeye beni vasıta kılan Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine itaat eyle.» * * * GAVS ÜL-ÂZÂM HAZRETLERİNİN VASİYYETİ VE VEFAT ETMEDEN ÖNCE EVLÂTLARINA OLAN SÖZLERİ Gavsü'l-âzâm Hazreti Abdülkâdîr Geylânî muhterem evlâdı. kimsenin ardından çekiştirmez. Ey OĞUL!. Hüzünlü bir dili. işleri kolay kılan Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri sana ve kardeşlerine ve cümle müslimîne tevfîk ve hidâyet ihsan buyursun. Küçüklere ve nasihate ihtiyacı olan büyüklere nasihat eyle. ölçülü bir sözü vardır onun. daima ihtimamla muhafaza buyur! Faide meyvam. zemmân değildir.. Şer'i hududu göz önünde bulundur.. Herkese hayır öğüt ve nasihatla doğru yolda yürümelerine itina ve gayret eyle. Hiç bir zaman yukarıda da anlattığm ız gibi dedikoducu..s.)'ye şöyle vasiyet buyurmuştur: — « Ey OĞUL!. ehâdîs-i Muhammediye.. . kalbin selâmeti iği. O.. -48- ... Sana vasiyetim şudur ki: Fukara ile bulun. doğru sözlü. SÜNNET. yâni emr-i Nebeviye.. ezaya tahammül.. onlar ile otur. az konuşan. Emr-i İlâhîsine imtisal ve nehy-i Lemyezelîsinden iç-tinâb et ve şer'-i şerifin ahâmına son derece riâyet ve ifâsına dikkat et.. muzdarip bir kalbi. Kimsenin felâketine çalışmaz. Arkadaşlarınla dahi iyi geçin. yâni tarikat-ı celile-yi gavsiyemiz Kİ-TAB. OĞLUM! Malûmun olsun ki. çok namaz kılan.sözünde fevkalâdelik görülür. Fayladanmaları için çalış ! Muhterem ve âlî Şeyh Hazretlerinin hürmetini kazan. elin cömertliği. alabildiğine bînihaye bir zor durum üzerine bina edilmiştir. Cenâb-ı Vacibüt Tehıyya Hazretleri seni ve cemi müslimîni hayır ile muvaffak buyursun. Seyyidinâ Esseyyid Tâceddin Abdürrezzak (k. Meclisine davet eyle ve onların meclisinde bulun ve onları sevindir. Gayet vakur. ihvan ına güzel muamelede bulun. sabırlı. yâni KUR'ÂN-I AZÎMÜŞŞÂN. ÂMİN. Sakın ha sak ın! Arkadaşlarının kalbini kırma. ÂMİN.

Zenginlerle izzet. dördüncüsü: İŞARET. Görüş ve düşüncelerini öfke ile söyleme. Hayâtımın yadigârı evlâdım! İhlâsı kendine amel bil ve ihlâsa devam eyle.Husumeti bırak!. Ey gözümün nuru evlâdım! Bilgili ol ki Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri bize ve size tevffk ihsan buyursun. Tatlılık ise öğrenmesini ve öğrenmesinde devam etmesini sağlar. Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretlerini zikre ve dergâhına yüz sürerek Cenâb-ı Allah'ı görmek için çalış! Bîr hacetin için mukadderat-ı Lemyezelîyeye. Bunun için fakir gördüğün vakitde din ve ilim için usuliyle münakaş a ve mübahase eyle. Binaenaleyh. Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuştur: Birincisi: SEHA. Yumuşaklık ve tatlılıkla muamelede bulun!.. RIZA: Cenâb-ı İshak. rıza kapısına. Seyyidinâ Cenâb-ı Ahmed-i Mahmud Muhammed Mustafa Aleyhim efdalis salât ve ekmelit tehıyyâ efendimizden miras kalan faziletler ve güzel huylardır. yedincisi: SEYAHAT. sevinirler. beşincisi: GURBET. TASA VVUF bir hâldir ki: Dedikodu. Bu hususda bir kimseye güvenme.. ikincisi: RIZA. kin ve garaz dolu bir kimsenin muvaffakiyeti mümkün değildir. Ancak dinden dolayı husumettik bu hükümden hariçtir. ikram ve saygı ile. fakirlerle alçakgönüllülükle sohbet eyle! Çünkü zengin ve fakirlere böyle yapılırsa memnun olur. ÂMİN.. GURBET: Cenâb-ı Yûsuf. altıncısı: SOFU ELB İSESİ. HALİKI GÖRMEK. Öyle bir ihlâs ki: Halkı görmemek.. ÂMİN. SOFU ELBİSESİ: Cenâb-ı Yahya.. sekizincisi: FAKİRL İKTİR. itimat etme! Ancak -49- . SEHA: Cenâb-ı İbrahim Halflullah'a. Fakirliğin hakikati: Kişinin akranına ve kendi ayar ındaki bir kimseye muhtaç olmamasıdır. SEYAHAT: Cenâb-ı İsâ.. Ey OĞUL!. Malûm ola ki OĞLUM! Bizi ve sizi Cenâb-ı Zü'l-Celâl Hazretleri tevfîkat-ı Lem-yezelîsine mazhar buyursun. SABIR: Cenâb-ı Eyyûb. Çünkü ilim o fakiri ürkütür ve kaçırır. Yüce Mevlâya yalvar. Zenginliğin hakikati kişinin kendi akranından kıyas kabul etmeyecek şekilde zengin olmasıd ır. FAKR: Mahbub-u İlâhî.. İŞARET: Cenâb-ı Zekeriyya. üçüncüsü: SABIR. tevekkül eyle.

Üç şey ile fukaraya hizmet et ve bunda sebat eyle. Malûmun olsun ki fakir olan kimse Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinden başka bir şeyi arzulamaz ve o şey için nazlanmaz. Bundan dolayı onlar için etrafı açınız.. Yine devamla: — «Ey faide meyvam. Birincisi: Tevazu. Ey faide meyvam! Bilgili ol ki. Ey OĞUL!.. ve yes-sirlenâ şefaate * * * Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin vefatı yaklaştığında muhterem evlâdına hitab buyurarak: — « Ey benim evlâdım. Uzakta bulununuz. Hakk Teâlâ Hazretleri bizi ve sizi cümle müslimîni zikir ve beyan eylediğimiz vasiyetleri ve tenbihleri icra etmeye muvaffak buyursun. ikincisi: Bir fakir ile muhabbet etmektir. sana yap ılan hücum ve sald ırı üzerine kendi akran ına ve kendi akran ından daha da büyüğüne cevap verebilesin ve üstünlüğünü gösterebilesin. Zira zahirde ben sizinleyim. Gözümün nuru OĞLUM! Fukara ile ülfet ve sohbet eder olduğun vakit sab ırla ve Hak ile vasiyet eyle! Ey OĞUL!.. Peygamber Efendimizin Ahlâkı) ile süslenmiş kimsedir. üçüncüsü: Sen sağ iken nefsini öldürmüş gibi içten gelen bir arzu ile fukaraya hizmet et. Dünyada sana iki şey kâfidir: Birincisi: Evliyaya hizmet etmek. Yanımdan. ikincisi: Hüsn-ü ahlâk.. Hazret-i Bâzül Eşheb Efendimiz o esnada: — Aleykümüsselâmü ve rahmetullahi ve berakâtühü ğaferailahü lî ve İeküm -50- . Halbuki bâtında. etrafımdan çekiliniz. Çünkü Cenâb-ı Hallâk-ı Lemyezelî Hazretlerine en yakın olan ahlâk-ı hasene (Güzel ahlâk. Bununla beraber bu makamda onlar ile birlikte rahmet-i azîme mevcut olduğundan etrafımı daraltmayınız. karagün dostum!. açınız!» diye buyurmuştur. Allahümmec'alnâ mimmen yaktefi âsârüsself hazretehüm rıdvanullahi aleyhim ecmeıyn. Tasavvuf ile fakir iki sülâledir ki bunlara kuru lâkırdı ve hakikatdan beri olan şeylerden bir şeyi karışdırma! İşte nesl-i necibim bunlar senin ve müridlerimden işiten ve işitecek kimseler için vasiyetimdir. Ne hacetin varsa Hacetleri yerine getiren Cenâb-ı Hakk'dan iste! Ey OĞUL!.Cenâb-ı Hakk Hazretlerine sığın ve bağ lan. oğullarım! Etrafımda sizden gayrileri hâzır ve mevcutturlar. hakikat halde başkalarıyla beraber bulunuyorum!» demiştir.

.» Yine o esnada Hazret-i Gavs: — «İsteantü bilâ ilahe illallah sübhânehû ve teâlâ vei-hayillezî lâ yah şel fevte sübhâne men teazzeze bil kudreti ve kahhereiî bade biimevti lâ ilahe -51- .» diye buyurdular. Halbuki zât-ı akdes-i kib-riyâsı sual eder.» Diye cevap vermişlerdir. EŞİ. SONSUZDUR. * * * Mahdumu Şeyh Seyyid Abdürrezzak Hazretleri şöyle buyuruyor: Muhterem pederim Bâzül Eşheb Hazretleri o anda mübarek kalbini Hak katına döndürerek. — «Aleyhümüsselâmü ve rahmetullahi ve berakâtühü tûbû vedhulü fissâffi izen ecîü ileyküm. İlmi ne zaman ne olacağını ve ne yapılacağını ezelde bildiğ i için değişmez. ORTAĞI YOKTUR. Bunu işitmeğe ve bilmeğe mazhar buyuruldum. Mahdumları Şeyh Seyyid Abdülâziz Hazretlerinin: — Sizin için verilmiş rızık nedir? Diye suallerine Cenâb-ı Hazret-i Gavs şöyle buyurmuştur: — «Ey oğlum! Hakikatte zât-ı velayetimin rızkını kimse bilemez. * * * Muhterem mahdumu Şeyh Seyyid Abdülcebbâr: — Cism-i âlî gavsiyetmeâbınıza elem ve eziyet eden nedir? diye sorduğunda.. BENZERİ.ve tabeliahü aleyye ve aleyküm bismiilahi gayra mudiıyne. Çünkü kalb-i âlî-i gavsiyem Cenâb-ı Hâlikıi Ekvan hazretleriyle beraberdir. Hakk Teâlâ Hazretleri dilediğini mahv ve dilediğini ispat eder.» Diye nutuk buyurmuştur. Yine o esnada: «KIFÛ» diye buyuruyordu.) hâşâ yanılmaz. Bir kimse bu hususda fikir yürütemez. Ve bundan sonra sekerâtül mevt (Azrail Aleyhisselâm) huzur-u Gavsiyyelerine geldi ğinde: — «Kimse bana bir şeyden sual sormasın. Gavsü'l-âzâm Hazretleri: — « Ya evlâdım! Bütün azalarım bana eziyet veriyor. Ezelde takdir edilmiş r ızkın noksan bulmaz. İns ü cin ve melekler bilemez Akıl erdiremez.! Ben ilm-i ilâhiyyi lemyezeliyyede idam ediliyorum. İRADE VE KUDRETİ Yaptığı işten sual olunmaz. TEK'dir. Yâni ALLAH (c. Hakk Teâlâ Hazretleri ezelde takdir ettiği hükmünü dilemesiyle değiştirebilir. Ancak velayet kalb-i şerifim elem ve azap vermekten hariçtir.» diyerek bir gece ve gündüz işbu mübarek sözleri zikir ve beyan buyurmuştur.c.

. vücûdun kuvvetlenir. Bu hâlle mükemmel olur. * * * TÂCÜL-EVLİYA ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎNİN (K. Geçimini başkasının sırtına yüklenme!... Âmin.) MÜRİDLERİNE ÖZEL TAVSİYELER İ Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Efendimiz buyurmuşdur ki: — «BİR TAL İB İN CİHÂD MAHALLERİ sırasıyla ilk önceleri şunlardır: 1. Gözü. Ve bunu yapan kimse için dünyada Allah'ın koruması altında bulunarak akıbeti iyi ve Allah'ın yanında makbul dereceye varır.Dışarıdan ve kalbinden HAK'ın rızâsı olmayan şeyi işletmekten ve ona bakmaktan çekin!. Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmaîn. Bununla beraber yine sıhhatini kaybetmeyip tekrar mübarek sözler söylüyordu.. 4. 3. Halk eğer buna muvaffak olursa Allah onun sadrın ı genişletir. kalbi. 8.. gerek ciddî surette olsun yalan söylemekten vazgeçmek. -52- .. 7. Bu insanların yüksek derecelere çıkarır. Dâr-ı Bekaya irtihal ile mübarek ruhları âlî bir makama vâsıl oldu.Her ne kadar hakkında zulüm vuku bulursa halktan birisinin aleyhine beddua etme ve o kimseye mukabele etme!. Hattâ bu mübarek kelimeleri söyledikleri sırada mübarek sesleri yüksek perdeden ve uzuncaydı. Vadinde durmamak yalancılıktır.Kendi yiyeceğini kendisi kazan!.Halktan bir şeye lanet etmekten ve halka eziyet etmekten sakın!..Vadinde.. ahdinde dur!..» Deyip mübarek sadâsı azaldı ve kesildi. 9..Asla ister doğru yere.S. ister yalan yere ALLAH'ın ismiyle yemin etme ve lisânını yeminden vaz geçir!.. halkı doğru yola çıkartmaya çalışan insanlar üzerine fena sözlerde bulunma!. ALLAH!. Kendi hâline daim şükür et!.. Muhterem evlâdı Şeyh Seyyid Mûsâ şöyle anlatıyor: — Vaktaki pederim Gavs hazretlerinin vefatları yaklaştığında Bâzül Eşheb Efendimiz Hakk Teâlâ Hazretlerinin mübarek isimlerini anıyordu. ferahlatır. Sonra: — «ALLAH!..Gerek lâtife. 5. Halk ona hürmet eder.Kıble ehline.. Çünkü bu âdet sıddikinin ahlâkındand ır.illâllahü Muhammedün Resûlüllahi...Başkasında bulunan bir şeye tama etme!. Eğer buna muvaffak olursan nurun artar.... Halk içinde heybetli ve muhterem görünürsün!.. Allahümme yessir lenâ şefâatehüm... 2.» Diye buyuruyorlardı. ALLAH!. 6..

.Herkesin yanında tevâzûda bulun ve kendini küçük gör!. Eğer o müridimin hâtûnu açılm ış olup vaziyeti kötü bir halde. bir ihtiyaç içerisinde bulunursa meşrıkdan yardım elimi uzatarak o fena halden. Zira Cenâb-ı Hakk: -53- . onu nefsinin arzusuyla sevmiş ve buğuz etmiş olmayasın. Buna binaen bir kimse zât-ı velâyet-i kudsiyyeme intisab ederse kabul buyururum Cenâb-ı Hakk Celle ve Alâ hazretlerine kabul ettiririm. Müridim hoş olmadığı vakitde zâtım ın hoş olması onlara kâfidir.» — «Size erişen zarardan Allah "dan başkasına şikâyette bulunmayın.» — «Kendi nefsine esir olup kalma. Ki mürid-lerime kabirde tazyik buyurmayacaklardır. rıza ve kaza ile muvafakat etmek. Sonra onunla ve ondan daha fazla şer olanıyla mübtelâ olursun.... Öyle ise bütün hallerinde Allah'a teslim ol. Bir belâ gelirse sabır ve muvafakat et! Bu ikisinden daha âla. Ve benim müridim olabirisen sana ne mutlu... Bununla beraber münker ve nekirden ahd aldım. Eğer bu terazide iyi gelirse onu sev. Zira. Allâhümmec'alnâ min müridi seyyidinâ Abdülkâdîr ve yessir lenâ hazerâtihî radıyallahü teâlâ anhü ve kaddesallahü teâlâ esrarehû.10. onu celbetmesen de.» * * * GAVS'ÜL-ÂZÂM'IN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN ÖRNEKLER Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin bâzı hikmetli sözleri.» — «Sana bir ni'met gelirse zikir ve şükür et..» — «Kalbinde bir kimseye karşı buğuz veya sevgi hissettiğin zaman onun hâl ve vasfını kitap ve sünnetin terazisinde tart. kötü ve zararlı vaziyetden onu kurtarırım.. Buyuruyorlar ki: — «Nimetler sana ulaşır.. İşte artık bu hallere dikkat etmeye gönlüne nakşetmeğe başlar bu huylarla huylanmaya gayret eylersen bil ki bu yola ilk adımını atabilir sin. Belâlar sana erişir.. ondan hoşlanmaktır. Artık bundan sonra daha fazla gayretkâr olabilirsen bu yolun sâlikleri arasına katılabilirsin. Bu halle sâlihin menziline erişir. Çünkü Allah dilediğini yapar. Çünkü Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri zât-ı velayetime intisab eden müridlerimi cehennem ateşiyle yakmayacağına dair vaad buyurmuşdur. Âmin. Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinin izzet-i celîlesiyle kıyamet gününde cehennemin kapısı önünde durarak her bir müdirimi cehennem ateşine uğratmaksızın geçireceğim. Yâni müridlerim Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinden her an ve zaman hususî hediyelere hissedar olacaklardır. Tâ ki. bir mecburiyet karşısında. Hakk Teâlâ Hazretlerinin izzet-i ilâhiyyesiyle zât-ı akdes Gavsiyem maşrıkda olduğu halde yardım elim mağribde bulunan müridimin üzerindedir. bir çaresizlik. Benim müridim olabilirsin!. Çünkü Allah'dan başka onu kald ıracak yoktur. Kötü ge lirse terket.. ne kadar istemesen de.

— «Hakkında sû-'ı zanda bulunduğun kimseye zulmetme..» — «Yaptığın her ibâdet seni Allahü Teâlâ'ya yaklaştırmalı. Âhiret ise bir kudret âlemidir.» — «Velîler peygamberlerin manevî varisleridir. Öyle kimseye İblis ne muhalefet ve ne de düşmanlık edebilir. Kalbinin diri olmas ını isteyen. Ey Âlemlerin Rabbi...» — «Dünya baştan sona hikmetle dolu bir çalışma yeridir. Sağırdır ve aklı birşeye ermez. «O» nun hükmüne. Ona daima Hakkın zikrini işlesin. O karışık şeyler gösteriş ve nifas alâmetidir. samimî ibâdette bulunmadığını bilmiş olasın. şer'a muvafık çalış mayı bırakma! Kudret âleminde ise işleri Hak görür. Bütün ülfetini Hak ile kılmaya baksın. Eğer bunlar olmuyorsa yaptığın ibâdetlerde karışıklık olduğunu.... Baki olan. Kalb böyle olunca Hakkı daim anar.» — «Bir kimse Hak yola girmek isteyince önce nefsini terbiye etmeli.. Çünkü Cenâb-ı Hak zâlimin zulmünü mükâfatlan-dırmaz.» — «Ölümü düşün! Ölümü düşünmek ve ona göre hazırlık yapmak kalbe cila verir ve tamamiyle dünyaya düş kün olmaktan kişiyi alıkoyar.«Nefsin arzusuna tâbi olma.. Doğru ve tam bir îmân sahibine İblisin dişi batmaz. Dîni insanların ve cin tayfasının şeytan tiplerinden saklarlar. Gözlerini yalnız O'nuh azametine çevirsin ve halk üzerinde yaptığı tecelliyi ve tasarrufu müş ahede etsin. âhiret bakidir.Nefsin dizginini elden bırakacak olursan seni kapmak ve sana her kötülüğü yapmak ister. Zikrin devamı için kalbin doğru ve sıhhatli olması gerek.. Ve hiç bir kimseyi sû-i zan ile töhmet altında bırakma. ibâdetin tadım almalısın! Allahü Teâlâ ile aranda ünsiyet peyda olmalı.» — «Kalbin en büyük ölümü: Onun ALLAH'I anmaktan gafil olmasıdır.S.» — «Âhireti dünyadan üstün tutunuz.. ALLAH'ım Sen buna şüphe yok ki ehilsin ve kadirsin!. kaderine ve sair belâ ve âfetlerine rıza göstererek sabretmektir. Bu yoksa boşuna yorulma!» — «Takvanın esası Hakk Teâlâ'nın fiil tecellîsine uyarak emr-i bil ma'ruf ve neyh-i anil münkeri işlemekle yâni yapılmasın ı istediği şeyleri yapmak ve yapılmasın ı istemediği şeyleri de yapmamak.» — «Nefsin şahı İblisdir. Ve sahibi için her yan ı ve cümle âzası zikre devam eder.. Yaratanın kudretini de bilmez ve ona düşman olur. — «Daimî zikir. Dünya fâni....» buyuruyor. Nefis. dirileceği günü hatırlayıp da salihlerin yolundan gidenlerden ey leye... dünya ve âhiretin iyiliğini getirir. Gözleri uyur olduğu halde bile kalbi daima Hakkı zikre devam eder» Şeyh (K.» * * * -54- ...) meclisin sona eriş inde şöyle derlerdi: — «Allah bizi ve hepimizi hizmetinde daim olan dünyadan el etek çeken.» — «Nefsin dizginini elden bırakma!.» — «Ey amel sahibi! Sana ihlâs gerek.. Hakkı görmez. Şerîatı korumağa çalışırlar. fâni olandan üstün tutulmalı.. Hikmet âleminde gerektiği şekilde. Sonra. sonra seni Hak yoldan saptırır.

.. 6 ..Ebu Abbas Arif. 11.Seyid Seyfüddin Abdülvehhab.S.) MANZUMESİ VESİLE İbrahim ile beraber onun ateşine atıld ım. El Havâtır. 5 . Onun hulefası şu muhterem zevattır: 1 . Farsça Na't-ı şerîf-i nebeviyyesiyle yine Farsça pek meşhur gazelleri vardır ve bunlarda MUHYİDD İN adını kullanmıştır. -55- .TÂCÜL-EVLİYA ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎNİN (K. Ateş ancak benim duamla soğudu.Şeyh Seyyid Muhammed Şemsüddin.S.Şeyh Ali bin Heybetî. 4 . Ben İsâ ile beraberdim ve beşikte konuştum. * * * TÂCÜL-EVLİYA ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎNİN (K.Şeyh Sadaka-i Bağdadî... 10 ..Şeyh Seyyid Abdürrezkak. 3 . Rabbıma yalvarmada Mûsâ ile beraberdim. Fütûhul-Gayb vs. Mektûbât. Mûsâ'nın âsâsı benim asamdan istimdat etti.Şeyh Beka bin Batu. 8 .Muhammed bin Kaad Evani.) ESERLER İ Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin doğru yolu gösteren te'lif eserleri pek çok olup en meş hurları şunlardır: Gunyetüt-Tâlibin.Şeyh Yunus Kassab bin Haşimî.Şeyh Ebu Medyen Mağrib Şuayb bin Hüseyin. Belâ anında Eyyûbla beraberdim. 12 .. 7 . 9 .Şeyh Kabibül-Beyân Musulî. Ancak benim duamla şifa buldu.Ebu Suud Bin Şiblî.. 2 .

Makam velayette evliyâmsın denilinceye kadar söyledim.Ve Davud'a nağmenin tatlılığını veren ben idim. Her nağmede işitilen ve işiten benim. Vasfeden ve vasfedilen tarikat şeyhi benim. Maşukta. söyle korkma. ettiren ve ettiği zikir benim. zamirde gizli olan benim. zîrâ. Ben sözü kendiliğimden söylemedim izinle söyledim.. * * * Seyyah olup şol âlemi ararsan Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir eğer sorarsan Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Mevlâm yüce devlet vermiş başına Meşgul olmuş yaradan ın işine Allah ile Resulle âşinâ Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Cümle evlâdına yeşil yaraşır Aşkı gelir bu göynüme dolaşır Ana derviş olan Hakka ulaşır Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Hak yeri göğü yatıp düzeli Hoş nazar eylemiş ana ezelî Evliyalar serçeşmesi güzeli Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Gidenler gazaya çalarlar satır Daima yaparlar hoş gönül hatır Bağdat'ta türbesi nur olmuş yatur -56- . Lezzeti büyük vâhid fert benim. Zikreden.. Benim hakîkatim bilinsin diye söyledim. Bana. Âşıkta. Şükreden ve etiği yer ve nimete şükür benim.

Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Hayâlidir karşımızda salınan Ne mürvettir katarında bulunan Gam yemesin andan kisve vurunan Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz Âşık Yûnus çeker yüce gayreti Üstümüze hazır ola himmeti Oğlum demiş O'na Resul hazreti Abdülkâdîr gibi sultan bulunmaz ÂŞIK YÛNUS EMRE * * * «Kalbin en büyük ölümü: Onun ALLAH’ı anmaktan gafil olmasıd ır. Bütün ülfetini Hak ile kılmaya baksın.» Gavs’ül-Âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.) -57- . Gözlerini yalnız O’nun azametine çevirsin ve halk üzerinde yaptığı tecelliyi ve tasarrufu müşahede etsin.s. Ona daima Hakkın zikrini işlesin. Kalbinin diri olmasın ı isteyen.

samimî ibâdette bulunmadığını bilmiş olasın. ibâdetin tadını almalısın! Allahü Teâlâ ile aranda ünsiyet peyda olmalı.’LERİNİN MENKIBE-İ ŞERİFLERİ ve İLM-İ LEDÜN'E AİT KIYMETLİ BİLGİLER «Yaptığın her ibâdet seni Allahü Teâlâ’ya yaklaştırmalı.» Gavs’ül-Âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.s. O karışık şeyler gösteriş ve nifas alâmetidir. Eğer bunlar olmuyorsa yaptığın ibâdetlerde karışıklık olduğunu.Bölüm: 4 ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ HZ.) -58- .

bu mâruzâtımızı bütün ihtişam ve le-dünnî esrâriyle ortaya koymaktadır.s. mübarek kabirlerinden elini çıkartıp. -59- .. manevî oğlu Gavsü'l-âzâm'ın bu ricasını kabul buyurarak. Bütün cemaat şaşkın bakışıyordu. (Aynen Hazreti Ömer'in (r. Şeyh Beka Hazretleri menkıbeyi anlatmaya şöyle devam ediyor: Bir müddet sonra baktım ki.s. Belki. tam bir sükût içinde durdular. Bütün niyazım mübarek elini öpmektir.S. üstün saygı ile Resûlüllah'ın elini öperek başına koymuştur. Gavs.) buyuruyorlar ki: «Ben gördüm ki. Sonra bütün bu zuhur eden tecellîyat gözlerimden kayboldu. serçe gibi küçük ve zâifoldu.v.) Hazretleri sendeledi. Âdeta. Hz. Şeyh Beka (k.) ile görüşmesi bundan ibaret de ğildir.A.» Âlemlere rahmet olan Levlâk sultanı. o döşemenin üzerine oturdular ve Hak (c. minberin ilk basamağı açıldı. Şeyh Beka (k.a.)'NİN GÖRÜŞÜP SAYGI GÖSTERMESİ HAKKINDA Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî. büyük cüsseli.) ve eshâb-ı kirâm'ı ile beraber teşrifle. Gavs.) Me-dine-i Münevvere'de hutbede aniden sükûtu gibi. Ancak. heybetli bir hâl aldı.a. bucaksız deryaların sonsuz dalgaları kadardır.) Hazretle-ri'nin kalbine öyle tecellî etti ki Gavsü'l-âzâm (k. arası gözün gördüğü kadar geniş bir yer oldu ve sarı sündüsten bir döşeme döşediler.v.» Seyyidü'l-Kevneyn (ikiâlemin efendisi) insanların ve cinlerin peygamberi efendimiz Muhammed Mustafa (s.s.. Resûl-i Kibriya (s.) İLE GAVSÜ’L-ÂZÂM ABDÜLKÂDÎRÎ GEYLÂNÎ (K. şu uçsuz. kırk gün ayak üstünde iki cihan serverini ziyaretle şu anlama gelen bir şiir okumuşlardır: —«Yâ Resûlullah! Günâhlarım.) Sonra minberinden aşağıya inip.V.. büyüyüp.)'den nakledilmiştir ki: Hz.v. Aniden sözlerini kestiler.1 nci Menkıbe RESÛLÜ K İBRİYÂ (S.Hemen ilâve edelim ki. bir süre sonra tekrar minber üzerine çıktılar ve ikinci basamakta oturdular. ol Heykeli samedânî öyle nakil buyururlar ki: Bir gün Medine-i Münevvere'ye giderek yüce Nebî'mizin Türbe-i saadetlerini ziyaret etmiş lerdi.a.)'nin mecsidindeydim.) Hazretleri Şeyh Abdüikâdîr Geylânî (k. en azametli dağlar yüceliğindedir. Aşağıdaki menkıbe. Yüce velî huzur-u Nebevî'de.c. Yüce velî de.s. Resûl-i Kibriya ile en anlamlı buluş ma ve konuşmasını ş u menkıbede anlatıldığı gibi yapmış lardır: — Bir gün Gavsü'l-âzâm Abdüikâdîr Geylânî (k..) onu tutup korudu. yüce velînin öpmesi imkânını lütuf ve bahşeyle-miştir. onlardan da çoktur. Ondan sonra. Gavsü'l-âzâm'ın ceddi pâki (temiz soyu) iki cihan serveri (s. Minberin ilk basamağında vaaz ediyorlardı.a.s.

a. Amma. Şöyle ki. Cenâb-ı Hak'ın sıfatının ve esması'nın tecellîsine beşerî vücut tahammül ederse de. tarafından anlatılan görüşme menkıbesi budur.v. Şeyhü'l-bekâ rahmetulâhı aleyh hazretlerinden Resûlüllah ve eshâb-ı kirâm'ın ruhâniyeti keyfiyetini sordular.. çeşitli suretlerde görünürler. ervâh-ı mukaddesinin (kutsal ruhların) görme kuvvetini bağışlam ıştır.s.)'yü müşahede eylemiş oluyor. v. gerekse temiz ve pâk ruhları. «Bana... Şeyh Bekûallah bu soruyu şöyle cevaplandırdı: — «Gerek onlar. bu babda. tecellî-i berkî sırlarına delâlet eylemektedir. öyle şiddetle meydana geldi ki.) efendimizle konuş masına tanıklık eden büyük velî. O suretle ki. ikinci tecellî celâl değil cemâl sıfatı ile ortaya çıkmakla. Abdülkâdîr Geylânî (k. Hz.. berkî tecellî denir. Bu vesileyle.» MENKIBE-I ŞER İF İN AÇIKLAMASI: Bu esrar.v.)'in yardım ı ile buna güç bulabildi.c.) hazretlerine asıl hâlinde olduğu gibi. İşte bu nev'î tecellîlere.O mescidde bulunan gönül gözü açık kimseler. Resûl-i Kibriya (s. Gavsü'l-âzâm Hazretieri'nde inbisat meydana geldi. Gavsü'l-âzâm'ın mâhiyetini yukarıda arz etti ğimiz.. mürşid'e yapılması veya öyle düşünülmesinin esrarı şudur: Aslında rabıtaya ehil. Onları şu kimseler müşahede ederler ve görürler ki.) Hz. gerçekte Rûhu-küllîye yapıldığı halde. Gavsü'l-âzâm'ın Resûl-i Kibriya (s. pek yüce velîlere zâtıyla tecellî ettiğinde. Ancak. mürşidi hayal etmekle vasıtasız ve engelsiz Hak (c.. Şeyh Beka Hz.. Elbette. nice gayretler sarfettiği meydana çıkar.) efendimizi gördüğünde. mürşidi kâmilin iki kaşının arasına tahayyül edilerek. Resûl-i Kibriya (s. Rabıta..c. beşerî sıfat ve vücûdu zahirisi ona tahammül etmez oldu. Genişleme rahatlık husule geldi. Hâl böyle iken. o kimselere Hak (c. izni Hak'la şu cevâbı verdim: — «İlk tecellî. o tecellî yıldırım gibi gelir geçer. Gavsü'l-âzâm'ın Resûl-i Kibriya (s.. tecellîyâta tahammül kaabiliyeti kazanabilmek için. kendisinde fena ve bekâbillah sırrı tecellî eden. tecellî berkî karşısında sendeledikleri veya âlemi ken-vüzzaman'dan kaybolmak üzere bulundukları düşünülürse. İşte bütün bunların açıklamasını da yine menkıbeyi anlatan zat'ın kaleminden arifane olarak öğrenmekteyiz. sair sülük erbabının.v. Bundan sonra anlatılan menkıbe de. a.a..) efendimiz mâna oğlu Hz. en önemlilerinden birisidir. Şöyle ki. "Neden dolayı.?" denilerek soru sorulduğu zaman. her sâlik ne başlangıç ne de son sülûkünde Gavsü'l-âzâm gibi yüce bir kutbüzzaman'ın şerefine eremez. Gerçekte gelen mürşidi azâmin cismâniyeti olayıp âlemlerin Rabbi'nin Ruhu küllisidir.a.. zâtı'nın tecellîsine uzun süre dayanmak güçtür. bütün heybet ve kemâli ile göründü.. Bunun için Cenâb-ı Hak. bazı tamamlayıcı maruzatı dâhi arzetmeli-yim. düşmeğe meyil eylediğinin sebebi ve hangi ledün sırrı gereği önce küçülüp sonra büyüyüp heybetli bir şekil alm ıştır. Hemen şu sırra da temas edelim. * * * -60- . menkıbeyi şöyle sürdürüyor.» İşte iki cihan serveri ile Gavsü'l-âzâm'ın.

?» derken. âlemlerin yüce Rabbi kendilerine: — «Neden manevî oğlun Abdülkâdîr'i getirmedin.. Âlemlerin Yüce Rabbi'nin.s. mektubu o ğluna vermiştir. babasından ayrılacağını anlıyor.s.. Nitekim. Bu mektupdan açıkça.) VASITASI İLE YÜCE GAVSA DA GÖSTERMESİ HAKKINDA Şimdi. bir yönüyle iki cihan de ğerinde idi. nasıl ilâhî bir sevgiyle Gavsü'l-âzâm'a muhabbetini izhar buyuruşla. Güneş batmak üzere idi ki.) Hz. ruhları kabzedici melek birden Gavs'ın huzuruna gelip. Gavsü'l-âzâm'ı âhirete davet buyururken de ona «Allah'ın Sevgilisi» olmak sıfatını da bahşetmesi. sevilene yazılmış bir mektupdu. Azrail (a.c. cananına teslim ederken.s. Söz sırası gelmişken şunu arz edelim ki: Resûl-i Kibriya (s. bu üzüntü ile göz yaşlarını tutamıyordu.s.. Gönül gözü açık olan Abdülvehâb (k.2. ahirete davet olunmaktaydı. Mektup sevenden.)'u mahbûb (sevgili) mertebesine yükseltmişti. Fakat. ibretle yüce Gavs'ın vefatından önce Hak (c.). hatiften ş u nida duyuldu: -61- . kendisine bir mektup getirdi ğini o ğlu Abdülvehâb'a beyânla. Gavsü'l-âzâm'ın manevî görevi son bulmuş ve yüce velî.)... Yüce Mevlâ (c. Gavsü'l-âzâm'ın dedi ği Abdülkâdîr (k. keder arasında kalmıştı. pederi Gavsü'l-âzâm'ı mahbub-luk sıfatına lâyık görmesi.v.s.)'in mir'âç gecesinde.s. Abdülvehâb (k. aynı ilâhî esrarı dile getirmekte idi.) bir Arap şahıs şeklinde sûretlenerek gelmiş.)'nün O'na olan sonsuz sevgisini dile getirelim: Kendileri. elbette mevti ihtiyari (arzuya bağlı ölüm) erbârından da olduklarından.ci Menkıbe GAVSÜ’L ÂZÂMIN ÂLEM-İ BEKÂYA İNTİKÂLLERİ SEBEBİYLE YÜCE MEVLÂNIN MİR'AÇ GECESİ RESÛL Ü KİBRİYÂ'YA GÖSTERDİĞİ SEVGİNİN BİR NAZİRİNİ AZRAİL (A. insan olmasından dolayı.a. bu sır şöyle de tecellî etmiştir: Hazreti Gavs'ın vefatı anı geldikte. bunun bu âlemdeki yazılara benzemeyen.. Bu mektubu okuyan Abdülvehâb (k. ruhu pâklerini alamazdı. bir taraftan da.) canını. sevinçle.c. Gavsü'l-âzâm (k.)'a verilen mektupda şu ilâhî irâde belirlenmekte idi: Bu dünyada artık.S. lâhutî bir na ğme (Gayb âlemine ait bir mektup) olduğunu anlamakta gecikmedi.

bir Kendilerinden sonra dâhi o mertebede bir Gavs gelmeyecektir. hiç bir velîye nasip olmayan.cü Menkıbe MUHYİDDÎN İBN'ÜL ARABÎ (K. şuna işarettir ki: Ayrılmakla. böyle bir velîyi sırrı kaderde tayin etmemiştir.. Hâtemiyyet (son velayet) muammasını çözme ğe uğraşırken. Şeyhü'l-Ekber (r. aynı velayet makamını aynı yetki ile işgal edebilecek bir velî'nin.— «Câennidâü yâ eyyühennefsilmutmainne ircü râdiyetten mardiyye» (Âyeti Kerîm'e) Mâna-i şerîfi: «Yâ mutmainlik makamına gelen nefs.» Bu.S. âlem-i beka o yüce velîye kavuş makla. sonsuz sürür buldu. sen Rabbinden.)'NİN GAVSÜ'L ÂZAM İN MAKAMI HAKKINDAKİ KEŞFE DAYALI SÖZLERİ HAKKINDA Gelmiş geçmiş veya kaderde geleceği müjdelenen. Rabbin senden hoşnut ve razı olarak cennetime gir!. Bu yüce velî Fütûhâtül Mekkiyye adlı eserinin üçüncü babın ellinci sahifesinde şöyle beyân buyurmuşlardır: — «Gavsü'l-âzâm'dan sonra.» İşte yukarda zikr olunan cümleler bize anlatmaktadır ki. makamdır. âlemi göz yaş larına gark ederken. mevcut olup olmadığını gayb âleminden öğrenmek istedim. Muhyiddîn ibn'ül Arabî Hazretleri bilgi sahibi idiler. Ve şundan haberdar oldum ki: Kulların ın üstünde kâdîr ve kâhîr olan yüce Mevlâ.a. bütün velîler hakkında. * * * 3. -62- .) o sır kadar önemli bir ledün sırrından haberdar olmuştur. O sır şudur ki: Gavsü'l-âzâm'ın makamı.

Hâlik-ı kâinat'a sonsuz şükürlerde bulunmuştur. şu ilâhî sır meydana çıkmaktadır ki: Es-seyyid Eş-şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri.) âlemlerin eşsiz Melîki.c. onun itaat halkasındadır.s.) HAKKINDAKİ TAKDİR EDİCİ SÖZLERİ HAKKINDA «Menâkibi Tâcü'l-Evliya ve Bürhanü'l-Esfiyâ» adlı menâki-bin. ariflerin büyüklerindendir.) ismiyle anılan o velî.s. Hattâ melâike-i kiram dâhi.)!. Hiç üzülme! Âhir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s. Hızır (a.)'IN GAVSÜ L-ÂZÂM ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ (K.4. insü cinnin (insanların ve cinlerin) hâkimidir.S. Bu üzüntü ve endişe içinde iken..) HAKKINDA Büyük peygamberlerden Süleyman (a. hatiften kendilerine şu nida vâki olmuş: — «Ya Süleyman (a. halifelerine binlerce selâm-ü salât ve rahmet olsun.)'m kederi sevince dönüş müş. Onları ilâhî esrarı ile HAK (c.)'u meth eden beyânıdır.s.s. Öyle anlaşılmaktadır ki: Şeyh. önemli ve çok üstün bir kıssası da. Şeytanın ve Çin'lerin mahlûkata musallat olacaklarını düşünerek. ferahlayan Süleyman (a.) bir gün kendisinden sonra.v. Menâkibü'l-Evliyâ'nın yirmidördüncü sayfasında şöyle deniliyor: -63- .s.a.s. Hızır (a.cü Menkıbe MÜM İNLERE MUSALLAT OLAN CİN VE İFRİT TÂİFESİNİN HEPSİNE KÂDÎR BİR VELÎ OLAN GAVSÜ’L-ÂZÂM ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ (K.» Bu hâtîfi (gizli) nida ve sesleniş üzerine. * * * 5.S. bütün Cin ve Şeytan taifesini hükmü altına alacaktır.s. Sultanı. bundan elem duyarmış.) tarafından nakil buyurulmuştur. öyle secaatlibir velî gelecektir ki: Abdülkâdîr Geylânî (k. Yüce velî Gavsü'l-âzâm'a. Bundan.)'ın Gavsü'l-âzâm (k. Süleyman (a. el Menkıbe HIZIR (A.s.S.)'nün izni ile hapis edecektir.)'in temiz soyundan. onunla konuşmuş olan Eş-şeyh Ebu Müdeyyinü'l-Müsebbi (r. âbı hayatı su sanmayan.a.) ile buluşup. Bu menkıbe.

)'un menkıbelerini sıraya koyarken. Menkıbei Şerifi şöyle anlatıyor: Hızır (a.v. tarafından büyük bir vü-sukla anlatılmaktadır.) haklı olarak buyurmuştur ki: — «Maşukîyet makam ında bu gök kubbe altında Gavsü'l-âzâm ayarında hiçbir velî yoktur. Abdülkâdîr Geylânî (k. evvelce de işaret etti ğimiz gibi mâşukiyet esrarı denilmiştir.s.) da tecellî eden bu mahbûbiyet sırrına. bu sırrı dile getirmektedir.s. Gavsü'l-âzâm'a verilen mâşukiyet makamı ile ilgili olarak Hızır (a.s.) şöyle buyuruyor: — «Abdülkâdîr Geylânî (k. Gavsü'l-âzâm (k. işte bu mahbubiyetin tecellîyatındandır. âlemlerin yüce RABBİ'nin Gavsü'l-âzâm'ına açıkladığı sevginin sonsuzluğunu dile getiren.)'IN KABZ ETTİĞİ BİR RUHUN.s.S. Zaten başka bir menkıbede. menkıbesini ilk sıraya almıştık. ölüm mele ğinin elinden kabzedilmiş ruhun kurtarılması dahî. Seyyid Ahmed-i Rüfâi Hz.» * * * 6. Allah'ü Zü'l-CelâPin Abdülkâdîr Geylânî (k.) bu makam'a şöyle işaret buyurmuş lardır: — «Mâşûkiyet makam ında.cı Menkıbe ÖLÜM MELEĞİ OLAN AZRAİL (A.Yirminci getirmektedir.)'ın Gavsü'l-âzâm'ı methü senasını dile Eş-Şeyh Ebû Müdeyyin. Nitekim Hızır (a. Menâkip önem derecelerine göre.» Burada birşey daha teyid'en anlaşılmaktadır ki. GAVSÜL AZÂM İN MAHBUBİYET SIRRININ TECELLÎSİ İLE TEKRAR BEDENE G İRİŞİ HAKKINDA Dikkat buyurulursa. Gavsü'l-âzâm'ın makam ve mertebesi maşukiyet makamıdır. Kıssa. kendisini muhip (seven) görmesi. Bir tek kelime ile ifâde etmek gerekirse.)'u mahbub (sevilen). O Gavsü'l-âzâm doğru bir imamdır. önce iki cihan serveri Peygamber Efendimiz(s. bu ön sıraya aldığımız menâkibin tümü. Menkıbede Hızır (a.a. Bilenlerin bilgi belgesidir.)'in mir'âcındaki esrarı.s.s. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. Gavsü'l-âzâm ayarında ve ona eş hiç bir velî yoktur. bu semâvat ve gök kubbenin altında.s.» Şimdi anlatacağımız. hep İlâhî aşkın Gavsü'l-âzâm'da tecelliyâtını dile getirmektedir.s.s)'un mahbûbi-yet (sevgililik) makamına erişmesi ile ilgilidir. -64- .) asrımızın doğu ve batıda tek ulu şeyhidir.

Azrail (a..s.. sözü edilen mürit ve hâdîminin ruhunu kaz-betmiş ve kabzetti ği o ruhu beraberinde götürmektedir. tekrar bedene iadesini ister. Bu yedinci menkıbeye. yüce velîlerin bir tek mertebei niyazları levh-i mahfuzu izni Hakla yazar. Mahbûbunla.s.«Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'da.s. Buna cevaben Azrail (a. Yüce Gavs. Gavsü'l-âzâm'a gelen bu rica üzerine. Zira ALLAH'ın irâdesi ile ben ismini söylediğin şahsın ruhunu kabzettim ve beraberimde belirtilen yere götürüyorum.) tekrar direnince.) tarafından kabzedilir (alınır). kocasının ruhunun Azrail (a. Ancak. O vakit de. SEN herşeyden haberdarsın.. Birden müşahade buyurur ki: Ölüm meleği. Bu menkıbe Gavsü'l-âzâm'ın mâşûkiyet (sevgililik) makamında olmasından doğmaktadır. mahbûb ben muhibbim ne istiyorsa onu yap. Menkıbe şöyledir: Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.» der. * * * -65- . "Ervah'ın (Ruhların) Azrail (a. aram ızdaki konuşmayı bilirsin.s. bozar tahtasına çevirir.s.. Azrail (a.s. Azrail (a..): — «Ya Gavs! Bu mümkün değildir. [Dikkat buyurulursa. Yüce malûmun ki. şu esrara taallûk eder ki.s.) teeddüd etmiş olmaktan piş man oldu. Mevtanın hanımı Gavsü'l-âzâm'ın saygı değer eşlerinden. Abdülkâdîr Geylânî Hazretle-ri'nde mahbûbiyet hikmeti zahir olur. Hak.s. ölüm meleği olan Azrail (a. mâşûkiyet makamında bir velîmdir.» İlâhî emirlerini izhar buyurdu.s.)'dan kurtarılması kerameti!. İlâhî buyruğun nedir?» diye sordu.) âlemlerin Rabbi'ne şöyle de: — «Ya Alîm." başlığı altında temas buyurulmuştur. Ya Kâdîr.)'dan kabzetti ği rûnu. mahbûbun Gavsü'l-âzâm beraberimdeki rûh'u geri istemektedir.] O zaman.)'ın kabzından kurtarılması için yardım iste ğinde bulunur. Gavsü'l-âzâm mâşûkiyet makamının verdi ği yetki ile kabzedilen rûh'un tekrar iadesi hususunda ısrarda bulundu.)'un mürit ve hadimlerinden (hizmetçi) birisinin ruhu. Azze ve Cellehü şöyle buyurdu: — «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî. Yüce Gavs murakabe1 âlemine dalar. mahbubiyet tecellisini kullanarak. bu hikmet. Azrail (a. O.

7.) o kabristandaki eski mezarlardan birinin başına geçti ve asırlar önce ölmüş mevta'ya: — «Kumbiiznillah» (Allah'ü Zü'l-Celâl'in izniyle kalk!) Deyince mevta dirildi ve mezarından kalktı ve kendisinin eskiden yaşamış bir rahip olduğunu söyledi.v. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. Gavsü'l-âzâm müslümanlarla. Hz. Benimle beraber gelir misiniz?» der.» buyurdu. Muhammed Mustafa (s. Kur'ân-ı Azîmüşşân'da: -66- . Bunu işiten Gavsü'l-âzâm Hz. Muhammed mi daha büyüktür diye tartışıyoruz» dediler. — «Ben bir nebî değilim..)'in ümmetinden varis-i nebîyim. Onlar da — «Hz.'leri. BİR MÜSLÜMANLA. sonra Hz.)'in peygamberliğinden şüphe.v. — «Ölüyü diriltti» dedi.)'in üstünlü ğünü tasdik etti ve İslâmiyeti kabul ederek. Bunun üzerine Gavsü'l-âzâm Hz.a. — «Hz.a.a. Bu menkıbede üzerinde durulması gereken özellikler ve seyrü sülük erbabının alacağı çok dersler vardır. Kelime-i Şehâdet getirdi. çok eski hristiyan mezarlarının bulunduğu bir kabristana gidildi.v. O zaman Gavs Hazretleri hristiyana dönerek: — «Evlâdım. Muhammed Mustafâ (s. Bu kerameti gören hristiyan âlemlerin yüce sultânı. el Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM İN.. hristiyanların müştereken oturdukları bir mahalden geçiyordu.'leri: — «Münâkaşanızın sebebi nedir?» diye sordu.'leri hristiyana sordu..s. İsa'nın büyüklüğünü hangi mucizatıyla kabul edersiniz?» O da. Hz. âhir zaman peygamberi Hz. O sırada bir müslümanla bir hristiyan bir konuyu tartışıyorlardı. İsa'ya îmân etmek küfr'dür.. «KUMBİ’İZN İLLAH» dedim. BİR HRİST İYANIN TARTIŞ MASINA TESADÜF EDEREK ASIRLAR ÖNCE YAŞAMIŞ BİR MEVTA İLE KONUŞMA KEYFİYETİ HAKKINDA "Esratü't-Talibin" namlı yüce eserde şu menkıbe nakil olunur: Birgün. Önce Hz. Muhammed (s. mezarlıkta kimse kalmaz bütün ölüler dirilirdi. İsâ mı. Hristiyanın «Evet» cevabı vermesi üzerine. Eğer «KUMBİİZNİ» (benim iznimle kalk) deseydim. Gavsü'l-âzâm Hz. bu ölü dirildi.

onların nihayeti senin başlangıcın olmuştur.. İhya ise: ALLAH'ın sıfatıdır. * * * 8. daha yüksek ve yüce yapan esrarı.)'ı dahi olgunluğunun öğücüsü yapan. Hızır (a. İşte «Kumbiizni» (iznimle kalk) hitâbındaki etki.) etem (yâni tam kâmil) mazharıyla zamanın Gavsü'l-âzâm gibi kutbü'l-aktâbında tecellî eder. bu tek ölünün dirilmesini.)'ye âit bu hâl meydana geldikte.)!. (Yani.a.a. buradan gelmektedir. biz müslümanlar. beşerî görünümlerine geri dönerler. yâni imamıdır. -67- .s. o nebî ve velîler ruhanî hakîkatın temsilcileridirler. Hepsi o hakikati (Rûhâniyede müstağrak oluş tecellîsi) geçtikde. «Kumbiizni» (iznimle) denildi ğinde. Velîler içinde şân'ı büyük ve marifet deryasının ruhudur.s. Amma. aşağıda zikr olunan beyîtler'in mısraları ne güzel anlatmaktadır: Bütün bu derecata kâmilleri erdiren tarik-i aşktır.)'la buluşur.c. Ölüyü diriltmek. isimle yapan ve buna yetkili olan matluplar (isteyenler) matlûbî (isteğe yetkili) öyle mesafeler alır ki. haddimiz olmayarak bâzı mâruzâtta bulunmak isteriz: «Kumbiizni» (iznimle kalk) sırrı şu ledünniyâtı ifâde eder: Hak (c. Gavsü'l-âzâm (k.s. (ismi âzam odur) teşbihi.) ile görüşürken. mâşukiyet makamının büyük rütbesini işgal eden. üstünlükde bütün peygamberlerden üstündür.» Anlamı şudur: Yâ âlemlere rahmet olan. ilk adımlarında yüce arş-ı âlâyı geçerler.c.s. tüm mevtaların dirilmesi sebebi hakkında. peygamberler arasında bir fark gözetmeyiz.s. gibi vasıflar Hak (c. elbette levlâk sultânı. Vakıa her peygamber yakınlık döşeğine kadem basmıştır. O. ölmüş kuşu tekrar halk etmek.ci Menkıbe ŞEYH AHMED-ÜL GENCÜL KERÎR’DEN NAK İL OLAN Şeyh Ahmed-ül Genc-ül Kebîr (r. Hızır (a. Amma. Ariflere hüccet (delil) de kendileridir. Büyük peygamber ve ulu evliyalarda.)'un «Kumbiiznillâh» (Allah'ın izni ile) dedi ği zaman.)'nün ilâhî hasletlerindendir.» Hızır (a. yüce peygamber Muhammed Mustafâ (s. Hakk'ı arayan onu İnsan-ı kâmilin mazharında bulur.— «Velâ nuferruku beyne âhâdin min rusûlihi» buyurulmuştur.) «Gerçi bisâtı kurba kadem bastı her nebî Oldu sana bidayet onların nihayeti.c. bir gün Hızır (a.).v. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.s. Yine bundandır ki: zamanın Kutbul aktâbı'nm ismi ki.) Hazretlerinin güzel niteliklerini sorar.) şu cevâbı verir: — «Gavsü'l-âzâm sıddıkların önde geleni. Hak (c.

Mecnûnu leyli bu meyden hâz almıştır Onun için âlemde güzel nâmı kalmıştır Âşık kendi vücûdundan merdût olur Aşku namus bir gönülde cem olmaz Âşığın nâs ile bir ilgisi kalmaz.» * * * Beyit'in mânası: «Aşkın devletine er ki.» * * * «Devleti aşkı bulki sermet olur İzzeti bi nihâye-i had olur Kim ki sermesti cân-ı aşk değil Gerfelâtun olursa hem red'olur Aklı cüz aklı külle düşmandır Dost olan aklı külle sâd olur Hatta akl oldu naklü bahsü kıyas Cümlesi dersi aşka ebcet olur.Aşktan fariğ olan dil gönül değildir. aşk kadehinin sarhoşu olamamıştır. Gönül denilme ğe lâyık da değildir. Aşk ile âşık tazelik bulur. Cihan kavgayı aşk ile pür fitnedir. Ona intisabıyla zikri hayr olur. Her kim ki.» * * * Beyit'in mânası: «Bana bir ilm keşfoidu senin hüsnün kitabından Ki yüz bin âkil âcizdir onun bir bâb-ı faslından. O zaman senin izzetü ikbâlin sonsuz olur. -68- . Mevt'ten bu sıfatla gitti ği için red'edilir. O bir kül ve toprak yığınıdır. Felâtunu cihan bile olsa sonunda red olunur. Aklı cüz'i Aklı Külli'nin düşmanıdır. Gönül derdi çekmeyen âb a de ğildir. ölümsüz hayatı bulasın.

bütün günahları yakan ve yıkan bir tecellîdir. hayatında fena fişşeyh (şeyh'de kaybolma) mertebesini idrâk etmiş bir âşık imiş.ki zannımızca da bu böyledir. Kabre defn olundukta Münkir ve Nekir adındaki soru melekleri gelerek kendisine: — «RABBİN kim? NEBİÎN kim? Hangi DİN üzeresin?» diye sorarlar. Şöyle ki.. Her ne kadar.Aklı küllî'ye dost olan ancak mutlu olur. Münkir ve Nekir bu cevap üzerine. NEK İRİN SORULARINA CEVAP VER İRKEN ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ (K. «Ben Abdülkâdîr'in kuluyum» anlamına gelen «Li Abdülkâdîr» demiştir. Lâkin. Akıl hattı kıyas ve dedikodudan ibarettir. Hayatında hep bu aşkla yaş amıştır. fâsık ve günahkâr bir kul vefat eder. o mahbubum olan Es-seyyid Abdülkâdîr'in sevgisiyle kalbi dolu olan bir kuldur. Tam bu esnada.c. Nekir bu kul fâsık kullar ımdandı. menkıbe bu kulu günâkhar olarak tasvir etmekte ise de. Bu günahkâr kul bütün suâllere verdi ği cevapta: — «Lî Abdülkâdîr (Abdülkâdîr'in kuluyum)» diyerek cevap verir. ne yapacaklarını şaşırırlar.. Zaten.. «Menâkibi Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın on altıncı menkıbesini teşkil eden bu kıssada. soru meleklerine şu hitap nazil olur: — « Ya Münkir.)'ÜN MUHİBBİ (SEVENİ) OLUŞUNU BEYÂN ETMESİNİN KURTULUŞ SEBEBİ OLMASI En güvenilir kaynaklarca doğrulanan bu menkıbe şöyledir: Mümin fakat. Ancak. «Ben Kâdîrî Mutlak'ın kuluyum» diyecek yerde. Yani. MÜNKİR. âlemler'in yüce Rabbi (c. şunu da demek isteriz ki. Hepsi aşk isminin yanında elif be (ebcet) gibidir. kabirde dahi.. bu yüzden de ma ğfirete nail olmuştur. * * * 9cu Menkıbe GÜNAHKÂR VE FÂSIK BİR KULUN VEFATINDA. Bu sevgi bizce. söylenecek çok şey vardır...) bu sebeple o günahkâr kulunun günahlarını bağışlamak lutfunda bulundu. -69- .S.» Sonra.

Davüdü'l-Kâdirî (k.) bilir!» Münkir.c. Nekir ve kabirdeki sorgu ile ilgili yüce bir velîyye'ye âit bir menkıbeyi de yeri geldiği için burada nakletmek isteriz. demişti saki Meyhane ve peymâne perişan oldu Gönlümde fakat kald ı o sâkîbâkî.» Yukarıda. bu hatun bir erkek evlât ihsan etmeni istiyor» deyince.)'dan nakledilmiştir.s. kitab sayfalarımızı süslemek için zarurîdir.)'un ismi olan aşk sarhoşuna uygun olarak şu şiire yer vermeden geçemedik: «Bakî diyecek yerde. Fakat.. Rabiatü'l-Adeviyye. Hz. Ve kendisinin hiç çocuğu olmadığından Cenâb-ı Allah'a bir erkek evlât ihsan etmesi için niyazda bulunmasını rica etti.)'ünün evine geldi. kendilerine. bu zâif ve yaşlı kadını her halde tanırsın. Pîr. bu kadın ın kaderinde evlât yoktur. — Bir gün. SEN'in gerçi binlerce mahlûkatın vardır.» derler. cehennem benden bin yıl uzaklaşır.cu Menkıbe GAVSÜ L-ÂZAM İN HİMMETİ İLE KIZ ÇOCUĞ UNUN ERKEK EVLÂDA DÖNÜŞMESİ KERAMETİ Bu aslında Farsça bir menkıbeden alınan ve Abdülkâdîr Geylânî (k. Bu da makam-ı mâşukiyetde bulunan Gavsü'l-âzâm'ın mahbûbiyet sırrı ile ilgili olduğundan üzerinde önemle durduk.» * * * 10. Şeyh Mehmet Sühreverdi'nin hanımı. öyle bir sırrı ifşa ederim ki. «Rabbin kim?» anlamına gelen «MÂ RABBÜK?. hem de evvelki kıssayı tamamlamıştır: — «Ya Rabbi! Eğer sen bu âciz kulunu kıyamet günü cehenneme atmak istersen.)'a yalvardı. Hz.» Abdülkâdîr Geylânî Hz. SENİ biran unutmadım. üç defa ALLAH (c.c.s. şu sözlerle hem büyük bir ledün sırrını ifşa etmiş. Ben bütün dünyada yalnız SENİ düşündüm. Bu itibarla. Hazreti Abdülkâdîr Geylânî (k. Yüce velîyye onlara şu cevâbı verir: — «Geri dönün ve Rabbinize deyin ki.— «Herşeyin doğrusunu HAK (c. Hz.)'a ait bulunan keramet. zikr-i dâim Abdülkâdîr (k. — «Yarabbi.s. Râbiatü'l-Adeviyye'nin vefâtında. aynı kıssa ile ilgili ve tamamlayıcı şu yüce kıssa dâhi.s. sıhhatinden en ufak şüphe akla gelemez. Bu menkıbe «Menâkibi Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın sekizinci menkıbesini teşkil etmektedir. Onun için bana «Rabbin kimdir?» diye sormak reva değildir» buyurmuş lardır.Münkir ve Nekir adlı soru melekleri gelerek. Nitekim. Cenâb-ı Allah 'dan şu hitabı duydu: — «Ya Gavsü'l-âzâm. Ve üçünde de aynı -70- .

tam bir ihlâsla Gav-sü'l-âzâm'ın hayatında kendisine intisab etmek ister. ANCAK GAVSÜL-ÂZÂMIN VEFATINDAN SONRA İNTİSABA FIRSAT BULAN MISIRLI TÜCCARIN KISSASI «Menâkib-i Tâcü'l-Evliya ve Burhanü'l-Esfiyâ» adlı eserin çok dikkate şayan menkıbelerinden birisi de bu menkıbedir. Fakat. Ve meşhur olup.. Hazreti Bazül Eşhep. ömrü uzun.. o hatuna bir evlât ihsan buyurdu. ALLAH. Şeyh Şehabeddin'i yetiştirdi. Bir müddet sonra.v. bu çocuk benim evlâdımdır. O sırada sultanı Külli Enbiya ALLAH'ın aynası.ci Menkıbe GAVSÜL AZÂM İN BU ÂLEME NURLAR SAÇTIĞI ZAMANDA ARZUSUNA RAĞMEN İNTİSABI BAŞARAMAYAN.. Muhammed Mustafa (s. tecellî eden kaderin sırrına bakın ki. ve. çocuğu kucağına aldı. bu hatuna bir evlât ihsan etmedikçe bu hırkayı giymeyeceğim» dedi. bu dileği gerçekleşmez.» dedi. — «Ya Rabbi. ben Allah'tan bir erkek evlât istemiş tim. hayatına son vermeyi bile düşünür. Tam kırk yıl ardı arkası kesilmeyen engeller yüzünden.. müritleri çok olsun!. Ve kerâmetleriyle erkek olan bu çocuğu validesine uzattı: — «Ya hatun. o kadar elem ve ızdırap duyar ki. âşık ile maşuk arasında bu gibi nazlar. Ve mübarek eliyle hırkayı Hz. Ve hatuna da müjdeyi verdi..) zuhur eyledi. cilveler daima olur. Pîr Allah 'a şükretti.a. Gülistan1! yazan Şeyh Sadii Şirazî'yi. — «Ya Sultan-ı âlem. Ve kimyayı saadet olan ilâhî bakış larını çocuğun yüzüne dikti.» dedi. halbuki kız oldu..)'ınn beka mülküne şeref verdiklerini duyar. Şeyh (r.. Şöyle anlatılmıştır: Mısırlı ve inancı çok sağlam bir tacir. Evlâdının bir kız evlât olduğunu görünce onu bir kırmızı kunda ğa sarıp Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin yanına vardı. İsmini «Şeyh Şehabeddin Sühreverdi» koy. -71- .. Pîr'e uzattı: — «Ey benim gözümün nuru o ğlum. hatun bir kız evlât doğurdu.a. İşte bu çocuk büyüdü. gönüllerin padişahı Hz... * * * 11. Hz.cevap karşısında kalınca aşkı muhabbetli bir derya gibi kabardı ve sırtından hırka-i şeriflerini çıkarıp attı. İntisab için Ba ğdat'a geldiğinde. ölümü erişilmesi gerekli son fırsat bilerek. bir türlü intisab şerefine ermek için izin ve fırsat bulamaz.. Kalbi bu kederle kan ağlayan tacir.» diye dua etti. Kadının bu kelâmının üzerine.

O anda kabri şerifin başında.c. gösteren şu arifane söylenmiş şu beyitlen bu menkıbeye son verelim.)'un kabri şeriflerini ziyarete gider. Burhâniyur beldesinde zengin bir hindûnun.)'yü bütün avalimde (çok yüce kişilerde) gözetimlerinde açıkça gördükleri için velîlere de şehit HAK (c. Ruhu Cenâb-ı Hak (c. Göz yaşları içinde bu fâni âlemde intisap edemeyişinin hicranını dile getirir. Aslında bu arifane beyit'in dayanağı. Bu çaresizlik içinde kıvranır. * * * 12. Bu ölüdür.. Kınından (yani bedeninden) çıkan kılıç daha keskin olur» demektir. kendisini silsile-i şeriflerine.s. Onlar sağdırlar fakat. Hz.s. İş buraya gelmişken.s.c.)'nün şimşiri (kılıcı) dir.. «İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu velî Dîme kim bumürdedir ondan nice derman ola Ruhu şimşiri hüdâdır ten gılaf olmuş ona Dahi âla kâr eder bir tiğ kim üryan ola. he de hudutsuz -72- . bundan ne derman olacak deme. Hak Teâlâ (c. siz anlıyamı yor-sunuz.Bunun şer'an yasaklanmış olmasından dolayı.» Yüce mânası şudur: «Velîlerin ruhları iki âlemde tasarruf ehlidir. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. İşte böyle bir günde.» Aslında şehitler için de aynen bu ahvâl geçerlidir.)'a hem sonsuz bir güveni.. HEM DÜNYA HEM AHİRET ATEŞİNDEN KURTARMASI Çok emin kaynaklardan alınmıştır ki. Şehîd. şehit kelâmının niçin ehlullah hazeratı için söylendi ğine hâkita mertebesinde işaret eyleyelim.)'yü her mazharda gören denilmiştir. şehitlik mertebesi bir gazada yüce Allah kelâmı için harpde ölenlere.c. (gören) yâni «AYNEL YAKÎN» mertebesine eren demektir. Böylece elini tacire uzatan yüce velî. Gavsü'l-âzâm (k. şu âyeti kerimedir: — «Allah yolunda ölenlere ölü demeyiniz. dâima HAY (diri) olan Ab-dülkâdîr Geylânî (k. kabul buyururlar. Şu sebeple ki. yâni ALLAH ismi şerifini yükseltmek için canlarını seve seve verenler dışında ehlullah hazerâtına da ba ğış lanmıştır.. eliyle hayatına son verme ğe cesaret edemez.)'NIN HİNTLİ BİR MÜRİDİNİ. Bu vesileyle ehlullâh'ın daima diri olduğunu. Malûmdur ki.S...ci Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM (K.) belirir.

Hakk Teâlâ (c. işte böyle onun kalbine bir velîsinin sevgisini sokar... o anda odunların yakılacağı yerde bir akarsu belirir ve odunların hepsini ateş almayacak şekilde ıslatır. En kör gözler bile görmekte gecikmediler ki: Bu hindu Gavsü'l-âzâm'ın himmeti ve mahbubiyet sırrı ile İslâm olarak ruhunu teslim etmiştir. Es-seyyid ve Eş-şeyh Abdülkâdîr Geylânî (k. Ölümünden Hintli âdetlerine göre cesedinin yakılıp küllerinin denize savrulması gerekiyordu. başka dinlerden kimseler de vardı.) Hazretleri'nin hikmetine bakın ki.)'un bir hâdîmi (hizmetinde bulunan bir müridi) şöyle rivayet etmiştir: — Şeyh Hazretleri. Kendisinin ölüm ânına kadar İslâmiyet'le olan ilgisi.s.S. Kendisini çeşitli vesilelerle yemek ziyafetlerine davet eder. sırf mahbubu hüdâ Abdülkâdîr Geylânî (k.bir sevgisi vardı. iki yüz altın borçlanmıştı.)NIN AKILLARA DURGUNLUK VEREN KERAMETLERİ.)'a kalbinde duyduğu sevgiden ibaretti. Uzunca bir süre sohbetde bulundular. dinî İslâm üzerine gâsl edildi. Cenaze yakılmaktan vazgeçilerek.)'a sevgi mevta'yı âhiret mutluluğuna dahi kavuşturdu..s.s..)'da olduğu gibi..cü Menkıbe GAVSÜ'L-ÂZÂM ABDÜLÂDÎR GEYLÂNÎ (K.) bir kimseye hidâyet nasip edecek olursa. ESRARI Gavsü'l-âzâm.c. Sonra bir miktar altın çıkarıp. hayretler içinde kaldılar. fakirlere dahi nimet ve ihsanını esirgemezdi. HAK (c. cesedin alev almasını kolaylaştıracak bir tek kıl bile kalmadığı gibi. Dini İslâm olmayan bu hindu öldü. Orada bulunup bu durumu gören herkes.. Burada sırası gelmişken. Bir gün. Böylece Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. Bir çok odun toplanmış.c.. Hindunun evlâtlarına haber gönderilerek... Sonunda o sevgi onun günâhların ı bağışlanmış kılar.s. T ıpkı Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (k. Gavsü'lâzâm (k. Şeyh Hazretleri bana bir şey sorma ğa fırsat bırakmadan şöyle buyurdular: -73- .. birkaç söz söylemek isteriz: Gavsü'l-âzâm'ın müritleri meyanında.s... tanımadığım bir şahıs geldi ve izin dâhi istemeğe gerek duymadan. babalarının dinî İslâm üzere defnedilmesi lüzumu bildirildi. hindûnun cesedinin bâtıl inançlarına göre yanmasına ramak kalmıştı. Koyduğu altın borçlarını kat kat ödeyecek miktarda idi. koyup gitti. Şeyh Hazretleri'nin yanına girdi. * * * 13. misafirleri çok olduğu cihetle..) ile beraber birçok önemli kimseleri de davet sofralarında cem ettiği (topladığı) gibi.

soğuk pek çok tesir etmişti. Köprü üzerine geldiğimiz vakit..) ve eshâbı beni bırakıb gittiler. mutluluk içinde döndünüz. Hammad Hazretleri onları men edip buyurdu ki: — «Ben onu denemek için.. Şeyh Hammad Hazretleri eshâbı ile birlikte Cum'a mescidine gitmiştik..c.c. onlar borçlarını ödeyebilsinler.» Gavsü'l-âzâm nakl buyurmağa başladılar: — «Bir Cuma günü idi.)'a değil de.» Dedim ki: — «Ya hazret! Ben bundan bir şey anlayamadım.. âdet dışı çok durdunuz ve neşeli bir halde... suya atıp incittim amma. Çok üşümüştüm! Onların yanına vardığımda..) bu ferişte ile imdat edip borçlarının ödenmesine fırsat verir. Bu Kadrî Sarrafî ne demektir ve kimdir?» Gavsü'l-âzâm şöyle buyurdular: — «Bu bir ferişte yâni melektir ki: Allahü Tebârek ve Teâlâ Hazretleri evliyaullaha gönderir.— «Bu gelen Kâdrî Sarrafî'dir..s. Bu hareketinizden bir şey anlayamadık.s. Asla yerinden sarsılmaz. Hava gayet soğuktu. Bana. Ben de bir süre sonra sudan çıkıp. Şeyh Hammad. arkalarına düştüm. Şeyh Hammad (k... onun eshâbı gecikmemden dolayı olacak. elimi yukarı kaldırdım. * * * 14..s. Elimdekilerin ıslanmaması için.» Gavsü'l-âzâm buyurdular ki: — «Bugün Şeyh Hammad Hazretleri'ni kabrinde gördüm. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k .) Hazretleri maddî sıkıntıda bulunan velîlerine. elini bana vurup. Tâ ki. Elmaslarla süslü bir -74- . kendisini bir dağ gibi buldum. bazı sözler söylemeğe yeltendiler.. Yanındakiler Gavsü'l-âzâm Hazretleri'ne sordular ki: — «Ya Şeyh! Bu mübarek kabrin önünde. kabir ziyaretine giderler ve özellikle Şeyh Hammad Hazretleri'nin kabri şerifleri önünde dururlar. mutluluk belirtileri göstererek dönerler.cü Menkıbe GAVSÜ’L-ÂZÂM’IN «MAŞÛKİYET MAKÂMI»NA TECELLÎYATI HAKKINDA Bir gün zaman-ı saadetlerinde.) yanında bazı ulema ve din bilginleri ile birlikte. Benim üzerimde bir hırka yanımda da birkaç ceviz vardı. Bu bi ledün sırrıdır ki: Demek âlimlerin yüce Rabbi (c. beni suya attı. Kadrî Sarrafî denilen ferişte gibi gayb hazinelerinden sonsuz bağışlarda bulunur. Sonra.» Bu menkıbede görülüyor ki. sadece Gavsü'l-âzâm Ab-dülkâdîr Geylânî (k. izni olan her velîye yüce Allah (c.

kendisine kimse bir şey soramadı.c.)'den rica ve istirhamda bulundum. o kadar istirhamda bulundu ki.s. Sübhane ve Teâlâ buyurdu ki: — «Ey Yusuf! Koş o cemaata duyur.) ile Şeyh Mu-hammed Abdürrahman (k.) teşrif edip. doğru ve aynen vâkî’dir. Yüce Gavsü'l-âzâm (k. Bağdat'a yayılınca. Medreseye vardığında bu keşif sahibi velî şöyle buyurdu: — "Hak. Başında yakuttan bir taç.)'u seçtiler. Cevaben dediler ki: "İşte bu elimle seni suya atm ıştım. pek çok olgun kişileri zamanında irşâd etmiş yüce bir Mevzûbahs Yusuf Hemâdani (k. kimsenin şüphe etmedi ği Şeyh Ebu Yusuf Bin Eyyübü'l-Hamedâni (k. Hammad (k. medrese dışında bir ses yükseldi.)'nin anlattıklarını doğruladı. Siz dâhi onlar gelinceye kadar. Yalnız dikkat ettim..s... O cemaatda keşif ehli olduğuna. Gavsü'l-âzâm dahil hepsi murakabeye daldılar.s. "Hakk Teâlâ'ya rica ve niyazda bulun ki." Ben. Lâkin. ibâdet edebilecekleri bir yere gitsinler.) pek fazla acele ederek. Hak (c. benimle görüştü." Sonra bana dönerek. yani onu bana iade etsin. Yusuf (k. Bu beş velîden birisi. "Evet. Ayrıca. murakabe halinde burada bekleyiniz. arkadan Şeyh Abdürrahman (k.s. ölülerden beş yüce velî dâhi kendi kabirlerinden rica ve istirhamda bulundular. Onlara dönerek: — «Aranızdan keşfü kerametine inandığımız iki zâtı seçiniz. Gavsü'l-âzâm mahbub'umun anlattıklar ı. Bu haberi kendisine sormak için. bazı dersler vardır ki. Şeyh Yusuf (k.)'un elini geri verdi ve o el benim elimi sıkarak. Şeyh Hazretlerinin medresesine geldiler. Onlar sözlerimin doğruluk derecesini araştırsınlar» buyurdu.) onların ne maksatla geldiklerini keşfen anlamışlardı.. O zaman bana. Fakat Şeyh'in heybetinden.) Hazretleri dualarım ızı kabul buyurarak. "Bu illeti benden geçirmeğe gücün yeter mi?" diye sordular. sağ eli nedense tutmuyordu.» Bu söz. kullanılmaz haldeki elime güç versin.s.s) bu sözleri söylerken. Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nin sözlerinin.» (1) Daha Yusuf (k.c.» dediler.) Türk neslinden gelmiş ve zamanı n kutbülaktab'lı k mertebesine ermiş birzât-ı akdestir (kutsal zât). Önce Yusuf Hazretleri tahkikini bitirmiş olacaklar ki.. (Mütercim) 1 -75- . gücüm yeter" dedim. elinde altın bilezikler ve ayağında atından ayakkabılar vardı.s. Kendilerine sordum. doğru olup olmadığını araştırma yoluna saptılar. bunlardan birincisi şudur: Şeyh Hammad Hazretleri.s. Ba ğdat şeyhleri ve onların müritleri toplanıp. hemen Hak (c.s.. medreseye doğru ko şuyordu. Gavsü'l-âzâm onlara şöyle buyurdu: — «Bu iki keşif ehli çekilip. Bu menkıbeden alınacak.elbise giymişti. Aradan bir süre geçmişti.

Ancak.)'ye sığın ırız. Çünkü bu hâle düşen kimselere bilin ki. gerekli ibret dersini alıp. O yoldan Hakk'a varanlar pek çoktur.. «Tuhfet/ül Mursîle» adlı eserde şöyle buyurulmaktadır: Bir mü'mini Hakk Teâlâ'ya vasıl eden yollar üçtür: 1 . Aradan uzun bir süre geçmesine rağmen. Hattâ Gavsü'l-âzâm bile seyrü sülûkunun bir safhasında. bu beyitleri bir an dillerinden düşürmezler ve onlarla terennüm sâz olurlar.)'nün cezası pek büyük olur. o elemi yapana. züht yolundan gidenlere göre daha çok ise de.Tasfiye-i kâlb ve tezkiye-i nefs yolu. Züht yoluyla (sofulukla) Allahü Teâlâ'ya varanlar pek azdır. Gavsü'l-âzâm (k.pek meşakkatlidir. ona harp ilân etmişimdir. 2 . Hakk Teâlâ (c. böyle mahbûbiyet sırrına ermiş evliyaullahı kötülemekten çekinmelidir.. bâzı beyitleri alarak eseri onlarla süslemek isteriz. Aşk yolu geniş bir mâna alanıdır.c. Şunu bilesiniz ki.s. Hak Teâlâ mahbûbuna yapılanı aşkı ilâhisinin etkisiyle razı olmayıp. kendisinden feyz almıştır. -76- .Züht yolu. Ey salîk! Bu yolun yolcusu olmaya niyetlenen. Şimdi bu kıssadan pek çok ehli zahir uleması. bir ceza vermekte tereddüt etmemektedir..» Hadis-i kutsîsi icâbı: Kahrı İlâhî'yi üzerlerine çekmiş olurlar..) gibi bir zât'ın çektiği. ben. Bahse konu olan acı. — «Men ezâli veliyyen ve fekad âzentühü bi harb» (Hadis-i Şerif) — «Kim. Tasfiye-i kalb (kalbi arıtma) ve teskiye-i nefs yolu (nefsi temizleme) züht yolundan daha yücedir. bununla HAKK'a vasıl olanlar. mahbûbiyet makamına lâyık gördü ğü. Burada anlatılmak istenen sırrı bil!. sayıları yine de sınırlıdır.)'a nasip olduğu için.velî'dir. kendisini terbiye ile vazîfeli. Mahbubiyet ve makâm-ı mâşûkiyet sırrını. hepsinin üzerinde «makâm-ı maşûkiyet'»e erişmiştir.Aşk yolu. tâbirimiz hoş görülsün. ufak bir acıya bile tahammül edemez. mahbubiyet sırrına erenler. benim velîme eziyet ederse..c. 3 . başka bir deyimle mahbubiyet sırrına erenler.s. Abdülkâdîr Geylânî (k.. bu gibi ahvalden Hak (c. Seyrü sülük erbabı için alınacak ikinci ders daha vardır ki bu da ş udur: Hüdâ. Mahbubiyet sırrına bir velîyi mazhar kılan. sınav ve deneme sebebiyle dâhi olsa ve yine bu acı. bu kadar velî içinde mahbûbiyet sırrı. çetindir.. zamanında hepsini geçmiş. Hammad Hazretleri gibi bir velî tarafından bile yapılmış bulunsa bile.. hep bu yolla maksuda ermiş lerdir. İşte makâm-ı aşk'a erenle. Ancak.. bütün haşmet ve açıklığıyla dile getiren. esrara da temas etmeden sırası gelmişken geçemiyeceğiz. Eiiyazübillah. Şunu bil ki.

odur sehvügalat Nokta bil... hayallerinde.s. Beyazıdî Bistamî ve Hallâc-ı Mansur (k.. gayrı bir söz de yoktur. başka söylenecek söze de önem vermedikleri için. ne de şat kalır. Hak (c.» Beyît'in mânası: «Aşk meydanında er ve manevî sarhoş olmakdan başka yapılacak bir şey yoktur.s. Bir gün.)'un büyük bir kerametinin naklidir. ârifibillah (ALLAH sırrından haberdar olanlar) için noktayı bilmekten. noktaya bak. «Denizden uzak olduğu zaman insanlar. ne Fırat.» Bu esrara varmak ise ancak şöyle terennüm saz olmakla kabildir: «Aşk meydanında mesd olmaktan özge kâr yok Bundan candan geçmelidir gayrı bir güftâr yok.). O zaman kendilerine Hazretii noktanın tüm gizlilikleri aşikâr olmuştur. hem de bu menkıbede ledün gizliliklerine ait pek çok esrar gizlidir.) aşk meydanında er olmaktan başka yapılacak bir şey olmadığını.«Ey mühaddis! Ol tefr'kâi noktâ-i hat Bilhâtı kevnü mekân noktâi aşkla oldu fakat Noktadan gayrı ne kim levh-i şühûdun üzre Nakş olunmuş onu mahvetti ki. nokta ol ondan gayrı Her ne kim eylesen oldur sebebi bûdü sahat. nokta olmaktan başka her ne var ise. açıklamasını yapacağımız bu menkıbe. Batından dûr iken enhâr ne Fırat ü sattır Yine su bahre erişse ne Fırat ola ne sat.» İşte gerek Gavsü'l-âzâm gerekse Cüneydî Ba ğdadî (k.) Hazretleri'ne uzaklık ve ondan uzaklaş ma vesîlesi olur. tarîk-i aşkdan amaç olan mâşûkiyet ve mahbûbiyet makamına varmış lardır. * * * 15. bir Fırat ve şat nehri var sanır. Anlamış lardır ki.s.c.» Bu beyît'in mânası. noktaya bakmaktan. Hepsi aynı olur. sâlihat-t nisvandan (Allah yolunda çalışan kadınlardan) biri oğlu ile -77- . hem Abdülkâdîr Geylânî (k. Bunda candan geçmelidir. Yukarıya aldığımız nokta şiirindeki esrar kendileri için bütün âlemlerde görülmüştür.ci Menkıbe GAVSÜ'L-ÂZÂM ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ HAZRETLERİ’NİN TAVUĞ U DİR İLTMESİNE DAİR Şimdi anlatıp. Fakat su denize kavuşunca..

— «Kadıncağız oğlun bu yolda ilerliyebilmek için riyâzata (perhize) muhtaçtı. lüzumsuz bilip bilmemek konuşmak gibi nefs'i hevasattan men ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak. Öyle sanıyoruz ki.) * -78- . Ona da kuvvetlenmesi için biraz tavuk eti yedirin..» buyurur. buna karşılık Gavsü'l-âzâm'ın tavuk eti yemekte olduğunu görünce Gavsü'lâzâm'a: — «Ya Gavs!. Kadının hayret dolu bakış ları karşısında.) izni ile diriltti ğine dair yeni bir misâldir. misâlimizde olduğu gibi ilerlemeye engel oluyor. önünde duran yenilmiş tavuğun kemiklerine yönelerek. o anlarda nefsin en aşağı mertebesi olan emmâre (şeytanın kışkırtmalarına en uygun nefis derecesi) nefsi mertebesinde olacağından terbiye ancak riyâzatla (*) olur. o ğlum ise arpa ekmeği ile vakit geçiriyor. O Allah ki.zamanın kutbu Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. Siz tavuk eti yiyorsunuz. o ölü kemiklere: — «Kum bi iznillah elieziyuhyul izamü vehiye remim (Alfahü Teâlâ'nın izniyle kalk ve diril.s. Zâten bundan dolayıdır ki.C. Ancak belli bir mertebeye geldikten sonra istediği şeyleri yemiş bile olsa onda nefs kalmayacağından zarar etmez. Niyâzî Mısrî şöyle buyurmuşlardır: «Bu nefis kâfirini katletmek için Hakkın hükmü kazasıdır şeriat. oğlunu yüce Velînin terbiye ve irşadı altına bırakır. Birincisi: Gavsü'l-âzâm'ın ölü kâlbler gibi.)'un yanlarına gelip.. İkincisi: Seyri sülûk'a ilk giren kimse. Kadın bir süre sonra oğlunu ziyarete geldi ğinde. oğlunun katıksız arpa ekmeği yedi ğini.» Bu dua ile (ki. (Mütercim. fazla muhabet.. bize KÜN "OL!" emrinin tecellîsidir) o etleri kalmamış tavuk tekrar dirilip hayat buluyor. Özellikle ikinci olarak anacağımız ders en önemli olanıdır. anlamadığını sandığımız ledün dersini veriyor.» * * * Riyazat: Nefs'i terbiye etmek için az gı da yemek.» diyerek. az uyku uyumak. çürümüş kemiklere hayat bahşeder.) bu lâyık olmadığı yersiz sözlere karşı hiç bir şey söylemiyor. haddine tecâvüz eden sözler söyler. Gavsü'l-âzâm (k.s. Bu menkıbe de dikkat çekilmesi gerekli iki ayrı hâdise ve tecellî vardır. ölü cisimleri dâhi Hakk' (C.

pek çok şeyh. Ve özellikle bu sıralamayı yaparken de okuyucumuza faydalı olabilmek için birbirini mâna yönünden destekleyen konulanda ardı ardına almayı hedefledik. çok arifane bâzı beyitlerini dâhi. ilk sıralarda yer almaktadır. yüce Gavsü'l-âzâm (k.16.). devrinin evliyaları içinde büyük ve yüce bir şahika (tepe)dır.s. O. Gavsü'l-âzâm'ın sânına.a.» Yukarda ki. buraya almaktan zevk ve şeref duymaktayız. önemiyle orantılı olarak..» Beytîn mânası: «Gavsü'l-âzâm (k. ŞEYHLER İN ŞAHİTLİK ETMELERİ HAKKINDA Başından beri hatırlanacağı üzere. İlminde Hasan-ül Basri (k.s. sülûkundaki do ğruluğu Hazreti Ömer (r. Ab-dülkâdîr Geylânî (k. hâl ehli oluşu ile de şerif (mübarek) ve fâhîr (övünülecek) bir zât ve bütün zamanı evliyasının iftihar sebebidir. İlmi ile de. ledün esrarını dile getiren menkıbelere öncelik vererek. İşte bu sebepledir ki.)'u öven şiirin..)'un irfanını. kitabın aslın da bu menkıbe otuzuncu menkıbedir. bazı sıra numarası geride olan bir menkıbe. yüce Gavsü'l-âzâm ki.. yüceli ğine işaret etmektedir: «Fekad kâne beyne! evliyai muazzama BiliImü velhâlüş şerifül fâhir. biz kitabın tertibinde menkıbelere sıra verirken. Bu arada «Menâkib-i Tâcü'l-Evliya»'da yer alan.s.» «Lâ kinne hügâlebet aleyhi şekavettin Sebekat keblfsül lâinül kâfir. «Ravzatü'l-Nevâzır ve Nüzhetü'l-Hâvatır» adlı eserlerde. ZAMANIN DİĞ ER VELÎLERİNDEN ÜSTÜN OLDUĞ UNA. eserin Arapça tercümesinin yanında bir de konuları daha iyi açıklayabilmek için sırlı beyitlerlerle birlikte mânalarını da kalemimizin yardımıyla açıklamaya gayret etmekteyiz. Şu beyitler.cı Menkıbe GAVSÜL-ÂZÂM’IN YÜCE MERTEBESİNİN.s. bu eserin menkıbeler kısmında. asrında bütün şeyhler mertebesinin yüceliğine şehâdet etmişti.) rütbesinin yüceliğine ve onun Kutbü'l-Aktâb olduğuna işaret buyurmuş lardır. beyit zamanın arifleri tarafından söylenmiştir ve bu beyitten de açıkça -79- . Asrında hiç kimse ona mensup olmadan yüce mevkîlere lâyık görülmez ve erişemezdi.. işte bu menkıbe bunlardan biridir ki.)'ı hatırlatırdı.

Bizim de lisânımız onu yeterince övemez kifayetsiz kalır.Sâfivve.Nefs-i Levvâme.» Ancak. hem de ilm-i bâtında derin bilgi sahibi idi. «Ravzatü'lHevâzır ve Nüzhetü'l-Havatır» isimli kitaplarında bilhassa altıncı bölümde adı geçen bütün şeyhler. bu mâruzât bizi nefsin yedi mertebesini sırasıyla saymamız mecburiyetine getirir.anlaşılmaktadır ki..Mardiyye. aynı zamanda zamanının bütün kötülüklerine galip bir müceddit (yenileyen) idi.Muinime. 2 . Zira nefs-i -80- . Gavsiyet'in aynı olduğu gibi bir zanna kapılırlar. hem de Kutbü'l-aktab'dır. «Lekinnelehü galâbet aleyhi şekâvetün Sebâkat keblisül lâin ül kâfir.Nefs-i Emmâre. Abdülkâdîr Geylânî (k. Ancak ayrı ayrı mertebe ve manevî memuriyet olan bu payelerin. 5 . iblis'ü-lâin kâfirine dâhi şefkat göstermiştir. 3 . Şaşırtması ile birçok kimseleri kandıran. Gavsü'l-âzâm'ın yüksek rütbesinden ve kutbiyetinden bahis buyuruyor ve diyor ki.) için kullanılmasının bir sebebi vardır. 4 ..» Denmiştir ki bu beyitte bu sırra işaret edilmektedir. Bunlar: 1 .. Gavsü'l-âzâm hem ilm-i zahirde. O yüce Velî. hem de Kutbü'l-aktab denilmektedir. nefs-i emmâre'yi sûi halle nitelenmiş olması itibariyle kötülüklere bulaşmtş gördükleri için onu nefs mertebeleri arasından çıkartıp Nüfûsu seb'a yani yedi nefs mertebesini altı mertebeye indirmiş lerdir. Okuyanlar bu lâkablardan Kutbiyet'le. Gavsü'l-âzâm için elbette azdır.) Hazretleri'ne hem Gavs. bu vesileyle bir hususa okurlarımızın dikkatlerini çekmek isteriz: Dikkat buyurulsa. 6 . Yalnız bu sebebi açıklamadan kanımızca hiç şüphe yoktur ki. — «Ne kadar övmede bulunulsa. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. 7 ..Râdiyye. Bunun sebebini ve izahını yapmak tasavvuf bilgisi için zarurîdir ki. İşte «Menâkibü Tâcü'lEvliyâ»'nın otuzuncu menkıbesi budur. Hattâ birçok sülük erbabı da bunu böyle sanmakta..s.. Burada sözü Mâarifetnâme'nin yüce müellifi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine bırakmamız yerinde olur kanısındayız ki. dolayısıyla yanlış olarak bilmektedir. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî hem Gavsü'l-âzâm. ölümsüz eseri olan Mâarifetnâmenin nefs-i emmâre bahsinde şöyle buyurmaktadır: — «Bâzı büyük mutasavvıflar.s.Mutmainne. Tasavvuf ilminde nefsin yedi mertebesi vardır. İmâm-üi Verağü'l-züht Mehmet İbni Sait Bin Ahmet Zer-rünnecâni'nin.

c. Bu yanlış lığa sakın ha düş meyin!. Demek istiyorum ki.. Zamanın teki olduklarından dâima kendi manevî halleri üzerinde olurlar. nefsin son mertebesi nefs-i sâfiyye merte-besidir. bütün pîran (ermişler) ve şeyhlere isterlerse. gerekse «Kutbü'l-aktâb'»ın mübarek nefisleri hakikî yüzlerini bulup bilânefs (nefs'siz) olmuş lardır. Müritlerini uzak mesafelerden de terbiye edip onları Hak (c. — «Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbe.. Bu mertebe de her şeye gücü yeten bu zatlardan bulundukları zaman da sayı itibariyle bir. bütün irşâd vazifeleriyle mükellef.)'nün halî fesidir. camiî cihan ve mutasarrıfı âlemdir.» Bizim konumuz... daha ziyade Gavsiyet ve Kutbü'l-aktablık konusu olduğundan. kendili ğinden âlemin idaresine karışmayan velî'nin adıdır. Gavs'ın cihanın cani ve âlemde meydana gelen her şeyin sahibi ve her şey onun (ol) emriyle olur gibi bir zanna kapılınabilir. harekât ve davranışları. biz yedinci mertebeyi yâni vücûdu sâfiyye mertebesi ile meşgul olacağız.c. Bu açıklamaya Ik bakıldığında. Kutbü'l- -81- . Gavsü'l-âzâm'lık manevî görevine gelince: Bu zât. kâza ve kaderleri velhâsıl dünyada olup bitenlerin cümlesi O'nun tasarrufu altındadır. Kutbü'l-aktâb'lık mânevi görevine gelince: Asıl kâinatın idaresi bu zât'a verilmiştir..emmâre bissû (kötülük) ile tanınarak bu özelli ği âyeti kur'âniye ve hadîs-i şeriflerle belirtilmiştir. bâzı devirde Gavs. Bütün bu kelâmlarına rağmen Gavsü'l-âzâm'lar. Bu açıklamamızı da Gavsiyet dü ğümü tasavvufî eserler dayanak gösterilerek çözümlemeye niyetkârız. Asrında tek olan zât. ayn ı zamanda Kutbü'i-aktâb da olabilir. Bu üç manevî görev HAK (c. bu yönde açıklamalarla bu eserin önemli bir hizmette daha bulunacağı kanısındayız. içmeleri.)'ye vasıl kılarlar. Gavs..c. Şunu zikr etmeden geçemeyeceğiz ki bu konuda delilimiz.» «Nefsini bilen Rabbi'ni bilir» hâdis-i şerîfinin anlamı. Bu zât-ı şerîf. isterlerse batıda olsunlar. gerek «Gavsü'l-âzâm». ne isterse olur.. ariflerin sultanı olduğu gibi. iki nihayet en fazla üç tane olurlar.. Bu kutsal zât. bunlar için mesafe mevhumu yoktur. halkı daha doğrusu sâlikleri irşâd için görevlidir. Hak'la bütünlük makamındayken. Kur'ân-ı Kerîm'de işaret buyurulan: «Müfredün geçtiler» yani «zamanın fertleri yürüyüp geçtiler». Bunlardan birisi Kutbü'l-irşâd olup. kendileri doğu. Zira. Bu mübarek zâtları anlamaktan insan aklı âcizdir. Kutbü'laktab'ın (İnsan-ı kâmil'in) yardımcısı durumundadırlar. ancak eksiksiz bu üç zât'ta tecellî eder. Gerek «Kutbü'l-irşâd». bu kutsal zâttır. Her devrin kut-bü'laktâbına « İnsan-ı kâmil» dâhi denilir.. kutsal sözleri bunlar için söylenmiştir. Malûmdur ki..gücümüz yetti ğin de Gavs'lık ve Kutbü'l-aktab'lık manevî görevlerini ayrı ayrı görevler iken neden dolayı Gavsü'l-âzâm hem de Kutbü'l-aktab denildi ği muammasını çözmek için gayret sarf edeceğiz. Hak (c.) tarafından ayrı ayrı kişilere verildi ği gibi bir zât'a da verilebilir. O. Bütün âlemin yiyip. Şimdi asıl muammanın düğüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Yâni. İşte o zaman Gavs sâdece Kutbü'l-aktâb'ın yardımcısı olmakla kalmaz..

kabirde azap ve soru melekleri kendisine: — «Rabbin kim? Hangi dindensin? Peygamberin kim?» diye sormuşlar. -82- . Gerçekten de öyledir. yalnız Gavsü'lâzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. hakîkat mertebesinde istenilen cevâbı. pek çok ders vardır. şu yakarışta bulunmuştur: — «Ya İlâhî! Dünyada aşk ateşi. * * * 17. MÜNKİR VE NEK İR MELEKLER’İNİN ELİNDEN VE AZAPLARINDAN KURTULUŞU HAKKINDA Çok sağlam rivayetlerdendir ki. âlemler'in Yüce Rabbi (c. irfan cennetine kabul buyurdu.)'nin isminden başka bir şey bilmezmiş. âşıkların kalblerini yakamaz. Risâletü'l-Gavsiye'de bu sırra. o mürîdi af buyurarak. Hiç bir cehennem ateşi. burada gönül gözü açık olanlar için. şu kulunu zâten yakm ıştır. hem de Gavsü'l-âzâm demiş lerdir. Cehennem ehli ise. Bu nedenle. o devrin ism-i âzâm'ı idi. İlâhi Aşk'tan uzaklaşırlar. Bu nedenle «Rabbin kimdir?» sorusunu soran Münkir ve Nekir.) Hazretleri'ne sordukları sırada. Gavsü'l-âzâm (r. dolaylı bir şekilde almışlardır.c. Bir kerre. ci Menkıbe GAVSÜ’L ÂZAM’IN İSM İNDEN BAŞKA BİR ŞEY BİLMEYEN MÜRİDİN. soru meleklerine.)'nin mübarek isimleriden başka bir cevap vermemiş. Ve Cennet-i irfana dahil olur.s. İki âlemde sevap sırrına erer.s.c. Cennet'teki nimeterle avunur. senin Aşk-ı İlâhin kadar.s. kabrin başında Gavsü'l-âzâm görünmüş ve âlemler'in Yüce Rabbi (c. Münkir ve Nekir şaşırarak. Bu konuda dokunulacak pek çok esrar vardır.aktâb da kendisi olduğu için dünya'nın tüm tasarrufları onun elinde olmuş olur.) Gavsü'l-âzâm'ın mübarek isminden başka bir şey bilmeyen. Bu şu demektir ki.a. cehennem'de olmakla. Gavsü'l-âzâm'ın bir mü'min müridi. Buyurmuştur. İkinci sadık bir mürit ancak kendi mürşidini bilmekle Hakk'ı bilmiş olur. Abdülkâdîr ism-i celîli.c. sırf bu sebeple ateş azabı görmez» esrarı tecellî etmiştir.) Hazretleri'ne.» buyurmaktadırlar ki. Âlemlerin Yüce Rabbi (c. cennetlerin en yücesi olan. İşte Kutbü'l-aktâb.) şöyle temas buyurmuşlardır: — «Cennet ehli. Göğsü püryân olmuştur.)'a asrında bu üç manevî görev birden verilmiştir.» Yâni onda: «Cennet'te sırf cennet ehli olduklarından. O zât. Es-seyyid Eş-şeyh Sultan Abdülkâdîr Geylânî (k. nâr ile meşgul olup. Bu cevap âlemlerin Rabbi'nin hoşnutluğunu kazanmıştır. Bu zât vefat ettiğinde. rahat olmadığı gibi. Abdülkâdîr Geylânî (k. bu yüzden İlâhi Aşk'tan uzaktırlar.

zelleye (ayak kaymasına) maruz kalmış ve derecesinden düşmüş böylece makbûlinden (beğenilenlerden) iken merdûdinden (istenmemiş lerden) olmuş.» cevabını vermiş lerdir.) şu değerli hitabda bulunmuşlardır: — «Yâ Gavsü'l-âzâm! Sen mahbûbiyet sırrına mazharsın. Letâif zikrine devam edenler öyle bir ateşi göğüslerinde hissederler ki. «Tuttuk tarîk-i hakîkat'a râh-ı mecaz» tecellisi açığa çıkar. bu işte de sırrı ledündendir. Zîra bir mertebedeki velî.c.. aynı mesafeyi tekrar alır. seyrü sülük erbabından bir zat. İşte bu sırdan dolayıdır ki. kim ne üzre ise o ona kolaylaştırılır. sen bu sâliki affettin.. bizim hem arif. Cenâb-ı Hak ba ğış buyurduğu şeyi. Madem ki. deyim mazur görülsün levh-i mahfûz'u yazar. Çünkü. Bu onlar için bir cennet olur.. o mertebeden düşse dâhi. Gavsü'l-âzâm gibi yüce dereceli nüfusu safiye erbabı velîler'in bir niyaz mertebesi. Bu. hem de âşık şâirimiz Fuzûlî'nin dedi ği gibi. bir zelle (ayak sürçmesi sonucu) derece kaybeden sâliki hakîkat olan zât'ın af buyurulmuş olması tabiîdir. Tekrar makbûlinden olmak için.. -83- . bu menkıbe vesilesiyle. pek çok ricalarda bulunmuş ise de Hûda'yı lem yezelin izzet kapısında bu istirhamlar kabul buyurulmamıştır. Yaksa bile ALLAH âşıkları. Kimi seviyorsan bende onu severim. ihsan sahibi yüce Allah (c. bir gün Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'ne: — «Velî zina eder mi?» diye sorulunca: — «(İnnallahe kâne kaderen makdura) Her şey Allah'ın takdiri gereğidir.ci Menkıbe MAKAMINDAN KOVULMUŞ BİR ZATIN NASIL TEKRAR GAVSÜL AZAMIN DUÂSIYLA MAKBÛLİNDEN OLDUĞ U HAKKINDA Gavsü'l-âzâm'ın zaman-ı saadetlerinde nasılsa.. ben de onu makbûlinden addediyorum.. Tâyin ve azil tasarruu ancak doğrudan doğruya benim kudretimdedir.» Bu menkıbede bazı esrar vardır ki. Bu cennetin adı CENNET-İ İRFAN'dır. o mertebeye varış yolunu bildi ği için.. sen de bilenlerden olmak için gayretkeş ol!. kesin olarak geri alamaz.ki. bu ateşi canlarına minnet bilirler. önce makbûlinden iken. ona temas etmeden geçemiyeceğiz. Bilen bilir ki. Sanırız ki. * * * 18. Ayrıca bu menkıbede bambaşka bir ledün sırrı da vardır.— «Mürşide hak diyen kişi gayriyi yok bilmek» sırrı tecellî eder. Malûmdur ki. o ateşle yanan iman tahtasını hiç bir cehennem ateşi yakamaz. Gavsü'l-âzâm makam-ı mâşûkiyet esrarını tecellî ettirince. bozar tahtasına döndürür.

âlemde evsâf Sıfâtlanur ânı bil ehli arat» Yüce anlamı şudur ki: «Âlemde ne kadar sıfat var ise.» Anlamı şudur ki: «Aklını kullanarak.. seyrü sülük erbabından olup Gavsü'l-âzâm'ın irşadı sonucu kutbiyet makamına kadar yükselmiştir.) Medine-i Münevvere'ye giderken Ba ğdat yolculuğunda. Bu menkıbeyi en güzel açıklayan. zamanla o yol kesen haydut. Gavsü'l-âzâm'a sıra geldi ğinde.) olduğunu anlayınca. onun yolunu da di ğer yolcularla beraber keser. o haydutun hidâyete ermesi için. «Haydut» menkıbesinin içinde bulunan bu hikmet bellidir.s.s. Hakikat ehli görünürde. İnanılır kaynaklardan ö ğrenilmiştir ki. «Âkilin mizan.Nitekim menkıbede belirtilen. işte bu esrar gizlidir. heykel-i sâmedânî'nin (İlâhî heykel) Abdülkâdîr Geylânî (k. bunun böyle olduğunu anlamakta gecikmezler. içindeki dehşet. Esasen. yüce Gavs'ın heybetinden titrer ve dehşete düşme ğe başlar. Bütün yolcuları elbiselerine kadar soyan bu haydut. bunu kabulden başka bir çâre de yoktur.cu Menkıbe BİR HIRSIZIN HİDÂYETE EREREK SEYRÜ SÛLUK’TA MESÂFE ALIP GAVSÜ’L-ÂZÂM’IN ŞEFÂATIYLA KUTBİYYET MAKAMINA KADAR YÜKSELMESİ HAKKINDA «Menâkib-i Tâcü'l-Evliya ve Bürhanü'l-Esfiya»'nın on be şinci menkıbesi şöyledir: Bir gün Gavsü'l-âzâm (k. işbu yol kesici gibi her sıfatla sıfatlanır.. niyazda bulunur. Yol kesici karşısında duran. nasıl velayet mertebesine yükseldi ğini dile getiren. ulvî meseleleri çözme ğe çalışan nicelerin akıl ölçüleri. * * * 19. Gavsü'l-âzâm bütün muhiblik ve makâm-ı aşk tecelliyâtı ile âlemler'in yüce Rabbi'ne. aşağıdaki şiiri gönül gözüyle okuyanlar. sonsuz bir sevgiye dönüşür. — «Ey Gavsü'l-âzâm! Senin yanında makbûlînden olan. aşağıdaki beyittir: «Ne denlü var ise.ı aklkı maverasın almad ı Âşıkın âkiller içre âdı mülhit yâ deli. «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiya»'daki. daha do ğrusu yol kesicinin. yüce Velî'ye karşı nedenini anlıyamadığı. irfan ehli onlarla sıfatlanır» demektir. çölde yaşayan bir yol kesici. bu işin -84- . benim indimde de makbûlînden olur» hikmetinde. İnsaf ehli için.

şu hikmet dolu şiirde ne güzel ifâdesini bulmuştur: «Halletmediler bu lügâztn sırrını kimse Bin kafile geçti ukalâdan fudalâdan. aklı miadı n karşı lığı . cinlerin de şeyhi olduğuna işaret buyurmuş lardır.)» Âşığın.. özel bir anlam taşır. Gavsü'l-âzâm'ın temiz ceddi olan iki cihan serveri Muhammed Mustafa (s. «Hak tecellî eyledi Mûsâ için Ne Aristo ne Ebû Sina için» Zîra bu ezelî gerçekler ancak keşif yoluyla bilinebilir. Allah âşkının adı bu gibi akıl sahibi geçinenler için ya zındık ya da delidir.» Mânası şudur ki: «Bu bilmecenin sırrın* kimseler çözemedi.) için tecellî etmiştir. çok dikkat çekicidir.v. Ayrıca bu menkıbede bir hususa daha işaret buyurulmuştur şöyle ki.a. Resûl-i Kibriya'nın Nebî iken Âdem (a. İnsanların ve cinlerin şeyhi olmuş lardır. kendilerinin Şeyhü's-sekaleyn (insan ve cinlerin şeyhi) olduğu gerçeği ve tecellîsidir.s. * * * 20. bununla Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nin sadece insanların değil.a.. Üstad Hâtem İbni Ahmet. Yazılı eserlerinden birisinde bir husus vardır ki. Elbette öyledir.v. Bu aki-ı maaş (*) yoluyla yüce meseleleri çözmeğe çalışanların garip halleri. (Burada kasd olunan. Bin kafile akıllı ve bilgin geçti de. şu aç karnımızı doyurmağa. (Mütercim) * -85- .gerisindeki gerçeği kavrayamadı. Evvelâ. Gavsü'lâzâm'm birçok yüce vasıfları yanı sıra.) toprakla su arasında oluş esrarına da Aklı rnaaş. Bilhassa bu medihler arasında bâzıları vardır ki.) Efendimiz Resûl-ü Sakaleyn (İnsanların ve cinlerin peygamberi) olduğu gibi. bu koyu karanlığı aydınlatamadı» demektir.. çıplak bedenimizi giydirmeye yarayan aklı maaştır.ci Menkıbe RUHLAR VE CİNLERİN GAVSÜLÂZÂM İ METH ETMELERİ HAKKINDA Üstad Hâtem İbni Ahmedü'l-Ehdel'in dâima Gavsü'l-âzâm'ı methetmekte ön sırada olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Resûl-i Kibriya (s. Akıl yolu bu hususta kısırdır. şu aç karnı mı zı doyurmağa ve çıplak bedenimizi giydirmeğe yarar. bizim hakîm bir şâirimiz tarafından. Hak Teâlâ ancak Mûsâ (a.) ile yakın ilişkisini açıkladığı gibi şanının yüceli ğine methü senasına da sık sık temas buyurur. onun velayeti olan zevatta aynı görevle İştigal etmiş lerdir.s. olup insanları n günlük işleri için gerekli akı ldı r ki.

Divânda hazır bulunan vefat etmiş kâmil velîler.» Bu beyît eserîn Arapça aslında kırk ikinci sayfasında menkıbenin başına konmuştur ki.. Buna pek şaşıran orada bulunanlar. Mü-tevâzi bir durumda yerine oturdu. Onlar beni uzaktan görüp karşıladılar.a. Resûl-i Kibriya teşrif buyurduğunda kendileriyle beraber takat getirilemiyen nurlar da gelir. O nurlar yakıcı.v. Ancak kendileri izin verdikten sonra vaaza devam eyledim..)'İN MÜBAREK YÜZÜNÜN GÖRÜNMESİ HAKKINDA «Şahidi gaybi tecellî ey leşe aynül'ıyan Çak eder âşık o şevk ile vücûdun câmesin.)'in bir meclisi rûhâniyetleri i!e teşrifleri zamanında ortaya çıkan oiağan üstülükleri Şeyhü'lEkber (r.yüce Gavs'ın âşinâ olduğu ileri sürülmektedir.. Ben onları şunlar gölgeli idi.v. * * * 21. azamet (büyüklük) gibi nurlar olduğundan hattâ şecâatta (gizlilik) en yüksek dereceye ermiş bir kimseye o nurlar ansızın gösterilse o kimse derhal ölür. korkutucu.) Efendimiz teşrif buyurdular.V. öldürücü nurlardır. Ben birçok kez evliya toplantılarına katıldım. menkıbe'nin öz'ünü beyît olarak anlatmıştır.a. Cenâb-ı -86- . Şimdi bu menkıbe ile ilgili ledün esrarına âit bâzı mâruzâtta bulunalım. Şu kadar ki. ruhanî uçuşlarla divân yerine bir konak mesafeye yaklaştıklarında yere konuyorlardı ve ayaklarıyla yürüyerek toplantıya geliyorlardı. Bilinmeyen mevki sahihleri dâhi böyledir. Bu nurlar mehabet (heybet).) şöyle anlatmaktadır. Birden saygı göstererek minberden indi. Bir defasında güneş henüz doğmam ıştı. şunlar gölgesiz idi diye seçecek durumda idim. Fütûhâtül Mekkiyye'nin dört yüz altmış ikinci bölümünde Resûl-i Kibriya (s. bu durumun nedenini sorduklarında şu cevabı aldılar: — «Yüce ceddim sebebi kâinat olan Muhammed Mustafa (s..a.» buyurmuş lardır. «Kâmil doğarmış ehf-i Hak Doğmazdan evvel ânesi. Pek tabiî edeb ve terbiye kurallarına uyarak vaazını da kesti..» denmiştir. Bunun üzerine edeb ve erkân gereği ayağa kalktım ve vaazı bıraktım. — «Bâzı zamanlarda evliya toplantılarına Hazreti Nebî de teşrif buyurur. Bu dirilere karşı bir saygıdır. Bâzısı bâzısını ziyarete geldiğinde ruhsal gezintiler de yaparlar.. Şerh edildi ğine göre bu olay şöyle vuku bulmuştur: Bir gün Gavsü'l-âzâm minberde ünlü vaazlarından birisini vermekte idi. birçok evliyaullah su ile toprak arasında idi.A. ci Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM M İNBERDE İKEN RESÛL-İ KİBRİYA (S. Bununla anlatılmak istenen husus şudur: Gavsü'l-âzâm Velî iken.

Kırk adam kuvveti bir adamda toplansa ve cesaret itibarıyla bir arslanın kula ğından korkmadan tutabilse.s.v. Caferi Sâdık da bizzat yüce Mevlâ'dan ders aldığına göre. Hazreti Nebî'yi hey'et ve vekârıyla görebilmeğe hiç kimsenin gücü yetmez.» Fütûhâtül Mekkiyye'deki Muhyiddîn ibn'ül Arabî (k.s. Allahü Zü'l-Celâlle bir olma sırrının tam ve kâmil mazharıdır. o insana Peygamberi Zişân şu kuvvet.) ile Kelîmullâh Mûsâ (a. Ancak Cenâb-ı Hak velî'ye kuvvet verir de ona dayanabilir. imam Gavsü'l-âzâm'ın orada seyran ettiğini gösteren izlere rastlad ım.)'ın kutsal nuru bütün nurların kayna ğı olmakla güneşin doğması ile yıldızların kaybolması gibi orada hazır bulunan bütün nebî. -87- .. ruhu da aniden çıkar.) zahirde yüzünü görmedi ği halde. Bu gibi evliyâullah toplantılarına bazen senede bir gece İbrahim (a.)'den terbiye görmüştür. Bu bakımdan kendileri Resûl-i Ekrem'in ruhâniyetinden ilim dersi aldığına göre bir nevi üveysi demek de mümkündür. Her nebî veya velî HAK (c.v. kâmillerden pek çok hakîkat ehli böyle terbiye görmüşlerdir. kendisi erir.)'nin bu sözleri incelenecek olursak insanlara hayret verici şeyler ortaya çıkar. Nasıl ki. Ebû Bâyezıt'ı Bistamî Hazretleri de bu mazhariyete ermiş lerdir.) de şu kıssayı gün ışığına çıkartmıştır.» Biz buna en somut misâl olarak.a. Meselâ Veysel Karânî (k. bu mübarek zâtı da üveysi kabul etmiş lerdir ve bunda hiçbir yanılgı yoktur.s.c. o gece bütün nebîler gibi tüm velîler de toplantıda hazır bulunurlar. şiddet ve heybetiyle tecellî buyursa. Muhammed (s. Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ buyurulmaktadır: ve Burhanü'l-Esfiyâ'nın yedinci sayfasında şöyle — «O. Allah sevgilisi olan bu yüce mazharına «Senin manevî oğlun ve vârisi velayetin Abdülkâdîr Geylânî nerede?» diye sormakla Gavsü'l-âzâm'ın mâşûkiyet makamında olduğuna işaret buyurmuştur.s. Abdü'l-lâtifî Ba ğdadî (k.s. velî ve meleklerin nurları kaybolur. Rûhü'l Gavsü'lâzâm Peygamber efendimizin (s.» Bunlardan da başka. O'nun gömleğinin hışırtısını duydum.)'ye yakınlıkları ölçüsünde nur taşırlar.s. Bu gece Kadir Gecesi'dir. nebîler şahı ki.)'in ruhâniyetinden terbiye görüp irşâd olmuş lardır. Bir velî için bundan yüce bir mazharîyet olur mu? Bundan başka Gavsü'l-âzâm'ın yüce makamına işaretinde Resulü Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur: — «Ya Bilâl! Ben Cennet'e her dâhil olduğumda..s.) ise de Üveysiyü'lMeşrep olan bu velî aslında önceden ahireti teşrif eden Abdü'l-hâlikî Gucdüvani (k.a.) karşılıklı konuş ma yoluyla Resûl-i Kibriya (s. iki cihan serverinden ders gördükleri gibi.a. Bütün semavî kitabların ruhu olan Kur'ân-ı Azimşşân da nazil olduğundan. o kimsenin ci ğeri yerinden ayrılır. Görünürde kendilerini irşâd eden Emir Gülâl (k. «Bir mektebe oldu kim müdavim Allah idi zâtına muallim. Şah Muhammed Nakşi-bend efendimizi de zikredeceğiz.Hak evliyâ'ya o nurlara dayanma gücü verir.v.) ve bütün resuller de katılır. Hemen ilâve edelim ki. Gavsü'l-âzâm (k.s.) mübarek yüzünü gördükte kendisinin velayet makamının en son mertebesinde olduğunu anlamışlardır.

aynı zamanda hem kutbü'l-irşâdı.s. Her türlü durum ve tavırlarında ilim.» Önceden bir vesileyle birkaç defa işaret ettiğimiz gibi Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.s. Her türlü haydutluk ve kötülüğü ortadan kaldıran kutsal bir zâttı. ceddi pâki iki cihan serveri Muhammed Mustafa (s. yâni guslfarizasını yerine getirmeden ism-i şerifini zağızlarına alanlara karşı çokcelâlienirdi.s.s. onun melanetini Muhammed ümmetinin üzerinden kaldırırdı.) şöyle buyurmuş lardır: — «Bir gün seccademin üzerinde ibâdet ve tâatla meşgulidim. şu kıssa nakil edilmektedir. kendilerine bu hâli terk etmesini tavsiye buyurdu. «Gavsü'l-meâni» adlı eserde şöyle buyurulmaktadır: — «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.v. dâhi ilerideki kıssasında özellikle bu vasfı üzerinde durmuş lardır.» Ancak bir gün.Gavsü'l-âzâm o kadar sevinç ve neş'eye gark olmuşlardır ki. yâni ism-i şerifini gusl abdesti olmadan zik- -88- .. Bu zât Es-Seyyit ve Eş-Şeyh. hem Gavs'ı. o anda Gavsü'l-âzâm'ın manevî hâli «Menâkib-i Tâcü'lEvliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'da şu beyitlerle ifâde buyurulmuştur: «Kad kâne beynel evliya-ü muazzama Bil ilmi velhâlişşerifüzzâhir Lakinnehîi galebet aleyhi şekavettin Sebekât keblisül tâinülkâfir..). bazen nüfûsu sâfiyye mertebesinde.v. Hattâ helâklarine dahi gidecekken. yumuşaklık belirlenirdi. İşte Abdülkâdîr Geylânî (k. Nitekim Muhyiddîn ibn'ül Arabî (k.c.). mel'ûn şeytânı önler. üç yüce vefî makamı bir zât'a verilebilir.» Yüce anlamı şudur ki: «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî ve yüce heykelî Sâmedanî Velîler içinde azameti (büyüklük ve yücelik) aşikârdı. Zâten pek çok kimse Gavsü'l-âzâm'a başvurarak böyle hatâ iş lemişlerse. Gavsü'l-âzâm (k.a. Dördüncü menkıbe olarak. Hatiften şöyle bir nida geldi. temiz olmadan. hem de kutbü'Hrşâd'ı olmuşlardır.)'de bu sır tecellî etmiş.» İşte bu mazhariyetiyle.) sâdece Gavs olarak Kut-bü'l-aktâb'ın yardımcısı değil. pare olmas ın yâ neylesün bîçâre dil Bir nazarda bin tecellî gösterir cânânı aşk. Şöyle buyuruyordu: — «Ya Hasan-ül Basri Resûl-i Kibriya (s.» Hemen ilâve edelim ki. Bu bir çeşit keşifti ve hatiften gelen seda Yüce Rabbim (c. kanımızca onun bu hâlini ancak ş u beyit ifâde edebilir: «Pare.) önceleri ismini temiz olarak ağzına almayanlara çok hiddet gösterirler.)'in manevî evlâdı olan bir zât gelecektir. kendileri asırlarının hem kutbü'l-aktâbı. O zat zamanın ın Gavsü'l-âzâm'ı olacaktır. hem de kutbü'l-aktâbf idi. sonra rahmet ve merhameti galip gelerek af buyururlardı.s. Malûmdur ki. Muhyiddîn (dini ihyacı) Abdülkâdîr Geylânî'dir.a. Ravzatü'l-nevâzırın beşinci kısmında ledün lisanıyla Ha-san-ül Basri (k.)'ünün İlâhî Hitabı İdi.s.) de öncelikle Celâl sıfatı galip bulunmakla.

birçok velîlerin bile Gavsü'l-âzâm'dan şefaat niyaz ettikleri. Cum'a geceleri helva pişirip Gavsü'l-âzâm için fukaraya dağıtanlara. O'na vefa gösterip temiz ismini a ğızlardan düşürmeyenle. mutlu ve sevinçli olup. Gerçekten kadın eve dönünce gözünün nuru oğlunu sağ olarak bulur.» der.s. Bu istirhamlar Gavs tarafından kabul buyuruldu. KÜN (OL) emri Allah'ın izniyle kendisine verilmiştir. Şu hususa da işaret edelim ki. İşte burada bahs olunan mâiî gayb bilinmez sıvı ile abdest almak asla Allah'a şirk koş maktan korunanlar için söylenmiştir.s. Dikkat buyurulursa «Tahallukü bi-ahlâkillâh » hadîs-i şerîfini kendisine düstûr edinen Gavsü'l-âzâm her haliyle âlemlerin yüce Rabbi'nin (c.s)'den sâdece halkın de ğil. Tekrar oğlunun hayata dönmesi için ricada bulunur..c.retmişlerse aflarını niyaz ettiler ve araya iltimasçıları da koydular. oğlunun tekrar hayata dönmesi için yalvarır. Kur'ân-ı Kerîm okuyanlara Abdülkâdîr Geylânî (k. Yine a ğlayarak Hazreti Gavs'ın huzuruna gelir. hâmd ve şükranını sevinç göz yaşlarıyla ifâde eder. âlemlerin yüce Rabbine şöyle niyaz da bulundu: — «Benim bu gibileri affim sana uyma içindir. bunca Celâl ve Celîl sıfatınla kullarını af edicisin.) şirk koşanlar için söylenmiş sözdür.s. ALLAH'ın huzurunda dâima bulunan Gavsü'l-âzâm murakabeye dalar. HAK (c.) meth eden cümleleri şöyle devam etmektedir: Güvenilir kaynaklar Abdülkâdîr Geylânî (k.s. Gavsü'l-âzâm (k.c. Şöyle ki: «Necis» sözü pis olanlar yani Allah (c. İkinci kez de o ğlunu evde bulamaz. -89- . O da mâiî gayb (bilinmeyen sıvı) ile abdest alanın abdestinin bozulmayacağı ledün sırrıdır. oğlunu evde hayatta bulacaksın» Buyurur. (Mütercim) «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın dördüncü menkıbesi olan bu menkıbenin. Âlemlerin Yüce Rabbi'ne ve niyaz mertebesinde mâşûk'u ezelîsine başvuran Gavs'a.)'nin imdadı derhal erişirdi. «Risâlet-ül Hakaik»'te açıklandığına göre. Sen ki. Not: Okuyucularımızın burada yanılgıya düşmemeleri için şu açıklamayı yapmayı uygun gördük. Gavsü'l-âzâm bu gibileri af buyururken. kadına. her türlü cefâ vs sıkıntıdan korunmuş olurlardı. İsm-i şerifini temiz ve abdestli olarak ananlar.)'ye sonsuz güveni olan anası Gavsü'l-âzâm'a giderek. ab-destsiz Gavsü'l-âzâm'ın isminin zikredilmesidir.c. kadın sevinerek eve gider ancak çocuğunu bulamaz. Bu araştırmada. ona karşı olanların ve münkîrlerin (dinsizlerin) helak olduklarını da beyan etmişlerdir. İkinci kez yine ağlıyarak Gavsü'l-âzâm'a başvurur.) ahlakıyla ahlâklanmıştı. — «Evine git. tasavvuf ehli kimselerin mübarek dillerinden düşürmedikleri bir tabir de vardır ki. Bir gün bir kadının o ğlu suda boğulur.)'nin ism-i şerifleri ism-i âzam gibidir. Şeyhler şöyle anlatır ki: Gusl abdesti almadan Gavsü'l-âzâm'ın ismini ananların rızıkları daralırdı. Gavsü'l-âzâm (k. ondan da bahsetmeden geçemedik.) bunların günâh ve kötülüklerini ba ğışlardı. Başını kaldırır ve: — «Git oğlun evde!.» Ancak şu haller yine de Gavsü'l-âzâm'ın ismini temiz olarak zikretmiyenlerde görülme ğe devam etti.. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. Hazreti Pîr..

ben onu altın yaparım» buyurur. bu âlemin bir bilmece olduğunu bilirler. senin ismini. Zaten bu âlem sırf insan-ı kâmil ve kutbü'l-âleme bir öğrenim yeri olduğu için mevcuttur. Onu telâffuzuna da aynı tesir ve kuvveti bağışlad ım» buyurmuştur. Bu kadının oğlunu da tekrar «HAY» kudretinle dirilt!» niyazında bulunur.» Ancak bu gaflet uykusundan uyananlardır ki. işte bu ilâhî konuşmada gizlidir. «KÜN» dersin. hayat verirsin. ism-i âzam gibi olduğu beyan buyurulmaktadır. Her devrin Kutbü'l-aktâbı'nın ismi. o anda herşey olur. Aslında gibi de ğil zaman-ı saadetlerinde. Menkıbenin başındaki ş u cümle üzerinde biraz durmak isteriz. o bilmeceyi çözmeğe yeterli olurlar. diyen ehlulah. Zâten ism-i âzam sırrının çözülmesi bir bilmecedir. ben onun yerine gelmesini irâde eylerim. o yüce velînin kutsal ismi bir bilmece olmuştur. Âlemlerin Yüce Rabbi'nin şu hitâbındaki azamete bakın: — «Ya Gavsü'l-âzâm'ım! Ben azîmüşş an. bir anda parça parça olmuş bir vücudun dağılm ış parçalarını biranda toplar. Kâdir-i Mutlak bu niyaza şu İlâhî hitapla cevap verir: — «Ya Gavs'ım! Sen ne dilersen.. Gelelim Hakk Teâlâ ile yüce Gavs arasındaki tecelliyâta. dirilten de SEN azîmüşşansın. -90- . ism-i azâmin tâ kendisidir.«Cân ilinden gelmişem Fâni mekânı neylerim Ol mülke meylim salmışem Ben bu cihanı neylerim Aşkır serabın içmişem Dil gülşenine göçmüşem Ben varlığımdan geçmişem Nâmü nişanı neylerem?» «Sakın ey yârı mihmandar uyuma Gelür dil beytine dildâr uyuma Ko hâb-ı gafleti şeb kalbe seyret Nice zahir olur esrar uyuma. Gavsü'l-âzâm yüce Rabbine şöyle hitâb eder: — «SEN Melikü'l-Vehhabsm. Ve bu bilmecenin özünde ism-i âzam sırrı olduğunu idrâk ederek. bu îedün esrarını anlayan bulunsun. Devirlerinde o devrin kutbü'laktâbı ehillerinden başkasından gizlendi ği içindir ki. İrâde buyurursan. Yeter ki. Abdülkâdîr Geylânî ismi. Oğlu boğulan kadıncağızın ciğer paresini tekrar hayata döndüren esrar.. işte bu nedenle ism-i âzam sırrı bilmecedir. Öldüren de. derken bunu kasdetmişlerdir. kendi ismim kabul ettim. Sen toprağa bak. Gavsü'l-âzâm'in temiz isminin. ism-i âzâmdır.

Çok güvenilir kaynaklardan öğrenilmiştir ki. Ruhu sultanîdir. can ise Mevlâ'yı sever.» «Geceleri aşk gamı kalbini kırıp seni kederlendirse de sakın uyuma! Çünkü o kudret sahibi senin gönlündeki tahta çıkar oturur. içmek.) Hazret-ieri'nin Cemâli (yüzü)'dir. «Ben muradı eklü şurp ve mülkü mâl Cân temennası cemâli zülcelâl La cerem edna yeri edna sever.» demektir.Aşağıdaki manzum yazı bunları dile getirmektedir: «Küntü kenzin sırrıdır dünyâi ukbâdan garaz Ona mektebhânedir bu çarhü minâdan garaz.) en güzel ve de ğerli elbisesini satıp bir fakire vermekte bir an tereddüt göstermemiştir.c. — «Nefahtü fihi min ruhî» dir ki. dâima ol Bahri ümmâna kavuş mak istiyâkındadır.) Gavsü'l-âzâm'ına yakut ve zümrütten ayakkabı ihsan buyurmuştur.s. Yalnız şunu iyi bilesin. Allahü Zü'l-Celâl'in ismini duyan Şeyhü'l-Ekber (k.» Yukarıdaki şiirin açıklaması ise şöyledir: «Ey yüce Mevlâyı misafir etmek için bekleyen âşık! Sakın uyuyayım deme! O ulu Mevlâ'nın evi senin gönlündür. Yâni ten dünyayı. O aslında ayrıldığı için. Daha do ğrusu tasavvufu yaşayan büyüklerin buyurduğu gibi. Bir gün bir fakîr Şeyhü'l-Ekber (r. -91- . Sakın. Onun için sakın uyuma!» On yedinci menkıbe şudur: Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî ve Heykelî Sâmedânî (k.c.)'ye izafe edilen bir kıssa vardır.)'a gelir: — «Allah rızâsı için bana bir şey ihsan et» der. kasd olunan Ruhu külli'nin üfledi ği ruhtur. İşte çıkıp onu sana veriyorum» der ve evi fakîre teslim eder. Bakarsın o hüsnü ezel gelir de. Bu konuda Muhyiddîn ibn'ül Arabî (k.s.s.a. Canın arzusu ise. bunun mükâfatı olarak Hak (c. «Gâmı aşk eylese şeb kalbi meşkûr Gelür tahtına ol Cebbar uyuma.) ve Muhyiddîn ibn'üi Arabî mertebesindeki Allah dostlarının nazarlarında dünya malları bu kadar değer taşır. buradaki can tâbirinden amaç elbette rûh-u hayvânî değildir. aşağılık kimseler sever.s. Aşağılık yerleri. İşte Gavsü'l-âzâm (k. mal ve mülk edinmektir.» Beytin mânası: «İnsan vücudu ve teninin murat ve arzusu yemek. sakın uyuma!» demektir. O zevat ehlî daim derler ki.) o fakîre hitapla: — «Evimden başka bir malım yok.» Bir muammadır bu âlem fehmeden ariflere İsm-i âzam sırrıdır çün ol muammadan garaz. sen uyumuş olursun. Hak (c. Bundan tabiî bir şey yoktur.

Riyâzat. bu kıssa ve menkıbede mecazî bir mâna murat edilmektedir. Mevlânâ) 22.)'ünün yüce ziyafet ve ihsanlarına sonsuz teşekkürlerde bulunduk. bana getirdi. altın silsileden amaç. Bu esnada kalbine iftarda dâhi sudan başka ne yiyecek. Hiç şüphe yoktur ki.ci Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM A SEMADAN İNDİRİLEN CENNET YEMEKLERİ HAKKINDA Dokuzuncu menkıbe ve kıssayı teşkil eden bu bahiste Gavsü'l-âzâm'a semâdan indirilen cennet yemekleri konu edilmektedir. gelmiş Kutbü'l-aktâb Gavs ve Kutbü'l-irşâtlarına delâlet etmektedir.) menkıbenin devamını şöyle anlatıyorlar. Nitekim iftar vakti göklerden bir melek cennet yiyecekleri dolu mâna sahanları ile indi.c. Bir zât. — «Meyvalan altın ve gümüş tepsilerde getiren zât henüz uzaklaşm ıştı ki.. zikirle uğraşmak. itikâf. Dikkat buyurulursa.) * -92- . Kâdîrî tarikâti'nin nefsi sâfiyye mertebesinde bulunan. sol elinde gümüş. Gavsü'l-âzâm (k. Biz de müritlerimizle bu yemeklerden yiyerek Hakk Teâlâ (c. ne de içecek bir şey bulunmadığı geldi.) erbain (*) çıkarttığı günlerde idi. Yâni burada açıklanmaktadır. kı rk gece çilehâneye çekilerek az uyumak. az yemek ve az konuşmak suretiyle devamlı ibâdetle. Le-dün esrarı * * * Erbain: Kı rk gün.s.» buyurdular. (Mütercim.«Dinle neyden kim hikâyet etmede Ayrılıklardan şikâyet etmede (Hz. Sorulara pek cevap vermeden kısaca bunların ulvî âlemden geldi ğini beyanla yetindi.s. ceddi pakim (Resûlüllah) gönderilen şeyleri iftarda yememi bana hatırlattı. Tepsilerde çeşitli nadide meyvalar mevcuttu. Erbainin tamam olduğu gün şöyle bir tecellî meydana geldi ki.. ansızın hücrenin tavanı yarıldı. onda da gümüş silsile olduğu halde hücreye dahil oldu. efsâne bahanesiyle bir kıssa anlatılırken. Gavsü'l-âzâm (k. sağ elinde bir altın tepsi ve altın silsile.

şu sözleri ile bu ezelî gerçeği ifâde buyurmuştur.«Menâzü'l-Evliyâ» adlı eserde.23. âlemlerin Yüce Rabbi (c.» Bu ilâhî hitâb üzerine Veysel Karânî şöyle buyurmuştur: — «Ya Rabbi!Bütün velîlerin.)'nin Sultanü'l-meşayih (şeyhler sultanı) Nizâmettin ve kâdirî hâlifeleri olan velîlerin zamanında.s. On altıncı menkıbenin esrarı şudur ki: Muhammed ümmetinin yarısı için şefaat Gavsü'l-âzâm'ın sırrı kaderinde mevcuttur.)'a hitaben: «Bu dünyada Hazreti Ali (k. üveysi yüce Veysel Karânî Hazretlerinin menâkibî de.) şükran secdesine kapandıktan sonra.s. Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri ile beraber zikr edilmektedir.) asla Hazreti Ali (k. evliyâullahın kutbu böyle bir kutsal Zât'ın gelişinden. kulluğunda yürümekten gurur duydukları. Ömer (r. Allah'ın kudret huzurundaki secdeden başını kaldırdığı zaman.ci Menkıbe MENÂK İB-İ TACÜL-EVLİYA ve BURHANÜL-ESFİYANIN BU ALTIN SİLSİLESİ HAKKINDAKİ MENKIBESİ Eserin Arapça aslının onaltıncı menkıbesin de.)'nin neslinden Es-Seyyit Ömer (k. elbette bu mâna veriş yanlıştır. Hazreti Ömer (r. hâtîfi bir seda Rabbi izzetin bu ilâhî hitabını bildirir: — «Ya Veysel Karânî! Senin şefâatınla ancak ümmeti Muhammed'in yarısının günâhlarının bağışlanması için benim mahbûbum Gavsü'l-âzâm'ın şefaati gerekmektedir. Şu noktaya işaret edelim ki.) gerek Hazreti Ömer'e.)'ın selâmları ile giderler. On altıncı menkıbe (zahir) anlamı ile şöyledir: Resûl-i Kibriya (s.a. es-fiyâdan bahis buyurulurken.s. «Bu konuya ait menakibe başlarken şu Arapça cümlelere rastlarız» denilmektedir. * -93- . Bunu ileride arz edeceğiz (*). Her iki ulu Zât'ın kıssaları beraber dile getirilmektedir.) ile buluşmamı z yoktur» demekle emir'ül mü'mi'in Hz. Nitekim Hazreti Veysel Karânî. Bunlardan yanlış bir anlam çıkmaktadır ki.v.)'a verilmesini vasiyet buyurmuş lardır.)'nin hilâfet devrine yetişmemiştir.v. Kâdiriye silsilesinde mevcûd Gavsü'l-âzâm (k. neden üveysi denildi ği sırrına ve bir de üveysili ğin gerçeğine birer nebze temas edelim.s.v. Es-Şeyyit Ömer (k. Her iki halîfe mübarek gömle ği alarak Veysel Karânî Haz-retleri'ne Resûl-i Kibriya (s.a.s. çöllerde yaşayan Veysel Karânî (k. Veysel Karânî (k. gerekse Hazreti Ali'ye mübarek gömleklerinin.) ile de mevidi mülakat (buluşma yerleri) olmadığı nı anlatmıştı r.s.)'den ümmeti Muhammed'in günâhlarının affedilmesi hususunda niyazda bulunur. Şimdi üveysilerin şahı Hazreti Veysel Karânî (k.a. Veysel Karânî (k.)'den hilâfet alışlarına işaret buyurulmakta-dır.a.v.s.c. sana binlerce şükürler olsun» demiştir.)'ye.

a. Ebu Hüreyre (r.s.Hazreti Veysel Karânî (k. O da şeyhi (mürşidi) âhirete intikal eden bir murîdin onun ruhanî varlığından istifâdeye devam etmesidir. Bu çok güç ve çoğunlukla mürîtte gaybet (*) meydana getire bir manevî haldir. Yâ Ebû Hüreyre Cenâb-ı Mevlâ kulları arasında saçları periş an. Menkıbe-i Şerîfler 177 İkincisi ise.)'in şah-ı Nakşibend efendimizle kemâliyle tecellî etmesidir. ledün esrarını dile getirmek bakımından birbiriyle çok yakın ilgisi vardır. Zâten bu hal isteyende ortaya çıkar. Resûl-i Kibriya'yı şahsen bu baş gözleriyle bu dünyada görememiş.a.v. nikâhına alacak bir kadın da bulamayan. «Tacü'l-Evliyâ»'da bu kıssaya Ahmedî Faruku Şerhindi (k.s. Emîr Gülâl Hazretle-ri'nden ders almış.)'nin hakkında beyan buyurduğu sözlerdir. Abdı hufâ: Allah (c. Zîra. bu evliyâullah Hazreti Veysel Karânî ile Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.)'nin birbirlerini tamamlar şekilde ümmetin yarısına bir velînin. hazır olduklarında aranmayan. Bunun en açık örneği Hazreti Muhammed (s. Bu iki menkıbedeki yakınlık göz önüne alınarak ümmeti Muhammedin yarısına şefâatla müjdelenen Veysel Karânî Hazretleri'ne âit aşağıdaki mâruzâtı bir ek olarak arz ediyoruz.)'nün herkesten hattâ melâike-i kiramdan bile sakladığı evliyaullah.) taraf ı ndan saklanması nda sakı nca görülmeyen evliyaullah.). (*) Gaybet: Manevî sarhoşluk ve kendinden geçme.) şöyle anlatıyor: — «Bâzı Eshâb-ı kiram ile beraber Hazreti Peygamber (s.» Abdı zuhur: Allah (c. karınları helâl lokma kazanmak endişesi yüzünden aç kalmış olan ve ekâbirle görüşmek isteyince izin verilmeyen ve kadınlar dâima dünya nimetlerine düşkün olduğundan. bu iki yüce velîde nümayan olduğu gibi velayeti Muhammediyenin kıyamete kadar devam edeceğini ifâde eden kıssadır.v. iki cihan serveri şöyle buyurdular: — «Cennet ehlinin de hükümdarları.s. Bir de üveysili ğin özel bir şekli vardır.s)'den irşâd bulmuştur.c.) * -94- . Aslında üveysilik geçmiş lerden bir Zât'tan irşâd olmaktır. di ğer yarısına öbür velînin şefaat edeceğini hikâye şeklinde. fakat en derin bir sırrı ifâde yollu anlatan bahistir. Biri daha önce ümmeti Muhammed'e şefaat edecek iki yüce velîden bahsetmektedir ki. göründükleri zaman görünüşlerinden hoşlanılmayan.c. göz önünde olmadıkları zaman aranmayan. Üveysili ğin sebebi hikmeti budur. Abti zuhur. «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'da iki bahis vardır ki. yüzleri toprak içinde. ruhânîyetlerinden müşâfehe yoluyla (Ruhların karşılıklı konuşması) feyz almıştır. Abti hufâ (*) ledünniyatı da meydana çıkacaktır. (Mütercim. hastalandıklarında hatırları sorulmayan ve vefatlarında şehâdet edilmeyen gizli evliya ve esfiyâyı sever.) efendimizin yanında bulunuyorduk. peygamberlik onunla son bulmakla beraber. bu yüce tarîkat pîri görünürde. irşada mazhar olmuşsa da gerçekte yıllar önce âhirete intikal eden Abdül Halik-ü Gucdüvani (k. seyyid ve efendileri vardır.a. Burada gönül gözleri açık olan sâlîkler göreceklerdir ki.

cihan halkından gizli kalmayı isterse. Resûl-i Kibriya (s. Bu insanların yakınları Hazreti Gavs (r. — «Ben bir koyun çobanıyım» cevâbını vermiş. medresenin avlusunda verilecek yemekten. yemelerini ve sudan içmelerini tavsiye buyurmuş. kıyamet koptuğunda müslüman kullara "cennete giriniz!" denilir. burada haddimiz olmayarak yine yüce velîlerin eserlerinden istifâde ile bâzı açıklamalar yapalım: -95- .. ismini de Abdullah (Allah 'ın kulu) olarak bildirmiş.Bunu işiten Eshâb-ı Kiram tarafından: — «Ya Resûlûllah! Onlardan birini bize tarif buyurur musunuz?» denildi ğinde. O'nun bu tavsiyesine uyarak. gizliliğin kölesi olur.): — «O.)'a gelerek yardım taleb etmiş ler. okurlarımız Hazreti Üveys'in kendisini neden Abdullah olarak tanıttığının sırrını anlamış lardır.v. Ne sen beni görmüş ol. Veysel KarânVdi. Hazreti Üveys kimli ğini saklayarak. Neden böyledir? Her kim.a.) ister onu gizlesin.v.» Burada tasavvufa âit çok önemli bir sırra temas gerekmektedir. ne de ben seni.a. Resûl-i Kibriya (s.)'in âhirete şeref yerdiklerinde Hazreti Ömer'in hilâfeti devrinde. Hazreti Ömer ve Ali ile Hazreti Veysel Karânî buluştuklarında. Cenâb-ı Hak (c. Dikkat buyurulursa. şifâ bulmuş lar. Ba ğdat'da Abdülkâdîr Geylânî (k. isterse açıklanmış olsun yanında birdir. Her kim. Sanırız ki.c.. Hazreti Üveys kendisini Abdullah (Allah'ın kulu) olarak tanıtmıştır. medresenin suyundan içenler biiznillah hastalıktan kurtulup. İmdi.a.ci Menkıbe TÂUN HASTALIĞ INA TUTULANLARIN GAVS’I ÂZAM’IN MEDRESESİNDE YEMEK YİYEREK HASTALIKLARINDAN KURTULMALARI HAKKINDA İnanılır kaynaklar beyan etmiştir ki. * * * 24.) zamanında taun (veba) hastalığı baş göstermiş. o açıklığın kölesi olur. Abdullah olursa. Yüce Gavs. bu belânın ortadan kalkması için kendisine baş vuranlara. avluda pişen yemekten yeyip. kimli ği belli olunca. Veysel Karânî Hazretleri'ne ise: "Sen dur şefaat et!" » buyurulur.s. her gün kadın erkek binlerce kişi bu hastalık sebebiyle telef olarak ölüyormuş. halka tanıtılmasını isterse. Hazreti Ömer'e: — «Ya Emirü'l-Mü'minin! Bu âlemde seninle benim aramda buluşma yeri yoktur. Ama kim. Biliniz ki.

İkincisi ise.c. — «Halbuki ben. ihsânını hiçbir şekilde geri almaz. Ancak gerek vahdet-i vücût ve gerekse tasavvuf te-cellîyâtından bâzılarına değinmemiz hasıl oldu. yalniz o tecellî sirasinda öldürücü ve diriltici hassâsına sâhip olur. — «Allahü Zü’l-Celâl ile beraber oluş tecellîyatı daimî olamaz» buyurmuştur.) aynı mânaya ışık tutarak. benim mezhebimi tercih etmedin de.v.v. ne de bir nebî yakın olamaz. Cenâb-ı Hak. ALLAH’la beraber oluş sırrı yok olduğu anlarda dâhi. Çünkü.) «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın kırk dördüncü menkıbesinde. o tecellî geçtikten sonra bir havuzda bo ğulmuştur. hiç bir görünür sebeb yokken. Hattâ zelleye düşmüş ve bu itibarla velîlik derecesinden düşmüş bir velî aldığı mesafeyi bildi ğinden aynı yoldan tekrar düştüğü mertebeye varır. senin cedd-i pâk'ın İmam-ı Câferî Sadi k'tan feyz alm ıştım. Bu nedenle. Şöyle ki: Gerçekte her velîde görülen kurbünevâfil (nafileler yakınlığı) ve Kurbüferaiz (farzlar yakınlığı) esrarından olarak.Gavsü'l-âzâm'da görülen bu sır. Ancak şu sırra da işâret edelim ki.» Gavsü'l-âzâm ise onun sözlerine şöyle cevab buyurmuştur: — «Bunun sebeplerinden birisi benim mezhebim yoksul ve fakirlerin mezhebidir. cedd-i pâk'im Resül-i Kibriya (s. (Ki bu bahis yukarıda da zikredildiğinden ayrıntılarına girilmemiştir.s. bana ne bir melek. ben helâkda olurdum.c. Gavsü’l-âzâm’a: — «Velî zinâ eder mi? » Diye sorulduğunda.v.a. Eğer ondan eyz aldığım seneler olmasaydı.) Hazretleri’nin bahşettiği ledün irfânı ve gizli sırlar kendisinden o anda dâhi geri alınmaz.» Bir hadîsi şerîf’de Efendimiz (s. Yani. Abdülkâdir Geylânî (k. Ebû Hanîfe'nin rûhâniyeti Gavsü'l-âzâm'a şu serzenişte bulunmuştur: — «Ya Sultan! Gavsü'l-âzâm! Sebep nedir ki. — «İnnallâhe kâne kaderen makdûra» buyurmuşlardır..) ş u hadîsi şerîfleridir: — «Öyle zamanlarım olur ki. bütün o derecedeki yüksek kâdîrî büyüklerinde görülen Hak (c. Öyle zaman ım da olur ki.. Ayşe ile Fatma'yla ş akalaşırım.a. denizlerde yürüyen bir velî.)'de nefislerinin ölümlü ve Hak'la baki olduğu zamana aittir. kısaca bu kıssaya yer verilmektedir. o velîye Hak (c. Bunun en büyük delîIi Resûl-i Kibriya (s.c.a. Cenab-i Hak (c.c.)'ünün bir velîde LÎMÂALLAH (ALLAH'la berâber olma) sırrı ile tecellisi dâimî olmadığında.)'ünün El-Muhyî (canlandırıcı) ve El-Mümît (öldürücü) sırrının tecellîsidir. İmam-ı Ahmet bin Hanbelî'nin mezhebine girdin?» diye sormuş ve şunu da eklemiştir. tasavvuf şeyhlerinin «Fenâfillâh» ve «Bekâbillâh» He değiştikleri ilahî kavuş ma ile bütün beşeri vasıflarının ölümsüzlügü anlarına aittir.)’nin şu kutsal ve ârifâne beyanları bu maksada matûftur.) şöyle buyurmuştur: -96- . o velîlerin Hakk Teâlâ (c.

âciz.— «Yâ İlâhî! Beni fakirlerle (*) beraber dirilt» İşte ben. o nûr Hazreti Muhammad'in alnında karar kılmıştır.» * * * 25.a. Seyyid Hasanül-Askerî (r. Hazreti Âdem (a. emânet olan Gavsîyet seccadesi Abdülkâdîr Geyl ânî (k. yokluğu ifade eder.)'e kadar gelmiştir.v. Burada son bulan kıssa verileriyle. Buna Fena fillâh denir.) * -97- . Akla muhtemelen şu soru gelir: — «Acaba peygamberlerde açıkça görünen bu nûr.)'dan başlayarak. iki cihan serveri Muhammed Mustafa (s. Nitekim. peygamberlik Resül-i Kibriya efendimizle son bulduktan sonra ne olmuştur?» Menkıbe-i Şerîfler 183 Vahdet-i vücûd ve tasavvuf esrarından olan bu sorunun cevâbı şudur ki: — Peygamberlerde açıkça görünen bu nûr. bunları n hepsini ganî-i mutlak olan Allah'ı n bilmesidir.a. bir manevî saltanatın kanıtı olarak. bütün nebîlere nuru nübüvvet parlamış ve intikal ede ede âhir zaman nebîsi. bu vasîyet yerini bularak. gavsiyet intikalinin nişanesi olarak seccadesini verir ve o eshâbına ömrünün sonlarında şu vasiyyette bulunur: — «Verdiğim bu emânetin elden ele geçmek kaydıyla. BİR MÜRÎDİNE GAVSÜ'L-ÂZÂM'A VERİLMEK ÜZERE TESLİM İ HAKKINDA «Menazü'l-Kâdîrîyye» adındaki eserde şu kıssa anlatılır: Seyyidü'l-İmâm ve Gavsü'l-İmâm yâni Gavsiyet mertebinin önde bulunanlarından. Malûmdur ki. Fakîr : Arapça kelime olarak. Sonra.)'ye vâsıl olur.s. mevlitte bir hususa işaret edilmiştir. nefsinden. şu maruzatı okurlarımıza arz etmeden geçemedik. beşinci asrın ortalarında zuhur edecek olan Abdülkâdîr Geylânî ismi ile anılan Gavsü'l-âzâm'a geçmesini temin et» buyurur. Tasavvuf ı stı lahı olarak kulun. muhtaç. bu sebepten fakirlerin mezhebini seçtim.) eshâbın-dan birisine. sonradan hu-lefâyı raşidîn ve Hazreti Hasan ve Hüseyin'den sonra.ci Menkıbe İMAM-ÜL HASANİYYÜL ASKERÎ’NİN HİLÂFET POSTU ANLAMINDAKİ SECCADESİNİ. malı ndan ve kendisinin olan her şeyden berî olması .s. Kutbü'l-aktâb yâni insân-ı kâmil'den insan-ı kâmil'e geçmiştir ve kıyamete kadar bu böylece devam edecektir. (Mütercim.

) Muhyi sıfatı süphânisinin tecellisi) ve levh-i mahfuzu niyaz ederek değiştirmesini gizli olarak açıklamaktadır. yedi erkek ve beş kadın mürîde ayrı yerlerde bulunmalarına rağmen. Gavsü'l-âzâm (k.)’IN TEK BİR BAKIŞI İLE BİR KALABALIĞI İRŞAD ETTİĞİ HAKKINDA Güvenilir kaynaklarla sabittir ki. bir topluluk diyebileceğimiz. Evlât isteyen aile çok mutludur ve Allah'ın söz verdiği gibi yedi çocukları olur. Hazreti Gavs'ın inâyetiyle çocuklar tekrar hayat bulur.S.)'nin «Muhyi» (diriltici) sıfatıyla görünüşü (HAK'ın (c.s. «Celâl» sıfatı süphânisi tecellî ederek çocuklar ölür.c. Ancak kendileri maşûkîyet mertebesinde velîlerin en büyü ğü olmakla.s.«Kande bulsun Hakkı inkâr eyleyen bu Mısrî'yi «Zâhir olmuşken yüzünde nuru zât-ı kibriyâ. İmâm Hasan-ül Askerînin Gavsü'l-âzâm'a intikâlini.s.cı Menkıbe GAVSÜ'L-ÂZÂM (K. Cenâb-ı Hak Azze ve Celle'ye duası elbette geçerli olup. Gavs murakebeye daldıkta.» Niyâzî M ısrî (k. levh-i mahfuzda bu şahsa çocuk takdir edilmedi ğini görür.) Kanımız odur ki. Burada bir rivayet şudur ki. Fakat zamanla lanetlenmiş şeytan. Hazreti. Bu kıssa. Yine aile Gavsü'lâzâm'a varırlar.)'nin bakması kâfi gelmiş hepsini asıllarına geri döndürerek Allah'a ulaştırmıştır. * * * 26. bu intikal eden kutbü'l-aktâblık nurunu anlatmaktadır. arzu ve vasîyet buyurduğu gavsiyet seccadesi. kadını kandırarak itikadını sarsar. «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın on altıncı menkıbesini teşkil eden bir başka menkıbede de aynı konuya işaretçi olarak şöyle bir kıssa anlatılmıştır: Levh-i mahfuzda evlâdı olmayan bir kimseye Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nin niyaz mertebesinde duası ile yedi çocuk buyuruluşunu dile getirmektedir. İtikadın sarsılışı sonucu. Gavsü'l-âzâm (k. bu ricası aileye yedi evlât bağışlanacağı müjdelenir. * * * -98- . (bu şahıs Gavsü'l-âzâm'ın kerametlerine ve tasarrufuna inanan bir zattır) Gav-sü'l-âzâm'a gelerek Cenâb-ı Hakk'ın kendisine çocuk ihsan etmesini istirham eder. Yukarıda işaret edildi ği gibi bir kimse ki.

» Bu esrarın çözümü şudur ki: Eğer bir mürşid-i kâmil.27. icabet etti buyrulur. Gitgide bu keramet bütün Bağdat halkı arasında yayıldı. ilmî kerametleri de sınırsızdır. hanımı sahipsiz sanarak ırzına tecâvüze kalktı.. İşte ehlullahın «Nefs-i safiye» mertebesinde olanlardaki tecelliyât böyledir.. onun ilminden çöldeki bitkiler bile hariç olmadığı gibi.Bu hâdise. Güzel bir hanım Gavsü'l-âzâm'ın müritlik halkasına girmişti. kutbü'l-aktâb ise.ci Menkıbe RAMAZAN AYINDA GAVSÜ L ÂZAM İN AYNI ANDA YEDİ ZATIN İFTARINDA BULUNDUĞ U HAKKINDA Güvenilir kaynakların açıkladığına göre. Abdülkâdîr Geylânî (k. O anda medresesinde olup bu feryadı işiten yüce Gavs mürîtlerinin birinin ayağından ayakkabısını alarak o mağaranın bulunduğu yöne do ğru fırlattı. * * * -99- . büsbütün şaşırtıcı oldu.. Varlık alemiyle ilgili kerametlerini böyle gösterdikleri gibi. Bir gün bir ihtiyacı için bir mağaraya girdiği sırada bunu öğrenip. Bu hâdisenin nasıl olduğu sorulduğunda. İlk önceleri davetçiler durumdan haberdar olmamışlarsa da. Zîra hizmetkârlarının verdi ği bilgi göstermiştir ki. Fâsik ve ırz düşmanı daha menfur emeline erişemeden ayakkabı tam başına isabet ederek onun mel'unun canını aldı..s. bir Ramazan günü birbirlerinden habersiz olarak yedi müriti Gavsü'l-âzâm Haz-retleri'ni iftara davet buyurmuş lardı. Onlar için uzaklık kavramı yoktur. iki has mürîdi bir yerde toplansa üçüncüsü mürşit olur. Tekkeye gelip durumu öğrenmek isteyenlere verilen cevap ise.) hiç bir davete görülen vücûdu ile gitmeyip dergâhlarında iftar etmişlerdi. Başka bir kurtuluş yolu olmadığını gören iffet sahibi mürît hanım: — «Ya Seyyid efendim Gavsü'l-âzâm» diye yardım dile ğinde bulundu. Bu kıssada görülen bu ledün mazhariyetidir.. «Davet ettiler. sonradan birbirleriyle temas sonucu Gavsü'l-âzâm'ın bu kerameti kevniyesini öğrenip hayretler içinde kaldılar.. Ve Gavsü'l-âzâm hazretleri aynı Ramazan günü hepsinin de davetlerine icabet etmiş lerdi. iğrenç amacını tatmin için fırsat kollayan ırz düş manı bir günahkâr. Hazreti Gavs'ın bütün mürîtleri arasında yayıldı.

) Gavs'ın bu sözlerini açıklayan sözlerine kulak verelim. Her yeri aradımsa da bulamadım.. kıymetli yükler yüklü devesini kaybeder.. GAVSÜ’L-ÂZÂM’IN LÛTFU İNÂYETİ İLE BULMASI HAKKINDA İnanılır kaynaklar bu olayı şöyle naklederler: Bir tacir kervanla beraber yolculuğa çıktığında. geçim vâsıtam olan üzerindeki yükleri ile kayboldu. Bir gün Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.)'a sorarlar: — «Ya Gavs! Tevhîd nedir?» Yüce velî şu karşılığı verir: — «Tevhîd.28.» * * * 29. tevhidi terkdir. ALLAH'I ma niyaz da bulun.. Dedi ğimizi bilen bilir.. Bu iş baş gözleriyle değil. Sen de hâkîkat isteklisi bunu böyle bilesin!.» dedi..» İmdi. Tevhidi. Bu baş gözleri onu göremez. Cîylî Hazretleri buyurmuş lardır ki: — «Tevhîdi hakîki bu lisânla anlatılamaz..s.s. Nihayet.'un tevhîd hakkında kaleme aldıkları «Ankâ-i Mağrıp ve Hâkikatü'l-yakînde» beyan buyurulan tevhîd esrarının gizliliklerinin bir özetidir denilebilir.. Bir sığınacak yerim sensin.ci Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM İN İLİM VE İBÂDATTAKİ SINIRSIZ KUDRETİ HAKKINDA Bu menkıbe genellikle Gavsü'l-âzâm'ın medresesinin ağzına kadar dolu olduğu. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nin mürîdi olan zât Gavsü'lâzâm'dan yardım dile ğinde bulunur. zikirde dâhi aynı gerçek görünür. Ancak hiç bir menkıbede yer almamış bir cümle burada yer almaktadır. Nerede ararsa bir türlü bulamaz. Yardım ancak senden olur. Abdülkâdir Cîylî (k.cu Menkıbe BİR TÂCİRİN DEVESİNİ YÜKÜ İLE BERABER KAYBEDİB. Bu bildiğin mantık onu düşünemez. -100- . İşte tevhîdin esâsı budur. Böylece çaresiz kaldım. gönül gözüyle görmek maksuttur. Lütfen bana yardımcı ol. — «Yâ benim Seyyid ve efendim! Yâ âlemlerin yüce Gav-sü'l-âzâm'ı! Devem. Bu hikmet Abdulkerim Ciylî (k.s. hattâ her zaman dolup taşan tekkesine devam edenler arasında başka din ve milletlerden mürîtleri olduğunu gösteren. «Risâtel-ül Gavsiye ve Elbâzü'l-Eş-heb»'teki menâkibin bir tekrarından ibarettir... hakîki tevhide ermek için terk etmektir. Bu vesile ile sâde tevhîdde de ğil.

gerçekte devrinin hem kutbü'l-irşâdı ve Gavs'ı olan Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'dir.s. Eş-Şeyh Süheyl İbni Abdullâh-ül Tüsterî. Öyle ki. Ancak bu menkıbe derinli ğine incelendi ğinde bâzı ledün gerçekleri ortaya çıkmaktadır. Onlar mahzun olmayacaklard ır» lâfzı celîlesi yazılıdır. kerâmâtı kevniye ve ilmiyesi son derece yüksek olacaktır.) keşfinde şöyle buyurmuşlardır: — «Bağdat halkı arasında öyle yüce ve yüksek kudretli bir kişi meydana çıkacaktır ki. devesini.. Dicle'nin balıklarının. Yalnız burada asla şu yanlış lığa düşülmemelidir.cu Menkıbe GAVSÜ'L-ÂZÂM İN ELLER İNİ BALIKLARIN ÖPMESİ SU ÜZERİNE SERİLM İŞ BİR SECCADEDE GÖRÜNMEYEN YÜCE MAKAMLI KİŞİLERE İMAMLIK EDEREK NAMAZ KILMASI HAKKINDA Eş-Şeyh Süheyl İbni Abdullah-ül Tüsteri (r. Bu devenin orada olduğuna işaretti. Müşahede sırrının gerçeğini ve rüya görünümünü anlamadan bu menkıbedeki esrar anlaşılmaz.» İşte Süheyl İbni Abdüllah-ül Tüsterî'nin keşfi ve kıssanın açık mânası burada son bulmaktadır. Yine keşiflerinin devamında şu hususu müşahede buyurmuş lardır ki. Yardım taleb eden ALLAH (c. halkın Hızır sanacağı o beyazlar giyinmiş o devenin bulunduğu yeri işaret eden zât-ı âl'i-kâdîr. Ayrıca bu keşifte. devrin insan-ı kâmil'inin başka mazharda tecelliyâtından ibarettir. onun imametine uyarak bütün devrinin velîleri ve görünmeyen yüce makamlı kişiler namaz kılmaktadır.O sırada beyazlar giyinmiş bir zât. üzerindeki yüke kimse dokunmamış durumda buldu ve sonsuz sevinç içinde mürşîd-i kâmili Hazreti Pîr'e sonsuz şükranlarını sundu.a. rüyasında müşahede buyurmuşlardır.) dan istemekte ve Gavs' hazretlerinin yuzüsuyu hürmetine niyazınmın kabulünü taleb eylemektedir.) bu -101- . ortaya çıkması müjdelenen Gavsü'l-âzâm de ğerli taş larla donanmış altın ve gümüş işlemeli bir seccadede ibâdet etmektedir. eliyle dağı işaret ediyordu.c. onun el ve ayaklarını öpmesine şahit olmaktayım.. bu keşfinde gördüğü şeyleri. Bu seccadenin ilk satırında: — «Evliyâullah Hazretleri hiç bir şeyden korkmazlar.. Size bu yüce kişiyi müjdelerim. Adam o tarafa yöneldi ği zaman.. Pek çok vak'alarda halkın «Hızır yetişti» dedikleri şey. seccadenin üzerinde aslan heybetiyle duran Gavsü'l-âzâm'in arkasında. Muhyiddîn ibn'ül Arabî (k. UYARI: Kanımız odur ki. bu gibi keşiflerin rüyada nasıl göründüğü açıklanmaktadır. 3O. «Fütûhâtül Mekkiyye»'nin üç yüz yetmiş yedinci bölümünün ikinci kısmında.

): — «Bu kimdir?» diye sorması üzerine.. sordukları yere bakıp söyledim. Ben onu sana gösterdiğim gibi seni de ona gösterdim. Mescid-i Aksâ'yı anlatmasına ve bu yolda gelmekte olan kervanların hallerinden haber vermesini istediklerinde Fahra âlem efendimiz (s.» buyurmuştur.a. Bütün peygamber-i izama (peygamberlere iki rek'at namaz kıldırmaya emrolundum). Mescid-i Haram'dan (Mekke'den).) Şam'da bulunduğu bir sırada bir rüya görür.): — «Cenâb-ı Hak.» Yine Resûl-i Kibriya.» diye buyurmuştur. Şimdi senin onu gördüğün gibi o da seni görmektedir.a.v. büzülüp. Kutsal âlemlerin hallerini gösteriyor. — «Beşerâtda oturan Ebül Abbâs-ı Cûdidir» denilmiştir.ledün sırrını şöyle anlatmaktadır: — «Şeyh (r. — « Sen söyle. Ona ilim öğret!. do ğru diyorlar. Hâsılı. Ona hitâb et. Madem istiyorsunuz. Cenâb-ı Hak. Başka bir örnek de şudur: Müşrikler vak’asını yâni Resulü Ekrem Efendimizin bir gece içinde. Şeyh'e: — «Bu kullarımızdan birisidir. yeryüzünün kendisine durulmuş. o anda Kudüs-ü Şerifi yanıma getirdi.a. * * * -102- . Bu suretle Cenâb-ı Hak Azze ve Celle sevdiği kullarına türlü türlü gerçekleri açıklıyor. ben neredeyim? Benden nasıl faydalanır?» deyince.v.a. küçültülmüş bir halde görünmesi suretiyle müşahede buyurmuş tur. O zaman Resulü Zîşan yüksek bir sedirin üzerine oturup. sorun söyleyeyim.. o senden faydalanır. Şeyh: — «Ya Rabbi! O nerede. âlem-i misâlin gariplikleri pek çoktur. sordukları yerlerden aynı cevabı alırlar ve daha evvel Kudüs'te Mescid-i Aksâ'da bulunmuş Hahamlar da sordukları yerleri harfiyen biliyor elhak gitmiş.): — «Ben Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) neresinde ne yazılı diye gitmedim. söyle dinlesin!» cevâbı verilmiş ve bunun üzerine şeyhle aralarında bazı sözler konu şulmuştur. Orta boylu ve kızıl benizli bir adam sessiz bir şekilde gelerek önüne oturmuştur. keşten yeryüzünün do ğu ve batı taraflarını ve ümmetinin zapt edeceği yerlerin nereye kadar uzanacağını. Sonra Eshab-ı Kiram Resûlüllah'a: — «Bu keyfiyet nasıl oldu Yâ Resûlallah?» diyorlar Resulü Zişan (s. Şeyh (r..

. kendilerinden irşadına yarar bazı hususları istediğinde. Günâh işledikten sonra Hak (c. Bu olay inanılır kaynaklara göre şöyle vuku bulmuştur. ayak toprağına yüz sürerek af dilemesi. yüce Gavs'ül-âzâm'a bütün mürîtlerinin huzurunda kerametini tekrarlayıp.)'ye sonsuz şükran ve hamdını sunduktan sonra bizzat Gavs'ül-âzâm'ın medresesine gidip.. bu ayak kaymasının affı için devrin Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. -103- .c.)'ye alçalmakla affa mazhar olan bir velînin. Ebdallık makamına kadar yükselmiş bir zât.31. hiç günâh işlemeyen bir velîden.. Gavsü'l-âzâm şöyle buyurmuştur: «Daima ve her işinde Hakk Teâlâ (c.. bu eser ve menkıbede yer verilmiştir.» Bu menkıbe önceden neşir hayatımızda "Ya Eyyühelvelet (Ey Oğul)» diye yayınlanan küçük risalenin. O'nun emirlerine noksansız uy!. mertebesinden. Hazret'in medresesine gelerek. Gavsü'l-âzâm'ın o ğlu Abdürrezzak. O anda hatiften şöyle bir nida duyulmuş: — « Ya zelleye düşen (ayağı kayarak düşen) ebdal! Değil mi ki.s.» Bu Hakk'ın yüce ihsanı karşısında Hak (c.)'ye teslim ol!. Takva'yı hayatında kendini şiar edin!. «EBDALLIK MAKÂMI»na kadar yükselmiş bir ehli sülûkun yaptığı bir ayak sürçmesi sonunda. mahbûbum olan Gavsü'l-âzâmım Abdülkâdîr GeylânVnin toprağına yüz sürerek. işledi ği manevî bir kusur sonucu derecesinden düşmüş.s. Tekrar eski mertebene iade olundun. şükranlarını dile getirmiştir.)'ün devrinin hem Gavsü'l-âzâm'ı. bağışlanmasına dua etmesi üzerine bağışlanıb. fakat Abdülkâdîr Geylânî (k.c. sen. eski mertebesine iade Duyurulmasını die getirmektedir.ci Menkıbe GAVSÜ’L-ÂZÂM’IN EBDALLIK MAKÂMINA YÜKSELM İŞ ANCAK MÂKÂMINDAN DÜŞMÜŞ OLAN VELÎYE YARDIMCI OLUŞU HAKKINDA Şimdi anlatacağımız menkıbenin özü odur ki.c. benim yüce katımda şefaat ve affımı niyaz eyledin. zahir mânasını aşarak içyüzünün anlamı ve izahına da. Şeriat sınırına uyma ğa ve onu aşmama ğa gayret sarfet!. Bütün hataların affedilmiştir. daha derecesi yüksektir. azil edilmesini.)'ün medresesinde ayağının toprağına yüz sürerek af buyurulma-sını ve bu hususta yüce velî'nin kendisine şefaat ve iltimasta bulunmasını niyaz etmiş. Bu sırrı hâkim bir şâirimiz şöyle getirmektedir: «Cürmünü mûterif ol taata magrûr olma Ki şifâhane-i hikmette sakîm isterler.. hem de Kutbü'l-aktâbı olduğunu bildi ğinden. Şu noktaya işaret etmek yerinde olur.

* Fakîr=Fakr: Tasavvuf İ stı lahı olarak manevi yokluğu ifâde eder. 6 .Cömert olmak. Fakrın hakikatına uy!...) 7-Seyahat.. kendisine «OL» emri verilen ALLAH dostudur.s.s. Ken'ana erem dersen. 5 .Gurbet.) örmek alınmalıdır..s. 4 .s. Yusuf gibi mahbub ol!.Allah'ın kitabını ve sünnet-i seniyeyi asla ihmal etme!. 8-Fakır…….). fakrın gerçek anlamı nazara alınmalıdır. Bil ki. Halktan değil. Bu menkıbede bazı peygamberlerin mazhariyetlerine de temas buyurulmuştur.. Elinde oldukça nimetleri da ğıt!.) İşarette Zekeriya (a.» Şu hususa önemine binaen işaret edelim ki.)'in kendine düstur edindiği.s. Sabretmede Eyyüp ol!. Mevhum ve nazari varlığı fânî kı lan kimse fakre ermiş olur.). Dindaşlarınla iyi geçin!.. Sabırda Eyyüb (a.» Ve yine Resûl-i Kibriya (s.İşaret. tasavvuf şu sekiz meziyet ve erdemle tahakkuk eder: 1 . Şeyhlere hürmet et!. Kuİ 'un kendi nefsinden ve kendisine nisbet edilen şeylerden vazgeçmesi ve bu halde olan kimseye verilen isim.. (*) Fakîr. Cömertlikte İbrahim (a... gurbette Yusuf (a.. (Mütercim) -104- . 3 ..).a.s. Senin gibi kut olan insanlara de ğil. (Gösterişli elbise giyme. Gerçek fakir. onlara yardımcı ol!. Hak'dan iste!.v. 2 ... seyahatta İsâ (a.v. Dâima tarikat arkadaşlarının kederlerini yüklen.).Sabrı kendine şiar etmek. Bu konuda aşağıdaki mısralarla kitabımızı süsleyeceğiz: «Gam çekmede Yakup ol!. Rızada İshâk (a.Sof (kıl elbise) giymek.Kadere ve Allah'ın takdirine razı olmak. — «Allah'ın ahlakıyla ahlâklan ınız» Hikmetlerine bütün mü'minlerin erişme ğe can attıkları bir düstur olmalıdır..a. hepsinin yaratıcısı olan yüce Mevlâ'ya ihtiyacını belirt!.). hiç bir şeyi olmayan kimse değildir. fakır'da iki cihan serveri Hazreti Muhammed Mustafa (s.

Gavsü'l-âzâm (r.v. Şöyle ki.ci Menkıbe GAVSÜ'L. hayret içinde bu hâli seyredip bir mâna vermeğe çalışırken. Bir defa bu mecazi menkıbede.s.a.a. ceddim HazretiMuhammedMustafa (s. Fakat kibirli olana.)'in vücûdudur. Muhammed'in (s. Gavsü'l-âzâm'ın mübarek hücreden çıkmadığını gören o ğlu.» Bu anda Abdülkâdîr Geylânî kalmayıp. görmüş ki.» Gavsü'l-âzâm'ın bu sözlerinde şu hadîsi şerîfe işaret buyurulmaktadır: «Kibir.» * * * 32.)'in vücûdudur.)'ün şu açıklamalarının hakikati dile getirilmektedir: — «Ya oğlun Abdü'l-Cebbâr! Bu gördüğün vücût. o Resûl-i Kibriya (s. benim vücûdum olmayıp.'leri Resûl-i Kibriya'nın miskden güzel kokularının yayıldığını fark etmiş.)'de fena ve beka bulmuştur. (Mütercim. bir gün «Kâbe-i Muazzam»'a ziyaretini mânada edâ etti ği bir sırada. Gavsü'l-âzâm'ın oğlu Abdü'l-Cebbâr Hazretle-ri'nden nakil buyurulduğunagöre. aslında kötüdür. Gavsû'l-âzâm'ın sâkit bir şekilde. zenginlere karşı vakarını koru..a.) -105- . Aslınnda Resulü Ekrem'e ait kokunun bende bulunmasında şaşılacak bir hal yoktur. Ab-dülkâdîr'in vücûdu olmayıp.. Abdü'l-Cebbâr Hz.A. Fakat bu sırrı mâna yönünden açıklamak gerekir.. bu konunun Gavsü'l-âzâm'ın kokusu olduğunu fark etmekte de gecikmemiş.. Gavsü'l-âzâm. Fena fişşeyh: Bütün maneviyeti şeyhinin manevi şahsiyetin de yok etmek Fenâfi-resul: Bütün varlığı Hz. kibir yerinde bir harekettir.a. nüfûsu sâfiyyeye ait üç manevî görev * Fena: Kul'un hayvani ve nefsani hallerinden kurtulması (YOK) olması .v. (*) Elbette söylemeye bile gerek yoktur ki. Zira zahirde gördüğün bu vücût. Fena fi Resûl mertebesine işaret mevcuttur.ÂZÂM’IN VÜCUDUNUN PEYGAMBER EFENDİM İZ İN (S.«Fakirlere itibar et.a. Şöyle ki. Fena ve bekâbillah: Kul'un zât ve sıfatları nı n Allah'ı n zât ve sıfatları n da yok olması hali. büyük bir üzüntüyle yüce pederlerinin hallerini izlemiş.) oğlunun hayretini gidermek için şöyle buyurmuş: — «Kokuya hayret ediyorsun.) VÜCUDUNDA FENÂ BULMASI HAKKINDA «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'da yer alan ve otuz dördüncü menkıbeyi teşkil eden bu menkıbede Ab-dülkâdîr Geylânî (k. efendimizin mübarek hücrelerinde durduğu müşahede olunmuş. gece yarısı hücrenin kapısı açıldığında. ceddin Hazret! Muhammed Mustafa (s. Her sâlik «fena fişşeyh» mertebesinden sonra «fena fi-Resûl» ve «fena ve bekâbillah» mertebelerine varır.v. Hazreti Peygamberin huzurunda ibâdetle meşguldür.» Bu menkıbe çok önemli ve gönül gözü açık olanlara pek çok gerçeği ifâde etmektedir. Kıssa ve menkıbenin muhtasar ifâdesi bu sırrı dile getirmektedir.V. Bu durum gece yarısına kadar sürmüş.v.) şahsiyetin de yok etmek.

A. Mürit: — «Evet ya Resûlullâh!» demekle beraber yine şeyhinin ismi ile hitaba devam etmiş. biz bu eseri tercüme ve şerh ederken öncelik sırasıyla. en yüce mevkilerin dâhi onun ilmi zahir ve bâtını yanında alçak kaldığına işaret olunmaktadır. o arif ve gönül gözü açık olan müride hitaben: — «Ben Resûlullâhım» buyurmuş. şeyhi Hazreti Şiblî mazharında görünen kutsal zâtın Resûl-i Kibriya (s. Ancak bu kıssanın evvelin deki kıssa da bahse konu o!an zât.) Hazretleri'nin mürîtlerinden bir zâtın keşfi açılmış. el ilmü alerruteb yani ilim rütbesi her rütbenin fevkindedir denildi ğine göre. O mazharda görünen iki cihan serveri. bu gibi küçük menkıbelere de kısaca işaretle geçmekte bir mahzur görmedik. zahir ulemâsı hakkında bile.) olduğunu anlamış. kendilerine «Resûlüllâh» diye hitap caiz değildir. kendilerine ism-i şerifi ile hitâb olunamaz.s. Kendilerinin ulemânın giydiği libası giydiğine.) için hangi rütbe ve derece onun ilmine lâyık olabilir? * * * -106- .a. Ayrıca kürsüye çıktığında. Bu menkıbe Hazreti Gavs'ın açık görünüşü ile ilgilidir. 33.v. Fenâfillah ve Bekâbillah mertebelerini geçmiş. Aslında Resûl-i Kibriya.cü Menkıbe GAVSÜL-ÂZÂMIN PEYGAMBER EFENDİM İZLE (S.birden verilen Abdülkâdîr Geylânî. kendi bilinen ve konusu kendi hayatını konu alan kitaplarda. sadece fena fi-resûl mertebesini değil. Resûl-i Kibriya kendi şeklinde görünmedikçe. hem de önem itibarıyla ancak Gavsü'l-âzâm Ab-dülkâdîr Geylânî (k.s. Nitekim aşağıdaki menkıbe bu gerçeği dile getirmektedir. Ancak. yüce bir bineğe (muhtevası bilinemeyen) sahip olduğuna işaret Duyurulmaktadır. Abdülkâdîr Geylânî (r. herhangi bir seyr-ü sülük erbabı olmayıp.)'ün makamı maşûkîyetteki tecellîyâtına yer vermiştik.a. Gavsü'lâzâm olduğundan bu kaideye uyma gereğinin hissedilmedi ği anlaşılmaktadır.V. Malûmdur ki. İşte bu arifane kıssa dâhi anlatmaktadır ki.) GÖRÜŞMESİ Bir gün Şeyh Şiblî (k. vallâhü bîküllî şey'in muhit murâkebesini (Bütün yaratıkların kontrolünü) defâatla temiz nefsinde idrâk buyurmuştur. kendilerine has görünüşü ile gö-rünmeyince. Bir defa düşünmeli ki.

sırf bir tecellî ve Allah'ın cilvesi olarak başka bir mezhep ihtiyacı fikri do ğmuştur.)'ye yaklaştırırdı. bedenleri nahif. Yanına gelen her sâliki kötülüklerden uzaklaştırır. İlmi zahire taallûk etti ğine inandığımız o gömleği. O anda. şeriattan bir an bile ayrılmamış. İmam-ı Hanbelî Resûl-i Ekrem (s. daha doğrusu himayesini devam ettirsin. Gavsü'l-âzâm'a hitaben.» * * * -107- . O gece Resûl-i Kibriya efendimizle. ona uyarak tam ihlâslı bir velî yâni züicenâheyn ulemâdan olmuştur. Heybeti herkese korku ile karışık sevgi telkin ederdi.cü Menkıbe GAVS'ÜL AZÂM’IN YÜKSEK AHLÂKI HAKKINDA «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'nın altmışıncı menkıbesinde Gavsü'l-âzâm'ın övülmeye değer ahlâkından bahis buyurul-maktadır. Gavsü'l-âzâm (k. hem tarikat ve hal ulûmunda muhtacım. Öyle anlaşılmaktadır ki. Gavsü'l-âzâm (k.)'e şöyle niyazda bulunmakta idi: — «Ya Resûlullah! Manevî oğlun Muhyiddîn Es-Seyyit Abdülkâdîr'e emir buyur. onları Hak (c. göğsü geniş bir görünüm arz ederdi. karşısındakilere.) hakikat denilen gelini. Bu menkıbede anlatılan şöyledir: Hanbelî mezhebine eğilimi bilinen Gavsü'l-âzâm'ın kalbine. zahir ve batın ilimlerinin yüce pîrine takdim etti ve Gavsü'l-âzâm'la kucaklaştı. Onu görenler her türlü dertlerine deva bulurlardı.34.. Gavsü'l-âzâm.» Bu vesile ile Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi'nin şu çok arifane beyti aklımıza geldi: «Hocalar ders okumak üzere koşardı yanına Azıcık dinlemiş olsan bu gönül dersinden.» «Behçet-ül Esrar»'da beyan buyurulmaktadır ki. Bütün gizli hazineler kendilerine açılırdı. İnanılır kaynaklardan rivayet edilir ki.) hakikatin en son yüksekli ğine varmasına rağmen. bu rüyadan sonra İmam-ı Hanbelî'nin kabrini cemaatıyla beraber ziyaret etti.s. hem şeriat. kabri şerîften Ahmedî Hanbelî'nin ruhâniyeti te-messül etti.v. Menkıbede kısaca şöyle denilmektedir: Gavsü'l-âzâm. Hanbelî mezhebinin temsilcisi şöyle hitap eyledi: — «Ya efendim ve seyyidim olan Abdülkâdîr! Sana. na-mahrem olan bu cihan halkına açmamakta da âzâmî özen gösterirdi.a. bu zâif şeyh kulunu himayesine alsın. şân-ı velayetin verdi ği haşyet ve daha çok haşmetle tecellî ederdi. Eshâb-ı Kiram ha-zerâtını gördü.s. «Sakın soyma anı namahrem içre Yüzün suyu hayasıd ır şeriat» Bu menkıbede ise Gavsü'l-âzâm'ın görünüşü tasvir olunmaktadır.. Elinde bir gömlek vardı.c.

)'e sonsuz muhabbet duyuyorsun. Yüce pîr. kendi şeyhini bırakıp.)'e bağlanmıştı. fikri Gavsü'l-âzâm olmuştu. bu sâlikler güzeştegândan istifâde -108- . Veysel Karânî (r. Bunun tasavvuf lisânına göre ifâdesi şöyledir. Sarık olarak da başına yeşil bir sarık sardı. Bu kıssadan alınması gereken ders şudur: Eğer matlûbînden olan kutsal bir zâtın istidadı. Birincisi.v. Nitekim Mevlânâ Hâlit Hazretleri. ne saadettir ki. Bu ilâhî lutufdan çok memnun kalan Ahmet. Malûmdur ki. bu âlemde Resûl-i Kibriya'yı zahirde görememiş.» dedi. kutsal Zât'ın yüce mevkini bilir misin? Kendileri sonsuz denizler gibi uçsuz bucaksızdır. Gavsü'l-âzâm'ın irşat halkasına dahil olarak Hakk'a ulaştı. Ba ğdat'a yöneldi. Bunun sonucu olarak kâdîri tarîkatının. Bunu biraz ayrıntıları ile arz edelim. o mânasında gördü ğü büyük dağda Gavsü'l-âzâm'ı gördü. bu nitelikte bir velî olmakla. Sonra Şeyh Ahmet. Şeyh Ah-med'ül Güncü Bahş'ın.ci Menkıbe SOFÎYUN DAN BİR ZATIN KENDİ ŞEYH’İNİ BIRAKIP GAVSÜ'L AZÂM’IN İRŞÂD HALKASINA KATILMASI HAKKINDA Kırk üçüncü menkıbede bahis buyurulan kıssa.a. şeyhinin dâhi irşat halkasından taşarsa.s. bu ağaçların yaprakları kalem ve kâğıt olsa büyüklüğünü içine almaz. o sırada bu yerde Gavsü'l-âzâm (k. Bir gün uyku ile uyanıklık arasında iken. fakat mâna âleminde. başka bir zât'a devrin İnsan-ı Kâmil'ine gönderilmek âdetullâh olmuştur. vaktiyle Ebi İshak Hazretlerinin irşat halkasına dahil mürîtlerindendi.s. Cenabı Hakk'a (c.)'ü gördü. üveysîlik belli başlı iki tecellî gösterir. Gavsü'l-âzâm'ın irşat halkasına girişi ve bu gerçeği kendi şeyhine ikrar edişidir. bütün tarîkatların yücesi olduğuna inanmıştı. İkincisi. şeyhinden izin alarak. Şeyh Ahmed'in artık zikri.) sonsuz şükranını. irşat halkasında bulunduğu şeyhinden izin alarak. şükran secdeleri ile yerine getirdi.35. Şöyle ki. Mürîdi Ahmed'e: — «Ya Ahmet! Anlıyorum ki. bu menkıbede üveysili ğin özel bir şekli bahis konusudur. Resûl-i Kibriya (s.. Hakk âşığı seyrü sülük erbabından bâzıları. Keşif sahibi Ebu İshak-ül Ma ğribî.. ondan ahz-ı feyz etmiştir.s.c.)'da tecellî ettiği gibi. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k. hayatta olan bir mürşitten de ğil de. Şeyh Ahmet-ül Güncü Bahş. üveysliğin ruhâniyetten istifâdedir. ama O'nun hakikatinin yüceliğine vâkıf m ısın? O. sen Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.) henüz bu âlemden ayrılmamışken. Kalbine doğan tarif edilmez bir muhabbetle. Hindistan'daki devrin kutbü'l-aktâbı'ndnan feyz almak için kendileri Hindistan tarafına gönderilmiştir. mürîdinin Gavsü'l-âzâm'a karşı muhabbetinden haberdar oldu. bu dağın altından sular akmakta idi. Dönüşünde. geçmişteki bir pîr-i azamdan irşat bulurlar. Esrarını dile getirmek gerekse.a. Dikkat buyurulursa. kendisine kırmızı yakuttan bir taç giydirdi. Öyle bir dağ gördü ki.

. Ehlullah damlalarını okyanus ket-meleri. sâlikte daimî sekir (manevi sarhoşluk) ve gaybet (kendinden geçme. Şeyh Ebünnecib Abdülkâdîr Sühreverdi. mürşid-i âzâmları âhireti teşriflerinden sonra da onun ruhâniyetinden istifâde etmeleridir. Bu.sözünü inkâr eden ve ona uymayan İsfihan Şeyhi Eş-Şeyh San'anî'nin başından geçen hâlleri dile getirmektedir.edir: — «Devrinde tüm evliyâullahtan üstün olan Gavsü'l-âzâm (k. Nakşibendî tarikatının pîr-i azâmi Şah Muhammed Nakşibend efendimizin hakikatta. Bu tecellîyâttan başka. Şeyh Mâcid. o manevî telkinlerden istifâde etmeleri keyfiyetidir. Bunun en güzel örne ği.ederler. Şeyh Caygir. Şeyh Sadaka-i Bağdadî.s..)'un ayakları o zamanın velî ve velîyelerinin. feyz almanın en güç şekli olup. O anda Hazreti Pîr sükût-u ihtiyar etti. hem de âhiretteki matlûblarının yardımına koşarlar. bu dünyayı çoktan terketmiş bulunan Abdül Hâlik-ül Gucdüvanî (k.. Şeyh Ebu Mükerrem.. istiğrak halinde bulunma) hali görülür. Rûhâniyetleri Rûhuküllîde demek olduğundan. yâni.s. Şeyh Arslan Müzekki. Hâce Yusuf Hemedânî. Birden Cenab-ı Fahri Kâinat Efendimiz. Ne kadar harikulade bir hal değil mi? * * * 36. gerçekleri açıklayan. âbid bilgin ve binlerce halk onun hakikati bildiren. Şeyh Abdülkâdîr Hazretleri vaaz veriyorlardı. Şeyh Ebû Said Kıylevî..cı Menkıbe ABDÜLKÂDÎR GEYLÂNÎ HAZRETLERİ’NİN GAVS’İYETİNİ AÇIĞ A ÇIKARAN KUTLU SÖZÜ İNKÂR EDEN KİMSENİN BAŞINA GELENLER HAKKINDA «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın otuzuncu menkıbesi şöyl. üveysili ğin özel bir şekli daha vardır ki. dilinden çıkan marifet sırlarını can kula ğıyla dinliyorlardı. yâni. Huzurlarında Şeyh Ali bin Heybeti. Şeyh Mübarek bin Ali. erkek ve kadın evliyalarının boyunları üzerindedir» . hem bu âlemde. yanında Ashab-ı Kiramı ile Hazreti Pîrin mahallini teşrif etti. Şeyh Baka. — Nefahtüfihiyi aslında Ruhuküllîye kavu şmaları nedeniyle hem daima canlıdırlar. Şeyh İbrahim Nehrevanî.. Şeyh Osman bin Merzuk. Şeyh Hammad bin Müslim Dabbas. bu da matlûbînden olan bazı sâliklerin birtakım vazife ile görevlendirilmeleri nedeniyle. hem de her iki âlemde tasarruf sahibidirler.) Hazretleri'nden ders alıp. Şeyh Ebül Abbas Ahmed bin Ali. Bunun üzerine Hazreti Gavs -109- . Hazreti Peygamber Pîr'in ağzına yedi defa üfledi. Şeyh Şehabüddin Sühreverdî ve daha nice âlim. Şeyh Kazib-ül Banii Musulî. Günlerden bir Cuma günü. Bunun tecellisi şudur ki.

. Hazreti Pîr'in ayaklarını alıp boynuna koydu. dervişlerden şeyhin başına gelenleri öğrenince. söyle ya Abdülkâdîr! Senin aya ğın bütün velîlerin boynu üstündedir) buyurdular. Şeyhin Mekke'de bir dostu vardı. kademi hazâ alâ rekabeti külli velhyullahi. — «Alâ rakabeti. hale dönelim» diye duyuldu. Ne kadar cemaat varsa. böyle nasıl dervişsiniz? İnsana kara gün dostu gerek. yüzü sarardı ve mateme büründü. Ve her gün bir defa uzaktan pencereden yüzümü göreceksin. Tekrar Resul'ü-Zişan: — «Gul ya Abdülkâdîr. yanındaki dervişler de da ğıldılar. Hazreti Pîr bunu orada bulunanlara söyledi.» dediler.) ve 3 Halife üçer defa Pîr'in a ğzına üflediler. Şeyh kızın hükmüne itiraz etmeyip kabul etti.» buyurdu.» (Yâni. Şeyh Ali bin Heybeti ayağa kalktı. Bütün evliyâ-i kiram hazerâtı: — «Alâ rakabethi!» Diye boyun e ğdi. Müteakiben öyle konuş malar oldu ki. Sizin vefanız bu mu? Niçin şeyhinizin bağışlanması ve hidâyete ermesi için Hak Teâlâ Hazretleri'ne -110- . benim ayaklarımı boynunun üzerinde olmasını kabul etmiyorsun.» deyince. — «Konuş ya Gavs!» buyurdular. gayet melûl ve mahzun oldu.yine konuş madı.v. ona boyun eğmem. O sırada Ümmi Übeyde kasabasında bulunan Rufaî Pîr'i Seyyid Ahmed-er Rufaî Hazretleri mübarek başını toprağa koyup. sonra da yedi yıl domuzlarımıza çobanlık edeceksin. Şeyh San'a Rum tarafına doğru gitti ve Bizanslı bir kıza âşık oldu. Hazreti Pîr'in ruhâniyeti tecellî edip: — «Madem ki.» dedi ve yanında bulunanlara: — «Bu saatte Bağdat'da bulunan Seyyid kardeşim Abdülkâdîr gavsiyetini ilân etti. — «Alâ rekabetini alâ re'sina!» (Yani: Evet senin aya ğın boynumuz üzerindedir. Bütün hafk cüş-û-hûruş içinde ve aynı konuş mayı yeryüzünde kula ğı ve gözü açık bütün evliyaullah da dinliyordu.» Bu olay olduktan bir süre sonra. Bu sefer İmam-ı Ali (k. öyleyse domuzun ayakları boynunun üstünde olsun!. Meşhur Şeyh San'a: — «Ben de onun gibi büyüğüm. kabul mü? dedi... Kız: — Bana kavuş mak istiyorsan önce dinini değiştireceksin. Hazreti Pîr'in ilk sözü: — «Geçmişi unutalım.. Bağdat halkı bu konuş maları ilk defa dinliyordu. Dervişlere dedi ki: — «Siz... Böylece şeyh hristiyan oldu..

onu affeder!. Bu konudaki Arapça metnin tercümesi şöyledir: -111- . O. Çabuk San'a'nın arkasından koştu. Bunun üzerine derviş lerin hepsi de Cenâb-ı Bârîye niyaz ettiler ve Bağdat'a giderek.» buyurdu. sırf sanat yönünden bile düşünülecek olursa.s. hem de ârifânedir: «Ayrı bilmişsin Fuzulî mescidi meyhaneden Sehvimiş ol kim seni biz ehli irfan bilmişiz. Hazreti Şeyh Abdülkâdîr'in ayağına kapandılar. Şeyh San'a kız ile evlendi. Şeyh San'a yavruyu omzuna almış domuz sürüsünü gütmekte idi. Bundan alınacak ders bir tecellî ile iki hikmetin zuhurudur. Şeyh San'a birden kendisine geldi. Şu beyti zikretmeden geçemiyeceğiz: «Kül olunca yanmaz oldu nârı sûzânım benim. azâb ve soru melekeri Münkir ve Nekir'e de verilmiştir. Bu isimler yüce Mevlâ tarafından cehennemin sorumlu meleği olan Hâzini Mâlike verildi ği gibi. Aklı başından gitti. Nadim oldu.c..) takdim eylemiştir.. Gidin.ci Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM İN BÜTÜN ESHAB VE MÜRİTLERİNİ CENABI HAKK (CC)YE TEVDÎBUYURDUĞ U HAKKINDA «Behçet-ül Esrâr»'ın belirtti ğine göre. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (k.). tasavvuf ve aşkı birlikte anlatan şu şiiri de hem hâle uygun. tevbe etti ve dervişlerin yanına koştu. şeyhinizin domuzlan güttüğü mahalle var ıp karşıs ında zikir yap ın. San'a kendisini bırakır. Dervişler bu söz üzerine çok sevindiler ve Şeyh San'a'nın bulunduğu mahale gidip ALLAH'ın ismini andılar (zikrettiler). Şeyh ve derviş lerin huzurunda kelime-i tevhîd getirerek müslüman oldu.yalvarm ıyorsunuz? Hazreti Gavs'a gidin rica edin. Şeyh Abdülkâdîr: — «Allahü Teâlâ şeyhinizi affetti..» Şeyh San'a'nın. O sırada Hristiyan kızı gördü ki.. hristiyan kızına aşkını bahis konusu eden bu kıssaya uygun bazı şiirler ile eserin süsleneceğine inanarak.. Fuzûlî'nin..» * * * 37. O anda domuz yavrulamış. o size gelecektir.» buyurdu.. bütün mensuplarını mahbûbiyet sırrına ve nâz mertebesi hususiyetine güvenerek âlemlerin yüce Rabbine (c.

Bağdat'a gider ve herkesten önce Gavsü'l-âzâm'ın ziyaretine koşarak gitmek ister. herkesten önce Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî (r.)'dan ne gibi öğüdü olduğunu sormuş. aksi halde sizin de kâlbleriniz ölür. kalbleri ölmüş olan cihan halkıdır.).» Seyyid Ahmed Rüfâi (k. Bu kıssadan çıkan anlam.)'un müritlerinden biri.» Burada ölüden maksat.a. Gavsü'l-âzâm kendisine şöyle buyurmuştur: — «Ölülerle görüşmeyin. Gavsü'l-âzâm (r. Mısır'a gelmeden önce. Bu konuda bu ledün sırrını en güzel dile getiren ş u beyittir: «Gel nefahtü fihi min ruhînin anla sırr ını Kimse bulmazdı hayatı bakî ol dem olmasa. Aslında şu ledün gerçeğine işaret etmekte de yarar vardır: «Kalbi ölü olanları diriltmek. bütün eshab ve müritlerine şöyle vasiyet buyurmuşlardır: — «Ne zaman Bağdat'a yolunuz düşecek olursa. bedenen ölüleri diriltmekten daha zordur.)'ı ziyaret ediniz.Âlemlerin yüce Rabbi Gavsü'l-âzâm'ın bir duası üzerine nâz mertebesindeki mahbubuna şöyle buyurmuştur: — «Ey mahbubum! Senin indinde makbul olan. bence dâhi makbuldür. aslında ölümsüzlük sırrıyla diri olan Gavsü'l-âzâm1 m kabri şeriflerini ziyaret eder.» * * * 38.ci Menkıbe EŞŞEYH'-ÜL ARİF EBU MUHAMMED ŞAVER-ÜL SEBTİDEN NAKLEN Bu menkıbede şu kıssa anlatılmaktadır: Bir gün Şeyh Ebül Maruf. sureta ölmüş görünen. Hayatta farz olunan kimseleri bırakıp.» * * * -112- . Ben Azimüşşan olan yüce Mevlâ bu hususta sana söz veriyorum. Ehlullahın dâima diri (HAYY) olduğu gerçeğidir. Ancak Gavsü'l-âzâm ebedîyete intikal buyurduklarından ancak kabri şeriflerini ziyaret nasip olabilir. Münkir ve Nekire verdiğim emri ilâhî odur ki.a.s.s. Gavsü'l-âzâm'ı bu fanide kendisini görememekten üzüldüğünü beyan buyurur. sana mensup olanlara asla azap etmeyeceklerdir.» Bu tavsiyeye uyan Ahmet Rüfâi (k.

-113- .) şeyhüssakaleyndir. kıssada belirtilen görünmeyen askerlerini göndererek müşrikleri yok etmiştir. Yine aynı şekilde Irak'a yönelerek Gavsü'l-âzâm'a şöyle hitâbeder: — «Ey insanlar ve cinlerin şeyhi! Ey Allah'ın kutbu! Ey Allah'ın gerçek bileni! Ey Allah'ın sevgilisi! Ey Muhammed soyundan Abdülkâdîr Geylânî! Dileği yerine getiren nezdinde. mağlûp olursa birliğini kabul eden kimse kalmayacaktır. buşu müşkülden kurtar! Şefaatini benden esirgeme. o yardım dileyen zâtın imdadına koş muştur. her rek'attan sonra on bir «Fatiha».a. güç bir durumda kalan bir zâtın kendisinden yardım istedi ğini keşfen öğrenen Gavsü'l-âzâm. sonra on bir « İhlâs» sûresini okur. Gavsü'l-âzâm'ın mahbûbiyet sırrının tecellîyâtıyla. iki cihan serveri (s. Bedir Savaşı'nda. Hz. hem de kutbü'l-aktâbı olan Abdülkâdîr Geylânî (k. hem de cinlerin şeyhidir. hacet namazı kılan zât. Bunun arkasından. herhalde bu zât gönül gözü açık bir zât olmalı ki.) efendimiz.39. derhal yüzünü zamanın hem Gavs'ı.a.c. âlemlerin Yüce Rabbine şöyle hitab eder: — «Yâ Rabbi! Bu bölük öyle bir bölüktür ki. Ey Hak (c. hem insanların. Yine «Behçetü'l-Esrar»'da yer alan Yâfii tarafından tamamlanan bu kıssada şöyle buyurulmaktadır: Bir gün. görünmez askerlerle Bedir Savaşı'nda müslümanlara yardımda bulunmuştur. dile ği yerine gelir. Bu.» O esnada Hak (c.)'ın yetişmesi kerametini dile getirmektedir. Şöyle ki: Haceti için.)'ün yaşadığı Irak'a yöneltir ve Gavsü'l-âzâm'ın yardımını diler Sonra Kabe-i Şerife'ye yönelerek yine on bir «Fatiha» okur ve on bir « İhlâs» sûresini de okur. «Değil her cana ya hû hatta cânânâ da vermezler niyazı bize Kur'ân-ı Kerîm'deki şu âyet-i celîleyi hatırlatır: Malûmdur ki. her mürşide nasip olan bir şeref değildir.a.cu Menkıbe GAVSÜL AZAMIN KENDİSİNDEN YARDIM İSTEYEN KİMSENİN YARDIMINA KOŞMASI HAKKINDA «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'nm altmış sekizinci menkıbesinde. Yâni.)'nün askerleri görünmez kuvvetlerinle bana yardımcı ol!» diye niyazda bulunur. Bu kıssada üzerinde durulacak hususlar şunlardır: Kendisinden yardım isteğinde bulunulan Gavsü'l-âzâm (r. bir hacetin kabulü için hacet (dilek) namazı kılan bir zâtın imdadına. Yâni.c).v.s. Böylece Gavsü'l-âzâm kendisine yardımcı olur. Gavs (r.

Hak (c.» 2. gerek «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın. kendileri şöyle buyurmuşlardır: — «Asıl vatan ıma dönmekten çok mes'ûdum.. * * * 4O.c. bilmeyen inkâr eder. Yunus Emre'nin dedi ği gibi. Bu öyle bir sırdır ki. yaradanın yüce katına kısa zamanda erişir..» Bu yüce kelâmlar neler neler anlatır.) dua'da bulunsa. ardından Allah (c. hakikat mertebesinde durulacak özellikleri şunlardır: 1. . yüce pederine şunu sorar: — «Pederim neren ağrıyor?» -114- . bu. Gav-sü'l-âzâm'ın mahbûbîyet ve maşûkîyet yüce katında bulunmasıdır. Belki dinî emirlere aşırı bağlı kimseler bunu kabul etmeyebilirler. önce ona hitaptır.) vasıtasıyla oğlu Abdülve-hab'a verilen mektup.)’UN ÂHİRETİ TEŞRİFLERİ HAKKINDA Dikkat buyurulursa.Gavsü'l-âzâm (r.cı Menkıbe ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ (K. Bunun en açık tezahür ve kanıtı şudur: Bir mürît. bunu bilen bilir.)'ye yapılan her yalvarma.Dikkat etmeğe de ğer bir husus da şudur: O ğlu Abdülvehab (k.)'a takdim edilmek üzere Hak (c.Kıssadan çıkacak en önemli ledün sırları ise şunlardır: 1. Zîra.c. Gavsü'l-âzâm'a takdim edilince. 2. ölmek lâfzını kullanamadık ve kullanamayız..tüm niyazların mertebe-i niyaz kabul buyurulmasının sebebi. Di ğer kerâmet-i kevniye ve ilmiyesi dahi bu sebebe dayanmaktadır.)'nün ölüm mele ği Azrail (a. «âhiret âlemini teşrifleri» diye tercüme ediyoruz. Gavsü'l-âzâm'ın vefatı şeklinde tercüme etmeyerek.a.s. gerekse di ğer menâkibde zikrolunan bu menâki-bin. ALLAH'a kavuşmak ile «HAY» (diri) ola bir kâmil velîye.).S. — «Âşıklar ölmez. «Gelip bu âlemi esfelde kulluk câmesin giydim Sezai padiş ahım ben velîkin eski yurdumda. zamanında ism-i âzam sırrını izhâr etti ğinden.c. Malûmdur ki.) Teâlâ'ya münacaatta bulunurken öncelikle niyazına başlarken zamanın Kutbü'l-aktâb'ının kutsal ismini zikretse.s.Dilekleri kabul eden yüce Mevlâ'nın nezdinde. şayet yüce Hak (c. gerçek bu merkezdedir. Fakat. ölen hayvan imiş» .c. T ıpkı gizli ilimleri inkâr eden gafillerin durumları gibi.Gavsü'l-âzâm zamanının Kutbü'l-aktâb ve İnsan-ı Kâmil'i olduklarından..sırrı apaçık iken.

Şeyhü'l-ekber (r.) şöyle buyuruyor: — «Adaleti İlâhiyye mahdut bir suç için ebedî bir cezaya rıza göstermez vaadindan dönüş İlâhi şan'a yakışmaz ise de azap edeceğine dair beyandan dönüş adaleti llâhiyyenin gereğidir. Biz. Hattâ Aliyülkâri gibi bazı zahir uleması. Bu sebepledir ki.» Gerçekten de öyledir. mahsun ve mahfuz olduklarından kâlbleri de öyledir.a. insanlar ve cinlerin ona bağlı olması bu sebebe dayanır. Gavs'ın hilâfetini kazanırsa.): — «Firavun ilm-i Billah deryasında gark oldu ve Allahü Zü'l-Celâl'den başka yardımcısı olmadı» . UYARI: Buraya kadar geçen menakibte öyle cümleler vardır ki.. Gavsü'l-âzâm'dan çekinmesinden dolayıdır. ben de ona harp ilân ederim.a.) buyurmuştur ki. Bunun neden böyle olduğu sorulduğunda.Gavsü'l-âzâm (r. Şeyhü'l Sakaleyn'dir. «Kim benim velime zulmederse.v.» «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'daki bu hikmetleri içine almaya ciltler yetmez.» Hadis-i şerifine işaret vardır.a. Menâkibde bahsi geçen cin ve ifritler hükümdarının Gavsü'l-âzâm'ın mürîdine el sürememesi. neden dolayı bu hikmet mahfazasını açmadığı tam anlamıyla meçhulümüzdür... Bunun tasavvuf ıstılahiyle beyanı şöyledir: Vaadından dönüş muvafık-ı mürüvvet de ğildir. Malûmdir ki. Amma vai-dinden dönüş muvafıkü mürüvvettir (Vaidi: Ceza vereceğine ait söz). Cehennem ehli olmakla da azap ehlinden olunmaz. Evliyâullah.) İlâhi kahharına kendini duçarkılıyordu. buyurmuş lardı. ancak kalbimde hiçbir ağrı yoktur. gücümüz ölçüsünde bu yüce hikmetlere ayrıntılarıyla temas edeceğiz. «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın yüce müellifi.derken ALLAH'ın geniş rahmetine işaret buyurmakta idi.a.)'ın cevabı ş udur: — «Bütün uzuvlarım ağrıyor. Yine geçmiş menâkibin en güzel ve pek çok ledün esrarını dile getiren bir hikmeti de şudur: — «Cennet'e girmekle rahata kavuşulmadığı gibi. cevabımız şudur: — Gavsü'l-âzâm. o kutsal zât kurtulma bulur ve Gavsü'l-âzâm'ın geçerli duası ile bütün tarikat halîfelerinin eriştiği olgunluğa tam bir şekilde erişir. Yâni.. Kırk dokuzuncu menkıbenin en açık özelli ği şudur: O menkıbede şu gerçek dile getirilmiştir: Herhangi bir zât. — «Şeyhü'l-ekber azabı tatlılıktan müştak görüyor» diyerek eliyazübillah yüce velînin küfrüne kadar giderek «Men ezali veliyyen» (Peygamber Efendimiz (s. Şeyhü'l-ekber (r. Bu konuda kadın velîyye Rabait-ül Adeviyye aynı mazmunu bakın nasıl işliyor: «Canan içinde yoksa eğer cennet istemem Dûzehte varsa eğer rahmet istemem -115- . Hiç bir illet onların kâlblerinde ansızın beliremez.

âdeti üzere aslanına yem yapmayı arzu eder. Ahmedî Zendigânî (k.. bütün mahlûkat emrine boyun eğmiştir... bir arslanı binek hayvanı gibi kullanır olmuştur.» İşte. ASLANI PARÇALADIĞINI DİLE GETİREN ANLAMI İLE ÇOK DERİN OLAN BİR OLAYIN HAKKINDA Eş-Şeyh Ahmedî Zendigânî (k.Yârin hayali müşfikse kalb-i yardan Âlemde bir dakika dahi vuslat istemem. Ahmedî Zendigânî de. Gavsü'lâzâm'ı ziyarete gelir. gelip Gavsü'lâzâm'ın elini öper ve hâkimiyetini kabul eder.s.. alışkanlığı gereği bir arslana binerek.). «Bu niyâzî düştü varlık çâhına Yusuf gibi Tut elim kurtar ki.s. Şöyle ki: Bir kere. varlık çanının neye delâlet ettiğini arz edelim. Yâni. Bunun sonucu Gavsü'l-âzâm'ın köpe ği arslanı parçalamıştır. Burada çok önemli bir ledün sırrına de ğinmek gerekir. nâçar kalmışım Ya Rab! Medet. bu âlemdeki her şey kevnî keramet sonucu şeyh Ahmet Zendigânî'nin emrine teslim olmuştur ki. Gavsü'l-âzâm'ın kapısındaki köpe ği. Yusuf (a. zahirde önemsiz gibi görünüyorsa da. -116- .) gibi varlık kuyusuna düşmüştür. Böylece kendisinde kerameti kevniye zuhur etmiştir..). Bu kıssa. birçok ledün sırrını dile getirmektedir.s.s.. köpek onu bir hamlede parçalar. ci Menkıbe GAVSÜ'L-ÂZÂM'IN KAPISINDAK İ KÖPEĞİN.) kurbu nevafil (nafileler yakınlığı) ve kurbu ferâiz (farzlar yakınlığı) sırlarına ermiş bir velî olduğundan. Fakat tam aslan köpe ğe saldırıp onu yemek için parçalama ğa çalışırken. Beytin önce anlamını yazarak.» * * * 41.» Bu arifane mısraların anlamı ş udur: — «Eğer cennet'te cânân yoksa vuslat istemem Yok cehennem'de vuslat var ise rahmet istemem Yarin hayali o cananın kalbinden daha şefkatli ise Bu âlemde bir dakika bile vuslat arzu etmem. Yâni emri altına girmiştir. Bu kerameti müşahede eden Şeyh Ahmedî Zendigânî (k. Ancak kendisinin bir an için mağrur olarak Gavsü'l-âzâm'ın kapısına arslanla geldiği anlaşılmaktadır.

böylece bir hakîkat mertebesinde tefsire tutmuştur. o hakim öyle tehlikeli bir hastalığa yakalanır ki.) gibi büyük evliyaların işidir. inkâra varmasını. Ancak keşf-ü zevk esrarına Muhyiddîn ibn'ül Arabî (k. sonra o atların dalaklarını yiyerek şifa buluşunu dile getiren kıssa hakkındadır.Beytin yüce anlamı şudur: — «Niyâzî de.) dâhi varlık cahını ve onun mâhiyetini. Resûl-i Kibriya (s.s.s.) gibi varlık kuyusuna düştü Ya Rab! Elimden tut kurtar.» Yalnız şuna da işaret edelim ki. Niyâzî Mısrî (k.a.a. * * * 42.) ve Şeyh-i Kebîr Sadrettini Konevî (k..)'ın dergâhına vardıkta. bâtın mânası ile de tefsirini yaparak. bütün insanlar da doktor olsalar benim -117- .) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: — «Hiç bir âyet ve sûre yoktur ki.s.ci Menkıbe GAVSÜ’L ÂZÂM’IN DÜNYA ZENGİNLİĞİNE ÖNEM VERDİĞİNİ ZANNEDEN HAKİM İN HAKKINDA Bu menkıbe. Çaresiz kaldım. «Ger âlemiyyân cümle tâbibân bâşet Halli nîkünet müşkilimâ illâ Hû» Yâni «Bütün âlem büyük bir hastane olsa. tıpkı Şeyhü'l-Ekber (r.) gibi Kur'ân-ı Kerîm'in zahir mânası yanında. Yusuf (a.). zahir tefsircîleri ve fıkıh bilginlerinin işi değildir. bir zahiri mânası yanında. doktorlar çare bulamaz.. Yardım olursa senden olur. İşte. bir de bâtını mânası bulunmamış olsun. Yoksa. avluda emsalsiz kırk at görür.a. Ancak Gavsü'l-âzâm (r. Niyâzî M ısrî (k.s. Gavsü'l-âzâm'ın kapısında kırk tane çok cins ve güzel at görerek Gavs'ül-âzâm (r.s.v.s. Yusuf (a.a.)'ın düştüğü kuyunun bildi ğimiz anlamda kuyu olmayıp. böyle Kur'ân-ı Kerîm'i le-dünni mânada tefsir etmek. Mevlâ'nın hikmeti İlâhisine bakın ki. terlediğinde üzerine örtülen örtünün dâhi ipekten dokunmuş olduğunu görünce de. varlık kuyusu olduğunu beyan buyurmaktadır. Malûmdur ve birçok kez arz edilmiştir ki. Gavsü'l-âzâm'ın hâşâ dünya perest bir zât olduğuna inanarak imânı sarsılır. Yular ve eğerlerinin bile altın iş lemeli olduğunu.)'ın dünya zenginli ğine tutkun bir zât olduğunu sanan bir hakimin.» denilmek isteniyor. Kıssa şöyledir: Gavsü'l-âzâm'ın ufukları kaplayan şöhretine hayran olan bir hakim (filozof ve dehlî) uzak beldelerden gelerek yüce Gavs'ı ziyarete büyük bir istekle koşar.

«Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ»'nın elli sekizinci menkıbesinde beyan buyurulmaktadır ki. Şeyh Ebul Muhammedü'l-Feraç'den nakil olduğu üzere. kitabın bitirme bahsinde en büyük kaynak olarak «Behçet-ül Esrar» adlı kitap gösterilmektedir. Bu cevap dolaylı bir şekilde Gavsü'l-âzâm tarafından vaazlarında yapılmıştır. Bu kısa menkıbe şu ledün sırrını dile getirmektedir. Doktor. — «Benim ilmim katında müçtehitler âciz oldular Velî(*) ilmi ilâhrnin dili * Velî: Velâkin. ALLAH yanında gizli ve açık bütün bilgileri bilirler. yüce Mevlâ kendisini o atların dalaklarını yemeğe mecbur eden bir hastalığa yakalatarak gerekli dersi vermiştir. bu kıssa vesilesiyle şu âyet-i kerîmenin sırrı tecellî etmiştir: «İmân ettiler. Sonra inkâr ettiler. Nitekim. o hakim. Gavsü'l-âzâm'ın avlusunda gördüğü atların hergün birinin kesilerek dala ğını yemek suretiyle kırk günde iyi olur. Bir de. Gavsü'l-âzâm'ın avlusundaki kırk atı görmekle hâşa. Bu menkıbede anlatılmak istenen ş udur: O münkir hakim. Biraz ileride bu konuda aydınlatıcı bilgi takdim edilecektir. Bunun üzerine Gavsü'l-âzâm her birinin yöneltti ği suâle en isabetli cevabı vermiştir. İnkâr eyledikten sonra imân ettiler. Sonunda imânları daha fazla kuvvetlendi. dünyaperest olduğunu sanarak. çe şitli ve birbiri ile ilmî zahir itibarıyla yakınlığı olmayan sualler tevcih etmiş ler.» * * * 43.hastalığıma.. inkâra saptığı için. -118- . Gavsü'l-âzâm'a belki Bağdat'ın bin seçkin din bilginleri. Zahir ulemâsının ilmî. gizli ilim sırrına erenler. Asıl menkıbenin ruh noktası ve ders alınması gereken işte buradadır. o hakime her gün bir atın dala ğını yerse kurtulabileceğini kesin bir dille söyler. cü Menkıbe GAVSÜ L-ÂZÂM İN BAĞ DATLI SEÇKİN DİN ÂLİMLERİNİN SUÂLLER İNE HİKMETLİ CEVAPLAR VERMESİ HAKKINDA «Menâkib-i Tâcü'l-Evliyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ»'nın altmış ve altmış birinci sahifelerinde. Halbuki pek çok kaynaklar dahi Gavsü'l-âzâm'ın sayısız kerâmatını dile getirmektedir. kazanmakla elde edildi ği halde.. derdime (Hû)'dan başkası çare bulamaz» sırrı tecellî eder.

) dâhi Gavsü'l-âzâm'a şöyle hitab etme ğe gerek duymuştur.) de. bu hâli manevî kemâliyle zuhur eder. mahbûbiyet sırrına mazhar Gavsü'lâzâm'da bütün ihtişâmiyle zuhur eder.s. Elbette bu ârif-i kâmil olan Şeyh Hammad (k. matlûbînden bir sâiik. Bir gün mâşûkiyet ve mahbûbiyet sırrına mazhar olan Gavsü'l-âzâm (r. Şeyh Hammad (k.s. «Bârı gamı çek derd ile kaddin bükülünce Sen ağ la cihan halkı bakıp sana gülüncü. bu suretle.divânesiyim. bu yanıklık o matlûbînden olan mürîdi. Hak (c. İşte Şeyh Hammad (k. — «Çok büyük söz söyledin. a ğzı açık gezdirir. maşûkiyet makamına erenler bu tehlikeden korunmuşlardı. * * * -119- .).c. bidayetinin sülûkunda şeyhlik eden Şeyh-ül Hammad bin Müslimüddeb-bas (k.» sırrı bütün gizli ilim âlimlerinde olduğu gibi. c. Ancak.s. O kadar ki. bütün letâifinde âteş düşmüş gibi bir hâl meydana çıkar. Korkarım ki. elini Şeyh Hammad Hazretleri'nin gö ğsüne koydukta sanki bir ateş düşmüş gibi olmuş ve tıpkı kelîmullâha nâr ve nûr şeklinde tecellî eyleyen yüce ALLAH. Hammad (k.)'de ortaya çıkan budur.s. Yâni tecellîyâta âit büyük ve iddialı kelâmlar ettin.s. Malûmdur ki. pek çok evliyâ-i kiram. — «(Elilmüindallah) ilim Allah'ın indindedir.). Bu vesîleyle şu sırra da işaret etmeliyiz: Gavsü'l-âzâm'ın maşûkiyet sırrının tecellisi ile Şeyh Hammad (k. Hazreti Gavs'a ihtiyat tavsiye buyurmakta haksız değildi. aslında ilâhî mekirden çekinip. mürşîd-i kâmil olan efendisine rabıta ettiğinde.a.)'ün gö ğsünde ateş yanmış gibi bir haletin zuhuru.» sırrı tecellî eder.)'nün mekrinden emin olmadıklarını defâatla izhâr buyurmuş lardır.)'a Gavsü'l-âzâm'ın sözlerinin aynen ve sağlam bir şekilde doğru olduğunu bildirmiş.) seni maksadından caydırm ış olmasın?» Bunun üzerine yüce Gavsü'l-âzâm. Bu husus birçok tasavvûfî eserde yer almıştır.s. o mahbûbiyet sırrının gereği vahdeti vücutta aşırı görüşü beyanda bulunmuştur ki. Bundan tabiî birşey de yoktur. Zîra. Hak (c. âteşin hararetinden soluk alamaz hâle getirir. — «Her türlü fazlü nîmet Cenâb-ı Hakk'ın yed'inde olup lûtfu ihsan buyurur» sırrı tecellî etmiştir. seyri sülûkun gereklerindendir. Dilediğine ihsan buyurur» sırrı açıklanmaktadır.

O'nun kadar kerametleri dillere destan olan.s. ömrünün sonlarına doğru yetiştik. yarın âlemlerin Rabbi huzurunda bakalım ne cevap vereceksin?» Hâlife bu gerçek sözü duyunca. Kapısını çalan herkesi... şöyle cevap verdiğini naklediyor: — «O'na.s. sonra adı geçen kadıyı derhâl azletti. -120- .) hakkında kesin bilgi ve haberleri ihtiva eden eserinde İbni Kudâme'den naklen der ki: — «561 yılında Bağdat'a girdiğimizde. Allah hepsini O'nda toplam ıştı. Konuştuğu zaman.» Bir di ğer şeyh şöyle anlatıyor: — «Gavsü'l-âzâm (k. Farz namazlarını.S. Yanında doğru olup olmadığını anlamak için.. O.s. Nezdinde (yanında) bir ay on gün kadar kaldık. sorulan çetin soruları doyurucu bir tarzda cevaplandırıyor.) gayet az konuşur ve çok sükût ederdi. kitaplardan ezberlediklerimi okurdum. El-Hâfız Abdul Ganî O'ndan Hidâye kitabını okurdu.» El Hafız Ebû Abdullah Ezzehebî «Tarih«'inde Şeyh Muvaf-fak'ın Abdülkâdîr (k.)'NİN BAĞ DAT'A GİRİŞİ VE ŞEYHLER İN ONU ANLATAN SÖZLERİ HAKKINDA Büyük âlim Ebül Hasen el-Mukrî. önünde diz çöküp tevbe ettiler. Şeyh Abdülkâdîr'i ilmin zirvesine yükselmiş olarak gördük. bildiğini tatbik ediyor. Bizleri medresesine yerleştirdi. Yâni onları ıslâh etti.44.. Kürsü ve minberlerde korkmadan. O'ndan sonra O'nun gibisine hiç rastlamadım.. zengin olsun fakir olsun ayırt etmeden geri çevirmez. Ağladı. O'nun kadar saygı gören hiç kimse görmedik. Ne kadar güzel huy ve vasıflar varsa. Sonra bir gece. yataklarım ızı yaptırırlardı. çok defa oğlunu gönderip. Ağladı. titremeye başladı. en zâlim kişiyi tayin ettin.. Cuma hariç hiç bir gün evinden çıkmazlardı. O zamanlar bizden başka yanında okuyan talebesi yoktu. HAKK'ı haykırır.) hakkında sorular soruya. medresesinde hayata gözlerini yumdu ve namazını kıldık. zâlimleri ve onlara yataklık edenleri acı bir lisânla kınardı. bize imam olarak kıldırıriardı. Emirü'-Mü'minin El-Muktefî li-Emrillah. Abdülkâdîr Geylânî (k. kabul ederdi.CÜ Menkıbe TÂCÜ'L EVLİYA BURHÂNÜ'L ESFİYÂ ABDULKÂDÎR GEYLÂNÎ (K. son derece hatıralarını beliğ bir lisanla anlatırdı.. Ne yazık ki ömrü vefa etmediği için O'ndan çok az istifâde edebildik. Evinden bizzat yemeklerimizi gönderirlerdi. Bağdat'ın günahkâr olan ekseri halkı. bize çok ihtimam gösterdi. birçok Yahudi ve Hıristiyanlar/ Müslüman etti. Eb'i-Vefâ Yahya bin Said'i kadı olarak tayin ettiği zaman minberde şöyle haykırdı: — «Müslümanlara. yanındaki çeşitli ihtiras sahiplerine karşı sabır ve metanet gösteriyordu.

sözleri. o sayede manevî alanda yetişip söz ve otorite sahibi olduğu herkesin sevgisini. Bağdat şeyhi Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkâdîr ecîli. ilmi ile âmil olan müslüman imamlarından biri ve kerametleri açık bir velîdir. İmâm. Bid'at ehli karşısında tutunamayıp..) Hanbelî'lerin imâm ı.Bütün civar halkı âlem-ibakaya göçüşünü yâni irtihal edişini duyunca medreseye koşuştu. aynı zamanda fakihlerin. aynı zamanda çok zikreden.» O'nun biyografisini anlatan sahifelerin sonunda: «O.» El-Hâfız Ebu Said Abdülkerim O'nu. gerek ilim ve gerekse âmelde bir otorite idi. usul ve furû kitablarını iyice öğrendiği. Arif. vaazla iştigal ettiği daha sonra halvete çekildiği. saygısını kazandığı anlatılır.» Muhibüddin Muhammed bin En Neccâr tarihinde onu şöyle anlatır: «Ciylân ehlinden Abdülkâdîr bin Ebî Salih bin Zengi dost.» Hafız Zeynüddin İbni Receb «Tabakât»'ında şu şekilde özetlemiştir: — «Abdülkâdîr Geylânî (k.a. Krallar. on sekiz yaşında iken Bağdat'a geldiği ve fıkıh tahsil ettiği. asrının sayılır şeyhi idi. (Sîretünnübelâ)'daki vasfı: «Şeyh. kerametleri ve mükâşefeleh her tarafa. Kadı-ı Kudât Muhibbüddin'in tarihindeki vasfı: Efendimiz Şeyh Abdülkâdîr (k. sünneti ayakta tutan. Herkes tarafından hüsn-ü kabul görmüştür. Asîl.İslâm. O'ndan sonra gelenlerden hiç biri O'nun yerini alamam ıştır» denilmiştir. zâhid. o vakitte yetişen şeyhlerin başı idi. Özet olarak söylemek gerekirse. eriyip gitmiştir. Gavs'ı. meşhur zâhid Şeyh Hammad ed-Debbâs'ın sohbetlerinde bulunduğu. Ehl-i Sünnet onun zuhuru ile zafere kavuşmuştur. ariflerin pîri. devrinin imâm ı. O. birçok kerametler göstermiş ve manevî alanda yüksek makamlar ihraz edilmiş. kerametleri sayılmayacak kadar çoktu. Sofilerin baş tacı. Ve bize kadar mütevatir olarak intikâl etmiştir. Cenaze namazını büyük oğlu Abdülvahap Hz. O. Seyyid. Ehl-i Tarîkatın seyyididir.s. fakirlerin şeyhi idi. asrının şeyhi.» İslâm Tarihi'nde şöyle yazar: — «Şeyh Abdülkâdîr Geylânî (k.) önce Cilân'lı idi. en kısa bir zamanda yayılm ıştır. kıldırdı. Uzak ülkelerden ona. ondan tarikat ilmini aldığı.s. Kudve. sonra Bağdatlı oldu. O'nun Futûhu'l-Gayb ve El-Gunyetü'l-Tâlibin... O kadar kalabalık oldu ki gündüz cenaze namazını kılmak imkânsız oldu ve ancak herkes çekildikten sonra gece defni mümkün oldu.s. hadîs dinlediği. Bid'atı (dine sonradan sokulanları) hükümsüz kılan.)'in hadislerinin hafızı.. vezirler. devrinin allâmesi. Velîlerin önderi. Halifeler ondan korkar olmuştur.v. Muhammed Mustafa (s. fetva sormağa gelmişlerdir. Âlim. itirazsız herkes tarafından kabul edilmiştir. nefisle mücadele etmek için çeşitli güçlüklere göğüs gerdiği. O'nun bu yüce vasıfları. Zâhid.). O. asrının şeyhi ve Hanbelî'lerinin imâm ve fakihidir. nefsi terbiye etmek için çoğu zaman aç kaldığı harabe evlerde oturduğu ve sahralarda vakit geçirdiği. Şeyhü'l. Göz alıcı tavr-ü harekâtı. Târiki'l-Hakkı ve ünlü eseri Hisâle- -121- . dedesi olan peygamberlerin ulusu Hz. ilim hazinesi. şeyhlerin sultanı. O'nun 488 yılında. devamlı surette fikr eden büyük bir Velî'dir. tarihinde şöyle vasf eder: — «Ebu Muhammed Abdülkâdîr. Hanbelî mezhebine mensup.

Hiç kimsenin kınamasına aldırmazdı bile. sükûtu boldu. Birazını da kendine ayırırdı. târihinde.» Allâme İbni Neccâr. Bir vekile emr ederdi. havas ve avam halka hitâb ederdi. fıkıh. hûşua boğulurdu.s. Bu hususta kimseden korkusu yoktu. onunla meşgul oldu. sultanm ış. Kölesi Muzaffer kapıda. Hadîs. O'nun yanında oturanlara da şu kanaat hâkimdi: O'ndan daha kerem ve lütuf sahibi kimse olamaz! Arkadaşlarından biri gurbete çıkınca. zikri daîm. duası derhâl kabul edilen velîlerdendir.) Bağdat'ta Hanbelî ve Şâfiîlerin fıkıh imâm ı idi. Zayıflara yardım eder. yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin onun ihtiyaçların ı karşılayacağız. Kendisine karşı kötü davrananları da affederdi. konuşması çabuk idi. Şeyh Abdülkâdîr (k. biçer. onlara karşı son derece sabırlı idi. Ambarında helâlinden kazandığı buğday vardı. Halîfe imiş. Kaskatı bir kalbe sahip biri onu gördüğünde. » İbni Kesir tarihinde: — «Şeyh Abdülkâdîr (k. O.. eli açık.» İbrahim bin Sa'd Ed-Dârî de şöyle der: — «Şeyhimiz Abdülkâdîr. Zâlimlere yaltak/ananları hiç sevmez ve onları terslerdi.. kalbi yumuşak. O. süslenir öyle ata binerdi. konuşurdu. Hülâsa o büyük şeyhlerin ulularından idi! Misâfirsiz hiç bir gece geçirmezdi. Bütün dünya bana verilse. ahlâkı üstün. soyca tertemiz.tü'l-Gavsiyye adında çok yararlı eserleri vardır. fazlından yararlandılar. ondan çok istifâde ettiler. sıhhat haberlerini öğrenmek isterdi. Zühdü çok.» Kendisine hediye olarak verilenlerden yanındakilere dağıtırdı. hepsinin karnını -122- . elinde ekmek durur ve şöyle seslenirdi: — «Yemek isteyen. Âdetleri yırtacak.s. Onlara karşı olan sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. fakirleri doyururdu. Fakat anlaşılacak kadar açık ve seçik idi. Cubbâî'nin kendisine şöyle dedi ğini nakl ediyor. takvası bol bir kimse idi. ekmek isteyen. Yemek yedirmek ve güzel ahlâkdan daha iyi birşey bulamadım. va'z ve hakikat ilimlerinde O. ruhu ince. akılları donduracak halleri ve mükâşefeleri vardı. kimseye hainlik düşünmezdi. Fukahâ ve Fukara nezdinde sözü geçerli idi.» El-İmâm El-Hâfız Ebû Abdullah (Meşîhat-ül Bağdadiye) adlı eserinde der ki: — «Abdülkâdîr Geylânî (k. un öğütür. Konuştuğu zaman dinlenir. ilmi bol. hiç bir fakir bırakmam. yüzü güleç. birini yanında alıkoyardı. mütemadiyen onun durumunu sorar.) dedi ki: — «Bütün âmelleri inceledim. büyük bir din âlimi idi. hadîs tahsil etti.) Bağdat'a geldi. Şekli güzel. İntikam ı çok süratle alınan ermişlerdendi. Her sınıf ve tabakadaki insanlar. İyiyi emr etmek kötüden nehy etmek görevini hiç ihmâl etmezdi. pide yapar getirirdi. Talebelerin çeşitli sorularını cevaplandırırken hiç kızmazdı. ulemâ elbisesi giyer.s. Hediyeye mutlaka karşılık verirdi. vezirmiş. fikri çok. Verdiği sözü tutar. O. Toplantı yerlerinde.. O da yanındakilere dördünü dağıtır. yegâne otorite idi. İlminden. yumuşar. hiç dinlemez.. ibâdet ve ictihad âşıklısı bir zât idi. o ekip. kürsülerde ve minberlerde Hakk'ın emri ne ise onu teblîğ ederdi. Kürsüye çıkar. emrettiği zaman da emri derhal yerine getirilirdi.

.. Şu anda bana bin dinar verilse. insanları Arafat'ta vakfede gördüm. Sığır bana dönerek. kalan kırkını da bir kese içinde. boynuma taktı. talebesi hakkındaki ölüm haberini bildirmesine hayret etti. orada ilim tahsil etmek ve salih kişileri ziyaret etmek istiyorum. doğruluktan aynlayacağıma dair öğüt verdikten sonra izin verdi ve: — Haydi oğlum. Allah yolunu açık etsin. Çocukluğumda. Hayatımda hiç yalan söylemedim. sen ilim ve fazi için yaratıldın» .S. ondan sonra bu talebe Hakk'ın rahmetine kavuşacak» diye mukabele etti. Küçüklüğümde bir arefe günü. kırkını kardeşime ayırdı. durumu kendilerine anlattım. ver. gösterdi ği sabra hayret etti. Ağladı ve kalkıp babamdan kendisine miras kalan 80 dinarı getirdi. Hafta sonu olunca Ubey ölmez mi? Hayret ettik ve dona kaldık.» Annem sebebini sorunca. bir gece bile beklemeden tasadduk ederim. Şeyh'in bu cevabına hayret ettik ve günleri saymaya başladık. — «Anne beni Allah'a bağışla. Bir gün o. Şeyh'in.. Hemen anneme koştum dedim ki. o zihinsiz talebeye karşı. dayanamıyarak Şeyh'e: «Doğrusu bu talebene karşı gösterdiğin sabra hayret ettim» dedi. Dersi gayet zor kavrayan.. evin dam ına çıktım. Bir defasında da şunu sordum kendilerine: — «İşini ne üzerinde te'sis ettin?» Cevap verdiler: — «Doğruluk üzerine.dedi.)'UN HUZURUNDA EŞKIYANIN TEVBE EDİŞİ HAKKINDA Şeyh Muhammedi bin Kaid el-Evâni anlatıyor: — «Şeyhin yanında idim. Bağdat'a gitmeme izin. kafasızın biriydi. O'na birçok mesele sordum. Bana. Biz.» -123- .» * * * 45. bunun için yaratılmadın ey Abdülkâdîr. Hemen.. «Sen. okul çağımda dahi yalan söylemedim. Beni nasıl olsa bir güden bulunur.. yüzünü bir daha görmek bana nasip olmayacak.» Şeyh'den fıkıh tahsil edenlerden Ahmed bin Mübarek el-Mirfeânî der ki: «Ubey isminde bir Acem vardı. Şeyh'den ders alırken içeriye ziyaret maksadı ile İbni's-Semhal girdi.istisnasız doyururum.ci Menkıbe ABDÜLKADİR GEYLÂNÎ (K. Şeyh: — «Bir hafta daha yorulacağım. sığır gütmeğe gitmiştim. Ubey dersden kalkıp dışarı çıkınca. İbni's-Semhal da cenazede hazır bulundu ve Şeyh'in henüz eceli gelmeden. korku ve dehşet içinde eve döndüm.

. yanımdan uzaklaştı.. dedi. Nihayet.. bana ilişmediler. o. koltuğumun altında. Hemedan'ı geçince. Ben de ona verdiğim sözde duruyor. Ve kafileden aldıklarını. Âhiret işlerinde de reisimiz ol. İşte huzurumda Allah'a boyun eğip ilk defa onlar tevbe istiğfar ettiler.... Bunun üzerine eşkiya reisi: — Getirin. dedim. Biz de seninle beraber Bağdat'a geliyoruz.. hiç yalan söylemiyeceğime dair söz alm ıştır. diğer biri yakaladı beni ve ilk defa soran kimse gibi sordu ve ben aynı cevabı verdim. — İşte şuracıkta. kırk dinarı görünce hayret etti ve sordu: — Seni bu doğruluğa sevk eden sebeb nedir? Ben: — «Annem benden. ona verdiğim sözden asla vaz geçmeyeceğim. Kafileye saldırdılar. Demek sen annene verdi ğin sözden hayatın pahasına da olsa dönmüyorsun. canım anneme hiç hıyanet etmiyorum..deyip beni göz yaşları içinde uğurladı. bana inanmadı. Ona kendilerine nasıl cevap verdiğimi anlattılar. dedim. Onun o samimî halini gören diğer kafile mensupları: — Sen bizim dünya iş lerinde reisimizdin. bir bir sahiplerine teslim ettiler. — «İşte şuracıktı. her ikisi beni önleri katarak.. Bunun üzerine yakam ı yırttı ve parayı aldı... dedi. — Nerede o para? dedi. Cenâb-ı Hak'ka verdi ğimiz sözden imtina eder ve eşkıyalık yaparız. beni yanına iyice yaklaştırdıktan sonra: — Paran nerede? diye sordu. Biri beni alıp onlardan kaçırdı.. duruyor. fakat bana sordu: — Ey fakir.» diyerek benimle beraber Bağdat'a gelmeye karar verdi. kendisiyle alay ettiğimi sanarak. Küçük bir kafile ile Bağdat yoluna koyuldum...» diye cevap verince.» dedim.. anîden kırk atlı eşkiya çıkıverdi.... ya biz nasıl insanız ki «elestü bî rabbiküm» bezminde (yani ruhların vücut kokusu almadan evvelki hâllerinde. Ben onu konuşturmasını bilirim. Ben: — Kırk dinar. eşkiya reisine götürdüler. Hakikaten dediğim gibi. yanında ne kadar para var? dedi. Sonra.» * * * -124- ..dediler.» . Benim bu kesin ve kesin olduğu kadar da samimî olan cevabımı duyunca adam: — Ya. Ölsem bile. Şu andan itibaren ben sizin reisiniz değilim. Sonra.

her gün biraz daha artacak ve çok ulvî mertebelere yükselecektir. Nihayet Reyhâniyyin çarşısındaki bir mescide vâsıl oldum.S. nerde ise düşecektim. Zar zor mescide girip. Açlıktan ayakta duracak takatim kalmam ıştı. Abdülkâdîr adında Ciylânlı birini tanıyor musun?» dedi. Baktım elinde ekmek ve kızarmak bir et var. kapısından boş çevirmeyecektir. Sonra kendi kendime.ve bana.. Derken içeriye bir delikanlı girmez mi?. Bir gün." dedi. Bir melek ona: — «Bu. Dışarıya çıkıp. "Mutlaka benimle beraber yiyeceksin!. Delikanlı şöyle etrafa bir bakınca beni gördü ve «Bismillah» dedi. bir köşede büzüldüm. «Ben de Ciylân'lıyım. bir Allah adam ına bu yakışmaz. -125- . Ölümü beklemeye koyuldum.. mektebe giderdim. Delikanlı yemeğe başladı.. Sendeliyordum.. şayet öleceksem bu adam ın lokması m ı beni kurtaracak diye söylendim. Meleklerin o söylediklerini duydu.» Ebu Bekr Etteymî. o zât. cevap verdi: — «Ben. Yemeğe başlayınca bana sordu: «Sen nerelisin? Burada ne yapıyorsun. evden çıkıp. meğer o zamanın velîlerinden biri imiş.. Bana lokma vermeğe hazırlanınca çekindim. asîl bir ailenin çocuğudur.cı Menkıbe ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ (K. Tâ mektebe kadar bana böyle refakat edip.)'Yİ ÇOCUK İKEN MELEKLERİN KORUMASI HAKKINDA Abdülkâdîr Geylânî (k.. Ciylân'lıyım!» dedim. nereye gitti isem mutlaka benden evvel oraya giden kimseleri gördüm. nedir?» dedi. ağzına lokma atmak için her ne zaman elini kaldırsa. İlerde büyük bir adam olacaktır. yine böyle bir hâlle karşılaştığım zaman oraya tanımadığım bir adam uğradı. yiyecek helâl bir lokma bulam ıyordum. mektebe varınca «Yer açın. Onlardan birine: — «Bu çocuk kimdir. Allah'ın velilerinden biri geliyor!» derlerdi. Nihayet onunla yemeğe razı oldum. ben belki ağzıma bir şey atar diye ağzım ı açtım. beni koruduklarını görürdüm..s. Çıktım dolaştım. Etrafımda meleklerin. Aradan günler geçiyor. kimleri tanıyorsun?» «Fıkıhla uğraşıyorum. Bir şey bulduy-sam bile. on yaşında küçük bir çocuk iken. Allah'a takarrubu.. kırlara giderek helâl ve mübarek otlar ve bakliyattan ne bulursam yerim dedim.46. fakîrleri düşünüp yemek içimden gelmedi.. çok çok ölürüm. benimle beraber yürüdüklerini. O.» Aradan tam kırk yıl geçtikten sonra anladım ki.)'ye sordular. Fakat yemin etti. Verecek ve hiç kimseyi. Şeyh Abdülkâdîr'in kendisine şöyle anlattığını nakl ediyor: — «Bağdat'ta kıtlık hüküm sürüyordu.

» -126- ..» * * * 47. — «Annenin benimle sana yolladığı sekiz dinardır. Bağdat'ın doğu bölümünde dolaşırken.. Bir lokma dahi yemeden. Şeyh Ab-dülkâdîr bana şunu anlattı: — «Günler geçmişti. onu da yedim bitirdim... Sana karşı çok mahcubum.» dedim. Doğru. Ben bunu yapmadım da. O mendile sardığım ekmeği. Onun bir kısmı ile işte gördüğün gibi yemek aldım. ben ise şu anda senin misafirinim. o para ile ekmek aldım. Ben onun bu sözleri üzerine.. Şeyh Abdülkâdîr bana şöyle dedi: — «Bana çok ağırlık basıyordu. Bir gün. bir altınla birlikte kendisine verdim. Bağdat'a gelince birazcık yiyeceğim kalmıştı. Bakkala girdim. Ben.» Hemen mendilin içindekini oracıkta bırakarak mendili aldım.ci Menkıbe ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ (K.)UN SAHRALARDA HARABELERDE KALIŞI VE İBLİSLE MÜCADELESİ HAKKINDA Şeyh Abdullah En-Neccâr anlatıyor. halvete çekildiğim sakin bir camiye geldim. Yemekten artan kısm ını. iki rek'at namaz kılıp oradan ayrıldım.. Abdülkâdîr'im.«İşte ben O'yum. hemen sırtım ı yer koyup şöyle dedim: «Her güçlüğe karşı mutlaka bir kolaylık vardır... Biliyorsunuz ki.S. kıbleye karşı koydum. gözüme duvarın köşesinde dürül-müş bir kâğıt ilişti. dağ tahammül edemeyip paramparça olurdu.. düşünüp dururken. bir adam bana gelip. canı sıkıldı ve rengi bozuldu... ne münasebet! Helâl hoş olsun!» diye mukabele ettim. Yanımda sana getirdi ğim emânet paradan başka hiç bir şeyim kalmadı. kusura bakmadın ya?» dedi. bu emanet para nedir?» dedim. Öylesine ki. şu yazılı idi: — «Allah geçmiş kitapların birinde şöyle buyurmuştur: Şehveti mü'minlerin zayıf ve fakirlerine verdim ki. — «Hayır. âdeta sarardı.. Her ne kadar zahirde sen benim misafirim olarak görünüyorsan da. zor ve sıkıntıda kalan açlıktan ölecek kimsenin. — «Pekâlâ. Benim bu cevabımı duyunca.» dedi. Rastladığım hiç kimse. eğer ben o ağırlıklarım ı bir dağın üstüne koysam. ve: «Vallahi kardeşim. bu ekmeği ve eti aldım. Aradan üç gün geçti. Açtım baktım ki. seni tanıyamadı. yanımdan gayet memnun olarak ayrıldı. bir lokma bile yemek yememiştim. artık açlığa tahammül edecek durumum kalmamıştı. bu ağırlık karşısında her ne zaman yorgunluk ve bitkinlik hissettimse. zaruret ölçüsü dâhilinde ölü eti yemesini şer'i mübâh kılmıştır.. onunla mücâdele edip Allah'a yaklaşsınlar diye... kâğıt para verdi. kendi malını helâl olarak yiyebilirsin.. sana emânet gönderilen bu paradan. Şimdi.» Şeyh Abdullah Es-Selemî anlatıyor.

Ben bunları hep gözümle görüyordum. Bağdat'a inmiyordum. Şu yolda bir sohbette bulundu: — «Irak sahra ve harabelerinde kimsesiz. Beni gece gündüz hafifçe bir hırpaladı. Nefsim de kendi şeklinde bana gelir ona dost olmam için yalvarırdı. -127- . Benim hiç kimseden haberim olmadığı gibi. bana yünden bir cübbe getirirdi... yıllarca şehirlerin harabelerinde onu iskâna mecbur bıraktım. . Yüz vermeyince de bana karşı zor kullanmağa başlardı. Sonra uyuyabilirim endişesiyle eyvana çıktım.. Hiç unutmam o gece tam kırk kere yıkandım. ve şöyle demişti: «Burada otur! Sakın buradan ayrılma!.. içmeden ve uyumadan geçirdim. Karnım acıkınca dağlarda mübâh otlardan ne bulursam yiyor.» Şeyh Ebu's-Suud el-Harîmî anlatıyor: Şeyh Abdülkâdîr anlatırken kulak misafiri oldum.. Bir sene mübâh ot ve bakliyattan bulduğumu yedim.. Ama yine Allah beni çoğu defa hâttâ her seferinde onlara karşı galip kılardı. yıkandım.) soğuk bir gecede uyudum. Ancak bana. Derken beni dergaha tabibin yanına kaldırdılar.Bunu der demez. başıma da bir bez alıyordum. Resûlullahm dünyayı teşrifinde (doğumunda) İran'da beliren yedi hâdiseden biri.. Onu sımsıkı iki elimle yakaladım. sırf dünyanızdan kurtulmak. Dünya ve onun göz alıcı ve çabuk tükenici nimetleri gelip beni kendine çekmek istedi ise de Allah onların şerrinden beni korudu.. Ona bürünür. hiç su içmedim.. nefsi alaşağı etmek için binlerce çareye başvururdum.. Irak'a ilk girişimde Hızır (a. Üçüncü seneyi de hiç yemeden. sonra öldüm. saray çatlam ıştı.diye tenbih ederdi.. Diken ve benzeri şeyler üstünde yalınayak yürürdüm. Tam defnedecekleri sırada ayı İdi m. Bir mecnûn gibi dolaşmaya başladım.) bana refakat etmişti de anlıyamam ıştım. Bu hâl bende günlerce devam etti. hemen üzerimdeki ağırlıklar dağılıp gitti. kimsenin de benden haberi yoktu.. kendisine karşı gelmememi şart koşmuş. Fakat ağzıma gıda nam ına hiçbir lokma koymadım.. nefsimle mücâdele ettiğim için hâlimden memnundum. Yiyeceklerim malûm.. Meğer manevî bir âleme dalm ışım da farkında değilmişim. ayrıca nehir kenarında keçi boynuzu. mübâh ot yaprakları ve bakliyattan ne bulursam yiyordum. Her sene başı bir adam gelir. Üzerime yünden cübbe giyiyor. Gece Allah tarafından bir yolcu geldi. Diğer bir sene su içtim.. Onunla yaptığım savaşlarda da Allah beni muzaffer kılm ıştır..» O'nun emrini tutarak beni oturttuğu yerde tam üç sene oturdum. s. iyice yıkandıktan sonra beni kefene sardılar. Bana karşı savaşmağa ve rahatsız etmeğe koyulurlardı. Sahralara çıkıp gece gündüz harabe binalarda kalıyordum. Bir defasında da bana şöyle anlattı: — «Din âlimlerinden fıkıh dersi alıyordum. Hülâsa nefsimle tedrîcen mücâdele etmesini bildim. Hiç bir şeyden korkmadım. nehirlerden su içiyor. Kerh harabelerinde yıllarca ikâmet ettim. Sona sahraya çıktım. halktan uzak olarak tam yirmisekiz sene dolaştım. bağırıp durdum.»Bu durum 28 yıl sürmüştür.. İhtilam oldum. Bana her sene uğrayıp — «Sakın oturduğun yerden ayrılma!» .. Müteakip yılda Kisra'nın (Tak Kasrı ki. Kalkıb nehir kıyısına gittim. Şeytanlar da muhtelif kılığa bürünüp bana gelirlerdi.

Ben de: — Sus ey mel'ûn! dedim. biz seni kuvvetli kıldık. hadi uzaklaş buradan! dedim. ama hiç aman vermedim. Fakat ben ona fırsat bırakmadan başından bir darbe indirdiğim gibi yerin dibine gömdüm.. Bir saat kadar yürüdüm.. korkma. Hangi yokuşu gördümse cesaretle tırmandım. Sonra o halden ayrılınca kendimi. Ben de var gücümle ona bir tokat atardım. Şeytanı başımdan attıktan sonra bana şöyle haller vâki oldu: Bir seferinde bana dünya zevk ve nîmetleri göründü ve sordum: -128- . Sonra kendime gelince.Dikenler üzerinde yalınayak yürürdüm de bir şey hissetmezdim. Bu sefer elinde ateşten büyük bir kıvılcım vardı. geldikleri yerden gidip benden uzaklaşırlardı. Durmadan bana gelir: — «Buradan git. azap kamçılarından daha şiddetli bana. Kalbimde son derece azîm ve direnç hissederdim. yardı mlarımızla onlara muhakkak galip geleceksin!"» Bu sesi duyunca onlara hücum ederdim... Dünya zînetlerinden hiç biri beni aldatamadı. böyle yaparım» diye tehdit savururdu.. benimle çarpışarak bana ateş ederlerdi. . Derken atlı bir adam. Nefsime hiç.... İkinci defa yine geldi. benden uzaklaşır giderdi.» diye mukabele etti. Yine bir gün Bağdat harabelerinde otururken bir hâl geldi. Hele içlerinde koca bir şeydan vardı.» Şeyh Ömer Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nden şöyle dinledi ğini anlatıyor: — «Seyahatim esnasında bana birşeyler olurdu..» Bir defasında bana çirkin ve son derece pis kokan bir şahıs gelerek: — «Ben iblisim.. Üçüncü defa onu. gâlibâseni saptıramıyacağım. kalk onlarla savaş. Toplu hâlde silâhlı şeytanlar gelip.. — Sana itimadım yok..»dedi. Çünkü ben hiç birini sevmedim ki... Yürekten bir — Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-Aliyyü'l azîm.. Tam o sarada bir kadın bana: — «Sen ki... Giderdim. sağa sola dağılıp kaçarlardı.. Bağdat'a inmezdim. Abdülkâdîr'sin buna hayret mi ediyorsun. Sana hizmet etme ğe geldim.» dedi.. İçten bir ses duyardım: — "Ey Abdülkâdîr. Durmadan onunla bana hücum ediyordu. Düşünceye daldım. Bunun üzerine elini kaldırıp bana vuracak oldu. Başının üstüne toprak saçıyor ve şöyle diyordu: — «Senden ümidi kestim.. önce bulunduğum yerin çok ötesinde bulurdum. Beni ve avenemi çok yordun... benden çok uzak yerde ağlar gördüm. elinde kılınç bana yardıma gelmez mi? Hemen kılına aldım ve iblisi sırt üstü yuvarladım..?» demez mi?» Şeyh Osman Es-Sayrafîni anlatıyor: Abdülkâdîr'den şöyle dinledim: — «Geceleri harabelerde kalırdım. kendimi Bağdat'la arası on iki günlük Şuşter ülkelerinde buldum. — «İşte bu. yoksa sana şöyle yaparım.. gelirdim kendimde olmazdım.çekince hemen baştan tırnağa kadar yanardı ben de onu seyrederdim.

» — «Bunlar dünya zevk ve zînetleridir... Bunun üzerine tam bir yıl çalıştım. onu da deneyeyim. Matlûba erişmek için tevekkül kapısını denedim. kendini saraylarda sanıyor.. Girdim ama bütün terk ettiklerim orada tam tekmil beni bekliyorlardı. Ne gezer.. Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nin kendisine şöyle anlattığını yazıyor: — «Bir gün son derece fakr-ü zaruret içinde sahranın bir köşesinde oturup fıkıh derslerini tekrarlıyordum. Sonra kendi içimi seyrettim..— «Bunlar nedir?. Bunun üzerine onların sırtını yere getirmek için tam bir yıl uğraştım..» diye cevap verildi... En büyük şerefe nail oldum. Orada en büyük hazine kapısı açıldı. Bir mükâşefe daha: Nefsimi gördüm. Zenginlik kapısından geçeyim dedim o da olmadı.. Sordum: — «Bunlar nedir?. Başka hiç bir yere bakmadan doğru fakirlik kapısına doğru ilerledim.. nihayet galip geldim. olmadı.» dedim. Şeyanları emre hazır bekliyorlardı. dedim.... Gördüm ki. Hastalıklarını (bi iznillah) iyileştirdim. bütün hastalıklar üzerindeydi... hayaller kuruyor. Bunun üzerine ben onlarla savaştım.. orasını pek kalabalık gördüm... Heva ve hevesi dipdiri!.diye cevap verildi. İşte bu (arayıp da bulamadığım) ikinci bir vecd idi! Şeyh Ebu Muhammed Abdullah el-Cubâî. ebedî zenginlikleri elde ettim.. yüz vermedim. hepsini kendimden koparıp attım. senin gibisini avlamağa geldiler. şeytanını kovaladım. belki oradan matlûba vâsıl olurum..... dedim olmadı. Bütün boş hayal ve temayüller buz gibi eridi..... hevâ ve hevesini kırdım. hem de bir daha geri dönmemesi-ye.. nihayet kalbimi bu gibi şeylerden alıkoydum. Ondan sonra bütün herşeyim Allah'ın oldu. kalbim birçok şeylerle ilgileniyor. Şükür kapısını denedim. Yapayalnız kaldım. çünkü orası da kalabalık idi. — «Bunlar senin yaradılışında bâzı sebeblerdir.» .. Allah için oldu. Orasını da kalabalık buldum. Nefesimi doğru müşahede kapısında aldım. fakat matlûba vâsıl olamadım. orası da ardına kadar dolu idi.. Şahsını göremediğim bir kişi bana şöyle seslendi: — «Fıkıh ve ilmi elde etmek için biraz ödünç para iste!» — «Ben fakir bir adam ım. bütün sıfatlar toz gibi uçtu gitti.. Oradan da savuştum... Sonsuz bir hürriyete kavuştum.. Çünkü orası da pek kalabalıktı. nasıl ve kimden ödünç para isteyebilirim. benden yüz bulamayınca kaçıp gittiler. Bir de kurbiyet kapısını çalıp. Birde ne görsem! O kapı benim için ardına kadar açık değil mi? Hemen içeri girdim. Şayet biri -129- .» dediler.» — «Bunlar senin irâden ve ihtiyarın. Bir sene de onun sırtını yere getirmek için didindim. Sonra benimle alâkalı olan bir çok maniaları gördüm ve sordum: — «Bunlar nedir?. Varlıkların hepsi arkamda kaldı. geçtim oradan.

bunun üzerine her gün ondan birbuçuk ekmek alırdım.» demez mi o ses.. halk senden istifade edecek..» . Sahraya çıkmak için Hilbe Kapısı denilen yere gelince bir ses duydum: — «Nereye gidiyorsun? Dön.. orada borcunu ödeyebileceğin bir şey bulacaksın!» O sesin gösterdi ği yere gitti ğim zaman büyük bir parça altın buldum. sonra yanıma geldiler.. Şayet Allah bana bir kolaylık verirse sana saatinde öderim. Bana bir mürid dedi ki: — «Gerçekten salih olan kişiler kimseden birşey dilenmezler. dinimi selâmete çıkarmak için oradan çıkmak istedim Kur'ân'ım ı alıp boynuma astım ve yola çıktım. O fitnelerin şerrinden kurtulmak. Mahsul günü gelince Restaka çıkıp mahsulden biraz isterlerdi.. onu biz ödeyeceğiz.. El Cübâ'î devam ediyor: Bana Şeyh Abdülkâdîr dedi ki: — «Bağdat halkından bir topluluk fıkıhla iştigal ediyorlardı.. Bir gün bana dediler ki: — «Bizimle beraber Ba'kûba'ya gel. Sesimi duyan hırsızlar kaçtılar.demeğe kalmadan: — «Sen karışma.. * * * 48. Allah seni hayırla zikretmesin.ci Menkıbe TACÜL-EVLİYÂNIN ŞEYH HAMMAD ED-DEBBAS İLE SOHBETİ Abdullah El-Cübâî. oradan birşeyler alalım... Ne istersen gel benden al!. Sesimin çıktığı kadar bağırdım ve yere düştüm. bir daha o yere çıkmadım.. Bir gün yine bana bir hal olrnuştu....» Bu teklifim üzerine adam ağladı ve şöyle dedi: — «Ey Efendim! Ben senin hizmetindeyim.. Şeyh'den naki ediyor: — «Bağdat'ta fitne çoğalm ıştı. Bana hergün birbuçuk ekmek gönül rızası ile verirsen memnun kalırım. bir şeyim yok ki!» . derhal gelip onu esnafa vererek borcumu ödedim.!» — «Halktan bana ne? Ben dinimi kurtarmak istiyorum. Böylece bir müddet devam etti.» dediler.» Onlarla beraber gittim. Ba'kûbâ'da Şerîfü'l-Ba'kûbıy denilen salih bir adam vardı. Onu ziyaret edeyim dedim.bana o parayı verirse sonra onu ne ile ödeyebilirim.. Sen de öyle yap! Kimseden bir şey isteme!. — «İşte bu mecnûn Abdülkâdîr'dir. Bunun üzerine ekmek satan bir esnafın yanına geldim ve dedim ki: — «Bana biraz yardımda bulun!..» dedi ğimde: -130- . bizi rahatsız ettin. Fakat ben kendisine verecek birşey bulamadığım için sıkılmaya..... üzüntü duymaya başladım.. baş ucumda dikildiler ve beni tanıdılar.. » Bunun üzerine ben..... eğer ölürsem bana helâl edersin.. Düşünürken bir ses duydum: — «Filân yere git.

ilmine diyecek yok. durumu iyice anlamak için perdeyi aralamasını niyaz ettim.. Çünkü o adam ermişlerden. Burada ne işin var... Onun sohbetinde bulundum.. O şahıs.dedi. adama anlatmak için geri dönünde o kapıyı bulamadım. Allahtan. daldım. Onun mâna âleminde. söyle bakalım!» . yerinden kımıldatılması imkânsız olan büyük ve güçlü bir dağ gibi görünüyorum!» diye onları azarlardı. Ertesi gün olunca. lâhût âleminde...diye çıkıştığı da olurdu.. Bab-ü'l-hilbe denilen yerdeki -131- . Konuşurken önceleri yanımda iki üç kişi bulunuyordu...» ... Bunun üzerine adam yüzüme kapıyı öyle çarptı ki... Bana. sonra hatırladım..— «Dön.. Anlayamadıklarım ı ona sordum... Canım sıkıldı.. nasıl cevap vereceğimi bilemedim. dona kaldım ne diyeceğimi. Dün Allah’dan ne istediğimi düşüne düşüne yürüdüm. Nitekim zamanla anladım.... sana bir şey saklamadık! .. — «Dün ne istiyordun dün Allah'dan ne niyaz etmiştin. etrafından tozlar kalkıp yüzüm undan bembeyaz kesilen bir değirmencinin yüzüne döndü..dedi..» Benim ondan uzaklaşmama ara sıra kızıyor ve beni bir hayli dövüyordu.. Allah adamlarından bir velî idi.. bir bir bana açıkladı.» . Sonra bana yine bir şeyler oldu. Benimle konuşan sesin sahibini göremiyordum. gitsene buradan. Bazan ilim kollarından bazılarını öğrenebilmek için ondan uzaklaşırdım. bize bol yemekler ve katıklar geldi yedik. Muzaffariye (denilen) bir yerden geçiyordum.. korkma dinini kurtaracak bir zarar uğramıyacaksın!» cevabı verildi..... sonradan bana Şeyh olan Eş-Şeyh Hammâd ed-Debbâs idi... Bulunduğum yer halkı almaz oldu. Emrindeki mürîdler de durmadan bana eziyet ederlerdi: — «Sen. Şeyh onların bu sataşmalarını görünce dayanamaz: — «Utanmıyor musunuz? Adamı burdan kovmak mı istiyorsunuz? Allah'a yemin ederim ki içinizde onun gibisi yok. Yine oradan ilim gayesiyle bazen gözden ıraklaşıp sonra geri gelince: — Nerede idin. Düşünmeye koyuldum... Hiç biriniz onun tırnağına çıkamazsınız! Benim ona eziyet ettiğime bakmayın! Ben bunu sırf onu imtihan etmek ve ruhi alanda onu kemâle erdirmek için yapıyorum.. Geldim kapının eşiğinde durdum.... — «Buyur ya Abdülkâdîr. Bir defasında yine Abdülkâdîr bana şöyle dedi: — «Uykuda ve uyanık hallerimde durmadan irşat vazifesi yapıyordum. Çözemediğim ne gibi esrarla karşılaşırsam ona sorar öğrenirdim.derlerdi.. zihnimde. konuşup dışarıya sarf etmezsem boğazıma tıkanacak da boğulacağım sanırdım. Fakat halk duyunca kalabalıklaştı. İrkildim. Din hakkında o kadar sözler vardı ki. Bir adam bana kapısını açıp. Geri dönünce bana ilk sözü şu olurdu: — «Nerelere gidiyorsun Allah aşkına? Senden büyük fakîh var mıdır bu civarlarda?.. fakih bir adamsın.

. atlar üzerinde haşyet içinde vecdle dinlemeğe başladılar. Allah hepsinden razı olsun! ALLAH'tan olan hasletler: 1. 4.ŞEFİK (ziyadesiyle müşfik). 6.Âlim (ilim sahibi olma. halk akın akın geldi. Halk peşimi bırakmadı. Şu beyitler ona izafe edilmiştir: -132- .. Yetmiş bin kişiden fazla bir halk kitlesi dinliyordu beni. iki haslet peygamberden.REFİK (ziyadesiyle yumuşak) vasıflarıdır. Sonraları o yer de onları almaz oldu. 10. iki haslet Ali'den . . iki haslet Osman'dan. bu defa orada irşat vazifesine başladım.SETTAR (Ayıpları ziyadesiyle örtücü) 2.cu Menkıbe TACÜ'L-EVLİYÂNIN HAVADA YÜRÜMESİ HAKKINDA Gavsü'l-âzâm dedi ki: — «Bir şeyh kendisinde oniki haslet bulundurmadıkça nihayet seccadesine oturup inayet kılıcını kuşanamaz: İki haslet Allah'tan.namazgaha gittim.GAFFAR (ziyadesiyle bağışlayıcı) vasıflarıdır. Ali'den olan vasıflar: 11.İnsanlar uykuda iken geceleri namaz kılmak vasıflarıdır.Mutesadık (tasadduk eden) vasıflarıdır. iki haslet Ebu Bekr'den..Devamlı olarak (çirkinliklerden nehy etme) vasıflarıdır. . Ömer’den olan vasıflar: 7. iki haslet Ömerden. 8.» * * * 49.. beni oraya çıkardılar. Bu defa büyük bir tepenin üstüne yine büyük bir kürsü kurdular.Misafirperverlik. elinde kandil olduğu halde toplanıyorlar.Sadık. Ebu Bekir’den olan vasıflar: 5.Ziyadesiyle emretme.. Osman'dan olan vasıflar: 9.. Peygamberlerden olan vasıflar: 3.) Cesur olma. benim canlı ve ateşli konuşmalarım ı dinliyorlardı. vasıflarıdır. Dışarıda büyük bir kürsü buldular. geceleyin halk.

. Kitâb-ı Azizi bilmeyen safîye büyüklerinin istilâhlarından haberdar olmayan. şer'î ve tabiî ilimler ile sofîye büyüklerinin istiiâhlarını bilmesi lâzımdır.a.): — «Demek zikrin fazileti bu kadar yücedir. Hadisi ezberlemiyen ve onu yazamıyor.» buyurdu. Bana gelince derim ki: Müridin terbiye ve yetiştirilmesini üzerine alan bir şeyhin bunu.. Yine kendi nefsini ve hakikat yolcularını terbiye etmesini bilir.— «Şeyhte beş haslet olmazsa insanları cehalete sürükleyen deccâl olur. Sonra Ali (r.a. Herkes Allah'ı zikretmektedir. Zahiren şeriat hükümlerini bilmesi ve aslında hakikat ilmini araştırması gerekir." dedi.» Ebû Talip oğlu Ali (r. Ona önce kolay yolları göstermesi. böyle bir esasa dayanmaktadır ve bu sebeple meşru olmuştur.) gözlerini yumarak sesini yükselterek üç kere "Lâ ilahe illallah. Böylece söz alma... Allah'ın taatına devam edeceğine dair ondan kat'î söz aldıktan sonra. ona karşı gayet yumuşak ve müşfik davranması.. Onu yetiştirirken.» buyurdu ve üç kere gözlerini yumarak.) dinledi.v. Sonra sen üç defa söyle ben dinleye-yim. Misafirlerine güler yüz göstererek ikram etmesi.) sahabesinden «Allah'a itaat edeceklerine dair» söz almıştır. fakirlere karşı güzel söz ve güzel hareketle eğilmesi gerekir.) sordu: — «Allah'a en yakın kullara. sesini yükseltelerek "Lâ ilahe illallah " dedi. Allah hepimizi buna muvaffak kılsın!. Ali (r. Masiyetlerden döneceğine.v.a.. dinî bilgisi bulunmayan kişi.. Ali (r..a. ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve -133- . Hadîslerle vârid olmuştur: Peygamber (s.. Şeyhlik yapacak kimsenin.v.) dinlediler. asla irşâd ehli değildir.a.. AMİN Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî der ki: — «Kişi kendini zikre alıştırmazsa.. onu.a.a.) ALLAH elçisinden Peygamber Efendimizden (s.a. tedricen ona a ğır dersler vermeğe başlar.» dedi ğinde: — «Acele etme yâ Ali! Yeryüzünde Allah.. altından kalkamayacağı yükü yükletmemesi gerekir. en kolay ve Allah katında en fazîletli yol hangisidir?» — «Ya Ali! Halvetlerde Allah'ın zikrine devam etmelisin! — «diye açıklama yaptılar. andlaş ma.. müşfik bir babanın ciğerpare yavrusuna karşı davrandığı gibi davranması lâzım gelir. kendi nefsi için değil de Allah için kabullenmesi gerekir. Ali (r. bir annenin çocuğunu terbiye etmesi.. İşte bu şanı yüce şeyhtir ki. İşte zikri (Kelime-i tevhidi) telkin etmenin usûlü ve esası budur. Resûlullah (s.... Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz!.) der ki: — «Bizim ilmimiz kitap ile sünnete dayanmaktadır.. Bunlar.. — «Ben üç defa söyleyeyim sen dinle!.. Bunları bilmezse mürşidlik yapamaz!» Cüneyd (r. nefisle mücadele ve mücahedeye davet ederken.): — «Ey Allah'ın Resulü! Nasıl zikr edeyim? Bana zikri öğretirmisin?» dedi ğinde. haram ve helâl hükümlerini iyice bilir.a.

..» — «Kişi mürşidsiz kendini terbiye etmeye kalkışırsa temelsiz bina kurmağa kalkışmış olur. Böyle olan kimseler. beni gördü ve içeri girerek şeyh'e: Orada bir esmer çocuk var. Beni oraya götüren şeyh: — «İstedi ğini al. bir da ğın tepesinde. Kişi eğer bu hasleti taşırsa muvaffak olur. O'nu hiç görme miştim o -134- . Bağdat'a ilk geldi ğimde kimseyi tanımıyordum. korkma!» dedi... Bunun üzerine şeyh elinde ekmek ve azıkla çıktı. sığındım. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hz..» Yani. Meleklerin tespihlerini duydum. Ben onun bu sözlerine karşılık. Hülâsa. dedim ki. Çeşitli dillerle tespih etmekte olduklarını müşahede ettim. Bana bir perde açıldı: Melekleri. — «Git bak. Gavsü'l-âzâm hemen üzerindeki elbiseyi çıkarıp bana giydirdi. O gün bu gün kendimde hiç bir acı duymam. sokak ortasında bırakılan sahipsiz bir çocuk gibidir.söylemesi kendisine güç olur.. Kapıyı çalınca. aksi halde etti ğini bulur. Nefsinin peşine düşüp de mürşidini dinlemeyen kişi.leri son beytiyle özet olarak demek istemektedir ki. Çünkü hepsini rahmet deryasında yüzerken gördüm.. do ğru onun medresesine geldim. Eğer kişi uyanık ve dirayetli bir üstadın elinden takva elbisesini giymezse. sonsuz nimet ve lezzetlere gark olur... Faziletli kişilerin terbiye edip.» Ali bin İdris El-Yakubî anlatıyor: Efendim Şeyh Ali bin El-Hîtî beni 550 yılında elimden tutup Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in yanına götürdü ve: — «İşte oğlum Ali!» diye takdim etti. Hizmetçi çıktı. Her insanın alnındaki yazıları okuma ğa başladım. mukaddes sütten gıdasını vermedi ği kişi. gerçekten nasipsizdir.denizi bırakıp da bardak ile su da ğıtan kişinin yanına gelirler mi hiç?. 544 yılında.. Bunun aksine sağlam bir kulp'a yapış masını bilmiş bir kimseye kendi varlığının sırları zâhir olur. şeyh göğsüme vurdu ve ondan sonra gördüklerimden hiç korkmadım. Hâlâ o şimşekten istifade ederek melekût yollarını rahatça huzur içinde kat' edebiliyordum... gidecek bir yerim de yoktu. Hikâyesine şöyle devam ediyor. Sonra 560 yılında tekrar gittik yanına. Hepsinin derece ve makamlarını gördüm. zaviyesine çekimiş olan Adiy bin Misafir şu hikmetlerle dolu olan açıklamayı yaptı: — «Bütün şeyhlerin müritlerinden her kim. O'ndan bir nurun şimşek gibi çakıp yükseldiğini gördüm.. onu istedi ği gibi oynatır ve aşağılıklara sürükler.» benim bu sözlerim daha ağzımdan çıkar çıkmaz. dedi. Başını eğip murakabeye dalınca... — «Aklının zail olmasından korkuyorum.. bana doğru yürüdü. ey Abdürrazzak bakalım kimdir o?» diye bir ses duyuldu. Bundan sonra. benden feyz hırkasını istedi ise rahatlıkla giydirdim ama Abdülkâdîr'in müritlerine karşı bunu yapamadım. kabir ehlini ve durumlarını görme ğe başladım. nefsinin tuzağına düş müş olur.. bana bir çok gaybi iş ler münkeşif oldu.

Hiç bir zaman sümkürdüğünü görmedim. daha sevimli bir kimse görmedim.. Daha O'na birşey söylemeden bana hitab etti: — «Ey Allah'ın kulu! Ben hayatta iken onların sana anlat tıklarını kimseye söyleme!. Ders okutması ve halka fetva vermesi de tam otuz yıl sürdü. onlar aya ğa kalkıp çıkmak için yürüyünce. daha güzel ahlâklı... Meclisinde ihvan.... önceden görmedi ğim. ona saygı gösterirdi. Hiç bir zaman bir vezirin veya kralın kapısını şahsi menfaati için çalmamıştır.. Bir kenarda durdum. Muhammed bin El-Hıdır babasından şöyle hikâye ediyor: — «Şeyh Abdülkâdîr'e 13 sene hizmet ettim. tegannisiz kıraat-ı Mürsele şeklinde Kur'ân okurlardı. O'nun huzurunda dört yüzkadar bilgin not tutarlardı. kötüsüne de Allah merhamet ediyor...» Pekâlâ. Şeyh Muammer Cerâde'nin fikri: — «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'den daha dürüst.. Görünce hemen ta'zim maksadıyla aya ğa kalktım... Vezirlere. Onun emrinden hiç ayrılamayız. Şeyh Abdül Vehap anlatıyor: Babam halka.. O yüce ilmine ve eşirilmez hilmine rağmen küçükle küçük olur. — «Bu yemek sana üç gün yeter... Hepsi O'nu vecd içinde dinlerlerdi. O'nun va'zında âlimler fakihlerden birçok topluluklar bulunurdu. beni oturttu ve..emrini verdi. Baş ladığı tarih: 521... halktan birçok kimseler gelip senden feyiz alacaklardır. ona şefkat besler. daha sözüne sâdık.» dedi. Onun duası sayesinde. bitirdi ği tarih ise 561 idi. -135- .» Bu sözleri bittikten sonra yanımdan uzaklaşıp gittiler! Hayret ve dehşet içinde doğru şeyhe koştum.. Şeyh bana: — «Yetiş onlara da sana dua etsinler!» . krallara yumuşaklıkta bulunup tabasbus (olağanüstü ilgi) etmezdi. denizleri ile birlikte ayakta tutuyor. tepeleri. Koştum onları medresenin avlusunda yakaladım ve bana dua etmelerini rica ettim.. El-Betayihî'nin bir müşahedesi: Bir gün Gavsü'l-âzâm'ın evine girdim. bir de pazar gecesi. büyükle büyük olur.. altmış bir yaşında son bulmuştur. onun emrindeyiz... Allah O'nun bereketiyle yerleri. Selâmı ilk defa kendi verirdi. Yine huzurunda Mes'ud El-Haşîmî de Kur'ân okurdu.. Bu görevi kırk sene devam etti. Ya bunlar kimdi? — «Bunlar Kaf Dağı'nın ileri gelenleridir ve hâlen oradadırlar. salı gecesi. zayıf ve fakirlerle oturup sohbet ederdi. sonra da kürsüsüne döner otururlardı. haftada üç gün vaaz ederdi: Cuma. İlerde sen büyük bir adam olacaksın.. halkın iyisine de.. Onlardan bir tanesi bana dönerek dedi ki: — «Ne mutlu sana! Sen.. Biz diğer velîler O'nun ayağı gölgesi altındayız.... Geldi. Üzerine hiç sinek konmazdı. çoğu defa havada insanların üstüne oturmuş bir halde tutturur. daha merhametli.ana kadar.» dedi.. dedim. Notu. tanımadığım dört kişi gördüm.. Bu görevi de yirmi sekiz yaşında başlayıp... öyle bir şahsın hizmetindesin ki..

Muhtacı asla geri çevirmezdi.. Durumu halifeye anlatınca o da a ğladı ve.Büyüklerden kimseye aya ğa kalkmazdı. Şeriat adabı zahirî davranışları. Ahlâkı güzel.. Haz sefiri. Hiç bir padişahın minberine oturmazdı. Marifet kalkanı. fakat din ve iman yolunda kötü bir şey duydu mu intikamı seri olurdu.» dedi. Halifeye mektup yazdığı zaman şöyle yazardı: — «Abdülkâdîr sana şunu emrediyor. Hilm sanatı... Halife El-Muktefî li emrillah dedi ki: Şeyh Abdülkâdîr benimle alay ediyor. Haşyeti çok.. Dikkatli.. biliyorsunuz ki. Irak müftüsü Muhyiddin Ebu Abdullah der ki: — «Şeyh Abdülkâdîr. Hitab müşiri. İlim süsleyicisi. hiç bir sultanın kapısına gitmezdi. Kendi şahsı için asla öfkelenmezdi. hep birden ayağa kalkıp ellerini öpmek için sarılırlardı. Doğruluk sancağı. bulunmaz bir soyun vardır. Kalktı o da yanına gitti. Hakkın huzurunda murakabeye dalmak hazinesi.. kendisini ziyaret maksadıyla geldi ğinde. — «Şeyh gerçekten büyük bir zattır.. oradan uzaklaştım. Müşahede şifası. Simasından heybet fışkıran.» diye emir verir. — «Şeyh haklıdır. Ve. peşin azab olarak kabul ederdi. sırf onlara aya ğa kalkmamak ve onların kendisine aya ğa kalkmamaları için odasına girerdi ve onlar gelip yerlerini aldıktan sonra odasından çıkardı.Kralların minderinde oturmayı.. İki elbisesi varsa bir tanesini ona verirdi... ben onun başını keserim!» Bununla bana imâ etti ğini hemen anladım.. ağladı... Zikr veziri. Ünsiyyet arkadaşı. Başarı onun bayrağı.. — «Ey hurma ağacı.. yeme ğinden yemezdi [sadece bir kere yediğini gördüm]. diyor. Otururken bir melik veya vezir. Kurbiyyetteyid edicisi. Bir aralık sözüne şunu ekledi: — «Evet. Duası kabul edilen. beni göstererek. Hakikat vasıfları sırları idi. rahat dur!. de!. Şeyh ona da bir çok öğütlerde bulundu ve o. bağındaki hurma a ğacına. Onun emirlerine boyun eğmelisin! Ona saygı duyup itaat etmen sana vacibdir! Senin önderin O'dur! O sana karşı kesin bir hüccettir. ağladı. do ğru söylüyor. -136- . Onlarla sohbet ediyordu.. Mükaşefe gıdası.. Halvette iken yanına git ve «İmame (halifeye) dil ile saldırman doğru değildir. Fikr sohbetdaşı.» demekten de kendini alamazdı. Hübeyre: Bunun üzerine gittim. Heybetli. Güler yüzlülük meltemi. Kalbi feth etmek tükenmez malı. Halife büyük bir titizlik ve dikkattle mektubu alır. Hilâfet makam ı yüksek bir makamdır! O'na itaat etmek vacibdir. Şeyh ve fakih Ebu'l-Hasen anlatıyor: Vezir ibni Hübeyre'ye. Soyca tertemiz.» Bu mealdeki mektubu halifeye vâsıl olduğu zaman.» Onun için bakınız ne demiş ler: — «Allah için doğrusu Sen âli cenahsın! Tertemiz bir neslin... yanınja büyük bir cemaatın oturduğunu gördüm. Aşırı gitme ki başını keserim.. öper ve öyle okurdu. Fuhşiyattan ırak ve Hakk'a insanların en yakını bir zattı.

O kadar yüceldin ki bulutlar senin merkebin oldu... Biraz sonra semada bir bulut belirdi.. bütün mehabet ve yücelikler de senin gömleğin olmuştur!. gençlikte de ihtiyarlıkta da daima beşuş. ondan kana kana içtim.. Fakat etrafta ve görünürlerde su denilen birşey yoktu. ben senin Rabbinim! Sana haram olan şeyleri mubah kıldım. Yüceliklerde bir binanın temelini attın da bütün yıld ızlar o binaya kerpiç ve tuğla oldu. Derken bir nur belirdi. Rabbinin hükmü ile. hidayet yıldızlan çevreledi ki bunlar herkese nasip olan basit işler değildir.» * * * 5O. karanlık.... mehabet... sende. babasından naklen anlatıyor: — «Karada bazı seyahatlarımı yapmağa çıkmıştım.» -137- . güzel ahlâk. Çünkü buna kalkışan. O nur'un canibinden çağırıldım: — «Ey Abdülkâdîr.] Ben: — «Allah'ın huzurundan kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığın ırım. güzel hitab hep sendedir. buna önderlik yapan behemehal güçlüklerle karşılaşır.... daima mütebessim oldun! Seni yüksek mertebeler istedi. çeşitli menzillerinde oyunuma gelmeyerek benim şerrimden kurtuldun! Halbuki ben bu gibi ahvâlde ehl-i tarikden yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışımdır.ci Menkıbe BURHANÜL-ESFİYAYA ŞEYTANIN TAARRUZ ETMESİ VE ONUN ŞEYTANIN TAARUZUNDAN KURTULMASI HAKKINDA Abdükâdîr'in o ğlu Şeyh Musa. Nasıl men ki beler söyleyeyim de seni öveyim bilmem ki?.. Beni güneşten korumağa baş ladığı gibi.» [Başka bir rivayete göre kayd şöyledir: Senden başkasına yasak ettiğim şeyleri sana helâl kıldım.. Dünyayı yana ittiğin için. celâdet. Sen öyle bir zâtsın ki.. Evet bütün zarafetler senin elbisen.. Fena halde susamıştım.. üzerime cığ'a benziyen bir şey yağdırdı..» Ben: — «Üstünlük ve minnet Rabbımadır! dedim..» Aynı ses bana hitab etti: — «Ey Abdülkâdîr! Sen ilminin sayesinde. o suret de duman oluverdi. Sus ey laînl diye bağırınca baktım ki o nur..

Tarîki..» Halil bin Ahmed vasıtasiyie Beka bin Batû anlatıyor: — «Şeyh Abdülkâdîr'in usûlü şöyle idi: Sözü.) zikr ve fikr ederdi. O'nu. akla ve mantığ a uzak düşen şeyler emretmez.. Allah. Ali bin El-Hîtî'den sual etti: — «Gavsü'l-azâm Abdülkâdîr'in tarîki nasıldı?. Huzurundan kalkıp o kitabı bir şeyin içine koymak. Hiç bir zaman. tetkiki ve tahkiki sayesinde şerefli bir makama erdirmiştir. Yâni. kulluk makamında ayakta duran büyük bir sırla. Zira ubudiyyeti. Tefrikadan cem makam ına yükselmiş bir kimseydi. ne olursa olsun.» Bir de Ebu Said El-Kaylevî'yi dinleyelim: — «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Allah'la.» dedi...» Ali bin İdrîs El-Yakûbî anlatıyor: Birisi.. Şeriat hükümleri yanında her şeyi Allah'dan gören. Menfaat veya zarar. gelişinden ve "Sana haram olan şeyleri helâl ettim" sözünden.» Şeyh Muzaffer Mansur bin El-Mübârek El vâsıtî der ki: — «Ufak bir cemaatle şeyhin yanına gitmiştim... İçi dışı birdi... O şöyle cevap verdi: — «O.. şeyhin korkusundan bir daha -138- . Kendisinden önce gelen nice velîleri.O'na sordular: — Peki onun şeytan olduğunu nasıl anladın? Cevap verdi: — "Sesin cihetden. şöyle cevap verdi: — «Kalbin ve ruhun muvafakati ile lisan zikri yapardı.. (Tam teslimiyet içersinde olma hali) Nice büyük güçler O'nun karşısında buz gibi erirdi!.. hangi şartlar altında bulunursa bulunsun. sağlam bir esası bulunan tarikatı sayesinde geri bırakmıştır!..» diye emir verdi. kuvvet ve kudretten kendini uzak tutup diledi ğini Allah'a havale ederdi.. Abdülkâdîr'in usûlünden sordular. Kitab ve sünnetten asla ayrılmazdı.. Devamlı olarak ALLAH ile beraberdi. her şeyi Allah rızası için yapan ve hiç bir şeyde mahlûka pay vermeyen bir Zâttı.. hubidiyet zamanı tam bir huzur içerisinde Allah'ın ferdâniyetini tasdik ve tevhidlemekti (Kelime-i tevhid getirmekti). kitabıma bakmadan içindekini görmeden bana: — «Ne kötü bir arkadaştır o elindeki! Kalk yıka onu!....» Şeyh Adi'y bin Misafir'e. Allah'da Allah'a bağh idi... Çünkü Allah hiç bir zaman böyle çirkin tekliflerde bulunmaz. İhlas ve teslimiyeti tam manâsıyla kucaklaşmıştı. işi birdi. Elimde felsefe ve bazı ruhanî ilimleri havi bulunan bir kitab vardı..... Hepimizi şöyle bir süzdükten sonra. Bunu hiç bir şey ile yapmadığı gibi aynı zamanda hiç bir şey için de yapmazdı. Nefsin bütün çirkin sıfatlarından azade idi. sadece kemâl-i Rubûbiyyetten istimdat edilmiştir.c. yakınlık ve uzaklık gibi şeylere hiç aldırmazdı... Cenab-ı Hakk'ı (c.

Sonra o adamı rüyamda. Dehşetle Ümmü Ubeyde'ye koştum durumu dayım şeyh Ahmed'e anlatınca şu itirafta bulundu: — «Evet oğlum. O kitabı çok sevdi ğim için yıkamak istemiyordum..... O'nun bulunduğu o müessir hallerde kimse olamaz!.) nezdinde bana şefaatçi olması dolayısıyla Allah beni afv etti ve o peygamber hakkında kullandığım sözden dolayı beni sorguya çekmedi» dedi... gerçekten İbni Darîs'in en güzel bir hatla yazılmış (Fezâil'ül Kur'ân) kitabı. ne yapacağımı şaşırdım. kalbini tamamen masivâ'den tecrit etmiş... O bambaşka bir güçtür! O'nun yaptığını kimse yapamaz..» demez mi? Baktım ki... hem de Yunus a. şeyh bana acayib acayib bakmağa başladı. Kalktık.. Bembeyaz bir kitap.taşımamak. ne yazık ki bu yastık...» -139- . hem kalben tevbe etmek ister misin?.» dedi. Vermek niyetiyle kitabı açtım. Nihayet kitabı o halde ona verdim. Evet! dedim.. Şeyh Abdurrahman bin Ebi'l Hasan Ali El-Betaihî anlatıyor: «Bağdat'a gelip Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'i ziyaret etti ğimde. Şeyh: — «Şu kitabını versene bana!. geldi içimden.» dedi.. aklımdan felsefe ve ruh ilimleri uçup gitti. bir yastığa yaslamış oturuyordu. Sırtın. Bir de ne görsem. adam ın kalbine isabet etti ve öldü.. — «Öyleyse kalk!» emrini verdi.. Zira havî birçok meseleleri hemen hemen ezberlemiştim. — Nasılsın? diye sorunca.. ne de bir harf. bambaşka bir hâl ve keyfiyyette gördüm..» Şeyh bunu duyunca yüzünde şiddetli bir öfkenin eserleri göründü ve yastığı eline aldığı gibi yere fırlattı ve: — «İşte. Kalktım. O'nu.. şu cevabı verdi: — «Gavsü'l-âzâm'ın sayesinde ve O'nun hem Allah nezdinde. Sahifelerini bir bir açıp baktıktan sonra yine aynı kitabı bana uzatarak: — «İşte ibni Darîs'in (FezâıTül Kur'ân) kitabı. sırra kadem basmış.. adama koştuk ve sapasağlam olan adamı. Sanki onlardan hiç bir şey öğrenmemişim gibi oldum... Kalkamadım. ruhunu teslim etmiş gördük. filân adam keramet ve halvetteki ibadetleri ile ün yapmış ve hattâ bir keresinde demiş ki: — «Ben. kitabda ne bir kelime yazılı. Biri. — «Tevbe ettiğin zaman hem lisanen. gayet neşeli olarak gördüm. Bir defasında şöyle bir müşahedem oldu: Şeyhin yanındaydım. Tam kalkmağa niyetlenmiştim ki.s.» diye sordu. Allah Nebisi Yunus bin Matta'yı bile geçtim makamda....

mal. Bir de baktım ki o baston göklere do ğru yükselen bir nur oluverdi. bütün ehl-i tarik'in gücünü geçmiştir..Şeyh Ali El-Kureyşî. En büyük melekût sırlarına ermişti O!.. Sonra bana bakarak dedi ki: — «Ey Zeyyâl sen bunu istemiştin de ğil mi?» ALLAH O'ndan Razı Olsun Ebut-Takiy Muhammed bin El-Ezher es-Sarîfini anlatıyor: «Bir sene devamlı olarak Allah'ın bana kendi velîlerinden birini göstermesini bekledim.. O anda içimden (Bu bastonla bir keramet gösterse... Zahiren ve Bâtınen Şeriatı tatbik etmek idi. -140- .. Hemen o andan itibaren su azalmaya başladı.. şeytan ve nefsin ayarta-madığı büyük bir Velî idi.. Bir gece rüyamda.. vasfen. O öyle bir sırdı ki. Yanımda bir adam vardı. bastonunu alıp nehir kenarına gelerek suyun yanına dikti ve: — «Buraya kadar. müşahede ve mükâşefe ehli şek ve tereddütlerin semtine uğrayamadığı. bir şahsa O'nu şöyle vasf ediyordu: — «O'nun Rabbinin yolundaki gücü. * * * 51... Gökyüzünü tam manâsıyla aydınlattı ve bu hal tam bir saat devam etti... Rüyadan uyanınca onu tekrar uyanık halimde görmek istedim ve anında İmam'ın kabrine koştum.» diye bağırdı.. mülk onu asla paralayamazdı. Abdullah Zeyyâl der ki: «560 yılında Abdülkâdîr'in medresesinde duruyordum.. Bir de ne göreyim rüyada gördü ğüm adam orada durmuyor mu? Ona yetişmek için ziyaretimde acele ettim. Evinden elinde bastonu olduğu halde çıktı... Bana gülümseyerek baktı ve bastonunu yere dikti... Herkes korkarak Gavsü'l-âzâm'a sığınmışlardı.. İçimden onun Evliyaullahdan biri olduğunu geçirdim... O öyle bir kâlbdi ki. Daha ileriye gitme!. Ondan sonra bastonunu aldı ve eskisi gibi baston oldu... hasedcilerden başka o sırra kimse göz dikemezdi.) diye geçti. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hz.. Allah O'ndan Razı Olsun. hükmen ve hâlen Tevhid kelimesi. Kalbi Allah'dan başka her şeyden boş.ci Menkıbe TACÜL-EVLİYÂ'NIN ZAMANINDA DİCLE NEHRİNİN TAŞMASI HAKKINDA Dicle nehri bir defasında taşmış ve Ba ğdat sokaklarına hücum etmişti.» Tarikatı. İmam Ahmed bin HanbePin kabrini ziyaret ettim..

Medresesine gelip kapısının önüne dikicim. Durup benimle konuş masını teklif ettim ve mutlaka bunu yapması lâzım geldi ğine dair yemin ettim.» dedi. şu anda yeryüzünde ondan başka Hanefî mezhebinden olmayan yoktur!» sen bunu istemiştin değil mi?» ALLAH O'ndan Razı Olsun. İşte ben ona muhabbet yolunu öğrettim. Resûlüllah'm yeryüzündeki vekiliyim. Ey yeryüzündeki insanlar.... hepsi bildiriiir. Biraz zaman geçtikten sonra birisinin zihnini.a. Ben..... bana selâm vermedikçe doğamaz! Yıl. Ben size bir hüccetim. ne oluyor ki bugün hiç konuş muyor) gibi dü şünceler işgal etmeye başlayınca. Hangisini istersem onu giyerim. Hiç konuş madı ve hiç kimsede bir şey okumadı. Ey gulâm! Bin senelik yere git.. yoksa hiç bilmediğiniz yerlerden askerler getiririm.. şeyh hemen: — «Şimdi Beyt-i Mukaddes'ten bir adam bir adımda havadan buraya uçtu geldi ve huzurumda tevbe etti... ey ehl-i ırak. meleklerin. duydukları vecdden nerde ise birbirlerine gireceklerdi. Herkesin gözü önünde havada uçar ve şöyle derdi: — «Güneş.» Bu sözünden onun hanefî mezhebinden biri olduğunu zannettim.. ben de ceddim Hazret i Muhammed (s. ay ve günler bana kendilerinde ne cereyan ettiğini saati saatına bildirirler. insan ve cinlerin şeyhiyim. Kendi kendime dedim ki.» .. yine sözümü orada duyacaksın! -141- . muhabbet başka şey. Bana kötü kimlerdir.. (Acaba şeyh ne düşünüyor.... içeriden bana [kapıyı açmadan] seslendi: — «Ey Muhammed. Buna rağmen orada bulunan cemaatı büyük bir vecd aldı. Nerelere basmış ise oraya basar geçerim.Gözüm levh-i mahfuzda. orada olup bitenleri görebiliyorum. Barış istemelisiniz.v. benim yüzü suyum hürmetine isteyiniz.» Yine kürsüde iken şöyle demiştir: — «ALLAH'dan birşey istediğiniz zaman. Bir defasında kürsüye çıktı. Dicle nehrinin iki tarafı bir adamlık mesafe oluncaya kadar birleşti ve adımını atarak nehrin öbür tarafına geçiverdi. iyi kimlerdir.dedi.Önümden geçip gitti ve onu Dicle'ye kadar takip ettim. Durdu ve kendisine sordum: — Mezhebin nedir? — «Tertemiz bir müslümanım. Bunun üzerine başka birinin aklını: (Böyle havada uçan bir adamın tevbeye ne ihtiyacı olur?) gibi bir husus kurcalayınca ona da cevap yetiştirdi: — «Havada uçmak başka şey. gelin benden öğrenin: Bence ahvâl. gidip Abdülkâdîr Geylânî'yi ziyaret edeyim ve gördüklerimin tümünü ona birbir anlatayım. evde asılı olan elbiseler gibidir. asla müşriklerden de ğilim.)'in izindeyim. Her veli bir peygamberin izindedir..

— «Ey Ebu-Rıdâ. Hemen ona yüz dinar götürdüm. Ud omuzunda olduğu halde minbere çıktı. daha var olmadan. Bunun üzerine o zât: — Ey efendim. hiç kimse yüzüme bakmaz oldu.dedi... Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr seni çağırıyor. o beni taşır m ı hiç. hiç ölmeyen Allah için terennüm et. bu yüz dinarı ona ver onu al buraya getir!. sana istediğin kadar verecektir.. ona hikâyeni anlat!» dedi.. O. mutlaka benim kim oldu ğumu sana bildireceklerdir... Hayretlerinden ne yapacaklarını bilemediler. Dikkatle onu süzüyorlardı. — «Efendi.. Orada ud*çalan bir yaşlı adam göreceksin. Hz.. kalbi ümit ve lisan niyazından başka hiç bir hazırlığım yoktur! Ümidvâr olanlar huzurunda lütuf beklerler. Bağdat'tan çıktım. Onun bu hareketine herkes şaştı. Senden yalnız iyi kimseler umacaksa. bayıldım şöyle diyerek ayıldım: — «YARABBİ! Kavuşma günü.» dedi.» ALLAH O'ndan Razı Olsun. Buyur! dedim.... Sonra sükût etti ve oturdu sonra kalktı da şöyle dedi: — «Ruhum. Ey gulâm... Bir de baktım ki. Velilik elbiseleri buradan dağılır....» Yine hizmetçisi Ebû-Rıdâ anlatıyor: Bir gün şeyh minberde irticalen konuşuyordu Aniden sustu ve: — «Bana hemen yüz dinar getirmezseniz konuşmam!» .. kendi kendime. Onları ziyaret ederken bir kabrin yanına oturdum.. — «Şunuziye kabristanına git!." dedim. Hiç bir velî yoktur ki. Eğer eli boş dönersem vay halime!.Ey gulâm (hadim) evliya derece derecedir. ölüler de ruhları ile gelirler.» dedi.» dedi.. Bunu duyar duymaz. Gittim. -142- . Bağırdı ve bayıldı... kabir yarıldı ve içerden bir adam bana başını çıkardı ve dedi ki: — Ne zamandır ölülere şarkı söylüyorsun? Bir kere de devamlı diri olan. cani (günahkâr) kimin kapısına sığınacak?. münkir ile nekir kabrine geldiklerinde benden sor. Hizmetçisi Ebu-Ridâ anlatıyor: Şeyh bir gün ruh hakkında konuştu. yoklukta iken sizi sevdi..: — «Onu minbere çıkarın!. gençliğimde iyi şarkı söyleyen bir kişi idim ve herkes tarafından beğenilirdim. Ayılınca kendisine şöyle dedim: — Ey efendi. orada hakikaten ud çalan yaş lı bir ihtiyarın durmakta olduğunu gördüm. Abdülkâdîr ona. Yaşlanınca. Ona selâm verip. Abdülkâdîr Geylânî Hz. "Ölülerden başka hiç kimseye şarkı söylemiyeceğim. benimle gel! — Peki. Diriler cesedleri ile. Size olan muhabbetimden ayağım ı çekersem.. yüzdinar altını verdim.. meclisime u ğramasın. dedi ve onu alıp doğru Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in yanına götürünce.

kâinatın her yanını nura ve aydınlığa boğarlar. görüyorsunuz ya mükâfatımı fazlasıyla aldım.. — «Söyledi ğiniz zaman.» Şu andan itibaren Allah'a tevbe ediyorum dedi ve elindeki galgi aleti olan udu pargaladi. .... işte Regâib namazım odur! Yüzler güzelliklerini gösterince.Aşk uğrunda gerekeni yapmayan kişi. Lakin şeyh bunların birisinden almıştı. Bu nurun nereden geldigini merak ettim. Rabbim için terennüm etmemi tenbih eden şahsın dedi ği gibi. Çünkü bunlar olmazsa kişi... onun rızâsından mahrum olurum. vazifesini yapm ış sayılmaz!. Şimdi ise onu gayet güzel görebiliyorum. ya bütün hallerde ve davranışlannda doğruluktan ayrılmayan fakirlerin mukafatları nasıl olur?» Şu halde. doğruluk ve kalb temizli ğini asla elden bırakmayın. vasfı (bana) takarrup edene rağbet ederim. Nice manâlar var ki izahı güçtür! Önceleri aşk şarabı beni sermest ederdi. Canım ı feda etmezsem. Bir de baktım ki. İlk bakışta.» -143- . hemen hepsi gelip Gavsü'l-âzâm Abdülkadîr'le müsamahada bulundu. Büyük bir gayret ve azimle ariflerin saflarını yararım şeref ve mertebede onların çok fevkine varırım.. Lûtfu bol olana münâsip olurum.» Biz bunu duyunca doğru Gavsü'l-âzâm Abdülkadîr'e koşarak geldik ve kendilerine: — «Bu gece Regâib namazını kıldın mı?» diye sorduk... herhalde beni ateşlerden kurtarırsın (de ğil mi?)» Ben bunları ayakta terennüm ederken hizmetçin bana geldi ve gönderdi ğin şu yüz dinarı aldım. sevgilinin yüzünü görünce. Bunun uzerine Şeyh şöyle dedi: — «Bu levhiyatta gösterilen doğruluk ve samimiyetin mukafati olursa. Cevap verdiler: — «Gözlerim.» O'na. kendimi bilmez bir halde olurdum.Hesap ve kavuşma gününde (yüz kızartıcı) bir şey ile gelirsem. Seyh Abdürrezzak ile Şeyh Abdülvahap anlatiyor: «Şeyh Beka bin Batû... başlangıç ve son bakımından ne gibi hallerde bulunduğunu soranlara şu cevabı vermişlerdir: — «Ben. Receb ayinm besine tesaduf eden Cum'a günü erkenden babamızın medresesine geldi ve bize şöyle dedi: — «Bu gece bir nur gordum. Rabbine bir karıs bile tekarrup edemez. Di ğerlerinden almamıştı..» Âşıkların anlaşmaları. değil mi? Biraz sonra gökte hiç bir melek kalmadı. Şimdi ise uyanık tutmaktadır..) Gavsu'l-azam Abdulkadîr altın istedi ği gun takriben kırk adam ona yüz dinar getirmişti.. Gavsu'l-azam Abdulkadîr di ğer adamların getirdikleri altını da hiç bir şey almadan o adama vermiştir.. arastirdim... do ğruluktan ayrılmayın!» (En Nur suresi.. ayet: 152. nurun kaynağı Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hz. (Mezardan başını çıkarıp. Bunu elde etmek için nice kahraman ve cesur geçinenlerin sırtlarını omuz vurarak yere getiririm. büyük gizliliklerdedir.

. Sen hiç bir şey değilken sana can verdim. fakat yine senin hâllerinden hiç bir şeyi kendimizde göremeyiz. bu kardeşimin o ğlu ilm-i kelâmla meşgul oluyor.. onlara vaaz veriyordu. Şu halde sen bir şeyken bizden gafil olma!» diyen bir ses beni uyandırdı. Fakat ben bir türlü amcamı dinlemiyordum. Hemen o anda ya ğmur dışarıya yağmaya devam ettiği halde. dedi.. halvet odasının tavanından birden aşağıya atlamaz mı? Daha ben kendilerine bir şey sormadan hemen şöyle dedi: — «Canım Kâ'be'ye gitmek istedim.. Bunun üzerine ellerini semaya açarak: — «Ben senin için halkı toplamağa çalışıyorum.. Vallahi ben.» diye mukabele etti. Aşk sarhoşluğu hâlâ benliğimi sarm ış duruyor. O: — «Amellerde benimle yarışa kalktığınız yetmemiş gibi bir de mevhibelerde benimle yarışa kalkıyorsunuz. ifâsı ile emr edilmediğim hiç bir iş de yapmadım. amcam: — Efendimiz. Amcam beni ondan men etmek istiyordu. yaptım. senin gibi nefis mücadelesi yaparız. «Üzerinde bulunan hakkım için iç!» denilmedikçe içmedim. Ya ğmur yağmaya baş layınca halkda çözülme ve dağılma görüldü... bir damla bile düşmedi. Ne olurdu sâkîbana onu. yudum yudum vermeseydi!. Şeyh Abdülkâdîr dedi ki: — «Mücâhede zamanımda bana uyku bastığı zaman: Ey Abdülkâdîr! Seni uyku için yaratmadım. sen ise onları benden uzaklaştırıyorsun!» dedi. senin gibi oruçtutarız.. Dedi ki: — «Eğer her şeyin Allah'tan olduğunu bilirsen ve yaptığın işlerde başarıya seni Allah 'in ulaştırdığını kabul edip de kendini aradan çıkarırsan ucûb (kendini beğenmiştik) den kurtulmuş olursun!» Şeyh Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî diyor ki: — Ben gençken ilm-i kelâmla iştigal ettim. Gittim Baki olan Celâle şükr secdesi İçime ateş kıvılcımları düştü de yakıp kavurdu beni!.» Şeyh Adiy bin Misafir'den: «Bir gün halk toplanmış. Huzuruna girip oturunca. Hayretle bakıp dururken bir de baktım ki.Tâcü'l-Evliyâ'ya dediler ki: —Biz aynen senin gibi namaz kılarız. Kapıyı açıp içeriye girince kendisini göremedim. medresenin içine ya ğmadı. gün kişinin kendini be ğenmişlikten naşı! -144- . Kendisini bundan her ne kadar alıkoymak istedimse de bir türlü vazgeçirtemedim. Ses alamadım. Hizmetçisi Ebu-Rıdâ anlatıyor: — Bir gece O'nun halvet kapısını çaldım. Bir gün beni alarak Gavsü'i-âzâm Abdülkâdîr'in ziyaretine götürdü. «Ne olur üzerinde bulunan hakkım için ye!» denilmedikçe yemedim. O konuda bir çok kitablar ezberledim.» Abdullah El-Cubbâi anlatıyor: Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr bir kurtulacağına dâir öğüt veriyordu.

. El-Cubbâî der ki: — «(Hilyetü'l-Evliyâ) adlı kitabı. Ebü'l-Ferec bin el-Hamamî'nin bir müşahedesi: — Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Hz. inkâr ederdim. İçimden. O'nun feyiz ve bereketini çok gördüm. Artık o andan itibaren hikmet dolu sözler söylüyordum. namaz bitince bana dönerek: — «Ey oğul. sayma ğa başladım. Nasır oğlu Ali'den dinliyordum. Bunu hiç doğru yapmadın!» . Oraya gitmem gerekti. İşte bir beyit: Unutup bildiğini arif isen. bu konuda hangi kitapları hıfz ettin.. hakkında duyduğum şeyleri bir türlü kabul edemezdim. Lâkin gaflet bütün mevcudiyetini kuşatm ış ve bu yüzden arkamda abdestsiz namaz kıldın.... nadan ol Bezm-i vahdetde ne ilim ne de âlim isterler İ. Gün geçtikçe O'nu sevme ğe. edep ve hikmet öğren de ondan sonra inzivaya çekil! Aksi halde henüz tüyleri bitmemiş civcive benzer hâlin. Camiye girdim. şeyhlerin yanında bulun.» Musullu Şeyh Ebu'l-Abbas Hışır Hüseyin anlatıyor: -145- . Kalbim yumuşadı. O andan itibaren tevbekâr olup yanından.... Bana baktı ve içimdekini okudu: — «Eğer inzivaya çekilmek istersen... — Falân. bana bir hacet için gelseydin.. beni irşat etti. İşte insanın düşüncesini kafasından çalarlar da haberi olmaz. mutlaka hacetini görürdüm. böyle bir şey olmaz derdim. Bir gün Bâbil-Ezc'de bir işim çıktı.. Bu ise zaviyede ibâdetle iştigal eden kişiye yaraşmaz..Bunun üzerine Gavsü'l-âzâm bana: — «Ey Ömer.?» diye sordu. Mübarek ellerini göğsüme koydu. Zaviyende otururken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek istersin ve dışarı çıkmak zorunda kalırsın. kafamda tasarladıklarımı bana nasıl haber verebilirdi?. Müezzin ikindi ezanını okuyordu. Halktan uzaklaşıp halvete çekilmek istedim. dedim.. Namazdan sonra gidip önünde oturdum.. ezberlediklerimden hiç bir şey hatırımda kalmamış olarak buldum kendimi. falan kitapları. biraz sonra kaldırdığında. arkasında ikindi namazını kıldım.» dedi... unuttuklarımın yerine bana ilm-i Ledünnî'yi bahş etmişti. diye cevap verdim.. O andan itibaren kafasından çalarlar da haberi olmaz. bundan sonra bana: — «Ey Ömer! Sen Ehl-i İrâkın son meşhurlarından olacaksın!» diye müjdede bulundu. dönüşümde medresenin önünden geçiyordum. Hakkı Erzurumî Şeyh Abdülkâdîr. Gidip Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in arkasında namaz kıldım.. Yalnız ibâdetle meşgul olayım. benim içimdekini nasıl bilebilirdi. Gittim. hayretten az kaldı düşüp bayılacak oldum: O. hizmetinden hiç ayrılmadım.demez mi.. bakalım şu namazı onun arkasında abdestsiz kılayım da farkına varacak mı gibi bir düşünce geçirdim. önce ilim öğren.

.. — «Dile benden ne dilersen!. öğütür yersiniz!. Ahmed devam ediyor: O'na fakirlikten şikâyet ettim.. O ğlu torbayı açınca Şeyhin dediği çıktı içinden. bu paraların hepsi kan olur. Önünde diz çöküp oturdu..» dedi ve.. ânında öldü. Ve: «Aç bakalım oğlum şunu!. Râfızîlerden bir topluluk a ğzı dikilmiş ve mühürlenmiş içi dolu iki torba getirdiler ve şeyhe: — Bil bakalım bunun içinde ne var? dediler. Şeyh Kureşî bir müşahedesini daha naklediyor: Bir gün yine meclisinde hazır bulundum. Şeyh kürsüden inip torbaların birinin üzerine elini koydu ve bunda sakat yürüyemiyen bir çocuk var. fakat öteki gibi hasta de ğildir.» dedi ve akreb. ona selâm verdi. «Aç bunu yavrum!. dedi.» dedi ve oturttu... Râfizîler. Sonra. ısrar etti ve nihayet içinden en güzel ve en cazip olan iki keseyi alıp birini sağa.. Şeyh Ahmed El-Kureşî anlatıyor: Bir gün şeyh ata binip Marısûrî camisine gitti.. evine doğru akar ve evini istilâ ederdi!» Şeyh Ebü'l-Hasen Ali El-Kûreşî bir müşahedesini nakl ediyor: Bir gün şeyhin yanında oturuyordum.» dedi.. Gavs'ın bu akıllara durgunluk veren kerametini görünce tevbe ettiler.» dedi açtı..» dedi. Tesirli ö ğütlerini dinledikten sonra on hizmetçinin taşıdığı on kese parayı da ortaya serip. Sonra onları eline alarak iyice sıkınca altlarından kan damlamağa başladı... Bu söze tahammül edemiyen Müstencid olduğu yerde yığılıp kaldı. o: — «Al!.. «Bu senindir!. -146- . Sonra Gavsü'l-âzâm ona: — «Ey Müstencid. insanların kanlarını emip bana getirmekten hiç mi haya duymadın?. Benden bir şeyin yerine getirilmesini istedi. dedi... Bana hemen bir çuval buğday verdi. Ona: «Allah'ın izni ile otur!. hakîkaten Şeyh'in dedi ği sapasağlam küçük bir çocuk çıkıverdi ve yürüme ğe başladı... O ğluna.. eğer bunun Allah Resulü ile bir akrabalık bağı bulunmasaydı.. Bunun üzerine ondan bazı bâtınî şeyler istedim...» dedi. O ğlu Abdürrez-zak'a emr etti. Ve: — «Bunun ağzını açar. Şeyh çocuğa: «Haydi Allah'ın izni ile yürü!.» dedi.» dedi ve dedi ği ânında meydana geldi.. diğerini de sola koydu. «Ey Ahmed! Bu akreb camiden buraya kadar beni tam altm ış kere soktu!. Ayılınca Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr şöyle dedi: — «Allah hakkı için.. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in medrese-sindeydik El-Muktefî li Emrillâh'ın oğlu İmâm (Emîr) El-Müstencid billah huzuruna geldi. Onların içinden tam üç kişi de hayret ve dehşetten oracakta can verdi.. derhal yerine getirince.» dedi ve çücuk yürüyemeyen küçük bir çocuk var. Gavsü'l-âzâm parayı almaktan imtina edince.» dedi. Medresesine dönüşünde yüzünü açtı ve alnında dolaşan bir akrebi alıp yere fırlattı ve ona: «Allah'ın izni ile öl!.Bir gece Bağdat'ta.

bakalım bir toplantısında Şeyh ne kadar şiir söyleyecek? Bir iplik aldım. Şeyh ona şehadet kelimesini getirtti. ben de peşinden girdim. Derken o inilti sesi gelen cihete do ğru giden bir adam girdi içeri. Orada hana benzeyen bir yere girdi.. İçimden "Bakalım nereye gidecek?" dedim. -147- . Sonra onları terk ederek çıktı. tam yüzünün hizasına doğru oturuyordum. almadı ve bana bakmadan dışarı çıktı. Nihayet hiç görmediğim.. baş üstüne! diye mukabele ettiler. İçerde altı şahıs vardı.. kapı kendi kendine ilk seferinde olduğu gibi yine açıldı. derken epey uza ğa gitti. girdi.. ben de peşinden çıktım.. Medresenin sonuna geldi. Kapı yine kendi kendine kapandı. Biraz sonra omuzunda bir adam olduğu halde dışarı çıktı.. Bunu yaparken Şeyhden çok uzakta oturuyordum. kapı kendi kendine açıldı. hemen eline ibrik vermek istedim.. saçını kesti bir takke giydirip Muhammed adını taktı. ölünceye kadar yerdiniz de yine bitmezdi o!. pala bıyıklı.» diye çıkışmaz mı? » İnus-Setantâne diye tanınan Şeyh Ebul-Hasen dedi ki: Şeyh Abdülkâdîr'in yanında ilim tahsil ediyordum. ben de arkasından çıktım. Tabii ondan sonra o bitti ve ellerinde bir şey kalmadı.. yine orada buğday buldu. dışarı çıktı. Dedi ği gibi yaptık.» dedi. şeyh ona: — «Eğer benim dediğim gibi bıraksaydınız. gizli tutulur. elbisemin altındaki ipli ğe bir dü ğüm attım. o ölen kimsenin yerine gelmesi için emir aldım! Bu onun yerine kâim olsun!. fakat bu sefer onu yedi gün açık olarak bıraktı.. Hüseyin bin Halîl Et-Tayyib anlatıyor: Bir gün şeyhin meclisinde. Gökten her tarafı aydınlatan billurdan bir kandil indi. bıyığını kırptı. fakat Şeyh: — «Mecliste olup bitenler anlatılmaz. Beni görmesin diye orada gizli bir yere sığındım. sonra yine kapı kendi kendine kapandı. ben de peşinden.. hemen halka gördüklerimi anlatmak istedim. Onu görünce hemen saygı ile ayağa kalktılar ve selâmladılar. Yürümeğe başladı. — Peki.. ben de kendisini bırakmadan sessizce ardından takip ettim. Biraz sonra Bağdat'a bakan kapıdan dışarı çıktı.. Bir de baktım ki.. Bunu aynı mecliste üç kere gördüm. Ben de sessizce kendilerini tâkib ettim. Bir hasta iniltisi duydum.» diye ikinci bir keramette daha bulundu. her şiir söyledikçe. bana hitaben: — «Ben çözüyorum.. Yahya bin Cenah El-Edîb'den: «Kendi kendime dedim ki.— «Sakın onu hiç değiştirmeyin!. Sonra uzun saçlı. bize o buğday tam beş sene yetti. sen bağlıyorsun! . Bilâhere gelip durumu şeyhe anlatınca. Sonra eşim o boş çuvalın a ğzını açtı.» diye de tenbih etti.» diye ikâzda bulunduğundan O'nun vefatına kadar kimseye bu hususta bir kelime bile söylemedim. sonra hızla geri dönüp yükseldi.. şeyhin a ğzına yaklaştı.. tanımadığım bir yere gitti. Bir gece... yine her gece olduğu gibi yata ğından kalktı. Geceleri O'na hizmet etmek gayesi ile uyumuyordum. O.. Hayretten kendimi alamadım. Orada bulunan aitı kişilik küçük topluluğa: — «Bunun. nihayet Ba ğdat kapısına geldi. aradan çok geçmeden o inilti sesi durdu. başı açık olan başka bir adam içeri girip Şeyhin önüne oturdu..

Şeyh Abdülkâdîr'in ismini duyunca hemen attan indi.girdi ben de arkasından girdim kapı kapandı. Sonra medresesine gitti. İyice karanlık basınca (nısfelden sonra gece yarısı) oradan çeşitli kılıktaki cinler sana görünüp geçecekler. beni Abdülkâdîr gönderdi. Daha ben bir dilekte bulunmadan önce kendisi söze baş ladı: — «O gittiğim yer Nehâvend şehri idi. fakat çizmiş olduğum dâireden içeri giremedikleri için bana yaklaşamadılar.. Ona. Sabah olunca (Hiç bir şeyden haberim yokmuş gibi) kitabı elime aldım. * * * 52. Bana şu tavsiyede bulundu: — «Bu gece hiç vakit kaybetmeden Kerh 'in harabelerine git.. ölümünde hazır bulunmak istedim. yerde: Bismillah Şeyh Abdülkâdîr'in niyetine diyerek bir daire çiz!. ben de arkasından girdim.. diyerek kızının durumunu anlatırsın!. Oradan da evine girdi. O içeri girip de omuzunda bir adam olduğu halde çıkan ise Ebül-Abbas El-Hıdır idi.. Nihayet derse oturduk. Seher vakti olunca büyük bir debdebe ve tantana içinde onların kralları beraberinde birçok cinler olduğu halde gelecek..ci Menkıbe BURHÂNÜ’L ESFİYA’NIN EMRİNE CİNLERİN UYUŞU HAKKINDA Ebû Sâid Abdullah bin Ahmed bin Ali El-Bağdadî El-Ezcî başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: 537'de 16 yaşında Fâtime ismindeki kızım evin damına çıkmıştı. O gördüğün altı kişi Allah velîlerinden seçkin kimselerdi.. İçimden..." diye bir düşünce geçti. yanına ders okumaya gittim. kapı açıldı. Hastanın işini görmek için gelmişti. girdi. yeri öptü.. Büyük bir korku ve heyecan içersinde hemen Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'e koştum durumu kendisine anlattım.. O şehâdet kelimesi telkin edip de müslüman olan kimse Kostantin'den bir hıristiyan idi. Neden sonra öğrendim ki kızımı kaçırmış lar.» Bu tavsiye üzerine dedi ği yere gittim. ölecekti... söyle bakalım?» dedi... ne istediğini soracak. O inleyen hasta onların yedincisiydi. Kapı yine kendi kendine kapandı.. Yanındakilerle birlikte dâirenin dışında oturdu ve -148- .. İyice karanlık basınca baktım ki korkunç manzaralı cinler bölük bölüm gelme ğe başladılar.. dedim. Onun. (Üçler yediler kutublar) idi.. Hasta idi.» Bu açıklamayı bana yaptıktan sonra: — «Bunu ben ölünceye kadar kimseye anlatma! Aram ızda sır olarak kalsın!» diye sıkı sıkıya tenbih ettiler. o ölecek kişinin yerini alması için emir alm ıştım. Baktım aşağı inmedi. bana tenbih ettiklerini bir bir yaptım. "Şimdi olup bitenleri Şeyh mutlaka bana açıklar. Beşinci tepede oturup.. — Beni sana Şeyh Abdülkâdîr gönderdi. Neden sonra kralları büyük bir tantana ve debdebe içinde geldi ve — «Ne istiyorsun. Sana.

Bu emir üzerine adam gitti.. — Bilmiyoruz kimin yaptığını. Bir dehlizde bir gencin kafası üstüne düşmüş yatmakta olduğunu gördük. Allah sevdiği bir kulun emrine insanlardan ve cinlerden bir çoklarını verir. Hanım ın yine saralanınca kulağına ey Hânis Bağdat'ta ikâmet eden Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr.» Şeyh Abdullah Muhammed bin Ebi'l-Ganâim El-Hüseynî dedi ki: Şeyh Ali bin El-Heybeti bir gün Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in yanına girdi. Cevap verdi: — Şeyhü'l Sakaleyn'in dediğini yaptım. Ben de beraberindeydim. dediler.» diye yakındı. On sene bir daha görünmedi..» dedi. her gece evinden bakar.. Ne yaptıksa çare bulamadık..» diye bağırınca... — «İşte ben kaçırdım kızı» dedi. "Vaziyet ne merkezdedir?" diye sorduk.. Onun sağlığında Bağdat'ta hiç bir sar'a vak'asına rastlanmadı.. Kendisine başımdan geçenleri anlatınca hemen yanındakilere: — «Bunu hanginiz yaptı? Bunu kim yaptı?» diye çıkıştı.. o. O irtihâl ettikten sonra Bağdat'ta sık sık sar'a vak'aları görüldü. Bunun üzerine hemen: — «Vurun şunun boynunu!» dedi ve bana kızımı teslim etti.» diye mukabele etti. ALLAH'ın izni ile hasta iyi eden hocaların başı şu itirafta bulunmuştur: — «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Bağdat'ta tam kırk sene oturdu. senin için "Bir daha gelip kadına musallat olmasın. * * * Bir adam Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'e gelip: — Ben İsfahan'ıyım hanımım sar'a hastalığına yakalandı.. İsmi Hânis'dir. Gavsü'l-âzâm ona: — «O kadına Serendip vadisinin şeytanlarından bir şeytan musallat olmuştur. cinleri seyreder..... cin bir daha gelmedi ve hanımım iyileşti. Güzelli ğine dayanamayarak ona âşık oldum da onun için kaçırdım. del. On sene sonra geldiğinde kendisine.. -149- . senin kadar Abdülkâdîr'in emrine candan imtisal eden birini görmedim. — «Mutlaka biriniz yapmıştır bu işi!. Kendisine: — Bugüne kadar. deyince: — «Bu nasıl olmasın ki. şayet gelirse helak olur!... «Mârid» adında bir cin kızı yanına alarak meydana çıktı. — «Kız gayet güzeldi. cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar.sordu: — «Söyle bakalım benimle ne işin var?» dedi... — «Neden yaptın ey Mârid bu işi?» dedi. dedi. » dedi." diyor....

Beni görünce seslendi: — «Bizim sohbetimiz de bulun!...) muharebede kal'a henüz feth edilmemiş. Hilbede ki Şeyhin hanında üç yüz kişiye yakın bir ziyaretçi toplanmıştı. havada uçarak gitti. Bunun üzerine Şeyh Ali.. eshabı kîram'a «Çabuk bu tarafa kaçın!. Sıra o delikanlıya gelince Gavs elini vermedi..c.. Herkes ona doğru koştu.. o kadar çok akâîd bilgileri edindim ki.» diye ba ğırdı. Bana bir gün Abdülkâdîr'in vaaz meclislerin de güzel konuş tuğunu..a.» dedi. Çocuğa durumu bildirdi. târifî kâbîl de ğildir..v. Eğer Şeyh Ali olmasaydı bunu yapmazdım.» buyurur. ne olur. sûr'un dibinde dinlenirken Resûlullah birden yerinden kalkarak koşar.. hanede hiç kimse kalmadı. Belki de cünüp idi. Doğruluğu ile ün yapan Ebû'l-Hasan Ali bin Mülâib El-Kavvas anlattı: Birçok cemaatle birlikte Gavsü'l-âzâm Abdülkâdir'i ziyaret ettik.... buraya doğru koşun!.. herkesi büyüledi ğini anlattılar. Ve insanlar da dinliyorlardı..» 559'un Muharrem ayında şöyle bir vak'a cereyan etmiştir. — «O....» dedi. Kâfirler güya görünmeden bu hileyi yapmışlardı. başkalarından öğrendiklerimin hepsini unutttum.. Çünkü orada helak olacağınızdan korkmuştum... Onu görmek ve dinlemek isterdim de bir türlü vakit bulamazdım. naklî ilimlerden o kadar çok istifâde ettim. Delikanlıya -150- . Bunun açıklamasını kendisinden rica ederek: Bunun izahını yapar mısınız bizlere? dedik.. Abdülkâdîr'e söyle de bana bir çâre bulsun! dedi. az sonra bakarlar ki büyük bir taş onların evvelce bulunduğu yere düşer.) odasından acele olarak çıktı: — «Buraya doğru... bende koşup size haber verdim..» Birgün Resulü Zişan (s. Bunu görünce hayretten kendimi alamadım... Gavs'ül-âzâm'a mühim meseleleri sormak ve onun duasını almak için gidiyorlardı. Şeyhin yanına girince: — «Onu sana bağışladım.a.. O günden sonra yanından hiç ayrılmadım.. Nihayet Gavs'ın yanına geldik. çocuğun yanına geldi. işte bunun gibi.... Sonra dedi ki: — «Ben odada iken tavanın çökeceğini haber verdiler.Ali bin El-Heybetî: — Şeyhim. mübarek ellerini öptük. ben de beraberindeydim.» dedi ve kendi kendine söylendi: — «Adam ın durumunu hemen değiştirdim. Sonra tekrar Şeyhin yanına girdik. Ebû Muhammed El-Haşşâb anlattı: Gençken Nahiv okuyordum. hemen ayağa kalkıp havada uçmağa baş ladı.) Resulüne haber verdi.... ALLAH (c.... Şeyh (r.. Seni "Sibevehy" yapalım. insanlarla beraber ben de oturup dinleme ğe başladım.. Ondan aklî.. Çünkü yıllarca başkalarından öğrendi ğimi bir sene içinde O'ndan ö ğrendim.gömle ğinde gizledi. Bundan sonra tavan çöktü ve insanlar kurtulmuş oldu. Nihayet bir gün vaaz verdi ği yere gittim. Halkın içinde temizli ğe riâyet etmeyen bir genç vardı.

» dedi. Şeyh Ali bin El-Heybetî orada de ğiller mi?. Sonra biz oradan ayrıldık. Yanında bir seccade üzerinde oturdum... Abdülkâdîr'i baş ları eğik. Şeyh durmadan konuşuyor ve hazır olan cemaata şöyle diyordu: — «Ben sizin vaizleriniz gibi değilim.. kimisi titriyor. — «Ey Hâmid. pilâv yapıp yediler. Heybetinden korktum ve başımı eğdim..... Arkadaşıma gizlice ne istediğini sordum. Şeyh Ebû Saad El-Kaylevî. Ogün bugün dâima şeyhin bana söylediği sözü hatırlar dururum.. Hıran'a dönünce beni sultan Nurûddîn çağırttı..» dedi. yedik.. fakat doymadılar. Şeyh onun elini tuttu ve sevdi. — «Bir zaman gelecek ki. "Galiba a ğır hasta olduğundan ne dedi ğini bilmiyor.. Buna çok hayret ettik..» Bir aralık başını yukarı kaldırdı. Ben de başımı yukarı kaldırınca.. ellerinde ki az bir para ile pirinç ve ekmek aldılar. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'den başka hiç kimseye intisab edilmeyecek...... meşhur şeyhlerden Beka bin Batû. Dönüşte Bağdat'a uğradık." diye içimden düşündüm ve bir saat sonra yine.... biraz da ekmek aldık. herkes evine döndü..» dedi. Kimisi hüznünden ağlıyor. delikanlı derhal bayıldı. Bu hâl Şeyh odasına girinceye kadar böyle devam etti. çünkü ben Allah'ın emri ile konuşurum. kimisinin elbisesi tutuş muş ateşler içersinde yanıyordu.. bana.... Derhal ayağa kalktı..... beni yukarıdakiler dedinler. pilâv yaptık.. Şeyh Zeynüddin Ebu'l-Hasen Ali anlatıyor: Ben ve bir arkadaşım hacca gittik. huş u içinde dinliyorlar. Hemen konuşmasını kesti ve şöyle demeğe baş ladı: — «Hicaz'dan yabancı fakirler geldiler. Bir saat bekledikten sonra yine sordum. Bunu görünce korktum ve kürsüye do ğru koştum. yanımızda ki para ile biraz pirinç. Zaman geçti. Bir de ne göreyim... — Senden sonra kime intisab edeyim?.. Ayıldığında sakalları bitmiş olarak gördük onu. diye sorunca: — «Şeyh Abdülkâdîr'eL diye cevap verdi. şeyhin eline sarıldı ve tevbekâr oldu. Sözü bitince bir ölçek buğday getirilmesini emretti...» Babam ölünce doğru Bağdat'a Şeyh Abdülkâdîr'in yanına gittim.» diye çıkıştı.. Şeyh Matar El-Bozranî oğlu Şeyh Ebu'l-Hayr Kerûm anlatıyor: Babam ölüm döşeğindeyken kendisine: — Senden sonra kime uymamı vasiyet edersin? diye sordum.... Bana: -151- .. yanına çıkınca kula ğımdan tutarak. Bu defa şöyle dedi... — «Babanın ilk vasiyetiyle neden yetişmedin!..yanına oturttu ve Evkaf veziri yaptı... nurdan atlar üzerinde nurdan adamlar saf saf olmuş... fakat bir Şeyh Abdülkâdîr'in yanına girdik. Ebu'l-Hacer Hâmid El-Hırânî anlatıyor: Bir gün Abdülkâdîr'in medresesine girdim. Bana: — «Şeyh Abdülkâdîr'e intisap et!..acayip bakış la bir baktı... bir gün gelecek meliklerin minderinde oturacaksın.

Ba ğdafta epey vaazla iştigal ettikten sonra.. 509 yılında Şam'da doğmuş. bana bal ver!. balı da benim önüme koyarak. Ona: — Korkma bu sefer sana onlar birşey yapamıyacaklar. o kaçmadı ve anlatmayı da bırakmadı.. — «Başka bir arzunuz var mı.. Yılan geldi. Misafirleri doyur!. O'na bir çok fakih ve fakîr geldiler. Şam'a gelince. «Buyrunl. hezimete uğrayıp dönecekler.. Mısır'ı feth etmeğe geldiklerinde yenilgiye uğradılar. ülkeni elinden alamıyacaklar.» diye mukabele etti. herkes kaçışmaya baş ladı.» diye hitap eyledi.— Keşkek... Bütün olanlara rağmen o -152- . 599 yılının Ramazan ayında Mısır'da vefat etmiştir..... M ısır'a gitmek için izin istedim.. onlara anlatmaya başladı. yanına aldı ve beni bütün gizli işlerine muttalî kıldı. Bu konuşmaların sonrasında ondan ilim tahsil etmeğe koyuldum. çok da sevdiler yanlarına alıp mükâfatlandırdılar.. Ey M ısır ülkesinin vaizi!.. O'ndan küçük büyük.. kadın erkek herkes istifade etti. Şeyhin dedi ği gibi onların hazırlanmakta olduklarını gördüm.. eskiden Mısır'a geldi. Ondan aldığım emri kendilerine bildirdim.. Şeyh Abdülkâdir'le görüşüp ondan feyz aldıktan sonra âdeta bir derya oldu....... De ki onlara. — «Sen şimdi Şam'a git!. Hizmetçisine seslendi: — «Bununla git. Orada M ısır'a girmek için harp hazırlıkları yapıyorlar.» diye emir verdi. İkinci defa Suriye'den geldiklerin de Mısır'ı fethettiler ve benim kendilerine söyledi ğim sözden dolayı bana ilgi gösterdiler. başkalarından yirmi sene de ö ğrenebileceğim ilimleri ö ğrendim. Herkes tarafından son derece hürmet gördü..... Biraz sonra tavandan büyük bir yılan düştü.?» diye sorunca hemen atıldım ve yanına yaklaştım.. Ben de... Böylece ben söyledi ğim bir kelime sayesinde her iki devletten 150 bin civarında dinar kazandım. şimdilik bunlan vazgeçiniz!.. Şeyh.. biraz keşkek ve bal al da gel!.. Hizmetçi emrettiklerini alıp getirdi. dedim.. — Fâtihâ bile okumasını bile beceremem. dedim.. sana böyle söylemek... Bana. Mısır'a gidince oranın meliki de harp hazırlığı yapıyordu. Bir sene içinde.. Tefsîr ilminde bir kitabdan başka bir şey ezbere bilmezdi.. — «Siz bu sefer M ısır'a sahip olamayacaksınız.. Şeyh Zeynüddin hakkında şöyle anlatılır: O. Bana: — «Hoş geldin. Dedi.» dedi. vaizlik nerde ben nerede?. Ahmed bin Salih El-Cilî anlatıyor: — «Nizamiye medresesinde Abdülkâdîr'le beraberdim. İlerde başka bir sefer hazırlığı yaptığınız da sahip olacaksınız.. Bunun üzerine melik beni çok sevdi... Ben. Fakat kabul etmediler. — Bal istiyorum. dedi ğimde: — «Ben. Keşkeği arkadaşımın önüne.» dedi. elbisesinin altından girip vücudunda dolaşmaya başladı.bu şekilde hitap etmek için emrolundum.

Yılan: — Seni sokmaya geldim. Senden önce birçok velîyi denedim. Yılan uzaklaştıktan sonra bir kaç kişi gelip Abdülkâdir'e yılanla ne konuştuklarını sordular." Ben de bunun üzerine.. senin kadar sağlam yürekli ve sabit iradeli birine rastlamadım. ben kaza ve kader hakkında halka vaaz veriyordum. Teşehhüde oturunca dizlerimden doğru boynuma tırmandı.cü Menkıbe TÂCÜ’L-EVLİYA’NIN YILANLA KONUŞMASI HAKKINDA Bir gün Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri camide halka vaaz ediyorlardı. » diye sordu..» der ve yılan o anda su gibi erir.. -153- . O anda camide bulunan cemaat dışarıya kaçtı. beni yutacak sandım.. Bu yüzden kavlimle fiilimin birbirine uygun düşmesini istedim ve onun için yerimden kım ıldamadım. Ağzını açtı..gayet sakin bir halde anlatmasına devam ediyordu... Hemen onun cin taifesinden olduğunu anladım. Secdede iken büyük bir yılan geldi. Hazreti Gavs yılana: — «Buraya niçin geldin?.. Sonra kimisi kalben ve bedenen hasta oldu.. onu irşat ettim ve gitti. Kılın bile kıpırdamadı. "Allah için bana doğru yolu göster!...» * * * 53. Gözleri dışarı fırlamış saç sakal birbirine karışmış... Bir daha gö remedim. anlatıyor: Babamdan dinledim." dedi. ama biz bir şey anlayamadık. son derece acaip ve korkunç bir adam. Sen ise.. Secdeye vardığım zaman boynumdan çıkıp gitti.... Yılan göğsünden doğru boynuna çıktı." dedi ve huzurumda tevbe etmek istedi. Senin kaza ve kader hükmü ile yürüyen ve duran bir hayvancıktan başka bir şey olmadığını da pekâlâ biliyordum. Seni denemek için gelmiştim...» Tacü'l Evliyâ'nın oğlu Abdürrezzak Hz. O sırada tavandan caminin içersine büyük bir yılan düştü. hem bedenen dimdik kaldın. diye karşılık verir.. dedi ki: — Bir gece Camî-i Mansurî'de namaz kılıyordum. Tak Kasrı harabelerin de (Kisrâ'nın yıkılmış sarayı) bir insan gördüm. Sen tavandan düştüğün zaman.... Hazreti Gavs’: — «Sen beni sokamazmazsın!. O: — «Yılanla aram ız da şöyle bir konuşma cereyan etti.. boynuna dolandıktan sonra yere inip kuyruğunu havaya kaldırdı. Kimisi yalnız kalben hasta ol du. dün gördüğün yılanım. Yılan bana dedi ki: — "Çok evliyayı denedim.... Bir zaman sonra.. Bana dönerek: — "İşte ben.. Bana... Abdülkâdîr onunla birşeyler konuştu.) sığınırım. İçeride Hazreti Gavs'dan başka kimse kalmadı.. diye cevap verdim. Ben de o'nun bu dile ğini kabul ederek. Maşallah hem kalben. Tam secde ettiğim alnımın geleceği yerde durdu. elimle ittim. senin gibisini hiç görmedim.c. Hazreti Gavs': — «Ben de ALLAH (c.» Yılan ısrar edince..

ne duruyorsun?» deyince horoz hemen öttü... diye dert yandı. Cevab verdi: — Abdülkâdîr'in tavsiyesine uyarak oğlumun kula ğına dedi ği şeyi söyledikten sonra oğlum sıhhatine kavuştu.» Bu keramet karşısında herkes hayretten hayrete düçâr oldu. İsmi Muhammed olacak. bu hâl böyle devam eyledi.. Ona elini sürdü. Ölünceye kadar Şeyhin duâsıyla bereketiyle onlarda Cenab-ı Hakk'ın lütfundan faydalandılar. gözü.» Aradan zaman geçti. Doktorların tedavi edemedi ği hastalar ona gelirlerdi. Bahsimiz Cenab-ı Hakk'ın kaza ve kaderini takdirde iradesi idi. Şeyh Ebu'l-Hasen Ali El-Eczî hastalanmıştı. Abdülkâdir ona şöyle dedi: — «Git kulağına "Abdülkâdir oğlumdan uzaklaşarak Hülle'ye gitmeni emr ediyor de!. Sen de doksan dört sene..... Birincisi erkek bir çocuk olacak. dedi..» dedi.. çıkan civcivlerde bereketli oldular. ve herkes onu dinledi.Kapının önünde beklemekte olan cemaat bu hâdise karşısında mahcup ve üzgün tekrar Hazreti Pîr'in yanına gelir. duâ etti.. O hastalık ona bir daha uğramadı.. Ebu'l-Maalî Ahmed El-Bağdâdî ve Hanbelî O'na gelip: — Ey Şeyh!.. Cevab verdi: -154- . O onlara bir el sürer ve duâ ederdi. Musul'a git!.. Senden bir zürriyet türeyecek. Tavukta yumurtladı. Hıdır El-Hüseynî El-Mûsılî anlatıyor: Şeyh Abdülkâdîr'e tam on üç yıl hizmet ettim.. Derhâl şifayab olup giderlerdi. Oğlu Ebu Abdullah Muhammed Seken şöyle anlattı: — Babam. Babam bana Kur'ân öğretmek için âmâ bir hoca tuttu. oğlundan sual ettik.. Allah'ın izniyle hemen iyileşti.. bir ay ve yedi gün yaşıyacaksın! Kulağı... O bana Kur'ân'ı güzelce ezberletti. birçok kerametlerine şâhid oldum.. bu horoz da altı aydır ötmüyor! deyince Şeyh tavuğun yanında durarak: — «Allah'ın sana verdi ği imkânlardan sahibini faydalandır!. Babam onun ve memleketinin ismini sordu. Bir defasında İmam (Halîfe) müstencid'in akrabalarından karnı şişmiş bir hastayı getirdiler. Oğlum Muhammed tam on beş senedir hummadan muzdariptir.. Orada bir tavukla bir horoz gördü. Şeyh onu ziyarete gitti. Ne yaptıksa çâre etmedi. Hızır Hüseyin devam ediyor: Şeyh bana 560 yılında şöyle dedi: — Ey Hızır. Yedi yaşında iken yedi ay içinde hıfzını ikmâl edecek. Bahsi ne çabuk unuttunuz ve kaçmaya başladınız?. Ev sahibi: — Bu tavuk altı aydır yumurtlamıyor. Ali isminde Bağdatlı âmâ bir adam ona Kur'ân-ı Kerîm öğretecek. Bunun üzerine Hazreti Gavs der ki: — «Ey Cemaat!. kuvveti yerinde sapasağlam bir şekilde İrbil'de öleceksin. Sonra da horozun yanına gelerek ona da: — «Yaradan'ını teşbih etsene. Musul'a yerleşti ve ben orada Safer ayının başlangıçlarında dünyaya geldim. hatta kısa bir süre sonra yavrulamak için yumurtalarının üstüne yatarak gork oldu...

Suyu (acı ve tatlı) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.. O nurların çok ötesinde Zat-ı Kibriyası vardı ki perdeleri yırtıp da ona vâsıl olmak asla mümkün değildir. Bunun üzerin müridleri ve olaya yakînen şahîd olan halktan kimseler. bu kalpler o nurlardan alabildiğ ini alıyor. Hazreti Abdülkâdîr'e sordular: — O müridin bu sözü söylemekte haklı mıdır.cü Menkıbe TÂCÜ’L-EVLİYANIN MÜRİDLERİNİ «ALLAH'I GÖRDÜM» BEYÂNLARININ MÂNA YÖNÜNDEN AÇIKLAMASI HAKKINDA Ömer bin Mes'ud El-Bezzâz anlatıyor: — Hakikat ilimlerinde. Ve Allah ölünceye kadar onun duyularını muhafaza etmiştir. O'na denildi ki: — Bazı müridlerin iddia ediyor. * * * 54. fakat karıştırmrştır. bir ay ve yedi gününü tamamlamıştı. yoksa onu büsbütün boşa mı söylemiştir? — «O haklıd ır. (Böyleyken) aralarında yekdiğerine tecâvüz emteye mâni (Allah tarafından) bir perde vardır» (Âyet-i Kerime) buyurmuştur. şeyhimden daha fakih birini görmedim. sen Allah'ı gözle görüyormuşsun! Bunun üzerine bunu söyleyen müridi çağırdı ve bunu kendisinden sordu. Ondan sonra babam. Hayretlerinden ne söyleyeceklerini şaşırdılar. o basireti ile görmüş. Çünkü.. Bir daha bu gibi sözlere dönmemesi için ondan kat'î söz aldı. Cenâb-ı Hakk.. Bu sözün dehşetli tesirinden başları huşu içinde aşağı eğildi. Memleketim de Bağdat'tır..» Bunu söylerken orada birçok velîler ve âlimler vardı. Cenâb-ı Hakk lûtfu ile Celâl ve Cemâlinin nurlar ından...— İsmim Ali'dir. -155- . Şeyh Abdülkâdîr'in kendisine söyledi ği sözü hatırladı ve 625 yılı Safer ayının yedinci gününde İrbil'de (Bu şehrin ş u anda ki ismi Erbil'dir. Adam «Evet!» deyince.. basiri basiretini görmüştür de o farkında olmamıştır. bu gibi sözlerden onu men etti. dilediği kulların kalplerine nurlar gönderiyor. basiretinin şuası şühûdunun nuru ile muttasıl oluyor ve gözünün basiretini müşahede ettiğini gördüğünü zan ediyor. Halbuki.....)vefat etti.. Şeyhin dedi ği gibi 94 sene.

.. yine dökülünce dayanamadı.. o mü'm in de böyle ölebilir!. O yazı yazıyordu. Derhâl beni Abdülkâdîr'in yanına kaldırdılar. niçin bana içten hakaret ettin?» diye azarladı ve ilâve etti: «İşte bu gördüğün elbise ölüm kefenidir! Ölüm kefeni. Ve derhal fare aşağıya başı bir yanda.. Ben bu hâl üzerine hatamı anlayarak onlara... Sonra elbisesindeki o kirli yeri tertemiz yıkadı.. Sanki aya ğıma çivi batmamış yani.. İbni Hızır El-Hüseyni anlatıyor: Şeyhin hizmetçisi bir gecede yetmiş defa ihtilâm olmuş her defasında da başka bir kadınla ihtilâm olmuş. diye sorunca şöyle cevap verdi: — «Nasıl ağlamayayım. derhal acı kayboldu. üzerinden çıkarıp bana verdi ve şöyle dedi: — «Haydi git. idrarını yaptı...Şeyh Muammer Cerâdem anlatıyor: — Bir gün şeyhin yanında oturuyordum.. Şeyh beni görür görmez derhal: — «Ey Ebu'l-Fadl. Dükkân komş ularım ve müşterilerim bana yardım için geldiler var güçleri ile saplanan çiviyi yerinden çıkartmak istediler fakat bir türlü çıkartamadılar. gövdesi bir yanda olarak düştü." diye bağırdım.... Üzerine tavandan toz döküldü. Şeyh ona: — «Başın kopsun!» dedi. başını tavana kaldırdığında ne görse orada bir fare durmuyor mu? Meğerse o fare döküyormuş tozları. Şeyh başını yukarı kaldırdı.. hiç bir şey olmamış gibi oldum. İşte o anda birden nerden geldi ğini bilemedi ğim ayağıma büyük bir çivi saplandı. Hizmetçisi elinde bir altın (bir dinar) alarak geldi ve bana: — "Fazla ve eksik olmamak üzere arşını bir dinar olan bir hırka ver!" dedi..» Şeyh El-Bezzaz anlatıyor: Bir gün Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr abdest alıyordu. Oradan ayrıldıktan sonra içimden.. bunun çâresini ancak o bulabilir. Elbisesine yukarıdan bir serçe kuşu. bu onun kefareti olsun!» Ebu'l-Fadl Ahmed bin El-Kasım bin Abdan El-Kureşi El-Bağdadî anlatıyor: Şeyh Abdülkâdîr pahalı bir elbise giyiyordu.. bunu sat ve parasını sadaka olarak ver ki. Bir gün hizmetçisine: — «Git bana kumaşçıdan arşını bir dinar olan bir hırka al gel!» dedi. üç defa silkindi. — Kime alıyorsun hırkayı? diye sorunca. «Bu şeyh de galiba halifelere elbise bırakmıyacak» diye bir düşünce geçti. bir gün bir mü'mine karşı kalbim kırılır da aynı sözü söylersem. Hemen uçmakta olan kuş ölü olarak aşağıya düştü.» Bu tesirli sözü söyledikten sonra mübarek eliyle çivinin battığı yeri sıvazladı. — Neden a ğlıyorsun? Şeyh'im.. bin ölüme değer!. Ben. Şeyh Abdülkâdîr'e diye cevap verdi. Nerde ise ölecektim. — "Beni Şeyh Abdülkâdîr'in yanına götürün... Şeyh bunu görünce ağlamaya başladı.. Sabah olunca durumu şeyhe şikâyet etmek üzere şeyhin huzuruna çıkınca daha hiç bir kelâm etmeden Şeyh ona: -156- .

Fakir: Bir gün nehrin kenarına geldim. Sonra da hizmetine bakan müridine. kayıkçıya. "Beni karşıya geçirir misin?" dedim. Şiddet anında her kim benim ismimi yâd ederse derhâl rahata kavuşur. başı e ğik bir fakir gördü.» El-Cubbâî anlatıyor: Şeyhe biri para getirdi ği zaman şeyh. Allah'ın izni ve inayetiyle derhal işi görülür." deyince Gavsü'l-âzâm şöyle cevap verdi: — «Müstahak olana da olmayana da verebilirsin o maldan..zina edeceğini gördüm.... o elbiseyi yollayarak borçlarını öderdi. Buna üzülüp de kalbim fena hâlde kırıldı.. Abdülkâdîr'in yüzü suyu hürmetine. Halifeden kendisine gelen elbiseleri hiç giymemiştir. İstedi ğiniz kimseler varsa onlara bu mallarımın zekâtların* vereyim. selâmdan sonra da on bir defa Allah'ın Resulüne salât ve selâm getirip. geçirmedi... kalbi kırılmış.. Sonra üzerindeki elbiseyi çıkarıp fakire verdi. Şeyh ona: — «Neyin var o ğlum?» diye sordu.... Her ay başı. Onu Şeyh için adamıştı. Bir tacir gelip ona: — "Benim zekât malımdan başka da mallarım var. Gelen her elbiseyi yukarıda adı geçen değirmenciye un karşılığı yollamıştır.. diyerek hem bir ALLAH'tan bir hacet talebinde bulunursa derhal işi görülür. — «Al şu seccadenin altındaki parayı da esnafa git borçları ver!» derdi. Kendisine halife tarafından bir elbise geldi ğinde. Şeyh.. Şeyh Abdülkâdîr ona demiş ki: — «Sıkıntıda olan bir kimse beni vesile kılarak Allah'a yalvarsa derhal sıkıntısı zail olur. ekmek alıp da borçlandığı Ebil-Feth ettahhâna..» Diğer bir rivayete göre kayd şöyledir: — «Şark istikâmetine kabrime doğru on bir adım. -157- . Şeyh Hızır Hüseyni anlatıyor: Cuma günü camide Şeyh ile beraberdim. Her kim iki rek'at her rek'atında Fâtiha'dan sonra on bir ihlâs okuyaraknamaz kılarsa.. fakire: — «Bu kese altını al.. yahut yedi adım yürür de benim ismimi anarsa (Allah'ın izni ile) haceti görülür. Müstahak olan kimseleri bilemiyorum. — «El sürmeden onu seccadenin altına koyun!» derdi. kayıkçıya gidip ver ve ona de ki: "Al şu keseyi de bir daha gelen fakirleri geri çevirme. daha önce fakirler için un. elinde bir kese altın olduğu halde girdi." deme ğe kalmadan içeriye bir adam. daha sonra da yirmi dinar verip elbiseyi geri satın aldı.» Bir gün. benim ismimi anarak Allah'a niyazda bulunursa. Allah'a yalvardım da bunu değiştirdi ve rüyada gösterdi» diye izah ve irşad buyurdu. Şeyh Ali El-Habbâz naklediyor: Şeyh Ebu'l-Kasım Ömer'den duydum. karşı tarafa geçir!» dedi...— «Dün geceki ihtilâmlarm ı yadırgama! Ve bunun için üzülme! Ben levh~i mahfuzda senin filân ve filân kadınlarla kendisini tanıdığı ve tanımadığı bir çok kadın ismi saydı.

Şeyhe kızgınlığım daha da arttı. Bir gün onun. — Ben iblis'im. hacetimi görmekten alıkoyuyordu.. Sonra şeyh gömle ğini başımdan kaldırınca kendimi yine minberin altında buldum. Şeyh Ali El-Habbaz anlatıyor: Şeyh Ebu Hafs El-Kiymanî'den duydum. yola koyuldum..." İndik ve biraz önce gördü ğümüz o yeşillik olan yere gittim (yalnız başıma) abdest aldım. Birden kendimi yemyeşil nehirlerin şarıl şarıl aktığı bir ovada gördüm. — Sana murakabe nasıl yapılacağını öğreteceğim. sakın bir daha onu kabul etmeyesin!» dedi.. Ama içimde bu yüzden daima bir sıkıntı duyardım.. dedi ve yere oturup boynunu aşağıya do ğru eğdi.. — Söyle bakalım.Ebu'l yüsr Abdürrahim anlatıyor: Abdüssamed bin Hümam sayılı zenginlerdendi.. Bağdat'tan üç günlük mesafeyi aştığımızda bir kuvvet bizi geriye çekti. Namaz bitmiş ve herkes dağılmıştı. oraya gittim. aradım.. Girdim. İşte gördü ğünüz gibi şimdi buradayım. Durumu kendisine anlatmadan önce elini öptüm hemen o söze başladı: — «Ya Ömer. Bir de baktım ki mendil ile sandığın anahtarlarını kayıp etmişim. Meğer o gün Cum'a imiş. Abdestim daraldı. Fakat caminin fazla kalabalık olması beni dışarı çıkmak... çirkin görünüşlü bir adam girdi. o yalancının biridir. Tertemiz sudan abdest aldım. Sabah olunca derhal Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'e koştum. namaz kılıcak bir yer ararken mendilimle anahtarlarımı orada görmiyeyim mi? Şaşkınlığım daha da arttı." dedim. — Sen kimsin? dedim.. Eskiden hissettiğim sıkıntı ve acıların hiç biri kalmamıştı. Bir gün medresenin önünden geçiyordum. "Gireyim ben de namazımı kılayım. Hayretten ne yapacağımı. Ahmet bin -158- . Belki oturduğum yerde unutmuşumdur diye geri döndüm. fakat şeyhi hiç sevmezdi. Hayretten az kaldı aklım başımdan gidecekti. Ne yapacağımı şaşırdım. Anahtar yaptırdım. O anda Şeyh hutbeden birkaç basamak aşağı inerek gömleğini başıma doğru sarkıttı. Şeyhin minberinin yanında boş bir yer bulabildim. sandığı açtım ve işlerimi gördüm. Şeyh Bedi'ud-Din Halef anlatıyor: Zamanın safiîsi olan Şeyh Ebu Amr Osman Essa'dî beni Ba ğdat'a. Kendimde gayet rahatlık hissettim.. O günlerde bazı arkadaşlarla sefere çıkmak istiyorduk. lâkin bulamadım. Hemen def-i hacetimi yaptım.. dedi. Baktım o abdest alıp namaz kıldığım yemyeşil bir yerde de ğil miyiz? Arkadaşlarım dediler ki: "Burada konaklıyalım. Sıkıntıdan nerede ise ölecektim. ne diyeceğimi bilemedim... cami hınca hınç dolmuştu.. sana ö ğüt vermeye geldim. Mahcup olacağımdan korktum. kerametlerini inkâr ederdi. Anahtar yaptırmak için bir usta tuttum. Ben de eve gitmek için camiden çıktım. Çok sıkışmıştım. Namaz için ezan okunmuştu. Ertesi gün yola koyulduk. dedi ki: Bir gece halvete çekilip ibadet ederken. Sonra üzüntü ile evime döndüm. bana verecek olduğun öğüt nedir? dedim. gayet rahatlık içinde iki rek'at namaz kıldım.. yemek yer namazımızı kılar sonra yolumuza devam ederiz. duvar yarılıp içeriye korkunç bakış lı. Şeyhin yanından ayrıldığını görünce hayret ettik ve sebebini sorunca bize vak'asını anlattı: — Biliyorsunuz ki ben Şeyhi sevmezdim. Nihayet yolculuktan döndükten sonra Şeyhin yanına gelmek ve O'ndan bir daha ayrılmamak istedim... Kendi kendime..

hadîs ilimleri ile fıkıh mezheblerine ait kitaplar okuturdu. Ondan sonra Şeyh bana dönüp selâmımı kabul etti ve: — «Sen bunları istemiştin değil mi?» diye içimde tasarladıklarımın hepsini önüme döküverdi. Yanıma bir resim aldım. Medresesinde sabah ve bir de ikindiden sonra tefsir. arkadaşıma. arkadaşıma sordum.. Bu kerametinden sonra yanında ikâmet ettim.» dedi..Hanbel'in müsnedini kendisine tahsil edip getirmem için göndermişti. »diye emreder dedim... İçimden [«Eğer bu zât dedikleri gibi ise muhakkak benim içimi anlar»] dedim. öyle ki kendini bilmeden üstünü başını yırttı. dedi. — Evet! dedi. Ve gittim selâm verdim. Hayret ettik kaldık. Bir mâna daha verdi. Bağdat'a gelince Ba ğdat semalarının. Gavsü'l-âzâm Ab-dülkâdîr'in yanına gittik. Ondan epeyce ilim. büyük ve sayılı âlimlerdendi. Gavsü'l-âzâm Ab-dülkâdîr'in namı ile çalkalandığını gördüm... onun için de.. Bir okuyucu Kur'an'dan bir âyet okudu. El-Haf ız Ebul-Abbas Ahmed bin Ahmed El-Bendînî anlatıyor: Ben ve Cemaleddin bin El-Cevzî. — Biliyorum. Arkadaşım Şeyh Cemaleddin'de o feyz alanlardan idi. yüzünü çevirdi. Bir mâna daha verdi. Nihayet o gün Şeyh o âyete tam kırk türlü mâna verdi." Diye cevap verdi. Muhammed bin Hüseynî El-Mûsılî babasından şöyle duyduğunu naklediyor: — "Babam Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in on üç çeşit fen ve ilim bildi ğini anlattı. çıkardım. Şeyh mâna vermeğe. Sonra Şeyh: — «Kâl'ibırakıp hâle bakalım!» dedi ve bir (Lâ ilahe illallah Muhammedün Rasûlüllah!) çekti ki...» dedi. Eğer bu zât hakikaten ermiş bir kişi ise benim selâmımı almaz. Hizmetçi gitti hurma getirdi. halk vecd ve aşk'dan birbirlerine girdi. Hurmayı içine doldurdu ve tam onunla tıpa tıp eldi. bildi. onu da sordum. Bilâhare Mısır'da yerleşmiş ve Kâdiriye tarikatını ihya etmiştir. «Çıkar takkeni!. İki danık baklayı da getirip tasarladığım gibi bana verdi. tefsir etme ğe başladı ve arkadaşıma: — Verdi ği bu mânayı biliyormusun? diye sorduğumda: — Evet. fıkıh ve hadîs tahsil ettim. Bu anlattığımız Şeyh Bedi'ud-Din. "Bu mânayı da biliyor musun?" diye sorunca: "Hayır. «Bu adama biraz hurma ve iki danık bakla getir!.. hizmetçisine." * * * -159- .... Hizmetçisine. dedi.. — Bunu biliyor musun? diye sordum. «Bu adama göre biraz hurma ve iki danık bakla getir!. Bir daha verdi.. Sonra bir mâna daha verdi.

55... Üçüncüsü ise en büyük bir şereftir. bütün akranına faikdi. Kişi muhtaç olduğu fenni O'ndan rahatça tahsil edebilirdi. Irak âlimleri. vefatından sonra da sağlığında olduğu gibi tasarruf sahibi olmuştur. O Şafiî mezhebi ile Hanbelî mezhebi üzerine fetva verirdi. kimisinin ki iki kıvrımlı idi. doyurucu bir cevap veremediler. Nihayet fetvayı babama getirdiler...» Şeyh Ali bin El-Hiti anlatıyor: -160- . Hiç bir kitap açmadan. onun bu kadar çabuk fetva vermesine şaşarlardı. hemen eline kalemini alır fetvaları cevaplandırırdı. Uyanınca onu başımın ucunda görmiyeyim mi? Bana şöyle dedi: — «Birinci kıvrım şeriat ilminin şerefidir.) dedi ki: Acem ülkelerinden Bağdat'a bir fetva geldi. — «Eğer kimsenin bulunmadığı ve ibadet etmedi ği bir anda Allah'a ibadet etmeye koyulmazsam.. O. karım üç defa benden boş olsun!» demiş. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'inkine baktım. yeminini yerine getirmiş olur!» Fetvanın sahibi bunu duyunca doğru Mekke'nin yolunu tutmuştur.» Şeyh Ebu'l-Berekât'agöre: «Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'den izin almadan hiç bir Allah velîsi tasarrufda bulunamazdı. Rüyamda bütün dünyanın âlimleri bir araya gelmiş ler. kimsenin bulunmadığı bir vakit Beyt-i Şerifi yedi kere tavaf ederse.ci Menkıbe BURHÂNÜ LESFİYÂNIN ŞAFİİ VE HANBELİ MEZHEPLER İNE GÖRE FETVASI HAKKINDA Ömer El-Bezzâz der ki: «Şeyhe Irak ülkesinin muhtelif bölgelerinden fetvalar gelirdi. Hepsi vecd içinde Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'i dinliyorlardı.. ikinci hakikat ilminin şerefi. Muhammed İbni Ebî'l-Abbas El-Hızır El-Hüseyn' anlatıyor: Babam bana bir kıssa anlattı: «Bağdat'ta Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in medresesinde bir rüya gördüm.s. Âlimlerin bazılarının başında yalnız bir sarık vardı. Şeyh Abdürrezzâk (k. Rüyada bunun sırrını düşündüm. O. Bütün Irak âlimleri. o üç kıvrımlı idi. Şeriatın hangi kolundan olursa olsun. Sorulan fetva ş u idi: Bir adam.. cevap verdi. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr buna şu cevabı vermiştir: — «Mekke'ye gider.. üzerinde günlerce çalıştılar. Kiminin sarığı bir kıvrımlı idi.

babasının kendisine şöyle anlattığını nakl ediyor: «Bir gün cin taifesini topladım. Rübbü'l-Âlemin'e giden yolcuların başı idi. sonra veririm.... halktan ne utanıyorsun? Senin ziyaretine de ihtiyacım yok... Deden Vezir beye selâm söyle. — Bizim kalabalığımız.. Bizden bir çok topluluk onun önünde tevbe edip müslüman olmuş lardır.» dedi.. Diye cevap verdiler. Babül-Erec semtindeki vaaz kürsüsünde anlatırken şöyle bir beyit söylemiştir: «Gecelerin bomboş geçmesi Ömrümüzün böyle tükenmesi Ne büyük bir hüsrandır. kalabalık halktan sana ne? Şu getirdiğin emaneti ver ve benden Vezire de çok selâm söyle!» demez mi? Hayret ederek yanından uzaklaştım. Ey zamanındakilerin büyü ğü. altınları ben de o zaman veririm» gibi fikirler geçiriyordum. Abdülkâdîr'in gönderdiğin paraya ihtiyacı yok! Fakirlere dağıtsın onu. Onların dağılmasını ve Şeyhin tekkeye girmesini bekledim.» El-Hafız İbni-Neccar'dan naklen. Elime bir meblâ ğ altın vererek: — Bunları şeyhe ver ve benden de selâm söyle! dedi.. Bana şöyle bir baktı: — «Ne utanıyorsun. Allah hepsinden razı olsun! Ebul-Berekât der ki: — Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr. Allah'ın selâm ı üzerine olsun. dedim. Efendimiz muhakkiklerin şeyhi. Yalnız seni iki derece ile geçtik. meblâ ğı kendine teslim edemedim. Şeyh Ebu'l-Feth anlatıyor: «Dedem Vezir Ebul Muzaffer'den bana. Bunun üzerine onlar dediler ki: "Ne olur Şeyh Abdülkâdîr bizlerle konuşurken bir daha çağırma!" — Siz de mi hazır bulunuyorsunuz onun dersinde? Diye sorunca.. Bir rivayette ise Abdülkâdîr'in ona şöyle dedi ği kayd edilir: — «Beraberindekine ihtiyacım yoktur. içimden «Şeyh kalabalık da ğıldıktan sonra tekkeye girer.» İbnil-Hıdır der ki: -161- .. Kalabalıktan utandığım için. Gavsü'l-âzâm ona selâm verdi: — «Ey Şeyh Maruf. Minberden inince hemen selâm verdim.Bir gün Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'le birlikte Maruf El-Kerhî'nin kabrini ziyaret ettik. elini öptüm. büyük bir kalabalık vardı.» Necmüddin Ebul-Abbas Ahmed yoluyla Şeyh İbrahim EI-A'zeb anlatmıştır: — Şeyhimiz Abdülkâdîr. şeyhe gitmem için izin vermesini istedim. Hergünkünden biraz daha fazlayanımda alıkoydum. Menkıbe-i Şerifler 303 Nihayet Şeyhin yanına geldi ğimde. Kabirden cevap geldi: — «Ve Aleykümüsselâm.. sıddîklerin önderi.» Sahravî ismi ile maruf Şeyh Ebu Nazar bin Ömer. sizinkinden fazladır.

— «Bir zaman arkadaşların gözü önünde Şeyh kayb oldu. Sonra çıkıp gelince, gelip şeyh'e sordular: — Ne oldu? Allah (c.c.) ile aranda ne cereyan etti? dediler. Bu soruyu şu beyitlerle cevaplandırdı: «Bu sene gözden uzaklaşıp bir denize geldik; sahili ağaçlık, ağaçlığın üstünde bir güneş, batısı biz, doğusu bizdik... Elimiz bir cevhere değdi, letâifinden alıp baştan tırnağa kadar cevherleştik... Deniz nedir, ağaçlık nedir, geçtiğimiz denizin cevheri ne ifade eder? Söyle bize! Gayb dili ile söyle, işaretle değil: Orada m ı kaldı yoksa bizden uzak m ı kaldı, ya da biz içine mi girdik?.. Orada kaldığım ızda kalbimizin dörtte biri meyi etti, zaman geçti, bizler yaşlandık... Ona girdiğimiz zaman kayıklar hepimizi aldı, hiç kimse dı-şarda kalmadı... O içi (inci dolu) denizleri çok gerilerde bıraktık... Nereye gittiğimizi kim ne bilecek?.. Sonra bir konuşma oldu kimse onu vasf edemez; öyle konuşma ki onu biz ne anladık ve ne ezberliyebildiki. Bir cemhal müşahede ettik ki, o bizden başka kimseye tecellî etmedi. Ruhumuz ondan zevk aldı, hâlâ tadı, damağım ızda...» Yine buyurdu: «Bahçelerden bana gelen meltem beni kokutuyordu. Sevinçle karışık bir üzüntü, çözülen her mânadan dolayı içimi burkutuyordu. Varlıkta her konuşan beni neşelendiriyordu. Bir arkadaşım var; bana gelince, ben ona, o bana konuşur dururuz. İçimde bir sır saklamağa kalksam hemen anlar... O dilediği esrarı dilediği zaman bana anlatır. Yedi denizi içsem dahi onu görmeden doyamam. Kemiklerim sızlar huzuru bulamam...» Bir defasında da şöyle terennüm ettiler: «Ey Esma'nın evi, Esma seni terk edip gitti. Bundan sonra bütün insanlar yetim kaldı. Uzaklaşınca, ne evlerin tadı ve ne de o gülşende bir nağme kaldı!» El-Hafız İbni Neccâr, (tarihinde) Abdullah El-Cubâîden naklen der ki: Şeyh Abdülkâdîr şöyle buyurmuştur: — «Dünya meşgalelerle, âhiret korkunç hesaplarla dolu. Kul bu ikisi arasındadır: Ya cennete gider istikrar bulur, ya da cehenneme girip ızdırap çeker...» Bazı sohbetlerinde derlerdi ki: — «Mü'minin kalbine ilk defa hikmet yıldızı doğ ar, onu ilim ay ı takip eder, onu da marifet güneşi. Hikmet yıldızı iledünya'ya, kamerin ziyası ile Uhra'ya marifet güneşiyle de Mevlâ'ya bakar. Allah velîleri, Allah'ın gizli dostlarıd ırlar; mahremlerinden başka hiç kimse onlara nazar edemez!» Allâme İmam Şıhabüddin , (Nazmuddurer Fi hicreti hayril-beşer) adlı kitabının

-162-

(Cinlerin Kur'ân'ı duydukları zaman müs-lüman oluş larına) dair olan bölümünde der ki: — Şeyh Abdülkâdîr Geylânî onlardan bir kısımlarını idrak etti ve onlarla konuştu... Şeyh Mehmet bin Ali bir gün Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî'ye müracaat etti: — Ya Gavsü'l-âzâm, ben ihtiyar bir adamım. Çocuğum olmuyor. Allah'a (c.c.) dua et bana bir erkek evlât ihsan buyursun! dedi. Hazreti Gavsü'l-âzâm: — «Senin talihinde evlât yok. Fakat benim talihimde bir erkek evlât var, ister misin?» Peki ya Gavs. Şeyh kabul edince Hazreti Gavs: — «Gel!» demiş ve şeyhle arka arkaya yaslanmış. Şeyh Mehmet sonradan anlatır. (Vaktaki, Gavsü'l-âzâm'la arka arkaya yaslandık, ensemden sıcak bir şeyin aktığı ve bileme indiğini duydum.) Ve Ali'nin bir evlâdı olur. Hazreti Gavs'ın emriyle ismini Muhyiddin kor. Muhyiddin Hazreti Abdülkâdîr'in künyesidir. İşte bu Muhyiddin istikbalin meşhur (Muhyiddin Arabî)'sidir.... Bir gün zamanın sultanı Hazreti Abdülkâdîr'i yemeğe davet etti. Sofrada bir de üfürükçü hoca vardı. Ortaya, bir sahan, lokma geldi. — Buyurun!... diye ikram etti. Gavsü'l-âzâm elini uzattı lokmayı aldı, tam yiyecekti ki hocanın üflemesiyle lokma kayboldu. Hazreti Gavs sesini çıkarmadı. Gene bir lokma aldı. Gene hoca üfledi. Lokma kayıp oldu. Sultan bıyık altından kıs kıs gülüyordu. — Buyursanıza! dedi. Hazreti Gavs elini uzattı. Hoca gene üfledi. Bu sefer hem lokma hem sahan kayboldu. Hazreti Gavs sedirin köşesindeki arslan işlemeli yastığa elini uzattı: — «Huz ya esed!» Dedi, O'nun bu hitabından sonra; yastıktan bir arslan pey-dah oldu ve hocayı kapmasıyla gene yastığın içine girdi. Sultan şaşkınlıktan ve korkudan dilini yutmuştu. Koca hoca kayıp olmuştu... Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî hazretlerine hizmet edenlerden biri, Hazreti Gavs'ın cemâlli bir zamanında huzûr-ı seniyyelerine çıkarak: — Efendim! Cenâb-ı Hakk zâtınıza kudretinin tasarrufunu bahsetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere nazar-ı âlîniz ile bir çok rütbeler veriyorsunuz. Ben de size epey hizmet ettim, bana hâlâ birşey ihsan etmediniz niyaz ediyorum... demiş. Hazreti Gavs: — «Pekâlâ, bugün bir helva pişir de bakalım kudret neler ihsan eder, senin de gönlün olsun!..» buyurmuş lar. Adamcağız: — «Başüstüne» diye sevinerek helvayı pişirmeye başlamış. O esnada Hindistan'dan bir heyet eliyor, Hazreti Gavs'a arz-ı ubûdiyyet ettikten sonra:

-163-

— Efendimiz! Hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyaza geldik... diyorlar. Hazreti Gavs, helva pişiren adamını çağırarak: — «Nasıl... Hind padişahlığını kabul eder misin?» diyor. Adamcağız pür neş'e: «Aman efendim, ihsan buyurdunuz» diye can atarak sevinirken, Hazreti Gavs: — «Yalnız seni şu şart ile oraya padişah yapıyorum, ne kazanırsan yarı yarıya olacak.» Pek tabiî olarak talib minnetle kabul etmiş. Nihayet Hindistan'da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, mutantan debdebelere, hasnâ müstesna zevcelere, hüsn-i âna mâlik cariyelere, bir de erkek evlâda sâhib olmuş ve aradan on bir sene geçmiş, bir gün Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî'nin Hindistan'a teşrifleri haberi çıkmış ve hükümdar Gavs-ı Sa-medânî'yi istikbâl ederek sarayında hizmetlerinde bulunmuş, bir kaç gün sonra da Cenâb-ı Pîr döneceklerini haber vermiş ler. Padişah: — «Efendim! biraz daha rağbet edip bizleri sevindirseniz» diye niyazda bulunmuşsa da Hazreti Gavs'ın muhakkak teşrif edeceklerini anlayınca: — «Efendim! Kusurlarımızı afv buyurun» dediği zaman, Gavsü'l-âzâm Hazretleri: — «Yalnız sizinle bir sözümüz vardı, sizi biz buraya padişah gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak diye bize söz vermiştiniz, binaenaleyh buraya geldikten sonra ne kazanm ış iseniz hesaplaşmak istiyorum.» Padişah bütün servetini tespit ettirerek yarı yarıya ayırmış ve Hazreti Gavs'ın huzuruna arzetmiş. Gavsü'l-âzâm: — «İyi ama siz bir erkek evlât da kazandınız, onu da taksim etmemiz lâzımdır!..» diye emredince padişah: — «O nasıl olacak?» diyor. Hazreti Gavs: — «Çocuğu ikiye böleceğiz size istediğiniz tarafı vereceğim.» Çocuk ortaya getiriliyor, Gavsü'i-azâm Hazretleri keskin kılıçları ile: — «Destur!» deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnada, padişah belindeki mücevher iş lemeli hançerini çekerek: «Ey sahhâr herif! Senelerce bana hizmet ettirdin, bu yetmiyormuş gibi şimdi de tesadüfün bana verdi ği ni'meti elimden almak istiyorsun!» diye tam hançerini Hazreti Gavs'ın göğsüne saplarken bir de bakmış ki elindeki kaşık helva ten ceresine saplanıyor... Ne saraydan eser var, ne çocuktan, ne de saltanattan bir iz... Bu hal karşısında hayretler içinde kalan talibe, Gavsü'l-âzâm tebessüm ederek: — «Oğlum karıştır helvayı karıştır... biz bahi! değiliz veririz amma meyanesi gelmeden de olmaz!..» buyurmuş lardır. Şeyh Ebul-Bekâ der ki: Bir gün Şeyh Abdülkâdîr'in meclisine yolum düştü. Orada hiç bulunmamıştım, onu hiç dinlememiştim. İçimden ne diye buraya girip şu acem'İ dinleyecekmişim gibi bir fikir cereyan etti. Fakat yine girdim; onu dinlemeğe koyulur koyulmaz, sözünü keserek bana:

-164-

— « Ey gözü ve kalbi kör olan adam, bu acem 'in sözlerini ne yapacaksın?» diye çıkışmaz mı?.. Hemen kürsüye koştum, başımı açtım, eline kapandım, ve: — Ne olur beni afv et ve bana hırkayı giydir., dedim. — «Ey Allah'ın kulu! Eğer Allah beni, senin içi yüzüne vakıf ktlmasaydı, irtikâb ettiği bu söz yüzünden helak olurdun. Bize dahil ol ki bizden olasın!..» diye öğüt verdi. Şeyh Abdullah El-Kazvinî anlatmıştır: — «Şeyh Abdülkâdîr'in keramet hususunda namı etrafa yayılınca, Cîlan âlimlerinden üç kişi onu ziyaret etmek maksadı ile Bağdat yolunu tuttular. Bağdat'a gelip medresesine girdiklerinde görürler ki: Abdülkâdîr'in elinde bir kitap; yanında da kıbleye karşı durmayan bir ibrik ve uzun zaman ayakta durmakta olan hizmetçisi bulunmakta... Bu hâle çok şaşırırlar. İçlerinden (Bu ne biçim şeyh ki, uzun zaman hizmetçiyi ayakta durduruyor, ibrik de kıbleye karşı durmuyor? gibi bir fikir geçirirler... Abdülkâdîr'in bu halini tenkid eder mahiyette birbirlerine bakışırlar... O anda Abdülkâdîr kitabı elinden bırakıp bir onlara, bir de hizmetçi ile ibri ğe bakar bakmaz hizmetçi düşüp ölür, ibrik de kendi kendine kıbleye döner... Allah ondan razı olsun... Kendisine «İsminizin Muhyiddİn olmasının sebebi nedir?» diye soranlara şu cevabı verdi: — «511 yıllarında bir gün seyahatımdan Bağdat'a döndüm. Günlerden cuma idi... Hasta bir adama uğradım. Renksiz ve son derece zayıflam ış bir hâlde idi... Bana: — Esselâmü aleyke ya Abdülkâdîr! diye selâm verdi. Selâm ını aldıktan sonra bana dönerek: — Bana biraz yaklaş! dedi. Yaklaştım... — Oturt beni! dedi. Oturttum... Birden yüzüne renk geldi, sıhhati düzeldi, normal bir insan haline geldi. Kendisinden korkunca bana: — Tanıyor musun beni? diye sordu. — Hayır! — Ben ed-Dâyin'im... Ben ölmüştüm, geldin beni kımıldattın, Allah sayende beni diriltti!... dedi. Onu oracıkta bırakarak doğru camiye gittim. Bir adamla karşılaştım. Adam bana, pabuçlarını bırakarak şöyle seslendi: — «Efendim Muhyiddin!» Namaz kılmak için niyetlenince; cemaat başıma üşüştü, elimi öpüp bana «Ya Muhyiddin!» diye çağırdılar... İşte o gün bu gün ben bu isimle çağrılırım...»

* * *

-165-

ne yapacağını -166- . Adam fena halde sıkışmıştı.. Kul. sonra sol memesini. — Mağlûp oldum de! dediler.. kul bunu gizlerse iki ecir alır. Derken yine ma ğlûp oldu. bu bizim gerçek çocu ğumuzdur!» dedi. Eğer bu sefer de mağlûp ederseniz elimi keseceksiniz! dedi ve oyuna başladılar. bana dünya malına ait bir şey verdi.. onu ancak sevdiğine nasip eder... — Hayır! dedi. * * * Şeyh Ebu Muhammed El-Cûnî anlatıyor: Bir gün Şeyh Abdülkâdîr'in yanına gelmiştim.. nesi varsa aldılar.)'ın kucağında memesini emerken gördüm. kumarbaz mı kumarbazdı... bıçağı görünce korkudan çekti elini. — Öyleyse uzat elini! diye çıkıştılar. Bunun üzerine: — Haydi var mısınız? Şu elimi koyuyorum.) buyurdu.. Kendilerine yaklaşınca. Gavs'ül-Âzam Peygamber Efendimiz'in (s. konuş mak istedim. Günlerdir ağzımıza birşey koymamıştık.a..cı Menkıbe TÂCÜL-EVLİYANIN BİR RÜYASI HAKKINDA Gavsü'l-âzâm Abdülkadîr bir rüyasını şöyle anlatıyor: — «Rüyamda kendimi.. Bir gün kumar oynadığı adamlar onu yendiler. Bu rüyası ile zâtı kendisi bu halî beyân etmiştir. (Daha iyidir.» Bu kıssa şunu açıkça göstermektedir. mü'minlerin annesi Âişe (r. bir şey yemeden üç gün aç kalırsa Allah ona şöyle nida eder: «Ey kulum.. Selâm verdim.. Gizlemeyip de etrafa yayarsa bir ecir alır. açlık Allah'ın hazinelerinden öyle bir hazinedir ki. Ben ve ailem son derece açtık. dediler.. Celâlim hakkı için sana lokma üstüne lokma ve yudum yudum su vereceğim!» Bunu duyunca içimden haykırmak geldi. hatta oturduğu evi de kumarda kaybetti. Fakat müsaade etmedi: — Fakirler için gizlilik evlâ ve ahsendir. Fakat sükût etmem için işaret buyurdular ve şöyle ilâve ettiler: — Hak kulunu imtihana çekince.. Şeyh Abdülkâdîr'in Abdullah bin Nukta adında bir komşusu vardı. Önce sağ memesini emzirdi.a. benim için sabr ettin! İzzetim..) soyundan gelmektedir. Uzattı... selâmı aldıktan sonra daha ben söze başlamadan şöyle dedi: — «Ey Cûnî. Sonra: — Yaklaş bana! diye emir verdi..56.v. Rasûlüllah içeriye girip beni emzirdiğini görünce: — Ey Âişe. — Uzat elini!.

O: — Îmanın seni çeker bir tarafına yapış bunun! diye mukabele etti. — Yâ Efendim halvette ne gördü ğünüz? diye sordum.» Şeyh Ebu Ömer ve Osman anlatıyor: — «Rüyamda gördüm: Âsi nehri taşmış. Beni dalgalarına gömecek diye korktum. Nehirden kurtulduğum için korkum kalmamıştı hemen ona sordum: — Ey bana iyiliği dokunan zât.. ona. onun yata ğının yanında gördüm. Kalkınca beni bağrına bası şöyle söyledi: «Eğer izin verilseydi...)'im. onlara (velîlere) dahil oldu. Üçüncü halvetten çıkınca.. Bir münasebetle Gavs onun hakkında şöyle demiştir: — «İbni Nukta hepsinden sonra geldi. evime koştum. Lâkin dil.) evin damına çıkarak seslendi: — «Bu seccadeyi al.. Bu başarısına gayet çok sevindi ve Şeyh Abdülkâdîr (k.a.....s. deme!» Bu emir üzerine Abdullah seccadeyi aldı. onlarla oyuna tutuştu ve onları yenerek verdiklerinin hepsini hattâ evi de geri aldı.. Gizli olarak şan ını yüceltmek için onu çağırdım.s. Bütün murad ve dileklerin yerine getirilecektir.. kâlb işaretten susturulmuştur!. Heybetinden öleceğimi sandım. O günden sonra helalından her gün iki yüz dinar civarında para kazanırdı ve bol bol fakirlere ikram ve ihsanda bulunurdu. onlarla tekrar oyuna tutuş.. Kendimi evimde. balıkları hep yılan ve haşerat haline gelmiş.» -167- .)'in hizmetçisi Ebur Rıda anlatıyor: Efendim Şeyh Abdülkâdîr (k.. sakın mağlûp oldum.. üç kere halvete çekildi.. dedim. Bütün mallarını da fakirlere da ğıttı... Bana merhamet etti ve.» Bunu duyunca bayılmışım.s. siz kimsiniz? Cevap verdiler: — «Ben senin inandığın peygamber Muhammed (s. Kızararak bana şu beyitleri söyledi: «Uzaklardan sevgili bana göründü Öyle şeyler gördüm ki anlatılması imkânsız.s. Bu esnada bu hal kendisine malûm olan Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr (k. Bir adam evin penceresinden bana bir yelpaze uzattı ve: — Tut bunu! dedi.. Ölü kalb ve cesedlerin dirilmesi için ona yalvard ım. suyu kan.. İtablarına maruz kalır ım endişesiyle cemâlini görmek istemedim. Vechinin nur'urdan kâinat aydınlandı. birçok şeylerden bahs ederdim...).bilemiyordu. ibare (konuşmak) den.. dedi.v. Ona yapıştım...)'e koşarak huzurunda bir daha kumar oynamayacağına dair tevbe etti.. — O beni çekmez ki!.. Nehir gittikçe kabarıyordu.» Efendimiz Şeyh Abdülkâdîr (k.

. bana dua etsin! dedi ve öldü..» . Ahâliden biri. Bizim geldiğimizi anlamış olacak ki hemen konuş masına ara verdi ve bizi yanına çağırdı.. Şeyh Abdülkâdîr değil mi?» dedi. Babama: — «Ey ahmak. dedim. ey Allah'ın Resulü! Benim için Allah'a yalvar da kitap ve sünnet üzere öleyim. şu içinde on dinar bulunan hırkayı ve elbisemi al. hemen düzeltmek istedi.» dedi. Hemen yanına götürdüler. Hitâb etti ği mahalle gelince. Önce babam. Yine ben: — Allah'a duâ et de onun yolu ve senin sünnetin üzerine öleyim. diye yalvardım.. Sabah olunca hemen Şeyh Abdülkâdîr'i ziyaret etmek için yola koyulduk. Bir defasında Cilânlı bir adam benimle hacca gitmek istedi..diye içerledi. Şeyhin. bunu Allah'tan başka kimse bilmiyor dedim ve altınla elbiseyi getirip Abdülkâdîr'e teslim -168- . babam ve biz velîlerin kubbesinde değil miyiz? Şeyh. Uyanınca derhal rüyamı babama anlattım. Biz cemâati yara yara doğru konuştuğu kürsünün yanına gittik.. Gel şimdi burada Rıza Tevfik'in bir beytini anma!. — «Peki.. bir de baktık ki şeyh...» Daha sonra eline kâğıt kalem aldı ve bize hırkasını giydirdiğine dâir bir yazı yazdı. arkadan da ben yanına çıktık.. ne görsün? Bir de baktı ki. nasılsa Şeyh Abdülkâdîr'in bundan haberi yoktu. Şeyh Abdülkâdîr: — «Getirin onu yanıma!» diye seslendi. bize ille de delille mi geleceksin?. do ğru Abdülkâdîr'e gidip teslim et.. İşte bu gördüklerin senin kerametindir. baktı ki elbiseyi ters giymiş. İnsanlar başına üşüştü. Bağdat'a dönünce. babama dönerek hitâb etti: — «Her kimin delili Hesûiullah ve şeyhi de Şeyh Abdüikâdîr olursa. Şeyh Abdülkâdîr değil mi?» dedi... Tekrar: — «Şeyhin... «Feylesof Rıza'yım dinsiz anlama Dini ben öğrettim kendi babama. bana da başındaki takkesini çıkarıp giydirdi. halkın arasında oturduk... — Ey sevgilim. Babam. onun için keramet izhar etmek işten bile değildir!. ondan uzak bir yer bulduk.. Yine kendisi bana: — «Olur. Ve ona elbisesini. oracıkta oturduk. Öleceğini anlayınca bana: Ey deveci.» Ebû Bekr El-Kayyimî kitabında şöyle nakl etmiştir: — Bana Ebû Bekr El-Emrî anlattı: «Önceleri ben Mekke yolunda bir deveci idim. dedi ve babam elbiseyi düzeltmek isteyince. elbise kendi kendine düzelmemiş mi? Şaşırdı ve hemen bayıldı. Sonra aşağıya indik.. kalabalıktan yakında oturamadık. O gün büyük bir kitleye hitâb ediyordu. cemâat dağılıncaya kadar ona el sürme.Bu defa heybetinden korkup titreme ğe başladım. Ben: — Allah'a benim için duâ et de onun yolunda senin sünnetin üzere öleyim.. yalnız unutma sakın! Senin şeyhin Şeyh Abdülkâdîr'dir.

İşte o toplantıda dolaylı yoldan bahis açılıpta sohbet koyulaşınca diyeceksin ki... kendisine tenbih edilenleri aynen söyler. * * * 57.derler ve durumu anlatırlar. Bağdat ileri gelenlerinden bir kısım münafık Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerine iftirada bulunmak isterler.. Bir gün sokakta yürürken Şeyh Abdüikâdîr karşıma çıktı. Bir hanım bulurlar ve o hanıma derler ki: — «Filân yerde bir toplantı (dinî sohbet) olacak. Müritleri söylemek istemezlerse de söylemenin iktiza etti ğini bilirler ve O'na: — Filân hanım hakkınızda şöyle şöyle konuşuyor. yanımda alıkoydum.... Kendisine cevaben: — Sen hiç korkma! Biz kadıyı ve şahidi bu hususta temin ettik. Sohbet esnasında Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinden bahis açılınca. — Bu zât'tan neden bu kadar çok bahsediyorsunuz? O. Sana bir zarar gelmez. Hanım mevlid okunacak yere gider. Oraya Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri'nin müritleri de gelicek. Bunu duyan derviş ler son derece alınırlar ve bu haber kısa zamanda dergâha ulaşır. Hemen ona seiâm verdim. Ayılınca Şeyhin yanımdan ayrılıp gittiğini gördüm. düştüm kalktım.. altınları ve elbiseyi alarak doğru Şeyh Abdülkadîr'e getirip teslim ettim. Hazreti Gavs'ın en sâdık müritleri bile meyyûs ve mütereddit olarak Gavs'a olan bağlılıklarından lâkaydi harekete başlar görünürler. -169- . Eline sarıldım. Bunun üzerine Hazreti Gavs: — «Bu hanım ı yarın yemeğe davet edin!» der. Ve bize uğramaz oldun!. Ben bu zâtla filân yerde gezdim. o kadar mühim bir zât değildir. Sonra istediğin parayı da sana vereceğiz.» Bunun üzerine hanımla anlaşırlar. Aslında bu tertibin farkında olan Hazreti Gavs onlara: — «Şu hâlinizi dile getirin!» der.ci Menkıbe GAVS’ÜL-ÂZÂM’A İFTİRA EDEN HANIMIN HALİ HAKKINDA Günlerden bir gün.. Hanım: — Bu nasıl olur? Sonra beni mahkemeye verirler.» Bunu duyunca olduğum yerde yıkıldım kaldım. Hemen evime koştum.etmedim.. Elimi tuttu ve şiddetle sıkarak şöyle demez mi bana: — «Ey miskin! On altın için Allah'a ve bir acemin emanetine hıyanet ettin.

zamanın büyük âlimi ve kutbu Şeyh Ebu Sait Mahzûmî.Ertesi gün Hane-i Saadet'e gelen hanıma yemek esnasında Hazreti Pîr: — «Sizinle yeni teşerrüf ediyoruz... Seyyid Abdülkâdîr Bağdat'ta Burcul acemide 28 yıl müddetle i'tikâfa çekildi. Bu büyük ibret dersi karşısında Ba ğdat halkından saf saf O'nun huzuruna gelip tevbe istiğfar ettiler. daha önce sizinle filân yerde gezdik. «hasta.b. suç) etmenin büyük cezasını göstermektedir. lâkin bize bu kıssanın anlattığı en önemli iki husus vardır ki. ben unutmuşum! Hatırlayamadım yaşlılık icabı. Bir zaman sonra ricâl-i gaybden bir zat-ı kerim aş. Hanım: — Hayır efendim.. Bunun üzerine ertesi gün Bağdat'ın hiç bir yerinde. hiç bir evde ateş yanmaz. o iftira eden hanım ın evine gireceksiniz ve hanım ın bedenine elinizdeki sopalarla dokunacaksınız. Dervişler hanımın Hazreti Pîr'in yüzüne karşı da aynı şeyleri söylemesi üzerine olayın do ğru olduğuna inanırlar.. cefâ ve iftira gibi sui zanda bulunmak büyük günâhlardan olması bu suçları işleyenlerin de cezalarının ahrete kalmadan bu dünyada verilmesidir. yaşlı sıcak yemek yemesi gereken kim varsa benim dergâhımda gelip yiyebilir» diye ilân ettirir. kısaca şöyle diyebiliriz ki... iftira etmek gibi büyük günâh işlemek kişinin cehennem ateşinin tutu şturmasına sebeb olmakta ve bir haberin doğrulu ğunu anlayıp dinlemeden inanman ın bir şehir halkının bile helakine sebeb olabileceğidir. Artık halk galeyan halinde sebebin ne olduğunu anlamaya çalışırlar. İkincisi. e ğlendik.. yanmaya başlayan sopayı evinize götürüp ateş yakıp yemeğinizi pişirin. Bunu tertip eden Bağdat'ın münafıkını ise kurtuluş çaresi bulamayarak ve halkın bunu kendilerinin tertip ettiğini anlaması karşısında yok olma tehlikesine maruz kalmalarından dolayı Hazreti Pîr'e rica edip tövbe ve isti ğfar etmekten başka çare bulamazlar ve öyle de yaparlar. Müddet-i zamanın tamam olmasına 40 gün kala: — «Yarabbi! Sen yedirmeyince yemeyeceğim ve içirmeyince içmeyeceğim. Abdülkâdîr Hazretleri kendinden geçtiği halde ahdinde sadakat gösterip yemedi ve içmedi. der. Kalb-i şerifleri Hak Teâlâ'nın feyz-i kereminden nur ile doldu. Seyyid -170- .çünkü o hanım ettiği iftira ile kendi cehennem ateşini tutuşturmuştur. bu kıssa bize. Hazreti Gavs bütün şehir halkına tellâl çağırarak. O zaman. Birincisi.. Herkes eline birer sopa atarak. çocuk. ekmek ve su getirdi.» der ve hanıma ikramda bulunduktan sonra uğurlar.» Dedi. değil mi?» diye sorar.. Bu durum üç gün devam eder. O zaman Hazreti Pîr: — «Ya.. Yani. Sopanın ucu tutuşacaktır. Bilemiyoruz bu olayın nasıl sonuçlandığını o kadın tevbekâr olabildimi? veya şehr halkı gerçeği anlayıp hatalarından nasıl döndüler.» der. Allah'ın sevgilisine tân (iftira v. Allah'ın velî kullarına ezâ. Hazreti Pîr gelen ricalara ve bütün halka der ki: — «Şimdi yapacağınız bir iş var. Hiç bir yerde ateş yanmaz.

Hazreti Abdülkâdîr ekseri gün oruçlu olurdu Erbabının malûmu olduğu üzere tarikata girmiş. hasene ve dile ğini kabul etme var idi ki. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Hazretleri bazı hallerde aşk-ı ilâhiye gark ve envar-ı ilâhiye müstağrak idi ki. Ağzından bir kelime çıkacak diye herkes pür dikkat kesilir. Seyyid Abdülkâdîr. İşte o zaman Hazreti Hızır Aleyhisselâm peyda olup Allah'ın emri ile Hazreti Şeyh Mahzûmî'ye uymasını bildirdi. bir şey emir buyurduğunda derhal ifâ edilirdi. kıyama durmağı âdet haline getirmişsin. Dişi katıra biner. Bunun sebebi nedir? Hazreti Bazül Eşhep Sultan Abdülkâdîr ş u yolda münaca-atda bulundu: — «Her şey. Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazretleri bir sene kadar ayak üzerinde ibadet ve batınî ilimlerle meşgul iken Cenâb-ı Hakkdan şu merkezde emir ve ferman geldi: Ya Gavsü'l-âzâm! Bunca zamandır meşakkat ve eziyete nefsini alıştırmış. yüce hitapları süratli oiurdu. Hazreti Gavsü'l-âzâm için Cenâb-ı Hakk indinde bir derece şöhret. Buna binâen ayağımı uzatmam edebe aykırı olduğundan utanıyorum. bir yol tutmuş kimselerin kalplerinin duygu ve hassaları LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH iledir. Yüksek kürsü üzerinde hitap buyurur. bilen ve hacetleri yerine getiren Ya Rabbî Zat-ı ulûhiyetine ne malûm değildir ki.» Bu hal üzerine Cenâb-ı Hakk o vakit: -171- . Güzel libaslar giydirdi ve ona hilâfet verdi. Kendi eliyle yedirip içirdi. Bunun üzerine Seyyid Abdülkâdîr. Mevlânâ Nureddin Abdurrahman Cenai'nin telif eseri olan «Nefahatü'l-Üns Min Hazeratü'l Kuds» adlı kitapta beyan buyrulduğu üzere meselâ kırk kile buğday ekmeği ile iki öküz etini yiyip kuvvet-i kudsiyeleri ile hazm ve mahvederdi. Hazreti Şeyh Mahzûmî ona çok ikram-ı izzet etti. Şeyh Mahzûmî'nin hanesine gitti. dinler.ci Menkıbe GAVSÜ’L-ÂZÂM İÇİN ŞEYHLER İN SÖYLEDİKLERİ HAKKINDA Nefahatü'l-Üns Min Hazeratü'l Kuds adlı eserinde Mevlânâ Nureddin Abdurrahman Cenai şöyle anlatmaktadır: Seyyid Abdülkâdîr. Ve iki sene hiç bir şey yemeyip ayak üzerinde Cenâb-ı Hakkın huzurunda durmuş ve sonra Hazret-i Hızır Aleyhisselâm gelip beraber süt içmişlerdi. * * * 58. zat-ı ecellü sübhaniyenin mahbub ve âşıklanyla âlemin yüzü uzun uzadıya doludur. Ve âşıkların kalplerinin duygu ve hassaları da LÂ İLAHE İLLALLAH iledir. Seyyid Abdülkâdîr kabul etmedi. tarifi mümkün de ğil.Abdülkâdîr'i hanesine götürmek istedi ise de. heybet. Taylasan bırakır ve kumaşın iyisinden elbise giyerdi. e ğer örtüsünü kaldırtırdı. 8 yıl riyazet ve taatde kaldı.

mertebe manasına gelmektedir. Kendisinde ilim. tevazuu. Ve kelime-i şehadet getirerek Hak dini kabul etti. İbrahim Düsûkî'den ilim. tasavvuf ıstılahında «Ayak» kelimesi. Meselâ. İslâmiyeti Hazreti Abdülkâdîr Geylânî'nin elinden kabul et. * * * Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazreti Sultan Şeyh Abdülkâdîr Geylânî hiç nâzın. aşk. Bugün bile ruhaniyetinden istimdat olunur. Müslüman oldular ve: — Biz çok evvelden müslüman olmak istiyorduk ve acaba kimin yanında. âlî. Nitekim birgün Hazreti Gavs irşadda bulunurken huzuruna bir papaz geldi. Manevî.. harikulade haller görünürdü. Mevlevî tarikatında dergaha gelerek hizmete giren dervişin ilk merhalesinde kendisine «Ayakçı» tabiri söylenirdi. Şeyh Hazretlerinin huzurunda bâtıl dinden sıyrıldı. Hazreti Ahmed-er Rufâî'den keramet. NOT: Burada ki «Ayak» kelimesi okuyucumuzu yanıltmasın bu ayak bildi ğimiz ayak de ğildir. Cenâb-ı Gav-sü'l-âzâm Hazreti Abdülkâdîr Geylânî'den ise ilim.— Ya Gavsü'l-âzâm ayağını diğer Evliyâ-ı Kiram kaddesallahü esrarehüm hazeratının omuzları üzerine koy! Diye kat'î ferman buyurdu. Ve sonra: — Ben Yemenliyim. gavsileri azimdir.» diye buyurdu. Kendisini imdada çağıranlara kuvve-i ilâfViye ile bir hızır gibi yetiştirdi. benzeri olmayan bir büyük velî idi. Yemen'den geliyorum. Rüyamda Hazreti İsa'yı gördüm. İbrahim Düsûkî ve Ahmed-i Bedevi'dir. Ahmed-i Rufaî. dedi ğini kabul ettirme kuvveti fazlaydı.. Bana: — «Ey Sinan! Bağdat'a git. meşayihden ve daha sonra Hazret-i Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Efendimizden sorduğumda Hızır Aleyhisselâm: — «Hazreti Gavsü'l-âzâm Cenâb-ı Abdülkâdîr îmam-ı Sıdd ıkîyn. Zamanının Aktab-ı erbaa (Dört kutup) dan biri idi. Ahmed-i Bedevi'den aşk tecellî etmiş idi. Ömer-ül Kehimanî anlatıyor: Şeyh Seyyid Abdülkâdîr'in meclisinde muhtelif dinlerden İslâmiyete dönenler bulunurdu. çünkü bu zamanda yer yüzünde insanların en hayırlısı Abdülkâdîr'dir. Müslüman olma ğa çok evvelden karar vermiştim ve İslâmiyeti Yemenli bir hayır ehlinin elinden kabul etmek istiyordum. Ebi Medyen Şuaybü'l-Dekalî Radıyallahü Anh Hazretleri buyuruyor ki: — Ben Hızır Aleyhisselâm'a bir gün mülâki olarak ma ğrib ve maşrıkdan. Cümle evliyâ-i kiram hazerâtı omuzlarını uzatıp Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin mübarek ayaklarını kendi omuzlarına koymalarını arzuladılar.» buyurdu. Ben de kalkıp İslâmiyeti huzurunuzda kabul etmek için buraya geldim. aşk olmakla beraber imdada koşma. Evliya-ı kiram beyninde sânı. Yine Ömerli Kehîmani anlatıyor: Bir başka gün de üç tane hıristiyan geldi. keramet. kimin -172- . Hüccet-i Aliyyil ârifiyn ve Ruh-u marifetdir. Bunlar: Abdülkâdîr Geylânî. koruma. İşte sebebi ziyaretim bunun içindir. Bir gün bunu düşünürken uyuya kalmışım. dedi.

ne tıksırır ve ne de yerinden kalkabilirdi." Ömer Bin Hüseyin Bin Halil-ür Cini'den naklen. ey saadete rağbet eden cemaat! Bağdat'a gidip İslâmiyeti Şeyh Abdülkâdîr'in elinden kabul ediniz. -173- . Şeyh Hazretlerinin heybeti ve büyüklü ğü meclisde bulunanları o kadar sarardı ki. Fakat bu seslerin sahipleri görülmezdi. Ki. El-Beza'dan naklen. O gelenler gibi başkaları da müşküllerinin halli için Şeyh Hazretlerini görmek mecburiyetini hissederlerdi. Manevî gözle nazar edenler yerin ve gö ğün birtakım ruhlar ve melekler ile kaplı olduğunu ve Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin sözlerine dikkatle kulak vermiş olduklarını görürlerdi. Ve keramet eseri olarak kürsünün en önünde bulunan kimse sesini ne kadar işitirse en geride bulunan kimse dahi öyle işitirdi. Bu düşünce ve tereddüt içindeyken kula ğımıza hatifden gelen bir nida şöyle dedi: «Ey karanlıktan kurtulup felaha ermek isteyenler! Ey zulmetten Nura kavu şmak isteyenler. ondan başka kimsenin elinden aldığın ız îman nuru kalbinize onun kadar konulamaz ve onun verdiği saadeti kimse veremez. Sonra derhal yükseldi. Sordukları herhangi bir konu ve sual hakkında Şeyh Ab-dülkâdîr tarafından düşünmek veya tetkik etmek için fetva is-teyicilerin Gavsü'l-Âzâm Hazretlerinin yanında geceledikleri görülmüş de ğildi. dediler. Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin akran ve emsali yanında üstünlüğü açıkça belliydi. biz onun söylediklerini yazma ğa kaadir olamazdık. onun bereketiyle. Bazen bu sesler yere ağır bir şeyin düştüğü anda çıkardığı sese benzerdi." Ömer. sizin kalplerinize îman nuru öyle işlenir ki. Buyuruyorlar ki: — "Irak ve sair yerlerden pek çok kimse Şeyh Seyyid Abdülkâdîr'e fetva istemeye gelip müşküllerini arz eerlerdi. Hazreti Gavsü'l-âzâm kürsü üzerinde ayağa kalksa onun azametinden cemaat dahi ayağa kalkardı. Muhammed Bin Hızır Hüseyin anlatıyor: Gavsü'l-âzâm Hazreti Abdülkâdîr. Bazen oradakilerin sema tarafından kulaklarına gelen bazı sesler duyulurdu. Hazreti Abdülkâdîr hemen orada onlara karşılığını verirdi. Birdenbire billur kandil biçimin de gökten bir şey indi. kimse konuş maya muktedir olamazdı. Ve kendini gösteriyordu.» Biz de kalkıp do ğruca buraya geldik. Ortalığı bir nur kaplardı.eliyle İslâmiyeti kabul edelim diye düşünüyorduk. Kimsenin buna cür'eti ve kudreti yoktu. Hazret-i Şeyh Abdülkâdîr'in hikmetler saçan ağzının hizasına kadar geldi. kürsüye çıkış ve inişinde bile kimse ne öksürür. onu dinlerken değil öksürmek tıksırmak. Ve: — «Susunuz!» Dese. vaazlarında bir çok ilim nevilerinden ve hakikatlardan bahsederdi. Çünkü şu asırda onun yan ında. Kalp gözü açık olanlar o anda meclise ricâl-i gaybın geldi ğini görür ve anlarlardı. Buyuruyorlar ki: — Ben Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin meclisinde ve tam onun karşısında oturuyordum.

Ona sonradan bunun sebebini sordum: — Siz Şeyh Abdülkâdîr'e göstermiş olduğunuz hürmeti başka birisine göstermediniz. Ben Bab-ı Halebe musallasında otururdum. -174- . Halin esrarına vâkıf ve durum kendine malûm olan Hazreti Şeyh Abdülkâdîr işin farkına vararak beni çağırıp: — «Allah Adamları Allah'ın emirleridir. kırlarda.» * * * Cibaî'den naklen. Bunun sebebi nedir? dedim. Meclisimiz de emanet meclisidir. dağ ve tepelerde bir köşeye çekilip oturmağı o kadar özlüyorum ki. patlayacak gibi olurdum. Fakat ne yapayım ki halkın hayır ve menfaati için Cenâb-ı Hakk bana irade buyurmuştur. * * * Şeyh Yahya 'dan naklen. Ben derhal yerime oturdum. Öyle ki: Konuşmasam âdeta boğulacak. Bu gibi hikmet sırlarının gizli tutulması gerek!» dedi. Buyuruyorlar ki: Benim gençliğimde pederimle birlikte büyük şeyhlerden Şeyh Musa Zulî'nin maiyetinde Hacca gitmek için yola çıktık. Hazret-i Şeyh Abdülkâdîr'le görüştüğümüz vakit Şeyh Musa. Bu hal üç kere tekerrür etti. Bir taraftan ziyaretler. izzet ve hürmet etti ğini görmüş değildim. Ben hayretimden kendimi zaptedemedim. şeyhlerin ve nice büyük zatların beni dinlemek için uzak yerlerden gelmeleri başladı. Fakirlerde bedenen çalıştılar. Ve onun vefatına kadar kimseye söylemedim. ben şimdiye kadar Şeyh Musa'nın bir başka kimse için böyle. bu derece ikram. Hazreti Gavsü'l-âzâm'a öyle bir saygı ve sevgi gösterirdi ki. O. Şeyh Musa şu cevabı verdi: — Evlâdım! Hazreti Şeyh Abdülkâdîr Geylânî. Huzurunda meleklerin bile çekindikleri böyle âli bir zatın yanında ben nasıl edepli durmayayım ve hürmet göstermeyeyim? * * * Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Şeyh Seyyid Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri anlatıyor: — «Ben tam uykuda ve yarım uyku halinde veya dalgın bulunduğum zaman bile emir ve nehiy ederdim. Yeni bina inşaası için zenginler mallarını verdiler. Olan-biteni ve bizzat gördüğümü orada bulunanlara haber vermek için birden ayağa fırladım. Halk Meş'ale ve mumlarla beni dinlemek için gelmeğe başladı. Yer kapmak için erkenden geliyorlardı. Orası halka dar geldiğinden kürsüm surun içine ve beyn-et Tenanire çıkarıldı. Sonra halkın kulağına çalınıp her yerde şeyi olunca kalabalık fazlalaştı.Tekrar indi ve çıktı.ne de halk beni görsün istiyorum. âlimlerin. adaklar. Beni dinleyenlerin sayısı yetmiş bin kişiye çıkınca hocam Kadı Ebu Saîd Mahzumî’nin okulunun civarında bulunan binalarda okula ilâve edildi. zamanımızdaki insanların en hayırlısıdır. Buyuruyorlar ki: Şeyhim Seyyid Abdülkâdîr bir gün bana şöyle buyurdu: — «Eskisi gibi çöllerde. ne ben halkı göreyim. İlk önce benim sözlerimi birkaç kişi dinlerdi. Hicretin 528'inci yılında yapı ikmal edildi. devrimizdeki bütün evliyanın ve ariflerin efendisidir. diğer taraftan da pek çok kişilerin.

Mektubu gösterdi. Rivayet edildi ğine göre: Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazretleri şöyle buyuruyor: — «Herhangi bir müslüman benim medresemin kapısı önünden geçerse. Bunun üzerine peki şimdiye kadar niçin bize söylemedin. Ben ise İstanbul'un Edimekapı semtinde oturuyorum. oradan başka bir er çağırmış lar sen bunun yerine Erzurum'a gideceksin.. senin torpilin kim dediler. tekrar ısrar ettiler. Sonra Şükrü'ye «Senin torpilin kim» demişler. Himmet sizdendir. Zahiren yapılacak hiçbir şey kalmadığı anlaşılınca batınen sebebi aksesine (Yâni Ab-dülkâdîr Geylânî Hazretlerine iltica etmek iktiza eder. «Şöyle ki askerler çekilen kur'a icabı Erzurum'a gitmek üzere Etimesut tren istasyonuna gelmişler. hicabımdan hiçbir şey söyleyemedim. uğradım.) «Ya Gavsü'l Sâmedânî bizi mahcup etme. Heykel-i Nurânî Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin 1975'de zuhur eden bir kerameti. Cenâb-ı Hakk kıyamet günü onun azabını hafifletir. «Nasıl olur işte bölük komutanının yazmış olduğu mektup» dedi. İkibuçuk ay geçtikten sonra babası yakınımıza rica eder o da bize gelip yakında kur'a çekildikten sonra kıtalarına gönderileceğini.» Kabristanda birinin acı acı bağırdığını ve o mahalle sakinlerini fena halde -175- . zararı dokunan 1000 kişiden fazla insanın tevbe ederek gafletten kurtulmalarına Cenâb-ı Hakk beni sebeb kılm ıştır. bu çocuğun İs-tanbui'a gelmesine gayret ettik. Hicabımdan. «Merak etmeyiniz dua müsteşab olmuş» dedim. — Bir yakınımızın bir yakınının oğlu asker olmuş ve Ankara Etimesgut'a e ğitim için gönderilmiş. iyi ki geldin» dediler. Aradan az zaman geçti Aksaray'da Şölen Restoran sahibi dostumdu. Tekrar mutlaka söyleyeceksin.. «Hayrola» dedim. Bu bir hayır işi ve halkın faydası konusudur.» diyerek onun sıfat-ı manevisine münacatta bulunduk.» Gavsü'l Samedânî. «Arz edeyim» dedim. ancak. oğlunun do ğumu Kastamonu olduğundan İstanbul'a gelmesinin mümkün olacağını ricada bulundu. Hicab ettim. Dostlarımdan bir emekli subaya tavassut mektubu yazılıp gönderilir. — «Öyleyse Adresini ver seni ziyarete gelelim» dediler. mümkün olmadı. geç kalıp. «Yahu şimdi seni konuş uyorduk. sen İstanbul Davutpaşa Topçu Kış lasına gideceksin.Yahudi ve Hıristiyan 500 kişiden fazla insanın dalâleti bırakıp hidayeti seçmesine ve halka kötülük eden. demiş ler ki: Şükrü Pekdemir kim? Demişler. «Hayrola» dedim. bölük komutanı... Paşa: Çocuk yerine gitsin de bilahere aldırırız der. Ve İstanbul'a avdet ettik. kur'a çekildi ğinden dolayı sizin işinizi göremediğimizden müteessiriz diye cevap yazmış» dedi. İçeride birkaç dostum ve Ankara'ya tavassut mektubunda bulunan zat da oradaydı. Yine birşey bilmedi ğim için birşey söyleyemedim. Enel Hakûrü'l Fakir. dediler. Akabinde Ankara'ya gidilip tabur komutanı ve Ge-nelkurmay'dan bir albay ve bir korgeneralle görüşülür. O anda meçhul iki tane yüzbaşı gelmiş. Dedi ki: «Ankara'dan sizin için gönderdi ğimiz mektuba. Hiçbir şey bilmememe rağmen ancak aklıma genelkurmayda demek geldi. İşte bu Tâcü'l-Evüyâ ve Burhanü'l-Esfiyâ Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin Himmeti Âliyesi. lüzum görmedim diyebildim. Bu sebeple semtte onları davet etmeye taacüb ettim ve adres veremedim. öğrenilir ki kur'a çekilmiş ve çocuk Erzurum'a çıkmış. Güldüm.

» * * * Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri manevî terbiyesini doğrudan doğruya Hazret-i Fahri Kâinat efendimizin Peygamberlik ruhaniyetinden almıştır. nefsini dünya sevgisinden..» dedi. Gavsü'l-âzâm Seyyid Abdülkâdîr Hazretleri. Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Hazretlerine: — Himmet nedir? Diye sorulduğunda şöyle cevap verdi: — «Himmet: Kulun. kendisinden bunun sebebini sorduklarında. kalbini Cenâb-ı Hakkın iradesiyle beraber kendi iradesinden ayırmamasıdır. Kafile ehli aynı anda Seyyid Abdülkâdîr Hazretlerinin öyle dedi ğini bizzat duyduklarını söylediler. * * * Rivayet edildi ğine göre: Meşâhir-i evliyadan Şeyh Ebu Medyen Hazretleri garpdan boynunu uzattı.. Seyyid Ahmed Rufaî Hazretleri.. Sesinde manevî bir cezbe vardı. — «Benim boynum üzerine de. Hırka-ı pîri ise Ebû Saîd Mübarek Mahzûmî'dir. verdiği fetvalar Irak âlimlerince itiraz görmeden kabul edilirdi. Dinleyenleri mest ve hayran ederdi.. Ve bir daha ba ğırmaz oldu. Diğer şehirlerde bulunan velîler de hep böyle yaptılar. Sultan Şeyh Abdülkâdîr'in böyle dediğini Ümmü Ubeyde kasabasından duydu ve.! » dedi... Ve Irak'tan gelen kafileden Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin öyle deyip demedi ğini sordular. Müctehidlerin içtihadına büyük yer verir ve onların yaptıkları kıyası kemal-i hörmetle kabul ve ona göre amel ederdi. Ve hırka silsilesi şu suretle Hazreti İmam-ı Musa Rıza'ya ulaşır: -176- . şöyle cevap verdi: — Seyyidiniz Sultan Şeyh Abdülkâdîr şu anda «Benim şu ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir. Ebu Medyen Hazretlerinin ashabı o anı tesbit ettiler.korkuttuğunu kendisine haber ettiler: Bunun üzerine Gavsü'l-âzâm Hazretleri şöyle buyurdu: — «O adam bir kere beni görmüştür..» Seyyid Abdülkâdîr Hazretlerinin böyle buyurduğu andan itibaren adamın sesi kesildi. ruhunu âhirete taallûktan. Bunun himmetine Cenâb-ı Hakk ona merhamet edecektir. * * * Burhanü'l-Esfiyâ Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazreteri her gün öğleden sonra birkaç kıraat üzerine Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Ben de boynumu uzattım.. bu üstünlük derecesini vaazı esnasında söylemişti. Şafiî mezhebi üzerine fetva verir.

s.» Yâni: Hazret-i Abdülkâdîr'in aya ğı benim gözüm ve basiretimin üzerine olsun. Nakşibend ismini almaları şöyle olmuştur: Bir gün Şah Bahâüddin sahrada dolaşırken Hazret-i Hızır (a.cu Menkıbe TÂCÜ'L-EVLİYANIN ŞAHI BAHÂÛDDÎNE «NAKŞİBEND» İSM İNİ TAKMASI HAKKINDA Rivayete göre.1)Şeyh Ebû Saîd Mübarek Mahzûmî 2) Şeyh Ebül Hasan KaresîHâkerî 3) Şeyh Ebül Ferec Tartusî 4) Şeyh Abdülvahid Temimi 5) Şeyh Ebû Bekir Şiblî 6) Şeyh Cüneyd-i Bağdadî 7) Şeyh Sırri Sekatî 8) Şeyh Maruf Kerhî 9) İmam-ı Ali Bin Musa Rıza. Gavs'ül-Âzam'ın Hakk'a yürümesinden takriben yüz elli sene sonra Nakşiye Pîrgi Şah Bahâüddin Nakşi-bend'e müridleri sual ettiler: Gavsü'l-âzâm Şeyh Seyyid Abdülkâdîr: — «Kademi hazâ alâ rekabeti külü veliyullahî teâlâ» buyurmuş lar. Şeyh Hazretleri bu keşif ve keramet üzerine havada uçantn halini kendinden kaldırdı. Diye fikir etti.. Zaten Şah Bahâüddin Hazretlerinin. Uçan zat derhal havadan yere. Hazreti Şeyhin ders takrir ettiği mahallin kapısı önüne düştü ve bir müddet baygın bir halde kaldı. elini gö ğsüne koyarak dedi ki: — «Alâ aynî ve alâ basireti. demiştir.)'ı gördü. * * * 59.. Onun hatırından geçen bu şey Şeyh Ab-dülkâdîr Hazretlerine ma'lûm oldu. buna ne dersiniz? Bunun üzerine Hazret-i Şah Nakşibend. Ve tekrar eski haline döndü. * * * Rivayet olunur ki. Hazret-i Hızır onu bir anda Bağdat'ta Hazreti Şeyh Abdülkâdîr'in yanına iletti ve Hazreti Pîr ile -177- .. Ricâl-i gaybden bir zat bir gün havada uçarken Ba ğdat'ın tam üstüne geldi ğinde: — Bağdat'ta Allah ricalinden kimse yoktur... Sonra büyük Şeyhlerden Ali Bin Heybetî'nin rica ve şefkatıyla onun o küstahça hareketini afva mazhar oldu..

» Yâni: Ey âlemlerin nakşini tutucu! Sen benim nakşımı tut ki.. Padiş ahı herdüâlem Sahi Abdülkadirest Serveri evlâdı Âdem Şahı Abdülkadirest Âfütabu Mâhitâbi Arşı ve Kürsiyyi Âlem Nûr-i Akdes. Nuru Şah Abdülkâdfr'in kalbinden alırlar. Kürsî. Hazreti Pîr mübarek eiini uzatıp Hazreti Şah Bahâüddin'in kalbi üzerine koydu ve dedi ki: — «Yâ Nakşebendi âlem. sana Nakşibend desinler. Bunlar: 1) Maruf-u Kerhî 2) İmâm-ı Hanbel 3) Bişr-iHafî 4) Mansur bin Ammar 5) Cüneyd-i Bağdadî 6) Sehl bin Abdullah Tüsterî 7) Seyyid Abdülkâdîr Geylânî. sana el tutucu desinler.aralarında şöyle bir konuş ma oldu..) evlâdı nı n başı dı r. Arş. Irak'ın en büyük şeyhlerinden keramet sahibi ve yüce bir makama mensup Şeyh Ebû Bekir Betayih Hazretleridir. Nûr-i Âzam Sahi abdülkadirest. Şeyh Ebû Bekir Betayih Hazretleri rüyasında Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'i görmüş ve do ğrudan doğruya bağlanarak tarikat hırkasını giymiştir. demektir * -178- . Bu ibarede her ne kadar mübalâğa görünürse de hakikatta muzaf hazfedümiştir. Peygamber. Buyuruyor ki.s. * * * Rivayet olunmuştur ki: Tâcü'l-Evliyâ Şeyh Seyyid Abdülkâdîr Hazretleri dünyayı teşrif buyurmazdan önce. Şah Nakşibend de kendi türbesinde ve Şeyh Seyyid Ab-dülkâdîr Hazretlerinin türbesinde yazılı bulunan medhiyeyi söyledi. Şah Bahâüddin: — Ey âlemlerin elini tutucu! Sen benim elimi tut ki. sahabe ve kibâr-ı ümmetin bir kı smı ndan sonra Hazreti Âdem (a. Mâhitab. Bu muhterem zatlardan biri de. Yâni: Dünya ve âhiretin pâdişâhı Şah Abdülkâdîr'dir Evlâdü Âdemin serveri (*) Şah Abdülkâdîr'dir. dünyaya nur saçan bir çok büyük şeyh ve evliyâ-i kiram hazerâtı bâtınî nurlarıyla onun zuhur edeceğini evvelden keşf ederek müridlerine anlattılar. Kalem bunların cümlesi. nakşi mârâ begir ki tura nakşebend güyend. Irak'ın pîr ve mürşidleri yedi kişidir. Yâni. Âfitab.

Cenâb-ı Serveri Kâinat Efendimiz (s. Irak'ta doğup büyüyecek kâmil bir zattır. Esmâün Nebî Aleyhisselâm»'! biner kere tilâvet ederdi. Bu zat kimdir ve hangi yüksek hanedana mensuptur? Buyurdu ki. — Beşinci yüzyılda zuhur edecek.a. hücceti aliyülarifin ve Ruh-u marifettir. Esmâül Hüsnâ'yı. * * * Şeyh Hâşim Nişaburî (aleyhirrame) bir risalesinde zikir ve beyân buyuruyor ki. Hazreti Gavsü'l-âzâm. Bu husus Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin kendisine tebli ğ olunca.» Rivayet olunmuştur ki: Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri her gün bir rekât namaz kılar ve namaz içerisinde «Sûretüi Müzzemmil'i.Müridleri kendisine sual ettiler: — İçimizde Abdülkâdîr isminde bir kimse yoktur. Sûretü Rahmân»'ı okurdu. Bununla beraber her bir farz namazdan sonra Kur'ân-ı Kerîm'i hatim ederdi. İşte bundan -179- . Evliyâ-i Kiram beyninde sânı âlî.v. «Erbaiyniye» diye isimlendirilen esmayı her gün gece ve gündüz altı yüz altmış defa tilâvet buyururdu. — Cenâb-ı Feyyazı Mutlak Hazretleri âbid kullarından birini Velî kılmak murâd-ı ilâhîsini irade etti ğinde ve ekmelittahiyyâ efendimiz Hazret-i Muhammedenil Mustafa'ya ihzar eyledi ğinde. Asr ve Teheccüd namazlarından sonra Duâü's-Seyf'i kıraat buyururdu. Ve «Salâtü-I Kübrâ'ı. gavsiyeleri azimdir.) arz ve takdim buyurur.): — «Bu adamı alınız! Mensibi celil velayete lâyık olup olmadığın ı ve hak kazanıp-kazanmadığın ı görsün!» Diye buyurarak Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin yüce huzurlarına gönderirlerdi. Duhâ. Eğer «Sûretül İhlâs»'ı kıraat buyuracak olursa yüz kereden aşağı okumazdı. Bu temiz vazife (rivayete nazaran) kıyamet gününe kadar Sultanü'l-Evliyâ Cenâbı Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerine havale buyrulmuştur. nurlu bir devir olacaktır. tahrîr ve arz takdim buyurduğu risalesi üzerine Cenâb-ı Akdes Hazret-i Seyyidül Mürselîn Efendimizden emri nebevî şerefsâdır buyrularak o kimseye velâyet-i ahmediyye hil'atı îsal buyrulur. İşte bu suretle velayet makamı kendisine ihsan buyrulan velî âlemi gayb ve şehâdette makbul olur. Ekmelittahiyyâ Efendimize (s. Herkes ondan istifade edecek ve onun yaşayacağı devir.v. velayet derecesini hak kazanma ğa lâyık olduğunu takdir ve tasvib buyurursa o kimsenin ismini Defter-i Muhammediyeye kaydeder ve mühür vurarak Hâkipâyi Cenâb-ı Suitanü'l-Evliya. Suitanü'l-Evliya. Bu halde Cenâb-ı Gavsü'i-âzâm. Ebû Medyen Şuayibü'l-Dekalî Radıyallahü Anh Hazretleri şöyle buyuruyor: — Ben Hızır Aleyhisselâma bir gün mülâki olarak Mağrip ve Meşrıkdan. — «Cenâb-ı Abdülkâdîr imâm-ı Sıddîkıyn.a. Meşâyihdan ve daha sonra Hazret-i Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Efendimizden sual ettiğimde Hızır Aleyhisseiâm buyurdu ki. Suitanü'l-Evliya Hazretlerinin terkıym.

bir kimseye velayet makamının ihraz ve ihsan buyrulması dahi ancak Gavsi bi nazır Efendimiz Hazretlerinin lâyık bulması. çekinir. Maamafih her bir asır ve zamanda Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultanü'l-Evliyâ Abdülkâdîr Hazretlerinden. bana: — « Ya Seyyid Abdülkâdîr bu şeyhin iltimas ını kabul et!» fermanını verdi. Cenâb-ı Ekmelitahiyya Efendimizin bu emir ve fermanı ikti-zasınca Hazret-i Gavsü'l-âzâm'ın iltimasını kabul buyurması sebebiyle o gün camide imamdan başka bir cemaat yokken. bu hal ve memuriyete Seyyid Abdülkâdîr Hazretleriyle beraber bir mümasil yoktur. Kutub. hazır * * * Cenâb-ı Şeyhül Ekber Muhyiddîn Arabî Radıyallahü anhül bâr? Hazretleri «Fütûhâtül Mekkiyye» adlı kitabı kudsiyeleri-nin yetmiş üçüncü babında şöyle beyân buyuruyor: «Evliyâ-i Kiram Kaddesallahü Teâlâ esrarehüm hazerâtından her bir zamanda bir zat olur ki. âlem-i mânada gördü ki. imamla namaz kılmak için Gavsü'l-azâjn Hazretlerinin beş vakit namazını kılan bir kabilede hazır bulunmasından dolayı cemaat pek fazla olup camide boş bir yer kalmamıştır. — Cenâb-ı Risaletpenah Efendimiz tebessüm buyurarak. İmâm-ı Ahmed Bin Hanbel Radıyallahü Anh. Aleyhi Ekmelittahiyya Efendimiz ve cemî Ashâb-ı Kiram ve züyil ihtiram rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn efendilerimizle beraber oturmuş lar. Gavs ve cemî evliyâullah istifade eder. geniş ve kudret vardır. Ravi beyân eder ki: Eğer o gün Sultanü'l-Evliyâ beş vakit namazını kılan kabilede bulunmasaydı. Cenâb-ı Sultanü'l-Evliyâ Abdülkâdîr Hazretleri Cenâb-ı Vâcibül Vücûd ve Seyyidül Mürselîn Ekmelittahiyyâ Efendimiz katında o kadar muazzez ve muhterem ki. efdalül mahlûkat. tasdik ve itiraf ve adaletle hüküm eder. Pek bahadır kimseler korkar. caiz görmesi ve dilemesi üzerine kendisine tevdi kılınıyor. Yâni. Meşâyihı züyil ihtiram (Kaddesallahü Teâlâ Esrarehüm) Hazerâtından menkuldür. Cenâb-ı Hazret-i Fahri âlem Efendimizden rica ve istirham ederek buyurdu ki: — «Yâ Rasûlailah. Havvâce-i kâinat. «Ve hüvel kahirü fevka ibâdihî» âyeti muktezâsınca Nas celil ve fürkan-ı cemîlinde Cenâb-ı Hâlikul levhu vel kalem hazretlerinin fermanı lemyezelîsi veçhile o zat için her şeye uzun.dolayı Evliyâ-i Kiram (kaddesallahü esrarehüm)'dan bir kimse için. Pek çok meselelerde haklıyım diyenler o zâtın huzurunda hakkı derhal söyler. kabilenin mezhebi münkatî ve münkariz olurdu. mensup olduğu İmâm-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden başka bir mezhebe intikal etmeği hatırına getirdi ğinde. Evlâdınız Seyyid Abdülkâdîr'e emir buyurunuz! Şu zayıf şeyhi himaye buyursunlar!» Seyyid Abdülkâdîr Hazretleri diyor ki. -180- . * * * Rivayet olunur ki: Bir gün Gavsü'l-âzâm Hazretleri.

mahlûkat üzerine hakkıyla büyük bir ün olduğu meşhur söylentidir. Âmin. Cenâb-ı Sultanül Evliya Efendimiz: — «Ya Mehmed! Kimseden sakın ha sakın bir şey isteme. o yüce makama muvaffakiyet mümkün de ğildir. Allahümme yessirlenâ şefâatehüm. Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazretleri bana hüsnü hitabla: — «Va Mehmed! Olgun ve doğru yol tutucu oldun.. Bununla beraber (umuru âhir) son görev mahvolup o yüce makama bu ana kadar muhterem zat Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazretlerinden sonra malûmat kazanmış kimse yoktur.. Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin fermanına imtisâlen Ba ğdat'da Bahçetül âbaddan ayrılarak Cenâb-ı Pîr Efendimiz Seyyid Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin buyruğu muktezâsınca dervişane bir suretde Mısır tarafına do ğru yola revan oldum. Yâni. Şurasını anlatmak gerekir ki. Bu halde memleketime vâsıl oldum.İşte bu yüce makamın sahibi Bağdat'ta âli bir makamda bulunan şeyhimiz Seyyid Abdülkâdîr Geylânî Hazretleridir. Derviş olarak Mısır'a azimet edeceğimi zâtı Akdes Hazret-i Muhyiddin Efendimize arzı ifade ve niyaz eyledi ğimde. görüşme şerefine nail olduğum o zattan Allah indinde derecesi büyük ve yücedir. Ba ğdat'tan Mısır'a kadar hiçbir şey yemediğim ve içmedi ğim halde kuvvetim evvelkinden iyi ve daha fazla oldu. Cenâb-ı Bâzül Eş heb Mevlânâ Seyyid Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerini ziyaret ve feyz bahçesine bağlanmak niyetiyle Mısır'dan Bağdat'a geldim. sorma!» diye emir ve ferman buyurdu. saldırış vardır ki. o yüce makamdaki zamanımızdaki sahibiyle görüşme bahtiyarlığına erdim. Vakıa ben Gavsü'l-âzâm Hazretleriyle görüşme şerefine nail olamadım ise de. Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ve kaddesalahü Teâlâ es-rarehüm ecmaîn. Gavsü'l-âzâm Hazretleri öyle bir makam-ı aliyyül âlâ'ya sahibdir ki. Vaktaki Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin huzurlarından sonsuz kıvanca iktisab eyleyerek bir müddette hâkipâyi velayetlerinde ikamet ve gayret feyzinden şeref ve hisseye nail olma ğa muvaffak oldum. yüce maksadı gav-siyeleri malûm olup maamafih bir yüce buyrultu olduğundan emmeğe koştum. Velayetimden pek çok feyiz aldın.» Buyurdular.» * * * Şeyh Ârif Ebû Mehmed Şur Elbistiyyil Mahlî (Kaddese sırruhussamî) buyuruyor ki: — Sultanül evliya. Düşünmeksizin doğan bu yüksek fikir. Ve mübarek parmaklarını ağzıma vuzuh ile emmekli ğimi irade buyurdu.. Hazret-i Gavsü'l-âzâm için pek uzun bir hücum. * * * -181- . Selâmetle git!. Lâkin Seyyid Abdülkâdîr Hazretleri.

seyr fillâh ve maaallahta kuvvet ve sağlamlığı ve metaneti o derecede idi ki. katı kayaların kuvveti küçülür küçülür. kayıt ve kuyudattan münezzehtir.«Mirkad-ı Merâkıb-ı İlm-i Ledünnî Fi Menâkıb-ı Abdülkâdîr Geylânî» isimli kitapta mezkûrdur: Şeyh Ali Bin İdris Berkavî şöyle anlatıyor: — Şeyhim ve seyyidim Ali Heybetî'den bir gün Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin mesle ği. metanet ve muhkemli ği yanında sağlam. «Ve hüm yekulûne mâ lâ yef'alûne.» * * * Şeyh Adî Bin Misafir şöyle anlattr: — Ben Ebil Berakâtî'den işittim..» muktezâsınca sözle işin birbirini tutmaması nev'inden olmayıp bilâkis sözle hareketve gidişin birbirini tutması lüzumu üzerine kurulmuş bir prensipti. Amcam Şeyh Adî Bin Misafir'den. Her ne işlerse HakkTeâlâ Hazretlerinin emri muktezâsınca olur. tuttuğu yol ve işi hakkında bazı kimseler bilgi edinmek istediler. menfaat ve zarar gözetmemesi.. çok hafif kalır. kadere bağlanarak çizdi ği yoldan yürümesinden nâşi solup yok olmasıydı. onu aziz ve muhterem kılmış ve büyük bir mertebeye ulaştırmıştır. dimdik ağaçların. zahir ve bâtının birieşmesi. * * * Halil Bin Ahmed Sarsarî anlatıyor: Şeyh Beka Bin Betayi'den işittim. Her attığı adım Kur'ân ve sünnete uygundu. Hazret-i Gavsü'l-âzâm Şeyh Abdülkâdîr'in meslek ve tuttuğu yol. ihlâs ile kendini Hakka teslim etmişti. Cenâb-ı Hakk'dan gayrı her şeyden ilgisini çekmiştir. uzaktan ve yakından maddî hiç bir şeyle ilgilenmemesi nefsine ait sıfatlardan kesilip sıyrılıp çıkması. Hep Cenâb-ı Hakk'a arz-ı ubudiyet eden olgun bir kuldu ve daima şer'î hükümlere başvururdu.. Yine Halil Bin Ahmed Sarsarî anlatıyor: — Ben Şeyh Eba Saad Fülûyi'den işittim. O.. Bütün iş ve hakikati Hakka ve hakikata uygundur. -182- . Hazret-i Sultanül Evliya hakkında amcam: — «O zâtın yolu kalb ve ruhun muvafakati. Şeyh Ali Heybetî Hazretleri şöyle buyurdu: — «Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin eserleri ve tarikatı Hak Teâlâ Hazretlerinin hükümlerine tamamiyle uygundur. O meclisde ben de hazır bulunuyordum. Kader ve Cenâb-ı Hakk'a tâbi olmak hususunda ahdi vardı. Gavsü'l-âzâm Hazretleri. «Ve Hümâ harâmen aiâ ethillâhi» hadîsi muktezâsınca dünya ve âhirete ait maksatlarda hiç bir hususî.... Cenâb-ı Gavsü'l âzâm Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin tarikat ve mesleğiyle gerçekgidişine dair malûmat edinmek istendi. O gün ben de o mecliste bulunuyordum. Hazret-i Gavsü'l-âzâm Şeyh Abdülkâdîr'in seyr ilâllah. onun kudret.» diye buyurdu.. İşte bunun içindir ki Hakk Teâlâ Hazretleri onun şanını yüceltmiş. şahsî görüş ve düşüncesi ve kendisine ait kafiyen ve asla bir arzu ve iste ği yoktur.

benim halime muttaiî ve keyfiyetime vâkıf olursunuz. Ey Hekim! Bu çana ğın içindeki bevlden nasıl bir maraz keşfeyledin? dedi. Tevhid yolu onun vasfı olmuştu. aklı fikri. Gavsü'l-âzâm Hazreti Abdülkâdîr. Hekim çana ğa bakıp: — Bu çanak hangi zatın çanağıdır? diye sordu. Hidâyet-i sübhânî erişip hepsi de kelime-i şehâdet getirerek şeref-i İslâm ile müşerref olarak necât-ı ebediyeyi. bütün varlığıyla rabbı zülcelâl hazretlerine bağlanmıştı. Yahudiler dervişin elindeki çanağın içinde ne görüldüğünü merak ederek çanağı ellerine alıp baktılar. Dedi. Bir miktar ilâç tertip eder de ızdırabınız def olur. O anda inâyet-i Rabbanî. Kerametin vukuunu duyan yahudi ahalisinden kimseler takım takım gelip durumu öğrenince İslâmın şerefiyle müşerref olan hekime: — Bu hâl nedir. Kalben. alâkasını kesmiş ve her yönüyle. Ve hiç bir kötü zanda bulunamazdı. çanağın içine tebevvül buyurdu. Dedi ve hemen o anda Kelime-i şehâdet getirerek İslâmın şerefiyle müşerref oldu.Bunun sonucu olarak da pek çok arifler. dediler. * * * Ebû Muhammed Hasan anlatıyor: Bir gün Şeyh Ali Karvinî tarikat mensuplarından birine dedi ki: — Eğer sen Gavsü' l-âzâm Şeyh Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerini görmüş olsaydın kâmil bir insan ve fâzıl bir adam olurdum. zerre miktarı rağbet ve iltifatı yoktu. Çünkü onun seyir ilâllah yolundaki kuvvet ve kudsiyeti bütün tarikat ehlinin kuvvetine üstün gelmiştir. Onun hakkında kimsenin ufak bir şüphe ve tereddüdü yoktu. Hekim cevaben: — Bu dervişin elindeki çana ğın içine nazar ediniz. pek büyük veliler ona bağlanmış lardır. Gözü gönlü. Zahirî ve bâtınî bütün hareketleri şeriat üzere ve bir hakikattan ibarettir. Mürid: — Bu çanak Evliyâ-i Kiram Kaddesallahü Teâlâ Hazeratından bir zatın çana ğıdır. Hiçbir kimse onun hakkında bir kuruntuya kapı-lamazdı. sana ne oldu? Diye sordular. Dünyaya hiçbir meyli. kalbi ve ruhu Cenâb-ı Hakk'a müteveccih idi. Müridlerinden biri bir çanak hazırladı. Hekim: — Bu tebevvülün sahibi olan zatta zahirde hiç bir şey anla şılmaz. Mürid o çanağı alıp bir yahudi hekimin yanına götürdü. bu mübarek zatda aşk-ı ilâhi vardır. ruhen bütün dünya iş lerinden elini çekmiş. Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultan Abdülkâdîr bir müddet tefekkür ettikten sonra şöyle buyurdu: — «Hekim-i hakikî Lemyezeliye varken başka bir tabibe görünüp sıhhat matlubunda olmak nasıl mümkün olabilir?» Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin idrarından tebevvülü iktiza etti. derecât-ı -183- . Olamazdı da. Lâkin benim anladığıma göre. * * * Gavsü'l-âzâm Seyyid Abdülkâdîr Hazretlerine müridleri bir gün: — Ya Gavsü'l-âzâm eğer ruhsatınız olursa huzuru saadetlerinize bir hekim getirelim.

Fakat bu hal onlarda sehven veya hiç halin taşması ve dehşete düşmeleri neticesi olur. Ne suretle doğru yolu göstermeniz mümkün oluyorsa bizlere de öyle gösteriniz. 4) Bu hallerin tam olması için fayda. * * * Bir gün Sultan Abdülkâdîr'e biri geldi ve: — Ucübden kurtulmanın yolu nedir? Diye sordu. -184- . Her ne zaman nefsinle mücahede edip onu mağlûb etsen ve öldürsen Allahü Teâlâ onu yine diriltir. hatalarını hatırlatır. * * * Sultan Şeyh Abdülkâdîr diyor ki: — «Havas kullarında şirk olur. evliya nefsanî arzudan. Şeyh Adî Bin Misafir anlatıyor: Sultan Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin tuttuğu yol: 1) Kalb ve ruhun muvafakatıyla 2) Zahir ve bâtının bir olmasıyla 3) Nefsanî hallerden soyunulmu ş bulunulmasıyla Ve. Bunların dışında kalan. Onlara böyle bir hatırlama ihsan olununca düştükleri şirk hâlinden hemen döner ve istiğfar etmeye başlarlar. Bu esnada dört yüzden fazla büyük zat ve halk a ğlayarak Gavsü'l-âzâm'a: — Çanağa bevlinizden dolayı nazar kılmasıyla kendisinin fena. karanlık bir yolda yürüdüğünün farkına varan ve dolayısıyla İslâmın şerefiyle müşerref olan ve istikamet yolunu sayenizde bulmuş olan hekim gibi eğer bizlere de müşahede ettirirseniz bizler de İslâmın şerefiyle müşerref oluruz. Çanağa bakmak için yanına yaklaştıklarında mis gibi bir koku etrafa dağılmıştı. Gavsü'l-âzâm cevaben: — «Bir kişi ki. Onlar bilmeden böyle bir hataya düşünce de Hakk Teâlâ Hazretleri onlara ayıklık ihsan eder. zarar ve yakınlık. Şöyle ki: onların şirki şahsî iradelerin Allahü Teâlâ'ın iradesine karşı tutmaktır.» buyurdu.sermediyeyi buldular. Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazretleri derhal hadime: — « Var git o dalâlet yolunda olanları huzuruma getir!» buyurdu. her şeyi Allahü Teâlâ'dan bilir ve o hazır işi yapmağa muvaffak olursa nefsini aradan çıkarabilir ve işte o zaman ucüb halinden de kurtulur.. Fakat şu var ki. Bu iradenen peygamberler masum olduğu gibi yalnız melekler masumdur. ebdal zümresi de iradeden mahfuzdur. O kimseler huzuruna geldi ğinde bir kere nazar buyurdu. uzaklık gibi şeylerin mütalâa edilmesiyle KADERE tam manasıyla teslim olmakdır. O erbab-ı dalâlet kelime-i şehâdet getirerek do ğru yola ve bir yüce mertebeye eriştiler. Diye istirham ve niyaz ettiler.. cin ve insanların hiç biri masum değildir.

ENNÂRÜ AŞKUN! (Aşk ateştir) diye dönmeye başladı ve döne döne gözden kayboldu. Biraz sonra Seyyid Ahmed Rufaî Hazretleri yine döne döne göründü ve suali soran zata: — Gördüklerini Hazret-i Gavsü'l-âzâm'a bildirirsin! -185- . Mısır'ı.. Aliyyül Halevî şöyle anlattı: — Şam'ı. * * * Rivayet olunur ki: Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerinin Aliyyül Halevî adındaki müridi seyahat etmek maksadıyla Bağdat'tan çıkmış ve bir nice zaman sonra tekrar Bağdat'a avdet etmişti. Ve Sultan Abdülkâdîr'in selâmını bildirerek: — Aşk nedir? Diye sordu. en küçük cihaddan en büyük cihada dönüyoruz... seninle anlaşmazlık uyuşmazlık çıkarır.. Tâ ki sana sevap yazıla. Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin dedikleri yapıldı. Cenâb-ı Ahmed Rufaî Hazretleri bunun üzerine yerinden kalkarak: — ENNÂRÜ AŞKUN. Bunun böyle olmasının sebebi: Onunla tekrar mücahede etmen.Nefs dirilince de şehevî şeyler ister. O kimse Basra'ya gidip Seyyid Rufaî Hazretlerini buldu.) Efendimizin: — Biz. onu öldürmen içindir. hepsini ister. aşk nedir? Diye sordu. * * * Bir gün Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr'e biri gelip: — Ya Gavsü'l-âzâm.» Bu sözün mânasını Peygamber (s. Bu böyle devam edip gider.v. Adam hayret ve şaşkınlık içinde iken o sırada Gavsü'l-âzâm Hazret-i Şeyh Abdülkâdîr'in ruhaniyeti tecelli edip: — «Ya falan ibni falan.a. Bunların her birinden ittifakla işitti ğim söz şeyhimiz Muhyiddin Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin büyük bir şeyh ve Allah'a kavuşturan tarîk olduğudur. kardeşim Ahmed Rufaî'nin etrafını çiz ve oraya misk-ü anber dök!» Diye ferman buyurdu. Arkadaşları seyahatinin nasıl geçti ğini sordular. Haram veya mubah. İran'ı ve Mağrib'i dolaştım Meşâyih ve evliyâullahdan üçyüz altmış zatla mülakat ettim. Haram olan lezzetleri diler. nurun arta ve böylelikle Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanm ış olasın. Hadîs-i şerifinin içinde gizlidir. Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Şeyh Seyyid Abdülkâdîr ona: — «Basra'ya gidip selâm ımla birlikte Seyyid AhmederRufâîden sor!» diye buyurdu.

Bu kalabalığın en önde bulunan ay yüzlü zat.. Evlâdı Kerim pederinin -186- . cehennemlikler bir tarafa. Böylece cehennemden yakasını kurtardı.» buyurdu. O zat Bağdad'a döndü.. Bir müddet sonra Şeyh Mıtır vefat vetti. Tam bu sırada ahali arasından bir yahudi fırlayıp: — Bu adamda benim on para alacağım vardı. Adalet isterim. O ğlu pederinin yanına varıp dedi ki: — Ey Muhterem pederim! Vefatınızdan sonra ben hangi mürşidin yanına gideyim? Pederi: — Şeyh Seyyid Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerine git. Başını kaldırıp bir de bakınca ne görsün. Ve şöyle bir rüya gördü: — Kıyamet koymuş. Sevinç göz yaşı döktü. dedi. Biraz sonra o zatın uykusu gelip yattı.. Ve: — Al işte alacağın. Deyince melekler onu cennet yolundan geri çevirdi ve o yahudi ile cehennemlikler katına koydular... Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin yanına vardı.. Deyip yalvardı. vermedi. Herkesin günah ve sevapları nurdan terazilerle tartılıyor. Kendisi de cennetlikler tarafına ayrıldı. Ve yanlış düşündü ğünden dolayı Gavsü'l-âzâm Hazretlerinden kusurunun afvını diledi. bizi. Sıra kendisine de geldi... Niçin cehenneme gidiyor? Diye sordu.Diye buyurdu. Gavsü'l-âzâm Hazretleri: — «Gördün mü aşk neymiş?» Dedi. günahkârlar. Ve adamlardan atla keseyi alıp içinden çıkardığı parayı yahudiye uzattı. onlara yardım etmek içindir. şeklinde konuş muştu.. Yolda giderlerken birden karşı tarafta bir ışık peyda oldu. şu yahudiye on para borcum var diye cehenneme gönderiyorlar.... Başından geçen şeyleri bir bir nakil eyledi. Ve: — «Ahmed Rufai bir çok evliyanın aşamadığı bir mertebeyi aştı. Bunun üzerine sultan arkasına döndü. altın ve cevahire bürünmüş bir sürü atlar üzerinde bir kalabalık. at üzerinde duran Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazret-i Şeyh Abdülkâdîr değil mi?. Cenâb-ı Hazreti Pîr: — «Şimdi anladın m ı biz neden zenginiz? Bütün param ız. cehennem kafilesini durdurdu: — İçinizde bir cennetlik var. Bir gün bir kişi Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazret-i Sultan Şeyh Abdüikâdîr'den bahis açıp: — Hiç bir velî böyle zengin de ğildi. Bunun üzerine kendisi yerinden fırlayıp: — Ama sultanım.. Allah'ı sevenleri korumak. Uykudan uyanınca hemen Gavsü'l-âzâm Hazret-i Pîr'in huzuruna koştu. * * * Rivayet olunur ki: Şeyh Mıtır'ın vefatı yaklaş mıştı. cennetlikler de diğer tarafa ayrılıyor. Diye buyurdu.» dedi.. Seğirtip özengiye kapandı. Yaklaştıklarında gördü ki.

sıkılma! Elbet senin de derdinin çaresi bulunur. Ve kendi kendine: — Bu muhakkak odur. kalbime bir türlü iş lemezdi. heybetli duruşuna bakarak: — Bu kimdi acaba? Sakın Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr olmasın! Diye düşünüyordu. bu tavır yalnız ona mahsustur. Onun fikrinden geçeni bir anda Gavsü'l-âzâm Şeyh Abdülkâdîr keşfederek: — «Evet. Fakat bu eşkiya di ğerleri gibi de ğildi. onun aslına vâkıf olmuş.. İşte bundan dolayı sıkıntı içindeydim. Ve: — Ya Seyyid.. onu mürşid edinmedi. Ben de bu ismi çeker.) Horasan illerinde zuhura geldi.sözüne ehemmiyet vermedi.» Ben ona sual ettim: — Benim derdimin çaresi nasıl bulunabilir? O dedi ki: — «Yeryüzünde tasarruf sahibi bir büyük velî vardır. Gidip Hazret-i Pîr Abdülkâdîr'in elini öpmedi. Ve bu isimle meşgul olmamı isterdi. diye cevap verdi. diyordu. Ve onun nurlu simasına. Uzaktan Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm'ın geldiğini görünce önüne çıktı. Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm'ın sözleri aynen çıktı.. tefekkür ederdim. Şah Bahâeddin Nakşibendî anlatıyor: — Şeyhim Gülâl bana ism-i Celâl. Hiç kimse onun haline bakıp da onun eşkiya olduğunda karar kılamazdı. Kendisi gayet âlim ve büyük bir zât olacak!. ayaklarına sarıldı. İsmi Abdülkâdîr'dir. Bir gün Gavsü'l-âzâm Hazret-i Seyyid Abdülkâdîr dedi ki: — «Bundan ikiyüz sene sonra Horasan ilinden Baheeddin isminde bir şeyh çıkacak. Ve bu hitap üzerine eşkiyaya kimya gibi nazarını dikerek onun mülevves kalbinin temizlenerek yerine ilâhî aşkın dolmasına sebeb oldu. O anda eşkiya Cenâb-ı Hazret-i Pîr'i tedkik ediyordu. evliya kullarımın arasına geçsin!» İlâhî hitabını duydu. Bu ahvalde kırlarda dolaşırken Hızır Aleyhisselâm benim hacetimi bir anda keşfedip bana: — «Ey Bahâeddin! dedi. yâni ALLAH ismini telkin etmişti. Lâkin Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Hazret-i Abdülkâdîr. güzel giyinmişti. O: — Ben bir şehirliyim. hırsız olduğunu anlamıştı. Bir geçit noktasına geldi. Ona nazar et. Hazret-i Gavsü'l-âzâm ona: — «Sen kimsin?» Diye sordu. Hırsız ağlamağa başladı ve Gavsü'l-âzâm Hazretlerinin ellerine. Ya Gavsü'l-âzâm bana merhamet et! Beni iyi kullar arasına geçirt! Diye yalvardı. Çünkü bu bakış. Lâkin isim yalnız dudaklarımda kalır. O esnada bir eşkiya pusu kurmuş geçecek yolcuyu bekliyordu. Şeyh Bahâeddin (Nakşibendî.» Vakta ki aradan bu kadar zaman geçti. Hazret-i Pîr Abdülkâdîr onun için Cenâb-ı Hakk'a yalvardı ve: «Ya Abdülkâdîr! O kulum için yaptığın dua makbulüm-dür. Abdülkâdîr benim!» Buyurdular. Günlerden bir gün Hazret-i Gavsü'l-âzâm Medine-i Münev-vere'den Bağdat'a avdet ediyordu. Türbesi -187- .

Bağdat şehrindedir. Kim ondan hacet dilerse hacetine yetişir.» Bunun üzerine Seyyid Abdülkâdîr'den istimdat etim. Ve o gece mânada kendimi Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Ab-dülkâdîr'in huzurunda buldum. Ve ona derdimi anlattım. Haz-ret-i Gavsü'l-âzâm bir kere: — «Allah!» Dedi ve elini göğsümün üzerine koydu. O anda kalbimdeki sıkıntı gitti ve bana hikmet perdeleri açıldı. Sabah olup uyandığımda kendimi nur ve sürür içinde buldum. Gözümü göğsüme çevirdiğimde orada bir yazı ile ALLAH ismini okudum. Ve ismim de Nakşibend oldu.

* * *
Gavsü'l-âzâm Hazret-i Sultan Abdülkâdîr bir mecliste sohbet ediyordu. Yanında bulunanların kalbinden: — Bize bir keramet göstermez mi ki? Diye geçti. Seyyid Abdülkâdîr: — «Eğer benim sözlerimi işitmeleri için buraya yeşil kuşlar çağ nisa elbete gelirler...» Dedi ve daha sözlerini bitirmemişti ki; bir an da sema yeşil kuş larla doldu ve biraz sonra yanlarına hiç görülmemiş acaip bir kuş geldi. Oradakilerin bakışları o kuşa takıldı... Seyyid Abdülkâdîr dedi ki: — «Mabudumun izzet hakkı için yemin ederim ki eğer ben bu kuşa şurada parça parça ol desem parça parça olur.» Şeyh Seyyid Abdülkâdîr Hazretlerinin sözleri henüz bitmemişti ki, kuş kanatlarını çırpma ğa başladı ve ortaya düşüp öldü.

* * *
Gavsü'l-âzâm Seyyid Abdülkâdîr şöyle buyuruyor: — «Cenâb-ı Hakk'a yalvar, ondan iste, derler. Âyetle sabittir ki Can da onun... Ten de onun... Hepsi ona ait. Eğer Arabın takvası olmasa onun Arab olmasının bir faydası yoktur. Çünkü Hadis-i Şerifde buyuruluyor ki; Meali: — «Arabın başka kavim üzerine ve başka kavmin Arap kavmi üzerine, siyah insanların beyaz insanlar üzerine ve beyazlar ın siyahlar üzerine tercihi ve üstünlüğü yoktur. Ancak takva sahiplerinin üstünlüğü vardır.» (Hadisi Şerif) Gavsü'l-âzâm Hazret-i Seyyid Abdülkâdîr şöyle buyuruyor: — «Cenâb-ı Hakk'a yemin ederim ki, kendimden hiç bir söz söylemedim. Hepsi Cenâb-ı Hakk'ın emriyledir. Evliya varisi evliyadır. Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerîm'de Sûre-i Necm'de; «VE BAYENT İKU ANİL HEVA İN HÜVE İLLA VAHYÜN YUHA» buyurmuştur ki; Meali:

-188-

«Peygamberler vahy-i ilâhi ile konu şurlar. Kendiliğinden konuşmazlar. Velîler de sözlerini Haktan ve Resulünden alarak söylerler. Onların vücutları yoktur. Onlar Fenafillâh ve Fenafilrasûl olmu şlardır.» Gavsü'l-âzâm Seyyid Abdülkâdîr'e biri bir şey sordu mu hemen düşünür, teveccühe varır ve öyle cevap verirdi. Ey Okuyucu sen de şunu iyi BİL!.. Kullarının muratlarını veren ALLAH'tır, velîler bir vasıtadır. Himmetleri sûretadır.

* * *
60.cı Menkıbe

GAVSÜL-ÂZÂMIN MUHTAÇ BİR FAKİR KADINA YARDIMCI OLMASI HAKKINDA
Bir ihtiyar kadının kızı altı öksüz bıraksp Dâr-ı Bekâ'ya intikal etmişti. Bu hâtûn haftada bin dirhem iplik e ğirir, pazara götürüp satar ve aldığı para ile öksüzlere bakardı. Bu saliha hatunun âlem-i ahirete göçmesiyle öksüzlerin iaşe temini onun annesi yaşlı kadın üzerine düş müştü. Yaşlı hatun elinden geldi ği kadar çalışıyor ve: — İlâhî bu öksüzlerin rızkını gönder, benim iş iş lemeğe gücüm yetmiyor. Diye Cenâb-ı Hakk'a dua ediyordu. Bir gün altıyüz dirhem iplik hazır edip sabahın erken saatlerinde pazara gidiyordu. Tesadüfen Sultan Şeyh Abdülkâdîr'in hanesinin önünden geçerken Gavsü'l- âzam Hazretleri de sabah namazını kılıp mescidden çıkmış müridleriyle hanesinin önünde durmaktaydı. O esnada kadın şeyhe rastlayıp tazimde bulundu... Şeyh de: — «Gülbacı hoş geldin, nereye gidiyorsun?» Diye sordu. Hatun: Pazara gidiyorum, ipli ğim var onu satacağım. Şeyh: — «İpliği bana ver göreyim!» Hatun ipliği Abdülkâdîr'e verdi. Gavsü'l-âzâm: — «Ya hatun benden bükülmüş iplik isteniyor. Bunu bana ver de ben satayım!» Hatun: — Lütuf edersiniz, dedi. Sultan Abdülkâdîr lâtife eder gibi elindeki ipli ği mescidin damına attı. Ve o anda bir kuş gelip ipliği kapıp kaçtı. Hatun kendi kendine: — Bu nasıl lâtifedir?

-189-

Dedi. Müridler hatuna işaret ettiler; — Ses çıkarma!., dediler. Zira biliyorlardı ki Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr'in her latifesinde bir hikmet vardır. Hatun dahi hiç ses çıkarmadı. Seyyid Abdülkâdîr kadına: — «Hatun canın sıkılmasın, ipliği satmağa gönderdim. Parası gelsin ne kadar satıldı ise akçeni alırsın.» dedi. Hatun: — Pekâlâ, deyip hanesine gitti. Ertesi günü Gavsü'i-âzâm'a geldi: — Sultanım satıldı mı? dedi. Seyyid Abdülkâdîr: — Satıldı, lâkin parası gelinceye kadar sabret, dedi. Hatun hanesine gitti. Ve bir hafta sonra Gavsü'i-âzâm'a yine geldi: Gavsü'l-âzâm: — «Hatun yarın gel!» Dedi. Hatun huzurundan çıkınca kendi kendine söylenme ğe baş ladı. Müridler: — Sertlenme, bir hikmeti vardır. Bir iki gün daha sabret. Bakalım ne hikmet zuhur eder! Dediler. Hatun yine hanesine gitti. Bir müddet sonra Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr'in huzuran birkaç tüccar geldi. El öpüp azim tazim gösterdikten sonra Gavsü'l-âzâm Hazretlerine bin filorin takdim ettiler. Huzurdan çıktıklarında müridler dahi merak edip, bunlara: — Efendiler şeyhimize getirdiğiniz fibrinler ne içindir? Diye sordular. Onlar dediler ki; — Filorinler şeyhindir. Biz tüccarlar Hindistan'dan ipek ve kumak almış dönmekte iken şiddetli bir rüzgâr esti. Yelkeni parça parça etti. Biz az daha bo ğuluyorduk. Kaptana: — Buna çare yok mudur? Diye sorduk. Kaptan: — Altı yüz dirhem kadar iplik olsaydı yekleni dikerdik, gemi de yürürdü. Dedi. Biz feryad edip: — Ya Gavsü'l-âzâm, Ya Sultanımız Şeyh Abdülkâdîr bize beş altı yüz dirhem iplik gönder. Malımızdan sana bin filorin nezr olsun, dedik. Derhal gördük ki o ipli ği bir kuş getirdi ve gagasıyla gemiye bıraktı. Teraziye koyup tarttık. Altı yüz dirhem çıktı. Elbirli ğiyle yelkeni tamir ettik. Gemiyi yürütüp bu fena durumdan kurtulduk. Bunun üzerine borcumuzu ifâ için Şeyhe bin filorin takdim ettik, dediler. Ertesi gün kadın geldi: — Efendim para geldi mi? Dedi. Gavsü'l-âzâm çıkarıp bin filorini hatunun eline koydu. Hâtûn Gavsü'l-âzâm Seyyid Abdülkâdîr Hazretlerine arz-ı te-şekkürat etti. Ve paraları alıp hanesine gitti. Fakirlikten kurtuldu. Ve şeyhin müridi oldu. İşte Meşayihin bin türlü oyunları vardır. Kimine kahir yüzünden görülürler, kimine lütuf yüzünden görünürler. Bunlara teslimiyetten başka çare yoktur. Bir dile ğin husulünü

-190-

Cenâb-ı Hakk isterse bir kuş u hayra vasıta kılar.

* * *
Irak'ta ufak bir hayvan vardı... Bu hayvan fazla sür'atli ko şuyordu. Koşarken de ıslık sesine benzer sesler çıkarıyordu. Bu hayvan atlara musallattı. Atların bulunduğu yeri kokusuyla alıyor ve ıslıklar çala çala oraya hücum ediyordu. Ata yetişince ufacık gagasıyla vücuduna vuruyor, ondan kan emiyordu. Bir müddet sonra atın kanı zehirleniyor ve at ölüyordu. At, bu hayvanı ıslık çalışından anlıyor ve kişneye kişneye kaçıyordu. (Bu hayvan tahminimize göre; Yarasadır...) Bağdat ve civarı ahalisi bu hayvanın gelişini uzaktan gördüklerinde: — Yetiş ya Gavsü'l-âzâm, yetiş ya Hazreti Abdülkâdîr! Şu hayvanı def et! Diye nida ediyorlardı. Bunun üzerine hayvan dahi geri dönüp gidiyordu.

KISSA
Sözüne güvenilir bir dostum Gavs'ül-Âzam'ın sıkıntı içersinde olanlara yardım ettiğini gösteren bir mucîzevi olayı şöyle nakletti: Kırım harbi esnasında Ali isminde muttaki bir Edirneli Kırım savaşına iştirak etmişti. Ruslarla kanlı bir muharebeden sonra yaralanıp olduğu yere yığılıp kaldı. Rus askerleri yerde yatanlara bir bir dürtüp bakıyorlar, eğer sağ ise öldürüyorlardı. Ali'ye doğru yaklaştılar. Ali gördü ki; kurtuluş çaresi yok. — Ya Sultan Şeyh Abdülkâdîr! Sen benim imdadıma yetiş, beni bu kâfirlerin elinden kurtar, Allah aşkına! Diye nida edip can-ü gönülden Cenâb-ı Hakk'a yalvardı- ğında birden kendini kaybetti. Gözünü açtığı zaman kendini başka bir yerde buldu. Katî taaccüp edip: — Acaba burası neresi? Diye tefekkür ederken o sırada birkaç köylünün gelmekte olduğunu gördü. Dikkat edip baktı ve bunların Türk köylüsü olduğunu anladı. Köylüler dahi onu görünce hayret ettiler. Bu yaralı askerin yanına yaklaştılar. Ali onlara bulunduğu yerin neresi olduğunu sordu. Köylüler ona Edirne'nin civarı olduğunu söylediler. O zaman Ali durumu kavradı ve Gavsü'l-âzâm Hazreti Abdülkâdîr'in nasıl büyük bir velî olduğunu anladı. Rivayet olunur ki: Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkâdîr Hazretlerine: — Neden raks ve sema ediyorsun, bu şeriatda haram değil midir? Dediler. Sultan Şeyh Abdülkâdîr: — «Şeriatta haram olan bir şeyi bir kimse bilerek işlerse onun cezası nedir?» Diye sordu. Cevaben: — Cezası ölümdür! Dediler. O halde: — «Ben tam semaya başladığım zaman bana balta ve bıçakla vurunuz!» Buyurdu. Hazreti Sultan-ül Evliya bir gün semaya başladığında üzerine balta ve

-191-

nida-i lemyezeliyesi ile Cenâb-ı Hakk'ın lûtfuna mazhar oldu. Hemen o anda Tecelli-i samadani şu merkezde şerefsâdır olup: «Ya Abdülkâdîr! Sana mübarek olsun ki. Hattâ Geylân'da bulundukları sırada dinlenmek üzere otururken Cenâb-ı Hakk'tan şöyle nidayı lem yezeli erişmiştir: «Ya Abdülkâdîr! Nezdi ulûhiyetimde iki yüce makam vardır. diye niyaz eyle buyurdu.. Hazreti Abdülkâdîr: — «Ey benim validem benim haddim değildir. diğeri maşukiyet makamıdır.bıçaklarla hücum edip vurdular. Bunların hangisini sende ihal buyurayım?» Diye iki defa tecelli-i Rabbanî vaki olmuştu. Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretlerinin huzuru uluhiyetlerinden bir şey niyaz ve istirham edeyim.. sağlam günde huzuru Ulûhiyet Hazret-i Vacibül Vücudda üç sınıf üzere hazır olmalarını hüküm buyurdu. muhterem validesine arz ve ifşa ettiğinde validesi cevaben: — Ey oğlum! Abdülkâdîr'im! Bundan sonra tecelli-i îemye-zeliye tekrar vâki olursa «Maşukiyet makamı âlisini» isterim. Hazreti Âdem aleyhisselâtü vesselamın zürriyetini insanların antlaşma gününde. Buna validesi son derece memnun oldu ve Seyyid Abdülkâdîr'e: — Ey benim gözümün bebe ği evlâdım! dedi. biri âşıklık. O esnada ruhu fethlerle dolu Hazret-i Gavsüssakaleyh ikinci sınıfın en yüksek mertebesinde ikâmet etmekte iken hemen Ruhu saadetleri Evliya sınıfından kalkıp -192- . Bunun üzerine bunun sebeb-i alîsini suâl eylediklerin de buyurdu ki: — «Demek ki söyleyen BEN değilmişim!» * * * Nakildir: Sultan Şeyh Abdülkâdîr'e Hakk Teâlâ Hazretleri mahbubi-yet mertebesini ihsan buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın aşkı ile yanan Hazreti Sultan-ül Evliyaya hiç bir şey olmadı.. Hakk Teâlâ Hazretleri o iki yüce makamı da sana inayet ve ihsan buyurur. Şöyle bil ki. Birinci sınıfda: Bulunan ruhların hepsi Enbiyayı izam Aleyhimüsselâtı Vesselam hazeratı. * * * Arifi Billâh 'dan nakildir: — Cenâb-ı Hakk.. Lâkin balta ve bıçakların ağzı e ğrildi.. Üçüncü sınıfda: Sair salih halk rahmetullahi aleyhim ecmain hazır olurlar.. sen bu yüce ahlâk ile mevsuf olunca hiç şüphe etme ki. pâk ruhlar Evliya-ı Kiram Kaddesallahü Teâlâ Esra-rahüm Hazeratı.» dedi. İkinci sınıfda: Temiz. İkinci defasında Seyyid Abdüikâdîr. Bunun üzerine. nezd-i ulûhiyet ve ehadiyetimde makbul olan âşıklık ve mâşukluk yüce makamlarını sana ihsan büyürdüm!» Ferman-ı ilâhî.

övülmüş yüce makamda beraber olsak gerektir. ölü gibi oldum. Ta ki Cenâb-ı Hakk'dan inayetler ulaştı. Öyle haller ki. Sana sonsuz müjde olsun.. mevcut kutupların kutbuyum. Ara sıra bende delilik gibi haller de kendini gösterirdi. Böylece hiç durmadan nefsimle savaştım. hareketsiz kaldım. hakkımda ulu orta konuşurlardı. Enbiya sınıfına yükseliyordu... nerede olursam olayım benden bir ses çıkardı. vardır sair kutuplar üzerinde sözüm ve hürmetim.birinci sınıfa. Ben de hemen yüzü koyun yere yatardım. Cenâb-ı Resulü ekrem Efendimiz kemali lütuf ve şefkati Muhammediyeleri üzere tebessüm buyurarak Gavsü'l-âzâm Sultan Abdülkâdîr'den tutarak do ğrular ve sevgililer sınıfında yer verip. Bu arada bana bazı haller vaki olmaya başladı. * * * Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Sultan Şeyh Abdülkadîr şöyle anlatıyor: — «Şehir ve kasaba hayatından tamamen uzaklaşm ıştım. Beni yıkamak için teneşir tahtasına kaldırdılar. yollar açılmaya başladı. İşte bu minval üzere bu hal üç defa böyle olunca Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm'ı hususi. Bütün gün yediğim tereotu. Öyle ki. Ki âhiret gününde makamın Cennetülmevaid. Aleyhisselâtü vesselam radıyallahü teâlâ aleyhim ec-main ve kaddesallahü teâlâ esrarahüm ecmain.» * * * Ben hakikatde. Nefsim kendini gösterdiği vakit bunları da yemez. Ve. yâni kendini «Onda bulan Gavsü'l-âzâm Hazreti sultan Şeyh Abdülkadîr zikir edilen mahalde.. başıma da bir bez parçası bağlardım. tabiî karşılardım. Yünden bir cübbe giyer.. Bir gün bana müthiş bir hal aki oldu. Cenâb-ı Hakk'ın birliğine yaklaşan. Evliya sınıfına getirilip orada ikâmet ettiriliyordu. Allahüm-me yessirlena şefaatehüm. marul yaprağı ve diken çiçeği olurdu. ikinci sınıfa. yâni birinci sınıf.. hakikat üzere seyyidül mürselin Fahri âlem Efendimiz Hazretlerine ifade-i arz ile istirham edildi. ter-kederdim. ÂMİN. Bazıları bunu bilmez. Enbiya sınıfından. Yıkamağa başladıında benden o hal zail oldu ve hemen ben kalkıp oturdum. — «Ey Seyyid Abdülkadîr! Senin makamın burasıdır. Tevessül et bize bütün korku ve şiddetde. Çoğu zaman yalın ayak bir halele taşlık dikenlik gezerdim. Himmetimle yardımc ıyım sana dokunan şeylerde -193- .» Diyerek müjdelerini tebşir buyurmuştur. Ben de onların konuşmalarını yadırgamaz.

Ki Peygamber Efendimizin izinden git-mekde olduğu sabit olmuş ve onun yolundan zerre mikdarı ayrılmadığı işaret buyurulmuştur. «VE İNNEKE LEALÂ HULÛKIN AZÎM» buyurulan âyeti celîlesine mazhardı. Cenâb-ı Hakk'ın yolunda mahrem olan hususlarda di ğer insanların en yakın olanları arasındaydı. Cenâb-ı Gavs şöyle cevapda bulundu: — «Hadîs: Cevabdan seni müstağni kılar. Kudsî-yi pîr nularından hemen yaş akardı. Nefsine öfkelenmez. Kendisi gibi aynı yolda olan ve bir gaye etrafında birleşen. Hayra davetleri. Muhabbeti gavsiyeleri hadden çok aşkındı. Cenâb-ı Hakk'ın yolunda gitmekten gayrı bir şey gözetmezdi.» Diye cevab buyurmaları üzerine Şeyh Hammad: — «ENTE SEYYİDÜL ÂRİF İYN F İ ASR İK. -194- . Kelâm: Hitapdan sana çarpışma. mücadele hazırlar.. Şeyh Hammad vâki olan sual üzerine şöyle cevabda bulundu: — Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm'da iki velayet nişanının alâmetini gördüm. * * * Meşâyih-ı kirâm Kaddesallahü Teâlâ esrârehüm hazeratından nakildir: Bir gün Hammad Dabbas Radıyallahü Anhâ Hazretlerinin meclisinde bulunan muhterem zatlar Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm'ın hâlinden sual buyurdu. Onlardan birisi melekût-u âlâya nisbet edilmiş olmasıydı. GAVS’ÜL-ÂZAM ABDÜLKÂDİR Meşâyik-i Zevil ihtiram Kaddesallahü Teâlâ esrârehüm ha-zeratınclan nakil ve hikâye olunur ki: Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm Seyyid Abdülkâdîr Hazretlerinin mübarek gözü.» Yâni: Ya Gavsü'l-âzâm! Zât-ı velâyet-penâh-ı asr-ı gavsiyende ariflerin seyyididir. hacetleri yerine getiren Vâcibül Vücud Hazretleri katında makbuldü ve ahlâkî yüksekti.Ben öyle erlerdenim ki korkutulmaz onlarla oturan Zamanın şüphesiyle ve görmez. Diğeri âfâk-ı âlâda sıddîkıyn ile sayha eyledi ğini işitmiş olmamdır.. Hakim-i mutlak Rabbil felâk hazretlerinden korkusu çokdu. Fakat o zaman Hazret-i Bâzül Eşheb genç idi. Fakr-u zaruret içerisinde bulunan bir kimse gördüğünde üzerindeki elbiseni dahi olsa ona hediye ederdi. Hakk Teâlâ Hazretlerinin. kendisini korkutan (şeyi). Binaenaleyh kalbin enbiyâ-i kiram aleyhimüssalâtü vesselam efendilerimiz hazeratına rücûu en âlâ amelleri işlemekten nâşidir. Cenâb-ı Sultânü! Evliya gençlik âleminde iken Şeyh Hammad Dabbas Hazretlerinin huzuruna geldi. Şeyh Hammad hemen ayağa kalkıp Hazret-i Gavs'a hitapla: — Ulûvv-i kadri. Fena tavırlardan gayet sakınır ve çekinirdi. kuvve-i kudsiye-yi velayetleri âli olan zat merhaba! Deyip yanına oturdu ve: Hadîs ile kelâm arasında fark nedir? Diye sordu.

huşu içinde babamı dinlediklerini gördüm. Bir ara başını göğe kaldırıp bakınca durumu müşahede etti... neredeyse Rablanna olan şevklerinden dolayı tutuşup yanmak üzeredir.» diye ricada bulundum. Baktım ehl-i tarîkat havalanmışlar. başlarını e ğmiş. sen de onlardansın.» Cebel kelimesinin Arapça lügatta karşı lığı . Başlarına giydikleri takkeleri. Biraz düşündü ve şöylece anlatmaya baş ladı: — «Başımı kaldırıp gö ğe bakınca bir çok kimselerin. başındaki takkesi tutuşup yanma ğa başladı. Kutbun huzurunda hazır bulunmamızı emr etti.)'da orada oturup bu sözlerini dinliyordu. kalbleri Hazret'ül Kuds'un yanında olan bir topluluk dinlemektedir. Arkadaşlarımdan birine: — Nereye doğru uçuyorsunuz bu gece? diye sorunca.. » Oğlu Abdurrezzak (k. Kimi de olduğu yerde korkudan tirtirtitriyordu!» ALLAH cümlesinden razı olsun.. Cebelî kelimesi ise.. Bağdat'a gidip.s. Eş-Şeyh Abdullah El-Cebelî [O'na uzun zaman Lübnan da ğlarında ikâmet ettiğinden «Cebelî» (*) denmiştir] der ki: — «Lübnan dağında mehtaplı bir gece hüküm sürüyordu. — «Hızır bize.. Irak'a doğru uçuyorlardı.. Dağ'da ikâmet eden kimse mânası na gelmektedir. Babası derr-hal kürsüden inip onu söndürdü ve ilâve etti: — « Ey Abdurrezzak. Biraz daha dikkatle bakınca bir de ne göreyim.Diyerek takdir ve tasdik buyurmuştur. Halka ateşli ve tesirli konuşmalar yapıyordu... kimisinin elbisesi tutuşmuş yanıyor. * * * 61. — «Anlat bakalım gördüklerini!.. Kimi şeyhin bulunduğu meclise düşüp bayılıyor.. Dağ anlamı nadı r. kimi feryad ediyor. * -195- . Bir ara dedi ki: — «Benim bu sözlerimi. Kaf dağı arkasında ayakları havada.. ci Menkıbe GAVS’ÜL-ÂZÂM’IN VAAZLARINA BAŞKA BELDELERDE BULUNAN ÂR İF-Î BİLLÂHLARIN KATILMASI HAKKINDA El-Hâfız Ebû Zer'a bir müşahedesini anlatıyor: — Bir gün şeyhin meclisinde bulundum.» Sonra Abdurrezzak'a..

. Sordu: — Neden seninki misk kokulu bembeyaz elma da benimki kurtlu?. Yola çıkmak üzereyim.. biraz sonra dağa vasıl olduk. — Şeyh Abdülkâdîr. benimkine develayet (velilik) eli değmiş.. Ve Şeyhin vaaz verdi ği o kalabalık cemâat arasına katıldık.. çok geçmeden çabucak Bağdat'a geldik. diyorlar..» diye emir verdi... Kendi elmasının içi bembeyaz misk kokuyor bir şekilde idi... birini kendine alıkoydu.. dedi -Elma mevsimi değildi. malın da yağma edilecektir..» — Elma istiyorum.. misk kokmuştur. Hemen iki elma geldi. — Ben de sizinle beraber gelebilir miyim? dedim.... dedi. bana -196- . Şeyh: — «Seninkine zulüm eli değip kurtlanm ıştır. * * * Şeyh Ebus'suûd El-Harîmî anlatıyor: Ebul Muzaffer El-Hasan bin Naym adında bir tacir. El-Müstencid Billâh kendisine verilen elmayı yarınca içi kurt dolu olarak buldu. Bunun üzerine hepimiz birden havada uçtuk. hepiniz birden o Şeyhin her dedi ğine. — Buyurun. Şeyh kendisininkini yardı.. di ğerini El-Müstencid Billâh'a verdi. Sonra birden onlara ve bize: — «Haydigidiniz!. — Elbette!. dedi.... Şeyhe hitab etti: — Bana bir keramet gösterir misiniz? — «Nasıl bir keramet istiyorsunuz?...» diye izah etti. Bu kafilede yedi yüz dinar tutarında mal vardır.diye cevap verdi. Ne dersiniz bu sene çıkayım mı? — «Su sene çıkarsan sen öldürüleceksin.. Bu sebeple biz hepimiz ona itaat etmekle emr olunduk.Bunun üzerine Şeyh elini havaya uzattı. — Neydi. «Buyrun emrinizdeyiz» demenizin sebebi? diye sorunca şu cevabı aldım: — Bu nasıl olmasın ki O.. Şeyh Hammâd ed-Debbas'a gelip danıştı: — Şam'a gidecek olan ticaret kafilemi hazırladım. * * * Musullu El-Hıdır El-Hüseyni anlatıyor: Bir gün Ebul-Muzaffer El-Müstencid Billâh' ı Şeyhin yanında gördüm. emrinizdeyiz. — Kimdir o Kutub? dedim. Bizimle beraber oraya uçanlardan ileri gelen büyükler Şeyh Abdülkâdîr'e.... Şeyhin her emrini içten yerine getiriyorlar. «Ayağım her velînin boynundadır!» buyurmuştur. Derhal havalandık.

Bir on yedi de dua ve niyazda bulundum. çünkü O mahbub (Allah'ın sevdi ği) bir adamdır. O. İşini gördükten sonra parayı orada unutarak do ğru evine gitti.kalırsa çıkma bu yıl!. Bağdat'a sağ salim dönünce: «Önce Şeyh Hammâd'ın yanına mı gideyim.. Birçok velileri geride bırakacak. senin hakkında on yedi defa Allah'a başvurdu ğumu söyledi. Yetmişi tamamlayıncaya kadar bu on yediler devam etti. Şeyh Abdülkâdîr: — «Gitmende bir sakınca görmüyorum. yoksa sözü doğru çıkan genç Abdülkâdîr Hz.. parasını alarak Şam yolunu tuttu... * * * 62. nice yüce makamlar ihraz -197- . onun temkin babında sabit bir kademi ezelde imtiyaz olarak kendisine bahs edilen bir yed-i Beyzası olacak. Bu sayede hakkında mukadder olan felâket sana rüyanda gösterildi de kurtuldun!. kâinat ve içindekilerin hepsi onun eline teslim edilecek. malını bin dinara sattı. Döndü.. Otururken uyku bastı ve uyuyunca rüyasında eşkiyaların.'lerinin yanına mı? diye düşündü. O'nun yanından gayet üzüntülü bir halde ayrılıp daha o zaman genç olan Şeyh Abdülkâdîr'in yanına geldi ve ona da aynı şeyi danıştı.» Şeyh Abdülkâdîr'in bu sözüne uyarak Şam'a gitti..» .. benim dediklerim başına gelecekti. Hemen orada bırakmış olduğu parayı hatırladı. kendisini soymuş ve kılınç darbesiyle öldürmüş olduklarını gördü.. İnşallahu Teâlâ. yüksek makamlar ihraz edecek. Kan-ter içinde uyanınca bir de baktı ki. dedi.. Halbuki. Üzerindeki parayı onun rafına koydu. Daha bir söz açmadan Şeyh ona: — «Şeyh sana... senin hakkında Allah'a onyedi defa başvurdu da hakkında mukadder olan felâketi sana Allah rüyanda gösterdi.. Şeyh Hammâd ona: — Önce Şeyh Abdülkâdîr'den başla.ci Menkıbe TACÜ’L-EVLİYÂ’NIN HAKKINDA BÜYÜKLER İN ANLATTIKLARI Şeyh Azzâz bin Mustevde' Şeyh Ahmed Er-Rufâî’nin şöyle söylediğini anlatıyor: — «Bağdat'a Şeyh Abdülkâdîr isminde bir genç geldi: O. Allah katında sözü geçerli olacak. Bu arada kazâ-ı hacet için bir helaya gitti. Hatta gidersen salimen gidecek çok para kazanm ış olarak döneceksin. kerametler gösterecek. ALLAH hakkı için on yedi defa başvurdum. Yoksa Abdülkâdîr'in o yalvarış ve yakarışı olmasaydı. Bunun üzerine nefesini do ğru Şeyh Abdülkâdîr'in yanında aldı.. gerçekten kan başından akıyordu.» dedi.diye cevap verdi. Böyle bir kararsızlık içinde sokakta yürürken Şeyh Hammâd rast gelmez mi ona!. muhabbet derecesinde hayli yol kat'edecek.

kalbinizden bir şey geçirmeyin. Şeyh O'nun hakkında şöyle bir fikir beyan etti: — «Bir zaman gelecek ki. istedi ğine. istedi ği zaman dalabilir. vefat etmiş olsun. En do ğrusunu ancak ALLAH bilir. Şeyh Ahmed er-Rufâî'yi ziyaret etmek geçti. İçimden geçenleri anlamış olacak ki bana: — «Merak etme. Şeyh Abdülkâdîr'in vefatından sonra Amm-ü Ubeyde'yi ziyarete gidince. Şeyh Abdülkâdîr için sağ olsun. kendi o ğlu Necmuddin'e ş u vasiyette bulunduğunu duydum: Bağdat'a giderseniz. Şeyh Ebur-Rabî'den şöyle -198- . bir de baktım Şeyh Abdülkâdîr'in yanında görmüş olduğum o şeyh orada oturmuyor mu? Beni görünce — «Sana birinci ders yetmedi mi?» diye beni ikinci defa irşad etti..... Bir aralık kalbimden.. Ben ona Şeyh Abdülkâdîr'in menkibelerinden anlatırken bir adam içeri gelerek bana: — Burada bu şeyhten (Şeyh Ahmed'i göstererek) başka kimseden bahserdilmez! deyince Şeyh Ahmed ona kızarak şöyle bir baktı ve hemen adam düşüp öldü. Vefat etti ği zaman ALLAH ve Resulünün en sevimli kulu olarak vefat edecek. yanında heybetli bir şeyh beliriverdi...edecektir!.» Şeyh Ebu Abdullah Muhammed El-Kureşî. Şeyh Ahmed bir gün bana: — Ne olur biraz Şeyh Abdülkâdîr'den bahs et! dedi. Ondan sonra Şeyh Ahmed bana şu bilgiyi verdi: Şeyh Abdülkâdîr'in derecesine kim erişebilir ki?.» İbnü'l-Hıdır anlatıyor: «Karakışta Şeyhin yanına girdi ğimde. Şeyh Abdullah el-Betâihî der ki: Daha Şeyh Abdülkâdîr hayatta idi. rezil olursunuz! (Er-Ravzul-Ebrar ve Mahâsinül-Ahbâr) kitabının yazarı der ki: «Bu hikâyeleri Şeyh Abdullah El-Yunünî nakl etmiştir. İçinizden her kim O'na erişirse. Şeref ve mevkii arifler arasında en yüksek zirvesini bulacak. Şeyhi üzerinde tek bir elbise ve başında bir takke olduğu halde vücudundan ter akmakta. herkes O'na muhtaç olacak.» demez mi? Bir de baktım.» Şeyh Ahmed er-Rufâî'nin arkadaş larından birinin yanında Şeyh Abdülkâdîr'den bahs edildi. O'na hürmet ve ikram etmesini bilsin!» Şeyh Muhammed bin El-Hıdır anlatmıştır: Babamdan şöyle dedi ğini duydum: Bir gün Şeyhimiz Abdülkâdîr'in önünde oturuyordum. birisinin de yelpaze ile onu serinlendirmekte olduğunu görürdüm. O adam ki. O'nun kızkardeşlerinin çocukları Şeyh İbrahim El-A'zeb kardeşleri Ebul-Farec Abdurrahman.. Kalkıp elini öpünce bana: — Ey Hıdır! Evliya'nın en büyü ğü olan Şeyh Abdülkâdîr'i gören bir kimse nasıl olur da benim gibi onun emrinde olan birini görmek ister? diye içerledi ve hemen gözden kaybolup gitti.. Bir müddet sonra yani. Şeyhi şimdi burada göreceksin!. Ben Ümm-ü Übeyde'nin yanına gittim ve Şeyh Abdülkâdîr'in revakında kaldım. hakikat denizi solunda emre hazır duruyor. şeriat denizi sağında. Bu asırda Şeyh Abdülkâdîr'in bir ikincisi bulunmaz!..

Meşayih içinde. ariflerin tacı Şeyh Abdülkâdîr'dir! dedi. — O velîlerin kutbu. «Evet» diye mukabele etti.» [Meğer o kadın. Üstüne bir aba örterek uyumakta olan bir adam gördüm..)'a sordular: — Hızır (a... büyük sır sahibi.duyduğunu nakl etmiştir: — «Şeyh Abdülkâdîr.a. — «ALLAH nasibini çoğaltsın. — «Ey Hızır.. bana duada bulunmasını rica ettim.)'la hiç görüştün mü? — Onunla buluştum ve «tanıştığın velîlerden gördüğün acayibliklerden bana biraz anlat!» dedim... Sonra ayağa kalkarak kocası gibi o da bana dua etti. Velîler içinde onların en büyükleri ve en mükemmelleridir! Ulema içinde.. Şeyh Ebul-Hasen El-Cûsekî der ki: -199- . en temkinli ve en kuvvetlileridir. asrının en büyük velîsidir. Biraz daha yürüdüm. bizim sevgimize mazhar olanlardan bir hanımdır!» Oracıkta uyanmasını sabırla bekledim. Aya ğımla iterek uyandırmak istedi ğimde bir ses: — «Ona karşı biraz daha nazik ol. git kendi işine bak!. Semaya yakın yüksek bir tepede.» Şeyh Ebu Muhammed El-Kasım bin Abdül Basrî (r. Bunun üzerine ALLAH'a yönelerek: — «Ben velîlerin başıyım! Bu ne hâl?» diye dua edince bana seslenildi: — Sen. bu asırda bütün bu velîlerin emrine müracaat edecek oldukları tek bir adam var mıdır? diye sorunca. Bunun üzerine ondan. onların takvaya en ermiş olanı. Nihayet ikindi vakti uyandı ve şöyle dedi: — «Hamd beni yalnız bırakmayan ALLAH'a mahsustur!» Sonra bana dönerek dedi ki: — «İkaz edilmeden önce bana karşı edebli ve nazik davransaydın çok daha iyi olurdu. do ğru mu bu? diye sorunca şu cevabı verdi: — Evet!. Bu ise bizim sevdiklerimizdendir.. Pekâlâ.. bir abaya bürünmüş bir kadının uyumakta olduğunu gördüm. çünkü O. en zühd yolunu tutanıdır!.s. Aya ğımla it tim. kısmetini arttırsın!» diye duada bulundu. — Kimdir o? dedim. uyandı ve: — «Ne istiyorsun?» dedi.» Ebu Zahir diyor ki: Şeyh El-Kureşi'ye: — «Şeyh Abdülkâdîr'in asrındaki insanların en büyü ğü olduğu söyleniyor.» dedi. — Haydi hizmete kalk! dedim. Konuşma ğa baş ladı: — «Bir gün Bahr-i muhît sahillerinde dolaşıyordum. o adamın hanımı imiş]. bizi sevenlerin başısın.

hemen etraftan halk üşüştü.«Bu asırda Şeyh Abdülkadîr gibi bir adam görsem kulaklarım sağır. hemen içeriye koşup Şeyhe yalvardım: — Ne olur halka merhamet et. Şeyh Ömer El-Bezzaz anlatıyor: Bir gün Şeyhle Cuma namazı için camiye gitmek üzere yola çıktık. — Ne gibi bir makam sahibi yaptı? Ne gibi şeylerde sana tasarruf kabiliyeti verdi? deyince: — Beni. O kadar izdiham oldu ki. Adam Şeyhe hakikatlerin ve marifetlerin hükümlerinden. nerde ise yangın her tarafı kıskıvrak kuşatacak. Şeyh Abdülkâdîr'in yanına girdi. Şeyh Beka bin Batû anlatıyor: Şeyh Abdullah beraberinde bir genç olduğu halde. havada yerleştim. bir cariyenin çocuğu idi. «Her Cuma kalabalıktan yol tıkanır. Onların ahvâlinde beni tasarruf sahibi yaptı. o eski hali içimden -200- .. — Konuştuklarınızdan hiç bir şey anlayamadım. Şeyh Abdülkâdîr'den bilgi alırlar. deyince şu cevabı verdi: — «Her makamın hükümleri.» cevabını verdi. Şeyhin önündeki o tevazuun bugün? dedim. Zihnimden. — Beni makam sahibi yapan ve beni tasarrufa kavuşturan bir velîye nasıl saygı göstermem?. herkes Şeyhin eline sarılır. — Bu benim o ğlumdur. gözlerim kör olur!. benim anlamadığım bir çok şeyler sordu. Benim bu sözlerimi duyunca öfkesi gitti ve o muazzam yangın derhal sönüverdi. selâm verirdi. Bir ara Şeyh halkınca adamın yanına sokuldum ve konuştuklarına dair kendisinden bilgi istedim. dedi.. neden kimse Şeyhe selâm vermiyor?» gibi bir fikir geçmeye kalmadı. şöyle cevap verdi: — «Ya Halife! Heva ve hevesime muhalefet ettim. dedim. Hiç kimse Şeyhe selâm vermedi. Bugün ne oldu acaba.. Gayet sakin bir halde yürüyorduk.... Selâm verdim ve: — Nasıl oldu da havada oturabiliyorsun? diye sorduğumda.. her hükmün bir çok mânası. o havada oturan adamı Şeyhin önünde oturmuş bir halde görmez miyim?. bunu ancak hikmet erbabı bilir.. onun oğlu de ğil. O da tatminkâr cevaplar verdi. Eski hâl avdet etti ülkeye.. Yukarıda işaret edilen makama ulaşamayan da asla Hikmet erbabından olamaz! — Pekâlâ ne idi.» Şeyh Ebu Said El-Kaylevî'nin tilmizi Şeyh Halifetun-Nehr anlatıyor: Kalabalık bir şehre uğradım.) Şeyh: — «Bu makama ne zamana kadar böyle yalanlarla girip çıkacaksınız?» diye kızdı ve odasına girip kapandı. Yangının şehre sirayetinden korktum. her mânanın bir ifade tarzı vardır ki. Şeyhin elini öpme ğe başladı. İzahat vermeğe başladı: — Ne kadar tanıdığım velî varsa hepsi buraya gelir. takvaya bindim. Selâm verdikten sonra. ona dua ediverL diye ricada bulundu (Halbuki o. havada dolaşan ve oralarda yerleşen iki yüz velîden ileri geçirdi. Derken Ba ğdat kenarlarında evler yanma ğa başladı.» Sonra Şeyh Abdülkâdîr'in yanına gelince. Havada bir adam gördüm.

buyurdun!. Hiç kimsenin bir şeyi kalmadı yanımda. Biraz sonra baktım ki o yaşmak. takkelerini çıkarıp yere atmağa başladılar. Kürsüden inince omuzuma dayandı ve: — «Ey Ebel-Kasım. Sarığı çözülmeye başladı. Nihayet Şeyh Ebul-Feth geldi ve sen: — «Şimdikonuş maya başlıyabilirim.. İnsanlar da makamlarına göre kürsünün etrafında yerlerini almış lardı. Bunun üzerine Şeyh: — «Sen böyle istememiş miydin? Sen istedin biz de böyle yaptık.. o nuru onda görüp anneme bir bakınca o nur sönüverdi. Kur'ân okuyunca ağlamaya başladı ve: — «Seni mutlaka ALLAH'tan isteyeceğim. halk başlıklarını yere atınca İsfehan'da bulunan bir kız kardeşimiz de yaşmağını yere attı. İstersem onları iterim.» diye durumu izah etti: Fuzûlî'nin mısrağı gibi: «Kande olsam ey sevgili gönlüm senin yanındad ır. Bunun üzerine babam ona: -201- .. verdim. Cennet kapıları açıldı. Sadece bir yaş mak kaldı.. Ben onun kürsüsünün altında oturuyordum. halkın kalbleri benim elimdedir..»» Şeyh Ebul-Kasım Muhammed bin Ahmed El-Cühenî bir müşahedesini anlatıyor: Bir gün Şeyh kürsünün üstünden vaaz veriyordu. İmdi hâle uygun şu mısrayı zikretmeden geçemedik: «Bütün leylalar benim bend-i zincir imdedir » Şeyh Ebul-Feth anlatıyor: Şeyh Abdülkâdîr beni Kur'ân okutmak için yanına çağırttı.» buyurdu. Bir ara Şeyhi isti ğrak aldı.. Efendi Hazretlerinin mahdumu Abdül-Cebbar anlat ıyor: Annem karanlık bir yere girdi ği zaman bir nur gelip onu aydınlatıyordu. Derken yanındaki velîlerden bir adam ayağa kalkarak dedi ki: — «Efendim rüyamda Rabbül İzzet'i gördüm. Sanki bir ana baba günü idi o gün. Öyle telâşlı etrafa bakınıp dururken birden Şeyh bana: — «Onu bana ver!» dedi. istersem kendime çekerim. Konuşmasını bitirince sarığı düzeltti ve bana: — «Ya Ebel-Kasım. Bir defasında babam yanına girdi. haydi herkesin sarığını ve takkesini sahibine ver!» emrini verdi.» ALLAH ondan razı olsun. Şeyhin yanına düşen bir yerde arslanlar kadar heybetli olan velîler oturmuş onu vecd içinde dinliyorlardı. Biliyorsun ki. Sen herkese sarık ve takkelerini geri verip o yaşmağı da omuzuma koyunca bu defa oradan elini uzatıp aldı onu (yaşmağını)... Bunu gören cemaat başlarından sarıklarını. bir türlü sahibini bulamıyordum. Herkesin sarık ve takkelerini verdim.arzular oldum.» dedi.. Omuzuna koydu.. sana bir kürsü dikildi ve sana haydi konuş! Denilince «Şeyh Ebul-Feth hazır olmayınca konuşmam!. omuzundan uçup gitmiş.» buyurdun.

Şeyhin yirmi üç gün önce havaya fırlattığı nâlinleri onlarla beraber de ğil mi? Hayret ettik ve sebebini sorduk. Anlattılar: — Saferin üçüncü (bir Pazar) günü (Nâlinleri fırlattığı gün) yolda yürüyorduk. Onun yerine sana rahmani bir nur verdim. başında ince bir sarık bulunan beyaz elbiseli bir adam havada ok gibi uçarak doğru Şeyhin yanına [Taşvancıl kuşunun avına inişi gibi] indi. yanlarında henüz ıslaklıkları kurumamış birer nâlin olduğu halde ölü de ğiller mi? Bizi oraya çağıranlar. Şimdi ise onu ben senden uzaklaştırdım.. İzin istedik.— «Bu nur sana hizmet eden bir şeytandı. Şeyh de önümde kıbleye karşı bulunuyordu. Ve bize. Aramızda: — «Şu anda mallarımızdan bir kısmını Şeyh Abdülkâdîr'e adasaydık belki de kurtulurduk» diye konuş mağa kalmadan ortalığı çınlatan iki haykırış duyduk. Şeyh bunu görünce: — «Ey rüzgâr. Acem'den bir kafile gelerek: — «Şeyh için bir adakta bulunduk. Hava çok rüzgârlı idi. Cevap verdiler: — «O. O eşkiyaların da bizim gibi baskına uğradıklarını sanmıştık. Bilâhare Şeyhin yanınagelip elini öptüm ve onun kim olduğunu sordum. abdest aldı. Selâm verince şiddetli bir şekilde haykırarak nâlinlerin bir tanesini havaya fırlattı.. baktık ki. bunun başını kopar!» diye beddua etti. Biraz sohbet ettikten sonra yine ayrılıp uzaklaştı. havada geçen Allah velîlerinden bir tanıdığımdır. Baktım..» Şeyh Ebu Ömer'le Osman anlatıyorlar: 555 tarihinde medresede Şeyhin önünde oturuyorduk: Ayağa kalktı. Gözümüzden gaip oldu gitti (Nalın. Meğer keyfiyet hiç de sandfğımız gibi değilmiş..) Bir daha ba ğırdı. Bir karga gelip o meclisin üstünden geçti ve gürültü çıkarıp orada hazır bulunanları rahatsız etti. içimizden birçok kimseleri de öldürdüler.» dediler. İçimizden hiç kimse ona bir şey sormağa cesaret edemedik. nâlinlerinin üzerinde namaz kıldı. elbiseleri çıkardılar. ALLAH ondan razı olsun. Aradan yirmi üç gün geçti.... Bana intisab eden herkesi o halde görünce hemen aynını yaparım. Hemen başı bir tarafa. «Bu işi mutlaka büyük bir sırrı olmalıdır!» diyerek mırıldandılar. Çünkü onlardan birkaç kişi gelerek bize: — Haydi gelin mallarınızı alın ve bize neler olmuş bir görün! deyivermezler mi? Hemen koştuk. Mallarımızı aldılar. bir de ne görsek: Kafile reislerinden iki kişi. izin isteyin de girelim içeriye» dediler. İçeriye aldık.. -202- . Sonra geldi yerine oturdu. Ebul-Ganâim El-Hüseyni anlatıyor: Bir gün (akşamla yatsı arası) Şeyh'in medresesinin damında bulunuyordum. «İşte o vakit ada ğımız olan mallarımızın bir kısmını takdîm'e şimdi buraya geldik.. Şeyh: — «İçeriye alın onları!» dedi. Anîden eşkiyaların hücumuna uğradık. Bir vadiye inip bizden aldıkları para ve sair eşyalarımızı taksim etmeye koyuldular.. Şeyh Muhammed bin Kâid El-Evanî bir müşahedesini nakl ediyor: Bîr gün Şeyhin meclisinde oturup nasihatini dinliyorduk. bu sefer öbür nâlinini attı. » Bundan sonra her ne zaman annemin yanına girdimse hep o rahmanî nur'un bir ay gibi etrafını aydınlattığını gördüm...

!» diye ba ğırmaya başladı. Herkes: — «ÖLDÜ. Açtım baktım ki içinde altı ekmek. Bismillah diyerek elini bir sürdü ve hemen karga canlanıp uçma ğa başladı .. — «Bana ve misafirlerime ikram eden Allah'a hamd ederim!» diye şükr ettim. Sonra o genç kız bizden ayrılıp gitti: Nihayet Mekke'ye gelip tavafa başladık. Allah arkadaşım Adiy bin Misâfir'e nuru ile öylesine tecellî etti ki o.. dayanamayıp bayıldı. Oturduk. Halk Şeyhin bu kerametine şaşıp kaldılar. Bunun üzerine seni görmeyi ve seninle tanışmayı arzuladım.. Şimdi sizden ayrılmayacağım.... Biraz ilerledikten sonra. yemek zamanı geldi. biz di ğer tarafından yürümeğe başladık. Önümde durup bana manalı baktı ve dedi ki: — Sen nerelisin ey delikanlı? — «Bağdatlıyım.. — Biraz önce Habeşistan'da idim. — «Öyleyse beraber gidelim!. bundan önce hiç kimsenin kalbine öyle tecellî ettiğini görmedim. — «Neden?» dedim. — Ben de.» dedim. Sonra Şeyh kürsüden indi. sirke ve bakla var. O da o zamanlar gayet genç bir delikanlı idi.» dedim ve yolda yürümeye başladık..cesedi bir tarafa karga yere düştü.. Biraz sonra da ibrikler içinde bize öyle sular sunuldu ki hayretten şaşa kaldık. Derhal.. Önümüze kondu... dedi. Her zaman iki ekmek inerdi o akşam altı ekmek iniverdi. Onun için geldim buraya. — «Ben Tayy-ı mekân sahibiyim. nereye giderseniz beraber gideceğiz ve bu akşam iftarı hep beraber yapacağız. Baktım gökten içi dolu bir tabak indi. — Beni bugün yordun! dedi.» dedim..» diye cevap verdim. — Yanında arkadaşın var mıdır? dedi. dedi.. vadinin bir tarafından.. Ümmül-Kurûn ismindeki yere geldi ğimde Şeyh Adiy bin Misafir'e rastladım. Nihayet akşam oldu. yamalı ve vücutça gayet zayıf bir Habeşli kıza rastladık. Gayet lezzetli ve tatl ı idi. Çünkü o sular dünya sularından hiç birine benzemiyordu.. — «Mukaddes Mekke'ye. karganın başını aldı.cü Menkıbe TÂCÜ’L-EVLİYA'NIN EMRİYLE ACEM İN BAĞ DAD’DAN DÖNÜŞÜ HAKKINDA Şeyh Abdülkâdîr bizzat kendisi anlatıyorlar: Ba ğdat'tan ilk defa Tayy-ı Mekân ettiğim zaman henüz gençtim. Bana sordu: — Nereye böyle? dedi... Sonra o.. * * * 63... Senin kalbine lûtfu ve keremi ile Allah öylesine tecellî etti ki.. Derken yolda karşılaştığım ız o genç kız oraya gelip başu-cunda dikilmiş şöyle diyordu: -203- .

» Yine o gördüğüm kız. Kabe'ye mi. Huzurumda ayakların sabit olacak. Ebu Muhammed Salih bin Vircân anlatıyor: Bana Şeyh Ebu Medyen Bağdat'a gidip Şeyh Ab-dülkâdîr'den ders almamı tavsiye etti.. — «Buraya otur ve ben gelinceye kadar sakın ayrılma!» diye sıkı sıkıya tenbih etti. Sen fakrı (fakirliğ i) istersen. Baktım. basamağına çıkmadan elde edemezsin. — «Ne görüyorsun?» diye sordu.. Onun basamağı tevhiddir.» Celâlinin nuru tecellî edince hâdisatın ancak kendi tesbiti ile yerinde durabildiği. İnsanlar arasında. Bütün velîlerin gözleri sana dikildi.. Bana şöyle haykırdı: — Ben bugün senin işinden bir şey anlayamadım.. Varl ıkta bizden başkasın ın tasrife sahib oldu ğunu gö-remiyeceksin! Sana huzurumuzda bulunmak bundan böyle.. dedim.. derinden bir ses duydum: — «Zahir olan tecridi bırak! Tevhidi tefrid'den ayrılma! Tefridî tecride bulun! Sana mutlaka âyetlerimizden akıllara şaşkınlık verecek garip şeyler göstereceğiz.» Bu sözleri söyledi. hayretle seni seyr ediyorlardı ..... — Şeyh Ebu Medyen'i görüyorum. Sonra bana bir oda göstererek.. Onun başı da sır gözü ile Allah'dan başkasından geçivermek. onu bir daha göremedim. — «Şimdi söyle bakalım. Beni yanında oturttu. Adetâ aklıma durgunluk geldi. Bizim muradımız seninkine benzemez. — Kâbe'yü dedim. Ba ğdat'a gelince Şeyh A'bdülkâdîr'i gayet heybetli bir zât olarak gördüm. Kafam karıştı üstüne nurdan bir çadır çekildi. Bir uçları tâ semada idi. kendini Allah'a adamaktır. Sonra bat ıyı göstererek bu tarafa bak.. yoksa Şeyh Ebu Medyen 'e mi gitmek istersin ?» — Şeyh Ebu Medyen'e gitmek isterim.. dedim. kâinatın da ancak kendi teyidi ile istikrar edebildiği o yüce varlığı sonsuz teşbih ve tenzih ederim.» -204- . sıfatları zahir olunca.. — «Bu senin için daha iyidir.— «Seni mutlaka öldüren diriltir.. İnsanlara yararl ı olmağa çalış!. bu şekilde devam edecek.. senin elinde yetişip bizlere kurbiyet peyda edecek sâlih kişiler vardır.. Sonra da aynı oldu. Melekler gelip seni çevrelediler. dedi.. — «Pekâlâ bir adımda m ı yoksa geldiğin gibi mi gitmek arzu edersin?» — Geldi ğim gibi gitmek isterim.» dedi ve ilâve etti: — «Eysalih!. gözden gaib oldu. Dedi ği yerde tam yirmi gün oturduktan sonra çıka geldi ve bana: — Buraya bak! diye kıbleyi gösterdi ve: «Ne görüyorsun?» diye sordu..... İçimden...

Birbirlerine girerlerdi.... (Allah'ın rahmeti ve selâmı onların üzerine olsun.» dedi ği zaman susarlar. Arkana bir kedi düşmesin yukardan!» dedi. İçimden: «Buraya kedi nerden düşecek... O'nu dinleyen halkta çıt olmazdı.» diye mırıldandım.. Onun tatlı ve tesirli sözlerinden âdeta kendilerinden geçerlerdi.. Diğer peygamberleri de gördü ğüm olurdu. Bu gibi kerametleri hakikaten Allah adamı olmuş kimseler izhar edebilirler.. onun meclisinde havadaki rüzgârlar gibi seyr ederlerdi. ALLAH O'ndan razı olsun. Ona bakınca..... İşte gerçekten ermişlerin hâlidir bu!. gönülleri feth edecek kadar tesirli sözler eder ve çeşitli ilimleri anlatırlardı. Muhammed bin el-Hıdr el-Hüseynî anlatıyor: Babamdan şöyle duydum: «Şeyh Abdülkâdîr gayet güzel konuş urlardı... O gün bugün ben o bakışın tesiri altındayım.. Birçok velînin onun meclisine doğru gitmek için yarışmakta olduklarını da müşahede ettim.. Şöyle derlerdi: — « Söz geçti. Hemen göğsüme eli ile vurdu.. Şeyh Ebu Said el-Kaylevî diyor ki: — Şeyhin meclisinde Resûlüllah Aleyhisselâmı müteaditdefalar gördüm. Ebul-Abbas Hızır'ın bu meclise devam etti ğini gördüm ve kendilerine bunun nedenini sorduğumda: -205- . sessizce yerlerinde otururlardı.— Efendimiz. Bundan sonra kalbimde bir nur parladı. Şeyh Ömer El-Bezzaz anlatıyor: Bir gün Şeyh halvette iken yanında oturuyordum. Bir aralık bana: — «Oğlum dikkat et!. Herkes elini öpmek için kürsüye doğru koşuşurdu. Bayılıp saatlerce ayılma-yanlar da.. hiç biri aksırmazdı. «Susun!. Kürsüye çıktığı zaman hep birden aya ğa kalkarlar ve ona son derece hürmet gösterirlerdi... O günden beri o nurun bende gün geçtikçe artmakta olduğunu gördüm.» dedi. Hiç kimse sümkürmez. Konuşurlarken herkesin hâline ve kabiliyetine göre konuşurlardı. Bir de baktım.. Şimdi hâle başlıyoruz.. Bu sözü duyan halkda bir telâş başlardı..) Peygamber ruhları ve bütün melekler. İsti ğrak bayılanlar da olurdu.. bana bu anlattıklarından biraz vermez misin? diye ricada bulununca: — «Bana bir bak!.. O'nu gayet sakin ve terbiyeli dinlerlerdi.» Yani söylenenleri yaşamağa başlıyoruz. Baş döndürücü sesler ve uğultular çıkarırlardı.. şafak sökünce gece karanlığın ayrıldığı gibi ayrılmakta olduğunu gördüm.. Herkes O'nu vecd içinde dinlerdi...... tavanda aralık bir yer yok ki?. yukarıdan pat diye bir kedi düştü sırtıma. Tam bir sessizlik hâkimdi meclisinde. kalbimden irade cazibelerinin.. Toplantısında herkesi mest edecek.

» dedi..» Vaazına devam etmeye başlamadan havadan bir yeşil kuç uçup Şeyhin yanına koydu.» diye cevab verdi. der. burayı terk edip memleketinize dönmenizi emr ediyor!... dediler... Bağdat'ı feth etmek için Bağdat üzerine yürümüştü.. Vaaz yapmağa neden ehil olmayasın. Şu cevabı verdiler: -206- . Yûsuf el-Hemedanî(Bu zât hem devrinin kutbü'l-aktâbı hem de dört koldan hilafeti olan bir zattır.. Ve Şeyh Ali bin el-Heytî'ye dedi ki: — « Onlara emr et derhâl dönsünler. Bir ara bana dönerek dedi ki.." de. kendisi ile görüştüm.» diye ikazda bulundu. Şayet biz. ALLAH ondan razı olsun.. Haydi çık kürsüye ve halka hitab etmeye başla bakalım? Sen ileride dalbudak salacak. Bu münasebetle Şeyh Abdülkâdîr'i de kendilerine sordum. Serdâba gitti... Bağdat'taki Halife fena halde korkarak nefes nefese Şeyh Abdülkâdîr'in yanına koştu ve ondan imdat istedi. — «Sen halkı irşad etme ğe. * El-Cubbâî... Bana bir çok şeylerden bahsetti. onlara dinî öğütler verme ğe neden başlamıyorsun?» Cevab verdim: — «Ben Acem'im.) adında zamanının kutbu olduğu söylenen bir şeyh geldi... Ali bin el-Heytî'nin emrini harfi harfine tebli ğ eder ve onlar da hemen çadırlarını toplayıp orayı terk ederler. Şeyh Abdülkâdîr'den şöyle dinledi ğini anlatıyor: — «Bağdat'a.» Ali bin el-Heytî hizmetçisine: — Git orada kulrulmuş çadırların altında üç adam göreceksin. Bir tekkeye misafir oldu. fıkıh ve usul-ü fıkh.. Hâl-i hazırda yaşayan bütün şeyhlerden sual ettim. Hızır Aleyhisselâmı gördüm.. Kur'ân'ı.. Duyunca misafir olduğu eve gittim. bir emirden dolayı geldik gitmeyiz derlerse sen de onlara: "Ben de bir emirle geldim mutlaka burayı terk etmelisiniz!.... Şeyh Abdülkâdîr. mutlaka bu meclise devam etsin!. meyve verecek bir köksün!. * Şeyh Muhammed bin el-Herevî anlatıyor: Bir gün Şeyh meclisinde vaaz veriyorlardı... fasih arapça konuşan Bağdatlılara nasıl hitab edebiiirim ki?." diye çıkış. sarf ve nahiv gibi birçok ilimleri ezberledin.— «Felaha ermek isteyen. Vaaz bitmeyinceye kadar oradan ayrılmadı.. — «Korkma ben bunu hemen hallederim. Bir ara sözünü kesti ve şöyle dedi: — «Allah isterse şimdi bir yeşil kuş gönderip benim vaazım ı dinlettirir. Hz. Nihayet hizmetçi gider. Hemen oraya gittim.» * Mağrib'li Şeyh Ebu Medyen'i dinleyelim: — «Ben. Kendilerinden hayli istifade ettim. — Sen ki. kendilerini bulamadım. onlara: "Şeyh Ali bin-Heytî.. Bir defasında acem sultanı.

Şeyh onların laubali halini görünce şöyle haykırdı: — « Eğer ben kuşa desem ki parça parça olarak öl!... Allah'ın kendisine bildirdi ğini haber verdi. vasıfça ve makamca Şeyh Abdülkâdîr'den daha büyük velî görmedim. tasarrufça. Şöyle cevab verdiler: — O.— «Şeyh Abdülkâdîr. O.» Yine o. Herkes ona baka kaldı ve Şeyhi dinlemekten vazgeçer gibi oldu.» Yine bir beytinde şöyle terennüm etmişlerdir: — «Sunduğun şarabdan yalnız beni değil herkesi de doyur. Şeyh Ali bin el-Heytî'ye kutupluk ondan intikal etmiştir. ariflerin hüccetidir.. İlk defa söze Şeyh Câgîr başladı ve şöyle devam etti: — Efendim Şeyh Ebul-Vefâ'dan sonra hâlce. Hemen parça parça olarak yere düşüp ölür. İnsanlar vecdden iç içe girdiler. Sonra Şeyh Ali bin İdris'le yalnız başımıza kalınca Şeyh Câgîr'in sözünün do ğru olup olmadığını sordum..... burhanla hepsinin senin olduğu sabit olmuştur!. Şeyh Muhammed bin el-Herevî der ki: «Şeyh Abdülkâdîr bir gün insanlara vaaz verdi. hakikaten kuş yukardan aşağı parça parça düştü... temkince.. » Daha sözünü bitirmeden bir de baktık ki yeşil kuşlar gelip Şeyhin meclisine kondular ve Şeyhi istiğrak içersinde dinlediler.» Şunu da sık sık a ğzından düşürmezdi: — «Takvaya ermedikçe sözün ne faidesi vardır? Takvaya ermiş gönüle de mütecaviz dil zarar vermez!. Sözünü daha bitirmemişti ki. ALLAH ondan razı olsun. Bir kuş gelip üstlerinde dolaşmaya başladı. sıddîkterin lideri. O. * Şeyh Ebu Ömer ve Osman es-Sayrefînî ile Abdül-Hak el-Harimî derler ki: Şeyh Abdülkâdîr ağlayarak şöyle derdi: — «Yarabbi.» dedi. aynı zamanda marifette bir ruhdur...» ALLAH hepsinden razı olsun. Velîler arasında O'nun şanı ve nam ı hayli büyüktür!. anlatıyor.. Şeyh Abdülkâdîr. «Bir gün Şeyh. kutbiyet hususunda hepsinden daha ileridedir. Konuşmaya başladılar. O anda sözü kesdi ve şöyle dedi: — « Eğer Allah yeşil kuşları gönderip beni dinletmek isterse yapar bunu. ruhu sana nasıl hediye edeceğim ki.. Hiç kimsenin erişemediği makam ve mertebeler erişmiştir O!. Çünkü ben belki cimri -207- .» dedi. meclisinde vaaz veriyordu.. gördüğünü söyledi. bütün sözlerinde ve davranışlarında son derece doğrudur. * Şeyh Mes'ût el-Harîsi anlatıyor: Şeyh Câgîr ile Şeyh Ali bin İdris'in yanında hazır bulundum.

Yusuf Hâsbek'in kendisine şöyle dedi ğini haber veriyor: — Şeyh Abdülkâdîr pazar günü sohbet yapıyorlardı. Akıllı ise Allah'ın lûtfuna mazhar olmuş...» Bu söz üzerine orada hazır bulunanlar cûşa geldi. O..» * Ebul-Feth el-Herevî der ki: — «Efendimiz Abdülkâdîr'e tam kırk yıl hizmet ettim. efendimiz. Allah tarafından yüzüne esen meltemler onu manevî bir hale koymuştur... Abdesti bozulduğu zaman hemen abdest alır iki rek'at namaz kılar ve sonra da yatsı namazını kılıp halvete çekilirdi.. Şeyh Abdülkâdîr'den çok bahsederdi.. * Eş-Şeyh Süveyd eş-Sencârî demiştir ki: — «Şeyh Abdülkâdîr bizim Şeyhimiz. Allah huzurunda sâbit-i kadem üzere durmak babında da O. Kendi zamanınnda yegâne söz sahibi o olacaktır. Noksan akılların aklı bir nazarla ya da bir tecellî adım ıyla alınm ıştır. Onu nübüvvet mahmillerinde taşıyan kuvvet onun sakalının bir kılını dâhi hareket ettiremez. pek ileri merhaleler kat' etmiştir. yalnız yer yüzünde de ğil. O yiğit ki.» * Eş-Şeyh Süleyman Davud el-Müncibî anlatıyor: Birgün Şeyh Ukeyl'in yanında oturuyordum.olabilirim. * Bağdat'lı İbnü'l-Cevzî'nin torunu Şeyh Muzaffer Şemseddin . gökyüzünde de şöhret ve isim yapmıştır.. Soğuk -208- . imamımız ve Allah ve Resulüne bizleri götüren yegâne önderimizdir. Bir gün Tâcü'l-Evliyâ şöyle diyordu: — «Allah'ın akıllı kulları daha güzeldir. Sabah olunca halvette bulunduğu yerden çıktığı görülürdü. Yatsı abdesti ile sabah namazını kılardı. O'na melekût âleminde «Bâz-ı Eşheb» derler. Sabaha kadar O'nun çıkmasını bekledi.. Babam.. hâl ve makâl ilminde asrının bütün âlimlerini geçmiş. O gece orada kaldım.. hepsini geride bırakmıştır. O kadar ki O'nu dinleyenler arasında bir çok kimseler O'na.. görmeden âşık olmuş lardır. Hattâ bir defasında Halife onunla görüşmek üzere geldi ve içeriye giremedi. Sen kerîmsin: arkadaşlarıma sunmadan geçmek kerîme yaraşır m ı?. O'na biri dedi ki: «Bağdat'ta Abdülkâdîr adında bir acem genci manevî alanda şöhret yapmış ne dersiniz?» — O.... hattâ bir kaç tanesi dayanamayıp öldü. Onun yanına hiç kimse girip çıkmazdı.

göz gözü görmüyordu. Hepsi birleşip Halifenin yanına gittiler. beş bardak hurma suyu olsa da içsem. diye yakındı.» buyurdular.. bütün âlimleri ve şeyhleri davet etmişti... Ebu Nusayr'ı kalbinizden çıkarmayın. Herkes dağıldıktan sonra vezir." diye içimden geçirir geçirmez.. O'nun nurundan (Saçtığı manevî ışığın altında) nihayet İmam Ahmet bin Hanbel'in kabrine varabildiler. Geçtiği her yer..bir gece idi. O'nun bütün velîler üzerine üstünlüğünü sağlamıştır.. O'nun ilmi ve şerefli soyu. Ziyaretleri bitip oradan ayrılmak zamanı gelince Şeyh Adiy. Sonra hep birlikte oradan çıkıp İmam Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyarete gittiler. Şeyh Ahmed erRufâî gitmediler..... Şeyh onlara dedi ki: «Bağdat'a giderseniz.. Onun sohbetini kaçırmayayım. Oraya geldiklerinde gece idi. Adiy bin Misafir. O... Eş-Şeyh Ömer es-Sanhâcî der ki: — Arkadaşlarımızdan bâzıları. Biz kabristanın kapısında bekliyorduk.. Halife onlara son derece ikramda bulundu. Bir ara gözlerini bana dikerek: — «Ey Debît! Soğuğu bahane ederek yıkanmadan geldin ve cünüb olarak beni dinliyorsun!. İhtilâm oldum.. Hepsi gidip orada yemek yediler. onlara iştirak etmediler. Şeyh Şemseddin devam ediyor: — Bana Cürmiye ahalisinden Muzaffer adında salih bir adam anlattı. Hava çok sıcaktı. Hava çok karanlık idi.» dedi. Yediler içtiler..» * Eş-Şeyh Sâvir eş-Sebtî der ki: — Halife büyük bir ziyafet tertip etmiş. Allah'a kasem ederim ki bütün Acem ülkesinde onun bir eşi daha yaratılmamıştır.» diye çıkıştı.. Dördü ziyaret ediyordu. Şöyle dedi: «Pazar gecesi Şeyh'in medresesinin damında uyumaktaydım. Biz de onlarla birlikte yedik içtik. Onlar Halifenin emrine uyarak gelirlerken. Abdülkâdîr isminde şerefli bir acemi görmeden yapmayın! Sayen nasip olup da görürseniz benim selâmımı iletin! Ondan dua beklediğimi de söyleyin ve deyin ki. hutbede anlatıyordu. Nihayet Halife bir adama onları huzuruna getirmek için emretti. Halifeye: — Gördünüz mü. Şeyh Abdülkâdîr Hazretleri: — «Kitab ve sünneti. yolda Şeyh Ali bin el-Heytî'ye de rastladılar. Şeyh Abdülkadîr. Şeyh Ebû Nuseyr'den Ba ğdat'a gitmek için izin almağa geldiler. -209- . Gittim dinlemeğe başladım. Canım soğuk bir hurma suyu içmek istedi. Şeyh Abdülkadîr. Şeyh Adiy bin Misafir ve Şeyh Ahmed gelmediler..» deyip beş bardak hurma suyunu ikram etti.. Şeyh Tâcü'l-Evliyâ'ya tevazu içinde: — Bana ne tavsiye edersiniz? diye sorunca.. Şeyh Abdülkadîr. Şeyh bana: — «Al istediğini!.. "Ah. Şarklılar onun sayesinde garblılara üstün olmaktadırlar. Ziyaret ettiler. — «Beni takip edin!. Şeyhin kaldığı odadan bir kapı açılarak. sanki elinde ay taşıyormuş gibi aydınlanıyordu.. Siz Irak'ta da O'nun gibisini göremezsiniz.. sonra yıkanırım dedim.

. O. Şeyh Yahya et-Tekrinî anlatıyor: — Şeyh Musa bin Hâmân er-Zûlî Hacca giderken Bağdat'a uğramıştı.* Şeyh Ömer el-Bezzâz'dan: Şeyh Adiy bin Misafir'i özlemiştim. vermek. Allah onu. Sofiler Şeyhi Şihabüddin Ömer es-Sühreverdî der ki: — Bir gün amcam Şeyh Ebun-Necib'le birlikte Şeyh Abdülkâdîr'in yanına girdik. Onun ziyaretine gitmek için Şeyh Abdülkâdîr'den izin istedim.. 596 tarihinde Şeyh Arslan 'ın Şeyh Abdülkâdîr hakkında şöyle fikir beyan etti ği sabit olmuştur: — «Şeyh Abdülkâdîr varlıktaki insanların en ileri gelenle-rindendir. kâinat tuhfelerinden (hediye) bir tuhfedir. benim ve bütün velîlerin kalblerine mâlik kılmıştır..» de di. Ben ve babam onunla beraberdik. şöyle cevab verdi: — Kendisine büyük yetkiler verilen birinin yanında nasıl olur da edebli davranmam?. Sonra Nizamiyeye dönünce bunun sebebini sordum. kabul edip red etmekte o. Ne mutlu O'nu hatırından çıkartmayanlara!.» dedi. Almak... Allah'ın ş u varlığa gönderdiği en kıymetli hediyelerindendir!. denizi bıraktın da kuyuya mı geldin?. Bana: — «Gidebilirsin!. Şeyh Abdülkâdîr.» ALLAH ondan razı olsun. Melekût âleminde hürmet gören. Şöyle cevap verdi: — «Şeyh Abdülkâdîr bu zamanda en büyük insandır. Bunun iyi bilmelisin!. ariflerin seyyididir.. * Şeyh Ali bin Vehb es-Sencârî der ki: — Şeyh Abdülkâdîr. asnmızdaki velîlerin sultanı. Hoş geldin ey Ömer..» dedi. Yola çıktım.. Kendisine hikmet verilmiş. mühiblerin kumandanıdır. Şeyhe uğradık. ayakta dururken gördüm. Peygamber (a.s. Şeyh Abdülkâdîr. Kevn âleminde yegâne söz sahibi olan bir kimsenin yanında edeb ve terbiye dairelerini aşabilir miyim hiç?. Şeyh Abdüikâdîr'e karşı hiç kimseye göstermedi ği bir saygt ve edeb gösterdi. zamanının ehlinden her yakın ve uzağa karşı tasarruf yetkisi verilmiştir. Sonra başbaşa kalınca bunun sır ve sebebini sorduk.. Böyle bir kimsenin yanında konuş ulur ve çok söz edilir -210- ... Amcam yanında son derece edebli ve sakin oturdu. velîler arasında bir tanedir.. İstedi ği gibi tasarruf eder. Hakkâr da ğına gelince Şeyh Adiy'i zaviyesinin kapısında.)'ın bir vekili olmuştur. O. Şeyh Abdülkâdîr bütün velîlerin başı. Biz hayret ettik. Meleklerin hürmet gösterdi ği zât'a ben nasıl ihtiramda bulunmam. Ne mutlu O'nun sohbetinde bulunanlara!.

Rahip dedi ki: — Karşı taraf daha güzel. S ıra şeyhlerine gelince. ancak sıddîk ve müeyyedlerin mazhar olduğu mertebelere mazhar olacaktır!. Rahip onları Kâdîrilerden ö ğrenmiş olduğu tarzda terbiye etmeye ve onları Hazreti Abdülkâdîr'in evlâdı olarak yetiştirme ğe başladı. Ve bu sefer bütün kalbiyle: — Ya Hazreti Abdülkâdîr. Irak'ta öyle bir velî zuhur edecek ki. Şeyh Ebu Muhammed.. Ayakları ıslanmadan karşı tarafa geçmişlerdi... O.. Fakat ne kendisi bunların ermiş olduğunu ne de onlar Şeyhlerinin Rahip olduğunu bilmiyorlardı. onun adamlarını dinliyor.mi hiç?. kitaplarını okuyor. bunlardan kırk kişi Evliya mertebesine erişmişlerdi. Ve o da bu olaydan sonra Şeyh İsâ lâkabını almış ve «İsevî kolu » ondan gelmiştir. Vardığı şehirlerde kendisini bir kâdîri şeyhi olarak tanıttı. hepsinden ileride olacak. Kendisi gayet âlim ve zekî idi. geçin bakalım! Dervişler: — Destur. mukâşefe erbabı ile tanıştırıldığında onları geçecek. Ey Hazreti Muhammed (s. O'nun sayesinde Allah bir çok kullarını yüksek makamlara çıkaracaktır. Beni mahcup çıkarma Ya Hazreti Pîr Destur! Şeyh aya ğını suya bastı. ben şimdiye kadar senin yolunda yürüdüm. Şeyh dudak büktü. o evvelâ hayret etti. İman getiriyorum. Etrafına az bir müddetle bir çok kimseler toplandı.. fakat nasıl geçeceğiz? Dervişler: — Biz yüzerek geçeriz! dediler..) îman getirenlerin ne büyük bir mevkiye erişti ğini idrâk etti. Fakat suya basmasıyla ayakları ıslandı. Bu yetişenleri öyle bir zevk ve heyecanla manevî yolda ilerliyor ki.a. Dervişlerine kendisinin o ana kadar İsevî olduğunu ve artık Hak dîni bulmuş olduğundan bahsetti ve isterlerse kendisinden ayrılabileceklerinden bahsetti.. ÂM İN!..s.. Tam bir Kâdîri şeyhi kıyafetine bürünmüştü.)'in sevgili o ğlu. Şeyh Ebu Bekr bin Hevârâ'nın Şeyh Abdülkâdîr hakkında şöyle dediğini naklediyor: — Beşinci asrın yarılarında.. Sonra (ben de tecrübe edeyim) dedi. Şu dakikada büyüklü ğünü anladım.. «Lâ ilahe illallah Muhammeden Resûlüllah.v. senden ayrılmayız demiştik. Bir de baktılar ki. hareket tarzlarına dikkat ediyordu. * Hazreti Gavsü'l-âzâm Abdülkâdîr Geylâni (k. yâ Hazreti Pîr! deyip suyun üzerine yürüdüler.a.v.. Nihayet epey müddet sonra garbe doğru yola çıktı. velîlerin makamları kendisine gösterildiği zaman onların başında olacak. Dünya ve âhirette Mevlâm bizleri O'nun feyizi ile feyizyâb etsin. O zaman birden kendisiyle derviş leri arasında olan farkı anladı. -211- ..) zamanında Irak'ta bir rahip vardı. mukarreblerin dereceleri gösterildi ğinde en yüksek dereceyi alak. Ve o da yürüyerek karşı yakaya geçti. nehrin öbür tarafı daha güzel.. Bir gün den/işleriyle birlikte gezme ğe çıkmışlar. Hazreti Muhammed'e (s.Kıyamet gününde kendisi ile iftirah edilecektir. Onlar: — Biz senin sayende velayet mertebesine eriştik. Bir nehir kenarına gelmişlerdi. — Peki.. Hazreti Bâzül Eşhep yolunu neşre başladığı vakit o bütün dikkat ile Gavsü'l-âzâm'ın vaazlarını dinliyor.

O kimse de gaye ve maksadına nail olur. Sübhâneke. Secdede onbir kere Yâ Şeyhüs Sekaleyn ya Kutbür-Rahmânî. ALLAH rızası için iki rek'at kaza-i hacet namazın ı kılmaya niyet eyledim. Birinci rekâtta. diğer bir tâbirle. ALLAHÜEKBER" der.Bilâhere Hazreti Gavs'a gider. Bölüm 5 GAVSÜl-ÂZÂMIN TAVSİYE ETTİĞİ NAMAZ VE DUALAR Muteber kitablarda mezkûrdur: Cenâb-ı Gavsü'l-âzâm (r. k ıble-i şerife hulûs-ı kalb ile yönelir." der. rükû ve secdeleri tamam ettikten sonra ka'dede oturarak tehıyyat. ALLAH hepsinden razı olsun. yahut kaza-yı hacet namazını kılmaya niyet eyledim. ALLAHÜEKBER diyerek namaza başlar. Fâtiha-yı şerîfeyi okuduktan sonra onbir kere sûre-i İhlâs'ı okur. Bununla beraber bir kimse her bir rek'atda fâtiha-i şerif eden sonra onbir adet sûre-i ihlâs-ı şerifi okuyarak iki rek'at namaz ki isa ve ceddim Hazret-i şefi ve ashab yevmel arasat Fahr-i âlem Efendimiz hazretlerine onbir adet salâvat-ı şerife tilâvet etse ve sonra Irak cihetine doğru onbir adım atmış olsa ve bir adımında salât ve tazimat ile ism-i şerif-i vilâyetimi zikirle hacet ve maksudunu söylese ve istirham eylese. gavsiyyetimden tam bir îtikad ile yardım istese o kimse giriftar olduğu dert ve musibetten halâs olarak murad ve maksuduna nail olur.. Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri istirhamda bulunan o kişinin arzu ve hacetini ihsan buyurur.) Bârî hazretleri buyuruyorlar ki: — «Bir kimse umur-u dünyeviye ve umur-u uhreviyye-den müşkilât ve zorluklara duçar olup çâre ve ümidi kal-mıyarakhal ve ahvâli perişan olan zat. Rükû' ve secdeleri tamam eder. ya Gavsüs- -212- . Şimdi namazın ve veçhile edâ ve ifa olunabileceğine izah edelim! Şöyle ki: Bir kimse hacet ve istimdat namazı kılmayı arzu ederse namaz kılacağı yerde evvelâ udağac ı yakarak. Fâtiha-i şerifeyi ve onbir kere sûre-i İhlâs'ı okur. yahut misk misilli güzel kokular etrafa saçtıktan sonra kıble-i şerife yönelerek şu yolda namaza niyet eder: — "Hakk Teâlâ Hazretlerine tekarrüb ve rızasını tahsil için Cenâb-ı Hakk'tan başka her şeyden alâkamı keserek Kâbe-i muazzamaya teveccühle iki rek'at esrar namazı. Eûzü besmele. Bundan sonra ikinci rek'ata kalkar. Selâm verir ve hemen secde eder. "ALLAH için.a. salât ve selâmları okur.. Besmele-i şerîf. hilât giydirir ve o yolda irşada devam eder.

yâ Mahbûbes-Sübhânî. * * * KADİRÎ TARİKATI VE KOLLARI Kadîri Tarîkâtı Abdü'lkâdir Giylânî (k.. Sonuncu adımının nihayetinde Irak cihetine müteveccih ve kıyamda olduğu halde sağ ayağım sol ayağının üzerine yâni sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üzerine koyarak evvelâ Cenâb-ı şefiy'ı rûz-i ceza Fahrül Enbiya Efendimiz Hazretlerine onbir kere salât ve selâm ve sonra onbir kere sûre-i İhlâs-ı şerifi.000 aşkın) insan daha sonra da onun yolu olan Şerîat ve Hak yolda devam -213- ..a. Ve secdede "Yâ Rûhül kudüs ve yâ cünûdellah ve ya ibâdellah eğıysûnî ve ümiydûnî fî kazâ-i haceti hazâ «murâdın ı söyleye.Samedânî. «Yâ Kadıyel hâcât âmin âmin ya şeyhüssekaleyn ya kutbürrabbânî ya gavsüs-Samedânî ya mahbubüs-Sübhânîya muhiyyet diyni essiyidi Abdülkâdîr Geylânî.) dayanır. Babasının ismi Ebu Abdullah'dır. Annesinin ismi Fâtıma.. Ali (r. Künyesi Ebu Muhammed. Onsekiz yaşlarında Gilân'dan ayrılarak tahsil için Bağdat'da geldi. ve ardından «Maksadı her ne ise onu söylemelidir. onbir kere «İzâ câe nasrullahi vel fethu. Kabirleri Bağdat'da Bâbü'l-Derc Medresesindedir.» Ya kad ıyel haceti âmin âmin" der. "Ya Şeyhüs Sekaleyn! Yâ Kutbür-Rahmânî! Ya Gav-süs-Seyyid Abdülkâdîr Geylânî!" der.» Der ve sonra seccadesine oturup murakabeye varır. Hicrî 521 yıllarında vaaz vermeğe başlayan Bâzu'l Eşheb Ahmed Debbas ile sohbetler ederek kendisinden tarikat aldı.) tarafından kurulmuştur. Abdülkâdîr Hz. Nesebi Hz. Ve kelime-i tevhidi yâni: LÂ İLAHE İLLALLAH kelime-i mün-ciye-i şerîfeyi yüz seksen kere zikreder ve sonra istirham için secde eder.s. lâkabları Muhyiddin.. Hadis gibi ilimleri öğrendi. Ve orada pekçok ünlü hocalardan Fıkıh..» sûresini okur ve bunun sonunda (Yâ cünûdellah ve yâ ibâdellah eğıysûnî ve emidduni fî kazâi haceti hâzihi) muradı her ne ise onu söyleye. ya Muhyiddin Ebâ Muhammed Seyyid Abdülkâdîr Geylânî eğısnî ve emdidnî fî kazayı haceti hazâ. Abdülkâdir Hazretleri'nin hayatında o'nun irşatlarından faydalanan (rivayeten 100. Sahih rivayete göre.. dünyaya teşrif ettikleri vakit anneleri 60 yaşlarında idi.cu günü Cumartesi gecesi Yatsı namazından sonra Hakk'a yürüdü. Ve onbir fakir kişiye de sadaka verir.leri 1167 tarihinde Receb Ayının 8 veya 9. Bâzu'l-Eşheb ve Gavsu's-Sakaley'dir.» Ya Kadıyyel hâcât der. Bu suretle namazını tamamlar. Sonra secdeden kalkarak Irak cihetine doğru onbir ad ım yürür ve her adımında. ve meşâyihin büyüklerinden olan babasını küçük yaşlarda kaybetti. İran'ın Gîlân şehrinde dünyaya 1078 tarihinde dünyaya geldi. Cenâb-ı Vehhabil etıyya hazretleri fazi ve kerem-i lemyezeliye âtıfat-ı mahsuse-yi gavsiye ile muradına muvaffak buyurur.

EŞREF İYE: Kadirî tarikatının bu kolunu Eşrefzâde Şeyh Abdullah Rûmî Hz. Hacı Bayram Velînin kızıyla evlenmiştir. Eşrefzâde diye anılır. Bu büyük zât pek çok pîr'den tarikat hırkası giymiştir.. ESED İYE: Kadirî tarikatının bu şubesini büyük şeyhlerden Şeyh Abdullah Esedî Hz.. İznik'e giderek Kadirîli ğin Eşreîiye şubesini kurmuştur. Şeyh İsâ sonradan müslüman olmuş bir hıristiyan rahibidir. Talebeleri ve Oğulları bu ışığı devam ettirmiş ler ve bunların kurmuş oldukları dergâhlarda (tekkelerde) bu dersler devam edilerek Kadiri tarikatının devamı olan bazı tarîkat kolları da oluş muştur ki bunların meşhurları sırasıyla ş unlardır. REZZÂKİYE: Abdülkâdîr Geylânî Hazretlerinin ortanca oğlu Abdurrezzak Hazretleri tarafından devam edilmiştir. YÂFİYE: Kadirî tarikatının bu kolunu Şafiî ulemâsından Şeyh İmam Abdullah Yâfî Hazretleri kurmuştur. Tarîkat feyzini Hacı Bayramdan almış. Eşref-i Rûmî'nin müridleri arasından pek çok şeyh yetiş miştir. EKBERİYE: Bu ş ube Şeyhül-ekber Muhiddin İbnül Arabî Hazretleri tarafından kurulmuştur. Eşrefoğlu Abdullah Rûmî 1470 senesinde İznik'de vefat etmiş ve oraya defn olunmuştur. Eşref-i Rûmî. HİLÂL İYE: Bu ş ubeyi Şeyh Hilâlü'r-Ram Hamdamî Hazretleri kurmuştur. (Menkıbesi kitabın içinde mevcuttur). İşte bu talebelerinin onun yaktığı çerâğı devam ettirmesi sonucunda KADÎRÎ TARİKATI denilen ALLAH'a varılan bir yol daha çıkmıştır ki bu Ehlî Sünnet yani MUHAMMEDÎ'lerin yoludur..etmiş lerdir. Eşrefoğlu. Eşref-i Rûmî Hz. kurmuştur. GARÎBİYE: Şeyh Mehmet Garîbül Hindî Hazretleri tarafından kurulan Kadirî tarikatının bu -214- . RÛMİYE: Bu kolu Şeyh İsmail Rûmî Hazretleri bin Ali Tusyevî kurmuştur.. İSEV İYE : Kadirî tarikatının bu şubesini Şeyh İsâ Hz. kurmuştur. Bu tarîkata Musâveiye de denilir. Kadirî tarikatının ikinci pîrî (Fîrîsanî). Eşrefoğlu Abdullah Rûmî'nin Anadolu'da meşhur ve çok okunan «MÜZEKKÎ-İ NÜFUS» adlı tasavvufî eseriyle «TARİHNÂME» adında bir eseri daha vardır..

HÂLİSİYE: Bu şubeyi Ziyaüddin bin Abdurrahman el-Talibanü'l. Ali (r. Muhammed b.a.Tâî(k.).' SEMADÎYE: Kadirî tarikatının bu şubesini Müslümüssemâdi Hazretleri kurmuştur.) Muhammed Bakır (r.) Ebubekr Şıbli (k.a.) Ebu'l . Şeyh Abdurrahman Talibî'nin Türkçe. Farsça şiirleri ve (HÂLİS) adıyla de ğerli bir divanı vardır.s. * * * KADİRİYYE TARİKATI SİLSİLESİ HZ. Hüseyin (r.a.a.s.a.a.) Ma'ruf Kerhî (k.a.s.s.s. Şeyh Dâvudu't.) Zeynel. V. Habîbü'l. Muhammed Mustafa (S.) Ebu Sâîd el.Kerkûkî Hazretleri kurmuştur.). orada yayılmıştır.a.s.Abidîn (r.Azîz et.) Seriyyü's.A. Hindlilerin Bağdat'a Gavsü'l-âzâm Sultan Abdülkâdîr Haz-retleri'nin türbesini ziyarete gelenler pek çoktur.) -215- .s.s.Hasan A.) Hz.) Abul'.Kâdîr Gîlânî (k.).) Ali Rıza (r.) Abdü'l. MUKADDESİYE: Kadirî tarikatının bu şubesini İmam Abdülganî bin Elvahi-dül Mukaddesi Hazretleri kurmuştur.s.Ferec Yûsuf et-Tarsûsî (k.) Musa Kâzım (r.s.s.) Abdü'l.) Ca'fer Sâdık (r. Hasan Basrîfr.s.Temîmî(k. Ma 'ruf Kerhî (k.A'cemî (k.) Hz.).şubesi daha ziyâde Hindistan'da kuvvet bulmuş.Sakâtî(k. Yusuf el Kureşî (k.) Cüneyd Bağdadî (k.Manzûmî (k.

Ebrar yolu ve Şettariye yoludur...a.. Bunlar.» onun bu sözlerinden sonra aynı sözleri mürid tekrarlar. Abdü'l Kâdîr Gilânî hazretleri dünya ve ahirette bizim şeyhimiz olsun. mürid gözlerini kapatarak diz üstü çökerek (abdestli olarak) şeyh'in tekrar ettiği üç kere Kelimi-i Tevhid'i tekrar eder.) Bu iş lemlerden sonra şeyh ve orada bulunan bütün müridlerle birlikte tarîkata vasıl olan mürid hep beraber üç kere Tekbir getirirler.)dır. El Şeyhimizin elidir. Fakat bunlar için uzun zaman lâzımdır. EBRAR YOLU: Bu yola mensup olanlar mücahede yapanlardır. Bu yollar: Ahyar yolu. Ahid ALLAH ve Rasûlü iledir. örnek tutacağımız zat Seyyid Şeyh Abdü'l Kadir Gilâni (r.DERGÂHLARDA VERİLEN DERSLERDEN ÖRNEKLER Dergâh'a vâsıl olan müride ilk önce şeyh'i bir nasuh tevbesi yaptırır. -216- .. müridin kalbî bağının dünya masivasından kesilişini gösteren sembolik bir harekettir. HAKK’A VASIL OLMAK İSTEYEN ÂŞIKLAR ÜÇ YOLDAN BİRİNDE YÜRÜRLER Abdülkâdîr Geylânî Hazretleri HAKK'a vâsıl olmak isteyen talibe üç yol tavsiye etmiş lerdir. riyâzat yaparak kötü ahlâklarını iyi ahlâka çevirmeye çalışırlar.. Daha sonra onun sağ elini sağ eliyle tutarak ona telkinde bulunarak şöyle der: — «Ben. Bunları sırasıyla açıklamamız şöyle olur: AHYAR YOLU: Bu yolun sâlikleri çok namaz ve teşbih çeker ve oruç tutarak Hacca giderek Hakk'a vasıl olmak isterler.. peygamberlerine şehâdet ederim.... bütün Peygamberlerin ashabın geçmiş velîlerin ve Abdü'l Kâdîr Giylâ'ninin ve tarîkât ricalinin ruhlarına Fatiha okunur ve Şeyh'i müridine ilk dersini verir. ALLAH'a. Peygamberimizin. Bu ikrarımıza Cenab-ı Hakk' şahittir. Belirli zamanlarda dergâhta ki şeyhinin sohbetlerine katılır orada yapılan toplu zikr'lere de icabet eder. Sonra.. evradı şeyhinin tavsiyelerine uygun şekilde yapar.. Daha sonra mürid'in başının alın kısmından şey bir tutam saç keser. Takatim nisbetince fakir ve düşkünlerin hizmetine koşmanın büyük vazife olduğuna inancım tamdır. Artık mürid mürşidine teslim olması ve onun telkinlerine göre derslerine (üç yoldan birisine kabiliyetine göre) devam eder onun kendisine tavsiye etti ği şeyleri yerine getirir. Şüphesiz ben ALLAH ve Rasûlüne bütün günahlarımdan dolayı tevbe ve Rasûlünün emirlerine şüphesiz uymayı yasaklarından kaçınarak işlemeyerek Hakk'a ibâdete gayret ediciyim. Özellikle Farz ibâdetlerini ve Nafîle ibâdetlerini (oruç ve Te-heccüd namazı gibi.. kendisine ait verilen Zikr'leri. meleklerine.... Ardından Şeyh dua eder.). (Bu hal diğer tarikatlarda olduğu gibi. Dua'dan sonra Peygamber efendimize Salavat getirilir.

riya. Orada Hakk'ın hikmetlerini görür. buğzgibi. dedikoduculuk. 4'üncüsü KANÂAT: Mevt halinde olduğu gibi dünya şehvetlerinden. » istikâmetinden gayrı bir halleri yoktur.) Tasviyeyi kalb: Kalbin saf olmasıdır. Bu yola mensup olanlar keşfi kerameti bir arpaya bile satın almazlar.» 2'ncisi ZÜHD: Müşahedenin gayrı olarak ölüm halinde olduğu gibi dünyadan ve muhabbeti dünyadan ve dünya malı ve şehvetlerden ayrılmak. Hazreti Peygamber Efendimiz buyuruyor ki. Kadiri (şettâriye) yoludur.. ON ESASLI KISMA AYRILIR: 1'incisi TÖVBE: Ölüm halinde olduğu gibi bütün HAK'tan ayrı görünen kalbde ikilik yapan isteklerden aynimaktır. Hakk'a yakın olanlar fena işlerden ayrılırlar. Haktan olduğunu bilmeli. Bunların neş'e ve şükür ve zikirden başka işleri olmaz. zevklerinden ayrılıp aza çoğa bulunduğu hâle kanâat etmeli. Şu iş şöyleydi de şöyle oldu dememeli. ahyardan fazladır. 3'üncüsü TEVEKKÜL: Ölüm halinde olduğu gibi sebepten ayrılıp Allah ile olmalı. Bunlar nefislerini adam edip ruhlarına tahakküm etme ğe çalışırlar. Azamî kesrette vahdeti bulmaktır. Çünkü onlar hem günah işlemezler hem de istiğfar ederler. — «Masumların tövbesi bütün tövbelerden üstündür. (Yalancılıktan. -217- .Bu yola mensup olanlar. hırs. Bu yolun sâlikleri teskiyeyi nefse ve hallü tafsiye etmeğe ve tediyeyi ruhla meşgul olurlar. Hazreti Abdülkâdîr şöyle buyuruyor. Kalbi temiz olanlara hakikatin ışığı vurur. tama. Tecliyeyi ruh: Ruhun nuru ilâhih ile parlamasıdır. Bir insan tövbe etmek için nefsinden günaha kast etme ği çıkarmalı ve sonra günahı kalbinden silmeli. ŞETTARİYEYOLU: Bu yolun mensupları riyâzattan kaçarlar ve avam sohbetinden hoşlanmazlar. şehvetperestlik. Teskiyeyi nefs: Nefsi ne kadar kötü huylar varsa onlardan kurtarmaktır.» 5'incisi UZLET: Mevt'te olduğu gibi halk ile alâkayı kesip tenhada oturmaktır. — «Kanâat en büyük tükenmez bir hazînedir. Bu yol ile vâsıl olanlar Ahyar ve Ebrar yollarından fazladır. Bunların «ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ!.

» diyecek mi? Eğer insan bu cefâlara sabrederse iyi mertebelere vâsıl olur 8'inci RIZA: Nefisten ayrılıp rızâullaha dâhil ve ahkâmı ezeliyyeye teslimiyet ve tedbirâtı ebediyyeye bilâitiraz Allah'a vermekle rıza'ya uyulur... HAKK'a ve Resulüne âşık olup onda fânî olmaktır. lezzetlerine sabretmek onlardan ayrılıp mevt hâlindeki gibi olmaktır.. Kim ki Resule teveccüh ederse iki âleme de mes'ut olur. Bakalım o kul Hak'tan gelen sıkıntılara.Zahirde halk ile olup bâtını ile HAKK'ı tefekkür etmektir. isimlerini zikretmek demir üzerine vurulan çekiç parçaları gibidir. 6'ncısı TEVECCÜH: Mevt hâlinde olduğu gibi Hak'tan başka bir sevgi ve istek bırakan yasak bütün masivattan yüz çevirip ALLAH'a teveccüh etmektir. evlât noksanlığı verir. yedikleri halde o insan do ğrulup. Mevt hâlinde insanın cesedini bir çok hayvanat ve haşerât ısırdıkları.» -218- .. "Beni niye yiyorsun?." Der mi? Demez yerinden bile kıpırdayamaz. Çünkü ruhu cesetle alâkayı kesmiştir. 7'ncisi SABIR: Nefsin isteklerine.. * Tâcü'l-Evliyâ Cenâb-ı Pîr Hazretleri Abdülkâdîr Geylânî buyuruyor: — «Âlemi ceberut ile âlemi lâhut aras ında olan tavır Hakikat tavrıdır. «EYVALLAH BU DA SENDENDİR. 10'uncu MURÂKEBE: Havilden ve kuvvetten çıkmak.» Cenâb-ı Hakk'ı anmak. Onlara ve bilhassa sevdiği kullarına mal. yâni kendi bildi ğinden çıkıp huzuru ilâhide olup sende senlikten eser kalmıyarak HAK ile olmak ve HAK'tafani olduğu halde dâima HAKK'ı tefekkür etme halidir. 9'uncu ZİK İR: Mâsivâyı zikir etmekten vazgeçmek «VE NE HEYT İ KALBİ AN MÂSİVÂLLA» Yâ Rabbî kalbimden mâsivâyı çıkart ve dilim de senden başkasını zikr etmesin.. O mertebeye eren kâinatın sırlarına vâkıf olur!. Yalnız onu adap ve usûlle yapmalıdır. İşte o andaki cesedin durumu gibi bütün Haktan gelen belâlara ve çilelere sabretmek (Eyüp Peygamberin sabrı buna misaldir).. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: «Beni çok anan kimseye ben daha yakınım.. ALLAH dünya âleminde insanları sabır ve tahammül ile imtihan eder... Onları türlü türlü sıkıntılara uğratır.

a..Bir büyük velî buyurur ki: Ehad nutku kün olmuştu hay idi hep dinleyen Buldu Muhyîden vücûdu duydu duymak bilmezen Ettiler emre icabet hepsi tirtir titreşip Bir esâs oldu bu zilzâl hepimizle titreyen Allah Allah ismini tekrar imiş bu ihtizaz Sırrı mahfiymiş duyarmış kitâbdan dinleyen Anmadan her zerre ismin etmedi fikri tamâm Fahriyâ ölmen areften arife ALLAH diyen. Burhanü'l-Esfiya: Hazreti Abdülkâdîr Geylânî şöyle buyurur: — «Cenâb-ı Allah'ın bazı sevdiği kullar vard ır ki onu kendinden başkası bilmez.) Efendimiz şöyle — «ALLAH'ın kullarından bir takım insanlar vardır ki bunlar Enbiya değil. Ama kı yamet gününde ALLAH yan ındaki makamı ve rütbelerinden Enbiya ve şühedâ onlara gıpta edeceklerdir. Resulü Kâinat Efendimiz buyurdu ki: — «Bunlar öyle bir kavimdir ki beyinlerinde ne akrabalık ne de teati edecekleri emval alâkası olmayıp ALLAH'ın nûriyle ALLAH'ta sevişirler.v. Yüzlerce bir nûr ve kendileri nurdan bir minber üzerindedirler.» Ve şu âyet-i kerîmeyi okudu: «ELÂ İNNE EVL İYAALLAH LÂ HAVFÜN ALEYHİM VELÂ HÜM YAHZENÛN». -219- . (Şehit Hakkı görerek ölen insandır). Manâsı.» — Bunlar kimlerdir yâ Resûlüllah? diye sordular. «İyi bilin ki.» Evliyaullahın sözü dertlilerin dermanıdır. O kulun kendisi için ve aşkı Muhammedisinden halketmiştir. İnsanlar korktukları va kit bunlar korkmazlar ve âlem mahruz oldu ğu vakit bunlar mahruz olmazlar!. Vücutları nuru ilâhî ile yanan kalblerinde dünyâya âit hiç bir şey yoktur. * Gavsü'l-âz âmTâcü'l-Evliyâ. şehit de değillerdir. Ömerü'l-Fâruk'tan buyurmuştur: rivâyeten Resulü Ekrem (s... Onlar Haktan başka bir şey düşünmezler. hakîkaten Evliyaullah hazerâtmın korkuları yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.» Hz.

Evrad-ı Şerif’in orijinalidir. -220- .

-221- .

-222- .

-223- .

-224- .

Mâliki yevmiddiyn. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Habîballah. Essalâtü vesselâmü aieyke yâ men Kerremehullah. Salâvâtullahi ve melâiketihî ve enbiyaihî ve rûsulihi alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma'ı yn. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Hayra Halkıllah. Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmâ'ı yn. (ÂMİN) Yâ muîn. ** -225- . Hâmilil livâil izzil'a'lâ. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ men Zeyyenehullah. Essalatü vesselâmü aleyke yâ Nebiyallah. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Seyyidel Mürseliyn. Kavis içindeki altı çizili olan bu iki salâvât-ı şerife üç defa okunacaktı r.EVRADI ŞERİFE NİN TÜRKÇE OKUNUŞU Eûzü Billahi Mineşşeytânirraciym. Ve mâliki ezimmetil mecdil esna. (*) Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Resûâllah. Yâ eyyühelleziyne âmenü sallû aleyhi ve sellimû tesliymen. * Şükür makaammda iki el ile yüz meshedilecek. Ve ezkâ tehıyyâtike fadlen ve adeden. İyyâke na'büdü ve iyyâke neste'ıyn. Ve vâsıtati ıkdin nebiyyîne ve mukaddimi ceyşil mürseliyne ve kaaidi rekbil enbiyail mükerremiyne ve efdalil halkı ecma'ıyne. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ men Şerrefehullah. Elhamdü lillâhi rabbil'âlemiyn Errahmânirrahiymi. Alâ eşrefil halâikıl insâniyyeti. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ men Azzemehullah. Essalatü vesselâmü aleyke yâ Nûre Arşillah.) (**) Allahümmec'al efdale salâvâtike ebeden.) (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin nebiyyil melihil sâhibil makaamil a'lâ vellisânil rasîh. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Emiyne Vahyillâh. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Safiyallah. Ve mecma'ıl hakayikıl iymâniyyeti. Essalâtü vesselâmü aleyke Hâtemennebiyyîn: Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Rahmeten lil'âlemiyn. Esselâtü vesselâmü aleyke ya men allemehullah. Sübhâne rabbike rabbil izzeti amma yesıfûne ve selamün alel mürselîn velhamdü lillâhi rabbil âlemiyn. Ve tûrit tecelliyâtil ihsâniyyeti. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resule Rabbil Âlemiyn. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Şefiy'al Müznibiyn. Ve mehbitil esrârirrahmâniyyeti. Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Halîlallah. Ve emmâ berekâtike sermeden. Ve arûsil memleketirrabbâniyyeti. İhdinassırâtal müstekıyme. İnallahe ve melâiketehû yüsallûne alennebiyyi. Bismillâhirrahmânirrahiym. (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin abdike ve nebiyyike ve habîbike ve resûliken nebiyyil ümmiyyi ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain. Sırâtalleziyne en'amte aleyhim ğayril mağdûbi aleyhim ve ledzâlliyn.

(Ve minhüm sâbikun bilhayrât) Evet. RAHMAN. EVRADI ŞERÎFE NİN MANÂSI Eûzü Billahi Mineşşeytânirraciym. ilimlere mevzu'. Vel habîbil ekrem. RAHIYM» isimlerinin beraber zikrolunmasında üç cins kula işaret vardır: 1 . Rabbine bu şekilde duyarak istiazesini yapınca. Kul.(Ve minüm muktesıd) 3 . ben Allah'ın rahmetine iltica eder. Ve sellim ve radıyallahü an eshâbi resûlillâhi ecme'ı yne. ma'nâsını anlamayanları bile. Ve tercemâni lisânil kıdemi. nefsimi Allah'ımın fazlu rahmetine ilsâk eylerim diye. okundu ğu vakit dinlemekden usandırtmayan. Besmelede üç ismin. Besmele. «ALLAH. -226- .(Fe minhüm zâlimün linefsih) 2 .» İnsan Rabbinin huzûr-ı müşahedesinde. Onun içün besmelesiz işe sonsuz iş denir. Vel mütehallıkı biahlâkıl makaamâtil ıstıfâiyyeti.Şahidi esrâril ezeli. Ve gafele an zikrikel gaafilûne. Cenâb-ı Hakk: «Korkma! İsmimi an. Azametini kalemler değil. Seyyidinâ muhammedin bin abdillâh bin abdil muttalib. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: «Benim sıfât-ı ilâhiyyern olan Kelâmullahi ya'ni Kitabımı okumak istediğin an. rahmet-i ilâhîden koğulmu ş. Ve müşahidi envâri sevâbikıl üveli. Mazharı sırril cûdil cüz'iyyi vel külliyyi ve insani aynil vücûdil ulviyyi vessüfliyyi. ona muhâtab olmaya niyyet ettiğin zaman. Küllemâ zekerekezzâkirûne. Kelâmullahın anahtarıdır. Bismillâhirrahmânirrahiym. Ve alâ sâiril enbiyâil ve mürseliyne ve alâ melâiketikel mukarrebiyne. füyûzât-ı ilâhîsinde müstağrak kalmasına manî olan bilcümle şeyden Hakka iltica'ı: İstiâze'dir. (Rûh ı cesedil kevneyni) (*) ve ayni hayâtiddâreyni. El halîlil a'zam. * Kavis içindeki altı çizili olan bu bu cümle üç defa okunacaktı r ve üç defa vücude meshedilecektir. el-mütehakkıkı bi a'alerrütebil ubûdiyyeti. uzaklaşdırılmış Şeytandan bana sığın. Çünkü Şeytan ancak ârifin kalbinden korkar. zamanlar tefsir etmiş olan. san'atlara model veren Kur'ân-ı Kerîm'in esrârının miftahı da (Fâtiha)'dır. Evet ârifin kalbinin semâsında doğan şems-i hakikat-i Muhammediyye Şeytân ı yakar ve uzaklaşdırır. kalbin kandili. Bu da ma'rifetullah ile olur. ya'ni Rahman ve Rah ıym olan Allah'ın ismi ile işe başlıyorum de» buyuruyor. nâzım-ı iyman bulunan. kalbimi. Ve menba'ıl ilmi ve hılmi vel hıkemi. Ve alâ ibâdillâhis sâlih ıyne min ehlissemâvâti ve ehlil ardıyne.

Makaam-ı Âdemiyyete kadem (ayak) basmasıdır.Lisân-ı Rabbânî ile hamd: Ârifîn hamdidir. Ehl-i muhabbet hamdederler: O hamdleriyle envâr-ı mükâşefâta nail olurlar. Allahü Teâlâ'nın zâtına lâyık olan ta'zimatı kimse lâyıkıyla bilemez.. nereden geldim. Rabbül Âlemiyndir: Ervahı. Gelmemde. ef'âlen sâdır olan bilcümle mehâmid ve senâyâ-i nâmütenâhî: Makaam-ı rubûbiyyete tenezzül-i sübhânîsiyle tenezzül eden. ef'âli tezkiye edilir. rûh-ı Muhammedîdir ki. -227- .. ef'ali ile mahlûkatı mertebe mertebe meydâna getirip. mahlûkatın evveli: Zulmetin mukaabili olmayan nûr-ı Muhammedî. Hulûsa hamdetmek: Vâcib Teâlâ Hazretlerinin zâtını sena etmekir. tâkat getiremez. imdâd eden Rabbül Alemiyne mahsusdur. bu teharriye de (hamd) ile başlan ır. Rabbül Âlemiyndir: Ariflerin kalbini fikr ü ibretle terbiye eder. âlem O'nun tafsîlidir. Ehl-i ma'rîfet hamdederler: O hamdleriyle cemâl-i müşâhedâta nail olurlar. âleminin Rabbi olan Allah'a mahsusdur. onu yerli yerine sarfedecek.. Lisân-ı hamd üç türlüdür: 1. sonu da hamddir. 3. İnsan kendisinin büyük bir âlem olduğunu ve kendisinde mevcûd varidatı düşünerek: — «Ben kimim. Şunu da iyi bilmelidir ki. Binaenaleyh hamd'ü-senâ: Zâtı ile. Onun içün imdad Allah'dandır.. akl-ı küll'dür.. Âdemiyyetde teklif vâki' olur: «Aslını teharri et!. Rabbül Âlemiyndir: Eşbâhı vücûd-ı niam ile terbiye eder. Hakkın o ikrâmını kalbiyle tasdik edecek.Lisân-ı rûhânî ile hamd: Havasın hamdidir ki: Zikr-i kalb ile olur. şühûd-ı keremi ile terbiye eder. Onun içün hayatın evveli de hamd. 2.» Diye tefekkür etmesi. sıfatı ile. sıdk u vefa ile terbiye eder. nereye götürüleceğim?.Lisân-ı insanî ile hamd: Avvâmın hamdidir ki: Allah'ın ni'metlerine karşı yapılan hamddır.«ELHAMDÜ LİLLÂH İ RABBİL ÂLEM İYN» Bil'umum mevcudat ve zerrât-ı kâinatdan akvâlen. gitmemde ihtiyârım yok. O kimsenin hâli terbiye edilir. Rabbül Âlemiyndir: Mü'minlerin kalbini sabr u ihlâs ile.» emri verilir.

yevm-i kıyametin mâliki ALLAH'dır. Rahman: İsm-i kıdem. Ne muamelâtımıza bakıyoruz. Bu hâlimizin devamın ı yalvarıyoruz. imdâd eden: Rahıymdir. Rah ıym: İsm-i Bekaa. ancak Sana kulluk ediyoruz. yaln ız.Rağbet ile. Zirve-i tevhidine giden yolu ihdâ etmeni dileniriz. Şimdi: İstiklkâl-i ruhu ve neşâtı i'lân eden. ALLAH'a kulluk dört türlü olur: 1 . amellerimize bakmıyoruz. Sen yardım etdin de Sana kulluk etdik.. Bütün varlıklar geçici. İnayetinin ziyâdesini istiyoruz. İstiâne hazret-i risâlete tamamı yle bağlanmadıkça olmaz.Rehbet ile. himmetleri hisâb edilen gündür. evvelâ ibâdet.. O günde bu âlemde kullandığımız cüz'-i tesarruflar mülgaadır. 2 . Bizi doğru yola bilfi'l hidâyet kıl. 4 . «SIRÂTALLEZİYNE EN'AMTE ALEYHİM ĞAYRİL MAĞDÛBİ ALEYH İM VE LEDDÂLLİYN» -228- . Bütün garazlardan ve alâıkdan soyunduk.. bu âyetin ameliyle olur. Havl-ü kuvvet Sen'indir. 3 .Muhabet ile. zalemenin tecelliyât-ı kahriyyede kaldıkları gündür. Emrin ile kulluk ediyoruz. fazlınla yardım dileniyoruz. «İHD İRASSIRÂTAL MÜŞTEKİYİM» Yâ Rabbi!. Her sın ıfın maksadları. Senin muradın ne ise ona hidâyet et. haşr ve neşrdir ki: O da yevm-i hibasdır. Efdal-i teabbüd: Muhabbet ile olan ıdır. Biz Sen'in fazlına bakıyoruz. «MÂLİK İ YEVM İDD İYN» Din gününün sahibi. SEN BÂKİ'sin.Haya ile. Makaam-ı Mahmûd'un sahibi. İbâdetimiz bizim varlığımızla değildir. ne mükâfat taleb ediyoruz. Yevm-i kıyamet. (VE LESEVFE YU’TIYKE RABBÜKE FETERDÂ) fermanın ın mazharı Zât-ı Muhammedi (aleyhissalâtü Vesse-lâm)'dan başkasına verilmemişdir. O günde izn-i tam.«ERRAHMÂNİRRAHIYM» Âlemi hâlkeden: Rahman. İşte tevhid. erbâb-ı muamelâtın hasenat ile karşılaşdıkları. Ariflerin Vech-i Kerîme nazar etdikleri. Bu hâlimizde bize yardım et. sonra yardım istemeğe işaret eden âyetler geliyor: «İYYÂKE NA'BÜDÜ VE İYYÂKE NESTE'IYN» YâRabbiL Her hususda yardımı Sen'den dilenir ve Sen'den aldığımız varlıkla ancak Sana ibâdet ederiz.

«L HAVLE VE L KUVVETE İLL BİLLÂH. Habîbine yapılacak salâvâtı kendisine havale etdiriyor da: (ALLAHÜMME SALLİ AL MUHAMMEDİN) buyuruluyor.. Bu yalvarmamızı kabul et yâ Rabbi!. Gayeleri Hak olanlar!. bu kevn-i fesadda ayak kayacak yerlere rekzedilmiş olan semavî işaretlere basîret gözü ile bakarak sayılı nefesini HAK'sız tüketmemektir. insan O'na salât ü selâmda bulunmakla terfi' eder. Onun içün duanın. BEN O KİMSEYE ON SALÂVAT GET İRİR İM» diye ferman ediliyor. Gadabına müstehak olanlardan. ma'rifet. sıddıklar vekâmilînin sıratıdır. Enva'ı rahmet ve kerametle. hüsn-i edeb menzilidir. makaam-ı mahmud ve makaam-ı şefaatle kendisine tekrîm edilmiş olan Nebiyy-i Ekrem Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselama salât ü selâm ederler. O Peygamber-i Zîşâna salât ü selâm edin. «İNNALLAHE VE MELÂİKETEHÛ YÜSALLÛNE ALENNEBİYYİ EYYÜHELLEZİYNE ÂMENÛ SALLÛ ALEYH İ VE SELÜMÛ TESLİYM» Y Allahü Teâlâ ve Melâike-i Kiram hazerâtı. bühtanlarına göğsün daralmasın. dalâletde kalanlardan. Onun şân u azametine lâyık olmayan sıfatlarla vasıflandırmalarından münezzehdir. fazl-ı ahmedîsini tebcîlen ve ta'zıymen sena ederler. evvelini salâvat ile başlamak ve sonunu da salâvat ile nihayetlendirmek lâzımdır. şühedâ. Lâfskan salât ü selâm: «ALLAHÜMME SALLİ AL MUHAMMEDİN VE AL ÂLİ MUHAMMEDİN» ma'nâ ve hakikat i'tibariyle de: Muhabbetle Resûl-i Zîşâna mutâbaat. eltâf-ı rubûbiyyetini unutanlardan. Bir emr-i dînîde de: «BENİM RESÛL-İ EKREM İME B İR KİMSE BİR SALÂVAT GET İRİRSE. keşf-i hakikat yoludur. müşriklerin. asla ehemmiyyet verme. mekrk ü istidrâca mazhar olanlardan olmamayı yalvarırız. Müşriklerin şirklerin. kuvvet HAK'dadır.» Her emrine gaalib. -229- . Onlara ihsan etmişsin.. «SÜBHÂNE RABBİKE RABBİL İZZET İ AMMA YESIFÛNE VE SELÂMÜN ALEL MÜRSELİYNE VEL HAMDÜ LİLLÂHİ RABBİL ÂLEM İYN» Ey Ekmelerrüsü!. bundan dolayı Cenâb-ı Hakk. Siz de O'na. tahkikı bırakıp taklidde kalanlardan. Melâike. kudret ve kuvvet sahibi olan Rabbin. zikr-i cemîl ile an ın.. Hak kuvvetde değil.. hakkımızda hayırlı olarak kabul olunması içün..O yol ki: Enbiyâ. Ey inananlar ve istikbal inananların oldu ğuna inananlar!. izinden yürümek. Hakkın «mü'min» ismine mazhar olanlar!. ubûdiyyet kapusundan koğulanlardan. EY TÂLİB! Zât-ı Muhammedî o kadar nazik bir mânadır ki.

Tâhir ü Hadî vü Yasin. Yâ nûre arşillâh! Salât u selâm senin üzerine olsun. Mahz-ı lûtfundan diler ihsan Habîb-i Kibriya. Vech-i pâkin nûr-ı şem Zât-ı Hak meclâsıdır Cümle âlem hüsnüne hayran Habîb-i Kibriya. Hây-i Hakk'ın Mim'isin Nûn u Sât u Kaaf u vei Kur'ân Habîb-i Kibriya. Hizmet-i nat'-ı şerifin ile Ruhi fahreder. ta'zîmat-ı sübhânîsine mazhar -230- . Ey vücûd etvârına cevlân Habîb-i Kibriya Vey vücûd esrarına seyrân Habîb-i Kibriya. (ehl-i irfana) selâm olsun. bu üç âyeti her meclisin sonunda okusunlar» buyurmuşlardır. kenz-i vücûdun matla'ı Mebde-i küll. âlemlerin Rabbi olan Allahü Teâlâ'ya olsun. Hubb-ı zâtın mazharı. Yâ emiyne vahyiliâ! Salât u selâm senin üzerine olsun. İmam-ı Ali Kerremallahü Zâtehu Hazretleri: — «Her kim âhirette Cenâb-ı Hakk'dan hususî bir ikram isterse. ehl-i îmana.Enbiyâ u mürseliyne. Yâ Hâbîballah! Salât u selâm senin üzerine olsun. aslına burhan Habîb-i Kibriya. sureti Rahman Habîb-i Kibriya. (evliya u sıddîkiyne). Yâ Halîlallah! Salât u selâm senin üzerine olsun. Vâcid ü mevcûd seni mir'ât edindi şübhesiz Sîreti Hak. Ey zât-ı ehadiyyetini Cenâb-ı Ahmediyyete fethederek Allah'ın ziynetlendirdiği. On sekiz bin âleme sultan Habîb-i Kibriya. Yâ Resûlallah! Salât u selâm senin üzerine olsun. sureti Hak. Şânını tevcîl içün geldi hüvel hakkul mübîn Elde bürhan şahidin Kur'ân Habîb-i Kibriya. Ey Hakkın istifa kanunu ile tebcîl etdiği. siyreti Rahman Habîb-i Kibriya! Salâtu selâm senin üzerine olsun. şereflerin kaffesiyle müşerref kıldığı. Yâ hayra halkıllah! Salât u selâm senin üzerine olsun. Hâsılı Hak zâtını mahbûb edip ba's eyledi. Yâ Safiyallah! Salât u selâm senin üzerine olsun. Hâlen ve kaalen hamd ü sena. (Men reânî kad reei hak) nutku ikandır bize Görünen senden gören Sübhan Habîb Kibriya. Yâ Nebiyallah! Salât u selâm senin üzerine olsun.

hamele-i Arşın. seni zikredenlerin zikri. ALLAH'ım! Salât ü selâm. Habîb-i Ekrem. Yâ Rabbi! (Evet) Salât-ü selâm. mehbit-ı esrâr-ı rahmâniyye. melâike-i mukarrebiyne ve ehl-i semâvât ve ehl-i arazînden sâlih kullarının üzerine olsun. her şey'in masdarı olan Muhammed'in (SALLÂLLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM) üzerine olsun. mahlûkatın efdali.. mazhar-ı sırrıl cûdil cüz'iyyil vel külli. Yâ Seyyidel mürseliyn! Vey İmâmel müttakıyn! Salât ü selâm senin üzerine olsun. fazl u aded cihetinden mutahhar olan ın: Eşref-i hâlik-ı insâniyye ve mecma'-ı hakaik-ı îmâniyye ve tûr-i tecelliyyât-ı ihsâniyye. İmâmü'l-Enbiyâ. zikrinden gaafil olanların da gafleti devam etdiği müddetçe onların üzerine olsun. zâtından zâtına tecellînde zahir olan. Halîl-i A'zam. Yâ İlâhî! Efendimize. sâhib-i makaam-ı a'lâya. meleklerinin. rütbelerin a'lâsı olan (Ubûdiyyet) rütbesiyle rütbeli. «Bakara sûresi»'nin başından «Ülâike hümü'l-Müflihûn»'a kadar. müşâhid-i envâr-i sevâbikıl üvel. Ve şâir enbiyâ u mürseliyne. Livâ-i Hamd'in sahibi. ilm ü h ılm ü h ıkemin menba'ı. ALLAH'ım! Ebedî. şâhid-i esrâr-ı ezel. lisânı kıdemin tercemân-ı hâssı. nefs-i nâtıka-i kâinatın kalbi ve aynî rûhı cesedil kevneyn (iki âlemin hayâtı). hayr ü bereketin. Önce üç kere «Fatiha sûresi» okunur. Nebiyy-i Ekremin. Ey Rahmeten lil'âlemiyn! Yâ Hâtemennebiyyîn! Yâ Şefîal müznibiyn! Ey ednâyı a'la yapmak hakkın ı alan Resül-i Rabbül âlemiyn! Salât ü selâm senin üzerine olsun. Aleyhi Salâvâtül Küll! Salât ü selâm senin üzerine olsun. Seyyidimiz Muhammed bin Abdillâh bin Abdülmuttalib Hazretlerinin üzerine olsun. misâfir-i sübhânellezî esrâ ve mâ yentıku anil hevâ. bütün halkın teh ıyyâtı. tayyibâtı. âyine-i Hak bulunan nûru'l-envâra.kıldığı Şâh-ı Resûl!. lisân-ı fastha sâhib kıldığın Resûl-i Ekremine salât ü selâm olsun. Ulûm-ı evvelin ü âh ırîn ile techîz edilen Sultân-ı Resul. her güzelliğin aslına. bizim Efendimiz Muhammed Mustafa Hazretleri ile Âl ü Eshâbının üzerinedir. Allah'ın. mâlik-i ezimmetil mecdil esna. ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık. nebilerinin. »Âyetü'l- -231- . tekrîmâtı. sertâc-ı ibtihâcımız Resûl-i Zîşânımıza. sarây-ı ehadiyyetinin mahrem-i esrarı. sermedî fazi u ihsan ın. salâvatı. Hâdî-i Sübül. Salât ü selâm senin üzerine olsun. Not: Ayrıca Kadiri şeyhleri evradın aslına ilâveten. O. ta'zimâtı. tehıyyâtın. abd-i mahzın olan Habîbin ve Resulün.

kıyas edilemez (kâbil-i telif olamaz). Bu kıssanın özeti Arapça bir şiirin muhtevasında ifadesini bulmaktadır. bütün mertebeleri geçtiği hâlde bir türlü vâsılı Hakk olamıyan (arada küçük bir perde kalan) Cüneyd-i Bağdadî Hz. Bir gün. «salâvat» getirilir. İşte bu mazmun aş ağıdaki menkıbede gerçek ifadesini bulmaktadır. Her bir velî kendi aynasında diğer bir velînin kemalâtını müş ahede etmek vahdet-i vücud ve tasavvuf ledünniyatındand ır. «Benim kusurum nedir ki bunca yıld ır benden kaçtın dersen cevaben derim ki: Kendine vücûd vermekliğin yâni hayatın öyle bir suçtur ki hiç bir suçla ölçülemez. «Allah Allah» diyerek yere kapanıp vasıl-ı Hak olur. bir Arap kızı da mecaza müptelâ olarak sevgilisine şu şiiri okurmuş: «Ve inkülte mâ eznebtü küllü mücübeten Hayâtüke zenbün lâ yukasü bihi zenbü. senin Peygamberinin bütün dostların ın üzerine olsun. İlâhî! selâm.» Cüneyd-i Bağdadî Hz. Üç kere «Hasbünallah ve ni'me'l-vekîl ni'me'l-mevlâ ve ni'me'n-Nasîr» dedikten sonra.» Yâni. üç kere «Elem Neşrah » ve «İhlâs» sûreleri okunur. — "Hâlâ kendine vücud vermekliğin öyle bir günahtır ki o hiç bir günahla ölçülmez. ESER İN SONU -232- .?" dersen cevaben derim ki. "Günah ım nedir ki bunca yıl benden kaçtın. Bunlardan sonra ayakta ve sesli olarak: 166 kere «Kelime-i Tevhid / Lâ ilahe illallah » ve 166 kere «Lâfza-i Celâl / Allah » okunur. Daha sonra birer kere «Muavvizeteyn » ve »Fatiha sûresi» okunur. Şimdi bu eseri yazarken de aynı meslek-i celil-i söfi'ye mensup yüce bir velînin esrara taalluk eden bir kıssasıyle sahnelerimizi süsleyip bitirmek isteriz. hep bunun sebeblerini düşünerek Bağdat sokaklarında gezmekte iken.. Eğer bana.Kürsî» ve «Amene'r-rasûlü»'nın sonuna kadar tilâvet edilir.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful