P. 1
Arif K. - Felsefe

Arif K. - Felsefe

|Views: 73|Likes:
Yayınlayan: caglarsimsoy

More info:

Published by: caglarsimsoy on May 10, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

07/05/2013

pdf

text

original

caglar.simsoy.

com

1.Gün Çınar ağacının altı ........................................................................... 2 2.Gün Temel ilkeler ................................................................................ 23 3.Gün Yanardağın ağzı ............................................................................ 40 4.Gün Töz devleti, devlet tözü ................................................................ 61 5.Gün Kara Mamba ................................................................................. 83 6.Gün Kazanılmış içkin .......................................................................... 110 7.Gün Ana katilleri ................................................................................ 128 8.Gün Doğru yere bak ........................................................................... 147 9.Gün Düşünüyor, o halde? .................................................................. 158 10.Gün Bilmediğimizi biliyoruz ............................................................. 181 11.Gün Dil oyunları ............................................................................... 212 12.Gün Özgürlük bir yüktür .................................................................. 230 13.Gün Parçadan parçacıklara .............................................................. 246 14.Gün Ve Socrates zehri içer ............................................................... 253 15.Gün Kehribardaki olmaklık .............................................................. 273 16.Gün Benim payım nerede? .............................................................. 296 17.Gün O savı gerekli görmedim ........................................................... 305 18.Gün Mağaradan selam ..................................................................... 324 19.Gün Yaygınlık ve daralma ................................................................ 343 20.Gün Derece mi, öz mü? .................................................................... 352 21.Gün Dogmatik uyku ......................................................................... 370 22.Gün Mikro itirazlar........................................................................... 384 23.Gün İyinin ve kötünün ötesinde ....................................................... 399 24.Gün Bilgiden “bilgi”ye ...................................................................... 409 25.Gün İçimize dert olan Spinoza .......................................................... 423 26.Gün Gönderimin nereye? ................................................................. 447 27.Gün Bir el freni................................................................................. 455 28.Gün Masadan önce masa ................................................................. 475 29.Gün Kahraman doğulur mu olunur mu? ........................................... 484 30.Gün Son gün .................................................................................... 498

B
yaşadık.

u çalışma, felsefeye girişe giriş olarak görülebilir. Çınar altında bir masada toplanmış, sayıları gününe göre üç ile altı arasında değişen insanların (Arif Hocamız, Müjdat, Ertan, Oğuz, Murat ve

ben) konuşmalarıdır. Bir biçimde birbirini bulmuş insanların ortaya koydukları gücün sonucudur. Arif Hocamız birikimlerini bizimle paylaştı. Dinledik, öğrendik, karşı çıktık, tartıştık, uzlaştık, eşsiz bir deneyim Konuşulanların o masada kalıp unutulmasına izin vermek istemediğimiz için, konuşmaları kayıt altına aldık. Bu kayıtları metne dönüştürme görevi bana düştü. Gerekli gördüğüm yerlere dipnotlar yerleştirdim. Sonuçta, felsefeye doğru adım atmak isteyenlerin yararlanabilecekleri bir ürün ortaya koyduk sanıyorum. Hocamız şöyle demişti: “Seminerler bittiğinde, bir felsefe kitabı artık sizi korkutmayacaktır. Rahat rahat okuyacaksınız.” Bu sözün doğruluğuna, çalışmamızı okuyanların da tanıklık edeceğine kuşkum yok. Çağlar Simsoy

Birinci Gün

3

Problemler… Malum Grek felsefesi. Anaksimandros ne demiş? “Karşıtlık kötü” demiş, boğuşturmuş onları. Aperion’dan1 çıkmış, diyor ki “her oluşa gelen, oluşa gelişinin bedelini öder ve geri döner”. Bu bir bakış. Diyor ki, boğuşma. Sadece boğuşmadan söz etmiyor, boğuşmanın kötü olduğunu da söylüyor. Greklerde töz yoktur, özellik vardır. Yani Grekler tözü bilmezler. Nereye kadar, Aristotales’e kadar. O bildi mi? O da geçmişten gelen yarım bilmenin, bir sürü eksikliklerini yaşadı ve iyi bir töz tanımı yapamadı. Yani bizim bugün kolayca basite alabileceğimiz bir töz çözümlemesi sunabi ldi. Ama sonuçta az-çok bir töz fikrini de geliştirdi. Şimdi ondan önce herhangi bir özellik, mesela sertlik bir tözdü; mesela kuru olmak bir tözdü, yaş olmak bir tözdü. Ateş, mesela bir tözdür ama özellik olarak tözdür, herhangi bir olgu olarak değil. Yani Grekler bizim bildiğimiz özelliklere töz diyorlar. Kendi başına varoluşu olmayan bir kokuya töz diyebiliyorlardı, bir renge töz diyebiliyorlardı. Ve onların sağlaşımından bir yaşam, bir süreç üretiyorlardı. Anaksimandros da dedi ki ; varoluşa geldin, bir karşıt olarak, bir karşıtın çıktı senin önüne, o seni savaşta y endi, seni asli, temel yuvana gönderdi, o yaşamaya başladı. Ama onun da başına gelecek olan, yenip gönderdiğinin başına gelenle birdir. O da cez asını çekecek. Şimdi geliyorsun Herakleitos’a, yani problemden söz ediyoruz ya, diyor ki; çatışkı iyidir, savaş tanrıdır. Çatışkı olmasa bu olmazdı, diyor. Hegel pek kavramamıştır, Aristo kavramamıştır Herakleitos’u. Bunu hep söylüyoruz. Hegel diyor ki, tez-antitez-sentez oluşur, bir durak, bir düzen1

İlkçağ Yunan felsefesinde, evrenin sonlu ya da sınırlı olduğuna inanan Platon, Aristoteles gibi filozoflar dışında, evrenin sınırsızlığını savunan Anaximandros, Anaximenes, Ksenephanes, Melisson ve Demokritos gibi filozoflarda geçen sınırsızlık düşüncesini ifade eden Yunanca terim. Aperion, ayrıca evrenin kendisinden meydana geldiği ilk maddeyi, ya da arkeyi arayan Milet Okulunda, suyu arke yapan Thales’i, su gibi nicelik bakımından sınırlı, nitelik bakımından belirli bir maddenin doğadaki çokluğu açıklamaya yetmeyeceğini öne sürerek eleştiren Anaximandros’un nicelik bakımından sınırsız, nitelik bakımından b elirsiz anlamına gelen arkhesini, ilk maddesini, maddi nedenini ifade eder. – Paradigma Felsefe Sözlüğü

Birinci Gün

4

leme. Herakleitos asla onu demiyor. Yani bir barış bir savaş demiyor, hayır. Herakleitos diyor ki; hem savaş hem barış. Yani diyor, bu Müjdat denen töz, yani olan, sürekli içinde savaş olan, çatışkı olan bir süreçtir. Bir barış bir savaş demiyor, hem savaş hem barış. Bunun içinde, ikisi de yan yana, boğuşuyorlar diyor. Zaten bu da o diyor, bu boğuşma. Aristo diyor ki, çelişme ilkemizin canına okudu. Aristo’nun dediği; bir nesne çelişik ya da karşıt ögeler, yüklemler alamaz. Bir nesne hem siyah, hem beyaz olamaz, bir nesne hem kuru hem yaş olamaz. Bunun canına ok udu diyor Herakleitos için. Okumadı, çelişkiye kesin aykırı bir şey yok. Onun dediği, sizin A dediğiniz şey, bir karşıtlar savaşının süreç halindeki karşınızdaki duruşudur. Durum bu olunca da siz ona A diyemezsiniz, ona ad vermeyin, diyor. Yani şimdi bir beyaz oldu, bir siyah oldu da değil. Herakleitos’u iyi kavramak lazım. Herakleitos diyor ki; nesneler, savaş halindeki karşıtlıkların karşımızda süreç olarak bir geçişidir. Duruşudur demiyor. Olay bu ve diyor, karşıtlık çok iyi, savaş çok iyi. Şimdi Herakleitos’umuzu çok seviyoruz. Herakleitos’u gerçekten anlamamışlar. Anlayan var mı diyeceksin, ben pek sanmıyorum. Platon adına da söylüyorum, Aristo hiç anlamamış. Platon epeyi saygı gösteriyor ama Platon, Herakleitos ontolojisinin yanından bile geçmemiş. Varsa yoksa Pisagor. Üç kere güney İtalya gezisi var Platon’un. Üçünde de temel amacı Pisagorculuğu kavramak. Yani o Sicilya’daki krala akıl vermeye gitti derler ama asli amacı, temel amacı Pisagorculuğu kavramak. Grek felsefesinin anakara Atina felsefesine dönüşmeden önceki iki ayağı var. Birisi İyonya (Ιωνία / Ionia), birisi güney İtalya. İyonya’da ne var? Milet ve Efes var, tarihsel sıraya göre. Bergama var. Niye Bergama var? Bergama’dan Galenos yetişti, büyük hekim. Şimdi söyleyince hopluyorlar. Sen bilmiyorsun diye, bilmezliğini niye bana dayatıyorsun. İbni Sina’nın sağlık üzerine olan kitabının yarısı Galenos’tan alınmadır, yarısı Hipokrat’tan alınmadır. Hipokrat, Kos’ludur (Κως), bugünkü İstanköy, Bodrum’un karşısında. Herodot, biliyorsunuz Bodrumludur, Halikarnas. Hani Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın sürgüne

Birinci Gün

5

gittiği yer. Şimdi bir İyonya ayağı var, hem de göz kamaştırıcı bir şeki lde. Şöyle bir şey olmuş; tarihsel bağlamına baktığın zaman Lidyalılar, Medler, Persler köpekler gibi boğuşuyorlar Anadolu’da, birbirlerini yiyorlar. Tabi bu Grek soyunu da altüst etmiş, perişan etmiş. Ne olmuş ? Hep istila edilmiş Efes’le Milet. En son Persler gelmiş, basmış almışlar. Şimdi o arbede içerisinde yaşarlarken ne olmuş? Pisagor ve daha sonra göreceğimiz Ksenofanes, -Ksenefon demiyorum, çünkü o başka bir adamdır- tutmuş İtalya’ya gitmişler. Orada bir felsefe yaratmışlar. Bu nlar İyonyalıdır, Pisagor İyonyalı, Samoslu. Orada sürgün, zaten şiirlerinde de var. Aklım erdiği kadarı, ben sürgünüm diyor. Güney İtalya’da ne olmuş? Bir Pisagor var, bir Ksenefones var, Parmenides var, Empedoklas var. Yani orada da muhteşem, göz kamaştırıcı bir felsefe gelişmiş. Daha sonra bu sofistler, Sokrat, daha sonra Platon, Aristo yoluyla Anakaraya taşınmış. Demek ki iki ayak bu. İyonya ayağında nesnelerin doğası, fizik daha ağır basıyor, ötekinde dinsel bir hava var. Pisagor bir tarikattı. Adamları vardı, elemanları vardı, yaşam tarzları vardı, yemekleri, yatakları, gezmeleri, tozmaları, dünyaya bakışları çok ayrıydı. Söz gelimi bir vatandaşı köpeği döverk en görüyor Pisagor. Diyor ki; bak o senin bir dostunun ruhu olabilir. Senin dostun, sen görmüyorsun. Neye inanıyorlar, ruh göçüne. Ruh göçü olunca, şöyle de bir şey oluyor; ölümsüz. Yaşıyorsa sürekli, senden ona, ondan ona, ölümsüz demektir, değil mi? Kaçınılmaz bir şekilde. Platon ruhun ölümsüzlüğünü getirecek, o meşhur Phaidon Diyaloğu’nu yaz acaktır. Oradan Aristo’ya geleceğiz, Ruh Üzerine o güzel kitabı yazacaktır. Akıl, evrensel akıl, ölümsüzdür, diyor. O damar oradan geliyor. Bu felsefe tarihini bilmeden, felsefeyi öğrenemezsiniz. Ne nereden geliyor, bunu bilmeniz gerekiyor. Leibniz, Descartes’a kızar. Çok hızlı koşuyor, der. Gerçekten öyle. Belki önermeler arasında başka önermeler de olmalıydı. Maditetion’ları yok mu? Atlayarak gitmiş, diyor. Şimdi okuyorsunuz, diyorsunuz ki bu ne demek istedi? Bakıyorsunuz hakikaten arada başka önermelerin olması

Birinci Gün

6

gerekiyor. Bizim Descartes, atlayarak gitmiş. Niye atlayarak gitmiş , o tarihi atladığı için. Leibniz, domuz gibi bilirdi. Grek felsefesini öyle Sp inoza gibi, Descartes gibi falan değil, adam gibi bilirdi. O avantajı hep kitaplarında da kullandı. Bu sene epistemoloji, bilgi kuramı yapalım. Tabi ontoloji, ona bir özet yaparız. Zaten geçen seneki de özetin özetiydi. M- Evet, yirmi günlük bir sürede… Ontolojinin hakkı o değildir. M- Öğrenememiştik o zaman kavramları. Çok da iyi notlar almamışım ben. Sonra bakayım dedim, notlar bölük pörçük. Şimdi şöyle başlayalım, yavaş yavaş. Bilim disiplinleri var, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya, astronomi vesaire. Yüzlerce… Tabi bir de felsefe var. Bunların hepsi sonuçta bilgi ile uğraşıyorlar. Amaç bilgiyi edinmek. Bilginin ne’liğine geleceğiz, konumuz o olacak. Bir genel giriş anlamında söylüyorum bunu, bunu bilmemiz yararlıdır. Tarih tarihle uğraşır, geçmiş olayları anlatır. Şu tarihte şu savaş oldu der, şu tarihte bir barış oldu der, şu tarihte şöyle bir toplum yok oldu gitti der. Tutar, Yunani stan’daki o muhteşem Peleponnes Savaşlarını anlatır, birisi çıkar Haçlı Seferlerini anlatır. Bakıyorsun tarihin bir konusu var, tarihsel olayları bize sunuyor. Bu bir tarih bilgisidir, tarih bilimi bununla uğraşır. Fizik, hızı araştırır, çarpmayı çekmeyi anlatır, ivmeyi anlatır. Yani nesnelerin devingenliğiyle ilgili yasalarla uğraşır. Kimya , bileşiklerle uğraşır. Karmaşık olan nedir, bileşik olan nedir, nasıl birleşir, atom nedir, pozitron nedir, proton nedir, çekirdek nedir, bunlarla uğraşır. Demek oluyor ki bilimsel disiplinler, kendi alanlarının bilgisi ile uğraşırlar. Felsefe ne yapar? Bu kısa bir sorudur. Felsefe bilginin bilgisi ile uğraşır. Doğrudan, göğüsten, cepheden bir saldırı düzenler, bilgi nedir diye sorar. Yani fizik bilgisi, kimya bilgisi, tarih bilgisi değil. Onun konusu doğrudan bilgi, bilgi nedir diye sorar. Ötekiler onu ilgilendirmez. Bir insan-özne, dış dünyayı nasıl bilir? Bu bilgi nasıl bir bilgidir, onunla uğraşır.

Birinci Gün

7

Bakıyorsun, karşında dünyanın yarısı. Everest dağları, Himalaya dağları, korkunç bir kitle senin yumurta kadar beynine nasıl gelip giriyor ? Bir Himalaya düşüncesi ediniyorsun değil mi, nasıl giriyor buraya? İşte bilgi felsefesi, epistemoloji bununla uğraşır. Şimdi çok kısaca onu da belirtelim, episteme… Epistemeye göre Gre kler, bilimsel bilgi, kanıtlanabilen, doğrulanabilen bilgi anlamında değer veriyorlardı. Bu anlamda Platon, çok korkunç saldırılar düzenler. Diyor ki doksa2, saçmalayanların bilgi sandığı şey, atıp tutanların palavrası . Korkunç bir saldırı var Platon’da ve hiç hoşgörü yok. Olmaz, sen eğitimsiz gelmişsin, atıp tutuyorsun, bu palavra, diyor, doksa… Çok aşırı bir küfür var. Aristo da doksaya karşı korkunç bir soğukluk var. Socrates, felaket. Akşama kadar sorguluyor, deliyor, deşiyor. Senin o dediğin bilgi midir, soruyor. Cesaret nedir, erdem nedir, güzellik nedir, yanıtlar alıyor “ı-ıh” diyor, uyduruyorsun, o öyle değil. Şimdi Platon’un ilk dönem diyaloglarının hemen hepsi bu Sokratik diy aloglarla tıka basa doludur. Burada neyi görüyoruz? Grekler, beğensinler beğenmesinler, yoğunluklu bilimle uğraşmışlar. Daha sonra disiplinler ayrılmış, şu olmuş bu olmuş, ayrı bir mesele. Ama Grekle r epistemeden doğrudan doğruya bilimsel bilgiyi anlıyorlardır. Ve orada disiplinler ayrılmamıştı. Fizik, kimya, biyoloji, felsefe, tarih ayrılmamıştı. Onlar için her bilgi bilimdi.

2

doksa (Yun.) İlkçağ Yunan felsefesinde “gerçek bilgi” anlamında kullanılan gnosis ya da episteme’ye karşılık oluşturulan; “sanı”, “kanı” ya da “inanca dayalı bilgi”ye karşılık gelen terim. Gerçek bilgi (episteme) ile daha aşağı düzeyde, duyulara dayalı, değişken bilgi türü (doksa) arasındaki bilgikuramsal ayrımın kökleri Sokrates öncesi felsefede Kseno phanes ve Parmenides’e kadar gider. Sonraları Platon ile Platoncu gelenekte bu bilgikuramsal ayrım incelikle işlenmiş, nesneleri duyular yoluyla algılanan tek tek varlık lar olan doksa karşısında, nesneleri İdealar olup bizi tümelin bilgisine ulaştıran episteme her zaman, üstün tutulmuştur. (Devlet, 476e-480a; Theaitetos, 187c-200d), Aristotales de benzer bir tutumla doksayı “başka türlü de olabilecek” kesin olmayan bilme türü diye tanımlar (Metafizik, 1939b). Aristoteles başka bir yerde de doksa’nın olumsallık hakkında, episteme’nin ise zorunluluk hakkında konuştuğunu; ses verdiğini söyler (İkili Çözümlemeler 1, 88b-89b). Bilim ve Sanat Felsefe Sözlüğü

Birinci Gün

8

Bugün için konuşuyoruz, demek oluyor ki birinci ayrımımız, felsefenin uğraştığı bilgi ile öteki bilimsel disiplinlerin uğraştığı bilimsel bilgi a yrıdır. Felsefe doğrudan doğruya bilgi nedir diye soruyor. Epistemoloj inin konusu bu. Şimdi episteme, doksa, bir de metis3. Metis nedir? M- Deneyimsel bilgi. Evet. Şimdi çay içiyorsun, ayran içiyorsun, değil mi? Niye çayı yavaş yavaş içiyorsun, sıcak da ondan. Dilin, ağzın yanmasın diye. Ayranı da sallıyorsun değil mi? Biliyorsun ki ayran ağzını yakmayacak. Bu bir metistir. Bilimsel bilgi değil, doksa gibi palavra da değil. Günlük yaşamdaki bir pratik bilgi. Şimdi sakal uzar, ilk günler kaşınır değil mi? Tıraş olayım dersin veya uzatayım da şu kaşıntıdan kurtulayım dersin. Meti stir. Terlersin, çalışırsın, vücut ne olur, ağırlaşır, banyo yapayım dersin. Bu bir metistir. Şunu da bilelim: Yunanlar… Yunanlılar demiyorum. Beni çıldırtan şeylerden birisi. Herkül Millas gibi Türkçeyi ve Yunancayı ana dili gibi bilen adam Yunanlılar diyor. Kardeşim Yunanlılar diye bir şey yok , Yunanlar. Yani Mısırlı der gibi, Lübnanlı, Suriyeli der gibi, Yunanlı d iyor. Yunan bir etnik yapının adı, bir ulusun adı. Türk gibi, Bulgar gibi… Türkler diyo rsun, Bulgarlar diyorsun, Yunanlar demen lazım. Milletin de ağzına geçiyor, herhalde çeviren de buna takılmış. Bilgi çeşitleri… Yunanlar, felsefeyi yaşıyorlardı. Oturuyor akşamleyin, sempozyum, şölen... Platon’un bir diyaloğunun, hem de muhteşem bir diyaloğunun adı. Onun üzerinde duracağız, bilgi kuramı bakımından,

3

Sanskritçe "mati", "ma" kökünden geldiği düşünülmektedir. Yunan mitolojisinde, Okeanos ile Tethys'in kızı, Hikmet tanrıçasıdır. Metis, tanrıların başı olan Zeus'un ilk karısı ve akıl tanrıçası Athena'nın annesi olarak anılır. Zeus karısının hamile olduğunu öğrenince, kendi tahtını sarsabilecek, kendisinden güçlü bir çocuk doğacağı korkusu yla Metis'i yutar. Bunun sonucunda Metis Zeus'a ömrü boyunca iyi ve kötü hakkında bilgi verir. Metis'in hamile olduğu akıl ve sanat'ın tanrıçası Athena, Zeus'un başından zırhıyla çıkar. Metis, ilahi bilginin ve kutsal aklın, yani "hikmet"in tasviri, vücut bulmuş halidir. Hi kmetin sembolü olan "su", Metis'in de başlıca sembolüdür. (viki)

Birinci Gün

9

çünkü çok önemlidir. Çok hızlı bir şekilde yemek yiyorlar. Çok hızlı bir şekilde şarap içiyorlar, toplu halde. Köleler orada bekliyor. Öyle bir toplum. M- Bir de toplu halde sıçıyorlar. Tabi tabi. Efendim garip şeyleri var. M- Efes’te gördüm ben şu şeklinde, orada toplu halde tuvaletlerini yapıyorlar. Evet. Bizim bugün için tuhaf karşılayacağımız alışkanlıkları var. O şölene gelenlerin hepsinin oğlu da var yanında, şu işte bak. Bizim toplum umuz için akıl sır almaz bir şey, bir rezalet. Yeri geldiği için söylüyorum, Greklerde bir delikanlı, sakalı çıkıncaya kadar bir koca bulamamışsa aşağılanırmış. Beğenirsin beğenmezsin, bu bir kültür. Bizim kafamıza dehşet saçıyor. Şimdi konumuza döndüğümüzde, hızlı bir şekilde yiyorlar, içiyorlar. Köleler masayı boşaltıyor, söyleşi başlıyor. Sempozyum bu. Hani O smanlılarda önce taam, sonra kelam derler ya. Yani önce yiyip içeceksin, sonra da sohbet edeceksin. Osmanlılar hiç sohbet etmemiştir, hep ta ama devam etmişler, sabaha kadar. Biliyoruz ki akademi4, Platon’un akademisi… Platon’un akademisinin yanında yüzlerce topluluk var , hepsi tartışıyor. Grekler hep tartışıyor. Hem yaşıyorlar, hem tartışıyorlar, hem biliyorlar. Düşünebiliyor musun, Sokrates’in çağdaşı, yüzlerce sofist var. Bunların hepsi filozof. Şapkasını takmış kafasına, çarığını giymiş ayağına, şehir şehir dolaşıp ders veriyor. Bunlarla para kazanıyor. Sofist diyaloğunda Platon, bunlara olmadık küfürler eder, paracı herifler diye. Sizin bilginiz ne olabilir, parayla satıyorsunuz, diye ağır bir dil kullanır. Öyle de olsa, şimdi biz, açık söyleyeyim, felsefe olarak s o-

4

academy (n.) late 15c., "the classical Academy," from Fr. Académie, from L. Academia, from Gk. Akademeia "grove of Akademos," a legendary Athenian of the Trojan War tales (his name apparently means "of a silent district"), whose estate, six stadia from Athens, was the enclosure where Plato taught his school.

Birinci Gün

10

fistlere çok değer veriyoruz. Yani tartışmayı sahaya soktukları için, yapay alanı, yani şu kültürel alanı felsefenin sahnesine soktukları için saygı duyuyoruz. Tartışmışlar. Gorgias var. Diyor ki; sen bir nesneyi bilemezsin, bilsen bile dile getiremezsin, anlatamazsın, dile getirsen bile başkasına aktaramazsın. Bilemezsin, dile getiremezsin, bir metin haline getiremezsin, ya da söylem haline getiremezsin, getirsen bile başkasına anlatamazsın. Çıkıyor o koca Protagoras, -ki Platon’un bir diyaloğunun adıdır o- herkesin bilgisi kendine göredir, diyor. Şimdi böyle bir felsefeyi bir kalemde, bir fırçayla fırlatıp atamıyorsun. Çünkü bu adamlar tartışmış, şehir şehir gezmiş, anlatmış, tartışmışlar, tartışmayı öğretmişler. Demek oluyor ki birinci ayrımımız, felsefenin doğrudan bilgiye yöne lmesi. Buna yöneleceğiz. O muhteşem bir konu. Öteki disiplinlerin de kendi alanlarıyla ilgili bilgiyi ediniyor olmaları birinci ayrımımız. İkinci ayrımımız şu: Felsefenin de kendi iç disiplinleri var. Dedik ki epistem oloji var, felsefenin bir iç disiplinidir. Bunun konusu bilgidir, öteki bilimsel disiplinlerin konusu kendi alanlarının araştırılmasıdır , dedik. Ontoloji var, etik var ahlak felsefesi, mantık var, estetik var, tarih felsefesi var, dil felsefesi var, dilsel felsefe var. Bunlar neyle uğraşır? Bilimsel bilgiyi, fiziği, kimyayı söyledik. Felsefe gibi, bilginin kendisiyle mi yoksa kendi konusunun araştırılmasıyla mı ilgilenir? İkinci ayrım bu. İkinci ayrımda şu çıkıyor karşımıza: Diyelim tarih felsefesi. Tarih ne ile uğraşıyor, olaylarla. Şu tarihte şu oldu, şu savaşlar oldu, barışlar oldu. Tarih felsefesi bununla uğraşmaz. İstanbul kaçta fethedildi, onun sorunu değil. Haçlı seferleri ne zaman oldu, kim yaptı, onun sorunu değil. Tarih felsefesi ne yapar? Der ki savaş nedir? Bakın yine ayrılıyor, bizim bildiğimiz klasik tarih biliminden ayrılıyor. Savaş nedir, insanlar niçin savaşır ona bakıyor. Bir olgu çıkmış ortaya, tarihsel olarak. Tarih diyor ki sana, düz tarih ya da felsefe tarihi; felsefe, İyonya’da Thales’le, su ile başlar. Felsefe çıkıp diyor ki bir dakika, sorgulamaya başlıyor tarih felsefesini. Diyor ki, neden İyonya’da çıktı? Öyle ya, felsefe

Birinci Gün

11

neden İyonya’da çıktı? Neden Thales’le çıktı, neden su ile çıktı? Bu bir. İki; bu Thales dediğiniz adam, Neptün yıldızından paraşütle mi indi, yoksa bir toplumsal bağlam içinde mi yaşıyordu ve o toplumsal bağlamın kendisine aşıladığı düşüncelerle mi eylemde bulunuyordu ? Şöyle diyebiliriz; tarihte bir süreklilik mi vardır, bir başlangıç mı vardır? Süreklilik var ise ne kadar vardır, başlangıç var ise ne kadar vardır. İşte tarih felsefesi bununla uğraşır. Bu biraz daha açayım. Henri Poincaré, çok büyük bir matematikçidir, Gauss gibi. Einstein ile çok tanışırlar ama birisi ağabey, birisi de çömez. Einstein’ın işe gereksinimi vardır, iş bulmak için bir kuruma götürür. Poincaré ünlüdür, Einstein’a iş bulur. Kurumun yetkililerine de der ki, bizim bu delikanlının bir kısım tuhaf düşünceleri vardır, pek aldırmayın . Şimdi bakın, tuhaf düşünceler de görecelik kuramı, meşhur izafiyet kuramı, yani çağımızı değiştiren kuram. Arşimet, Sicilyalıydı, Siracusa şehrinde yaşamış, çok büyük bir beyin. Suyun kaldırma kuvvetini bulan adam. Meşhur “evreka” olayı biliyorsunuz, değil mi? Hikâyeyi de biliyorsunuz. Einstein görecelik kuramını buluyor, peki Arşimet niye bulamıyor, o koca beyin? Süreklilik adına düşünüyoruz, diyoruz ki; ta Greklerden başlayarak bilim, fizik, kimya, biyoloji daha çok doğa bilimleri yol almış. Gele gele Gauss matematiğine gelmiş, Riemann geometrisine. Şimdi Einstein izafiyet teorisini kuruyor ama Riemann geometrisi olmadan yapamaz bunu, mümkün değil yapamaz. Yani bir Riemann’ın gelip o geometriyi kurmuş olması gerekir ki Einstein da gelip onun üstüne görecelik kuramını kurabilsin. Bu şu anlama gelir: Arşimet bunu asla yapamaz. Onun böyle bir altyapısı yok, süreklilik adına bir temeli yok. Buradan ne çıkıyor, tarih felsefesi açısından? Tarih felsefesi der ki; acaba süreklilik mi önemli? Öyle ya, bir geçmiş matematik, fizik gelişimi olmadan Einstein olamayacağına göre, demek ki süreklilik önemli. Acaba? Öte yandan yine tarih felsefesi diyor ki tamam öyle diyelim de, Gauss matematiği vardı, Riemann geometrisi vardı, bunu herkes biliyordu,

Birinci Gün

12

yayınlanmıştı bu görüşler, Kepler, Galile, Copernic, fizikleri, geometrileri hep eldeydi. Peki, neden görecelik kuramını yüzlerce, binlerce adam bulmadı da bir tek Einstein buldu? Süreklilik adına diyorsan ki bütün nedenler vardı, niye bir tek Einstein çıktı buldu bunu ? O zaman diyorsun ki; acaba tarihte başlangıçlar mı önemli? Sıçramalar, süreklilik iki nci planda mı? İşte sana bir tarih felsefesi ko nusu. Bunu dinler bağlamına aktarırsak, bir Yahudi dini vardı, Musevilik d ediğimiz, Musa dini dediğimiz. Bir gün geliyor İsa çıkıyor. Üstelik diyor ki ben dini değiştirmeye gelmedim, olgunlaştırmaya geldim. İncil’de var bu. Bir zararım yok size, diyor. Çevresine diyor ki; ben geliştirmek istiyorum, yayını bu. İyi de aynı dini de darmaduman ediyor. Bakıyorsun yepyeni bir din çıkmış. Öte yandan Musevilik bir ırk dinidir. İsa çıkıp diyecek ki; hayır, ben bütün yoksulların tanrısıyım. Bakıyorsun ki ırk etkeni itiliyor bir kenara evrensellik başlıyor. Katoliklik zaten o deme ktir, evrensel demektir, terim olarak o demek. Bakıyorsun, yepyeni ritüeller geliyor. İkonalar işin içine giriyor. Zaman içinde onlar reddedil iyor, kabul ediliyor vesaire. Bakıyorsun ki koskoca bir din doğuvermiş. Kiliseler türemiş, devlete meydan okumuş. Peki diyorsun burada Mus evilik olmadan bir İsa olabilir miydi? Yani bir süreklilik olmadan bir patlama, başlangıç, fışkırma olabilir miydi? Tarih felsefesi bunu sor uyor. Arkadan geliyor İslamiyet doğuyor. Diyorsun ki acaba bu Yahudi dini olmadan, İsa dini olmadan, İslamiyet doğabilir miydi? Her alana kaydırabilirsiniz. Mimar Sinan… Affedersin belediye helası yaparak başlamadı bu işe. Ne oldu? Osmanlının ordularıyla gitti, istil alara gitti, köprüleri inceledi, kiliseleri inceledi, bütün yapıları inceledi, o deneyimi yaşadı. Ama sonuçta da bir Mimar Sinan olayı var. Onunla giden bir sürü mimar vardı, niye onlar olmadı da o oldu ? Burada insan beyni nereye gideceğini hemen kestiremiyor, süreklilik mi ağır basıyor, başlangıçlar mı ağır basıyor. İşte felsefe olarak konu bu. Tarihten ayrı bir konu.

Birinci Gün

13

Felsefe, konunun özüne inmek istiyor. O bir disiplin, kendi alanını a nlatmaya çalışıyor. Hangi alana gidersen git, felsefe ile öteki disiplin ar asındaki ayrım devam ediyor. Mesela dilsel felsefe, bir dil bilimi var, bir de dil felsefesi var. Sen diyorsun dışarıyı nasıl temsil ediyorsun? Dilci bununla uğraşmaz. Dilci önermelere bakar, yüklem nedir özne nedir , ona bakar, dilin yapısına bakar, çatısına bakar. Bazen dilcilerle yan yana gelince böyle bakarlar, siz de mi dille uğraşıyorsunuz, derler. Ya dille esas uğraşan biziz, siz rahatsınız, derim ben. Dilin temsil gücü nedir? Mesela John Locke, göreceğiz onu, diyor ki: Dil, anlığımızdaki, zihnimizdeki düşünceyi dışarıya aktarmaya yarar. Peki, düşünce nasıl oluşmuş? Yani düşünce orada cuk diye duruyor mu? Şimdi felsefe diyor ki; bir dakika arkadaş, sen çok ileri gittin, hemen hazır buldun, aktarmaya başladın. Düşüncenin orada oluşması için dil gerekli değil mi? Sen elma diyorsun, e yarın da elma diyeceksin, sen ona bir ad vermeden oluştursaydın elmayı unutacaktın yarına kadar. Demek ki sen, elma düşüncesini dil olmadan kuramamışsın. O zaman sen dil, düşünceyi dışarıya, ötekine aktarma aracıdır, dediğin zaman, dilin çok sonrasından başlamış oluyorsun. Oysa ki dil, usla birlikte kurucu bir öge. Felsefe öyle diyor. İşte bir tartışma da bu. Dilci başka bir alanda uğraşır, dil felsefesi başka bir alanda uğraşır. Ne yapıyor, dilsel felsefe? Diyor, dil çözümlemesidir felsefe. Peki, o zaman evreni ne yapacağız? Felsefeci gene dürtüyor, her şey dile dökülmüş müdür, diyor. O zaman bilimler bitmiş olacak, orada duracak, biz dilleri çözümleyip işi bitireceğiz. Çözülmedik alanlar ne olacak? İşte bir sorun daha sana. Demek oluyor ki dil her şeyi çözmüyor. Yani, dil analitikliği çözebilir ama sentetikliği nasıl çözecek? Nesn elerin yeni niteliklerini nasıl çözecek? Baba erkektir. Babaya ne demişsin, cinsiyetinden dolayı erkek demişsin, her baba erkektir. Ama her erkek baba değildir. Dil bunu çözüyor. Diyor ki; ben bir baba gördüm. Oradan birisi çıksa dese ki; erkek mi dişi mi? Güldürme adamı kardeşim, erkek olmasa baba olmazdı, dersin. İyi de bu baba hırsızlık yapıyorsa o zaman ne yapacaksın? Nasıl dile getir e-

Birinci Gün

14

ceksin bunu? Demek ki sentetik ögeler de var. Baba bir şey yapacak , yeni bir şeyler üretecek, iyi baba olmayacak. Bakıyorsun yüklemler… Taş serttir. Bir yüklem mi var? Taşa bakıyorsun, yapıda kullanılıyor, adam öldürmede kullanılıyor, taşla ilgili mi lyonlarca yüklem çıkacak önüne. Demek ki dilsel felsefenin de bir sınırı var. Orada kalıyor. Sen yine felsefeye devam edeceksin, yeni çözümler getireceksin, dilsel felsefenin yeterli olmadığını söyleyeceksin ki ona geleceğiz. Demek istediğim, ikinci ayrımımızda, felsefenin iç disipl ininde bile konu, kesin olarak felsefe için ayrı bir önem taşıyor. Felsefe ne snelerin özüne yöneliyor. Yani öteki disiplinlerden ayrılıyor. Bu da ikinci ayrımımız. İşe başlarken şunu söylememiz gerekiyor: Gelenek olarak, ada geleneği, İngiliz geleneği, deneyci gelenek, ya da duyumcu gelenek, John Locke, David Hume, Berkeley, ada felsefeleri, bir de kara felsefeleri Descartes, Spinoza, Leibniz, usçu felsefe, üç orada üç orada. Deneyci taraf der ki: Felsefe, epistemoloji Locke ile başladı. Çünkü adam diyor ki, insan anlığı üzerinde olan o ünlü kitabı, tabula rasa, insanın zihni bomboş levhadır, bütün bilgilerimiz duyumdan gelir. Kısaca söylüyorum bunu. David Hume çıkacak diyecek ki; bir kanıtlama var, bir de duyum var, deney var. Bunun dışındaki kitapların hepsini yakın, ateşe atın, uydurmadır, diyor. Kafanızdan uydurduğunuz nane mollalar bilgi değildir. Ya kanıtlayın, ya doğrulayın. Piskopos Berkeley, –din adamıdır. Batının böyle bir özelliği de var. Batının din adamları felsefe de yapmışlar, bal gibi. Augustinus var, Thomas Berkin var, çok ünlü filozoflar var– dış dünya diye bir şey yoktur, bütün her şey zihnimizde diyor. Zihnimiz de dene yle elde eder o bilgiyi, diyor. Doğru yanlış, ona sonra gireceğiz. Usçular da diyorlar ki, efendim sizin o deney dediğiniz, duyum dediğiniz şeyler, güvensiz şeylerdir, aldatır insanı. Bir değneği denize soka rsın, suya sokarsın, kırık gözükür. Bir nesne, karşıdan bakarsın yuvarlak olduğu halde kare gözükür. Koskoca, dünyanın kaç katı olan güneşi görürsün, bir top sanırsın, vesaire. O nedenle usumuzla edindiğimiz

Birinci Gün

15

bilgiye bakalım. Şimdi, sıkıntı şu: O mu doğru, bu mu doğru? Ya da ikisi de yanlış. M- Ya da ikisi de doğru. Ya da ikisi de doğru. Ya da ikisini birleştirdiğimiz zaman doğru olacak. M- Hah. İkisini birleştirdiğimizde. Şimdi bunları tartışacağız, dur bakalım. Bir ikincisi. Duyum diyorsun , duyumda sen ne durumdasın? Buradan bisikletine bindin gidiyorsun işine, dükkânını açmaya. Oradan bir ara ba geldi, vart vart vart diye geçti gitti. Bunu sen algılar mısın acaba? Yoksa sadece duyumsar mısın? Duyumla algı bir midir? Senin her duyumsadığın şeyi, sinirlerin beynine taşıyor mu? Eğer taşıyorsa müthiş bir beyin var demektir sende ya da her insanda. M- Burada işte bilim devreye giriyor. Geçen bir yerde okudum. Duyu mlarımızla algıladığımız şeyleri, on saniye sonra unutuyormuşuz. Çünkü milyarlarca duyum var. On saniye sonra unutmazsak, devam edemiyoruz. Ben bir seminerde söyledim. Benim algı dediğim, batılılar algı demiyorlar, duyum deyip çıkıyorlar, çok ayrı şeyler. Bunu göreceğiz. Eğer bütün duyumlardan gelen verileri –ki terim, hakkını vermek adına söylüyorum, Russel’ındır, duyu veriler diyor– sinirlerimiz beyne taşıyorsa, beynin işi çok zor. Himalaya kadar büyük olsa yine baş edemez. Def ediyor, benim işim değil diyor. Davul çalıyor, bana ne diyor, biri evleniyordur. Beyin bunu der, algılamaz, unutur. Şimdi burada iki gelenek var: Duyumcu ya da deneyci gelenek, usçu gelenek. Çağdaşı olmak bakımından ikisi de 17. yüzyılda başladı. Felsefe önyargıyı sevmez. Yok sen şu millettensin, bu millettensin, şu dinden, bunlarla uğraşmaz felsefe. Felsefenin işi o değil. Düşünüyorum ben, bir kere şunu görmemiş bu batılılar: Her disiplin, öncelikle bir bilgi disiplinidir. Ontoloji yapıyorsun, ne demektir ontoloji? Logi, var olanın bilimi değil mi? Var olanın üzerine düşündüğün, yazdığın, konuştuğun

Birinci Gün

16

sınırlar, öncelikle bir bilgi kuramı içerisindesin. Etik… Erdem nedir, diyorsun, sonra cevaplar veriyorsun. Mantık… Düşünmenin yöntemleri nedir, diyorsun. Estetik… Güzellik nedir, diyorsun ve bunlara yanıt veriyorsun. Her felsefe, her disiplin, öncelikle bilgidir, bilgi disiplinidir. O nedenle sen tutup bilgi felsefesi 17. yüzyılda başlamış dersen, kabaca zırvalamışsındır. Felsefe ne zaman başlamışsa, bilgi kuramı da o zaman başlamıştır. Thales’le başlamış. Kaldı ki sen 17. yüzyıla damgalandığın, odaklandığında, Platon’un salt bilgi kuramı üzerine yazdığı kitapları ne yapacağız? Mesela Kriatlos, Teototos, ne yapacağız? Akıl bilgisi mi, d eney bilgisi mi Teototos’da, tartışılır –Teototos bir matematikçidir–. Ne yapacağız peki? Şimdi, Aristo’nun Ruh Üzerine, bir bilgi kuramıdır, onu ne yapacağız? Salt bilgi kuramıdır bunlar. Daha derine inelim, demin söz ettiğimiz Herakleitos, ne diyor? Barbar ruhlar için gözler ve kulaklar kötü tanıklardır 5. Yani dikkat edersen, duyuya saldırmıyor Herakleitos, duyu bilgisine saldırmıyor. Aptalların görüşüne saldırıyor. Diyor ki aptallar, yani barbar olanlar, kafası kalın olanlar için, gözler ve kulaklar kötü tanıklardır. Milattan önce 6. yüzyılda çıkmış, bunu o Efes yamaçlarında söylemiş. Bu fragmanların üçte ikisi elimizde değil. Ne mutlu ki o üçte biri var. Efendim şurada şu kitapta şöyle… Adamcağız onu söylemiş vaktinde, niye alıp başka yere yamıyo rsun? Bak ben duyu verisi diyorum, terimin bana ait olmadığını öze llikle açıklama ihtiyacı duyuyorum, hakkı Russel’ın. O söylemiş bu terimi. Bunu kendimden neşet etmiş gibi söylersem ayıp olur, felsefeye yakışmaz. Diyeceğim şu: Ta İyonya’da, ta güney İtalya’da bilgi felsefesi başlamış. Hem de çok yoğun bir şekilde. Ontoloji olarak , etik olarak, estetik olarak, mantık olarak, her şey olarak başlamış. Yani hatırlatmak istediğim şu: Avrupa’ya odaklanmayalım. Felsefe ne zaman başlamışsa, bilgi k uramı da o zaman başlamış. Herakleitos duyulara çok önem verir ama

5

“Ruhları barbar olanların gözleri ile kulakları kötü tanıklardır.” “Poor witnesses for men are the eyes and ears of those who have barbarian souls”

Birinci Gün

17

Parmendes çok soğuk. O duyulardan gelen bilgi varsa tabi, o geldiğini sanıyor, biz göreceğiz ki hepsi bir arada olmadan bilgi olmayacak, onu geniş olarak açıklayacağız. Demek oluyor ki Grekler, bunun üstünde durmuşlar. Aristo, Platon başlı başına durmuş. Sofistlerin işi buydu, bilgi öğretmek, çarşı pazar bilgi satmak. Sen hala bilgi felsefesi 17. yüzyılda başlamış niye diyorsun? Sofist ne demek? Bilgici demek. Sophia, philia-sophia… Felsefe, bilgi sevgisi, sophia bilgelik demektir, philia sevgi demektir. Erosla ayrımı belirtmek istiyorum. Eros6, biraz seksi bir terimdir. Yani biraz cinsellik kokar. Greklerde vardır eros, bol bol da kullanılır. Philia-sophia, bilgelik sevgisi. Kimi der ki ilk kullanan Pisagor, kimi der ki Herakleitos. Ben şu kullanmıştır diyemiyorum, çünkü konu tartışmalıdır. Demek ki üçüncü nokta olarak, bilgi felsefesinin felsefeyle başladığını bilmemiz gerekiyor. Ortaçağda üstünkörü olmuş, ona bir şey diyemeyiz ama kesin olarak 17. yüzyılda başlamış deme hakkına sahip değiliz. Bu, geçmişi silip süpürmek olur, yanlış olur. Ellerine kollarına sağlık, bunlar da bal gibi tartışmışlardır. John Locke’a da Descartes’a da borcumuz büyüktür. İşin bir yanı da o. Onları da göreceğiz. Ama ötekilerin hakkını da yememek gerekiyor. Bu üç konuyu bugün belirtmiş olalım. Soracağınız şey varsa… Ç- Peki, hocam daha öncesi, mesela Hint felsefesi, Mısır felsefesi… Güzel bir soru. Şimdi şöyle bir şey, Hint felsefesini ben derinlikli olarak inceledim. Taktım kafama dedim, sen nesin, bir bilelim seni. Felsefe tarihçileri var, Hint felsefesinde yazarlar var, din tarihçileri var. Mircea Eliade gibi, Dumezil gibi, Basignon gibi, Max Müller gibi. Burada şunu

6

Eros god of love, late 14c., from Gk. eros (pl. erates), lit. "love," related to eran "to love," erasthai "to love, desire," of uncertain origin. Freudian sense of "urge to selfpreservation and sexual pleasure" is from 1922. Ancient Greek distinguished four ways of love: erao "to be in love with, to desire passionately or sexually;" phileo "have affection for;" agapao "have regard for, be contented with;" and stergo, used especially of the love of parents and children or a ruler and his subjects.

Birinci Gün

18

gördüm, felsefeciler işin içine girememişler. Yani Hint felsefesi üzerine yazanlardan benim beğendiğim çıkmadı. Vardır belki, ben yakalaya madım. Ama Eliade ve Dumezil, özellikle ikisi güzel girmişler. Şimdi orada bizim zamanla gireceğimiz bir konu var; boyut-düzey. Hintler bunu yakalamışlar. Yani evrenin boyutu olduğunu, bir de düzeyi olduğunu çok güzel yakalamışlar. Ama bunu ben alıp Dumezil’in yaptığı gibi, Dumezil öyle diyor, Greklere taşıyamadım. Ama Dumezil çok rahat bir şekilde taşıyor, Greklere taşıyor, Roma’ya taşıyor, Avrupa’ya taşıyor, ben yapamadım. Bunu tartışırız, güzel bir tartışma. Dumezil’in Mit ve Destan7 diye çok güzel bir kitabı, birinci cildi çıktı ve hemen de ok udum. Görüşlerindeki temel yapı, bizim geçen sene ontolojide gördüğümüz, Platon’un Herakleitos’ta göremediğini söylediğimiz boyut, logos düşüncesini, Hintler yakalamış. Saygı duymak gerekir. Şimdi mesela, diyor ki Dumezil, Hintlerdeki tanrıların hepsinin, mesela diyelim Indra, –Indra bir savaş tanrısıdır biliyorsunuz– yeryüzünden düzelerde… Yani boyut olarak tanrıyı alıyor Hintli, savaş tanrısı diyor. Sonra, bunun türevi ne, dünyadaki görünüşü ne, ortaya çıkışı ne? Biz onu nasıl tanıyacağız? Diyor ki kahramanlar olarak karşımıza çıkar. Arjuna, kahramanın adı. İşte diyor, geldi savaşıyor. Her tanrının bir düzeyi var. Onu çok güzel geliştirmiş. Yani Hintlerdeki o boyut -düzey, olağanüstü güzel. Ç- Ama süreklilik… Evet katılıyorum. Ama ben şunu vurgulamak istedim, onda da ısrar ediyorum. Grek felsefesinin Hintlerden doğrudan etkilendiğini ortaya koyacak bir belge yok bende. O ayrı o ayrı gelişmiş. Ama Dumezil diyor ki: Bu Roma’da da oldu diyor, bütün Avrupa’da da oldu diy or. Hintlerin felsefesi oralara yayıldı diyor. Ben göremedim. Ç- Şu Kara Athena8 vardı. Onun öyle bir iddiası vardı.

7

Mit ve Destan 1 - Avrupa Halklarının Destanlarında Üç İşlev İdeolojisi, Georges Dumezil, Çev: Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları Kara Atena, Martin Bernal, Çev: Özcan Buze, Kaynak Yayınları

8

Birinci Gün

19

Kaynak yayınlarından. Ç- Evet. Ben kanıtlayamıyorum. Neden diyeceksin, ben diyorum ki eğer sürekl ilik adına oradaki şey, Greklerde de var ise, neden tanrı kahraman şeklinde değil burada? Burada evrenin bir boyutu var, aperion şeklinde karşımıza çıkıyor, logos şeklinde karşımıza çıkıyor, bir kısımları ateş şeklinde de çıkartıyor. Herakleitos’un boyutu logos mudur, ateş midir? Bakıyorum, Hint felsefesinden gelmek gibi gözükmüyor bana. Ama bunu tartışırız. Bakın, önyargıyı sevmiyorum, tartışmak çok güzel. O fragmanları önümüze koyacağız, tartışacağız. Diyor ki; belli bir ölçüye göre yanar ve söner ateş. Şimdi burada ateş karşımıza bir boyut gibi çıkıyor, anlatabildim mi? Ateş, oysa ki bir öge, nasıl boyut olabiliyor? Logos ne oluyor o zaman? Şimdi Burnett, Karl Popper bunu şiddetle tartışmışlar. Daha başka kaynaklar da var. Bunları önümüze serer k onuşuruz. Ama ben şu kanaatteyim: Kesin olarak Grek felsefesi, Grek topraklarında doğmuştur, gelişmiştir ve dünyaya yayılmıştır ama bu Neptün yıldızından inmiştir değil, kesin olarak değil. En azından şunu söyleyeyim, bir Hint etkisini kuşkulu görsek bile, şunu kuşkulu görem iyoruz Thales, Mısır’a gitmiş, Babil’e gitmiş. Bu kesin, bunu kimse ta rtışmıyor. Biliyorsun Thales gökbilimciydi, matematikçiydi de. Bir güneş tutulmasını günü gününe bilmiş bir adamdır. O gün bir savaş da vardı, tanrılar istemiyor diye barış yaptılar Medler ve Lidyalılar. Bunu Thales önceden görmüş, söylemiş. Thales bağıntısı var biliyorsunuz. Bir ikizkenar üçgenin taban açıları eşittir. Biraz yalınca, basitçe ama bir buluştur. Bir çap, daireyi ikiye böler. Thales’indir bu. Pisagor’unki gibi, hipot enüstün karesi öteki iki kenarın karesine eşittir gibi incelikli değil fazla. Pisagor daha büyük bir matematikçiydi, çok büyük bir matematikçiydi. Mısır’da Nil Nehri taşıyor. Ali’nin Veli’nin tarlasını birbirine karıştırıyor. Geometriyi geliştirmişler. Oradan gide gide geometri bir şekil almış . Açıları öğrenmişler, kenarları öğrenmişler. Thales bunları öğrenmiş oldu. Grekler, bu parça bölük bilgileri bir yasa haline getirdiler. Yani bir

Birinci Gün

20

Mısırlı üçgeni bilir, kareyi bilir, açıyı, kenarı da bilir ama üçgenlik nedir bilmez. O kavram yok onda. Onda çeşitli üçgenler var, üçgen kavramı yok. Kareler var, kare kavramı yok. Ç- Yani soyutlayamamış. Soyutlayamamış, somut. İşte Greklerin üstünlüğü bu, almışlar kendil erine mal etmişler. Zaten Nietzsche’nin sözü de budur , Grekler çok aldılar. Greklerin özgünlüğü hiç almamalarında değil, almalarında ama özümsemelerinde, diyor. Brahmaniz, Budizm pek kafamı sarmıyor. Diyorum ki bir iki Guru çı kmış, bir şeyler, çorba içmiş falan, kafamı sarmıyor, o hikâye. Ama onun dışında bir felsefeleri var. Olmasa zaten böyle bir kültürleri olamazdı. Saygıyla karşılıyorum, onu kavramak gerekiyor. Ama oradan oraya bir etki gitti mi, ben bunu kanıtlayamıyorum, en ufak işaret yok. Yani Th ales’ten kalan bildirimler, Aneksimendros’tan kalan bildirimler, Herakleitos’tan kalan bildirimlerde bir Hint kokusu burnumuza gelmiyor. Hele hele Atina, kara Yunanistan felsefesinde karşımıza hiç çıkmıyor. M- Bir de tabi, diğer doğu var. Yani Çin felsefesi. Ç- Pers. M- Pers değil de Çin. Şimdi şöyle, Müjdat kardeş. Konfüçyüs, Yusuf Has Hacip, bura da Voltaire, Montaigne, Osmanlı tarihinde öğütçüler var, Koçibey, Defterdar Mehmet Paşa, Lütfi Paşa diye, padişaha ya da devlet adamlarına öğüt verenler. En ünlülerinden birisi de Gelibolulu Mustafa Ali. Devletin nizamını düzenlemek için öğütler şeklinde. Filozof dediğimiz zaman, felsefenin temel disiplinleriyle uğraşanları kast ediyoruz. Yani bir insan ontoloji yapmıyorsa, epistemoloji yapmıyorsa, etik yapmıyorsa, pek gözümüzde filozof gibi gözükmüyor. Ne gibi gözüküyor, denemeci. Montaigne bizim gözümüzde bir denemeci. Küçümsemek anlamında söylemiyorum, branşını belirtmek adına söylüyorum. Adı da Denemeler zaten. Deneme, bir yazarın kendi kişiliğini en fazla koyduğu yazı biçimi.

Birinci Gün

21

Bu, o değersizdir, kötüdür anlamında değil ama Montaigne bizim bild iğimiz anlamda bir felsefeci değildi. Konfüçyüs otursa, ontolojinin terimini bile bilmez. Devlet şöyle yönetilmeli, insanlar şöyle olmalı şeklinde öğütçü, yol gösterici, ahlak öğretmeni, onları öyle görüyoruz. Mesela Mevlana. Bir çuval kitap yazmış. Batı çerçevelerindeki felsefe tarihlerinde Mevlana’nın adına hiç rastlamadım. Az buçuk bir İbni Sina der, az buçuk bir Gazali der, az buçuk bir İbni Rüşt der, şöyle birer paragraf geçer ama Mevlana’dan hiç bahsedene rastlamadım. Keşke bahsetseler. Bir gün otobüse bindim, İstanbul’a gidiyorum. Yanımda da kısa boylu bir çocuk oturuyor. On sekiz, on dokuz, yirmi yaşlarında, sakalı bitmiş bitmemiş, böyle tombiş bir oğlan. Ben kitabı önüme koydukça bakıyor. Yaş farkımız da olduğu için bir yol sohbeti tutturamayacağım bir çocuk. Bir ara abi dedi, felsefe mi okuyorsunuz? He, dedim. Kitaptan anladım da, dedi. Felsefe ile ilgin ne, dedim. Biz Şam’da okuduk dedi, ben yurttayım, Sülemancılar yurdu yok mu, orada hocayım. Bize orada felsefe öğrettiler. Ne öğrendin mesela, dedim. Isagoci’yi9 öğrendim, dedi. Porphyrios'un yani, şu Plotinus yok mu, onun Aristo Felsefesinin Kategorilere Giriş diye bir kitabı var çok ünlü. Sınıflar, türler, ayrımlar, arazlar, öze llikler, ilinekler, müthiş bir kitap. Ne yazıyor orada? Oğlan anlatmaya başladı. Mevlana, bu çocuk kadar olsun bilse. Aferin dedim, alnından öperim senin. Şimdi, efendim bir iki eşek hikayesi, yılan hikayesi, bi lmem neler, bir sürü fasa fiso, hiçbir şey yok. Mevlana şunu demiş, bunu demiş. Keşke olsa da öğrensek. Ben size şu kadarını söyleyeyim; İbni Sina’nın, Aristo’nun yazdığı kitapların başlığını taşımayan kitabı yoktur. Aristo’nun Ruh Üzerine, onun da var; Metafizik onun da var; Mantık, onun da var. Kardeşim bir tane de ayrı kitap yaz. Ne yapmış biliyor musun? Aristo’yu buraya koymuş, çalabildiği kadar çalmış ve de yanlış çalmış. En kötü tarafı, şimdi anl atanlara söylüyorum, ben onunla da yoğunluk olarak ilgiliyim, Aristo da
9

The Isagoge (Εἰσαγωγή). Aristo'nun Organon'una giriş, içerisindeki tümeller konuları ele alınır.

Birinci Gün

22

hep yanlış yazmış, ne yapacağız, derim. Yani sen onu dokunulmaz sanıyorsun ama şimdi Aristo fiziğinden f harfi bile kalmadı, Aristo gökbiliminden hiçbir şey kalmadı. Bitti onlar. Elimizde Aristo’dan bir iki biçimsel mantıkla ilgili önerme kaldı, o kadar. Çaldığınız yer de sağlam çıkmadı. Kaldı ki siz onun dışında bir şey de söyleyemediniz. Oturup okuyacaksın. İbni Sina’dan bahsediyorsan, eserlerini bileceksin, Farabi’den bahsediyorsan bileceksin. Yoksa sus. Bir bilen çıkar, tamir eder seni. Okumuyoruz, her şeyi de biliyoruz, vahşi bir şekilde. Bilgi kuramına girerken ona da gönderme yapalım, adını andı k. Montaigne, doldurulmuş kafalarla, eğitilmiş kafaları karıştırmayın diyor. Senin kafan bir şeylerle dolmuş. Göreceğiz arkadaşlar, cahilin kafası doludur. Filozofun kafası boştur. İlk bakışta deriz filozofunki doludur, cahil boştur, değil. Filozof der ki; olabilir ki bilmiyorum. M- Bilenler susar demişler ya hocam. Öyle ya. Heissenberg’in anılarını okudum. Heissenberg eşsiz bir dev , bir fizik devi. Nobel almış, fiziğe rota çizmiş, kuantum kuramının, Max Planck ile en büyüklerinden. Anılarında diyor ki, bir kere matematikçilerle ortak kurultay yaptık, orada bir matematik profesörüyle bir ta rtışmaya girdim. Dedim ki, iddianızı yedi dakikada kanıtlayın, elinizde kalem. Diyor ki; matematik profesörü, üç dakikada posamı çıkarttı b enim. Yani kanıtladı, beni yanlışladı. Ne kadar güzel bir şey değil mi? Ben galip geldim demiyor, tozumu çıkarttı diyor. Bilgin ben buna derim. Bilgin adam der ki; arkadaşım eline koluna sağlık , Senden bunu öğrendim, teşekkür ediyorum. Ne kadar güzel…

İkinci Gün

24

Bilgi kuramımıza devam edelim. Düşünme denilen edimin ne olduğuna ve düşüncenin ne olduğuna geleceğiz. Düşünce bir üründür. Nasıl bir üründür? Bakıyorsunuz bir gölde, bir yaprak, bir dal ya da mevsim u ygunsa çiçek ya da meyve, kök yere saplanmış, gözleriniz görüyor, b urunlarınız bir kısım koku alıyor, rüzgâr varsa hışırtı duyuyorsunuz. Diyorsunuz ki bu ağaçtır. Bu bir düşüncedir arkadaşlar. Bir önerme kuruyorsunuz, bu gördüğüm nesne ağaçtır. Ağaç denen nesne, kafanızda yer ediyor. Daha sonra bunun ayrıntılarını göreceğiz, ağaç demeden o nesneyi tanıyamazsınız. O herhangi bir şey, bir X olmayı sürdürür. Buna bir ad vereceksiniz. Tıpkı ana babalarımızın doğan çocuğa bir ad verdikleri gibi. Bu çok önemli bir olaydır , dilsiz evreni tanıyamayız. Bazı filozoflar, bunu gerekli görmemişler, gerekli görmeyebilirler, o da bir görüştür. Ama bizim felsefemizde ve felsefede ağır basan akımlarda, dil işin içine girmeden nesneyi tanıma olanağımız yoktur. Şimdi bu bir düşünme edimi ve düşüncedir. Bundan sonra biz, düşünce nedir, düşünme edimi nedir, onları görmeye çalışacağız. Nesnel dünyayı tanırken, bir doğru düşünme vardır. Düşünmenin ne olduğuna, doğruluk nedir, kesinlik nedir, olasılık nedir, geleceğiz. Doğruluğun çeşitli anlamlarına da geleceğiz. Olağanüstü güzel bir konu. Yalnız şu var: Toplum içerisinde, ben hep söylüyorum arkadaşlarıma, sokaktan kendinizi yalıtın. Sokak, çok kötü konuşur. Halk iyidir, kötüdür, şudur budur, orada değiliz biz. Ama dil olarak sokak , çok tehlikelidir. Martin Heidegger diyor ki gündelik konuşma, akşama kadar saçmalarlar diyor. Ben buna şiddetle katılıyorum. Ç- Dün haber vardı, bu pilotlar bulundu ya. Bir başlık atmışlar “pilotların na’şına ulaşıldı”. Dedim ya akşama kadar yanlış konuşurlar. Oradan yalıtacağız. Şuna gelmek istiyorum: Bir doğru düşünme vardır, bir de tutarlı düşünme. Nedir bunlar? Tutarlı düşünme, mantık alanına girer, o da bir düşü nmedir. Doğru düşünme, doğrudan epistemolojiye girer. Nesneleri tanı-

İkinci Gün

25

ma, nesnel dünyayı tanıma edimine girer. Ondan önce kısaca mantıktan bahsedelim. Çünkü o da bir düşünmedir. Mantıksız düşünemezsiniz. Bir önerme söyleyelim. Diyelim ki bütün kuşlar akıllıdır. Bu büyük önerme, büyük öncül dediğimiz. İkinci küçük önerme dediğimiz, karga bir kuştur. Sonul cümle, sonuç ya da vargı. Öyleyse kargalar akıllıdır. Ne dedik, bütün kuşlar akıllıdır, karga bir kuştur, öyleyse karga akıllıdır. Şunu özellikle belirteyim; mantık, nesnel dünyanın doğruluğuyla uğraşmaz. Yani kuşlar akıllıymış, karga da bir kuşmuş, karga da akıllıymış, onun derdi o değildir, asla değildir. Hiç bakmaz ona. Der ki sana bir filozof olarak; arkadaşım senin şu önermen doğru mu? Yani, büyük öncülünü koydun, küçük öncülün ona uygun mu? Bütün kuşlar akıllı dedin, tamam bir şey demiyorum. Karga kuş mudur? Evet kuştur, ona da boyun eğer. Öyleyse karga akıllıdır. Büyük öncül olarak bütün kuşlar akıllı dediniz, karga bir kuştur dediniz, öyleyse karga şapşaldır dediniz , sen tutarsızsın der mantık. Büyük öncülün, bütün kuşlar akıllı ise karga bir kuş ise vargın zorunlu olarak öyleyse karga akıllıdır olacaktır. Karg a akıllı bir kuştur, sonuç önermemiz budur. Onun için mantık, kesin ol arak biçimde kalır, içeriğe girmez. Şöyle günlük hayattan örnek verelim. Bir öğretmen, haber veriyor, sizi perşembe günü yazılı yapacağım, hazırlıklı olun. Sürekli böyle yapıyor. Öğrenci de diyor ki bizim falan öğretmenimiz, sınav yapacağını önceden bildirir. Bir gün bu öğretmen sınıfa giriyor, çıkartın kâğıtları diyor. Hocam diyorlar, siz haber verirdiniz, bugün haber vermediniz ani yapıyo rsunuz. O tepki nedir biliyor musunuz? Öğretmenin tutarsızlığına tepkidir. Senin bir tutumun vardı, bugün ona aykırı davrandın, bizi aniden avladın. Hiç haber vermeden sınav yapan bir öğretmen, bir gün gelip de kâğıtları çıkartın dediğinde o tepki gelmez. Derler ki; bizim hoca sürpriz yapar. Demek oluyor ki mantık, uslamlama, Türkçesiyle söyleyeyim ya da çıkarımcı düşünce, kesin olarak, nesnelerin içeriğine bakmaz. Biçimsel olarak doğru mu yanlış mı ona bakar. Mantık budur. Mantıkta bizim,

İkinci Gün

26

asıl epistemolojiye geçerken kilit olarak kullanacağımız nokta şu dur: Mantıktaki bu yasaların dışında düşünmeye kalkarsanız , der ki çuvallıyorsun. David Hume’u görürken göreceğiz, Kant der ki “beni dogmatik uykumdan uyaran, David Hume’dur”10. David Hume, Kant’a diyor ki; sen nesnel dünyada ileri gidiyorsun. Ateş yakar, boşlukta kalan cisim düşer, buna benzer binlerce doğa yasası söylüyorsun. Peki, bunu deneyledin mi? Yarın güneşin doğup doğmayacağını, deneyledin mi? Her şeyden önce yarını yaşamadın. Güneşin doğacağını nereden bildin? Ya yarın ateş yakmazsa. Korkunç bir eleştiri getiriyor. Beğenirsin, beğenmezsin ama eleştiri çok tutarlıdır. Diyor ki; sen yarını deneylemedin, bugüne kadar konuştun, yarın bu deneyin boşa çıkabilir. Bu adamı bir kalemde sildik attık, hadi palavra kesiyorsun dedik ama bakıyorsun ki nesnel düny ada adam bir sürü örneklerle karşına çıkıveriyor. Ya da örnekler onun adına karşı çıkıyor. Mesela Newton fiziği bugün yok. İyi de iki yüz yıl mühe ndisler Newton fiziğine göre yazdılar, çizdiler, ev yaptılar, köprüler ya ptılar. Ne yapacağız şimdi? Başka biri geldi, eksikleri var, tamamladım ben, dedi. Demek istiyor ki David Hume: Sen doğadaki yasaları bir kalıba sokup dayatma bana. O değişebilir, kesin değildir. Sen mantıkla oraya gidiyorsun, deneyle değil, seninki bir çıkarım, diyor. Ateş yakar, yarın da yakacak. Bu bir mantıktır, mantıkla bilim yapamazsın. İşte Kant, bu yüzden beni dogmatik uykumdan uyaran David Hume’dur , diyor. Tabi mantığın o konudaki görüşlerine geleceğiz. Çok uzun olduğu için yeri nde göreceğiz. Biz şimdi mantık yasalarına dönelim. Mantıkta ilkeler var arkadaşlar. Bu, Ali’nin, Veli’nin, Selami’nin ilkeleri değil, mantığın ilkeleridir, zorunludur. Benim kanaatim şöyle, demeye hiç gelmez. Bu “iki çarpı iki dört”tür. Biri çıkar der ki, böyle saçmalaya nlar vardır, beş efendim. Bunu nereden icat ettin, iş olsun diye niye söylüyorsun? İki çarpı iki dörttür, iki artı iki dörttür. Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir. Tamam büyük mekanlarda, Lobaçevski’nin, Ri emann’ın geometrileri başka şey söylüyor. Tamam ama küçük meka n10

“I willfully admit that it was David Hume that woke me from my dogmatic slumber.”

İkinci Gün

27

larda üçgen üç açılıdır ve 180 deredir, üç kenarlıdır. Yani mantık ve matematik son derece yakın akrabadırlar, amcaoğludurlar. Hatta bil iyorsunuz Russel, matematiği mantıklaştıran kitaplar da yazmıştır. Wh itehead’la mantığın matematikleştiği bir kitap yazmışlardır, Matemat iğin Temel İlkeleri11 diye. Sonuçta matematik mantığa dönüşmüştür. İkisi de zorunludur, ikisi de kanaatlere hürmet etmezler. Mantıkta üç yasa var. Düşünme yasaları -düşünce demiyorum– düşünmenin yöntemi, doğru düşünme değil, tutarlı düşünmenin yöntemi. A, A’dır. Müjdat, Müjdat’tır. Buna mantıkçılar, özdeşlik yasası diyorlar , bizde kendilik yasası. Neden özdeşlik demiyoruz? “ -deş” eki, Latincedeki “identite” diye söylenen terim, bizim Türkçede, özdeşlik olarak çevriliyor, en azından ben buna karşıyım. Nedeni şu : -deş eki, en az iki nesneyi varsayar. Kardeş, iki tane adam var. Arkadaş, ikiden fazla ark adaş. Yurttaş, vatandaş… Oysa ki identite, ya da kendilik ilkesinde nesne bir tane. Çay kaşığı çay kaşığıdır. Şu kafanıza takılmasın. Şu da aynı fabrikada yapılmış. Doğrudur da arkadaşlar bu evrende bir tanedir. Neden bir tanedir? Bakın o orada, mekânları değişik, her şeyleri tutsa bile ayrı yerdeler. O orada sizin elinizde, bu benim elimde. Yani iki nesne asla bir olamaz. Leibniz incelerken göreceğiz. Kendilik ilkesi, evrende her olan bir tanedir, eşsizdir. Hatta der ki birbirine benzeyen şey var mı? Sosyete kadınlar bahçede üç gül aramaya başlarlar. Leibniz der ki ben şaka yaptım, bu sanı bile olmaz ki, yerleri değişik. Demek ki A, A’dır. Sen bana bugün böyle, yarın şöyle diyemezsin. Sen bana, elmayı sattın, ne diye sattın? Mayhoş diye. Ben gittim eve şurup gibi tatlı. G etirdin diyorsun ki yalan söyledin bana. Bu, tutarlı düşünme. Diyorsun ki sen bana böyle dedin. Ekşi ekşidir, ekşi tatlı değildir. Başka bir nesne alıyorsun, değişik çıkıyor. Hayır, diyorsun ki sen bana bunu dedin. Bu, doğru düşünmenin yöntemidir. Yöntemidir, içerik değildir.

11

Principia Mathematica

İkinci Gün

28

A, A olmayan olamaz. Çelişmezlik ilkesi. Buraya dikkat etmemiz ger ekiyor, çok önemli bir ilkedir. A, B olamaz demiyor; A, C olamaz demiyor. A, A olmayan olamaz, diyor. Müjdat, Müjdat olmayan olamaz. Bu ağaç Müjdat olamaz, bu armut olamaz, şu deniz olamaz, şu dağ olamaz. B akın, milyarlarca nesne, Müjdat’tan uzaklaştırılıyor. Müjdat, Müjdat o lmayan olamaz. Yani Müjdat balık olamaz, taş olamaz, yaprak olamaz, meyve olamaz. Bakın, dikkat edin. A, B olmayan olamaz demiyor bu ilke. Diyor ki: A, A olmayan olamaz. Aristo diyor ki benim çelişmezlik ilkemi Herakleitos darmaduman etti, yıktı. Yani çelişiklerle dolu nesnelerden söz ediyor, diyor. Fazla da kavramadan. Bir de üçüncü ilke var. O da şu arkadaşlar: Üçüncü halin olmazlığı ilkesi. Mesela yarın yağmur ya yağacak, ya yağmayacak. Doğru mudur bu cümle? Doğrudur efendim. Peki, yağmur yağacak diyor mu önerme bize? Demiyor, yağmayacak da demiyor. Ne diyor? Yağmur ya yağacak ya yağmayacak. Başka şık var mı? Yok. İşte biz buna mantıkta üçüncü halin olmazlığı ilkesi diyoruz. Gerçekten de öyle. Mantık ilkeleri, matematik, bize hiçbir şey söylemez , kendi kendini tekrar eder. Totoloji derler buna. Totolojinin Türkçe karşılığı eşsöz demektir12. Kendi kendini yineler. Ona göre düşünürsen kârlı çıkarsın, düşünmezsen zararlı çıkarsın ama sana hiçbir içerik vermez. Şöyle bir örnek verelim: Müjdat kardeşim, bana diyor ki abi ben kardeşimi evereceğim, Malatya’dan bir kız sevmiş kardeşim. Bunun hakkında bilgi

12

Geneleme. (Os. Haşiv, Tekriri abes, Tekrar, İadei mânâ, Tekrârı lâfız, Tatvil, Tekriri merdûd; Fr. Al. Tautologie, İng. Tautology, İt. Tautologia) Aynı sözü aynı anlamdaki ç eşitli sözcüklerle söyleme... Mantık açısından konusu ve yüklemi aynı kavram olan bir önermeyi dile getirir. Özellikle tanıtlanması istenenin tanıt olarak kullanılmasını dile getirir. «Tanrı vardır, çünkü dünyayı yaratan Tanrı’dır» gibi önermeler böyledir. Ma ntıkta savı kanıtsama (Os. Müsadere alelmatlûp, Fr. Pétition de principe)’nın bir biçimidir ki mantıksal kusur (Os. Nakîsei mantıkîye) olarak nitelenir. Aynı şeyi söylemek a nlamındaki Yu. touton legein sözcüklerinden alınmıştır (Aynı anlamına gelen Yu. to auton ve söz anlamına gelen Yu. logos). Bilerek ve bir mantık oyunu olarak yapılabildiği gibi bilgisizlik ürünü de olabilir. Kimi bilgisizler ve gelişmemiş beyinliler zorunlu olarak genelemelerle konuşurlar. Türk Dil Kurumunca önerilen ve otuz beş yıldan beri kullanılan geneleme deyimi yerine son günlerde gene Türk Dil Kurumunca eşsöz deyimi önerilmiştir.

İkinci Gün

29

istiyor. Ben bir hafta sonra Müjat’çığım geldim, çok da bilgi edindim. Ne edindin? O kızın babası erkekmiş, diyorum. Müjdat, şöyle bir sallanıyor. Ee abi, başka? O kızın annesi kadınmış, diyorum. Gene sallanıyor. Ya niye sallandın Müjdat? Ya abi diyor, bunu ninem de bilir. Mantık yasalarından bahsediyoruz. Babası elbette erkektir, annesi elbette kadındır. Çünkü baba kavramında erkeklik içerilmiştir. Analitik yargıları görü rken göreceğiz, yüklemde söylediğimiz, nesnede, altta içerilmiştir. Biz baba diyorsak, çocuğu olan bir erkekten söz ediyoruz. Çünkü çocuğu olmayan bir erkek asla baba olamaz. Bir dayıdan bahsediyorsak, yeğeni vardır, olmasa dayı olmaz. Bunlar bağıntılı terimlerdir, felsefede öyle deriz. O zaman Müjdat kardeşim benden ne bekliyor? Benden nesnel bilgi bekliyor. Ha diyorum, ben hakikaten çuvalladım. Bilinenleri tekrar ettim, içerik vermedim çünkü totoloji bunlar hep. Onu kendi de biliyor. Öbür hafta geliyorum, Müjdat’çığım diyorum, kızın babası çiftlik sahibiymiş, çok zenginmiş. Ondan sonra babası, Almanya’da bilmem ne reden mezun bir mühendismiş, diyorum. Kız diyorum, çok dürüstmüş, hiç kimseyle düşüp kalkmazmış. Bunlar bilgi işte. Ha diyorsun, abi sağ ol, bize bunlar gerekli idi. Ben mantık alanında kaldığım sürece, tekrar eder dururum. Baba bab adır, ana anadır. A, A olmayan olamaz. Diyeceksiniz ki ya bunlar bize bir şey söylemiyorsa, içerik söylemiyorsa, ne diye biz değer verelim buna? Demin de ufak değini yaptım. Sokağa bakarsınız, çelişkilerle dolu bir yaşam. Müjdat bana diyor ki, artık televizyonları dinleyemiyorum, saçmalıyorlar. Bu işi ilerlettiğinizde, bir gün gelecek, ya ben bu dünyada sap gibi, yapyalnız kaldım diyeceksiniz. Ve göreceksiniz, herkes çelişki içinde. Bu mantıksal düşündüğünüz, tutarlı düşündüğünüz için böyledir. Beyefendi sen eczacıyım demişsen, dükkânında ilaç satmak zorundasın. Eğer diyorsan abi ben et satıyorum, zırvalama derim. Eczacı ilaç satar. Sen gitmiş devlete demişsin ki ben eczacıyım, diplomam var. Oraya eczane yazmışsın, vatandaş geliyor, bana falan ilacı… E ben et satarım. Var mı böyle bir şey? Ben soyundum, denize girdim, ıslanm a-

İkinci Gün

30

dım. Nasıl oldu bu iş? Süleyman Demirel, onun bana canlı anlattığı bir fıkrayı anlatayım: Hani dedik ya eczacı ilaç satar. İki kadın, birinin kolundaki saat arızalıymış. Şehrin ana caddesinde saatçi arıyorlar. Bakmışlar bir vitrinde şöyle kocaman bir saat var. Girmişler, demişler efendim bizim saatimiz arızalı, yapar mısınız? Adam da demiş ki, valla yenge hanım, ben özür diliyorum, saatçi değilim. Demişler, ya nesin? Ben sünnetçiyim. E vitrine niye saat koydun? E başka ne koyaydım? Vitrine saat koymuşsan saatçi olmak zorundasın. Tutarlı olmak için, ötekini koyman gerekir. Fıkra bu. Böyle konuşanlara onu anlatıyorum. Diyorum ki siz vitrine onu koyamıyorsunuz, saat koyuyorsunuz, çelişk ili düşünüyorsunuz. İnsanlara bakıyorsun, ikiyüzlü, sahte bir yaşam. Kaçamak bir yaşam. Etik olarak erkekçe bir yaşam değil. Herkes bir biçimde kıvırıyor, çelişkili düşünüyor. İşte mantık bize diyor ki: Ark adaşım, sen bana göre düşünmezsen, zırvalamak zorundasın. Türkçesi bu. Kendilik yasası, her olan kendi ile birdir. Bunu hiç değiştiremeyiz. A, A’dır. A, A olmayan olamaz. A ya A’dır, ya A olmayandır, üçüncü hal. Bu üç tane ilkeyi biz bilmek zorundayız mantığı bilmek adına. Bunun kurucusu, bulucusu, köken olarak, Parmenides’tir. Parmenides’i tanıyacağız , büyük filozoflardan birisidir. Yalnız o da ötekilerin başına gelenden kurtulamamıştır, iyi anlaşılamamıştır. Ziegler diyor ki Parmenides için; ontologtan bir mantıkçı yarattılar. Çünkü Parmenides diyor ki: Bu var olandır. Var olan, vardır. Var olan, vardan geliyorsa, o şimdiden var , o zaten gelmiş. Var olanın vardan gelmesinin bir sözel anlamı yok . Peki, var olan yoktan gelmişse, bu çelişkidir, diyor. Var olan yoktan gelemez. Parmenides, gerçekten mantığın babasıdır. Diyor ki olan, vardır. Ben antrparantez şunu da söyleyeyim arkadaşlar: Bunu hep yapıyorum, bunu anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Var olan terimini ben hoş görmüyorum. Çünkü olan dediğimiz zaman, var olandan söz ediyoruz. Ç- Hem var hem olan.

İkinci Gün

31

Evet, hem var hem olan. Dişi anne der gibi, erkek baba der gibi. Yani bildiğimiz totolojidir bu, saçmalıktır, fazla terim kullanmaktır. Olan, vardır. Kaldı ki Aristo, kategorilerde bunu çok güzel anlatır, kimi olanlar diye başlar. Oraya geleceğiz. Aristo kolayca savuracağımız bir adam değildir. Diyor ki; kimi olanlar kendi ile olurlar ve kendi ile bilinirler, buna töz denir. Kimi olanlar da diyor, kendi ile olmazlar, başkaları ile olurlar. Neden bahsediyor? Özellikten bahsediyor. Renk, koku… Sen dersen ki ben bir kokuya rastladım. Gülerim değil mi? Neyin kokusu olur, bir şeyin kokusu olur. Kendilik bir koku olmaz, kendilik bir renk olmaz. Ben yeşil gördüm, olmaz. Bir yaprak görmüşsündür, yeşil bir bez görmüşsündür, yeşil bir arazi görmüşsündür. İşte Aristo diyor ki; kimi olanlar kendi ile olur. Elma gördüm, tamam kabul. Armut yedim, tamam. Ama ben yeşil gördüm, koku gördüm, renk gördüm dedin mi o lmaz. Bu, bir şeyin rengi, bir şeyin kokusu, bir şeyin sertliği, yumuşaklığıdır. Bunlara biz felsefede ilinek ya da özellik diyoruz. İşte Parmenides diyor ki; olan, vardır. Çevirilerde hep var olan geçtiği için ısrar ediyorum, gereksiz kullanıyorlar diye. Sizi de aldatmasınlar diye. Öyleyse diyor, değişmez o. Geçiyor o öteki Efesoslu üstadın karşısına. Parmenides, Herakleitos’tan yirmi yaş küçüktü. Birisi Efesos’ta doğdu, büyüdü ve öldü. Birisi de Elea’da. Parmenides, 69 olimpiyatlarında Atina’ya gelir. Sokrates o zaman çok gençtir, yirmili yaşlarındadır. Platon’un Parmenides diye çok güçlü, yaşlılık döneminde yazdığı bir diyaloğu var, orada bu öykü anlatılır. Sokrates ile Parmeni des’in tartışması anlatılır. Hep de bu idealar üzerine, mantık üzerine. Orada bir ara Parmenides der ki Sokrates’e; sen daha felsefenin büyülü toprağına girmemişsin. Ayağın oralara değmemiş, çelişkili düşünüyorsun, bir öyle, bir böyle. Hatta Parmenides; Herakleitos, iki kafalılar der. Bir nesneyi iki türlü gören, demek istiyor. Çelişkili düşünenler diyor. Ne kadar güzel! Demek oluyor ki biz günlük düşünmelerimizde, mantık yasalarına uyduğumuz zaman, tutarlı düşünürüz. Doğru düşünme demiyorum. Doğruluk, bir önermenin nesne hakkındaki, evren hakkındaki bildirimidir, tasarımıdır. Tutarlılık, arz ettiğimiz, belirttiğimiz gibi, öğelerin birbirine

İkinci Gün

32

uymasıdır. Tutarlı düşünme ayrıdır, doğru düşünme ayrıdır. Buraya kadar bir soru varsa, yanıtlamaya hazırım. Ç- Bu olmak, yardımcı fiil olduğu için mi acaba, herhalde o yüzden ku llanılıyor. Yardım fiil olarak sürekli kullanırız onu. Çok güzel bir soru. Arkadaşlar, Çağlar kardeşimizin dediği şu: Bizim Türk dilimizde, birkaç terim var. Eylem terimi olarak geçer. Gelmek, okumak, yemek gibi anlamını bir bakışta bir duyuşta kavradığımız e ylem sözcükleri değildir bunlar. Yardımcı eylem sözcükleridir. Ona başka bir ek vermezsek onun ne dediğini anlayamayız. Etmek, eylemek, o lmak, kılmak. Dört tanedir. Çıktınız siz dediniz ki ben eyledim. Ne eyl edin kardeşim? Belirsiz. Ettim. E ne ettin? Hata mı ettin, başka bir şey mi ettin, belli değil. Oldun, ne oldun? Adam mı oldun, doktor mu oldun, tüccar mı oldun, belli değil. Demek ki ne olduğu kendinden önce gelen terimle belli olan eylem sözcüklerine yardımcı eylem sözcüğü deriz. Olmak da bunlardan birisidir. Yalnız şu var. Onu ben de düşündüm, gerçekten. Acaba dedim, ondan dolayı mı “var olmak” deniyor, illa başına bir nitelik sözcüğü eklemek zorunda kalıyoruz? Var olmak, iyi olmak, kötü olmak gibi. Şöyle bir şey var: Biz olmak demişsek, var olmak deme hakkına sahip değiliz, diye düşündüm. Neden düşündüm? Var olmayan olamaz zaten. Yani şu ya da bu kipte olması önemli değil, o var zaten. Olmuş o. Ç- Yani istisna oluyor. Evet, istisna oluyor. Olay o. İstisna oluyor ama iyi bir soru. Yani dille de bağlantısı bakımından güzel bir soru. Kaldı ki Aristo’nun Kategoriler’de, hiçbir itiraza uğramamıştır, terimleri böyle. “Kimi olanlar” diye başlar, kimi var olanlar diye başlamaz. M- Şimdi Hocam, Parmenides’in Herakleitos’a iki kafalılar demesinin sebebi olan, çelişmezlik ilkesine ters düşen çelişki ilkesi mi? Evet.

İkinci Gün

33

M- Dolayısıyla, Herakleitos’a mantıksız diyemeyeceğimize göre, buradaki bağlantıyı… Nasıl yapacağız. M- Gerçi dün bir şey söylediniz. Dediniz ki: Herakleitos’ta bir çelişki yok. Bir birlik var, zıtların birliği. Birlik olarak söz ettiğiniz zaman zaten, kendilik ilkesiyle uyumlu bir durum söz konusu. Güzel. Bu Hegelciler var. Biraz acele ediyorlar, sık sık söylüyorum. O mantık bilimi var, Hegel’in. Herakleitos’u ve Parmenides’i almış, eline yüzüne sürtmüş, çorbalamış. Bu kadar acele sonuçlara gidemezsin ka rdeşim sen. Varlığın ne olduğunu bilmiyorsun bir, yokluğun ne olduğunu bilmiyorsun iki, oluşun ne olduğunu bilmiyorsun üç. Tez, antitez, sentez. Bakın Herakleitos, evrende bir tez, bir antitez olup onların savaşı ndan bir sentez doğduğunu söylemiyor. Herakleitos’ta duraklar yok. Sen bir durağa gelmişsin, orada demişsin ki efendim bu bir sentezdir. O sentez kendi antitezini doğuracak, yeni bir diyalektik başlayacak vesa ire. Asla! Herakleitos onu demiyor. Diyor ki; nesne, karşıt ögelerin savaşının sürmesidir. Durması demiyor, dikkat et. Hegel’de ne var? Bir barış, bir savaş. Herakleitos’ta hem savaş, hem barış var. Fark bu. Yani Hera kleitos diyor ki, bir nesne barış içinde ve savaş içinde. Bir barış, bir savaş içinde değil. Bir savaş var içinde, bir barış var. Peki bu barış ne, işte o savaş diyor. O senin savaş dediğin var ya diyor, işte o barıştır. Yani ç atışkılar içerisindeki o sürece biz, şu ya da bu nesne derken, o sürecin adını bir durağanlığa verme hatasına düşüyoruz. Ad verme ona diyor. M- Böyle olunca, oluş sözcüğü Herakleitos’a uyuyor. Evet uyuyor. M- Yani, süreklilik, bir süreç olarak bakıldığı zaman, oluş anlam kazanıyor. Ama durma söz konusu olduğu zaman, bir durak söz konusu old uğu zaman oluş, anlam kazanmıyor. Ç- Oluş, devinimi ifade ediyor gibi geliyor bana.

İkinci Gün

34

Ontolojiye dönmemiz gerekiyor. Geçen yıl dedik ki: Batılıların bir türlü anlamadığı, başta Platon ve Aristo’nun hiç anlamadığı bir şey var. Gidip saplanmışlar Pisagor’a. Onu da öğren, çok şeyler var Pisagor’da , yadsımıyorum. Ama şimdi sen eğer idealar kuramını geliştireceksen, önünde Efesoslu çok daha güzel bir örnekti. Çırılçıplak. Boyut… Düzey… Şimdi dikkat et. Thales, çıkmış… Bu güzel bir şey, sorularınızla bizim programı iyi aksatıyorsunuz, kutluyorum. Hoşuma da gidiyor. Bugün zor girec eğiz esas konumuza. Thales diyor ki temel töz sudur. Her olan, ondan türemiştir, onun bir türevidir. Bir su var, evrenin temel ögesi olarak. Thales böyle diyor. Bu su dönüşmüş, toprak olmuş, taş olmuş, hava olmuş, ateş olmuş, öteki ögelere dönüşmüş. Bir nesne, temel de olsa yok oluyor, başka nesneye dönüşüyor. Bir dönüşmeden, değişmeden söz ediyorsak artık, değişmeye dönüşmeye başlayan nesnenin kaldığından söz edersek tutarsız düşünürüz, o gitmiştir. Şimdi sen yumurta diyorsun, değişti, civciv oldu. E yumurta nerede? Senin yumurta hala du ruyorsa, bu dönüşme olmaz. O civcive dönüşmüşse, yumurta yok artık. Burada bir nesne başka nesnelere dönüşüyor, değişiyor. Ne alanındayız? Durağanlıkla devingenlik, durağanlıkla değişme, durağanlıkla oluş alanındayız. Thales, durağan bir nesne yoktur , diyor. Temel nesnemiz sudur, o da hep değişiyor, başka nesnelere dönüşüyor. Her olan, tanrılarla doludur diyor. Greklerde, hele hele İyonya’da, bir tanrı anlayışı yok arkadaşlar. Yani Hesiodos, Homeros gelmiş geçmiş. O çok tanrılı düzen yaşamış. Buraya geldiğimizde, adamlar kütük gibi durmuşlar. Thales’te bunu görüyoruz, Anaksimandros’ta, Aneksimenes’te, hele hele Herakleitos’ta, hele hele Ksenophanes’ta. Ne diyor Ksenophanes? Tra kyalıların tanrısı diyor, tam da bizim Müjdat’a benziyor. Vallahi, mavi gözlü, kumral. Trakyaların tanrısı, çünkü Trakyalıların kendileri öyle. Bunu Ksenophanes söylüyor, ben espri olsun diye söylüyorum. Arapl arın tanrısı siyah diyor, çünkü kendileri siyah. Benzetmeyi biraz daha ileriye taşıyor, diyor ki; aslanların, öküzlerin, atların elleri olsa, resim yapsaydılar onların da tanrıları at, öküz ve aslan olurdu. Yani insanb içimci. Thales diyor ki, her şey tanrılarla dolu. Tabi sözünü ettiği, bizim,

İkinci Gün

35

şunun, bunun, Ali’nin, Veli’nin bildiği tanrı değil. Diyor ki, evren canlıdır, devinir. Hatta Herakleitos, ünlü bir adam, bütün Efes’te yayılmış, kral ailesi, kral olacakken reddetmiş bir adamdır. Ne yapıyor, aşık oyunu oynuyor, Artemis tapınağının önünde, gelene gidene sövüyor. Öyle bir herif. Köylüler duymuş Herakleitos’un ününü, bunu ziyaret e gitmişler. Evine varmışlar, oturmuş ocağın başında ısınıyor Herakleitos. Köylüler bakmışlar, koca Herakleitos bu mu? Ocağın başında oturuyor. Kılık kıyafet Heidegger gibi bir şey. Çok zeki, büyük bir beyin. Demiş, gelin gelin burada da tanrılar var. Siz her yerde tanrı ararsınız, görkemli şeyler ararsınız, burada da var, diyor. İyonya kavrayışı bu. Geçtik Anaksimandros’a. Demek ki Thales’te bir boyut yok, hep düze ylerde olup bitiyor. A, B oluyor; A, C oluyor; C, bilmem ne oluyor, dönüşüp gidiyorlar, düzeylerde. Bütün savaş düzeylerde. Boyut yok. Aperion… Sınır. Bizanslılar, Beyoğlu’na pera derler. Niye? Sınır, öte. Bu kadar basit. Sınırda olan yer. Bizanslılar orada oturmamışlar, orada üzüm bağı, bahçe, yazın pikniğe gittikleri bir yer. O zaman diyorlar ki öte, sınır, pera. Peros, Platon’da ve daha çok da Parmenides’te önemli bir terimdir. Peros Anaksimandros’ta çok önemli bir terimdir, a-perion, sınırsız demektir. Sınırsız olan belirsiz demektir. Boyutta bu var. Bunu söyleyen Anaksimandros. Hatta Nietzsche, Anaksimandros’u anlatırken, ki İyonya öncesine çok güzel bir kitap ayırmıştır: Trajik Çağında Felsefe13. Muhteşem bir kitaptır. Diyor ki, Thales’ten sonra Anaksimandros’un yaptığı o kadar görkemli bir sıçrama ki karşısında ne yapsak azdır. Gerçekten öyle. Thales’ten Anaksimandros’a geçmek müthiş bir şeydir. Diyor ki; boyutta, aperion var. Evrenin temel düzeneği sınırsı zdır, belirsizdir. Düzeylere ineceğiz, senin soruna ancak böyle cevap verebilirdim, pat diye veremem. Şimdi düzeylere indiği zaman, ne ol uyor? Diyor ki, nesneler oluşa geçerler. Şu olur, bu olur, elma olur, armut

13

Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Friedrich Nietzsche, Çev: Gürsel Aytaç, Say Yay. Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Friedrich Nietzsche, Çev: Turan Erdem, Arya Yay.

İkinci Gün

36

olur, ağaç olur, deniz olur, insan olur, öküz olur. Aperion, sınırsız, sını rlanır. Sınırlanmak ne demek, işte Müjdat’ın sınırları var. Üst, alt, bel. Diyor ki sınırlanmak, çok kötü bir şeydir, suçtur. Aperiona ihanettir. M- Herakleitos’ta bir fragmanında bunun tam tersini söylüyor. Geleceğiz. M- Her şey sınırlıdır diyor. Acele ediyorsun. Zaten senin o dediğini anlatmak için girdik buraya. Diyor ki sen oluşa geldin, sınırlandın, iyi halt ettin, bedelini ödersin. Bedelini öder, aperiona dönersin diyor, senin yazgın budur. Düzeylerde olup bitenler önemli değil, boyutta diyor. Buradaki gibi aperion, sınır konduğunda yok olmuyor. Burada su yok oluyordu, başka bir şey oluyordu. Burada aperion duruyor, kalıyor. Bak şimdi çizeceğiz. Kalıcılık ve geçicilik, durağanlık ve devingenlik… Batılılar bunu yapamadılar, beceremediler. Kalıcılık adına aperion yerinde duruyor. Dayağı yiyen geliyor oraya. Ot kuruyor, dönüyor. Peki gelecek sene ot olmuyor m u? Oluyor. İşte Anaksimandros onu diyor. Sen gittin ot oldun, biraz büyüdün, işte bak bir rüzgâr geldi kavurdu gitti. Senin karşıtın seni yok etti. Sen gittin, cezanı çektin. Gelecek sene başkaları gelecek. İşte, evren böyle dönüp duracak. Ama aperion hep var, dikkat edin. Başka bir şeye dönüşmüyor. Bir ananın çocuk doğurup salladığı gibi, kendi kalıyor. Yumurtanın ci vcive dönüştüğü gibi değil. Anaksimandros, bunu diyor. Oluşa geçmeyi, kara bir gözle görüyor. Diyor ki sınırlanmak bir felakettir. Daha sonra göreceğiz arkadaşlar, sınırlanmayı… Sınır, Pisagorcularda kutsaldır. Bakın burada, suçludur. Pisagorcul ar da diyor ki sınırlanmış şey belli şeydir. Haddini hududunu bilir, ne old uğunu bilir, başkasına tecavüz etmez. Bellidir o, çok kutsal bir şeydir. Sabahleyin kalktığında yatağını yap, orada yatak izin kalmasın, seni tanırlar. Seni tanıyınca öldürürler, diyor. Orada sınır, kutsal. Nesneler kendi sınırlarında varoluyorlar.

İkinci Gün

37

Herakleitos’a döndüğümüzde, Herakleitos aperion demiyor ama boyut diyor. Nedir onun boyutu? Logos14. Her şey logosa göre olup biter. Herakleitos’ta, dün biraz söylemiştim, ateş de var. Burnette, Karl Popper daha çok bu ikisi tartışmıştır. Ateş, Herakleitos’un felsefesine yapışıyor, uyuşuyor, ya da ters düşüyor. Ben ters düştüğü görüşündeyi m. Neden diyeceksiniz. Eğer biz ateşi boyut olarak alırsak, logos boşta kalıyor. Bana öyle geliyor ki ateş ögesi, Herakleitos felsefesinin bir sürçme taşıdır, ayağı takılıyor orada. Logosa göre olup bitiyorsa her şey, yani Pl aton’un idealar diyeceği şey, bir insan yapısı var, Aliler, Veliler, Ahmetler,

14

LOGOS (Yu. Herakleitos) Ussal yasa... Logos sözcüğü Yunanc ada usla kavrama anlamındadır ve duyguyla kavrama anlamındaki pathos sözcüğü karşılığında kullanılır. Yunanca kavrama ve seçme anlamlarım veren leg kökünden türemiştir. Kök anlamıyla ilgili olarak us ve bu usa dayanan söz, yasa, düzen, bilgi, bilim anlamlarım da dilegetirir. (Emile Meyerson, Du Cheminement de la Pensée adlı yapıtında düşünceyle dil arasındaki uygunluğun logos sözcüğünün bu ikili anlamında saklı bulunduğunu ileri sürer, s. 563-4). Yu. legein sözcüğü söylemek anlamındadır, bu yüzden Hıristiya n ve İslâm tanrıbilimcileri logos deyimini tanrısal söz (Lâ Léxis; Ar. Kelâm) anlamında ku llanmışlardır. Logos deyimini terimleştiren antikçağ Yunanlılarının en seçkin düşünürü Herakleitos’tur. Herakleitos’un dilinde logos, doğa yasasıdır; evrendeki düzenliliği, yasallığı, uyumu o sağlar. Bundan da öte o, Herakleitos’un açıklıkla belirttiği gibi bir d eğişme yasası’dır. Herakleitos onu evrensel değişmenin, sürekli oluşun yasası olarak ileri sürüyor ve bir anlamda tanrısal değişmezliğe karşı çıkıyor. Herakletos’un verdiği anlam, Anaksagoras’m başkavramı olan nous (Tr. Anlak, Os. Zekâ, Fr. Intelligence)’dan da farklıdır. Nous bir düzenleyici olarak evrenden önce de vardır ve evrene dışardan gelir, logos’sa evrenle birliktedir ve bizzat evrensel oluşun içindedir (Bk. Nous). Platon ve Aristoteles logos deyimini mantıksal temel anlamında kullanmışlardır (Bk. Logike, Logistikon). Platon’a göre bilgi, logos’ta te temellenir. Idea’lar, hem düşünceler (Yu. Logoi) hem de bu düşüncelerin ilksiz ve sonsuz nesne (Yu. Onta)’leridir. Düşünce’yle nesne arasındaki özdeşlik bu yüzdendir, yâni düşünce nesnesine her ikisi de idealar da temellendiği için uygundur. Antikçağ Yunan felsefesinde bu terime tanrısal bir anlam veren Stoacılar olmuştur, onlara göre doğada içkin bulunan tanrısallık koinos logos (Tr. Evrensel us, Os. Küllî akıl, Fr. Logos universel ya da raison commune)’tur. Yenipl atoncular, özellikle Philon, bu anlamı güçlendirmişler ve onu tanrısal söz (Fr. Parole d ivine) ve evrensel güç (Fr. Force cosmique) deyimleriyle nitelemişlerdir. Hıristiyan tanrıbilimcilerinin söz (Fr. Le verbe) anlayışı, Stoa ve Yeniplatoncular yolundan ge lmektedir. Hıristiyan inancına göre logos, insan kılığına giren İsa’da gerçekleşen tanrısal sözdür (Bk. Hipostas). Böylelikle evrensel değişirlik yasası’m dile getiren Herakleitos’un baş kavramı logos, tam karşıt bir anlama dönüşmüş olmaktadır. Her şey akar, geçer, değişir der Herakleitos; evrende kalıcı olan hiç bir şey yoktur. Bu sürekli evrensel değişirlik logos’ça düzenlenmiştir, logos yasasına göre olup bitmektedir. Ortaçağ skolâstiği, özellikle Augustinus, logos kavramını tanrısal ışık (eşdeyişle bilgi kaynağı, yâni bizzat tanrı) anlamında kullanır. Hegel vb. gibi yeni idealistlerin evrensel us a nlamındaki kullanımları da gerçekte bundan başka bir şey değildir; eşdeyişle evrensel us, evren ruhu, saltık düşünce, kavram vb. gibi deyimlerle bizzat tanrı’yı dile getirirler.

İkinci Gün

38

Johnlar, ölüp gidiyor ama insan sürüyor. Logos dediği, insan olmak, ağaç olmak, bitki olmak, hayvan olmak. Evren, bir yapıya göre olur, diyor. İşte buna kalıcılık diyor Herakleitos. Ötekilerin anlamadığı bu. Evrenimiz geçici bir evren değil, kalıcı bir evren. Burada biz kalıcılıkla geçicilik arasındayız. Demin sözünü ettiğimiz, her nesne değişir diyen de Herakleitos. Durağan bir nesne yok, her şey değişir, akarsu gibidir. bir suya iki kere giremezsin, diyor. Bir göle de iki kere giremezsin, akması gerekmiyor. Bir kayaya da iki kere oturamazsın. Onu aşırı uca taşı . Nietzsche diyor ki: Herakleitos, nehre iki kere giremezsin der, onun üstündeki köprüden de iki kere geçemezsin. Güzel değil mi? İkinci geç işin, ne kadar yakın olursa olsun o değişmiş olacaktır. Dikkat et, devi ngenlik, değişme ve durağanlık arasındaki çatışkı ile geçicilik, kalıcılık arasındaki çatışkıyı karıştırmayacağız. Herakleitos, kalıcıdır. Benim evrenim diyor, kalıcı. Logosa göre olup biter, diyor. M- Logostan kastı, evrenin yasaları değil mi? Evet. Her şey ona göre olup biter diyor. Fragmanları aç bir daha oku. Niye gelmişse dünyaya, o gelmiş, o dönüş yapacaktır, logosa göre ol acaktır, evrenin düzeni budur. Ama oluş ve durağanlık, Parmenides’e geçtiğimizde diyor ki; her şey durağandır, değişmez. O da karıştırıyor. Esas kalıcılığın profesörü Parmenides değil, Herakleitos. Ötekinin sö ylediği son derece yalın bir şey, nesneler değişmez diyor, A, A’dır. Sen Müjdat diyorsan, o Müjdat olmakla bitmiştir diyor. Peki beş sene sonra ne olacak Müjdat? Bunu hiç göz önüne almıyor Parmenides. Ama H erakleitos diyor ki; Müjdat beş seneye kadar darmaduman olur, değişir. Olgusal evrene baktığın zaman, gözünün içine sokuyor Herakleitos. M- Bir fragmanında diyor ya Herakleitos. Ben çok açık söylüyorum, çok basit söylüyorum ama beni dinlemeyi, anlamayı bilmiyorlar. Söyledik dün. Gözleri olup görmeyenler, kulakları olup duymayanlar. Barbarlar için, gözler ve kulaklar kötü tanıklardır. Yani saldırıyor. Ç oğunluk diyor, sürü. Sürüye Nietzsche’den daha beter sorgulama getiren,

İkinci Gün

39

tam cepheden saldıran odur. Eşekler samanı, altına yayarlar diyor, ne desin daha? M- Şimdi burada şöyle bir şey var, gündelik hayatta benim sık sık yaşadığım. Ne zaman gündelik bilim dışında düşünmeye başlasam, gündelik dil beni içine çekiyor. Çünkü öbür tarafa, biraz inanmak gerekiyor. Ona dün Herakleitos’ta rastladım. Umut edilmeyeni, umut etmek gerekiyor diyor. Ancak, bilgeliğe öyle ulaşılabilir. Çünkü ne iz vardır, ne de bir yol. Yani bundan dolayı zorluk. Diğeri göz önünde. Yani köprünün değişm esi, çok göz önünde değil. Açık ama onu algılamak, o yolda ilerlemek, inanmayı gerektiriyor. Ona inanmadığın sürece, köprünün aynı köprü olduğunda da ısrar etmeye devam ediyorsun. Bu, sıradanlığı yaratıyor, o tutarsızlığı yaratıyor. Sanki tutarlılıkmış gibi görünüyor, köprünün hep aynı köprü olduğunu söylemek, ama aslında tutarsızlık. Peki bir şey söyleyeyim. Ben bunu yaşıyorum. İstanbul’da bir evimiz var. Varınca ev darmaduman. Tozlar girmiş, böcekler girmiş, kapı bilmem ne olmuş. Buraya geliyorum, televizyonu açmak için üç -dört kere usta geliyor. Ne oluyor ki? Kablolar aşınmış, bilmem her şey değişmiş. M- Yani dünyayı böyle görmek, büyük bir sıçrama. Müthiş, müthiş. Herakleitos’un bakışını iyi tanımak lazım. H erakleitos, o Hegel gibi, şu gibi, bu gibi değil, çok çok derin. Herakleitos’u Platon epeyi anlamış ama hep oluş yönünden anlamış. Yani ondaki kalıcı uns uru görememiş. Kratylos Diyaloğu vardır. Orada hep bir Herakleitos’u konuşturur. Kratylos, Herakleitos’un talebesidir. O değişme oluyor, olmuyor da demezmiş. Parmağıyla işaret edermiş. Yani ben bir şey dersem, o biraz sonra değişecek, ben söylemeyeyim adını. İşin bir yanıdır ama doğru bir yanı. Kalıcılık-geçicilik ayrı terim, batılıların asla görmediği, değişme-durağanlık apayrı terimler. Parmenides durağanlığın filozofuydu, Herakleitos kalıcılığın filozofu. Terimler çok farklı.

Üçüncü Gün

41

“Ousia”15… Bu terimin Grekçede yazılışı bu, οὐσία. Tabi biliyorsunuz Greklerin harfleri değişik. Bunu iki profesörümüz de “öz” diye çevirmiş. Siz o kitabı Ousia’yı, ki ousia onun temel konusudur, öz olarak çevirdiğinizde okuyucu bitmiştir. O kitabı asla anlayamaz. Niçin böyle çevir iyorsun? Arkadaşımız öz ile töz arasında hiçbir fark görmüyor, o da olur, o da olur diyor. Ama olmaz işte. Bu, bizim felsefemizde, töz dediğimiz terimin Grekçe karşılığıdır. Buna niye girmek gereği duydum? Öz diye de bir şey var. Ama ousia değil eidos olarak var. Nedir bu eidos, nedir bu ousia ve eidos arasındaki temel ayrım? Töz ile öz arasındaki temel ayrım nedir? İnsan birleşik bir nesnedir değil mi? Kaya gibi, taş gibi, to prak gibi, ot gibi, ağaç gibi, at gibi, eşek gibi, katır gibi. Bütün nesneler

15

Sözlükler de farklı tanımlar getiriyorlar: ousia (Yu. Aristoteles) Varlığın özü... Aristoteles terminolojisinde öz anlamını dilegetiren ousia terimi Lâtinceye essentia sözcüğüyle çevrilmiştir. Antikçağ Yunan felsef esinde ilk düşünür sayılan Thales’ten Demokritos’a kadar felsefe ousia’yı aramıştı, ilk (Yu. Arkhe)’in araştırılması ousia’mn araştırılmasıydı. Varlığın özu’nün hangi özdekten meydana geldiği bilinmek isteniyordu. Buna çeşitli karşılıklar verilmiş; ousia’mn su (Thaïes), sonsuz ve sınırsız (Anaksimandros), hava (Anaksimenes) vb. olduğu ileri sürülmüştü. Ne var ki bütün bu yanlış ileri sürüşlerde evrenin özdeksel bir te mele dayandığı doğru bilgisi yatıyordu. Aristoteles’e göre ousia, nesnel varlıkları gerçekleşt iren, onların içyapılarında bulunup onları oluşturan öz’leridir. Bu düşüncesiyle üstün bir özdekçi görüşe varmış bulunan Aristoteles nesnel gerçekliğin dışında ayrıca kavramsal bir ousia’yı, Platon’a karşı olarak, yadsımaktadır. Ona göre ousia biçimlenm enin tek ve etkin nedenidir. (Orhan Hançerlioğlu – Felsefe Sözlüğü) ousia. Antik Yunan felsefesinde, özellikle de Aristotales’te hem töz ve hem de öz anlamına gelen Yunanca terim. Buna göre, ousia öncelikle. 1 töz, değişmez varlık, kalıcı gerçeklik; somut gerçeklikte söz konusu olan her tür değişmenin, doğadaki süreçlerin gerisindeki dayanak; 2 mantıkta, tüm kategorilerin temelinde bulunan töz kategorisi; birinci derecedentöz anlamına gelecek şekilde kullanılır. 3 öz, bir şeyin özsel doğası, bir şeyi her ne ise o şey yapan öz; bir türün üyesi olan şeyin gerçek doğası; birinci d ereceden tözü şu ya da bu türün üyesi kılan öz ya da form; tümel kavrama karşılık gelen formel öğe ya da türsel öz anlamına gelecek şekilde ifade edilir. Bu bağlamda, v aroluşu duyulara dayanılarak bilinen birinci dereceden töze, şu diyerek gösterdiğimiz bireysel varlığa ousia aisthetete adı verilir. Buna karşın, Ortaçağ felsefesinde, yaratı lmış öze, bireysel insan ruhuna, bedene can veren, bedensel araçlar varolmaya devam ettiği sürece, duyusal nesneleri algılama gücüne sahip olan entelektüel öze, bedenin ölümünden sonra yaşamaya devam edeceğine inanılan tinsel töze ousia gennete denmiştir. 4 Ousia nihayet yokluğa karşıt olarak, varlık, varoluş anlamına gelir. Terimi Theaetetos adlı dyaloğunda varlık anlamında kullanan Platon, nitekim, Devlet’te İyi ideasının ousia’nın, yani varlığın ötesinde olduğunu söylemiştir. (Paradigma Felsefe Sözlüğü)

Üçüncü Gün

42

birleşik olmak bakımından en yaygın ilke. Demek ki birleşik olmayan bir insan olamaz. İnsandan gidelim. İnsan diridir. Taşı, kayayı koyduk orada kaldı onlar. Bitki gibi, hayvan gibi, insan diridir. Diri olmayan insan olmaz, olamaz. Üç, insan duyumludur. Hayvan gibi, görür, koklar vesaire, duyu orga nları vardır. İnsan düşünür. İnsan ister, yani seçer, iyiyi kötüden ayırır. Bu nitelikler, insanın kaçınılmaz nitelikleridir. Bunları bir kenara koyup insan diye bir nesne yaratamazsınız. O halde bu niteliklerin toplamı, insanın özüdür, eidos’udur. Şunu bir kenara koyalım, koyamazsınız. Şimdi belki diyecek ki Müjdat kardeşim, ya hocam bu bir insan dediğ imiz nesne, bir metre on santimse? Olsun, bir metre olmak, iki metre olmak insanın temel özelliği değildir, ilineğidir. Siyahlık beyazlık. Afrika’daki zenciye biz insan demiyor muyuz? Simsiyah değil mi? Demek siyah olmak insan olmanın temel özelliği değil. Şu ya da bu renkte o lmak. Pelte bir insan, kekeme bir insan, ama insan. Kekemelik onun bir ufak kusuru, insan olmasını önlemez. Gözü arızalı, bizim Anadolu’da, konuştuk, bir olumsuzluk kültürü vardır. Kör Hasan derler, Kambur Mehmet derler, herkese bir kulp takarlar. Kulp taksalar da o bir insandır. Demek ki, bir nesnenin yapıcı temel özellikleri onun özüdür. Diğe rleri de ilineğidir. İlinek, olmayan ya da şöyle veya böyle olan özellik anlamı na gelir. Askeri okula gidiyor öğrenci. O okul kurallar koymuş. Diyor ki; şu santimden daha düşükleri alamam okuluma, ben cüceyi alamam. İnsandır, amenna, cebinde nüfus cüzdanı var, o da amenna ama benim yaptığım iş belli bir boyu, en az, asgari diyorsunuz ya, onu gerekli sayıyor. Bir basket takımı da bu kuralı koyabiliyor. Diyor ki; bana geleceklerin 1.80’den aşağı olmaması gerek. Bir metre on santimlik adam bana yaramaz. Onun gibi. Ama dediğim gibi arkadaşlar bu, ilineklerdir, temel özellikler değildir. M- Peki, tek tek bireylerin bir özünden söz edebilir miyiz? Edemeyiz. Ona geleceğiz, kesin olarak edemeyiz.

Üçüncü Gün

43

M- Yani Müjdat’ın özünden söz edemez miyiz? Hayır, edemeyiz. Müjdat kendini seçecek arkadaşım, Müjdat hiç kıvırmasın. Sana temel özellikler bir biçimde verilmiş. Duns Scotus var ortaçağ felsefesinde. O diyor ki bu’luk, şu’luk. O nesnenin kendi sesidir. Gidip patates alıyorsun. Patates alırken bile gözünü yumup beş kilo patates ver demiyorsun. Eşinizin, daha çok benimseyeceği büyüklükteki patatesleri seçiyorsunuz. Bir de diyorsunuz ki, hormonlu mu bu? Patateste bile özellik var değil mi? Onun yapıcısı belirliyor onu. Gübre koyuyor, ya da yapay gübre koyuyor, ilaç koyuyor, hormon koyuyor, onun anasını belliyor, ayrı mesele. Ama seni sen yaparsın kardeşim. Senin özün insan olmaktır. Hani varoluşçular, dedi ki, olan yoktur, biz kendimizi seçerek oluruz. Burada epeyi eksiklikler var. Bir kere sen sorumlusun. E- Peki hocam, bu öz değişir mi zamanla? Yani patatesin özü, belki de yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra… Ya da insanın özü, yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra, ya da iki bin yıl sonra değişir mi? Çünkü koşullar, şartlar, bazı şeyleri değiştiriyor. Hep aynı mı kalır? Sizin kanaatiniz ne? E- Bana değişir gibi geliyor. Basit bir örnek, domates. Yirmi yıl önce yenilen domatesle, şimdi yenilen domates aynı değil. Domates ama aynı değil. Acaba özü değişti mi? Buna geleceğiz. Dediğin soru güzel. Sonuç olarak soylar değişir mi? Soy, tür… E- Evrim de var. Tabi evrim de var. Bir kısım soylar silinmiş gitmiş. Var mıydı, yo k muydu, kemiklere bakarak bir şeyler söyleyebiliyoruz. Dinozorlar söz gel imi, gitmiş koca hayvancıklar. Bir kısmı çok değişmiş. Ben bitkilerle uğraşırken bu sorunuza hep takılmışımdır. Abdülhamit’e üzüm getirmişler, çok hoşuna gitmiş, Maraş üzümü. Maraş üzümü gerçekten çok güzeldir. Padişah develerle toprak getirtmiş. O bitkinin kökünü getir tmiş, üzümler büyümüş olmuş. O üzüm değil. Demişler; padişahım hava-

Üçüncü Gün

44

yı da getiremeyiz ki. Yani üzüm olmasına üzüm de oradaki koşullar onu Maraş’taki kadar güzel yapmıyor. Şöyle diyebiliriz. Evrenin böyle zamansal boyutuna baktığımız da, çok büyük değişiklikler olmamış. Yani evrim, değişmeler, iklimler, koşullar türleri ya da soyları şöyle ya da böyle bir değişime uğratmış ama insan yine insan kalmış. Demin Müjdat kardeşle onu konuştuk. Herakleitos’un sövdüğü şerefsizler şimdi de var. Sürü, kalabalık diyor. Aşağıladığı kalabalıklar şimdi de tıka basa dünyamızı doldurmuş. Gitmemişler onlar. Dedim ki; ben olsaydım yapan, eyleyen doğadır, evrimdir, ne ise işte, insanla hayvan arasına da bir tür koyardım. Yani doğa, orada zıplamış gibi geliyor bana. Herakleitos’un bir sözü var, biliyor musun? Doğa gizlenmeyi sever, diye. Doğa orada gizlenmiş bizden, örtmüş kendini. Hayvandan insana nasıl sıçradın? O dediğinize daha köklü olarak geleceğiz. Şimdi devam edelim. Boyutları ve düzeyleri görürken dedik ki; düzeylerde nesneler bizim zamansal ve uzaysal boyutlardaki karşımıza çıkan nesneler. Düzeyle rdeki nesneler dağlar, taşlar, ağaçlar, insan olanlar, hepsi. Ama bunların bir de boyutu var, dedik. İşte boyut, bu öz. Dedelerimiz öldü gitti, onl arın zamanındaki koyunlar yok ama koyun var, buğday var. Onların ekip biçtiği buğday değil ama buğday var. Demek ki boyut, kalıcı olarak, hani Herakleitos’un kalıcılıktan anladığı anlamda, var. Ama düz eylerdeki o değişime uğrayan, devingenlik ve durağanlık ya da değişim ve durağa nlık arasındaki, çatışkıdaki nesneler, bir biçimde doğal ölümlerini bitirip geçip gitmişler. Ölmüşler, yok olmuşlar ya da evrenin bütününe karışmışlar. Aperiona geri dönmüşler, Anaksimandros anlamında. Demek ki öz, öz olarak kalıyor. Onu söyledik, bir insanı neler yapar, bir ağacı n eler ağaç yapar. Şimdi Betül Çotuksöken diyor ki, bir şeyi o şey yapan özdür. O nedenle bu çeviri, ousia değil, töz değil özdür. Töz demek ki bir nesneyi tanıyorsak, özellikleriyle, kendinde ve kendinde olarak tanıyo rsak, o yapıcı özelliklerini üstünde tutmuş olarak bir tözdür. Siz dersiniz ki, ben bir insan gördüm, bunu anlarız. Bir elma gördüm, bir deve gör-

Üçüncü Gün

45

düm, anlarız. Ama dersen ki ben gelirken bir renk gördüm, anlamayız, ilinektir. Bir şeyin rengi olur. Yani töz kendi olan ve kendi ile tanınandır, ilinek başkasında olandır. Renk, koku, sertlik, yumuşaklık, tat, bir şeyindir. Aristo, Kategoriler’de onu çok güzel söylemiş, kendi ile olan ve bilinenler. Hakkını vermek adına söylüyorum, başkası ile olanlar, kendi başına bir beyaz renk göremeyiz. Maksim Gorki ile Çehov bir gün bir parkta oturmuşlar, bankın üzerinde. Çehov demiş ki ben rüyamda, uçsuz bucaksız bozkırda, tek ve boş bir çizmeyi yürüyüp giderken gördüm. Lenin’in çizmesini düşünün. Rusya bozkırlarında yürümüş gidiyor. Gorki diyor ki; bu çok muhteşem bir şey. Burada şu var, bizim felsefemiz bakımından, çizme kendi başına yürüyemez. Birinin ayağında olmak zorundadır. İlinektir, temel özellik değil dir. Herakleitos, umarım zamanla tam öğrendiğimizde, sizlerle aynı düşüncede oluruz, gelmiş geçmiş en büyük filozoftur. Bunu şu bağlamda söyleyeyim: Martin Heidegger bir felsefe profesörüyle, şöyle 300 sayfalık bir söyleşide, karşılıklı çözümlemede bulunmuşlar. İnanın arkadaşlar, tek cümlesi doğru değil. Bu çok acı bir şey. Martin Heidegger, ontolog, bir. Çok büyük bir ontolog, iki. O bile toslamışsa kayaya, düşünmek gerekiyor. Diyalektiğin kurucusu, malum Hegel. Herakleistos’tan tek sözcük anl amamış. O çuvallamanın nedeni şu: Mantık bilimi, Büyük Mantık, bir de parçası var onun. Büyük Mantık’tan okudum diyalektiği, asıl suç H egel’de. Bal gibi çuvallamış. Diyor ki; benim logic’ime almadığım, -logic, mantık- Herakleitos’un hiçbir sözü yok. Ben de okuyunca, dedim ki, iyi ki almışsın. Ya almasan halin nice olurdu. Evet, sizden dinliyoruz. M- Herakleitos’tan önce bir boyut söz konusu değil. Hep düzeyler var. Düzeylerden kasıt, benim anladığım, evrende bir sürü nesne var ve bunlar birbiriyle çatışkı halinde. Sürekli çatışıyor ve sürekli bir dönüşüm var. Her şey dönüşüyor. Ölerek dönüşüyor, başka şekillerde dönüşüyor ve evren bu zıtların birliği üzerine kurulu. Burada o zıtların ç atışması, dönüşmesi, değişim, düzeyleri gösteriyor. Ama evrenin devam etmesi, bütün bu zıtlıkların savaşının ötesinde varlığını sürdürmesi, oluşturması ise boyutu oluşturuyor.

Üçüncü Gün

46

Güzel. Nesneler birbiriyle mi savaşıyor, kendi kendileriyle mi savaşıyor? M- Aynı zamanda kendi kendileriyle de savaşıyorlar. Çünkü bir nesn enin içinde de kendi kendine çatışan ögeler var. O daha önemli. Yani kendi içinde savaş sürüyor. Kendi içinde çatışkı var. Anaksimandros savaştır diyor, biliyorsunuz. Boyut Anaksiman dros’da var, aperion olarak. Herakleitos’tan bir ufak öge var , onu kafamızda tutalım. Diyor ki, bir nesne, o karşıtların savaşından ibarettir, o bir süreçtir. Ona ad veremezsiniz. Siz Çağlar dediğiniz an, Çağlar, Çağlar olmaktan çıkar diyor. Buna karşı Parmenides ne diyor? Değişim bir hayaldir. Herakleitos da Parmenides de duyu organlarına karşı fazla sıcak değiller. Hele hele Parmenides’de bu tam. Ağır bir dille suçlar. Siz, durağan bir nesneye, değişiyor diyorsunuz, ölüyor diyorsunuz, saçmalıyorsunuz diyor. Peki, o nesne yok da ne diye ad verdin? Peki, o nesne yok da ne diye üzerinde konuşuyorsun, diyor. Bakın bu da bir felsefe. Herakleitos Çağlar diye bir nesne yok diyor. Parmenides de diyor ki; Çağlar yoksa ne diye üstüne konuşuyorsun, ne diye Çağlar dedin? E- Herakleitos, niye Çağlar yok, diyor? Onu ben anlayamadım. Çağlar niye yok diyor, biliyor musun? Çağlar diye bir nesne, bir noktada, bir an içerisinde, yakalayamıyoruz onu, diyor. E- Zaman geçtiği için. Efendim, her an. Zaman geçtiği için değil. Mesela Herakleitos onu vu rguluyor. Diyor ki; çok zaman geçecek ki değişecek diye düşünüyors unuz, o her an değişiyor. E- Bir an önceki Çağlar’la, bir sonraki andaki Çağlar aynı değil. Evet, değil. Bir nehre iki kere giremezsiniz. İkinci kez girdiğinizde o sular çoktan akıp geçmiştir. Bu bile, Herakleitos’un anlatmak istediğini, bana göre, tam anlatmıyor. Herakleitos’un anlatmak istediği; sen, şu masaya iki kere bardak koyamazsın. Bir kayanın üstüne iki kere otur a-

Üçüncü Gün

47

mazsın. Birinci oturdun, gittin bir sigara içtin, dolaştın geldin, geldiği nde o kaya değişmiştir, diyor. Bu doğrudur, yanlıştır, tartışılır. Herakleitos’un söylediğini anlamak, ayrı bir konu. Yanlış anlamamak önemlidir. Onu yanlış anladınız mı, ipin ucu elinden gider. Herakleitos’un dediği şudur: Bardak, bu çay kaşığı, öteki, öteki, kendi içindeki karşıt ögelerin savaşını yaşıyor, o bir süreçtir. E- Bu değişimi sürdüren de çatışkılar. Çatışkı Hegel’de bir uyuma gelir. Tez, antitez, sentez . Sentez bir uyumdur. Herakleitos bunu şiddetle reddediyor. Harmonia, yok öyle bir şey, diyor. Evrende harmonia yok, ölür o zaman evren. Türkçesi uyum. Parmenides de diyor ki, madem öyle de ne diye ad verdin? Eğer sen bir nesneden söz ediyorsan, o vardır. E- Peki, Parmenides’in sorusunun cevabı ne? Niye vermiş o zaman, niye veriyor? Güzel. İyi bir felsefe talebemiz var. Parmenides, Elea’lıdır. Elea, güney İtalya’da bir kentin adıdır. Herakleitos, İyonya’lıdır. Kara Atina’sında, kara Yunanistan’ında felsefe, Sokrates, sofistler, Platon, Aristo ile fışkırmadan önce bu iki bölgede patlak verdi. İkisi de görkemli idi. Bir tarafta Thales, Anaksimandros, Aneksimenes, Herakleitos gibi devler vardı. Öbür tarafta da en azından Pisagor vardı, Ksenefones vardı, X enon vardı, onun öğretmeni Parmenides vardı, Melisos vardı, daha ötesi Empedokles vardı. Empedokles, Etna dağına atlamış, ölmek için . Etna dağı sandaletini geri atmış, kendisini de yutmuş16. Bir kısım filozoflar,

16

Ölümüyle ilgili söylentiler çelişkili. Nitekim, Herakleides baygın kadı-nın öyküsünü, Empedokles’in ölü kadını canlandırıp gönderdikten sonra nasıl ünlendiğini anlatırken, Peisianaks’ın tarlasının önünde kurban keÇ-tiğini söyler. Dostlarından bazıları bu törene çağrılmıştı, aralarında Pau-sanias da vardı. Şölenden sonra, ötekiler sofradan kalkıp dinlenmeye çekildiler: Kimi yakındaki tarlada ağaçların altında, kimi canı nerede isterse orada; o ise şölende oturduğu yerde kaldı. Ertesi gün kalktıklarında, bir tek o yoktu. Aradılar, köleleri sorguya çektiler, ama onlar da bilmiyordu; yalnız bir tanesi gece yarısı Empedokles diye bağıran çok yüksek bir ses duyduğunu, kalkıp bakınca gökyüzünde bir ışık ve bir meşale ışıltısı gördüğünü, başka bir şey bilmediğini söyledi; hepsi bu olanlar karşısında şaşırıp kaldılar, Pausa-

Üçüncü Gün

48

Zeller buna dâhildir… Çok acı bir şey, ben çok çok üzülüyorum. Gerçi kişisel bir üzüntü olmanın ötesine geçmiyor. Grek felsefesinin temel devlerinden birisi, Guthrie bu sene çevrilmeye başladı, Jagger bu sene çevrilmeye başladı. Jagger’in çok güzel bir kitabı çıktı. Zeller, beş altı senedir var. Bakın, Robin’den daha bir satır çevrilmedi. Burnet’ten bir satır çevrilmedi. Ross, o bir mutluluk oldu, Aristo’nun çevirmenidir, çok iyi bir çevirmen, o Kabalcı’nın bir ikramı oldu, çevrildi. Grek felsefesi gibi, insanlığa ışık tutan koskoca bir güneş karanlıkta. Bizim Türkler için karanlıkta. Oturup tartışacaksın, neyi tartışacaksın? Senin ordina ryüs profesörün, ousia’ya öz diyebiliyor. Neden diyorum, bilmiyor. Açık

nias gelip onu aramaya birilerini gönderdi. Ama sonra, istenen bir şeyin gerçekleştiğ ini, ona tanrılardan biri gibi kurban kesmek gerektiğini söyleyerek fazla uğraşmamal arını istedi. Hermippos’un anlattığına göre , hekimlerin umut kestikleri Pantheia adında Akragaslı bir kadını iyileştirince, kurban kesmiş; şölene çağrılanlar yaklaşık seksen kişiymiş . Hippobotos da onun sofradan kalkıp Etna dağına gittiğini söyler; alev kraterinin başına gelince, tanrılaştığı söy-lentisini pekiştirmek için, içine atlamış ve gözden kaybo lmuş; ama son-radan ayakkabılarından biri kraterden dışarı püskürtülünce ―çünkü hep bronz ayakkabı giyerdi― durum anlaşılmış. Bu anlatı Pausanias’ın sözleriyle çelişiyordu . Ephesoslu Diodoros, Anaksimandros üzerine yazdığı eserde Empe -dokles’in tragedya sahnesine özgü ağır davranışlara ve giysilere bürüne-rek ona özendiğini söyler. Selinuslular yakınlardaki pis kokulu bir ır-mağın veba salgınının pençesine düşünce (hem kendileri ölüp gidiyor, hem kadınlar doğum yaparken ölüyorlardı), Empedokles ha rcamalarını kendi cebinden karşılayarak o yakınlardaki iki ırmağı oraya getirmeyi düşünmüş; ve ırmakları birleştirip suların tatlanmasını sağlamış. Böylece veba salgım son bulup Selinuslular ırmak kıyısında şenlik yaparken Empedokles ortaya çıkmış; bunun üzerine yerlerinden fırlayıp bir tanrı gibi önünde eğilmişler ve dua etmişler, işte Empedokles bu kanıyı pekiş-tirmek için kendini ateşe atmış. Timaios onun (Sicilya’dan) ayrılıp Peloponnesos’a gittiğini ve bir daha dönmediğini söyleyerek bu anlatıya karşı çıkar ; dolayısıyla nasıl öldüğü de karanlıktır. Dördüncü kitapta ad vererek Herakleides’in anlatısına karşı çıkar; çünkü Peisianaks Syrakusa ilıydı ve Akragas’ta toprağı yoktu; ayrıca, böyle bir söylenti yayılmış olsaydı, Pausanias dostunun bir heykelini diker, ona tanrı gibi bir heykel ve küçük bir tapmak yapardı: çünkü zengin bir adamdı. “O yakınlarda bulunduğu halde hiç anmadığı kratere nasıl atladı ki?” diyor Timaios. “Demek ki Peloponnesos’ta ölmüştür. Mezarının bulunmaması da şaşırtıcı değildir; çünkü daha birçok kişinin mezarı bulunmamıştır.” Timaios bunları söyledikten sonra şöyle ekliyor: “Ama Herakleides zaten her zaman böyle saçmalıklar anlatan biridir: Aydan bir adam düştüğünü söyleyen de odur.” Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Yapı Kredi Yayınları

Üçüncü Gün

49

söyleyeyim, bilmiyor özle tözün ayrımını. Bizim böyle filozofumuz sayısız. Şimdi çık işin içinden, nasıl çıkacaksan. Boyut ve düzey meselesini kavrayalım, çünkü bu bize çok gerekli ol acak. Daha sonra Platon’un idealar kuramını göreceğiz. İdealar, özlerdir, eidoslardır, boyuttur. Diyor ki Platon, ben ıvır zıvırla niye uğraşayım? Benim ruhum bir zamanlar bu idealarla yan yana yaşıyordu. Onun tezi bu. Beğen beğenme, doğru yanlış, ayrı bir konu. Ben Platon’dan söz ediyorum. Diyor ki, benim ruhum, bir zamanlar idealar evreninde, idealarla komşuydu. Onlara baktı, onları tanıdı, varoluşa geldi ya da oluşa geldi, bizim deyimimizle, şimdi eski bilgilerini anımsıyor. Grekçe anamnesis17. Eğer Çağlar, bir şey biliyorsa, bu öğrendiğinden değil, anımsıyor. Ivır zıvır, değişen şeyler, bana ne, diyor. Bir şöyle, bir böyle olurlar. Platon, sıkı bir ideacıdır. Böyle bir adam, neden Herakleitos gibi ko rkunç bir dev önünde iken Herakleitosçu olmamış da gitmiş Pisagorcu olmuş şaşıyorum. Guthrie, Aristo hiç anlamamıştı Herakleitos’u, diyor, Platon biraz anlar gibi olmuştu. Dünyanın en büyük felsefe tarihçisi. Cornford var. Müthiş bir Platon devi. Küçük bir kitabı çevrildi. O kit abında diyor ki, Aristo, Platon’u idealar kuramı bakımından eleştirir. Tam da bu noktada iyice aptallaşır. Çok ağır bir dil kullanıyor. Whitehead, İngiliz filozofu, diyor ki; baştan başa, bütün felsefe, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir. Platon’suz bir felsefe olmaz, yapamazsın. Hani bu işin aşırı uca taşınmış örneklemesi ama bir görüştür sonuçta. Demek ki bizim evrenimizde boyutlar var, soylar var ve oluşa gelmiş bireyler var. Tekil nesneler var. Ya da daha ileride, daha rahat kavraya-

17

anamnesis. (Yu. Platon) Anımsama... Atitikçağ Yunan düşünürü Platon, orphik düşünceden yararlanarak, insan bilgisini anamnesis kavramıyla dile getirmiştir. Gerçek bilginin, elle tutulup gözle görülen nesnelerde değil İdea'larda bulunduğu savunulunca bu idea'ların nasıl bilindiği sorusunu karşılamak zorundaydı. Platon bunu ruhun ölümsüzlüğü varsayımıyla çözmeye çalışmıştır. Orphik inançtan gelen bu varsayıma göre ruh ölümsüzdür, dünyaya tekrar tekrar gelir. Öyleyse hem bu dünyada, hem de dünyaya geliş aralarında oturduğu öteki dünyada (Yu. Hades) görüp öğrendiklerini hatırlayacaktır. Bilgi, anamnesis’tir... Bu terim, ruhbilimde ve psikopatolojide (Fr. Anamnése), geri çağırma (Fr. Rappel) ve anımsatma (Fr. Remémoration) anlamlarında kullanılır.

Üçüncü Gün

50

cağımız gibi tikel nesneler var. Soyu olanın tikeli olur. Güneş, tekil ne snedir, bir tanedir. Ama Çağlar, tikeldir. Çünkü bir soyun bireyidir. Bir tane değildir, o bir soya bağlıdır. O bir insandır. Bir güneşten bahsed emeyiz, güneşten bahsederiz. İkinci bir güneş yok çünkü. Çağlar kardeşime soracağım, dille uğraştığı için. Nasıl oluyor da gündelik konuşm alarda, bal gibi herkes, dilbilgisi, tarihçisi, fizikçisi, kimyacısı, felsefecisi, şakır şakır insanlar diyebiliyor, hayvanlar diyebiliyor. Doğru mu? Bitk iler diyebiliyor. Peki, bir şey sorayım: Evrenimizde kaç tane insan var? Ç- Tür olarak yok. Bir tane. Niye çoğul eki kullanıyorlar. Ç- Herhalde bir insana da insan dendiği için. Bu yanlış. Tabi ben dille de uğraştığım için, insan olanlar… İnsanlar dersem ben yanlış bir dil kullanırım. Ağaç olanlar, hayvan olanlar… Karşılar mı sizce? Ç- Belki felsefede. Tabi ben de felsefeden söz ediyorum. Gündelik dilde zaten yanlış kullanılıyor. İnsanlar, deyip çıkıyor adam. Bir türün çoğulu olmaz. Ama bal gibi kullanılıyor. Tekili nasıl anlatacaksın? Bir insan diyor. Bir insan ama çoğu kez de onu diyorsun. Peki, kategori 18 ne demek? Ç- Sınıflandırma?

18

category (n.) 1580s, from M.Fr. catégorie, from L.L. categoria, from Gk. kategoria, from kategorein "to speak against; to accuse, assert, predicate," from kata "down to" (or perhaps "against;" see cata-) + agoreuein "to declaim (in the assembly)," from agora "public assembly," from PIE root *ger- "to gather" (see gregarious). Original sense of "accuse" weakened to "assert, name" by the time Aristotle applied kategoria to his 10 classes of things that can be named. cata- from Gk. kata-, before vowels kat-, from kata "down from, down to." Its principal sense is "down," but with occasional senses of "against" or "wrongly." Also sometimes used as an intensive or with a sense of completion of action. Very active in ancient Greek, this prefix is found in English mostly in words borrowed through Latin after c.1500.

Üçüncü Gün

51

Acaba? Müjdat kardeş, sen ne dersin? Şimdi bir yanlış kullanıma gel eceğim. M- Sınıflandırma dediğimiz zaman, bir türden söz ediyoruz. Elbette. M- Ağaç, bir tür. Ağacın içinde, kavak ağacı var, meşe var. Biz onları ayırabilmek için sınıflandırma yapıyoruz. Ama asıl sınıflandırma, ağaç, insan, hayvan, bunlar arasında olan. Temel ayrımlar onlar arasında. Küçük ayrımlarla da onlar ayrılıyor. Küçük ayrımlar diyelim, ben öyle diyorum çünkü. Bunu tartışacağız ileride. Şimdi ağaç olmaklık nedir? Uzun ömürlü bitki olmaktır, değil mi? Kayısı da uzun ömürlüdür, elma da… Bir ot gibi değil. Onun temel ayrımı, diri olması, birleşik olması, bir de küçük ayrım olarak uzun ömürlü olması. Ottan ayırdığımız nokta o. Fakat ben onu demek istem iyorum. Her gün kullanıyorlar, sokakta. Diyor ki, bu kategoriye girer. Bu doğru mu? Terim olarak kategoriden ne anlıyoruz? Grek toplumunda yargıç önüne çıkan bir birey suçlanıyor. Sen çaldın, sen öldürdün, sen yalan söyledin. Ona ne yapıyor? Bir eylemler yüklüyor, değil mi? Kat egori budur. Kategori yüklem demektir. Mesleğin olur, doktorsundur, o bir yüklemdir. Spor yapıyorsun, futbolcusundur, o yüklemdir. Çiçek seviyorsun, çiçek seversin, yüklemdir. Sinirlisin, o bir yüklemdir. Say sayabildiğin kadar. Kategori, yüklem demektir. O zaman niye biz kategorilere ayrıldı diyoruz? Ç- Yüklemlere ayrıldı. Oldu mu bu? Olmadı. Demek ki Müjdat kardeşimizin dediği öbekler, sınıflar, soylar, yüklemlerle oluşur. Kabul mü? Şimdi daha somuta in elim. Beyaz gömlek, siz de beyaz, siz, siz. Ne yaptık? Dedik ki, beyaz gömlekliler bu tarafa. İşte bir sınıf. Peki, o öbeği nasıl belirledik? Yükleml erimizle, beyaz gömlekli yüklemiyle. Beyaz gömlekli yüklemi, öbek d eğildir. Ama onunla oluşan ortak kümeye biz sınıf diyoruz.

Üçüncü Gün

52

M- Yüklem, bir şeyi anlatıyor, bir şeyi tanımlıyor. Sınıf ise tanımlananların oluşturduğu küme. Sen benden güzel ifade ettin. Şimdi onu ben kardeşlerimize kısaca aktarayım da zorluk çekmesinler. Diri olmak, senin içkin yüklemindir , senin içinde. Sen o yüklem olmadan bir insan olamazsın. İçkin yüklem, kur ucu, yapıcı yüklemdir. Masa bacağı, üst tablası, içkin yüklemdir. Bacaksız masa olmaz. E- Cansız nesnelerin de yüklemi var. Yani sadece insanlara ait bir şey değil. Elbette. E- Varlıkla ilgili. Yüklem, nesneyi o nesne yapan, öz dediğimiz temel özellikler ol abilir. Taşkın yüklemler var. Çağlar, futbol oynadı. İçinde var mı? Yok. Eylemi var. Erdem alanı, onu göreceğiz, çok ilginçtir, bu felsefeciler görmediler ve söylemediler, yüklem üzerine yüklemlerdir. Nedir o yüklem üzerine yüklemler? Diyoruz ki; Ahmet çaldı. Arkadan diyoruz ki, çalmak kötüdür. Bakın iki tane kategori sallıyoruz. Ahmet çaldı. Çalmak yüklem değil mi? Taşkın yüklem. Ahmet’in dışına çıkmış, Ahmet’in içinde çalma diye bir şey yok. Ha içinde niyet olur, şu olur, ayrı da çalmak olarak, eylem olarak, eylem dışarıya fışkırmış yüklem demektir. Çalmak kötü diyoruz. Demek ki başka bir yüklemle o yüklemi değerlendiriyoruz. Ahlak alanı budur. Eylemleri değerlendiriyoruz. Ama bugünkü kon umuz o değil. Yüklemlere bilgi kuramı bakımından gireceğiz. İçkin yü klemler, dışkın yüklemler, taşkın yüklemler ve aşkın yüklemler, dört çeşit yüklemimiz vardı. Kant’ı görürken göreceğiz, Kant kardeşimiz burayı görememiş. Diyor ki; bir nesneye eklediğimiz yüklem, onun bil eşik özelliğidir. Analitiklik nasıl oluyor? Bir üçgenin üç açısı var, üç de kenarı var. Sen, üçgen gördüm dedikten sonra, üç açılıdır dersen güle rler adama. Canım üçgen dedin işte, üç açılı. Çünkü üç açılık, üçgende içerilmiştir. Ben üçgen gördüm, üç kenarlıydı. Bu da içkin, bu da anal i-

Üçüncü Gün

53

tik. Üç kenarlı olmayan üçgen olmaz. Kant burayı görmemiş. Diyor ki; biz bir nesneye yüklem ekliyoruz, o onun sentetik yüklemidir. Mesela, Çağlar diridir, ona ekledik. Ben o görüşte değilim. Bir nesneyi oluşturan içkin yüklemler analitiktir. Diri olmayan insan olmaz, duyumu olm ayan insan olmaz, usu olmayan düşünmeyen insan olmaz. Bunlar senin içkin yüklemlerin. Ben bir insan gördüm, diriydi. Derler, ölü insan da mı olur? Arkadaşlar ben bugün bilgi kuramına bugün girelim diyorum. Sempozyum. Platon’un kitabından ufak bir parça alarak girelim konuya. Sempozyum’da sevginin en iyisi hangisidir diye bir yarışma açarlar konuşmacılar. Peros ya da phila. Bu yarışmada herkes bir şeyin sevgis ini en iyi sevgi olarak görür. İş Sokrates’e geldiğinde o, Dicotema diye bilici bir kadınla olan sohbetini aktarır, topluma. Sempozyumda, şölende olan konuşmalara, hazır kişilere onu aktarır. Onun anlatımına göre, bir tarafta bilge olanlar, oralara bakacağız. Bilge olanların karşısında ne olabilir Çağlar kardeş? Ç- Cahiller olabilir. E- Karşıtı mı? Evet karşıtı. Ya da olumsuzu diyelim, karşıtı demeyelim. Ç- Bilgisizler. Bilge olmayanlar diyelim. E- Peki, bilge olmayanlar, karşıt mı oluyor? Çünkü bilge olmayanlarda bir sürü şey var. Bilge olanlar bir tane, bilge olmayanlar bir sürü. Bakınız, ona geliyorum zaten. Bilge olanlar diyor, o bilici bayan, her şeyi bilenlerdir. Yani öyle bir şey olabilirse, tanrısal. Saltık bilgiye sahip olanlar varsa, bir yanda onlar. Platon diyor ki, bunların öğrenmeye gereksinimleri yoktur. Niye yoktur, belli değil mi? Her şeyi biliyorlar. Soruna iyi cevap vermek için şöyle kısa bir somut örnek vereyim ki konumuz o. Ona cevap vermeden konuyu çözemeyiz. Sormuş olmanız da ayrıca iyi. Şurada oturuyoruz, bir bayan orada midyelere gidiyor.

Üçüncü Gün

54

Kendini bilmez bir haydut da çıktı önüne, başladı sataşmaya. Olabilir. Hele hele İstanbul’da sık sık görülen bir manzara. Diyorsun ki, bu adam ahlaksız. Gitti elin kadınına saldırdı. Oradan bir delikanlı geldi, ulan, dedi namusa sataşılmaz, bu sataşana birkaç tane indirdi. Geriden izliyoruz. İçimizden diyoruz ki, ulan helal olsun be, bu adam ahlaklı, erdemli. Bak, haksızlığa karşı çıktı. Bir sürü de adam seyrediyor, film seyreder gibi. Onlar için ne diyeceğiz? Bir ahlaksız var saldıran, bir sahip çıkan ahlaklı var, bir de izleyenler var. Ne yapacağız onları, ne diyeceğiz? M- Onlara da ahlaksız diyeceğiz. Bilemiyorum. Sizce. Ç- Hocam olumsuzluk var, bir de zıt var. Geleceğiz işte, ona geleceğimiz için… Bunlara ne diyeceğiz ? Onları polis geldi, yakaladı. İşi hukuktan götürelim. Gelin, dedi, burada bir müdahale oldu, hayvan gibi seyrediyorsunuz. Gelin bakalım, verin ifadeleri. Şimdi bunlar savunmalarında dediler ki; tanımadığımız bilmediğimiz bir k adın, tanımadığımız bilmediğimi bir erkek geldi, sataştı, ben de tatile geldim, niye başımı derde sokayım? Ben o kadına bir şey yapmadım. Ne elledim, ne dilledim, bir müdahalem olmadı. Ben oturmuş, arkadaşl arımla çay içiyordum. Siz de beni yakaladınız, getirdiniz. Yani siz o sataşanla uğraşın, derse, yargıç ne diyebilir? Ç- Bir şey diyemez. Bir şey diyemez. Ama Müjdat kardeşimin vicdanı diyor. Bir kötülüğe karşı susan da öteki kadar ahlaksızdır. Bakın bu doğrudur , Müjdat kardeşimizin dediği. Ama işin pratik yaşamı var. O zaman şöyle diyelim. Platon diyor ki, bilge olmayanlar kimler? Saltık bilgiye iye olanlar d iyelim, varsa öyle bir şey. Zaten Platon da var demiyor, Zeus demiyor. Pl aton’da öyle bir şey yok. Daimon dedikleri üstün güç düşüncesi var, m ilattan önce dördüncü yüzyıl Greklerinde. Yani Hesiodos ve Homeros gibi tanrıcı değil bunlar. Bilge olmayanlar ikiye ayrılır, diyor. Sempozyum olarak özgün kitabın adı, Şölen olarak çevrilmiş. Şölen, uygun bir

Üçüncü Gün

55

adlandırmadır. Grekler, bir parça söylemiştik, hızla yemek yer, hızla içerler, yemekler kalkar, ondan sonra söyleşi başlar. Grekler şölenden bunu anlıyorlar. Sabaha kadar da sohbet sürer. Hatta millet orada uyu klamaya dalar. Birbirinden habersiz uyurlar. Sohbet sürerken uyurlar. Bunu çevirenler, Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat, bu iki kişiyi saygı ile anmak istiyorum, bizim ekinimize çok hizmetleri olan insanlar. İkisi de öldü gitti. Ancak konuyu bilmek adına söylüyorum, yoksa saygısızlık gibi bir tutuma girmeyi asla istemem, çünkü bunlardan ben çok yara rlandım. Bu kişilerin kökeni felsefeci değil, dilci. Biraz da mitoloji diy elim, felsefeden çok mitoloji, Azra Hanım daha çok öyleydi. Şimdi siz fizikçisiniz değil mi? Sizin Max Planck’ı çevirmeniz için çok iyi Almanca bilmeniz gerekir. Ama, Çağlar çok iyi Almanca bilse bile Max Planck’ı çeviremez, siz çevirirsiniz. Çünkü orada fiziksel terimler var. Demek ki Max Planck’ı, Einstein’ı, Heisenberg’i çevirmek için hem fizikçi olmak gerekiyor, hem de Almancayı çok iyi bilmek gerekiyor. Almancayı çok iyi bilen salt dilci, onları çeviremez. Burada da öyle bir şey olmuş. Çev irirken, ben okuduğumda fark ettim, suçlayarak değil ayırdına vararak, bilge olmayanları ikiye ayırıyorlar. Karşıt ve çelişik terimi kullanmadan. Oysa ki bunlar kullanılsaydı çok rahatlık olurdu. Çünkü bilge olanların tam karşıtı bir, cahiller, kara cahiller -Pierre Hadot bunlara deliler diyor- iki, filozoflar. Garibinize gitmesin, bunu söyleyen Platon kardeşimiz. Cahiller ve filozoflar, bunlar bilge olmayanlar. Cahiller sizin söyl ediğiniz, karşıtlıklar. Beyazın karşıtı nedir, siyahtır. Ahlaklının karşıtı nedir, ahlaksızdır. Sıcağın karşıtı nedir, soğuktur. Bu cahiller, karşıtlar. Filozoflar da çelişikler. Çelişik ne demektir? Şöyle diyelim, karşıtlık çelişkili olmanın en aşırı ucudur. Çelişki öyle olmayandır. Mesela beyaz dedik değil mi, bunun karşıtı siyahtır. Ama yeşil, onun çelişkili halidir. Mavi, sarı, öteki renkler, siyah hariç çelişiklerdir. Yani beyaz değiller ama siyah da değiller. Demin söyledik, birisi saldırdı, birisi koruyor, gerisi de seyrediyor. Seyredenler çelişik olanlar. E- Arada olanlar mı yani?

Üçüncü Gün

56

Arada olanlar. E- Biraz önce o ayrımı ben yapacaktım da, soğuk ile sıcak arasında çok zıtlık yok. Aslında soğuk, az sıcak demektir. Ya da beyaz ya da siyah… Siz nicelikten, dozdan, derecen gidiyorsunuz. Doğru, fizik ona dönüştü. Ben felsefeden konuşuyorum. E- O yüzden arada olanlar mantıklı yani. Katılıyorum. Yani niceliksel fizik var, o tamam. Bir derece farkı var, yoksa soğuk sıcak, tabi ona katılıyorum. Ama biz, yapısal olarak kon uşuyoruz, ahlaklı ahlaksız, karşıtı öğretmek adına söylüyoruz. Nemli kuru… Yoksa dediğin derece farkı, onu biliyorum, o kabul. Ama ahlaksız, ahlaklının derece farkı değildir. Yani sosyal alanda… E- Tamamen farklı. Çok farklı. Doğrudan, tam cepheden, karşı. Şunu kısaca söyleyebiliriz, bunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Her karşıt olan, aynı zamanda çelişiktir. Ama her çelişik olan karşıt değildir. Orada oturuyor, hiç karışmıyor, ben o işe sürtünmem diyor. Ahlaklının karşısında ahlaksız var, saldıran ahlaksız, koruyan ahlaklı, peki bunlar ne oluyor? Bunlara ne diyebiliyoruz? Ahlaklı olmayanlar. Sen ahlaksız değilsin ama, ahlaklı da değilsin. Tamam, senin yakandan tutup götürmüyorum, ceza veremiyorum senin gibi bir şerefsize ama sen de kafanı kaldırma, sütten çıkmış ak kaşık değilsin. Bak sen orada oturdun, seyrettin, sen ahlaklı olm ayansın. Toplumumuz % 99 ahlaklı olmayanlardan oluşur, seyreder. Kavgayı seyreder, olumsuzluğu seyreder, sıvışır. Martin Heidegger d iyor ki; herkes gibi düşünürüz, herkes gibi öksürürüz, herkes gibi kokl arız, herkes gibi de sıvışırız. Şölende arkadaşlar, bilge olmayanları ikiye ayırıyor. Pierre Hadot’u tanıyacağız, çok iyi bir Fransız filozofudur, gölgede kalmış bir filozoftur, çok yazık. Foucault ondan çok ders almış, çok yararlanmış ve derinliğ ine bir saygı duyuyor. Platon diyor ki; bu cahiller de şu mutlak bilenler gibi bilgiye hiç gereksinim duymazlar. Bunlar her şeyi bildikleri için,

Üçüncü Gün

57

bunları da her şeyi bildiklerini sandıkları için. Çünkü bunların kafası tıka basa dolu. Biz sanırız ki diyor, filozofun kafası dolu da cahilin kafası boş. Tam tersi, cahilin kafası doludur, diyor. Samanla dolu, sakatatla dolu, ne ile dolu ise dolu. Diyor ki; filozof bilmez, ben öğrenmek istiy orum der. Sokrates’le ilgili bir diyalogda… Onu konu etmemiz gerekiyor, “benim tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğimdir”. Arkadaşlar Sokr ates’in öyle bir lafı yoktur. Onu birileri uydurmuş, söyleyip atıp tutuyorlar. Sokrates’in dediği şu; bilmediğimi biliyorum, bilmediğimin bilincindeyim. Şunu biliyorum bilmiyorum demiyor. Birisini yakalıyor, Çağlar’ı yakalıyor. Ahbap gel bakalım, şu erdem dediğin şey nedir senin, bana öğret diyor. Ben bunu bilmiyorum. Sokrates burada sınav çekmiyor. Her Atinalıyla konuların derinliğini, özünü, hani demin söylediğimiz gibi, o eylemi o eylem yapan ögeleri bulmak istiyor. Yiğitlik nedir diyor, cömertlik nedir, bilgelik nedir, ben hiçbir şey bilmiyorum. Öyle bir palavra yok ortada. Sen acaba onu doğrusunu biliyor musun? Atina bu ndan rahatsız olmuş. Derinliğine rahatsız olmuş, mahkemeye çekmişler. Sen demişler, çocuklarımızı azıttın, dinsizliği öğrettin. Tabi şu var ark adaşlar; din yok ki dinsizlik öğretsin. Gençleri, kimseyi başkaldırmayı öğretmedi. Kendi bile başkaldırmadı. Fakat birileri rahatsız oldu. Sokr ates sorguluyordu. Sorgulanmamış yaşam, yaşamaya değmez, yaşamınızı sorgulayın. Onu diyordu. Daha sonra Martin Heidegger, güzel söz ed ecek. Diyor ki; sorgulama, düşünmenin dindarlığıdır. Sorgulanmamış bir yaşam gerçekten utanç verici bir yaşamdır. Bizim insanımızın yaptığı da budur. Bizim insanımız şudur budur, göklere çıkartacak halimiz yok, sorgulamıyor. Hiçbir şeyi sorgulamıyor. Demek ki arkadaşlar, cahilin kafa tıka basa dolu. Onun içine bir şey sokamazsınız. Ben köylü çocuğuyum, köyde büyüdüm, hayvanlar, doğa ile iç içe, yüz yüze büyüdüm. Bu da çok hoşuma gidiyor, iyi ki yaşamışım, diyorum. Kene gelir konar, vururum gelir, etrafımda dönmeye başlar. Ne inat hayvan, derim. Sağlam da, ölmez kolay. Keneler o zaman insan öldürmüyor, şimdiki keneler, sizin dediğiniz gibi, adam öldürüyor, değişmişler. Ben yıllarca Takiyettin Mengüşoğlu’nu okudum. Fels e-

Üçüncü Gün

58

feye Giriş’inde miydi, İnsan Felsefesi’nde miydi, ikisinden birinde. Kenelerin gözü yok. Kör demiyor, günkü gözü olmayana kör denmez. Kör, gözü olup da görmeyene denir. Diyor ki, kene bir ağaca çıkar, orada bekler. Alttan bir memeli geçince kendini bırakır, kanını emer, doymuşsa tam, ölür gider. Eğer bir memeli hayvan, geçmemişse on sekiz yıl aç kalır. Kene asla görmez, kokuya göre yaşar. Ben de vuruyordum, niye inat ediyor diye. Yani arkadaşlar, birileri size karşı inat ediyorsa, ben anlamıyorum diyorsa kızmayın. Kene gibi onun gözü yok. Kafa dolmuş. Dünya kanıt getirin, dinlemez o. Gelelim filozoflara. Filozofun kafası boştur, o öğrenmek istiyor. Bilge olmayanlar. Bakın arkadaşlar, ayrım bizi şaşırtmasın. Filozofu Platon, bilge olmayanlara sokuyor. O sürekli, kendini bilgiye adamış ve felsefe terimi oradan çıkıyor karşımıza. M- İlk kullananın Herakleitos olduğu… Herakleitos ya da Pisagor. Çünkü Herakleitos bir fragmanında diyor ki; bu Pisagor kendini filozof sanıyor, çok büyük araştırmacı sanıyor, hiçbir şey bilmez. Ksenefones’e, onlar bilgi hamalıdır diyor. Burada bir bekçi Bayram vardı, ne derdi biliyor musun? Eşek, kitap taşımaktan müteessir olmaz. Ne yüklersen götürür. Anayasa da yüklesen götürür, tırnak içinde söylüyorum “Kitab-ı Mukaddes” de yüklesen götürür. Onda bir kaygı duymaz. Onlar da öyle. Herakleitos onlara çok acı şeyler söylüyor. Bir kısım insanlar, felsefe terimini, Pisagor’un, -Pisagor, Herakleitos’tan öncedir- bir kısımları da Herakleitos’un kullandığını söylüyorlar. D emek ki, bizim bilgiden –bilgi, epistemoloji–girerken bir Platon diyalogundan yararlanmış olduk. Konu şudur, philosophiya, bilgelik sevgisi. Gireceğiz içine. Nedir, ne değildir bilgi. M- Epistemolojiye girdiğimiz derse, hoca üç çeşit bilgiden söz etmişti. Birincisi, episteme dediğimi bilimsel bilgi. İkincisi doksa dediğimiz, cahillerin kafalarını doldurdukları. Duyumlarla oluşmuş bilgi.

Üçüncü Gün

59

Şöyle diyelim. Batı felsefesi, deneysel bilgi, duyum bilgisi, us bilgisi a yrımı yapmıştır. Bana bu biraz sırıtkan geliyor. Neden? İşin başından diyorum ki, duyu bilgisi olmaz ki. M- Bütün bilgiler duyusaldır. Değil mi? Yani kökeni o. Duyu bilgisi, us bilgisi diye bir ayrım yapam ayız. İnsan bütünlüğü, bir özne olarak, bütün organlarını, bütün yetilerini kullanarak bilgi ediniyor. Göz getiriyor, duyum dediğimiz, kulak getir iyor, dokunma getiriyor. Sinirler zihnimize taşıyor, orada bunların birleşme eylemi var. M- Ama bir öncelik var hocam. Ben bir şey demiyorum. Hep beraber yapıyoruz demek, birileri önceden bunu yapmadı demek anlamına gelmez. Ama batılılar, öncelik demiyo rlar, duyu bilgisi diyorlar. M- Akıl bilgisi, duyum bilgisi olmadan olmaz. Batılı öyle diyor. Mesela Descartes, duyulara korkunç saldırır. Niye saldırır, ben anlamam. Duyu bilgisi yok ki saldırasın kardeşim. Duyunun görevi, belli bir işlevi getirme. Entegre bir iş gibi. Onu yapmışsa tamamdır. E- Siz biraz önce duyu kördür, dediniz. Evet. E- Belki o yüzden. Çünkü gerçekten bizi yanıltıyor duyu. Ama akılla ulaşılan, Descartes herhalde akılla bunlara varıyor. Hayır onu kabul edeceğim de şu var. Şimdi Demokritos’un bir sözü var. Duyular usa der ki, ben olmasan senin halin nice olur, ben getirmesem? Şimdi Russel diyor ki, duyuların getirdiği veriler, duyu verileri, güzel bir terim o. Demokritos diyor ki, sanki duymuş gibi, ben getirmesem, sen ne yapacaksın? Ben buna katılıyorum. Nikolai Hartman var, onu da

Üçüncü Gün

60

tanıyacağız, çok değerli bir filozoftur, iyi bir ontologtur 19. Diyor ki; bilinç bilgiyi edinirken, dışarıya çıkar. Çıkmak zorunda , duyularla çıkar, evrenin içine dalar. Görmesi gerekir, duyması gerekir, koklaması ger ekir, kendiyle kalırsa hiçbir şey yapamaz. Çark diyor, döner. Buğday olmayan bir değirmen taşının döndüğü gibi, kendi kendini yer, hiçbir şey yapamaz. Gelecek ona, gelmesi gerekir. Aşkındır, diyor. Bilinç aşkındır. Kendinin dışına çıkmıştır. Ben kitap sarayında, Tüyap eskiden Taksim’in altında idi. Ontolojinin Işığında Bilgi kitabını aldım, felsefe kurumunun standından. Şöyle 22 23 yaşlarında bir delikanlı, 14. Günüydü –o zaman 15 gün oluyordu fuarlar şimdi 10 gün– bey abi dedi, bir şey söyleyebilir miyim? Tabi dedim. Şu aldığınız kitabı ilk alan sizsiniz dedi, şuraya bakar mısınız? Baktım, uzun bir kuyruk. Dedi ki; abi Füsun Erbulak kitap imzalıyor da o kuyruk dedi. Türkiye’nin resmi olması bakımından…

19

Ontolojinin Işığında Bilgi, Nicolai Hartmann, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Çev: Harun Tepe

Dördüncü Gün

62

Gerçek terimine örnek ne verebiliriz? Ç- Gerçek terimine, yaşadığımız pratik, o pratikte tanık olduğumuz olaylar. Onları tartmamız, ölçmemiz, biçmemiz. Mesela havanın güzel olduğu gerçek midir? Ç- Tabi. Müjdat kardeş siz ne düşünüyorsunuz? M- Ben gerçeği şöyle düşünüyorum hocam. Dünyada nesneler var. Bir de o nesneleri algılayan bir özne var. Özne, nesneye bakıyor . Fakat nesnede bir sürü şey var, ayıklıyor. Bir örnek vereyim; altın. Toprağın içine sarılı, altını göremiyorsunuz ama toprağın içinde altın var. Toprağı ayıklıyorsunuz, yıkıyorsunuz, temizliyorsunuz. Altını çıkartıyorsunuz. İşte o altın gerçektir. Özneyle ne ilgisi var? M- Nesnenin gerçekliğiyle, öznedeki o gerçekliğin imgesi farklı şeyler. Himalaya farklı bir şey, Himalaya’nın benim zihnimdeki durumu farklı. Yoksa sığmazdı Himalaya dağları kafama. O zaman doğruluk ne? Sokakta, bayırda, çayırda akşama kadar konuş uruz. Yakalarsın, dersin ki, arkadaşım ne dedin? O da bakmaya başlar sana. Tam cepheden bakmaya başlar. Burada şu oluyor. Sokaktaki dil, hep kaçmamız gereken bir dildir. Sokakta algılamışızdır, doğruyla ilgili bir sürü algılarımız vardır ve hemen hepsi de yanlıştır. Bu da bizi ü rkütmemelidir. Yakasına yapışacağız doğruluğun. Ç- Hocam sokaktaki dilden bir şekilde koruruz da evdekinden koruy amıyoruz. Daha sabahtan konuşuyorlar, konuşuyorlar. Konuştukları, benim hiç umurumda olmayanlar. Ama sürekli bunlara maruz kalma durumu var. Bundan korunmanın da olanağı yok, evin içinde olunca. Bir şekilde, ister istemez kafaya onlar girmeye başlıyor. Öyle. Filozofun biri dil başımıza gelir der.

Dördüncü Gün

63

Ç- Sokaktan bir şekilde korusak bile, sokak evin içine de giriyor. Ondan pek korunamıyoruz. Ben, herkes salt olarak kurtulur demiyorum. En aza indirmek, çünkü bu bir pratik işidir. Şöyle bir örnek vereyim. Bir bakanlığa dilekçe yazdınız, altına da adınızı, soyadınızı elinizdeki kalemle yazdınız, gönderdiniz. Yüzde yüz, dilekçeniz geri gelir. Derler ki, imzalayın da gönderin. İmz adan anladığı nedir, bunu gönderen makamların? İmzadan anladığı , bir karalamadır. Şimdi Türk medeni yasasına göre imza, kişinin ad ve soyadını eliyle yazmasıdır. M. K. Atatürk, İ. İnönü... Batılılar hep adını yazar, başka da bir şey yapmaz. Bizim Nuşin Ayiter, medeni hukuk prof esörü. Ehliyet alırken polis demiş ki; hoca hanım imzalamadınız. İmzal adım demiş, yazdım oraya. Hoca hanım adınızı soyadınızı yazmışsınız, imzalamamışsınız. İşte diyor o benim imzamdır. Olur mu hocam? İyi de bu işin profesörüyüm ben oğlum. Çocuklara ders veriyor. Yani ben doğruyu yaptım, sen de uyaydın. Yok öyle bir şey. O diyor ki, benim doğrum bu kardeşim. Doğruluk başka, geçerlilik başka. Hukukta geçerlilik va rdır, doğruluk yoktur. Geçerli yasa… Bu hakikat terimi bizim Türkçede fazlaca boy gösteren bir terimdir. Anlamını ben dâhil hiç kimse bilmiyoruz. Hakikat ne demektir, ben bu güne kadar öğrenemedim. Hele hele sokaktaki kullanışına göre hiç bilmiyorum. O zaman yine kendi dilimize döneceğiz, doğruyu bulacağız. Hakikat, gerçek demek midir, doğru demek midir? Onu hiç kimse bilm iyor. Doğruluk terim olarak, epistemolojik alanın öz oğludur. Bir şey söyl eyebildim mi? Buradan şu çıkacak haklı olarak. Diyeceksiniz ki doğruluk teriminin üvey oğul olduğu alanlar da mı var? Fazlaca var, onları da göreceğiz. Ama doğruluk, epistemolojik, yani bilgi kuramı alanının öz oğludur. Epistemolojide doğru, terim olarak kendi evinde oturuyor, konuk değil. Şimdi onu tanıyalım. Doğruluğun öteki anlamlarına da kapıyı aralayalım. Doğruluk, bir önerme sorunudur, önerme düğümüdür, yargı düğümüdür. Ne demektir bu? Bizim nesne ile ilgili önerme-

Dördüncü Gün

64

miz ya da yargımız, kafamızdaki imge ile dıştaki nesne, uyum içerisi ndeyse bu önerme doğrudur, bu yargı doğrudur. Her tümce, her cümle önerme değildir. “Bana bir kalem verir misiniz?”, bir bildirimdir. “Çarşıya gitmeni istiyorum”, bu bir tümcedir ama önerme değildir. Önerme; “çay sıcaktır”. Nesne ile ilgili bir kategori ortaya koyan cümledir. Yargı, ya da önerme. İkisi de Türkçedir. Nesne, şudur diyoruz. Nesneye içinde olan, dışında olan, üstünde olan bir özelliği yapıştırıyoruz. Yargı budur, çok da basittir. Müjdat, bir amcadır. Müjdat’ın içinde dirilik gibi, duyumluluk gibi, düşünme özelliği gibi, birl eşiklik gibi bir özellik değildir amca olmak. Dışkın bir yargıdır. Yargıları göreceğiz, çok da güzel bir konu. Eğer Müjdat’ın erkek kardeşi varsa, erkek kardeşinin de çocuğu varsa, Müjdat amcadır ve bu önerme doğrudur. Dedik ki Müjdat bir amcadır. Dışkın yargıdır, amcalık dışarıda. Kardeşi olmasaydı ya da kardeşi evlenmemiş olsaydı, evlenmiş çocuğu olmamış olsaydı, Müjdat amca olmayacaktı. Bekleyecekti amca olmanın gününü. Hele hiç erkek kardeşi yoksa ebediyen amca olamayacaktı. Amca olmaklık, bir bağıntı yargısıdır, dıştaki bir yargıdır. Bizim içimi zde değildir amcalık. Demek arkadaşlar, doğruluk dediğimiz zaman, ortaya koyduğumuz, nesne ile ya da töz ile ya da olan ile ya da olgu ile ilgili öner memiz, nesnesine uyuyorsa bu önerme doğrudur. Doğruluk tamamen, yargılarımızla ilgili bir durumdur. Gerçeklik nedir? Gerçek olmanın önerme ile uzak yakın ilgisi yoktur. Nesnenin yapısı ile ilgisi vardır. Onları da örnekle gösterelim. Müjdat kardeşimiz, almış şöyle bir kilo ağırlığında, sarı renkli bir metal. Gitmiş, usta bir kuyumcuya. Arkadaşım, bu altından bana bilezikler yap. Birileri Müjdat kardeşime bunu satmış. Müjdat’ın elinde gereç yok, mesleği o değil, giyim kuşamdan anlıyor, altın işinden anlamıyor. Altın, kışkırtıcı bir nesne, ucuz da bulmuş almış. Şimdi de bunu bileziğe çevirmek ist iyor. Kuyumcu alıyor, aletlerini kullanıyor, Müjdat bey diyor, bu altın değil. Gerçek altın değil der kuyumcu ama ben felsefeci olarak altın

Dördüncü Gün

65

değil diyorum. Bu ne demektir? Sahte. Sahte altın da olmaz, sahtedir bu. Altınsa sahte olmaz. Demek oluyor ki sen, altın diye sahtesini yutmuşsun. Senin elindeki nesne, gerçek anlamda bir altın değil. Senin sandığın, uyduruk bir metal. Sana deniyor ki, arkadaşım bu gerçek değil, s en bunu al götür, çöp tenekesine at. Çağlar kardeşim, bir arkadaşıyla sürekli iş yapıyor, koşturuyor, eyliyor. Bir gün birileri dürtüyor, ya Çağlar ben seni severim, o senin arkadaşın gerçek dost değil diyor. Neden , diyor Çağlar. Ya sağda solda seninle ilgili “langırt” ediyor, dost etmez. Burada gerçek olma, nesnenin özelliğiyle ilgilidir. Cebinde dolar var, para var, Türk lirası var, götürdün, bir şey alıyorsun. Diyor ki, beyefendi bu sahte, gerçek değil. Nesnenin doğası ile ilgili bir şeydir, gerçek olmak. Onun için sokakta, gerçekleşti gibi laflar doğru değil. Gerçek olmak nesnenin doğasıyla, o nesne ne ise o olmaktır. Her alana bunu kaydırıp anlatabiliriz. Gittin tarlaya, kavun toplayıp yiyeceksin, ekmişsin. Alıyorsun birini, kesiyorsun, kelek diyorsun. Eşin diyor ki, getir. Diyorsun, daha kelek. Demek ki gerçek kavun olmamış daha. Karpuzu kesiyorsun, daha yemyeşil, kızarmamış. Her şeyde bu böyle. Gerçek olma, o nesne ne ise, bütün özelliklerini tam taşıması demektir. Dikkat edin, doğrulukla uzak, yakın ilgisi yok. Hiç ilgisi yok. E- Altın tamam, sahtesi var. Olmamış kavuna ne diyeceğiz? Gerçek değil mi o? Şöyle bir şey, anladım. Pazara getirdin. Ne diye satacaksın onu? Kavun diye. E- Turşusunu yaparız mesela. Kullanabiliriz yani. Kullanamazsınız değil. Siz şimdi tatile gelmiş bir insana kavun satıyo rsunuz. O da turşu niyetine değil, kavun niyetine alıyor. Dikkat buyurun. Alıyor, götürüp kesiyor, üç dört tane almış, hepsi yemyeşil. Bu adam ola ki çıkıp gelebilir. Der sana, kavun diye verdin bana, hep yemyeşil çıktı. Siz ona kelek niyetiyle satsaydınız, deseydiniz, bunu turşu kurmaya alıyorsanız alın ama yemek için alıyorsanız henüz kavun değil. Olay bu.

Dördüncü Gün

66

M- Bir meyvecide şöyle bir şey görmüştüm. “Ben gerçek erik satıy orum.” Orada öyle. Salatalık, küçük, turşu için alıyor tamam. O turşu için gerekli olan. Turşu için ısmarlasan sen, böyle böyle salatalıkları getirse, ka rdeşim olur mu, dersin. Ben sana turşu için demiştim. Yani orada, kesin olarak çatışkı var. Tam nesne olması için savaş devam ediyor. Bir no ktaya geliyor, tam lokum gibi oluyor kavun, ondan sonra düşme başlıyor. Herakleistos’umuzun nesnesi, çatışkı halinde. Bir gün bakıyorsun ki savrulmuş gitmiş. Gerçeklik kesin olarak bu anlama geliyor. M- Peki hocam. Gerçeklik, nesnelerin hemen yüzeyinde midir yoksa bir işlemden geçmesi mi gerekir? Altın örneğini o yüzden verdim. Gerçekliği kolayca bilebilir miyiz, yoksa bir işlemden geçirdikten sonra mı bil ebiliriz? Her zaman bilemeyiz. Mesela, önüne bir bardak sıvı koydular. Kokl uyorsun, ediyorsun, bir şey anlamıyorsun. Yanında da turnusol kâğıdı var, yokluyorsun. Diyorsun, bu asitmiş. Turnusol kâğıdı olmadan onun asit olduğunu anlayamazsın. İstediğin kadar uzman ol. E- Yani deney gerekiyor. Deney gerekiyor, sonuç bu. Ama bu her şey için doğru değil. Mesela, ben pazarda köylüler görürüm, gelir elini koyunun sırtına atar. Bakar, alıcıya der ki, bu mal şu kadar kilo çeker, al. İşin uzmanı. Ama bu, her şey anlaşılır anlamına gelmez. Hatta bazen, bir sürü deney yapsan bile a nlayamayacağın çok nesneler vardır. E- Kavun örneğinden gidersek, olmamış kavunun gerçekliği yok m udur? Onun gerçekliği nedir? Gerçeklikle, yine geleceğiz biraz sonra, olgusallığı karıştırmayalım. E- Belki de ben kavramları karıştırıyorum. Sanıyorum. Şimdi, Çanakkale savaşı, Hocaefendi anlatıyor. Efendim diyor, orada gökten melekler indi, gâvurların üstüne savurdu kurşunla-

Dördüncü Gün

67

rı, yıktı devirdi gitti. Siz diyorsunuz ki, arkadaşım o söylediğin olgusal bir olay değil, atıyorsun. Melek inip Türklere de yardım etmez, ötekine de etmez. Melek var mı yok mu o da ayrı bir hikâye, görmedik, duymadık. Demek ki bunların olgusallıkları yok. Olsaydı duyu organlarımıza çarpması gerekirdi. Senin annen sana, baban sana böyle bir şey var dedi diye, ben senin annenin babanın dediklerine uyacak mıyım der, keser atarım. Olgusal değil. Yani olgusal olmak, düşsel olanın karşıtı. Gerçek olmak, sahte olanın karşıtı. E- Meleğe, gerçek değil demek yanlış o zaman. Gerçek de değil, olgusal da değil. E- Ne diyeceğiz ona? Melek… İmgesel, hayal, düşsel. Olgusal alanımızda yok öyle bir şey. Olgusal demek, zaman ve uzayda bulunmak demektir. Tam olmakla, gerçek o lmakla, uzak yakın ilgisi yok. Bir çocuk doğmuştur. Sakat doğmuştur, kör, topal doğmuştur. Olgusaldır o. Çocuk tamlığına sahip değil ama olgusal. O başka. Biraz sonra biraz daha aydınlanacağız, doğruluğa devam edeceğiz, daha netleşecek konular. Ama bir kavun olmamışsa gerçek kavun diyemeyiz ona. E- Başka bir şey deriz. Başka bir şey dersin ama bayan gelmiş kavun alıyorsa, hele de sizi tanıyorsa, hele de sizin fizik öğretmeni olduğunuzu biliyorsa, hocam biraz sonra yiyeceğiz, iyi bir kavun mu, siz iyi kavun diyemezsiniz , utandırır sizi. Demek oluyor ki bizim nesneyle, imiyle –im de denir, imge diyoruz ya– imgenin dış dünyadaki bulunuşudur. İmin anlığımızdaki yansısı. Bir göstergedir, işarettir. İmgeyi dile getirmişim, düşünceyi dile getirmişim. Daha ileride göreceğiz arkadaşlar, düşünce asla bize batmaz. Diken düşüncesi batmaz, gül düşüncesi kokmaz, göreceğiz bunları.

Dördüncü Gün

68

Mesela dinamik20 adam, derler. Ne demek dinamik? Dinamizmden geliyor. Nereden geliyor dinamizm? Grek felsefesinde, Grek dilinde, dinamizm diye bir terim var. Biz gücül diyoruz. Latinler, potansiyel, potantia. Olmuş, edimselleşmişse, aktüel diyor Latinler. Grekler de diyor ki, dinamizm, energia, biz Türkler de diyoruz ki gücül, edimsel. Ama vatandaş kullanıyor bir biçimde, dinamik diyor, aktüel 21 diyor. Aktüele mesela, güncel diyor. Aktüel’in anlamı güncel demek değildir. Popülerin22 anlamı, şöhret bulmuş demek değildir. Ortaya çıkmış, dile gelmiş demektir. Ama vatandaş, onu olur olmaz kullanıyor. Kullanma da diyemezsin. Demek oluyor ki doğruluğumuz bizim, doğrudan doğruya nesneye yü klediğimiz yüklemlerle, nesne arasındaki uyumu dile getiriyorsa, doğr udur. “Gece yağmur yağdı”, doğrudur. “Şimdi hava açıktır”, doğrudur. Milyonlarca örnek verebiliriz. Doğruluk, felsefede temel konulardan

20

dynamic 1817 as a term in philosophy; 1827 in the sense "pertaining to force producing motion" (the opposite of static), from Fr. dynamique introduced by German mathematician Gottfried Leibnitz (1646-1716) in 1691 from Gk. dynamikos "powerful," from dynamis "power," from dynasthai "to be able, to have power, be strong enough," of unknown origin. The figurative sense of "active, potent, energetic" is from 1856 (in Emerson). Related: Dynamically. – Online Etymology Dictionary ~ Fr dynamique 1. güce ilişkin, 2. güçlü, atak ~ EYun dynamikós δυναμικός < EYun dýnamai δύναμαι muktedir olmak, gücü yetmek +ikos << HAvr *deu - yapmak, etmek, hayırlı olmak. Benzer sözcükler: aerodinamik, dinamizm, elektrodinamik, termodin amik. – Sözlerin Soyağacı, Sevan Nişanyan

21

actual (adj.) early 14c., "pertaining to an action," from O.Fr. actuel "now existing, up to date" (13c.), from L.L. actualis "active, pertaining to action," adjectival form of L. actus (see act (n.)). The broader sense of "real, existing" (as opposed to potential, ideal, etc.) is from late 14c. – Online Etymology Dictionary ~ Fr actuel 1. fiili, eylemli, 2. güncel << OLat actualis fiili, eylemsel < Lat actus fiil, eylem +alis < Lat agere, act- eylemek → aksiyon. Benzer sözcükler: aktüalite, aktüalize. – Sözlerin Soyağacı, Sevan Nişanyan

22

popular late 15c., "public," from L. popularis "belonging to the people," from populus "people." Meaning "well-liked, admired by the people" is attested from c.1600. Popular Front "coalition of Communists, Socialists, and radicals" is from 1936. – Online Etymology Dictionary ~ Fr populaire halka ait, halka uygun, halkça sevilen << Lat popularis a.a. < Lat pop ulus halk, kamu, cumhur. Latince sözcüğün yapısı muğlaktır E&M 924. Sıfat hali publicus (halka ait, kamusal) şeklini alır. Benzer sözcükler: popülarite, popülist, popülizm. – Sözlerin Soyağacı, Sevan Nişanyan

Dördüncü Gün

69

birisidir. İnsanlar hep doğrunun ne olduğunu bulmak için koşunmuş, yorulmuşlar, ömür vermişler. Sofistlerle başladığı söyleniyor, ben kesin olarak katılmıyorum. İlk günümüzde de söylemiştim, felsefe ile doğruluk konusu da başlamıştır. Thales, dünya sudan türemiştir derken, bir önerme söylemiş olmuyor mu? Oluyor. Bunun doğru olduğuna da inanmıyor mu? İnanmasa söylemez. Demek ki, felsefe ontolojiyle başlamış demektir. İlla da üstüne bilgi felsefes i yazman gerekmiyor. Mesela, batılılar derler ki, John Locke’la, Descartes’la başladı. Sırf Platon’un üç tane kitabı –öbür kitaplarında parça bölük var– bilgi üstüne. Doğrudan doğruya bilgi üstüne, başka hiçbir konuya dokunmadan. Aristo’nun yorum üzerine diyebildiğimiz kitabı, doğrudan doğruya bilgi kuramı ile ilgili. Daha buna bir sürü örnekler verilir. Mesela Gorgias’ın lafı; hiçbir şey bilinemez, bilinse bile dile getirilemez, dile getirilse bile başkasına anlatılamaz23. Protagoras, büyük bir sofisttir. Diyor ki; her şeyim sana göre, olanlar ön bilgisi, olmayanın olduğu, olanın olduğu, olmayanın olmadığı bilgisi insana hastır. Daha sonra görecelik, izafiyet diye, bilgi kişiye göre değişir, şekline dönüşmüştür. Ama öyle ama böyle söylenmiştir. Evrenlerle ilgili tasarımlar dile gelmiştir. Şu tarihte başladı. Tarih dersi görmüyoruz ki kardeşim. Buna herkes bir katkıda bulunmuş. Ama daha ağırlıklı olarak, falan üstünde durmuş olabilir. Onun da ü stünde yeri geldiğinde dururuz. Bilgi, doğruluk, evrensel bir konudur. Sadece felsefenin değil bütün bilim dallarının arkasından koştuğu bir konudur. Doğruluğun bir epistemolojik konu olduğunu bilelim, bir. Yargılarımızla ilgili olduğunu

23

Üçlü argüman: 1. Bilinecek bir şey yoktur, 2. Bir şey varsa bile bilinemez, 3. Bilinse bile başkalarına bildirilemez. Trilemma i. Nothing exists ii. Even if existence exists, it cannot be known iii. Even if it could be known, it cannot be communicated.

Dördüncü Gün

70

bilelim, iki. Bir zihinsel tasarım olduğunu, bir özneyi gerekli kıldığını, nesne ile ilgili olmakla birlikte bir de özneyi, çünkü onun hakkında bir önerme söyleyen özne olmalıdır. Yoksa kaya ne kadar sert olursa olsun, biri kaya serttir demiyorsa, o önerme değildir. O önerme doğru ya da yanlıştır diye mütalaa edemeyiz. Bir de şunu söyleyeyim arkadaşlar: Üniversite giriş imtihanlarında her sene yapılır bu hata; “doğru bilgi hangisidir?”. Arkadaşlar bir tasarım doğru ise zaten bilgidir. Yanlış bilgi olmaz, yanlışsa bilgi değildir. Bilgi, doğru olan tasarımın adıdır. Doğru bilgi, yanlış bilgi totoloji yapmış oluyoruz. Dişi anne der gibi, erkek baba der gibi. Profesör kardeşlerimiz hazırlıyorlar, aşağıdakilerden hangisi doğru bilgidir, yok öyle şey. “Hangisi doğrudur” de “hangisi bilgidir” de. Ama doğru bilgi dedin mi, yanlış yapmış olursun. Doğruluğun konuk olduğu alanlara geçelim. Yani üvey çocuk olarak bulunduğu evlere konuk olalım. Etiğe geçelim. Etikle ilgili konu anlatmayacağız, doğruluğun etikteki kullanımından söz edeceğiz. Geçmeden önce, epistemolojideki doğruluğun karşıtı, yanlışlıktır. Başka hiç terim aramayın. Bu önerme doğrudur ya da yanlıştır. Eğer o tasarım nesnes ine uymuyorsa, o önerme yanlıştır. Hatta Platon, bir diyalogunda der ki: Teototos oturuyor -bu bir matematikçinin adıdır- bu önerme doğrudur. Teototos uçuyor, bu önerme yanlıştır. Çünkü Teototos uçmuyor, oturuyor. Nesneye uymuyor, uçuyor önermesi yanlıştır. Aristo, Platon’un şeylerini çaktırmadan açan, ufak tefek de kendinden katkıda bulunan bir vatandaştır. Yani Platon kadar özgün bir filozof değildir. Ama iyi bir öğrencidir, yirmi sene kalmıştır Platon’un yanında, Academia’da. Çok iyi özümsemiştir. Ondan başka bir de mantığı orijinal olarak ortaya koyan büyük bir filozoftur. Diyor ki Aristo, böyle ufak tefek anekdotlar da katalım, ağaçtan yanıcı olmayan hiçbir nesne yapamazsın. Hani dün, öz – töz sohbetimiz olmuştu ya. Şu ağaç. Ne yapacaksın ondan? Tahta yapacağım. Yanıcıdır, diyor. Değnek yapacaksın, yanıcıdır. Çünkü ağaç yanıcı

Dördüncü Gün

71

bir nesnedir. O nedenle ondan yaptığın her nesne de onun özü yanıcı olduğu için tözleri de yanıcıdır. Ç- Bu ana önerme mi oluyor? Evet. E- Öz oluyor değil mi? Ağacın… Evet. Zaten ağaç öz, bir tümelin adıdır. Bütün tümeller bir özdür, özü dile getirir. İnsan, ağaç, hayvan, ot, bitki, kuş… Bunlar hep özdür. Bizim şeyler bunların versiyonlarıdır, kipleridir, ortaya çıkmış biçimleridir. Ormanda ağaç var. Marangoz, kesiyor, getiriyor, elindeki tasarımlara göre dolap, masa, sandalye yapıyor. O değişim devam ediyor. Elindeki tasarıma göre nesneler şu ya da bu oluyor. Ama ağaç orada duruyor. Ağaçlık sürüyor, binlerce sene sürüyor, bir biçimde. Tohumundan, kökünden sürüyor. Bir çiftçi, bak diyor, gelecek sene ben sana yüz kuzu vereceğim, parasını şimdi ver. Bizim Anadolu’da vardır. Ben sana nisan, mayıs aylarında kuzularını veririm. Kuzu yok ortada. Ama adam çoban, hayvan üreticisi. Diyor ki, benim nasılsa kuzularım olacaktır, özü bende. Koç var bende, koyun var bende dişisi-erkeği, ben üretirim diyor. O işin özü bende var. O halde tözlerini satabilirim. Yüz tane koyun, sana satıveriyor. Buğday. Ben çiftçiyim diyor, gelecek sene eker, biçer veririm sana. Mesela, beş ton buğday. Hep olgusal dünyadaki olup bitmelere göre konuşuluyor bunlar. Sen çıkıp da diyemezsin, kardeşim senin elinde yok buğday. Sen de çok iyi biliyorsun ki bu herif çiftçi. Aristo’nun, ağaç yanıcıdır. Daha sonra David Hume’da göreceğiz. İlginç görüleri var. Sen ağacın yanıcı olduğunu söyleyemezsin, diyor. Niye? E şimdiye kadar yaktığın ağaçlar yandı, bundan sonrakilerin yanacağını nasıl söylersin? Sözel olarak doğru ama ontolojik olarak yanlış. Eğer ağaç, içkin yüklemleriyle ağaç olmayı sürdürecekse; ateş, içkin yükle mleriyle ateş olmayı sürdürecekse, yarın da ateş ağacı yakmayı sürdür ecektir. Demin söyledik. Sen bana buğday veremezsin demek, nasıl saç-

Dördüncü Gün

72

malamaksa, bu da öyle bir şeydir. Yarın da ağaç yanıcı olacaktır. Deneylemiş olmamız gerekmiyor. Çünkü biz, ontolojik bir bakıştan gidiyoruz. Demek ki, epistemolojik doğruluğun karşıt olgu ve terimi, yanlışlıktır. Birisi bir bildirimde bulunuyor; arkadaşım sen yanlış söyledin , yağmur yağıyor şu anda. Yanlış söyledin, şu anda yağmur yağmıyor. Ağaç yanıcı değildir. Yok arkadaşım, ağaç yanıcıdır, yanlış söyledin. Etiğe geçelim arkadaşlar. Etikte de doğruluk terimi bildiğiniz gibi, her gün yüzlerce binlerce kez karşılaştığımız gibi kullanılır. “Doğru adam.”, “Ya sen doğruluk nedir bilmez misin?”, “Doğruluğu unuttu insanlar”. Binlerce. “Buradaki doğruluk nedir?”, “Burada da bir doğruluk var.” Hatta Müjdat kardeşimin okuduğu bir kitap var Foucault’nun, Doğruyu Söylemek, değil mi? Mesela, kavun sattın kelek çıktı. Kadın sana diyor ki, beyefendi doğruyu söylemedin. Buradaki doğru hangi doğru acaba? Epistemolojik doğru mu, etik doğru mudur? İşler karışıyor değil mi? Peki, neden epistemolojik alanda doğruluk kendi evinde de etik alanda konuk olarak bulunuyor? Hemen söyleyeyim, etik alanda doğruluğun, esas yerine kullandığımız terim, iyiliktir. İyi olmak, kesin olarak etik bir terimdir. O da kendi evindedir. İyi terimi de etik alanda kendi alanınd adır. Otobüs bekliyorsun hanımınla, hava sıcak. Otobüs oradan geliyor. İyi, diyorsun. Nesi iyi canım bunun, otobüs iyi olur mu? Ama diyorsun. Hatta diyorsun ki, güzel. Hanım güzel, diyorsun, otobüs geliyor. Otobüsün nesi güzel? Saçtan yapılmış, boyanmış, metal bir cisim. Ama kull anıyoruz. Demek ki estetik, etik, epistemolojik terimler dans ediyor. Büyük aşk diyor, Füsun Erbulak. Büyük aşk yaşamış. Desene biz boku bokuna yaşadık. Neden büyüktür, aşkın büyüğü nasıl oluyor? Kullanıyor. Süper bilmem ne, diyor. Kardeşim, nereden çıktı bu terimler? Açmak için bunları kullanıyorum: Doğruluk terimi asla etik bir terim değildir. Orada konuk olarak kullanıyoruz. Biz iyi adama doğru adam da deriz. Kötü adama da eğri adam deriz. Etik alandaki doğruluğun karşıt terimi eğriliktir. Epistemolojide doğru-yanlış, orada doğru-eğri… Deriz ki, eğri büğrü bir adam. Ahlaksız adama eğri adam deriz. Sözünde du r-

Dördüncü Gün

73

mayan adama eğri adam deriz, üçkâğıtçıya eğri adam deriz. İşini gücünü doğru dürüst yapan, sözünde duran, işleri düzgün adama, doğru adam deriz. Buradaki doğruluk, tekrar ediyorum, göçmen bir terim olarak iş görüyor, gezgin bir terim olarak. Etik alanda da geziye çıkıyor bizim doğruluk terimi. Oysa ki oranın gerçek sahibi, iyiliktir. İyi ve kötü, iyi eylem kötü eylem. Demek oluyor ki, etik alanda bizim doğruluk t erimimiz, bol bol kullanılır. Hatta iyilikten de daha çok kullanılır. Ama orada kesin olarak konuktur. Şimdi terimlerdeyiz. Terimleri içselleştirmeden yol alamıyoruz. Benim deneyimlerim bana onu söylüyor, ezbere gidiyoruz. Terimleri bilmemiz gerekiyor. Terimleri bilmeden olmuyor. Olunca da işte, kullanıyor filozoflar da bu işi bal gibi yapıyorlar. Ve yaptıkları için de, ben söyleyeyim, mesela, geçen sene gördük, duygu denen insansal olguyu –olgu diyorum, insansal bir olgudur– tanımlayan bir kişiye rastlamadım. Bunu size de söyledim. Bu sene de etikte göreceğiz. Duygu filozoflarımızın bildiği olay değildir. Açabilir misin, arkadaşlara sohbet olsun diye? M- Açalım. Körlemesine gidiyorum, çünkü gerçekten geçene sene h ocam ne anlattı hatırımda değil. Ama duygu, duyularımızla edindiğimiz bilgi, fikir, ya da veri… Duyumlarımızla edindiğimiz verilerin bizde oluşturmuş olduğu durum. Yani duyu ile duygu birbirinden ayrı. Güzel. M- Duyu bazı nesnelerden aldığımız veriler, duygu ise o dış nesnenin bizde oluşturmuş olduğu durum. Orada biraz duralım. Buraya kadar iyi. Geçen sene buna az çok doku nmuştuk. Bakın, oradan devam edeceğiz. Bu örneği geçen sene de ve rdim, çok hoşuma gidiyor. Bir arkadaşınızla bir kış günü, eksi on derece, buz kesmiş her taraf, çarşıdan evinize doğru hızla gidiyorsunuz . Evde sobanız ya da kaloriferiniz var. Eşiniz çorba yapmıştır, böyle beklent ilerle gidiyorsunuz. Tam köşede seksen yaşlarında bir ihtiyar, mendil sermiş dileniyor. Oturmuş betonun üstüne, sakalı donmuş çıkan tükü-

Dördüncü Gün

74

rüklerle, para dileniyor. Bir nesne görüyorsunuz, bunun tartışılacak hiçbir yanı yok, dilenen bir nesne. Ve bu bir insan, sizin gibi, duyguda şsınız üstüne üstlük. Diyorsunuz, eyvah be, seksen yaşında adam burada dileniyor. Arkadaşınıza içinizdeki bu düşünceyi aktarıyorsunuz. Şimdi niçin böyle diyorsunuz? Köşede oturan bir yaşlı gördünüz, betona oturmuş. Yaşlı, gereksinimi var belli, dileniyor. Dilenmek utanç verici bir şey, bunu da algılıyorsunuz. Gelene geçene yakarıyor, para ver d iyor. Bunların hepsi sizin o nesne ile ilgili algılarımız. Bu yüklemlerin hepsi var ortada. Siz bu yüklemleri kendinizce bir değerlendirmeye uğratıyorsunuz ve arkadaşınıza diyorsunuz ki, vay be, kahrolsun, ya devlet bunlara niye sahip çıkmıyor, şudur budur. Arkadaşınız diyor ki, ya Müjdat sen bilir bilmez konuşup duruyorsun. Neden? Ya bu şerefsiz var ya, buna babasından katrilyonlar kaldı, diyor. Tarlalar, araziler, işyerleri, şaraphaneler… Bu şerefsiz, yedi, içti, kumar, eroin, esrar, ke rhane, bar, pavyon, dış geziler… İşte, şimdi sürünüyor. Bakın, siz isterseniz melek olun, deminki adam olmayacaksınız. Herakleitos’un nesnesi gibi dönüştünüz. Eskisi gibi düşünmüyorsunuz, değiştiniz. Diyorsun ki, vay be, vay şerefsiz vay. Ben de sana acımıştım ya, sen demek öteberini eline aldın, yedin, içtin, ettiğini çekersin. Burada, net bir şekilde söyleyebileceğimiz acıma duygumuz –acıma bir duygudur– tiksinmeye, küçümsemeye, aşağılamaya dönüştü. Bunların hepsi duygudur. Peki, ne sne durduğu halde, nesne orada duruyor, ne değişti peki? M- Nesnenin eylemi. Nesne ile ilgili bilgiler değişti. Demek oluyor ki, duygu kesin olarak nesneye yönelmez. Duygu eyleme yönelir. Eylemden nesneye yönelir. Yani doğrudan eyleme, dolayımlı olarak nesneye yönelir. Bunu biraz açayım. Siz, televizyonda duyuyorsunuz, adamın biri birinin evine gi rmiş, evdeki çoluk çocuğu kesmiş. Sonra da yakalanmış. Adamın suratını daha görmeden, adamdan tiksiniyorsunuz. Adamı görmediniz daha ama eyleminin haberi geldi. Sizi, tiksinmeye, aşağılamaya, kin duymaya iten eylemlerle ilgili bilginiz var. Siz bir kızı seviyorsunuz, deliler gibi âşıksı-

Dördüncü Gün

75

nız. Bir gün bir ahbabınız çıkıp geliyor. Diyor ki, ya arkadaşım senin o sevdiğin kız, falan filanla da düşüp kalkıyor. Nesne aynı olduğu halde o sevgi gidiyor nefret başlıyor. Niye? Kızın yeni eylemlerini duydunuz. Önceki eylemleriyle seviyordunuz. Biz, duygu alanında, Spinoza’nın asla göremediği bir şey, kesin olarak öncelikle eyleme yöneliriz. Spinoza diyor ki, bir nesne eşliğindeki kipimize duygu denir. M- Ben de şimdi tam da Spinoza böyle düşünüyor diyecektim. Eylem diyecektim. Çünkü Spinoza şunu der: Duygular tamamen nesnelerin eylemlerinin bizde yaratmış olduğu etkilenimin sonucudur. Mesela, bir nesne, kız, aşığım. Çünkü bende şöyle bir duygu yaratıyor. Hoşuma gidiyor, tenime değiyor, benimle güzel konuşuyor, eylemi hoş. Benim varlığımı onaylıyor, sürdürmemi sağlıyor, iyi geliyor bana. Aynı nesnenin daha sonra başka insanlarla yatıp kalktığını düşünüyorum ve bu sefer bana zarar verdiğini düşünmeye başlıyorum. Spinoza tam bunu söylüyor hocam. Nesne aynı olsa da eylemler, bende tesir eder ve ben o tesire göre farklı duygulanımlar içerisine girerim. Şöyle bir şey yalnız: Spinoza, daha bir nesne ağırlıklı düşünüyor. Eylemi fazla düşünmüyor. Oraya dikkat etmeni arzu ederim. Tanım tamamen nesneler eşliğindedir, eylemler değil. Ondan sonra duygular üzeri ne David Hume yazmıştır ve iyi de etmemiştir. Hatta ben orayı okurken, Spinoza’dan sonra keşke bunları yazmasaydın, dedim. Spinoza’nın duygu çözümlemesi hoşuma gitti, yalnız bu ek yapılmak lazım. Yani kesin olarak Spinoza, eylemler demiyor. M- Ben küçük kızıma, Spinoza eşittir eylem olduğu için, Eylem ismini verdim. İyi etmişsin. İyi etmişsin de sadece o önermeye bir daha dikkatini çek erim. Bir de sen bak. Şöyledir, nesneler eşliğinde diyor. Dikkat edin. O felsefe adına bir kayıptır. Eylemler eşliğinde… Neden bunda ısrarlıyım? Biz etiğe geçerken, duyguları kullanacağız. Duygusuz etik yapamayız. Duygulara gireceğiz ki bu giriş çok çok eksik kalır. Keşke Spinoza dursaydı. Kant, çok acı bir şeydir, duygulara neredeyse hiç sürtünmeden,

Dördüncü Gün

76

koca etik kitaplarını yazmıştır. Biliyorsun, Pratik Aklın Eleştirisi. Yazık etmişlerdir, biz öyle girmeyeceğiz, etik o değil. Etik kesin olarak eyle mle ilgilidir. Kişilerle ilgili değildir. Ama dediğim gibi biz bu sene epistemoloji yani bilgi kuramını bilmek zorundayız. Etiğe biz bugün niye girdik? Doğruluk olgu ve teriminin etikte de kullanıldığını ama orada k onuk olarak bulunduğunu, gezgin olarak bulunduğunu söyledik. Onun karşıtı da eğri olmaktır. Bu da ikinci alan. Şimdi çok kısa olmakla birlikte, bizi fazla da ilgilendirmiyor, doğruluk bir de geometride vardır. Biliyorsunuz iki nokta arasındaki en kısa yol doğrudur. Bu fiziksel bir olaydır. Bizim felsefemizle doğrudan bir ilişi yoktur, ona da biz doğru deriz. Deriz değil mi hocam? E- Fizikte de vardır hocam. Bir parçacık, başka bir noktaya en kısa yoldan gider. Gider. Şimdi doğrunun başka bir alanına geçiyorum. Uzun yıllar Sab ahattin Eyüboğlu çevirisi olarak Platon’un Devlet adlı –Grekçesi Politeia (πολιτεία)– kitabındaki bir terim adalet olarak çevrildi. Daha sonra çok yerinde olarak Eyüboğlu bunu doğruluk olarak düzeltti. Peki, Platon kardeşimiz doğruluktan ne anlıyordu? Epistemolojik olarak nesnesine uygun yargıyı mı, etik olarak başkasına zarar vermeyen, iyi eylemi mi , ya da başka neyi anlıyordu? Platon, Philebos Diyalogu’nda bir psikoloji yapar. Yağız bir at vardır, arabasına koşmuş bir arabacı, bir de başka bir at ve arabacı. Atlardan biri korkunç şekilde koşmaya çalışır, arabayı yanlışa doğru sürüklemek ister. Öteki at dengelidir, arabacı da onları dengeler. İnsandaki üç u nsur; yani ihtiras, akıl ve sağduyu unsuru, seni güdülerin bir yere doğru kışkırtıyor, aklın da diyor ki gitme. Sağduyunla da diyorsun ki, aklın dediği doğru. Ya da diyorsun ki bu beriki yol daha iyi, yürü, kendini at uçurumdan. Devlet’e başlarken Platon diyor ki; insanın büyük harflerle yazıldığı yer devlettir. O nedenle devleti anlatırken biz insandan yola çıkacağız. Devleti kurarken, insan psikolojisindeki yönetici unsur, be kleyici unsur, bir de üretici unsur. Bunlar insanda var. İnsan hem üretir,

Dördüncü Gün

77

hem bilir, hem de ihtiraslıdır. İrade terimi pek yok Platon’da . Bizim sandığımız, bugün anladığımız, istenç dediğimiz ya da isteme dediğimiz yeti, pek vurgulanmıyor. O bir biçimde, biraz uç vererek Aristo’da ka rşımıza çıkacak. Hatta şunu söyleyebilirim; batı felsefesinde pek istenç yoktur. Mesela Kant. Koca koca etik kitapları yazmıştır, istenç diye bir şey pek göremezsiniz. İstenç, aklın yasalarına uyan bir yetidir , gelince göreceğiz, aklın yasalarına uyan bir kul. Oysa bizim istençten anladığımız şudur: Bilgi önümüze konur, bilen bir özne haline geliriz. Ondan sonraki kararı biz, istencimize göre veririz. Akıl orada kalır. Nitekim akıl konusunda herkes hemfikirdir. Kahramanlığın, yiğitliğin, erdemli olmanın herkes iyi olduğunu bilir ama kimse oraya yanaşmaz. Bun u iradenle isteyeceksin, kahramanlığı isteyeceksin. Yani bildiğin zaman kahraman olursun diye bir kural yoktur. Batı felsefesinde, gariptir, ben anlamış değilim, istenç olgusu çok az miktarda işlenmiştir. Schopenh auer’da biraz var, Aristo’da biraz var. Kierkegaard’da var. Ama onun dışında fazla işlenmemiştir. Hatta Nikolay Hartman’ın etiği, epey eli yüzü belli bir etik, onda da fazla işlenmemiştir. Platon’a dönüş yaptığımızda, Platon diyor ki; doğru devlet, devletteki ögelerin yerinde bulunduğu devlettir. Nedir bu yerinde bulunmak? Diyor ki; bir insanda nasıl çeşitli öge ve özellikler varsa, bir toplumda da bu özellikleri temsil eden yapılar var, hatta sınıflar, katmanlar , bilgeler var. Bir insanda bilme yetisinin karşılığı olarak toplumda da bilgeler , bekçiler, yiğitler, kahramanlar, üretenler, çiftçiler, zanaatçılar vardır diyor. Bu devlet yapısında her öge kendi yerinde ise o devlet doğrudur. Şu gözlüğü alalım, şu gözlüğün bir sapı var değil mi? Platon buna diyor ki, bu gözlüğün yapı düzeni var –Grekçe karşılığı taxis (τάξις)– Eğer taksis’i yerinde ise, iyi dizayn edilmişse, iyi düzenlenmişse bu gözlük ergonunu –ergon (ἔργον) işlev demektir– yerine getirecektir. Nedir, gözün korunması ve iyi görünmesi. Düzeni iyi ise, işlevini, yani gözün korunması ve iyi görmesini sağlayacaktır. Peki, bunu sağlarsa biz bu

Dördüncü Gün

78

gözlüğe ne diyeceğiz? Arete’li diyeceğiz. Arete (ἀρετή )24, erdem demektir. Grekler, bizim bildiğimiz erdemi anlamıyorlardı. Başarıyı, beceriyi anlıyorlardı. Aşırı bir örnek verecek olursak, bir hırsız, kapıyı iyi yarmışsa, kasaları iyi delmişse, paraları iyi aktarmışsa, polise yakalanm amışsa, aretelidir. Becermiştir işini. Ç- Ama kendi alanında. Aynen öyle. Areteden Greklerin anladığı başarı, beceriydi. Ç- Yani olması gerektiği gibi olmak. Dürüstlük doğruluk değildi, başarıydı. Demek ki; taksisi, düzeni iyiyse, bilgeler yönetiyorsa, bekçiler orduyu temsil ediyorsa, ötekiler işbaşında ise, yani işçiler, ustalar, zanaatçılar, biz de yönetici olacağız demiyorla rsa, koruyucular isyan edip yöneticileri devirmiyorsa, herkes kuzu kuzu ergonunu, işlevini yerine getiriyorsa bu devlet doğru devlettir, diyor. Bir ontolojik yaklaşımı, politik alana aktarıyor. Bir insan benzetmesi, insandaki ögeler, özellikler, topluma taşınıyor. Toplumdaki katmanlara bir temel hazırlanıyor, bir oligarşik yapı savunuluyor. Bu iyidir, kötüdürde değilim ben. Aristo, Platon, korkunç derecede demokrasi düşm anıydılar. Yani okursun, yazarsın, edersin. Özgürlükçüdür, felsefecidir, şunu bilir, bunu eder, o ayrı konu. Ama ikisi de sürülere, karabalıklara, toplumlara ateş püskürürler. Bunu böylece bilesiniz. Hatta Aristo der ki kölelere; köle doğmuş olanlar, doğası köle olanlar, zanaatçılar der, aşağılar. Bize birileri bu gibi şeyleri anlatmaya başladığı zaman, bilmemiz lazım. Öyle göklere çıkartmak olmamalı, bilmeliyiz. Bunlar, bilginin yönetici olmasını isteyen insanlardı. Diyeceksiniz ki, biz bunu istemez miyiz? Biz de bunu isteriz ama kayıtlarla. Elbette ki arkadaşlar, cahiller

24

erdem [Aim. Tugend] [Fr. vertu] [İng. virtue] [Lat. virtus] [Yun. arete] [es. t. fazilet]: 1 — İstencin ahlaksal iyiye yönelmesi. 2 — İnsanın tinsel ve ruhsal yetkinliği. / / Felsefe tarihi boyunca erdem kavramına değişik anlamlar verilmiştir. Filozofların ahlak öğr etileri, genellikle erdeme —ahlaksal iyiye— verdikleri anlamla birbirinden ayrılırlar. Platon’dan beri temel erdemler olarak şunlar sayılır: bilgelik, yiğitlik, doğruluk, ölçülülük. – Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü

Dördüncü Gün

79

tarafından yönetilmek bir yıkımdır, gerçekten yıkımdır. Cahilin, köylünün, işçinin bir reyi olsun, profesörün on reyi olsun meselesi değil. İşin pratiğine döndüğümüz zaman, palavra kesmeyi bıraktığımız zaman, bilgi bilgidir. Sen ameliyat olacaksın, gidip bir sağlık memuruna amel iyat olur musun? Paran varsa profesöre gidersin. Kahramanlık olsun diye gibi bir hemşireye kalp ameliyatı olamazsın. Demek ki bilen ger ekir. Traktör şoförü senin Amerika’ya gideceğin uçağı kullanmak istiyo rsa, gider misin? Gitmezsin, bilen istersin. Her alan, tıpta, bilimde, ötekinde bilen gerekli de politikada neden hemen cahiller göklere çıkacak? Yok öyle bir şey, yönetenler bilmelidir. Şimdi gelelim Grekler acaba bunu doğru mu söylediler? Grekler, soylu ailelerden bahsediyorlardı. Platon’un söylediği üst katman. Bilge ola nlar, aynı zamanda asil olanlardı ya da kendilerini asil sayanlardı. Katmanlı bir toplumdu Grek toplumu. Mesela Platon’un ben size kabata slak, demokrasi ile ilgili sözlerini söyleyeyim: Pazar yeri yönetimi, alaca bulaca, hangi rengi istersen var orada, bir panayır… Demokrasi için söylediği. Bak der; cahiller sürüsü, bir vururlar bir kırarlar. Demokrasiye yönelttiği saldırı bu. Aristo’nun çok ilginç bir görüşü var. Aristo, çok iyi şeyler söylemiştir diye bir kural yok. Bizim işimiz o değil, onaylamak değil, bilmek. Platon’un Devlet’te savunduğu doğruluk, bir nesnenin yapı düzeni ile ilgili. Eğer o yapı düzeni ergonuna, işlevine uygun şekilde tanzim edilmişse, yapılmışsa, bunu her şeye uygulayabilirsiniz. Diyelim ki bir bıçak. Tutacak yeri, el tarafından kavranmalı, bir de ona uygun bir ağzı olmalıdır. Diyelim iki metre bir ağız var, tutacak yer küçücük. O bıçakla hiçbir iş göremezsin. Gittin terziye, elbise diktirdin. Aldın elbiseni, baktın kollar şurada. Ya dedin, kardeşim ben bununla düğüne gidecektim bugün, böyle kol mu olur? Yani, bir nesnenin bir yapı düzeni vardır. Yapı düzeni eğer iyi kurulmuşsa ergounu, işlevini iyi yerine getirecektir. Bağ bıçağıyla bağ budanır, der Platon.

Dördüncü Gün

80

Baktığın zaman bir toplumda bunu nasıl yorumlarsan yorumla, Pl aton’un demeye getirdiği, herkes yerinde olmalıdır. Buna ben de katılıyorum arkadaşlar. Yani bir toplum eğer adam gibi yaşamak istiyorsa, böyle efsanelerle, bilmem söylencelerle yaşamamalıdır. Yok efendim demokrasidir, şunun dediği olur. Yok arkadaşlar bunların ölçüsü olm alıdır. Nasıl ölçüsü olmalıdır. Turistik bir yer burası. Getiriyorsun, bu işten hiç anlamayan bir belediye başkanı seçiyorsun, eh işte görüyorsun şehrin halini. Bunun savunulacak tarafı da yok, hiç yok arkadaşlar , bu bir seviye meselesi. Demek istediğim, tamam arkadaşım senin de görüşün olsun da bizi de tutuklama kardeşim. Dünyayı dünya yapan bilim adamlarını sayın, sizin alanınızdır hocam, say fizikçileri, ellide takılır kalırsınız. Dünyayı kuranlar bunlardır, kalabalıklar değildir. Tıpta bak, fizikte bak, kimyada bak, elli kişiyi geçemez. Dünyayı onlar kurmuş, biz de çalımını atıyoruz. Galileolar, Keplerler, Newtonlar, Einsteinlar, ya pmış etmiş. Burada şunu söylüyorum; bilenler yapmalıdır. Ama bunu soya dökmek, kesin olarak düşündüğüm bir şey değildir. O katmanlar felakettir. Toplumda herkes, fakir çocuğu da zengin çocuğu da yönetici olabilmeli, aslan gibi çıkıp ülkeyi yönetmeli, ülkede söz sahibi olmalı. Ben öyle düşünüyorum. Yani Platonvari kalıplanmış bir şeyi kabul e tmiyorum. Çünkü Platon’da o işçi sınıfından bekçi sınıfına, bekçi sınıfından yönetici sınıfına geçmek… Diyor ki geçiş olabilir. Nasıl olur kardeşim? Sen kesmişsin önünü. Devlet’i baştanbaşa okuyun, göz kamaştırıcı bir kitaptır, büyük bir ont oloji var. Çok yetkin bir bilgi kuramı var orada. Orada bir güneş eğret ilemesi var. İdealar alemindeki iyi ideası ile güneş benzetmesi yapar. Der ki; güneş nasıl her olanın bilinmesini ve olmasını sağlıyorsa, iyi ideası da her nesnenin, öteki ideaların olmasını ve bilinmesini sağlar. Bizim, etikte gördüğümüz iyi ile Platon’un ontolojik iyisi arasında en ufak benzerlik yoktur. Doğrudur yanlıştır, bunlar ayrı şeyler. Ama bunu bilmek ayrı. O diyor ki, benim idealar evrenimde baş idea, iyi ideasıdır. O öteki ideaları yapar, eder, eyler. Hem onların yapılmasını sağlar, hem de bilinmesini sağlar. O diyor, güneştir, güneşe benzer. Güneşin öteki

Dördüncü Gün

81

nesnelere göre durumuna benzer. Platondaki doğruluk anlayışı da özet olarak budur. Okunduğu zaman da şu var; çiftçilere çok övgüler düzer. Bakın der, kırlara gideceğiz, çöreklerimizi buğdaydan yapacağız, nohutlardan yapacağız, incirler olacak, zeytinler olacak, masamıza koyacağız. Müthiş döktürür. Yeri gelmişken söyleyeyim, Platon çok da büyük bir yazardı. Mesela Aristo büyük bir yazar değildir, Kant büyük bir yazar değildir. Ama Platon’un kalemi de çok güzeldi. Bir edebiyatçı gibi, çok da güzel anlatım biçimi vardır, ozanca bir anlatım biçimi. Onda filozoflukla ozanlık hep yan yana olmuştur. O diyaloglarını okuyunca, bir r oman okumuş gibi de hoşlanırsınız. Ama Platon’u Platon olarak bilece ksiniz, felsefesini o gözle göreceksiniz. Onların çağdaşlarına baktığınız zaman, inanınız ki içiniz burkulur. Öyle karanlıkta yürümüş gibi olurs unuz. Greklere geldiniz mi ne kadar monarşici olurlarsa olsunlar, ne kadar katmancı olurlarsa olsunlar, adamlar aydınlık. Dünyayı ışıklandırmışlar. Hiç bunu tartışamayız. Mesela Herakleitos, korkunç bir ol igarşidir, sürülere söver, alabildiğine, derinliğine. İçlerine girmez. Siz busunuz, der. Şimdi kesip kesip atmaya gelmez arkadaşlar. Çarşıya çıkıyorsunuz, siz de başlıyorsunuz sövmeye. Kimi omuzunuza vuruyor, kimi ayağınıza basıyor. Siz de başlıyorsunuz Herakleitoslaşmaya. Doğruluğun çok kısa birkaç tanımını yaptık. Teknik olarak epistemolojiye girmedik. Doğruluktan biz bunları anlıyoruz. Gerçekliğinden onu anlıyoruz, ne olduğunu söyledik, nesnenin yapısı ile ilgilidir. Bir de tutarlılık var, onu da ekleyeyim. Bu epistemolojide, buna biraz daha girmemiz de gerekir. Nesneye uygun olmak, tasarımızın anlığımızdaki, yani zihnimizdeki –ikisini de söylüyorum Arapçasını da Türkçesini de. Türkçesi anlık, anlamaktan geliyor– nesnenin imgesi ile dıştaki nesnenin yüklemleri, özellikleri uyuştu mu, uydu mu, biz buna doğru diyoruz. Bazı filozoflar, diyor ki, uymayabilir ama tutarlı olursa, yani imge ile nesne tutarlı olursa bu önermemiz doğru diyorlar. Böyle bir görüş de var. Ben ona fazla itibar edemiyorum. Yani tutarlılığı da fazla izah edebilmiş değiller. Mesela hocamın alanı ile ilgilidir, tutarlı

Dördüncü Gün

82

olmak adına yanlış da olabiliriz. Mesela, metaller ısındığında genleşir. Doğru değil mi? Soğuduğunda da büzülür. Buradan çıkarıma gidebilir miyiz? Öteki nesnelere kaydırabilir miyiz bunu? Diyelim suya ka ydırdık, su da donunca genişler. Yani soğumak, büzülmeyi gerektirmiyor. Tutarlı olmak adına o zaman suyu donduğu zaman küçüldüğünü düşünmemiz gerekiyor. Orada ben sağlıklı bir sonuç göremiyorum. İnsan fazla zorlanmış olmalıdır, nesnelere bakışta, olaylara bakışta, çıkarı mlarda. Hep böyle bir kural koyamayız diye düşünüyorum. Tutarlılıktan ziyade uyum diye düşünüyorum. Ç- Hocam, söz konusu olan kavramlar olunca, biraz çaresiz kalıyor insan. Çünkü durduğu yerde durmuyorlar. Durmazlar. Ç- Herkese göre değişiyorlar, herkes ayrı bir tanım koyuyor. Birbirler ine yakınlar belki, ne demek istediğimizi anlıyoruz ama çok uyan şeyler değil. Kavramlar beni o yüzden çok zorlar, o yüzden tanım yapmaktan kaçınırım. Haklısın. Zaten yapılmış tanımlar da zaman geliyor darmaduman ol uyor. Mesela diyorsun ki; bu teldir, metalden yapılmış ince bir şeydir , bununla ancak bagajlar bağlanır, vesaire diyorsun, iplik yerine kullanılır. Ama elin oğlu bir gün çıkıp geliyor, elektriği icat ediyor. Bakıyorsun ki iletkenmiş. O özelliğini bilmiyorduk biz. O özelliğinin ortaya çıkması için, elektriğin bulunması lazımdı. Demek ki bizim önceki tanımımız yanlışmış. İstediğin kadar çırpın. Yarın çeşitli buluşlar ortaya çıkacak, bizim bugünkü tanımlarımızın darmaduman edecek. Tamam bu kabul, gerçekten öyle. Bu sosyal bilim alanında da böyle.

Beşinci Gün

84

M- Epistemolojiye yönelik, giriş babında bir soru sorabilir miyim? Sor bakalım. M- Bütün bu konuştuklarımızda şöyle bir ayrım sezinliyorum ben. Bir tarafta olguların bilgisi, sorgulayarak elde edilen, kanıtlamalarla elde edilen bilgi var. Bilimsel bilgi diyoruz kısaca biz buna. Doğru M- Bir tarafta da yargıların, doksaların, bir sürü kanılarla oluşmuş bilgi var. Ona da ideolojik bilgi diyebilir miyiz? De tabi. M- Ve ideolojik bilgi, bilimsel bilgiyi hep kuşatma altına almış. Adım atamaz. Bir şey söyleyeyim. İdeolojik bilgi diyorsun, mesela s omut örnek vereyim. Amerikan bütçesinin en büyük parası, milli savunmanın beş katı para, misyonerliğe ayrılmıştır. İdeolojik bütçedir. Biz Kore’de savaşırken bir tane Hıristiyan yoktu orada. Şimdi % 35’i Hıri stiyan. Sen gidip Amerika’ya demokrasiden falan, güler ya, bu şapşal der, hala nerelerde. Egemenlik önemli onun için. Elbette, dediğin doğru. O yabancı okulları inceleyin bir. Kökünden inceleyin, neler göreceksiniz. Ben size söyleyeyim. Ermeni kökenli bir bayanla konuştum, ona so rdum. Kadıncağız bilmiyor tabi. Birinci Dünya Harbi’nden önce, o eski geleneksel Hıristiyanlığı, sırf Katoliklik ve Gregoryenini bilirlerdi. Ama şimdi Protestan da var bir sürü. Amerikanlar geldi, aşıladılar , yeni bir mezhep türedi. Bunun geçmişi, yüz seneyi geçmez. Tabi, ideoloji. Ç- Konuyu değiştirmiş olacağım ama… “Var olmak”a totoloji dedik. Peki “yok olmak”? Çünkü bu da tersi oluyor, hem yok, hem olmak. Peki, siz ne diyorsunuz? Ç- Ben, zıtlık görüyorum orada. Ama yerine ne terim kullanılır onu b ilemiyorum.

Beşinci Gün

85

Bakınız. Yokluk bir kip değildir, varlık bir kiptir. Biz dersek ki falan arkadaşımız evlenmiş, bir de çocukları olmuş. Çocuk varlık kazanmış. Ne demektir bu? Zaman ve uzay bağlamına girmiş demektir. Varlık bir kiptir ve bu iki kipin birleşimine söylediğimiz şeydir. Varlık kazanmıştır. Varlık olunmaz, varlık kazanılır. Ç- Zaten cümle de şudur; çocukları oldu. Çocukları var oldu, denmez. Evet. Bakın, zaten bütün kipler kazanılır, olunmaz. Bazen derler ki, özgür oldu. Özgürlük kazanılır, yükseklik kazanılır, olunmaz. Kant bunu her nasılsa görmüş, varlık bir yüklem değildir, diyor. Açtığın için söylüyorum. Doğru söylüyor, varlık bir yüklem değildir. Platon ve Aristo, biri Sofist adlı diyalogunda, öteki de ünlü kitabı Metafizik’te varlığı bir cins olarak görüyor. Bu bir felakettir. Cins, tür dediğ imiz öbek adları, sınıf adları ya da soy adları, tikeli yoksa tümeli olmaz. Varlığın tümeli yoktur. Elma bir tümeldir, armut bir tümeldir, bireyi de vardır. Gidip bireyini alabilirsin. Varlığın bireyini alamazsın. Eşiniz sabahleyin evden çıkarken, Çağlar akşamleyin bir kilo varlık getir derse, akşamleyin eliniz boş dönersiniz. Öyle bir şey bulamazsınız. Yokluk bir kip değildir. Görece olarak, zaman ve mekân boyutları, burada değil diyebiliriz. Bu, yok demek değildir. Burada bulunmamak, yok demek değildir. Bazen, sözel olarak burada yok, diyoruz. Öğretmen numarasını okuyor, çocuklar da cevap veriyor, “yok”. Yani gelmemiş. O yok demek değildir, yanlıştır o. Gelmedi denmesi lazım, burada değil. O nedenle yokluk bir kip değildir, olmayan şeyin bir kipi olmaz. Olmayan şeyin kipi neden olmaz? Sen, zamansallaşmamışsın ve uzaysallaşmamışsın. Uzayın bir parçası değilsin, zamanın içerisinde değilsin. Peki, sana va rlık kazanmış nasıl diyeceğiz, diyemeyiz. Hegel’de var. Varlık ve yokluk, ne kadar da ucuz. Bunun biri tez, biri antitez, oluş diyor sentezdir. Ucuz bir felsefe. Ç- Varlık ve yokluğun sentezi, oluş mu oluyor?

Beşinci Gün

86

Evet, öyle diyor. Üstelik de büyük Mantık’ında diyor. Herakleitos ile Parmenides çözümlemesine baktım, arkadaş oralarda değil. Konuya pek girememiş, görememiş. İsterseniz dersimize dönelim. M- Lütfen. Peki. Arkadaşlar, bilgi nasıl edinilir, bilginin kaynakları… Bugün oradan başlayalım. Özne, bilgiyi hangi kaynakları kullanarak edinebilir? Platon’un çok i lginç bir söylemi var, Phaidon Diyalogunda. Phaidon Diyalogu, ruh nedir, ruh göçü nedir, onu anlatan büyük bir diyalogdur. Orada diyor ki Platon; düşünme, ruhun kendi kendisi ile konuşmasıdır 25. Acaba böyle mi? Platon’un ruhtan ne anladığı apayrı bir konu. Devlet Adamı, Devlet ve Yasalar diye üç kitabı var. Üçünde de ruhu şöyle ya da böyle niteler. Esas Yasalar’da der ki; kendiliğinden devinme gücüdür. Kendiliğinden devinme gücünden biz, diriliği anlıyoruz ama Platon, ruhu anlıyor. Greklerin ruh, psike kendi deyimleriyle, konusundaki kavrayışları son derece karışık. Grek felsefesinde ve batı felsefesinde, tam 2500 yıl tartışılmış bir konu var: Beden ve ruh, beden ve zihin. Bugün de tartışılıyor, bir yere varılmış değil. Acaba gerçekten problem 2500 yıl, o kadar büyük filozofları uğraştıracak güçte bir problem midir? Yoksa basittir de görememişler midir?

25

“Bundan ötürü bir şeyi gerçek olarak bilmek istiyorsak, tenden ayrılmamız, yalnız ruhla, nesneleri kendiliklerinde temaşa etmemiz gerekir, bunu artık biz, iyice anladık: İşte ancak o zamandır ki, kendisine o kadar âşık olduğumuzu söylediğimiz bilgeliğe belki kavuşmuş oluruz; fakat daha hayatta iken değil, uslamlamanın gösterdiği gibi, öldükten sonra. Gerçekten, tenle beraber bulundukça hiçbir şeyi arıklığı içinde öğrenmek mümkün değilse, iki şeyden biri: ya gerçek bilgi hiç mümkün değildir, ya da onu yalnız ölümden sonra elde edeceğiz, çünkü tenden ayrılan ruh ancak o zaman kendi kendisiyle kalır; daha önce buna imkân yoktur. Bundan başka biz yaşadıkça öyle sanıyorum ki, ancak tenden uzaklaştığımız, mutlak zorunluk halleri bir yana bırakılırsa onunla hiçbir ilgimiz olmadığı, dokunması ile bizi kirletmesine müsaade etmediğ imiz ve tanrının kendisi bizi gelip kurtarıncaya kadar kendimizi arıtmağa çalıştığımız nispette hakikate yaklaşmış oluruz. Sonra tenin çılgınlıklarından kurtularak böyle arınmış bir hale gelince, muhtemel ki bizim gibi arınmış varlıklarla yaşayacağız ve o doğrudan başka bir şey olmayan saf özü kendimizde tanıyacağız. Gerçekten saf olmayan biri için saf olan bir şeyi kavramak imkânsızdır.” Phaidon, Platon, MEB, 1989

Beşinci Gün

87

Şöyle bir anekdota başvurabiliriz: Biliyorsunuz, Kristof Kolomb bir fizikçiydi, bir bilim adamıydı. Yani bize bir seyahatçi, gezici gibi sunulsa da, kafalarımıza öyle yerleşmiş, bir fizikçi idi. Bütün öteki bilim adaml arı, Amerika’yı keşfetmiş olduğu ve sayıldığı için kıskanmışlar. Demişler ki, yani çok mu önemli bir iş gördü. Ben bir şeyi görmenin kolaylığı, zorluğu üzerindeyim şu anda. Kristof Kolomb, bunları duyuyor, hepsini bir masaya davet ediyor, hepsinin önüne birer yumurta koyuyor. Diyor ki; baylar yumurtayı tepesi üstüne durdurun bakalım, yatık değil de dik. Hepsi uğraşıyor, durmuyor. E diyorlar ki, durur mu? Duru diyor o. O zaman diyorlar, biz durduramadık, sen durdur. Kristof Kolomb, bir yumurtayı alıyor, çat vuruyor masaya, yumurta öyle kalıyor. Yumurtanın kıçı kırılıyor. Bakın diyor, bal gibi kaldı, siz yapamadınız. Ötekiler diyorlar ki, bu çok kolay. Düşüneydiniz, diyor. 26 Acaba beden ve zihin meselesi böyle, düşüneydiniz deyip çıkacağımız kadar sade bir konu mudur, yoksa bir derinlik mi gösteriyor? Bana sorduğunuz zaman arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, bir görmeme var. Konu son derece basit. Ontolojik yapıdan beden ve ruh, beden ve zihin, ağaç ve dalları demek kadar saçmadır. Ben yoldan geliyordum,

26

[213] ONE day Columbus was at a dinner which a Spanish gentleman had given in his honor, and several persons were present who were jealous of the great admiral's success. They were proud, conceited fellows, and they very soon began to try to make Columbus uncomfortable. "You have discovered strange lands beyond the seas," they said, "but what of that? We do not see why there should be so much said about it. Anybody can sail across the ocean; and anybody can coast along the islands on the other side, just as you have done. It is the simplest thing in the world." Columbus made no answer; but after a while he took an egg from a dish and said to the company:— "Who among you, gentlemen, can make this egg stand on end?" One by one those at the table tried the experiment. When the egg had gone entirely around and none had succeeded, all said that it could not be done. Then Columbus took the egg and struck its small end gently upon the table so as to break the shell a little. After that there was no trouble in making it stand upright. "Gentlemen," said he, "what is easier than to do this which you said was impossible? It is the simplest thing in the world. Anybody can do it,—after he has been shown how!" Adaptasyon; James Baldwin

Beşinci Gün

88

ağaç ve dalları yanıyordu. Ağaç yanıyordu desen yetmez mi? Dalları ağaç bütünlüğüne dâhil değil mi? Ağaç ayrı, dalları niye ayrı. Biz, insan olarak bedenliyiz. Beden bir özelliktir, bir töz değildir. Batılılar bunu da hala pek görmüş gibi gözükmüyorlar. Biz, nasıl kokuluysak , renkliysek, bedenliyiz de. Bundan daha sade ne olabilir. Ağaç; yapraklı, çiçekli, köklü, gövdeli de, ağacın bir gövdesi var. Birleşik her nesnenin bir gö vdesi var. Taşın da, denizin de bir gövdesi var. Görsek görmesek de havanın da bir gövdesi var. Peki, insan söz konusu olduğunda, insanın bedeninden söz ettiğimizde, nedense aklımıza hep buradan aşağı b eden, buradan yukarı akıl, kafa geliyor. Kafamız da bedenimizin bir pa rçası. Beynimiz de bedenimizin bir parçası. Tıpkı midemiz gibi, elimiz ayağımız gibi. Bu kadar basit. Yani beden ve zihin dediğimiz zaman saçmalıyoruz demek istiyorum. Beden dediğimiz zaman zaten biz zihni işin içine katmışız, olay bu. Geriye şu kalıyor. Senin kafanda bir şeyler var tabi. Diyorsun, bunların işlevleri farklı. Farklı efendim. Ayak yürümeye yarar, el tutmaya yarar, mide sindirmeye yarar, görevleri farklı. Anlık da düşünmeye yarar. Bu onu neden ayrı bir şey yapsın? O onun işlevi. Göz nasıl görüyor, kulak nasıl duyuyorsa o da öyle düşünüyor. Kulak nasıl bir parçamız, göz nasıl bir parçamız ise anlığımız da bizim bir parçamızdır. O nedenle beden ve anlık diye bir cümle kuramayız arkadaşlar. Bunun Türkçe adı saçmalamak olur. Bütünle parçaları arasına “ve” koyamayız. Mesela söyleyeyim; falan ölmüş, elleri de ölmüş. Böyle cümle olur mu? Ölmüşse hep beraber ölmüştür. Batılılar, her nasılsa çırpınır durur. Ben size işin saçmalığını Descartes üzerinden bir örnek vererek anlatayım. Descartes, Me ditasyonlar’da der ki ruh ayrıdır, ruh ölmez. Böyle bir tezi var. Yani sonsuzluk, beden ölür gider, o kalır. Biliyorsunuz dinler, arkaya geç bir puan kazan hesabı… Ben sorarım ya sizin bu tanrı, bedeni diriltmeye gücü yetiyor da ruhu diriltmeye yetmiyor galiba ki onu elde tutuyor. Ruh da ölse, onu diriltecekse diriltir ya, niye yoruyorsunuz kendini zi. Onu, bir biçimde elde tutmak istiyorlar, sonsuzluk adına. Oradan kaynaklanıyor. Yani Tevrat ve İncil kökenli bunlar, batı felsefesine etki. Descartes sıkı

Beşinci Gün

89

bir papazdı. Onun için biraz da Cizvit okullarına yağ çekmek için ruh ölümsüzdür diyor, bedenimizden ayrıdır. Yine düşünüyorsun, ruh denilen bir şey var mı? Ben yine göremiyorum. Ancak Descartes kardeşimiz, altıncı Meditasyonlarda, bir, iki, üçteki söylediklerinden nedense ça ktırmadan cayar. Der ki; ruh, bedenimizde kaptanın gemide olduğu gibi değildir der.27 Bunu sen açar mısın arkadaşım, ne demek? M- Galiba önce içinde ve içerisinde sözcüklerini açmak gerekiyor. İyi olur. Aç. M- Biz biliyoruz da arkadaşlar… İçinde ve içerisinde kavramları aynı ymış gibi görünüyor başta. Gündelik hayatımızda kullanırken, iki anlamda da kullanıyoruz. İçinde diyoruz, içerisinde diyoruz. Hocam geçen sene şöyle bir örnekle anlamıştı. Çorbaya tuz koyduğumuz zaman, tuz çorbanın içinde erir ve çorbanın içinde olur, çorbaya dahil olur. Artık çorba ile bütünleşmiştir. Ama bir yüzüğü çorbanın içine attığımız zaman, yüzük çorbanın içinde değildir, içerisindedir. Yani erimez, ona

27

Nature likewise teaches me by these sensations of pain, hunger, thirst, etc., that I am not only lodged in my body as a pilot in a vessel, but that I am besides so intimately conjoined, and as it were intermixed with it, that my mind and body compose a certain unity. (VI-13) Docet etiam natura, per istos sensus doloris, famis, sitis & c., me non tantùm adesse meo corpori ut nauta adest navigio, sed illi arctissime esse conjunctum & quasi permixtum, adeo ut unum quid cum illo componam. (VI-13) Ben, sadece tıpkı bir gemideki kaptan gibi, bir bedene geçici olarak yerleşmiş bir zihin olsaydım, bu takdirde, Descartes, şunu kabul etmek durumunda kalır: “Bedenim yaralandığı zaman, sadece düşünen bir şey olduğumu görerek acı hissetmemem; ancak, yarayı, tıpkı gemisinin bir parçası hasar gördüğü zaman, bir kaptanın bunu görme yoluyla algılaması gibi, sadece "müdrike" ile idrak etmem gerekirdi.” Bir geminin hasara uğraması ile ilgili husus şudur: Kaptan, ister onu görmüş, isterse duymuş olsun (geminin sancak tarafında hasar efendim) O, hasarın, kendisinin dışında olan bir şey olarak farkındadır. Seyahat ettiği gemi yara almıştır fakat o, hala yara a lmamış biridir. Zarar belki de onarılabilir, belki can simitlerini alabilir, veya yeni bir gemiye binebilir. Ancak her halükârda olup biten, onu sadece, deyim yerindeyse, olumsal olarak ve dolaylı bir biçimde etkiler. Bunun tersine, bir silindir ayağımın üz erinden geçtiği zaman, sadece sinir sisteminden "sağ ayağım yaralandı" biçiminde bir mesaj almam. Bir yanlışlığın var olduğunu içten içe fark ederim… Descartes, Altıncı Meditasyon: Dış Dünya, "Doğa" ve İnsan Tecrübesi, John Cottingham, Çev: Ülker Öktem

Beşinci Gün

90

dâhil değildir. Dolayısıyla, kaptan, geminin içerisindedir, içinde değildir. Ama motor, geminin içindedir, onun bir parçasıdır. Motor olmadan gemiyi düşünemeyiz. Ama kaptan olmadan da gemiyi düşünebiliriz, kaptansız gemi deriz. Ruh da bizim bedenimizde, motor gibidir. Bed enimizin bir parçasıdır, o ayrılamaz. Bedenimizi ruhumuzdan ayrı düşünemeyiz. Düşünemezsek, ruh diye ayrı bir şey yoktur. Güzel. Descartes, altıncı meditasyonda bunu diyor. Çok güzel açıkladın. Baştan dediğinden ayrılıyor ki, arkadaşlar ruh, Platon’da, Aristo’da ayrıdır. Hatta Phaidon Diyalogunda ruh, bir zamanlar idealar âleminde yaşamıştır, her şeyi öğrenmiştir, bu evrenimize geldiğinde, bedenle istemeden, Erbakan’ın deyimiyle kerhen birleşmiştir, orada geçici bir yaşam sürecektir, aşağılık bir yaşam sürecektir. Çünkü Platon ve akı mda olanlar için beden bir suçluluktur, beden bir çirkinliktir. Ruh, çok güzeldir, oradan gelir, bu yaşama belli bir süre katlanır, bedeni kurtarmaya çalışır, genelde de kurtaramadan kendi yuvasına, idealar evrenine döner ve ölümsüzdür. Descartes’ın ilk meditasyonu, bir, iki, üçüncü, bu yolda gider. Ama arkadan da uyanır, nasıl uyanırsa . Der ki; yok, ruh bizim bütünlüğümüzün içindedir. İçinde, içerisinde değil. Biz bilgi kuramına girerken bunu bileceğiz. Neden bileceğiz? Anlık diye apayrı bir yapı yoktur. Anlık, bedenimizin bir parçasıdır, varoluşumuzun bir pa rçasıdır, ayak, el, mide, kulak, göz gibi. Yalnızca işlevi ayrıdır. E- Anlık dediğiniz, akıl değil mi? Anlık, zihin. Türkçesini kullanıyorum. Anlamaktan geliyor, anlayışlı olmaktan. Türkçe bir terim, güzel bir terim. Beyinle de karıştırmayalım bunu. Beyin, biyolojik bir şeydir, el, ayak gibi. Şimdi bu düşünme mekanizmasının adı olarak anlıktır. Yani rastgele bir beyin değildir. Çünkü çoklarında beyin vardır anlık yok. Yani düşünen, düşünme yetisini anl atan parçamıza, sen buna beyin bunu yapıyor, o beyindir de diyebilirsin. Ama anlık demek, beyin demek anlamına gelmez. M- Burada ekleme yapmak istiyorum. Biz sadece beynimizle düşünmüyoruz. Bedenimizle bütün olarak düşünüyoruz. Beynimizin, düşünmede

Beşinci Gün

91

ve anlamada başat bir rolü var. Yoksa gözümü, dokunma, koku alma, bir sürü başka vasıflarımızla birlikte de… Kesin olarak. Ontolojik bakış bunu gerektirir. Platon gibi ruhun kendi kendine konuşmasıdır, diyemiyoruz. Ruh kendi kendine konuşursa, boşa döner. Datçalılar anlatırlar. Zifiri karanlıkta Marmaris’e gitmek için teknelerle yola çıkmışlar. Herkes gitmiş, saf bir kaptan vardı, Mehmet Ali Kaptan, o çapasını almamış, gidiyor, Akdeniz’in düzlüklerinde. Sabah olmuş hala iskeledeler. Çıpayı almadan kalkmışlar. Yani onun gibi boşa dönerler. Demek ki, anlığımızın düşünme edimini gerçekleştiren bir başat öge, unsur olması tek başına düşünüyor anlamına kesin olarak gelmez. Bu felaket olur. Söz gelimi, gözü görmeyen bir insanı düşünün. Ne yapsın o, isterse Einstein gibi, isterse Arşimet gibi beyni olsun. Ne yapsın onu? Evreni duyumsayamıyor. Göz en önemli organdır arkadaşlar. Bütün felsefeciler gözün başat duyum organı olduğunda ittifak içindedirler. Birileri kulağı mulağı dese de göz, tümüyle evreni duyumsamakta başat role sahiptir, duyu organı olarak. Yani gözün olmadığını düşündüğümüzde, anlığımızın ne duruma düşeceğini bir düşünün. Renk algılayamıyor, biçim algılayamıyor, boy, en algılayamıyor. O âmâ insanlar va rdır, onların dünyaları kopuktur. Bana göre onlar, yaşamlarının yüzde beşini yaşıyorlar, yüzde doksan beşini göz almış götürmüş. Onun için duyu organları, yalnızca yaşamınızın diğer işlevleri açısından değil, bilgi açısından da son derece önemlidir. Onlar evreni, insan özneye taşım adıkları sürece, öznenin yapacağı fazla bir iş yoktur. Biz, duyu organlarından başlayalım. Burada batı felsefesinin pek üstü nde durmadığı bir incelikten söz edeceğim. Batılı felsefeciler algı der çıkar arkadaşlar. “Algılama”, “algılaman”, “senin algılaman şöyle”, “algıladın”, “algılamadın” öyle gider. Yani bir duyu ve algı ayrımı yapmazlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Nedenimi de açıklayacağım. Bunu tartışmak da isterim. Duyu organları, işlevlerini bir neden-etki bağıntısı içerisinde gerçekleştirirler, oluştururlar. Nasıl bir şeydir neden -etki? So-

Beşinci Gün

92

kaktaki dilde çok çok geçer, felsefe de bunu pek kabullenmiyor, neden etki deriz biz. Çiftçi sabahleyin kalktı, öküzlerinin koşumlarını hazırlıyor, tarlayı sürmeye gidecek, iyi de uyumuş. Köylüler iyi uyur biliyo rsunuz. O arada dışarı çıkıyor, önündeki bahçeye bakıyor, yaş, çamur. Diyor, yağmur yağmış. Ben gidip çift süremem, her taraf çamur. Yağmur nedendir, ıslaklık, çamur olmaklık, yaşlık da etkidir. Bu kadar basit. Bir ormancısınız, burada oturuyorsunuz. Dağın arkasından duman çıkıyor, kafanız karışıyor. Eyvah diyorsun, iş çıktı bize, orman yangını olabilir. Anız yangını da olabilir ama temmuzda anız yok ki daha, gidip bakayım. Burada gözünüz, yangını görmese de oradaki bir olayı size aktarıyor. Siz bunu bir neden-etki bağıntısı içerisinde görüyorsunuz. Ateş ve duman. Ateş, yandı mı duman çıkar. Biri neden, biri etki. Siz bu etkiyi duyuyorsunuz. İşte Bertrand Russell’ın söylediği duyu verisi, bu nedenlerin etkileridir. Biz, duyu organlarımızla bu etkiyi duyarız. Ateş yanar, dumanı görürüz; yağmur yağar, çamuru görürüz; top patlar, ses duyarız; lağım taşar, kokuyu burnumuz duyar, deriz bir pislik taştı. Ya da çok güzel bir koku, diyorsun nereden, akasya mı var? Bir koku nesnesinin koku saçması, burnunuzun da bunu duyumsaması olayıdır. Özet olarak duyum olayı, kesin olarak, bir neden-etki olayıdır. Neden olmadan, hiçbir etki olamaz. Masal olur. Hele hele bizim Herakleitos’un, Anaksimandros’un dünyasında her şey değişiyor, değişen nesneler her zaman bir neden olarak bir etki yaratırlar. Biz de onu duyu organlarımızla duyarız. Geldik algıya. Biz, diyelim ki dumanı gördük. Dedik ki, orman yangını var. Nasıl var diyeceğiz? Duyu organımız, gözümüz, oradaki dumanı görüyor, altta ateş herhalde vardır, diyor. Peki, göz ne yapıyor ki biz orada bir yangın vardır diyebiliyoruz? Göz görmüyor onu. Göz bu etkiyi, anlığımıza taşır. Anlığımızın, taşınarak kendisine gelen etkiyi almasına, algı deriz. Duyumda neden-etki ilişkisi; algıda, alma-taşıma ilişkisi, alma-aktarma ilişkisi var. Şurada ateş varsa, beyniniz ısınmaz. Burada soğuk bir şey var diyelim, her tarafı donduruyor, beynimiz üşütmez

Beşinci Gün

93

arkadaşlar. Algılarsınız, duyumsarsınız, organınız der ki dokunma duyunuz beyninize aktarır, soğuk bir nesne var. Aktarım olarak gider be yne, neden-etki bağıntısından uzaktır beynimiz. Buraya kadar bir soru var mı acaba? Ç- Hocam, beynin işlevini Grekler biliyorlar mıydı, gerçek işlevini, o dönemde? Grekler beynin işlevini genel olarak biliyorlardı. Ç- Yani ne işe yarayan organ olduğunu… O kadar derinlikli olmasa da Grekler çok şeyi sezmişler. Aristo’nun Ruh Üzerine, –Anima diye çevrildi bu Türkçeye, nedense Latincesini seçtiler, öyle çevirdiler, öyle de yayınladılar– orada var bunlar, üstünkörü de olsa var. Hatta der ki orada; faal, etkin aklımız var. Ebediyen ölmeyecek olan, bilgi edinen, günlük kullanımımızla elimizin altında olan, usum uzun dışında, sonsuza dek yaşayacak bir usumuzdan da söz eder. Hatta onu Afrodisyaslı Alexander var, onun en iyi yorumcularından birisidir – ki Türkçeye çevrilmedi o, büyük bir eksikliktir– bu faal aklı, çok güzel açıklar. Bu faal akıl üzerine, Gazali de durmuştur, etkin akıl, İbni Sina da fazlaca durmuştur. Onlar kendilerince, ölümsüzlüğümüze özgü bir görüş diye sunmuşlardır. Ama Greklerde var bu. Usun işlevi biliniyordu. M- Çağlar’ın sorusunu ben şöyle anladım. Bilimsel bilgi anlamında, beynin işlevi, çok yakın tarihli bir keşif. Hatta 1950’lerden sonra derinlemesine anlaşılabilmiş. Acaba anlaşıldı mı? M- Daha doğrusu, o kadar geç. Onu anlatmak istiyorum. Beynin çalışm aları, beyin üzerine çalışmalar, o kadar geç. Ama bizim konuştuğumuz anlamda, felsefi anlamda, bir bütünlükten söz etmeleri, çok da zor o lmasa gerek.

Beşinci Gün

94

Ettiler zaten. Bakın, o gün konu ettik. Kulakları var duymaz, gözleri var görmezler. Duyularıyla eylemlerde bulunurlar. Onlar ancak duyularının adamı, beyinlerini kullanmazlar diyor. M- Biraz önce konuşmuştuk ya ruhla bedeni ayırmalarının kökeninde de acaba bilimsel bilgi anlamında beyni anlamamış olmaları olabilir mi? Çünkü bilimsel bilgi yoksa ideolojik bilgiyle dolduruluyor. Bugün de ne yazık ki, bal gibi adam zihin ve beden diyor. Ya kardeşim etme, diyorsun, bu insanı böyle esrarengiz sunma önümüze. Beyin, insan bütünlüğünün bir parçasıdır, o kadar ileri gitme. Descartes gökl ere çıkartır, anlamaz bunu, Leibniz anlamaz. Ruh nedir, dersin? Ruh diye bir şey yok, psike, uydurulmuş bir şey. Senin hiçbir duyu organına etki yollamayan, başka biçimde bir varoluşsal kıpırtısı olmayan şey nasıl olabilir. Şu nesne ne ise bana bir gösteriver. Duyumsat bana , atmaya gelmez bu. Efendim bir kısım kitaplarda varmış, ruh ölmezmiş, bilmem şuymuş buymuş. Bunlar masal, maval, yok öyle şey. Birleşik nesneler var, diri nesneler var, duyumlu nesneler var, uslu nesneler var, istençli nesneler var, bitti. M- 21. yüzyıldayız, insan şaşırıyor. Eğitimsizleri anlıyorum. Eğitimliler geliyor, ya Müjdat diyor, oturduk masaya, ruh geldi, fincanı oynattı diyor, gördüm. Ç- Ama onda bile duyumsamaya ihtiyacı var. Ruh geldi diyor ama ne yapmış? Fincanı oynatmış. Hem ideolojik bilgiyi yaratan, oluşturan temel nedenlerden bir tanesi, duyularla, neden-etki ile algılarımızla oluşmuş, ilk elden bilgiler. Dokunuyoruz ve soğuktur diyoruz, bu bir bilgidir. Hem de ruh gibi bir şey düşünüyoruz. İlk elden bilgiler herkeste var. Duyusal bilgi diyoruz ama ampirik bilgi, duyusal bilgiye karşıyım, o yanlış bir söz gibi bir şey söylemiştiniz, o yüzden söylemekte çekin iyorum. Duyusal bilgi dediğim şu: Batılılar, deneysel bilgi, duyumsal bilgi, us bilgisi diye ayırırlar. Ben ona karşıyım. Ne kadar güçlü olursa olsun, göz

Beşinci Gün

95

bağlamında söyleyelim bunu, göz ne kadar güçlü bir duyu olursa olsun, tözü algılamaz. Tözü algılayamayınca da bilgi veremez. Diyeceksiniz , tözü neden algılamaz. Bunu öbür derslerde devam edelim. Tözü algılamaz, duyuların görevi, nitelikleri algılamaktır. Aksi halde beş tane o lmasına gerek kalmazdı. Çok kısaca söyleyeyim. Böyle sislerin içinden, denizden, bakıyorsunuz, görünür görünmez bir nesne gidiyor. Çok bulanık ama gümbür gümbür duman püskürüyor, gözünü z onu görüyor. Sen bunun gövdesini görmüyorsun, güvertesini görmüyorsun, motor unu görmüyorsun, yapı düzenini görmüyorsun, kaptan köşkünü ayırt edemiyorsun ama diyorsun ki, bu bir gemidir. E duyu verisi olarak bir tek dumanı gördün, nasıl gemiye geçtin? Bunu öbür derste devam edeceğiz. Bir duyu verisinden töze nasıl atladın? Gittin, ormanda geziyo rsun, Kalaharilisin sen, bir Afrikalısın. Önüne de katmışsın on, on beş tane dana, onları otlatıyorsun. Keyfin de yerinde tabi. Tam bu sırada sesler duyuyorsun. Bir Kalaharili olarak bu sesi çok iyi tanıyorsun, k ulağına geldi. Diyorsun ki yandın, danalar gitti, aslan sürüsü bu. Aslanı görmedin, daha eylemlerine tanık olmadın ama bir ses geldi sen hem en bu aslan sürüsü dedin. M- Ben bu konuda bir şey diyeyim. Parça, bütün meselesi söz konusu. Ben daha önce eğer aslanı duyu bilgisi olarak zihnimde, anlığımda oluşturmasaydım, o sesi anlayamazdım. Ona geleceğiz dedim işte. M- Benim zihnimde, aslan imgesi var. Var aferin. İmge deposu zihnimiz bizim. M- Zihnimde o imge olduğu için, o imgeyle… Birleştirdin. M- O imgenin küçük bir parçasını görmem bile o imgeyi oluşturmama yetiyor.

Beşinci Gün

96

Bir filmde izlemiştim. Kara Mamba yılanı28, çok tehlikeli, korkunç bir yılanmış. Arabaların camlarına vuruyor, parçalıyor. Soktuğu da anında gidiyor. Hindistan’da çiftçiler onu gördü mü çalışmıyorlar, bütün ailel eri sesliyorlar, gelin Kara Mamba arayacağız, bir tane gözüktü. Eğer onu bulup öldürmemişlerse, girmiyorlar tarlaya, bedelini biliyorlar. Gördükleri, sonuçta akıp giden siyah bir yılan. O korkunç öldürücülüğü, şaka tanımazlığı... Demek ki o imgeyle birleştiriyor. Yoksa akıp giden yılan, zehirli de olmayabilir dersin, ama değil. Birleştiriyorlar. Ona geleceğiz. Ç- Bir de önsel bilgi var, apriori olarak. Sadece insanlarda değil, diğer hayvanlarda da vardır. Yabancı, ne olursa olsun, ilk tepki, kaç. Genelde öyle yapar. Kuş bilmez, ama ona yaklaşan her nesneye karşı ilk tepkisi budur. Uzaklaş, kaç. Refleksif. Ç- Tabi. Tanımaya da ihtiyaç yok. Bu “bilgi” onda hazır olarak var.

28

Erişkin kara mambaların ortalama boyu 2,5 metre civarındadır. En büyükleri ise 4,5 metre kadar olabilirler. Kara mambalar isimlerini zeytin yeşiline çalan vücut renkl erinden değil, ağızlarının içindeki siyah renkden alırlar. Kara mambanın karada yaş ayan en hızlı yılan olduğu bilinmektedir. İddialara göre saatte 20 km. civarı bir hıza ul aşabilir. Kara mambanın tek bir ısırığı 100 civarı insanı öldürmeye yetecek kadar zehir içerir. Gerekli panzehir uygulanmadığı zaman ölüm kesindir. Ölüm oranı yüzde yüz olan tek yılandır. Kara mamba son derece agresif bir yılandır. Kendini tehdit altında hissettiği zaman çoğu yılanın aksine kaçmak yerine saldıracaktır. Kara mamba saldırı pozisyonu aldığı zaman boynunu düzleştirir, yüksek sesle tıslar ve siyah ağzı ile dişlerini gösterir. Vücudunun üçte biri kadar uzaklığa saldırabilir. Bu da yaklaşık olarak 1.20 metreye denk gelmektedir. Bu sayede bir çok yılanın aksine kafa ve vücuda saldırır. Rahatsız edilmedikleri sürece inlerinde uzun zaman kalırlar. Kara mambalar hem gündüz hem gece aktif olarak avlanan yılanlardır. Kara mamba küçük hayvanları a vlarken bir kez ısırır ve geri çekilerek avının felç geçirmesini bekler. Fakat avı bir kuş olduğu zaman ısırır ve avının uçmasına engel olmak için avını bırakmaz. Nörotoksik zehri doğadaki en etkili zehirlerden biridir. sinir sistemini etkiler ve kişiyi paralize eder. birey bilek ya da parmaktan ısırıldıysa, zehir insanı dört saatte öldürebilir. ama yüz ya da gövdeden alınan bir ısırık insanı 20 dakikada öldürebilir. tek bir ısırıkta zerk edilen zehir devasa boyutlarda olabilir. acilen panzehirle tedavi edilmezse, 10 ila 20 mg. arası insanlar için öldürücü olabilir. ama kara mamba bir ısırışta 100 ila 400 mg. arası zehir zerk edebilir. yol kenarında duran bir kara mamba, seyahat hali ndeki arabalara saldırabilmekte, araç sürücüsü camı açık seyahat ediyorsa ne olduğunu bile anlamadan ısırılabilmektedir. (National Geographic Chanel)

Beşinci Gün

97

Alman hayvanbilimci Uexküll diyor ki, hayvanın başlıca iki alanı var. Bir dost alanı, iki düşman alanı. Kimi mevsimlerde de üreme alanı. Ama başat iki alanı. Diyelim bir otobur, görüyor bir yeşillik, dost alanı. Aslanı görüyor orada. Filmde bile seyrediyorsun, antiloplar o aslanı görünce birisi ona gelip, seni yiyecek, mi diyor? Ama hep kaçıyorlar. O dediğin senin. Diyor ki, bu düşman alanın senin, kaç. Aslan sürüsü dalıyor, bir tane antilop yiyor, ötekiler de rahatlıyor. Tamam diyorlar, bunun karnı doydu, daha bir şey yapmaz. Sözleşme mi yaptılar bunlar ama o dediğ iniz hayvansı içgüdü işliyor. Bir mekanizma olarak. M- Elias Canetti, kurban mekanizmasının burayı taklit ederek oluştuğ unu söylüyor. E- Bana bilgiymiş gibi gelmiyor ama. Ç- Ama böyle bir veri var. E- Hocam, bu hayvanlar, aslanı gördüğünde mesela, bana bir bilgiymiş gibi gelmiyor. Bana şöyle gibi geliyor; evrim teorisiyle açıkladığınız zaman, o zebra, eğer aslandan kaçıyorsa, o zebra aslandan kaçtığı iç in vardır. Onun bilgisine sahip olduğu için değil. Ç- Bu, evrimsel bir bilgi olamaz mı? E- Evrimsel bilgi ama bilgi gibi gelmiyor. Öyle demeyelim. Hayvanlar başarıyla yaşamlarını sürdürdüler. Bütün yıkımlara karşın, binlerce, milyonlarca yıl korudular kend ilerini, bu gerçek. Soylarını sürdürdüler. Soyu yitenler var deniyorsa da çok çok büyük bir toplum yaşıyor. Mesela yüzbinlerce böcek cinsi var.29 Düşünebiliyor musunuz sırf böcek. Bunlar milyonlarca sene yaşamlarını sürdürebilmişler, bu büyük bir başarı. Şimdi hocamın belirttiği anlamda düşünmek istiyorum. Bilimsel bilgi anlamında bilgileri yok. Neden yok?

29

Toplam tür sayısının 2.000.000 olduğu kabul edilmektedir. Tür, cins, familya gibi taksonomik kategoriler bakımından 6-10 milyon sayıya ulaşırlar ve Dünyadaki hayvanların %90 kadarını oluştururlar. (Vikipedia, böcek maddesi)

Beşinci Gün

98

Olsa kendi soylarına aktarırlar bunu. Hayvanların tarihi yok. Ölünce bütün deneyimini alıp götürüyor. Ç- Ama genetik olarak… E- Genetik bilgi de denebilir, o tanımlanıyor. Diyebilirsin de diyemeyebilirsin de. Şunu vurgulamak istiyorum. Orada aktarım yok, içgüdüsel bir mekanizma işliyor. Bakıyorsun, karga çıkıyor yukarıya, cevizi bırakıyor. Düştüğü zaman kırılacağını hesap ediyor. Bu alet kullanmaktır. Binlerce sene cevizleri böyle kırmışlar. Buna benzer çok örnekler var. Ç- Samurlar, midyeyi karınlarına koyarlar, taşla vura vura kırarlar. Tabi tabi, fareler kuyruklarına tutunarak çıkıyorlar binalara. Alet kullanmaktır bu. Bir yüzbaşı, İngiltere’de bir hayvan örgütüne başvuruyor. Diyor ki, benim köpeğim, ben evden çıkarken bahçeye mi gidiyorum, çarşıya mı gidiyorum biliyor. Örgüt bunu yadsıyor, köpek sizin çarşıya mı bahçeye mi gittiğinizi bilemez. Uzman gönderelim, biz anlarız. Gö nderiyorlar birkaç görevli yüzbaşının evine. Birkaç gün yüzbaşının yaşamı ile köpeğin yaşamı arasındaki ilişkileri gözetlemeye başlıyorlar. Böyle şeyler sık başlarından geçmiş, anlıyorlar, saptıyorlar. Olay şu: Yüzbaşı, bahçeye çıkacağı zaman, evden çıkarken özel bir eylemde b ulunmuyor. Köpek bunu gözetliyor. Ama çarşıya çıkacağı zaman, son eylem olarak kasasını kilitliyor. Köpek, kasa kilitlendiği zaman, arkasına düşmüyor, efendim diyor, çarşıya gidiyor. Kasa kilitlendi çünkü. Bahç eye çıkacağız zaman arkasına düşüyor. Kasa kilitlenmedi çünkü. Kurum diyor ki, senin köpeğin bu son hareketini tespit etmiş, olay bu. Anad olu’da koyunlar vardır, atlar, eşekler, gelir evini bulur. Köpeği, kediyi götürür atarlar günlerce öteye, gelir gene eski evini bulur. Binlerce koyunun içinde kuzuyu götür sakla, gene anasını bulur. Böyle şeyler var. Ama söylediğimiz gibi konuyu kesin olarak abartmamak gerekir. Hayvan alanındayız. Bir kısım becerileri kesin olarak var, insandan da üstün becerileri var. Ama sonuçta böyle bir varlık alanı. Yüceltmek,

Beşinci Gün

99

köreltmek meselesi değil de felsefeciye düşen, o alanı tanımaktır. Onu tanıdıktan sonra da fetva vermesine hiç gerek yoktur. Yok efendim, hayvanlar insanların hizmetine verilmiştir, bunlar safsatalardır ark adaşlar. Kara öykülerdir bunlar. Ç- Bu iki bilgiyi de bir şekilde ayırabilmek lazım. Tabi. Mısırlılar da geometriyi biliyordu, ama yasaları yoktu. Ç- Soyutlayamıyorlardı. Soyutlayamıyorlardı. Biliyorlardı, tamam ama orada kalıyorlardır. Greklerin üstünlüğü bu. Zaten Nietzsche de onları göklere onun için çıkartıyor. Aldıklarını en iyi şekilde kullandılar, diyor. Benim mahallem, ortaokulun bulunduğu yere iki saatti. Geç çıkar dık, karanlıkta çıkardık dersten. O zaman altı ders vardı günde. Tek başına giderdim. Bir de rüzgâr karşımdan vurur, anamı ağlatırdı. Bütün komşular, kayaların içinde şeytan var, cin var, peri var vesaire, çoğu gid emezdi oralarda. Babam da hep söylerdi, oğlum derdi, onlar maval, onlar hikâye, sen keyfine bak. Beni öyle de yetiştirdi. Arkadaş üç sene gittim geldim, ne şeytan gördüm, ne cin, ne peri. Hiçbir şey görmedim. Kayaların uğultusunu duydum, nehrin akış sesini duydum, olay bu. Ama bu arkadaşlar çok şeyi duyuyorlar. M- İnsan anlığı, imgeler deposu ya hocam. Oradan geçerken o imgeler deposu kaynaşmaya başlıyor. Sesler kılık değiştiriyor, görüntüler… Başka parçalar ekleniyor. Orada hayalet de görürsünüz, cin de, canavar da. İnsan için çok kolay. Bir hayvan orada canavar sesi duymaz ama insan duyar. Ç- Uydurma yeteneği var. Algılayamadığı şeyin yerini, orada bir boşluk oluşmasın diye, uydurarak doldurmuş. Celal Bayar anlatıyor. Celal Bayar bir gün Atatürk’ün, yanına gitmiş. Celal Bayar sivil kökenli, bankacı. Atatürk, asker. Batı cephesinde, S akarya günleri. Bir düşman birliği dedikodusu var. Konuyu getiren askeri

Beşinci Gün

100

çağırmış “bir Yunan ordusu”, albayı çağırmış “efendim bir Yunan alayı”, general çağrılıyor “efendim, öncü kuvvet, birkaç kişi”. Orada Atatürk, Celal Bayar’a diyor ki işte böyle bu iş. Asker Yunan ordusu , Albay bir alay görür, gerçek asker de birkaç tane öncü asker görür. Orada korku, asker korkuyor, ne görse Yunan, o duyum meselesi, imgeler deposu, onu uydurur. İmge olayı çok önemli. Ç- Gulyabani kelimesi, yaban çöl demek değil mi? Oradan geliyor zaten. Aslanlar için söyleniyor, yırtıcılar için, dönüşe dönüşe, bilmediğimiz için o karşılığı, alıyoruz, hortlak, korkunç bir şeye dönüştürüyoruz, canav ara dönüştürüyoruz. O söylencelerde var. Gitti Metehan, herkesi yiyen bir canavarı öldürdü, boğdu, o öyle bir şeydir yani sonuçta. Ç- Almışız, farklı bir şeye dönüştürmüşüz. M- Yani burada belki de anahtar sözcük, bir duygudan gelmeli, korku duygusu. İnsanın korku duygusu, imgeleminde bir sürü canavar yara tmıştır. Tabi canım, oradan gidiyor. Yani o eylemden, gidiyor, öldürücü eylem, edici eylem, oradan yaratıyor. Aslan, büyük ejderha, yılan yaratı yor, insan yaratıyor. E- Ama korku da kendiliğinden doğmuyor herhalde. Bilmemekten be lki... M- Bence korkunun somut bilgisi var insanda. Nasıl var, doğa tarafı ndan, insanın insan tarafından yaşadığı bir durum var. İnsan, insanı ö ldürüyor. Doğa insanı öldürüyor. Müthiş bir şiddet yaşıyor. Salgınlar, hastalıklar… Ç- Çölde göz gözü görmüyor, karanlık, aslan saldırıyor. E- Aslan gerçek korku tamam. Bilmemekten, mesela, karanlığın içinde ne olduğunu bilmiyorsun korkuyorsun. Ya da aslanla nasıl mücadele edeceğini bilsen, korkmazsın.

Beşinci Gün

101

Gök gürültüsü. Hocamın dediği anlamda gök gürültüsü insanlar eskiden bilmiyordu. Diyordu ki, tanrılar kızdı, gürültü yapıyorlar, başımıza iş getirecekler. Bulut, yıldırım olayı olarak görmüyorlardı. Ç- Hani size de diyorlarmış ya, o mağaralara girme, cinler periler vardır. Şöyle bir şey var; mağara tehlikelidir, karanlıktır ve orada bir vahşi hayvan bulunma riski vardır. O korkunun dönüşmüş, efsaneleşmiş hali, size bu tepki olarak dönebilir. Yani önceki kuşakların korkmasında haklı sebep vardı belki. M- Bence söylediğinde, şöyle çok güzel bir doğruluk payı var. İnsan, korku söz konusu olunca, önlemlerin fazlalığını alabildiğince arttırmaya çalışıyor. O kadar çok önlem icat ediyor ki bu ünlemlerden bir tanesi de korkuyu imleyecek imgeler. Aslında korku önlemleri onlar. Mağara ile ilgili canavar imgesi yaratırsan, mağaraya girmezsin, kendini tehlikeye atmaz, atarsan dikkatli olursun. Çok doğru. Gerçi bunu Pascal da işledi ama Montaigne’den aşırarak. Montaigne, morali şöyle anlatıyor: Kalın bir ağaç, kuru, yüz metre ne ise, çam ağacı servi. Yatırın diyor, bir düz alana, insanlara deyin ki yürüyerek geçin üstünden, herkes geçecektir. Kalın çünkü ağaç, yürümek kolay üstünde. Bu ağacı götürün, iki uçurumun arasına, yani düşüldüğünde ölümün mutlak olacağı bir uçurumun arasına koyun, veya iki gökdelen, yüz metrelik, kimse geçemeyecektir. Peki diyor, ne değişti ? Yer çekimi aynı, ağacın kalınlığı aynı, yürüyecek olanlar aynı. Orada korku tutukluyor, bir kişi geçemiyor. Moral diyor, işte budur. Eğer sen, yukarıda da aşağıdaki gibi ben geçerim diyebiliyorsan, tinsel gücün yerindedir demektir, diyor. Böyle bir örnek veriyor Denemeler’de. M- Ya da şöyle olsaydı, ölümsüz olsaydık, muhtemelen oradan geçmek daha kolay olurdu. Ya ölümsüz olsaydık giderdik. M- Riske atamıyoruz. Tek yaşamımız, onu riske atmamak için…

Beşinci Gün

102

E- Ama şey var hala, o korku hep bilgisizlikten doğuyormuş gibi geliyor. Çünkü insan, sonuçta sınırlı. Hem düşüncesi sınırlı, hem aynı anda düşüneceği şey sınırlı yani her şeyi bilmesi mümkün değil. Ç- Hayvanlardaki tepki gibi. Bilmiyorsan kaç. E- O yüzden, özünde bilgisizlik, sonuçta korku ile telafi ediliyor. M- Ağaç örneğinde bilgisizlik yok. E- Var. Nasıl yürüyeceğini bilsen, her şeyi hesaplayabilsen… M- Biliyorsun. Aşağıda yürüdün, yukarıda da aynı şekilde yürüyebilirsin. E- Bildiğinden emin değilsin ama.30 M- Riske atamayacağın bir şey var. Orada bilgisizlik söz konusu değil. Ç- Yükseklik korkusu hazır geliyor olabilir. Bilmiyorsun, yükseklik ko rkusu hazırsa mesela, bir bakarsan, anında çark edersin. O bilgi de olmasa yine aynı şeyi yaparsın. M- Bence ikisi de var. Biz bilmediğimiz için de korkarız, korkumuzu kullanmak için de korkarız. Sen diyorsun ki, orada hesaplar var. Yerdeyken, aşağıya düşsem ne olur, ayağım kaysa bile. Yukarıda, ayak kayması ölüm olur. O korkuya bürünüyorsun. Tabi her zaman bilinemez alanlar kullanılıyor. Yani insanl arın duyu organlarıyla erişemeyeceği alanlar kullanılmıştır. Sade insan, bilinçsiz insan, kör insan yutuyor bunu, sorgulayamıyor. Sorgulayamaz. Tamam, iş bitmiştir. İnsanların büyük çoğunluğu bu sorgulama gücü n-

30

E’nin burada anlatmak istediğini sonra daha iyi kavradım sanıyorum. Ağaç örneğinin sonuçlarına dair tüm olasılıklar ve parametreler bilinebilseydi ya da karşıya geçerken düşmemize neden olacak hiçbir sorunla karşılaşmayacağımızı bilseydik, karşıya sağsalım geçebileceğimizi bilseydik geçerdik, diyor. Ağaç gövdesi yerde iken bunu bilir ve tereddüt etmeyiz. Ağaç gövdesi yüksekte iken durum değişir. Fakat bizi eylemden alıkoyan, bilmemek değil bilmek gibi geliyor yine de. Çünkü bir şekilde aşağıya düşersek, öleceğimiz bilgisine sahibiz.

Beşinci Gün

103

den yoksun. Alıyor onu bir biçimde, öyle götürüyor. Bakıyorsun kosk oca adam, tıp profesörü olmuş, kimya, fizik profesörü olmuş hala orada. Diyorsun ki, ya arkadaş sen nasıl yapıyorsun bunu? E- İşte mesele o. Buna rağmen bu nasıl değişmiyor, neden değişmiyor. M- Bence bedensel bir şey var hocam. Mesela şimdi. Ağacın üstünde yürüyoruz, düşmeyeceğimizi biliyoruz. Dolayısıyla bedenimizdeki d urum, ölçülebilse bir makineyle, çok farklı bir şey çıkar. Yukarıd a ise koşullar aynı, ağaç aynı, her şey aynı, bedenimiz ölçülse, çok daha farklı bir şey ölçülür. Bir dengesizlik, bir kıpırdama, o ister istemez insanı düşürür. Ç- Şöyle bir mekanizma var. Korku, yoğunlaştıkça, aklı devreden çıkarır. Maksimum hale geldiği zaman. Hatta çok korktuğumuz anda ne yaptığımızı hatırlamayız, tamamen şalter kapanır. Hayati bir fonksiyondur. Bütün kontrolü refleksler ele geçirir. M- Bir denek, asansöre doğru yürüyor, asansörün kapısı var ama asa nsör yok. Aşağısı boşluk. Kapıyı görüyor, asansör var zannediyor, kapıyı açıp içeriye girecek ve düşecek ölecek. Kadın yürüyor, o sırada felç ol uyor. Bu gerçek bir olay. Buradaki felci açıklamaya çalışıyorlar, nasıl oldu da beden kontrolü ele aldı ve onun düşmesini engelledi. Çünkü duyu verileri, algıladı onu. Ama zihni o boşluğu oluşturmadı ya da farkında değildi kişi. Duyuları orada bir boşluk olduğunu sezdi. Sezince öznenin bunu sezmediğini de fark etti ve olaya müdahale etti. Onu hareketsiz hale getirdi. Ç- Düşünme yavaş kalıyor. M- Bütünlükçü düşünme yavaş kalıyor. Her zaman yavaş kalır yalnız. Edim olarak düşünme hep yavaş işler. Onu göreceğiz daha, bu duyumdaki gibi seri değildir. Duyumda çok seri işler organlar. Beyin çok yavaş işleyebiliyor.

Beşinci Gün

104

M- Aynı kadını doktora götürüyor ailesi felç oldu diye. Doktorlar inceliyor, sinirler tamam, beyindeki mekanizmalar tamam, felç durumu yok. Felçli hastalarda görülen bir aksaklık, bir arıza yok. Psikiyatriste götürüyorlar. Psikiyatristlerin çoğu diyor ki, bu kadın numara yapıyor. Sorun yok çünkü. Başka bir psikiyatrist, bu olayın, bedensel uyaranlar sonucunda kendiliğinden oluşmuş bir şalter inme mekanizması old uğunu anlıyor ve onu çözmeye çalışıyor. Bir olay var, o olaydan dolayı. Şöyle bir örnek anlatıyor. Bir kadın var yine. Kötü bir evlilik yapmış, sevmediği bir adama zorla verilmiş. İki tane çocuğu olmuş ama çocu kken kendi annesi bunu terk etmiş. Oradan bir kırılma yaşamış ve o yü zden kendi çocuklarını yalnız bırakma korkusu yaşamış. Ben de annem gibi çocuklarımı yalnız bırakabilirim, bunu çocuklarıma yaşatabilirim. O sevmediği adama katlanmış. Yaşı belli bir seviyeye gelince, 50 yaşına falan gelince, parkta bir adamla karşılaşmış , çok hoşsohbet, çok nazik bir adam. Kendine gelmiş, kendini sevmeye başlamış, hoş gelmeye başlamış ve onunla sürekli buluşmaya başlamış. Adamla aynı sitede yaşıyorlar, kendi evinden görülebiliyor adamın evi. Gayriihtiyari olarak sürekli adamı görmek için pencereye, balkona doğru yöneliyor, fakat diğer düşünceler o kadar hâkim ki bedenine, bir gün yine pencereye doğru giderken, yine bu felç durumu, düşüyor balkona varamadan. Psikiyatristlerin hepsi, yalan söylüyor diyorlar, öbürleri yalan söylüyor diyor, bu adam bir ay uğraşıyor bununla. Saffet Murat Tura 31 diye bir psikiyatrist, asistanmış. Kadının böyle bir hikâyesi olduğunu görüyor. Bir ay sonra kadın çözülüyor anca, anlatıyor hikâyeyi ve felç bitiyor. Rahatlıyor beden, anlatınca gevşiyor ve yürümeye başlıyor. Sonra koc asından boşanıyor, bir iş buluyor, çocuklarıyla görüşmeye devam ediyor ve kendi problemini çözüp, kendi hayatını kurabilecek, ya da kendini

31

1955 yılında doğdu. 1980 yılında i.ü. cerrahpaşa tıp fakültesini bitirdi. 1982 yılına kadar i.ü. istanbul tıp fakültesi fizyoloji ana bilim dalında beyin biyofiziği ağırlıklı ç alışmalar yaptıktan sonra aynı fakültenin psikiyatri bölümüne geçti ve 1986 yılında “organo-dinamik teorinin epistemolojik kritiği” adlı teziyle psikiyatr oldu. elektroa nsefalografi tekniği ve psikanalitik psikoterapi konusunda özel eğitim gördü. 1993 yılında imago psikoterapi merkezini kurdu.

Beşinci Gün

105

seçebilecek bir duruma geliyor. Buradaki ana mevzu, o felcin, beden nasıl olur da bizim kontrolümüz dışında kendi kendine geçici bir yürüyememe gibi bir durum yaratabiliyor? Beden, zaten kontrolümüzde değil bizim. Beden kendi kendine çalışıp duruyor. İnsan kendine fazla egemen değil, otomatik çalışan organları var. M- Belki de zihnimizin de böyle otomatik çalışan yönleri var. E- Zihin de kontrolümüzün dışında mı acaba? Bizim kontrol ettiğimiz hiçbir şey yok mu? Fazla yok. Yıllarca bunlar üzerinde düşünerek yaşadım. İnsanları hep gözlemledim, çok olaylara katıldım. Ölümlü olaylara, darbelere, toplu eylemlere katıldım. Oralarda insanları gözlemledim, yapım da uygun. İnsanlar konusunda öteki insanlar gibi düşünmüyorum. Yaşamamız gerekiyor çok şeyi. Yaşamadan kavrayamayacağımız çok şeyler var. İş böyle çınar altındaki sohbete benzemiyor çoğu kez. Bakıyorsun ki y aşam, karşınıza değişik bir yapıyla çıkıveriyor. Bahtiyar Yalta anlatmıştı. Arnavut kökenli bir Türk subayıdır. Kurm ay binbaşı iken, 22 Şubat eylemine karıştı, emekli edildi. Çok zeki bir i nsan. Kore’de Türk Ordusu32 diye, Türk Tarih Kurumu’nun bastığı, şu kalınlıkta bir kitabı da var. Karakter sahibi. Şemsettin Batılar’ın amcası, amcazadesi ya da. O Kunuri’ye girmiş. Kunuri’ye girmeden Kunuri’yi yaşayamazsınız, mümkün değil. Anlatacağım konuya sadece giriş olsun diye söyleyeyim, işin acı tarafını. Diyor ki, ilk gelen subayları birkaç gün bize verirlerdi, yüzbaşı, binbaşı, neyse, beş on gün biz onu eğitirdik. Yani savaşı görecek, ölümleri, vurmaları. Bir gün bir yüzbaşı geldi diyor, bana verdiler. Yüzbaşıyı götürdüm savaş alanına diyor, bir çam ağacına sırtını dayadım. Dedim ki, yüzbaşım aman ha, bu konumunu değiştirme,

32

Kunu-ri (Kore) Muharebeleri ve Geri Çekilmeler (1950- 1951) - TTK, Yayın Yılı: 2006, 848 sayfa

Beşinci Gün

106

seni koyduğum konum, muhtemel savaş alanının tersine geliyor, yandan izle, kurşun gelirse çama rastlasın. Şöyle aradan bir iki saat geçti, yüzbaşı ne âlemde diye yanına vardım, diyor. Nasılsın yüzbaşım falan deyince, ya demiş Bahtiyar, adam öldürüyorlar. Diyor ki Bahtiyar ağ abey, savaşta olduğumu o gün anladım. Daha önce hiç anlayamamıştım, o gün anladım, savaşın ne nane olduğunu. Adam savaşa gelmiş, adam öldürüyorlar, diyor. Kunu-ri’ye düştük, diyor. Üç gün, yani geceli gündüzlü, kurşun yedik. Üç gün yağmur yedik, dolu yedik, fırtına yedik. Ne Amerikan ordusu, ne Birleşmiş Milletler, hiçbir şey yok. Çin’le karşı karşıya kaldık. Çin’i diyor, bize basitleştirerek anlattılar. Yol boyunca gemiyle gitmişler, bir karış boyları var, süngüyle taktın mı atarsın. K omuta konseyi zayıf, gübre tepeler gibi tepeleyeceğiz. Vardık ki diyor, Çin müthiş bir ordu. Çinli asker çok sağlam, besili, eğitimli, generalleri mükemmel biliyor savaşı. Alman futbolu gibi sahaya yayılıyorlar. Ya diyor, adamlar bizi büyüledi. Daha savaşa başlamadan, adamların bi zden üstün olduğunu anladık, bize anlatılan Çin yok. Bizi çok kötü ezdi Kunu-ri’de, diyor. Tugayın komutanı Tahsin Yazıcı, general, yardımcısı Celal Dora, yok, diyor. Üç gün görmedik. Burada o adamları kahraman yaptılar, biliyorsunuz. Dördüncü gün kalktık sabahleyin, kalkmak d enirse tabi, diyor. Olduğumuz yerden uyandık. Karanlık gitti, aydınlık başladı, kalkma ona denir, elbise üstünde, tüfek elinde, ne yatması, ne kalkması. Alanda bol miktarda ölülerimiz var. Biliyorsunuz 746 tane ölü verdik o gün. Hepsi de orada yatıyor. Yaralılar var, diyor, ağaçların dibine toplanmışlar, yağmur nedeniyle, inliyorlar. Ölü taşıma, sağlık hi zmeti falan yok, hiçbir şey yok, tugay bitmiş. Sağ kalanlar da böyle küme olmuşlar, Anadolu çocukları, yurdumuzun evlatları, sinmişler böyle, manzaramız bu. Tam bu sırada, bir kurmay binbaşı, sahne aldı, parmak kadar boyu var, ince, zayıf. Diyor ki, yaralıya gidiyor, diriye gidiyor, subaya gidiyor, teğmene gidiyor, binbaşıya gidiyor. Ben iki Türk taburu Çin’e esir oldu dedirtmem. Olay şu; iki Türk taburu Çin birliklerinin içinde mahsur kalmış, kurtulmazlarsa esir olacaklar. Ben diyormuş, iki Atatürk taburu esir oldu dedirtmem. Ona gidiyor, ona gidiyor, neredey-

Beşinci Gün

107

se ölüleri kaldıracak. Gözünde bir de şu renkli gözlük var. Biz subaylar dedik ki, ya bu sıyırdı galiba, savaşın travması nedeniyle. Ama pek sıyırmış gibi de davranmıyor, ayaklarını yere basıyor, otorite mükemmel. Biz o Çin’e vuracakmışız, iki taburu kurtaracakmışız. Bir ton dayak y edik heriften, Çin kaya gibi duruyor. Vallahi diyor, arkadaş bu adam bu birliği topladı. Yaralıyı, ölüyü, diriyi yan yana getirdi, Çin’e vurdu. O iki taburu aldı çıkarttı. Bu adamın adı Faik Türün 33. Şu meşhur Faik Türün yok mu? Şunu demek istiyorum. Korku olabilir, umut olabilir, şu olur bu olur da o insanı yine de çözemiyoruz. Bak görüy or musun? Bir karargâh subayı, cephe subayı değil. Bu iş onun görevi değil. O karargâh subayı. Ama ortam onu gerektirmiş, bir Türk subayı çıkmış, yok ben vermem diyor. Velhasıl sürttü, taburları çıkarttı aldı. Biliyorsunuz bu adam o rgeneralliğe kadar yükseldi, sıkıyönetim komutanı oldu, terörle de uğraştı. Emekli olduğu gün de basın toplantısı yaptı. Dedi ki; ben artık orgeneral değilim, beni öldürmek isteyenler için her an hazırım, buyu rsunlar, ben ölmeyi bilen adamım. Böyle bir adam. Şunu demek istiy orum; ortamları bilmeniz gerekiyor. M- Spinoza’nın bir sözü var. Diyor ki; edimin neler yapabileceğini daha henüz hiç kimse çözememiştir. Diğeri de, buradan yola çıkarak, yaşam koşulları, anlar, durumlar, bizim neyi yapıp neyi yapamayacağımızı o anda belirliyor. Sınır durumlar dediğimiz durumlar. Sınır durumlar felsefede çok önemli. Herkes sınır durumundadır be Müjdat. Hepimiz sınır durumundayız. Yani bir durum karşısında ha ngimizin ne yapacağını kendimiz bile bilmeyiz. Tanımadığımız, şurada bir kıza sahip çıkarız, dört beş tane delikanlıya saldırabiliriz. Belki bir

33

Faik Türün (d. 17 Ekim 1913; Bursa, Türkiye - ö. 15 Şubat 2003; İstanbul, Türkiye), Türk asker ve siyasetçi, emekli Orgeneral. Bursa'da Işıklar Askeri Lisesi'nden mezun olduktan sonra 1933'de Kara Harp Okulu'nu, 1942'de de Harp Akademisi'ni bitirdi. 1950 yılında Harekat Şube Müdürü olarak Türk Tugayı ile Kore'ye Muhabere binbaşı rütbesiyle gönüllü olarak[kaynak belirtilmeli] gitti ve orada 1953 yılında ateşkes sağlanana kadar tüm muharebelere katıldı. BM Kuvvetleri Komutanı olan ve evvelce A nkara'ya gelip Atatürk'le tanışmış olan Mareşal Douglas MacArthur'dan Birleşmiş Mi lletler liyakat madalyası aldı.

Beşinci Gün

108

ton da dayak yeriz. Ama onu yine de yaparız. Bazen de dünya kırılsa umurumuzda olmaz, sıvışır kaçarız. M- Sınırdan kasıt burada, ortalama yaşamımızın çeperlerinde yer alan… Elbette. Beynin işlevine geçeceğiz. Batı felsefesinden epey ayrılıyoruz, onu söyleyeyim. Ama tartışmaya açıktır. Ben evrenimizi böyle görüy orum. Müjdat kardeşim de kendiliğinden, benim de aklımdan geçti, içinde – içerisinde… O çok güzel bir konudur arkadaşlar. Nasıl biliyor musunuz ? Bir toplumun içerisinde olursunuz ama o toplum sizin içinizde olmaz. Tıpkı Sokrat’ın Atinalıların içerisinde olup da Sokrat’ın içinde Atinalılığın olmadığı gibi. Aydın kişinin yazgısı biraz da budur. Toplumun içer isinde olur, belki yüzbinlerce, belki İstanbul’da olduğu gibi milyonlarca, affedersiniz hıyarla birlikte yaşar ama içinde o kentten hiçbir şey yo ktur. Orada katıldığı hiçbir şey yoktur. O kalabalıkların kendi trafiksel yaşamı sürer gider. Çok acı bir şeydir. Sokrat mesela, bize anlatılır, hep yanlış bunlar, Sokrat’ı beş yüz kişi yargıladı34. Mahkemede beş yüz hâkim vardı, oylamayla idama mahkûm ettiler. Öyle çok büyük bir çoğunlukla da değil, az bir çoğunlukla. Beş yüz tane adam çıkıyor, hiçbir suçu yok, sen zehirliyorsun bizi, çocuklarımızı. İdam. Bu adamın içinde Atinalılık yok, Atina’nın değerleri yok, o boş değerler yok. Spinoza’yı aforoz etti Yahudiler. Çok ilginç bir aforoz metni vardır. Spinoza denen kişiye hiç kimse iş vermeyecektir. Spinoza denen kişiye hiç kimse sokakta ya da başka bir yerde dört metreden fazla yaklaşmayacaktır. Spiniza denen kişi, hiçbir kutsal yere giremez. Spinoza denen kişiyle hiç kimse alışveriş edemez. Hiçbir dostluk kuramaz. Daha böyle upuzun metin. Düşünebiliyor musunuz? Kendi cemaatinin hiçbir değeri Spin oza’nın içinde değil, ama Spinoza onların içerisinde. O içeri de ne, mes afeler, dört metre. Ticaret yapmayacaksın, kız alıp vermeyeceksin, tapınağa giremez. Onun için bu çok önemli bir konudur.
34

Beşyüzler Meclisi

Beşinci Gün

109

Bize derler ki, demokratik bir ülkede yaşıyorsunuz. Sonra da gece yarısı gelir evinizi başınıza yıkarlar. Churchill’in bir sözü var. Sabahın erken saatlerinde, evimin zili çaldığında gelenin sütçü olduğundan emin deği lsem, demokratik bir ülkede yaşamıyorum demektir 35. Çok güzel bir söz. Churchill iyi bir beyindi, o da şu: Kuşkusuz ki gaflet, ihanet anlamına gelmez. Ama uluslar için gafletin sonuçları, hep ihanetinkinden çok daha ağır olmuştur. M- Gaflet, tam olarak sözlük anlamı...36 Aymazlık. Demek istediği şu, bir ülkenin yönetiminde gafil adamlar vardır, İngilizler gelecek, manda olacağız, bizi koruyacaklar, işte bu gaflettir. Bu istese de sana bundan daha büyük kötülük yapamaz. Bir şoför, uyuyup da seni uçurumdan atsa ne olur, bilerek atsa ne olur, ikisi de aynı değil mi? Ama diyor, bak gafletin sonuçları, uluslar için hep ihanetinkinden daha ağır olmuştur. M- İhanette karşı durabileceğin nesne net. Net. Hain belli. M- O yüzden, bence siyaset felsefesine ayrı bir yer ayrılması gerekiyor. Efendim bu, sizin bileceğiniz bir husus. M- Devletin yapısı, birey ve toplum ilişkisi… Tabi. Şimdi bir şey söyleyeyim; Türkiye’de hep yanlış yazılıyor, yanlış kitaplaştırılıyor. Türkiye’deki siyaset felsefesi, siyaset bilimi yanlış.

35

"Democracy means that if the doorbell rings in the early hours, it is likely to be the milkman." gaflet (a.i.) 1. gafillik, boş bulunma, dalgınlık, dikkatsizlik, / ihtiyatsızlık. 2. ihmal, endişesizlik.

36

Altıncı Gün

111

Dedik ki; anlık, bilmek için dışarı çıkar. Bu söylem Nicolai Hartmann’a özgüdür, o diyor. Bilinç dışarı çıkar, evrene. Neyle? Duyularımızla çıkar, veriler alınır, değerlendirilir. Platon’un dediği gibi anlık, ya da onun söylemiyle ruh, kendi kendi ile konuşarak bilgi edinemez. Bu gereksiz saray yapmaya benzer, mümkün değil. Dışarıya çıkacak, gereç edinecek, onu değerlendirecek ve biz buna bilgi diyeceğiz. Nicolai Hartmann aşkın eylemler diyor ama biz buna taşkın diyoruz. Aşkını biraz başka anlamda kullanıyoruz, biraz metafiziksel, dinsel içeriği var , erişilemeyen bir yapıyı dile getiriyor. Ama taşmak, kendinden dışarıya çıkmak anlamına geldiği için, taşkın edimler diyoruz. Bu bir. İkincisi, dün belirttik, duyular tözü oluşturamıyorlar, nitelikleri taşıyorlar. En fazla yap abildikleri bu. Göz görüyor, bir nesne, bakıyor, siyah renkli. E l gidip dokunuyor, çok sert. Burun hiçbir koku almıyor, deney yapıyor, kırmaya çalışıyorsunuz kırılmıyor. Bu veriler anlığa geliyor, anlık diyor ki, bu granit. Demek oluyor ki, granit serttir. Granit şöyledir, ya da böyledir gibi yargıları ancak anlık verebiliyor. Ötekiler bu nitelikleri taşıyor. Hepsinde bu böyledir, kaçınılmaz bir biçimde. Diyelim ki dokunma duyusu sertliği getirdi, neyin sertliği olduğunu söyleyemez. Çünkü onun görevi değil. Taşın sertliği olabilir, ağacın, demirin sertliği olabilir. O sertliği getirir. Duyumun öteki görevlileri, göz, burun bütün duyular öteki özellikleri getirir. Renk için de bu böyle, koku için de böyle, hepsi için böyle. Çok uzaktan sisler arasından gemiyi gördük, dumanı gördük. Dumanı algılıyoruz, biz buna gemi diyemiyoruz. Öteki nesneleri algılamakta zorluk çekiyoruz. Gövdesini, kaptan köşkünü göremiyoruz. Duyu orga nlarının ulaşım alanının dışında. O zaman imge deposunu devreye sok uyoruz. Bu duman nereden çıkıyor? Denizde giden büyük araçlardan çıkıyordu, biz buna gemi diyoruz. İşte önerme çıktı, bunu anlık söylüyor. Göz sadece dumanda kalıyor, o bacadan çıkan şeyde. Demek oluyor ki, özetle söylersek, duyu organlarımız bize asla tözü vermezler. O n edenle de, kestirmeden söyleyebiliyoruz, batılıların duyu bilgisi, hikâye-

Altıncı Gün

112

den ibaret kalıyor. Duyu bilgisi olmaz. Ne oluyor, us bilgisi. O da hikâyeden kalıyor, gelmesi gerekiyor. Bilgi, bilgidir. Ç- İçsel bilgi olmaz mı ya da ussal? Elbette, imgeler zaten bilgidir. Kant’ın var, imgeyi bilgi edinmede kull anır, çok yanlış bu. İmgeyi önceden edineceksin ki var olsun. Kafada imge nasıl olur? Bir bilgi ediminin bir sonucudur. Resim çiziyorsun, bir tablo çiziyorsun oraya, beyne diyorsun ki al bunu sakla. Ç- Peki soyutlamada? Mesela matematikte, matematikte mesela herhangi bir duyuya hitap etmiyor. Ona geleceğiz, dediğin doğru. Çay içme diye bir yol var, değil mi? Onu da kullanacağız. İşte içiyoruz. Anlık neler yapar? Sizin sorduğunuz soru bu. Nereye kadar gücü vardır? Kant da bunu çok sormuş. Neyi bilebiliriz? Gerçekten iyi bir soru. Nasıl biliriz, anlığın sınırları nelerdir? Çok önemli. Nereye kadar gidebilir? Bir bölümleme yapalım. Anlık öncelikle ; bir, çözümleme yapar; iki, bağıntıları saptar; üç, birleştirmeler yapar. Bunun batı dillerinde, –Latincede analitik dediğimiz– analiz yapar, çözümler. Son söylediğimiz de birleştirir. Sentez yapar, sentetik dediğimiz şeyler. Piyasada vardır, sentetik elyaflar vesaire. Bu üç işlemden biz çok farklı şeyler anlayacağız. Diyelim ki ağaca bir dirilik yüklemek gerekmiş. Kant diyor ki; bu sentetik bir yargıdır, biz ağaca dirilik yükledik. Öteki filozoflar da genelde böyle diyor. İnsan görüyoruz, insan diridir, duyumludur, düşünür diyoruz. Hep yükledik gibi gözüküyor. Çünkü bunlar gerçekten nitelik, özellik ve biz onu insan tarafından taşınıyor olarak görüyoruz. Yüklem ama acaba o nesneye biz mi yüklüyoruz. Yoksa o nesnede var da biz sadece tespit mi ediyoruz, saptıyor muyuz? Demek ki bizim çözümleme dediğimiz olay bu. Kısa örnek olduğu için ağaç, kökü olan, yere yerleşmiş, ince ve kalın kökleriyle bağlantı yapmış, gövdesi, dalları, çiçeği, yaprağı var, diridir, uzun ömürlüdür. Bunl arın hepsini duyumlarımızla saptıyoruz. Bu bir ağaçtır, diyoruz. Biz ağaca neyi ekledik? Yani sentetik anlamda, birleştirme anlamında ağaca biz

Altıncı Gün

113

neyi birleştirdik? Hiçbir şeyi birleştirmedik. Ağaçta olanları belirledik, ağacı çözümledik. Tıpkı üçgeni çözümlediğimiz gibi. Yani biz üçgen üç açılıdır dediğimiz zaman üçgene bir şey yüklemiş oluyor muyuz? Biz üçgenin üç açılı olduğunu çözümlüyoruz. Kar enin dört kenarlı olduğunu çözümlüyoruz. Mantıksal önermeler, onları da çözümlüyoruz. A, A’dır diyoruz. A, A olmayan olamaz diyoruz. Parça bütünden küçüktür diy oruz. Mantıksal bir dünya var. Burada biz hiçbir şeyi yüklemiyoruz. Biz nesnenin içinde olan, bastıra bastıra söylüyorum, yapısında olan özellikleri çözümlemiş oluyoruz. Batılıların yargıları çözümlerken de sıkı ntıya düşmelerinin nedeni, bizim şu anda yaptığımız bilgi edinmedeki edimsel tutumları çözümlemekteki sıkıntılarıdır. Bunu görseydiler, öyle demezlerdi. Kant diyor ki, bir nesneye bir şey yükleriz, ağaca dirilik, taşa ağırlık, sertlik yükleriz, birleştiririz. Neyi birleştiriyorsun , taş sert. Sertlik taşın içinde, ağırlık taşın içinde. Sen, ben yüklemedik onu. Sad ece biz belirledik, öğrendik, çözümledik. Epistemolojinin içinde yargı türlerine girmemiz gerekiyor. Bu altyapı ile girmek daha da kolay. Dedik ki, insan diridir. Analitik yargı mı, sentetik yargı mı? Ç- Analitik. Analitik. Çünkü biz çözümledik. Üçgen, üç açılıdır, analitik. Yedi artı beş, on iki eder. Kant diyor ki bu, sentetik yargı. Neresi sentetik? On iki ka vramında beş de var yedi de var. Sen çözümledin. Ç- Ama insan kötüdür dersek bu… Geleceğiz. Leibniz der ki, acele etmeyin. Güzel bir yaklaşım da acele etmeyelim. Bunu kavradık. Demek oluyor ki biz, ideal ilişkiler, yani kendinde zorunlu ilişkiler alanı dediğimiz mantık ve matematikte kanıtlamalarla, nesnenin içyapısını öğreniyoruz. Ya da ilişkinin içyapısını öğreniyoruz. Dokuz çarpı dokuz, seksen bir. Bu bir ilişkidir, sayısal ilişkidir. Seksen biri tutup dokuza bölüyorsun, dokuz çıkıyor, bu bir ilişkidir. Biz bunları

Altıncı Gün

114

hep kendi içinde olduğu için kanıtlama yoluyla çözümlüyoruz, olguları ise deneylerle. Batı felsefesini şaşırtan şu olmuştur: Olgular alanı zorunlu alan değildir, o halde analitik olamaz. Yanlış arkadaşlar. Biz olgular alanındaki ögeleri tespit ederiz ve onların sandığı gibi değildir, bal gibi zorunludur. Diri olmayan ağaç olmaz, duyumlu olmayan insan olmaz, usu olmayan insan olmaz. Arızalı, ayrı bir konu. Birleşik olmayan bir taş olmaz. Demek ki biz zorunluluk alanındayız. David Hume’un göremediği buydu zaten. Diyordu ki, biz yarını deneylemedik, yarın ne olacağını bilemeyiz. Yarının ne getireceğini bilemeyiz, tamam deriz çıkarız ama yarın ateş yine odunu yakar. Çünkü söylediğim gibi nesneler zorunlu olarak içkin yüklemlerini taşımadıkça o nesne olarak adlandırılamazlar. Biz yine zoru nluluk alanındayız ama bu zorunluluğu matematik ve mantıktaki gibi kanıtlama yoluyla değil deney yoluyla öğreniyoruz , öğrenebiliriz. Bu hiç de ters bir durum değildir. Diyelim ki fiziğin yasaları var, düşme yasası. Matematik gibi mi bu? Deneylerle bulduk biz bunu. Demek ki, deneylerle zorunluluk da bulunabiliyormuş. İtme yasası, çekme yasası, ivmeler, fizikteki ve biyoloj ideki bütün yasalar zorunluymuş demek ki. Matematik işlemlerle bulmadık, deneylerle bulduk. Bu şekilde, nesnenin yapısında, içinde olan yüklemleri belirlediğiniz zaman, ortaya çıkan yargılar kesin olarak çözümseldir, onların diliyle analitiktir ve bu yargılar içkin yargılardır. Nesnenin içinde var. Dedik ki, ikinci şıkta, bağıntıları saptar. İstanbul, 1453’te alındı, diyoruz, 15. yüzyılda. Demek oluyor ki biz, nesneyi uzay ve zaman bağıntısı iç erisinde saptıyoruz. Nerede ve ne zaman diye saptıyoruz. Uzay ve zaman içkin yüklem değil, dışkın yüklemdir, bizim kipimizdir. Bulunduğumuz yeri, bulunduğumuz zamanı belirler. İçimizde değil. Çağlar burada, yarın İstanbul’da. Bağıntısı o onun. İstanbul bağlamında, daha doğru su, İstanbul’da demeyelim de. Zamanın içerisinde. Öteki nesneler paral elinde belli bir tarihsel boyutta yaşıyor. Napolyon şu tarihte yaşadı, diy o-

Altıncı Gün

115

ruz. Fransız ihtilalinden sonraki ünlü bir general, diyoruz. Fransız iht ilalinin kaymağını yemiştir, diyoruz. Ona zamansal bir boyut veriyoruz, onu o bağlama sokuyoruz. Çıkıp desek ki, Napolyon’la Atatürk çok samimi arkadaştı. Hemen derler ki, ne yapıyorsun ya, Atatürk 19’uncu 20’nci yüzyılın adamıydı, öteki 18’inci yüzyılın adamı. Zamansal bağı ntıları ayrı anlamına gelir. Burada biz, nesneleri zaman ve uzay, yani varlık boyutunda saptamış oluyoruz. Bu bir bağıntı. Aristo, kategorilerde bu yüklemleri, on kategoriyi sayarken 37, tözü de sayar. Tabi büyük bir yanlış. Töz, değil tözün kategorileri söz konusu olan, bir. İkincisi, zamanı uzayı da sayar ve bu ayrımı yapmadan. Sokrat, Atina’da, der. İçkin yüklem midir, dışkın yüklem midir, taşkın yüklem midir, aşkın yüklem midir, öyle bir ayrım yapmadan söyler. Sağlıklı bir çözümleme yapmış olmaz. Onu okuduğumuzda göreceksiniz. Bir de uzay ve zamanın dışında bağıntılar var, dün söyledik. İnsanların, toplumsal ilişkilerde kurduğu, amca, dayı, arkadaş, teyze, hala oluyor, bunlar da bağıntılardır. Biz bunu saptıyoruz. Diyoruz ki, Çağlar falanın amcasıymış. Diyoruz, şu çocuk kim? Bizim Çağlar’ın yeğeni. Başka şey aramıyoruz. Ya ablasının çocuğu, ya kardeşinin çocuğu, yeğ en deyince onu anlıyoruz, değil mi? Çağlar’ın içinde amcalık, dayılık yok. İlişkiler olarak kurulmuş, kardeşleri evlenmiş çocuk yapmışlar, olay bu. Bağıntılar doğurmuş. Biz bunu saptıyoruz. Biz buna dışkın yüklem diyoruz. Nenenin dışından gelen yüklemler.
37

Töz, nicelik, nitelik, yer, zaman, durum, sahiplik, etki, edilgi, bağıntı

1.Substance (οὐσία, ousia, essence or substance). 2.Quantity (πόσον poson, how much) 3.Qualification or Quality (poion, of what kind or quality) 4.Relative or Relation (pros ti, toward something) 5.Where or Place (pou, where) 6.When or Time (pote, when) 7.Being-in-a-position, posture, attitude (keisthai, to lie) 8.Having or state, condition (echein, to have or be) 9.Doing or Action (poiein, to make or do) 10.Being-affected or Affection (paschein, to suffer or undergo)

Altıncı Gün

116

Analitik yargı deyince, felsefeciler şöyle bir tanım sürerler. Yüklemde anlatılan, öznede içerilmiştir. Bunu açayım: Baba erkektir. Nedir yü klem, erkek’tir. Erkektir demeden, baba dediğimiz zaman, bir erkeği anlarız. Demek ki öznede içerilmiştir. Oradan yola çıkarak, insan dediğimiz zaman da diri bir nesneyi anlamış oluruz, değil mi? Öznede iç erilmiştir. İnsan diridir, dersek, analitik bir yargı söylemiş oluruz. Bunu da vurgulamış olayım. İlişki, bağıntı yargılarına devam edelim. Diyoruz ki, Marmara denizi , Karadeniz’den küçüktür. Ağrı dağı, Himalayalar’dan küçüktür. Ağrı dağı küçük müdür? Canavar gibi bir dağ. Marmara denizi küçük olur mu? Git git bitmez. Ama Karadeniz’den küçüktür. Bağıntı, mukayese yapıyorsun, o ondan küçüktür, diyorsun. Ali, Ahmet’ten küçük. Ne olarak küçük? Boy olarak mı, yaş olarak mı? Diyor ki, boy olarak küçük. Ali bir metre yetmiş santim, Ahmet de bir metre doksan santim, boyu daha kısa. D emek ki nesnelerin birbiriyle karşılaştırılmasından çıkan sonuçlar, bizde bir kısım yargılar söylemeyi gerektirir. Bunlar kesin olarak dışkın yargılardır ve bunlar bir saptamadır. Biz evrendeki bu olguları sadece sapt arız. Nesnenin içinde değildir, dışındadır ve nesneye hiçbir şey eklemez, çıkartmaz da. Onun toplumsal içeriği hakkında bize bilgi ver ir. Biz buna dışkın yargı diyoruz, bununla ilgili yargılarımıza. İçkin yargıları gördük, dışkın yargıları söyledik. Şimdi Çağlar kardeşimin merakla beklediği konuya geliyorum. Diyoruz ki, Müjdat İstanbul’a gitti. Peki, gitme edimi Müjdat’ın içinde var mı, yok. Dışında var mı, yok. Ama kafasına esmiş, otobüse binmiş, gitmiş, yaya da gidebilirdi. Bir edim var. Biz o eylemi Müjdat’la birleştiriyoruz. Birleşik yargılar bunlardır. Nesne, daha doğrusu özne ile –nesne her zaman özne olmayabilir, eylem yaptığı zaman öznedir, biz özne diyelim– eylemi birleştirdiğimiz yargılar kesin olarak taşkın yargılardır. Özne, kendi dışına çıkmıştır, bir eylem yapmıştır, taşkın bir edimde

Altıncı Gün

117

bulunmuştur. Plotinus sudurculuğu38, fışkırmayı anlatırken, güneş eğretilemesine başvurur. Güneş, güneş olarak kalır, der. Hem aydınlatır, hem ısıtır. Aydınlatma ve ısıtma ondan fışkırmıştır. Sudur etmiştir, Arapçasıyla. Öyle olduğu için söylüyorum, hoşlanmadığım halde, sudur felsefesi derler ona, fışkırmadır, taşmadır. Nesne taşmıştır, kendinin dışına çıkmıştır. Müjdat da burada para edinmiştir, daha çok para kaz anayım diye taşmıştır. Gitmiş İstanbul’dan mal alıyor. İstanbul’a gitti deriz, mal alıyor deriz. Bunlar hep yüklemlerdir ve biz Müjdat’la birleştiririz bunu. Müjdat’ın içinde yok bu. Sizinkine daha bir yaklaşalım. Bir kısım edimlerimiz de, Müjdat’ın İ stanbul’a gitmesi, mal alması, tecimle uğraşması gibi, kendi içinde bir edim olarak kalıvermez. Bir kısım kazanımlar sağlar. Kitap okuyorsun. Diyoruz ki, Çağlar kitap okuyor. Ne oluyor, bilgi ediniyorsun. Peki, bilgi nasıl bir yüklem? Ben sana sorayım bakayım. Ç- Bilgi. Evet. Bilgi edindin, bilgilisin. Bu nasıl yüklem, şimdi anlattıklarımıza göre? İçkin yüklem mi, dışkın mı, taşkın mı? Ç- Dışkın. Bilmiyorum. Bir tartışalım bunu. Ç- Çünkü bizde bulunmayan bir şey. Doğrudur, katılıyorum. Ç- Kazanıyoruz.

38

Plotinus'da monist bir varlık anlayışı bulunur. Onun felsefesinin ontolojik hiyerarşisinin ilkesi hem varlık, hem İyilik ve de Uluhiyet olan Bir'dir. Her şey Bir'den südur (emanation) eder. İlk olarak ruh (spirit), idealar dünyası olan nous südur eder. Nous'un kendi kendine yönelişi ile ikilik (düalizm) ortaya ve dolayısıyla da tin, nefs (soul) ortaya çıkar. Ancak bu nefs tek tek fertlerin değil dünyanın nefsidir ve bireysel nefsleri olduğu gibi tüm dünyayı da canlandırır. Ortaya çıkan nefsler (souls) nous ile biçim aldıkları bedenin arasındaki bir konumda bulunurlar. Bir'den en son südur eden şey maddedir. Madde varlığın en düşük düzeyidir.

Altıncı Gün

118

Kazanıyoruz, doğru. Ç- O zaman dışkındır. Acaba? Pek dışımızda da durmuyor gibi geliyor bana. Müjdat kardeş, iyi bir soru bu. Bilgi edindik, diyorlar ki Müjdat çok bilgili bir adamdır. İşte sana Müjdat’a bir yüklem yapıştırdık. Ama nasıl bir yüklem bu ? M- Şöyle söylersek. İnsanın özelliklerinden bahsederken, bileşiklik dedik, vesaireden sonra, insan usludura geliyor. Evet usludur. M- Bir usu vardır. Vardır. M- Usla bilgiyi birbirinden ayıramazsak. Yani us, bir bilgi çözümleyici durumsa, o zaman bilgi bizim içimizdedir. Şimdi bakınız. Anlık –anlık diyorum bastıra bastıra– bizim beynimizin bilgi eder durumuna denir. Sakatattan farkı budur. Ne diyoruz, düşünür, beyin düşünür. Düşünen haline beynin biz, anlık diyoruz. Bu bir yapı düzenidir ve bu içkin yüklemdir. Düşünürlük bir içkin yüklemdir , o yetisi var. Bir de edim var, düşünme edimi. Her düşünen, düşünebilen, düşünüyor diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Düşünmez, adam niye kendini zora soksun? Sakatat tertemiz gider. Ne diyelim adama, kızabilir miyiz? Tertemiz bir beyin sunmuştur. Ama bir kısım insan da tutar düşünür. Yani taşkın yüklemlerde bulunur. Bir de düşünce var. Düşünme edimi yle, düşünebilir mekanizmayı devreye sokuyorsun, bir yapıyı, bir içkin yüklemle oluşmuş anlığı, düşünüyor ve düşünce ediniyor. Yapı olarak anlık, edim olarak onun eylemi, bir de elde ettiği ürün var, düşünce var, üç bölüm. Biz dedik ki; düşünebilir bir beyin, anlıktır. Düşünebilirlik onun içkin yüklemidir. Ama edim onun içkin yüklemi değildir, taşkın yüklemidir, dışarı çıkmış. Kitap okuyor, gelmiş birilerini dinliyor. Üniversiteye gitmiş, öğretmenlerden öğretim alıyor. Bunlar taşkın edim-

Altıncı Gün

119

lerdir. Bilgi ediniyor. Üçüncü kademede edinilen bir şey var. Bana pek içimizde gibi gözükmüyor. M- O zaman şöyle diyebilir miyiz? Bilgisiz bir insan gördüm. Ben de diyorum ki, biz bilgisiz bir insana rastlayamayız. Bilgisiz bir insana rastlayamazsak, bilgi içkin bir yüklemdir. Ancak az bilgili, yanlış, yanı lsamalı… Biz herhangi bir bilgiden bahsediyoruz. M- Yani insan bilgisiz yaşayabilir. Hayır. Şunu demek istiyoruz. Biz şimdi potansiyellik, edimsellikte değ iliz. Biz, herhangi bir bilgideyiz. Diyelim ki Kirşof Yasası, diyelim ki tarih, Osmanlı tarihi. Adam okumuş. Halil İnalcık, Osmanlı tarihini çok iyi biliyor. Bu onun içindeydi diyemeyiz. Yani biz çıkıp dersek ki, ya Halil İnalcık doğarken tarihçiydi. On beş, yirmi üniversiteye gitmiş, Amer ika’da tepinmiş, öyle büyük bir tarihçi olmuş, edinmiş. Biz çıkı p bunun içindeydi dersek, yüklemimiz yanlış olur. M- Doğru. Böyle diyemeyiz. Diyemeyiz. Onu demek istiyorum. Ötede şunu diyebiliyoruz; insan bilgi edinebilir. Doğrudur, anlığı var. M- Şöyle diyebilir miyiz acaba? İçgüdü, bir hayvanın içkin yüklemidir. Doğrudur. M- İnsan da içgüdü yerine bilgiyi koyduğumuz zaman, bilgi insanın içkin yüklemidir. Ama tekil olarak bilgiler, tarih bilgisi, felsefe bilgisi, bunlar taşkın yüklemlerdir. Onun da ötesinde, onu demeden bile ben karşı çıkıyorum. Diyorum ki, bilgiyi edinebilmen için, dışarı çıkman, duyularını kullanman, nesneleri tanıman gerekir. Herkes tanımıyor. Söylemek istiyorum da istiyorum ki siz söyleyesiniz. Bilgi nasıl bir yüklemdir? Tekrar soruyorum. İçkinse, hepimizin, Platon’un dediği gibi, bilgi ile yüklü olarak doğmuş olmamız

Altıncı Gün

120

gerekir. Anımsadığımızda iş tamam olmalıydı. Ama öyle olmuyor, ediniliyor. M- O zaman dışkın bir yüklem. Ne diyeceğiz acaba? Ç- Taşkın. Taşkın, edimlerle ediniyor. Doğrudur o. Taşkın yüklemle ediniyoruz, doğrudur. Ama ben şimdi çözümlemek istiyorum. Acaba ne diyeceğiz buna? İçkin desek, o bizim doğamızda olmalı, doğamızda yok. Edinebilirlik ayrı. Şimdi siz kadın dişidir diye, gebe diyebilir misiniz? Her kadın gebe mi? Doğurabilir tamam, anne olabilir ama hamile ayrı. Ç- Kadın doğurabilir diyebiliriz ama hamile diyemeyiz. Gebe olabilmesi için taşkın edimde bulunması lazım. Burada ne olmuş, bilgiyi edinmişiz. Bu yüklem nasıl bir yüklem olmuş? Dışkın yüklem değil, taşkın da değil. İçkin, içkin olmasına da nasıl içkin? Edinilmiş içkin, kazanılmış içkin. M- Çünkü ters geliyor hocam. Yani içkin olması gerekiyor diye düşünüyorsun. Oysa insan yaşayan varlık. Tarih okumak, felsefe okumak gibi bir şey değil. Çocuk doğar doğmaz bilgi ediniyor. Bilgi edinmezse yaş ayamaz. Oradan gitmeyelim de şöyle diyelim; yani o garanti vermiyor bize. M- Bir kadın istemezse hamile kalmayabilir. Ama insan bilgi edinmezse yaşayamaz. Şunu demek istiyorum. Herhangi bir bilgiden bahsettiğimiz zaman, bu edinilmiş bilgidir. O kadar. Yani doğal içkinliğimizde yoktur bizim. Onu vurgulamak istiyorum. Bir ayrım var yani. Edindik biz onu, içimizde yoktu. Şöyle diyelim; Adem ve Havva’ya şeytan der; ki bu meyveden yiyin. Şeytan der ki ona; bunu yerseniz ölümsüzlüğü öğreneceksiniz, yani bilgi edineceksiniz. Tanrı ise bilgi edinmelerini istemiyor. Hele hele

Altıncı Gün

121

ölümsüz olmalarını hiç istemiyor. Bunu duyunca öfkeleniyor. Siz artık her şeyi bilir oldunuz. Yedin, onun tadına baktınız, onu tanıdınız, diyor. Burada ne var? Edinilen bir bilgi var. Adem’in ve Havva’nın doğasında bilgi yok. Onu, yemiş yiyerek öğrenmiş oluyor, bir deneyle. Tatlı bir şey yediklerinin, en azından, ayırdına varıyorlar, ediniyorlar yani. Hatta o kadar ediniyorlar ki, o ana kadar çıplak olduklarını bile bilmi yorlar. Ruh Üzerine’yi, Anima, Aristo’nun o güzel eserini mutlaka okuyun. Başyapıtlarındandır felsefenin, onu okumalıyız. Okuduğunuzda göreceksiniz, Aristo orada bir hexis durumundan söz eder. Nedir biliyor musun? Her bilen, bilgisini kullanmaz, der. Heksis39 durumunda durur o der, öğretmez. Bir Sümer atasözü var, çok güzel bir söz. Biliyorsun, öğretmiyorsun. Bu heksis durumudur. Edinilmiş bilgiyi içinde saklıyorsun, hiç kimseye öğretmiyorsun, edimde de bulunmuyorsun. Biz etikte görec eğiz, heksis durumu praksis40 durumu için koşul. Bilmeden eylemde bulunamazsın. Ne derseniz deyin, bilgi bir biçimde edindiğimiz şeydir. Senin dediğin, bir çoban bile, kafası tertemiz doğar. Adım adım öğrenir evreni. Mesela Kant diyor ki, zaman ve uzay duyumun biçimsel koşull a-

39

Heksis. (Yu. Aristoteles) Yetenek... Antikçağ Yunan felsefesinde Aristoteles erdemlerin çalıştırılmayla heksis hâline getirilmelerini ister ve bu deyimi alışkanlıkla elde edilen yetenek anlamında kullanılır. Stoacı Zenon’a göre de ruh, canlılarda ruh ve cansızlarda heksis’ti. Skolâstikler bu Yunanca deyimi habitus kavramıyla Lâtinceye çevirmişlerdir. (Hançerlioğlu) hexis. Bir şeyin davranışını, bir insan varlığının, faaliyet ve eylemlerini doğrudan etk ileyen ve değiştirilmesi kolay olmayan eğilim ve alışkanlıları için kullanılan Yunanca sözcük (Paradigma Felsefe Sözlüğü)

40

Praksis, kelime anlamıyla uygulama, aksiyon, pratiğin önemi gibi anlamlara gelmekte olan felsefi ifade. Amaç, sonuca ulaşmaya yöneliktir ve bu bedensel ve ruhsal çabanın ürünüdür. Mar ksist felsefeye içkin bir içerik ile daha çok formüle edilmiş olan praksis, bilimsel, politik ve sanatsal görünümler ile ortaya çıkabilir. Henri Lefebvre'e göre praksis ihtilalci bir etkinliktir. Louis Althusser'e göre kuramsal ve pratiğe ilişkin bir bütünlüğün ifadesi iken, Sartre'a göre praksis doğrudan doğruya amaca değgin bir biçimde ortaya çıkar. Aynı zamanda tarihsel bir etkinliğin ifadesidir. Karl Marx'a göre ise praksis, toplumsal organizasyonun tümünü değiştirmeye yönelik etkinlikler toplamıdır. Bunu "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir." söyleyişi ile ortaya koymaktadır. Bu değiştirme etkinliği praksisin kendisine denk gelmektedir. Praksis bir davranışın da ifadesidir. Bu davranış, bütün varlığıyla düşünen ve hareket eden, bu şekilde mücadele eden bir bireyin davranışıdır. (Viki)

Altıncı Gün

122

rıdır ve bu bizim zihnimizde vardır, kategori olarak. Arkadaşlar biz zamanı ve uzayı o kadar çok zor öğreniriz, o kadar yıl geçer ki nasıl beynimizde olabilir? Bu kadar ucuz mu? Ç- Şey yok mu hocam? Balığa baktığımızda suyu, deniz suyunu anlatıyor. Kuşa baktığımızda havayı anlatıyor. Balığın yapısı , suyu yansıtıyor bir şekilde. İnsan beyni de böyle olabilir mi, evreni yansıtma yeteneğine sahip olma bakımından? Olaylara karşı tepki veriyor, öğreniyor vesaire. Yine de evreni barındırmıyor mu içinde, anlatmıyor mu? Yapı olarak tabi, çok üstün bir yapısı var insanın, kabul. Ama bu dediğ inizi, yani siz dün, a priori dediniz, ben ona Türkçe olarak baştan diyorum, baştan insanın bir bilgi donanımının olabileceğini düşünemiy orum. Edinmemiz gerekiyor. Ç- Tabi. Ben, o yapının evreni anlattığın bahsediyorum. Evet, tabi. O yapı tamam, o kabul. Ama edinmemiz gerekiyor. Ben orada John Locke’un, yani zihnimiz temiz bir tabula rasadır 41, temiz bir levhadır sözüne katılıyorum, edinmemiz gerekiyor. Kant, kategorilerle do ldurmuş beynimizi, her şeyin kategorisi var. Bu olacak gibi gözükmüyor bana. M- İnsan, ana karnına düşer düşmez çalışma başlıyor. Doğa insanı üretmeye başlıyor. Yapıyor, takıyor, yapıyor, takıyor. İnsan, biraz ins ana benzemeye başladığı andan itibaren, almaya başlıyor. Mesela dö rdüncü ayda, kulaklar oluşur oluşmaz duymaya başlıyor. Artık bilimsel aletler tespit ediyorlar. Ama bu tabula rasa, şöyle değil. Bizim bilgi d onanımız anlamında değil.
41

In Locke's philosophy, tabula rasa was the theory that the (human) mind is at birth a "blank slate" without rules for processing data, and that data is added and rules for processing are formed solely by one's sensory experiences. tabula rasa [Lat. - Boş, üzerine hiç bir şey yazılmamış kâğıt]: Deneyci ve duyumcu öğretilerin, her türlü deneyden önce ruhun durumunu göstermek için kullandığı kavram. // Bu öğretiler, bilen öznede doğuştan kavramlar ve önsel bilgiler olmadığını, her bi lginin yalnızca dıştan gelen duyu izlenimlerinden oluştuğunu savunur. – Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü

Altıncı Gün

123

Yetenek olarak, potansiyel. M- Ama, almaya başlıyor. Duyuyor, hissediyor, dokunuyor, konuşmaları duyuyor, sesleri duyuyor. Bir şey oluşmaya başlıyor, mekanizma çalışıyor. Doğar doğmaz, o mekanizma hazırlıklı halde, başlıyor doldurmaya. Katılıyorum. M- Yine de içkin olmuyor, çünkü onun içinde yok. İlla dışıyla bir bağla ntı söz konusu. Buradan şuna gideriz diye korkuyorum. Sizin açıklamalarınıza katılmak istiyorum da bir ince nokta var o beni kuşkulandırıyor. Felsefelerin yaptığı bir şey var, kutsal bir alan, dokunulmaz bir alan, ayrı bir sınıf. Buraya kaçarız diye korkuyorum. O işime gelmiyor benim. Biz bir düzeylerde yaşarız, taşla yan yanayız. Bizim gövdemiz taşın gövdesi değ ildir, bizim gövdemizdir. Biz bir özdeksel tabakanın üstünde durmuy oruz, biz onula birleşmişiz. Yani dinsel yapının tuzaklarına düşmemek adına, direnmem ondandır. Yani insanı doğarken de çok şeylerle don anımlı gibi görmeye başlarsak, o kadar yediği haltı açıklayamayız. Ben fazla övmek istemiyorum insanı, burnuna vurmamız gerekiyor. Sen, sana verilenleri kullanmadın. İnsanlar çok cahil, kara cahil. Bir önder çıkabiliyor, uyanık, guru, hepsini aldatabiliyor, çok kolayca , önlerine bir kısım parlak nesneler, yapay nesneler atarak. Ben insanların burnuna çaka çaka evreni öğretmek gerektiğini düşünüyorum. Bunu belirtmek istiyorum. O, pek kutsayacağımız denli derinlikli özelliklere sahipmiş şeklinde algıladığımızda, kutsamış oluruz diye korkuyorum. İnsanı şımartmamak gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de savaş vermel iyiz. Onu seçmen olmaktan çıkartıp, insan yapmaya uğraşmalıyız. M- Ben insanı övmek için söylemedim, anlamak için. Siz dediniz ki; bilmek, farklı bir içkin yüklemdir. Bu yeterli aslında. Atletler çalışıyorlar senelerce, öteki sporcu çalışıyor senelerce. Basket atıyor, atıyor, o delikten sokmak için binlerce basket atıyor. Bunlar da bedensel kazanımlar. Sonuçta o içimizdeki yüklem değil, kazanımlar, ne

Altıncı Gün

124

derseniz deyin. Seka kâğıt fabrikasına gittik, bir hayli hanım kızlar çalışıyor. Bize dendi ki, isterseniz kâğıtları nasıl saydıklarını göstersinler. Dedik, mesela yüz kâğıt. Bir parmağını atıyor, yüz tane. Öyle senin b enim gibi bük babam bük etmiyor. Elli tane, yetmiş beş tane… Şimdi bunu yapmak için ömür vermek lazım. Bu kazanımdır. Ha yetenek, bazı kişiler atletizme çok yetenekli olabilirler. Bizim mahallede bir kız vardı, bizim yaşımızda. Büyükler koştururlardı, bu kızın tozuna yetişemezdik. Atlet olsa, dünyanın en iyi atletlerinden biri olurdu. Garibin çapaçul bir herifle evlendi gitti. Yargılara geniş geçmek için yarını bekleyelim. Batılıların, batı felsefecilerinin çok rahat bir şekilde söyledikleri bir şeyi biz, buradan geldik mi yanlış olarak görüyoruz. Biz nesnelere hiçbir şey yüklemiyoruz , olanı sadece belirliyoruz. Bu tıpkı matematiği, geometriyi ve mantık yasal arını, nedir olarak bildiğimiz, deneyle öğrendiğimiz gibi bir şey. Hipotenüsün karesi, öteki iki kenarın karesine eşittir. Bu üçgenin içinde var arkadaşım. Sen bunu kanıtlamayla bulursun. Biz edindiğimiz yargıları, nesnenin çözümünden elde etmişsek, bu yargılar analitiktir, çözümse ldir ve içkindir. Çünkü, etikte göreceğiz, acaba insan erdem duygusunu edinebilir mi? Çok derinlikli bir soruyla karşılaşacağız. Sana erdem öğretilebilir mi? Edinebilir misin sen bu bilgiyi? Erdem nedir, onu öğr enirsin. Ama erdemli olmayı öğrenebilecek misin, sorun da bu. Adamı gönderirsin felsefe fakültesine, domuz gibi etik üzerine tez yazar , doçent olur, profesör olur gelir. Ama öte yandan bakarsın ki dolandırıcının tekidir. Ama ahlak felsefesini de çatır çatır anlatır. Bu mümkün, değil mi? Hem de çok mümkün. Bunları tartışacağız. Edindiğimiz şeyler bize acaba neleri kazandırabilir? Demek oluyor ki bilgi alanında, görmediğimiz, duymadığımız, duyu organlarımızın bize getirmediği bilgileri edinemiyoruz. Bu kadar bilirmişiz. M- Peki hocam, usluluk da bilgi gibi mi? Değil.

Altıncı Gün

125

M- Usluluğu biz içkin yüklem olarak tanımlamıştık. Tabi. Kesin olarak. M- Halbuki akıl da bir şekilde akıllı olmak da bağlantılar kurarak öğrendiğimiz bir şey değil mi? Şu var. Us, düşünen bir yapı olarak anlık diye andığımız bir şey. Bu bir yapı düzenidir. Sen kamyonu, otomobili yapmışsın, motorunu takmışsın, anahtarı üstüne koymuşsun, bana diyorsun ki, hocam çalıştır yürü git. Çalıştırıp yürüyüp gitmek ayrı, onun yapılışı ayrı. O var, yapmışsın tamam, anahtar da üstünde. Ama bir şoförün onu çalıştırıp, binip gi tmesi ayrı bir olay. Onun bir edimde bulunması, düşünmesi ayrı bir olay. Düşünmeyebilir ki düşünmüyor insanlar. M- O zaman Spinoza’nın o önermesi, insan düşünür… Evet. Şimdi ben ona niye takılıyorum biliyor musun? Onu ontolojisinde, her nesne düşünür. Düşünce temel yüklem çünkü. Biz diyor, oraya dikkat et, sonsuz sayıda yüklemden sadece ikisini biliriz, düşünce ve uzam. Demek ki taş da düşünür. O zaman düşünür diye ayrıca belirtmesi fuzulidir diyorum. M- Hocam, savunamıyorum zaten Spinoza’nın o özelliğini artık. Mesela sizin o uzamı tanımlamanızdan sonra. İçkin yüklem göremiyorsun. Niye zorluyorsun. Descartes diyor ki; bir balmumunu erittik, yani nesnelerin temel özelliği uzamdıra getirmek istiyor, eridikten sonra yok olur, kokusu, rengi, şusu busu yok olur, uzamı kalır, yumuşak da olsa kalır. Sen erittiğinde, onun yine bir rengi vardır ama değişmiştir. Bir kokusu vardır ama değişmiştir. O niteli klerinin hepsini korumaktadır. O, Spinoza’nın dolanına gelmiş, uzam bir yüklem değildir, içkin yüklem değildir yani. Kurucu, yapıcı yüklem d eğildir. Biz, uzamda bir yerde oluruz. Yani biz buradayız diye burasının bir ayrıcalığı yok, Bu bağlamındayız, o kadar. Sen sensen, ben de benim. Sen de uzayın bir parçasısın, ben de.

Altıncı Gün

126

M- Şöyle bir soru sorayım. Uzamsızlık, olabilir mi? Yani bir insanı, bir nesneyi uzamsız düşünebilir miyiz? Olamaz. Varlığa gelemez. M- Yani yanılgı oradan mı çıkıyor? Tabi. M- Uzamsız düşünülemediği için. Her nesne, uzamda bir yer kaplar. O yüzden bu o nesnenin içkin yüklemidir. Uzamın bir parçasıdır. Uzam dediğiniz şey ne ki sizin? Senin, benim, denizlerin, dağların birleşiği, uzam bu. Deniz daha büyük, sen daha küçüksün. M- Üstelik Spinoza, böyle derken, her şey birleşiktir, her şey bir bütü ndür, bütünün parçaları, tezahürleridir… Yok. Biz, varlık kazanırken, bize uzam eklenmez. Embriyon halinde anacığımızın karnında orada büyürüz, dışarı çıkarız. Birleşik bir nesneyiz. Bedenimiz var, rengimiz var, kokumuz var vesaire, diriyiz, duyumluyuz, usumuz var, istencimiz var. Ondan sonra anne seni bir beşiğe beler, beşikle sen uzamda bir parçasındır artık. Doğuncaya kadar sen, uzamda bir parça değildin. Annenin karnında olarak parçaydın ama o, bağımsız varlık anlamına gelmiyordu. Dediler k i, falan bayanın güzel bir oğlu olmuş, beşiğe koymuş. Sen o zaman parçasın. Uzam dediğimiz öteki bütünlüğün senden ayrıcalığı yok, dikkat et. Büyük olmak dışında hiçbir ayrıcalığı yok. Hepimiz bir parçayız, uzamın bir parçasıyız, uzayın bir parçasıyız. O da parça, ben de parçayım. İşte yer değişti, yok. Yer değiştirmeyiz, bağlamımızı değiştiririz, o kadar. Aristo bunu görememiştir. Atina diyor, Sokrates Atina’dadır, yok öyle şey. M- Annenin karnında uzamlı değildir dediniz. Bana uzamlıymış gibi geliyor. Bağımsız olarak, dedim. Anne bağlamıyla uzamlıdır.

Altıncı Gün

127

M- Peki bir şeyin içinde, bir evi düşünün hocam, evin içindeyiz ama uzamlıyız. Sadece evin içindeyiz. Doğum olmadan, annen İstanbul’a gitti, ya doğacak olanı köyde bırakayım, diyebilir mi? Yük olmasın, sekiz aylıkken, geldiğinde geri alırım, diyebilir mi? Diyemez. Demek ki o, bağımsız uzamlı değil. Zorlamay alım. M- Bağımsız uzamlı değil ama uzamlı. Annesiyle birlikte. M- Annesiyle birlikte. Ben onu kabul ettim. Bakın, çocuklarla otobüse binerler, değil mi? A nnesi der ki, çocuk bu. Otobüsün muavini der, yenge bunun nesi çocuk? Demek istiyor ki, uzamda, uzayda bir parça, bir koltuğu işgal edecek. Öteki, annesinin kucağında olacak. Bağımsız bir birim değil, onun gözünde, muavinin gözünde. Annesi diyor ki, bu daha çocuk. Öteki de diyor ki, kazık gibi olmuş, ben bilet isterim. Mesele uzay meselesi.

Yedinci Gün

129

Ç- Gerçek ve doğru örneğini veriyorduk. Dedik; adam diyor, ben sana bin tane koyun satacağım, sen bana parasını şimdiden ver. Bakıyorsun daha ortada koyun yok. Adam diyor ki, özü bende, tözünü satabilirim. Kuzu burada töz mü? Tabi, kesin olarak. Töz dediğimiz zaman, bizim tek başına anlığımızda canlandırabildiğimiz bir nesneyi düşün. Kendi başına olan, başkasıyla olmayan. Hocam dese ki ben gelince bir renk gördüm, güleriz. Bir şeyin rengidir. Otomobil gördüm, otomobil tözdür, doğru. Otomobil kendi ile olan ve bilinendir, başkası ile olan değildir. Ama otomobilin rengi, diy elim kırmızı renkli araba, o otomobil olmayan bir şeydir. Kendi başına olamayan. Töz dediğimiz zaman bizim bilmemiz ve tanımamızı sağl ayan, bağımsız bir nesnedir. Ç- Yavaş yavaş kafamıza daha iyi oturacak. Hem kullanmadığımız için, hem de belki yanlış kullandığımız için… Aristo diyor ki, form ve özdeğin birleşimi tözdür. Formdan ne anlıyoruz Müjdat kardeş? E- Biçim değil mi form? Ben de onu soruyorum zaten. M- Heykel örneğini verdiğinizi hatırlıyorum. Heykeltıraş bir kaya pa rçasını alıyor, yontuyor ya da yoğuruyor ve ona bir şekil veriyor. O şekil verilmiş kaya parçasının bir biçimi olduğunu söylüyoruz. Grekçede bir form var. Zaten Platon da idealara formlar der 42. Nasıl formlardır? Bir ağaç formu vardır. Bir ağaç ideası var. Eş terim olarak

42

Formu gözle görülebilir şekil, doğa ya da tür olarak tanımlayan ünlü İlkçağ düşünürü Platon’da form, nesnelerden ayrı ve bağımsızdır. Forma aynı zamanda İdea da diyen Platon’a göre, F formunu bilmek, F’nin doğasını anlamaktır. Bu bağlamda, Adalet Formunu bilen kişi, yalnızca hangi eylemlerin adil olduklarını değil, fakat onların niçin adil olduklarını da bilir. Aristoteles’te ise, form öz diye, maddede bulunup da, onu her ne ise o şey yapan şey, ona şekil veren yapı, bir şeyi anlaşılır hale getiren ve akıl tarafından kavranan ilke olarak tanımlanır. Platon’un tüm formların nenelerden ayrı olduğu ve bağımsız bir varoluşa sahip bulunduğu görüşüne karşı çıkan Aristoteles’e göre, bağımsız bir biçimde varolanlar yalnızca tö zlerdir ve tözler de madde ve formdan meydana gelir. Bu iki tözden yalnızca form, ne snelerdeki bilinebilir öğeye karşılık gelmektedir. Maddenin insan zihni tarafından ayırt

Yedinci Gün

130

kullanır. Yani boyutlarda tanıdığımız nesnelere Platon, idea ya da form der. Ya da Grekçesi ile eidos der veya bizim bileceğimiz gibi, özdür. Nesnenin ilk ve değişmeyen yapı düzeninden söz ediyor Platon. Bu for mdur. Sizin kafanızda takılan, bir şekil –ya da biçim Türkçesi– terimi var. Grekler bu terimi formla karşılamıyorlar, morphe ile karşılıyorlar. Bir yontu ustası, önüne koydu mermeri, çekici keseri aldı, yontu yapmaya başladı. Ona Artemis dediğimiz tanrının biçimini verdi, morphesini verdi. Peki, orada form nedir? O yontuyu, o heykeli heykel ya pan ölçüler var. Kafa, boy, gövde, ayak ölçüsü, onun bir yapı düzeni var. O adam onu ezbere yapmıyor, bir forma, biçime göre yapıyor. Düzen olarak biçime göre yapıyor. Ama ona da bir şekil veriyor. Dış, gördüğümüz, şekil dediğimiz morphe. Grekler onunla onu ayırıyorlar. Senin morphen, bir kafan olması, iki kollarının olması, bir gövdenin olması, ayaklarının olması. Senin morphen, biçimin bu. Ama senin formun bedenli olman, diri olman, duyarlı, akıllı olman ve istençli olmandır, yapı düzenindir. E- Aynı zamanda öz olmuyor mu hocam? Öz oluyor. Yapı düzenin oluyor. Aristo diyor ki, çok kolayca, gözde örneklerinden birisi –Aristo’nun çok çuvalladığı yerler var, çok da kızıyorum bu arada– yontucu usta, aldı mermeri, nedir bu, özdek, madde. Ona diyor. Bir biçim verdi, yontu yaptı, oldu yontu değimiz töz çıktı. Bu sözde elli tane çuvallama var. Bir, mermer bir töz, madde bir töz değil, onu karıştırıyor. Mermer, kaya, granit, bir töz. Madde bir töz değil, madde bir özellik. İki, morphe ile formu karıştırıyor. Aristo’ya yakışmayan bir şey bu. Özdek, bizim Türkçe madde, asla bir kendilik değildir. Onu tekrarlamak istiyorum. Çünkü Çağlar’ın da töz deyince kafamıza oturmadı demesindeki haklılık gibi, özdekte de böyle bir durum var. Özdeklik, renklilik, sertlik, kokululuk gibi bir niteliktir. Madde diye bir kendilik yoktur. Olmadığı için de zaten, Aristo çuvallar durur. Der ki, formla birleşmiş madde tözdür. E form olmadan madde olur mu, olmaz der. Nasıl oldu

edilemeyen, yapıdan ve belirlemeden yoksun bileşen olduğu yerde, Aristoteles’e göre, form insan zihni tarafından bilinebilen, yani tasvir edilebilen, tanımlanabilen, sınıfl anabilen yön ya da bileşendir. Bu çerçeve içinde form, belirsiz olan maddeyi belirley erek, onu belirli bir nesne haline getiren, söz konusu nesneyi, başka bir şey değil d e, her ne ise o şey yapan belirleme ilkesidir, özdür, özelliktir. (Paradigma Felsefe Sözlüğü)

Yedinci Gün

131

bu iş? Olmayan şey nasıl birleşti formla? O Metafizik’i okuyun, kafanız allak bullak olur. Zaten İbni Sina da öyle diyor, yüz kere okudum anl amadım. Ç- Hiçbir soyutlama töz değildir diyebilir miyiz? Yani meyve… Hayır değildir, meyveliktir o, meyve olmaklıktır. M- Bir özellik olarak rengi anlıyorum, kokuyu anlıyorum ama özellik olarak maddeliği oturtamıyorum. Neden oturtamıyorum, rengi bir ş ekilde çözümleyebiliyorum ama maddeliği çözümleyemiyorum. Maddelik deyince ne anlayacağız? Bedenlilik mi, sertlik mi, bir yapı düzeninin parçası mı? Dokunma duyumun verisi olarak madd elik mi? Zaten kafanı karıştıranı dilinle dile getiriyorsun. Çok sert nesneler var değil mi? Granit, taş, kaya… Yumuşak nesneler var, elinin attığın zaman… M- Görünmeyen… Görünmeyen, hava işte. Otto Von Guericke, Almanya’da deney yaparken, on iki at bu tarafa koymuş, on iki at bu tarafa, bir bronzdan küreyi birleştirmiş, içinden havasını boşaltmış, atlara çektirmiş, atlar koparam amış. Hani hiç etkili değildi? Hava, çok korkunç bir güçtür. Hava, tözdür. M- Galiba bedeni tanımlayamıyorum. Her nesnenin madde özelliği… Bedeni var. Bir soru soralım sana. M- Kütle demiştik, kütle midir, ama değil dedik sonra. Değil. Sen bir beden misin? Yoksa bedenli bir nesne misin? M- Bedenli bir nesneyim. Demek ki sen, beden diye töz değilsin. Bedenli bir tözsün. Renkli bir tö z gibi, sertliği, kokusu olan bir töz gibi. Bedenlisin sen, dikkat et. Özdeklik, bak özdek yok. Bu ta Demokritos’tan beri tartışılmış, edilmiş, eylenmiş ama bir türlü işin içinden çıkamamışlar. Kant da buna şiddetle dahildir. M- Fizik hala maddeyi tartışıyor. Tartışıyor. Diyor ki, madde enerjidir. Demek ki tek başına bir kendiliği olmayan şeydir. Ortaya gücünü koydular, şu etkisi var.

Yedinci Gün

132

M- Hatta olmayan maddeyi arıyorlar şimdi. Ç- Anti-madde. E- Olmayan madde yoktur. Her şey var, o anti-madde de var, kara madde de var. Sadece gözlemlenememiş. M- Hep madde var. Kara madde var, anti-madde var. Maddelilik var yalnız. M- Maddelilik demek mi gerekiyor? Evet. Spinoza’nın, Descartes’ın çuvalladığı nokta bu. Biz temel kurucu ilkeler yoluyla, birleşme, dirilik, duyarlılık, düşünme doluyla bir insan oluruz. O zaman uzamlılığı kazanırız. Uzayda o zaman bir belli yerimiz olur. Ondan önce yoktu. Bizim içimize uzay girmedi, uzaylılık da girm edi, zaman da girmedi. Derler ki, hepsinin altından ne kadar çıkmak mümkün, bilmiyorum, zaman geçti gitti. Zaman geçmez, biz geçeriz. Çürüyen, değişen, güm diye giden biziz, güm diye giden ağaç. Zaman niye geçsin? Kaya gibi duruyor yerinde, biz geçip gidiyoruz. Augustinus, o kuzey Afrikalı, ünlü Hıristiyan filozof. Diyor ki, zaman nedir çok iyi biliyorum ama birisi zaman nedir diye sorduğu zaman çuvallıyorum, yanıt veremiyorum. Herkes öyledir biraz. Zaman nedir diye sorarım. Derler işte, zaman zamandır. Zaman zamandır a ma nedir? Zamanın ve uzayın bir konum olduğunu bilmemiz çok önemli. Onlar bizim içimize asla giremez, kurucu ilkelerimiz değildirler. Biz zamanın içerisinde ve uzayın içerisinde bulunuruz. M- Zaman, bağlantısal bir kavram. Çünkü nesneler yoksa zaman da yok. Ama yine de ünlü fizikçi Hawking, Zamanın Kısa Tarihi’ni yazabiliyor 43.

43

“Düzensizliğin ya da entropinin zamanla artması, zamanın oku denen ve zamanın yönünü belirterek gelecek ile geçmişi ayıran kavramın bir örneğidir. Zamanın en az üç değişik oku vardır. Birincisi, düzensizliğin ya da entropinin arttığı, zamanın termod inamik okudur. Bundan sonra zamanın psikolojik oku gelir. Bu, zamanın geçtiğini hissettiğimiz, geleceği değil de geçmişi anımsadığımız yöndür. Zamanın son oku ise e vrenbilimsel oktur. Bu da, evrenin büzülmeyip, genişlediği zaman yönüdür.” – Zamanın Kısa Tarihi, Stephen W. Hawking, Milliyet Yayınları, s.155

Yedinci Gün

133

E- Fizikte en son, birleştirme var. Zaman ve uzay ayrı idi. Şimdi tek gerçeklik olarak uzay-zaman kabul ediliyor. Çünkü zaman, tek başına pek geçerli bir kavram değil, uzay ve zaman birleştirildiğinde geçerli. Asıl olan zaman ve uzay. Enerji de öyle. Madde tek başına geçerli bir kavram değil. Enerji ve madde, ikisini tek bir kavramla artık açıklıyor, enerji ile açıklıyor. Asıl olan enerji. Dört boyuta çıkardı, uzay ayrı idi zaman ayrı idi, artık uzay-zaman var. Eskiden enerji ya da kütle ayrı idi, şimdi sadece enerji var. O da dört boyutlu tanımlanıyor. Doğrudur. Newton’da biliyorsun, zaman ve uzay mutlaktır, vardır. E- Zaman herkesin dışında Var kabul edilir. Leibniz yok arkadaş, der. Uzay ve zaman sana, bana göre vardır. Biz yoksak uzay ve zaman yoktur. Nesnel dünya öncelikle var olacak, onun bir zamanı olacak, zaman içerisinde yer alacak, onun uzayı olacak uzay içerisinde yer alacak. Bizim dediğimiz kadar, o içerisinde, içinde terimini kullanmaz gerçi. Yuvarlak olarak bunu söylemeye çalışır. En azından Newton’a karşı çıkar. Hele Einstein’a geldiğimizde, hocam tamamen doğru. Einstein da dört boyutluluğa çıkmıştır. Zaman içinde bunu kafamıza yerleştireceğiz. M-Benim biraz oturdu gibi. Oturacak. 2000-2500 yıl boşluk ve hava tartışılmış durulmuş. Bir türlü bazı kavramlar girememiş, girmemiş, oturmamış. Yavaş yavaş bunları özümseyeceğiz. Böyledir bu iş. Yalnız şunu söyleyeyim, o deney başl adığında hocam, üç sene önce, Cemal Özkan’da oturuyorduk, dedim, bu deney yarın fiyasko verecek. Yirmi kişi vardı, ertesi gün fiyasko verdi. Dediler ki, niye? Yanlış girdiler konuya, dedim. Bugün de yanlış girdi klerine inanıyorum. Konuya yanlış giriyorlar. Yok tanrının parçacığı, yok şeytanın parçası, böyle bilim olmaz. Ç- Yalnız o biraz basının popülerleştirmesinden kaynaklanıyor. Yapmamaları lazım. M- Buna fizikçiler karşı zaten. Higgs’in o şekilde isimlendirilmesine karşı. Bir kere çok önemli bir parçacık değil. Daha doğrusu her şeyi çözecek bir parçacık değil. Çok önemli, önemi var ama her şeyi açıkl a-

Yedinci Gün

134

yan bir şey değil o. Kütleyi açıklıyor ve var olan, şu anda parçacıklarını özelliğini açıklayan standart model denilen, parçacıklar nasıl oluşur, onların sınıflandırılması, onu destekleyen en önemli veri. 1960’larda birkaç bilim adamı, bunu tahmin etmişler, demişler ki böyle bir alan var, bütün evreni kaplayan higgs alanı var ama biz bunu gözlememiz için şu her alana eşlik eden bir parçacık vardır, bu parçacığı gözleml ememiz lazım. Bu tamamen formülün önerdiği ya da tahmin ettiği bir şey. Otuz kırk yıl sonra, onun özelliğini % 99’larda gösteren bir parçacıkla ilişkilendirdiler. Ç- Bu alan teorisiyle mi? E- Tabi. Buna göre her alana eşlik eden bir parçacık vardır, elektroma nyetik. Higgs de bunlardan bir tanesidir. Bütün evreni kaplar. Bu uzun yıllar tartışıldı, dalga mı, parça mı, halen de tartışılıyor. E- Ondan öte bir şey. Artık bütün parçacıklar alanlarla açıklanıyor. O nların bir şekilde uyarılmış hali, yani daha fazla enerji kazanmış hali. Alanlar bir yerde uyarıldığında parçacık oluşuyor. Onu çok güzel açı klamışlar aslında. Belki ileride biraz değiniriz, higgs de öyle bir şey. Çok ilginç. Maddenin kütle özelliği yok. Bir cisim temel parçacıklarla, elektron mesela, kütlesi yok, tek başına aldığınızda. Ama o alanın higgs al anının içinde hareket ettiğinde, var olduğunda, higgs alanı ile etkileşime girdiğinde higgs bozonlarıyla etkileşime girdiğinde ancak kütle kazanıyor. Kütlesi olmayan, enerji formunda, mesela foton, higgs alanıyla ilişkiye girmiyor. Kendi başına karşınıza çıkamıyor. Ç- Çekim yasasını da açıklıyor mu? E- Henüz kütle çekim yasası ile kuantum birleştirilemedi. Öyle teoriler var ama graviton denilen o parçacık gözlemlenemedi mesela. Bu yasaları Heisenberg daha çok Max Planck’ın çırağıdır diyebiliriz. Niels Bohr, bunlar büyük beyinler. Öte yanda Broglie var, Max Bohr var, Einstein var… Heisenberg anılarında ilginç bir şey söylüyor. Alma nya’da iken, ikisi de Almanya’daydı biliyorsunuz, öteki Yahudiliğinden dolayı, öteki başka bir biçimde, ayrı düştüler. Almanya’da iken sormuş

Yedinci Gün

135

Heisenberg, Einstein’a; evren belirlenmiş mi, yoksa rastlantısal mı, olumsal ve rastlantısal mı? İnanmadığı halde, tabi onun tanrısı başka bir tanrı, diyor ki Einstein, tanrı zar atmaz44. E- Einstein, kuantum mekaniğine şiddetle karşı. Onu çürütmek için inanılmaz deneyler öneriyor, Bohr karşılıklı tartışmaları var ama her zaman Bohr yeniyor. Şimdi Bohr büyük beyin, ben söyledim. M- Einstein’ın yanlışının temel kökenlerinden biri, tanrısı başka dedi ya, Einstein’ın tanrısı Spinoza’nın da tanrısı. Her şey belirlenmiştir diyor, zorunluluk dâhilindedir, tanrı bile. Einstein buna o kadar inanıyor ki, her şeyin bir zorunluluk dâhilinde gerçekleştiğine. Yirmi sene sonra diyor, gittim Amerika’da ziyaret ettim. Üstat ne düşünüyorsun, tanrı hala zar atmıyor mu, demiş. Tanrı zar atmaz, demiş.

44

God does not play dice. Einstein'ın kurumlaşmış dinle ilk karşılaşması Münih’teki Katolik okulunda oldu. O dönemde Yeni Ahit te yazan her şeye inanarak ailesinden daha dindar hale gelmişti. Derken bilimi keşfetti. Sonra ne olduğunu özyaşamöyküsünde kendi anlatıyor: “Popüler bilim kitaplarını okudukça kısa zamanda Kitabı Mukaddes’teki hikâyelerin çoğ unun doğru olamayacağı gibi bir kanıya ulaştım. Bunun sonucu, kesinlikle radikal bir özgür düşünme ve devletin yalanlarla gençleri bilerek kandırdığı şeklinde bir izlenim oldu: Bu her şeyi değiştiren bir izlenimdi. Bu deneyimin sonucunda her tür otoriteye karşı şüphem arttı, herhangi bir sosyal çevredeki kanaatlara karşı şüpheci bir tavır benimsedim. Sonraları neden sonuç ilişkilerini daha iyi kavradığım zaman, keskinliği biraz azalsa da bu tavır beni bir daha hiç terk etmedi." Bir başka deyişle, Einstein’ın bilimle ilişkisi onun dinsel otorite de dahil her türlü otoriteyi sorgulamasına neden oldu. Bu dindar bir insan olmadığı anlamına gelmiyor; ama belki “manevi” yanı güçlüydü demek doğru olabilir. Ünlü olduktan sonra Einstein’a sık sık Tanrı’ya inanıp inanmadığı soruldu. Bu soruyu yanıtlarken her seferinde dualarımızı dinleyen ve yanıtlayan “kişisel” Tanrıyla, evrenin düzeniyle -yani evrenin belli yasalara uyuyor gibi görünmesi olgusu ve bu yasaların insanlar tarafından anlaşılabi lmesi- simgelenen Tanrı arasında ayrım yaptı. Bu ayrımın ışığında Einstein kişisel bir Tanrıya inanmıyordu, ama evrende büyük bir düzenleyici ruhun varlığına kuvvetle inanıyordu. Einstein bazen "Yaşlı Adam” diye adlandırdığı bu ruhtan sıkça bahsederdi. Sık sık fiziğin asıl işinin Yaşlı Adam'm sırlarını keşfetmek olduğunu söylerdi; sonunda bu sırların çok basit ve evreni yöneten yasaların da çok güzel olduğunun anlaşılacağını düşünüyordu. Tanrının çirkin yasalar yapacak kadar fena olmayacağına inanırdı; bir keresinde “Tanrı kurnazdır, ama kötü niyetli değildir.” demişti. – Jeremy Bernstein, Albert Einstein, Tübitak

Yedinci Gün

136

Böyle bir diyalog. Max Planck’ın İnsan Özgürlüğü 45 diye bir kitabı var, biliyor musunuz, İrade Özgürlüğü diye? E- Max Planck’ın sadece bir çevirisi yok mu? Bir tane var, o. Ç- O değil başka bir kitabı var.46 Doğrudur. Ben irade özgürlüğü üzerine olanı biliyorum. Einstein öteki tartışıyorlar. Şöyle söyleyeyim, ondan sonra zaten biz bu konuya gir eceğiz. En azından bir altyapısı olsun. Leibniz diyor ki, bir nesnenin içi nde, onu kısaca bir geçmemiz gerekir, içkin yüklemler var, kurucu yü klemler var. Biz dedik ki, kurucu yüklemler, kurucu ögeler nesnenin içindedir. Biz onu öğrendiğimizde sadece saptamış, bilmiş oluruz. Bir şey eklemeyiz nesneye. Biz şimdi ağacın diri olduğunu öğrendiğimiz zaman ağaca bir şey eklemiyoruz. Dün de verdik bu örneği. Hayvanını duyumlu oluğunu söylediğimiz zaman bir şey eklemiyoruz hayvana, hayvan duyumlu. Görür, duyar, koklar vesaire. Bizim yaptığımız hiçbir şey yok saptamak dışında. O nedenle hayvan diridir, dediğimizde, üçgen iç açılıdır demiş gibi oluruz, dedik dün. Bugün de aynı şeyi tekrar edeb iliriz. Çünkü diri olmayan, duyumlu olmayan bir nesne nasıl hayvan olabilir? Onun içinde var. Leibniz, bu içkin yapıyı bir adım daha öteye taşır, taşkın yüklemlerin de içkin olduğunu söyler. Çok ilginç bir şeydir bu. Mesela Fatih Sultan Mehmet kavramının içinde, İstanbul’u fethetmek vardır, Leibniz’e göre. Mehmet, anasından doğarken onun içind edir İstanbul’u fethedeceği. Ben Spinoza’nın söylediğini söylüyorum. İsveç dağlarında demir, söktün oradan. Onu hangi ustanın sökeceği, hangi motorun kullanılacağı, hangi gemi ile denizde taşınacağı, nereye gideceği, diyelim Çin’e gitti, Çin’de iğne yapıldı, oya işlerken kızın pa rmağına iğne battı, kanattı, hepsi o demirin içinde yazılı. O demirin uğr ayabileceği, ya da yapabileceği, birilerinin eliyle, bütün eylemler onun içinde yazılı, diyor. Pes denir buna. Kımıldayacak bir yer yok, belirle n-

45

Kausalgesetz und Willensfreiheit, Publisher: Berlin: Verlag von J. Springer, 1923. (Nedensellik Yasası ve Özgür İrade / Fakat kitabın çevirisini bulamadım) Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş, Belge Yayınları, Çev: Yılmaz Öner. (Planck’ın Türkçeye çevrilmiş tek kitabı bu. Kitabın içinde “Nedensellik Yasası ve İrade Özgürlüğü” diye bir bölüm var.)

46

Yedinci Gün

137

mişiz. Buz kalıbı gibi donmuşuz, öyle bir evren çizer. Bu adam da biz özgürlükten nasıl bahsedebiliriz? Diyor ki, evrenimiz önceden tanrıca kurulmuş uyum yüzünden belirlenmiştir. Bu, illa iyi bir şey kötü bir şey demiyor, dikkat edin. Yani önceden kurulmuş evrende çok kötü şeyler de var. O da gerekli diyor. En iyi şeyler bir araya gelmiştir demiyorum, diyor zaten. Ben generallerden bir ordu kurmuyorum, benim ordumda topal, kör asker de var, diyor. Ama önemli olan, onların, bütünün yaşaması için sağladıkları uyumdur, önemli olan odur diyor. İyidir, kötüdür demiyor. Böyle dondurulmuş bir dünya. Tabi oradan Einstein’a, ötekil ere giden damar, bu damar. Senin Spinoza’dan da bu damar gider. Pek seçim yok. Spinoza’nın dünyası belirlenmiş bir dünyadır. Şuradan bil eceğiz, töz açılmıştır, o kadar. Kendinin nedenidir töz, causa sui, özü varoluş içerendir. Zorunlu olarak olandır. Ağacın özü varoluş içerir mi, içermez. Eğer birisi ağacın tohumunu ekerse, doğa ya da sen ekerse biter, yoksa bitemez. Ama Spinoza’nın tanrısı kendi kendinin nedeni dir, causa sui. Böyle bir evrene dönüşmüş, zorunlu tanrıda özgürlük olabilir mi? Olamaz. M- O zaten tanrıda özgürlük olduğunu iddia etmiyor. Bende onu söylüyorum zaten. M- Tanrı, özgür ya da köle değildir, diyor. Kendi kendisinin nedeni olanda bütün kavramlar yer almaz, diyor. Ancak başkası dolayımıyla açıklayabildiğimiz şeylere yükleriz özgürlüğü. Biz de diyoruz ki, sen böyle diyorsun, biz de ona özgürlüksiz bir dünya diyoruz. Sen öyle dedin diye heykelini dikmiyor. O da Reichenbach’ın çok acı bir eleştirisi var. Ben bunu anlamıyorum, diyor. O damar Gre klerden de gelir. Sokrat’tan, Platon’dan da gelir. Onlarda da istenç diye bir şey yok. Bilen, iyi eyler. M- Herakleitos’ta da var. O da diyor ki, her şey evrensel yasalar çerç evesinde olup biter. Bak şimdi, bugün girmeyelim ona, Herakleitos başkadır. Herakleitos’ta seçim var. Şimdi isterseniz, dün bir biçimde eksik bıraktığımız bir şeye dönelim.

Yedinci Gün

138

Dün, arkadaşlarımızın bulunmadığı derste biz, bilgiyi nasıl ediniriz, bilginin sınırları nelerdir, neleri bilebiliriz… Biz, insan olarak bizim bilme çapımız nedir, kapasitemiz nedir? Kant’ın da sorduğu şeydir. İnsan neyi bilebilir? Güzel, alçakgönüllü bir soru. Dün onu sormuştuk. Şimdi, anlığın işlevlerini anlatırken dedik ki, olgusal dünyayı, demin de söylediğimiz gibi, içkin yapısıyla öğrenir, tözleri dile getirir. Oluşturur demiyoruz. Ad vermek uylaşımsal bir şeydir. Dün söylemediğimiz ya da unuttuğumuz bir şey. Ama yargı vermek uylaşımsal bir şey değildir, bir durum değildir. Biz, yaş olan, kökleri olan, gövdesi olan, uzun ömürlü olan, bir bitki ile ilgili yargılarımızı, kendi dilimizde zorunlu olarak ver iriz. Bu uylaşım değildir. Ağaç yaştır, uylaşım değildir. Sen demesen de ağaç yaştır. Ağaç gövdelidir, ağacın kökleri var, demesek de bu böyle. Bunun uylaşımla ilgisi yoktur. Ama biz bu nesneye ağaç demişiz, bu uylaşımdır arkadaşlar. Çünkü başka dillerde de başka ad vermişler. Ama başka dillerde ağacın yaş olduğu söylenir. Demek oluyor ki ad vermek bir uylaşım sorunudur ama onu nitelemek uylaşım sorunu d eğildir. Dedik ki, olgusal dünyayı biz, zorunlu yargılarla belirleriz, sonra da bir ad veririz. Ad vermeye geleceğiz daha. Dedik ki, geometrik nesneler, aritmetik nesneler, daha doğrusu matematiksel nesneler ve mantık yasaları, onu da biz saptarız biliriz ve onları da önermelerle dile getir iriz, ikinci alan olarak. Nikolay Hartman, olgusal evrene real varlık alanı, diyor. Bu Nikolay Hartman’ın öğrencisi olan, Takiyettin Mengüşoğlu’nun kitaplarında çok sık geçmiştir. Bir de ideal varlık alanı diyor, matematik ve mantık. Şimdi o alandaki yasaları söylüyor ve berikileri söylüyor. Hartman’ın dilini de kullanırsak re el –biz olgusal diyoruz– varlık alanı ile ideal varlık alanın önermelerini buluruz, dile getiririz ve anlatırız. Anlık bunu yapar? Gelen duyu verileriyle kendisine aktarılan duyumların dışarıdan neden-etki bağıntısıyla duyumsadığı şeyleri değerlendirir ve bu bilgiyi ediniriz. Dün söylemediğimiz şu vardı arkadaşlar. Bağıntıyı da söyledik, yani içinde olmadığı halde bağıntı yüklemleri de vardır. Nasıl vardır? Mü jdat’ın yeğenini gördük. Kimdir bu? Dediler, o bizim Müjdat’ın yeğeni. Peki Müjdat’ın içinde yeğeni olması var mı? Yok. Öyle bir özelliği yok Müjdat’ın. Kardeşi vardır, erkek ya da kız, o çocuk sahibi olmuştur, Müjdat bir dayı ya da amcadır. Demin söyledik, nerede olduğumuz,

Yedinci Gün

139

hangi bağlamda olduğumuz, hangi zaman konumunda olduğumuz yine dışkın yüklemlerle dile gelir. İçimizde zaman yok bizim, asla yok. İç imizde uzam yok arkadaşlar. Biz deriz ki Müjdat 2011 ve devamı yıll arında yaşamıştır, esnaflık yapmıştır. İşte bu bir önermedir. Müjdat’ın bulunduğu zaman konumunu dile getirmiş olduk. Bunları biraz acele geçiyorum. Bağıntıların dışında bir de taşkın yüklemleri konu etmiştik. İnsanın eylemleri, içinde değildir. Dün siz nereye gittiniz? E- G’ye gittik. Şimdi G’ye gitmek sizin içinizde yoktu. Bir biçimde sonradan düşündünüz, gittiniz. Gitme eylemi sizin içinizde değildi. Birazdan kalkıp gidec eğiz, içimizde değil. Bir güç gelir bizi denize sokmaya da zorlayabilir değil mi? Demek ki taşkın eylemler, taşkın yüklemler, bizim asla içimi zde değildir. Biz yaparız, ederiz. Çağlar kardeşime sormak istiyorum. Peki, bu eylemler nedir? Töz müdür, özellik midir, nitelik midir, nedir? Bu eylemleri bir çözümleyelim. Ç- Bir eylem sonuçta. Eylem oldu için töz diyemeyiz. Kendi başına var olabilecek, kendinde olabilecek bir şey değil. O zaman töz değil. Öz de değil. O zaman sadece eylem diyebiliyoruz. Müjdat kardeş, siz ne diyorsunuz? Sıkı bir soru, açık söyleyeyim. M- Soruyu biraz kolaylaştırsak olmaz mı? Hayhay. Hukuktan gidelim. Bir inşaatın bekçisi, inşaattan bir kısım ne sneleri almış, evine götürmüş. İnşaatın sahibi bunu anlamış, gitmiş sa vcıya dilekçe vermiş. Diyor ki, savcı bey, bu benim inşaatın bekçisi, benim nesnelerimi çalmış. Bekçi de diyor ki hayır, ben oranın bekçisiyim, öyle eve götürdüm, çalmadım. Tanıklar dinleniyor, bu adam kimseye haber vermeden götürmüş. Epey zaman geçmiş, getirmemiş. Bir kısmını da satmış. Peki, savcı ve yargı ne diyecektir bu eylem için? M- Hırsızlık. Hırsızlık diyecektir. Peki, hırsızlık bir töz müdür, değil midir? M- Hırsızlık bir töz değildir.

Yedinci Gün

140

Acaba… O zaman hâkim niye öyle dedi? Ç- Eylem. Eylem ama… Bizim hukukta bir suçun oluşması için bir eylemli dur umun ortaya çıkması gerekir. Bir de ona yönelmen gerekir. Yani niyet etmen gerekir. Biz buna psikolojik unsur deriz. M- Şimdi hatırladım. Geçen sene nasıl olur da hırsızlık töz olabilir, d emiştik. Eylemlerin töz olabileceğini anlayamamıştık. Tarihten örnek verelim. Siz, Spinoza üzerine on bir dersi okudunuz. Orada bir anne öldürme olayından bahseder. Açar mısın onu, hangi anneler? M- Roma imparatoru Neron, annesini öldürür. Bir de Yunan kumandanı var. İki tane anne öldürme eylemi var. Bir anne öldürme eyleminin olumlu olduğunu söyler, bir tanesinin olumsuz. Neron, annesini öfkeyle, hınçla, nefretle, nedensiz olarak öldürür. Öldürme eylemi, olumlu bir eyleme bağlanmıyor, kendi içinde olumsuz. Diğerinin annesini öldürmesi ise şöyle bir nedene bağlanıyor. Arkadaşların kafasında yanlış kalır diye müdahale ediyorum. Sözü edilen kumandan Agamemnon. Truva savaşında Greklerin komutanıdır. Hektor Truvalıların komutanı, Agamenon da Greklerin komutanıdır. Savaş biter, döner. Döndüğünde, öldüren Agamemnon değildir, tam da tersi, kendisini karısı öldürür. Karısı, âşığıyla birleşir, pusu kurarlar, Agamemnon’u öldürürler. Agamamnon’un Orestes adlı bir de oğlu vardır. Oğlu da, benim babamı öldürdünüz, ben de bunun hesabını görürüm diye annesini öldürür. Devam edin. M- Orestes’in annesini öldürmesi eylemi, başka bir eyleme bağlanır. Yani eylemler bağlanma içerisindedir. Bu bağlanma, Orestes’in annesini öldürmesini olumsuz bir eylem olmaktan çıkarıyor. Çünkü bir nedeni var. Diğerinde ise eylemin bağlanacağı olumlu bir eylem olmadığı için… İkisi de edim olarak aynı eylem, öldürme eylemi. Baltayla kesmişsin, ne yapmışsan yapmışsın, öldürmüşsün. Ama Müjdat’ın söylediği gibi, b irinde ne yaparız biz? Vay şerefsiz Neron, anacığını nedensiz yere doğramış, kızarız. Öte yandan da, adam savaşa gitmiş, haklıdır haksızdır ayrı bir konu, savaştan dönmüş, sen bilmem ne halt etmişsin, birleşm i-

Yedinci Gün

141

şin adamcağızı pusu kurmuş öldürmüşsün, kancıklık yapmışsın. Ore stes, bunun hesabını görmüş. Deriz ki, helal olsun be, Orestes adam gibi adammış deriz. Spinoza’da ilişkilerin birleşmesi ve parçalanması var. Diyor ki Gilles Deleuze, Orestes, babası ile olan oğulluk, babalık ilişkis inin parçalanmış olduğunu gördü. Bunu birleştirmek istedi, yani oğul olduğunu kanıtlamak, ilişkilerinin bir olduğunu ortaya koymak is tedi. Bunu yaparken de annesi ile olan ilişkisini parçalamak istedi. Çünkü annesi zaten bu ilişkiyi parçalamıştı. Başkası ile ilişkiye girerken ve babasını öldürürken, Orestes’le olan ana-oğul ilişkisini darbelemişti, yok etmişti. Ne yaptı Orestes? Öyle olmaz, böyle olur dedi, bunu tescilledi, babası ile olan ilişkisini birleştirdi. Şöyle de bir örnek verebiliriz. Hamlet’i okumayanınız var mı içinizde ya da okuyanınız? E- Okumasak bile filmini izledik. Filmini, o da güzel. Bakın, orada da güzel bir konu var. Hamlet bir kralın oğludur, Danimarka. Annesi, amcası ile bir olup babasını öldürürler. Amcasını kral yapmak, bu karı da koca değiştirmek için, ikisi de bir şeylere konuyor. Hamlet de bir yolculuğa çıkartılır. Derler ki, sen git, gez. Ha mlet, piyesin sonuna kadar böyle alık alık dolaşır. İşte der, bende bu ku vvet vehmediyorlar ki beni yolculuğa çıkardılar. Biz de kızarız, senin gibi olacağına hiç olmasın. Bir öldürme eylemini gerçekleştirmedi diye, seyirci ya da okuyucu, kızgındır. Orestes’i alkışlarız, Neron’u kınarız. Eylemler, edimler töz olmasaydı, ceza hukuku nasıl kurulacaktı? Adam öldürme, bin tane şekli var. Mesela Amerikan hukukunda. Adamın biri birinin evine girdi, adam da tabancasını çekti indirdi. Bu adam öldürme değildir Amerika’da. Bizim Türkiye’de adam öldürmedir. Niye adamı öldürdün sen? Hakim bey evime girdi. Evine girdi ise girdi canım. E beni öldürecekti hâkim bey. Nereden biliyorsun? Yani sana diyor ki, kahve ısmarlasaydın bu beyefendiye. Bu da bir hukuk. Burada ne var? Bir eve izinsiz girmeyi töz olarak Türk hukuku göremiyor. Amerikan hukuku da diyor ki, kardeşim başlatma senin niyetinden, sen çalmaya girmişsin, yok gezmeye girmişsin, bırak bu hikâyeleri. Potansiyel olarak sen girdiğin evde adam öldürmüş sayılırsın. Yani Anglosakson hukukunun üstünlüğüne bak, bizimki kara Avrupası hukuku, kokuyor, lağım gibi.

Yedinci Gün

142

Gerçekten oldu bu. Bir kadın, tarlaya çıkmış, dul bir kadın, sebze ekmiş, domates, patates, pazara getirmiş, satıyor. Güvenlik olsun diye de kulübesinin önüne bir çakmaklı tüfek asmış, tek atar yani. Gece bir azman onu becermeye gelmiş, o da çekmiş, vurmuş. Yerel ağır ceza mahkem esi, bunu beraat ettirmiş, meşru müdafaa diye. Yargıtay bu kararı bozdu, bir çuval ceza verdi. Kadın uzun yıllar ceza yattı. Demek oluyor ki e ylemler töz olmasaydı biz ahlaklılığı, ahlaksızlığı, suçu, suç olmamayı saptayamazdık. Günlük yaşamımızda, birisi randevu veriyor, gelmiyor randevusuna. Bizim bu arkadaş dürüst değil, sözünde durmadı. Çünkü eylemi bir tözdür. Ancak kalleş bir adamın yapabileceği bir eylemd ir. Yani eylemler kesin olarak tözdür. Öyle olmasaydı, neyin iyilik, neyin kötülük, neyin yiğitlik, neyin korkaklık olduğunu nasıl bilecektik. Ç- Gerçi yine bilemiyoruz. O işin başka bir boyutu. Zaten Sokrat’ın problemi de bu. İdealar alemi nde her erdemin bir ideası vardır. Erdem, bir midir çok mudur? Yiğitlik nedir, tartışacağız. Demek ki eylemler bir tözdür. Bazen hukukçu der ki burada şu eylem gerçekleşmemiştir. Deminki eylemi de söyleyeyim ben size. Biz bir arkadaşla, buradaki adliye, ziyarete gittik. İki savcı, bir hakim, ben ve arkadaşım oturuyorduk. Bize sordu savcı bey, siz inşaat yapıyorsunuz. İnşaatınızdaki bekçi bir şey çalarsa, alırsa ya da, bu nasıl bir eylemdir, dedi. Ben dedim, hırsızlıktır ve ağırlaştırılmış hırsızlıktır. Nedeni de şu, dedim. Bekçi beklediği yerden bir nesne çalarken, dışarıdan gelen hırsıza göre daha donanımlı durumdadır, daha avantajlı durumdadır. Kola yca çalar onu. Mesela Müjdat’ın iş yerindeki bir tezgâhtar kız. Dışarıdan bakan ondan asla kuşkulanmaz. Ama dışarıdan biri içeriye sıvışırsa, oradaki kapı komşusu, şuna bir bakayım der. Bir şeyler alıyor der, bu aşıracak bunu. Dışarıdan gelenin çalma şansı daha zayıftır. Kolay olan şeyin de cezası ağırdır. Diyor ki kanun, sen kolayca çalabildin, oradaki güveni suiistimal ettin, hırsızlığın daha ağırdır diyor, vasıflı bir ceza veriyor. Ben bu tezi savundum. Onlar da dediler ki, bu kendisine emanet edilen şeyi biz hukukta, emanete hıyanet deriz. Savcı açtı, içtihatlara baktı, dedi ki bir inşaat bekçisi mal çalmış, okuyorum dedi. Yargıtay

Yedinci Gün

143

içtihadı, aynen böyle. Ağırlaştırıcı hırsızlık. Burada bir hırsızlık eylemi var, emniyeti suiistimal eylemi var. Eylemler kesin olarak birer tözdür. Ç- Hepsi mi hocam, bütün eylemler töz müdür? Etikte göreceğiz, hiçbir nesneye yönelmez insan. Bakın, nesneye yönelmiş gibi olursunuz. Ç- Bütün eylemler diyoruz, altını çizerek. Sigara içmek, kediyi okşamak, kolumuzu kaşımak, bunların hepsi töz. Evet. Eylemlerin hepsi töz ve biz asla nesnelere yönelmeyiz, bunu unutmayalım. Bizim yöneldiğimiz şey eylemlerdir. Biz bir arkadaş seçerken onun boyuna posuna hiç bakmayız. Yakışıklıymış, bana ne ? Ne deriz? Adam gibi adam olsun, sözünde dursun, yaptığı ettiği belli olsun, beni utandıracak bir eylemi olmasın. Hep bunlara bakmaz mıyız? Evl enirken, çok güzel bir kız, bilgi aldınız, üniversiteyi bitirmiş, bir iş kurmuş, parası var, arabası var, evi var, babasının anasının konumu iyi, böyle bir kıza talip oldunuz. Araştırıyorsunuz, nasıl acaba diye, hep olumlu sinyaller geliyor. Bir tanesi de bir gün, geliyor diyor ki ya sen o kızı alacaksın ama ben dostum olduğun için söylemek zorundayım, o kız genelevde kaldı, sorun olmazsa evlen, diyor. Kız aynı ama müthiş bir eylemi var. Gitmiş bir ay mesai yapmış orada. O kız bitti. O diploma gitti, para gitti, araba gitti, ev gitti, iyi aile gitti, hepsi gitti, sıfır oldu. Olaylara çok dikkat edeceğiz, olaylar, edimler, eylemler. Austin’i hiç duydunuz mu? John Sarl var, onlara da geleceğiz. M- Dilbilimci değil mi hocam. Evet. Söz edimleri. Biz, sözlerimizle çok eylem gerçekleştiri riz, diyor. Mesela, tören düzenleriz, gelir vali ya da ulaştırma bakanı, bir gemiye ad verir, diyor. Elisabeth. Veya diyor, sen gidersin, belediyeye başv urursun, gelir, cübbesini giyer, seni karı koca ilan eder. İşte bir edimdir. Sen karı koca ilan edilmeden önce başkasın, sonra başkasın. M- Oradaki “evet” sözcüğü, kabul ediyorum sözcüğünün bir eylem olduğunu söylüyor.

Yedinci Gün

144

Evet, bir eylem ve bir edim. Bir şey yapmış oluyorsun. Biz diyor, sözl erimizle taahhütte bulunuruz, söz veririz. O söz edimleri, çok güzel bir akımdır. Çok hoştur. Demek ki eylemler, bırak sen sözler bile bir töz oluyor. Diyorsun ki, tamam ben yarın geleceğim, ben sana şunu getireceğim. Taahhütlerin hepsi bir sözdür. Demek oluyor ki, zihinsel alanımız, anlıksal alanımız bizim, duyularımızın sınırlarına çıkamıyor. Gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, dokunduğumuz, tattığımız evr enimizi bilebiliyoruz. Bizim felsefemizde aşkın yüklemler yok arkadaşlar, metafizik yok. Görüyorsan, duyuyorsan, kokluyorsan var. Çünkü o e vrene bizim aklımız ermiyor. Eylemler çok önemlidir. Eylemsiz ceza hukuku olamaz, eylemsiz erdem, ahlak alanı asla tartışılamaz. Hani Müjdat kardeşimiz, herhalde epey de hoşuna gidiyor, biz belirsizliğe belirlenmişiz. Sen ne yapmışsın, teröristsin. Bombayı bükmüşsün, biri diyor ki ya bu bomba ne zaman patlayacak, götürdük koyduk ama falan yere, diyelim bir köprüye. E ben de bilmiyorum, diyorsun. Ayarladım kurdum ama saatini bilmiyorum. İşte biz hep saati belirsiz bombayız. M- Zorunluluk alanı ya da belirlenme alanı, Herakleitos’un dediği görünmeyen uyum alanına dâhil edersek, insanın belirsizlik alanını da onun hem içinde hem dışında. Diyebiliriz ki bir belirlenmişlik alanı var, evrensel yasalar diyoruz ama insan, ruh belirlenmişliği bilemez. Usu sınırlıdır, bilmesi sınırlıdır. Dolayısıyla bilmesi sınırlı olduğu için de şöyle diyebilir; ben belirsizim, evren belirsiz, çünkü nedenlerin bilgil erini belli bir yere kadar takip edebilirim. Ama nedenlerin zincirini sonuna kadar ve bütünüyle takip edebilse, o zaman tanrı zar atmaz diyebilir miyiz? Şöyle diyelim. Dersim harekâtı sırasında görev almış bir teğmen, yıllar geçmiş albay olmuş. Yine aynı harekâtta üst rütbeli bir subay olarak, emrinde çalıştığı kişi de general olmuş, orgeneral ve kara kuvvetleri komutanı, bu teğmen. Albay olunca, diyor ki; ya benim komutanım, beraber çalıştığımız, orgeneral, kara kuvvetleri komutanı, beni çok iyi tanır, kalkayım gideyim, paşalık isteyeyim, beni tuğgeneral yapsın. Aile onur listemize bir de paşalık eklensin. Çıkıp gidiyor, komutanının yanına varıyor. Paşam beni bir tuğgeneral yapmanı istiyorum. Giden için

Yedinci Gün

145

biraz kafeste keklik iş. Ama öteki için değil. Diyor ki, ben seni general yapamam. Bak diyor, senin albay olmanı da aslında istemeyerek, çoluk çocuğun hatırı için göz yumdum. Bak diyor, falan gün falan harekâtta, hatırladın mı? Hatırladım komutanım. Ben kayanın üstünde harekâtı yönetiyordum, beni görmüyordun sen, sen aşağıda teğmen olarak takımını cephe hattına sürdün, sen kayaların altından saklanarak geri kaçtın. Ben seni general yapamam, sana teslim edilecek orduyu bırakır kaçarsın bu sefer. Ne var orada? Orada şu var. Bir teğmenin görevi, takımının başında olmaktır, bu kural. Orgeneral olursun, bir orduyu yönetirsin, tamam karargâhından yönetirsin, kural bu çünkü. General en önde tabanca çekmez, çünkü ölürse vahim olur. Komuta kademesi zayıflar. Ama teğmen askerlerinin başında olmak zorundadır. Moral vermek için, yön vermek için. Ben evrenimizdeki, yaşamımızdaki eylemleri bilerek, isteyerek seçtiğ imize kesin olarak inanmıyorum. Geriye şu kalıyor. Onu etikte tartışmamız gerekiyor. Yaptıklarımız var, başımıza gelenler var. Uğradıkl arımız var, hani maruz kalmak denir ya Arapçada. Mesela benim okud uğum ilkokulda bir öğretmen beş sınıfa ders verirdi, bir tane kız öğrenci yoktu. Okumamak, cahil kalmak benim mahallemdeki kızların başına gelmişti, uğramışlardı, öyle diyeyim. Yapacakları hiçbir şey yoktu. Onl arın seçecekleri hiçbir şey yoktu. Ama bakıyorsun, bir ilkokul öğretmeni Marie Curie, bir biçimde okumaya çalışmış. Seçime bak Marie Curie’nin yaşamı çok ilginç. Ablasına demiş ki, bak abla biz yoksul bir aileyiz, bu da bir seçim, ben öğretmenlik yapayım. Polonyalıdır biliyorsunuz. Sen diyor, git oku. Ablasını okutuyor, ablası hekim çıkıyor. Bak diyor, abla sen hekim çıktın, ben ilkokul öğretmenliğinde kalmak istemiyorum, daha iyi bir öğretmen olmak istiyorum, liselere, bir kademe atlayayım. Ablası başlamış hekimliğe, o harçlığıyla Marie Curie’yi okutmuş. Zaten fiziği kimyayı çok seviyor. Derken eşi Pierre ile tanışmışlar, evlenmişler. Arka arkaya, bölünmeden –çünkü bir Nobel’i iki kişinin de paylaştığı var, öyle bir yöntemleri var, Nobel kurulunun– bağımsız olarak iki Nobel alan bir kadındır Marie Curie. Radyumu, Polonyumu bulan odur. Bu seçimdir. Bu bayan, çok ilginçtir, Birinci Dünya Harbi’nde giymiş botl arı, Fransız ordusunda sağlık hizmeti vermiş. Kaçmamış, kıvırmamış yani. Bu da bir seçimdir. Burada şu var. Benim mahallemdeki kız, ist e-

Yedinci Gün

146

seydi bir Marie Curie olur muydu, olamazdı. Dinsel baskı onları so kmuştu içeriye, okumak yasak, yapacağı hiçbir şey yok. Tam am, ona bir şey demiyoruz. Ama bir yandan da şunu görüyorum, seçme alanlarımız da var. Seçme alanlarımızda, seçme gücünde olduğumuz halde, kıvırdığımız çok şeyler var. Kaçtığımız çok şeyler var. M- Burada hocam, bir özne tanımına ihtiyaç duymuyor muyuz? Olacak tabi. Bunu çok derin tartışacağız. M- Çünkü öznenin, özden geliyor ama, öznenin aynı zamanda koşullar tarafından belirlenmesi de var. Evet, var. M- Biraz önce, mahalledeki koşullar tarafından belirlenmesi. Mesela işçi ailesinin çocuklarının yüzde doksan dokuzu işçi olur. Ama içlerinden bazıları da doktor, mühendis, yönetici vesaire olur. Genelde onların hikâyeleri anlatılır, kalan yüzde doksan dokuz anlatılmaz. Yasa orada şunu söylüyor; koşullar bizim seçimlerimizi belirliyor. Ama aynı zamanda, seçim alanımız var. Koşullar alanıyla, belirlenmişlik alanıyla, belirle nmemişlik alanının bireşiminden oluşan öznesel yapılanmamız var. Bir de şu var, kafandan ne geçiyor bilmiyorum da, insanları aklamak gibi hiçbir niyetim yok. Yaşama alanımda deneylerim bana ş unu hep söylemiştir. İnsanların çok büyük bir çoğunluğu, çok daha iyi şeyleri seçme gücüne, ortamına koşuluna iye olduğu halde kıvırmıştır. Yani koşullar iyiyken seçer diye bir kuralımız asla yoktur. Ben insanları fazla aklamıyorum. Başımıza gelenlerden dolayı, insanların genelde hep ufak ufak kıvırdıklarını düşünüyorum. Çok az kişi erdemli davranabilmiştir. M- Sorgulama felsefenin dinidir demiştiniz. İnsanı aklamak değil, her zaman anlamaya çalışmak, sorgulamak anlamında. Yani neden öyle yapıyor, neden kancıklık yapıyor, neden ihanet ediyor, neden, neden, neden? Eğer bunların yasalarını bulmaya çalışmıyorsak, zaten sorgul ama yapmış sayılmayız. Sorgulama, düşünmenin dindarlığıdır.

Sekizinci Gün

148

Yargıları bitirelim, eğer masa amirimiz izin verirse, yargıları iyice bitirdikten sonra, ontolojiyi bir özetleyelim diye düşünüyorum. Çünkü a rkadaşlarımız sıkıntı çekiyor. Ontolojisiz, epistemoloji olmaz, yapamayız. Ontolojisiz etik yapamayız, mantık yapamayız. Onun için ona bir dönüş yapalım. Yalnız şu yargıları bitirmiş olalım. Felsefecilere giderken, onların doğru yanlış söylediklerini kavramak adına, bu yargıları bilmemizde çok çok önem var. Özellikle Kant. Kant’ı açıp okuruz, şu bilgileri edindikten sonra, inanmanızı istiyorum, Kant size bir hayli banal gelecektir. O kadar sıradan tanımlar, o kadar gere ksiz cümleler. Kant, bir felsefe öğretmeniydi, üniversitede ders veriyo rdu. Başlıklar, alt başlıklar, daha alt başlıklar, tanımlar, her şey öğrenciye göre kurgulanmış. Bu tabi belli oranda iyi, sistematik bakımdan. Ama üniversite dışında olan daha bir özgür. Kim bu Nietzsche, Spinoza, L eibniz, Platon, Aristo, bunların hiç ders sıkıntıları, öğrenci sıkıntıları, beğenilmek sıkıntıları yok. Daha rahat felsefe yapabiliyorlar, sıkıntı çekmeden, okulun programına boyun eğmeden. O nedenle bunu iyi kavrarsak felsefenin beli kırılmış demektir. Bilgi alanlarımızı görürken şunu söylemiştik. Biz uzayda ve zamanda olan, kısaca bedenli olan tözlerin bilgisini ediniriz. Duyularımızla onun verilerini alırız, algı ile, sinirler yoluyla anlığımıza gelir, değerlendirm eyi yapar ve bilgiyi oluştururuz, demiştik. Bu birinci alanımızdı. İkinci alanımız soyut ilişkiler, matematik, mantık. Üçüncü alan eylem alanı, içkin yüklemleri görürken. Daha sonra dedik ki, A şıkkını üçe ayırmıştık. B şıkkında ilişkiler, bağıntılar meselesi. Şimdi onları teker teker yargılar açısından görmeye çalışalım. Bedenli tözleri, birleşik nesneleri, uzaysal ve zamansal nesneleri çözümlerken, çözümlemek diyorum bastıra bastıra, çünkü biz onlara hiçbir yüklem yüklemiyoruz. Özelliklerine ad veriyoruz. Diyoruz ki taş sert, ağaç yaş, insan diri. Bu o nesnelerin içinde var, demiştik. Bizim yaptığımız ona ad vermek ve tanımak, saptamak, belirlemek. Bir nesn eyi o nesne yapan temel özellikler, özsel özellikler bizim tarafımızdan belirleniyor, o nesneye bir ad veriliyor, o taşıdığı özelliklere de bir ad veriliyor. Bir de bu nesneler adına konuştuğumuzda, ilineksel özellikler ve şimdi bulunduğumuz noktada ilineksel yargılar söz konusu. Bu şu

Sekizinci Gün

149

demektir: Özseller nasıl nesnenin oluşumu için kaçınılmaz ise, ilineksel olanlar da kesin olarak kaçınılır olanlar. Şöyle olabilir, böyle olabilir, hiç olmayabilir. Ama kesin olarak nesnenin yapıcı, kurucu ögesi değildir. Bir otomobil düşünün, öyle derinlere girmeye lüzum yok. Diyoruz ki, motor, kaporta, şase, fren, tekerlek, şanzıman vesaire kaçınılmaz öge. Ama boyasına gelince, diyoruz ki, mavi de olabilir, beyaz da olabilir. Çünkü renkli olmak ilineksel olmaktır. Hatta boyasız bile olabilir. Ne tözüne hızına etki eder, ne yapısına. Demek ki bir nesnenin rengi onun ilineksel niteliğidir. Bu kadar basit arkadaşlar. Diyelim bir insan, bir insan 2,20 metre de olabilir 1,10 metre de olabilir ama insandır. Onun kaç santim olması onun kurucu özelliği değildir. Onun rengi, kumral deriz, Afrika’da hepsi siyah, siyah deriz. Olimpiyatlara bakıyorsun, s iyahla beyaz yan yana. Birine siyah birine beyaz, sen geriden başla diyen yok. Aynı çizgiden başlıyorlar. Sonucu da alınca, siyahın da yakasına altın madalyayı takıyorlar. Ama tarihte rengin siyah diyen olmuş, gemilere yüklemiş, götürmüş Amerika’da satmışlar, o ayrı bir konu. O re nginden dolayı satılmadı tabi. Renginden dolayı satılsa, beş kuruş etme zdi. Hizmetinden dolayı satılmış. Demek ki nesnelerin yapıcı, kurucu ögeleri özsel olanlardır . Onlardan biri eksikse o nesne, o nesne değildir. Bedenli değilse, bir insan yoktur. Diri değilse insandan söz edemeyiz. Duyarlı değilse, usu yoksa, düşünür değilse, istenci yoksa yine söz edemeyiz. Ama siyahtır, beyazdır, uzu ndur, kısadır, gözü kördür, ayağı topaldır, üçgendir, Herkül vücudu va rdır, bunların hepsi ilinekseldir. Demek ki, özsel nitelikler, özsel yargılar, ilineksel yargılardır. Özsel nitelikler ile oluşturulan yargılar, içkin yargılardır. İçkin yargılar, nesnenin iç yapısının düzenini dile getiren yargılardır. İçkin yargılar zorunludur, olumsal değildir. Tekrar ediyorum, olumsal olan ilineksel yargılardır. Batı felsefesinde şöyle bir şey var: Matematiksel, mantıksal nesnelerde zorunluluk var ama doğada yoktur. Doğada var arkadaşlar. Zorunlu olarak bir kısım nitelikler yoksa, o nesneyi var göremiyoruz. Bunu biz icat emiyoruz, o var. Bunu dile getiren yargılar da özsel yargılardır ve içkin yargılardır. Dikkat etin, bedensiz tözler de var. Demin konuşt uğumuza geleceğiz, eylemin bedeni yoktur. Eylemin zamanı vardır ama

Sekizinci Gün

150

eylem uzamsal değildir. Çaldıran Savaşı, Çaldıran’da olmuştur, bir mekânda olmuştur, tamam ama bu başka bir olay. Onun orada Çaldıran’ı doldurduğu anlamına gelmiyor. O mekânda o vuku bulmuştur ve savaş birkaç saat sürmüş, toz olmuş gitmiştir. Biz, mekânsal anlamda ona mekanlı diyemiyoruz ama kesin olarak eylemler zamanlıdır. Bedenli tözler de söylediğimiz gibi özseldir. İlineksel nitelikler vardır, özsel nitelikler içkin yargıları oluşturur. Öteki yargılar içkin yargılar değildir. Nesnede var gibi gözükür, nesnenin üstünde durur ama olmayabilir, olduğu halde değişebilir. Renk değişir, koku kalmayabilir, başka kokuya dönüşebilir, yani o bizim kurucu ögemiz, niteliğimiz değildir. Buraya kadar soru var mı? E- Bir adamın boyunun, insanın boyunun olması ilineksel, yoksa 2,5 metre olması mı? Boyu zaten var. Kaç metre olduğu ilineksel. E- Boy, özsel bir şey. Boy, zaten uzamsal yapımız bizim. O boy olmasa, bedenlilik olmasa zaten o insan olmaz. Bedenlilik var ama ne kadar olduğu ilineksel. O kadar. E- Kokuda da aynısı… Kokunun olması, özsel bir şey ama kokunun bö yle olması ilineksel. Evet. Renk de öyle. Esmer, bakıyorsun güneşte yanıyor. Yani ilineksel olmak, şöyle ya da böyle olmasıdır. O bir nesnenin kurucu ögesi değil. Gittiniz bir şey alıyorsunuz, bakarsınız hep. Meyve, sebze, kumaş alırken, özsel nitelikleri var mı? Öyle ya bir koyun satın alıyorsunuz, kur ucu ögeleri var mı, ayakları sağlam mı, gözü sağlam mı? Bizim orada köylüler, at, eşek, katır, satın alırdı dişlerine bakar, nalbant get irirler, günlerce uğraşırlar. Demek oluyor ki onun kaçınılmaz özelliklerindeki eksiklik onu eksik yapıyor. Hukukta da var bu. Hukukta sen, hatalı mal vermiş olursun. Mahkemeye verir, der ki, efendim bana hatalı mal ve rdi. At satmıştı, atın dişlerinin dökük olduğunu sonra fark ettim. Akdi bozma sebebidir bu.

Sekizinci Gün

151

Şimdi soyut ilişkiler alanındaki yargılara geçelim. Buradaki yargılar zorunludur. Nesnenin içkin yapısı gibi zorunludur. Üçgen, üç açılıdır. Beş çarpı beş, yirmi beştir. Hipotenüsün karesi, öteki iki kenarın karesine eşittir. Burada hangi örneğe başvurursak vuralım, bu sahanın u zmanı değiliz, orada şunu görürüz; kesin olarak yargılar zorunludur. Özsel yargılar karşımıza çıkar ve biz bunları yasalar şeklinde dile getir iriz. A, A’dır. Mantık yasası. A, A olmayan değildir. A ya A’dır ya A olmayandır, üçüncü halin olmazlığı ilkesi. Peki, acaba bu alanda ilineksel bir nokta bulabilir miyiz? Düşünebilir miyiz bu alan için, geometri, aritm etik, mantık alanında ilineksel durumlar olabilir mi? Demin bedenli tö zlerde, uzamlı ve zamanlı tözlerde gördüğümüz, renk gibi, koku gibi, sertlik gibi, bedensellik gibi ilineksel nitelikler var mıdır, olabilir mi? Ç- Yarın yağmur yağacak ama yarın çok yağmur yağacak, az yağmur yağacak. Yarın çok yağmur yağacak dersek, meteorolojiden bilgi almışız demektir. Bir mantık yargısı değil de olgusal bir yargıda bulunuyoruz deme ktir. Uzman demiş ki yarın yağış var, şu şu verilerimiz var. Biz olgusal bir yargıda bulunuyoruz, mantıksal değil. Yarın yağmur ya yağacak ya yağmayacak. Bu mantıksal bir yargıdır. Niye, bize hiçbir bilgi vermiyor. Boş, palavra yani. Ya yağacak ya yağmayacak, doğru. Başka hal var mı? Ç- Yok. Yok. Mantık yasası bu. Meteoroloji yağacak veya yağmayacak diye bilgi vermiştir, bu olgusaldır. Şöyle diyebilir miyiz? Üçgenin üç açısı var bu zorunlu. Ama açıların nasıl açı olacağı zorunlu mu? Mesela biri dik açılı olabilir . Demek ki ilineksel bir durum olabiliyor. Dedik ki, eşkenar üçgen. Yani açıların hepsinin eşit olduğunu söyledik. Bu üçgen için zorunlu değil. Üç açılılık zorunlu, açıların kaçar derece olacağı zorunlu değil. İşin pratiğinde, nesnel dünyada bir üçgen çizdiğimizde, üçgenin üç açılı ve üç kenarlı olması zorunlu ama bu açıların kaçar derece olduğu zorunlu değil. Başka? Üçgenin büyüklüğü, küçüklüğü de zorunlu değil. Konya ovası kadar bir üçgen çizebiliriz. Avcumuzun içine, şuraya da bir üçgen çizebiliriz. Demek ki üçgenin büyüklüğü küçüklüğü, ilinekseldir, üçgen olmasına

Sekizinci Gün

152

etki etmez. Başka? Üçgen dediğimiz nesneler, madenden olabilir, taht adan olabilir, kağıttan olabilir, yapabiliriz değil mi? Kağıttan bol bol üçgen yaparız ilkokulda, daire yaparız, kare yaparız. Bu evrende de bir sürü, kapılar, pencereler, köprüler yapılıyor, üçgene, geometrisine, şuna buna göre yapılıyor. Bazen tahtadan, bazen demirden yapılıyor. E- Ama son söylediğiniz matematiğin dışına çıkıyor. Sanki matematiksel yargıların dışına çıkıyor. Elbette. E- Matematik daha çok… Soyut ilişkilerle ilgili. Ben de onu diyorum zaten. Tahtalık üçgenliğe zarar vermez. Tahtadan da olsa, demirden de olsa üçgen üçgendir. Onun soyut ilişkisine, ne artı ne eksi bir zarar vermez, fayda vermez. Demek ki soyut ilişkiler alanında da böyle basit bir ilineksellik olabil iyor. Ders sonrası anlattık o gün. Osmanlı ordinaryüs profesörü demiş ki, üçgenin iç açıları, büyüklüğüne göre değişir. Şimdi geldik arkadaşlar, A şıkkının bir, bedenli tözler iki, soyut ilişkiler, üç, eylemler alanına. Eylemler alanında arkadaşlar kesin olarak özsel ve ilineksel yargıları bulabiliyoruz. Bir eylem, bizim nitelediğimiz biçime uygun hale gelmiş olabilmek için, o özsel nitelikleri taşımış olması lazım. Ceza hukukunda, erdemde bu hep böyledir. Çok klasik örnek old uğu için söylüyorum, biraz da akılda kalması kolay. Kant’ın bakkal örn eği... Diyor ki, bakkal evrensel ilkeler, erdem adına dürüstçe tartıyorsa biz ona erdemli deriz. Ama çevrede ben iyi tanınayım, dürüst bakkal desinler ve böylece de biraz müşterilerimi çoğaltayım hesabıyla doğru tartıyorsa bu üçkâğıtçının tekidir, erdemli değildir, diyor. Dikkat ederseniz, sonuçta bir tartma eylemi var. Özsel olarak sen onu koyduğun malın karşısına kilo koyup tartıyorsun, müşteri de alıp gidiyor. Görünürde erdemli bakkalla, diğerini bu biçimsel hareketlerinden ayırt e tmemize imkân yok. Ama Kant diyor ki, onun içindeki niyetli yönelimi, birinde böyle, birinde böyle ise biri erdemli, biri de ahlaksız üçkâğıtçıdır. Demek oluyor ki, niyet olacak ve o eylem yasalara uygun şekilde gerçekleştirilecek, olay bu. Gerisi bunun, bu eylemde, ilinekseldir. Yani özsel eylemler bunlardır.

Sekizinci Gün

153

Sartre sorar; annesine bakmakla yükümlü bir çocuk, savaşa mı gitmeli, annesine mi bakmalı? Bunun bir tartışmasını yapar. Bir yanda vatan yükümlülüğü, toplumsal yükümlülük var, bir yanda annesi, kendisini doğuran kadın. Böyle bir iç çelişkide kalır. Ne yapması gerektiğini bir türlü biçimlendiremez. Hakikaten bizim de yaşamımızda, şöyle mi böyle mi yapsak diye ortada kaldığımız binlerce olayla karşılarız. Burada şu vardır; özsel olanı yapacaksın. Senin anne ne kadar sağlıklı olursa o lsun, ne kadar onu tedavi edersen et, eğer Paris Alman işgalindeyse, annen de sen de mutlu olamayacaksınız. O halde git, Almanı kovala önce. Özsel olan odur. Ötekiler hep ilinekseldir. Kardeşime bakayım, anneme bakayım, teyzeme bakayım, onlar varken ben cepheye nasıl giderim, yok. Oradaki temel tehlike dıştan gelmiş tehlikedir. Bütün insanları tehdit etmektedir, annen de dâhil. Orada özsel olan, gidip düşmanla savaşmandır. Eylem, onu gerçekleştirmeni bekliyor senden. Hep konuşuruz. Koşullar uygun olmadığında herkes dürüsttür. Çarşıda geziyorsun, çok güzel bir kız gördün, kafanı çevirip gidiyorsun. Ne yapabilirsin ki? Adam dolu etraf. Beş yüz metrede de polis karakolu var. Zıpır zıpır gençler var, kımıldasan indirirler seni yere. Derler, sarkıntılık yaptı kıza. Ama bu kızı biz çok tenha bir yerde gördüğümüzde aynı şeyi yapabilir miyiz? Eğer biz bunu dağ başında gördüğümüzde de hiç dokunmadan, ne kadar güzel bir kızmışsın, ben seni koruyayım, annene babana götüreyim, diyebiliyorsanız, o zaman buradaki davranışınız da dürüstçedir. Özsel olarak senin bu hareketin, o zaman mutabakat sağlar, dersin ki hareketimde de ben dürüstüm, ben dürüst bir adamım. Ama burada demişsen ki, demiş olma olasılığın bir hayli fazladır, ya şu kızı tenhada görsem pek affetmezdim, o zaman sen arlı bir insan olma iddiasını yitirmişsin demektir. Böyle çok örnekler var hayatta. Ç- Ahlaklılık, erdemlilik biraz imkânsızlıkla ilgili. Söylüyorum. İmkânsızlıkla erdemli olur çıkarız. Şimdi bugün bu üç yargılarla yetinelim. Uzaylı ve zamanlı nesnelerin özsel ve ilineksel niteliklerini belirten yargıları dile getirdik. Soyut ilişkilerin yargılarını dile getirdik, eylemlerde az durdu k çünkü etikte zaten duracağız. Bağıntı yargılarına, öteki yargılara daha sonraki ders i-

Sekizinci Gün

154

mizde geçelim. Kant’tan bir iki örnek vereyim. Kant diyor ki, beş artık yedi, eder on iki. Bu birleşik yargıdır, sentetik yargı. Kant, anlaşılmaz bir şekilde bütün matematiksel ve mantıksal yargıları, birleşim işareti olarak görüyor. Galiba bu büyük filozofu yanılgıya düşüren , nenelerin içindeki yapıları, sanki biz oraya yapıştırmışız gibi değerlendiriyor. Biz yapıştırmamışız, içinde var onun. Biz onu söylemişiz sadece. Ona niye sentetik diyelim? Biz, nesne ile bir şeyi birleştirmiyoruz. Nesneyi çözümlüyor, analiz ediyoruz. Kant, bunu karıştırmış. Ona sanki bir şey ekliyoruz. Müjdat akıllıdır. Müjdat akıllıysa, neyi neyle birleştirmiş ol uyorsun? Müjdat kavramında var o, insan kavramında var. Sen ona bir şey yapıştırmadan. Konuyu daha iyi kavramak adına söylüyorum. Beş artı yedi, on iki. Hangi matematikçiye sorsan bu analitik yargıdır. On iki sayısını, on iki kavramını çözümlüyorsun. İçinde beş de var yedi de var. Ya da sekiz ve dört var, dokuz ve üç var. Sen bunu çözümlüyorsun, bu neden birleşik yargı olsun. Sen ona bir şey eklememişsin. Öbür derslerde de buna bir parça gireceğiz. Yanımızda bir de doğa bilimcisi, fizikçi arkadaş var. Daha dünya kuruldu kurulalı şu soyut ilişk ilerle ortaya koyduğumuz yargıları hep kanıtlamayla ortaya koruz biz. Elbette ki bir çocuk doğar doğmaz üçgeni nereden bilsin? Öğretiyoruz. Bu da sonuçta insanın saydığımız duyu verileriyle ilgili. Ama öyle de olsa ötekiler gibi değil. Bu ilişki bir kere kafamıza girdikten sonra, artık onun yapısal durumunu ötekilerle karıştırmayız. Deriz ki burada kanı tlama egemendir. Doğrulayabilmek için kanıtlayacağız. Ötekinde deney yapacağız demeye başlarız. Yoksa doğuştan kimsenin kafasında ne sayı bilgisi vardır, ne biçim bilgisi. Platon hep böyle yapar. Bir Menon Diyaloğu vardır, orada bir köleyi matematiksel, geometrik konulara sokar, kanıtlamayla bu onun kafasında vardı, der. Yoktu. Onun kafasında hiçbir şey yoktu, sen onu verilerle doldurdun, o kadar. Abartmaya hiç lüzum yok. Bizim kafamızda daha önce yaşadığımız evrenden kalma bilg iler yoktur. Biz anamızdan çırılçıplak doğarız, öğrenmeye de öyle başl arız. Tanrı kanıtlamaları var, meşhur, Anselmus, Spinoza, Descartes, Leibniz, Thomas D'aquin var. Bunlar tanrı kanıtlamalarıyla ünlü olan filozofla rdır. Anselmus diyor ki, zihnimizde olan bir kavram en büyük kavram

Sekizinci Gün

155

olamaz. O olgusal alanda da olmalı ki ona en büyük diyelim 47. Yani biz tanrı için en büyük olan dediğimiz zaman, o zihnimizde kaldığı sürece o en büyük olamaz, olgusalda da olacak. Bir şey anladınız mı bundan? Anlamadınız. Ben de anlamadım, hiç kimse de anlamamış. Anselmus söylemiş. Milyonlarca sene geçse, soyut ilişkileri b iz kesin olarak deneyle doğrulayamayız. Kanıtlamayla, ancak soyut ilişkileri kavrarız, onun ötesi olguları asla bulamayız. Kanıtlama ile elmayı bulamazsınız. Kanı tlamayla tanrıyı bulamazsınız. Savrulursunuz. Siz kanıtlamayla matematik, mantık alanında kalırsınız. Ben Himalaya dağını kanıtladım, kanıtl ayamazsın kardeşim. Gidersin, görürsün, çıkarsın üstüne, donmadan da yaşarsan Himalaya dağı diye bir dağ vardır dersin, o kadar. Tanrı kanıtlamalarının hepsi, bu aklımızda kalsın, duvara kurşun sıkıp etrafına o n iki halka çizmeye benzer. Ya da geriye şu kalır, bir kısım maval atan adamlara inanmamız gerekir. Onun dışında, Hıristiyanlar, Etienne Gilson var, okudukça bunlara gir eceksiniz. Etienne Gilson, çok büyük bir ortaçağ filozofudur. Hıristiyanlık felsefesi, der ve onun paralelinde yüzlerce, binlerce İslam felsefesi diye kitap okursunuz. Arkadaşlar Hıristiyanlık felsefesi ve İslam felsefesi olmaz. Bir söylem ya teolojidir ya felsefedir. Hem teoloji hem felsefe olmaz. Teolojiyse felsefe değildir, felsefe ise teoloji değildir. Bu şudur: Bir geometrik biçim, hem daire hem kare olmaz. Kare-daire ya da dairekare, nasıl oluyor? Bir yanda sorgulama varsa, bilgiyi edinmek için bin tane yol denemek varsa, öte taraftan da sırf inanmak varsa, bunlar nasıl yan yana gelebilir? İnanıyorum, ben böyle inanıyorum dedin mi, tartışma biter. Bana ya deneyle doğrulayacaksın ya kanıtlayacaksın. Üçüncü bir şıkkın yok. Müjdat kardeşimiz geçen gün, güzel bir şey söyledi. Biz bir toplum iç erisindeyiz, ona geleceğiz. Hani süreklilik ve başlangıçlar kısmında biraz

47

For if it exists only in the understanding, it can be thought to exist in reality as well, which is greater. So if that than which a greater cannot be thought exists only in the understanding, then the very thing than which a greater cannot be thought is something than which a greater can be thought. But that is clearly impossible. Therefore, there is no doubt that something than which a greater cannot be thought exists both in the understanding and in reality. – Anselm, Proslogion, Chapter 2

Sekizinci Gün

156

söylemiştik. Roma’ya gidiyorsun herkes Katolik, İstanbul’a geliyorsun herkes Müslüman, Pekin’e gidiyorsun herkes Budist. İnsan düştüğü ortamın kulu kölesi olmuş. Oradaki yapıya teslim olmuş. Başlangıç adına, ayrı düşünme adına, devrim adına kim var? Yok, çok az. Bir kişi, bin sene geçiyor da çıkıyor. Düşünün, biz on sekiz yaşında seçmen olabil iyoruz, on sekiz yaşında reşit olabiliyoruz, on sekiz yaşında sözleşmeler yapabiliyoruz, evlenebiliyoruz. Ama cumhuriyetin kuruluşundan beri nüfus kâğıdımızda bizim Müslüman yazıldı. Doğar doğmaz, on dakika sonra babamız gider, doğum kâğıdını uzatır, benim Müjdat adlı gül gibi bir oğlum oldu. Onun nüfus kâğıdı verilir, kaydını yaptırır, oraya da İslam’ı yazar. Doğalı on dakika oldu, daha Müjdat ağlamayı bile bilmiyor. Nasıl yazdın bunu? Nasıl olsa Müslüman olacak, bu ortamda doğdu. Öyle de oluyor. Bu ortamda gerçekten özgür düşünmek, evrensel düşünmek ne kadar mümkün, bunu iyi tartışmak lazım. Erdemli olmak, senin erdem ölçülerini bu kanonlar, kanun demiyorum, yani kurallar bütünü, yani din belirlemiş. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, bir sürü numara öğretmiş sana. Sen nasıl erdemli olacaksın? Bir sürü dümen öğretmiş. Bizim o biçimsel ahlaklılık numaralarına hiç ihtiyacımız yok. Adam gibi adam olmayı becerebiliyorsak, alçakgönüllü, sakin, y avaş… M- Hocam erdem, toplumsal ilişkilere göre ve tarihsel duruma göre farklılık arz etmiyor mu? Ediyor. M- Mesela Antik Yunan’da, Greklerdeki erdemle, ortaçağdaki erdem, birbirinden farklı. Çünkü erdem, bir soyutlamadan ziyade, bir ilişkiler ağı içerisinde oluşuyor. Şu anki ilişki ağımızı eğer anlamazsak, o zaman erdemliliği de anlayamayız. Anlayamayız. Ç- Erdemi de eylemle düşünmek gerekiyor. Elbette lafı bile olmaz. Benim niyetim iyi, anamın da iyiydi ya.

Sekizinci Gün

157

Ç- İşçide, çalışanda, köylüde, kendinde öz olarak bir iyilik yok. Bu nitelik çalışanda barınan bir özellik değil. Bu bir yargı, dışkın bir yargı. Ne gerekiyor, eylem gerekiyor. Bu şekilde düşünürsek, yanılmayacağız. M- Bir Müslümana göre, bütün Müslümanlar iyidir. Ç- Aynı şekilde. M- Ben dedim, hayır. Onun eylemine bak. Namaz kılabilir, oruç tutabilir, bütün ibadetlerini yerine getirebilir ama gider sonra bir hile yapar. Dolayısıyla benim elimde tek veri var, o adamın eylemi. Ç- Taşın ahlakı olmaz, denir. Niye olmaz? Çünkü bir eylemi yoktur. Taş iyi midir, kötü müdür? Taş, taştır. Ç- Taş, taştır. Aynı şekilde solcu, solcudur. Müslüman, Müslümandır. Ama eylem durumu değiştiriyor.

Dokuzuncu Gün

159

Bağıntı... Bizim evrenimiz bağıntılarla, ilişkilerle tıka basa doludur. Fazla derinliğe girmeden düşündüğümüz zaman, neler? Mesela eşitlik bağıntısı, falanla falan eşittir, falan falandan büyüktür, falan falandan küçüktür, Ağrı dağı Himalaya’dan küçüktür, Karadeniz’in büyüklüğü, falan denize eşittir, bu elma öteki elmaya eşittir. Nesneler arasında eşitlik ilişkisi, büyüklük ilişkisi. Bakıyorsunuz, bizim kendi insansal yaşamımıza, bir ilerinin kocasıyızdır, birilerinin babasıyızdır, birilerinin dayısıyızdır, birilerinin arkadaşıyızdır. Bunlar hep ilişki. Biz, çeşitli girişimlerimizle bu ilişkileri gerçekleştiriyoruz. Ya da bu girişimlerin dışında kendiliğinden gerçekleşen ilişkiler var. Mesela, bir devletin tebaasıyızdır, uyruğuzdur. Uyruk olmamız nedeniyle birbirimizle vatandaşızdır. Çağlar’la vatandaşım. Çağlar istese de istemese de bu böyle. Bir devletin uyruğu olmuşuz bir biçimde. Seçmenizdir, seçmenlik ilişkisi. Gider, kuyruğa gireriz, bize denilen yerlere mühür basarız. Bir derneği üye oluruz, üyelik ilişkisi. Bir devrime karışırız, eylemdeki ilişki, birliktelik ilişkisi. Düşündüğünüz zaman bu bağlantılar, ilişkiler, o kadar çok, sayısız ki şaşar kalırsınız. Birileri evlenmiştir. Yani bizim baba dediğimiz adamla, anne dediğimiz kadın, biz olmuşuz. Bizden sonraları da olmuş, belki bizden önceler doğmuş, bir gün o bizi üretenler ölmüş. Ne olmuş, mirasçı ilişkimiz doğmuş, kardeşlerimizle. Başlamış bir hır gür. Şura senin, bura benim. Geriden baktığınız zaman diyorsunuz, kardeş. Kardeşten ötesi var mı ya? Mesl eğin içine girdiğiniz zaman bu ilişkini sıkıntılarını görüyorsunuz, kardeşler birbirine girmiş. Mirasçı ilişkisi. Bakıyorsun bir kısım hukukla, siy asal, dinsel nedenlerle… Demiş, erkeğe iki, kıza bir. Bazıları demiş ki bütün miras erkeğin. Bir kısmı da demiş ki eşit alınsın. Bunlar hep ilişki arkadaşlar. Ben şunu da görmüşümdür: Çok dindar insanlara derim ki, ya sen dindarsın, biz şeriata göre paylaştırayım sizin mirasınızı, yani erkeğe iki kadına bir olsun. Çok büyük tepki gösterirler. Kadınlar derler ki, Atatürk bizi erkek yaptı, sen bizi düşüremezsin. Ama o dini de korur. D erim, bu günah değil mi, kardeşine iki vereceğiz, sana bir vereceğiz, kitap öyle yazıyor. Olur mu der, bana ne, ne yazarsa yazsın. Bunlar hep ilişki. Demek oluyor ki düşündükçe çıkarabileceğimiz sonsuz sayıda ilişkil erimiz vardır. Bu ilişkilerle ilgili bağıntıları dile getiren yargılar, bağıntı yargılarıdır, ilişki yargılarıdır. Dışkın yargılardır, dışımızdadır. Bizim

Dokuzuncu Gün

160

eşit olduğumuz nesne, bizim dışımızdadır. Bizim yeğenimiz dışımızd adır. Öteki seçmenler bizim dışımızdadır. Seçmenlik bizim içimizde değil. Onun nedeni ayrı ayrı, birileri tarafından seçmen yazılmış olmamızdan kaynaklanan bir ilişkimiz var. Bu yargılar kesin olarak dışkındır, nesn enin içinde değildir. Bu bağıntı yargılarını fazla önemsemeyebiliriz. Gerçekten ö yledir. Bunların hukukta, sosyolojide, siyaset biliminde pratik değerleri olan no ktalar vardır. Seçmenlik, vatandaşlık veya başka hususlar. Ama temel bağıntı yüklemlerimiz, uzaysallık ve zamansallıktır. Batı felsefesinin gelip gelip tosladığı büyük granit kayalardan birisi budur. Zaman ve uzay mutlak mıdır, nispi midir? Zaman ve uzay nesnel midir, yoksa öznel midir? Zaman ve uzayın bir varoluşu var mıdır, yoksa bu sadece düşünsel midir? Aristo’dan beri boğuşa gelmiştir. Hele Augustinus, söyleyeyim arkadaşlar, çok ilginç bir adamdır. Tanrı Devleti48 diye diye çok ünlü bir kitabı var. Türkçeye henüz çevrilmedi. Bir de İtiraflar’ı49 var, Kabalcı Yayınevi’nden çıktı. Başka bir yayınevinden daha önce çıkmıştı, ondan okudum, Kabalcı sanıyorum daha düzgün bir çeviri yaptı. Dominik Pamir diye bir arkadaş çevirmiş, güzel bir çeviri ydi, ben ondan okudum. O İtiraflar’ı okuyun arkadaşlar. Orada dinsel bir adamın çok net bir fotoğrafını görürsünüz. Onun kişiliğinde o yapıyı çok güzel kavrarsınız50. Kuzey Afrikalıdır, Roma’yla savaşan meşhur Karta48 49

City of God (De Civitate Dei), St. Augustine of Hippo İtiraflar, Augustinus, Kabalcı Yayınevi, çev: Çiğdem Dürüşken, 2010 İtiraflar, Augustinus, Kaknüs Yayınları, çev: Dominik Pamir, 1999 354’te Roma İmparatorluğu’nun Numidia eyaletinde doğdu. Pagan bir baba olan Patricius ve Hıristiyan bir anne olan Monica’nın çocuğudur. Yaşadığı zamanlar Roma'nın çöküşüne ve Hıristiyanlığın kabulunün hemen ertesine denk gelir. Ataları muhtemelen Kartacalı Berberiler olan Augustinus, Roma kültürü içinde eğitilir ve Latince dışında hiçbir dil öğrenmez. 17 yaşında Kartaca’ya gider. Bir yandan Roma Afrikası’nın başkentinde yaşayan öğrencilerin çalkantılı yaşamına katılırken bir yandan da Latin tarihçileri ve şairleri inc eleyerek retorik konusunda kendisini yetiştirir. Akıl dışı masallardan ibaret gördüğü Kitab-ı Mukaddes’in karşısına koyduğu felsefeyi, Hortensius’nda keşfeder. Aynı dönemde kendisine 15 yıl bağlı kalacağı bir eş seçer. 372’de Mani felsefesini keşfeden Augustinus, dokuz yıl Mani felsefesine bağlı kalır. Bu felsefeye göre dünya “iyi ile kötü arasında paylaşılmıştır ve maddenin koyu karanlığı ruhun ışığını karartmaktadır.” Böylece bu felsefeye bağlılık onda ruhunu tenin esaretinden kurtarma umudunu doğu-

50

Dokuzuncu Gün

161

ca’dandır. Milattan sonra dördüncü yüzyılda yaşamıştır. Sonra Roma’ya gelmiştir. Roma’nın çöküş yıllarına denk gelen bir yaşamı var . Manicilik gibi çeşitli dinlerden sonra, Hıristiyan olmuştur. Afrika’da dokunmadığı bir cinsel nesne yoktur bu adamın. Bunu itiraflarında müthiş bir şekilde anlatır. O karı bu karı kucağında gezer. Bir gün bakmışsınız ki bu adam bilinmezlerden bir ses duyar, aç ve oku, diye. O da İncil’i açıp okumaya başlar ve Hıristiyan olur. Çok müthiş bir filozoftur. Okuduğunuzda çok şeyler kavrayacaksınız, öğreneceksiniz, o yapıyı da öğreneceksiniz. Augustinus, zaman üzerinde de durmuş. Dediği şudur: Ben zaman nedir çok iyi biliyorum ama birisi zaman nedir dediğinde cevap veremiyorum,51 dilim tutuluyor. Bu, her birimizin başına kolayca gelebilecek bir psikolojik durumdur. Gerçekten zaman nedir hepimiz çok iyi biliriz ama birisi zaman nedir, dediği zaman takılıp kalırız.

rur. Manici Piskopos Faustus’la tanışmasının yarattığı düş kırıklığı, irade yetisini kabul etmeyen ve insanın sorumluluğunu ve özgürlüğünü inkar edici düşünceden kopuşunu hızlandırır. Augustinus 384’te Milano’da retorik hocalığına atanır. Bu arada arayışı sürmektedir. Yeni Platoncuların eserleri onda yeni bir değişikliğe sebep olur. Bu dönemde okuduğu başka bir kaynak da Pavlos’un mektuplarıdır. Bu eserle birlikte Augustinus Hristiyanlara yaklaşır. Belli bir süre bu kendi içinde çalkantılara sebep oldu ktan sonra 386 yılında Hıristiyan olmaya karar verir. 386’da Akademisyenlere karşı, Mutlu yaşam, Düzen adlı üç eserini kaleme alır. 387 yılında Afrikaya döner. 395’te Piskopos olan Augustinus, 396’da Hippo Regius’ta Valerius’un yerine geçer. Bu dönemde Afrika kilisesinde bölünmeler yaşanmaktadır. Berberi çiftçilerin Romalılara karşı yürüttükleri mücadeleye katılan piskopos Donatus’un mirasçıları bir arınmışlar kilisesini savunmaktadırlar. Augustinus, Donatusçuluğa ve şiddet yoluyla Katoliklerin denetimine karşı direnenlere karşı yürütülen mücadelede ve öğreti tartışmalarında çok önemli bir rol oynar. Donatusçuların, dini sapkınları cezalandıran bir yasaya tabi tutulmalarını öngören bir imparatorluk fermanının yayınlandığı 405’te, Afrika’daki Don atusçu kilise’nin dağıtılmasına etkin olarak katkıda bulunur. 410’da Roma’nın Gotlar t arafından işgal edilmesi üzerine Tanrı Devleti eserini kaleme alır. Augustinus, Donatusçu kilise karşısında zaferden sonra Pelagius’la mücadeleye girişir. Pelagius, verdiği vaazlarla Afrika’dan Britanyaya kadar etkisi olan bir Piskopostur. İnsan iradesine büyük bir önem atfeden Pelagius, ilk günahı reddetmektedir. Augustinus Pelagius karşısında kendi “Tanrısal bağışlayıcılık” anlayışını geliştirir. Roma piskoposluk makamı ve Ravenna mahkemesi nezdindeki birçok girişimden sonra, hasımlarını aforoz ettirmeyi başarır (418). 429-430’da Vandallar Kuzey Afrika’yı istila eder ve Hippo Regius’u kuşatırlar. Telaşa kapılan Augustinus, son günlerini ibadet etmekle geçirir ve 28 Ağustos 430’da ölür. (viki)
51

“What then is time? If no one asks me, I know: if I wish to explain it to one that asketh, I know not:” (Confessions, XI. kitap, çev: E. B. Pusey)

Dokuzuncu Gün

162

Gelelim uzaya. Zamana döneceğiz, zamana bugün herhalde zaman ayıramayız. Uzay bağlantımız nedir? Biz varoluşa, daha doğrusu oluşa geldiğimizde, bir yer kaplarız. Uzayda bir uzam ediniriz. Uzam uzayın bir parçası demektir. Uzamlı nesne dediğimiz zaman, uzayda bir parça olmuş nesne anlamına gelir. Hepimiz uzamlıyız. Tekrar ediyorum, uzam bir dışkın yüklemdir. Descartes ve Spinoza’nın demelerinin tam tersine, uzamlılık bizim dışkın yüklemimizdir. Oluşa gelmeseydik, öyle bir yü klemimiz asla olmazdı. Uzam bizim içimizde değildir. Tıpkı zamanın olmadığı gibi. Bu ikisi bizim varlık kipimizdir. Eğer zamansallık kaz anmışsak, eğer uzaysallık kazanmışsak, biz varlık kazanmışız demektir. Varlık olunmaz arkadaşlar, varlık kazanılır, bir kiptir çünkü. Ben tarih okuyorum, sosyoloji okuyorum, dinler tarihi okuyorum ve felsefe okuyorum. Hepsinde şu varlık dediğimiz terim anlaşılmaz bir şekilde yanlış kullanılıyor. Platon’dan, Aristo’dan beri herhangi bir nesne yerine ku llanılıyor. Şu kova varlıktır. Arkadaşlar kova varlık değildir, varlık kazanmış bir nesnedir. Varlık bir nesne değildir. Bazen ben takılmak için sorarım, madde nedir diye. Anlatırlar, bir şu, bir bu. Varlık nedir, bir şu, bir bu. Öyleyse derim, varlık ve madde bir anlama geliyor. Öyleyse niye iki terim kullanıyorsun, derim, çuvallama başlar. Nedeni nedir? İkisi de ayrı anlamda olduğu için. Muhatabım bunun ikisini de bilmediği ve karıştırdığı için. Çok ayrı şeyler bunlar. Varlık bir kiptir, kazanılır ve kaybedilir. Öldüğümüz zaman kaybedeceğiz. Ağaç çürüdüğünde kayb edecek, vesaire. Demek oluyor ki, uzamsallık, uzayda bir parça olmak çok özel bir durumdur. Bu bağlantı bize geçimimizi, yaşamımızı sağlar, içtiğimiz suyu sağlar, yediğimiz ekmeği sağlar. Bakınız şöyle bir tarihe, bütün evrenimiz kutsal bağlarla tıka basa dolu. Orta Asya’ya bakın, her dağ kutsaldır. Nehirler, kutsal nehirler. O doğuş mitleri, dağdan doğmuştur, Ergenekon öyledir mesela. Öteki mitler, çoğu dağdan kopar gelir. Anamız babamız bir hayvandır, ondan türeriz vesaire. Bu nedendir? İnsanın uzayla olan bağlantısında böyle şeyler var. Bize geçim veriyor, soluk, su, ekmek, vesaire veriyor. Bu bildiğimiz diriler de onun üstünde olabiliyor. O nedenle bizim bu bağlantımız çok önemli. Jean Paul Roux var, Fransız tarihçi. Bizim Orta Asya’da ve Anadolu’da heterodoks akımları işleyen bir adamdır. Demirel, Paris’e gittiğinde,

Dokuzuncu Gün

163

ona Türkiye’nin bir övünç madalyasını götürdü, altın madalyayı. İyi de etti, onu söyleyeyim. Çok güzel kitapları var. Orta Asya'da Kutsal Bitk iler ve Hayvanlar52 diye de eşsiz bir kitabı var. Aklınızda olsun, Kaba lcı’dan çıkmıştır, eşsiz bir kitaptır. Amerikalı bir tarih profesörü var, bir Türk bayanla evli. Türkiye’de yaşıyor ve çok acıdır, kanserli. Ne kadar süre yaşayacağının da bilincinde. Gitmiş Balkanları incelemiş. Balka nlardaki kutsal dağlar, kutsal nehirler, kutsal karadutlar, öyle bir çalışma yapmış ki… Burada soruyorum, kimsenin haberi yok. Bu sizin geldiğiniz toprakları anlatıyor. Ananın, babanın, dedenin doğup büyüdüğü o to prakları anlatıyor. Niçin almıyorsun, hiç mi ilgilenmiyorsun? Benim kızım ve eşim, Balkanlar’a geziye gittiler Makedonya’ya. Dedim ki bak, Ohri Gölünün kenarında çay içeceksiniz, oradan telefon et, bir de dedim, Drama’dan. Dedi, Ohri’yi anladım ama Drama niye? Dedim, Drama’dan açtığında söylerim. Birkaç gün sonra gelmişler Drama’ya, oradan açtı. Dedim, Dramalı Hasan’a benden selam söyle. Kimdi bu Dramalı Hasan ? Akşam olur sabah olur, yar gelmez53, bakın bestekâr. Ne kadar güzel şarkıları var. Unutmuşuz. Bizim babacığımız bir biçimde anamızın üstüne bir karı almış olabilir. Babamızı bu nedenle kınıyor olabiliriz. Ama ondan birkaç tane kard eşimiz olmuşsa, tekmeleyemeyiz onları. Onları kucak açmak zorundayız. Tamam, kaybettik oraları da beş yüz sene de orada yaşadık. Oradaki tarihimizi alıp getirmemiz gerekiyor, bilmemiz gerekiyor. Polonya Ruslar tarafından işgal edildi. Chopin, Paris’e kaçtı. Paris’te konser verirken, Varşova’dan götürdüğü bir torba toprağı asarmış, konser salonunun önüne. Hiç kimseye bir şey demezmiş. Seyirciye bu Va rşova’dan geldi, yok. Konserini verirmiş, binlerce kişi dağılır gidermiş. On bin tane gazeteniz, yüz bin tane televizyonunuz olsa, bin tane miting yapsanız o kadar propaganda yapamazsınız. Bir sanatçının astığı bir torba toprağın verdiği mesajı asla veremezsiniz, tantana yapmış olursunuz.

52

Orta Asya 'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, Kabalcı Yayınları, çev: Aykut Kazancıgil / Lale Arslan Özcan “Akşam olur sabah olur yar gelmez / Sanırım ki beklediğimi bilmez Gelmez canım gelmez gülüm / Gelmez yavrum ah gelmez”

53

Dokuzuncu Gün

164

Ama adam diyor ki; bakın, ben kovuldum, ben bu topraklarda yaşıyo rdum, birileri geldi attı beni buraya. Seyredenler bakıyor, oradan çıktığınız zaman, siz kendinizi o konser salonunda düşünün, ne hissedersiniz? Orayı işgal edenlerin düşmanı olursunuz. Propagandaya hiç lüzum yok. Adam asmış, hiçbir şey de demiyor. Chopin, ölürken diyor ki; bedenimi nereye gömerseniz gömün ama kalbimi Varşova’ya gömeceksiniz. Ka lbini Varşova’ya gömdüler. Burada ne var arkadaşlar? O bağıntıdan k oparılmışlık var. O uzaysal bağlantıdan, o her insanın az çok kendi kaf asınca mistiklik verdiği, kutsallık verdiği bağlantıdan kopmuş, çocukluğunun geçtiği yerler elinden kaymış gitmiş, kovalanmış. Toprağı asıp savaş veriyor. Bakın diyor, ben işgale uğramış bir ülkenin çocuğuyum. Göçler, göçmenlik, savaşlar… Çok az insan doğduğu yerde ölebiliyor. Bir biçimde yaşam onu sürükleyip getiriyor. Onun için bu uzaysal bağlantı, hepimizi her zaman düşündürmelidir. Bunu görmemiz gerekiyor fels efeci olarak, Chopin o toprağı alıp götürmezdi. Basar giderdi, Paris’te de itibar gördü. Balkanlarda binlerce anımız var, yüzüne bakan yok. Bazen soruyorum, Babaeskiliyim abi diyor, neden onun adı Babaeski? Bilmem ki, diyor. Sarı Saltuk var. Selçuklular zamanında yaşamış bir heterodoks kahr aman ve şeyh54. Şeyhlikle ilgisi yok. Şeyh Bedreddin’in ilk üstadı. Savaşmış Selçukluyla, kovalanmış gitmiş, toprak verilmiş Kara Ormanlarda ve oralarda büyük bir söylence doğmuş Sarı Saltuk üzerine. Profesör Ahmet Yaşar Ocak, Ttk’den çıktı, Sarı Saltuk diye 55 çok güzel bir kitap yazdı. Onun mezarı, bütün öyle olan insanlarda olduğu gibi birçok ye r-

54

Efsanevî şahsiyet kimliğini daha yaşarken elde ettiği söylenmektedir. Hayatını anlatan Saltukname destanı, bu 13. yüzyıl alperen inin savaşlarını ve çeşitli kerametlerini k onu almaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin müridlerinden olan Sarı Saltuk'un Anadolu ve Balkanlar`da çok sayıda türbesi bulunmaktadır. Bu türbelerin bazıları Müslümanların yanı sıra Hrist iyan ahaliler için de ziyaret yeri konumundadır. Saltukname’de Sarı Saltuk`un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı Saltuk, beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet etmiştir. (viki)

55

Sarı Saltık (Popüler İslam'ın Balkanlar'daki Destani Öncüsü), Ahmet Yaşar Ocak, Türk Tarih Kurumu Yayınları

Dokuzuncu Gün

165

de var. Biri de Babaeski’de. Adı üstünde baba, baba dede kültürü, alevi kültürü yani. Babaeski’de yaşayan kardeşlerimiz bilmiyor bunu. Bu bende büyük üzüntü yaratıyor. O adamın yattığı yere gitmedin mi, bakmadın mı, bu kimdir, demedin mi? Abdülhak Hamit Tarhan’ın Tayflar Geçidi diye bir kitabı var. Orada der ki, siz tarih nedir Greklere sorun, Romalılara sorun. Çok acı bir şey bu. Onlara sorun diyor, öğrenirsiniz tarih ne demektir. Onlar yaşadılar, çöktüler, ölümü gördüler. Siz bura çocuğusunuz, hemşerilerinize bunu söylemekte daha rahatlık çekebilirsiniz. Orada beş yüz yıllık bir geçmiş yatıyor. Patates tarlası değildir arkadaşlar yaşadığımız topraklar. Bur ada ben efsanelerin gölgesine sığınmak gibi bir tutumun içinde olamam. Demek oluyor ki uzaysal bağlantı içerisinde biz, yaşamımızı gerçekleştiririz, kendi kişisel ve kökümüzle ilgili tarihi gerçekleştiririz ve orada yaşarız. Her şeyi oradan alırız ve bizim için anlatılması nasıl olursa olsun, hangi şekilde dile gelirse gelsin, onu biz de normal yaşantının ayırdında olamadığımız bir içkinliğini taşır. Büyüye kapılırız, duygul anırız. Ben doğduğum yerlere gittiğim zaman coşkuya kapılırım. Bir kavuşma duygusu, uzamsal bağlantıda ayrı düşmüşsün, kavuşmuşsun, seviniyorsun. İyi diyorsun, bir kere daha gördüm, görmeden öleceğimi düşünüyordum, çok mutluyum. Yani uzay, bizim dışkın yüklemimizdir ama arkadaşlar fiziksel olarak içimizde değildir ama başka her şey olarak içimizdedir. Onu vurgul amak istiyorum. Ç- Uzamlılık, bizim içkin yüklemimiz olmuyor mu? Olmuyor. Ç- Dışkın oluyor. Bakalım, uzamlılık bizim içkin yüklemimiz midir? Ç- Her nesnede zorunlu bir yüklem. Her tözde değil belki ama… Şöyle diyelim. Bir birleşik nesneyiz biz. Birleşik nesne olmamız ned eniyle, bir kütlemiz var diyelim, daha kaba terimleri kullanarak. Bu n edenle de uzamsalızdır, uzayda bir parçayızdır. Dikkat ederseniz, bizim o

Dokuzuncu Gün

166

nesne olmamıza uzaysal olmanın hiçbir katkısı olmuyor. O nesne oldu ktan sonra uzaysallık başlıyor. O nedenle içkin yüklemimiz değil. Ama tartışırız. M- Bu konuda ben bir şey söyleyeyim. Yoktan var olmuyor, varlık kazanılmıyor. Yoktan varlık kazanılmadığına göre, varlık kazanıldığına göre, varlık kazanmadan önceki durumu hayal ediyorum. Uzamsallığı ne zaman elde ediyoruz, varlık kazandıktan sonra. Ondan önce bir uzamsallığımız yok. O halde, uzamsallık bir yerden geliyor olmalı. Varlık kaza nmanın bir öncesi olmalı. Onun öncesi nedir? Ben varlık kazanmadan önce neredeydim, nasıldım, var mıydım, yok muydum, uzamsal mıydım, değil miydim? Benim tabi kafamda bir cevap var. Ben kendi cevabımı söyleyeyim. İstersen bunu biraz açalım. Meşe palamudu. Nedir bu? M- Meşenin tohumu. Attın toprağa, ortada bir ağaç var mı? M- Ağaç yok. Yok. Ne yaparsak yapalım yok. Meşe palamudu vardı toprağa attık. Baharın baktık filiz vermiş. On sene sonra geldik ki şu kadar ağaç o lmuş, varlık kazanmış. Ağaç olarak varlık kazanmış. M- Ama orada bir şey var hocam. Ağaç olarak varlık kazanmak var, bir de tohum olarak varlık kazanmak var. Doğrudur. M- Tohum olarak varlıktan bahsedebiliriz. Ederiz. M- O zaman soruyu öteleriz. O onun varlık kazanmadan önceki… Ç- Böyle gidiyor. E- Tavuk ve yumurta olayına dönüyor. Metafiziğe saplanırız, kurtulamayız.

Dokuzuncu Gün

167

M- Tanımımı yapayım. Benim açıklamam şu: Varlık kazanmadan önce ya da uzamlı olmadan önce, bütün nesneler… Değişik kiplerde… M- …uzayın içindedirler. Doğru, değişik kiplerde. M- Daha doğrusu uzamlıdırlar fakat bağıntı kümesi değildirler. Amenna. Buna bir şey demedik. M- Ama bir bağıntı kümesi olarak yoktur. Doğrudur. M- Ben ancak annem ve babamın birleşmesi sonucunda olurum. Hücr elerimin oluşması sonucunda ve doğumdan sonra varlık kazandım. Ondan önce yok değildim. Sadece bağıntı kümesi olarak yoktum. Ama parçacıklar olarak, uzamlı parçacıklar olarak vardım. Ama Müjdat d eğildi onlar. Ancak onlar bir küme oluşturunca onlara Müjdat diyoruz. Evet. M- Şimdi buradan Çağlar’ın sözüne geliyoruz. Uzamlılık içkin olabilir mi? Ama şöyle düşününce, küme olarak, bağıntı kümesi olarak düşününce varlık kazanmak ya da uzamlılık, kesinlikle bir dışkın yüklem. Bu uzayda, hiçlikten hiçlik gelir. Yunanlar öyle demiş. Nihil ilkesi denir ona. Yani var olan, olandan gelir, olmayandan gelmez. Ama bu, varlık alanlarını gördük, inorganik doğa birleşikler halinde, atomların birleşmesi, proton, nötron, pozitron, çekirdek vesaire yapısı var. Diriler, otlar, ağaçlar, hayvanlar, insanlar, bir tohumdan geliyor. Soy, sürüp gidiyor. Tohumu alıyor, bekletiyor, baharın ekip götürüyorlar. Bu tamam. Biz şundan söz ediyoruz. Biz, olgusallaşmış bir nesne üzerinde bunları k onuşuyoruz. Bu nasıl uzamlaşmış, tohum olarak tamam, şu kadarken o vardı ama öyle kalmamış. İnsan söz konusu ise iki metre kazık gibi bir şey karşımızda. Yürüyor, konuşuyor, bizim tohum gibi, embriyon gibi değil. Eylemleri var, savaş açıyor, sanat edinmiş, bilim edinmiş, evle nmiş, çok değişik bir nesne bu. Yani bizim uzayımızda yeni karşımıza

Dokuzuncu Gün

168

çıkan bu varlık kazanmış nesne, bu embriyon hiç değil. O gelişmiş, d eğişmiş, uzaysal bütünlük içinde kendinden başka şekle dönmüş. Bunu Aristo da çok konu eder, edimsellik diye gelen şey. Değişimin ilk şekli ve son şekli. Bu üzerinde durulan bir konudur. M- Ama siz mesela yapı düzenine çok önem verirsiniz. Evet. M- İnsanın o varlık kazandıktan sonraki o, farklı bir şey oldu artık ded iğiniz o düzenin o embriyonda bütün yapı düzeni var. Yok demedim. M- Sadece mesela eylemliliği yok. Eylemliliğin olmadığını söyleyebiliriz, boyu olmadığını söyleyebiliriz. Ç- Yetişkin bir insan da sürekli değişir. Deri hücreleri, kan, vesaire. O da kendi kalmıyor. Hemen hemen bütün hücreleri, ömrü boyunca defala rca değişir. M- Ama küme değişmez. Çağlar orantısı değişmez. Ç- Gerçi o da tartışılır gibime geliyor. Orantı dersen. E- Göbek oluyor sonra. Ç- Göbek olur, saçlar dökülür. Aslında geriye, belki gözünüzün önünde olduğu için, Müjdat’ın öyle kaldığını zannediyoruz. Aradan geçmiş kırk yıl. Ama gözünüzün önünde o değişim yaşandığı için ve çok ağır yaşandığı için pek fark etmiyoruz. Aslında sürekli değişiyor , her gün her saniye. Tabi. Descartes geçti, ona ufak bir dönüş yapacağım. Berkeley’e de. Berkeley piskopostu, İngiliz. David Hume ve daha önce John Locke’ta n sonra deneyci felsefeyi bunlar temellendirdiler. Onlara geleceğim, a ncak konuştuğumuz konuda şu var. Kesin olarak bir uzaysal nesneyiz ve bu uzayda bir parçayız. O gün de söyledik, biz bulunduğumuz bağlamdan başka bir bağlama geçtiğimizde, kendi bağlamımızı değiştirmişizdir. Yer değiştirme değildir bu, bağlam değiştirmedir. İstanbul’un neden bizden üst bir tarafı olsun, o da uzayda bir parça. Büyük parça, ayrı. Süslü, denizi olan şahane bir şehir, o da ayrı. Ama o da benim gibi uzayda bir parça. O

Dokuzuncu Gün

169

bağlama girdiğim zaman, sadece bağlamımı değiştirmişimdir. Diyelim İstanbul’un yeri kaydı gitti, kayan bir sürü şehir var, o da bağlamını değiştirmiş oluyor. Heyelanlar oluyor, koca dağlar iniyor aşağıya. Descartes kardeşimiz diyor ki uzamlılık temel özelliktir. Görememiş. Garibim Spinoza’yı da dolduruşa getirmiş, bir sürü yanlışlar işletmiş. Descartes, bu uzamlı ve zamanlı nesneyi, yani dış acunumuzu, daha doğrusu evrenimizi kanıtlamaya kalkar. Der ki, biz dış dünya üzerine nasıl konuşabiliyoruz. Konumuz o, diyoruz ki var. Nasıl var? Soru bu. Hatta Descartes, ben kendi oluşumdan da kuşluyum diyor. Bana bir cin söyletiyorsa, Descartes diye biri var diye, ya yoksam. Descartes diye birisi yoksa ne olacak, diyor. Ben varım derken, dayanağım nedir? İyi bir soru. Diyor ki Descartes; cogito ergu sum, düşünüyorum öyleyse varım. Bunu çok iyi tanıdığımız mantık kalıplarından tümdengelimin içine sokalım.    Düşünen vardır, büyük öncül, büyük önerme. Ben düşünüyorum, küçük öncül. Vargı, sonuç; öyleyse varım.

Ben düşündüğüme göre, varım demektir. Bu yoldan gidersek arkadaşlar, yürüyorum o halde varım da diyebilirdik. Sonuçta bir eylemli hal imizi dile getiriyoruz. Kaçıyorum, öyleyse varım, yemek yiyorum öyleyse varım, öksürüyorum öyleyse varım. Sonuçta bir taşkın yükleminden, içkin yükleme geçiş yapıyor, kendisi öyle demese bile. Bunun üzerinde durmamız, çözümlememiz lazım. Dış dünyayı böyle kanıtlayabilir m iyiz? Gördük ki biz, “düşünüyorum”un bir konusu olmak zorundadır. O nedenle bizim Descartes’e sorumuz var: Neyi düşünüyorsun? Hiçbir düşünce, gösterdik, anlattık, duyumla gelen veriler olmadan devreye giremez. Peki, duyumla gelen veriler var, o veriler bize dış dünyadan söz ediyorsa, senin düşünmene ne gerek kaldı? Demek ki duyular bir dünyamızın var olduğunu zaten söyledi. Senin bomboş dönen çarkın söylemedi bize. Senin düşünebilmen için bu veriler şart. Ama sen diyo rsun ki, ben düşünüyorum. Unutmayın, Descartes bir usçudur arkadaşlar, kıta usçusudur. Usu çok önemser, duyu verilerini de neredeyse yok sayar. O nedenle de bu önermeyi rahatlıkla söyler. Demek oluyor ki, düşünüyorum o halde varım önermesi, kendi kendini yiyen bir öne r-

Dokuzuncu Gün

170

medir. Bir nesnen olmadan düşünemezsin. Eğer nesneden de söz ed ecek durumdaysak, artık dış dünya zaten kanıtlanmış demektir. Senin nesnesiz düşünmene hiç gerek kalmıyor. O nedenle, düşünüyorum öyleyse varım önermesi, bir ölü döngüdür. Basit daire diyorlar ya hani, ölü döngüdür. Onu öylece değerlendirmiş olalım. M- Yani ölü döngü dediğiniz, bütün dünya, sadece felsefe dünyası da değil, bütün bilim dünyası, popüler dünya, sokaktaki adam, felsefeden hiç anlamayan insan… Düşünüyorum öyleyse varım deseniz, hemen, evet felsefe. O basitçe yanlışlanabilen bilinen önerme, yol açmış olduğu etk ilerin boyutunu düşündüğümüz zaman, insan biraz dehşete kapılıyor. Diyorsunuz ki, böyle bir önermeden nasıl bu kadar çok etki yaratabildik? Descartes, dikkat edeceksin, tarihsel bağlamına bakacaksın, neden böyle. Gerçekten iyi bir soru seninki. Bakıyorsun, bir ortaçağ felsefesi var. Ortaçağ felsefesi, felsefe denirse eğer, teoloji. En büyük iki düşünürü, birisi, demin sözünü ettiğimiz, Augustinus, birisi Thomas D'aquin56. İkisi de sıkı

56

Akinolu Thomas. 1225-1274 yılları arasında yaşamış olan, ünlü Hıristiyan filozof. Düşünce tarihinin tanıdığı en büyük kafalardan biri; Platon ve Aristoteles klasik dünya ya da Yunan felsefesi için neyse, Ortaçağ veya Ortaçağ felsefesi için o olan; senteziyle, felsefenin Ortaçağda ulaştığı en yüksek düzeyi ifade eden Aquinalı Thomas herşeyden önce kendisinden önceki Hıristiyan düşünürlerin yapmış olduğu gibi, tutarlı bir teoloji geliştirmek, kilisenin veya kilse babalarının öğretisindeki kimi çelişik unsurları ortadan kaldırmak ve Hıristiyan inancını sistemleştirmek işiyle meşgul olmuştur. Fakat Aquinalı Thomas’ın gerçekleştirdikleri, o aynı zamanda büyük bir filozof olduğu için, bundan ibaret değildir. Onun içinde yaşadığı ve Hıristiyanlığın hakim olduğu dünya bir süreden beri öylesine değişmiş ve genişlemiştir ki, Hıristyan teolojisinin salt öte dünyacı şeması tatmin edici olmaktan çıkıp, önemli ölçüde yetersiz hale gelmeye başlamıştır. Yeni sanat formları, üniversitelerin doğuşu, doğa bilimine dönük ilginin ilk kez olarak zuhuru, İslam dünyasından yapılan çevirilerin ardından klasik dünyaya yönelik bakışın gözden geçirilmesine duyulan ihtiyaç varolan teolojik şemayı zorlamaya başlayınca, Aquinalı Thomas, Hıristiyan dünya görüşünü yeni ilgiler ve bu ilgilerin doğurduğu yepyeni bilgilerle zenginleştirme ve geliştirme ihtiyacı içinde olmuştur. Başka bir deyişle, o Ortaçağ insanı XIII. yüzyıldan itibaren Ortaçağ karanlığından yavaş yavaş çıkmaya başlayıp, kültür ve uygarlığını yeniden inşa eder ve dünyevi şeylere ilgi duymaya başlar ken, teolojiyle felsefenin, iman ile aklın, Hıristiyan dünya görüşüyle klasik dünya görüşünün, çağının i htiyaçlarına uygun düşen yeni ve sağlam bir sentezini yapmıştır. Thomas’a bu sentezi nde en büyük yardımı, hiç kuşku yok ki Aristoteles ve felsefesi sağlamıştır. Aquinalı’nın temel eserleri, Katolik inancının bir savunmasından oluşan Summa Contra Gentiles (Kafirlere Karşı), Tanrı’nın varoluşu, özü, sıfatları, insanın durumu, kurt uluşuyla ilgili alabildiğine ayrıntılı bir Skolastik öğretiyi açımlayan, başyapıtı niteliğin-

Dokuzuncu Gün

171

deki Summa Theologica (Teolojiye Dair Savunma), De Principtis Naturae (Doğanın İ lkeleri Üzerine), De Unitate Intellectus (Aklın Birliği Üstüne) ‘tur. Metafiziği: Aklın, her ne kadar sınırları ve sınırlamaları bulunsa da, sağlam ve güvenilir bir araç olduğuna inanan, buna ek olarak Aristoteles’i kendisine rehber alan Aquinalı Thomas bundan sonra evreni ve evrende yer alan varlıkların ontolojik mahiyetini açıklamaya yönelmiştir. Ortaçağ felsefesine yakın zamanlara kadar hakim olan, bir yandan tanrısal dünyanın diğer yanda ise gerçeklikten yoksun maddi dünyanın bulunduğu Augustinusçu ve dolayısıyla Platoncu iki dünyalı evren tasarımına karşı, filozof Aristotelesçi evren görüşünü temel alıp, madde ve form aracılığıyla tanımlanabilen bir bireysel tözler toplamı olarak evren görüşünü öne sürmüştür. Söz konusu evren konsepsiyonuna göre, varlı alanı, biri tinsel öteki maddi varlık gibi iki ayrı varolan türünden değil, fakat formun edimselleşmesine bağlı bir derecelenmeye tabi olan tek bir varlık türün den meydana gelir. Buradan çıkan sonuç ise fiziki dünyanın biricik gerçekliği belli belirsizce taklit eden gerçeklikten yoksun bir gölgeler dünyası olmadığıdır. Buna göre, Yaratıcı ve yaratıklar sürekli bir tözler hiyerarşısi içinde, tek bir evren oluştururlar. Aristoteles’in natura scalae’si veya varlık cetvelinin yerini alan bu hiyerarşinin en tepesinde, doğal olarak Tanrı bulunur. Ünlü Beş Yol’unda Tanrı’nın varoluşunu beş ayrı delille kanıtlayan Aquinalı Thomas, daha sonra O’nun doğasını açıklamaya, temel sıfatlarını saymaya geçmiştir. Buna göre, Tanrı herşeyden önce cisimsel olmayan bir varlıktır, çünkü cisimler har eket ettirilmedikleri sürece, hareket edemezler ve Tanrı, hareket ettirilen değil, fakat hareket ettiren varlıktır, hatta İlk Muharriktir. İkincileyin, Tanrı cisimsel olmadığına ve cisim olanlar bir madde ve bir formdan mürekkep olduklarına göre, maddi bir varlık da değildir. Tanrı, daha az iyi ve ya da daha iyi şeylerin iyilik derecelerine kendisiyle kaar verdiğimiz bir iyilik standardı olduğu için, mutlak olarak iyi olan varlıktır. O ayrıca, bileşik bir varlık değildir, çünkü bileşikler parçalarından sonra gelirler. Tanrı, yine bileşik olmamanın bir sonucu olarak, özüyle varoluşu birbirinden ayrılamayan varlı ktır. Daha doğru bir deyişle, Tanrı, Aquinalı Thomas’a göre, bütün varlıklar içinde özüyle özdeş olan biricik varlıktır. Buna göre, Aristoteles için olduğu gibi, Thomas için de “öz”, bir şeyi her ne ise o şey yapan şeydir. Özün söz konusu anlamından hareket edildiğinde, ne Sokrates ne de sonlu bir başka şeyin hiçbir anlamda özüyle özdeş olduğu söylenemez. Herşeyden önce, insanlığın Sokrates’in özünün bir parçsı olduğunu dikkate aldığımızda, başka insanlar da varo lduğu için, insanlığın Sokrates’i aştığını söylememiz gerekir. İkinci olarak, Sokrates, özüne ek olarak, çok çeşitli araz ya da ilineklere sahiptir. Sokrates “oturuyor” veya “ayakta duruyor” ya da “yatıyor” olabilir; bu hal ya da yaşantılar, onu her ne ise o şey yapan şeyin bir parçası değildir. O zaman haklı olarak Sokrates’in ve başkaca sonlu şeylerin, özleriyle özdeş olmadıkları, bir anlamda özlerinden fazla, başka bir anlamda daha az oldukları söylenebilir. Oysa bu durum Tanrı için geçerli değildir. Tanrı’da hiçbir ilineğin varlığından söz edilemez; O özünde ne daha az ne de daha fazladır. Özüyle özdeş olan, varoluşu özünden farklı olmayan Tanrı, aynı zamanda yetkin varlık olmak durumundadır. Zira Tanrı’nın özüyle özdeş olması O’nun bütünüyle aktüel o lduğu; buna karşın varoluşunun da özünden ayrılmaması, O’nun varoluşunu kendisi ne borçlu olduğu bir dış kaynak ya da nedenin bulunmadığı anlamına gelir. Tanrı bütünüyle gerçekleşmiş, varoluşunu özünden alan yetkin varlıktır. Tanrı yine akıllı bir va rlık olup, eksiksiz bir bilgiye sahiptir. Buna göre, o sadece tümelleri değil, fakat t ikelleri de bilir. Öte yandan, Tanrı tek tek varlıkları, özellikle de insanları bilmekle kalmaz, f akat onları gözetir. Yani, o iradi bir varlıktır. Tanrı yine mutlak kudrete sahip olan va rlıktır, O’nun gücü herşeye yeter. Tanrı nihayet, varolan herşeyi hiçten yaratmış olan yaratıcı varlık olup, onun inayeti varolanlar üzerinden hiç eksik olmaz.

Dokuzuncu Gün

172

Hıristiyan’dı. Hatta Thomas D'aquin, biliyorsunuz bir manastırda yaşıyordu, o odada öldü. Monte Cassino diye, dağın tepesindeki bir mana stırda –Birinci Dünya Savaşı’nda Wittgenstein oraya esir düştü– yaşıyordu. O kadar güzel bakımlanmış ki, öldüğünde cesedini çıkarmadılar kapıyı kırdılar. Şişmanlamış57, bir olgudur bu. Tabi bu özel bir durum olmakla birlikte, oradaki güzel yaşamı da anlatıyor. Ne güz el, geliyor dışarıdan, bol miktarda cinsel nesne var, her şey elinin altında, böyle bir yaşam. Bunlar bol zaman da bulmuşlar, derler ki, ata yüklesen Thomas D'aquin’in yazdığı kitapları taşımaz. O kadar çok kitap yazmış. Rönesans58 derler. Nereye girsek, önümüze bir bataklık çıkıyor. Rönesans’taki düşünürleri düşünüyorum da hepsi koyu Hıristiyan’dır. O

Aquinalı Thomas’a göre, Tanrı tüm varlıkların kaynağı ise, varlığın, varolan şeylerin başka bir kaynağı olamaz. Tanrı bu bakımdan bir sanatkarla, örneğin bir heykeltraşla karşılaştırılamaz. Bir heykeltraş varolan malzemeye şekil verir. Oysa, yaratışıştan önce, yalnızca Tanrı vardı; bu nedenle varlığa gelen herşey varoluşunu Tanrı’ya borçludur. Bu dünya, yaratılmış şey türlerinin mümkün en iyi düzenlemesini içerdiği için, en iyi dünyadır. Aquinalı, varlık alanının Tanrı dışındaki unsurlarını da, Aristoteles’ten aldığı form ve madde, töz/ilinel ve potansiyel/aktüel varlık ayrımlarını kullanarak açıklamıştır. P otansiyel varlıkla aktüel varlık arasındaki ayrım, ona göre, bir şeyin fiilen olduğu şey ile onun olabileceği şey arasındaki ayırımdan oluşur. Buna göre, bir parça kömür belli bir zamanda fiilen siyahtır, soğuk ve katıdır, buna karşın yakılıp kül olabildiği için, pota nsiyel olarak gri, siyah ve sıcaktır. Yine, bir parça kömürü, yalnızca sıcak oluncaya kadar ısıtmak, onda ilineksel bir değişme meydana getirmektir., oysa onu kor oluncaya kadar yakmak, kömürde tözsel bir değişmeye yol açmaktadır. İlineksel değişmede töz aynı kalır, tözsel değişmede ise, o başka bir tö z haline gelir. Tözsel değişmeye uygun bir yapıda olan bir şey için madde terimini kullan Thomas, Aristotelesçi hilomorfik varlık anlayışıyla, yeryüzünde bulunan herşeyin madde ve formda meydana geldiğini öne sürmüştür. Melekler, ona göre, cisimsel olmayan varlıklardır ve her melek kendi formuna sahip olup, diğer meleklerden formuyla ayrılır. O ysa, hem madde ve hem de formdan meydana gelen insan varlıkları birbirlerinden maddeleriyle, yani vücutlarıyla ayrılırlar. Aristoteles, bir şeyi o şey yapan şeyin for m olduğunu savunurken, Aquinalı, bir formun aktüelleşmesinden çok, varlığa gelme ediminin önemli olduğunu öne sürmüştür. (Paradigma Felsefe Sözlüğü)
57

Doymak bilmeyen iştahı sadece aklıyla sınırlı değildi. Sürekli ve çok miktarda yemek yiyordu. Zaten uzun boylu biriydi ve bu şişmanlık onu bir dev gibi ağır hareketlere mahkum etmişti. Hocası ile kıyaslandığı zaman epeyce genç sayılacak bir yaşta olduğu halde artık günlük yaşantısını sürdürmek konusunda bir hayli zahmeti vardı. Yanı ndakiler gerçi ona yardım etmek konusunda birbirleriyle adeta yarış halindeydiler; fakat o gerçekten bir deve benziyordu ve vücudu kendisini taşımakta zorluk çekiyordu. Renaissance from Fr. renaissance des lettres, from O.Fr. renaissance, lit. "rebirth," usually in a spiritual sense, from renaître "be born again," from V.L. *renascere, from L. renasci "be born again," from re- "again" + nasci "be born" (Old L. gnasci; see genus).

58

Dokuzuncu Gün

173

Erasmus’u düşünün, tam bir papaz, zaten Cizvit okulu mezunudur. Descartes… Belki en düzgünü biraz Machiavelli’dir. Campanella, Montaigne, hepsi sıkı Hıristiyan. Bana soruyorsanız, Rönesans niye denmiş ben bilmiyorum. Ortaçağ’ın devamı gibi geliyor bana, bir başlangıç göremiy orum. Geriye hocamın meslektaşları var, tamam. Yerden göğe saygı du yduğum, Kopernik, Kepler, Galile var. Rönesans onlar, ötekiler değil. Rönesansı başlatanlar Kopernik’tir, Galile’dir, Kepler’dir, ötekiler değildir. Reform diyorlar. Ne reformu? Reform deyince, anlanan şu; iyi bir değ işiklik. Luther kim, iyi değişiklik kim. Katolik kilisesinin, Hıristiyanlığın doğuşundaki özgün halinden saptığını iddia ederek, o özgün haline dönmeyi sağlayan bir tezdi bu. Yani cennet kitapları, biletleri, Kilise zulüm yaptı, soygun yapıyordu, buna karşı çıktı. Ama çıkıp da bir de vrim adına devrim, reform adına reform yapmadı. Hayır dedi, biz İsa’ya geri döneceğiz. Bunun neresi reform? Luther, sıkı gerici bir adamdır. Ayrıca dengesiz de bir adamdı. Çalışma masasında ikide bir sağa sola boya okkalarını vururdu. M- Çok bilmiyorum ama Rönesans’taki değişiminin altında, ekonomik, yönetsel yapıda değişimin bir yeniden yapılanmadan söz edebilir miyiz? O zaman Rönesans’ı anlatırken, bu dediğini söyle. Buna katılıyorum. M- Aslında Rönesans’ın olmadığını açıklayacak bir şey bu. Yeniden uyarlamaya ihtiyaç duyuldu. O zaman gidip onlara diyeceğiz ki siz yanlış yerdesiniz. M- Çünkü o papazların gücünü azaltmak zorundalar, kralın gücünü azaltmak zorundalar, aristokrasinin gücünü azaltmak zorundalar. Yeni bir sınıf başlıyor. Burjuva sınıfı ortaya çıkıyor ve yeni bir düzenlemeye ihtiyaçları var. Yoksa hadi biz reform yapalım da aydınlanalım da… O zaman o baylara, açıp diyeceksin ki, arkadaşım bunu söyleyin. Rön esans üzerine neyi açsanız bu papazların düşüncelerini anlatır. Era sYeniden doğmak anlamına geliyor ve genellikle spritüal anlamda kullanılıyor. Yükle ndiği anlam bakımından kelime, dinsellik taşıyor. Burada sormamız gereken soru, bizde neden “yenilik” benzeri bir karşılık bulduğu.

Dokuzuncu Gün

174

mus’u anlatır, yarım bir düşünür. Campanella’yı anlatır, güneş ülkesi falan. Ben Rönesans’ta düşünür olarak bir düşünür görmediğimi söyledim. Bu dediğine katılıyorum. Zaten söyledik, fizikçiler adına büyük bir değişiklik olmuştur. Dediğin siyasal değişime katılıyorum. Şunu unu tma, cadı avcılığı vardır. Cadı avcılığını kiliseler yapmıştır. Sorarım ben bazılarına, cadı avcılığı ne zaman başladı? Sanırsın ki ortaçağda. Yok, ortaçağın bitiminde başladı. M- Yüzyılın başına kadar Amerika’da devam etmiş. En son cadı vakası 1920’lerde Amerika’da yaşanmış. Beyler cadı avcılığı milattan sonra dördüncü yüzyılda başlar, dört yüz yıl sürer59. Rönesans da o zaman başlıyor. Rönesans’ın başladığı yerde cadı avcılığı olur mu? Olmaz, demek ki başlayan Rönesans değildi. Ç- Bir de hocam, reform dendiğine göre, eski formuna dönmeyi anlatıyor. M- Yeniden organize etmek anlamına da geliyor ya. Yeni biçim vermek. “Re”, yeniden.60 Onu kabul edeceğiz de o zaman bunu kutsamamıza ne gerek var. Ç- Sözcük zaten onu anlatıyor gibime geliyor. Yenilik anlamına gelmiyor. Gelmiyor. O zaman biz yutmamalıyız bunu. Kitaplar da böyle, aman Avrupa reform yaptı, Rönesans yaptı. Yok arkadaş, yok öyle bir şey. İşte söylüyorum, cadı avcılığı dört yüz yıl sürdü. Kepler’in anasını da astılar. O garibin anası da gitti cadı diye. Canlarının sıkıldığına cadı diyorlardı. 61

59

…about 1480 to 1750 / The last executions of people convicted as witches in Europe took place in the 18th century. (viki) re- prefix meaning "back to the original place, again," also with a sense of "undoing," c.1200, from O.Fr. and directly from L. re- "again, back, against." Often merely intensive. Yeniden asıl yerine dönmek anlamındaki önek. Kimi sözlüklerde “ıslahat”, “yeniden biçim vermek” karşılıklarını veriyor. Bu karşılıklarla da “yeni”yi, “devrim”i anlamamız mümkün değil. Hele “Rönesans” kelimesi ile birlikte düşünürsek, tümüyle olanaksızlaşıyor.

60

61

“Many leading Protestants of the following centuries, their differences with the Ca tholic Church notwithstanding, adopted nearly identical views. Even humanists such as Desiderius Erasmus and Thomas More believed in witches.” – Carl Sagan, The DemonHaunted World.

Dokuzuncu Gün

175

M- Bir tarihçi şöyle diyor hocam: Cadı avcılığı döneminde yaşayan insanlar için, bunun bir safsata, bir boş inanç, saçmalık olduğunu anlamak ne kadar zorsa, şimdiden baktığımızda o koca koca bilim adamları, koca koca filozoflar kolay bir şey diyebiliyorlar. Cadı diye bir şey yok, insa nları cadı diye öldürdüler. Hadi bakalım o dönemde söyleyin bunu. Konuştuk ya geçen gün, hani Çağlar kardeşimin bir sorusu üzerine. Dedik ki, bugün içinde bulunduğumuz saçmalıklar daha büyük. Bir şey de söyleyeyim ben, o gün söylemeyi unuttum. İki dünya savaşında, yani birinci ve ikinci dünya savaşında, bugünkü İngiltere, Fransa ve İta lya’nın nüfusuna denk nüfus öldü. Düşünebiliyor musun, tarihte böyle bir şey olmamış. Çağımızı övecek halde değiliz. Bu kara bulutların içi nden, alaca bulaca bir ışık doğar. Descartes onun için önemli. Yoksa Descartes, neresinden baksan elinde kalacak bir filozof. Grekleri bilmez, doğru dürüst ortaçağı da bilmez. Ama batılıların bir huyu var, bizim yaptığımız, büyüğüz, yani bizim yaptığımız güzeldir, kendileri için. Hele de Fransız’san. Cogito ergo sum, söylüyorum, batı felsefesi, ta Platon’dan beri nesnesiz düşünülmeyeceğini çok iyi biliyordu. Ama bu adam çıktı, cogito ergo sum, yapamazsın kardeşim. İstediğin kadar gürültü yap, istediğin kadar göğe çık, ölü bir döngüdür bu. Geçen gün de söyledim, ontolojisi de saçma sapan bir ontolojidir. Biliyorsunuz Descartes, madem açtık söyleyeyim, iki töz var, der. Birisi uzamlı töz, birisi ruh tözü. Biz gördük ki, ruha ne derlerse desinler, bu bedenliliğin içerisinde olmak zorundadır, birleşik olmak zorundadır. Ayrı ruh olmaz. Eğer bundan diriliği, düşünmeyi, ya da insansal varoluşu anlıyorsak, bedenin içinde olmak zorundadır, bir. İki, beden ve zihin diye bir ayrılık olamaz. Zihin dediğimiz şey, bedenin bir parçası. Ne yapmış Descartes ve öğrencisi Spinoza? Yapı düzenini, edimle karıştı rmış. Mesela Ethika’da düşünce diye geçer, evrenin ilkesi, tözün iki ana özelliğinden birisi, düşünce. Düşünce özellik olur mu? Düşünme bile değil, düşünce. Düşünce bir üründür. M- Ama hocam. Şimdi… Cübbemi getireceğim ha!

Dokuzuncu Gün

176

M- Lütfen getirin, onu defalarca söylüyorum, bu konudaki düşüncemde ısrarcıyım. Dirençliyim de. M- Spinoza diyor ki zihin ya da düşünce, zihin demeyeyim, çünkü artık o kavramları öğrenmiş olmamız lazım, düşünce bedenin bir sonucudur, der. Bedenin bir eylemi olmazsa, bir düşünceden söz edemeyiz. Sonra birleştirir der ki, bedenin düzeniyle, zihnin düzeni aynıdır, der. Kabul. Onu der ama bize şunu demeliydi. Bedenli töz, düşünür, dem eliydi. Düşünce diyor. Benim tezim şu: Bedenli töz düşünür. Zihin, bed enimizin daha çok düşünen, duyularımız da düşündüğü için böyle söylüyorum, daha ağırlıklı düşünen bölümüdür, yapı düzenidir. Düşündüğümüz yapan bir edimde bulunur. Edimde bulunduğu zaman düşünceyi edinir, ürünü edinir. Üç durum; yapı, edim, ürün. Benim dediğim, Spinoza bunları karıştırmış. Spinoza çok rahatlıkla karıştırabilen bir beyin. Diyor ki; tanrı evrenin içkin nedenidir. Bal gibi de söylüyor. Tanrı evr enin etken nedenidir, diyor başka bir önermede 62. Olay bu. Bal gibi de yapabiliyor bunları. Çünkü yirmi iki senede yazılmış bir kitaptır, kınamıyorum, bu arbedelerin içinde ancak bu kadar yazılabilirdi. Ama şunu söylüyorum, hiç unutmayalım, evrendeki her nesne düşünür Spinoza’ya göre, yani düşünce üretir, düşüncelidir63. Bu bir. İki, demek ki Descar-

62 63

God is the efficient cause not only of the existence of things, but also of their essence. (1-25) 1-29: Doğada olası hiçbir şey yoktur; tersine her şey tanrısal doğanın zorunluluğu sonucunda, belli bir şekilde varolmaya ve bir eyleme belirlenmiştir. (Çiğdem Dürüşken) Şeylerin Doğasında olumsal hiçbirşey yoktur, ama tüm şeyler tanrısal doğanın zorunluluğundan belli bir yolda varolmaya ve eyleme belirlenir. (Aziz Yardımlı) Nothing in the universe is contingent, but all things are conditioned to exist and operate in a particular manner by the necessity of the divine nature. 2-1: Düşünce Tanrı’nın bir sıfatıdır; yani Tanrı düşünen varlıktır. (Ç.D) Düşünce Tanrının bir yüklemidir; ya da Tanrı düşünen bir şeydir. (A.Y.) Thought is an attribute of God, or God is a thinking thing. 2-11: İnsan zihnini fiili olarak kuran ilk öğe, fiilen varolan tekil bir şeyin fikrinden başkası değildir. (Ç.D.) İnsan anlığının edimsel varlığını oluşturan ilk şey edimsel olarak varolan tekil bir şeyin ideasından başka bir şey değildir. (A.Y.)

Dokuzuncu Gün

177

tes’ın nesnesiz düşünmesine cogito ergo sum’una karşı çıkıyorum. Nesnesiz düşünemezsin. Nesneli düşünüyorsan dış dünyanın varlığına ayrıca kanıtlamana gerek yok. Bir de Berkeley var. Berkeley diyor ki olmak, düşünülmüş olmaktır, algılanmış olmaktır64. Şu ağacı Müjdat algılıyorsa, o ağaç vardır diyebilir. Kim der, Müjdat. İşte biz dış dünyayı sadece algıladığımızda var diyebiliriz, düşüncededir o, anlıktadır, zihindedir, öyle diyor. Başka türlü dış dünyanın oluşundan, varoluşundan diyelim daha iyi anlatmak adına, söz edemeyiz. Tamam, oraya kadar iyi gidiyor. Demek ki biz bir dış dünyadan söz edebilmek için onun algılanmış olmasından söz etmek
The first element, which constitutes the actual being of the human mind, is the idea of some particular thing actually existing. 2-48 Zihinde mutlak ya da özgür irade diye bir şey yoktur, sadece zihnin bir nedene bağlı olarak şu ya da bu seçimi yapması belrlenmiştir; any şekilde bu neden de başka bir nedene bağlı olarak belirlenmiştir, bu başka neden de yine başka bir nedene bağlı olarak belirlenmişr ve bu böyle sonsuza sürer gider. (Ç.D) Anlıkta ne saltık ne de özgür istenç vardır; ama anlık şunu ya da bunu istemeye bir neden tarafından belirlenir ki, bu da bir başkası tarafından belirlenir, ve bu da bir başkası tarafından, ve bu sonsuza dek böyle gider. (A.Y) 2-49 Zihinde seçim diye bir şey yoktur, yani bir fikrin fikir olarak içerdiğinden başka bir olumlama ya da olumsuzlama yoktur. 2-50 İrade ve akıl bir ve aynı şeydir. (Ç.D) Anlıkta ideanın bir idea olduğu sürece içerdiğinden başka hiçbir isteme ya da doğr ulama ve yadsıma yoktur. 2-50 İstenç ve anlak bir ve aynıdır. (A.Y.)
64

Günümüzde en önemli yapıtı sayılan ancak 1710’da Dublin’de basıldığında pek de ilgi görmemiş olan İnsan Bilgisinin İlkeleri Ürerine Bir Soruşturma adlı yapıtı, John Locke ile Fransız Kartezyencilerinden Nicolas Malebranche'ın Berkeley üzerindeki etkilerinin kolaylıkla izlenebildiği yapıtıdır. Berkeley bu yapıtına insan bilgisinin nesnelerinin neler olduğunu araştırmakla başlar. Bu bilgi nesnelerinin başında ışık, renk, koku, tat, ses, sertlik, yumuşaklık, soğukluk, devinim ve direnç gelir. Yeni Bir Görme Kuramındaki görüşlerini çağrıştıran bir ağızla Berkeley, bu temel bilgi nesnelerinin birkaçının bir araya gelerek “ideler topluluğu” ya da “duyulur şeyler” denilen karmaşık birimleri ortaya çıkardığını öne sürer. İşte Berkeley’in ünlü “esse est perapi” (“varolmak algılanmaktır”) savı bu duyulur şeylere uygulanır. Çağdaşlarının çoğu, algının zihinden bağımsız olamayacağından ötürü, şeylerin özünde algının yattığını kabul etmiş olsa da pek azı bu ya klaşımı metafizik bir ilke olarak benimsemiştir: “Kendisi ruh olmayan bir şey varsa, o halde o şey varolmak için algılanmalıdır.” Berkeley’in bu temel savına hep ağaç, kitap, masa gibi şeylerin algılanmasalar da varoldukları söylenerek karşı çıkılmıştır. Berk eley ise bu itirazları, ister algılansın ister algılanmasın her iki durumda da düşünen bir zihne gereksinim duyulduğunu söyleyerek kolaylıkla bertaraf edecektir. Berkeley açısından dış dünyanın zihinden bağımsız olamayışı kuşku götürmez bir durumdur. Ne var ki, bu durumdan maddi nesnelerin varoluşlarının zihne bağımlı olduklarından öte bir sonuç çıkmazken, Berkeley bir adım daha atarak zihinsiz maddi nesne anlayışlarının ya anlamsız ya da çelişkili olduğunu ileri sürer. (Bilim ve Sanat Felsefe Sözlüğü)

Dokuzuncu Gün

178

zorundayız. Algılanmış olmak da anlığımıza onu taşımak, orada onu resimlemek durumundayız. Tamam, kim resimleyecek bunu Müjdat. Peki, Müjdat Neptün yıldızından mı geldi? Müjdat’a nasıl var diyeceğiz? Müjdat orada Berkeley’in emrinde bekliyor, var mı öyle şey? Önce sen bana şu Müjdat’ı bir anlat. Ağacı algılamasını, düşünmesini ondan sonr a bana anlatırsın. Sen ne yapıyorsun? Arkaya geçip bir puan kazanıyorsun. Önce Müjdat’ı kanıtlamalısın. Bedenli bir töz, düşünen bir töz, düşünür tamam, düşündükten sonra o nesneye var de. Ama önce benim önüme Müjdat’ı koyun. Dış dünyayı böyle uyduruk tümcelerle kanıtl ayamayız. Yok algılanmak da, yok algıya taşımakla… Dış dünyadan söz ediyorsun. Düşünen bir şeyden söz ediyorsan, dış dünyadan söz ediyo rsun. Bu, Descartes’in düştüğü oyundan değişik bir oyun. Bu sefer de özne bakımından eksiklik var, çarpıklık var. Önce sen bana insanın oluşuşunu ortaya koy. Ondan sonra diyelim ki bu düşünür, düşündüğü nesne vardır. Ama peşin onu var sayıyor, o algılanmakla diyor. İşin sıkıntısını bu sayın filozof çakıyor tabi. O kadar da aptal değil. Peki, Müjdat nasıl var, diye sorulur ihtimaline karşı, Müjdat diyor, Tanrı’nın zihninde vardır. Çıktık havalara. Bu felsefe değildir. E- Bayağı güzelmiş, benim hoşuma gitti. Bu Berkeley’in felsefesi. Ç- Şiir gibi. E- Gerçekten şiir gibi. Zihinde olmak güzel bir kavram. Ne kadar güzel. Ç- Ama bir şey var, genelde hep o oluyor zaten. Bilinmez, bilinemezle açıklanıyor. O zaman sıfıra sıfır. Bitiyor işte, orada da ölü döngü var. O- Orada da tanrıya geçiyorsun, tanrı kimin kafasında var? O kimin kafasında var? Öyle ya, yolculuğa devam edeceğiz. Biz, insansal oluşumuzun bir yetisini kullanarak dış dünya üzerine konuşamayız. Kafamızı, kendi çarkı içinde dönerken, dış dünya var mıdır, yok mudur sorusunu bile soramayız. Geçen gün gördük ki duyularımız, dış dünyayı zorunlu olarak duyar. Top patladı mı duyarız. Denizi önümüze koydular

Dokuzuncu Gün

179

mı, görürüz. Bir lağımın yanında kokuyu duyarız. O sinirlerle beyne gider. M- Burada sıkıntı şey olabilir mi, iç ve dış ayrımında kaynaklı. Şimdi biz kendimizi iç dış olarak tanımlayıp, sonra da bizim dışımız diye tanıml adığımızda bir sıkıntı oluşuyor. Şöyle tanımlarsak, biz dış dünyanın bir parçasıyız ve dış dünya, daha doğrusu uzayın bir parçasıyız, uzayın diğer parçalarıyla bir ilişki, bağıntı halindeyiz. Bu bağıntı bizim dilim imizde duyu verileriyle taşınır, bir imgeye yol açar. Sonra biz bu img elerle düşünürüz. Uçamaya ne gerek var? M- Kendimizi eğer orijin kabul edersek, bu düşünceye ulaşamıyoruz. Berkeley zamanında, insan hala merkez. Kepler’in, Kopernik’in dünyayı merkez olmaktan çıkarma devrimi var ya. Darwin’in de galiba, insanı merkez olmaktan çıkarma gibi bir bilimsel sonucu var. Sorun oradan kaynaklanıyor olabilir. O zaman onu desinler. Neden buna gerek duyuyorlar? Şöyle de bir şey var; anlık denen beyefendi, bir sürü duyu organına diyor ki, sen halt edersin. Hangi yetki ile? Sen kulağın duyduğunu, yok duyamazsın, gözün gördüğünü, göremezsin, burnun kokladığını, koklayamazsın, niye? Ben karar veririm. Sen kimsin? Bu, duyu organları üzerine kurulmuş bir hegemonyadır, kurdurulmuş daha doğrusu. Biz evrenimizi, insan özneler olarak, duyularımızla görüyoruz, kokluyoruz. Göklere çıkmaya hiç gerek yok. Anlığımızla da bu edimi tamamlıyoruz, bu kadar basit. Ama onların uçmaya ihtiyaçları var. Felsefeyi teolojiyle karıştırmış, gözden düşürmüşler. Felsefe bu değil. Felsefe din üzerine susar, susması ger ekir, konuşmaya tenezzül etmediği için. Ama konuşturmuşlar. M- O zaman hocam, felsefenin din hakkında konuşma hakkı yok mu? Onu konuştuk galiba. M- Din niye var sorusunu soramaz mı? Söyledik bunu. Felsefenin iç disiplini dedik. Felsefe şu ya da bu pe ygamberden bahsetmez. Şu ya da bu şekilde tanrıdan bahsetmez. Ne

Dokuzuncu Gün

180

yapar biliyor musun? Onun nesnesini konu eder, inancı konu eder. Tabi etmesi de gerekir. M- Önemli bir olgu. Dinsiz toplum yok. Bir tane dinsiz topluma rastlamış olsak, evrensel bir olgu olduğu için… Onu etmelidir, etmesin demedim. M- Galiba dinin yanılsamaya ihtiyacı var. Yani kendimizi evrenin öze llikli öğesi olarak görme yanılsamasına. Bunu geçen sene de söylediniz. İnsan, sen neden önemlisin ben onu anlamıyorum. Sen bir varlık alanısın, hayvan da bir varlık alanı. Niye o senin hizmetinde oluyor ben onu anlamıyorum. M- Nietzsche, eğer kendinizi özelliksiz olarak görmeyi kabul edebilecek yalınlıkta olsak, sorun kalmayacak ama buna dayanamayız, diyor. Hiçbir özelliğimiz olmadığında, daha doğrusu evrendeki bütün her şey kadar özelliğimiz olduğu gerçeğini kolay kolay sindiremeyiz. Ç- Aslında alışınca rahatlatıcı bir durum.

Onuncu Gün

182

Töz ve nitelikleri incelerken gördük. Töz kendi ile olan ve kendi ile t anınan diye tanımladığımız bir olguydu. Niteliklerse bir töz dayanağının üstünde var olabiliyordu. Klasik benzetme ile renk, koku vesaire. D emek ki tözü oluşturan temel, kurucu ilkeler var ve bu ilkelerle oluşan bir olgu var ve bu olgunun sırtında çeşitli ilineksel dediğimiz özellikler var. Peki, uzam ve zaman ne? Bu açıdan bakıldığında nasıldır? Acaba bir tözün sırtında mı oluyor ya da Newton’un dediği gibi bunlar bir töz müdür ya da ona bağlı, Leibniz’in dediği gibi görece şeyler midir? Bu nların, eğer göreceli ise, başkasına göre var oluyor ise, niteliklerden ne gibi bir ayrımı vardır. Çok dikkatle bakalım. Bir töz, bir tözler dünyası, uzay diye bir bütünden söz etmemiz mümkün değildir. Uzay, tözlerin bir toplu biçimidir. Demek tözler olmasaydı, uzay olmayacaktı. Bu, herhangi bir tözün sırtında olmak gibi bir olmak değil. Öz nedeniyle olmak, töz yüzünden olmak , aradaki fark bu. Nitelik tözün sırtında olur. Uzay bir tözün sırtında olmuyor, töz nedeniyle ol uyor. Bizim tözler bütünü diye gördüğümüz dağlar, taşlar, denizler olm asaydı, bir evren bütünlüğü olmasaydı, uzaydan söz edemeyecektik. Tabi yeni başlayacağımız konu, zamandan da söz edemeyecektik. Zaman, bu tözler bütününün değişmesi ve devinmesinin ölçüsüdür. Bu kadar basit arkadaşlar. Evrenimiz, Parmenides’in evreni65 gibi bir buz kalıbı gibi

65

Parmenides, söz konusu metafiziğinde, şöyle akıl yürütür: Var olan herşeyi gerçeklik, var olan veya Varlık olarak niteleyelim. Varlık varlığa nereden gelmişti? Burada iki alternatif vardır. Varlık varlığa ya varlıktan (yani, varolan bir şeyden) ya da yokluktan (yani, var olmayan bir şeyden) gelmiş olabilir. İkinci alternatif, tüm Yunanlı filozoflar gibi, Parmenides için de kabul edilemez olan bir alternatiftir, çünkü Yunanlılara göre, hiçten hiçbir şey çıkmaz. Birinci alternatif söz konusu olduğunda ise, Varlığın yaratı lmamış olduğu sonucu çıkar, çünkü O varlığa kendisinden gelmiştir. Yani, varlık kendi kendisiyle aynıdır. Varlığın, Parmenides’e göre, parçaları da yoktur. Bir an Varlığın ya da Gerçekliğin parçaları olduğunu düşünelim. Bu parçalar ya gerçek parçalar olacak ve dolayısıyla bir varlığa sahip bulunacaklar ya da gerçek olmayacaklardır. İkinci alternatif söz konusu olduğunda, parçalar var olmayacaklardır. Buna karşın, birinci alternatif söz konusu olduğunda, parçalar varlık olmak bakımından bütünle aynı olacaklardır. Bu ise, Varlığın bir olduğu ve parçalarının bulunmadığı anlamına gelir. Varlık, Parmenides’e göre, bir, bölünemez ve süreklidir. Var olanı dolu olanla, var olmayanı da boşluk veya boş uzayla özdeşleştiren filozof için varlığın bölünememes inin nedeni, varlığın içinde var olmayanın, boşluğun bulunmamasıdır. Varlık bölün emez olduğuna göre, o aynı zamanda sürekli olan, benzer, aynı cinsten bir bütündür.

Onuncu Gün

183

olsaydı, donmuş olsaydı, durağan olsaydı, hiç değişmeseydi, zaman diye bir konudan hiç söz edemeyecektik. E- Newton’un anlayışı değil, değil mi hocam? Newton’un anlayışı değil. E- Her şey zamanın içinde hareket eder, diyor. Yok. Newton, her biçimde saltık olarak bir uzaydan, saltık olarak bir zamandan bahseder. Yani bir tözdür ona göre. Şuna, buna göre değildir, kendinde vardır, uzay ve zaman. Zaten Einstein… E- Kendinden bir şey diye tanımlıyor zaten. Güzel. E- Töz olarak tanımlıyor, sizin dediğiniz gibi. Esas tanımında o var. Mutlak, değişmeyen, kendinden bir şey olarak, hem zamanı hem de uzayı öyle tanımlıyor. Einstein’ın attığı adım onu sıfırladı, hiçledi. Öyle bir uzayımız ve zam anımız yoktur, dedi. E- Sizin tanımız daha çok Leibniz’in tanımı gi bi. Aşağı yukarı. E- O da böyle tanımlıyor galiba, uzayı özellikle. Nesnelerin ya da sizin töz dediğiniz şeyin ilişkisel tanımlanışı. Kesin olarak. Bir yapısal düzende uzayımız olmasaydı, zamanı da o lmazdı. Nesneler, deviniyor, değişiyor. Biz o devinme ve değişmeyi bir kısım mekanik araçlarla ölçüyoruz. Parametreler var, saatler var, ta k-

Varlık ya da gerçeklik, sınırsız değil de, yetkin olması, hiçbir şeye muhtaç bulunmam ası anlamında, sonlu ya da sınırlıdır. Varlık alanında, onu sınırlayan, ondan başka bir varlık olmadığı için, o aynı zamanda birdir. (…) Varlık hakkında, onun var olduğu dışında hiçbir şey söylenemez. Varlık hareket edemez, değişmez, çok olamaz, zira har eket eder, değişir ve çok olursa, var olmayan bir şey, yokluk haline gelir. Varlığın var olmak dışında hiçbir özelliği yoktur. Nitekim, Parmenides, özdeşlik ilkesine dayanarak, yalnızca “Varlık vardır, yokluk ya da var olmayan var değildir” demiştir. (Par adigma Felsefe Sözlüğü)

Onuncu Gün

184

vimler var. Diyoruz ki, şu kadar zaman geçti. Askere gide r oğlumuz, diyoruz ki, üç ayı var. Biri seninle randevulaşıyor, saat yarın onda bul uşalım. Bunlar hep, senin benim koyduğumuz parametrelerdir. Ç- Yani zaman ilineksel olarak var. Ama zaman bizim tözümüzde bul unan bir şey. Belli bir zaman kesitinde var olmamız gerekiyor, şu tari hten şu tarihe. O özümüzde var, her nesnede var. Biz şöyle diyelim. Zaman bizim içimizde değil, biz zamanın içerisindeyiz. Ç- Ama belli bir zaman kesitinde olmak zorunluluk. Doğrudur. Biz zamanlıyız. Heidegger’in ünlü eseri de Varlık ve Zaman66. Orada güzel açıklamalar yapar. Zaman böylece bizim yaşamsal alanımıza giriyor. Hem de çok müthiş giriyor. Zaman sandığımız gibi fiziksel zaman gibi fazla temiz de değil, ak yüzlü de değil, eli tertemiz değil zamanın. Önümüze gelip çıktığın da, sıra dağlar gibi önyargılar, gelenekler, töreler koyar. Zamanın eli temiz değildir. Zaman diyor ki, bana uyacaksınız. Zaman görünmeyen bir tirandır. Kirli bir musluk nasıl dağlardan gelen suları kirleterek önümüze korsa, zaman da öyle bir boru ki, bütün geçmişi önümüze öyle ki rlenmişlikle getirir yığar. Biz onunla bir ömür boğuşuruz. Yüzde doksan dokuzumuz da zamana teslim olur. Aman ha onu aşarız demeyin. Zamanı kendi içindeki yapısı bakımından gördüğümüzde, şimdiki z aman vardır, yan yanalık. Bir geçmiş vardır, bir de gelecek vardır. Geçm işi takvimlerle, tarihlerle ölçeriz, deriz ki, bu geçmiş idi, şu tarihte İsta nbul alındı, şu tarihte Fransız devrimi oldu. Gelecekte de 3000 yılında şöyle bir Türkiye umut edebiliriz. Her biçimde bunu adı, belirttiğimiz gibi, parametrelerle ölçülebilen, birbiriyle mukayese edilerek ölçüleb ilen, devinmenin, değişmenin ölçüleridir. Bir memurun çalışma saati, günde sekiz saati, içinin çalışma saati belirlenmiş. Sekiz saat diye bir olgu var mı, yok. Saatle ölçtüğümüz bir durumdur bu, olanaktır, k o-

66

Varlık ve Zaman, 2004, İdea Yayınevi, Çev: Aziz Yardımlı Varlık ve Zaman, 2011, Agora Kitaplığı, Çev: Kaan H.Ökten

Onuncu Gün

185

numdur, ortamdır. Ama asla töz değildir, dilim varmaz ona. Bizi engelleyen bir şey yok, sekiz saat çalışabiliriz, sekiz saat uyuyabiliriz, sekiz saat şöyle ya da böyle davranabiliriz. Eylemlerimizi ölçmeye, nesnelerin değişimini ölçmeye yarayan bir ölçüdür zaman. Bunu biz bulmuşuz. Zaman bizim icadımızdır. E- Norbert Elias’ın bir kitabı vardı67. Orada aynı şeyi söylüyordu. Zaman toplumsaldır. Toplumun kuruluşundan ta ilk zamandan beri, rahiplerin ya da yöneticilerin, insanların ne zaman ekeceğini, ne zaman dikeceğini söylemesiyle oluşan, tamamen toplumsal ve insanın yarattığı bir şey. M- Ve toplumlar karmaşıklaştıkça, zamanın inceldiğini söyler. Mesela ilkel topluluklarda saat yoktur, saniye, dakika yoktur. Gün falan da yo ktur. Onlarda, falan zamanda, harman zamanında, falan kıtlık zamanı nda… Zaman ölçü birimleri daha geniş, çünkü toplum karmaşık değil. Ama karmaşıklaştıkça, o ilişkileri daha iyi düzenleyebilmek adına, ölçme işini daha ince yapmaya başladık. E- Şu anda zaman gerçekten varmış gibi düşünüyoruz. M- Çünkü çok inceldi. E- Zamana göre yaşıyoruz. Zaman bizim dışımızda, biz ona uyuyoruz, zaman geliyor biz gidiyoruz, zaman akmaya devam ediyor. Bizim alg ımız o. Bizim dışımızda akıp gidiyor. Öyle mi diyelim, biz mi akıp gidiyoruz? E- Biz öyle algılıyoruz. Aslında değişen biziz. Biz akıp gidiyoruz. Zaman bir tren rayı gibi duruyor, üstündeki tren geçip gidiyor. Zaman geçmez, biz geçeriz. Keşke zaman geçse de biz dursaydık, ölmezdik. Keşke zaman bizim içimizde olsaydı, öteki ilkeler gibi, ölmezdik ki. Zaman dışımızda. Zaman dışkın bir yapı, dışımızda. Biz onun içerisindeyiz, içinde değil, kayıp gidiyoruz. Bir gün geliyor, diyorlar ki, hadi bakalım hemşerim, başka alanlara geçeceksin, olay bu.
67

Norbert Elias, Zaman Üzerine, Orjinal isim: Über die Zeit, Ayrıntı Yayınları, çev: Veysel Atayman

Onuncu Gün

186

Geçen gün söyledik mi bilmiyorum, Afrika oymakları yaşadıkları alanı kutsallaştırmışlar, her toplum gibi. Ad verirken buna başvuruyorlar. Tarlada doğan, çeşmenin başında doğan, verandada doğan… Etiyopya’ya gidin diyorlar, hiç kimsenin adı yersel olmayan bir ad değildir. Ağacın dibinde doğan, balkonda doğan, odada doğan. Onun için o çeşmenin başı kutsal, sık sık gider uğrar oraya. Öper oraları, okşar, orada doğmuş, oradan ad almış. Atletler yok mu? Atletlerin hepsi o. Televi zyonda diyor ki, bu verandada doğan anlamına gelir. Zaman ne oluyor? Zaman da epey kutsallaştırılmış, sonsuzlaştırılmış. Ölmeyeceğimiz bir alana geçeceğiz, dinsel kitaplarda var. Derler ki; Tanrı’nın zamanı mutlak, uzayı mutlak. Her zaman vardı, her yerde var. Yanlış bu. Bir yandan diyorsun ki ne varsa evrende Tanrı yarattı, bir yandan da diyorsun ki zamanın içerisinde, mekânın içerisinde, her yerde her zaman. Zamandan önce tanrı var olmalı ki zamanı yaratsın. Uzaydan önce tanrı var olmalı ki uzayı yaratabilsin. Demek ki tanrı zamandan ve uzaydan bile aşkın. Eğer eskatolojik olarak konuya bakıyorsak, zamandan ve uzaydan önce de var olmalıdır ki yarabile onu. Ç- Orada da başka bir soru devreye giriyor. Sonsuzun yoktan farkı nedir? Yani sonsuz bir şeyden bahsediyorsak ona nasıl var diyebiliriz? Zaten açmazları orada. Tanrı kavramında açmazlar çok da biri de bu. Oraya geçtiğimizde göreceğiz, diyor ki, insan özgürdür. Bizim ontolojik yapımızda insan özgürdür. Özgürlük temel kiptir ve her insan özgürdür. Kimsenin vermesine gerek kalmadan özgürdür. Özgürlük bir temel kiptir arkadaşlar. O efendinin elinin altındaki köle bile özgürdür. O, Spinoza anlamında zorlanmıştır, köle olmaya zorlanmıştır, zorunlu köle değildir. Hiç kimse zorunlu köle değildir. Zorlanmışla zorunlu farklı şeylerdir. Eğer insan bu boyutlarda özgürse, bir tanrı tikiyle nasıl bağdaştırıyorsun? Çünkü tanrı, senin söylediğine göre, evreni yaratır, dıştan yaratır. Evrene kurallar koyar, topluma kurallar koyar. Peki, kuralları koyduktan sonra insanın özgürlüğü nerede kalıyor? Sen diyorsun ki bana, sen şunu şunu yapmakla yükümlüsün, benim buyruğum gereği nce. Bir yandan da diyorum ki sen özgürsün. Nasıl özgürlük bu? Burada çelişkiler arka arkaya sürüp gider. Demokrasi ile dini nasıl bağdaştırı-

Onuncu Gün

187

yorsun? Din, tanrının mutlak otoritesini kabul eder. Onun dışındakiler kendinden menkuldür, tanrıdan alınmadır o yetkiler, tanrı adınadır. Ama demokrasiye sen diyorsun ki, hayır, özgürlük insanların doğuştan, temel hakkıdır. Hangisi doğru bunun? Şöyle bir yaklaşıma girelim; “Çetin, insandır”. “Çetin, bir insandır”. Bu söylem arasında bir ayrım fark ediyor musunuz? Buradan bir çıkış yapmak istiyorum. M- Burada bir tümel-tekil ayrımı var. O var evet, güzel. Hangisinde var? M- Atmak serbest değil de o yüzden zorlanıyorum. E- “Çetin insandır” tümel olmuyor mu? “Çetin bir insandır” tikel oluyor. Yoksa tam tersi mi? Şöyle diyelim ya da; “Çetin, insan olandır”, “Çetin , bir insandır”. Oradan gidelim, daha kolay olacak. M- “Çetin, insan olandır”, dediğimiz zaman, tekil demiş oluyoruz , tekil bir durumdan söz ediyoruz. Tekil mi, tikel mi? M- Tikel. Güzel. Yani Çetin, bir türe bağlı. Çetin, bir soya bağlı, bir kökeni var. O kökenden. İnsan denen kökenden geliyor. Peki, “Çetin, bir insandır” dediğimizde, ne yapıyoruz? Şöyle diyebilir miyiz? “Çetin, bir insandır” dediğimizde, evrendeki bütün insan olanların topluluğundan bir tan esidir, diyebilir miyiz? Onu demek istiyoruz. Şöyle diyelim, daha açmak için, birey nedir? Bireyden ne anlarız biz? M- İnsan türüne ait olan tek bir kümeler bütünü. Acaba? Söyle demek istiyorum ben. Birey, sosyolojik bir terim. Bir to plum var, toplumun bir parçası olarak Müjdat var. Müjdat o toplumda birey. Söyleyebilir miyiz bunu?

Onuncu Gün

188

M- Evet. Demek ki, “Çetin, bir insan olandır”da, demin çok güzel söyledin, bir tümel-tikel ilişki var. Birçok ilişkisi var. Burada, parça -bütün ilişkisi var. Birey ve toplum dediğimiz zaman, birey toplumun bir parçasıdır. U yrukla devlet dediğimiz zaman, uyruk devletin bir parçasıdı r. Bunu kabullenebiliyor muyuz? Yerleştirebiliyor muyuz? M- Dinlerken çok kolay. Ama bunu içselleştirmek… Ben de ondan söz ediyorum. M- Bu ezberleniyor. Ezberlenmesin, yok. M- Geçen sene, bu konuyu konuştuk biz, hatta hoca bize yazdı, ödev olarak verdi. Biz de düşündük, sözlerimizi söyledik. Şimdi onlardan hatırladıklarımla konuşuyorum. Bunu tam içselleştirememişim, çünkü inanılmaz bir kavram ikilikleri bunlar. Parça -bütün üzerine belki de binlerce sayfa yazı yazılmıştır, fizikçiler ve felsefeciler tarafınd an. Kavramları tam olarak oturtmak için bunlar üzerine eyleşmek gerekiyor. Bir yere gideceğiz buradan. Hem de çok önemli bir yere gideceğiz. “Ç etin insan olandır”, o bir insan soyunun, insan türünün bir tikelidir. Varoluşa gelmiş biçimidir, türevidir. Her zaman konuştuk bunu, bir buğday tohumu buğday soyunun oluşa gelmiş bir ögesidir, tanesidir. Tike ldir bu, tekil değil. Bir de şu var; biz insan olarak milyonlarca, milyarla rca insan, evreni doldurmuşuz. Bunların her biri, birer insan olandır. Bunların kendi aralarında da bir ilişkisi var. O nedenle Çetin, bir insa ndır, insanlardan biridir. O yayılmış olan insanlardan biridir. Tıpkı to plumdaki bir birey gibi, onun bir parçası olarak, bir töz olarak. İnsan, bütün insanlardan bir tanesi olarak, bir töz olarak evrende yer alır. Yani sen, Afrika’daki, Asya’daki, Amerika’daki insanlardan bir insan olarak onlardan birisi olarak bir tözsün. Onlarla eşitsin, insansın. Bir yandan da senin boyutunda insan olmaklık var, “Çetin’in, insan olan” dediğimizdeki durum gibi. Tabi çetrefil bir konu.

Onuncu Gün

189

Devletin uyruğu var, devletle ilişkiler var. Ne olarak, uyruk -devlet ilişkisi var. Ama sonuçta uyruk, devletin bir parçasıdır. Birey -toplum ilişkisi var. Sonuçta birey, toplumun bir parçasıdır. İyi de biz insan olarak, bir insanlık topluluğunun bir parçasıyız. İnsan soyunun bir tikeli olduğ umuz kadar, dikeyinde, yatayında da bütün insanlardan bir insanız. Tabi uzay ve zaman boyutuna geleceğim de buradan da ontolojiye kaymak istiyorum, etiğe kaymak istiyorum. Biraz daha somuta inelim o zaman. Kişi, ne demektir, ne anlarız? Person, Arapça şahıs, Türkçe kişi. Ç- Tekil. Tekil, nasıl bir tekil? Fena değil de nasıl tekil? Ç- Yine parça. Bir bütünün parçası sonuçta, kişi. Hangi bütünün parçası? Bireyden farkı ne? M- Diğerleri de birey, diğer bireylerden onu ayıran özellikler var. Güzel. Birey demiyoruz da niye kişi diyoruz? Oradan devam et. Ç- Çünkü belirli özellikler barındırıyor. Evet. Şimdi bir oba düşünün, cemaat. Cemaatte kaçınılmaz olarak kişi bulamazsınız arkadaşlar. Cemaatte her bir öge bireydir. Neden diyeceksiniz, cemaatin kurallarına tıpatıp uymak zorundadır, cemaatin kurall arına tapmak zorundadır, onlardan biri olmak zorundadır. Oba, Türkç esini söylüyorum, nasıl evlen demişse öyle evlenecek, nasıl yat demişse öyle yatacak, nasıl kalk denmişse öyle kalkacak. Bireydir o. Bir obada kişi olamazsın, izin vermezler. Obaya giriş törenleri var. Ne cehennemi bir ıstıraptır! Ölümle burun buruna gelir, bir sürü genç, ölür gider, pisi pisine. O geri zekâlı babalarının kaprislerine ölür gider o gençler, kan kaybından. Sünnet de onlardan birisidir, obaya giriş törenidir. Kesme zsen, sünnetli olmazsın, sana da kimse kız vermez. İşte bireyliğin eg emen olduğu toplumsal alan bu. Herkes orada manalarındadır, ortalıkt adır, özne yoktur. Biz buna zamansallık diyoruz. Gelenek, zamansallık, tarih, töre ve din zaman olarak karşımıza çıkar, sen der birey olacaksın, bu obanın bir üyesisin. İşte kuralların orada yazılı, Hammurabi Yasala-

Onuncu Gün

190

rı68 gibi, On Emir gibi yazılı orada ya da şu kitaptaki gibi, oku, öğren, dersine çalış, gel ondan sonra. Afrika kavimlerinden birinde, anaerkil yapı var. Çocuk doğar doğmaz, babasından, anasından alınıyor, dayısına götürülüyor. Ana soyu, orada büyüyecek. Dayısının yanında büyüyecek, anasının babasının yanında değil. Aşiretlerden birinin önderi, oğlu doğduğunda dayısına göndermez, kendisi besler, büyütür. Derken ona karşı tepki büyür büyür. Bir gün oba, ellerinde sopalarla reislerinin evini çevirirler. Başlarlar bağı rmaya; onursuz adam, töremizi yıktın, şerefsiz adam, yıktı n bizim geçmişimizi, her şeyimizi yıktın, gönder piçini dayısına, onun yeri orası . Görüyor musunuz arkadaşlar? Bu, olmuş bir vaka. Gönder piçini yerine, dayısının yanına, anasının kanının aktığı yere, soyunun olduğu yere, sen onu sadece ürettin, o kadar. Derler herkes uyruk, eğer olabilirse tabi. “Eğer olabilirse”den kastım şu benim; yasalar önünde eşitse, yasalar birini
68

Yaklaşık iki metrelik silindirik bir taşın üstüne Akatça dilinde, çivi yazısı ile yazılmış olan kanunlar 282 maddedir, ancak bu maddelerin 33'ü (madde 66-99) şu anda okunamayacak durumdadır. 13 sayısı uğursuz sayıldığı için 13. madde yazılmamıştır. Bazıları şunlar:  Bir hırsız duvar delerek bir eve girmişse, o deliğin önünde ölümle cezalandırılır ve gömülür.  Bir evde yangın çıkar ve oraya yangını söndürmeye gelen bir kimse evin sahibinin malında göz gezdirip evin sahibinin malını alırsa, kendisi de aynı ateşe atılır.  Adam kendisine bir çocuk veren karısından ya da kendisine bir çocuk veren kadı ndan ayrılmak isterse, o zaman karısına çeyizini geri verir ve çocuklarına baksın diye tarlanın, bahçenin ve malların bir kısmının kullanım hakkını verir. Çocuklarını büyüttüğü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oğlanınkine eşit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.  Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak, buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz.  Bir adam bir çocuğu evlatlık alır ve oğlu olarak ona ismini verirse ve onu besleyip büyütürse, büyümüş bu çocuk bir daha geri istenemez.  Bir adam başka bir kişinin özgürlüğünü kısıtlayacak hareket ederse aynı ceza ona verilir.  Bir kişi hırsızlık yapsa eli kesilir, tecavüz etse ölüm cezası ya da erkeklikten men edilir.  Babasını döven evladın iki eli kesilir.  Bir adamın gözünü çıkaranın gözü çıkarılır.  Birisini suçlayan ispata mecburdur. İspat edemezse ölüm cezasına çarptırılır.  Bir tapınakta veya hükümdar hazinesinde hırsızlık yapan ölümle cezalandırılır.

Onuncu Gün

191

kollamıyorsa, ya da yasaların yönettiğini söyleyenler birilerini kollamıyorsa. Uyruk olmak çok zordur arkadaşlar. Hani kitaplar, Benim Evrenden Torpilim Var69. Evrenin şimdi kimden torpili var, o da ayrı bir konu. Ç- The Secret tarzı kitaplar mı? Everene sipariş verme70. Evet. Demek ki uyruk olmak da kolay bir şey değil. Gerçi uyrukluk, poz itif hukuk açısından herkesin eşit sayıldığı bir statüdür, devlet içerisindeki bir statü. Birey olmak, uyruk olmak, vatandaş olmak, devlette, bir de insan soyunda bir tikel olmak ve yine insanlar arasında bir insan olmak ve kişi olmak birbirinden çok ayrıdır. Kişiye niye vurgu yapıyoruz? Kişiden söz ettiğimiz zaman, kişinin bağlantısı yoktur. Kişi olmak için bir topluma gereksinme yoktur, bir devl ete gereksinimin yoktur, bir soya gereksinimin yoktur. İnsan, uyruk, birey olduğun gibi, hiçbir bağlantıya ihtiyacın yok. Birey, uyruk, insan, göreli terimlerdir. Birisi insan soyuna göre bir tözdür, bir ögedir, ne dersen de, birisi bir topluma göredir, birisi bir devlete göredir. Kişinin hiçbir bağıntısı yok arkadaşlar. Bunu ahlakta bol bol işleyeceğiz. Kişi olmak, tanrı olmaktır, zamanı silmektir, toplumu silmektir, ben olma ktır, özgür olmaktır. Tarih, geçmiş, görenek önümüze böyle tsunami gibi yuvarlanarak gelmiyor ama onun taşıyıcısı var: Toplum. Sen bir şey yaptığın zaman, oradan sorgulama başlar. Hemşerim der, bizim oralarda öyledir. Nasılsın iyi misin? İyiyim. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl? İyi. Yenge nasıl, çoluk çocuk, der demez kontra ataktan bir gol sallamaya girişir. Hemşerim der, haccına gittin mi? Sorgulama başlamıştır, tarih , gelenek başlamıştır konuşmaya. Sen dersin ki, sen ahiret müfettişi m isin, niye sordun ki bunu? Tabi herkes de benim gibi filozofça böyle burnuna indirmez. Gittim ya da gitmedim der ya da gitmeye çalışıyorum, der. Sen gittim dersen, diyeceksin paçayı kurtardım. Kurtaram adın. Kaçıncı kere, der. Bir kere mi gittin yani? Herkes iki kere, beş kere gitmiş. Toplum budur. Aklayın, koklayın, ne yaparsanız yapın, konuş-

69 70

Evrenden Torpilim Var / İstemek Olmanın Yarısıdır, Aykut Oğut, Dharma Yayınları. Kozmik Sipariş Servisi, Barbel Mohri, Kozmik Kitaplar.

Onuncu Gün

192

maya başlarken söyledim, bugün 21. yüzyıla girmiş Avrupa’nın en önemli filozofları teologdur. Dünyanın yüzde doksan dokuzu, tarihin kuludur, kölesidir. Tekrar ediyorum; zaman, masum değildir. Uzay gibi pek masum değildir. M- Buradan bir şey söylemek istiyorum. Kişi kavramı çok önemli bir kavram. Bir örnek vermiştim geçen sene. Biz, diyor Spinoza, insandan bile çok kolay söz edemeyiz. Daha doğrusu Deleuze onu konuşturuyor. Çünkü diyor, Kolomb, Amerika’yı keşfettiğinde ve ardından Amerika işgal edildiğinde, gördük ki oradaki insan hiç Avrupalı insana benzem iyor. Hepsi, basit bir grip yüzünden sapır sapır öldüler, vücuda bakın. Siz nasıl insan diye hemen toptan bir düşünceyi ortaya atıp işin içinde n çıkabilirsiniz. Bakın grip mikrobu hepsini öldürdü. Yarısı silahtan çok hastalıktan ölmüşler. Her tarafa bez çaputlar atmışlar… Ç- Hastalıklı battaniyeler. M- Bunlar gripten ölüyor, silaha gerek yok ya! Bu da insandı değil mi? Eklemek adına söylüyorum, penisilin yeni çıktığında, çok düşük dozlarda kullanıldı. Şimdi onun kat kat üstü kullanılıyor. Yani ilk çıktığındaki kullanışı bugünkü dozda olsa öldürür. Ama bugün kimseyi öldürmüyor. Ne oldu peki? Dediğine aynen katılıyorum. M- Dolayısıyla kişi, ontolojik bir kavram. Evet. Ona geleceğiz zaten. Kişi, seçen bir olandır. O, seçen bir tözdür, eşsizdir. Einstein’ın güzel bir sözü var: Önyargılarla savaşmak, atom bombasıyla savaşmaktan zordur.71 Gerçekten göz kamaştırıcı bir söz. Bir fizikçinin bunu söylemiş olması çok ilginç. Yaşamış, görmüş. Bir toplum içerisindesin, toplum, tarihinin kulu kölesi, tarihten üretilmiş gelmiş bir sürü başı olan nesne, senin karşına dikiliverir. Anan olarak, baban ol arak, arkadaşın olarak, toplumun, devletin, polisi, hâkimi, subayı olarak dikilir. Karşına dikilir ve kullar başlar dayatılmaya. Geçen gün Çağlar kardeşimiz, bugün de acaba geçmiş gibi mi, diye haklı bir soru sormuş-

71

“Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.”

Onuncu Gün

193

tu. Dedik ki, daha da vahimiz ama biz farkında değiliz. Müslümanlar hicri takvimi kullanır, yani peygamberin bir yerden bir yere gittiği… Bütün dünya İsa’nın doğumu milat olarak almış. Bundan iyi önyargı mı olur? Tutuklamış seni. Niye aldın kardeşim? Ben zorunlu muyum bunu milat kabul etmeye? Ama tüm dünya benimsemiş. Sen istediğin kadar çırpın, yazacağın şey şudur; bugün 2012 yılındayız. Bunları delip deştikçe, önyargılar bizi öylesine sarmış sarmalamış ki, korkunç bir şey bu. Ç- İnsan o yüzden herhalde, doğduğu dünyayı pek göremiyor. Onun içinde doğduğundan göremiyor. Sanki zaman onla başlamış ki öyledir, başlangıçta da öyleydi, başlangıçta da şehirler vardı, başlangıçta da bilgisayar vardı. M- Toplum ve kişiyi ayırmaya çalıştık, ayırdık. Bu bir tartışma, toplum öncesi tartışması. Toplum öncesi, diyor, bireyler vardı, kişiler vardı. Bireyle kişiyi ayırmamız lazım ama… Birey diyelim. M- Dilimize çok fazla yerleşti, o yüzden onu ayırmak zamanımızı alacak. Spinoza da diyor ki, hayır, toplum öncesi durumdan söz edemeyiz. İ nsanı düşüneceğimiz zaman, toplumla parça olarak da düşüneceğimiz zaman hep toplumu düşünmek durumundayız. Çünkü onun insan olması dediğimiz… Yaşaması. M- Yaşaması da, var olması, hayatta kalması, insan olması ile yani to plum olması ile alakalı. Toplum öncesinden bahsedersek, o başka bir canlıydı. Biz ona insan demiyoruz, bir ara aşama. Toplumsal olan hayvan türleri var. Karıncalar, arılar, aslanlar, kurtlar var. Yani toplumsal olmayan hayvan türü yok neredeyse. Yaşamak için, bir fiziksel güç olmak, düşmanı defetmek için ya içgüdüsel ya doğadan gelen bir yapı düzeni diyelim, birlikte yaşarlar. İlla doğa öncesi, toplum öncesine niye saplanmak isterler ben anlamam, onu söyleyeyim. Öyle olunca ne oluyor, ben anlamam.

Onuncu Gün

194

M- Şunu söylemek istiyorum: Bu bizde bir karışıklık yaratabilir. Toplum bizim içimizdeymiş gibi bir algı yaratabiliyor. Sürekli bir toplum un içerisine doğuyor olmak, kendimizi toplumdan ayrı olarak düşünem iyor olmak… Bizi kandırabilir. M- Bizi kandırabilir. Biz de diyoruz ki, kanmayalım. M- Kişi olmak ise, tamamen, Spinoza’nın ontolojisinin temeli… Orada şöyle bir şey var: Ontolojik olarak, bunda ısrarlıyım, içkinliği benimsediğinizde, özgürlük biter, kaçınılmaz olarak. Tanrı, cousa sui, kendinin nedeni, özü varoluş içerendir. Durum bu olunca ben, tanrının bir değişkesi olarak varım, değil mi? Hangi tanrının? Zorunlu tanrının. Zorunlu tanrının bir değişkesiyim ben, taş gibi, ağaç gibi, at gibi, bir değişkeyim ben. Peki, ben nasıl özgür olurum? Güzel bir tartışma bu. Ben, özü varoluş içeren bir tanrının, ya da tanrının değişkesi isem, ki öyle diyor Spinoza, kip diyor, modus diyor, değişke, yani oluşa gelmiş olan ya da varoluşa gelmiş olan, görünüşe gelmiş olan ben nasıl özgür olur? Sorun burada. İçkinlik evreni, ontolojik olarak özgürlüğü dışlar. Bunu kafamıza koyalım. M- Ama hocam… Tartışmaya hazırım. M- İçkinliği eğer kabul etmezsek, o zaman aşkınlığı kabul ediyoruz. İçkinliği kabul etmezsek, aşkınlığı kabul etmeyiz, yok. Çünkü o bizim özgürlüğümüze ters olur, aşkınlığı kabul etmeyiz, kendiliğindenliği kabul ederiz. Biz evrenimizi neden tanrının açılımı olarak kabul etmek zorunda olalım? O bir süreçti, o bir evrim süreciydi, bir oluş süreciydi, kendiliğindenlik süreciydi, bugüne geldik. Bir tanrı niye yaratsın onu, bir. İkincisi, bir tanrının değişkesi niye olalım? Güzel bir konu. M- Ben önce bir anladığımı söyleyeyim. Hoca çünkü kendi yorumunu söyledi, Spinoza ile ilgili.

Onuncu Gün

195

Elbette ki kendi yorumum. M- Hayat zorunlu mudur, zorunlu değil midir? Elimizde olan tek şey, hayatın varoluşudur. Demek ki zorunludur. Zorunlu olmasaydı, hayat diye bir şeyden söz edemezdik. Tanrının varlığı zorunlu olarak varoluş içerir. Özü diyelim. M- Şu ayrımı iyi koymak lazım. Tanrı ya da doğa, der Spinoza. Bu “ya da” çok önemlidir. Tanrıyı atın, doğa deyin, fark etmez. Ben o yüzyılda yaşıyordum, o yüzyılda tanrı diyorduk. Felsefi bir kavramdı orada tanrı, ben o kavramı kullandım. Yirminci yüzyılda yaşasaydım, tanrı kavramını kullanmaz… Evren ya da doğa derdim. Ç- Doğa da zorunlu varoluş içerir mi? M- Doğa, kendi kafasında, ben olayım da ağaçlar olsun, kuşlar olsun, her şey olsun, o şuraya götürüyor; bir tanrı var, kafasına göre ben insanı yaratayım, ben ağacı yaratayım… Bunlar hayatın zorunluluğundan gelen değişkelerdir, evrenin değişkesi. Evren diye bir bütünden bahsed iyor. Ama bütün, öyle bir bütün ki, şunun bütünlüğü gibi değil. Parça da var, ağaç parçası, insan parçası ve diğer bütün parçaların birbiriyle sürekli etkileşiminden oluşagelmiş bir evren. Bu içkincilikte özgürlüğe yer vardır, diyorum. Zevkle dinledim. İyi de bir açılım yaptın. Acaba anımsayacak mıyız? Ethica’nın bir bölümünde, natura naturans ve natura natura ta72 diye bir ikilemden söz eder.

72

Birinci kitap, önerme 29 Note—Before going any further, I wish here to explain, what we should understand by nature viewed as active (natura naturans), and nature viewed as passive (natura naturata). I say to explain, or rather call attention to it, for I think that, from what has been said, it is sufficiently clear, that by nature viewed as active we should understand that which is in itself, and is conceived through itself, or those attributes of substance, which express eternal and infinite essence, in other words (Prop. xiv., Cor. i., and Prop. xvii., Cor. ii.) God, in so far as he is considered as a free cause.

Onuncu Gün

196

M- Doğalayan doğa, doğalanan doğa. Bak. Ben Spinoza’ya kızıyorum. Niye biliyor musun? Arkadaşım diy orum, sen baya da yetenekli olmana rağmen bu terimleri niye kullanıyorsun? Bana göre içkincilik evreninde natura naturans yok, natura naturata var. Yani, bir yumurta var o civcive dönüşmüş gibi konuşuyor. Oysa ki natura naturans diye bir şey yok. Ne var? Evrene dönüşmüş bir şey var. Tanrı iken evrene dönüşmüş değil. Bizim evren olarak gördüğümüz, evrendeki nesneler olarak gördüğümüz bir yapı ile karşı karşıyayız. Yani o önce tanrıydı da sonra evren oldu diye bir olay yok. Spin oza onu demek istemiyor. M- Etkileşimden söz ediyor hocam? Doğalayan, doğalanan. Doğayalan yok. M- Onu ortadan kaldıralım deniyor çünkü kavram karışıklığı yaratıyor. Yaratıyor. Yaratılmış evren, yani oluşmuş evren var. Onu oluşturan yok, iki tane yok. Yaratan tanrı, yaratılan evren olur. Spinoza’nın o dili, kafa karışıklığına neden oluyor. M- Ben hep şöyle anladım. Ağacın olması, bir doğalanan doğa örneği. Ağaç, insan ve bunun gibi tözlerin bireşimi de diğeri. Zorlamış oluruz. Spinoza’yı ben, öteki önermeleri de göz önüne alarak söylüyorum… Bizim tanrımızın iki temel özelliği var, doğru mu? Ona baktın mı bilmiyorum. Düşünce ve uzam. Kimi zaman biz bir nesneyi , bir değişkeyi, bir modusu düşünce yüklemiyle, düşünce bir yüklem değildir, Spinoza gene kötü dil kullanıyor. Düşünce bir üründür. Bazen de diyor, uzam yüklemiyle. Uzam da bir dışkın yüklemdir, içkin yüklem değildir. Ama diyor, sonsuz sayıda onun niteliği vardır. Peki diyorum, sen burada Kant’ın dilini kullanmıyor musun? Kant, biliyorsunuz noumenal alandan73 söz eder. Der ki, biz bu alanı bilemeyiz. Peki, bilemez-

73

Numen (Noumenon) veya Ding an sich, yani "kendinde olan şey", Kant felsefesinde fenomenin ötesindeki bilinemez ve tanımlanamaz "gerçeklik", "gerçek bilgi" manasındadır. Bilginin imkânı ya da imkânsızlığına yönelik düşünceler çerçevesinde, özne'nin ilişki kurduğu nesnenin görüntüsünün ardındaki gerçek özünü tanımlama çabası olan

Onuncu Gün

197

sin de niye var diyorsun? Dün dedik ya hani, Descartes, söylemeyeydi efendim. Descartes öyle yanlış kullanmayaydı. Bizim eleştirimizden kurtulması için yolu buydu. Bunu söyleyen de Kant. Peki, arkadaşım sen öyle bir alanın olduğunu nereden bildin? M- Bilemediğimizi bilemez miyiz? Bilemeyiz. Ç- Bilemediğimizi biliriz ama bilinmeyeni bilemeyiz. Bilmediğimizi biliriz. M- Onu söylemek istemiyor mu? Hayır. Bir şeyin varlığından söz ediyor. Sen şu karşıki dağların arkası nda ne var bilmiyorsun. Bilmediğini biliyorsun. Ama sen çıkıp diyorsun ki, onun arkasında Gönen diye bir şehir var diyorsun. Görmedim ama Gönen var, diyorsun. Ya Müjdat, Gönen’i görmedin, göreni de görmedin, atıyorsun arkadaşım. Arkasını bilmiyorum de, saygı duyarım. Tamam, bilmediğini biliyorsun. Ama sen Gönen’den bahsediyorsun. Şimdi Spinoza. Sonsuz sayıda tözün öznitelikleri, öznitelik diyor o, var diyorsun. Nerede onlar, söylemiyorsun, var diyorsun. O zaman var da niye söylemiyorsun. Bu bana felsefi gözükmüyor. Varsa tıkır tıkır say onları, yoksa hiç söz konusu etme. Felsefe izin vermez. Demek isted iğim; Spinoza, sistemini, bunu yineliyorum, Descartes’in o kötü diline
numen, somutun ifade bulduğu "fenomen"'in karşıtı olup, varoluşsal özü ifade eder. Herhangi bir varlığın algımızdan bağımsız, kendi içinde oluşur. Etimolojik olarak Yunanca "nous"dan (akıl) gelmektedir. Çoğulu Noumena`dır. Her ne kadar bazı yazarlar "noumena"yı kullanmayı daha uygun görmüş olsalarda sadece t ekil veya çoğul hâlinin kullanımı bile sorun yaratmaktadır. Zira "numen", algıladığımız fenomenin ötesindeki bilinemez gerçeklik olduğu için, gerçekte "tekil" veya "çoğul" olma hâli yani ferdiyet de bir numendir. Kant felsefesinde numenin karşıtı fenome ndir; çünkü fenomen algılarımızla oluşturduğumuz dünya, algılarımızla kavradığımız "gerçeklik" ve "bilgi"dir. Alman düşünürü Kant’a göre öz, kendinde şey ve phenomenon karşıtı olarak nume ndir. Asla bilinemez. Bizler sadece nesnelerin görünüşlerini bilebiliriz, kendinde ne o lduklarını bilemeyiz. Kant bu konudaki düşüncelerini ve görüşlerini "Saf Aklın Eleştirisi" isimli eserinde belirtmiştir. (viki)

Onuncu Gün

198

kurban etmiş, o uzamlar, bilmem neler, ruh, gibi şeylere kurban etmiş. Zaten, bütün yönleriyle katılıyorum, Leibniz diyor ki, bu Ethica, göz yaşartışı, acınası bir sürükleniştir. M- Bir örnek vereceğim. Dinliyoruz. M- Diyor ki, eğer bizim kokuları alma duyumuz olmasaydı, biz evrenin koku boyutunu bilmeyecektik. Ç- Bununla ilgili hiçbir şey de söyleyemeyecektik. Doğru. M- Spinoza da diyor ki, hocamın karşı çıktığı, biraz haklılık var sanki. Evrenimizin bilmediğimiz boyutları var, diyor. Ç- Onunla ilgili nasıl konuşabiliyor? M- Hoca diyor ki, konuşamaz. Ben felsefi bulmuyorum. Ç- Adam bir formül kurmuş. O formüle göre diyor ki, şu parçacık var. Ama ikinci bir aşama gerekiyor, ispat. Formülden bunu çıkardın, ama bunu bir ispata dayandırmamız gerek. Sen bunu kendi mantığınla açıklamışsın, onu nasıl ispatlayacaksın? Mümkün değil. Yine aynı şekilde; bilinmezi, bilinemeze dayamak mantığı bu. Ben ve batı felsefesinden, batı ekininden, ekini, kültür anlamında kull anıyorum, batı geçmişinden, batı tarihinden, bu özel bir duygudur ama tiksiniyorum, güvenmiyorum. Efendim, ortaçağ, ortaçağ, karanlık çağ. Bunu kendisi söylüyor batının. Ne olmuş? Aydınlık çağa geçmişsin, sen söylüyorsun bunlar. Ne demişsin? Rönesans, reform. E başlamışsın cadı avına! Arkadaşım, Rönesans’ın reformunu bırak, aydınlık olduğunu söylediğin, aydınlanma çağında bile cadı avına devam etmişsin. Rön esans’ı bırak, usun egemen olduğu bir çağ yakalamışsın. 17. yüzyılın sonu, 18. yüzyıl baştanbaşa 19. yüzyıla tümüyle aydınlanma demişsin. Rönesans’ını yaşadın, aydınlanmanı yaşadın, reformunu yaşadın, hadi

Onuncu Gün

199

cadı avlarını da hoş gördük, cadıları bırak, sen 20 ve 21. yüzyılda bütün insanların avına yöneldin. Cinayet çağı başladı, hangi ortaçağ? Sen B irinci ve İkinci Dünya Savaşı ile tüm dünyayı kana boyadın. Eline aldın tüfeği, gittin dünyayı istila ettin. Ondan sonra bana akıl veriyorsun. Bu batılıya ben sağlıklı yaklaşamıyorum, üçkâğıtçı gibi görüyorum. Senin aydınlanman kanlı, Rönesans’ın kanlı, reformun kanlı, kanlı oğlu kanlı. Ortaçağı yapmışsın günah keçisi, sövdürüp duruyorsun insanları. Senin her çağın ortaçağ. Burada şöyle bir noktaya gidiyorum. Bir notumda şöyle demişim : Spinoza’nın Ethika’sında, Yahudi tanrısı Yahve, salına salına geziyor . Tek tanrıcı bir kitap, içkinlik pek göremiyorum, demişim. Bunu bugün de yineliyorum, kurtulamamış Yahvecilikten. Dost Yayınevi’nden çıktı, bunu onu okuduktan sonra tartışmak gerekiyor, iki tane politik üzerine kitabı var, bu sende var galiba. Aç oku; Spinoza, Yahudiliğe, Museviliğe inanıyor mu, inanmıyor mu?74 M- Kesinlikle inanmıyor. Kesinlikle inanıyor. Kesin olarak Museviliği kurtarmak için çok özenli cümleleri var. Bu cümleleri sana getiririm. Spinoza, kafası çok karışık bir insan. Yahudiliği, iyi dinleyin, bizde hocaların şöyle bir tez i var, o hoca bilmem ne yapmış ama, dinimizin özü güzel. Esas özü sorunlu.
74

1-XXII. — Din sözkonusu olduğunda, insanın Tanrı'yı ve yetkin bir ruhu ne kadar çok severse o kadar özgür ve o kadar kendiyle uyumlu olacağı kesindir. Bununla birlikte, görmezden geldiğimiz doğanın düzenini değil de yalnızca aklın dinle ilgili buyruklarını gözönünde bulundurduğumuz sürece, ve aynı zamanda aklın dinle ilgili bu buyrukl arını, Tanrı'nın bizde de sesini duyurduğu açınım olarak ya da yasalar biçiminde ortaya çıkmış peygamberler olarak düşündüğümüz sürece, insani bir dille konuşmak gerekirse, şu insanın, kendisini bütünsel bir ruhla seven Tanrı'yı dinlediğini, ve tersine, ke ndini kör arzuya kaptıran bir başka insanın da günah işlediğini söyleyebiliriz. Ama aynı zamanda şunu da anımsamalıyız: nasıl kil çömlekçinin gücüne boyun eğiyorsa biz de Tanrı'nın gücüne öyle boyan eğiyoruz; çömlekçi, aynı topraktan kimiyle onurlandığı kimiyle utandığı kaplar yapar, aynı biçimde insan da, ruhumuza yasalar gibi ya da peygamberlerin yasaları gibi basılmış olan Tanrı'nın bu buyrultularıyla tersleşen bir biçimde davranabilir, ama tüm evrene kazılmış olan ve tüm doğanın düzenini ilgile ndiren ölümsüz buyrultuyla tersleşen bir biçimde davranamaz. 3-X Demek ki her birey, nerede olursa olsun, Tanrı'ya gerçek bir dinle saygı gösterebilir ve dinin esenliğini gözetebilir, bu da her yurttaşın görevidir. Tractatus Politicus, Spinoza, Dost Kitabevi, 2009

Onuncu Gün

200

İnsanlar onu bir biçimde biraz yontmuş. Spinoza da o görüşte. Dinim izin özü doğru da bir kısım hahamlar onu halletmişler. Onu b en sana cümleli olarak sunarım. Onun da ötesinde, bir felsefenin ayağı yere basacak. Söylediğin söz bir şeye varacak. Sen bunu doğrulayacaksın ya da kanıtlayacaksın, üçüncü bir şık göremiyorum. Batılılar bunu sık sık yapıyor. Hegel efendi, evr enimiz saltık geistin açılımıymış ve biz öznel tin, öznel geist imişiz, bu ortam, kültür, tarih, siyasi yapı, hukuki yapı da nesnel tinmiş. Biz nesnel tinde kişiliğe erermişiz. Tam da dövüldüğümüz bir yer orası. Kim söyl edi sana? Dünyanın en iyi hukuku olsa, benim koymadığım hukuk iyi değildir. Ben doğruda yanlışta değilim, ben koymadım. Birileri koymuşsa, o benim ayırdına varamadığım bir kazık atacaktır bana. Niye ko ymuş ki onu? Bana diyor ki, sen koyamazsın, ben koyarım kuralı. Niye? İşte iş orada çatallaşıyor arkadaşlar. İyi kural, kötü kural değil, benim koyduğum ve koymadığım kural. Kardeşim, ben kötü kuralla yönetilmek istiyorum, sana ne? Siyaset felsefesine girdiğimizde göreceğiz, bir bireyin yerine başka bir birey geçemez ya da daha doğrusu kişinin. M- Sanki bu çözümsüz bir soru. Her zaman, devleti meşrulaştırmak için, yönetimi meşrulaştırmak için, şuna başvurulur. Kişiler, tutkularıyla hareket ettikleri için tek başına karar verirlerse bir kaotik ortamda yaşamak zorunda kalırız. Öyle olacaklarına inanırlar. M- İnanırlar. Onların kafasında bir sopalı adam kurallar d ayatmak zorundadır. Bunu diyor Rousseau da, biz birlikte karar alarak yaparız. Dolayısıyla bu bizim özgürlüğümüze çok ters değildir. Çünkü buna b eraber karar verdik. O sopalı adam biziz aslında, diyor. Sopayı yiyen de biziz, sopalı adam da biziz. Doğru. Paradoks. M- Zaten Rousseau paradokslar şeklinde kurmuş toplum sözleşmesini. Devlet dediğimiz şey, hem benim hem ben değilim. Ama işe yaramıyor.

Onuncu Gün

201

İşe yaramadığı çok aşikar. Hocanın itirazı bence bu anlamda. Ama diğ erini de çok net ve aydınlık bir şekilde anlatmak, biçimlendirmek, kurmak benim rastlamadığım bir şey. Rastlamamış olabiliriz. M- Demokrasiyle tanışmamızın nedeni bu çünkü demokrasinin biraz buna yakın bir… Ben şunu diyorum; bir elitçilik var. Okumuşlar, bilginler, önemli ada mlar yönetir, ötekiler de yönetilir, ta Platon’dan beri bilinen. Hala bu demokrasi dediğimiz şey, demokrasi diye bir şey yok, cumhuriyet çıkardılar. Terimlerle oynayıp bizi dolana getirmek, olay bu. Cumhuriyet Arapça, toplum demektir cumhur, demos da Grekçe toplum demektir. Yarım yamalak siyaset bilimciler, felsefe bilmez, öter dururlar. Cumh uriyet varmış ama sertmiş, demokrasi daha düzgün. Kim söyledi sana bunu? Terimleri bu kadar alet etme. Bu bir, ikincisi; bir keresinde söylemiştim galiba, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde yargıç sistemi var. Yargıçlar hukuk bitiren, hukuk üzerine uzmanlık edinen kimsele rdir. Bunların verdiği kararların, dünyanın her tarafındaki ortalama bu ve buna yakındır, yüzde otuzu bozuluyor, yüzde yetmişi onaylanıyor. Halkın, boyacının, kasabın, ayakkabı boyacısının, kuaförün oluşumuyla meydana gelen jüri sisteminde kararların yüzde doksan sekizi onayl anıyor, ikisi bozuluyor. Şunu söylüyorum: Ne yaparsanız yapın, tartışma çok önemlidir. Kamuya açılmış konu çok önemlidir, kamu tartışmışsa zor kötü karar verir. Birileri oturmuş karar vermişse kötü karar verir. Ne demek elit, şu yönetir bu yönetir? Biri diyecek ki, profesör, ben de diyeceğim ki beş dil bilen profesör. Ölçüsü ne bunun? Yok. Birisi ilkokul mezuna elit diyecek, biri ortaokul, biri lise mezununa vesaire. Ben ne zaman birilerinin kararlarına bağlı oluyorum, kötü yönetiliyorum. Kural kötü olduğu için mi? Hayır, kuralın kötülüğü iyiliğinde değilim. Ben mi verdim, başkası mı verdi? Ben oradayım. Ben vermemişsem, iyi olamaz. Çünkü kararı vermemişsem kötülüğünü gördüğümde keser değiştiririm. Ama başkası vermişe ve kötü ise asla değiştiremem. Ben doktorum, kendime reçete yazmışım, sapladım iğneyi, yan etkiler gözükmeye başladı. Kendime derim ki, arkadaş iyi hekim değilsin, reçeteni değiştir.

Onuncu Gün

202

Peki, bu reçeteyi başka birisi vermişse? Saplayacak bana yirmi tane iğne. Ben hikmeti onda bileceğim. Demek ki doktor verdiğine göre, bu zarar da verebilir. Bir gün bakacağım ki tepeme dikilmiş birileri, he mşerim yolcusun. Kötüdür, iyidir, o ayrı bir konu. M- Bunun sınırlarını belirlemek gerekiyor. Siyaset felsefesinde göreceğiz, en ufak ödün, birilerine kaçak verdiğimiz zaman tepemize biniyorlar. Demişler demokrasi, halk seçiyor. Halk seçsin tabi. Atatürk’ün bir deyimi var, egemenliğin zerresi bile devred ilemez, diyor. Sıkı bir Rousseau’cudur Atatürk. Ama koşullardır, şudur, 1921 ve 1924 anayasası koyu bir Montesquieu’cudur. Yani Rousseau hiç uygulanmamış. Denmiş ki, ne yapalım, iyi kötü demokrasi olsun, delegeler seçsin. Delegeler seçsin, bir sürü hıyar, topla yemek ver, ağızlarının kokusunu dinle, kıçlarını yala. Bir de şu var; seçildikten sonra tepene dikilirler. Gelirler, ben sana oy verdim, seni destekledim. Meclisin bekleme odasında gelir dikilir. Demişler sonra, delege mele ge yok kardeşim, ön seçim yok. İller belirlesin. Peki, iller belirlesin. Sana hiç soruyor mu, yok. İller belirlesin, delege kalktı. Ya demişler, iller başkanı Allah kesildi, adamlar milletvekili seçiyor, listeyi onlar belirliyor. Olmaz efendim, merkez belirlesin, parti merkezi. Tamam, o da iyi. Bir gün bakmış ki merkezdeki heriflerin her biri kral kesilmiş. Başbakan adayının, parti genel başkanının işine gelmiyor, herkes söz sahibi. Bir diyor ki, ya boş ver, genel başkan belirler. Bitti. İşte senin demokrasin, genel başkan belirlesine indirgendi. M- Kral. Kral. Ç- Burada o Spinoza’nın kendinde varoluş. Bu mantıkla gidince yine başa dönülüyor. Eğer biz, mutlak bir evren düşünürsek kafamızda, e vren zorunlu ama bu haliyle zorunlu. Yani benim, senin var olman zorunlu. Sanki bunlar bir kafada planlanmış. Düşünürsek, başa dönüyor hep. Biz onu kırmaya çalışıyoruz.

Onuncu Gün

203

Ç- Öbür türlü, bir olasılık mantığı vardır. Bir olasılığın sonucu, çünkü gelecek dediğimiz, ortadadır ama sonuçta bir şekilde dönüşecek ve bir şeyleri oluşturacak. O belirli değildir. Kesinlikle seçilmiş bir zorunluluk yoktur orada. M- Burada senin olasılık dediğini ben şöyle anlıyorum. Bir sürü tözün bağlantısı sonucunda ne olacağını bilemeyiz. Ama bu tözün yapısal özelliklerinin zorunlu olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ilişkilerin yönünü tayin edemiyoruz, orada bir belirsizlik var. Çünkü yağmur yağıyor, toprak bir şey oluyor, önüne bir şey çıkıyor, o kadar çok rastlantı ve zorunluluk işte, bir zorunluluk var, bir de rastlantısal alanı var. Ras tlantı dediğimiz şey, bizim nedensellik zincirini tümüyle kavrayacak güçten yoksun olmamızdan kaynaklanıyor. Ç- Bütün nedensellik zincirini insan kavrayamaz. M- Kavrayamaz çünkü sonsuz. Ç- Tabi. En ufak birime indiğimiz zaman bile o sonsuz olasılığı görüy oruz. Demek ki, nedensellik zincirini tümüyle kavrayabilecek bir varlık değiliz. Öyle değilsek, o zaman zorunlu evrenden bahsedemeyiz, söz konusu değil. İşte o yüzden, toplumdan bireye, bireyden topluma, m onarşiymiş, demokrasiymiş, oligarşiymiş, bunların içinde bir seçim ya ptığımızda, bu mantıkla gittiğimiz zaman, gelecek belirlidir, biri tarafından belirlenmiştir dediğimizde, hep başa dönüyoruz. Konuya biraz erken girdik, onu anlıyorum. Ahlaka gireceğiz, erdeme gireceğiz. Erdemin kökeni nedir? Toplum mudur, tarih midir, dinsel kitaplar mıdır, yoksa ontolojik bir temeli mi var, yapısal bir temeli mi var, bunları tartışacağız. Tartıştığımız konudan şunu söyleyeyim; Spinoza’nın beşinci kitabı var. Dikkat edersen orada, genel Ethica’dan epey ayrılır. Biraz özgürlükten söz eder gibi bir hali var. Beşinci kit ap, Ethica ile pek bağdaşmaz. Ethica’da, Spinoza’da özgürlük göremediğimi söyledim, bunda ısrar ediyorum. Biz açılmışız, orada evrenin bir kipi olarak, modus olarak, belirlenmişiz, bilgi edinebiliriz, bilgi edinirken, niye ediniriz? Başımıza gelenlerin neden başımıza geldiğini öğreniriz. Başımıza gelmesini önleyemeyiz. Ben öyle anlıyorum. Yani kafama bir tuğla düşü-

Onuncu Gün

204

yor. Bunu öğreniyorum. Usta orada beceriksiz çalışmış. Ya uca koymuş rüzgâr esince, ya da çalışırken elinden kaydırmış, kafama tuğla düşmüş, ben gitmişim. Gitmemişsem, anlıyorum ki tuğla başıma o ustanın bec eriksizliği yüzünden düşmüş. Bu özgürlük değil. Özgürlük şu: Ben yolda giderken orada tangır tungur bir çalışma görmüşsem, inşaat denen olguyu az çok biliyorsam, oradan bir kısım tehlikeli nesnelerin, isteyerek ya da istemeyerek düştüğünü kestirebiliyorsam, özgürüm. Yolun ortasından giderim ya da karşı kaldırıma geçerim. Özgürlük budur, benim görüşüm. Yani dibinden gideceğim, tuğlayı yiyeceği m, oy kafam diyeceğim, ondan sonra diyeceğim ki, ben bu zorunluluğu anladım, yer çekimi var, orada ustanın beceriksizliği var, kafama tuğla düştü. M- Ben de şöyle anlıyorum. Buyur. M- Şu an bir rüzgâr var ve rüzgârın maddeliliği ile benim maddeliliğim bir etkileşime giriyor. Rüzgâr bana değiyor. Bu zorunludur, çünkü ben bunu yaşıyorum. Başıma gelen bir şey bu benim. Ama benim özgürlüğüm şurada başlıyor. Başıma gelen bu şeyle nasıl ilişki kuruyorum? Yani rüzgârın beni etkilemesini nasıl belirliyorum. Ben burada işin içine kendimi nasıl dâhil ediyorum. Rüzgârın bana dokunması zorunlu. Tıpkı içimde kanserli hücrenin olması gibi. Tıpkı, arabamla gidiyorum, arkadan bir adam geldi bana çarptı. Özgür değilim, çarptı. Özgürlüğüm ş urada başlıyor: Ne yapacağım, ne yapabilirim. Spinoza hep özgürlüğü söyle tanımlıyor. Ne yapmalıyım şeklinde değil, ne yapabilirim. Ne yapabilirim diyorsa bir filozof, orada müthiş bir özgürlük var. Bizim m aruz kaldığımız şeyler vardır, diyor, bunlar zorunludur. Ama şu zorunlu değildir diyor, maruz kaldıklarımla gireceğim ilişkiyi ben belirlerim . Dediklerin doğru ama bunu Spinoza’nın demediği de doğru. Uyanıklık yapıp bize Deleuze’ün dediklerini aktarıyorsun. Hasan Saka vardı, başbakandı bu. Hasan Saka, mecliste konuşurken, şamata etmişler mille tvekilleri. Parmağını oraya basmış, şamata edenlerin en öndekine demiş ki, bana bak sen beni şaşırtmak istiyorsun, parmağımı bastım. Parmağını oraya, geldiği yere kadar koymuş ya. Hasan Saka gibi bizi kandıramazsın.

Onuncu Gün

205

Müjdat’çığım çakmayayım diye rüzgârdan gitti, Deleuze, dalgalardan bahseder. Der ki, dalga vuruyor bana, of dayak yiyorum, dövülüyorum, dövüyor beni dalga. Eğer ben yüzme öğrenmişsem, dalganın ilişkilerini öğrenmişsem, o ilişkiye koşut ilişkiler geliştirebiliyorsam, yüzmeyi de becerebiliyorsa, dalga beni dövmez, ben ona uyarım, o da bana uyar, güzelce deniz sefası yaparım. Bu güzel, bu doğru. Buna bir şey demiy orum ama bunu Spinoza fazla demiyor. Keşke deseydi. Ben içkinliğine de saygı duyuyorum. O da bir dünya tasarımıdır. Keşke içkin olsaydık. M- Üçüncü, dördüncü, beşinci kitap, sadece bunu söylüyor. Getir o zaman. Spinoza bir yerde diyor ki, anımsıyor musun, mutlu o lmak, güçlü olmaktır. Bu dil, doğrudan doğruya Platon’un dili. Bilen, doğruyu yapar. Arethe, yani becermek, bir işi yapmaktır, onu başarabilmektir. Biz onu aştığımızı düşünüyorum. Erdemli olmak başarabilmek değildir. O, Kant’ın daha sonra beceri buyruğu dediği şeydir. Biz orada değiliz, kesin olarak. Biz bir irade olduğuna inanıyoruz, bizim seçtiğimize inanıyoruz, erdemin bilgiye eklenmiş irade olduğuna inanıyoruz. Bilgi ile yetinmek yok. Spinoza orada kalıyor. Bugün burayı bitirelim, öbür ders ontolojiye girelim. Bu kişi kavramının, 20. yüzyılın önemli bir Alman filozofu var, Max Scheler diye. Bunları kayda aldığımız için söylüyorum, burada geçen kitaplar var. Mesela Max Scheler’in İnsanın Kosmostaki Yeri75 diye çok önemli bir kitabı var. Çok güzel bir kitap, onu mutlaka okuyun. Max Scheler, kişi kavramını en çok işlemiş filozoflardan birisidir ve çok iyi bir etikçidir. Bizim Bedia Akarsu, felsefe profesörü, o daha çok onu çevirdi76. Terimler Sözlüğü de var ya o bayanın. Elimize geçirdikçe onu okuyalım ama İ nsanın Kozmostaki Yeri çok görkemli bir kitaptır. Orada insan felsefesine çok güzel bir giriş vardır. Onu sizlere naçizane öğütlemek istiyorum.

75 76

İnsanın Kosmostaki Yeri, Max Scheler, Ayraç Yayınları, Çev: Harun Tepe Kişi Kavramı ve İnsan Olma Sorunu (Max Scheler Felsefesi'nde Kişi Kavramı ve İnsan Olma Sorunu), Bedia Akarsu, İnkılâp Kitabevi

Onuncu Gün

206

Max Scheler ve onun çağdaşı olan Nicolai Hartmann, iki büyük etikçidir. Max Scheler önceleri çok koyu Hıristiyan’dı, Hartmann hiç Hıristiyan olmadı, hep ateist kaldı. Onun etiği kesin olarak özgürlük etiğidir, onu geliştirmiştir. Türkçeye de çevrilmedi. Max Scheler de daha sonra aya kları suya değdi, son kitapları daha derli toplu ve güzel. Hınç77 diye de bir kitabı var. Nietzsche’nin Hıristiyanlıkla ilgili görüşlerini, ahlakın soy kütüğüyle ilgili görüşlerini, bir süzgeçten geçirir, eleştirir diyemiyorum, çünkü çok yerlerine katılır. Çok genç gitti, felsefe için büyük kayıptır. Martin Heidegger, Nicolai Hartmann çok gözyaşı dökmüşlerdir, çok erken gitti demişlerdir, bu bizim çağdaşımız çok güzel kitaplar verecekti, büyük bir beyindi, erken gitti. Kişi kavramı onundur. Dikkat ediyorsunuz, herkesin hakkını vermeye çalışıyorum. Mal etmek, aşırmak çok kötü bir şeydir, bu düşünce evreninde, herkesin hakkını vereceksin. Bakın De scartes’i beğenmem, etmem ama büyük bir matematikçidir. Bugünkü okullarda okutulan analitik geometrinin bulucusu Descartes’tir. Bunun hakkını vermek lazım. Eleştireceğiz, zaten görevimiz bu bizim. İnsana antropolojik yaklaşım, Martin Heidegger, Varlık ve Zaman’da onu yapmıştır. Ontolojiyi insandan geliştirmiştir. M- Dersiniz ya Spinoza, her şeyi düşünür, der. Spinoza, her şey düşünür demez ama şöyle der: Her şey kişidir. Onu soracaktım size. Siz kişiyi sadece insan için mi kullanıyorsunuz? Elbette. Ben, kesin olarak insan için kullanıyorum. Her zaman söylüy orum, ben insanı kutsayan hiçbir görüşün yanında olmadım. Göklere çıkartma yok. Biz yerdeki nesnelerden bir nesneyiz ve de aman aman da bir nesne değiliz. Bin tane pisliğimiz var. Hiç kutsanacak bir yanımız da yok. Kendimizi iyi tanıyalım, ona göre konuşalım, ona göre düşünelim, ona göre bir dünya düzeni kuralım. Bunda ısrarlıyım. Öteki nesnelerin üstünde onları sömürmekle görevli yetkili de rahat hegemonya kuracak. Ağacın efendisi, havanın efendisi, evrenin, yok öyle şey. İnsanı, kendi yerinde görmek istiyorum. Yalnız insan, tüm tözlerin en karmaşığıdır.

77

Hınç, Max Scheler, Kanat Kitap, Çev: Abdullah Yılmaz

Onuncu Gün

207

M- Çok güzel anlatmıştınız hocam. Otun kokması, hayvanın kokması, insanın kokması… En kötü hangisi kokar? Ç- İnsan. İnsan kokar. Ne güzel değil mi? Öteki filozoflar söyleyememiş bunları. Arkadaşım bak, ne güzel hatırlıyorsun. Demek ki insan kötü kokar. Şu demek istiyorum; insan çok karmaşıktır. İnsan birleşiktir, diridir, duyarlıdır, düşünür, istenci var. Bütün öteki tözlerin en karmaşığı insa ndır. Onu tanımakta en çok zorlandığımız töz odur. Ama işin öte yanında şu var: Kişi olmak bakımından, hayvan sorumlu değildir, taş sorumlu değildir, düşer, birileri düşürür, yerçekimi düşürür, biri tekme atar. Hayvan, içgüdüleriyle hareket eder, ufak tefek yetenekleri vardır ama insan, seçer. Onun için suçlu olan insandır. M- Ben kişiyi şöyle anlıyorum. Kişi, tek. Tek olmasını, o zaman bizim bi r şekilde kanıtlamamız lazım. Neden tek? Tabi. Kanıtlayacağız. M- Neden Müjdat tek, Ertan tek, Çağlar tek? Onu tek yapan, sadece seçimleri olmasa gerek. Elbette. M- Spinoza ona güç diyor. Var olma gücü. Evrenin yasaları var, onları göreceğiz. Bir taşın taş olması kolay, insanın insan olması çok zor. Ona dikkat edelim. Bir ağaca iyi bakarsın, gübr esini iyi verirsin, aşısını iyi yaparsın, ilacını verirsin, ağaç en güzel olur. İnsanı, ne yaparsan yap, iyi olmayabilir. M- Burada itiraz edeceğim. Ağaç olmak da, taş olmak da bence bir çabayı gerektiriyor. Taş olmadığım için ben kolayca diyebiliyorum ki, taş olmak kolaydır. Ağaç olmadığım için, ağaç olmak çok kolaydır diyorum. Ağacın oluş hareketini hissetmiyorum. Onun köklerini yayması, suyu alması, havayla ilişkisi vesaire. Kendini rüzgâra, yağmura, soğuk havalara, dona vesaireye korumaya karşı çabası, kim bilir nasıl bir mücadele veriyor? Ç- Oradaki zorluk süreç, seçme yok.

Onuncu Gün

208

Bir gölün kenarında bir ağaç yüz metre ötede kurumuş, bir de hayvan leşi var. Ağacın kurumasına nedendir deriz? Susuzluktan diyebiliriz. Çok sıcak bir iklim, orada ağaç kurumuş. Ağaç, seçimiyle gidip gölden su içemezdi. Hayvan ölüsü için bunu düşünebilir miyiz? Hayvan orada ölmüş, susuzluktan ölmüştür diyemeyiz. Hayvan içgüdüleriyle suyu görür, gider, içerdi. Hayvan başka bir nedenle ölmüştür diyebiliriz. İkisinin koşullar karşısındaki durumu farklı. İnsana geçtiğimizde durum tamamen değişiyor. Sadece gölün kenarında olmak değil, insanın kuyu kazıp suyu bulması olasıdır. Kazman var, küreğin var, sen orada yeşillik gördün altını kazsan suyu çıkartabilirdin diyecek kadar susayanı suçlayabiliriz. Hayvanı suçlayamayız, hayvan kazı yapamaz. Hele ağacı hiç suçlayam ayız, yani seçim alanları çok değişik. Hayvan içgüdüseldir, belli refleksl eri vardır, düşman alanı, dost alanı, üreme alanı. Kargalar cevizi kırıyor, bilmem şu oluyor, alet kullanıyor, abartıyoruz biz. İçgüdüsel onlar da, sonuçta içgüdüsel. Hayvan soyuna zekâ göndermeye, atfetmeye gerek yok. Benim kanaatim, insan olmak öteki nesne alanlarına göre, en azından ontolojik yapısı bakımından, çok zorluk var. Karmaşık bir yapı. M- Karmaşıklığını anlıyorum hocam. Karmaşık diyebiliriz. Şimdi bak, o yasaları görmedik daha. Yasaları göreceğiz. Yasaları gö rdüğümüzde yasalar bize tıkır tıkır söyleyecek ve doyacağız. Bak Platunus bir sürü yanlışlar yapmıştır, onu da suçluyorum. Onun birden türemesi, birin ruha dönüşmesi, ruhun usa dönüşmesi, usun maddeye dönüşmesi, yok böyle bir evren. Ç- Bir de zorunluluk evreninde var olmak, kolay. Çünkü seçim yapmak gibi bir zorunluluk yok. Ben şey derdim, sana ne yapıp ne yapmayac ağını söyleyen bir kitap varsa, bu insana hakarettir, bu kişiye hakarettir. Çünkü senin özgürlük alanını tamamen ortadan kaldırıyor. Zaten başka bir alan yok ki, bunu yapacaksın, şunu yapmayacaksın. O zaman kişi yok ortada ve kolay, çok kolay. Sorumluluğun yok. Ç- Sorumluluk ortadan kalkıyor.

Onuncu Gün

209

Nicolai Hartmann der ki, özgürlük insanın yükü. Ç- Doğru, çok doğru. M- Konuşmayı şu boyuta getirdiğimizi düşünüyorum. Spinoza şey der; insanın doğanın içinde ayrı bir doğaymış gibi düşündüler, filozoflar. İnsanın farklılıklarını ortaya koy ama insanı ayrı bir doğa atfetme. S eçimlilik, seçme, o doğanın yine bir parçası, özelliği. İnsanda kendini gösteren özelliği. Hayvan seçemez, bitki seçemez ama insan seçer. İnsanın seçmesi doğanın bir özelliğidir. Tabi özelliğidir. Tamam Spinoza’ya hak vereceğiz de insanı öbür nesn elerle, ontolojik kalıplar içerisinde yerleştirirken eşit tutacağız, amenna, bir ayrıcalık tanımayacağız ama tutup gırtlağını da sıkmayacağız. İns anın özel bir yaratılışı var. Taş arkadaşım, gel bakalım sen de insansın, yok öyle şey. Bu, indirgemeciliktir. İnsanı nasıl taşa indirgeyemezsen, taşı da insana çıkartamazsın. Bu yanlıştır. Varlık alanlarını, kendi yapılarıyla inceleyeceksin, amenna ama Spinoza dedi diye insandaki özgürlük alanını taş gibi, doğa yasalarının buyruğuna terk edemeyiz. Asla edemeyiz. Direnirim orada, kesin olarak direnirim. İnsan bir taş değildir, ayrıca taş düşünmez. Düşünme taşın ilkelerinde yoktur. O birleşiktir. M- Tabi kesinlikle. Benim söylediğim tamamen bu. Taşa indirgemek diye bir şey yok. Bundan sonra Spinoza’yı, Ethika’yı getirmezsen tartışmayacağız. M- Kişi hocam kişi, taş, oradan yola çıkmaya çalışıyorum. Yani ben, kişiyi sadece insan olarak değil, bir güç olarak aldığım zaman, kişi bir güçtür, bir güç toplamıdır. Sizin gücünüzle benim gücüm farklı olduğu için, siz ayrı bir kişisiniz, ben ayrı bir kişiyim. Buradaki güç, neyi belirl iyor? Seçme gücü diyebilirsiniz mesela. Seçme gücü, sizle benim ara mdaki farkları belirtir. Söylem diyeceğiz. Granit sert, sertliği seçmiştir, öteki taşlardan daha sıkıdır. M- Seçme, taşın bir özelliği değildir.

Onuncu Gün

210

Değildir. M- Bunu böyle koyarsak, o zaman granit, çakıl taşından farkı, onun gücü ile alakalıdır. Farklı bir güçtedir. Granitle taşı taş olmaktan farklılaştıran, kişileştiren, granit ayrı bir kişidir, taş ayrı bir kişidir ama ikisi de taştır. Hatta iki çakıl taşı bile güç olarak birbirinden farklıdır. Birini mesela, çekiçle vurursunuz, tak diye kırılır, öbürü dört defada kırılır. Direnir. M- Aynı çakıl taşıdır. Ç- Burada direnir denir mi? E- Bağlantıların sağlamlığı mı demek o? M- Burada direnir, insani bir sözcük ama ne kullanacağım? Daha uygun sözcük… O kırma, çekiç vurma, dikkat edersen sen, ben vuruyoruz. Bana vurma diyen yok. M- İkisine de bir taş düştü, daha büyük bir taş. İşte taştan da sakınamıyor. M- Ya da demir düştü. Ne düşerse düşsün, sakınamıyor. Başlarına geliyor bu. Yani yaptıkları ettikleri değil de uğradıkları şey bunlar. Uğramaktan kurtulamıyorlar. Yani daha sert olmuş olması onun bir seçimi, şusu busu değil, onun yapı düzeni. Benim demek istediğim, ona kendinde olmayan nitelikler, ilk eler yüklemeyelim diyorum. M- Yüklemeyelim. O başımıza dert olur. M- Siz bizim yapı düzenimizi açıklarken, zincir kullanıyorsunuz ya h ocam. İşte, birleşik, dirilik, en sondada seçimlilik, seçmek diyorsunuz. Bu bizim yapı düzenimiz. Bu yapı düzenini, taşın yapı düzenine aktarmak, aklımın ucundan geçmez.

Onuncu Gün

211

Aktarmayalım. Ben onu diyorum. Aktarmadığımız zaman da sorun çözülüyor zaten. Biz insan diyoruz, işte insan, çıkacağız biraz sonra, içl erine gireceğiz, ne halde göreceğiz. Göklere çıkartmayalım diyorum. Arkadaşım sen şusun, şu yapıdasın, sen şunu şunu yapmaya her zaman hazırsın. Özgürlük deyince, çok kişinin aklına şu gelir, iyi yapma. Yok, kötüyü yapma da özgürlüktür. Yani kahraman olmak da elinde, gidip katil olmak da elinde. Olay bu. Özgürlük budur. Zaten kötülüğü yapma olanağım olmasaydı, o özgürlük olmazdı. Sen, iyi olmaya dayatılmış olurdun, o zaman senin iyi olman da değil, iyi diyemezdi sana, sen öylesin der çıkardı. Çünkü sen iyi olmak zorundaysan, iyi olman neden bir ayrıcalık olsun? Ç- O zaman Platon’un söylediği, bilgelik iyiyi seçer, bilge iyiyi seçer, durumu da özgürlüğü ortadan kalkıyor. Bilge olmak özgür olmamak anlamında. Evet. Biz onu demedik. İyiyi seçmek için iyinin ne olduğunu bileceksin ama iyinin ne olduğunu bildiğin diye iyiyi seçersin diye bir kural yoktur. Ç- Platonun önermesi burada bir sakatlık oluşturuyor. M- Doğruyu bilen zorunlu olarak iyiliği yapar. Öyle diyor. M- Aristo da hayır, diyor. Bilmek yetmez, başka parametreler var ve örneklerini de verir. Bak bu adam biliyor ama yanlış yapıyor. Spinoza da bunu sloganlaştırmış. Bir yazar da bizim Türkçenin güzelliğini vu rgulamak için o sloganı şöyle çevirmiş: İnsan, iyiye bakar, kötüye akar. Kural değil yalnız. M- Slogan dedim hocam. Slogan tabi. Aristo’nun dediği şu; biz iyi eylemde bulunmak için iyi e ylemin ne olduğunu bilmeliyiz. Ama iyi olduğunu bilmemiz, her zaman iyi eylemi yapmamızı sağlamaz. Bu kadar basit.

On Birinci Gün

213

Geçen konulardan iki tane ek yapalım ve konumuza devam edelim. Birincisi şu: Biz nesneyi bilmeye çalışırken, nesne üzerine konuşmaya çalışırken, yargı vermeye çalışırken, anlığımızda neler olup biter, onun üzerinde fazla durmadık gibi geliyor bana. Duyu verileri geldi, bir neden, etki bağıntısı içerisinde, sinirlerimiz onu alma -aktarma edimi ile anlığımıza aktardı, anlığımız, düşünceyi üretecek gereçleri elde etti. İyi de orda neler oluyor? Bir düşünceyi ediniyoruz, bir yere koyuyoruz onu. Nasıl koyuyoruz, paketliyor muyuz, bir kapalı kutuya mı koyuyoruz, nasıl duruyor orada? Geldiği gibi duruyorsa, geldiği gibi gider. Öyle değil, bir şeyler oluyor ki o bizim anlığımızda bir imge olarak, bir anı msama nesnesi olarak kalıyor. Kalabilmesi için oluşmasında bir şeyler oluyor olmalı. Burada en ünlü örnek, benim anımsadığım, John Locke’unkidir. John Locke, duyu verilerini alır, düşünce ile onu sentezler ama nasıl olur o hiç belli değildir. Ondan sonra der ki, sözler, düşüncenin temsilcisidi rler, işaretidirler. Dikkat buyurun, sözler, terimler, kavramlar, anlığımızdaki düşüncenin göstergesidirler, işaretidirler, imlemidirler. Orada bir düşünce var, onu edindik, dünden edindik. Edindik de biz onu şuna, buna, ötekine aktarabilmek için sözler kullanıyoruz. Sözler, terimler, kavramlar, o düşünceyi başkasına aktarmamıza yarar. İşe oradan başlıyor. İyi de sen sert olan bir nesne gördün, bu nesne serttir dedin, tamam. Ama ona taş demeden nasıl kafana koydun? On gün sonra taşı anımsadığında taşı neyle anımsayacaksın? Sert bir nesne idi. Sert bir nesneydi dedik mi, evrenimizde yüzbinlerce sert nesne var, hangisiydi? Biz hangisine taş demiştik? Demir de sert, kaya da sert, kayaç da sert, bir sürü sert nesne var. Biz, hangisine taş demiştik. Taş dememişsek onu nasıl anımsıyoruz? Demek ki sertlik niteliğiyle anımsamaya kalktığımızda çuvallıyoruz. Tatlılık niteliğinden gidelim. Bal, tatlıdır. İyi, dü nyada tatlı binlerce nesne var, yiyecek var. Ne yapacağız? Biz birisine bal dedik ki bal dediğimiz zaman anımsıyoruz. Bir şeyler oluyor burada. Demek ki niteliklerle adlandırma, bize hiçbir anımsama koşulu getirm iyor, sağlamıyor. O zaman, bizim us dediğimiz yapı düzeni, dilsiz çalış amaz. Bunu bilmemiz gerekiyor.

On Birinci Gün

214

Us dediğimiz yapı düzenimiz dilsiz çalışamaz. Siz bir nesneye sert demekte özgür değilsiniz, yumuşak demekte özgür değilsiniz. O sertse serttir, tatlıysa tatlıdır, kokuyorsa kokuyordur. Biz konuşma yaparken nitelikleri aynen dile getirmek zorundayız. O uylaşımla şöyle ya da bö yle olmaz. Ama ad verirken uylaşım var. Taş derken biz özgürüz. Bir uylaşımdır, taş deriz. Sert bir nesneye biz taş deriz. Fransızlar, başka bir şey der, İngilizler bir şey der. Ama İngilizler de o dedikleri nesneye serttir derken bizim taşa sert dediğimizi anlarlar. Nesne üzerindeki yargılarımız keyfi değildir, uylaşımsal değildir, nesneldir. Ama ad ve rme nesnel olarak düşünemeyeceğimiz kadar keyfidir. Ona biz toplumsal bir olgu deriz. Biri taş der, ötekiler de onaylar işte dil oluşmuştur. Motorlu taşıtlar yoktu, ulaşım ne ile oluyordu? Klasik nesnelerle, at, eşek, katır, deve gibi. Motorlu taşıtlar devreye girdi, derken başka şeyler devreye girdi. Şehirlerde yoksul insanların bindiği araçlar türedi. Or adan bir çığırtkan bağırmaya başladı. Haydi falan yerden falan yere diye bağırıyor adam. Birisi dedi ki ona, dolmuş. Başka dilde yok. İşte bir uylaşım. Dolunca yürüyen araç demektir, güzel de bir ad. Aracın özelliğine hiç dokunan yok, araca şu bu diyen yok. Ama diyor ki, bunun işlevinden dolayı, dolunca giden araç, dolmuş. Siz dolmuş terimini kullanmadan bir kimseye o dolmuşu aktaramazsınız. Kendi anlığınızda onu tekrar anımsayamazsınız. O dolmuş diye yazılmışsa oraya, onun imgesi oluşmuştur. Nasıl oluşmuştur? Bir kapalı araç, otobüs, minibüs cinsinden, yanında bir çığırtkan, bir kuyruk oluşmuş, bir levha var, falan yere gidiyor. Tamam diyorsunuz, bu dolmuş. Sözcükler, bir boşluğu dolduruyor. Taklit dendi olmadı, öykünmeyi Türkçe olmasına rağmen öğrenemedik, birileri çıktı dedi ki, “çakma”. Herkes çakma diyor değil mi? İşte bir söz, kimi zaman korsun tutmaz, kimi zaman da oturur. Muhakeme-i Temyiz, elli sene önce Yargıtay deseniz bir kişi anlamazdı. Bugün Muhakeme -i Temyiz deseniz, bir kişi anlamaz. Oysa ikisi de aynı. Bugünkü Yargıtay’ın kapısında da Yargıtay yazıldı. Nasıl oldu bu? Şura -ı Devlet desek, kaç kişi anlar? Bu Danıştay. Birileri de çıkmış, parlamentoya kamutay demiş, tutmamış. Orada Türkiye Büyük Millet Meclisi yazılı, kamutay yazılı değil ama onun Türkçesi kamutaydır. Demek ki orada bizim i mgemiz kamutay deyince meclise doğru gitmiyor, havada kalıyor. Yargıtay deyince Yargıtay’a gidiyor, Danıştay deyince Danıştay’a gidiyor,

On Birinci Gün

215

cübbeli bir kısım adamlar, kâtipler, daktilolar, duruşma odaları vesaireye gidiyor. Bizim usumuz, dil olmadan çalışamaz, mümkün değil. Birisi onu saptamaya yarıyor, dil olarak, birisi de onu üretmeye yarıyor. Ad verme eylemi olmadan bir çocuğu çağıramayız, o hep X olarak kalır. Ad verdiğ imiz zaman onu çağırırız. Augustine, o gün söylemiştim, aynı şunun gibi bir kitap, Kabalcı’dan çıktı, İtiraflar’da yazıyor. Büyükler diyor, bir şey diyorlardı, ben ona özenle bakıyordum. Her görüşlerinde aynı sözü söylüyorlardı, ben onların adının o olduğunu anlıyordum, böylece öğrendim, İtiraflar’ın baş tarafında, çocukluğunu anlatırken. Bu anlatım Wittgenstein’ın çok hoşuna gitmiş78. Wittgenstein güzel bir filozof. 20. yüzyılın Nicolai Hartmann, Max Scheler, Martin Heidegger, Ernst Cass irer başta gelen filozoflarının bir tanesi de odur. Dehşetli bir filozoftur. İki dönemi vardır. Resim dönemi var. Orada diyor ki, dış nesneleri alırız, ona ad veririz aynen onu yansıtırız. Bu birinci dönemi. Çok atlay arak söylüyorum, ikinci döneminde diyor ki, Augustine’e saplandığı ye rde, dili konuşma içinde, kullanım içinde değerlendiririz, bir nesnenin adı önemi değildir. O nesne ile ilgili bizim düşüncemizi kullanım içerisinde söyleriz, o zaman anlam kazanır, diyor, ikinci dönemindeki Wit tgenstein’da. Bugün felsefede ağırlık kazanmış olan, öteki dilcileri etk ileyen yön budur. Kullanım içinde dil. Orada der ki, dil ailelerinden ne anlıyorsunuz? Oyundan ne anlıyorsunuz? Oyundan çok şey anlarız, diyor.79 Futbol bir oyun, kumar bir oyun, briç bir oyun. Peki, ne var, bu
78

“Augustınus örneğinde çocuk, sözlerin kullanımını önceden bilmediği için, o gösterime Wittgenstein, "gösterici öğretim" demişti. Ama ikinci örnekte çırak, sözlerin kullanımını önceden bilir. Bu durumda yapılan ise "gösterici tanım"dır. Buna yukarıda aynı anlamda olmak üzere yalnızca "açıklama" denmişti. "Gösterici tanım, sözün kullanımını, anlamını açıklar. Buna göre, örneğin usta "Tuğla!" diye seslendiğinde –ki bunun anlamı bu dil-oyununda "Tuğla getir!"dir– çırağın tuğlayı getirmesi, seslenişin kullanımını, anlamını ortaya koyar. Bu dil-oyununu anlayan biri olarak çırak, bu dilin kullanım tekniğini daha önce öğrenmiş olmalıdır; yani hangi nesneyi getireceğini. Bu yüzden o, yapılan açıklamaya uygun tepkiler verir. Belirli bir dilde bulunan dil oyunları, bu oy unu oynayanların, bu dili konuşanların, bu oyun içindeki yaşam biçimini gösterir.” – Ömer Naci Soykan, Felsefe ve Dil - Wittgenstein Üstüne Bir Araştırma, Mvt Yayıncılık “Bu benzerlikleri nitelendirmek için ‘aile benzerlikleri’nden daha iyi bir ifade düşünemiyorum; çünkü bir ailenin üyeleri arasındaki çeşitli benzerlikler: Yapı, çehre, göz rengi, yürüyüş, huy, vs vs aynı şekilde üst üste gelir ve çapraşıklaşır. –ve şöyle diyeceğim: ‘oyunlar’ bir aile oluşturur.” – Ludwig Wittgensteın, Felsefi Soruşturmalar, Çev: Deniz Kanıt, Küreyel Yay. İstanbul 1998

79

On Birinci Gün

216

oyun dediğimiz zaman? Biz onu nasıl kullanmışsak öyledir, diyor. Oyun diye bir şey yoktur, diyor. Bu onun görüşü, aktarıyorum sadece. Bana sorsanız, eğer o oyun değilse ne diye oyun adını verdin, diye sorardım. Bir şey var ki ona oyun dedin. At yarışına oyun demişsin, briçe de oyun demişsin, futbola da oyun demişsin, birdirbire de oyun demişsin. Bir ortak yönü var, bir tözü var ki oyun demişsin, diye diretirdim ben. Ama öyle demiyor o, kullanım içinde gider, diyor. Felsefenin güzelliği şu; binlerce görüşü bileceksin, duyacaksın, tartış acaksın, düşüneceksin. Körün köşeyi bellediği gibi bir köşe kötüdür , değil. Wittgenstein’ın çok görüşlerine katılmıyorum ama söylediğim gibi, çok da büyük bir filozof. Benim beynime de büyük katkıları olmuştur, sizin de olacaktır. Çok güzel iki kitabı, öbürleri de çevrildi, yayınd adır, onu sağlarsınız, alırsınız. Birisi Soruşturmalar80 diye geçen, söylediğim kitabın adıdır, ünlü bir kitaptır. Öteki de Tractatus 81 denilen ilk kitabıdır. Bir gün ayağa kalkmış, geziyor odada. Çömezliğini Russell’ın yanında yaptı. Bir ara Russell’a dönmüş, demiş ki, ben dahi miyim, deli miyim? Russell çok zeki adamdı. Demiş, ikisi de olma ihtimaliniz çok fazla. Güzel bir cevap veriyor. Bu kişi Avusturyalıydı köken olarak. Gitti, İngiltere’de felsefe yaptı. Bilgi vermek için söylüyorum Birinci Dünya Harbi’ne girdiğinde Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Osmanlılarla bağlaşık olarak, bu vatandaş da gider Yahudi kökenli olmasına karşın, orduya yazılır, aslanlar gibi gider vatanını savunur, tutsak düşer, İtalya’ya götürürler, Monte Cass ino’da yatar. Geçen gün de söylemiştim, o ünlü Thomas Aquinas’ın m anastırının olduğu tepede hapis yatar. Sonra da kurtulur, derken felsefeyi sürdürür. Bir kısım sıkıntılı ilişkileri vardı, biliniyordu, rahatsızdı.

“Felsefi Soruşturmalar’da dili belirlediğimiz şey dil oyunlarıdır. Dil oyunları ile Wit tgenstein yapıcı öğeleri değil, dile ilişkin bütün etkinlikleri ifade eder. Böylece birinci döneminden farklı olarak tek bir kurala dayalı olarak ortaya çıkan, sabit, değişmez dil anlayışını –dilin mozaik yapısını- terk ederek, kullanım içerisinde, kendi kuralları ile çeşitli şekillerde belirlenen bir “dil oyunu” kuramını benimser.” – Wittgenstein Felsefesinin İki Dönemindeki Fikri Farklılıklar, Ayşegül Yıldırım, Ankara 2008
80

Felsefi Soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein, Metis Yayınları, Çev: Haluk Barışcan Felsefi Soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein, Totem Yayıncılık, Çev: Deniz Kanıt Tractatus, Ludwig Wittgenstein, Yapı Kredi Yayınları

81

On Birinci Gün

217

Ölürken de bütün tanıdıklarına iletilmek üzere, söyleyin onlara, muhteşem bir yaşamım oldu. Böyle bir parça sunmuş olayım. Babası büyük bir makine tröstünün sahibiydi, zengindi. Beş kuruş almadı. Gitti köylerde öğretmenlik yaptı. Gerçekten de göz kamaştırıcı bir yaşamı olmuştur, kim ne derse desin. Özverili, askerliğini yapmış, öğretmenliğini yapmış, kimseye eyvallah etmemiş, felsefesini de yapmış, gümbür gümbür geçmiş gitmiş. Olay bu. Demek ki biz, dil olmadan düşünemeyiz. İşin özeti bu. Locke’u da yok saymıyorum. Tabi ki sözler düşüncelerimizin simgeleridir, işaretleridir ama düşüncelerimiz başka bir şeyin işareti olduğu için o da işarettir. Ben, şimdi ağaç dediğim zaman, kafamdaki ağaç düşüncesini dile getir irim ama niye getirim? O ağaç düşüncesi evrendeki başka bir olguyu dile getirdiği için, yoksa durup dururken değil. Söz, öncelikle bir nesnenin simgesidir, işaretidir ya da göstergesidir. Bol bol terim kullanıyorum ki bunların hepsi geçiyor felsefede. Ama ikincil olarak da düşüncenin gö stergesidir, başkasına aktarmaya yarar. Dilsel felsefe ve dil felsefesi diye iki tane felsefe dalı var bu alanda. Bize okullarda ne öğretirler? Ali, camı kırdı. Bu tümcenin ögelerini bul. Ali, özne; camı, belirtili nesne; kırdı da yüklem. Bu ne, taşkın yüklemler evreni. Bize okullarda nesnenin içyapısı ile ilgili yargıları hiç kimse anlatmadı. Cümlenin ögelerini bulunuz. Olay hep bunun üzerine kuru ldu. Dilci arkadaşlar, zaten bunu bilebildiler, daha ötesini bilemezlerdi, kınamıyorum. Ama biz orada kalamayız. Nesnenin yapısı ile ilgili yargılarımız, çok çok ağırlık kazanır ve biz orada dururuz. Ötekinin üzerinde şöyle bir geçerken dururuz. Taşkın yüklemler, erdem alanında tabi önem kazanıyor. Evet Müjdat kardeş, soru var mı? M- Soru yok da bir şey eklemek istiyorum. Dil ve toplum arasında bir bağlantı düşünüyorum. İnsanlar, bir dönem, kurmaca yapıyorum, dilsiz olabilirler mi? Sonra cevap veriyorum, hayır olamazlar. İnsanların dilsiz olduğu bir anı hayal edemiyorum. O zaman insanı hayal edemiyorum. İnsanın oluşumuyla dilin oluşumu, örtüşüyor. Bu birincisi. İnsan dili sonradan öğrenmiş değil. Dil insanı insan yapıyor, insan dili yapıyor. Birbirini yapan süreç. İkincisi, ilkel dediğimiz, yaban toplulukların dillerini incelediğimiz zaman, yirmi-otuz sözcükten oluşan bir dilleri var.

On Birinci Gün

218

Gayet de iyi anlaşmaya, bir nesnenin bazen on tane, kırk tane kipi var, bazen kırk nesne bir imle anlatılıyor. Çok basit bir dil ama inanılmaz derecede anlaşılıyor. Mesela ben hep antropologların nasıl o dilleri kolayca öğrendiklerine şaşırmışımdır. Yok ki diyor, kırk tane sözcük var. Onları öğrendin mi, dillerini öğrenmiş oluyorsun 82. Ç- Nesnelerle ilgili olan kısım tamam ama nesnesi olmayan, tö zler, kavramlar, ilişki adları... Bunların beyinde izdüşüm yaratacak durumları da yok. Var da herkeste farklı bir karşılığı var. Üzüntü, aşk, demokrasi vesaire, bunlar nesnesi olmayan kavramlar. Bir kere ben onun nesnesi olmadığını düşünmüyorum. Söyledikle rinizin hepsinin bir biçimde nesnesi var. Ç- Tabi var ama sonuçta belirgin bir nesne değil. Somut değil. Eylemler somut nesneler değil ama nesne bal gibi. Bunu daha önce konuştuk. Bağıntılara gelince, bağıntıları biz görüyoruz. Gü nlük yaşantımızda, ilişkilerimizde hep görüyoruz. İki nesne görüyoruz, bunlar çok benziyor birbirine, benzer diyoruz. Eşit diyoruz bazen, ölçüyoruz, tartıyoruz, ikisi de on kilo geliyor, biçimleri de benziyor. Uzunl uğunu ölçüyoruz, ağırlığını ölçüyoruz, eşit diyoruz. Bu ilişkileri biz, bir biçimde saptayabiliyoruz. Dil de zaten bir günde oluşmamış. Onu da bilmek gerekir. Diyelim Türkçe. Ben üstünde çalışıyorum, eşsiz, çok güçlü bir dil. Gerçekten üstünde sıkıntı çekilecek hiçbir anlatım zorluğu vermiyor insana. Söylemek istediğini tak diye söyleyebiliyorsun. Ç- Bir selamlama kelimesine rastlamadım mesela Türkçede. Böyle bir kelime yok bildiğim kadarıyla. Belki de toplumsal ilişkilerinde böyle bir yaklaşım yok. M- Merhaba diyoruz. Ç- Merhaba diyoruz, selam… Günaydın diyoruz. Dil kurumu iki şekilde günaydın ve tünaydın diye çıkarttı bunu.

82

Bir dili öğrenmek için kelime bilmek yetmeyecektir. Sentaksı, söz dizimini ihmal edemeyiz.

On Birinci Gün

219

Ç- Tahmin ediyorum yeni. Yeni, bir. İkincisi de o yine Arapçanın baskısını yaşadı. Arapça biliyo rsun, selam, bildiğimiz selam değil. Bizim selamdan anladığımız değil. Selam, s, l, m, teslim. Ben sana kendimi bırakıyorum, sana bağlanıyorum, ben senin kulun oluyorum anlamına geliyor 83. Müslüman, teslim olan demek. Selam veriyorum, ne diyorum sana, ben kendimi sana teslim ettim. Teslimlik burada bir olumlu, pozitif bir şey değil. Belki biraz sana güveniyorum anlamına gelebilir ama teslim olmak anlamına gel iyor. Arapçadaki selam pek pozitif bir durum değil. Ç- Merhaba var. Merhaba84 var. Ç- Türkçede böyle bir kelime yok. Geriye doğru baktığımızda o toplu msal ilişkileri de anlatıyor. Bu kelimeyi bulamayışımız, böyle bir kelimenin olmayışı. Günaydın belki var ama… M- İyi günler var. Ç- Tahmin ediyorum bunlar bir selamlama kelimesi değiller ve yeniler. Yeniler doğru. Bir de şunu kendimize söylemek zorundayız, hani itiraf diyorsunuz ya, arkadaşım senin dilin dinsel nedenlerle Arapçanın etkisinde kalmış, yüzde doksan dokuzu Arapça olmuş. Öte yandan dinsel bir neden olmamasına karşın, sanatsal diyelim, kültürel diyelim, Far sçanın etkisinde kalmış. Böyle bir yapı, Sultan Mahmut, Gazneli hükü mSelam: Arapça slm kökünden gelen salām ‫" س الم‬1. sağ ve sağlam olma, güvende olma, barışık olma, 2. sağlık, selamet, barış, güvenlik" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça salima "sağ ve sağlam idi" fiilinin masdarıdır. (NOT: Bu sözcük Akatça aynı anlama gelen şalāmu veya şulmu sözcüğü ile eş kökenlidir. Akatça sözcük Sumerce aynı anlama gelen silim sözcüğü ile eş kökenlidir. Teslim: Arapça slm kökünden gelen taslīm ‫" ت س ل يم‬1. sunma, tüm haklarını birine devretme, boyun eğme, 2. selam verme" sözcüğünden alıntıdır. Müslüm (çoğ. Müslüman) Arapça slm kökünden gelen muslim ‫" م س لم‬teslim olan, islam olan" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça islām ‫" إ سالم‬teslim olma, direnmeme, islam dini" sözcüğünün ifˁāl vezni (IV) fai lidir. – Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı
84

83

Arapça mar abā ‫'" مرح با‬ferahlıkla' (karşılama sözü)" fiilinden alıntıdır. Arapça fiil Arapça r b kökünden gelen ra ab ‫" رحب‬ferah ve geniş olma" sözcüğünün zarfıdır. – Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı

On Birinci Gün

220

darı ve büyük hükümdarlardan da sayılır. Öyle cihangirlerden sayılır, bu adam Firdevsi’nin Şehname’sini yaprak yaprak, sayfa sayfa çerçev eletmiş, sarayının duvarlarına asmış. Şehname bittiğinde, kendisine s unulmuş, çuvalla ödül vermiş. Ç- Tersi söylenir, çok fazla itibar etmediği, Firdevsi’nin kırıldığı söylenir. Firdevsi’nin umduğu kadar olmadığı söylenir. Firdevsi, develer yükü altın bekliyor çünkü85, şımartılmış hazret. Arkadaşım peki içeriği nedir bu, Şehname’nin? Türklere küfürdür. Baştan sona Türklere küfürdür. Senin cihan çapında devlet adamın buna ödül veriyor. Çerçeveleyip sarayına asıyor. Ç- Gerçi güzel tarafları var, ayrı mesele. Bu yani. Sonuçta ne olmuş, Arapların bugün dünya çapında bir ozanları, romancıları, tiyatro yazarları yok. Ama sen kul olmuşsun kardeşim. Şunu anlarım, Shakespeare’e hayran olmak olağandır, büyük bir şair, Dostoyevski’ye hayran olmak olağandır, ama Araplarınkinde ne vardı da hayran oldun kardeşim? Dilini teslim etmişsin, Arap ne dediyse onu demişsin. Osmanlıca diyorlar, arkadaşlar Osmanlıca diye bir dil yok. Ç- Osmanlı Türkçesi. Olay bu. Oradan aldın, oradan çaldın, böyle dil olur mu? Hukuk fakült esine kaydoldum, ilk gün gittim oturdum, böyle bakıyorum. Medeni h ukuk profesörü geldi, aptal aptal bakıyorum. Bir ara kendimi El -Ezher’de hissettim. Dedim herhalde El-Ezher burası, hiç Türkçe yok. Sonra kendim araştırdım, Türkçe ile söylenemeyecek hiçbir hukuk terimi yok. Hukukun kendisi dahil, tüze. Tüzük diyorsun ya bal gibi. Bir biçimde diyorsun ama gerçekten demen gereken noktaya gelince hukuk deyip dayanıyorsun, anlamadan üstelik. Binlerce kişiye git sor, hukuk ne d emek, kanun ne demek, çuvallayacaktır. Ama kullanıyor.

85

“…eserinin her beyti karşılığında bir dinarla ödüllendirileceği sözü yerine getirilmeyip de dinar yerine her beytine bir dirhem verilmesi Firdevsî’yi son derece üzdü.” Şahn ame, Kabalcı Yay, s.31 “Nizâmî-Yi Arûzî’nin Çehâr Mahâle’deki aktarımlarına göre, Sultan şaire 20.000 dirhem hediye etti. Beklentilerini karşılamayan bu bağış karşısında üzülen şair, hamama giderek içki içti ve aldığı dirhemleri oradakilere dağıttı.”

On Birinci Gün

221

Ç- Aslında biraz da onu sormak istiyorum. Kullanıyoruz ama kafamıza yerleştirdiğimiz, çok da o ilişkiyi tanımlamıyor. O öyle gidiyor. Senin dilin ne olmuş, hani şu terimin karşılığı yok dedik. İki bin sene üstünü örtmüşsün ve utanmazca, onursuzca, aşağılık d uruma düşecek kadar. Ç- Gerçi olsaydı yine halk ozanlarının dillerinde, bir yerlerde rastlardık. Elbette. Şimdi (Vilhelm) Thomsen Orhun abidelerini çözdü. Orhun abidelerindeki dil kadar güzel dili daha dünyada hiç kimse bulamamış, herkes söylüyor bunu. Senin pırıl pırıl, böyle gökyüzünden süzülmüş gibi bir dilin var. O güzellik hiçbir dilde yok. Ama sen bunu ne yapmışsın? Götürmüş atmışsın Arapların üstüne. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü, “can” üzerine üç yaprak açıklama var. “Can” Farsçadır. Can üzerine o kadar terim yapmışsın, yazık ya! Canı çıktı deriz, can boğazdan gelir deriz, canı sıkıldı deriz, canı cehenneme deriz, binlerce. Bu emeği kendi dilinde yapsaydın ya. Aristo’nun Canlılar Üzerine, Latincesi Anima. Kendi diline bakışı böyle olmuş. Şah İsmail, Yavuz Selim’e mektup yazıyor, pırıl pırıl Türkçe ile , bizimki Farsça. Biz dilimizi unutmuşuz. Hani Ziya Gökalp’in bir şiiri var. Diyor ki, Hintçe yazmışız, Çince yazmışız, Türkçe ile de birkaç hece yazmışız diyor86. O nedenle de evreni tanımamız da öyle olmuş. Ç- Ama gramer değişmemiş. Değiştirememişler. Ç- Türkçenin sentaksına, söz dizimine dokunamamışlar çok fazla. Hatta o Arapça tamlamalar geriye dönmüş. Sentaks yerinde duruyor, çok da sağlam bir şekilde duruyor. Büyüklüğünden duruyor. Ç- Aldığımız kelimeleri de bu şekilde yapıyoruz. “Can”ı yine eklemeli bir dil olarak kullanıyoruz. Canlılar, cansız… Onu da kendi sentaksımıza uyduruyoruz, kolay bir şekilde. Artık bizim olmuş o kelime.

86

“Bazen Hintli bazen Çinli olmuşuz / Arap Acem Frenk dinli olmuşuz Ne bir Türk hukuku Türk felsefesi / Ne Türkçe inleyen bir şair sesi Şair hâkim gelmiş bizden de çokça / Kimi Farisi yazmış kimi Arapça Fransızca, Rusça, Çince yazmışız / Türkçe ancak birkaç hece yazmışız”

On Birinci Gün

222

Dirilik diyoruz, yaşamak diyoruz. Orta Asya’da sürmek demişler. Bu can yerine kullanabileceğimiz altı yedi tane de sözcüğümüz var. Bizim Anadolu’da derler, sayrılı birisi iyi olduğu zaman, dirildi kalktı derler. Sağlığa kavuştu anlamına gelir. Sağaltım evi değil mi, hastane diyorsun. S ağaltım evi desene. Türkçesi bu. Araplaşmışız, onu konuştukça cennete gittiğimizi sanmışız. Her Arapça terim bizi oralara doğru götürmüş gibi gelmiştir. O dogma sizi boğmuş. Şimdi bugün bir de ana konulara geçmeden, bilinç ne demek arkadaşlar? Bilinçten ne anlıyoruz. Ç- Bilme yeteneği. Acaba? O zaman niye bilgi dememişiz de bilinç demişiz? Ç- Bilme yeteneği, bilme değil de… Yani bilinci siz bir yapı düzeni olarak görüyorsunuz. Ç- Evet. Siz nasıl görüyorsunuz, Müjdat kardeşim? Çünkü çok kullanılan bir sözcük. Hocam siz ne diyorsunuz? E- Bir şeyin farkında olmak, hocam. Kendinin ya da başkasının farkında olmak. Ayırdında olmak. E- Ayırdında olmak, belki. Şöyle diyelim, bilgi de bize bunu sağlıyor. Bir nesneye ağaç demişsek, başka bir nesneye taş demişsek ayırdına varıyoruz. Ama yine de bilinç diyoruz. Bilgi değil, bilinç diyoruz. Bilginin daha özelliklerine geçeceğiz, açık seçik olması gerekir. Bilgiyi daha tam bitirmedik, çünkü bilg inin bir taşıyıcısı olacak, bilginin duyumlara kapalı olduğunu göreceğiz. Şu o ntolojiyi bir geçelim, dönerek gideceğiz. Yalnız, bilgi ile bilinç arasında bir ayrım yapıyor gibi geliyor bana. Ç- Bilinç bilgi gerektirmiyor. Bu bir psikoloji, yok Freud’tur, Adler’dir bir sürü adam var, bilinçaltı, bilinçdışı, falan terimleri var. Bilgi dışı, bilgi altı demiyoruz da neden

On Birinci Gün

223

hala o terimler kullanılıyor. Bilinçdışı olarak yapıldı, bilinçaltına sakladı gibi kullanımlar var. Günlük yaşamımızda sürekli kullandığı ter im olduğu için üstünde duralım. Bilinçten ne anlıyoruz ya da ne anlamamız gerekiyor. Ayırdında olmaya katılacağım ama neyin ayırdında, nesnel erin olmamalı. Onu bilgi sağlıyor bize. Nesneyi aşmalıyız ama nereye gitmeliyiz? Nesnelerle ilgili bilgimiz, kesin bilgidir. Bilgi, bize açık seçik olarak evreni tanıtmaya yeter olmalıdır. Aksi halde, söylemiştik, bilgi olmazdı. Bilgi, doğru olandır. M- Edimlerle alakalı hocam. Herhalde. Biraz geliyoruz galiba. Neyin ayırdında olmak? Şu Aristo’ya biraz dönebiliriz. Bilmek, eylemek için gereklidir ama yeterli değildir, diyordu Aristo, değil mi? Acaba ne diyor o Aristo kardeşimiz? Tekrar açalım. Bir eylemin iyi mi kötü mü olduğunu bilmemiz, iyi eylemi ge rçekleştirmek, yapmak için koşuldur. Çünkü bir eylemin iyi olduğunu bilmeden onu yapma gereğinde olduğumuzu düşünemeyiz. Ama diyor Aristo, adım atıyor. Bir eylemin iyi olduğunu bilmek, onu yapma güvencesine kavuşturmaz, kötüsünü de yapabiliriz. Buradan gidelim bilince. Ç- Dediğim gibi bilinç, bilmeyi gerektirmiyor. Gerektiriyor gibi geliyor bana. Aksi halde bilinç olmazdı. Bilinçlilikten söz ediyorsak, onu bileceğiz. Bilmediğimiz bir evrende bilinçli olduğ umuzu söyleyemeyiz. Sokratik bilmeme bilinci var. Sokrat diyor ki, ben bilmediğimin bilincindeyim, bilmediğimi biliyorum, bilmediklerim var benim. Bilmeme bilinci var onda. Bildiklerim de var diyor ama bilmediklerim daha çok, ben onları bilmediğimi biliyorum. Atinalılara diyor ki, siz bilmediklerinizi bilmiyorsunuz, bilmediklerinizi bildiğinizi sanıyorsunuz. Aramızdaki fark bu, gelin bunu tartışalım, diyor. Orada söylediği odur. Durum bu olunca, nasıl bir adım atmamız lazım? Ben So krat’ın, Platon’un büyük adımlar attığını düşünmüyorum. Buna ne diy ebiliriz. Bilgi eğer nesnesiyle uyuşmuyorsa, zaten bilgi değildir. Bilgi doğru olmak zorundadır, yanlış bilgi olmaz arkadaşlar. Onu dilciler kullanıyor, atıyorlar. Yanlış bilgi, doğru bilgi olur mu? Bilgi, bilgidir ve bilgi, doğru olandır. Yineleyelim bunu ama bu bizim için yeterli olsaydı, bilgili adam derdik. Milyonlarca bilgili adamın bilinçli olmadığını biliyoruz.

On Birinci Gün

224

M- Şu olabilir mi? Bilgi var, bu bilgiyi eylem alanında kullanma var. Edimselleşme dediğimiz ve tamamen kişiye ait bir özellik. Bunun ge rçekleşmiş haline, edimselleştirilmiş haline bilinçlilik hali diyebilir miyiz? Diyebiliriz evet. Bilgi-eylem ilişkisinde bir eylemde bulunuyoruz. Biz eğer eylemimizi doğrudan bir bilgiye dayandırıyorsak, bu dayandırdığımız biliyorsak, eylemimizi de bu bilgi doğrultusunda yaptığımıza inanıyorsak ya da biliyorsak bilinçliyiz demektir. Aksi halde uyurgezeriz demektir. Söyleyelim açıkça, bir din profesörü, adam çıkıyor saatle rce konuşuyor. Tek cümlesi doğru değil, olamaz, maval anlatıyor. Bu adam insanlara yön veriyor, eylem yapıyor, kitaplar yazıyor, konferan slar veriyor. Peki, bu adama bilinçli diyecek miyiz biz? Bilgisi bilgi değil, eylemi eylem değil, bilinçli diyemeyiz biz buna. Biz bu adama uyurgezer diyeceğiz. Bir kere bildiği bilginin bilimsel bilgi, evren bilgisi olması şart. Eyleminin ona uyması şart, bilinçli adam biz buna deriz. Yoks a efendim ben diyor, gülüyorum, falan kitapta okudum. Türk Tarih K urumu basmış, kimdir bu Nizamülmülk? Büyük Selçuklu İmparatorl uğu’nun en büyük sadrazamı, Acem kökenli adam. Melik Şah’a senin kılıcın varsa, benim de kalemim var demiş bir herif. Ben kalemi çekersem senin kılıcın tez yıkılır demiştir. Küstahça böyle diyebilen bir adam. Bu adamı biliyorsunuz, Melikşah’ın karısı Terken Hatun katlettirdi. Sıkı bir Türk kızıydı o, Karahanlı kızıydı. Bunun saygısız tutumuna, küsta hlıklarını götürmedi, yok etti. Nizamülmülk’ün yazdığı bir kitap var, Siyasetname87. Çok ünlü bir öğüt kitabıdır. Bu konuya yeri geldikçe dokun acağım, tarihte öğütçüler vardır. Bunlar padişahlara, büyük insanlara öğütler, şöyle yap böyle yap, vermişlerdir. Sayısız kitaplar var. Bunla rdan bir tanesi de Kelile ve Dimne88. Padişaha öğüttür o, Hindistan padişahına akıl verir. Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib’inki. Tamamen bir bilgelik kitabı olduğu iddiasındadır. Baştan başa da mavaldır, onu da söyleyeyim. Biz başka bir şey olmadığı için ona sarılmışız. Bakın diyor ki Nizamülmülk, bunun çevirmeni Mehmet Altay Köymen 89, profesör,

87

Siyasetname, Nizamül Mülk, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çev: Mehmet Taha Ayar Siyasetname, Nizamül Mülk, Dergah Yayınları, Çev: Nurettin Bayrutlugil Yazan: Beydeba Kültür Bakanlığı Yayınları, baskısı yok.

88 89

On Birinci Gün

225

bu kitabı Atatürk’e sunmuş, ithaf etmiş yani, başlık öyle diyor. Atatürk’e ithaf edilen, Türk Tarih Kurumu’nca basılan kitabın bir bölümünde şöyle deniyor: Halife Ömer’in ölümü sırasında oğlu Abdullah, babasına diyor ki kaç gün sonra bana gözükeceksin? O da diyor ki, üç gün içinde gözükürüm, yani rüyana gelirim. Aradan geçiyor on iki yıl, baba ancak o zaman gözüküyor. E baba diyor, böyle demiştin. Bilgelikten bahsedec eğim de onun için söylüyorum. Gelememiş halife. Neden gelememiş? Halife iken, Bağdat’taki Dicle nehri üzerinde bir köprü varmış, orda da bir delik varmış, koyun sürüsü geçerken koyunun biri basmış, ayağı yaralanmış. O yaralanmadan dolayı on iki yıldır yargılanıyormuş ve gelememiş90. Şimdi bu bir bilgi arkadaşlar. Bu bize çok büyük bir siy aset kitabı diye yutturulan bir kitabın bir bölümü. Bunu yazan adamın her yazdığı ne olabilir, bilinci ne olabilir? Maval, gazel. Bakınız, bilinç dediğimiz şey bu. Toplumsal alanda bilinç, bir şeyi tam biliyorsak ve bu bilince göre eylemde bulunuyorsak, bilinçliyiz deme ktir. Deriz ki, bu bilinçsiz hareket ediyor, gidiyor kendi sınıfını tekmel eyerek oy kullanıyor. Bilinçsiz deriz. Bilinçli kişi nedir, kendi sınıfının çıkarlarını öngörerek oy veren kişiye denir ya da siyasal eylemi göst eren kişiye denir. Bilinç bu. Yaptığı işin olgulara uygun olduğunu bilen adama biz bilinçli diyoruz. Kabul edebiliyor muyuz? Bir işçi gider, bir patron partisine oy verirse bilinçsizlik yapmıştır. Topluma bakıyorsunuz, ben biliyorum diyor, söylemek de pek gerekm iyor ama insanların yüzde doksan dokuzu bu. Hele bir tartışın da görün. Toz kondurmuyorlar.

90

“— Babacığım seni ne zaman görebilirim? —Öteki dünyada. — Daha çabuk görmek istiyorum. — Ey oğul, dünyadan ayrıldığımın birinci, ikinci veya üçüncü gecesi rüyanda görebilirsin. On iki yıl geçtiği halde onu rüyasında görmedi. Bu sıralarda Abdullah (r.a) bir gece babasını rüyasında görünce sordu: —Babacığım üç gece sonra seni rüyamda görebileceğimi söylememiş miy din? —Sevgili oğlum, Bağdat yakınlarında bir kasabanın eskimiş bir köprüsü varmış, m emurlarım onu düşünüp tamir ettirmemiş, koyunlar köprüden geçerken, birinin ayağı bir deliğe girmiş ve kırılmış. Ben de bu güne kadar onun cevabıyla meşgul idim, diye cevap verdi". – Siyasetname, Nizamül Mülk, Dergâh Yayınları

On Birinci Gün

226

Şimdi evrenin yapısına, ontolojiye dönelim. Onto varlıktır, Grekçe. Sözü edilen bilgi, yani ontoloji, loji (logia) bilgi demektir. Ontoloji, burada evrenin bilgisi demektir. Çünkü onto, varlık dediğimiz kipten ibarettir. Bizim elimizde, 20. yüzyılda, yeni ontoloji ve temel ontoloji diye iki büyük örnek var. Birisi Nicolai Hartmann’ın yeni ontolojisi, birisi de Martin Heidegger’in temel ontolojisi. Bu ontolojilerin ikisi de benim için anlaşılmaz bir şekilde, Grek ontolojisine dayanıyor. Yani katmanlı ont olojiye dayanıyor. Bu evrenimizi katman katman görüyorlar. Yani çok kabaca söylemiş olalım, en altta diyorlar, temelde bir inorganik tabaka var, bunun üstünde canlılar, diriler tabakası var, onun üstünde duyarlılar tabakası var, bunun üstünde düşünenler tabakası, tin tabakası var. Biz, insan olarak diyelim, bir sürü tabakaların en üstünde oturuyoruz. Acaba evrenimiz böyle midir? Acaba evrenimiz bu arkadaşların düşü ndüğü gibi midir? Örnek olsun diye söyleyeyim arkadaşlar, Aristo bir tanım teorisi geliştirmiştir. Tanım, Aristo’ca şudur: Cinse ayrımı ekleriz. Bu ne demektir? Cins, bir soyun bir türün adıdır, mesela hayvan, buna ayrımı ekleriz. Nedir ayrım insana geçerken, akla, usa sahip olmak. O zaman cinse ayrımı eklediğimizde yaptığımız şey bir tanımdır. Düzenleyelim şöyle bir: Usu olan hayvana insan denir. Böyle bir tanım. Bu Aristoteles’in ünlü tanım teorisidir, cinse ayrımı ekliyorsun. Ayrım insandan hayvandan ayıran temel özelliktir. Aristo us diyor ona, usu olan hayvana insan denir, diyor. Benim için çok büyük bir yanlış, o ayrı bir konu ama Gre kler de öyle görüyordu. Ondan sonraki batılı ontologlar da böyle görmüşlerdir. Bu anlamda, girdiğiniz alanın ne denli duyarlı olduğunu belir tmek adına söylemiş olayım. Nicolai Hartmann da öteki etikçilerden birisi Max Scheler de diyor ki, tin en zayıf tabakadır. En üstte yer alan tabaka, öteki tabakaların üstünde oturur, o tabakalar olmasaydı o olmazdı, gibi bir mantıkla çok zayıf bir tabakadır diyor. Hele hele Nicolai Hartmann, çok daha etkili bir filozof, bastıra bastıra tinsel tabaka çok zayıf, diyor. Biz göreceğiz ki onların tinsel dediği tabaka, yani bizim düşünme ve eyleme, istenç tabakamız, insanı insan yapan özellikler imiz, en güçlüdür. Çok vahim bir şeydir bu. O nedenle biz, baştan belirt elim, batıdaki büyük ontolojilerle temelden ayrılıyoruz. Bunu da kanıtl ayacağız tabi, lafla olmaz. Evrenimiz katmanlı bir evren değil. Evrenimiz

On Birinci Gün

227

karmaşık bir evrendir, nesneler yan yanadır, birbirine hiyerarşik olarak uzak yakın bir ilişkiye sahip değildir. Bunu söylememiz lazım, bunu söylemezsek yaptığımız ontoloji havada kalır. İnsanda pek çok özellikler içeriliyor, göreceğiz bunu, karmaşık bir yapı. Birleşiklik var, dirilik var, duyarlılık var, düşünme var, istenç var vesa ire. Ama bu benim taşın üstünde oturduğumu kanıtlamaz. Toprağın üstünde oturduğumu, suyun, havanın üstünde oturduğumu da kanıtl amaz. Çünkü toprak da benim gibi bir yapı düzeni. Neden onun üstüne oturacağım? Toprağın da bedeni var, benim de var. Batılılar bunu anl amamışlar. Toprağın bedenini tutup benim altıma koymuşlar, bu anl aşılmaz bir şeydir. Ben bir yapı düzeniyim, toprak da bir yapı düzeni. Ben daha karmaşığım tamam ama onun üstünde oturmuyorum. Problemin büyüklüğünü anlatmak adına söylüyorum bunları. Batı ontolojisinde çok derin yaralar var. Ben bugün de batının bu işi çözdüğünü, altından kalkabildiğini düşünemiyorum. Bu belki Nietzsche’den bekl enirdi, ontoloji yapmadı. Başka yerlere daldı, etiğe daldı, dinsel bir fels efeye daldı, ona saldırdı iyi etti ama ontoloji yapmadı. Kim yapabilirdi, Kant yapabilirdi. Yaptığı şey bir bilgi kuramıdır. Şimdi kısaca bir Thales’e giriş yapayım, bugün tamamlansın. Ontoloj imize yarın gireriz. Çünkü Thales’e giriş de zaten, ontolojiye giriştir. Thales’i büyük yapan, herhangi bir buluşu değildir. Hangi felsefe tarih ini açarsanız açın, felsefe, Miletli Thales’le başlar. Thales’in geometrik bir bağıntısı vardır, zayıf bir bağıntı. Eşkenar üçgenin kenarları eşitmiş, bu bize fazla bir şey söylemiyor bugün, o gün de söylememiş olmalıdır. Bir güneş tutulmasını günü gününe saptadığı söylenir, doğrudur ya da yanlış, doğruysa bir başarıdır. Onun ötesinde, ben size söylemiş olayım, su ile başlamış felsefe, Thales’in elinde. Tüm evreni oluşturan temel yapı, sudur. Böyle diyen bir filozofun birçok felsefe tarihinin ilk sayfasını dolduran filozofun, bugün ilkokullarda öğrettiğimiz, suyun molekül olarak H2O formülünü bilmediğini hatırlatmak isterim. Yani Thales su denen molekülün, iki hidrojen bir oksijen atomundan oluştuğunu bi lmiyordu. Niye büyüktü? Şunun için; büyüden, mitten, mitsel düşünc eden sıyrılıp, logic, akılsal düşünceye, ussal düşünceye geçiş olduğu için. Bu bir. İki; neden su diye sorduğumuzda, Thales’in etkilendiği alanlara bakıyoruz. Öbür derslerimizde kısaca söylemiştik, Mısır’ı biliyordu.

On Birinci Gün

228

Mısır’daki geometriyi işlemişti, Mısır’da bir Nil kültürü vardı. Nil taşıyor, her tarafı birbirine katıyor, tarlaları sınırsızlaştırıyordu. Onun için geometriyi bulmak zorunda kalmıştı Mısırlılar. Orada suyun evreni yönettiği konusunda bir ön fikir edinmişti. Thales, Babil’i de biliyordu. Felsefe tarihlerinde Babil diye geçiyor ama daha sonraki bulgular M ezopotamya kültürünü yaratanların, Sümerliler olduğunu ortaya koydu, Bugün Türkçemizde 70-80 tane Sümerli kökenli terim var. Mesela Ta nrı, Orta Asya’da Tengri, Sümerlilerde Dengiri diye geçiyor 91. Ufak bir değişimle dönüşerek gelen bunun gibi 70-80 terim var. Yazıyı ilk bulanlar Fenikeliler, Mısırlılar falan değil, doğrudan doğruya Sümerliler, çiviyazısı bugün okundu, dünyanın bütün üniversitelerinde çözüldü. Bunu Sümerliler bulmuştur. Uygarlığı yaratanlar Sümerlilerdir. Asurlular, Katlar, Babiller çalarak, çakma uygarlık yarattılar, açıklıkla söy leyebiliriz. Bunu, ünlü Yahudi Sümerli uzmanı Samuel Noah Kramer söylüyor. Tarih Sümer’de Başlar92 diye çok ünlü bir kitabı var, Türk Tarih Kurumu’ndan93 çıktı. Muazzez İlmiye Çığ’la bir karşılaşmamızda sordum. Dedim ki; hocam, Sümerler mi Sümerliler mi? Sümer bir coğrafyanın mı adıydı, bir etnik yapının mı adıydı, bunu öğrenmek istiyorum. O da dedi ki, kesin olarak bir coğrafyanın adıydı, Sümerler diyemeyiz, Sümerliler diyeceğiz. Mı slırlılar der gibi, değil mi hocam? Evet, dedi. Onun için, Sümerler diye geçer tarih kitaplarında, yanlış okumadır o. Sümerlilerin uygarlığı nerede doğmuş, iki nehrin arasında, Mezopota mya diyoruz ya, Dicle ve Fırat nehirleri. Orada da bir su kültürü var. Th a-

91

Fritz Hommel, Diemel, Pöbel, Falkenstein gibi dünya çapında tanınmış bilim adamları tarafından okunan ilk sözcüklerin içinde günümüzdeki Türkmen diline hem yansıma, hem de anlam bakımından çok yakın sözcüklerin bulunması ilginç, anlamlı ve dikkate değerdir. Örneğin DİNGİR: Tanrı (tengri), DU: di (demek), Tİ: diri, Kİ, GİR: yer, yurt. Sümerlerin yaşadığı yerlerin kır (gır) olduğunu göz önünde tutarsak bu iki sözcüğün aslında bir olmak ihtimali güçlüdür diye düşünülmektedir. – Begmyrat Gerey, 5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları, IQ Kültür Sanat Yayıncılık Tarih Sümer’de Başlar/ Yazılı Tarihteki Otuzdokuz İlk, Samuel N. Kramer, Kabalcı Yayınları, Çev: Hamide Koyukan İstanbul Arkeoloji Müzelerinde Bulunan Sumer Edebî Tablet ve Parçaları, Sumerian Literary Tablets And Fragments in the Archaeological Museum Of İstanbul , II 1976, Samuel Noah Kramer

92

93

On Birinci Gün

229

les’in etkilendiği kökenleri anlatmak adına söylüyorum. Gökbilimini öğrendiği yerin bir su kültüründen türediğini söylüyorum. Orada da Fırat ve Dicle basıyor ovaları, Nil basıyor, o şeyden kil yapıyorlar. Şunun gibi bir tablet. Philadelphia üniversitesi gelmiş kazı yapmış, b unun bir parçası orada, bir parçası İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde. Bizim bir Osmanlı uyanık, Almanlara kazı iznini verirken, bulduğunuzun yarısı bizim demiş, aklı bir yere ermese de. Almanların kazılarından çıka nların yarısı Almanya’da, yarısı bizim Arkeoloji Müzesi’nde. Bu tablet oradan çıkıyor, bir ucu. Bir ucu Almanya’dan çıkıyor, bir ucu Fransa’dan çıkıyor, bir ucu Rusya’dan çıkıyor. Şu tableti Noah Kramer, beş tane müzeyi tarayarak, didinerek bulabiliyor. Şu kadar bir tabletten yirmi sayfalık bir yazı çıkartıyor. Nasıl oluyor, ben anlamıyorum. Çivi yazısı . Bu uygarlığa nasıl küçük diyeceğiz? Batı, tamam amenna da Sümerliler de yazıyı bulmuş, ilk yazıyı bulanlar. Mısır ve Nil kültürüne eklediğimiz zaman bunu, Thales’in neden su diye bağırdığını ufak ufak anlamaya başlarız. Bu iki öge. Üçüncü öge şu a rkadaşlar: Thales’in kendisi tarımcıydı, çiftçiydi, ekin üreticisiydi. Kaçınılmaz olarak, Ege gibi sıcak bir iklimde, yağmurun önemi çok büyüktü. Akşama kadar göğe bakıyorlardı, yağsa diye. O nedenle, onun yaşamı nda su, hayatı oluşturan bir ögeydi. Onun için su diye diretmeye başladı. Dördüncüsü ise, Thales bir deniz çocuğuydu. Grek kültüründe deniz, çok önemlidir. Ada şehirleri, ada kentleri… Çok devingen bir toplumdu ve su üstüneydi. Adalardaydı. Dördüncü ögeyi de eklediğimiz zaman, Thales’in neden suda direttiğini yavaş yavaş anlamaya başlarız. Buna başka bir şey ekleyebilir miyiz, belki ekleriz. Ama gerek yok arkadaşlar. Bizim bildiğimiz şudur: Thales d iyordu ki tüm evreni oluşturan temel öge sudur. Öteki ögeler suyun türevleridir, değişkileridir. Su, su olmaktan çıkar, hava olur, ateş olur, toprak olur. İlerledikçe göreceğiz, Thales’te asla boyut yok, düzeylerd eyiz. Su değişir, başka şey olur. Su olarak kalmaz.

On İkinci Gün

231

İnsanoğlu evreni tanımak adına ne yapmış? Düşünme, bilme ve ile tme ekonomisi adına bir bölünmeler, kümeleşmeler yapmış, sınıflandırm alar diyorlar ya Arapça terimle. Bizim Türkçemizde o, öbektir, kümedir ya da bölümdür. Onun karşılayan çok terimimiz var. Bu bölmelerle daha kolay düşünmüşüz, kolay ad vermişiz, kolay nitelemişiz, kolay anlatmışız. Kaba bir iki örnek verirsek; kivi diye bir nesne çıktı, şöyle üç on yıl önce. Onun öbeğini söylediğimizde biz onu az-çok tanımaya başlıyoruz. Demek ki bu uzun ömürlü bir bitkiden yetişir, ağaçtan. Demek ki diy oruz, bu yenir, bunun bir tadı var, hoş bir şey. Kısaca biz meyve ile ilgili yüklemlerimizi kiviye taşımaya başlarız. Sınıfladığımız, bölmelere ayı rdığımız, kafamızda onu daha iyi tanımaya başlarız. Onun çok ayrıntıya giren, özel özelliklerini de zamanla öğreniriz. Mesela ki vinin C vitamini bakımından turunçgillerden dört beş kat fazla güçlü olduğunu daha sonra öğreniyoruz. Öyle diyorlar. Doğrudur yanlıştır onu bilmiyorum, bu işin uzmanı hekimler çok güçlü bir C vitamini deposu diyorlar. D emek ki bu ayrıntıyı da zaman içinde öğreniyoruz. Nesneleri bölmelere ayırıyoruz, öteki bölmelerle ilişkilendiriyoruz, o ilişkiler yoluyla evreni daha bir kavranır duruma getiriyoruz, basitleştiriyoruz. Bu Grek felsefecileri ve batı felsefecileri, hep üstünde durduk, kişisel olarak ben anlayamıyorum, konuyu bitirdiğimizde sizi de canı gönülden dinlemek isterim ama ben batılıların bu sınıflandırma işine aklım erm iyor. Ekonomi sağlasa da, daha kolay tanımamızı sağlasa da ben anlay amıyorum. Örnekler vereceğim. Ondan sonra evrenin ilkelerini önümü ze katıp götüreceğiz. Müzisyensiniz, bir çalgı aleti almak için, bu işi yapan satıcı dükkana gittiniz. Dediniz ki, bana bir araç veriniz, alet. Satıcı size bir şey anlam adım der gibi bakacaktır. Eğer geveze biriyse diyecektir ki kardeşim uçak da bir araç, gemi de bir araç, kazma da kürek de bir araç , araç mı istiyorsun, evrenimiz araçla dolu. Canım, diyeceksiniz siz, ben buraya ge ldiğime göre çalgı aracı istiyorum. Araçtan çalgı aracına… Bu arkadaş yine fazla bir şey diyemeyecek size. Çalgı aracı çok, davul , kontrbas, viyolonsel bile var. Siz diyorsunuz ki ben çalgı aracı istedim ama bu telli olacak, telli çalgı aracı, ya da yaylı, ya da üflemeli, diyeceksiniz. Yine size

On İkinci Gün

232

bir şey sunamayacaktır satıcı. Çünkü her birinden de bir sürü var. S olukla çalınan klarnet var, ney var, kaval var, bir sürü var. Bir sürü telli, bir sürü yaylı var. Peki, diyeceksiniz ki arkadaşım ben bir bağlama istiyorum. Adam belki artık size bir bağlamayı verebilecektir. Onun da bir sürü varyantları var ama bağlamayı verebilecektir. Peki, örneğimize uygun olarak çalgı aracı diye bir araç var mı? Yok, bulamıyoruz. Tellisi, üflemelisi, bulamıyoruz. En aşağıya, bireye, daha doğrusu tikele indiğ imizde, al kardeşim sen bağlama istiyorsun diyebiliyor arkadaş. Böyle bir örnek verdim. O zaman nereden çıktı bu araç, çalgı aracı, ötekiler? Evrene bakın, her alanda bu boşluğu göreceğiz. Ben bir ağaç gö rdüm. Ağaç diye bir ağaç yok arkadaşlar, ağaç diye bir nesne yok. Ağaç bir sınıfın adı, bir soyun, öbeğin adı. Sen ağaçlardan bir ağaç görmüşsün ama o dinleyene fazla bir şey anlatmıyor. Çınar mı, çam mı, meşe mi, kayısı mı, hiçbir şey anlatmıyor. Ağaç diye bir kendilik yoktur. Ben hayvan gördüm, size neyi anlatır arkadaşlar? Salt böcek soyunun bir ailesinde binlerce böcek var94. Bir hayvan gördüm dediğinizde, her bir türün de böyle sayısı var, milyonlarca var, hangisini diyorsun sen? Demek ki biz, konuşurken yayvan konuşuyoruz, ekonomi sağlayalım derken dağılıyoruz. Aristo mantığının Isagoge diye çözümlemesi var. Kim yapmış bunu? Plotinus. Meşhur südurcu, fışkırmacı, taşmacı filozof. Kökeni Mısırlıdır. Sonra gitmiş Roma’da felsefe yapmış. Her iki tarafa, halka açık şekilde felsefesi sunduğu için bir hayli öğrencisi olan bir insan. Böyle konular geçince bunları da söylüyorum ki kafanızda bir nokta olsun, za manla değerlendirirsiniz. Karşınıza çıktığında, ben bunu biliyordum, şöyle bir zamanda seminerimizde konu olmuştu, diyebilesiniz diye. Plotinus, çok ilginç bir adam. Dokuzluklar, Enneadlar diye ünlü bir kitabın yazarı 95. Felsefesinde üstünde sık durulur. Ahmet Arslan’dan örnek verecek olursak, neredeyse bir cildi, Plotinus’a ayırmış. Bu göz kamaştırıcı bir şey.

94

Türce en zengin böcek familyası cepkenli böcekgiller (Staphylinidae) familyasıdır. 2010 verilerine göre 56.768 türle canlılar (bitki ve hayvanlar) arasında en çok tür b arındıran familyadır. İkinci en büyük böcek grubu hortumlu böcekgiller (Curculion idae) familyasıdır. (viki) Dokuzluklar 1, Plotinos, Birleşik Dağıtım Kitabevi, Çev: Zeki Özcan

95

On İkinci Gün

233

Plotinus, Mısır’da yetişmiş, öğretmeni çok ilginç bir şekilde, bir hama ldır, Ammonios Sakkas. Sakkas, Arapça hamal demektir. Bu, çok ünlü filozofların öğretmenliğini yapmış, birisi Plotinus. Plotinus gelmiş R oma’ya, imparatorlara, romanın ileri gelenlerine felsefe dersi vermeye başlamış. İmparatorlar gelip dersine katılmışlar. Bunun Porpyrios diye Suriye kökenli bir öğrencisi var. Porpyrios, Isagoge96, yani giriş, başlangıç anlamına gelen bir kitap yazmış. Bütün kitapçılarda bulursunuz. Remzi Kitabevi tarafından basılmıştır. Benimkilere baktım sabahleyin, hiçbirisi burada değil, İstanbul’da. Keşke olsa getirseydim. Orada, Is agoge’de Aristo mantığından çok felsefesi yani ontolojisi mevcuttur. Mantıkla ontoloji hep örtüşür. Mantıksız ontoloji, ontolojisiz mantık olmaz. Bunu örnekleyelim. A, A’dır. Bu, mantıksal bir ilkedir. Mantıktaki düşünme yasalarındaki ilkelerden birisidir. A, A olmayan değildir, çelişmezlik yasası. Peki bunun ontoloji ile ne ilgisi var? Evrendeki bir nesne, başka bir nesne olamaz, mantıkta olamadığı gibi. Queen Elizabeth Zır hlısı, Queen Elizabeth Zırhlısı’dır, bitti. Atatürk, Atatürk’tür. Her olan bir tane olur ve kendiyle bilinir. Ontolojik bir ilkedir yani. Bunu en güzel anlatan, dikkatinizi çekmiş olmalı, Takiyettin Mengüşoğlu’dur. Bir de Heimsoeth diye bildiğimiz, bu disiplinlerle ilgili kitabında vardır 97. Remzi basıyordu onu, şu anlarda basmıyor. Küçük tip kitaplardı, niye yse o yayınları üzüntü verecek bir şekilde durdurdu. O Isagoge’de şunu anlatılıyor: Evrendeki nesnelerin bir temel şeması sunuluyor bize, olanların şeması. Cinsler, türler, ayrımlar, özellikler, ilinekler var98, beş ses. Kendisi beş ses diye onu nitelendiriyor ve ki ta-

96

Isagoge- Aristoteles'in Kategorilerine Giriş, Porphyrios, Remzi Kitabevi, Çev: Betül Çotuksöken (yeni baskısı yok) Felsefenin Temel Disiplinleri, Heinz Heimsoeth, Doğu Batı Yayınları, Çev: Takiyettin Mengüşoğlu definition (horos), cins genus (genos), tür /nevi differentia (diaphora), ayırım property (idion), özgülük / hassa accident (sumbebekos), ilinti.

97

98

On İkinci Gün

234

bın girişinde de diyor ki, bunların gerçekten var mı yok mu olduğunu pek fazla tartışmayacağım, Aristo’yu izleyerek diyor, bunları anlatmaya çalışacağım. En yüksek cins ve en alt tür diye iki terim geliştirmiş kit abında. En üst cins, özdekli, maddeli tözler diye başlamış, çatıda. Zaten Porpyrios Ağacı’dır adı99. Ağaç gibi dallanır iner aşağıya. Kökü yukarıda olan, dalları aşağıda olan bir ağaç. Bunu böyle de çevirip kökünü aşağıya bal gibi getirebilirdi ama öyle yapmış. Ayırmış, özdekli tözler ve o ndan türetmiş, diri tözler, diri tözlerden duyarlı tözlere geçmiş, duyarlıdan düşünenlere geçmiş, insana geçmiş inmiş aşağıya. Bu zincirleme, kurulan bu yapay hiyerarşi, bizi nereye götürüyor? Aristo’nun düşünme evrenine. Aristo’ya göre, cinsi bildiniz mi, ayrımı da bildiniz mi bütün nesneleri tanırsınız. Daha önce de ufaktan dokunmuştuk; insan, aklı olan hayva ndır. Hayvan cins, aklı olmak ayrım, hayvanın aklı yok, bir ayrımla ondan kopuyoruz, geliyoruz insana. Bu Aristo’nun meşhur tanım teorisidir. Peki, ben diyorum ki Aristo üstada, sen buradan gidince neden başka tanımlara girmiyorsun? Söz gelimi, bu düşünme yöntemi şuna da götürür; insan, akıllı, duyarlı ağaçtır. Niye demiyorsun onu? Ya da hayvan, duyarlı ağaçtır, niye demiyorsun? Birisi cins, ayrım ne? Duyarlı olmak, hayvanın temel özelliği. Uslu olmak, usa sahip olmak, insanın temel özelliklerinden biri olduğu gibi duyumlu olmak. Duyu organlarına iye olmak, sahip olmak da hayvanın ayırıcı özelliğidir, bitkiden. Niye onu demiyorsun. Tanım teorisini, o yolu izlediğimiz zaman bu çıkıyor karşımıza. Hayvan duyuları olan bitkidir. Onu demiyor, sırıtıyor da ondan.

99

Porpyrios ağacı Aristoteles’in mantık kitaplarına giriş olarak İsagoji adında bir kitap yazmış olan Porphyrios’un, gerçekliğin ve kavramların düzenini veya onların nasıl düzen kazandıklarını göstermek üzere tasarlamış olduğu aygıt; en yüksek cinsten, türsel ayrımlarla bölünemez türe ulaşan ve bu arada beş tümeli örnekleyen ve açıklayan ş ema. Aristoteles’in kategorilerinin mantıksal ve metafiziksel içerimlerinin sonucu olan söz konusu yapı ya da şemada, iki yana dal veren bir ağaç en yüksek cinsten yola çıkar ve bu cinsi (cisimsel ve cisimsel olmayan töz diye) iki alt cinse böler. Bu şekilde bölünme sürecinde, en altta bölünemez tür olarak insan varlığı erişilir. Buna göre, insan varlığı, ağacın aşağıya doğru uzanan sol dalları alt alta birbirine eklendiklerinde, ölümlü, akıllı, duygulu, canlı ve cisimsel varlık ya da töz olarak tanımlanabilir. (Par adigma Felsefe Sözlüğü)

On İkinci Gün

235

Aristo’nun kafası orada basıyor, sırıtıyor çünkü. Bunu bir adım daha indirelim. Peki, bitki ne? Diri olan taştır, niye demiyorsun Aristo? Ya da diri olan inorganik maddedir. Diyemiyorsun, sırıtıyor. Demek arkadaşlar, araç ve Porpyrios’un, Aristo’ya dayanan cins, tür, ayrım yoluyla gittiği tanım teorisi bu. Porpyrios, ayrım diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. Ayrım, bizim yaptığımız bir şey, bunu açıkça görmek lazım. Bir özellik nedeniyle bizim düşünme edimimizde ortaya çıkan bir nitelemeden ibarettir. Akıl, insanda var, hayvanda yok. Aristo adına konuştuğumuzda, biz insana akıllı hayvan derken, bir ayrımdan yararlanıyoruz. Ayrım bir özellik nedeniyle olan bir durumu saptamadır. Cins ve tür gibi bir yapı düzeni değildir. Onu bile karıştırmışlar. Keşke karıştırmasalardı. Böylece bir tanım teorisi koymuşlar önümüze. Buna bakalım arkadaşlar. Dedik ki tözsel birlik olarak, Porpyrios’un en üste koyduğu maddesel töz, maddesel töz diye bir kendilik yok arkadaşlar. Diri töz diye bir kendilik yoktur. Ben hiçbir şey yoktur demiyorum, hiçbir nesne yoktur demiyorum. Bir sınıf yoktur, onların anladığı a nlamda. Çünkü bizim felsefemizde, göreceğiz, diri dediğimiz zaman, diri olanlar var ama bu Aristo’nun, Porpyrios’un anladığı anlamda değil. O kütle ağaçtan ibaret değil, hayvan da diri, biz de diriyiz. Locke bizi götürüyor, ağacı götürüyor, bitkilerle aynı öbeğe oturtuyor. Hayır arkad aşım, oturtamazsın. Şunu açık olarak görüyoruz; diri olmak, duyarlı olmak, usa iye olmak tözsel bir birlik değildir, bunlar özelliklerdir. Öze llikleri tözsel birliğe çevirip kümeler oluşturamazsınız. Oluşturursanız çuvallarsınız. Bunu, evrenin ilkelerine daha geniş girdiğimizde siz de göreceksiniz. Ondan sonra öyle düşünmeye başlayacaksınız. Bu bir. İki: Yapı düzenlerine bir ayrım ekleyerek onu tanımlamak cinayettir. İnsan akıllı hayvandır. Bunu varsayımsal olarak düşünelim. Sokrates, Atina’daki bir kertenkeleyi ameliyat etti, akıl koydu kafasına Sokr ates oldu çıktı, başladı ders vermeye. Var mı böyle bir şey ? Hayvanın yapı düzeni, sadece aklı olmaması, akıldan yoksun olması nedeniyle değil, binlerce nedenle… Onun da ayrı bir yapı düzeni var. Daha kaba bir ö rnek vereyim. Kağnı bir arabadır. Ona bir uçak motoru takalım, uçacak mı? Aristo, uçacak diyor. Çünkü uçağa, motoru olan araçtır, diyor. Onu

On İkinci Gün

236

öyle tanımlıyor. Demek ki kağnıya motor koymakla onu Mercedes ot omobil ya da uçak yapamadığımız gibi, hayvana bir akıl ekleyerek onu insan yapamayız. Çünkü onun yapı düzeni apayrıdır. O sırf akıldan yoksun olduğu için hayvan değildir. Onu, ona taşıyamayız. En altta diyor Nicolai Hartmann, katmanlar teorisinde, inorganik tabaka var, üstünde diriler var, üstünde duyarlılar var, üstünde düşünenler var, tin tabakası. Tin tabakası çok zayıftır, diyor. Ben böyle bir evren göremiyorum. Biz taşın üstünde oturmuyoruz. Bizim yapı düzenimiz apayrı. Bizi oluşturan ögeler, inorganik doğadaki taşı, herhangi bir ne sneyi, herhangi bir minerali oluşturan ögelerden çok farklı, ağacı oluşturan ögelerden çok farklı. Onu oraya, onu oraya aktaramayız. Bir kısım özellikleri alıp monte ederek yapamayız bunu. Bizim felsefemizde güzel güzel göreceğiz, ayağımız yere basacak. Bitki de diridir, hayvan da diri, insan da diri ama bu diriliklerin her birinin yasaları var. Evrenin yasalarında göreceğiz, her olanı başat ilke yönetir. Kısaca söyleyeyim, henüz daha oralara gelmedik ama mesela bitkiyi dirilik yönetir. Nasıl diyeceksiniz, taştan farkı var bitkinin. Taşı isted iğiniz kadar ekin, gübreleyin bitmez, yeşermez ama bitki yeşerir. Demek ki onu dirilik yönetiyor. Hele ağaç, hele çınar, beş bin sene yaşar, diri olduğu için. Tabi diri olduğu için de ölür. Taş ölmez, taş parçalanır. Ne kadar farklı şeyler! Bu nesneleri birbirinin üstüne bindirmek, birbirine taşımak, bu bir batı yıkımıdır. Bu ilkelerimizi tek tek gördüğümüzde bunu net bir şekilde siz de göreceksiniz, kafamıza yatacak, tamam diy eceğiz, bu böyle. Türler, cinsler, bunlar olmaz, evrenin öyle yapıları yok. Geriye şu kalıyor; hiç mi yok? Her yapı kendi içinde öbekleşmeye tabidir, tamam. Mesela duyarlılar, hayvanlar, kendi içinde, başka bir şeye taşımadan, iç bölümlenmeleri vardır. Omurgalılar, sürüngenler, uçanlar, şunlar bunlar. Siz bunu sırf akıldan yoksun diye hayvan dediniz mi, insanla onun arasındaki ayrımı hayvana indirgediniz mi, akla indirg ediniz mi yanılırsınız. Bu insandan düşük anlamına gelmez, hayvansal mekanizma çok güçlü. Milyonlarca sene yaşamış , görüyoruz hayvanları, evrenin çeşitli oldubittilerine meydan okuyor. Soğuğa, sıcağa kafa tutuyor, yaşıyor, türüyor, kendini koruyor, bir sürü özellikleri var , tamam.

On İkinci Gün

237

Bir tek akıldan eksik olduğu için “insan değil” diyemez. Sonuçta felsef ede insan biçimcilik dediğimiz saçmalığa gidiyor. İnsandaki özellikleri insana taşıyacaksın, o da şöyle ya da böyle insanlaşacak, yok böyle bir şey. Bu birini küçültme, öbürünü de büyültme değildir arkadaşlar. Önemli olan, onları görürken tek tek incelemek ve o yanlışlığa bakmak. Geçen gün Müjdat kardeşimiz, bu bize yıllarca anlattıkları Descartes bu mu, dedi. Frege diye bir Alman filozofu var, çok güçlü bir filozof. Bu adamcağız bir ömür bir kitap yazdı, kümeler üzerine. Tabi yine o batı kafasıyla yazdı. O Russell domuzuna domuz bir herif. Kitabı okumuş ve Frege’e bir mektup yazmış. Demiş ki, üstat sizin kitabınız yanlış. Siz konuya yanlış girmişsiniz, yanlış değerlendirmişsiniz. Frege mektubu alır, okur. Bir daha gözden geçirir ve Russell’a mektup yazar. Sağ ol Russell der, bir ömür harcadığım emeğin boşa gittiğini bana öğrettin , yanlış yazmışım ben. Bu büyük yanlışlar çok da doğru gibi gözükür. Aklınız almaz bunun yanlış olacağına. Oturmuşsun buraya, her gün top gibi dönen güneş, duruyor diyorsun. Zenon’un evren olarak, acun ol arak ya da yeryüzü olarak milyonda bir boyutunda bir gezende yaşıy orum diyor, Kopernik onu diyor. Güneş bizden küçükmüş, olacak şey mi? Futbol topu kadar bir şey, işte her gün doğdu battı diyordu. Çok doğru gibi gözükebilir, felsefede de bilimde de çok olmuştur. Ondan sonra birisi çıkmış demiştir ki arkadaşım yanılıyorsun. Teşekkür ediyor Frege. Çok iyi bir filozof, onu da söyleyeyim. Eyvah diyor Russell’a, ya nlış yapmışım, diretmiyor yani. Biz olsak diretiriz, doğulular diretir. T eşekkür ediyor, bir ömür emek boşa gitse de diyor, bana yanlışımız sö ylediniz. Demek oluyor ki, bu en yüksek cinsten, en alt türe doğru insanları, öteki nesneleri katmanlaştıran yapı, yanlıştır. Max Scheler’in ve Nicolai Hartmann’ın tinsel tabaka zayıf demelerinden anlıyorum kon uyu yanlış gördüklerini. Nedeni şu: Bu iki filozof da başat ilke yasasını bilmiyorlar. Nesneleri başat ilkeleri yönetir. Bizi düşünme ve istenç yönetir, daha çok istenç. Göreceğiz bunu. Hayvan bir ot görür, otçulsa, koşa koşa gider. Etçilse, bir başka av görür ona saldırır. İstenci yok bu işin. Acıkmıştır aslan, gider dalar antilop

On İkinci Gün

238

sürüsüne, hiç şakası yok. Çünkü onu yöneten duyumlardır. Duyumları ona diyor ki, acıktın, orada antilop sürüsü var, pençelerini kullan. İnsanı bedensel yönü yönetmez, asla yönetemez. İlk başta şöyle gözükür; insan ekonomik bir şeydir, karnı acıkınca şu eylemi yapar, yapmaz arkadaşlar. Hiçbirimiz birinin vitrininde çok hoş bir elbisedir diye çekip almayız, alamayız. Kimse olmasa bile alamayız. Hırsızlıktan korktuğ umuz için değil, bu benim değil deriz. Ertesin gün geliriz, dükkancı ile görüşürüz, gece geçerken vitrininizde şöyle bir giysi gördüm, çok hoşuma gitti, bunu bir denemek istiyorum, deriz. Çünkü biz eylemi seç eriz, nesneyi değil. Başat ilke yasası çok güzel bir yasadır. Aksi halde, şimdi savaşa gidiyorlar, evin bir oğlu, omzuna koyuyorlar tüfeği, yürü diyorlar. Nicolai Hartmann’ın ve Max Scheler’in gerekli olanla önemli olanı karıştırmış olmalarıyla karşı karşıyayız. Özdeksellik düzeneğim izin olduğu gereklidir. Bir tane aletimiz için ne ameliyatlar oluyoruz, ne paralar harcıyoruz, ne acılar çekiyoruz, tamam ama gerekli olanı ayrı önemli olanı ayrı. İnsan kesin olarak, tekrar söylüyorum, kutsanacak bir yanı yok, insan bir cesettir, onu söylüyorum. İnsan kadüktür, kendine gelememiştir. Ve hep konuştuğumuz bir şey var, insanla hayvan arası nda kayıp bir yapı var ya da onlarla beraber yaşıyoruz. Önemli olan o yapıyı tanımaktır. M- Hocam burada bir itiraz edebilir miyim? Tabi edeceksin. M- Çok itirazım olacak da… Çok mutlu olurum. M- Eğer bir nesneyi temel özelliği yönetiyorsa, siz temel özellik dem ediniz ama… Başat dedim. M- Yönetiyorsa ve insanın başat özelliği seçme ise daha sonradan, şöyle diyebilir miyiz? İnsanı başat özelliği olan seçme yönetmiyor diyebilir miyiz, burada bir çelişki yok mu?

On İkinci Gün

239

Kanıtlaman lazım. M- Şöyle dediniz; insan başat özelliği seçme ile yönetilir. Bakıyorum, hiç de öyle insanların o başat özelliğiyle yönetildiğini görmüyorum. Hayır, hayır, ara sınıftan bahsettim ben. İnsanla hayvan arasındaki bir ara sınıftan bahsettim. İnsan diyoruz ama, dedim, bir ara sınıf onlar. Onları istençleri yönetmiyor. M- Burada bir çelişki yok mu hocam? Ben görmüyorum. Adına insan diyoruz. M- Böyle bir ayrım koyabilir miyiz? Yani insanlar arasında da başat özellikleri seçme ile yönetilenler, şu insanların başat özellikleri seçme değildir, onların başat özellikleri duyumluluktur, onlar da öyle yönetilir. Kesin olarak. M- O zaman insanlar arasında da bir ara sınıf söz konusu. Birkaç gün önce bireylerle kişiler arasında bir tartışma yaptık, değil mi? Birey olarak dediklerin doğru. İnsan diyoruz, nüfus kağıtları var, tamam, bir devletin uyruğu, bir toplumun bireyi, tamam. Ama kişi değil onlar. M- O zaman biz, başat özelliği kişiye indirgemek zorundayız. Söylüyorum ya. M- Tam bu başat özelliği seçme yönetir dersek, bunu… İnsandan söz ediyoruz, yani insan kişiden söz ediyoruz. M- Kişi dersek doğru olabilir. Ne dersen de, ben onları anlatmak istiyorum. Olay bu. M- Diğer itirazım… Bunu bitirelim. Arkadaşların da görüşleri vardır. Çağlar ne diyorsun?

On İkinci Gün

240

Ç- Biyolojide taksonomi100 diye bir şey var. Gerçi Aristo’nun da biyolog tarafı var. Hem de ilginç araştırmalar yapmış. Babası hekimdi. Ç- Su canlılarını incelemiş, çok da ilginç sonuçları da var. Böcek türlerinin çoğunu bulan odur. Ç- Biyolojide taksonomi var101. Bir dakika Çağlar, dikkat edersen canlılar dedin. İşte bakın dilimize girmiş oluyor, canlılar diye bir sınıf yok. Aristo’nun bizi yanılttığı nokta o. O ruh üzerine bizi yanılttığı nokta o, canlılar diye bir sınıf yok. Canlılar dediğimiz zaman, otu mu anlarsınız, ağacı mı anlarsınız, hayvanı mı, insanı mı? Ç- Hepsini. Hepsi ama o sınıf değil. Ç- Biyoloji bu konuyu, kendi alanında rayına oturtmuş gibi. Hala sıkıntılar yaşarlar, böceklere gelirler mesela, hangisini hangisine sokacağını şaşırırlar bazen. İyi kötü halletmiş gibi duruyor. Kendi içinde olabilir. Ben kendi içindeye pek karşı değilim. Hayvanları kendi içinde ara özellikleriyle bölmelere ayırabiliriz. Ama hayvanı bi tkiye taşımadan, insana aktarmadan, onu söyledim. Biyolojinin bu tut umuna katılıyorum. Ç- Orada bir problem yok. Ksenefon’un insan biçimci tanrıları var. Trakyalıların tanrısı mavi gözlü, Afrikalıların kara gözlü, diyor. Atların, öküzlerin, aslanların elleri olsa y-

100

Taksonomi (Grekçe ταξινομία < τάξις taksis, «düzenleme», ve νομία nomia, «yöntem») ya da sınıflandırma bilimi,[1] canlıların sınıflandırılması ve bu sınıflandırmada kull anılan kural ve prensipler. Taksonomi terimi Yunanca taksis (düzenleme) ve nomos (yasa) sözcüklerinden türetilmiştir. (viki) Taksonlar: Üst Alem, Alem, Alt Alem, Grup, Üst Şube, Şube, Alt Şube, Üst Sınıf, Sınıf, Alt Sınıf, Üst Takım, Takım, Alt Takım, Üst Familya (Aile), Familya (Aile), Alt Familya (Aile), Oymak, Cins, Tür, Alt Tür

101

On İkinci Gün

241

dı, resim yapsalardı, kendilerine benzeyen tanrıların resimlerini yapa rlardı. Bu taşımaktır, kendini nesneye taşımak. Evet hocam siz ne diyo rsunuz? E- Doğduğunda herkes aynıdır, doğuştan yeteneği yoksa, gelişmeyle de ilgili çünkü, sonraki hayatını belirleyen koşullar çok önemli. Bir insanın gidip çadırda pilav kuyruğuna girmesi, kendi ile alakalı bir şey değil. Ama o da insan. İnsanı yapan ölümlü olması, istençli olması ama derecesi var. O duyumlarına göre hareket ediyor, öbürü daha çok istencine göre hareket ediyor. Daha özgür ama insan. M- Ben bir şey ekleyeceğim burada. Yine aynı konu, başat özelliği d uyumluluk olan hayvan dediğimiz zaman, bir hayvan tekinden söz etmiyoruz. Genel hayvan türünden söz ediyoruz. Böyle söz ettiğimiz zaman, şöyle diyebilir miyiz, hayvanlar içerisinde de bu başat özelliğe uymayan tekler vardır ya da gruplar, kümeler vardır. Bunu diyemezsek, duyumlu olmazsa bir hayvan yaşayamaz. Dolayısıyla hayvanı yöneten başat özellik eğer duyumluluksa, hiçbir hayvan teki için duyumlu değil diyemeyiz. İnsanı yöneten başat duygu seçme ise, hiçbir insan teki için de şunu söyleyemeyiz, bu bundan yoksundur diyemeyiz. Ya başat özellik dem eyeceğiz, ya da bütün insan tekleri özeldir. Güzel bir eleştiri ama görmediğimiz noktalar var. Gerçek olma yasası var. Bunu ilkeleri bitirdikten sonra göreceğiz. Nedir o biliyor musun? Bir inorganik nesnenin gerçek olması, gerçek olmanın ne olduğunu biliyoruz artık, tam olmak, sahte olmamak, bunu biliyoruz. Olgusallığı, doruk noktasına taşımış nesneye biz, gerçek nesne diyoruz. Bir taşın gerçek olması ile bir otun, bir hayvanın, bir insanın gerçek olması ayrı yasalara tabi. Konu etmiştik, sen bir çiftçiden, bir çobandan yüz tane kuzu istiyorsun. Diyor ki, gelecek sene mayısta kuzuların teslimdir. Diyorsun ki kuzular bana teslim edilirken yirmişer kilodan aşağı olm asın, kabul etmem. Kuzuların karakteri iyi olsun, huyları iyi olsun, yalan söylemesinler, dalgacı olmasınlar, üçkağıtçı olmasınlar, demiyorsun. Belki şu şunu dersin, belki o da, ben bu malları bana hazırlayacaksın da renkleri mor olursa daha tercih ederim. Mor olanları seç bana ver, d iyebilirsin. Bu da onun için özel bir özellik değildir. Kuzu diyorsun, k u-

On İkinci Gün

242

zunun gerçek olması, iyi beslenmesidir. Orada dikkat edersen, bireyliği kişiliğe taşıyan hiçbir özellik yoktur. Hayvanda kişi olmaz, hayvan b ireydir. Kümesinin bir benzeridir. Bazı atlar iyi koşar, bazısı iyi kişner, bazısı yük vurunca yatar derler, olabilir ama o hayvanın at olmaktan, ya da eşek olmaktan, deve olmaktan uzaklaştırmaz. Çok küçük bir özelli ktir. İnsana geldiğimiz zaman çok değişiyor, kabul edin bunu. Hırsızı var, hırlısı var, katili var, iyisi var, kötüsü var, binlerce özelliği olan var. E vlenirken biz yetmiş kiloluk bir kız getirin mi diyoruz? Güzel mi, çirkin mi, huyu suyu iyi mi, namuslu mu, sinirli mi değil mi, uyumlu mu değil mi, milyonlarca özelliğini tanıyoruz. Ondan sonra diyoruz ki bu bize karılık yapabilir. Niye sen, yetmiş kiloluk bir kütük alır gibi evlenmiyorsun? Ama itirazına derinliğine saygı duyuyorum, kabul. Yalnız ben s adece şunu söylüyorum, etiğe gireceğimiz için ön hazırlıktır bu. İnsana geldiğimiz zaman, bir seçme olayı vardır, herkes seçmez. Hep yanlış filozoflar bunu nedense övgülemişler, iyiyi ve kötüyü seçme özgürlüğü, istenç. Yok, istenç seçmeme özgürlüğüdür bir de. Sen önünde iyi var kötü var, birini seçeceksin, o zaman yine özgür değilsin. Seçmeme ö zgürlüğün olacak ki özgür olasın. M- O zaman istençsiz insandan söz edemeyiz. Söylüyorum işte. M- Bundan söz edemezsek, başat ilkeler içerisinde kabul edebiliriz. Ama söz edersek, kabul edemeyiz. Bazı insanlar istençsiz dersek… Hayır istenç vardır da… İstenç zaten bir kiptir, bir yetidir. Herkes ku llanmaz onu. Ben sana söyleyeyim, şurada bir kavga olsun, başa baş, dişe dişe, şurada şu insanlardan bir kişi kalkmayacak. M- Ama hocam, eğer bir yapı düzeninden söz ediyorsak ve yapı düzen inin başat özelliğinden söz ediyorsak, nasıl istence kip diyoruz? Bir yeti dedim. Özgürlük bir kiptir, istenç bir yetidir dedim ve diyorum. İstenç bir yetidir. Düşünme gibi bir yetidir ama herkes düşünür, istenci herkes kullanır diye bir şey yok.

On İkinci Gün

243

M- Şunu anlıyorum o zaman. İnsan akıl yetisine, düşünme yetisine, istenç yetisine sahiptir ama bu onu kullandığı anlamına gelmiyor. Çünkü bunlar cevher olarak vardır fakat işlenilmesi ve kazanılması, yar atılması gerekiyor. Dolayısıyla yapı düzeni içerisinde bunları sayarız ama pratik alanda gözlemlerimizi yaparken ya da düşünmemizi oluşturu rken, bazı insanların akılsız, düşünmeyen, bazı insanların da istençsiz olduğunu söyleyebiliriz. * M- Eğer düşünme nesnesinden farklı bir yapıya sahipse ki farklı bir yapıya sahip. Mesela benim düşüncemdeki köpek havlamıyor. Bir ses duyuyor musunuz? Ama ben köpek düşünüyorum şu an. Dolayısıyla düşüncedeki köpekle, gerçek köpek arasında bir fark var. Soyutlama çünkü, köpeğin soyutlaması. Köpek somut, benim düşüncemdeki köpek soyut. Bunun bir uyumluluğu söz konusu. O zaman ben ağaçtan söz ediyorum. Ç- Yok. M- Ağaçtan söz ediyorum çünkü ben ağacı somuttan alıp soyutlamadan farklı bir noktaya taşıyorum. Ç- Ama eşyaya verdiğimiz isim var. Bunları birbirileriyle dolaştırırsak beynimizde şekilleri oluşturamayız. Dili geliştiriyoruz. M- Ad vermeden ziyade şuraya varmak istiyorum. Bizim ağaca ağaç dememizin sebebi bir soyutlama olabilir mi? Sınıflandırmadan bağımsız olarak. Çünkü sınıflandırma olarak yaptığımızda asıl itirazımız şu idi. Neredeyse bütün filozofların, hatta çok yakın tarihli filozofların bile yaptığı bir şey, insanı sürekli hayvanla tanımlamak. Konuşan hayvan, düşünen hayvan, alet yapan hayvan. Spinoza bile bu yanılgıya düşmüş, düşerken de açıklama koymuş. Herkes söylüyor, insanı hep hayvanla tanımlıyor, ben de tanımlayacak olursam, toplumsal hayvan diyesim var. Böyle bir tanımlama yapılamaz diyor, çünkü Spinoza sadece tekle rden söz edebiliriz diyor. Sadece tekil özlerden bahsediyor. O anlamda siz uyuşuyorsunuz. Ağaç diyemeyiz diyor, ağaç tekinin özünden söz

On İkinci Gün

244

edebiliriz, çünkü hepsi birbirinden çok farklılar. Ama soyutla mada deriz. Hayvan da deriz, ağaç da deriz, çalgı aleti de deriz… Ben deme demedim. Sadece dedim ki bu bana nesneyi bulanık anlatır. Ona geleceğiz. Geçen yılki dersleri dinlemiş olmana rağmen, acele ed iyorsun. Dedik ki, ilkeleri, yaygınlık ve daralma olarak görüyoruz. Orada var bu. Dedik ki, insan olarak insan diye bir nesneyi tanıyamayız. Ama insan olmaklık diye bir özellikler bütünü var. Anne ile babanın birleşmesi, çocuğun doğması bir ilkeye dayanır. Ben evleneyim, hanım insan olmasın, bir sürü sorun çıkartır, merkepten bir dişi alayım diyebiliyor musun? Yok öyle bir şey. M- İnsan öyle bir canlı ki hocam, onu bile yapabilir. Ç- Bir gecelik ilişki olabiliyor. İstenci, dayatma karşısında bir şey yapan yeti olarak sınıflamıyorum, nitelemiyorum daha doğrusu. Ona dikkat edelim. İstenç, iyiyi seçebilir, kötüyü seçebilir, seçmeyebilir. Tekrar ediyorum, seçmek durumunda ysa istenç değildir o, bir şeye dayatılmıştır. Ç- Belli kurallar koymuştur. Sen bunları yapmam diyorsan, hatta sen benim hiçbir önermemi reddedemezsin. Reddedersen zaten benden değilsin. Benim dışıma çıkmış olursun. O zaman o değilsin. Max Scheler’in çok güzel bir sözü var. İnsanın Kosmostaki Yeri, o kitabı şiddetle öğütlüyorum. Diyor ki; insan hayvandan üstün olabilir, ha yvandan düşük olabilir ama insan asla hayvan olamaz102. Hiçbir hayvan insan kadar ahlaksız olamaz. O kitap Ayraç Yayınevi’nden galiba. He idegger diyor ki, kendisine borçlu olmayan hiçbir filozofun olmadığı büyük filozofu kaybettik diyor. Gerçekten öyle, çok genç yaşta öldü. Çok üzülürüm. Ç- Şöyle diyebilir miyiz; kişi, eyleminden sorumlu olandır. Hartmann, özgürlük bir yüktür, diyor. Gerçekten yüktür.
102

“Bundan dolayı haklı olarak denebilir ki, insan hayvandan daha ileri veya geri olabilir, fakat asla hayvan olamaz.” İnsanın Kosmos’taki Yeri, Max Scheler, Yaprak Kitap, s.34.

On İkinci Gün

245

Ç- Genelde de o yüzden kaçılıyor. Aidiyet, bu işe yarıyor. Şurada giderken bir olay görürsün, özgürlük senin tepene çöker. Orada bir kötülük vardır, dersin, gidemezsin arkadaş, dön. E- Hocam biz ideal insandan mı bahsediyoruz. Evet, tabi. E- Etrafımızda böyle bir insan yok. Gerçekten istencine göre, tamamen özgür, böyle bir insan yok. Varsa bile tek tük var. Bu bizi onu aramaktan alıkoymuyor, bir. İki, döküntüleri alkışlamak gibi bir zorunluluk da yok. Ben kafamda onu yaratırım, o ideal tipi. Kendi eylemlerinde buna uymaya çalışırım, bu kadar basit.

On Üçüncü Gün

247

Evrenin kurucu ilkelerini görmeye başlayacağız. Bunun dört tane ilkesi var. Greklerde, ortaçağda, daha sonraki çağlarda var. Temel ilke birl eşikliktir. Evrende birleşik olmayan bir nesneyi göremiyoruz. Leibniz’in felsefesine geldiğimizde bir şeyler söyleyeceğiz. Leibniz, monatlardan söz eder103. Hatta kitabının adı da Monadoloji104. Muhteşem bir kitaptır. Monadlar der, nasıl birleşik nesneler varsa, monadlar da vardır. Birleşik olan tözleri yadsımaz, onlar vardır ama bir de monadlar vardır, der. Başlar monadların ne olduğunu anlatmaya. Monadlar, nesnelerin kur ucu ögeleridir, Leibniz’e göre. Ama der, monadların hiç penceresi yoktur. Yani insan dediğimiz tözü oluşturan, insan monadlarının birbiriyle

103

monad/monadoloji (İng. monade/monadology; Fr. monade/monadologie; Alm. monade/monadologie) Eski Yunanca’da “bir olan” anlamına gelen monas’tan türetilen monad, G.W.Leibniz’in çokça varlık kuramının tekil tözlerine; “bölünmez bir birlik olan sonsuz sayıdaki tözlerin her birine” verilen addır. Monadoloji terimi de Leibniz’in monad diye adlandırdığı tekil-tözlerle ilgili kuramın sunduğu evrenin başlığından gelir. Monadoloji’de Leibniz, diğer her şeyin yapı taşı olan tözlerden, yani monadlardan söz eder. Monadlar temel parçaları olmayan, bölünmez tözlerdir ve karmaşık şeyler bu y alın tözlerden meydana gelir. Yalnız, monadlar fizikteki atomlardan farklıdır. Atomlar bölünebilir oysa monadlar bölünmez ve boyutsuzdur, uzamda yer kaplamazlar, bu nedenle de şekil ya da büyüklükleri yoktur. Her monadın kendine özgür özellikleri vardır ve bu özelliklerin neler olduğu –yani bir monadın hangi yüklemleri alabileceği- daha yaratılırlarken Tanrı tarafından belirlenmiştir. Leibnz buna önceden kurulmuş uyum ilkesi der. Leibniz’e göre Tanrı evreni bir saat gibi kurmuştur ve bu sayede her şeyin şaşmaz bir işleyişi vardır. Bütün monadların ortak özelliklerinden biri fiziksel etkileşimle yaratılamamaları ve yok edilememeleridir. Monadlar Tanrı’nın bir mucizesiyle yaratılır ve yok edilirler. Her monad çevresindeki monadları algılar, ama bu algılamada her monadın bilinç düzeyi –algılamasındaki açık seçiklik- aynı değildir (örneğin, insan ruhunu bir monad olarak ele alırsak, onun başka düzeneklerde bulunan monadlara göre, mesela bir bitkideki monada veya monadlara göre daha bilinçli olduğunu söyleme eğ iliminde oluruz). Her monadın dünyaya bir bakış açısı vardır. Bu bakış açısı monadların algıları toplamınca –veya bilinç düzeyince- tanımlıdır. Monadlar herhangi bir fiziksel değişime uğramazlar ama kendi içlerinde değişirler. Görüngüdeki değişim aslında monadların kendi iç değişimlerinin bir yansımasıdır. Bir anlamda her monad değişmekte olan diğer monadları algıladığı ve buna bağlı olarak değiştiği için dünyanın geri kalanının bir temsilidir. Leibniz’in Monadoloji’de yapmaya çalıştığı, hayatı boyunca savunduğu çokça görüşü dizgeleştirmek ve ilkçağ Yunan felsefesinden beri süregelen birlik ve çokluk sorununa Descartes’in ve Spinoza’nın çözüm önerilerinde eksik bulduğu yanları tamamlayarak bir yanıt vermektir. (Bilim ve Sanat Felsefe Sözlüğü)

104

Monadoloji Ya da Felsefenin İlkeleri, Wilhelm Leibniz, Biblos Kitabevi, Çev: Ogün Ürek Monadoloji, Wilhelm Leibniz, Pinhan Yayıncılık, Çev: Devrim Çetinkasap Monadoloji & Metafizik Üzerine Konuşma, C. W. Leibniz, Doğu Batı Yayınları, Çev: Atakan Altınörs

On Üçüncü Gün

248

neden-etki bağıntısı yoktur. Onlar birleşmezler. Peki, insan dediğimiz bütünü nasıl oluştururlar? Leibniz diyor ki, her bir monad tümüyle evreni kendi içinde yansıtır. Bu şu anlama geliyor; her bir monad, bir küçük evrendir. Evrende ne varsa, herhangi bir monadda bu vardır. O nedenle insanı oluşturan monadlar, önceden kurulmuş uyum yasasına göre insanı oluştururlar. Pencereleri yoktur ama o, evrenin temel yasası olanı, bir bütüne yönelmiş olduklarından, her bir evreni yansıttığından, her biri o insanı oluşturmakla görevli olduğundan dolayı o insanı oluştururlar. Bu nedenle de evrende nedensiz hiçbir nesne yoktur ve amaçsız hiçbir nesne yoktur. Çünkü o müthiş, büyük harmoni, büyük uyumu sağlamak için hiçbir şeyin eksik olmaması gerekiyor. Uyuşmanın ideal olmasını aramıyor, iyilerle kötüler yan yana olabilir, o da gerekli diyor , evrenin düzeni bakımından yıkımlar da gerekli. Büyük kazalar da gerekli, yangınlar, depremler, onlar evrenin oluşturucu ögeleri, onlarsız evren olmazdı, diyor. Yani illa iyilerin birleşmesi diye bir şey düşünmüyor. O büyük ahenge uyarlar. Her nesnenin bir amacı vardır. Beden imizdeki her organın bir amacı vardır. Amaçsal bir evren. Voltaire, Lei bniz’in bu görüşüyle, terimin gerçek anlamıyla epey dalga geçer. Doğru der, ben de Leibniz’e katılıyorum, çünkü Tanrı, burnumuzu gözlük tak alım diye yaratmıştır. Bir amacı var ya, düşmesin gözlük. Dalga geçiyor böyle, açık açık. Biliyorsunuz Spinoza, evrende amaçsallığı şiddetle yadsır, onu unutmayalım. Onu iyi görmüştür, evrende öyle bir amaçsa llık yoktur, ona katılmamak mümkün değil. Onu belli bir amaca yönelik olarak görmek, eskatolojik bir yaklaşımdır. Greklerde bu birleşiklik nasıldır? Geçenlerde söyledik; Grekler, kendi nde nesneyi, yani tözü bilmiyorlardı. Diyorlardı ki evrenimiz bizim etk ileşim halindeki niteliklerden oluşmuştur , kuru-yaş, sert-yumuşak, soğuk-sıcak. Evren onlardan ibaretti. Yani evreni niteliklerle görüyorlardı. Diyeceksiniz ki bu görüş biraz saçma değil mi? Bana saçma gibi gözü kmüyor. Bugün de günlük konuşmamızda ne kadar sıcak der çıkarız. Güneş bizi ısıtıyor demeyiz. Dikkat ederseniz sadece bir nitelikten söz ediyoruz. Kış geldi, ne kadar soğuk. Greklerdeki o kavrayışı bugün de belli biçimlerde de günlük yaşantımıza yansıtıyoruz. Niteliklerle kon uşuyoruz. Elmayı alır, ısırırız, ekşi deriz. Bayat bir yemeği yedirirler, kokmuş deriz. Yemek kokmuştur diye önerme kurmayız. Belli bir nit elik, bir nesneyi anlatmak için çoğu kez yeterli olur. Bir adam birilerine

On Üçüncü Gün

249

çarparak gider. Biri ötekine sorar, neci bu, der. Tanımıyorum ama ma nyağın teki, der. Manyaklık bir yüklemdir. Demek ki niteliksel bir evren tasarımı pek yadsınacak gibi gözükmüyor. Grekleri suçlamamak adına söylüyorum. Pisagor, bir dinsel yapı kurmuş. Tarikat diyelim, bugünkü anlamda. Orada müzik öğretiyor, müziğin bugünkü hala geçerli olan yasalarını bulmuş. Matematiksel önermeler bulmuş. Böyle bir tarikat. Bakıyors unuz doğuda da bir şeyler olmuş. İnsanlar dogmaları önlerine koymuş, kafaları sallamış durmuşlar. Bizde şöyle bir söz vardır, yangına körükle gitme, derler. Nedir bu? Bir karmaşıklık var, orada tansiyon yükselmiş, tarafların sinirleri, uyuşmazlık doruk noktasına çıkmış. Bari oraya olumsuz gitme, orayı daha da yükseltirsin anlamında. Pisagor diyor ki, ateşi bıçakla karıştırmayın. Ciğerine böyle süngü gibi sokuyor. Suriye’de bir iç kavga var. Ne yapıyor Amerika, ateşi bıçakla karıştırıyor, her gün karıştırıyor. Ajanlarıyla, taraftar devletleriyle, uğraşıyor. Ateşin bıçakla karıştırılması o. Bunu şunun için söylüyorum; bakıyorsunuz bu adamlar, şunla bunla uğraşmış, bir kısım kuramlar söylemişler. Bir kısım fiziksel kimyasal buluşlar yapmışlar ama yaşam görüşleri de son derece derin. Bıçak gibi kesiyor, öyle bir toplum. Hani şimdi bunların evrenimizi niteliklerden görmesini bir kalemde silip atamıyoruz. Ama bu zaman içerisinde töz düşüncesine dönüşmüş, dönüşebildiği kadar o da. Ama uzun yıllar nitelikler, niteli klerin savaşı, niteliklerin karşıtlığı çelişkisi gözükmüş. Nietzsche, Anaksimandros için, müthiş bir atlama diyor. Siz düzeyle rden boyutlara fırlıyorsunuz, aperion. O, varoluşa geliyor, nitelik olarak. Bizim görünüş alanımıza dönüşüyor, bir nitelik olarak ve diyor ki, bu sınırlanmak, bir güç için, bir nitelik için ölümdür. Cezasını görecektir. Pisagor, niteliksel olarak görse bile bu niteliksel dünyayı kara olarak görmez, olumlu görür. Der ki, bir nesne sınırlanmışsa iyi, belirlenmiştir, olumludur. Öteki sınırlanmayı ölümün başlangıcı olarak görür, Pisagor sınırlanmayı varoluşun başlangıcı olarak. Sonuçta biz şunu hep söyl eyebiliriz; Grekler, genel olarak töz fikrine sahip değildiler. Bu, Demokr itos’un da içinde olduğu bir yapıdır. Demokritos da atomlardan oluşan bir evren düşünüyordu, boşluk var diyordu. Parmenides boşluğu asla kabul etmez. Boşluğu kabul ettiği zaman değişimi de kabul edecektir,

On Üçüncü Gün

250

onun için etmez. Parmenides, Abderalıdır, Anadoluludur. Atomlar boşlukta çarpışırlar, çarpışınca bu bizim dışta gördüğü evren oluşur. Onu yapan eden atomlardır diyor. Atom, Grekçe bir terimdir105, a-tomos, bölünemeyen son parça demektir. Bugün atomos diye bir şey kalmadı, atom parçalandı çünkü. Greklerin parçalanamaz, son parça, son öge dedikler şey, bugün darmaduman oldu. Ama o zaman için öyle düşünüyorlardı. Diyeceksiniz, Demokritos atomu görmüş mü? Yok, bu bir tas arımdı, bir varsayımdı. O yolda gidiyordu. Gerçekten de bugün bilim bütün görkemine rağmen Platon’un, Aristo’nun yolunu izlemedi, D emokritos’un yolunu izledi, oradan gidiyor. Demek ki o tasarım düzeyinde de olsa sonra derece güçlü bir tezmiş. Ama bu bize, belirttiğim gibi bir töz fikrini vermiyor. Bu sene çok yerinde olarak Platon’un felsefesine girelim diyorum, ont oloji adına. Aristo’nunkine girelim diyorum. Bunun için de Platon’un ünlü idealar kuramına girelim. Aristo’nun ona getirdiği eleştiri yi bilelim ve ondan sonra evrenin ilkelerini pişire pişire götürelim. Bazı yinelem eler oluyor ben bunun ayırdındayım ama bu gerekli. Bir kere söylemekle olmayan bir konu felsefe. Altını, üstünü çizmek gerekiyor. Bağlamlar içerisinde bir düşünce birkaç bağlama girebiliyor. Rutherford, biliyorsunuz atomu parçalayan adam, fizikçi. Büyük bir laboratuvarı var, orada. Thomsen diye de bir öncülü var. Dünyaya d uyurdular. Bunu Einstein bir iki arkadaşıyla görüşürken, bu bir yıkındır, diyor. Bir manyak çıkıp bundan bomba yaparsa ne yaparız. Atom bombasını yapan manyaklardı, fizikçiler değildi. Einstein’a ne yaparsa sı, yapılıyor kardeşim, diyorlar. Amerika bunun peşinde, birkaç ay sonra attılar bombayı. E- Dünyanın en iyi fizikçileri Amerika’da çalıştılar, iki-üç yılda o bombayı yaptılar. Almanya’da Hitler yaparsa önce, Almanya’nın eline geçerse dünya mahvolur anlayışıyla önce Amerikalılar yaptı bombayı. Çünkü aynı sırada Almanlar da uğraşıyordu. Yaptılar ama fizikçiler yaptı.

105

atom late 15c., as a hypothetical indivisible body, the building block of the universe, from L. atomus (especially in Lucretius) "indivisible particle," from Gk. atomos "uncut, unhewn; indivisible," from a- "not" + tomos "a cutting," from temnein "to cut"

On Üçüncü Gün

251

Fizikçiler yaptı. Einstein’ın da derdi o. Tabi sokaktan gelen biri yap amazdı. Fiziğin içinde olacak da demek istediği şu; Rutherford gibi, ke ndisi gibi adamlar bunun kökünü bulmasalar, ötekiler bir şey yapama zlardı, onu vurgulamak istiyor. Yani dehaları suçluyor. Yapanlar orta boy adamlardı, yaptılar, Japonya’ya attılar. M- Bu sonsuz küçük parça arayışının sonu var mı? E- Herhalde en sonunda insanın sınırı gelecek. Protonların ve nötronl arın içinde, onları oluşturan kuarklar. Ama öyle bir teori var ki şu anda, kuarklar tek başına var olamaz, biz onları gözlemleyemeyiz. Onlar tek başına var olamaz, ancak üçlü gruplar ya da ikili gruplar halinde olur diyor. Oysa biz o protonu elde edebiliyoruz, kullanabiliyoruz ama onu oluşturan o kuarkları tek başına kullanamıyoruz. Matematiksel teori, dolaylı olarak onun varlığını ispatlıyor. Kuarkların varlığı şu anda ispatlanmış durumda. Ama kuarklar tek başına var olamaz. Bir de bu parç acıkları, daha küçük, içlerinde parçacıklar var mı deyip çarpıştırdıklarında, onları anlamaktan ziyade başka parçacıklar oluşuyor. En nihayeti nde bunların içinde, bunları oluşturan… Heisenberg’i söylüyorsun değil mi? E- Yok. Bu hızlandırıcılarda… Heisenberg diyor ki, biz bir atom altı nesnenin konumunu yakaladığımızda, hızından vazgeçmiş oluyoruz. Halbuki o, devinim halinde, du rdurmuş oluyoruz, diyor. Durdurduğumuzda o kendi olmaktan çıkıyor. Yürüdüğü zaman, hızlandırdığımız zaman da zaten bir şey yapamıy oruz, belirsizlik kuramı var ya. Onu biraz çağrıştırıyor söylediğiniz. E- Başka bir belirsizlik olabilir ama söylediğiniz anlamdaki belirsizlik değil. O hızın ve konumun aynı anda belirlenmesi mümkün değil. Zaten bir parçacığın yerini kesinlikle ölçemezsiniz, kesinlikle bilemezsiniz. Ölçmeye kalktın mı… E- Zaten bilmeye imkanın yok. Sadece şurada belirli olma olasılığı var, onu sınırladığın an, hızını ölçemezsin. Hızını kesin olarak bildiğin z aman, o parçacık her yerde olabilir, konumunu ölçemezsin. O Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ama o, başka şeylerde de var. Enerji -zamanda, diğer büyüklükler arasında da o şekilde belirsizlik ilişkileri var.

On Üçüncü Gün

252

Ç- Bana yolu yarılamışız gibi bile gelmiyor, bilim alanında. E- Daha çok belirsizleşiyor her şey. Bilemeyiz. Biz neredeyiz bilemeyiz onu. Belki daha başlangıcındayız. E- Ama o parçacıklar olayı standart model, on iki tane parçacık belirl edi, doğayı bu on iki parçacık oluşturuyor diyor. Şu anda on iki parçacığa indi o. Ç- Hep de şu on iki… On iki, İsa’nın havarileri olmasın. E- Olabilir bilemiyorum. Ç- Hep ayağımıza on iki takılır. Geçen gün bir kitap okudum. Diyor, on iki bölümden oluşturdum, aklınıza bir şey gelmesin. Ç- Basketbol takımı, on iki dev adam. Niye? Her tarafta ayağımıza dolandırıyorlar. On ikiyi evirip çevirip getiriyorlar.

On Dördüncü Gün

254

Bugün Platon’a girelim. Platon, felsefenin devidir. Whitehead, İngiliz filozofu, tümüyle felsefe, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir 106, diyor. Bu tabii ki yüzde yüz geçerli bir tümce değil ama çok şey anlatıyor, Platon’suz bir felsefe düşünülemez, en azından onu dile getiriyor. Buna katılmamak mümkün değil. Otuz altı adet diyalogu var. Çok mutlu bir rastlantı diyelim buna, kelimesi kelimesine, sözcü sözcüğüne el imizde bu diyaloglar. Aristo için bu şans yoktur. Aristo’nun hiçbir yapıtı özgün biçimde elimizde değildir. Seminerlerde, eğitim sırasında verdiği öğretimin, öğrencilerince notlarından ibarettir. Bu koskoca Metafizik için de geçerlidir. Ç- Bir şey soracağım. Philebos’u okuyorum. Platon yazmış ama Sokrates konuşuyor. Konuşan gerçekten Sokrates mi, yoksa Platon bunu kurgulamış mı? Platon’un yapıtlarını genelde üçe ayırırlar. Gençlik çağı, Sokratik dönem derler ona, orta dönem bir de yaşlılık, olgunluk dönemi. Sokratik diy aloglar dediğimiz ilk diyaloglarda, Platon ne söyleyecekse Sokrates’e söyletir. Sokrates o diyaloglarda bulunmuş değildir. Onu bu şekilde, konu başlıkları altında toplayıp konuşturan Platon’dur. Sokrates’in kendinden söz etmek gerektiği kadar biraz da Platon’un Sokrates’inden söz etmek gerekir. O yönüyle büyük oranda sadık kalmıştır. Aristo ve öteki filozoflar için Platon’da olduğumuz kadar şanslı değiliz. Hele hele Devlet diyalogu, Yasalar elimizde özgün biçimiyle var, bu bizim için büyük bir mutluluktur. Platon, Sokrat’ın biricik öğrencisi değildi. Birçok öğrencisinden biriydi ama çok önemli birisiydi. Bugün Sokrat’tan kalan öğrenciler var. Ksenofon (Xenophon) var, Anılar diye bir kitabı var ama Sokrat’ı bize yansıtan, büyük oranda Platon’dur. Bö yle bir girişten sonra şunu sormak gerekiyor; Platon’u Platon yapan kökenler, kaynaklar nelerdi, hangileriydi? Doğrudan, hem fiziksel anlam106

"The safest general characterization of the European philosophical tradition is that it consists of a series of footnotes to Plato." – Alfred North Whitehead, Process and Reality, p. 39, Free Press, 1979

On Dördüncü Gün

255

da, hem de düşünce anlamında, Platon’u Platon yapan kaynak Sokr ates’tir. Ne almıştır? Sokrat ya da Sokrates dediğimiz bu Atina gezgini filozof, bir ahlakçıydı, erdemciydi. Platon’un bir diyaloğunda, yanında bir kişiyle kırlarda gezerken Sokrat sıkılır. Der ki, ben çok sıkıldım bu ağaçlardan, derelerden, dağlardan, biz kendi yerimize dönelim. Kant da söyler bunu. Bir yerinde, biz insanlardan şiddetle kaçarız, bir yönüyle de o insanlar bizi şiddetle çeker, der. İki filozofun yaklaşımı bu. Kant’ın söylediğinde daha büyük pay var gibi geliyor. Bir yandan kalabalıktan kaçmak isteriz, hepimizde bu vardır, şimdi kırda olsak, bu hırgürün içinde olmasak, İstanbul’dan uzak, kalabalıklardan kaçmak , bir yandan da sıkıldığımız zaman, bir çıkayım da kahvede ahbaplarla üç-beş söz edeyim, deriz. İnsanın böyle bir iki yönü var. Sokrat’ta bu tamamen topluma dönük, topluma müthiş gömülmüş, ondan bir biçimde kop amayan, onlarla her gün boğuşmak isteyen bir yapısı var. Zaten başka bir diyalogda konu edilir. Orada da; bu fizikçiler, bu doğa bilimcileri, yani İyonyalılar, ne dediklerini bilmiyorlar, başkasının yaptığı üzerine dur uyorlar, der. Biz, daha çok toplumsal alanı biliriz, kendi alanımızı biliriz anlamında bir karşı çıkış. Demek oluyor ki Sokrates böyle bir kişi idi, erdemciydi. Sorduğu soru şuydu; erdemin özü nedir? Erdem bir midir, çok mudur? En çok sord uğu soru buydu. Bunları diyaloglarda zengin bir şekilde Platon tarafı ndan çözümlenmiştir. Erdem birdir diyorlar. Yiğitlik, cömertlik, sözünde durma erdemi, binlerce erdem, köken olarak bir köke dayanır. Erdemli olan kişi, her konuda erdemlidir. Bir konuda yiğittir de öbür konuda da mesela hırsızdır diyemeyiz, diyorlar. Bunların, birkaç kez söylediğimiz gibi, ana tezi şudur; bilen, erdemli olur. İyinin ve kötünün ne olduğunu bilen iyiyi işler, kötüyü işlemez. Tez bu. Keskin bir koşutluk, paralellik. İyinin özü, kötünün özü, erdemin özü, eylemi nasıl yapacağız, iyi eylem nasıldır, hep sorulan soru budur. İyi yaşam, Grekler iyi yaşam derl er, iyi yaşamdan mutluluğu anlarlar, mutlu olmak isterler. Mutluluk etiği d ediğimiz etik. Bunun için de bilmek gerekiyor, ona göre eylemek gerek iyor, ondan sonra da mutlu oluyoruz. Mutluluğu doyum anlamında almı-

On Dördüncü Gün

256

yorlardı, bireysel ya da biyolojik doyum anlamında, bir yaşama tarzı olarak alıyorlardı. Pierre Hadot onu şiddetle tavsiye ediyorum 107,, Yunanlar diyor, söyl ediklerini, düşündüklerini yaşıyorlardı. Buna ben de katılıyorum. Bir Yunan tragedyasına bakın, Yunanların günlük yaşamıydı. Datça’da Kn idos harabeleri vardı, kazılar yapıyordu, orada Amfitiyatro, açık hava tiyatrosu, Yunandan kalan bütün kentlerde bu var. Tartışacak hiçbir şey yok. Doğudaki şehirlere bakıyorsunuz, yıkıntılarından ancak belli başlı yaşam ögeleri çıkıyor. Tuvalet, yatak odası, vesair e. Yani polisin tiyatrosu yok, agorası yok. Açık söylemek lazım, bu adamlar görkemli yaşamışlar. Bu iş sövmekle, saymakla olmaz. Açıyoruz, Evripides, Aristofanes, Sofokler, halen göz kamaştırıyorlar. Çeşitli önyargılarla bunları küçü msemenin hiçbir anlamı yok, yapmışlar. Saygı duymamız gerekiyor, öğrenmemiz gerekiyor. Bir prototip olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Birebir taklit demiyorum, öykünme demiyorum ama bir prototip olarak bu yaşamı göz önüne almamız gerekiyor. İlk bakışta şöyle bir kanıya da kapılabiliyoruz. Bir felsefe üniversitesi, fakültesi yok. Nasıl olmuş da bu adamlar bu kadar derinlikli konuları işlemişler? Bir gelenekleri var, ta İyonya’dan, İtalya’nın güneyinden Elea’dan başlayan. O gelenek bunları kucağına almış, yetiştire yetiştire ilerletmiş. Bir günde gelinmemiş buraya. Aristo’nun girdiği teknik k onular vardır, bugün üniversiteler dahi zorlanarak giriyor. Platon’un kendi konuları, ona da zorlanarak giriyorlar. Hala Platon, birçok filozof için bir çökme taşıdır, anlayamıyor. Böylesine bir aşamayı elde etmişler. Sokrates, hep konuştu, hep söyledi ve kendi savunmasında, ben bir at sineğiyim, herkesi ısırdım, ısırırım, rahatsız ederim, diyen birisi. Konumuzla direkt ilgisi olmamasına rağmen şunu söyleyeyim, idama yargı-

107

İlkçağ Felsefesi Nedir?, Pierre Hadot, Dost Kitabevi, Çev: Muna Cedden Ruhani Alıştırmalar ve Antik Felsefe, Pierre Hadot, Pinhan Yayıncılık, Çev: Kübra Gürkan Yaşam İçin Felsefe, Pierre Hadot, Pinhan Yayıncılık, Çev: Kağan Kahveci

On Dördüncü Gün

257

landı, baldıran zehri denen bir zehir içirilerek öldürüldü. Yakınları, öğrencileri kaçmasını öğütlediler. Bunu asla yapmam, dedi. Bu nasıl bir davranış? Beni yargılayanlar zorba ise, ben de zorba olduğunu inanıyorsam, zorbanın kararına saygı duymam. Kaçarım, savaşırım, bir biçim de o kararı, o zorbaların keyfince uygulamasına boyun eğmem. Burada ben Sokrat’ı biraz fazla yazgıcı buluyorum, açık söyleyeyim. Elinde olanak varken o zehri içmeme yolları vardı, bunu demedi. Belki, çok yaşlıydı, artık ne kaldı ki demiş olabilir üstat, ona bir şey diyemiyorum.108

108

“Geriye bizler kaldık ve kendi aramızda, durumumuzu ve söylenmiş olan sözleri bir kez daha gözden geçirdik, sonra başımıza gelmiş olan bu uğursuzluğa verdik veriştirdik. Bundan böyle, babasını yitirmiş bir öksüz gibi yaşamımızı sürdürmek zorunda kaldığımız kanısında birleştik. O yıkandıktan ve yanına getirilen çocuklarıyla görüştükten, - iki küçük oğlu, bir de büyük oğlu vardı - ve yakını olan kadınlarla Kriton'un yanında konuştuktan, ve onlara söyleyeceklerini söyledikten sonra kadınları ve çocuklarını yolladı, ve bizim yanımıza geldi. Güneş batmak üzereydi. Çünkü o içerde uzunca bir süre kalmıştı. Yanımıza gelir gelmez yıkandı ve oturdu, şimdiye dek pek bir şey söylememişti. Bu sırada içeriye On Birlerin adamı girdi. Bu kişi ona yaklaştı ve dedi ki: Sokrat! Yukarıdan gelen buyruğa göre kend ilerine zehri içmeleri gerektiğini bildirdiğimde bana kızıp söven kimselere içimde duymuş olduğum öfkeyi sana karşı asla duyamam. Senin ise burada karşılaştığım kimselerin en soylusu, en yücesi ve en iyisi olduğunu görüyorum ve şimdi bana kızmayacağını da pek iyi biliyorum – çünkü sen de seni buraya yollayanların kimler olduğunu pek iyi bilirsin. Kızacaksan onlara kız. Şimdi sana ne demek için geldiğimi anlamışsındır: Elveda! Artık değiştirilemeyecek olan yazgıya sıkıntı çekmeden katlanmanı dilerim. Bu sırada ağl amaya başladı, döndü ve gitti. Sokrat ise onun arkasından bakakaldı, ve dedi ki: “Sana da elveda! Biz de üzerimize düşeni yapacağız.” Sonra bizlere dönüp dedi ki: “Bu ne kadar ince bir adam. Bana hep iyi davrandı. Benimle hoş konuştu. Çok iyi bir insan. Şimdi de ardımdan nasıl da içtenlikle ağlıyor. Haydi Kriton! Biz de ona uyalım, içecek hazırlanmış ve sıkılmışsa getirsinler, değilse hazırlansın.” Bu sırada Kriton dedi ki: “Ama Sokrat, dışarıda dağlar görünüyor, demek ki güneş daha batmamış, hem, başkalarının bu içeceği artık içmeleri gerektiği kendilerine bildirildikten çok sonra, çok geç içtiklerini; üstelik çok iyi yemek yediklerini ve içki içtiklerini, yanlarına istek duydukları bir güzeli getirttiklerini biliyorum; onun için acele etme, daha erken.” Bunun üzerine Sokrat dedi ki: “Senin sözünü ettiğin o başkaları tabii böyle yaparlar Kriton, çünkü onlar son ana dek bir şeyler kazanacaklarını sanırlar. Ben ise onlar gibi yapmayacağım, çünkü ben artık bir az daha geç kalmakla bir şey kazanmayı ummuy orum; yaşama yapışır ve artık elde olmayanı elde tutmaya çalışırsam kendi gözümde kendimi gülünç bulurum. Haydi bakalım, beni dinle ve dediğimi yap.” Bunun üzerine Kriton yakınında duran oğlana eliyle bir işaret verdi ve bu oğlan dışarı çıktı ve dışarıda biraz kaldıktan sonra daha önce hazırlamış olduğu içeceği bir çanakta sunacak olan adamı içeri getirdi.

On Dördüncü Gün

258

Platon, Sokrates’ten erdemin ne olduğu konusunda doğrudan bilgi s ahibi olmuştur. Erdem nedir, özü nedir, erdem bir midir çok mudur, Platon doğrudan Aristo’dan öğrenmiştir, birebir konuşmalarından öğrenmiştir. Platon’un öbür kökeni İtalya, Elia, Pisagor. Platon, Pisagor’dan ve Pisagorculuktan doğrudan etkilenmiştir. Pisagorcular ruhun ölmezliğine inanıyorlardı. Platon, bunu birebir, hiç yontmadan almıştır. Bunu Phaidon diyalogunda ölümsüzleştirmiştir. Biraz sonra ideaları görürken

Sokrat bu adamı görünce, iyi, dedi, “bunu alınca ne yapılacağını pekâlâ bilirsin”. “Bir şey yapmak gerekmez”, dedi adam, “yalnız, bunu içtikten sonra burada bacakların ağırl aşıncaya kadar biraz dolaşırsın, sonra uzanırsın ve bu etkisini gösterir.” Bunu söyledikten sonra Sokrat'a çanağı uzattı ve o da bunu aldı. Ve önemli bir şey d eğilmiş gibi, hiç eli titremeden, yüzünü ekşitmeden, renk vermeden, her zaman yaptığı g ibi karşısındaki adama gözlerini dikerek sordu: “Bu ne kadar? Karşılığında ne verelim?” “Biz, yalnızca etkili olduğunu bildiğimiz kadarını hazırlıyoruz Sokrat”, diye adam cevap verdi. Anlıyorum, dedi Sokrat. “Öyleyse, şimdi bir sakıncası yoksa Tanrılara yalvarabil irim. Şimdi, şunu diliyorum: Buradan oraya yolculuk rahat olsun ve olacak olan olsun!” Bunu der demez zehri içmeye başladı ve dipdiri ve korkusuz kalarak içip bitirdi. Çoğumuz bu ana dek ağlamamak için kendimizi tutmayı başarmıştık; ama onun o şeyi içmeye başladığını ve içip bitirdiğini görünce artık dayanamadık. Benim bile gözlerimden, damla damla değil, sel gibi yaşlar boşandı, öyle ki, yüzümü saklamak zorunda kaldım. En çok da, böyle iyi bir dostu kaybetmenin verdiği acıyla kendime acıyarak ağlıyordum. Kriton da göz yaşlarını tutamadığı için benden biraz daha önce bir köşeye çekilmişti. Daha önceden ağlamaya başlamış ve ağlaması kesilmemiş olan Apollodoros ise şimdi hıçkırıklarıyla yüreklerimizi parçalıyor, Sokrat dışında hepimizi acılara boğuyordu. O ise dedi ki: “Burada ne yapıyorsunuz bakayım, ne biçim adamlarsınız! Kadınları bu hataya düşmesinler diye yolladım. Birisi ölürken sessiz kalmak gerektiğini hep işitirdim. Onun için şimdi susun ve metin olun.” Bu sözleri duyunca çok utandık ve hemen ağlamayı kesip kendimizi toparladık. O ise oda içinde dolaşıyordu ve bacaklarının ağırlaştığını anlayınca sırtüstü uzandı; çünkü ona zehri veren adam böyle söylemişti. Bundan sonra o adam ara sıra onun ayaklarını ve bacaklarını yoklamaya başladı. Biraz sonra ayağına sıkıca bastırıp bir şey hissedip hissetmediğini sordu. O, hayır, dedi. Biraz sonra dizine bastırdı ve yavaş yavaş yukarı doğru çıkarak bize onun nasıl soğuduğunu göstermiş oldu. Sonra bir kez daha yokladı ve bize dönüp dedi ki, “bu kalbine gelince bu iş bitecek”. Bedeninin alt bölümü iyice soğumuşken o birdenbire üzerindeki örtüyü açtı, çünkü örtünmüştü. Dedi ki, ve bunlar da onun son sözleriydi: “Ay Kriton! Bizim Asklepios'a bir h oroz borcumuz vardı. Bunu ona verin. Sakın unutmayın!” – “Bu yapılacak”, dedi Kriton, “başka bir şey söylemeyecek misin?” Kriton'un bu sorusuna bir karşılık vermedi. Biraz sonra titredi ve katılıp kaldı ve adam onun üstündeki örtüyü kaldırdı. Gözleri donmuştu. Kriton bunu görünce onun gözlerini ve ağzını kapadı. İşte, bu bizim dostumuzun sonuydu, ve bizim kanımıza göre çağdaşlarımız arasında gördüklerimizin, tanıdıklarımızın ve sınadıklarımızın en soylusu, en anlayışlısı ve en doğrusu o'ydu.” Kaynak: H. J. Störig - İlkçağ Felsefesi (Platon, Phaidon)

On Dördüncü Gün

259

göreceğiz; ruh, herhangi bir kişiye aktarım yoluyla, tenasüh yoluyla, göç yoluyla gelmeden önce, kendi yaşama alanında, idealarla komşu idi, diyor platon. Orada öğrendi onu. Öğrenme dediğimiz olay, ne gözlemdir ne uslamlamadır. Sadece bir anamnesis109, anımsama. Biz o idealar evreni ile yan yana yaşarken öğrendiklerimizi yaşamımızda anımsarız. Yani bilincimize çıkartırız. O bilincimizin altındadır bilince çıkartırız, diyecektir. Pisagorculardan ruh denen olayı almıştır, her ne ise bu ruh. Pisagorculardan ölçü dediğimiz bir durumu da almıştır. Aristo’da doruk noktasına çıkacaktır. Aristo’nun erdem anlayışında bir altın orta vardır. Savruk olma, pinti de olma, bunun ortası ol ; kazan ver ama ölçülü ver. Ölçü, Yunan felsefesinde çok önemli bir konudur. Savruk olup her şeyi saçma, cimri olup, pinti olup –Türkçesi kısmıktır, kısmaktan geliyor– her şeyi kendine, istiridye gibi karnına sokma. Bu ölçü düşüncesi Pl aton’da da sık sık karşımızda çıkacaktır, yeri geldikçe söyleyeceğiz. Başka neyi almıştır, sınır fikrini. Daha önce söylediğimiz gibi, Pisagorcularda sınır, olumluyu belirler. Sınırlar, o nesne üzerinde konuşmamızı,

109

Özellikle Phaidon ve Menon diyaloglarında öne sürülür. Platon için bu teori, bilginin nesneleri olan İdeaların ayrı bir dünyaya yerleştirilmesinden dolayı zorunlu olmuştur. Başka bir deyişle, Platon’da bilgi kavramların, yani kendisinin İdealar adını verdiği soyut gerçekliklerin bilgisi olduğuna, genel kavramlar da duyu-deneyiyle bilinemediğine ve Platon’un İdeaları zamanın ve mekanın dışında olan ezeli-ebedei ve soyut gerçeklikler olduğuna göre, onun bilgi anlayışında temel problem, zaman ve mekanın dışında olan varlıklar olarak İdeaların zaman ve mekanın içinde olan sonlu insan varlığı tarafından nasıl olup da bilinebildiği problemi olarak ortaya çıkar. Platon işte bu problemi çözmek ve genel kavramların bilgisinin a priori bir bilgi, yani akla dayanan ve duyudeneyinden önce ve bağımsız olan bir bilgi old uğunu göstermek amacıyla, bilginin anımsama olduğunu öne sürer. Buna göre, insan ruhu, ki Platon’da ruh insanı meydana getiren bileşenlerin ölümsüz olanıdır, bir beden içine girmezden önce İdealar dünyasıyla tanışmıştır. Şu halde, ölümsüz olan ruh, bu dünyadaki varoluşundan önceki varoluşunda gerçek b ilgiye sahip olmuştur. İnsan ruhu bir beden içine hapsoldukran sonra, bu gerçek ve doğru bi lgiyi unutur, bu bilgi artık onun belleğinin derinlerinde saklı kalır. Buna göre, gerçek bilgi genel kavramların, bu dünyaya gelmezden (yani, her türlü duyudeneyimden) önce kazanılmış olan bilgisinin anımsanmasından ibarettir. Demek ki Platon’da inan zihni doğuşta, üzerine daha sonra işaretlerin çizildiği boş bir levha, daha sonra öğrenim yoluyla doldurulan boş bir şişe değildir. Tam tersine, insan zihni doğuştan doludur ve onun zihnindeki bilgiler diyalektiğin de yardımıyla, bir anıms ama süreci sonunda açığa çıkar.

On Dördüncü Gün

260

düşünmemizi gerçekleştirir. Bu, şudur diyebiliriz. Sınır olmasaydı d iyemezdik. Uyum fikrini almıştır, harmoni. Platonda sık sık karşımıza çıkacaktır bu. Bir devletin yapısında bile karşımıza çıkacaktır harmoni. Yani ögelerin birbiriyle uyum içinde olması. Şöyle bir kısa bakışla, Platon’un Pisagorculara olan borcu epey büyü ktür. Yalnız herhalde müzik sevgisi, düşüncesini aldığını söyleyemeyiz. Platon, biliyorsunuz, sanatçılara kökten düşmandı. Kurduğu devlete Homeros’u, Hoseidos’u sokmaz. Gelmesin onlar der, onlar ozan, onlar yalan söyler. Köklü bir husumeti vardır. Sadece müzikçilere değil, re ssamlara da ötekine de. Greklerin tiyatroya büyük bir yakınlığı var ama bir yandan da Grek aydınlarının bir tepkisi de var. Bu Platon’da çok çok bellidir. Bu ozanlar çocuklarımızı azdırırlar, der. Yine idealar kuramını görürken göreceğiz, tikel nesneler, zaman ve uzay boyutuyla önümüzde duran nesneler, bir öykünmedir, bir gölgedir. İşte diyor Platon, kendisi zaten öykünme olan şeye bir de öykünüp resim yaptın mı, bir de onun şiirini yazdın mı, bu tam bir kepazelik olur çıkar, öykünmeye öykünme, üçüncü sınıf bir şey. İdealar kuramına gireceğiz de girerken bunları da bil memiz gerekiyor. Yarın okuyacaksınız çeşitli kitapları, bu birikimlerimiz kafamızda du rsun. Mesela Sokrat’ın bir doğa düşmanı olduğunu bilin. Karl Popper var, Avusturyalı, Yahudi kökenli bir filozof, Açık Toplum ve Düşmanları110 diye çok ünlü bir kitap yazdı, gerçekten göz kamaştırıcı. Elinize geçtiğinde çökün alın onu, muhteşem bir kitap, iki ciltliktir. Orada Platon’a tam cepheden bir saldırı düzenler, kitabın birini Platon’a ayırır. Öbürünü de Marx’a ayırır. Onlara tarihsici der, tarihselci değil. Terimler i bastıra bastıra söylüyorum ki kafamızda yer etsin. Tarihsicilik şudur: Bu, insanlık yaşamının başlangıcından sonuna kadar belli bir amaca dönük, güdümlenmiş, koşullanmış, kanıtlanmış bir yaşan tarzı olarak görmek,

110

Açık Toplum Düşmanları (2 Cilt; 1. Cilt Platon Açık Toplum ve Düşmanları, 2. Cilt Hegel, Marx ve Sonrası Açık Toplum ve Düşmanları ), Karl R. Popper, Liberte Yayınları, Çev: Harun Rızatepe

On Dördüncü Gün

261

tarihsiciliktir. Bu ne anlama geliyor? Diyelim Marx anlamında, diyor ki, sınır savaşları kalkacak, herkes eşit olacak, devlet ortadan kalkacak, tarihin sonu. İşte bugünkü tartışılan temel konu, Fukuyama, Amerikalı filozof, Japon kökenli. Tarihin Sonu111, diye ünlü bir kitap yazdı. M- Bir kitap okuyorum, Althusser. Marx’ın tarihsici yorumunun çok yaygın olduğunu söyler. İki taraflı yaygın, hem Marx karşıtları, hem Marx yandaşları tarafından. Nasıl bu yanlışlığa düşüldüğünü açılamaya çalışır. Marx’ın kesinlikle tarihsicilikle uzaktan yakından bir alakası olmadığını serimlemeye çalışır. Bu der, bir yorumdur. Marx’ın yanlıl arından bahseder, Gramsci bunun önemli temsilcilerindendir. Yine So vyetlerden örnekler verir. Bir çok dünya Marksist’i dünyayı böyle y orumlamışlar. Tarihin bir amacı vardır, sınıf savaşımları belli bir süre sonra ortadan kalkacaktır vesaire. Yok der, hiç alakası yok. Marx’ta böyle bir şey bulmak elbette mümkündür. Yorum söz konusu olduğu zaman bir teoride bu tür şeyleri de bulabilirsiniz. Althusser sıkı bir Marksist’tir. Şunu belirteyim, Karl Popper çok köklü bir filozof, onu Bryan Magee’den sen de biliyorsun, onun toz kondu rmadığı bir adamdır. Bir bilgi kuramcısıdır daha çok, siyaset felsefecisi olmadan önce. Yanlışlama kuramının da bulucusudur. Söz açılmışken onu da değerlendirmiş olalım, İngiliz deneycileri, o dilci okul, Frankfurt Okulu’nun devamcıları ve Frankfurt Okulu, doğrulama, bir önermeyi biz doğrulayabiliyorsak doğrudur, o olanağımız yoksa yanlıştır, derler. Karl Popper de bu okulla biraz dirsek teması içerisindedir ama tam katılmaz onlara. Der ki, yok, bir kuramı biz yanlışlayamıyorsak, pratikte ürün vererek yaşamayı sürdürüyorsa o doğrudur, doğrulamamız gerekmez. Bunları kısaca söylemiş olalım. Tarihsicilik konusuna gelince, Karl Po pper’in Tarihsiciliğin Sefaleti112 diye bir kitabı var, Açık Toplum ve Düş-

111

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukuyama, Profil Yayıncılık, Çev: Zülfü Dicleli Tarihin Sonu mu?, Francis Fukuyama, Vadi Yayınları, Çev: Kollektif Tarihsiciliğin Sefaleti, Karl R. Popper, Plato Film Yayınları Tarihselciliğin Sefaleti, Karl R. Popper, İnsan Yayınları, Çev: Sabri Orman

112

On Dördüncü Gün

262

manları’nın yanında onu da göz önünde tutalım. Karl Popper, çok etili olmuş bir filozoftur, Althusser gibi değildir. Olduğu içindir ki Fukuyama çıkmıştır. Ne yapmıştır, Tarihin Sonu diye bir kitap yazmıştır. Amerika’ya atlıyor. Hegel diyor ki, Alman monarşisi tarihin sonu. Doğru çıktı mı, çıkmadı. Alman monarşisi niye tarihin sonu olsun? Fukuyama doğru mu söylüyor, yok. Amerikan demokrasisi niye tarihin sonu olsun? Er işilmiştir, bitmiştir, eyitişim bitmiştir, diyalektik bitmiştir. Böyle saçma şey olamaz. Alexandre Kojeve var, bu daha çok Hegel’i yorumlar. H egel’in bir numaralı yorumcusudur. O yorumdan yola çıkmış. Kojeve’yi anlamamış, bir; Kojeve, Hegel’i anlamamış iki. Hegel de Platon’u anl amamıştır. İşi ta Platon’a kadar götürmüşler. Bizim Türkiye’den de, çok ilginçtir, Tarihin Sonu mu, diye bir kitap çıktı. Yüze yakın makalenin derlemesi bu. Bu arkadaşlar Hegel’i hayatlarında ilk defa Fukuyama’nın eserlerinden duymuşlar. Öyle makaleler yazmışlar, döktürmüşler, göz yaşartıyorlar. Böyle şey olmaz. Ben tarihin sonuna inanmıyorum . Niye tarih son bulsun? Bu yaşam, bu çekişme, itişme kakışma sürüp gidece ktir, niye dursun ki? Bunlar kör varsayımlardır. Birileri bir gün ilginçlik olsun diye bir şey atıyor ortaya. Wilhelm Prusya’sı çöktü gitti bir savaşta. Nesi kaldı? Almanya’da başka rejimler var bugün. Alman toplumu yaşayıp devam ediyor. Burada tarihin sonunu kimse ilan etme yetkisine sahip değildir. Yine Platon’a döndüğümüzde, Karl Popper, Platon’un da bir tarihsici olduğunu söylüyor o kitapta, okursanız karşılaşacaksınız. Diyor, gelecek değil de geçmişi yeniden kurmak istiyordu, Atina’nın eski günlerini kurmak istiyordu. Tek kişinin, kralların yönettiği, çapulcuların söz s ahibi olmadığı, monarşik bir devleti savunuyordu, diyor. Arkadaşlar, bunu okumak gerekiyor. Çok zengin bir kitap, dipnotları neredeyse kitabın yarısı kadar. Büyük bir filozof, emek vermiş, açıp okumak ger ekiyor. Dünyada Karl Popper’den sonra da siyasetle felsefeyi birleştiren pek kimse çıkmamıştır. Kırık dökük. Belki de o kuşağın son sözcüsüydü

On Dördüncü Gün

263

diyebiliriz. Güzel de kitaplar bıraktı. Bryan Magee, onun öğrencisidir ve çok iyi anlatıcısıdır. Onun Remzi’den de bir kitabı vardı 113, küçük, çoktandır çıkmıyor. Yazık oluyor, Remzi o kitapları basmıyor şimdi. Konumuza döndüğümüzde, demek ki Sokrates’ten sonra ikinci kaynak olarak da karşımıza Elea, güney İtalya, Pisagorcular kökeni çıkıyor. Zaten işin özünde, Atina, kara Yunanistan diyebileceğimiz, Atina fels efesi ve kara Yunanistan bölmesinde olan felsefe, çünkü hepsi Atina’da değildi, daha çok İyonya’nın ve güney İtalya’nın bir sentezi gibidir. Her felsefeci iki yandan da bir şeyler almıştır. Bu şunu da önlemiyor; güney İtalya, İyonya’dan, İyonya da güney İtalya’dan hiçbir şey almamıştır anlamına gelmiyor. Birbiriyle etkileşim içinde olmuşlardır. Ama Yunanistan anakarasındaki felsefe ikisinin daha belirli sentezidir. Platon’un öbür kaynağı yine güney İtalya’dan Parmenides. Parmenides’i çok kısaca görmüştük. Parmenides, durağanlık ve devingenlik ya da değişme karşıtlığında durağanlığı evrenin düzeni olarak bize sunan kişidir. Platon, Parmenides’i kalıcılığın filozofu olarak görmüştür. Bütün eserlerinde baba Parmenides diye göklere çıkartır, Herakleitos’a da fazla pas vermez. Oysa ki daha derinlikli olarak göreceğimiz idealar kuramındaki boyut düşüncesi fazlaca Herakleitosçudur. Parmenides’le uzak yakın ilgisi yoktur. Parmenides, bizim düzeylerde zaman ve uzay konumları içerisinde gördüğümüz nesnelerin durağan olduğunu söylüyor, kalıcı olduğunu söylemiyor. Durağan mı devingen mi, durağan mı değişir mi? Durağan diyor, bitti. A, A’dır, donmuş, buz kalıbına dönmüş bir evren. Parmenides bunu söylüyor. Platon bu durağanlığı kalıcılık adına söylenmiş sayıp idealar kuramına taşıyor. Bu yanlıştır arkadaşlar. Platon, Parmenides söz konusu olduğunda yanlış adrestedir, olay bu. E- Durağan bir şey zaten kalıcı değil midir, hocam?

113

Karl Popper'in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Bryan Magee, Remzi Kitabevi, Çev: Mete Tunçay / Şahin Alpay (yeni baskısı yok)

On Dördüncü Gün

264

M- Kalıcılık şöyle, buğday tohumunu tarlaya serptik, buğday çıktı, buğdayı biçtik, o buğdayların hepsi gitti, başka bir şeye dönüştü. Un oldu, ekmek oldu, biz olduk ama buğday kalmaya devam etti, seneye tekrar ekeceğiz. Kalan buğdaya buğdayın kalıcılığı diyoruz, diğerine de buğd ayın geçiciliği. İnsan da öyle. Sokrates öldü ama ben varım. Demek bir insan kalıcılığından söz edebiliyoruz, bir de geçiciliğinden söz ediyoruz. İnsan kalıcıdır ve geçicidir. E- Kalıcılık anlaşılıyor ama durağanlığın kalıcılık olmadığı anlaşılmıyor. Tabi haklısın. Kalıcılık-geçicilik, evrenin temel boyutları. Bunu Herakleitos’u görürken gördük, logosa göre olur biter her şey, diyordu. Bunu destekleyen bir sürü fragmanı var114. Müjdat kardeşim güzel söyledi. Şimdi sen, soy olarak kalıcı bir soydansın. İnsan diye bir soy var, biz gideriz, o soy yaşar. Ağaç, keserler orman biter ama ağaç soyu devam eder. Bu, evrenimizin kalıcı yönü, boyutu yani. Bir de t ikel insan olanlar var, tikel ağaçlar var, bunlar geçici. Aperion ne idi, kalıcı olan, sınırlanmış olanlar da cezasını çeker, yine aperiona dönerler, diyordu Anaks imandros. Parmenides orada değil, o boyutu hiç katmıyor. O, zaman ve uzay düzlemi, düzeyinde gördüğümüz nesneler değişmez, diyor. Değişmezlik-devingenlikle, durağanlığı karşıtlaştırıyor.

114

“Bu logos ki var-dır her zaman insanlar uslarıyla yabancıdır ona, duymadan önce de, bir kez duyduktan sonra da. Her şey bu logos’a göre olup biter oysa, ama onlar ne ya ptıklarını bilmez görünürler, benim her birini doğasına göre ayırarak ve nasıl olduğunu göstererek ortaya koyduğum türden sözler ya da eylemlerde. Başka insanlar uyanıkken ne yaptıklarını bilmezler, tıpkı uykuda yaptıklarını unuttukları gibi.” 1. Fragman “Logos ortak da olsa, sanki kendilerine özgü bir düşünceleri varmış gibi yaşar insa nlar.” 2. Fragman “Ruhun sınırlarına ulaşamaz yolculuğunda, tüm yolları denese de insan, öylesine derindir ondaki logos.” 45. Fragman “Beni değil logos’u dinlemek ve her şeyin bir olduğunu uyumla söylemektir bilgelik.” 50. Fragman “Aptal insan şaşkına döner her şeydeki logos karşısında.” 87. Fragman “Ruhta kendi kendine çoğalan bir logos vardır.” 115. Fragman Samih Rifat, Herakleitos, Söz Ustasıyla Buluşma Denemesi, Yapı Kredi Yayınları, Kasım 2004

On Dördüncü Gün

265

E- Değişmezlik, neyin karşıtı dediniz? Değişmezlik ve devingenlik, durağanlığın karşıtı; kalıcılık ve geçicilik, bir boyut meselesi. M- Durağanlık dediğimiz şey, bir biçim değil mi? Bir nesne durağandır, sonra devingendir, sonra durağandır, sonra devingendir. Yani durağa nlık ve devingenlik, sürekli bir iki yüzün parçaları değil midir? Yani, bütün cisimler bir aradadırlar, birbirlerini durağanlığa ya da devingenliğe etkilerler. Doğru. Kendi içinde de daha çok anlatılmak istenen de o. Gidiyorsun bir elma alıyorsun, değil mi? Bir kilo elma ver, diyorsun. Herakleitos diyor ki, senin elma dediğin şey, elma falan değil. Boyuttaki elma olmaklık denen yapı düzeninin, uzay ve zaman içerisine yansımış sürekli değişen, bir süreç diyebileceğimiz bir şey o. Elma değil, o bir süreçtir, diyor. O kendi içinde çelişkiler, çatışkılar var, çeşitli ögeler boğuşup durur, biz ona bazen şu deriz bazen bu deriz ama hep yanılırız. O, ne şud ur ne budur, o bir süreçtir. Thales, evrenin temel yapı taşı sudur diyor. Aneksimenes hava diyordu. Öteki nesneler bu iki temel şeyin, Thales su diyor, öteki hava diyor, değişimidir, dönüşümüdür. Sen bir toprak mı gördün? Tamam, diyor, bu suyun bir dönüşümü, katılaşması. Buharlaşma mı gördün? Güneş vurdu onu buharlaştırdı, suydu. Dönüşünce su diye bir şey kalmadı. Aneksimenes de hava diyor, yoğunlaşınca katı cisim olur. Ortada hava diye bir şey kalmıyor. Bu, bizim düzeylerde görüp gözlemlediğimiz durumlar. Gelelim Aneksimendros’la Herakleitost’a. Düzeylerde, zaman-uzay boyutu içerisinde gözlemlediğimiz nesneler, bir yansımadır, bir görüngüdür. Onun temelde olup bitmesini sağlayan bir yapı düzeni vardır. Birisi aperion diyor, birisi logos. Dünya bin kere yıkılıp, bin kere yapılır ama diyor, aperion ve logos durur. Aperion ve logos kalıcı olan, öteki düzeylerde sürekli değişip duran şeyler de geçici olandır. Bu, geç ici olan üzerinde Parmenides diyor ki, bir dakika, geçicilik diye bir şey yoktur. O geçici dediğiniz şeyler, benim durağan dediğim şeylerdir.

On Dördüncü Gün

266

Onlar olmuşsa olmuştur, değişmez, devinmez, durur öyle, diyor. Heral itos da sen öyle bil, diyor. E- Bunu gerçekten anlayamıyorum hocam. Çünkü etrafımıza baktığımız her şey devinim içinde. Her şey, hem zaman içinde yaşlanma, eskime var, hem mekan içinde yer değiştirme, konum değiştirme var. Bir şey devinmez, durağandır dediğinizde, bu kavramlara göre düşündüğümüz için anlayamıyorum. Ç- Bunu nasıl iddia edebiliyor, onu mu… Tabi. Mesela her şey devinim halindedir. Durup dururken devinmez gerçi. Devinimi hareket ya da özsel bir şey olarak anlıyorum. Devinmez dediğinde, devinen şeylere ne diyeceğiz o zaman? M- Sağduyumuz ise hiçbir şeyin devinmez olduğu, söylüyor. Diyor ki ağaç duruyor, insan öyle, kül tablası öyle, hep aynı dünya. E- Kuş uçarken ne diyeceksin? Bir devinim değil mi? M- Kuş diyor, hareket ediyor sadece ama kuş olarak bir sabitlik içer isinde. O uçma başka bir olay hocam. Kuş uçar, sen ben yürürüz ama Parmen ides diyor ki, tamam yürürsün, oraya gidersin gelirsin ama sen sensin, diyor, kuş kuştur. O kuş olarak kalır, diyor. İç devinme ile dıştaki yer imizi değiştirmeyi karıştırmayalım. E- Ben onu karıştırıyorum, öyle anlıyorum. Yok. Öyle algılama. Şunu söyleyeyim; biz bunu aktarırken, Parmenides doğru söylüyor falan demedik. E- Hayır, anlamaya çalışıyorum. Duraklarda biz nesneleri yakalayabiliyoruz, elma alıyorsun gidiyorsun. Elma deyince karpuz vermiyor. Parmenides, tamam sen yanlışsın deyip çıkacağız da, kardeşim öyleyse ne diye karpuz dedin diyor, ne diye elma

On Dördüncü Gün

267

dedin? Çağlar dedin, her gün Çağlar diyorsun. Çağlar diye bir şey yoksa nasıl Çağlar dedin? Oradan da git bakalım. E- Kavram olarak elma var ama sizin de dediğiniz gibi oluşan elma, onun durağı. Biz günlük hayatta hep duraklardan bahsediyoruz. Diğer dünyalardaki elma kavramı var orada. Ç- Framelerle mi açıklıyor, yani bir filmin kareleri vardır ya, teker teker onlar hareket ettikçe biz bir devinim görürüz. Onun gibi mi açıklıyor acaba, duraklar derken? Çünkü her bir resim bir duraktır. E- O da olabilir. Filmin üzerinde kareler var ama durdurduğun zaman hala var. O filmin hareketini görüyoruz ama film var. Ç- Bilmiyorum tabi böyle bir iddiası mı var? Acaba Parmenides’in iddiası bu mu? Duraklar mı vardır? Hayır duraklardan söz etmiyor, durakları biz söylüyoruz. Diyor ki, evrende hiçbir boşluk yoktur, hiçbir devinme yoktur, nesneler hiçbir ş ekilde bir değişime, devingenliğe uğramazlar durağandır. Ad vermiş, olmuşsa olmuştur, diyor. Dikkat et, mantıktan gidiyor. A, A’dır diyor. A diyorsan, olacaktır diyemezsin. A yoksa niye A diyorsun, diyor. Bir adım atıyor, A senin sandığın gibi vardan gelmişse, yani değişerek gelmişse, bu saçmadır. O zaten şimdiden var, diyor. O yoktan gelmişse tümden saçmadır. Mesele şurada; Nietzsche konuyu incelerken der ki, suyu bırakın suyun üstündeki köprü bile akıyor. Herakleitos diyor ya her şey akar. Orada su örneği iyi bir örnek değil. Su zaten söylediğiniz anlamda fiziksel olarak akıyor zaten. Bizim sözünü ettiğimiz kimyasal değişme. Herakleitos bir akarsuya iki kere giremezsin değil de bir göle iki kere giremezsin dese daha iyi ederdi. Çünkü göl, durağan bir şey gibi gözüküyor. Fiziksel olarak akmıyor, durgun. Öyle ya da böyle evrenimiz sürüp gidiyor. Süreklilik var, kalıcılık var. İki terimi de birbirinin yerine rahatlıkla kullanılabiliriz. Bir de geçicilikler evreni var. O bitiyor, doğuyor, ölüyor, değişiyor, parçalanıyor, yıkılıyor, yanıyor, geçip gidiyor. Benim görüşüm bu. Ben Herakleitos’a daha yakı-

On Dördüncü Gün

268

nım. Şurada da Parmenides’e biraz pay vermek istiyorum; günübirlik yaşamda anlaşmak zorundayız. Ben size geldiğimde, bir otomobil gö rdüm, demeliyim. Bir dört tekerlekli süreç gördüm, dersem gülersiniz. Yani orada konuyu sıkıştırmadan ikisinin de dediğini kavramak önemli. Platon, Parmenides’in bu durağanlığını idealar kuramı için bir model olarak alır, orada yanılmıştır. İdealar durağanlık değil, bol bol görec eğimiz gibi kalıcılığın prototipleridir, kalıcılığın nesneleridir. Platon’un Parmenides’e niye uzandığını ben şahsen anlamış değilim. Gelelim öbür kaynağına. Platon, Herakleitos’tan da yararlanır. Herakleitos’u da felsefesinin kaynaklarından biri olarak kullanır. Fazla göklere çıkartmaz, orta boy bir saygı sunar. Değişen, devingen dünyaya örnek olarak alır. Bu, Timaeus diyaloğunda vardır, daha açık bir şekilde, bir de Cratylus diyaloğunda vardır. Cratylus zaten Herakleitos’un talebesidir. Cratylus elini oynatırmış, şu nedir, dediğin zaman, böyle böyle dermiş. Yani bir şudur, bir bu, ad veremiyorum, ad verdiğimde zaten o çoktan değişip gidiyor anlamına. Ağzını açmazmış, hiç yanıt vermezmiş, öyle bir tip olarak sunulur bize. Platon değişen nesnelere korkunç bir kinle saldırır, niye değişiyorlar diye. Değişen evreni istemiyor. Bozguna uğramış, yıkılmış bir evren gibi görüyor. Hatta der ki bir diyaloğunda; şimdi bir fırtına eser, bir büyük yıkım gelir, bir kısım nesneler yok olur gider. Çok acı bir bakıştır bu, kalmasını umduğunuz, istediğiniz, iyi nesneler de çoktan yok olmuş , kalmamasını istedikleriniz orada durur. Bir tarlayı bir fırtına vurmuştur, bakarsınız, sizin ektiğini sebzeleri tarumar etmiş rüzgar, ama ayrık, kaya gibi duruyor. Platon diyor ki öyle bu dünya, bir yıkım geldiği z aman, kötülere hiç dokunmaz, iyileri süpürüp gider. Bu bir yaklaşımdır, o değişimin yok ediciliğini dile getirmek adına. Ben sadece sizlere aktarıyorum, değerlendiriyoruz. Değişen dünyaya karşı, zaten bir şöyle bir öyle olan, ad veremediklerimiz, ne olduğun bilemediklerimiz… Sürekli küçümser durur Platon. O yönüyle bir hayli Parmenidesçidir. Ama öte yandan da idealar kuramının kurucu babasıdır. Ben derdim ki Platon’un

On Dördüncü Gün

269

yerinde olsaydım, idealar kuramını köken olarak Aneksimendros’un aperionu derdim, Herakleitos’un logosu derdim. Çünkü Platon idealar kuramıyla bunu anlatıyor. E- Hala Platonik dünyaya inanç var, özellikle matematikçiler arasında. Çünkü matematik ispat ve mantıkla işliyor, ayakları çok sağlam basıyor ve matematikte bulunan her şeyin keşif olduğuna inanılıyor. Yani icat değil keşif olduğuna inanıyor bazıları. Matematikteki o keş if de Platonik dünyada, mükemmel, tam, eksiksiz, iyi işleyen dünya. Bulunan her şey idealarda var ve keşfediliyor. Gerçekten de orada bulunan matemati ksel bir teoriyi, zamanı geliyor bir fiziksel durumu, model açıklayabil iyor. O matematiksel keşif, o anda olmasa bile sonradan fiziksel bir olayı açıklamak için kullanılabiliyor. Platon’un kuramına, felsefesine tam da uygun. Gerçekten üstte matematiksel bir yapı var, matematiği öyle görebiliriz, fizikte ya da fiziksel dünya da onunla açıklanabilir bir şey. Çok doğru. Akademia, yani Platon’un okulunun giriş kapısında ne yazılıydı? E- Biliyorum. Matematik bilmeyen giremez. Güzel. Platon’un matematiksel evrene olan saygısı çok derindi. Dedik ya, ölçü, uyum, Pisagorculardan alınma. Pisagor matematikçiydi. O yönüyle matematiğe olan saygısı çok derindi, bir. İki, Devlet diyaloğunda matematiksel nesneleri idealarla tikel nesneler arasında görür. Yani sağlam bir yerde görür. E- Onun galiba beş tane geometrik şekli vardı. Var. O Timaeus diyaloğunda vardır. Nesneleri de o geometrik şekille rden türetir, bu tikel nesneleri. Bir de şu var; anımsayacağınızı umuyorum. Tanrı evreni matematiksel bir dille yazmıştır, diye bir bildirim var. Kimindir bu? E- Galileo.

On Dördüncü Gün

270

Galileo’nun. Orada Platon’dan başlayan ya da daha derinlikli olarak söylersek, Pisagorculardan başlayan evrenin matematiksel yapısı kon usunda itiraz yok. E- Şimdi ondan hiç kimse vazgeçemez. Zaten sorun orada değil. Ona herkes katılır. Aristo, daha çok bir biy ologdu. Diriler, hayvanlar, bitkiler… Ama Platon, derinlikli matematik kafası olan birisiydi. Hatta diyaloğunun birisi Theaetus’tur. Theaetus, büyük bir matematikçidir. Bilgi kuramını ayırmış ona, bilgi usla olur, deney gözlemle olur, tartışılması o matematik üzerinden olur. O idealar kuramına girdiğimizde zaten bu değimiz şeye gelmiş olacağız. M- Bu idealar kuramına giriş mi hocam? Evet giriş. İdealar kuramı çok çetrefilli bir kuram, girdiğimizde görec eğiz. Hoş da bir şey ama orada karşımıza şu çıkacak; Platonik felsefenin derin yarıkları var. İdealar kuramında bu karşımıza çıkacak. Kendisi de bunu anlamış, Parmenides adlı diyaloğu bir hesaplaşma diyaloğudur. Orada Sokrat’la Parmenides tartışır dururlar, 69 Olimpiyatların da, söylendiğine göre yan yana gelmişler, onu konu edinir ve idealar kuramı tartışılır. Bir kısım yarıklar bırakmış, o yarıkları biz kapatmaya çalış acağız. Aristo’nun da acı eleştirilerine uğramış. O eleştiriler nedeniyle de Aristo acı eleştirilere uğramış. Tümeller konusu, o ortaçağ felsefesini okuduğunuz zaman, gırtlağına kadar tümelleri tartışıyor. Var mıdır, yok mudur, varsa nedir? Hep o. M- Platon ve Aristo’yu iyi anlamak gerekiyor. Her taşın altından ikisi çıkıyor. Aristo çok zeki bir insan. Geçen gün dedim ya, durup durup adama pat diye bir laf söylüyor. Kalkmış diyor ki, ağaçtan yanıcı olmayan bir nesne yapamazsın. Gerçekten masa da yapsan yanar, kapı da, değnek de yapsan yanar. Aristo başka bir şey söylüyor. Bir araç ne denli çok iş için uyarlanmış ise her bir işi uyarlandığı iş sayısı kadar eksik, kötü yapar.

On Dördüncü Gün

271

M- İsviçre çakısı. Makası, bıçağı kesemez, çatalıyla doğru dürüst yemek yenmez. Doğru. O zaman diyor, bir nesne bir şey yapılmalıdır, en iyisi odur. Güzel değil mi? İngilizlerin de güzel bir sözü var; bir kedi yüz tane farenin peşinden koşarsa hiçbirini yakalayamaz. Ya da bir tazı yüz tane tavş anın hiçbirini yakalamaz. M- Yalnız Aristo, yüz tane farenin peşinden koşup neredeyse doksan dokuzunu yakalamış bir adam. E- İşte yakalayamamış. Hepsi yanlış şu anda. Hepsi yanlış, doğru söylüyor. Aristo gökbiliminden hiçbir şey kalmadı. E- Hareketle ilgili söylediği, gerçi yüzlerce yıl insanlığı etkilemiş. Onun hareket teorisi şu. Bir cisim, onu hareket ettiren bir şey olmadığı sürece hareket edemez. Mesela kül tablası şu anda hareket ediyorsa onu ben hareket ettiriyorum. Hareket ettiren sebep, hareket ettiricidir. Soruyorlar o zaman, ben alacağım bu şişeyi atacağım, elimden çıkacak, o nasıl hareket ediyor. M- Sen hareket ettirdin yine. E- Ama elimden çıkıyor. Dokunduğum sürece ben hareket ettiriyorum. Elimden çıktığında nasıl hareket eder? Düşmesi lazım. Çünkü hareket ettirecek bir şey yok. Bunu şöyle açıklıyor. Ben bunu elime aldığımda, bununla beraber bu, havayı hareket ettirir, ortamı hareket ettirir ve o ortam bu şişeyi taşır. Onu hareket ettiren şey, havadır, ortamdır ve belli bir süre sonra ait olduğu yere düşer. Toprak, her şey ait olduğu yere… Yere gider. Yani ateş yukarı gider. Taş aşağı gider, kendi yerine. E- Ve dünyanın, hareket edemeyeceğini bu şekilde açıklarlar. Bir kul eden bir taş düştüğünde tam olarak kulenin dibine düşer. Dünya hareket etseydi, dibine düşmezdi, biraz geride kalırdı. Kaç yüz yıldır, güneş merkezli evrenin açıklaması Aristo’nun bu hareket yasasına göre re ddedildi.

On Dördüncü Gün

272

Aristo’nun dizgesi, sistemi tümden yanlış ama müthiş bir şey var, çok tutarlı. Kendi içinde müthiş tutarlı, ona çok çok özen göstermiş. O yü zlerce yıl, hatta Rönesans’ta bile gırtlak gırtlağa geldiler fizikçiler, etkili olmasının nedeni bu. O fizik denen kitapta birbiriyle çelişen önermeler pek bulamazsınız. E- Bir de bence iyi olmasının sebebi, sağduyuya dayanması. Hep sağd uyuya dayanarak açıklamalar yapıyor. Günlük tecrübelere göre yani.

On Beşinci Gün

274

Şimdi şu ünlü idealar kuramına güzel güzel girelim. Peşin olarak söylemek istediğim bir şey; bizim felsefemizde yargılar var, yargıların bölümlenmesi var, içkin yargılar, taşkın yargılar, dışkın yargılar, aşkın yargılar. Bu, müthiş bir turnusol, paramparça ediyor, bütün felsefeyi darm adağın ediyor. Kötü mü ediyor? Yok, iyi ediyor. Bu Platon da olsa, Kant da olsa yanlış yanlıştır. Parçalıyor bunu, ortaya koyuyor. Bunun çok yar arını görüyoruz. Ontolojik alanda konumlar dedik, zaman ve uzay. Bu felsefeleri, bu ontolojiye ve bu epistemolojiye vurduğunuz zaman epey yerleri çözülüyor. Ne kadar sürçme taşı varsa, çatlak varsa ortaya çıkıyor. Keşke çıkmasaydı, şunu bunu sınava çekmek gibi bir kaygımız yok. İdealar, Platon’a özgü olan, ondan sonra bütün felsefeyi baştan başa kat etmiş olan bu müthiş görkemli görüşün yurdunu bulalım. İdealar, bizim konum dediğimiz, zaman ve uzay konumlarının dışında, üstünde. Platon felsefesinin temel yarığı, temel çatlak burada. Zamanın dışına ve üstüne çıkıyorsunuz, dışına çıktınız mı üstüne de çıkmış olursunuz. Uzayın da dışına ve üstüne çıkıyorsunuz. Bir yandan da anlaşılmaz bir şekilde, varlık kazanıldığından söz ediyorsunuz. Çünkü idea vardır, diyor Pl aton, hem de nasıl vardır, neredeyse ötekileri silip süpürecek kadar va rdır. Gerçek olanlar, tam olanlar, yetkin olanlar, en pekiştirme sıfatıyla anlatırken kullandığımız, en yüce olanlar, en güzel olanlar. İdeaların evreni bizim bilip tanıdığımız zamanlı ve uzaylı alan değil. Peki, nasıl geçecek o dünyadan bu dünyaya nesneler, yani tikeller? D iyor ki Platon, öykünerek geçeriz ya da pay alırız, ya da ikisini aynı a nlama kullanıyor. Peki, uzay ve zamanın dışındaysa biz oraya nasıl el atacağız ya da o buraya nasıl el atacak? İşte ontolojik sıkıntı. Daha sonra göreceğimiz, Kant’ta da aynı sıkıntı fazlaca var. Yani fenomen dediğimiz, görüngü nesneleri alanı var, bir de numen 115 alanı var. Kant diyor ki, biz

115

Noumenon (Yu. Kant) Ancak usla kavranabilen öz... İlkin Antikçağ Yunan felsefesinde Platon tarafından düşünsel bilgi nesnesi anlamında ve bundan ötürü de gerçek deyimiyle anlamdaş olarak kullanılan noumenon (Tr. Numen, Fr. Noumène) deyimi, Alman düşünürü İmmanuel Kant tarafından felsefe diline sokulmuştur. Yunanca nooumena deyimi kavranabilir (Fr. Intelligible) demektir ki bu, gözle görülüp elle tutulamayan ve

On Beşinci Gün

275

o alanı bilmeyiz. Platon diyor ki, biz o alanı çok iyi biliriz, çünkü bizim ruhlarımız idealarla komşu. Komşu komşuyu nasıl tanımaz, hem de çok iyi tanır, diyor. Bizim yaptığımız, bir anamnesis, anımsama. Daha önceki oturumlarımızda görmüştük, diyordu ki Platon, düşünme ruhun kendi kendisiyle konuşmasıdır. Bu bize sakat gözükmüştü, sen nesnesiz nasıl

ancak düşünceyle anlaşılabilen şeyi dile getirir. Platon’da noeton deyimini bu anlamda kullanmıştır (Thimeo, 51 D). Platon düşünceciliğine göre gerçek, İdealardır ve bundan ötürü de noetondur, duyularımızla algılanabilen phainomena (Tr. Fenomen, Fr. Phénomène) gerçek olmayan bir görüntüden başka bir şey değildir. Bir yanıyla Platon düşünceciliğini sürdüren Alman düşünürü Kant, bu Yunan deyimini çevri yazıyla (Fr. Transcription) noumenon biçiminde ve kendi yorumunu kattığı Platon anlamıyla Alman düşünceciliğine mal etmiş, aynı yolla ve aynı anlamda mal ettiği phaenomenon deyimi karşılığında kullanmıştır. Kant’a göre noumenon, duyularla bilinemediği için anlıkça da bilinemez. O, bir kendiliğinde şey (Os. Bizâtihi şey, Al. Ding an sich)’dir. Kendiliğinde şeyler bize olduklarından başka türlü görünürler, çünkü biz onları duyarlığımızın önsel zaman ve uzay kalıpları içinde değiştirerek, eşdeyişle bizim için şey’leri yaparak algılarız. Demek ki bunlar artık nesnelerin kendileri değil, sadece görüntüleridir. Duyarlığımızın önsel kalıpları içinde kendimiz için varlaştırdığımız bu görüntülerden nesnelerin kendiliğine bir geçiş (Lâ. Transcensus) olanaksızdır, noumenon’la phainomenon arasındaki duvar bilimsel olarak aşılmazdır. Çünkü fenomeni yapan biziz, o bizim dışımızda varolan bir şey değil, bizde varolan ve bizim ürünümüz olan şeydir, kendi yaptığımız şeyden asla bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz şeye göçemeyiz. O bir inan konusu olabilir ama bir deney, eşdeyişle bilim konusu olamaz. Kant’ın bu ileri sürüşleri, metafiziği yıkarken, fiziği nasıl bir metafiziğe sürüklediğini belirtir. Kant için «duy ulara sonsuzca sır kalan anlığa da sonsuzca sır kalacaktır». Demek ki bizler sırlarla dolu bir evrende yaşamaktayız, bildiğimizi sandığımız şeyler asla bilemeyeceğimiz şeylerin kendi ürünümüz olan görüntüleridir. Öyleyse bizler gerçek olanla asla ilişki kuramayız ve kendi yarattığımız bir düşler evreninde yaşamak zorundayız. Kant’ın bilinemezcil iği ve fenomenizmi denilen kuram budur. Kant, yapıtlarında, noumenon deyimini duyusal bir sezgi objesi olarak olumsuz ve duyusal olmayan bir sezgi objesi olarak olumlu anlamlarda olmak üzere iki anlamda kullanmıştır. Eytişimsel ve tarihsel ökzdekçiliğin kurucularından Engels, Ludwig Feuerbach adlı ünlü yapıtında (Almanca 4. baskı, s. 16) bu konuda şöyle der: «Bütün öteki felsefesel saçmalıkları olduğu gibi bunu da en açık biçimde çürüten şey pratik, eşdeyişle deney ve endüstridir. Eğer biz bir doğa fenomeni üstündeki bilgimizin doğruluğunu onu bizzat meydana getirmek, üretmek, üstelik de kendi amaçlarımız için kullanmak yoluyla tanıtlayabilmişsek Kant’ın o anlaşılmaz kendiliğinde şey’inin işi bitmiş demektir. Bitki ve hayvan organizmalarında meydana gelen kimyasal maddeler, kimya bilimi bunları art arda üretmeye başlayıncaya kadar işte böyle kendiliğinde şey’ler olarak kalmışlardı. Ne var ki bilim bunları bizim için şey yaptı, tıpkı artık tarlalarda yetiştirmeyerek çok daha kolay ve ucuza maden kömürü katranından çıkardığımız kök boyanın renkli maddesi alizarin gibi.». Kant’ın bu ileri sürüşleri gerçekte biçim ve öz, görünüşle gerçek arasında aşılmaz duvarlar örmek amacını gütmektedir. Ne var ki ünlü bir diyalektikçinin de dediği gibi «noıimenon’un phainom enon’a dönüşümünü her insan pratikte milyonlarca kez görmüştür ve bilgi bu dönüşümden ibarettir». Öz, biçim aracılığıyla; gerçek, görünüş aracılığıyla algılanır... Kant’ın bu deyimi Osmanlıcaya hakikati mâkûle, hakikati mutlaka, şey’i fizâtihî, zâtı vücut, hakikati eşya, vücudu mutlak deyimleriyle çevrilmiştir.

On Beşinci Gün

276

düşünebilirsin, demiştik. Tıpkı Descartes’in cogito ergo sum’una getirdiğimiz eleştiri gibi. Descartes’inki kendi içinde bir tutarsızlık. Pl aton’unkinde o tutarsızlık yok. Filozofumuz, bir nesnenin bilgisi dem iyor, anımsama diyor. Anımsama için nesne, zihninde var adamın. Onu anımsıyor sadece, dıştaki nesneye ihtiyacı yok Platon’un. Platon, kendi içinde bal gibi tutarlı. Ruhun kendisiyle konuşmasıdır, doğru anıms amadır bu. Zaten olamaz, tenezzül etmiyor, basit, değişen, kırık çıkı k şeyler diyor, bu evrendeki nesnelere. Kant ne diyor? Biz o alanı hiç bilemeyiz. Yalnız şunda Kant ısrarlı, her nesnenin bir numeni vardır, her fenomenin bir numeni. E- Bir şey soracağım. İdeal dünya var, Platon’un alanında. Gerçek dünya onların bir yansıması… Olgusal dünya diyelim. E- Olgusal dünya onların bir yansıması, kopyası ya da öykünmesi. Bir de insan var, insan gerçek dünyadaki bir nesneyi gördüğünde o ideal dü nyadaki, mesela ağaç, ağacı anımsıyor ve onu tanıyor, o şekilde mi algılıyor? Evet, imgesel. Kafanda senin o var, tanıyorsun sen. Askeri okula gitmişsin, bakmışsın Ahmet orada, a diyorsun bizim mahalledendi bu. Bizim köyden, o başka okula gitmişti, Harbiye’de birleştik diyorsun. Ahmet’i görmene, tanımana, kimliğini bilmene gerek yok. Anımsıyorsun. E- Ya da benzeştiriyoruz. Mesela ağacı gördüğümüz zaman ideal dü nyada olduğu şeye benzetiyoruz. Zaten öyle. Anımsasak bile biz sonuçta ona yaklaştırmaya çalışıyoruz o kadar. Devam ettiğimizde, Kant diyor ki, her bir nesnenin bir numeni vardır ama biz numenal alanı bilemeyiz. Daha önce demiştik ki, arkadaşım bilemediğin alana niye var diyorsun? Shopenhauer, Kant’a çok ağır eleştiriler yöneltir ve der ki, uzay ve zamanın dışına çıkıyorsun. Doğru söylüyor. Peki, öyle bir alanda nesnelerin çokluğu nasıl olabilir ki? N e-

On Beşinci Gün

277

densellik bağı olmayınca tek nesne olur diyor, bir nesne olur. O da ke ndi söylediği kör istenç, evren onun yansıması. E peki, ona sormamız gerekiyor tekrar, arkadaşım senin bu tek nesnen nasıl olabiliyor, uzay ve zaman dışına çıktık mı? Uzayın olabilmesi için olgusal evrenin olması gerekir. Bir şunun, bir bunun, tikeller bütünün olması gerekir, biz buna uzay diyoruz. Zamanın olabilmesi için söylediğimiz tikeller bütününün devinmesi gerekir. Donmuş bir evrende zaman olmaz. Bu iki şey olacak. Uzay ve devinen uzay, sadece uzay değil. Yani bir Parmenides uzayı değil, bir Herakleitos uzayı olmalı ve biz demeliyiz ki zaman da var. Değişiyor bu nesneler demeliyiz. Shopenhauer da ters yakadan bir yere varmak istiyor, varamıyor. Tek nesne, çok nesne, zamansız, hiçbiri o lmaz arkadaşlar, uzaysız hiçbiri olmaz. Platon’a döndüğümüzde, bu idealar evreni, böylesine ontolojik teme lden yoksun gözüküyor, bunu tartışmak isterim. Böyle bir evren, yani ideaların yurdu bizim sürekli özne değiştiren ruhlarımızın da bir z amanlar yaşadığı bir evren, idealar evreni. Bu evren hakkında kitapl arında fazla betimleme yapmaz. Yani oralar nasıldır, oralar hakkında bir şey söylemez. Sadece ideaları ve bizim ruhlarımızı konu eder. İdealar nasıl şeylerdir? Güzelliği, bilgiyi, yiğitliği, devleti, matematiksel nesneleri, eşitliği, büyüklüğü hemen hemen bütün nesnelerin bir ideası var. İnsan mı, elbette, ağaç mı, elbette. Hatta yapay nesnelerin, masanın, koltuğun, divanın, kapının, pencerenin, her şeyin ideası var. Parmenides diyaloğunda, Parmenides Sokrat’a sorar. Der ki, her şeyin ideası var mıdır? O da der ki yok, mesela kılın, pisliğin ideası yok. Bir tikelse onlar da, neden ideası yoktur, onu açmaz. Niye der bilmem. Ama biz şöyle diyelim; tikeli olan her nesnenin bir ideası vardır, Platon’un temel idd iası bu. Güzellik ideası, güzelliğin en yetkini, en tamı, gerçek olanı yani. Yiğitliğin en tamı, erdemin en tamı, devletin en tamı, her olanın en ye tkin olanı. Bunu da kısaca betimlemiş olduk. Peki, bizim evrenimiz, zaman ve uzay konumları içerisindeki tik eller evrenimiz, nasıl oluşuyor? Bizim yanımızdaki, paralelimizdeki, düzey i-

On Beşinci Gün

278

mizdeki nesneler evreni nasıl oluşuyor? Platon diyor ki, bu öykünmeyle olur, mimesis116, pay alma ile olur. Demek ki tikel nesneler, tümelden, ideadan, özden, yani boyuttan pay alıyorlar. Ya da öykünüyorlar ya da ikisi birden. Felsefe tarihçileri de bunu böyle geçiyor. Sorgulama, ben sanmıyorum. Çünkü ellerindeki gereç, böyle bir sorgulamayı onlara sağlamıyor. Ama bizim felsefemiz sağlıyor. Nasıl? Dedik ki; içkin yargılarla oluşmuş bir tözümüz yoksa, onun taşkın eylemleri olamaz, taşkın yargıları olamaz. Olmayan bir töz yürüyemez, dedik. Olmayan bir insan konuşamaz, koşamaz, düşünemez. İçkin yargılar temel. Bunu belki o zaman atlamış olabiliriz ama sırf nesneye yönelmek bakımından değil, cogito ergo sum, düşünüyorum öyleyse varım diyebilmen için, önce var olman gerekir. Önce kendini koy ortaya, bize kanıtla, ondan sonra düşünmeye başla. Yoksa ezbere olmaz. İçkin yü klemlerle oluşmuş bir töz olacaksın ve eğer söz konusu olan düşünme ise, ya da başka edimlerse özne de olacaksın. Özne şudur; hayvan da yürür, hayvan da koşar, hayvan da yem yer, su içer. Ama bu eylemler bilinçli eylemler değildir, çünkü hayvan özne değildir. Hayvan asla özne olamaz, töz boyutunda kalır, eylemde de bulunur. Ama bizim bilinçli eylemden söz edebilmemiz için, tözün özne olması lazım, bu da insa ndır. Yani yaptığını, ettiğini bilen özne, bilen töz. Bilmesi gerekiyor. Bil iyorsa o artık öznedir ve bir insandan söz ediyoruz demektir.

116

Mimesis (Yu. Platon) Öykünme... Platon’un idealar öğretisinde başlıca sorun, duyulur dünya (nesneler)’yla duyulur dünya (idealar) arasında bağlantının nasıl kurulduğu s orunuydu. Bu iki dünya arasında bir bağlantı kurulmadıkça her nesnenin kendi ideasına uygun olarak meydana geldiği elbette söylenemezdi. Nasıl oluyordu da idealar ne sneleri meydana getirebiliyorlardı? Platon ilkin bu soruya mikson eidion, methexis ve parousia kavramlarını ileri sürerek karşılık bulduğunu sanmıştı. Ona göre her iki dünya arasında bir orta dünya (Yu. mikson eidion) vardı, iki dünya arasındaki ilişki bu o rtada kuruluyordu. Nesneler idealardan pay alıyor (Yu. metheksis)’lar, buna karşı ide alar da nesnelerin içine girerek onlarda bulunuyor(Yu. parousia)’lardı. Platon, daha sonra, bu görüşünden vazgeçerek ideaları nesnelerin ilkörnekleri (Yu. paradeigmata) saymış ve tanrısal us (Yu. nous)’un bu ilkömekleri taklit (Yu. mimesis) ederek, onlara benzeterek nesneleri meydana getirdiğini ileri sürmüştür. Aristotel es de bu tanrısal sanat (Os. İlâhî yaratma) karşısında insansal sanat(Os. insânî yaratma)’ı mimesis işi saymıştır. (Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü)

On Beşinci Gün

279

Dedik ki, içkin yüklemlerle oluşmuş bir töz ve şimdi ekledik, özne yoksa taşkın yüklem olamaz. Bu bizi nereye getirdi? Diyelim ki bir varsayı msal at, varsayımsal diyorum, X diyorum, bastıra bastıra, seçe seçe. At olabilmek için at ideasından, atlık ideasından pay alacak. Pay almak bir edimde bulunmaktır. Yani öznenin dışına çıkıp bir eylemde bulunma ktır, pay almak. Ya da öyküneceksin, öykünme de bir taşkın eylemdir. Kendi öznenin sınırlarına çıkıp başka bir nesneye öyküneceksin, ona benzemeye çalışacaksın. Bu da bir taşkın eylemdir. Bu varsayı msal X’imiz, olmak için ya da öteki felsefecilerin çok söylediği gibi var olmak için, ideadan pay alacak. Nasıl alacak? Alabilmesi için kendisinin töz ve özne olması gerekir. Dışına çıkmak, pay almak ya da öykünmek için bir töz-özne olmak gerekir. Oysa ki varsayımsal X’imiz henüz o değil, daha pay almaya çalışıyor, daha öykünmeye çalışıyor. Onu yapabilmesi için, önce at olması gerekiyor. At olabilmek için, at olmaktan, atlıktan pay alması gerekiyor, almamış. Nasıl olacak bu? Eğer pay almamışsa, alamıyorsa, nasıl at olacaktır. At olarak varsayacak olursak bunu, at ise o, o zaman pay almasına, öykünmesine ne gerek var? Çok büyük bir yarık var burada. O da bizim yargılar kuramımızdan yola çıktığımızda karşımıza çıkıyor. Bu nesne, idealardan pay almak için bir töz olmak zorundadır. Eğer töz ise, at ise, pay almasına gerek yok. At değilse zaten pay alamaz. Çünkü eylemde bulunamaz, bir töz değil, özne değil. M- Evrenimize baktığımız zaman, her şeyin baştan var olduğunu düşünüyoruz. İnsan, insan olarak hep vardı, ağaç ağaç olarak hep vardı. Yani her şey vardı. Dolayısıyla bu idealardan pay alarak oldu ya da bunl arın… E- Önce nasıl oldu? M- Hepsi tanrı tarafından yaratıldı. İkisi aynı yere çıkıyor. Tanrı yarattı ya da idealardan pay aldı. Galiba şöyle bir şey var; biz eğer insan denilen ya da ağaç denilen tözü açıklayabiliyorsak, nasıl oluştuğunu, nasıl varlık kazandığını açıklayabiliyorsak, o zaman bu idealar kuramını daha kolay eleştirebileceğiz. Şu an mantık olarak evet…

On Beşinci Gün

280

Hocam güzel söyledi. Önce nasıl oldu? Tamam insan var, anladık, ağaç, her şey var ama önce? Biz Platon adına konuşuyoruz. Yaratımdan, yaratılıştan, çıkıştan, tekvinden söz etmiyoruz. Diyoruz ki, evren kuruluyor, kurulurken tikeller oluşacak. Tikel pay almadan olamıyor, pay alması için de olması gerekir. Bir mantıksal çıkmaz. Platon felsefesinin temel yarığı bu. M- Şöyle düşünemez miyiz? Tümel var, o tümelden parçalar olarak görüyor tikelleri değil mi? At tümelin bir parçasıdır. Diyelim. M- Öykününücüsü. Bir yönüne öykünmüş, at olmuş. İnsan bir yönüne öykünmüş ve insan olmuş. Nasıl öykünmüş yalnız? M- Öykünmeyi tümelde aramak gerekiyor, tekilde değil. Çünkü tümel, ona öykünme gücü veriyor. İtiyor, iterken öykünerek itiyor, öykün d iyor. Ol diyor oluyor, öykün diyor, öykünüyor. Hayır. Sana ikinci cübbeyi getireyim. Yok öyle şey. M- Yok, ben Platon’u savunmuyorum. Biz batıya öykündük değil mi? Batı bizi itti mi yani, öykünün diye te kmeledi mi? Öykünme, öykünülen nesneye karşı duran nesnenin yap acağı bir eylemdir. Asıl olan niye öykünsün? Sen dünyanın en büyük aktörü olmuşsun, Türkiye’de de senin bir öykünücün çıkmış, zart zurt bir aktör, sen ona niye öyküneceksin? O sana öykünecek. Senin kılık kıyafetini takacak üstüne, eylemlerini yinelemeye çalışacak. Sen aktö rsün, ondan gelecek öykünme. Öykünme aşağıdan gelir. E- Platon dünyasında, idealar dünyasını kim yarattı, o nereden vardı? İdealar dünyasını var kabul ediyorsak, bu dünyayı var kabul etmemizin hiçbir mahzuru yoktur, bence.

On Beşinci Gün

281

Onu söyledik. O büyük yarığı söyledik. Dedik ki, orada ontolojik sıkıntı var. E- O varsa, o zaman bir şekilde oradan buraya geçiş çok zor olmasa gerek. M- Ben de onu anlatmak istedim. Tanrı varsa, ol der olur. İdealar varsa, öykün der, öykünür. E- Bence buradan gidemeyiz. O evrenden bu evrene geçiş, zaten nedensel bağlantılar açısınd an mümkün değil. Zamansız bir alandan zamanlı bir alana geçemezsiniz, mümkün değil. Uzaysız bir alandan uzaylı bir alana geçiyor. E- Orada kavrayamadığımız bir şey var. Tabi, işte söylüyorum ya. Diyorum ki, konum yok orada. Konum olm ayınca, varlık yok. Bir kere orası yok. Ama dedik ki, Platon’un hatırına varsayacağız, devam edeceğiz. Güzel, bu tartışmalar çok güzel. Ç- Biz üç boyutlu bir nesneyiz ama gölgemiz iki boyutlu. İkisi arasında boyut eksiliyor. Biz mesela idealar alemi olsak, gölgemiz de bize göre olgusal dünya olsa, burada bir boyut eksilmesi var. Bu şekilde mümkün görünüyor. İdeal nesneler evrenini kuracağız. O dediğine katılıyorum. Kuracağız da o problemleri belirtiyorum. Biz Platon felsefesinin üstünde duruyoruz. Onun adına onu eleştirmeden yeni bir felsefe kuramayız. Bunu bitirelim bir, diyelim ki bu arkadaş, öykünme diyor. Öykünmek için bir özne olmak gerekir. Atı bırakayım, senden gidelim. Senin öykünebilmen için insan olman gerekir. Pay alabilmen için özne olman gerekir. Değilsin demiş, nasıl pay alacaksın, nasıl öyküneceksin? Almış isen, pay alabilecek, öykünebilecek durumda isen almana ne gerek var? Bu iki şeyde de mantıksal sıkıntı var. E- Peki, Platon’da tanrı inancı var mı? Tanrılar var herhalde değil mi? İnsanın, doğanın nasıl yaratıldığı ile ya da oluşumuyla ilgili…

On Beşinci Gün

282

Timaeus diyaloğunda, evrenin kuran bir tanrıdan söz eder. 117 E- O varsa eğer, söylem çözülüyor aslında. Şöyle. Onun tanrısı yoktan var etmez. Ne yapar, idealara bakar. İdealar yine vardır. Soruna cevap vermiş olmak için söylüyorum. İdealara bakar, idealara baktıktan sonra bir sanatçı gibi yapar evreni. İdeaları y aratmaz yani. E- İdealar her şeyin ötesinde yani. Sanatçı gibi yapar derken, idealara bakıp belki de ilk, doğada olmayan ilk at onun tarafından olmuştur. Burada da, daha sonraki atlarda da… Sayın hocam aşkın yüklemimiz yok bizim. Yani zamanı, uzayı aşmış yüklemimiz yok bizde. Tanrı yok, yaratıcı yok. Tamam, yıkacağız onun sırtına ama o kolay, çok ucuz bir şey olur. E- Tabi ucuz. Felsefe olmaz o, dogma olur. Üst noktasında teoloji olur. E- Şu anda da mesela, büyük patlama oldu deriz. Büyük patlamadan sonra her şey çok güzel açıklanıyor, bilimsel olarak hangi kuvvetlerin etkisinde ne olduğu. Soru şuraya gelince, büyük patlamaya sebep ne oldu? Bunu açıklamak gerekmiyor. Tanrının parmağı dokundu, diyebiliriz mesela. Bizi ilgilendirmiyor çünkü sebebinin ne olduğu şu anı çok fazla değiştirmiyor. Biz anlayabiliyoruz şu anda.

117

“Gerçekten, Tanrı her şeyin elden geldiğince iyi olmasını, kötü olmamasını istediği nden, devinimsiz olmayan, kuralsız düzensiz bir devinim içinde olan, gözle görünen şeylerin bütününü aldı; düzenin her bakımdan daha iyi olduğunu düşünerek onu düzensizlikten düzene soktu. Ama her şeyden üstün olanın yaratacağı nesnenin, en güzel nesne olmamasına olanak yoktu ve yoktur. Biraz düşününce, ayrımına vardı ki, gözle görünecek biçimde yaratılmış şeylerden, hiçbir zaman zekâsı olan bir bütünden daha güzel, zekâsız bir bütün çıkamaz. Bundan başka, hiçbir varlıkta ruh olmayınca zekâ b ulunamayacağını da anladı. Bu düşüncenin sonunda zekâyı ruha, ruhu da bedene koydu ve evrene özü bakımından olabildiğince iyi bir yapıt yaratırcasına biçim verdi. İşte bu temelin, yakın düşünüşe göre gerçekten bir ruhu, bir zekâsı olan bu evrenin, bu canlı varlığın, Tanrı kayrasıyla yaratıldığını söylemek gerekir.” – Platon, Timaios, Çev: Erol Güney-Lütfi Ay, MEB

On Beşinci Gün

283

Tüm bir aşkın gücü varsaydığımızda, senin benim öykünmeme, pay almama gerek kalmıyor. Boşluğa düşüyoruz. İkincisi de şu; dün de konu ettik, bilimsel evrenimiz bizim, hiçbir biçimde, Platon’dan, Aristo’dan türememiştir, Demokritos çizgisinden türemiştir. Demokritos, Lucr etius daha önce Epikuros, bunların çizgisinde gelişmiştir. Biz onu yak alamaya çalışıyoruz. E- Matematikte biraz Platonik durum var. Geleceğiz ona. Matematikte olmasına gerek olmadan bir idealar düny ası, bir tümeller dünyasının var olduğunu koyacağız ortaya ama yineliy orum tekrar, ben Platon’u anlatıyorum şu anda. Onun felsefesini anlatıyorum. Kitaplarını okumaya başladığınız zaman, orada bol bol öykünme görecesiniz, mimesis, bol bol pay alma göreceksiniz, onu çözmemiz gerekiyor. Biz evren kurmuyoruz, Platon üzerinde duruyoruz. Sizin bu geliştirdiğiniz eleştirileri Aristo da geliştirmiş, ona da geçeceğiz. Ama önce Platon’u tanımamız gerekiyor. Şunu demek istiyorum; bu öykü nme ve pay almayı mantıksal sıkıntıdan kurtaramıyoruz. Pay almak, nasıl bir pay almaktır? Öykünmede fazla bir sıkıntı yok. Bir şeye öykünen, onun gibi olmaya çalışır. Ama pay almak nasıldır? Müjdat pay almayı bize bir anlatırsa sevineceğiz. Pay almak nasıl bir olaydır ve Platonik anlamda. M- Bunu bilmiyorum hocam. Pay almaktan ne anlarsınız? M- Ne anladığımı düşünerek anlatabilirim ama daha önce düşünmedim. Şöyle diyebilir miyiz? Sen on arkadaşınla birlikte büyük arazi satın aldın, buğday ektiniz. Buradan yüz ton buğday çıktı. Nasıl pay ederdiniz? M- Yüzü ona bölerek. Bölerek. Pay alırdınız değil mi? Onar tonluk pay alırdınız. Şöyle diyelim. Yine on kişi, yüz tane koyununuz var, yarısı erkek, yarısı dişi. Onu nasıl pay ederdiniz?

On Beşinci Gün

284

M- Yine aynı şekilde. Nasıl? M- Yüzü ona bölerek. O- Dişi ve erkekleri de eşit olarak. E- Eşit erkek eşit dişi şeklinde. Eşit erkek, eşit dişi şeklinde yapardınız. O da güzel. Peki, bu on arkadaşın buğday tarlasını bir kenara koyduk, sürüsünü de. Bir tane kocaman buzağıyı kestiniz, bunu nasıl pay ederdin? Kilonuz da var, satırınız da var, gereciniz bol. M- Uzlaşarak. Hayır, orada bir sıkıntı yok. Geçiminiz iyi ama nasıl? Mesela herkes bu t alabilir miydi? M- Alamaz. On arkadaş bir ineği bölüşeceklerse, orada bir problem var. Bakın evrende kimi nesneler homojendir, kimi nesneler heterojendir. Buğday örneğinde sen tek başına on ton buğday aldın, çiftçiliğe devam edebilirsin. Çünkü buğdayın özü var sende, tarlan da var, eker biçersin. Yani ideadan pay aldın sen. Kuzu örneğinde yüz kuzuyu paylaştınız, onar tane, beşi dişi, beşi erkek kuzun var. Sürücülük yapabilirsiniz, çiftleştirirsiniz, sürücülüğe devam edersiniz, pay aldınız siz. Koyun ideasından pay aldınız. Ama bir buzağıyı parçaladınız, kiminiz budunu, kiminiz şurasını, heterojen bir nesne var. Bir bütünden pay aldınız. Birinci örneklerde bir-çok ilişkisi var ikinci örnekte bütün-parça ilişkisi. Bütünden parça almışsanız, ideadan pay almış değilsiniz. Şuraya kocaman bir kazan koyduk. Düğün yapıyoruz. Aşçımız çorbanın gözüne dayandı, beş ton çorba yaptı, bir kazandan. Herkesin önünde bir tas var. Birer tas çorba verdiği zaman ne yapmış olur, paylaştırmış olur. Herkesin çorbası bir olur değil mi, aynı çorba olur. Yani tosunu parçaladığınız gibi olmaz. Herkes, benim çorbam karşımdakinin çorbasıyla bir,

On Beşinci Gün

285

der. Çünkü homojen bir nesneden pay aldı. Platon’un Parmenides diy aloğunda epey uğraşarak söylemeye çalıştığı bu. Diyor ki; biz, homojen bir nesneden pay almışsak, onun, genesis, soy, tür, bir örneğini, prototipini almışız demektir. Üretiriz, çoğaltırız, genişletiriz. Pay bu. Yani bir ağaç olmaklıktan pay almışsak, biz bir dalını almamışızdır. M- İdea burada yüz tonluk buğday, pay alanlar da on ton alanlar. Sen bu anlamda kocaman, dev bir meşe palamudu düşün. On tonluk bir ağaç. Sana gövdesini, dallarını, kökünü, her tarafını vereceklerine bir tohumu versinler daha iyi. Çünkü o ideadır, ideadan bir pay almaktır. Öteki, dal, gövde, bir bütünden parçadır. Demek oluyor ki aldığımız nesne, özü temsil etsin, özü yansıtsın. Leibniz’in şöyle bir görüşü vardır; her bir monad evrenin yansıtır. Burada aldığımız bizim ve Platon’un parça dediği nesne, o nesneyi yansıtmalıdır. Bir erkek bir dişi kuzu o sürüyü yansıtır. Çiftleşir kuzu yaparlar, üretirler. Ama sana bir erkek bir dişi kuzu vereceğine, deseler ki, sen bunu alacağına elli tane erkek kuzuyu al götür, akıllıysan razı olmamalısın. Çünkü senin elinden ide ayı, özü alıyorlar. Elli tane erkek kuzu, oranın parçasıdır, özü, ideası değildir. Platon’un pay dediği olay bu. Bir bütünden parça değil, bütünün temsilcisi olan nesne. M- O zaman şöyle bir şey mi? İdealar dünyası, evrene tohumlar saçıyor. Evet. Genesis, soy. M- O tohumlardan da bütün evren ortaya çıkıyor. Biraz sonra geleceğiz ona. Masanın tohumu var mı peki, yok. Ama bir masa olayı var. Birileri yapıyor masayı. M- Masanın da tohumu var. İnsanda içerili bir durum. Şöyle diyelim, modeli, prototipi var. M- İnsanda ve ağaçta.

On Beşinci Gün

286

Güzel. Biz at tikelinden yola çıktık, dedik ki bunun pay alabilmesi, öykünebilmesi için at olması gerekir, at ise de gerek yoktur. Orada ma ntıksal sıkıntı var dedik. Peki, şöyle diyebilir miyiz? Başka bir nesne, illa atı yaratmak istiyoruz ya, orayı bitirmemiz gerekiyor. Biz neyiz, insanız ya da ağacız ya da taşız. At ideasından pay alıp at olabilir miyiz biz? Öyle ya, at kendi içinde olamıyor, biz olabilir miyiz ya da ağaç, taş olab ilir mi? Bir kere hemen dikkatinizi çekmiş olmalı, taşın taş olması, ağacın ağaç olması, insanın insan olması için de yine kendi idealarından pay almış olmaları lazım. Gene aynı mantıksal sıkıntı başlıyor. Sen taş ide asından, taş parçası, deminki söylediğimiz anlamda almamışsan nasıl taş olacaksın? Demek ki başka bir nesnenin de at ideasından pay alma şa nsı yok, bu bir. İki; bir biçimde, varsayımsal konuşuyorum, taş, ağaç ve insan var, at ideasından pay alır mı? Niye alsın ki? O her şeyden önce taş, her şeyden önce ağaç, her şeyden önce insan. Başka bir nesnenin payını niye alsın. Alamaz da, neden? İdea ona diyecek ki, sen taş ide asından taşlık almışsın, taş olmuşsun, bir de şimdi at olmaya kalkıyo rsun, bu mantıksızlıktır. Demek ki başka bir nesne de bunu alamıyor. Durum bu olunca, o kendi nesnesi içerisinde çözemedik, başka nesn elerle çözemiyoruz, o zaman nasıl çözeceğiz? O- Değişim söz konusu değil mi? Mesela toprak, tamamen taşlaşıyor. Bizim kavrayış dünyamızla düşünmüyoruz, biz Platon’dayız. Bitirdik Platon’u, şimdi düzeltmek kalıyor. Baştan alalım. Platon ideaları, z amansız ve uzaysız, meçhul, bilinmez bir yerde, üstte, dışarıda. Onu bir kere oradan kurtaralım. Zamanlı ve uzaylı bir yere getirelim. Hocam siz getirin bakalım. İdealar bizim bu yaşadığımız evrene bir girsinler. E- Getiremiyoruz hocam. Getirmeye çalışıyoruz ama getiremiyoruz. Platon’u bitirdik, biz getireceğiz. Daha doğrusu, bizim uzaysal ve zamansal evrenimizde bu nesneler var mıdır? E- Vardır.

On Beşinci Gün

287

Vardır, güzel. Demek ki hoplamaya, zıplamaya lüzum yok. Yani gökyüzüne, ruhlar evrenine, bilmem zamansız, uzaysız evrene zıplamamıza gerek yok. Bu yapı düzeni bizim evrenimizin içerisinde var. Zaten Aristo’da da göreceğiz, gerçi çok daraltıyor. Diyor ki, bu tümeller, bu idealar, bu özler, şurada burada değil, evrenin içerisinde de demiyor, daha daraltıyor söylediğim gibi, nesnelerin içindedir diyor. Çağlar mı, insan olmaklık onun içinde, diyor. Evrenin içerisinde demiyor, Çağlar’ın içinde. M- Peki insan tümeli, o neyin içinde? Onu konuşuyoruz işte. Çağlar’ın içinde diyor Aristo. E- Her bir insanın içinde. Evet. E- Biz de öyle varız herhalde. Bizim doğamız bu, başka türlü olamayız . Müjdat şaşma buna. Bu doğru da yontularak doğru. Bizim içimizde tümel olmasaydı, biz nasıl insan olacaktık? İnsan olmaklık bizim içimizde, doğru. Ama Aristo bir şeyi boş bırakıyor. Çağlar, ben, öteki, bütün yaşayan insanlar, yani düzeylerdeki bizim akranlarımız, zamansal boyuttaki birliktelik olduğumuz insanlar, güm diye gidiyor bir gün, elli yüz yıl sonra gidiyor. Ama insanlık sürüyor, insanlar gene geliyor. M- O zaman burada bir sorun ortaya çıkıyor. Acaba, insan olmaklık, yalnız bizim içimizde mi, yoksa evrenin de içinde öyle bir şey var mı? Platon’un evrenini indirdik aşağıya. Yani Aristo ne demeliydi bize hocam? E- Biraz açar mısınız? Şöyle. Platon’un zamansız ve uzaysız evreninden Aristo, söküp alıyor ideaları, indiriyor aşağıya, bizim varlık alanımıza. Bizim gözlem yapabileceğimiz, soluyacağımız, tutacağımız, göreceğimiz, tepineceğimiz, yürüyeceğimiz bir evrene indiriyor. Ama orada kalmıyor, diyorum, nesnelerin içine sokuyor. Sokmasına da bir şey diyemiyorum ama evrenin

On Beşinci Gün

288

içinde indirmeden doğrudan söz etmiyor. Dosdoğru oradan nesnelerin içine aktarıyor. Burada bizi şöyle bir boşlukta bırakıyor; tamam, yaş ayan kuşak ölünce ne olacak? Biz ölünce insan diye bir şeyin kalmaması lazımdı, Aristo’nun dediğine göre, soy bitmesi lazımdı. Bunu açıklar mısın, diyorum. Aristo nasıl konuşmalıydı? E- Aktarılıyor. Bizim çocuğumuza, başka nesnelere bir şekilde aktarılıyor. İşte onu demesi için ne demesi gerekiyor? Doğru dediğin. Cornford, çok büyük bir Platon uzmanıdır. Aristo, Platon’un idealar kuramını eleşt irirken, tam da şapşallaştığı yerdedir, diyor. Ağır bir eleştiri var. Nedeni de, nesnelerin içine sokuyor ve indirgemeyle sokuyor, başka yerde yok, diyor. Nesnelerin içine sokmasına kızmıyor. M- Ben de tam buna itiraz edecektim. Nesnenin içine soktun tümeli, peki, o tümel neredeydi? Tümel, Platon’da ideadaydı, o ideadan öykü nme dedi, pay dedi, kendisini açıkladı. Aristo, tümeli tikelin içine soktu. Tikel öldü, tümel onun tohumuyla devam etti. Tohumuyla devam edecek deseydi, o kadar ağır eleştiri niye alaydı? M- Tümel, uzay ve zamanda tikeller yokken, nasıl var? İndirdin tümeli, şimdi ben bilim-kurgu gibi izliyorum, Tümeli indirdik, tümel var. E- Tümeli bir yerden indirmiyorsun ki. M- Bir tümel varsayıyorsun ya. E- Sen insanın varlığını, ağacın varlığını kabul ediyor musun? Gördüğün şu ağaç var mı? M- Evet. E- E içindeki ağaçlık tümeli de var işte. M- Tamam da nereden geliyor o? E- Ağaç nereden geliyor? Güzel, o soruya cevap verdik mi, iş bitecek.

On Beşinci Gün

289

E- Kabul ediyorsan ağacın varlığını, içindeki tümeli de kabul edeceksin. Onun nereden geldiğini söylediğimiz an problem çözülecek. Bir kelime; tohumdan. Aristo, nesnelerdeki sürekliliği söylemiyor. Sanki bizim içimizde, biz ölünce ölecekmiş gibi, her şey bitecekmiş gibi konuşuyor. Tamam, Platon’a getirdiği eleştiride iyi bir temel var, tümeller bizim evrenimizin içerisindedir. İçerisinde ama bunun bir şu zamanda bir bu zamanda, bir sen taşıdın bir deden taşıdı. Dedenin dedesi taşıdı, sonra da torununun torunu taşıdı. Bu bizim tohum dediğimiz, üreme gücü dediğimi şeyler. İnsanı çözüyoruz artık. İnsan nasıl oluşur? Çok babay iğitmiş diye bir fil dişisiyle evlenebilir miyiz? Öteki insanla, dişi insanla evleneceğiz, iki tarafın tohumu birleşecek, yeni insan doğacak. Evren imizin düzeni bu. Ağaçların tohumu var, dirilerin tohumu var. Diyelim anorganik doğa, diri olmayan taşlar, mineraller, kayalar, madenler, birleşme yasaları var, kimyasal olaylar. Suyun bir birleşmesi var, taşın bir birleşmesi var, her şeyin bir yapı düzeni var. Demek oluyor ki Pl aton’un şu idea dediği şey, bir yapı düzenidir. Herhangi bir töz değil, bir yapı düzeninden söz ediyor. Evrenin düzeni bu. Ağaç olmaklık, insan olmaklık, taş olmaklık, deniz olmaklık var. At görüyorum, atlık görem iyorum diyor. Göremiyor da olsa atlık, atın tohumunda var. Sürgit yaşıyoruz, çiftleşip ürüyorlar. Bu, Shopenhauer’da korkunç bir şekilde var. Diriler, hayvanlar, üremek için ölüme razılar, diyor, evreni sürdürmek adına içgüdüsel olarak korkunç bir çiftleşme gereği duyarlar. M- Evrenin yapı düzeninde dinozor var. İdi. M- Şimdi yok. Peki, evrenin yapı düzeninde bir tikelin varlığın, hatta tümelinin varlığı zorunlu değil. Yani insan olmasaydı da evren olabili rdi, ya da bir böcek türü olmasaydı da evren olabilirdi. İlerde insan o lmayabilir ve evren kendi yapı düzeniyle devinmeye devam edebilir. Doğrudur. Zorunlu diye bir şey yok. Onu hiç demedim, demem, bizim felsefemize aykırı zaten.

On Beşinci Gün

290

M- O zaman, evrenin yapısının değişkileri olmuyor muyuz? Oluyoruz ve değişki olarak biz içimizde evrenin bir yapı düzenini taşıyoruz. Biz taşıyıcıyız, dikkat et, el koymuş değiliz. Çağlar, insan olmakla el koymuş değil, taşıyor sadece. Evlenecek, çocuğu olacak, aktaracak. İnsan olmaklık, Çağlar’ın yüzüğü değildir. Aksi halde biz çözemeyiz. Kant’a, Hegel’e geleceğiz, daha değişik felsefeler var. Batılı çıkmış diy or ki; zaman, acaba mutlak olarak mı var, nispi olarak mı var? Kardeşim zaman bir konum. Bedenli tözler olmasaydı, hava, su, deniz, dağ ve devinmeseydi, zaman olmazdı. Zaman, bir töz nedeniyle olandır. Tözün sırtında değil dedik, çok farklı şeyler. Platon’un bu görüşüne ben şapka çıkartıyorum. Çok iyi görmüş. Bugün bal gibi Platon’un dilini kullanıy oruz, saçma sapan da kullanıyoruz. Ağaçlar diyoruz, insanlar diyoruz, hayvanlar diyoruz. Platon diyor ki, diyemezsiniz. Demiyor da o anlama geliyor. Bir tane ağaç var, bir tane insan var. Çünkü insan, ağaç, hayvan bir türün adı, bir soyun, genosun adı. İnsan olanlar de, ağaç olanlar de, tikelleri anlatmak adına. Yapay nesnelerden de örnek verelim. Masalardan bahseder Platon bol bol. Der ki, masanın bir prototipi vardır. Bir yere girersiniz, falanın makamına gittim, pırıl pırıl bir masa, şöyle gözleri vardı, şöyle yuvarlak bir masaydı, adam oturuyor, görev yapması daha kolay, her tarafa ulaşıyor, telefon, öteki, şu bu. Demek ki masanın da bir ideal tipi var. Her şey in bir ideal tipi var. Buradan bir bıçak aldım, İsviçre taklidi, İsviçre’de çok güzel bıçaklar var. İstanbul’da bir arkadaşın önünde gördüm, aynı renk, aldım baktım, olağanüstü güzel. Bu bıçağı nereden aldın, dedim. Av Dünyası’ndan aldım, dedi, Avcılar’dan. Orada var mı, dedim. Var, çok, dedi. Gittim, elli liradan başlamak üzere bin liraya kadar bıçak var. Ama bıçak arkadaşım. O da bıçak, benim beş liraya aldığım da bıçak. E- Bir malın fiyatı arttıkça ideale yaklaşır mı? Fiyatından dolayı değil. Yapı düzeni, yetkinleştikçe öyle olur. Gerçekten nesnelerin en yetkin şekli var. Türk otomobili yapıldı, keçiler gelir k aportasını yer. Marmaris’ten Muğla’ya geliyorum, tam o Gökova’ya gel e-

On Beşinci Gün

291

ceğimiz yerde, bir köprüde Mercedes’le bir Anadol çarpışmış. Trafik bekleniyor. Mercedes, Alman imparatoru gibi yolun ortasında, umuru bile duymamış. Anadol da şarampole gitmiş, darmaduman olmuş. İkisi de otomobil, daha ala ideası var mı? İşte ideal tip bu. M- Ben yanlış mı anladım. İdeal tip, otomobil için de bıçak için de vardır dediniz. Ben bunu anlayamadım. İdeal tip nerede var hocam, masanın ideal tipi nerede? E- Platon’un dünyasında. Platon’un dünyasında. E- Biz hep onu arıyoruz. Onu arıyoruz beyefendi. M- Var ama bizim dünyamızda yok hocam. Bizim dünyamızda da şöyle: Hangimiz evlenirken yetmiş kilo ağırlığında bir kız var al denilir bize. Seçtik, baktık, ideal güzeli aradık biz. Her birimiz aradık bir biçimde. Olay bu. Biz Platon dünyasındayız. Platon’un felsefesinin temelini, içindeki sıkıntıları, sürçme taşlarını ufak ufak görmeye başladık. O- Masa olayını anlamadım. Masa idealar dünyasında, masa öykünüyor mu idealar dünyasına. E- Biz, anımsayarak yapıyoruz. O- Yine biz yapıyoruz. E- Yapma olduğu için onu anlamak çok basit. O- Taşı yapmıyoruz ama. E- Taş kendiliğinden oluyor. Bunun da yapısı böyle. Bir arkadaş bir gün dedi ki; yapı, yapıdır. Bir kısmını çok güzel görüyoruz. Belediye kenefi de yapı, orada duruyor, bembeyaz bir badana yemiş, Mimar Sinan’ın yaptığı yapıtlar da. Bunla r-

On Beşinci Gün

292

la bunlar bir mi? Konu bu, kafasındaki en ideal yapı düzenine göre. Mimar Sinan, Süleymaniye’yi yaparken, sıkıntı içinde, zaten kalfalığım diyor. O gözle de gittim, baktım, siz de vardığınızda bakın İstanbul’a. Bu olayı bilirseniz bakarsınız. Süleymaniye’nin kubbesi, Ayasofya’nınkinden küçüktür. Ne yaptıysa, gece gitmiş, incelemiş, Ayasofya’dan büyük ku bbeyi yapamamış. Kubbe yapmak değil, onu oturtmak önemli. Selim iye’ye bakın, dünyanın en büyük kubbesidir, bırakın Ayasofya’yı. Öyles ine korkunç bir usta haline gelmiş ki. Getirip de bunu bizim evlerimiz le mukayese edemeyiz, yapıdır diye. Hocam da bastırarak söyled i, bunu biz yapıyoruz. Ben Picasso gibi resimler yapıyorum diyordu Evren. Picasso kim, sen kim? O da resim yapıyor değil mi? Ç- Bunu ben de yaparım, diyor. Yamuk yumuk bir şey yapmış orada. Yalnız, Platon denince, dün de söyledim, sanata karşı bir husumeti var. Nasıl olsa herhangi bir nesne ideaların bir öykünmesidir, uyduruk. Bir de onun resmini yaptın mı, uyduruğun uyduruğunu yapmış oluyorsun, diyor. E- Ben belki bir yerden kaçırdım ama bu öykünmeyi çözemedik değil mi? Öykünme diye, gördüğümüz gibi bizim evrenimizde bir olay yok. Doğal nesneler zaten kendiliklerinden, üreme ya da birleşme yoluyla oluyor. O neye öykünecek? Öykünmek için bilinçli özne olmak lazım, dedik. Biz öykünsek kime öyküneceğiz? Biçimimiz, boyumuz, ayaklarımız, enimiz, kime öykünerek değiştirebiliriz? E- O sorun olarak kalıyor. O bilgi olarak kalıyor. Platon’u okuduğunuzda bu konuşulmuştu, ta rtışmıştık, onu okuyunca bilinçli okuyacaksınız, konu bu. Dünden bir şey kalmıştı sizin kafanızda. Boyut ve düzey acaba oturdu mu? Mesela idealar tam boyuttur, tikeller düzeydir. Oturmadıysa daha üstünde duralım. Diyor ki Herakleitos, boyut, insan olmaklık sonsuza dek sürer, süreklidir, kalıcıdır. Sen, ben geçicilik evreninde değişen nesneleriz. Hem geçiciyiz, hem değişeniz, devineniz.

On Beşinci Gün

293

M- Biraz önce biz bunu sanki yanlışlamıştık. Nasıl? M- Dinozorlardan yola çıkarak. Dinozor olmaklık… E- Dinozor olmaklık var ki hala ama dinozor yok. M- Dinozor yok, dinozor olmaklık var. Var evet doğru söylüyor. Ç- Jurassic Park’ta vardı ya. Kehribarın118 içinde, sivrisinek kanını emmiş dinozorun, sonra da… M- Tamam da o kurgu.

118

Kehribarın varlığı tümüyle, yeryüzünde reçine salgılayan ağaç topluluğunun oluşm asıyla ilgilidir. Dolayısıyla bu ağaçların yaşadığı, reçine salgıladığı, bu reçinenin sed imanların altına gömüldüğü, bunların üzerine gelen çökel (sediman) lerin yarattığı b asınç ve sıcaklığın oluşturduğu fiziko-kimyasal değişimlerin yaşandığı dönem anberin oluşum yaşının başlangıcını oluşturur. Reçinenin türü, gömüldüğü jeolojik ortama t aşınan çökellerin miktarı ve cinsi, reçinenin gömüldüğü derinliklerdeki koşullar gibi bir çok faktör reçinenin Kehribara dönüşüm sürecini belirler. Değişen iklim koşullarına bağlı olarak Dünyanın değişik yerlerinde, farklı zamanlarda meydana gelen bol reçine veren ağaçların yaşadığı ormanların çağına bağlı olarak kehribarın oluşum yaşının 20 milyon yıldan 345 milyon yıla kadar yayıldığı kabul edilmektedir. 20 milyon yıldan genç kehribarlar, bir çoklarınca Copal sınıfında kabul edilmektedirler. Kehribarın yaşı, öncelikle içinde oluştuğu jeolojik formasyonların (kil, silt, kum, lignit v.b.) yaşına bağlı olarak belirtilir. Bu formasyonların yaşı, kehribara bağlı olmaksızın, içlerinde bulunan karakteristik fosil**lerin yaşına göre belirlenir. Eğer kehribar içinde yaşı belirlenebilen inklüzyon (Kapanım) fosil varsa, buradan da belirgin bir yaş söyl enebilir. Avrupa kıtasında 50 farklı yaşa ait kehribar belirlenmiştir. Bilinen en eski kehribar 345 milyon yıl, Üst Karbonifer (Upper Carboniferous) yaşında olup, Northumberland-USA da bulunmuştur. Fosil bulunduran en eski kehribar Alt Kretase (Lower Cretaseous) 146 mil. yıl yaşındadır. Karboniferden, Pleistosene kadar sediment (tortul) kayaçlar içinde kehribara rastlanmıştır. Kehribarın, Dünya üzerinde en bol bulunduğu yaş aralığı 20-65 milyon yıl olup Tersiyer dönemidir. Her ne kadar kehribarların, büyük rezervler oluşturan bölümü Tersiyer de yani, din ozorların yeryüzünden çekilmelerinden sonra oluşmuşlarsa da Dünyanın çeşitli yerl erinde Dinozor Çağına ait kehribar oluşumları mevcuttur. Böceklerin yeryüzündeki varlığı dinozorlardan eski olduğu için, milyonlarca yıl önce yaşamış sivrisineklerin (mosqiutos) kurbanları arasında dinozorlarda vardı. Dolayısıyla, "Jurassic Park" film inin yapımcısı Steven Spielberg in filmde, kehribar içinde tuzağa düşmüş sivrisineğin bir dinozordan emdiği kandan elde ettiği DNA ile yarattığı dinozorlar mantık zincirine ters düşmemektedir. http://www.kehribar-amber.com/kehribarin_yasi.html

On Beşinci Gün

294

E- Belki ileride dna’larından bir şey bulunup yapılabilir. Ç- Dna kodunu çözüyor, kurbağa aracılığıyla, dinozor olmaklığı tekrar hayata geçiriyor. E- Bir de tohumu var. Tohum dediğimiz şey şu anda artık dna yapısı. Onun dna yapısını bulsan… M- Belki de arkadaşlar milyonlarca olmaklık, şu an başka bir şeye dönüşmüş durumda. Olabilir. Yalnız şu var; Darwin, maymun falan demiyor bizim soyumu z için. M- Aynı atadan geldik diyor. Özel bir tip olarak söylüyor. Ç- Biz ondan dönüştük demiyor. Orada kötü okumalar var. Darwin böyle arada ezilecek bir adam değil. Darwin bir bilim adamıydı, soytarı değildi. Platon, hala beynimizi oyuyor. Biz 1500 yıl medreseler açmışız. Sahn-ı Seman’lar, şunlar bunlar, hep maval, baştan sona maval. Delme, takma, uydurma, kadılar, şeyh-ül İslam’lar, hazretler… E- Ben Platon’u dinlerken, hep dinle bağlantısı varmış gibi geliyor. Sa nki dinin kökeni, Platon’un felsefesinin kökeni hep ya aynıymış ya da birçok anlamda ortak yönleri varmış gibi. Dinde de hep uhrevi, her şeyin ötesinde, cennet-cehennem, tam Platon gibi değil tabi. Sistematik olarak hiçbir şeyi açıklamıyor ama dünya dışı bir şey var sonuçta. Pl aton’da da dünya dışı bir şey var. Dediklerine belli oranda katılıyorum. Platon’un çağı, çok tanrılar çağı. Hatta şöyle de diyebiliriz, çok tanrıların battığı, iflas ettiği bir çağ. Pl aton, biraz da ironi olsun diye Zeus hakkı için diye başlar konuşmalara. Platon’un diyaloglarında buna rastlayacaksınız. O gelenek, ta Hesi odos’tan, Homeros’tan beri, çok tanrılı evren, dağ taş tanrı, yontularla,

On Beşinci Gün

295

şunlar bunlar. Ritüellerle, bir kısım kavrayışlarla, çünkü o Dionysos, Apollon kültürü epey kavrayış meselesidir. Bunlar birbiriyle savaşır, birbirinin ırzına geçer, birbirinin karısını ayartır. E- İnsan gibi yani. İnsan gibi, evet. E- Platon sanki bunlara bir düzen vermiş. Oradaki insan gibi değil, ka vga etmez falan, böyle bir idea var, dünya onun yansıması. Bakarsınız kavga ederler, dövüşürler. Truva savaşında tanrının biri bir tarafı tutar, öbürü öbür tarafı, o ona haber gönderir. İnsan biçimci ded iğimiz olay bu, insana dönüşmüş tanrılar. Platon o ortamda yetişti. Tek tanrı fikri asla yoktu. Bunlar hepsi pagancıydılar, Aristo’su da öteki de. Aristo’da her nesneyi kendine doğru çeken salt forum olan, hiçbir özdeği olmayan bir tanrı fikri vardır. Bir nesne, o nesne olmak için tanrı tarafından çekilir, onun çekiciliği tarafından. Hiç devinmez, kımıldamaz. E- Aristo’da bir tanrı inancı var mı? Var. E- Tek tanrı gibi mi? Gibi. Tabi, çekici tanrı. Sürekli, her nesneyi kendi çekiciliğinden, cazibe diyor ona Aristo, kendine doğru çeken, o olmaya yönelten bir tanrı. Form, sırf form, maddesi olmayan bir tanrı. Zaten maddesi olsa, tanrı olamazdı, diyor. Bir de onun ruh üzerine olan De Anima’da faal akıl var, etkin akıl, o da ölümsüz bir yeti. Şunu açıkça görebiliyoruz, Platon ve Aristo bağlamında. Tanrılar, üstün güçler, ölümsüzlükler, epey birbirine karışmış. Dediğin gibi dinsel bir yanları kesin olarak var.

On Altıncı Gün

297

Bir saray öyküsü, bizim bugün gireceğimiz konuya iyi bir başlangıç olabilir. Padişah’ın hep kızı olmuştur, eşi yine gebedir ve doğum yap acaktır ama padişah bu kız işinden iyice dolmuştur. Der ki, bu da kız olursa senin kelle gider. Sanki kadının elinde de erkek ya da kız doğurmak ama öykü böyle. Gene doğum olmuş, gene kız. Gitmişler, aynı gün bir Roman ailesi erkek çocuk doğurmuş, onu almışlar. Demişler padiş aha, oğlun oldu, müjde. Kırk gün kırk gece düğün. Kız Romanlara gitmiş, oğlan saraya gelmiş. Zaman olmuş çocuk büyümeye başlamış, konuşmuyor, hiç konuşmuyor. Yirmi yaşına gelmiş, sarayı pikniğe gitmiş bir ormana, eğlentiye. Gençler koşa koşa padişaha bir müjde getirirler. Müjde oğlun konuştu. Tabi büyük bir olay, hiç konuşmayan çocuk, k onuşmuş. Padişah gençlere sorar, ilk sözü ne oldu? Vallahi padişahım, meşe ağaçlarını gördü bu delikanlı, bunlardan iyi kasnak olur, dedi. Padişah tabi naneyi anlamış. Bu çocuk Roman, bana Çingene’yi yuttu rdunuz. Çocuğun genlerine işlemiş ağaç, kasnağı biliyorsunuz, elek, ka lbur yapılır. Çocuğun dünyası o. Sarayda öyle bir şey yok ki konuşsun. Kendi geçmişiyle ilgili nesneler karşısına dikildi mi bülbül gibi ötmüş çocuk. Bu öykü de tabi gücüllük nedir, edimsellik nedir ya da Greklerin söyl ediği anlamda dinamizm, energia nedir ya da potansiellik, aktüellik nedir, bir bilinçli bilgisi yoktur. Ama diyorlar ki bundan bu olur. Demek oluyor ki evrendeki nesnelerin yapısında, doğasında, özünde, ideasında, formunda diyebilirsiniz, yani terimlerle dans ettirebilirsiniz, onun ne olduğu, ne olabileceği, bellidir. Her bir nesne belli bir oranda bir edi mselliktir, belli bir oranda gücüllüktür. Meşe ağacı, meşe palamuduna göre edimselliktir ama masaya, gemiye, pencereye, kapıya, sobamızda yaktığımız oduna göre gücüllüktür. Bir nesne belli bir konumda k esin olarak şu gücüllüğü içerir diyemeyiz. O bir edimsellik olabilir. Yani ik isini de içerebilir. Taşın ne gücüllüğü var? Eskiden evler hep taşla yapılırdı. Temellere, yağmur işleyen kısımlara özellikle, temel taşla dökülürdü, beton yoktu.

On Altıncı Gün

298

Bütün gücüllükler edimselleşirken aynı yolu izlemezler. Bir otun tohumu yere düştü. O, ancak doğa tarafından yeşertilebilir. Toprakla ilişkiye girecek, su üstüne damlayacak, güneş doğacak, ancak öyle yeşerebilir. Ağaç tohumu kayanın üstüne düştü, yeşermez. Ayrık için çiftçiler konuşur. Bir kayanın içinde öyle arsız, öyle dirençli bir bitkidir ki ayrık, çif tçinin canına okur biliyorsunuz. Yüreği de yanmış çiftçinin. Kırk sene güneşte kalmış, o sırada yere düşmüş, ya neredeyse kuruyacaktım, demiş. Doğa tarafından üretilen diriler, özellikle gücüllükler var, edimsele dönüşmesi doğa tarafından. Kimi edimsellikleri de sen, ben, özneler yaparız. Gemiyi ustası yapar, masayı ustası yapar. Taş kendiliğinden bina olmaz, doğru, mermer de olmaz. Ama bir Mimar Sinan gelir yapar onu. Daha bir adım atalım, bir kısım gücüllükler başımıza gelir, edimsel oluruz. Nasıl olur bu? Bir kızın başına çökerler. Tarlada çalışırken bir ileri ona zorla sahip olur, çocuğu olur. Kadında çocuk yapma gücüllüğü vardır. Onun edimselinde gebe kalmak, çocuk yapmak diye karşımıza çıkan durum vardır. Edilgenlikte başımıza gelmede ya da uğradıklarımızda bile gücüllük, edimsellik söz konusu olur. Evrende hangi nesneye baksanız böyle bir yapıyla karşılaşırsınız. Bu çok çeşitli kiplerde karşımıza çıkar. Zaten bu felsef ede modustur. Yani olumsallık kipi, zorunluluk kipi, gücüllükten edimselliğe geçme durumu hep modusla anlatılır, kiptir bunlar. Evrendeki nesnelerde hep böyle bir yapı düzeni görüyoruz. Ne görsek bir gücüllük, bir edimsellik, kimi zaman zorunlu, kimi zama n olumsal, kimi zaman olumsuz. Diyelim bir insan, gücül olarak nedir? Bir prof esördür, katildir, canavardır, hırsızdır, hemşiredir, avukattır, esnaftır, öğretmendir. Bir insanın gücüllüğü sayılamayacak kadardır, milyonla rca. Ay’a adamlar gitti. Demek ki insan Ay’a gidebilirmiş. Birileri alet yaptı ama sonuçta Ay’a ayak bastı. Bazı yöneticileri, önderleri konu ederler. Niye kızıyorsunuz, derim. Sen gitmiş pazardan eşek satın almışsın, götürmüşsün Veliefendi’ye, diyo r-

On Altıncı Gün

299

sun ki ben bununla yarışa katılacağım. Sıpa ile yarışa katılabilir misin? Sıpa büyüyünce eşek olur, at olmaz. O, da onu diyor zaten, ben eşeğim diyor. Bunda kızılacak hiçbir yan yok ama sen göremiyorsun, kızıyo rsun. Bahçene götürmüşsün, ki var böyle çiftçiler, dikmişsin yirmi tane kavak. Kayısı diktim, karadut diktim, birkaç sene geçiyor aradan, meyve vermiyor. Kavağa ne kadar iyi bakarsan bak, kayısı vermez. Özünde o varoluş yok, bu kadar basit. İnsan da öyle. Aristo’nun etiğinde göreceğiz bunu, gerçi bugün konumuz o değil. Aristo diyor ki, doğadan değil bizim bilmemiz, bizim bilgi edinmemiz doğal durumumuz değil. Biz isteriz onu, diyor. Bilmeden iyi eylemde bulunamıyoruz, diyor ya, iyi eylemde bulunmak için iyinin ne olduğunu bilmemiz gerekir. Bir adım daha atıyor sen iyinin ne olduğunu öğreneceksin, diyor. Öğrenmemişsen suçlusun, o senin doğal durumun değil. Burada senin gücülünde, öğrenme var, öğrenmemişsin, diyor. Öğrenmemek, mazur görünmeni gerektirmez, suçlusun. M- Öğrenmekten ziyade iyinin kriterini belirlemekte değil mi? Ben Spinoza anlatmıyorum, Aristo’yu anlatıyorum. M- Aristo’dan bahsediyorum, tamam. Öğrenmek diyor, bizim gücüllüğümüzde. Ama iyinin kriterini kim belirleyecek de ben onu öğrenec eğim? İyi ne? Aristo öğreneceğimiz kanaatinde, iyinin ve kötünün ne olduğunu. Etikte göreceğiz bunu, orada daha güzel tartışacağız, yeri değil şimdi. Şu var; gerçekten iyi nedir, gerçekten kötü nedir? Platon da, Sokrates de, Aristo da bunu hiç söylemezler. Milyonlarca kişi, binlerce kişi gelmiş, bir e yleme kötü demiş de mi kötü olmuş, yoksa başka bir nedeni mi var? Biz niye bir eyleme kötü demişiz? Çalma eylemine neden kötü demişiz? Herkes dediği için mi acaba? M- Ya da bir bilge çıkar, buna iyidir der. Acaba? Bunu göreceğiz. Bana hiç de öyle gözükmüyor. Ben toplumsal bir olgu olarak görmüyorum iyi ve kötüyü. Çünkü bir eylemin yapısında

On Altıncı Gün

300

iyi olmaklık kötü olmaklık, şöyle ya da böyle olmaklık vardır. Biz sadece onu öğreniriz. Onu etikte göreceğiz. Öyle olsaydı, gerçi bunun ters ö rnekleri var, bir iki tane, genelde öldürme, bütün devletlerde suçtur, çalma bütün devletlerde suçtur. Evrensel suçlar vardır. Ceza değişir ama suçtur. Bir iki ilkel kavimde çalmanın ödül olduğunu, başarı old uğunu söylerler etimologlar o kadar. İşin genelinde bunlar her yerde suç olduğuna göre toplumsal bir olgu gibi gözükmüyor. Doğasında bir kötü olmaklık var ki buna her devlet bir yaptırım getirmiş. Ben Aristo’ya şöyle fazla katılamıyorum, benim doğduğum büyüdüğüm ortamı düşün, ben iyi olmak için ne yapabilirdim ki? Benim okulumda kızların okum ası yasaktı. Bir tane öğretmen beş sınıfı okutuyordu, ortaokula gitmeyebilirdim, ben neyi öğrenebilirdim. Sıradan olayları öğrenmek diyorsan amenna ama birinci sınıf etik konuları öğrenme diyorsan, bunu bir köylü çocuğu asla öğrenemez. Mesela Hintli askerlerin omzuna, Müslüman askerlerin, İngilizler tüfek koymuş, Çanakkale’ye getirmiş, bizim karşımıza, savaştırmışlardır. Öyle olunca iki taraf da namaz kılmıştır. Öldürenler de düşman da dost. Bunlarda bilinç var mı? Bilinç olsa silahı İngiliz’in önüne atar. İngiliz demiş ki git şuna sık, o kadar. Bu adam iyiyi kötüyü nasıl öğrenebilir? Dönelim konumuza. Bugün neden gücüllükten, edimsellikten girdim? Demek ki insanda her şey var, onu da söyledik. Tartışmasız aklınıza ne geliyorsa var. Bir insanda mesleklerin hepsini olma, suçların, iyiliklerin hepsini işleme potansiyeline sahip. Öylesine zengin ki akıl almaz. E vrendeki nesnelere bakın, her şey olabiliyor. Bunu öne almamım bir nedeni de şu; Aristo’nun töz anlayışı, Platon’a karşıt olarak, form ve maddenin, özdeğin birleşimi olarak sunar. Sunarken de der ki; özdek, bir kendilik olarak var değildir, dinamizm olarak, yani gücül olarak vardır, birleşince bir töz oluşur. Bunu tartışmakta kolaylık çekelim diye öncelikle bu konuya girdim. İkincisi, Aristo’nun dört neden kuramına gireceğiz. Aristo, dört neden sayar değişimlerde. Değişim, dinamizmden energiaya, gücüllükten edimselliğe dönüşmek demektir. Ağaç, tahta masa oluyorsa, bir değişmedir. Tohum, ağaç oluyorsa, bu bir değişm e-

On Altıncı Gün

301

dir. Aristo diyor ki, bu değişmelerin dört nedeni vardır. Dinamizmden aktüelliğe geçişin, yani değişmenin dört nedeni. Özdeksel neden, etker neden, formel neden, amaçsal neden 119. Derinlikli bir felsefe. Öyle bir kalemde bir tarafa konacak bir felsefe değil. Müjdat kardeşimiz sordu, gücüllükten edimselliğe nasıl geçiyoruz? Aristo diyor ki, bir etker neden vardır, yapıcı vardır. Altın külçesinden süs eşyaları yapıyor, ağaçtan masa yapıyor, kumaştan elbise yapıyor… Gücüllükleri edimselliğe dönüştürüyor, etker nedenin öznesi, insan. Arı, topluyor çiçeklerden, bal yapıyor. Arı, balın etker nedenidir. Süt, koyunun, ineğin ürettiği bir şey. Onun etker nedeni inektir, koyundur. Evr ene baktığınız zaman bu zenginlikleri çok güzel görürsünüz. Ona güzel bakmak lazım. Öteki neden, daha önce söylemiştim, Aristo burada bir hayli kafa karışıklığı yaratıyor; formel neden. Platon’un meşhur idealar kuramı, bir adı da formlar teorisidir. İdea, form demektir. İkisi de şu anlama gelir; yapı düzeni demektir. Aristo kardeşimiz bu yapı düzeni, idea ve form ile morfe (morphe) biçimi –şunun dış şekli, biçim o– sık sık karıştırıyor. O sıkıntısı var, keşke onu aşsaymış. Mesela, bir mermerden yontu yapar. Mermeri özdeksel neden sayar, o yontuyu formel neden sayar. Oysa ki formel neden değil biçimsel nedendir. Formel neden; eni, boyu, bir şeyin o olması için taşıyan ölçüler, kafa ölçüsü, beden ölçüsü, şu bu. Onun estetik olarak o hale gelebilmesini sağlayan ölçülerdir onun fo rmel nedeni. Yoksa dış biçimi değildir. Greklerde bir yontu yarışması olur. Katılırlar yontucular, heykeltıraşlar diyelim. Birisi birinci gelir, ödülü o alır. Bunlardan birisi karşı çıkar, beni kandırdınız, der jüriye. Siz yontuyu falan tepeye koyacağız dediniz, ben oradaki perspektifi aldım, mesafeyi aldım, yüksekliği aldım oradan baktım, ben ona göre yaptım. Siz önünüze koydunuz, not verdiniz, ka ndırdınız beni, hileli davrandınız. Jüri bu itirazı yerinde bulmuş. O tepeye

119

Material cause, formal cause, efficient cause, final cause.

On Altıncı Gün

302

götürmüşler heykeli. Oradan bakmışlar, o itiraz edenin heykeli en güzel duruyor. Demek ki formel neden bakımından onun o ölçüleri taşıdığı nokta orası. Yapı düzeniyle dış biçimi karıştırmış, morfe ve form. Demek istediği Aristo’nun, formdur, yani yapı düzenidir. Platon’un idea dediği şeydir. Her nesnenin bir yapı düzeni, eidosu vardır. Ona uymazsa o nesne olmaz anlamında. Bir de amaçsal neden var, Aristo’da çok fazla. Aristo’da o k adar evrenin temel ilkesidir ki ne olsa onun bir amacı vardır. Ateş, amacı yukarıda yerine doğru gider. Taş, aşağıya doğru yerine varmak için, amacı oraya kavuşmaktır. Ne olsa bir amaç yükler. Spinoza’nın da deli gibi karşı çıktığı bir konudur. Ç- Evrenin yasaları, amaca mı karşılık geliyor? Evet, en çok. Etker neden, tözsel nedenden –özdeksel nedene tözsel neden diyorum, özdeksel neden diye bir şey olamaz. M- Biz de buradan yola çıkarak insanı, evrenin temel amacı… Evet, temel amacı. Zaten tanrı da kendisine doğru çeker bizi. Özdeksiz formdur tanrı, çekici. Bir şey yapan değil de orada durur ama biz ona doğru sürüklenir gideriz. Öyle bir kavrayış. M- Kitabı karıştırıyordum, Platon’un pay ve form olayına rastladım. Ç- Pay nedir? M- Pay, ideadan pay alıyor ya, ideaya öykünüyor ya... Öykünme ve pay alma. Onu Platon insan ilişkilerine dayandırıyor. Devlet’te askerler, yöneticiler, zanaatçılar, pay almışlardır, diyor. O yüzden onların asker, onların işçi, onların yönetici olması gerekir. Hepsinin ideası var çünkü. M- O zaman anlıyorsun, nedir bu pay. Seminerler bittiğinde, bir felsefe kitabı artık sizi korkutmayacaktır. Rahat rahat okuyacaksınız.

On Altıncı Gün

303

M- Biz burada felsefe öğrenmiyoruz, felsefeyi öğrenmeyi öğreniyor. Zaten bir etkinliktir felsefe. Felsefe bir bilim değildir. Önemli olan o. O yüzden de itici geliyor. İnsan alıyor, tözdür, özdür, ideadır… Diyor, bu ne biçim iş. Biz Aristo’nun özdeksel neden dediğine tözsel neden diyeceğiz. Neden? Martin Heidegger’in de teknik üzerine bir kitabı var, orada bir kutsal kap örneği vardır. Bakırdan ya da tunçtan yapılmış bir kase, amacı ku tsal şeyler yapan bir usta diye orada da aynı karıştırma var. Özdek diye bir kendilik yoktur, töz diye bir kendilik vardır. Mermer bir tözdür, özdek değildir, bir özellik değildir. Mermer bildiğimiz, yaptığımız, bir tözdür. Ondan binalar yaparız, bütün inşaatlarda her şey için kullanılan, döşeme taşı, mutfak tezgahı, tözdür. Ç- Özdekten ne anlayacağız? Özdekten bir özelliği anlayacağız. Renk gibi, koku gibi, birinin sırtında olabilen, kendi başına olamayan. Müjdat’ın bir bedeni var, Müjdat bir beden değil, bedenli, renkli, kokulu. Çok ayrı şeyler bunlar. Şu dili gel işigüzel kullanmanın cezasını çok çekti insanlar. Yani bir kendilik değil özdeklik, bir özellik. Bunu hep bastıra bastıra söyledik. Hele hele Greklerde, ne gördülerse özellik olarak görmüşler, töz yok. Aristo da ondan dolayı sık sık kayalara tosluyor. M- Burada özdekliliği kavrayamamadan dolayı özdekle tözü karıştırma var, diyebilir miyiz? Çünkü nesneye bakıyoruz, onun özdekliliğini d irekt olarak kendisi zannediyoruz. Özdeklilikle özü ayıramıyoruz. Bakın şu ağacın bedeni var mı, var. Ama ağaçlık beden değil. Neden, diyeceksin. Ağaç diri, bedenlilik diriliği getirmez, taşın da bedeni var. Ayrı ayrı ilkeler, karıştırmayacaksın. Ben Desca rtes olmak zorunda mıyım? Zihin benim bedenimin düşünen bir parçası, o kadar. Ayak nasıl bedenin yürüyen parçası ise anlık da, zihin de düşünen parçası. Hem de başat olarak düşünen, tüm düşünmeyi üstüne almış da değil. Bedenzihin, yok öyle bir şey. Bu bizim yapı düzenimizdir, içkin yüklemdir

On Altıncı Gün

304

bedenlilik. Düşünürüz, bu taşkın yüklemimiz, zihin düşünür. Bu yü klemlerimiz bizim, çok önemlidir. Bu yüklemler kuramımız çok şeyi söküp atıyor. Aristo’nun Kategoriler öğretisindeki yanlışlar, onlar hep yansıyor felsefeye, sürüp gidiyor. Koca Nikolay Hartman, Max Scheller katmanlı bir dünya düşünüyor, kurtulamamışlar. Katmanlı bir dünyayı hep yadsıyacağız. Evrenin ilkelerini görüyoruz, birleşikliklerden sonra dirliğe, duyarlılığa, düşünceye geçeceğiz. Hem yapı olarak ontolojiyi, hem de etik olarak istence geçeceğiz. Yaygınlık ve daralma ilişkilerini özetleyeceğiz. Biz daha karmaşığız. Ç- Şu manada bir katman var mı? Diyelim ki Dostoyevski bir katman, Raskolnikov onun bir ürünü, başka bir katman, başka bir gerçeklik. Yok, orada yapamayız. Felsefeye en çok katkısı olan yazarlardan birisi Dostoyevski. Tolstoy’dan çok üstün tuttuğum bir yazardır. O bir deh adır, Shakespeare gibi. İkisi de felsefeye çok katkıda bulunmuştur. Çözümlemeleri olağanüstü güzeldir. Ama orada Raskolnikov, sonuçta bir roman kahramanıdır. Onu üretmiştir, yaratmıştır Dostoyevski. Bir katman durumu yok orada. Katmandan sözünü ettiğimiz şu; Hartman’da, Scheller’de, Porphyrios’ta, Plotinus’ta diyor ki, insan birkaç katmandan oluşmuştur. Tin katmanı, onların anladığı, bulanık da olsa düşünme. Daha sonra duyarlılık, hayvanlarla bir oldukları katman. Yok öyle bir şey. Biz taşın üstünde, hayvanın üstünde oturmayız. Biz, evren bütünlüğü içerisinde, olanlarla yan yana yaşarız, üst üste yaşamayız. Yapı düzenlerimiz çok ayrıdır. Birbirine taşınacak hiçbir özelliğimiz yok. Bizim bedenliliğimizle ağacın, hayvanın bedenliliği bir mi? Felsefe bu gibi taşımalardan çok sıkıntı çekmiştir.

On Yedinci Gün

306

Dün, kısaca özetleyeyim. Aristo felsefesinin gücüllük-edimsellik –bizim Türkçe olarak anlattığımız gücüllük, bazı arkadaşlar gizil güç diyorlar, Latincede potantia-actuel (ing. Potentiality and Actuality), Grekçede dunamiÇ-energia olarak geçer– bunlar hep kipsel durumlardır. Osmanlıcada kuvve-fiil. Bunu söylüyorum, felsefe kitaplarında geçer hala. Evrendeki bütün nesnelerin bir gizil güçleri vardır. Değişen bir evren, o gizil güç çeşitli durumlarla, bazen biz değiştiririz, bazen kendisi değişt irir, bir biçimde değişir. O gizil güç, edimsele dönüşür. Çok kısaca söylersek, şu ağaç tohumu bakımından edimseldir, tohumu bunun gizil gücüdür ama bir masa için gizil güçtür, edimsel değildir. Mesela Ertan, en yakınımda o, annesi-babası bakımından edimseldir ama çocukları bakımından bir gizil güçtür. Aristo’nun dört nedenini gördük dün. Bir, özdeksel neden; iki, etker neden; üç, formel neden; dört, amaçsal neden diyor. Bütün gizil güçlerden edimselliğe geçişte bu dört neden iş başındadır. Değişimin, oluş umun dört nedeni. Özdeksel bir neden düşünmüyoruz, sadece tözs el neden olarak görüyoruz. Aristo’nun orada, Grek kavrayışı nedeniyle dil sürçmesi var ya da kavrayış eksikliği var. Neden tözsel nedendir? Ev örneğinde, diyelim ağaç, tahta, taş, tuğla, kiremit, demir, çimento, aklımıza gelen bütün yapı ekipmanları, gereçleri tözsel nedendir. Bunlar olmadan bir konutu yapamazsınız. Peki, bunlar olduğu zaman yapabilir misiniz? Gene yapamazsınız, bir usta tutacaksınız. O yapıyı, o gereçleri, birbiriyle bağlantıya yapıya dönüştüren bir etker neden, usta gerekli. Aristo buna etker, yapıcı neden diyor. Üç; neye göre olur bu? Aristo’nun formel neden, form dedikçe ideayı hatırlayın, yapı düzenini hatırlayın, biçimi asla hatırlamayın. Formel neden dediğimiz, o binanın yapı düz eniyle ilgili durum demektir. Kim yapar bunu? Mimar yapar, projesi var. Ya da sen usta bir adamsın, oturmuş projeyi sen yapmışsındır. Kim yaparsa yapsın sonuçta o bir formel nedendir. Diyelim ki iki yüz metrekarelik bir konut yapıyorsun, bunun yüz metr ekaresini mutfağa ayırmışsın, on metrekaresini salona, üç m etrekaresini balkona. Bir arkadaşın gelip diyor ki, ya böyle proje mi olur, saçma sapan. İşlevlerine göre mutfak, günde az girilip çıkılan, yemekten yem eğe girip çıkılan yer, yirmi-otuz metrekare olabilir, salon elli metrekare olmalıydı, balkon yirmi-yirmi beş metrekare olmalıydı. Bakın, yapı dü-

On Yedinci Gün

307

zenini eleştiriyor. Onun o bina olarak ortaya çıkması için bir yapı düz eni gerekir. Çatısı, temeli, iç işlevinin dengeleri, uyumu olması gerekir. Bu da formel neden. Bina oldu bitti, çatısı, penceresi, geriden baktınız. Grekler buna morfe (morphē) diyor, dış biçim. Bir de amaçsal neden var. Bu konutun amacı ne? Barınmak, soğuktan sıcaktan korunmak, yemek yemek, dinlenmek, oturmak, vesaire. Aristo buna da amaçsal neden diyor. Bu olmasaydı, bina niye olsun? Eskiler çadır kurmuş yaşamış, binlerce yıl. Bu işleri çadırlar görmüş, bugün de konutlar görüyor. Belki yarın başka şeyler görecek. Bu nedenleri, dün özdekseli anlattık, bu bir tözsel nedendir. Eğer bir mermerden bir yontu yapılıyorsa, mermer artık bir tözdür. Söylediğimiz gibi ağaçtan, taştan, şundan bundan ev yapılıyorsa bunlar tözdür, özdek değildir. Daha sonra göreceğiz, Aristo’nun Platon’a yönelttiği, idealar kuramıyla ilgili eleştiriyi ele alırken, Aristo’nun kendisinin ciddi sıkıntıları var. Sırf bu yüzden. Bunu bilmemiz gerekiyordu. Etker neden. Dün de çok kısa söyledik. Siz bir şeyi doğrudan yaparsınız. Masayı, doğramacı yapar, ustasıdır, etker neden. Yapıcıdır, eyleyicidir. Falan usta, elbiseyi diker, terzidir. Çiftçi tarlayı sürer, eyleyicidir. Bazen, katlanırız, başımıza gelir. Yaşamda kölenin başına her şey o tip gelir, hiçbir şey yapmaz. O bir su almaya, yemek almaya, efendisinin ayağını yıkamaya, başına geldiği için girişir. Hatta anlatılır ki Epiktetos, köleydi. Romalı bir bayın –bay demek zengin demektir, efendi demektir– kölesiydi. Efendisi bir yaratıktı, bir biçimde evrenimize gelmiş. Bir gün değneği almış eline Epiktetos’u dövüyor ve de özellikle bacağına vuruyor. Epiktetos demiş ki; bay, bacağımı kıracaksınız. Bay, dövmeye devam etmiş ve bacak kırılmış. Bak, demiş Epiktetos, ben sana söylemedim mi, bacağımı kıracaksın diye, işte kırı ldı. Dehşeti görüyor musunuz? Başına geliyor, yaşamaya uğruyor köle. Onda istenç, şu, bu yok. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi adlı eserinde, efendi-köle diyaloğu vardır. İki kişi ölümüne kavgaya girişir, onur için. Bu girişmeyi Kojeve, çok güzel işlemiştir. Hegel’le ilgili Kojeve’nin kitapları, Yapı Kredi’den y a-

On Yedinci Gün

308

yınlanmıştır120. Tülin Bumin diye bir profesör de bunu daha bir açmıştır121. Haberiniz olsun, ilgilendiğinizde almaya çalıştığınızda yabancı kalmayasınız diye söylüyorum. Bu Kojeve’nin açılımını da Amerikalı, Japon asıllı filozof Fukuyama “Tarihin Sonu mu?” diye, ünlü olan es erinde işlemiştir. Orada şöyle bir şey var: Diyor ki Kojeve, burada savaş, Hegel de öyle diyor, bir şu için bir bu için değil, beni tanı, bir onur için. Beni tanı, gerisi kolay. Kavga sürer, belli bir noktada birisi yenileceğini anlar. Yenilmenin sonu ölümdür, onu da biliyor. O zaman el kaldırır, der ki, ben seni tanıyorum. Kölelik, böyle başlamıştır diyor Hegel. O ölümcül savaşta, karşısındakini tanımıştır. Tanıdıktan sonra, belli bir süre sonra anlamıştır, kendisini kim tanıyor? Kendisini tanıyan, ucu bucağı bir köle, tanısa ne olur, tanımasa ne olur? Bay, kendini boşlukta hissetmeye başlamıştır, ben niye tanındım? Sürtük, korkak bir herif beni tanıdı da ne oldu? O, artık kısır döngünün içinde boğulur gider, diyor Hegel. E vrenimizi, üretimi, değişimi sağlayacak olan köledir. Köle, doğayı değişt irir, değişimi öğrenir, ondan sonra kendisi de efendileşmeye başlar. Sadece anlatıyorum, yorumunu hep beraber yaparız. Ana örneğimizde, başına gelmek de bir etker nedendir. Birileri yapmıştır, etmiştir ama bizim de başımıza gelmiştir. Bu yaşam öyle gariptir ki her gün bizim karşılaştığımız durum ve olaylarda yüzde doksan hep başımıza gelir, fark etmeyiz. Foucault’nın dediği gibi, bizim yaşam alanımız kırmızı ışıklarla, yasaklarla tıka basa doludur. Bu da başımıza gelmek, edilgen olmak, uğramakla ilgili durumumuzdur. Bir de doğa, kendi içerisinde, kendi nesnelerini m ilyonlarca sene aktara aktara getirmiştir. Tohum olmuştur, düşmüştür, rüzgar savurmuştur, toprakla karışmıştır, yeşermiştir, yağmur yağmıştır, güneş çıkmıştır. Koca koca ormanlar. Düşünebiliyor musunuz o Sibirya ormanlarını? Milyonlarca kilometre alan, hep orman. Kendiliğinden olmuş, bunu ne bizim atalarımız yapmış, ne de orayı sonradan işgal eden Ruslar ya pmış. Doğa kendi kendine yapmış bunu. Doğa kendi içinde, diri dediğimiz nesneleri oluşturuyor. Diri olmayan nesneleri birleşikler şekline dönüştürüyor. Bir yerde altın madeni, bir yerde kömür madeni, granit taşlar,
Hegel Felsefesine Giriş, Alexandre Kojêve, Yapı Kredi Yayınları, Çev: Selahattin Hilav Hegel (Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi), Tülin Bumin, Yapı Kredi Yayınları

120 121

On Yedinci Gün

309

mineraller vesaire. Alabildiğine engin bir evren. Orada da nesneler değişerek, dönüşerek yürüyüp gidiyor. E- Burada doğa, etker neden midir? Elbette. M- Hoca, geçen sene Spinoza’nın bir önermesini şiddetle reddetmişti. Spinoza, tanrı evrenin içkin nedenidir, der. Başka bir önermede, tanrı, evrenin etker nedenidir, der. Hoca da etker nedene karşı çıkmıştı. D emişti ki, içkinse etker dememeliyiz. Çünkü etkerde bir yaratıcılık var. Evrenden söz ediyorum ben, tanrıdan söz etmiyorum. M- Doğa ya da tanrı… Şöyle. Yine bastıra bastıra söyleyeyim, milleti kandırmana izin ver emem. Şimdi bak. İçkinlik evreni kesin olarak yaratıcılığı, yapıcılığı, e tkerliği yadsır. O, olmuş bitmiş, zorunlu bir evrendir, olacak da değildir. O nedenle ikiliği kesin olarak yadsıyorum. İçkin evrende her şey olmuş bitmiştir ve özgürlük sıfırdır, zorunlu bir evren. Hiç arama özgürlüğü orada. Spinoza’nın adamı kodlanmıştır. Onun yapı düzeni, şu ya da bu olmaya, şu ya da bu olmanın ötesinde şunu ya da bunu yapmaya kodlanmıştır. Burada biz işimizi bitiririz, ben ofisime doğru giderim, sen iş yerine doğru gidersin, kardeşlerim kendi alanlarına doğru çekilir gide rler. Spinoza’nın adamı gidemez. O nereye gitmeye kodlanmışsa, buradan kalkar kalkmaz gitmeye başlar. M- Burada bir itirazım var. Zorunluluk alanı, diyor Spinoza, doğadan bir zorunluluktur. Doğa, belli bir zorunluluğa göre hareket eder, belli yas alara göre hareket eder. Fakat buradan yola çıktığımız zaman doğaya irade, özgürlük, ahlak, iyi, güzel, bunları atfedemeyiz, der. Doğada böyle şeyler yoktur. Dolayısıyla özgürlük de yoktur. Ama insanda, iyi, güzel, doğru, çirkin, özgürlük vardır. Bunlar farklı farklı alanlardır, bunu iyi ayırmak gerekir, biz özgürüz, der. Bu senin yorumun ve doğru, ben de o görüşteyim. Doğa, kendi yasal arıyla olur, değişir, yaşar gider, tamam. Doğada zorunluluk vardır, katılıyorum. Evren üzerine ise amenna ama Spinoza üzerine olduğunda ya nlış. Neden yanlış? İnsan doğanın bir parçası. Ontolojik olarak insanı, senin de çok iyi bildiğin gibi, krallık içinde bir krallık gibi görmeyin, der

On Yedinci Gün

310

Spinoza. Onu bağımsız, apayrı bir nesne gibi görmeye kalkmayın. O, doğanın, evrenin bir parçasıdır. Peki, bu parça, bütünün yazgısından nasıl paçayı sıyırıyor, ben onu anlamıyorum. Ontolojik olarak mümkün değil. M- Ama şöyle bir şey var hocam. Parça, bütünü ifade etmez. Eder. M- O zaman parçaya biz parça diyemeyiz, bütün deriz. Geçen gün pay almada konuştuk, hani homojen nesnelerde parça başkadır, heterojen nesnelerde parça olmak başkadır. Sen, dersen ki bu ağaç yanıcıdır ama bunun dalları yanıcı değildir, kökleri yanıcı değildir, dur orada. Ağaç yanıcıdır önermesi, bütünü için söylenmiş bir önerm edir. Bütünü için söylenmiş önerme, parçayı kapsar. İstanbul’un havası çok kötüdür. Bu, Beyoğlu’nu kapsar. Ama Beyoğlu’nunki iyidir diyemezsin. Diyeceksen, o zaman İstanbul’un havası çok kötüdür önermesini söylememeliydin. Demeliydin ki İstanbul’un büyük bir bölümünün h avası kötüdür demeliydin. Ama sen bütüncül bir yargı veriyorsun. M- Ben bunu reddetmiyorum. Parça, bütün değildir diyorum. Parça bütündür demedim. Bütünle ilgili yargı, parçayı kapsar, anlatır dedim. İnsan, bütün evreni oluşturan ilkelerle oluşmuyor mu Spin oza’da? Oluşuyor. O nasıl özgür oluyor, bana bunu anlat. Kendini anla tma, Spinoza’yı anlat. Spinoza’da bir önerme var; anl ak istençtir, düşünme istençtir. Durum bu olunca, sen istenci nasıl yapıştırıyorsun insana? Bunu bana anlat. Sırıtan bir önermesi var. M- Spinoza’ya göre doğa, bir öznel tanrı gibi olmadığı için, bütün tavı rları… Kipleri de. M- Kipleri bir etkileşimi olduğu için, şöyle bir yerde oturan, emirler veren bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla her kipin bir tabiatı, d oğası var. Tabiatı demeyelim de sizin söyleminizde yapı düzeni var. İ nsanın yapı düzeninde de seçme var. Ağacın yapı düzeninde seçme yok ama ağaçla insan aynı evrenin öğeleri ya da tavırları. Bir dal yanıyorsa, ağaç yanıyor diyorsunuz, öbür dal yanmıyor.

On Yedinci Gün

311

Yok yanar. M- Yanacak. Yanacak. M- O zaman ağaç da istençlidir. Ağaç yanıcıdır dedin mi, arkadan da dalları yanıcı değildir dedin mi bir bakımdan sakata düşersin, mantık bakımından. Ağaç yanıcıdır önerm esi, dallarını da köklerini de kapsar, hiç zorlama kendini. Aksi halde ağaç yanıcıdır dememelisin. Ağacın bir bölümü yanıcıdır demelisin, neresi yanıcıysa. Demeye çalıştığım, Spinoza şu ya da bu demiyor. Bütünüyle evreni iki temel öz nitelikten türetiyor. Taşla insan arasında bir ayrım yapmıyor, yok öyle bir ayrım. Taş düşünür. Diyemiyor onu, gerçi kek elemesi var. Anlatım gücü zayıf ama dese onu diyecek. Taş düşünür, ağaç düşünür, kendisi söylüyor onu, ben söylemiyorum. Çünkü evreni sen iki ilke ile kurmuşsan, ağaç bir tarafa dursun, ben onu odun yapacağım diyemezsin. Eğer sen şunu anlatmak istiyorsan, buna katılırım. Sen, benim başıma neler gelecek, ben neler yapacağım belli ise, kodlanmışsa ve ben bu nedenleri biliyorsam özgürüm diyorsun. Başına gelecekleri bilmen seni niye özgür yapsın? Bak, atom bombasını yapmışlar. Bu işin uzmanları enerjiyi kilitlemişler, vermişler Amerikalı bir subayın eline. Git, bunu Hiroşima’nın üzerinde at, demişler. Bunu yapanlar bunun ne kadar enerji taşıdığını biliyor mu? Biliyor. Ne kadar adam öldüreceğini aşağı yukarı biliyor. Sen, Amerikalıların Hiroşima’ya attığı atom bombası ndan farksızsın Spinoza’ya göre. Kodlanmışsın, kilitlenmiş sana bir enerji, bir yapı düzeni, bitmişsin sen. Şimdi diyorsun ki sen, ya Amerikalılar onu nasıl biliyorsa, benim de bilinebilir durumum. Bu seni özgür ya pmaz. Senin neler yapabileceğin senin bilincine girdiğinde, özgür ya pmaz. Mesela gidip bir efendinin emrinde çalışacağını bilmen seni niye özgür yapsın? Kodlanmışsın sen. Orayı karıştırıyorsun, orayı geçeceksin. Spinoza’da özgürlük, istenç, seçme yoktur. Olamaz da. İçkin evren, zorunlu evrendir, özgürlük olamaz. Leibniz, ne diyor? Önceden kuru lmuş bir uyum. Bu kurulmuşsa, bunun ne olacağı kodlanmış. Özgürlük neresinde? Mesela, kendi deyimim; Sezar, Rubikon’u geçecek. Rubikon bir nehrin ve köprünün adı. Diyor ki o, Sezar kavramında içerilmiştir.

On Yedinci Gün

312

Dirilik, düşünmelik nasıl içerilmişse, onun içinde varsa, Rubikon’u geçmek de onun içinde vardır, diyor. Bu şu anlama geliyor; Fatih, İsta nbul’u fethetmek zorundadır. Atatürk, Sakarya’yı kazanmak zorundadır. Kodlanmışlardır onlar. İşte ben bu evreni anlamıyorum. M- Bunu ben de anlamıyorum ve kabul etmiyorum. Yalnız Spinoza’nın, Leibniz’in dediği bu. Biraz sonra amaçsal nedenleri açıklayacağız. Katılıyorum, doğada seçim yok. Canım isterse düşerim, canım istemezse düşmem diyen bir taşa rastlayamayız. Boşlukta kalan nesne düşer. İnsan alanına geldiğimiz zaman, eşsiz ve tartışılmaz bir özgürlük alanına geliriz. M- Çok ayrı bir yere koymak… Evet ayrı bir yer. Amaçsal neden, sen İstanbul’a gitmiyor musun? Niye gidiyorsun? Spinoza eleştirmiş, öteki eleştirmiş, bu bizi niye ilgilendi rsin. M- Temellendirmemiz gerekiyor. Tabi, temellendireceğiz. M- Nasıl, doğadan ayrı bir doğada gördüğümüzü temellendirmemiz lazım. Bütün konuşmalarımız, insanla doğanın diğer yapı düzenleri gibi bir yapı düzenidir diyoruz, sonra da hayır. Yok, öyle demiyoruz. M- Öyle dedik hocam. Hayır, demedik. M- Şahidim olur musunuz? Arkadaşlardan medet umma. Ç- Notlar var, bakarsın. Notlar var, doğru söylüyor. Nesneleri oluşturan ilkeler var. Dedik ki, birleşikler, diriler, diriler aynı zamanda birleşik, duyarlılar var. İnsana geçtik, düşünendir insan ve isteyendir. İnsan, ister. Ontolojik olarak onu temellendiriyoruz. İnsan çok karmaşık bir nesnedir, bütün yapı düze nlerinin temel özelliklerini alır ama kendine göre alır, birleşiktir, diridir, duyarlıdır, düşünür ve ister. Bunu dedik.

On Yedinci Gün

313

M- Tamam, bunda bir sıkıntı yok. Yoksa, o zaman şu var. Sen insana istençsizdir diyemezsin, Spinoza asla istençlidir demiyor. Spinoza’ya iyi bir çalış sen. M- Çalışıyorum zaten hocam. Her gün biraz daha çalışıyorum. Daha da iyi anlıyorum. Eskiden bir ve ikinci kitabı anlayamıyordum, şimdi anlıyorum. Bu çok mutluluk verici bir şey benim için. Ağaçlar kendi aral arında toplanmışlar konuşuyorlar. Mesela, hayvanlar konuşuyor. Biz bitki değiliz. Bitki değiliz ama bu bizim yapı düzenimiz olmadığı anl amına gelmiyor. Ama biz diyor, farklıyız. Tamam, farklıyız. Bizim hareket etme yeteneğimiz var, bizim duyu organlarımız var, biz duyuyoruz dünyayı, kokluyoruz, tadıyoruz, vesaire, bitki bunu yapamaz. Başlıyo rlar tartışmaya. Birisi diyor ki, biz hayvanlar özellikliyiz, ayrı bir doğaya sahibiz diyor, doğanın içinde ayrı bir doğayız. Bitkiler de tabi diğer doğanın özellikleri oluyorlar. Ne fark kaldı burada hocam? Biz insanlar konuştuğumuz için böyle konuşuyoruz, hayvanlar konuşuyor olsaydı böyle konuşacaklardı, bitkiler konuşsaydı, onlar da kendilerini ayıracaklardı. Elbette bir ayrım var ki biz hayvan, insan, bitki diyoruz. Ama bunların ayrı olması, evrenin parçaları olmadıkları anlamına gelmiyor ki. Ya da insanın ayrı bir doğada, doğanın dışında, krallık içinde bir krallık olduğunu anlamına gelmiyor. Ama sen bana da Spinoza’ya da söylemediklerimizi söyletiyorsun. Bizim haberimiz yok bu laflardan. Dinliyorum, ya bunları kim söyledi diy orum. Gerçekten, Spinoza’ya bir daha çalış. Tabi bu, birilerinin kafası ndan böyle geçiyor ve saldırıyorlar demekle iş bitmez. Cemal Yıldırım’ın çevirisidir Bilimsel Felsefenin Doğuşu122, onu aldık mıydı? Reichenbach. M- Artık onların baskısı yok, hocam. Onu bir biçimde bulalım. Orada güzel bir eleştiri var. Reichenbach, çok büyük bir filozoftur. Orada söylediği şudur; bilgi erdemdir kavrayışının son temsilcisi Spinoza’dır. Bunlar kodlanmış insanı anlatır bize der ve ağır şekilde eleştirir. Dikkat edersen, Deleuze’de de var bu. O deli her ifin Spinoza’ya mektupları var, hatırlıyor musun?

122

Bilimsel Felsefenin Doğuşu, Hans Reichenbach, Bilgi Yayınevi, Çev: Cemal Yıldırım

On Yedinci Gün

314

M- Blyenbergh123. Spinoza bir noktada kayaya tosladığını anlar. O mektuplar boş değildir. O herif bilinçli sorular sorar. Sordukça Spinoza sıkışır, yeter der, bırak yakamı. Neden der, biliyor musun? Spinoza çıkamaz. O deli herifin sor uları çok kötü sıkıştırır. Biz, kesin olarak kodlanmış değiliz, bizi bir şey nedenleyemez. Spinoza bunu söylemiyor, istenci yadsıyor. Siz, istenç diye bir yetiyi yadsıyan kişiye insana özgürlük veriyor diyemezsiniz , zorluyorsunuz. Buna dair bize bir önerme getir, şapkamızı çıkartmaya hazırız. Şunu da söyleyeyim; Spinoza, kitabında kendi içyapısı bakımından sık sık çelişkiye düşen birisidir, epey örneklerini söyledik. Tekil özlerden bahseder, bol bol da ideadan bahseder. Platon’un ideasından bal gibi bahseder, hem de olumlayarak. Spinoza’da bana göre çok faz la dil sıkıntısı var. Evreni oluşturan sonsuz sayıda öz nitelikten söz eder, iki tanesini söyler. Bu yanlış bir şeydir. İki tanesini de yanlış söyler, ikisi de ilke değildir. Ben Spinoza’da pek tutulacak bir güç görmüyorum. Ontolojisi temel sıkıntılarla doludur. Ama senin özel bir sempatin var, onu da anlayışla karşılıyorum. Düşünce, söyledik, bir ilke değildir, uzam bir ilke değildir. Söylüyoruz, insanı, ağacı, taşı, hayvanı, evreni oluşt uran temel ilkeler belli. Onları sayıyoruz, deneylerimize, gözlemleri mize sesleniyor bunlar. Bitki diri derken, bunu doğruluyoruz. Hayvan duyarlı derken, doğruluyoruz. İnsan düşünür derken, insan seçer derken, doğruluyoruz. Ayağı yere basmayan bir düşüncemiz yok bizim. İnsan bal gibi seçer. Biraz sonra amaçsal nedenlere gideceğiz, şudur budur demeye lüzum yok. İnsan, amaçları için yaşar. İnsan belki, belli oranlarda nedenlenir, acıkınca yemeğe doğru yönelir, vesairedir ama amaçlar, değerler yaratığıdır. Bunu hiç yadsıyamayız. Epikür’ü görürken görec eğiz, Epikür hiç anlaşılmamış bir adamdır. Hazcı olarak tanınır, ben neresi hazcıdır hiç anlayamadım. Epikür, Demokritos asla bir özdekçi değildir, onların anladığı anlamda. Etikle ilgili en çok kitap yazanlar bunlardır. Kardeşlerimiz de tartışsın, sen ne diyorsun? Ç- Konuyu yeterince tartıştık diye düşünüyorum ben. Çok da fazla üstüne konulacak bir şey yok gibi duruyor. Ben de yok diye düşünüyorum.
123

Kötülük Mektupları, Benedictus Spinoza/ Blyenbergh, Çev: Alber Nahum, Norgunk Yay.

On Yedinci Gün

315

Ç- Müjdat’tan Spinoza’yı aldım. Sonra da Müjdat’a sordum, sen bu adamda ne buldun? Açıkçası merak ettim. Ben bir şey bulamadım ama sen ne buldun, diye sordum. Zaten baştaki önermesiyle kıskaca alıyor. Koskocaman bir tanrı önermesiyle başlıyor. E biz onunla başlarsak, diğer kitaplarda toparlandığı söylüyor… M- Hoca da derse o önermeyle başladı. Ç- Tanrı önermesiyle mi? M- Kendi kendinin nedeni olan, tözle başlıyorum dedi. Oradaki tanrı, töz demek. Çarpıtıyorsun bak. Ben dedim ki, Spinoza’nın töz kavrayışı bu. Causa sui, kendinin nedeni, özü varoluş içeren. Ben dinamizm, energia fikrini anlatırken, bu iyi bir örnektir, diye başladım. Spinoza diyor ki, özü varoluş içeriyorsa bu zorunludur. Dedim ki; öz, zorunlu olarak var olursa, özle varoluş ayrımı da yoktur. Benim evrenin kurucu ilkeleriyle, Spinoza’nın ilkeleri arasında ad bile benzemez. M- Tözle başladık. Hatta fazla konuşuldu ya. Spinoza’da ilk önermesinde tözü anlatıyor124. Tözle başlıyor yani. Töz o değil yalnız. Töz, Spinoza’nın dediği değil. Tözden biz onu anlamıyoruz. Töz, kendi başına bilinen, kendi ile tanınan. Dedik ki ilinekler var, hatta örnekler verdik, ben koku gördüm dersen biz güleriz sana. Koku, bir nesnenin üzerindeki ilinektir, dedik. Ama töz, elma gördüm dersen inanırız. Kendi ile bilinendir. Bizi Spinoza’ya götürme lütfen. O yanlış oluyor. M- Ben böyle arada arada çomak sokacağım. Sok, onu saygıyla karşılarım da töz o değil. Tözün baştan beri bir evrimi olmuştur. Onun da bir töz anlayışı vardır. Mesela Descartes, dedik ya hani, ruhsal töz, bedensel töz, nasıl oluyorsa. Bundan da dedik, Platon sorumludur. Phaidon diyaloğunda, beden ruhun hapishanesidir, böyle

124

İlk kitabın başlığı “Concernıng God”, “Tanrı hakkında”. İlk önermesinde değil, üçüncüsünde töz (substance) kelimesi geçiyor. “By ‘substance’ I mean that which is in itself, and is conceived through itself: in other words, that of which a conception can be formed independently of any other conception.”

On Yedinci Gün

316

diyen bir adam. Düşünme ruhun kendi kendine konuşmasıdır. Ruhla alıp ruhla gidiyor. Nereden almış, Pisagorculardan. Biz bunların hepsini yadsıdık ve dedik ki, ruh diye bir şey de yok, varsa göster. Bugün dört nedenin amaçsal nedenini de görelim. Evrenin bir amacı yoktur arkadaşlar. Bunu bastıra bastıra söyleyebiliriz. Evrende herha ngi bir nesnenin bir amacı olamaz. Çünkü evren düşünmez. İnsan dışında evrenin öteki ögelerinin de bir şu bir bu nesne diye düşünmesi mü mkün değildir. Düşünce dediğimiz ürün, düşünen bir nesnenin ürünüdür. Bunu da sadece insan yapar. Düşünen nesne olmadıktan sonra da hiçbir yönelme olamaz, evrenin amacı olamaz. Dünyadaki birçok varlık şunun için olmuştur. Deniz gemileri taşımak için, hava uçakları taşımak için, bitkiler şunun için olmuş, hep bize göre yontulmuş bir dünya. Bu, siyasal bir görüştür. Evreni bir kısım yutucular, kendilerine yontmak için öyle düşünmüşlerdir. Her şey insan için, dünyada ne varsa insan için. M- Neredeyse teolojinin kaynağı bu. Çünkü insan her şeye amaçlılık perspektifinden bakınca, şunu görüyor. Tamam, benim için üretilmiş ağaç, balıklar vesaire. Ama diyor, bunları ben yaratmadım. Bunları ben yaratmadığıma göre bunları benim için birisi yarattı. Benim için biri bunları yarattıysa, o biri, beni de kendisine itaat etmek için yaratmış olmalı. O işin kamuflajı. Onu, ötekileri buyruğuna almak için kullanıyor. İçten değil son söylediğinde. M- Öyle bir yanılsaması olamaz mı? Lafta var o. M- Belki bunu ilk ortaya atan ama insanların buna inandıklarını düşünüyorum. Etikte göreceğiz. İnsanların çok büyük bir kısmı gerçekten tepmecidir. Ne demek? Aşmacı ve tepmecilere geleceğiz. Sen aşmacıysan, dersin ki bana bu evrendeki nesneler gerekli. Bunda ayıp bir şey mi var? Ben bunları edinmeliyim. Bunun neresi kötü oluyor? Niçin tepeceğim be n birileri istedi diye? Yerim, içerim, doyarım, gezerim, bu evren öteki nesneler gibi benim de evrenim, ben de yararlanacağım. Arkadan şunu diyorum; tamam ama senin evren kavrayışın hayvanınkinden farklı. Hayvan karnı doyar yatar oraya. Sen yatmayacaksın, senin karın do-

On Yedinci Gün

317

yurmak amacın da değil. O senin bir gereksinimindi, gördün. Sen onu aş, sen o değilsin. Aşma bu. Epikür’e şiddetle katılıyorum. Sömürücül erin canına okuyor. Öte dünya fetvacılarının canına okuyor. Burada da yerim, her yerde de yerim, diyor. Bizim bu dünyanın nesneleriyle bizim çok yakın ilgimiz, şu ya da bu olmamızı gerektirmiyor. Sen gel ye, biz ötede nasılsa alacağız. Yok öyle şey! Bir de tepmeciler var. Ben yemeyim birileri yesin, ötede daha rahat yeriz. Çok yiyen iyi değildir. Bu dünyanın nimetleri lanetlidir, geçicidir. Mala düşkünlük ahlaksızlıktır. Yok arkadaşım. Nietzsche’yi de görec eğiz, bunlara sövüyor. Ben gücü isterim, güçlü olmayı isterim, diyor, güçlü olmak yaşamaktır. Demek istediğim şu: Evrenin bir amacı olm ayabilir. Yoktur, olamaz da. Bilinçli bir yapı değil ama evrendeki bizleri, evrenin bir parçası olan bizler bilinçliyiz. Amaçlarımız var, akşama kadar o amaçlar peşinde koşar dururuz. Bunun kötü yanı da hiç yoktur. Etikte bunu göreceğiz. M- Tekrar aynı konuya dönmek istemiyorum ama tam da şu sözcükleri kullandığınız için, anlamak adına söyleyeceğim. Evrenin bir amacı yo ktur ama evrenin bir parçası olan insanın bal gibi bir amacı vardır ve bu amaçlılığı kötü bir şey değildir. Cümle bu. Ağaç yanar ama dalı yanmaz, dalın yanmaması kötü bir şey değildir, dersem. Nasıl bir şey olur, parça bütün ilişkisi anlamında. Aşağı yukarı doğru söylersin. Ben insanı hemen ayırdım ki karıştırm ayalım diye. O eleştiri doğru. Everende biz, bir bütünün parçasıyız, evr enin bir amacı yok, insanın da yoktur dememiz, o eleştiriye hak veriyorum. Ama hemen insanı ayırdım. Bizim dışımızdaki evrenin parçasının amacı yoktur. M- Burada bir ontolojik sıkıntı var hocam. Yok. M- Bizim dışımızda bir evren dediğimiz zaman, ayrı bir temellendirm eye ihtiyacımız var. Bizim dışımızda bir evren, bu birazcık hani şeye benziyor, Platon’un idealarını, bir dış olması gerekiyor, o dış yaratması gerekiyor. Onlar olmadan o nasıl yaratacak ya da düşünüyorum öyleyse varım, düşünebilmek için bir bedene ihtiyaç var. Bizim dışımızdaki evren deyince ben, biraz bocalıyorum.

On Yedinci Gün

318

Bocalama. İnsan alanının dışında bir sürü varlık alanları var. Bunu ya dsıyamayız. Hayvana amaç yükleyemezsin. Arı bal yapıyor, niye yapıyor, insanlar mutlu yaşasınlar, sofralarına bal koysunlar, yok öyle şey. İns ana geldiğimizde, kendi yapısı içerisinde, evrenin bütünlüğüyle, bütün mekanizmalarıyla paralel çalışan bir yapı değil. Onu vurguluyoruz. E vrenin ilkelerini görürken dedik ki, insana geldiğimizde, insan düşünür, insan istençlidir dedik. Ağaç istençlidir dedik mi? M- Spinoza bu ontolojik problemi şöyle çözüyor: Diyor ki; evren düşünür, o yüzden insan düşünür. Evren düşünür ama hayvan düşünemez, bitki düşünemez. Evren diridir, o yüzden bitki diridir. Evren duyuml udur, o yüzden hayvan duyumludur, böyle çözüyor. Evrende bir düşünme var. Ç- Biz şöyle diyebiliyor muyuz; Ağaç düzdür, ağacın üstüne bardak, kül tablası koyarız? Hayır. Potansiyel olarak ağaçta masa olma var. M- Evrenin bir özelliği olmasaydı, insana nereden gelmiş olabilirdi ? Soru bu. Ç- Ben de onu diyorum, potansiyel olarak var. M- Evrenin dışında başka bir evrenden bize bir düşünme gücü verildi, biz o sayede düşünüyoruz. Ç- Potansiyel olarak var. Nasıl ağaçta masa olmaklık var, ondan ba hsetmiyor muyuz? Ağacın etrafında oturur sohbet ederiz, üstüne bardak koyarız, kül tablası koyarız, diyemiyoruz. Potansiyel olarak masa olm ayı taşıyor. Masa olduktan sonra bunu yapabiliyoruz. Demek ki onu d iyemeyiz. Evren bunu taşıyor, potansiyel olarak aklı taşıyor ama kend isine akıl yüklersek iş biraz çatallaşıyor. E- Burada bir yanılsama var. Müjdat onu demiyor. Evrene bir akılsallık ya da düşünce katalım demiyor. Ç- Evren düşünür ne demek? E- Evren düşünür derken, evrenin içinde bir düşünme özelliği var. Var. E- Ama bu düşünme insanda var. O da doğru. Potansiyeli insanda var.

On Yedinci Gün

319

M- Hiçbir şeyde yok başka. Taşta yok, yıldızda yok, dağda yok ama i nsanda var. Bunu söylemek için neden Spinoza’nın dilini kullanacağız onu anlamıyorum. M- O adamın dilini kullanmadım. Kullanma. M- Burada kullanmadım. Burada benim kendi itirazım. Bunu zaten söylüyoruz. Evrende düşünme, istenç var tamam ama bunu Spinoza’nın diliyle söylememeli. Neden, biliyor musun? Spinoza’nın diliyle söylediğimiz zaman, doğrudan doğruya taşı da düşünür yapac ağız, yapmak zorundayız. Ontolojik olarak onu söylüyor. Orada zorlamış olacağız. Tabi evrenin içinde düşünme var. M- Böyle dediğimiz zaman problem çözülüyor. Çünkü o zaman insanın düşünmesine aşkın bir şey aramak zorunda kalmıyoruz. Evrenin ilkelerinde düşünme var mı, yok mu? Daralmış ilke olarak var. İstenç, en daralmış ilke olarak var. Şemayı getir, var o, yine göreceğiz. O şemayı biraz da düzelteceğiz. İçinde, dedik. M- O şemaya göre problem yok hocam. O evren şemasında istençlilik, düşünme evrenin bir özelliği. İçinde dedik, o dairenin içinde. Batılılardan çok ayrı bir şekilde de söyledik. Batılılar yapı düzenleri kuruyorlar, hayvan diyorlar, insan diyo rlar, bitki diyorlar. Biz onu demiyoruz. İlkelerimiz var, ilkelerin yaygınlığı var, daralması var. Olay bu. M- Çünkü bunu böyle bağladığımız zaman insanın düşünme yetisini, istenç yüklemini evrensel yasalarla açıklayabiliriz anlamına da geliyor. Zaten öyle oluyor. M- Yoksa olayı teolojiye bağlamak zorundayız. Zaten öyle yaptık ve dedik ki istençli nesneler, çok sınırlı, daralmış bir alandır. Ama hepimiz birleşiğiz değil mi? Hepimiz duyarlıyız insan olarak. Hepimiz diriyiz de dedik. Bütün diriler düşünür değildir, bütün diriler duyarlı değildir alanlar ayrı. Dirilik bitkide başkadır, hayvanda

On Yedinci Gün

320

başkadır, insanda başkadır. Ne yaparsan yap, kesin olarak bunlar başat ilke yasasına bağlı olacaktır, göreceğiz. Ç- Hatta bilgiyi tartışırken biraz o konuya girmiştik. Genetik kodlardaki hayvanların bir takım tepkiler göstermesi, bize bilgiymiş gibi geliyor. Arının kendi yolunu bulması, peteği geometrik şekle sokması ... Ama bu bilgi, genetik olarak aktarılan bir “bilgi”. Demek ki evrende o potansiyel var. Ama evren bilgili veya evren akıllı, bütünü bir akıl diyemiyoruz. Zaten o, tanrı oluyor, o mantıkla düşünürsek. Öbür türlü iş kolay o potansiyeli taşıyorsa. Bize doğru giderken bu aşamalarda aklı bulabiliyoruz, karmaşıklaştıkça. Bir şeyi hatırlatayım. Platon’dan yola çıkıp, ruh -beden ikiliğini taşırız, ta Spinoza, Descartes’e kadar gelmiş, darmaduman etmiş o adamları. Bu bir yıkımdır. Batı toparlayamamış, kendine gelememiş, hala ge lemedi. Uzun yıllar gelebileceğini de sanmıyorum. John Searle var, açın okuyun o bilinç üzerine kitaplarını, o bile hala bir sıkıntıda. Onun dışında sen böyle demişsin, ben ona katlanacağım, yok öyle bir şey. Evrenimiz b izim bir gizem değil ama gizemlerle dolu. Çözmeye çalışıyoruz, uğraşıyoruz, epey de yol aldık. İnsanoğlu epey de emek vermiş, epey proble mleri çözmüş. Bunlara hep saygı duyuyoruz, bunları anlatıyoruz. İnsanlığa buluş yapmış olanları saygıyla anıyoruz ama o dünyaya kendi olm ayan nitelikleri yükleyerek palavra kesenlerin de hiçbir yardımı olmamış. Ruhla başlamış, ruhla bitirmişler. M- Bir noktada daha tespitte bulunacağım. Çağlar dedi ki, bir ilerleme sözü geçti. Ç- Aşama. M- Aşama, ilerleme, karmaşıklaşma dendi. Sizin evren şemanızda yok o. Hiyerarşi yok. Bana ilerleme, aşama, katmanlar bunların hepsi bir hiy erarşiyi çağrıştırıyor125. Sanki amaç insana doğru, akla doğru, zihne doğru evrilmekmiş gibi bir amaçlılık görüyorum ben. Onu kendine sor.

125

Aşama, karmaşıklaşma neden hiyerarşiyi çağrıştırsın?

On Yedinci Gün

321

Ç- Hayır. Sondan başa doğru bakarsan, sonuçtan nedene doğru gidersin. Niye amaçlılık olsun ki? Bir noktadan gerçekleşmemiş sonuca gidersen amaçlılık olur. Biz şu anda sonuçtayız. Sonuçtan geriye doğru gitmiyor muyuz? M- Ama bunu sonuç ve başlangıç olarak düşünürsen… Ç- Şu anda akıl sahibiyiz. Demek ki geriye doğru takip edebiliyoruz. Ama ben baştan akla gitmiyorum ki. Akıldan başlayıp geriye doğru t akip edebiliyorum, tek hücrelilere kadar gidebiliyorum. M- Tartışmak istediğim nokta bu. Burada bir ilerleme, çünkü hala fil ozoflar tartışıyorlar, tek hücrelilerden insana kadar varmıştır. Bu basamak basamak nihai amaç insandır. Ç- Sonuçta bir aşama var. Yavaş yavaş bir gelişimimiz var. Amaç yok sonuç var. M- Doğanın Diyalektiği’nde Engels der. Eğer insan yok olsa dünya üz erinde, doğa yeniden bir bilinçli varlık yaratacaktır. Ç- Ben şüpheliyim. Olası ama şart değil. M- Ben kesinlikle evreni böyle görmüyorum. Sürekli etkileşimler son ucunda oluşan bir sürü etkileşim ürünlerinden… İnsanın aklı da seçmesi de böyle çok abartılacak, çok ilerlemenin bir sonucu olarak görül ebilecek olay yerine… Napolyon Laplace’e demiş ki, senin sisteminde tanrı nerede? Benim evrenimde tanrı diye bir varsayım yok, demiş Laplace126. Sizin tartıştığınız konu da deney alanımızın dışında. Varsayım yapıyorsunuz. Deney alanının dışına çıkamıyoruz biz. Kant’ın belki tek hizmeti budur, deney alanının dışına çıkmayın, algı alanının, duyu alanının dışına. M- Transandantal ne oluyor hocam? O çıkmış ama. Ben Kant’ı savunmam da o çıkma değil. O, baştan kavramlar, yani aşkın kavramlar, peşin kategoriler var diyor zihnimizde. Düşünmenin, anlığın kategorileri bir de algının kategorileri diye baştan bir bilgiyi varsayıyor.

126

"[Sire,] je n'avais pas besoin de cette hypothèse -là." "I did not need to make such an assumption."

On Yedinci Gün

322

Ona geleceğiz ama o, deney alanının dışına numende çıkmış, birçok uyarısına rağmen. Sizin tartıştığınız konuda şunu demek istiyorum, bizim ilkelerimiz belli. Biri ötekinin üstündedir, hiyerarşi vardır, biri iyidir, öteki kötüdür, yok. Alanlar vardır, alanları bileceksin, o kadar. Evrenimizin düzeni budur. Çözümlemek kalıyor, çözümleyince de çıkıyor karşımıza. Amaç kategorisi, o önemliydi, başka alanlara girdik. Olan var, evrenimizin tümü bir olandır. Bir de olması gereken alan var. Biz, insansal yaş ama, kültürel yaşama, tarihsel yaşama, siyaset yaşamına geçeceğiz. Bir topluma giriyorsun, diyelim Fransa’ya gittin. Aklının köşesinden geçmeyen şeyler başına gelmeye başlar. Adamların yapı düzeni, toplumsal düzeni, kuralları bizimkinden çok çok farklı. Bu bizim yaşam alanımız, kurallar konmuş. Olması gerekenler alanımızdır, amaçsal alanımız. Doğada aile diye bir kurum var mı? Yok, kümeleşme var, görüy oruz. Ama insan evleniyor, yuva kuruyor, çocuk sahibi oluyor, çocuklarını eğitiyor. Demek bir amaçlılık alanı var. Bir hukuk düzeni kuruluyor. Ben gece uyurken, birileri gelip bıçaklarsa beni ne olacak, diyor. Devlet kurmuş. Devlet yapay bir olay. Doğada devlet diye bir şey yok. Devleti işleten yasalar yapmış, mekanizmalar üretmiş. Kültür üretmiş. Düğünün bir şekli vardır. Sen falan kızı beğendin, bugün gidip yatalım, evlilik başlasın, diyebiliyor musun? Annen gidiyor, baban gidiyor, arkadaşların devreye giriyor, sen iletişime giriyorsun, onun ailesiyle tanışıyorsun. Efendim bunu biz böyle yapalım. Yok, öyle yapamazsın kardeşim. To plumda kurallar var, bunun hep yöntemleri var, olması gereken alanları var. Bunlar ölçülmüş biçilmiş. Burada insanların elbette ki amaçsal alanıyla baş başayız. Sosyoloji, tarih, hukuk, dil, kültür, hepsi bizim amaçsal alanımızdadır. Biz, daha iyi yaşayabilmek için, daha düzenli yaşayabilmek için bir sürü amaçlar koymuşuz. Yasayı niye koyarsın? Suçtan korunmak için ya da bir işlemi usulüne göre yapmak için. Borç işlemi vardır, alışveriş işlemi vardır, bonolar, ticaret kanunu düzenlenmiş. Müjdat bir mal satıyor, çek ver diyor. O beş paralık kağıt ne ki para yerine geçiyor? Toplumsal düzen demiş ki ben bunun arkasındayım. Bu bay bunu ödemezse, sana katkıda bulunurum, onun hakkında takibat yaparım, demiş. Onun için güven i-

On Yedinci Gün

323

yorsun sen, kambiyo senetleri dediğimize. Bunlar bizim toplumsal alanımız. Nasıl kuracağız, nasıl geliştireceğiz, nasıl olursa iyi olur? Batı, bizim idolümüz değildir. Batıdaki demokrasileri biliyoruz. Batıda on tane padişahlık var, onu biliyoruz. Batının tüm dünyadaki en çirkin cinayetlerin failliğine örneklik yaptığını da biliyoruz. Bu gün de yapıyor. Onun için toplumsal alanı düzenlerken biz, elbette ki felsefeden yara rlanacağız, bilimden yararlanacağız ve bunları tartışacağız.

On Sekizinci Gün

325

Aristo’nun Platon’un karşısındaki tutumu söz konusu oldu. Onun için dedik ki biz, öncelikle Aristo’nun kendisine girelim, ondan sonra Pl aton’a geldiğinde Platon’la karşılaştıralım. Aristo’ya gücüllük, edimsellik ve dört neden öğretisiyle girmeye çalıştık. Metafizik adlı ünlü notları nda, notlar diyorum çünkü bu kitap değil, fizikten sonra yazıldığı için fiziğin ötesi denmiş, öğrencilerinin tuttuğu notlar. Platon’un bütün kitapları mot a mot, virgül virgül elimizde, Aristo’nun bir kitabı bile el imizde değil. Bu düşündürücü bir şey, neden öyle olmuş bilemiyorum. Aristo’dan kalan çok şey bugün –bilinçte– az çok biliyoruz. Aristo diyor ki, töz dediğimiz olgusal nesne, özdekle biçimin, formun birleşimidir. Özdek, gücül durumda bulunuyor. Bu, formla birleştiği zaman bir töz karşımıza çıkıyor. Aristo’ya dönelim kısaca. Bir formel neden var, eşyanın yapı düzeni. Dün kullandığımız bir paradigma vardı ; ev, eğretileme olarak kullanmıştık. Evi yaparken evin bir formel nedeni vardır. Mimar tarafından ya da bu işi beceren birisi tarafından o evin içsel düzenini, yapı düzenini dizayn eden bir plan. Aristo’nun özdek dediği, bizim töz dediğimiz şeyler de vardı. Ağaçlar, kiremitler, tahtalar, şunlar bunlar. Usta, etker neden, onları bir araya getirip yapıyordu, bu yapı düzenine göre. Tahta, kiremit, çimento, demir, diğer gereçler var. Dikkat ederseniz gücül halde diye bir şey yok, onlar töz olarak vardır öncelikle. Aristo’nun bize dedirtmeye çalıştığı husus şu: Diyor ki, gücül halde olan, bir olmayandır. Arkadaşlar gücül halde olmak da olmaktır. İşte ağaç, tahta için gücül halde bir nesnedir. Daha uzak, bir gemi için gücül halde bir nesnedir. Ama öncelikle bir ağaç var. Aristo bize demek istiyor ki, özdeklilik, gücül halde bir durumdur. İyi de nedir? Eğer o yok ise formla nasıl birleşecek? Varsa o zaman birleşmesine ne gerek var? Bakın yine mantık çıktı karşımıza. O koca mantıkçı, mantığa tosluyor. Bu nedenle Aristo’nun Metafizik’te bize sunduğu teori sağlıklı gözükmüyor. Platon, o bizim Greklerden, İyonya’dan getirdiğimiz boyut dediğimiz evrenin en temel yapı düzeninin temel özelliğini idealar kuramıyla ele alıyor. Bunu uzaysal ve zamansal yokluğa taşıyor. Öyle bir evren yok. Aristo buna karşı çıkıyordu. Uzaysal ve zamansallıktan çıkarsan, böyle

On Sekizinci Gün

326

bir evreni göremezsin. O nesnelerin içinde diyor. Dikkat edin, bir yere geldik. Özdekle birleşiyor, nesnenin içine sokmaya çalışıyor Aristo. Biz diyoruz ki; Aristo, çok indirgemiş. Bu boyut dediğimiz ilkeler, idealar, öz, eidoslar ya da formlar, evrenimizin içindedir. Yani zamanın ve uz ayın içindedir. Aynı zamanda, Aristo’nun da dediği gibi nesnelerin de içindedir. Fakat şu var; salt nesnelerin içinde değildir, çünkü o bir b oyuttur. Aristo, bu gibi yapılara düzey deyip çıkıyor. Bizim karşı çıktığımız o. Eğer idealar düzeyse, eğer nesnelerin içinde olmak dışında hiçbir özellikleri yoksa, nesneler öldüğünde ölür. Masalık ideası masanın içi nde, tamam. Aristo’ya orada katılıyoruz ama masalık dediğimiz i dea, masanın dışında da var. Evrenin içinde ama masanın dışında da var. Masa kırıldı, yandı geçti gitti. Usta yine masa yapar. Çünkü boyut olarak o, yapı düzeni olarak ustasının kafasında var. Bir ev yıkılır, de prem evleri yıkıyor, yerine yapılıyor. Bir insan ölüyor ama bakıyorsun bir sürü insan da yaşıyor. Demek ki idealar boyut olarak evrenimizin içinde vardır. Boyuttur, asla düzey değildir. Düzeyde de vardır. İnsanın içinde, öteki nesnelerin içinde vardır. Olmasaydı biz olamazdık. Platon’un pay almak, öykünmek dediği olay. Bakın, iki filozofu da eleştirdik. Ama bunlardan çok öge de aldık. Demek ki nesnelerin bir temel yapı düzeni var, ezbere gitmiyoruz. Sokrat’ın kavram dediği şey var, hayvan kavramı, insan kavramı, ağaç kavramı. Ama bir tikel de var. Kavramlar olmasaydı, bilgi olmazdı. Arda Denkel, kita plarında Aristo, gelip gelip Platon’un dağlarının dibinde çöker, der. Her şeyini kabul eder ama ideaları kabul etmez. Kabul etmediğin ideaların bilgisini nasıl kabul ediyorsun? Bilgi, tümelin bilgisi der, A risto. Bal gibi der, bunu Metafizik’te der hem de. Madem tümel diye bir şey yok onun nasıl bilgisi var. Cornford’a katılıyıorum, bocalayıp duruyor. Platon’un bir türlü aşmak mı aşmamak mı, yirmi yıl kalmış Akademia’da. İlikler ine kadar Platonculuk işlemiş, ondan bir türlü yakayı sıyıramıyor. Ama bir biçimde, kendisi de büyük bir deha, ondan da sıyrılmak istiyor. Demek oluyor ki, özdek diye gücül halde bir olguyu kabullenmek mümkün gözükmüyor. Çünkü bir olgusallık olmadan form ile birleşemez. Örn eğini verdik. Buraya kadar bir sıkıntı var mı?

On Sekizinci Gün

327

M- Benim aklıma şöyle bir şey geldi. Uzamlılığı sonradan edindiğimiz bir özellik olarak saydık. Dışkın yüklem dedik. M- Dışkın yüklem olarak söyledik. Bu bedenlilik için de geçerli. Elbette. Beden, uzam demektir. Uzayın bir parçası demektir. M- Özdekle beden de aynı şey diyebiliriz. Diyemiyoruz. Özdekle özdekliliği karıştırmayalım diyoruz. Sen özdekl isin, bedenlisin, gövdelisin ama sen bir özdek değilsin. O ufak vurguyu hep yapalım. M- Siz dediniz ki biz uzamlıyız. Uzamlı olduğumuz için de uzamlılık, bizim içkin yüklemimiz değildir, dışkın yüklemimizdir. Biz ancak oluşa geldikten sonra uzamlı oluruz, ondan önce uzamlı değiliz. Bu birazcık şuna benzemiyor mu? Uzamlılık, yani bedenlilik ya da özdeklilik, gücül halde var, oluşa geldiğimiz zaman formla birleşiyor ve biz artık özdekli, bedenli ve uzamlı oluyoruz. Eğer işi oraya götürürsek, bütün ilkeleri öyle düşünmeye başlarız. Dir ilik diye bir ilke yoksa, sen, ben, ya da bitki nasıl diri olabileceğiz? E vrende öyle bir ilke yoksa biz nasıl o ilke ile var olacağız? O yönden gidersen her şey evrende gücül olarak vardır, diyebilirsin. Biz ona karşı çıkmıyoruz. Bizim dediğimiz şu; Aristo’nun tözle karıştırarak, elle tut ulur, gözle görülür, duyumlarımıza seslenen bir nesne olarak sunmasına karşıyız özdeği. Yoksa özdeklilik elbette ki renklilik gibi bir gücüllük durumunda. Olabilir, ona karşı çıkmıyoruz. İnsan tohumunun içinde dirilik var, duyarlılık var şu var bu var. Orada gözüküyor mu? Zigotta kulak var mı? Ama biz diyoruz ki bu içerilmiştir, yarın büyüyecek, doğduğunda gözü, kulağı olacak diyoruz. Tamam, ona bir şey demiyorum, şiddetle katılıyorum dediğine. M- Benim dediğim o.

On Sekizinci Gün

328

Ona katılıyorum ama sen elle tutulur, gözle görülür, duyumlarımıza seslenen nesneye, töz yerine özdek dersen karşı çıkarım, diyorum. Özdek, biraz sonra da göreceğiz, bir niteliktir. Renk gibi, koku gibi, sertlik, yumuşaklık gibi bir niteliktir, o kadar. Bütün bu ilkelerle olduktan sonra da biz, uzamlılık, bir kip kazanıyoruz. Aristo’nun Greklerden gelen o yapı düzeninde büyük bir devrim yapamamış. Demiştik ki Grekler, tözü bilmezler. Niteliklere takılmışlar, ilk elere takılmışlar, sertlik-yumuşaklık, sıcaklık-soğukluk, nemlilikkuruluk, evreni öyle görüyorlar. İşte Aristo bundan paçayı sıyıramamış. Bunu da söyledik, töz fikri çok yavaş gelişmiştir. Daha sonra Latinlere geçeceğiz, substance127 diyecekler. Ne demek, dayanak. Yüklemlerinin dışında bir töz yok, yüklemleriyle var dedik. Tartışacağımız bir şey varsa tartışalım. Benim dediğim, batı felsefesi, Platon’dan ber i ruhbeden ikiliğini çıkartmış, Aristo buna belli oranlarda katılmış. Aristo omuz silker sık sık ama önümüze de bir şey koymaz. Boşa da omuz silkmez, onu da söyleyeyim. Platon diyor ki; ruh, bu idealar evreninde yaşar. Tenasüh, yani ondan ona geçme diyelim, şu insandan bu insana geçer. Tikellere geçtiğinde idealar evreninden indiğinde anımsar, bilgi odur der. Bu bize çok pahalıya mal oluyor. Beden ve zihin ikiliğine s ebep oluyor. Bütün felsefecilerin ayaklarına dolandığı şeydir. Öyle bir şey de yok, çok da basit bana göre. Biz bedenliyiz, o kadar. Anlığımız, bedenimizin düşünen bir parçası. Bedeni boğazdan aşağıya, kafaları ndaki o, yukarı zihin. Yok öyle bir şey. O da beden. Ayak gibi bu da bed enin bir parçası. Bu, ince gibi gözükse de bana çok derin gözükmüyor. Niye bu kadar ayaklarına dolandı? Bir de çok açık gibi gözüküyor bana. Sadece eskatolojik düşünceler, gökyüzüne çıkmaya çalışmalar, bunları şaşırtmış, yolundan etmiş.

127

substance (n.) c.1300, "essential nature," from O.Fr. substance (12c.), from L. substantia "being, essence, material," from substans, prp. of substare "stand firm, be under or present," from sub "up to, under" + stare "to stand," from PIE root *sta- "to stand" (see stet). A loan-translation of Gk. hypostasis. Meaning "any kind of corporeal matter" is first attested mid-14c. Sense of "the matter of a study, discourse, etc." first recorded late 14c.

On Sekizinci Gün

329

Ç- Bunların hiçbirinde metafor yok değil mi? Yani dosdoğru bunu tartışıyorlar. Gözüktüğü kadar yok. Ç- O manada belki kabul edilebilir hale gelir ama… Platon’un kendi deyimi var. Diyor ki, metaforlar, paradigmalar kullan arak bir bilgiyi kolay anlaşılırdan zor anlaşılıra doğru gitmek için kull anacağız. Benim de hoşuma gidiyor bu. Ama burada metafor yok. Ç- Daha öncesinde vardı. Doğa olaylarını, astronomiyi o şekilde anlatıyorlardı. Bunlarda yok herhalde. Zorlama olacak. Biz, tözü Aristo gibi algılayamıyoruz. Ama Kategor iler’de çok güzel bir töz tanımı var. Diyor ki, kendi ile olan ve bili nendir. Yapı düzenine girmeden. İlinekleriyle töz arasındaki ilişkiyi gündeme getirir. Kimi olanlar, diye başlar zaten. Kimi olanlar da başkasının sı rtında olur, der, renk, koku gibi, ilinek dediğimiz şeyler. Katılıyorum buna. Diri olmasa Müjdat olamaz, duyumlu, uslu, istençli, birleşik olmasa olamaz. Ama Müjdat bir metre seksen santimse bu özel ilineğidir. İki metre de olabilirdi, bir metre on santim de olabilirdi. Esmer, beyaz, sarı olması, kumral olması ilineğidir. Onun o olmaktan çıkartmaz, o olmasını da sağlamaz. Platon’da, geçerken herhalde atladık diyelim, bir şeyi vurgulamak ist iyorum. Platon, idealar arasında göze görünür bir hiyerarşi yapmıyor. O önemli, o önemsiz, şu daha önemli gibi bir şey yapmıyor. Yalnız bir ideayı, o da iyi ideasıdır, bunu tartışmak istiyorum sizinle, başat idea olarak bütün ideaların ve bütün evrenin ondan türediği yollu bir görüşü var, Devlet diyaloğunda. Diyor ki; iyi ideası hem nesnelerin olmasını sağlar, hem bilinmesini sağlar, güneş gibi. Güneş nesneleri aydınlatm asaydı biz göremezdik, cinsinden. M- Öncelikle biz, ideayı kabul ediyor muyuz? İdeayı kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz sorununda değiliz. Nesnel erin yapı düzeni dedik, onu kabul ettik, evrenin içindedir dedik, onu

On Sekizinci Gün

330

kabul ettik, Platon’u yonttuk. Aristo’yu tamir ettik. Nesnelerin içinde değil, evrenin içinde vardır, kavram dedik buna. Yapı düzeni dedik, var. Ama biz orada değiliz. Biz Platon’dayız. M- İyi ideasını, bizim o ideayı kabul etmemiz gerekiyor. Platon’un ded iği gibi bir idea var, o halde şimdi iyi ideasından… Platon’un dediği gibiye zorlamadan, deriz ki evrenin içinde idealar var, tümeller var, yapı düzenleri var. E- İdeal iyi, ondan mı bahsediyoruz? Platon’un dünyasına geçmeden. Geçmeden. Sen evrenin içinde kal, öyle düşün. E- Herkes için iyi. Ben sadece Platon’un dediğini aktardım, onu tartışalım dedim. M- Benim kafamda idea, tam oturmuyor. Ben ideadan çok basit bir şey anlıyorum. Evrensel yapı düzeninden ziyade ya da Platon’un her şeyin ortaya çıktığı şeyden ziyade, benim ideadan anladığım, çok insani. Mesela ne? M- İdea, bizim zihnimiz olmasa var olabilir miydi? Olabilirdi. Bizim anlığımız hiç yok. Hayvanlar türeyip gitmeyecek mi, çiftleşmeyecekler mi? Aslan olmayacak mı, aslanın yavrusu olmayacak mı? M- Bunlar olacak ama bunların ideası olmayacak. Onu konuştuk. Aslan diye bir yapı düzeni var. E- Ben bu ideayı çok genişletme taraftarı değilim aslında. Her şeye belki uyarlanmaz. Penrose diye bir bilim adamı var, Tübitak’tan da Kralın Yeni Usu diye bir kitabı var128. Tam matematiği buraya yerleştiriyor. Popper gibi üçlü dünya sistemi var. Sadece matematiksel Platonik dü n-

128

Kralın Yeni Usu I - Bilgisayar ve Zeka / Kralın Yeni Usu 2 - Fiziğin Gizemi / Kralın Yeni Usu 3 - Us Nerede? Roger Penrose, Tübitak Yayınları, Çev: Tekin Dereli

On Sekizinci Gün

331

ya, fiziksel dünya ve dinsel dünya. Diyor ki, her şeyin üstünde bu mat ematiksel dünya vardır, oradaki formlar vardır. Hocamın dediğine bur ada katılıyorum, insanlar bunu keşfederler. Orada objektif bir gerçeklik var, matematiksel dünya. Öyle şeyler var ki, fraktallar mesela, ilginç çizimler. O aslında doğada var. Biz onun denklemini yazıyoruz, bilgis ayara verdiğimiz zaman öyle bir şekil çıkıyor ki ortaya, insanın aklının hayalinin alamayacağı bir şey. O gerçekten olmasa, nasıl çıkacak ortaya? İnsan yaratımı değil o, var. Çünkü insan yapamaz onu. Çok basamaklı bir sayıyla, çok çok basamaklı bir sayının çarpımını, insan düşünebilir mi? Ama var. Bir matematik form dünyası var ve bu matematik form dünyası, fiziksel dünyayı biçimlendiriyor. Baktığımız zaman doğadaki her şeyi matematiksel formülle açıklayabiliyoruz. Belki ileride, bu h enüz başarılabilmiş değil ama insanın davranışı, beyni bile matematiğin diliyle, belki çok karmaşık denklemlerle ifade edilecek diye bir inanç var. Matematiksel dünyanın bütün yapısını henüz anlayamıyoruz. İ nsanlar aslında o matematiksel dünyayı keşfediyorlar, zihinleriyle. İki dünya diyor Popper. Doğal ve yapay dünya. Dil düzeni, sosyolojik yapılar, değerler sistemi vesaire yapay düzen diyor. E- Bence burada ideadan ziyade Aristo’nunki daha yakın. Doğada böyle bir potansiyel vardır. Ç- Gücüllük. E- Gücüllük vardır. İnsan, sonuçta bir ideaya göre oluşmadı ama doğada böyle bir potansiyel vardı. Cansız madde, bir şekilde bir araya gelip üreme yeteneği kazandıkça ve bilgisini bir sonraki nesle aktardıkça, canlılar oluştu. Doğada böyle bir potansiyel vardı ama idea yoktu d emek bana da daha yakın geliyor. Doğa bütün olasılıkları karşımıza çık arıyor, aklımıza gelen ve gelmeyen. Olası olan her şeyin ortaya çıkması var. İdea yok, sadece olabilecek şeyler oluyor. Biz de olasılıklardan bir tanesiyiz sadece. Platon ideaların bir resmini çizmiş değil. Karşıdan, idea geliyor diyeb ileceğimiz bir resim yok ama demek istedikleri var. Hangi kitabına gir-

On Sekizinci Gün

332

sek, diyor ki, bu güzellik, uyduruk bir güzellik, güzellik ideasına pek uymuyor. Yani güzelliğin bir ideası var. Devleti işler, böyle devlet olmaz der, devlet ideasına ulaşmaya çalışmalıyız, devletin bir ideası var. En yetkin biçim diyebiliriz, en olgun biçim. Olabilecek en güzel, sağlamı, en düzgünü şeklinde anlatabileceğimiz yapı düzenleri. Yoksa bir yere çı ktık, gittik, uzay yok, zaman yok, idealar orada kendi evrenlerinde oyn ayıp düğün yapıp geziyorlar. Yok öyle bir şey. Ama evrenimizi tanımak gerekiyor. Trilyonlarca nesneyle boğuşup dururduk , eğer bu yapı düzenlerinde ortaklık olmasa. Bir ağaç soyu var, o ağaçtan gelen kendi yapı düzenleri içerisinde binlerce tikel ağaç var. Meyveli, meyvesiz, ince yaprak, kalın yaprak… Bu kavramsal ekonomi elimizde olmasaydı baş edemezdik. Şunu da söylüyorum; Platon’u yonttuk, indirdik aşağıya. Öyle bir evren yok, deney alanımızda, gözlemimizde değil. Aristo’nun söylediği gibi, boyutları iterek, boyutları bir tarafa atarak sen, tikellerin içine soktuğun nesnelerle yaşatamazsın. Öldüğünde ölür o. Eğer ölmez diyorsan, benim dediğimi diyorsun. Ölür diyorsan, o zaman evren diye bir şey kalmaz. Türü gitmiş ağaçlar, bitkiler, hayvanlar olabilir ama evrenin kesin ol arak bir boyutu var. Aksi halde süremezdi. Süren ne, diye sorarlar size. Evrenin bir kalıcılık-geçicilik boyutu diye düşündük, bir de değişendurağan evren. Yok durağan evren yok, her şey değişiyor ama bu değ işen evrenin tepesinde bir de kalıcı evren var. Terimler farklı, olgular farklı, yapılar farklı. Biz bir kalıcılıktan söz ediyoruz. Kalıcılık kesin olarak var, ama şöyle yorumlayın ama böyle yorumlayın. M- İdeadan yola çıkarsak olayı fiziksel olarak anlatmıyoruz. Fizikten yola çıkarak olayı anlayabiliyoruz. Evren, bir enerjidir, bu enerjinin biçimleri vardır, bir sürü cisme dönüşür. Bunlar belli orantılarda bir yapı düzeni oluşturur. Buna insan deriz, bitki deriz, hayvan deriz, taş vesaire deriz. Bunlar aynı cisimlerdir aslında. Terimlerin adını değiştiriyorsun. Bu, evrenin yapısını değiştirmez. Bu hesaba göre her yüzyılda ayrı nesneler olmalıydı. Dediğin gibi fiziksele indirgediğimiz zaman, her yüzyılda ayrı ayrı…

On Sekizinci Gün

333

M- Yüzyılı bırakın hocam, şu an bir sürü nesne yok oluyor ve bir sürü nesne oluşuyor. Saniyede bence değişiyor. Grek tragedyası var. Orada anlatır böyle, insanların evrensel karakterlerini, kıskançlık nedir, hırs nedir anlatır. Alıp okursunuz, sanki maha llenizdeki olayları anlatıyorlar, onun için hoşunuza gider. O zaman a nlarsınız bu eski Yunan sitelerindeki amfi tiyatroların neden dolup dolup taştığını. Yakalamışlar, insanın evrensel doğasını anlamaya çalışmışlar. Bunları yadsıyamayız, bunu vurgulamaya çalışıyorum. Bizim burada yapmaya çalıştığımız, bu çok büyük insanların ürünlerini tartışmak. Ben Platon’u anlattım, Platon bunu dedi, bunu bileceğiz. Benimsemeye gelince, yaşam çok çeşitli koşullarda geliyor önümüze. Bunu değerlendirirken daha güzel değerlendireceğiz. Sorguladığımız zaman bu olacak. Aristo’dan paçasını sıyıramadan batı, batı uygarlığını kuramadı. Yüzyıllarca Aristo’yla boğuştu. Hatta o gün sen Eagleton dedin, hala Aristocu. Aristocu bir sürü adam var, bütün yanlışlarına rağmen. İyi de Aristo, insanın ufkunu genişletmiştir. Bilimsel bakışı sağl ayabilmen için sana bir ufuk vermiştir. Sen git dağda üç tane geri zekalı, ağzı soğan kokan herifle tartış tartış sohbet et, bir gün gel bilimsel ol, olamazsın. Ama gitmiş Atina’da Platon’un, Aristo’nun dizinin dibine oturmuşsan bilim adamı olmak adına bilimin dibine gelmişsin deme ktir. O ufuk veriyor sana. Bizim yapmaya çalıştığımız o. Ç- Başladığımız yer, “iyi” idi. Onu tartışalım demiştim, onu epey aştık. M- Baştan reddettik çünkü. Müjdat ayak koydu bize. Onu tartışalım istiyorum ben. İyi çok açık ki bizim bugünkü dilimiz bakımından bir etik terim. Kötünün karşıtı olan terim. İyiye ne demiştik biz? Dedik ki, doğru. Halk arasında doğru eylem deriz. Doğru terimi, bir göçmen olarak, konuk sanatçı olarak etik alanda yer aldığında ona doğru deriz, bu eylem doğru. Etik alanın temel terimi iyi ve kötüdür. Fiziksel nesnelerin tümeli nasıl iyi olabili r? Bir eylemin tümeli olan iyi, nasıl olur da fiziksel nesnelerin de tümeli olabilir? Esas

On Sekizinci Gün

334

onu sormak istedim. Demek istedim ki, Platon’un Devlet diyaloğunda söylediği bu. Bütün olanların oluş nedeni ve bu olanları bilmemizi sağlayan güneş. Ç- Soruyu yine soralım. O ayrımı iyice koyarsak, insan yoksa iyi de yok kötü de. Bunu söyleyebilir miyiz? M- Bence söyleyebiliriz. Ç- İnsan yoksa iyi de yok kötü de yok. Ona geleceğiz. İyi ve kötü, birileri ona öyle demiş diye değildir. Vardır da asla bilinmeden kalacaktır. Bizim anlığımıza getirip çaktığımız zaman Berkeleyci olup çıkarız. Anlığımızda olmayan olmaz. Sen bil bilme, bir iyi olmalı evrende, bir kötü olmalı. Çünkü iyi ve kötü uzlaşım sorunu deği ldir. Bir doğa sorunudur, buna geleceğiz. İnsan var, bunu akıllı felsefeci tartışmaz, yani onun varsayımsal yokluğu üzerinden felsefe yapmaz. M- Ben Çağlar’ın dediğini şöyle anladım. İyi ve kötü kavramlarını doğ aya atfedemeyiz. Doğada iyi ve kötü yoktur, sadece insanda vardır. İnsan için kavramlardır, yapay kavramlardır. Ama yapay olması, onun uzlaşımsal olduğu anlamına gelmez. İnsan doğası için basbayağı da doğaldır. Bir insan alanı var, iyi ve kötü alan var. Yine kaçtık, kaçıyoruz, Pl aton’dayım ben. Bu iyi ideası ve kötü ideası eylemlerle ilgili. Eylemi d eğerlendirdiğimiz zaman karşımıza çıkan bir durum. Bu eylemlerin iyi ya da kötü olmasının fiziksel nesnelerle ne ilgisi var? İyi nesne olur mu? Onu sordum. M- Benim anladığımı söyleyeyim. İnsan, iyiyi ve kötüyü yaşıyor. Nesn elerin iyiliğinden ya da kötülüğünden değil, nesnelerin onda bıraktığı etkiden dolayı yaşıyor. Siz ona eylem diyorsunuz galiba. Ben eylem demiyorum ona, o başımıza geliyor. M- Başımıza gelen bir şeye kötü diyemeyiz. Diyemeyiz. Etik anlamda kötü diyemeyiz, zararlı deriz. E- İnsanın yaptığı şeyler iyi ya da kötü olabilir.

On Sekizinci Gün

335

Zararlı var, kötü var, yararsız var. M- Buradan soruyu şimdi sorarsak, tartışabiliriz. İnsanlar arasındaki ilişkilerde idealden söz edebilir miyiz? İdeal toplum yaşamı, ideal ilişk iler, ideal yaşama biçimi… İnsan ilişkilerinde iyi ve kötüyü yaratan nedenler nelerdir? Biz neden bir eylemi iyi ya da kötü olarak algılarız. Bence öncelikle bu soruyu yanıtlamak gerekiyor. Daha oraya gelmedik. O soruya bir saat iki saatte yanıt veremeyiz. İy inin ne olduğu, kötünün ne olduğu konusu etiğin omurgasıdır. Onu yanıtladığın an etik, konu olarak bitmiş demektir. Benim şu andaki konum şu: Bir eylemin özelliği, iyi ideası, bir eylemin nitelenmesidir. İyi ya da kötü olması, o eylemin niteliğidir. Buradan iyi ideasından fiziksel ne snelere Platon nasıl kaymış? Onu demek istiyorum, kayabilir mi? Ağacın ideası, iyi ideası olabilir mi? Ç- Olabilir. Olamaz. M- Şimdi yetkinlikten mi söz ediyoruz? Hayır. M- İyiden kastı etik değil mi hocam? Etiksel de demiyor. İyi ideası, devlette yazılanı aktarıyorum, öteki bütün nesnelerin oluşlarının ve bilinmelerinin nedenidir, diyor. Oluşlarının dediğine göre, başat idea mevkiine getiriyor. Bu, şu anlama geliyor; insanın da ideası iyi ideasıdır, diyor. İnsanın üstünde bir iyi ideası var. Bu doğru olabilir mi, onu tartışmak istiyorum. Açıkça söyleyeyim ben, Platon burada bir uçuşa çıkmış, fazla abartmış gibi geliyor. İyi ideası, iyi eyleminin ideası olabilir. Bir eylem ideasıdır, nesnelerle ilgili olmamak gerekir. Aksi halde terimler yerlerinden edilmiş olur. M- Bana da öyle geliyor. Nesnelerle pek alakalı değil. Ama sanki Platon, sizin aktardığınıza göre, her şeyin bir iyiye göre tanımlanması…

On Sekizinci Gün

336

Bakın, Plotinos’a geçerken gerekli olacak. Platon, Timaeus diyaloğunda diyor ki; Tanrı, iyi olduğundan dolayı, iyilikte dolmuştur, taştığı için evreni yaratmıştır. Çünkü iyinin doğasında iyilik etmek vardır, diyor. Burada bir evren tasarımı var. Bunları niye söylüyorum? Yarın okuy acaksınız bu kitapları. Bunları okudukça, bunları nasıl atlamışız, dem eyesiniz söylüyorum. Bir biçimde Platon’da var bunlar129. E- Tanrı iyilikle dolmuş, taşıyor ama yarattıktan sonra bir sürü kötülük oluşuyor. İyi ki kötülükle dolmamış diyeceksin, katılıyorum. Ç- Bu biraz mitolojiye kayıyor. Bu, Platon’un görüşü. Yoksa evrenimiz iyi anlamına asla gelmiyor. Ke ndi kendilerine şişeyi doldurmuş boşaltmışlar. Evrenimiz pek o kadar iç açıcı değil.

129

Timaios - Öyleyse, oluşla evreni yaratanın, onları neden yarattığını söyleyelim. Yaratan iyiydi, iyi olanda da hiçbir şeye karşı hırs uyanmaz. Hırs duymadığından her şeyin de e lden geldiğince kendisine benzemesini istedi. Bilge insanların kanısına göre oluşan evren düzeninin en esaslı ilkesi budur, biz de bu kanıyı güvenle paylaşabiliriz. Gerçekten, Tanrı her şeyin elden geldiğince iyi olmasını, kötü olmamasını istediğinden, devinimsiz olm ayan, kuralsız düzensiz bir devinim içinde olan, gözle görünen şeylerin bütününü aldı; düzenin her bakımdan daha iyi olduğunu düşünerek onu düzensizlikten düzene so ktu. Ama her şeyden üstün olanın yaratacağı nesnenin, en güzel nesne olmamasına olanak yoktu ve yoktur. Biraz düşününce, ayrımına vardı ki, gözle görünecek biçimde yaratılmış şe ylerden, hiçbir zaman zekâsı olan bir bütünden daha güzel, zekâsız bir bütün çı kamaz. Bundan başka, hiçbir varlıkta ruh olmayınca zekâ bulunamayacağını da anladı. Bu düşüncenin sonunda zekâyı ruha, ruhu da bedene koydu ve evrene özü bakımından olabi ldiğince iyi bir yapıt yaratırcasına biçim verdi. İşte bu temelin, yakın düşünüşe göre gerçekten bir ruhu, bir zekâsı olan bu evrenin, bu canlı varlığın, Tanrı kayrasıyla yaratıldığını söylemek gerekir. Bu iyice anlaşıldıktan sonra, yaratanın, evreni hangi canlı varlığa benzeterek yarattığını söylemeliyiz. Onun istekleri bakımından birer bütün değil de, ancak birer parça olan şeylerden birine benzetilerek yaratıldığını sanmayalım; çünkü tam olmayan bir şeye benzeyen herhangi bir şey, hiçbir zaman güzel olamaz. Ama, birer pa rça olarak teker teker ya da tür tür bütün öteki canlı varlıkları içine alan bir şeye benzetildiğini, evrenin her şeyden çok böyle bir şeye benzediğini ilke edinelim. Gerçekten bu örnek, bütün kavranabilen canlıları içine alır, tıpkı bu evrenin hem bizi, hem de yarattığı gözle görünen bütün varlıkları içine aldığı gibi. Çünkü Tanrı dünyayı, olabildiğince kavranabilen varlıkların en güzeline ve her bakımdan en kusursuzuna benzetmek istediğinden, özleri bakımından bütün canlı varlıkları içine alan, gözle görülür bir tek canlı varlık yaratmıştır. – Timaios, Platon, Çev: Erol Güney-Lütfi Ay, MEB

On Sekizinci Gün

337

Bir de arkadaşlar, bilgi kuramı bakımından, aydının görevi bakımından açıklamak istediğim şu var: Devlet diyaloğunda mağara eğretilemesi vardır. Bu tam eğretilemedir, ortaya bir paradigma koyuyor. Mağarada nesneler var. Nesneler, konmuş oraya sıra sıra, bir de sahne var. Bir tiyatro düşünün. Arkada da bir ışık yanıyor. Ateş yakmışlar her tarafı aydınlatıyor. Biz insanlar da nesnelerle perdenin arasında oturmuşuz perdeye bakıyoruz. Arkada neler oluyor bilmiyoruz. Işığı görmüyoruz, nesneleri görmüyoruz. Işık yanıyor, nesnelerin gölgesini sahneye yansıtıyor, biz görüyoruz. Platon diyor ki; bu gördüğünüz tikeller, uyduruk nesneler, öykünmeler, gölgeler, ölü nesneler, değişen dünya, sövüyor. Siz orada karanlığa girmişsiniz, boğulmuşsunuz, bu nesnelerle olmuş ve bitmişsiniz. Ve diyor ki; siz, orada o karanlığın içinde hiçbir bilgiye k avuşamazsınız. Orayı bırakacaksınız, mağaradan çıkacaksınız, idealar evrenine gidip bilgiyi edineceksiniz. Aydın budur, diyor. Platon burada tabii ki çok temel bir konuya değiniyor. Her felsefe tarihinde vardır mağara eğretilemesi. Orada ağzı soğan kokan toplumun içine gömüldün, onun söyleşileri, günlük deyimleri, tartışmaları, onların içinde oldun bittin, diyor. Onları terk edip gerçek bilgiye kavuşmadan onları aydınlatamazsın. Arkadan ışık yanar, nesnelerin gölgesi sahneye vurur, sen onu görürsün. Orayı terk et, mağaradan çık, karanlıktan çık. Bugün bakıyorsun ki senin aydın dediğin, ya da aydın demek istediğin adamlar mağaradaki karanlığın yoğunluğundan rahatsızlar. Diyorlar ki, daha karanlık olsaydı, daha karanlık olsaydı da hiçbir nesneyi görem eseydik. Öteki insanlar da göremeseydi, onları çaka çaka kullansaydık. Platon’un dediği bu. Kalabalıktan, mağaradan çık, aydınlığa git, ideaların içine gir, yapısını öğren, ondan sonra toplumu aydınlat. Sana bir paradigma koyuyor, evren bu, diyor. Sen yaşam alanına taşıyorsun bunu, bakıyorsun, tıka basa her tarafın dogmatik adamlarla dolmuş. Platon’un dediği, bilgi bakımından, böyle bir eğretileme. Bunu da bilmiş olalım. M- Çok güzel bir eğretileme. Belki de bu kadar süre insan zihninde canlı olmasının sebebi, çünkü çok şeyi açıklıyor.

On Sekizinci Gün

338

Mağaradan çıktın mı görüyorsun her şeyi 130.

130

[514a] “Ve şimdi,” diye sözüme devam ettim, “doğamızdaki (yaradılışımızdaki) eğiti lmişlik ve eğitilmemişlik hali arasındaki farkı aşağıdaki olaylara bakarak benzetme (eğretileme) halinde kavramaya çalış. İnsanları yerin altındaki, mağaraya benzer bir mekânın içinde kafanda ve gözündecanlandır; bu mekânın, ışığın geldiği yönde, mağ aranın kendisi kadar geniş bir ağzı (girişi) bulunmaktadır. Bu mağaranın içinde insa nlar, çocukluktan itibaren orada yaşamak mecburiyetinde kalmış ve sadece karşılarına (ön tarafa) bakabilecekleri, ama zincirlerden ötürü başlarını (sağa sola) çeviremey ecekleri şekilde boyunlarından ve bacaklarından zincirlenmiş halde yaşamaktadırlar; çok uzaklardan, arkalarından ve yüksekten bir ateşin ışığı parlamaktadır; bu ışı k ve zincirlenmiş insanların arasında, bir yol yukarılara gitmektedir; bu yolun üzerinde, tıpkı kukla oynatanların seyircinin önüne çekmiş oldukları ve üzerindeki sahnede s anatlarını icra ettikleri tahta-perdeye benzeyen alçak bir duvar düşün.” “Kafamda canlandırabiliyorum,” dedi Glaukon. “Bu duvarda, bunu da canlandırmaya çalış, insanlar (uçları duvar hizasından taşan) çeşitli araç gereci, insanların ve başka yaratıkların tahtadan ve taştan heykellerini, kısaca sanat yoluyla (yapay yoldan) imal edilmiş her şeyi taşıyarak geçsinler ve (duvarın arkasından yürüyüp giderken) yer yer konuşup, yer yer suskun olsunlar.” “Sözünü ettiğin benzetme ve şu zincirlenmiş olanlar çok ilginç.” “Bizlere benziyorlar! Çünkü başlangıçta ateşin (ışığının) karşılarındaki duvara yansıttığı kendi gölgelerinden ve öteki şeylerin gölgelerinden başka bir şey görmüyorlar, a nlıyor musun?” “Elbette, vücutlarını ömür boyu hareketsiz tutmaya mecbur olduklarına göre!” “Aynı şey (arkalarında kalan alçak duvarın arkasında) taşınan araç gereç için de geçerlidir, öyle değil mi?” “(Bu zincirlenmiş insanlar) kendi aralarında konuşabilecek olsalar, gördükleri gölg elerden söz ederken, gerçek (hakiki) nesnelerden söz ettiklerini sanacaklardır, öyle d eğil mi?” “Mecburen!” “Şimdi bu hapishanede (mağarada) karşılarındaki arka duvardan bir ses yankısı olsa, (arkalarında kalan) duvarın arkasından geçenlerden biri bir şeyler söylese, (zinci rlenmiş olanlar) bu sesin önlerindeki duvara yansımış gölgelerden başka bir yerden gelmemiş olacağını düşünmezler mi?” “Aynen öyle yaparlar Zeus aşkına!” “Sonuç olarak: Bu insanlar o araç gerecin gölgelerinden başka hiçbir şeyi gerçek (sah ici) yerine koymayacaklardır.” “Zorunlu olarak.” “Şimdi artık nasıl olmuş olursa olsun, bu insanların zincirlerden ve olup b iteni anlamama durumundan kurtulup esenliğe çıktıklarını ve şu söyleyeceklerimin olup olm ayacağını bir düşün. Aralarından birinin zincirleri çözülüp hemen ayağa kalkmaya ve başını sağa sola çevirmeye, yürüyüp ışığa bakmaya mecbur tutulduğunu; bütün bunl arı yaparken, daha önce gölgelerine bakmak durumunda kaldığı nesnelere, bunların ışığı yansıtıp göz kamaştırmaları yüzünden bakamadığını düşün –daha önce sadece boş şeyler görmüş olduğu, şimdi ise oluş’a daha yakın durduğu ve gerçek (sahici) ne snelere yöneldiği için daha doğru (hatasız) gördüğü kendisine söylenecek olsa ne yapar

On Sekizinci Gün

339

sanıyorsun? (Daha önce arkasında kalmış alçak duvarın arkasından geçen) her bir kişi için dikkati çekilerek bunların ne olduğu sorusuna cevap vermeye zorlansa? Şaşkınlığa uğrayıp daha önce gördüklerinin şimdi kendisine gösterilenden daha gerçek (sahici) olduğunu düşünmeyecek midir?” “Kesinlikle.” “Peki, onu ışığa bakmaya zorlasalar gözleri acıyacak ve bakması gerekene şöyle kaçamak bir şekilde bir göz atacaktır; bu gördüğünün, ona son gösterilenden daha açık seçik (belirgin) olduğunu düşünecektir, öyle değil mi?” “Öyle!” “Peki onu,” diye sormaya devam ettim, “bulunduğu yerden zorla çekip alsalar, güneşin ışığını görene kadar bırakmadan zahmetli ve dik yokuştan yukarı çıkarsalar bu sürüklenmeye karşı acı duyup isteksiz olmayacak mıdır? Ve güneş ışığına çıktığında, gözleri ışığın parlaklığından iyice kamaşmış halde, bundan böyle hakiki diye ona göstermeye çalıştıkları şeylerden tek birini bile fark edemeyecektir, öyle değil mi?” “En azından hemen!” “Mağaranın dışındaki (üst) dünyayı incelemesi gerekiyorsa, önce (gözlerinin ışığa) alışması gerekir diye düşünüyorum; başlangıçta en rahat fark ettiği şeyler gölgeler olacaktır, ardından insanların ve öteki nesnelerin sudaki yansılarını. Sonra da onların kendilerini; bunun ardından gündüzleri güneşi ve ışığını değil de özellikle geceleyin gökteki nesneleri çok daha kolay inceleyebilecek, yıldızların ve ayın ışığına başını ka ldırıp bakabilecektir.” “Elbette!” “Ancak en son, güneşi, o da sudaki ya da başka bir cisimdeki yansımasıyla değil de, gökteki yerinde görüp varlığını (özünü) fark edecektir.” “Mecburen!” “Ardından akıl yürütme yoluyla mevsimleri ve yılları yaratanın ve dünyada görünebilen her şeyi yönetenin ve bir şekilde gördüğü her şeyin ilk nedeninin güneş olduğunu anlayacaktır.” “Elbette, buraya kadar getirecektir akıl yürütmeyi!” “Şimdi devam edelim. Şimdi kalkıp da biri ona ilk ikametgâhını, o zamanki bilgilerini ve onunla birlikte tutsak edilmiş olanları hatırlatacak olsa, yerini değiştirmiş olduğundan ötürü bunu mutlulukla karşılayıp ötekilere üzülmeyecek mi?” “Hem de çok!” “Bir zamanlar kendi aralarında, önlerinden geçen nesneleri (gölgeleri) en net görmüş, nesnelerin hangisinin ötekilerden önce, hangilerinin daha sonra, han gilerinin de birlikte geçip gittiğini en iyi fark etmiş ve bunları kafasına en kesin şekilde kaydetmiş, bu bakımdan da gelecekte ne olacağına akıl yürütme ile karar verebilecek olanlara onurlu mevkiler ayırmış ve aralarında ödüller koymuş olsunlar, bu adam o eski yerdekilere özel bir özlem duyup onların arasında onurlu bir mevkiye sahip olan, iktidarlı ve ku dretli kimseleri kıskanır mı, yoksa o Homeros’un dediği gibi, ‘Kırsalda yoksul bir ad amın yanında, ücretle iş yapmaya mı can atacaktır?’ O geçmişteki boş düşünceleri taşımak ve o eski tarzda yaşamak yerine her şeye katlanmayı mı yeğleyecektir?” “Bence, o (mağarada) yaşamaktansa, her şeye katlanacaktır.” “O zaman şunu da bir düşün: Böyle biri tekrar geri dönüp oraya inse ve yerine otursa, az önce güneşli yerden geldiği için gözleri karanlıkla dolmayacak mıdır?”

On Sekizinci Gün

340

Hiyerarşi, salgın hastalığa benzer. Kraldan yanına, yanındakinden yanına, ta aşağıya kadar iner. Karanlıkta olmak işimize geliyor diyorsun ya o hiyerarşide biz de bir yerdeyiz de onun için. M- O olayın bir tarafı. Bir tarafı da şu, biz önce gölgeleri görürüz, diy orum ben. E- İnsan olarak mı, toplumun içindeki birey olarak mı? M- İnsan olarak. E- Ben ona katılmıyorum. Ç- Ben de katılmıyorum. E- Biz böyle bir toplumun içine doğduğumuzdan bunlar kafamızda biçimleniyor. M- O zaman şöyle söyleyeyim. Eğer bir adada doğmuş olsaydın, önce gölgeleri görecektin. E- Önce gölgeleri değil ama bilgimiz olmayacaktı. M- Gölgelerden kastım şu; biz, nesnelerin etkisine maruz kalırız ve m aruz kaldığımızda zihnimizde oluşan bir fikir oluşur. Biz o fikri ilk bilgi olarak alırız. İşte o nesnelerin etkisiyle oluşturduğumu z o ilk bilgiye, gölgeler diyorum. Ç- İlkellerin her nesneye ruh yüklemesi gibi mi? M- Hayır o değil. Biz, bedenli olarak, dünyadaki, evrendeki bir sürü nesneden etkilenerek oluştururuz ilk bilgileri. Bunun ötesine geçtiğimiz

“Hem de nasıl!” “Ve aşağıda, hâlâ zincirli olanlarla, kendi gözleri henüz karanlığa alışmadan gölgelerin birbirinden ayırt edilmesi konusunda iddialara girişse –biliyorsun karanlığa alışma süresi pek o kadar kısa değildir– kendisine gülüp yukarıda gözleri yozlaşarak geri döndüğünü ileri sürerek onunla alay etmeyecekler mi? Dolayısıyla da tırmanmayı göze almaya değmeyeceğini söylemeyecekler mi? Ve (bu kişi) kalkıp ötekileri zincirlerinden kurtarmaya ve yukarıya çıkarmaya çalışacak olursa onu ellerine geçirdikleri nde öldürmeye bile kalkmayacaklar mıdır?” “Eminim öyle yapacaklardır.”

On Sekizinci Gün

341

zaman o nesnenin özelliğini anlarız. Ondan önce nesnesin etkisini, bizdeki etkileşimi anlıyorum. Ben toplumu çok ağır görüyorum. Toplum bizi yüzde doksan dokuz, hatta daha fazla, kalıplıyor. Geçen gün de söyledim, doğduğumuz yer belirliyor. Batıdan aldığımız hukuk bile, o koca Atatürk’ün aldığı hukuk bile, bir sürü kadın-erkek eşitsizliğine neden olmuştur. İnsan kendini göremiyor, kalıplanmış. Eskiden kadın ticaret yapamazdı, kocasının iznini götürüp mahkemeden karar alacaktı, İsviçre medeni kanunu. Ben toplumun büyük bir felaket olduğunu düşünüyorum. Toplum bizim başımızın belasıdır. Doğar doğmaz kafamıza çullanıyor. E- Büyük oranda toplum belirliyor. Bu gölgeler dünyası, düzenin sürdürülmesi için gereken bir şey. Bu yalanlar her zaman bize pompalanıyor. Televizyonlar, tam bir yalan makinesi. Eğitim, okuduğumuz gazeteler, tam bir yalan makinesi onlar. Bu sistem devam etsin, bir şekilde hiy erarşik düzen sürsün. M- Eğer biz gölgeler yardımıyla, gölgeler içselliğinde bir bilgi edinm eseydik, o yalanlar işler miydi? İmgelemleriyle hareket ettiği için insanlar, onlar da o imgelere oynuyorlar. E- İnsanın bir özelliği var, insan öğrenebiliyor. Bu öğrenme özelliği çok önemli. Toplumda doğduğumuz zaman biz, bazı şeyleri öğreniyoruz. Ç- Bazı şeylere de şartlanıyoruz. E- Tabi. Şartlanma da bir öğrenmedir sonuçta. İnsanda böyle bir kapasite var. İnsanda böyle görme kapasitesi yok, insanda öğrenme kapasitesi var. İnsan onu yanlış öğreniyor. Yanlış öğrendiğimiz için bu şekilde görüyoruz dünyayı, yanılsamalar içinde görüyoruz. George M var, Lübnanlı Arap, Hıristiyan. Amerikalı profesör imiş, ölmüş gitmiş. Daha çok medreseleri, mescitleri inceledi. Eskiden, diyor mescit han vardı. Han, yurt yerine geçiyor. Eskiden mescitte eğitim yapılıyo rdu, camide değil. Gelenekçilerle akılcıların tartışmalarını tarihsel boyutta inceliyor. Kim bu akılcılar dediği kimseler? Mutezile kelamcıları.

On Sekizinci Gün

342

Ötekiler galip geldi, diyor. Bütün medreselerden, bütün mescit okull arından felsefeyi dışarıya attılar. Mutezile akılcı kelam, bugün gelse dü nyanın en gerici adamı der çıkarız. O zaman öyleydi. Ona bile tahammül etmediler. Bütün okullardan felsefeyi çıkarttılar. Osmanlı medresel erinde felsefe yoktur. Osmanlılarda 600 yıl felsefenin f’si bile olmamıştır. Böyle bir ortamda aydın çıkabilir mi, mümkün mü? Ahmet Yaşar Ocak’ın Zındıklar ve Mülhidler diye çok güzel bir kitabı var131. Alın bir okuyun. Nasıl adamlar asılmış, pisi pisine, görün. Adam basit bir şey söylemiş. Götürmüşler, Sultanahmet Meydanı’nda ipe çekmişler. Tıpkı Bogomilleri ateşe verip yaktıkları gibi. Ben, toplumsal alanı çok tehlikeli görüyorum. Galile, Kopernik, Kepler… Kepler’in anasını cadı diye idam ettiler biliyor musunuz? Galile evinde hapis öldü. Kopernik eserini papaya ithaf etti de öyle yayınına izin ve rdiler. Kopernik kitabının yayınından yüz yıl sonra kafirler list esine alındı. Buna ne diyelim?

131

Zındıklar ve Mülhidler, Ahmet Yaşar Ocak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

On Dokuzuncu Gün

344

Evrenin düzenini sürdürüyoruz. Birleşikler alanını görmeye çalıştık. Yolumuz ilerledikçe şunu göreceğiz arkadaşlar; göç yolda düzülür. E ksikleri tamamlaya tamamlaya ilerleyeceğiz. Bileşikler alanında eksiklerimiz varsa tamamlayacağız. Birleşiklik evrenin temel bir ilkesidir, bir. En yaygın ilkesidir, iki. Yaygınlığı göreceğiz, ne demektir. Şimdilik bu kadar söyleyebiliyoruz. Başka bir alana demiyorum, diriliğe gireceğiz. Birleşikliğin devamı olan bir alan. Yan yana olan daha ötesi iç içe olan bir alan. Bir alanı bırakıyor, öbür alana geçiyor değiliz. Bulunduğumuz alandayız, yalnız bulunduğumuz alanda yeni bir nesne çeşidiyle karşı karşıyayız. Çok açık, her bir nesne aynı zamanda birleşiktir. Birleşiklik ilkesine dirilik ilkesini de eklemiş olacağız, o kadar. Yoksa değişik bir alana geçmiyoruz. Önce bir terimden yola çıkalım. Dün Müjdat kardeşle konuşurken, şu olmazsa bu olmazsa evren yine eski evren olurdu olmazdı diye bir konu geçti. Bitkiler yok olsun insanoğlu 48 saat içinde ölür. Bunun somut örneğini biz yaşadık, gördük. Birileri Ay’a çıktılar. Yirminci yüzyılın son çeyreği, Ay’ı fethetme, elde etme kavgasıyla tıka basa doludur. Astr onotlar bindi, çıktı vesaire. Dediler ki, Ay’da yaşam yokmuş. Buldukları toz toprak, taş, kaya yığınıymış. Döndü geldiler. Gördüler ki , yeryüzü dediğimiz parçasından götürdükleri ekipmanlar olmasa birkaç saniye Ay’da duracak durumda da değiller. Gireceğimiz ilkenin evren için önemini anlatmak adına söylüyorum. Demek oluyor ki evren bütünlüğü içerisinde bu ilkelerin bir tanesi eksik olsun, yaşam olanaksızlaşıyoruz. Araplar hayat diyor, hayatını kaybetti, hayata kavuştu, işte hayat bu, gibi. Türkçeye de girmiş. Farslar can diyorlar, can Türkçe değildir. Bu iki Türkçe olmayan terimle bir sürü deyim türetmişiz. Can boğazdan gelir, canı çıktı, canımı sıkma vesaire. Hayatını kaybetti, Arapça bir terim. Bunun ne anlama geldiğini biliyoruz. Canı çıktı bu da farsça söylem. Türkçe bunu tek sözcükle, öldü, karşılamış. Nara atmaya gerek yok, bir olguyu anlatıyor musun karşındakine, tamam. Telefonu açtın, birisi nden söz ederken, öldü diyor musun, o anlar. Şimdi kullanacağımız terim

On Dokuzuncu Gün

345

de Türkçede eşsiz bir şekilde yer etmiş: Dirilik. Bizim Anadolu’da sayrılı, hasta insanlar düzelince, dirildi kalktı derler. Diriliş deriz, Rönesans bir diriliştir. Yeniden doğum diyorsun, her doğum bir dirilmedir. Bir ulusun kalkınması, ilerlemesi, yeniden patlaması dirilişle anlatılır. Ku rtuluş Savaşı bir diriliştir. Görüyor musunuz dilin güzelliği ni? Doğadaki bir olayı almışsın, topluma aktarıyorsun. Çok güzel bir terim diriliş. Bunu anlam olarak birebir karşılayan öteki sözcükleri söyleyeyim : Yaşam. Yaş, ıslak yere ne yaşarmış deriz, yaş yer deriz. Yaşamak… Yaş olan yaşar. Deriz ki ağaç yaş, kuru değil, odun değil. Düşündüğünüz zaman yaşla anlattığınız o kadar olgu var ki, bir anda aklınıza gelmeyebilir. Yaş132, yaşamak, dirlik, diri olmak bir anlama geliyor. Hayatı, canı ne diye aldın? Senin pırıl pırıl, tertemiz terimlerin var. Söyleyeyim ark adaşlar, birçok profesör, Osmanlıcayı kullanamıyor. Buna haiz diyor, buna havi diyor. Önce öğren, yanlış da olsa öğren. Oysa Türkçeyi böyle sıkıntılarla öğrenmenin gereği yok, pırıl pırıl bir dil, kullanımı kolay, söylemesi kolay, anlaması kolay. Bizim gireceğimiz alanı anlatmak için başka bir dile gereksinimimiz yok. Aristo’nun Latince olarak De Anima, Türkçeye Ruh Üzerine diye çevrildi. Alıp okumanızı öğütlerim, güzel bir kitap. Girmek zorundayız. Gidec eğimiz yolun üstüne birileri lağım kazmış, siz onu geçmeden amacınıza koyduğunuz yere gidemiyorsunuz. Ya soyunuyorsunuz ya köprü kur uyorsunuz, lağımın üstünden geçiyorsunuz. Niye geçiyorsunuz diye eleştirmenin gereği yok. Var çünkü, yolumuzun üstüne konmuş. Bunları biz söylemeden geçemiyoruz. Aristo, o kitapta ruhu üçe ayırıyor. Bir, bitkisel ruh; iki, hayvansal ruh; üç, insansal ruh. Bugünkü k onuşacağımız dille diriliğe de duyarlılığa da düşünmeye de ruh diyor. Nasıl içinden çıkılır bilemiyorum. Üç tane işlevi bir olguya bal gibi yü klemiş bu ünlü Grek filozofu. Bunlar arasındaki ayrımı anlatmaya başl amış. Biz bunu kesin olarak yadsıyoruz ve diyoruz ki bizim birleşiklikten

132

“Yeşil” sözcüğü de (yaşıl) “yaş”tan geliyor.

On Dokuzuncu Gün

346

sonraki ilk ilkemiz diriliktir, sürmektir, yaşamaktır. Bunun adı diriliktir, diriliğin özelliği bellidir, duyarlılığın bellidir, düşünmenin bell idir. Birini ötekine aktarma şansımız kesin olarak yoktur. Duyarlılığı görünce göreceğiz, düşünmekle ve dirilikle aralarında Himalaya dağları var. Basit gibi görüyoruz, demin söyledik, gördünüz işte, Ay’da yaşam yo kmuş. Nasıl basit olabilir, hiçbir şey yok orada işte. Diyelim ki ilk çıkanlar geldi, dünyaya ilan ettiler, Ay’da yaşam var. Bugün yarım metre toprak bile kalmamış olurdu. Bu dünyayı, evrenimizin yeryüzü dediğimiz pa rçasını parselleyen canavarlar, orayı da işgal ederlerdi. Yaşam o kadar önemli. Baktılar ki toz toprak yığını, döndüler geldiler. Demek ki bu ilkeler çok önemli. Bunun temel özelliği nedir, ontolojik olarak nasıl temellendireceğiz? Nedir bu dirilik, ne anlıyoruz? Anorganik doğa diye tanıdığımız ki bu nları kullanırken içime sıkıntı giriyor. Birileri kullanmış ve çoğu kez ya nlış kullanılmış. Bu yanlışın üstünden giderken uyarı yaparak gitmek zorunda kalıyoruz. Biz, salt birleşik olan nesne alanında , birleşikliği görüyoruz. Neden dirilerden ayrı bir alan, onu göreceğiz. Önce, ayrım nedir? Çok önemli bir felsefi terimden söz ediyorum; ayrım. Bunun üzerinde bir duralım. Bir alanımız var, başka bir alan söz konusu, diyoruz ki bu alan öteki nden ayrı. Şimdi şurada on tane bayan var, oturuyorlar. İçlerinde bir tane de bıyıklı adam var. Sen diyorsun ki, abi bakma bir tane erkek var orada, gerisi kadın. Ben de diyorum ki, Müjdat bu erkek ötekilerden nasıl ayrılıyor? Bazı özel organları olduğu için, bir özelliği var. Özelliği olduğu için ötekilere kadın, ona erkek demişiz, ayırmışız. Bu ayrımda da bi r temel özellik var. Ayrım dediğimiz olgunun temelinde olan, birini öt ekinden ayrı saymamızı gerektiren bir temel özellik var. Biz ne yapıy oruz? Anlıksal ve dilsel olarak onu anlatıyoruz ve buna ayrım diyoruz. Ayrım, bir temel özellik demek anlamına gelmez. Temel özellik nedeniyle bizim anlıksal ve dilsel olarak yaptığımız işlemin adıdır. Isagoge’yi alacak ve okuyacaksınız. Porphyrios’un Aristo’nun felsefesi, mantığı

On Dokuzuncu Gün

347

üzerine olan o ünlü eserini alıp okuyacaksınız, beş sestir: Cins, tür, a yrım, özellik, ilinek. Tabi yanlış bu. Cins ve tür, ses kavram tamam ama ayrım kavram değil. Ayrım, söylediğim gibi, bir özellik nedeniyle bizim anlıksal ve dilsel olarak yaptığımız işlemin adıdır. Bu yönüyle de özne ldir. Söylediğim gibi nesnel bir temele dayanmaktadır. Ayrımı iyi tanıyalım. Ayrım, felsefede çok çok geçecek olan bir terimdir. Birleşikler, diriler alanına yan yana koyup bunun ayrımı budur, diyec eğiz demesine, diriler alanının kendi içinde de milyonlarca ayrımla karşılaşacağız. Evrene bakın, ne kadar ot var. Kısa ömürlü diriler diyelim, bitkiler. Ağaçlara geçeceksiniz, saymakla bitmez. Birleşiklerden bir temel ayrımla, dirilikle ayrılmış. Kendi içerisinde, batılıların cins ve bireyleri dediği olay. Nesneler arasında yok, kesin olarak kabul etmiy oruz bunu. Ama bir yapı düzeninin kendi içerisinde küçük ayrımla ayrılan, binlerce, milyonlarca değişkesi var. Onun için büyük ayrımları da küçük ayrımları da göreceğiz. Bu bize gerekli çünkü insan alanına geçt iğimiz zaman istenç de bir ayrım olacak. Diyeceğiz ki, sadece düşünen insandan istençli insan ayrıdır. Bir özellik nedeniyle, o da dirilik ded iğimiz özellik nedeniyle, iki alan arasındaki bağıntıyı kurmuş oluyoruz. Dirilik, diri nesnelerin içinde. Birleşiklik alanına taşmıyoruz biz, birl eşikliğe sadece diriliği eklemiş oluyoruz, aynı alandayız. Çünkü diri dediğimiz nesneler de birleşik ama salt birleşik değil, diri birleşik. Platon’un Phaidon ve Yasalar diyaloğunda133 geçer, ruh nedir? Sokrates ve Platon da kendinden devinme yetisi olarak niteliyorlar. Taş, orada duruyor, altında güzel dayanaklar var. Birileri geliyor, avadanlık, ka zma-kürek ya da başka bir gereçle altını oyuyor, düşüyor. Yer çekimi nedeniyle bunu fizikçiler daha güzel izah ederler. Nesnelerin birbirini çekmesi nedeniyle bu taş oradan boşlukta kalınca düşüverdi. Demek ki

133

Yasalar diyaloğu son diyaloglarından birisidir, diyalog demek de pek zordur. Çünkü Sokrat’ın çok gölgeleştiği yapıtlardır, son eserleri. O ilk diyaloglardaki baş konuşmacı Sokrates gider, yerine gölge gibi, sisler arasındaki bir imge gibi bir figür kalır . Bu biraz da Platon’un kendini bulduğundan kaynaklanan bir yazma biçimidir. O nedenle Yas alar’da Sokrat gölge gibidir.

On Dokuzuncu Gün

348

taşın başına geldi bu, biz düşürdük. Onun altını eşmeseydik düşmey ecekti. Ya da bir deprem, heyelan olunca kayar. Bu, salt birleşikler al anındaki devinmeler, değişmeler, evrenin kendi iç düzenindeki yapılarla oluyor. Bunlar, neden-etki bağlantısı içerisinde, bir dış bağlantıyla oluyor. Kendi içinden taş kalkıp yürüyemiyor. Bir etkileşim sonucunda oluyor. Doğanın güçleri tarafından da olabilir. Güneş ısıtıyor, buhar çıkıyor, yağmur yağıyor. Burada doğa başına gelenleri yaşıyor, uğradı klarını yaşıyor. Diyelim ki balkonunuzda oturuyorsunuz. Hanımefendi de çiçek meraklısı, çiçekleri koymuş balkona. Tam bu sırada çocuğunuz yaramazlık yaptı, saksının birisini düşürdü, dört katlı yer, indi aşağıya. Saksı parçalandı. Çiçek de bir biçimde orada kaldı. O saksı milyonlarca sene geçse yürüyerek gelip sizin balkondaki yerine dönemez. Ama o bitki, oraya bir biçimde tutunmuşsa, orada büyüyebilir, sara sara sizin dördüncü kata gelebilir, bir gün size selam verir, ahbap ben geldim, çünkü ben yaşım, der. Balkonu saran çiçekler yok mu? Binlerce var. Demek ki yaş nesneler kendiliğinden büyüyebiliyor, kendiliğinden ür eyebiliyor ve bir gün ölüp gidebiliyor. Yaş nesneler alanı, eşsiz derecede seçeneklere sahip. Yaş nesneler deyince, bitkide, otta takılı kalmayalım, hayvan da yaş nesne, insan da. İleride göreceğiz, bitkideki yaşlık, ha yvandaki yaşlık, dirilik, insandaki dirilik ayrı yasalara tabi. Bunlar çok özel ve güzel konular. M- Bir şeye itiraz edebilir miyim? Tabi. M- İtiraz şu; ayrı yasalara tabi, sözü. Ben şöyle düşünüyorum: Birleşikler de diriler de duyarlılar da düşünenler de istençliler de evrensel yasalara tabidir. Evrenin yasaları her cisim için, her yerde aynıdır. Buna katılmak mümkün değil. Senin benim uyduğum yasalarla hocamın talebelerinin uyduğu yasalar bir mi? Zil çalınca niye koşup gitmiyoruz hocamın sınıfına doğru. Ama talebeler koşuyor. Zil, hocamın talebeleri için, içeri gir yasasıdır. Seni, beni hiç ilgilendirmez.

On Dokuzuncu Gün

349

M- Ama evrensel bir yasa değil ki bu. Anlatamadım ben, onlar için evrensel. Alanların bağlı olduğu ilkeler var. Dedik ki, salt birleşiklerde bir dış etki söz konusu olmadan kendiliği nden yürüyüp gidemez ama diri kendiliğinden yürüyüp gider, dirilik ilkesi var. Kendiliğinden yürüyebilmek bir ilkedir. Duyarlı, hayvana geçeceğiz, bitki hiç göremez, koklayamaz, öteki duyuları da yok. Bizim kurt, köpek, aslan, kaplan, görür, koklar, kaçar, eder, eyler. Alanların yasaları çok farklı. E- Müjdat biraz daha indirgemeci düşünüyor. En temele indirgiyor. Hareket ilkesi, bu var. Bunu daha da indirgediğin zaman maddelerin hareketi düşünülüyor. Maddeler birbirini iter ya da çeker. Çok indirg ediğimiz zaman evrenin özünde bütün yapılar aynıdır. Her nesne aynı yasalara tabidir. Ona katılıyoruz. Taş düşer, insan düşmez mi? Taşın düşmesi ile insanın düşmesi aynı yasaya tabi, tamam. Ama taş elleriyle bir yerlere yapış amaz düşerken. Senin usunla bulduğun gereçler vardır, o yapı düzenine meydan okuyabilecek güçtesin, sen bir taş değilsin. Tabi evrensel yas alar var, ona katılıyoruz ama daraldıkça yasalar da incelmeye başlar. Bitki yer çekimi yasasına bağlı ama öte yandan büyüme gücü de var. Yer çekiminin tam tersi yönde büyür gider. Felsefe laboratuvara girmiyor. Zaten girerse kaybeder. Ama bu alanlarda uzmanlar felsefeye uğramak durumundalar. Hangi bilim disiplin i içerisinde olurlarsa olsunlar felsefeye uğramaları gerekiyor. Genel yas aları, genel ilkeleri kavramak adına. Yaygınlık ve daralma. Arkadaşlar terimi biraz yadırgadılar gibime gel iyor. Bunu daha kaba bir örnekle anlatayım. Kır bekçileri vardır, kendi bölgemizden örnekler verelim. Diyelim ki çok geniş bir köy var, arazisi çok geniş, tutmuşsunuz iki tane kır bekçisi. Her gün kırda hırsızlık ol uyor, siz de muhtarsınız. Kır bekçileri gelip size diyor ki, sen bu kadar araziye iki tane bekçi tuttun, tabi olacak hırsızlık. Bu kadar geniş arazi-

On Dokuzuncu Gün

350

ye iki bekçi az, on tane tutmalıydın diyorlar. Geniş, çok yaygın bir arazi. Bekçi diyor ki, benim alanımı daralt ki ben görevimi daha iyi yapayım. Diyorsunuz ki doğru, oradan o uca iki günde gidemezsin, senin alanın burası, daraldı alanın. Önünüzde bir göl var, gittiniz bir şişe mürekkep döktünüz içine, Baykal gölü gibi bir göl. Bir şişe mürekkep, yayılır gider. Ama o bir şişe mürekkebi bir bidon suya dökerseniz rengini değiştirir, daralmıştır çünkü. Kabaca anlatabildim değil mi? Bu ilkelerde de biz bunu göreceğiz. Zaten daralmanın çok önemli özellikleri var. Daraldıkça evrende çok değişik özellikler çıkıyor karşımıza. Dünya giderek bizim tanıyabileceğimiz evrene dönüşüyor. Bizim sistemimizde kaçacak yer yoktur. Aristo der ki, diriliğin falan töze göre daha geniştir cins olma, tür olması. Sıkıntı şurada; Aristo, diriliği bir töz olarak görür. Hala o kafada. Grek felsefesinde özelliğin bir töz gibi görülmesi var. Kategorileri okuyun, orada bir nesnenin diri old uğunu söyler. Diriliğin bir ilke olduğunu, şu ya da bu nesnede sadece oluşturucu bir ilke olduğunu unutur, töz gibi görmeye başlar. Hayvan gibi, ağaç gibi, insan gibi bir töz bütünlüğü olarak, yapı düzeni olarak görmeye başlar. Platon Parmenides diyaloğunda bunu az -çok konu eder. Parmenides’le Sokrates arasındaki konuşmada ilkelerin ideası var mı diye sorarlar birbirlerine. Basit ilineklerin, renklerin, kokuların, sertliklerin, yumuşaklıkların ideası var mı, diye. Biz tözseldir bunlar, dedik, bir yapı düzenidir. İlkelerin ne ideası olabilir dedik ama onu tartışmışlardır. Bir sonuca da varmış değildirler, onu da söyleyeyim. Bu ilkelerin, niteliklerin ya da ilineklerin ideası vardır ya da yoktur diye bir nokta koyabilmiş değildirler. Geçerken onu da söylemiş olalım, Platon’un diyaloglarının yüzde doksanında tartışılan konu bir sonuca bağlanmaz, tartışılır ve bırakılır. Tartışıldı ve görüldü ki şu sonuca varıldı demez. Tartışma bir bakmışsın ki pat diye biter. Dersin ki, sen ne diyorsun? Anladık bu diyalogdaki kişiler konuyu tartıştı ama bir filozof olarak sen ne diyorsun? Platon onu demez. Parmenides diyaloğunda bu ilkeler de tartışılmıştır. Aristo,

On Dokuzuncu Gün

351

bu ilkeleri, falan canlıdır, diye bal gibi taşır. Oysa ki canlılık bir özelli ktir, ilkedir. Demek oluyor ki dirilik, kendinde devinm e gücü olan, devinebilen, yaşayabilen, üreyebilen ve ölen bir nesnenin adıdır ya da özelliğidir. Y aşam gücü, üreme gücü. Burada başa gelmek olarak ölme yazgısı diyelim, ölmeye uğramak. Çünkü diri nesneler bir gün ölür. Zeytin iki bin sene yaşıyor. Bir ot, birkaç sene yaşıyor. Yoncalar vardır mesela, bizim Anadolu’da çok ekilir, dikilir, biçilir. On sene, on beş sene aynı bitki, biçerler gene ürer, biçerler gene ürer. Bir senelik değildir. Yoncayı hiç düşü nmezler, yirmi sene yaşayan yoncalar var.

Yirminci Gün

353

Duyarlılığı duyumluluğu biz epistemolojide insan bakımından incel emiştik. Demiştik ki, duyumlular özneye töz bilgisi getirmez. Duyu ver ilerini sinirlere kadar getirir, sinirler de bu verileri anlığımıza aktarır. Durum bu olunca bir soru çıkıyor karşımıza. Duyumluları biz, hayvanlar denilen, felsefenin öyle dediği bölümler için söz konusu edeceğiz. Biz duyarlıların bir kısmı olarak düşünüyoruz. Çünkü insanlar da duyarlı. Hayvanlar açısından bakalım. Problemi ortaya koyuyorum. Bir doğa filminde izliyoruz, antilop sürüsü bir aslan sürüsüyle karşılaşıyor. Hiç zaman geçirmeden tepki veriyorlar ve kaçıyorlar. Duyum bilgisi, töz bilgisi vermez ise, bu antiloplar nasıl oluyor da aslan denen nesneden korkup kaçıyorlar? Dişini, tırnağını bile görmüyorlar. Kendilerinden biraz değişik bir başka hayvan. Ama öyle olmuyor, görür görmez, o koca sürü kaçmaya başlıyor. Sadece duyumlar bir kısım yüklemleri, özelli kleri alabiliyorsa, yani tözü alamıyorsa, aslan tözünü, yırtıcı hayvan tözünü, öldürücü hayvan tözünü nasıl algılıyor da kaçıyor? İşin bir yanında şu var. Descartes, hayvan soyunu dağda, bayırda gö rdüğümüz kaya gibi, taş gibi, toprak gibi bir fiziksel nesne sayar. O kadar söyleyeyim ki bir ağaç bile saymaz, diri bile saymaz. Yani doğanın edi lgenlik yasalarının egemen olduğu alandan sayar. Ne gelirse başına, başa gelmedir, uğramadır. Hayvan hiçbir şey yapamaz. Böyle bir Descartesçi anlayış da var, onu söylemiş olalım. Bizim için problem şudur: Acaba bizim duyumlarımız sadece özelliği alırken hayvanların duyumları bu özellikleri daha mı değişik alıyor? Ya da eğer bizim gibi algılıyorsa, duyumsuyorsa bu, töz düşüncesini edinen bir düşünme mekanizmaları da mı vardır? Biz bir ağacın altında yatıy oruz, kıra gitmişiz. Üstten bir gürültü geliyor. Kulağımız bir gürültü duyuyor. Başka duyumlarımız da getirir, uzaktan bir dumanı gözümüz algılar. Ne dedik, anlığımızdaki uçak imgesiyle biz o gürültüyü hemen birleştiririz ve deriz ki üstümüzden bir uçak geçiyor. Yani bizim bütün o nesnenin yüklemlerini duyumsamamıza, algılamamıza gerek yok. Bir tanesiyle yetinebiliyoruz, o nesneyi önceden tanıyor isek, demiştik. Hayvanda böyle bir şey yok. O sürüde kaçanların büyük bir çoğunluğu belki

Yirminci Gün

354

aslanı ilk kez görüyor. Dil yok, Anasından, babasından o imgeyi öğrenemeyeceğine göre, nasıl oluyor da kaçıyor? Yılan yavrusu çıkar çıkmaz böceklerin arkasına düşüyor. Kim söyledi böceklerin onun midesine uygun düşeceğini? Burada problem bu. Yani batı felsefesi, bana göre çok kısmi kestirmiş. Tamam demiş, hayvanların sırf duyumları v ar, düşünemez. Peki, ben soruyorum, düşünemez ise niye kaçıyorlar? Niye nesnelere yaklaşımları, tıpkı düşünen bizler gibi, özneler gibi? Birinci problem bu. Bunu düşünedururken bir şeyi vurgulama gereğini duy uyorum. Biz ilkeleri görürken dedik ki, batı felsefesi bizi bir bataklıkla karşı ka rşıya bırakmış. Katmanlı bir evren, üst üste binmiş neneler, biri ötekine tabanlık yapıyor vesaire. Bu Nikolay Hartman’a kadar uzanmış bir y anılgı. Büyük oranda Atina’da başlamış bir temel ve ondan sonra sürmüş bir yanılgı, dedik. Bundan yakayı sıyırmaya çalışıyoruz ama yine de boğuşmak zorundayız. Bakın evrene, yer kürenin dörtte üçü deniz, su, dörtte biri kara parçası, havayı da söylemeye lüzum yok. Böyle bir yapı var karşımızda. Bu y apıyla bizim gördüğümüz yaygınlık-daralma ilişkisini asla karıştırmayın. Bu sözünü ettiğim büyük kütleli nesneler sonuçta tözdür. Birinci madde bu. Demek istiyorum ki, bu deniz, bu toprak, bu hava, öteki nesnelerin içinde değil. Kendi yapısı içerisinde, tamam dünyanın büyük parçasını dolduruyor, hiçbir karşı çıkış yok. Ama bu ne kadar öyle olursa olsun, onun yaygınlık içinde olduğunu, en çok yaygın olan nesnelerden o old uğunu asla kanıtlamıyor. Çünkü yaygınlığın bu söylediğimle uzak -yakın ilgisi yok. O zaman yaygınlığın neyle ilgisi var? Yaygınlık, bir ilkenin hangi varlık alanlarına yayıldığını ve kaç tanesine yayıldığını anlatıyor. Diyelim ki birleşiklik, deminki söylediğim alana yayılıyor, o alanın içi nde, dirilere yayılıyor, onun içinde. Duyarlılara yayılıyor, biraz sonra göreceğiz, onun içinde. İnsan alanına, yani düşünen ve istençli alanın içine giriyor, bu birleşik. Onun için en yaygın diyoruz. Buraya vurguyu özellikle getiriyorum, büyük kitleyi kapsadığı için demiyoruz, batı fels efesiyle ayrılmak adına. Bakın, birleşiklik beş alana da giriyor. En yaygın

Yirminci Gün

355

ilke diyoruz. Yaygınlık ve daralma bir özsel ilişki, demin sözünü ettiğim ilişkiyse sadece bağlamsal, uzaysal bir ilişki, daha tanıdığımız bir tabirle dışkın bir ilişki. Onun için bununla bunu asla karıştırmayalım. Yani deniz, toprak, hava gelip öteki nesnelerin içine girmez. Onlar da senin benim gibi birleşiklerden bir tanesi, yaygınlık ve daralma ilişkisi açısı ndan hiç bir ayrıcalığı yoktur. Vurguyu tekrarlıyorum; yaygınlık ve d aralma ilişkisi özsel bir ilişkidir. Nesnelerin içine girme ve o nesnelerle oluşan evrensel konumlar içerisine yayılma olayıdır. Bu “içinde”yi biraz daha açmak istiyorum, kavranması iyi yerleşmesi gerekiyor. Marrano ne demek? İspanya’daki Yahudiler. Araplar gitti İspanya’yı işgal ettiler, Araplar zamanında onların Yahudiliği kendileri için çok büyük problem olmadı. İslam, hukukuna göre, fıkıha göre Mü slüman olmayanlar zimmi hükmündedir. Zimmi korunan demektir. K orunan bir bedel öder, Osmanlı hukuk dilinde cizye, bizim kelle, baş ve rgisi diye nitelediğimiz vergiyi verir. O nedenle Müslümanlar nereyi işgal etmişlerse ora halkını İslamiyet’e çevirmede çok fazla ısrarcı olmamışlardır. Sen dininde kal, bize de kelle vergisini ver . Başka külfetleri de var. Hıristiyanlar geldi aldılar. 1492 yıllarında, bize gelen göçten bi raz önce, Kurtuba (Cordoba) devletine son verdiler, Hıristiyan güçler. Hıri stiyanlar, Yahudilere çok baskı yaptılar, Portekiz’de ve İspanya’da, tabi Avrupa’nın diğer ülkelerinde de. Dediler ki onlara, Hıristiyanlığı beni mseyeceksiniz. Onlar da dediler ki, yaşamak adına, benimsedik, biz Hıristiyan’ız. Oysa ki benimsemediler. İçleri yine Yahudi kaldı, dışları Hırist iyan gibi gözüktü. İçlerinde Hıristiyanlık yok, ama Hıristiyanların içerisinde yaşadılar, belli bir süre. Hıristiyanlar geri çekiliyor, Yahudileri n evlerini dikizliyorlar, Cumartesi günü. Cumartesi günü Yahudilerin tatil günüdür, dinlenme günüdür, hiçbir iş göremezler. Soba yakmazlar, yemek pişirmezler. Hıristiyanlar bakıyor, Yahudi’nin evinden duman çıkıyor mu çıkmıyor mu? Ahbap gel bakalım sen, Hıristiyan oldum diyorsun ama cumartesi günü yine Yahudi yasağına uyuyorsun, evinden hiç duman çıkmıyor. Böyle bir dünya. Bizim için gerekli olan husus şu; Hıristiyan olmaklık Yahudilerin içine girmemiş.

Yirminci Gün

356

Platon’un Devlet kuramında şöyle bir şey var: Kadınlar bir, çocuklar iki ve çok az bir kısım mallar da ortak olsun. Platon’un asıl derdi, çocuklar ve karılar – kadın demiyorum, karılar diyorum. Sokakta, bayırda, çayı rda kaba bir terim olarak geçiyor ama kocası olan kadına denir. Hukuki ve meşhur bir terimdir. Diyor ki, karılar ve çocuklar ve kocalar ortak olacak. Atinalı, soylu, alt sınıflara öğütlemiyor bunu, yönetici, bilgeler sınıfı için öğütlüyor. Bu gibi nazik konular ortak olursa, kavga en aza iner. Kavga neden olur, benim dediğin zaman, özelden doğar, özel mülkiyet bir kavga nedenidir. Ortak olursa herkes buna uyar, gibi bir fikir. Diyor ki, bir karı bütün Atinalı erkekleri, belli olan sınıfın erkeklerini, kocası sayacak. İçinde bütün erkekler bulunacak. Gelecek, birleşecek, tohum bırakacak, hangisi bırakırsa. Bütün Atinalı soylu erkekler, bütün Atinalı karıların içinde. Doğan çocuk kime baba diyecek? Bütün Atinalı soylu erkeklere. Atinalı soylu erkekler de bütün çocuklara, çocuğum diyecek. Çünkü onun anası ile yatmış olabilir. Kuramı aynen anlatıy orum, bugünkü kavrayışımıza ne kadar saçma gelirse gelsin kuram bu. Hiçbir çocuk, bu soylu erkeklerden herhangi birisinin babası olduğu ndan kuşku duymayacak. Düşünün diyor, böyle bir toplumdaki huzuru. Demek ki çocukta, bütün babalar çocuğun içinde, çocuğun anasının içinde, çocuk ve anası bütün Atinalıların içerisinde. Böyle bir mekani zma, içinde ve içerisinde. Aristo diyor ki, bu sistem, toplumda barış değil kaos sebebidir. Aristo’nun gerekçesi de şu; akşam olduğu zaman erkek bir eve gidecek, kim gider çirkin bir karının evine? Tabii ki güzeller tercih edilecek. Vardın bir tane güzel bir karının evine, baktın ki ku yrukta bin tane adam bekliyor. İşte diyor, kavga. O nedenle, Aristo’ya borcumuzu söylemek adına söylüyorum, bunu aşağı sınıflara öğütley elim, onlar birbirini gırtlaklasın, boğsun, diyor. Politika’da anlattığı bu. Evrenin ilkelerini görürken, dedik ki; bu birleşiklik tüm nesne alanlarını kaplıyor, hepsinin içine giriyor. İlave ettik; insanla anorganik doğa ar asında birleşik olmak bakımından bir ayrım yoktur. İnsanda bir kısım daha ek ilkeler vardır, o kadar. Batının o katmerli yapısından kurtulmak ve doğrusunu da söylemek oluyor. Adım adım biz daralmaya başladık. Salt birleşiklerden diri birleşiklere geçtik, diri birleşiklerden duyuml u-

Yirminci Gün

357

lara geçtik. Duyumlular, hayvan alanı ve insan alanı. İnsan alanını epi stemolojide gördük. Hayvan alanında acaba hayvan, duyularıyla nesn eleri nasıl alır, töz fikrini nasıl oluşturur ve nasıl yaşar? Alman hayvan bilimci Uexküll’ün tanımlamasıyla, hayvanın iki alanı var, dost alanı, düşman alanı, bir de belli mevsimlerde üreme alanı. Dostunu nasıl bil ecek, düşmanını nasıl bilecek? Otobur, koyun, keçi, inek, yeşil bir ovaya girdi, bunun ot olduğunu nasıl anlayacak? Sadece görüyor, kokusunu bile almıyor ama oraya doğru yöneliyor. Bir su kütlesi görüyor ileriden, hayvan ağaç değil, ağaç kurur burada oraya gidemez ama hayvan gider, suyunu içer, yaşamını sürdürür. Tartışmak istediğim nokta şu; hayvan bu düşünceyi nasıl edinir de bu tepkileri, bu hareket sistemini geliştirir. Biliyorsunuz hayvanlar, yerlerini değiştirebilirler. Yerini demiyorum, yerlerini diyorum, bu bağlamdan başka bağlama geçebilirler. Binlerce, on binlerce kilometre gidebilirler. Söz gelimi göçmen kuşlar, kalkıyor buradan Afrika’nın güneyine kadar gidiyorlar. Hocam ne dersiniz, sizden başlayalım. Bu hayvanlarda düşünce var mıdır? Özeti bu. M- Geçen biz Çağlar’la konuşmuştuk. Hayvanlarda beyin var mı, var. Hayvanlarda beynin olması, bence önemli bir başlangıç. E- Bir öğrenme var. Sonuçta beynin çalışması, hücreler arasında iletişim kurulur. Sinapslar134 arasında elektrik bağları kullanılır. Demek ki belli

134

a. (fr. Synapse; yun. Synapsis, birleşme bağlantı’dan) Nörol. Nöronlar arasında iletişimi sağlamak üzere sinir hücrelerinde meydana gelen biçimsel ve işlevsel farklılaşma. Sinaps kavramı Ramon y Cajal’ın (1909), nöron kuramından doğdu. Bu kurama göre nöronlar birbirinden ayrı bütünlerdir. İki çeşit sinaps vardır. Elektriksel sinapslar: İki nöronun zarlarının birbirinden (birkaç yüz angströmlük) bir aralıkta ayrıldığı, ancak yüzeyleri mikron kare ile ölçülebilen bazı hücrelerarası köprülerle bağlantılı kaldıkları hücre farklılaşmaları biçimindedir. Bu yapı zar potansiyellerinin bir nörondan diğerine serbestçe geçmesini sağlar ve elektrikli bir sinapsla birbirine bağlı nöronların elektrik etkinliği tamamen eşzamanlıdır. Elektrikli sinaps ilkel omurgalılarda daha sık görülmekle birlikte, memelilerde de bulunur. Kimyasal sinapslar: Elektrikli sinapsların tersine kimyasal sinapslar bakışımsızdır. Genellikle alsonun biliminde sinaps öncesi bir öğe bulunur ve burası sinirsel ileticileri depolayan sayısız sinaps parmaklığı biçiminde farklılaşmış hücre zarına yakındırlar ve bunun açılması sinirsel ileticilerin sinaps yarığına boşalmasını sağlayabilir. Sinapsöncesi yapının karşısında bulunan sinapsaltı aygıt, sinirsel aracılardaki özgül alıcılar ve sinirsel aracıların etkisizleşmesini sağlayan enzimleri içeren bir zar kalınlaşmasıyla

Yirminci Gün

358

oranda, hayvanın beyninde de zamanla ya da yaşadıkça, antilop örneği belki tamamen doğuştan ama kedide ya da köpekte zamanla o değişi klikler bir şekilde oluyor. Kokuları tanıyorlar, sahibinin kokusuyla beyninde oluşan ilişki onu bir şekilde hareket ettiriyor. Bu da öğrenmeyi insan gibi mi yapıyor, bilemiyorum. Fiziksel olarak, kendiliğinden olabilir. Evet, Müjdat kardeşim. M- Ben düşünmeyi dille bağlantılandırıyorum. Hayva nlarda da dil yok. Dolayısıyla da hayvanlar düşünemez diyorum. Ama beyinsel işlemlerini yerine getirebilirler. Yoksa o beynin orada olmasının hiçbir anlamı olmazdı. Kavramlar bize ait, bizim alanımıza ait öğeler. Biz düşünürüz, çünkü bizim kavramlarımız var, dilimiz var. Bizim dilimiz de toplumsallığımızla alakalı. Biz toplumsal olmasaydık, dilimiz olmayacaktı. Mu htemelen toplum öncesi, insan öncesi yakın akrabalarımıza baktığımız zaman, onların dilinin olmadığını söyleyebiliriz. Dil ve düşünce, birbir ini yaratarak oluşmuş. Önce dil vardı, sonra düşünme oldu, ya da tersi değil. Bunlar birbirine eklene eklene oluşmuş. Bunun hayvandan çok farklı olmadığını, bir derece farkı olduğunu düşünüyorum. Bu bizim mekanizmamız sadece. En nihayetinde neye yarıyor? Yaşamaya yarıyor. Hayvandaki, bitkideki, yaşamaya. Araçlar farklı. İnsanın düşünme örgütlenmesi ile hayvanınki bir derece farkı, diyorsun. E- Ama niteliği çok farklı. Bazı durumlarda derece, artık eskisi olmaz, yeni bir şeydir, niteliği değişmiştir. Hayvanda beyin vardır ama dil devreye girdiğinde o düşünce ya da o beyin fonksiyonu, tamamen nitelik değiştirmiştir. Tamamen farklı bir şeydir. O- Alt derecesi gibi değil yani. E- Değil. Derede farkı değil yani. M- Dereceyi nasıl anlıyoruz onu bence belirlemeliyiz.
belirgindir. Sinapsın çalışması kimyasal aracılarla açıklanmaktadır. Etkilerin göre sinapslar uyarıcı ve tutuklayıcı olarak ikiye ayrılır. Bu öğelerin sinapsöncesinde ve so nrasında bulunmasına göre de sinapslar çeşitlere ayrılır.

Yirminci Gün

359

Ben anladım, hocamınki çok net. Hocam diyor ki bir öz farkı var, diyor. Yani nitelikleri, özleri çok farklı, insan bilgisi ile hayvan bilgisinin. İnsan diliyle bilgiyi tespit eder, tarihi vardır insanın. Hayvanda bu yok, diyor. Diyorsunuz herhalde. O- Müjdat diyor onu. E- Öğrenme oluyor ama tamamen duyumlara göre. Hayvanın aldığı duyumlar beyinde bir şeylere uyarıyor ve o daha önce oluştuğu için ona tepki gösteriyor. Yani sentez dediğimiz olay oluyor, diyorsunuz. Onu netleştirelim. Ha yvan, belli bir duyumu alıyor, neden-etki bağıntısı içerisinde. Karşıdan gelen bir nesneyi duyuyor, sinirler bunu beyne aktarıyor. Oraya kadar tamam. Ben diyorum ki, gelen duyum genelde tek bir duyumdur, gö rmedir, duymadır. Aristo’nun ortak duyular da vardır. Göz, hem biçimini görür, hem rengini görür, hem büyüklüğünü-küçüklüğünü görür. Göz epey ortak bir duyumdur. Dokunma birkaç özelliği taşıyabilir. Sertliğini, yumuşaklığını, sıcaklığını, soğukluğunu, nemli mi, rutubetli mi, pütürlü mü, düz mü vesaire. Aristo buna ortak duyular diyor. Var sayalım ki ortak duyu getirdi bu veriyi. Yine de eğer bir imge yoksa, bizde olduğu gibi, onu neyle birleştirecek, problem burada. E- Ben o imgeyi tamamen beyinde kurulan hücreler arasında bir üçken olarak düşünüyorum. İnsan o üçgeni isimlendiriyor ama hayvan o üçgeni isimlendirmiyor. O üçgen orada var. Yani yine imgeden faydalanıyor. E- Olmasa olmaz. Olmaz, ben onu diyorum. E- Orada bir öğrenme var. Bir kalıp, bir iz bırakmış sahibinin kokusu. Sahibinin kokusu iz bıraktığı için, orada onunla birleştirince, bir davranış şekli oluyor. İnsanda o bırakılan izin başka bir yere gitmesi, dil m esela, beyin çok karmaşık olduğu için o izi isimlendiriyor, başka bağıntılar kuruyor. İnsan daha farklı ama derece farkı mı, ben orada derece

Yirminci Gün

360

farkı olduğunu düşünmüyorum çünkü niteliği tamamen değişiyor. Mekanizma, işleyiş, birbirine benziyor. Etikte bize gerekecek. Etikte göreceğiz ki bilgi, iyi eylemi sağlamıyor. Aristo’nun heksis135 dediği, kazanılmış bir veriler, tözler toplamı, tözl erin bilgisi toplamı. Bu bizi erdemli yapmıyor, onu seçmemiz de gerekiyor. Şunu mu demek istiyorsunuz? Bilgi, bir seçmeyi gerektirmediği halde yine de bizi hayvandan ayrı yapmaya yeterli mi, istenci göz önüne almadığımız halde? Bunu şunun için soruyorum; benim felsefemde, yani ben kursaydım hayvanla insan dediğimiz nesnelere arasında bir ara sınıf sokardım. Dört ayaklı yapmazdım belki ama üç ayaklı yapa rdım. Düşünüyor, biliyor gibi gözükenlerin hiç birisi, ne düşünüyor ne biliyor. O bizim antiloptan farkı olmayanlar büyük çoğunlukta. Böy le bir ara sınıf yaratmak isterdim. Var da biz göremiyor da olabiliriz. Orta ya getirdiğin düşünce son derece güzel, üstünde duralım bunun. Öz farkı mı derece farkı mı? Müjdat kardeşimiz diyor ki bir derece farkıdır, siz diyorsunuz ki öz farkıdır, bunu tartışmak lazım. Ç- İkisini bağlayabiliriz. Diyalektikten gidersek, burada da nicelik, nit eliğe dönüşüyor. Tavuk örneğini vermiştik. Tavukta tek mühürlük bir alan boş, o da ilk dakikalarda doluyor, yumurtadan çıktıktan sonra. Kafasında bir kod var. Bu kod diyor ki, ilk gördüğün şey senin takip edeceğindir. O, bu doğanın potansiyel aklı. O potansiyel akıl, bir şekilde onu buraya kadar getirmiş. Çok daha önceden edindiği bilgi bu, genlerine işliyor. Yumurtadan çıktıktan sonra da ne görürse onu takip ediyor. Bazen kaz oluyor, kimi civcivlerin bir kazı takip ettikleri oluyor, çünkü ilk gördüğü nesne o. Merak ederdim, bu civcivlerin derdi ne, ha bire öterler, sürekli. Onun kafasında şu yok; ben bu sesi sürekli yayayım ki çevremdekiler de beni korusun, kabul etsin. O sesi çıkarmazsam beni başka bir şey zannederler, düşman zannederler, öldürürler. Bu düşünce

135

Heksis. (Yu. Aristoteles) Yetenek... Antikçağ Yunan felsefesinde Aristoteles erdemlerin çalıştırılmayla heksis hâline getirilmelerini ister ve bu deyimi alışkanlıkla elde edilen yetenek anlamında kullanılır. Stoacı Zenon’a göre de ruh, canlılarda ruh ve cansızlarda heksis’tir. Skolâstikler bu Yunanca deyimi habitus kavramıyla Lâtinceye çevirmişlerdir.

Yirminci Gün

361

yok ama o, bu tepkiyi sürekli veriyor, doğuştan bir öğrenm e, edinme var. Doğa ona bunu bir şekilde yaptırıyor. Bilincinde değil tabi. Tavuk ne yapıyor, kümese aldığı civcivlere bakıyor, bu sesi çıkarıyorlar mı. Çıkarmıyorsa onu yabancı sayıyor, tehlike görüyor. Hatta bir dene yde136 kocaman bir gelincik, civciv sesi çıkartıyor. Tavuk tuhaflık hiss ediyor ama yine de saldırmıyor.

136

Değişik canlı türlerinin yaşantı dünyaları, “gerçeklikleri” arasında uzanan geniş uç urum, başka bir yoldan gelerek, onun gerçekliğine müdahale edere de gözler önüne s erilebilir. Davranışbilimcilerin tanımlamasıyla “orijinalin” elinden, tepkiyi “başlatıcı” anahtar sinyali alarak, ne olacağına bakma yöntemidir bu. Hele orijinali harekete geç iren asıl davranış çözücü kaynağı tespit edip ortadan kaldırır ya da daha doğrusu bu kaynağın tepki gösteren mekanizmasına ulaşmasını önlerseniz, kimileyin durum bayağı trajikleşebilmektedir. Deneysel yoldan hayvanın “gerçekliğine” müdahale edip değiştirdiğiniz anda, deney hayvanının gerçekliği onun gerçekliği olmaktan çıkıp ya nlış bir gerçeklik olmaktadır. Söylediklerimizi bildik bir deneyle daha anlaşılır kılabiliriz. Yumurtaları yeni açılmış kuluçka bir tavuk biyolojik yönden anlaşılır nedenlerden ötürü oldukça saldırgandır. Davranış bilimcilerin diliyle söyleyecek olursak, saldırganlık davranışını devreye sokan program eşikleri iyice alçalmıştır. Kümese yaklaşan her şey, sert gaga darbeleriyle karşılanacaktır. Ama deneycinin kümesten bilerek uzaklaştırdığı civciv, geri dönmek istediğinde, “cik cik” ötmeye başladığında işler değişir. Ana tavuk, civcivi çağıran se slerle baş ve gaga hareketleriyle kanat ve tüyleri altına sokmaya çalışır. Eh bundan da doğal ne olabilir ki? Açıklamaya bu kadar az ihtiyaç gösteren ender olay vardır. Tavuğun “kendi” civcivini karşısında görünce onun dönüşünü desteklemesi ve saldırganlığını bir yana bırakıp bu dönüşü kolaylaştırıp cazip hale getirmesi olağan, anlaşılır bir davranış değil midir? Gelgeleelim olup biteni böyle yorumlamaya kalktığımızda, hayvanların da biz insanlar gibi “görme” dediğimiz o güç soyutlama faaliyetinin üstesinden gelebildiğini, gördüğü şey ile yavrusunu özdeşleştirme gibi çok zahmetli bir işi başarabildiğini de ileri sürmüş oluruz. Oysa, bu durumda da tavuğun gördüğü şey ile bizim aynı durumda görmüş olacağımız şeyin birbirine hiç benzemediklerini unutmamamız gerekmektedir. Gerçekten de tavuğun ve bizim “gördüğümüz” civcivin birbirine benzemedikleri konusundaki şüphemizin ne kadar yerinde olduğunu bize gene bu tür soyutlama faaliyetlerinin kaynağını ve niteliğini araştırırken ömür tüketen bilim adamlarının deneyler göstermektedir. Civcivin cikciklemesinin kuluçkadan yeni kalkmış tavuğu etkileyen tayin edişi sinyal olduğunun anlaşılmasından sonra Lorenz öğrencisi Wolfgang Schl eidt, basit mi basit iki deney yaptı. Her iki deney sonucu da tek sözcükle trajikti. İlk deneyde, tavuğun kulaklarını bantlarla iyice kapayan araştırmacı, civcivin sesinin anaya ulaşmasını önledi. Tavuk iyice sakinleştikten sonra civcivi saldığında, hayvan gene “cikcikleyerek” annesine doğru seğirtti, ama bu kez gördüğü muamele farklı, sonuçsa bir felaketti: Annesine yanaşan civciv birkaç gaga darbesiyle yaşamını yitirivermişti. Gene, insan olarak önyargılarımızın ışığında değerlendirildiğinde, ikinci deney de alabildiğine trajikomik sonuçlanmıştı. Schleidt içi doldurulmuş bir gelinciğin karnına

Yirminci Gün

362

O- Burada bir öğrenme var mı? Ç- Şöyle öğrenme var, bizim dilimizdeki öğrenme değil doğanın canlı ya yüklediği öğrenme. Zamanla gelişen bir öğrenme. Nedir, av -avcı ilişkisi, eş seçimi. Hayvan bu şekilde öğreniyor ve genlere de bu şekilde aktarıyor. Sonradan edindiği bilgileri aktaramıyor tabi. Bu dünyada ya da bu evrende potansiyel akıl var. Bizim şu an sahip olduğumuz akılla çok farklı. Siz ne düşünüyorsunuz? O- Sanki Ertan’ın söylediği daha kabul edilebilir geliyor. Derece farkı ndan ziyade öz farkıymış gibi görünüyor. Hayvanlarınki hayatta kalmaya yönelik, insanınki daha karmaşık. M- Bence bitki de hayvan da insan da tek amacı hayatta kalmak. Onu güdüleyen, onu yönlendiren, onun özsel parçalarını, niteliklerini oluşturan tek şey yaşamak. Yaşamaktan başka elimizde hiçbir veri yok. Sadece yaşama güçleri bütün cisimlerin farklı. Mesela bir arı bizim göremediğimiz bir sürü yetiye sahip. Bir böcek, bizim alamadığımız bir sürü kokuyu alabiliyor. Yaşaması için gerekli güze sahip. Benim yaş amam için gerekli güç ise, benim onları niteliksel olarak, ya da sizin söylediğiniz gibi derece olmayıp o artık nitel sıçramadır dedirten şey o, dil. Ama neden bu niteliksel bir sıçrama olsun. O da bizim hayatta kalm amız için gerekli olan bir güç değil mi? İnsanla ilgili alanımızda bütün saydığımız nitelikler, bizim yaşama gücümüzün nitelikleri değil mi? Bizim yaşama gücümüzün nitelikleriyle ağacınki, hayvanınki, hatta
civciv sesi çıkartan bir hoparlör yerleştirip bu ölü gelinciği anne tavuğa yaklaştırdı. Hoparlörden yolunu şaşırmış, annesini arayan bir civciv sesi duyulmaktaydı. Gerçi tavuk civcive pek benzemeyen, ama civciv sesi çıkartan bu tuhaf “çeşidi” biraz tedirginlikle karşılamıştı; ama iki farklı davranış programının aynı anda devreye girdikleri de apaçık belli oluyordu: Civciv bakımı ve kümesi (yuvayı) savunma biçimi ndeki birbiriyle çelişen iki davranış, hayvanın kafasının iyice karıştığını gösteriyordu. Tereddütlü, boşta, havada kalan birkaç gagalamanın ardından, sinirli ve kendinden pek emin değilmiş gibi görünen tavuk, baş düşmanı, içi doldurulmuş gelinciği hiçbir karşı koyma davranışı göstermeksizin sonunda kümese buyur ediverdi. Ana tavuk için, “kendi civcivi” anlamına gelen ses sinyali, sonunda tavuğ a kendini kabul ettirmişti. – Dinozorların Sessiz Gecesi, Hoimar Von Ditfurth, s.63-65

Yirminci Gün

363

kendi içlerinde bile bir sürü farklılıklar barındırıyor. En nihayetinde hepsini şurada birleştiremez miyiz: Yaşam. Hayatta kalmak. Murat bir şey soracaktınız. Mu- Niye ha bire yaşamaya çalışıyoruz? M- Başka bir şey yok çünkü elimizde. Mu- Belki geniş kapsamlı bir soru ama hızlıca sorasım geldi. E- Öyle bir amacımız yok, yaşamak diye bir amacımız yok. Mu- Ama bakarsak, gözüken tek amaç dediği gibi bu gözüküyo r. Ne olursa olsun yaşamak. E- Orada potansiyel olarak bizim içimizde o var. Biz yaşıyoruz. M- İçimizde yaşamak dışında bir şey yok. Olsaydı ondan da söz edeb ilirdik. Müjdat conatusu hatırlayacaksın. Ne demek conatus? M- Çaba. Latince conatus, Spinoza’nın çok kullandığı ve sevdiği bir terim. Diyor ki, her olan olmayı sürdürmeye çabalar. Mu- Söylediğiniz bana çok yakın. Yaşam istenci zaten tüm varoluşun kökü ve temeli, Schopenhauer’e göre. İsteme yani. Sonsuzca varoluş, sonsuzca yaşamak. Hatta bireyin önemi yok, türün önemi var. Birey görmezden gelinebilir, türün sonsuz devamı uğruna. Örneğin, insan toplumunda şu yadırganır; yaşlı kadın genç erkek evliliği ya da tersi. Çok şişman bir kadın, çok zayıf bir erkek. Ahlaksal olarak nedense b unun acayip olduğunu düşünürüz. Hatta bazı toplumlar şiddetle bu yaş farkı vesaireyi kınar. Sebebi, çok basit bir biçimde, sağlıklı bir çocuk ortaya koyamayacak olmalarıdır. Bireylerin birbirini delice istemesinin bir önemi yoktur. Türe hizmet etmiyorlarsa onlar kınanır. Artık etik kılıfına bürünmüştür ama kökü başka bir şeydir. Dil meselesine gelince, hayvanlarda dil vardır. Farkı, onların dilinin soyut bir yapısının olm a-

Yirminci Gün

364

ması. En önemli ayrım bence bu. Bizdeki dil, bizim soyut düşünmemize yardımcı oluyor. Ama kuşların ötüşünü, köpeklerin havlamasını, yunusların tuhaf sesler çıkarmasını, arıların vızıldamasını, bunların bir dil olmadığını söyleyemeyiz. İletişim kuruyorlar, bir takım şeyleri anlatıyorlar. Bir de tabi ölçü olmadan değerlendirme yapamayız. İnsanda bir insanlık şovenizmi var. Olayın merkezi biziz ve sanki tabiat bizim çevremizde şekilleniyormuş gibi. Halbuki bir kuş olsaydık, bir kuş olmanın en mükemmel koşulları bizde toplanmış olacaktı ve insan aparatlarına ihtiyacımız olmayacaktı. Bazen insanın bu dünyaya antagonist olduğunu düşünüyorum. Fiziksel olarak çok uyumlu gibiyiz, fakat bir taraftan da hiç uyumlu gibi değiliz. Örneğin soğukta yaşayamayız, sıcakta yaş ayamayız, çiğ et sindiremeyiz, çiğ karbonhidrat sindiremeyiz, örtünmezsek olmaz, çok giyinirsek olmaz. Ama kutup ayısı öyle mi? Üzerinde kürkü var, eksi otuz derecede yaşayabiliyor. Balığın yiyeceği gıda, h emen etrafında. M- Şurada bir parantez açayım. Son buzul döneminde buzullaşma başlıyor, hayvanlar göç ediyorlar. Ondan önceki şartlara alışmış olan kalan hayvanlar ölüyor ama insanlar alışık olmadıkları halde kutuplarda y aşama olanağı buluyorlar. Yani araçlarımız farklı bence. İnsanla hayvanı aşağı-yukarı tanımlamak yerine, araçlarımız çok farklı diyebiliriz. Çok hoş bir sohbet yapıyorsunuz. Unesco, Eskimoları taşımak istedi. Dedi ki; siz dokuz ay karanlıktasınız. On iki ay eksi kırk derecede yaşıyorsunuz, hiçbir ekipmanlarınız yok, bir iki basit olta, bir iki basit silah. Hiçbir Eskimo buna yanaşmadı. Burayı terk edemem, burada yaşamak istiyorum dedi. Devam edin ben sadece bilgi olarak aktardım. Mu- Demek istediğim; insan, fiziksel olarak bulunduğu koşullara hiçbir şekilde uymamasına rağmen kendini zihinsel gücüyle oraya adapte ediyor. İnsanın bir habitatı yok. Habitat, canlının doğal olarak yaşam çevresine sahip olması anlamına geliyor. Yani balık denizde yaşar, ka plan ormanda yaşar, kuş havada yaşar diyelim, insan nerede yaşar? B unun bir cevabı yok. Buna benzer bir canlı türü daha var, bakteri, virüs gibi şeyler. Böyle baktığımızda…

Yirminci Gün

365

Pardon bir şey söyleyeyim, Scheler’in fikrini biliyor musunuz? Hani insan dünyaya açık, hayvan çevresine açık, diye bir fikri var. Anımsıyor musunuz? Mu- Evet anımsadım. Doğru, zaten bunu söylemeye çalıştım. Bizim düşünme farkımız, artık buna derece mi deriz, nitelik mi deriz, kavram üretebilen bir sinir sistemimiz var. Yoksa yunustaki beyinle insandaki beynin, organik yapı itibarıyla hemen hemen hiçbir farkı yok. Çok yakın birbiriyle, şempanzeyle oldukça yakın. Hatta bu sinir sistemi o kadar gerilere gidiyor ki bir jöleden ibaret denizanasında bile bunun temellerini görüyoruz. Böyle bir yakınlık var düşünme anlamında. Hayvanın düşünmesi kendi alanına yeterli. O yüzden soyut düşünme ihtiyacı yok gibi. İkinize bir soru sorayım. Durum bu ise, on bin yıl önceki herhangi bir tikel hayvanla, bugünkü tikel hayvan arasında bir ayrım yapabilecek miyiz? On bin yıl önceki tikel insan, çok perişandı. Benim kuşağımdaki insanlar çok şeyi yapıyordu, çok üstün başarılara ulaştılar. Gökyüzüne çıktılar, gezegenleri buldular. Yaşama koşulları eskinin kat kat üstünde. Bu anlamda ne diyorsunuz? Tikel hayvan, on bin yıl öncekinden bugün farklı mı? M- Ben bir şey söyleyebilir miyim? Tabi. Söyleyin diye sordum zaten. Bu çünkü hocamın öz dediği konuyu bize verecek ya da vermeyecek. M- İlerleme kavrama çerçevesinde sorulmuş bir soru. Ben ilerlemeden sormuyorum. O terime bağlı kalmam. M- On bin yıl önce ile şimdi arasında muazzam bir fark var. Çok şey başardık, çok şey geliştirdik, her anlamda. Avrupalı ilk ilkel kabileyle karşılaştığında, acımışlar onlara. Zavallılar nasıl yiyorlar, çatalları yok, giysileri yok, hiçbir şeyleri yok, teknolojiden bihaberler, dişleri acısa ne yapacaklar, doktorları yok. Ama öyle değil, tam on bin çeşit bitkinin işlevini biliyorlar, ezbere. Hangi bitkinin özsuyunun hangi hastalığa iyi

Yirminci Gün

366

geldiğini biliyorlar ve hastalık problemleri yok. Dışarıdan bakıldığı zaman, bunlar karınca sürüsü gibi geberiyorlardır diye düşünüyors unuz. Bizim teknolojimiz var, biz yiyeceklerimizi çok güzel bir şekilde üretebiliyoruz. Adamlar dört saat çalışıyorlar ve kesinlikle yaşamı çalışmadan ayırmamışlar. Yaşama ve çalışma aynı. Siz kaç saat çalışıyo rsunuz diye sormuş birisi, o ne demek demiş, çalışma kavramı yok. Y aşamın bir parçası çalışmak. Dolayısıyla çalışmak bir eziyete dönüşm emiş. Şu anki uygarlığımıza bakın, eziyetin eziyeti bir çalışma içerisindeyiz. İnsan ne yapmış? İnsan ta buraya kadar getirmiş işi. İnsanın kafası karışık. Sevgili Müjdat özel olarak söyleyeyim, kendi yaşamımdan. Çocukken başım ağrıdı, bayağı da şiddetli ağrımış olmalı ki mahallemdeki bütün bayanlar toplandı başımıza, kimi anneme diyor ki bunun kulağını ke smek lazım, kan çıkartalım, kimi kafasını yaralım, kimi bilmem ne diyor. Hiçbirisinin bir doktora götürelim dediği olmadı. Ben Atatürk’ün ölümünden altı sene sonra doğdum, yani uygarlığın çok çok boy attığı bir dönemde doğdum ama bunu da yaşadım. Bir kere kesin olarak onu yadsıyorum. Yani ben insanlar dün geriydi, bugün ilerlediler demiy orum. Çünkü bu çok görece bir kavram. Ama şu var; bu bir gerçek, bugün arkadaşım sen cebine el atıyorsun, bu uygarlığın erdemi adına söylenmiş bir söz değil kesin olarak, Amerika’daki kardeşinle bir saniyede konuşuyorsun. Eskiden Amerika’daki kardeşinin yanına gitmek için birkaç ayın gerekliydi. Ben onu demek istedim. Bunu asla küçümsem eyelim. Ç- Daha ötesi de var. Bugün biz insanları birbirine de bağladık. Bu, düşünen dünya demek. Bir sinir sistemi kurduk. Şu an dünya üzerinde, belki fark edilmiyor ama o internet ağları, bir sinir sistemi gibi çalışıyorlar. İki fikir, iki zeka, dünyanın herhangi bir noktasında birbiriyle bağlantı kuruyor. Bu biraz beyne benziyor. Artık dünya, düşünen bir yaratığa dönüşmüş durumda. Onu değerlendirmek lazım. Eğer derece farkıysa, burada da muazzam sıçrama yapmış durumdayız. Nasıl ki matbaanın bulunması bir sıçrama, elektriğin bulunması bir sıçrama,

Yirminci Gün

367

internetin bulunması da öyle. Gerçekten nitelik farkı ortaya çıkıyor. Artık dünyanın tamamı tümleşik zekaya dönüşme yolunda. Ben şunun için sordum bu soruyu, katılıyorum... Mu- Bir örnek vermek istiyorum. On birinci yüzyıl, İmam Gazal i, bir kitabında şikayet ediyor. Kendisi o sırada Kahire civarlarında. Endülüs’te bir kitap çıkmış, bu kitap kendisine üç ay sonra gelmiş. Biz diyor, nasıl ilim yapacağız? Endülüs’teki kitap bize üç ay sonra gelirse, bizim ilmimiz nasıl ilerleyecek. Çok kızıyor buna, doğru. Mu- Endülüs Kahire arası herhalde bin kilometre var mı 137, daha mı fazla? Zamanın koşullarıyla çok uzun bir mesafe. M- Hocam, Kitle ve İktidar yazıldıktan yirmi sene sonra Türkçeye çevrildi. Mu- Gibi. Sonsuz örnek var. Diğer taraftan nicelik niteliği son derece örten ve boğan bir şey. Bir şeyi saklamanın en iyi bana göre onu tam ortaya koymak. Dün konuştuk. Bir kitapçıya girdiğiniz zaman artık on binlerce kitap görüyorsunuz. Bu sizi şöyle bir ikilemde bırakıyor; bu nların hangisine yönelmeliyim. Belki de bunu düşünürken ıskalıyorsunuz, çoğu zaman ıskalanıyor zaten. Şu var; bizim seminerde o türün, kalıcılığın önemi çok çok vurgulanır. Girmediğiniz için, Herakleitos, Aneksimendros bağlamından başlayarak, tikellerle tümeller arasında, boyut ve düzey arasında, onu çok güzel terimlerle biz yaklaştık. Onu belli bir yere de getirdik. Bir de bizim ta rtışmamızda şöyle bir şey var; bizim her nesnemiz pişme yolunda. Yani şu bitti, alın kullanın yok bizde, o pişecek. Şu tartışma sürecek. Bu güzel bir tartışmadır, bunu ilerleteceğiz.

137

Yaklaşık olarak 4000 km.

Yirminci Gün

368

Mu- Bu düşünce konusunda, hayvanlar, insanlar vesaire... Bence apriori , aposteriori hikayesinden başlamamız gerekiyor. Anlığın kalıpları ol arak, siz belki bundan hoşlanmayacaksınız ama… Nereden biliyorsunuz? Mu- Kalem çizip geçiyorsunuz. M- Bu terimleri hiç kullanmadı. Belki bir ayı geçtik, daha henüz apriori sözcüğünü duymadık. Felsefe kitapları da tıka basa apriori ve aposter iori sözcüğüyle dolu. Ç- Baştan. Baştan diyorum tabi, ben Türkçe olarak kullanıyorum. İşin en kötü yanı, benim ona yaklaşmamam değil, ben yaklaşırım ama en çok kullananların o terimleri bilmeyişi beni delirtiyor. Kant hemen aklımıza geliyor. Kant’a senin üstat çok da saldırır. Mu- Tabi, evet. Onunla başlar, onu reddeder. Onunla başlar, onun da çamurunu çıkartır, onu da söyleyeyim. Bir kere Türkçe terimleri seviyorum. İkinci olarak da bu kavramsal yapıda ben apriori bilgi düzenleri göremiyorum. Bundan gücüllüğü anlıyorsak, amenna. Onu zaten daha çok savunuyorum ama hazır helal, kurşunu erittin, getir kalıba dök, kalıp orada bekliyor seni, kafada o kalıplar var. Yok öyle şey. Ben orada, bizim beynimizin fazla mıncıklanmamış old uğunu düşünüyorum. Bilginin son derece zor elde edilebilen, büyük çaba gerektiren bir uğraş olduğunu düşünüyorum. Mu- Sizin söylediğiniz rafine bir dil. Benim bahsettiğim, az önce örneğ ini verdiğiniz yılanın doğar doğmaz sineğin peşinde koşması. Ya da ka plumbağanın çıkar çıkmaz suya doğru gitmesi, antilobun aslandan kaçması. Şimdi bu uzay-zaman, sebep-sonuç kalıpları, insan zekasının kavrayışının bunlarla oluştuğunu varsayıyor Doğuştan getirdiğimiz, apriori yerine, önceden getirdiğimiz, önsel diyelim, bu önsel yetiler olmazsa, zaten düşünce ve kavrayış söz konusu değil. Yani bir mekân algısı ol-

Yirminci Gün

369

mayan bir beyin, büyük-küçük, iri vesaire, boyutla ilgili özelliklerden tamamen muaf… Şimdi arkadaşlarımız size diyor ki, bu mekân dediğin şey, biz Türkçe uzay diyoruz, nedir, diyorlar? Mu- Atatürk, hangi dili konuşuyordu? Bir gün Falih Rıfkı Atay’la konuşurken diyor ki, ben Türkçe istiyorum. Falih Rıfkı Atay da birkaç Türkçe önüne sunuyor. Evlat, diyor, senin benim için demedim, Türk ulusunun geleceğini düşünüyorum. Yani diyor ki biz naneyi zaten yemişiz. Atatürk’ün Nutuk diye ünlü kitabını, düşün. Mu- Osmanlıca bilmezsek anlayamayız. O zaman sen açıkla da biz bilelim bakalım. Mu- Ama mekan çok açık. Yok. Bakınız, dün konuştuk biz. Arapça hayat, Farsça can ama biz karşısında birkaç tane Türkçe koyduk. Bal gibi, şıkır şıkır. Bu hiç lüks deği ldir. Bir ulusun kendi diline sahip çıkması, onu kullanması, onu diriltmesi, yüceltmesi, en doğal hakkıdır. Öyle düşünüyorum. Aksi halde biz, çıkış yapamayız. Benim yaşım sizden daha fazla. Ben bir kitabın, dede, oğul ve torun tarafından sadeleştirildiğini gördüm. Öyle kitaplar ok udum. Onu önleyelim diyorum. Her yirmi yılda bir kuşak bir dil yaratmasın. Bir İngiliz açıp Shakespeare okuyor. Şimdi Bâki’yi açsam kaç kelime anlarsın?

Yirmi Birinci Gün

371

Birleşiklik, daha daralmış, daha az yaygın, daha az sürekli bir ilke dir ilik, arkadan duyarlık. Du-yarlılıkta dün bir kısım noktalarda takılmıştık. Acaba duyarlı nesneler alanında düşünme dedi-ğimiz yapı düzeni var mıdır? Hocam dedi ki, ben bir öz ayrımı göremiyorum. Müjdat kardeş imiz de bir öz ayrımı gördüğünü söyledi. Öz ayrımından söz ettiğimiz de bir ilkeden söz etmemiz gerekir. Yani bilinen adıyla konuştuğumuzda, bitkilerden sonra, diri bileşiklerden sonra, duyarlılığa geçerken bir atlama yapmamız gerekir, eğer öz farkı meselesini kabul edecek olu rsak. Doğrudan düşünmeye atlamamız gerekir. Bu ise bizim sist emimize ters. Biz, dirilik, duyarlılık, düşünme, istenç diye gidebiliyoruz. Doğa fazla atlamayı sevmiyor. Atlamayı seviyor da birinin üstünden atlamayı sevmiyor. Zaten yapılan deneyler, gözlemler de bunu böyle ortaya k oyuyor. Diri nesneler, duyarlı nesneler, uslu ve istençli nesneler. Onun için ben, hayvan dediğimiz yapı düzeninde bir düşünme örgütlenmesini göremiyorum. Belki bir kısım ögeler var, hocam onu güzel anlattı. Bir kısım kodlamalar var. Kendi alanıyla ilgili tanımalar var. Onu kabul ediyorum ama bizim bilgi dediğimiz bilgi anlamında bilgi edindiklerini söylemek çok zor. Şu ana kadarki deneyler de bunu doğruluyor. Hayvan dediğimiz yapı düzeninde yaşam koşullarına uyma, biraz da kendi bilim alanının söylediği gibi içgüdüsel olarak bir uyma var gibi gözüküyor. Bu, söylediğim gibi felsefede her konu gibi rahatlıkla tartışılabil ir. Düşünme, geçen dersimizde gördüğümüz gibi insana özgür bir yapı düz enidir ve insanı başlatan temel ilkedir. Öz farkı, derece farkı gibi terimler kullandınız dün. Bu öz farkı dediğimiz bizim, ilkelerin, büyük ayrım dediğimizin başka adıdır. Dirilik büyük ayrımdır, bir özdür, bir yapı düzenin kurucu ögesidir. Duyarlılık öyledir. Öteki yapı düzeniyle birl eşip özü yaratıyor ve ayrımı ortaya koyuyor. Onu ondan ayırmamızı sağlıyor. Dedik ki; ayrım, bizim anlıksal ve dilsel olarak yaptığımız bir işlemdir. Ontolojik bir temele dayanıyorduk, ezbere yapmıyorduk. Düşünmeyi gördüğümüz için, insan bakımından, burada biraz hızlı geçmek gerekiyor ama ben en azından sahibine saygı anlamında, ünlü Frege’den söz etmek istiyorum.

Yirmi Birinci Gün

372

Mu- Gottlob Frege. Evet. Matematiğin İlkeleri diye çok ünlü bir kitabı var. Bir derste söylemiştik. Öbekler, kümeler kuramını geliştirmiş, ömür vermiş. O kitaptan bir tanesini de Russel’a göndermiş. Russel da mektup yazmış, üstat siz yanlış yazmışsınız ve işareti de koymuş, şurada. Frege alıp okuyor, tabi sağduyulu insanlar bunlar, önyagılı insanlar değil. Cevap yazıyor, diyor ki, üstat bütün ömrümü yaktın sen, emek boşa gitti, dediğin doğru, y anılmışım. Bu düzeydeki insanların bu tutumları çok güzel. Frege dediğimiz kişi bu. Tabi orada yanıldı başka alanda hiçbir şey söylemedi anlamına gelmiyor. Felsefeye çok büyük katkıları olmuştur. Bizim bild iğimiz dilsel felsefenin başlatıcısıdır. İlk temel koyan odur. Frege’in öne koyduğu bir kısım düşünceleri dile getirmek istiyorum. Çünkü duyum ve düşünceyle çok yakından ilgili. Düşünce nedir? Anlığımızdaki nesnelerle ilgili tasarımın öteki adı düşüncedir. Frege diyor ki, bunların dört özelliği var. Beş diyebilirsin, üç de diyebilirsin, felsefe bu. Ama Frege çıkmış, dört özelliği var demiş. Birinci özelliği, bir dış özne herhangi bir anlıktaki düşünceyi duyums ayamaz. Müjdat’ın kafasındaki gül düşüncesini hiçbirimiz gül diye kokl ayamayız. Onu diyor Frege. Çünkü diyor, düşünce duyumsanamaz. Bunu biraz daha genişletirsek, anlığımızdaki diken düşüncesi kimseye ba tmaz. Anlığımızdaki engerek yılanı düşüncesi kimseyi sokmaz. Anlığımızdaki ateş düşüncesi sigara yakarken bize hiç yardımcı olmaz. Duyuma açık değildir. En yakınınız, çocuğunuz, anneniz, babanız, kardeşiniz, dişi ağrıyor, inim inim inliyor. Onun ağrısını, ağrı düşüncesini siz duyumsayamazsınız. Kestirimde bulunursunuz. Onun ne durumda o lduğuyla ilgili bir kısım kestirimlerde bulunursunuz. Dersiniz ki, acı çekiyor, doktora erken yetiştirelim. Ama onun çektiği acı, ancak oradadır, o düşünce oradadır. İkincisi; her düşüncenin bir sahibi vardır. Biz onun sahibiyiz diyor. Yeşil düşüncesi, gördüm bir çayırlık, orada kurbağaları gördüm. Frege öyle diyor. Bu benim, iye olduğum, sahip olduğum bir düşüncedir. Onu du-

Yirmi Birinci Gün

373

yumsayan, düşünce haline getiren benim. Benim anlığım da, ben onun sahibiyim, başka biri değil. Üç; hiçbir düşünce taşıyıcısız olmaz, diyor. Hani ben onun sahibiyim ama başka düşüncelerin de başka sahipleri var. Tamam, nesnel dünya kendinde vardır. Ama düşünce, anlıksal bir durumdur, diyor. Anlıksal bir durum da açık ki bir anlığı ve anlığın öznesini gerekli kılar. Buradan bir yerlere gideceğim tabi. Bir yerleri deşiyorum ben. Frege de deşmiş. Dört; bunu kişiye özel olarak görüyorum, diyor Frege. Hepsi birbirine sıkı bağlı ama biraz daha ayrıntı vermek gerekiyor. Burada ayraçla belirtmek istiyorum, bizim dillerimizde ağrı, üzüntü, acı terimleri hep bir çorba olur, karıştırılır. Ağrı, fiziksel bir durumdur. Bedensel düzenimizde bir kısım değişimler olur. Bir bıçak keser, kafamıza bir taş düşer, ayağımızı çarparız vesaire. Duyduğumuz ağrıdır. Tıp bilimi de buna ağrı der. Bir de üzüntü, acı vardır. Yine konu terimi olarak sö ylüyorum, acı üzüntünün eşanlamlısıdır, ağrının değil. Ağrı yer in kullanılır, şuram acıdı, diye. Acımak anlıksal bir durumdur. Üzüntü gibi, du ygusal bir konudur. Siz gittiniz diş hekiminin koltuğuna oturdunuz. Diş hekimi aleti aldı, dişinize dokunmaya başladı, bir ağrı duymaya başl adınız. Anlığınızdan, düşünme evreninizden bir şeyler de geçiyor. Diyorsunuz ki, bu dişçi çok paracı bir adam, hiç kimseye acımıyor, yoksul falan dinlemiyor, herkesten para alıyor, insanlık adına çok üzüntü verici, diyorsunuz. Bakın, duyduğunuz ağrı başka, üzüntü başka. Bunu bilhassa belirtmek istiyorum, üzüntü bir duygudur, ağrı fiziksel bir durumdur. Duygu olarak üzüntü ya da bir acı duygusu, sonuçta özneldir, kişide olur biter. Buradan bir yere gitmek istiyorum. Frege de oraya gitmiş. Her ne hal ise biz deneyci, gözlemci olarak çok iyi notlar verdiğimiz, hatta benimsediğimiz John Locke, David Hume, Berkeley gibi ada düşünürleri, biliyorsunuz arkadaşlar deneycidir bunlar, gözlemcidir. Kısa Avrupası filozofları usçudur, klasik üçleme Descartes, Spinoza, Leibniz. Orada da bir üçleme vardır onlar da deneyci olarak bilinir. Burada belki de bir ironi var, Frege’in de karşı çıktığı nokta o. Diyor ki ; siz düşünce

Yirmi Birinci Gün

374

diyorsunuz, düşünce varsa nesne vardır, düşünce yoksa nesne yoktur. Hatta Berkeley en doruk noktadadır, bunu söz konusu da etmiştik, var olmak algılanmaktır, bizim deyimimizle duyumsanmaktır, yoksa nesne yoktur diyor. Frege’in dediği neydi, bizim geçmişte biraz söylemeye çalıştığımız? Düşüncenin bir taşıyıcısı var, taşıyıcısız düşünce olmaz, diyor. Getirdiği bir eleştiri bu. Berkeley’e yöneltmek istiyor ki; tamam düşünce diyorsun ama onun taşıyıcısı ne olacak? Eğer taşıyıcısı varsa, demek ki anlık diye bir şey de var. Çünkü düşüncenin olabilmesi bir anlık gerektiriyor. Bu anlık da bir tözü, özneyi gerektiriyor. Hani sen var olmak, düşüncede olmak diyordun ya, demek ki düşünceden önce bir anlık bir özne olmalıdır, diyor. Eleştiri son derece derin. Önce bir taşıyıcıyı, özneyi, anlığı var sayacağız. Varsaymadan sen o düşünceyi havada, vardır düşünemezsin. Yine Frege meşhur sabah yıldızı-akşam yıldızı diye bir gözleme başvurur. Nedir bu? Sabahleyin de gördüğümüz parlak bir yıldız vardır, onu akşamleyin de görürüz. Eskiden bu akşam yıldızı, bu da sabah yıldızı diye algıladılar senelerce. Ama bir gün dediler ki, bu bizim Venüs gez egeni dediğimiz gezegen. Sabahleyin de gözüküyor, akşamleyin de gözüküyor. İki yıldız değil bir yıldız var, bugün bu biliniyor. Tabi bunu bula n Frege değil, çok çok önce biliniyordu bu. Frege aldı dedi ki, sabah yıldızı diyoruz ve ekliyoruz akşam yıldızıdır diyoruz. Bunların en azından söylemi ayrı. Anlamları ayrı, biri akşamleyin gözüküyor, biri sabahleyin gözüküyor. Ama diyor, gönderimleri bir, Venüs gezegenine gönderiyor. Demek ki gönderimsiz bir söylem olamaz. Bu üç filozofa sessizce yönelttiği eleştiri bu. Sen gönderimsiz bir düşünceden söz ediyorsun. Bu anlığımızda olmuş bitmiş, gönderimin nedir, nereye gönderiyorsun, diyor. Veya bizim Türkçeyle söylediğimiz imlemin ne? Bir imin var b urada, edinmişsin, nereden edinmişse o da belli değil ama gönderimin ne, hangi nesneye gönderiyorsun? Gösterge, bir gönderim gerektirir, diyor. Frege’in bu düşüncesini çok özet olarak sizlere sundum. Frege ile

Yirmi Birinci Gün

375

ilgili Türkiye’de iki kitap yayınlandı138, vitrinlerde denk gelirseniz almakta sıkıntı çekmeyeceğiniz bir düşünürdür. Matematikçi filozo ftur. Mu- Berkeley’in aslında yanıtı var gönderim hususunda. Diğer ikisinin yok, John Locke ve David Hume’un. Locke ve Hume düşüncenin taşıyıcısı noktasında bir yere pek varamazlar ama Berkeley çok güzel varır ; var olmak algılamaktır ve algılanmaktır. Biz algılamadığımız vakit nesneler nerede diye bir sorudan yola çıkar bilirsiniz. Umarım bizi yukarılara götürmezsin. Mu- Ben götürmüyorum Berkeley götürüyor. Anladım, ayağın yerden kesildi de. Mu- Sorusu şu: Tamam, bir algılayan olmazsa varlıktan söz edemeyi z. Biliyoruz ki ben görmesem de kapalı bir kapının arkasında ofis eşyaları duruyor. Peki, bunun durduğundan nasıl emin olabiliyoruz. Ben onu algılamazken orada varoluşundan nasıl emin olabiliyoruz? O da diyor, işte Tanrı’nın her şeyi aynı anda algılamasından, neşet eder. Yani bizim anlığımızda değil ama Tanrı’nın anlığında. Mu- Dün potansiyel akıldan bahsettiniz. Berkeley enteresan bir adam , düşünceleri çok radikal, bana göre. Piskopostur biliyorsun. Mu- Evet. Taşıyıcı olmakla ilgili Berkeley’in elinde bir Tanrı imgesi var, diğerlerinin yok. Locke ve Hume, o konuda belirsizler. Zaman zaman tanrıya kayar ikisi de. Kayar doğru. İkisinde de var o düşünce, biliyorum. Hatta Hume’un Din Üzerine kitabı da var. Mu- David Hume’u çok beğenirim. Çok enteresan fikirleri vardır.

138

Aritmetiğin Temelleri, Gottlob Frege, Çev: Bülent Gözkan, Yapı Kredi Yayınları

Yirmi Birinci Gün

376

Kant diyor ya beni dogmatik uykumdan uyandıran adamdır. David H ume’un derinlikli olduğunu hep konuşuyoruz, kabul ediyoruz. Yalnız şu var: Temellendirme bu olunca biz düşünemiyoruz. Biz, insan öznele rden söz ediyoruz. Tanrısal öznenin zihninde vardı yoktu, bunu konu edemiyoruz. Bu Berkeley’in kendi sığındığı bir şey, o bizi temellendi rmiyor. Biz, senin bulunmadığın oturumlarda yüklemleri sınıflandırdık, içkin yüklemlerden söz ettik. Bunu çok özet olarak, sana aktarmamız anlamında… Seni yüklemlerin oluşturur. Sen bir bileşiksin, dirisin, duyarlısın, düşünensin, istençli bir nesnesin. Descartes’i eleştirdik. Düşünüyorum diyorsun, sen olmadan nasıl düşünüyorsun. Frege onu diyor zaten, sen önce bir ol, ondan sonra düşünürsün. Mu- Açıkçası ben Frege’i çok önemsememiştim. Derhal edineceğim. Edin. Frege çok derinlikli biri. Zihin bir dış dünya değil mi? Algılamak için ona ihtiyacın var değil mi? O yoksa neyle algılayacaksın. Burada Berkeley tosluyor. Demek ki anlığımızda var diyebilmek için anlığımızın olması gerekiyor. Anlığımız ise dış dünyanın bir parçası. Oysa sen onu kanıtlamaya çalışıyorsun. Bir yandan var sayıyorsun hem de kanıtl amaya çalışıyorsun. Bu felsefede yok. Biz buna gözbağcılık deriz. Sen önce bir, anlık, zihin, düşünen özne var diye kanıtlayacaksın, ortaya koyacaksın, ondan sonra düşüneceksin. O söz bize havada geliyor. Onun için benimsemiyoruz. İki; Frege’in eleştirisi Descartes’e yöneliyor, doğrudan doğruya. Bir taşıyıcı olmadan düşünce olamaz. Düşünüyorum diyorsun, ondan sonra düşünene geçiyorsun, geçemezsin diyor. Önce düşüneni ortaya koy. Çünkü düşünme edimi ve düşünce ürünü, bir düşünen yoksa yoktur. Bunu tartışılacak hiçbir yanı yok. Bunu epistemolojik bölümdeki boşluğumuza eklemiş olalım. Yalnız dünkü tartıştığımız konuda şöyle bir şey olabilir mi, diye merak ettim, ediyorum. Acaba diyorum, evrenin yasaları da var, onu da göreceğiz, evrenin yasalarında karşımıza çıkacak olan bir konu olabilir mi? Her bir nesne alanı bir ilke ile ortaya çıkıyor. Ben biliyorum, insana geçtiğimi zde karşımıza iki nesne çıkacak ve bizim Müjdat karşıma dikilecek. Evet

Yirmi Birinci Gün

377

insan iki ilke ile oluşuyor, nasıl oluyor, diyecek. Anorganik doğa, birl eşikler, tek ilke. Otlar, ağaçlar, ikinci ilke ekleniyor, diriler de ekleniyor birleşikliğe. Hayvan alanına geçiyoruz duyu m ekleniyor. Ama insana geçince iki ilke, düşünebilirlik ve istençlilik, yani us ve istenç, yeti ol arak konuştuğumuzda. Aklından geçiyor değil mi, bu iki ilke neden var, diye. Bu böyle arkadaşlar. Bilen insanla eğleyen insan çok ayrı insanla rdır. Bunu etikte göreceğiz. Acunumuz bilenlerle dolu, tıka basa, herkes biliyor ama isteyen yok. İstek değil, istenç gösteren yok. Dün belki unuttuk, hayvanlar istek duyar. Hayvanlar seçmez. Acıkınca yiyecek arar, susar suyu arar. O gereksinim istektir, bizim çıplak anlattığımız, bizim de sık sık duyduğumuz. Karnımız acıkırsa, yemek yem emiz bir isteğin yerine getirilmesidir. Orada istence gerek yok. Ama istenç, yeme işlemini gerçekleştirirken, edimin seçiminde gerekli. Yoksa bir ekmeğe, aşa yönelirken değil, edinirken. Sana diyor ki acıktınsa yemek ye ama lokantanın camını kırarak ye, demiyor. Çalmış olursun. Acaba diyorum, hayvan âlemine geçtiğimizde, dün hocamın da söylediği, onu ben düşünmemiştim, bazı kodlamalar var mı, hayvanda bu ik ileme başlıyor mu? İnsanda sırıtır halde göreceğimiz ikileme, hayvanda bir gücüllük olarak karşımıza çıkıyor mu? Yavaş yavaş beliriyor mu? Çünkü hayvanları da bir kenara atamıyoruz. Gerçekten evreni iyi tanıyorlar. Ona bir başlangıç mı, diye merak ediyorum. Ç- Ben öyle olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bir arkadaşın köpeği var, öteki arkadaşta da kediler var. Arkadaş ona gidince kedileri seviyor, eve döndüğünde köpek bunu kokluyor, o kedi kokusunu alıyor ve patisini vuruyor. Bozuk atıyor, kıskanıyor, bir rahatsızlık duyuyor. Demek ki burada ufak tefek var, onu hissettiren. Geçen gün bir bakıcı çocuğu dövüyordu, televizyon gösteriyor. Kedi bakıcının üstüne atlıyor. Müdahale ediyor yani. Ç- İlginç örnekler var tabi. Başka bir arkadaşımın Pitbull’u vardı. Ha yvan eğitimine gönderdi. Geldikten sonra bir alışkanlık edinmişti. Arka-

Yirmi Birinci Gün

378

daş bağırdığında, sert çıktığında, arka ayağını kaldırıp tekletmeye başlardı. Hiçbir problemi yok ama. Mu- Şartlı refleks olmuş. Ç- Belki de. Ben merak ediyorum, o numarayı yapmayı öğrendi mi ac aba? Öğrenme ihtimali var gibime geliyor. Mu- Öğreniyorlar. Fakat onlardaki düşünce, somut düşünce, soyut düşünceye geçmiyorlar. Ç- Buna dair de örnek var. Mu- İpuçları da yok değil, var. Mesela ayılar suyun başında balık avlıyorlar ya, sadece karnını ısırıyor, geri kalanını atıyor. Hâlbuki kocaman balık, onu yiyip karnını doyurabilir, bir tür keyif yapıyor gibi. Çok daha farklı örnekler var. Ç- Şempanzeler sayı saymasını öğrenebiliyor. Önlerine bilgisayar koyuyorlar. Ondan dokuza, dokuzdan ona sıralayabiliyor. Bu tam bir soyu tlama gibi görünüyor. Kargalar cevizi kırmızı yanarken atıyor bekliyor, biraz sonra yeşil yanıp arabalar cevizi kıracak toplayacaklar. Mu- Bir filozofun bir lafı var, beni çok güldürür. İsmini hatırlamıyorum, çağdaş düşünürlerden biri sözde. Der ki; maymunun biri yukarıdaki muzu almak için bir kamış kullanarak onu dürtükleyebilir. Sonra düşürür ve düşürdüğü vakit de derhal yer. Fakat burada akılla ilgili hiçbir şey yoktur, apaçık ortadadır ki bu iştahın zaferidir. Ne yapması gerek iyor, tabi düşürdükten sonra muzu yiyecek. İştahın bir tek maymunda olduğunu ortaya koyması gerekir ki hayva nların hepsinde var. Mu- Bir kürek bahçe toprağı aldığımızda içinde milyonlarca mikroorg anizma buluruz. Çok küçük, nematod denen solucan benzeri şeyler va rdır. Bunların damak zevkleri var. Önlerine marul yaprağı, kereviz yap-

Yirmi Birinci Gün

379

rağı, maydanoz yaprağı koyuyorsunuz, kerevizi tercih ediyorlar. Hepsiyle beslenebilir. Tabi bu düşünceyi biraz işlemek gerekiyor. Batılılar pek fazla yapm amışlar. Uexküll anlamında söylüyorum, büyük bir hayvanbilimc iydi. Dost alanı, düşman alanı, üreme alanı diyor ama felsefe olarak boşlukta bırakıyor. Bir nesne bir kısım şeyleri biliyorsa bilme yetisi olmadan onu nasıl bilecek. Uexküll’e bizim sorabileceğimiz soru budur. Bir hayvanın dost alanındaki, düşman alanındaki sayısız nesneleri ki sayısızdır. Bir etobur için ne kadar eti yenen nesne varsa bu dost alanıdır. Yine o ha yvanın binlerce düşmanı vardır ormanda bunların her birini tanıyor olması gerekir. Tanıyor olabilmesi için de o nesneleri tanıması gerekir. Uexküll adına söylüyorum, üç alanı var, başka alanı yok demek, onu bilgi yetisinden yoksun etmiyor. O alanları bildiğine göre bir bilgi yetisi var demektir. Çünkü bildiğinden söz ediyoruz. Ç- Şunu da ekleyelim, çok daha önemli. İşaret dilini öğreniyorlar kimi primatlar. M- Burada şöyle bir ayrım koyabilir miyiz? Hayvanlar bilebilir ama bildiklerini bilemezler. O tabi, kesin. Hayvan alanının, hatta bitki alanının bile o kadar hızlı geçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bunları bizim insanımız, çevr emizdekiler basite alıyorlar, basite alınacak konular değiller. Mu- Serol Teber’i bilirsiniz herhalde, Sibernetik isimli bir kitabı vardır. Orada bu bilinç düzeyini çok daha yaymış. Örneklerinden biri, buzdol abı. Buzdolabının iç ısısı, dört derece ile yedi derece arasında değişiyor. Fakat belli bir anda kaç derecede olacağını önceden kestiremiyoruz. Bu, buzdolabının bilincidir, diyor. Kaç derecede olacağına kendisi karar verir gibi bir yaklaşımı var. Murat kardeş bunu bizim arkadaşlarla da konuştuk. Bir saati kuruyo rsunuz, alırken de satıcı size söylemiş olabilir. Diyor ki; bu saati kurd unuz mu, kırk iki saat çalışır diyor. Siz kurdunuz, koydunuz, bir arkad a-

Yirmi Birinci Gün

380

şınıza diyorsunuz bu saat kırk iki saat çalışacağını biliyor. Diri olmayan nesneler, tasarımını kendi koyamaz, birileri koymak zorunda. Orada buzdolabı bilemez. Birileri onu kilitlemiştir. Mu- Tabi, buna formel bir bilinç diyemeyiz ama durumun değiştiğini de ortaya koyuyor. O taşımadır. Yani insanbiçimcilik dediğimiz, diriliği bütün evrene taşımışlar Grekler. Thales diyor ki, her şey tanrılarla dolu. Ç- Çevremize sürekli akıl yüklüyoruz. Akıllı buzdolabı, akıllı fırın… Onun ötesinde, yavaş yavaş programlamaya da başladık. Pek çok e ndüstriyel alanda kullanılan gelişkin bir sistem var; bulanık mantık. O lguları rastlantısal olarak da değerlendirmeye başlamış. Önemli bir gelişme. Biz akıl yükledikçe sanırım eşya iyice akıllanacak. Mu- Bu sene epistemoloji üzerine sohbetler ediyorsunuz. Şunu sormak istiyorum; elimizde hala en net bilgi tanımı Platon’unki gibi gözüküyor değil mi? Yok, Platon’da değiliz. Platon’u konu ettik elbette. Platon’un her kit abında bilgi ile ilgili çeşitli parçalar var. Theaitetos adlı (Theaitetos bir matematikçidir), Kratylos adlı (Kratylos, Herakleitos’un hayranıdır), öteki kitaplarında Parmenides dâhil, Phedon (Phaidon)… Anamnesis, anımsama, özet olarak söylersek –biz ruh terimini ne de karşıyız– ruh diye bir yetimiz varmış, o idealar evreniyle komşu imiş, oradan ideaları tanıyormuş. Bu tikeller evrenine indiğimizde her bir insanda o ruh o lduğu için o anımsıyormuş, idealar evrenindeki ilk tanıdıklarını. Bilgi demek anımsama demektir. Hatta Phedon diyaloğunda şöyle bir sözü de var Platon’un; düşünme ruhun kendi kendisiyle konuşmasıdır. Biz buna karşıyız nesnesiz düşünemezsin. Biz Platon’u biliyoruz ama katı lmadığımız çok kısmı var. Mu- Nesnesiz düşünürüz bence. Düşün bakalım.

Yirmi Birinci Gün

381

Mu- Soyut düşünce, matematik. Yok. Bu Nicolai Hartmann’ın real varlık alanı, ideal varlık alanı dediği bir ayrımdan yola çıkalım. Diyor ki, tüm dünyadaki gözlemlediğimiz, uzaylı ve zamanlı nesneler real varlık alanıdır. Ağaç, taş, kaya, insan… Bir de, ilişkiler alanı var, mantıksal ilişkiler, matematiksel ilişkiler. B urada nesneler soyuttur, diyor. Üçgen dediğiniz zaman aklınıza bin tane üçgen gelebilir. Sayın hocam fizik öğretmeni, derse girse dese ki arkadaşlar siz zaten üçgeni biliyorsunuz, dörtgeni biliyorsunuz, anımsama kuramına göre benim ne gereğim var, ben çıkayım da gideyim, derse ne olur? Müdür kutlar mı? Bizim felsefemizde varsayımlar yok. Oturaca ksın, kanıtlayacaksın ya da doğrulayacaktır. Eğer Popper’ci ise yanlışl ayacaksın. Yoksa biz ona bilgi demeyiz, diyemeyiz. Diyeceğimizi biriler inin ortaya koyması gerekir. Nesnesiz düşünemezsin, bu matematik de olsa çocuk deneysel, gözlemsel dünyasından rakamları bilecek. Öğre tmenler aylarca çocuklara kerrat cetvelini öğretir, rakamları öğretir, biçimleri öğretir. Bizim o olgusuz diye düşündüğümüz alanda bile bi rçok veri, bize öğretilmeden o işlemleri yapamıyoruz. Mu- Ada filozofları gibi konuştunuz, John Locke gibi. Tabula rasa’dan bahsediyorsunuz. Tabi, öğrenmemiz gerekiyor. Aksi halde, girdik sınıfa, dediğim gibi çok soyut da olsa, siz her şeyi biliyorsunuz, hadi eyvallah. Yok öyle bir şey. Onu atlamak istemiyorum, mantık yasaları düşünce yasaları değildir, düşünme yasalarıdır. Nasıl düşüneceğimiz öğretir bize. Bir nesne ile yüklemlerinin tanınması işleminden çok farklıdır. Aldı n bir nesneyi, taş, ağırlığı var, bu bir gözlemdir, deneydir. Sert, içine işlenemezliğinden anlıyorsun. Özgül ağırlığı şu, rengi şu, kokusu şu. Bu, bizim bildiğimi z bilgi edinmenin deneysel yoludur. Bir de düşünmenin yasaları var. O mantık yasaları dediğimiz şeydir. Düşünme edimi sırasında diyor ki sana mantık, beni saygıyla önüne koy, bana uy. Demek istiyor ki; taş diye belirlediğin nesneye on dakika sonra, durum değiştikçe ağaç deme, dedirtmem sana. Zırvalatmam sana, diyor. Taş demişsen taş, taştır.

Yirmi Birinci Gün

382

Mu- Durum değişti, fizikçiler bunu değiştirdi. Tek yarıkta girişim olayı. E- İki olasılık var, ya A’dır ya A değildir. Mantığın üçüncü yasası. Mu- Bence felsefenin ne kadar gerekli olduğuna dair güzel bir örnek. E- Burada ikisi de olabilir durumu var. Ben size somut bir örnek vereyim, onun üzerinden çalışalım. Yağmur ya yağacak ya yağmayacak. Bunun klasik örneği budur. E- Klasik dünyada söylediğiniz geçerli ama kuantum durumunda bunu mantığa nasıl uyarlayacağız bilmiyorum. Bir şey artık hem A, hem de A değildir, olabiliyor. Daha doğrusu onu hayatımıza sokabiliyor. Bunu biraz örneklesek. Mu- Deneyi anlatmalıyız139. Fakat bu mantığın temel yasalarını yok sayıyoruz anlamında değil. Bununla ilgili bir kitap var, ismi Fizik ve Felsefe140. Heisenberg, müthiş bir fizikçi, hepimiz biliyoruz tanıyoruz. Bu deneyler üzerine felsefi çıkarımlar yapıyor. Fakat felsefeden o kadar bihaber ki yaptığı yorumlar çocukça. Tüm bilimlerde böyle bir bilgi sınırına geldiği vakit o işin erbapları, doğal olarak bunun felsefesini yapmaları beklenir ve gerekir. Ama felsefeyi o vakte kadar dışarıda tutup ihtiyacınız olduğunda kendi verilerinizi yorumlamaya kalkınca ortaya çok garip bir durum çıkıyor. Felsefenin ne kadar gerekli olduğuna dair bir örnek olarak düşünmüşümdür ben. A, ya A’dır ya A değildir hususu, şu an kuantum fiziğindeki bir deneyde…

139

Young deneyi olarak da bilinen çift-yarık deneyi, madde ve enerjinin aynı anda dalga ve parçacık özellikleri sergileyebileceğini gösterir. Deneyin basit versiyonunda lazer ışını gibi koherent (eş fazlı) bir ışık kaynağı, iki paralel yarık açılmış ince bir levhayı aydınlatır, ve yarıktan geçen ışık levhanın arkasındaki bir ekranda gözlemlenir. Işığın dalga doğası ışık dalgalarının iki yarıktan da geçerek girişim yapmasını, ve ekranda aydınlık ile karanlık bantlar oluşturmasını sağlar, ki bu sonuç ışık tamamen parçacıklı yapıda olsa beklenemez. Fakat, parçacıklardan veya fotonlardan oluşuyormuş gibi, ekranda her zaman ışığın soğurulduğu görülür. Bu durum dalga -parçacık ikiliği olarak bilinen prensibi ortaya koyar. (viki) Fizik ve Felsefe, Werner Heisenberg / Yılmaz Öner, Belge Yayınları

140

Yirmi Birinci Gün

383

Oraya gitmene gerek yok. Biz gördük, bir Herakleitos’umuz var bizim. O bunu daha güzel söylüyor bana sorarsanız. A, diye bir şey yok diyor. A, A da dese A, A olmayan da olabilir, bu bir süreçtir diyor. Yani hem A’dır hem A olmayandır. Onu Herakleitos çok daha felsefi bir dille anlatmıştır, buna bir şey demiyoruz. Biz iletişim dünyasında, bir nesnel dünyada yaşıyoruz. Nesneleri tanımak, birbirimize aktarmak gerekiyor. Onu tartışıyoruz, saygı da duyuyoruz amenna da önümüzdeki çam ağacı da elli yüz sene yaşıyor karşımızda. Diyoruz ki, bu çam ağacı. E- Schrödinger Kedisi olayı var. O kutunun içinde kedi ölü müdür, değil midir? Ya ölüdür ya değildir? İkisi birden, hem ölüdür hem diridir. Kuantum fiziği artık bunu ortaya getiriyor. Gözlem yapmadan bir şeyi belirleyemezsin. Gözlem yaptığınız an, sadece bir olasılığı, bir seçeneği gözlemliyorsunuz. Gözlem yapmadığınız sürece fiziksel gerçeklik milyonlarca olasılığı barındırıyor. Bir parçacık nerededir? Her yerde olab ilir. Gözlem yaptığınız zaman sadece bir yerdedir. İkili durumlarda, o çift yarık deneyinde bu daha net oluyor. Parçacık dalga mı, ya oradan geçmiştir, ya oradan geçmiştir. Gözlem yapmadığımız sürece, yarıkların arkasında oluşan desen öyle bir desen ki bunu ya buradan ya buradan geçmiştir diye açıklayamıyoruz. İkisinden birden geçmiştir şeklinde açıklıyoruz. Tek parçacık sanki bir dalgaymış gibi davranıyor. Ben ona saygı duyarım. O Hegel’in ki Hegel’in değildir o diyalektik. Diyalektik, doğrudan doğruya Herakleitos’undur. Mu- Schopenhauer der ki, Hegel için; tarih bir daha sıradan bir köylüyü bir dahi gibi gösterecekse, bunu Hegel gibi birahaneci suratlı bir A lmandan yapmasın. Ben de aynı görüşteyim. Çok gürültü yapıyor. Bir felsefeci değil arkad aşımız. Bir kısım saptamaları var, ona saygı duyarım. Heidegger, Hera kleitos’u bir profesörle diyalog şeklinde kitaplaştırmışlar, tek doğru cümle yok. Yazıklar olsun.

Yirmi İkinci Gün

385

İstenç, evrenimizin en daralmış, en son ilkesi. Biliyorsunuz ilkeler, içkin düzenimizin kaçınılmaz öğeleri. Öteki yapılarda biz, çift ilke görmedik. Ama insan yapısında bir us ilkesi, düşünebilirlik ve istenç ilkesi görüy oruz. Bu ikilem nereden kaynaklanıyor, nasıl olabiliyor, bunu nasıl y orumlayacağız? Bir; bunun üstünde duracağız, öncelikle istenç nedir? İki; niyet nedir? Çok duyarsınız bunu, o çok iyi niyetli; iyi niyetlerle yola çıktık; kötü niyetli; senin kötü niyetli olduğun belliydi. Günübirlik konuşmada bu iyi niyet, kötü niyet çok konuşulan bir konu. Bir, bunun Türkçesini arayacağız. İki, ne anlama geldiğini arayacağız. Üç, iyi niyet kötü niyet –daha öz olarak niyet– ile eylem arasındaki bağıntıyı incel eyeceğiz. Çok önemlidir. Denebilir ki etiğin omurgası orada kilitleniyor. Bütün dinler buna çok ağırlık vermişlerdir. Eski Ahit’te var, Yeni Ahit’te var, Kuran’da var, bir biçimde hepsi buna başvurmuş. El-Ezher Üniversitesi’nin bir Berber Kapısı vardır, ne anlama geliyor bilmiyorum141. O kapının üstündeki kitabede şöyle bir anlatım var: “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır”. Eylemleriniz niyetlerinize bakılarak değer biçilir. Sizin ödülleriniz niyetlerinize göre verilecektir. Bu bir hadis, bunu göklere çıkartırlar. Gördüğünüz gibi oldukça sade, yalın, anlamı açık, söylemesi de çok basit. Yani önemli olan niyettir, diyor. Eylem ikincildir, niyetiniz iyiyse gerisi önemli değil. Tabi biz etiğimizde, kesin olarak öyle düşünmüyoruz. Niyeti çözümlerken göreceğiz. İstenci çözümleyeceğiz, niyeti çözümleyeceğiz, eylemi çözümleyeceğiz. Eylem olmadan erdem üzerine konuşamayız. O içsel dünya, vicdanım, benim içim, benim niyetim falan bunlar mavaldır. Eylem olmadan biz, etik üzerine, ahlak felsefesi üzerine, erdem üzerine konuşamayız. Öncelikle sormamız gereken şudur: Eylem nedir? Eylemlerin insansal yaşamdaki değişkelerine bakacağız. Erdem alanı var, suç ve ceza alanı var, iş-

141

Bab al-Muzayinīn. İnternet sitesindeki bilgiye güvenecek olursak, kapıya bu ismin verilmesinin sebebi, girişinde öğrencilerin başlarının traş edilmesi. “So named because students would have their heads shaved outside of the gate.”

Yirmi İkinci Gün

386

lemler alanı var, geçimlik alanları var. Bunun erdemle ne ilgisi var, ona bakacağız. Amaç kategorisi işin içine girecek. Dün de bir parça söyledik, insan alanımız, yapay alan, bir dünya kurmuşuz orada yaşıyoruz, hayvanların böyle bir dünyası yok. Biz görmesek de yapay alan bizi çepeçevre sarmış. Hatta doğadan fazla sarmış. Doğayı tanıyoruz. Soluk alıyoruz, güneş doğuyor, deniz, rüzgâr var, biliyoruz. Ama insan alanında biz, çok sıkıntılıyız. Acunumuz bildiğimiz ve bilmediğimiz yasaklarla, kurallarla dolu, üstelik kuralsızlıklarla da dolu. Birileri çıkıp ben böyle emrettim diyebiliyor; gel bakalım arkadaş, uyaydın, yasak. Böyle bir alan. Birileri gelip bir gün diyebiliyor ki, hadi arkadaş, seni başka yere gönderiyoruz. Ne suçum var, ne yaptım ben, evim, bahçem, tarlam var burada. Tarlanı başkasına verdik, evini de. Bizim yaşam alanımız böyle çetrefil bi r alan, bunu çözmek gerekiyor. Bu etik alanı, çok karmaşık bir alan, üzerinde durulması gereken çok şey var. Sokaktakilerin, ben şöyle düşünüyorum, sen benim niyetime bak, gerisi önemli değildir, öyle değil arkadaşım. İstenç nedir? İstenç, çok yalın bir şekilde, bir seçme yetisidir, bir yetinin adıdır. Us gibi, anlık gibi, kesin olarak bir yetinin adıdır. Hani derler ki özgür istenç, bu totolojidir. Düşünen us der gibi, düşünmeyen us olmazsa. Ç- Biz Müjdat’la oraya varmıştık geçen sene. Özgür istenç demenin bir anlamı olmadığına… Evet. İstenç özgürlük yetisidir, özgürlük bir kiptir. Gördük kiplerin ne olduğunu, kipler bizim dışımızdadır. Bu da eylem alanının bir kipi, dışımızdadır. Biz özgürlüğün içerisindeyiz, özgürlük bizim içimizde değil. Biz hep o kipin içerisindeyiz, o nedenle de özgürüz. Köle de özgürdür. Hani Spinoza’nın –Müjdat sevinsin diye söylemiyorum, öyle olduğu için söylüyorum– zorunluluk ve zorlanmış ayrımı vardır. Üçgenin iç açılı olması zorunluluktur ama köle, köleliğe zorlanmıştır. Birileri ona sen kölesin diye dayatmışlardır. O köle olarak dayatılmışlık içerisinde de olsa yine de özgürdür, onu da bilin. Çünkü o özgürlüğünü kullanabilir, efendisi uyurken efendisinin kafasına bir taş geçirebilir veya kaçabilir. Yani kölenin bile düşündüğümüz zaman sayamayacağımız kadar çok

Yirmi İkinci Gün

387

seçenekleri vardır. Ama Hegel’in dediği gibi o, bir biçimde onu seçmiştir. Niye seçmiştir? Dikkat edin, özgür olduğu için seçmiştir. Özgür o lmasaydı köleliği bile seçemezdi. Kölelik başına gelmiş gibi, bir uğrama gibi, köleliğe uğramış gibi gözükse bile seçmiştir. Şunu açıkça söyleyebiliriz; köle, ben köleyim ne yapayım dediği zaman bile, yan cebime k oyun demek istiyordur. O, özgür yaşamayı yük bulmuştur. Özgürlük bir yüktür arkadaşlar. Özgürlüğün, yükümlülük diyeceğiz Türkçes ine, Arapçasıyla külfettir. Bu hep bizi sıkmıştır, özgür olmak, seçiyor olmak. Hemen, babama sorayım, falana sorayım, danışacağım bunu… Alamıyor o yükü üstüne, birilerine sorma gereği duyuyor. Seçimlerin bir kısım ağababaların güdümüne girmesinin temel psikolojik nedeni budur. Bu bir ontolojik yapıdır, bunu biliyorlar. Varıp birilerine soruyorlar, ben kime oy vereyim diye. Çalıştığım bir bölgede böyle bir ağayla söyleşide bulunurken, bu ağa çevresinde kendisine bağlı olan obaların beylerini birilerine satmıştı. Dedim, nasıl güveniyorsun bunların söylediğin yerlere kullanacaklarını. Dedi; bunlar, Neptün yıldızına bile gitseler, orada bile benim dediğimi ya pmak zorundalar, başka seçenekleri yoktur. Söylediği reylerin hepsi çıktı gerçekten. Yani kölelik, baş eğmişlik, ne kadar bizim sağduyu dediğimiz kaba gözlemimize aykırı olursa olsun, çok hoşa gider. Görücü usulü evlenme vardır, gençler bayılır. Anasının, babasının, teyzesinin, halasının gidip kendi adına kız aramasından mutlu olur. Aklının köşesinden bile o kızın boyu posu nedir, huyu suyu nedir, yüzü nasıldır bakmak gelmez. Birileri ona bakıyor mu, tamam. Bu gencin görüldüğü kadarıyla hiç kimseye de ekonomik bağıntısı yoktur. Genç, en çok üreten o. Yani diyemez ki ben bakayım, göreyim ederim, hoşuna gider çünkü. Birileri onun yerine seçiyor, yükten kurtarıyor. Affedersiniz eşek bile semerden bu kadar coşkuyla kurtulmaya çalışmamıştır. O özgürlük yükünden kurtulmaya çalışmak, insanların doğasında vardır. Yine bu öyle olmasa, seçmen dediklerimiz nasıl üretilecekti? Hiç birisinin seçimle, seçmekle ilgisi yoktur. Birileri diyor, git şu kâğıdın altına bir mühür bas da paçayı sıyır, bitti. Adam diyor, beş sene sandığa gitmeyeceğim, tamam.

Yirmi İkinci Gün

388

Demek ki istenç, bir seçme yetisidir ve özgürlük bir kiptir. Kara kıtasındaki Avrupalılar topladı, gemilere bindirdi, Amerika’da pazarlarda Afrikalı insanları yüzlerce yıl sevk etti, aktardı ve sattı. Ölenleri denize attılar yolda, çok adam öldü. Bunun araştırması henüz yapılmış değildir, çok insan katledildi. Yalnız şu var, gemilerden kaçıp, atlayıp denize intihar etme vakası hemen hemen hiç olmadı. Ben köle olarak yakala ndım, satıldım, Amerika’ya gidip ikinci bir satışa uğrayacağım, o kaygı olmamıştır, kuzu kuzu gitmişlerdir. Bir adım daha atalım. O da insan soyumuzun çok acı bir öyküsüdür. Özgürlük getirenler çok sevilmemişlerdir. Özgürlük getirenlerden tiks inilmiştir, nefret edilmiştir. İnsanoğlunu binlerce yıllık prangalardan kurtaranlar, hiç de iyi anılmamıştır. Bugün biz de yaşıyoruz bunu. Bir örnek vereyim. Avam, yani halk, kara budun –Orta Asya’da kara budun derlerdi, budun ulusun bir toplum biçimindeki durumuna deniyor . Türk budunu, Çin budunu, Hint budunu, devlet değil de toplum, sosyolojik bir terim– diyor halka, yani onu aşağılıyor. Kara budun dedikleri, aşağıladıkları bölümü bir kenara koyalım. Türk Kurtuluş Savaşı’nı yapan Büyük General Kurtarıcı Mustafa Kemal, cumhuriyeti kurmaya kalktığında önüne dikilenler en yakın silah arkadaşları oldu. Bunların hepsi generaldi, hepsi çağcıldı, hepsi çağdaşlık nedir çok iyi biliyordu ve hepsi hanedanın ihanetini somut olarak görmüştü. Buna rağmen, bizim b abamız, dedemiz, soyumuz, topumuz padişahtan ekmek yedi diye cu mhuriyete yanaşmamışlardır. Atatürk yapayalnız kalmıştır. Kara budunu bırakın arkadaşlar, görüyor musunuz kölelik nasıl hoşa gidiyor? Diyor ki; gene padişahımız olsun, efendimiz olsun, biz onun kölesi olalım, Türkçesi bu. Padişah olmak kulu olmak gerektirir, bağıntılı. Padişah olup özgür vatandaş olunmaz, nesnenin doğasına aykırı. Bunu söyleyen bir sürü koskoca general. Ondan sonra siz çıkıp diyeceksiniz ki, Atatürk devrimlerini halk içselleştiremedi. En yakın arkadaşları içselleştirem emiş. Demek ki tarihsel olarak özgürlük getirenler göklere çıkartılm amıştır. Özne oldu mu kendisi karar verecek, bu hiç hoşuna gitmiyor.

Yirmi İkinci Gün

389

M- Bununla ilgili Lars von Trier bir filmi var. Çok da enteresan bir fil mdir142. Tiyatro sahnesinde, sinema filmi çekti. Dekor neredeyse hiç yok. Tebeşirle alanlar çizilmiş. Duvarlar, kapılar yok. Bir mafya babasının kızı var. Bir kasabaya rastlıyorlar, kasabada köleler var. Bu kız çağcıl bir kız. Ben bunları kölelikten kurtaracağım, diyor ve onları kölelikten kurtarmaya gayret ediyor. Hiçbiri o kadını sevmiyor, tek suçlu o kadını görüyorlar. Sen bize ne yaptın? Her şeyi biliyorduk, nasıl yaşamamız gerektiğini, nasıl davranmamız gerektiğini. Hayat yordamımız belliydi, her şeyimiz belliydi. Şimdi her şey belirsiz, şimdi yer şeyi biz seçmek zorundayız. Hiç bilmiyorum ben bunu ama resmi güzel çizmiş. Ben buna şiddetle katılıyorum çünkü gerçekten özgürlük, istenç bir yük. O yeti beynimizde sanki bir ur gibi duruyor. İnsanlar, eğer ellerinde olsaydı tümörl erinden önce o istenç denen bölümü söktürmeye çalışırlardı , rahatlamak için. Bunu bilelim arkadaşlar. M- Tabi burada sorun asıl şu: İnsan özgürlük yetisine sahip bir öz ne olarak nasıl oluyor da köleliği seçebiliyor? Sorun o, onu göreceğiz. Ucundan da dokunduk. Birileri benim yerime karı seçiyor, birileri benim yerime yönetim seçiyor, birileri benim y erime yaşam biçimi seçiyor, rahatlıyor. Ç- Kolay çünkü. Hiçbir sorumluluk yok. M- Kolay sözcüğü burada yine karşımıza çıktı. Demiştim ya daha önce kişioğlu kolay olanı seçer. Ursula Le Guin diye bir bilimkurgu yazarı var. Onun özgürlük tanımı çok hoşuma gitmişti. Sizin tanımıza çok benziyor. Özgürlük, yokuş yukarı taşınan bir yüktür, diyor143. Bir çuvalda taşırsın,

142

İlk film Dogville. Bu filmde kasabaya gelen yabancının köleleştirilmesi işleniyor. İkinci film Manderlay. Bunda ise kölelerin arasına bir yabancı giriyor. “Freedom is a heavy load, a great and strange burden for the spirit to undertake. It is not easy. It is not a gift given, but a choice made, and the choice may be a hard one. The road goes upward towards the light; but the laden traveler may never reach the end of it.”

143

Yirmi İkinci Gün

390

sonra yokuşu çıkarsın, bırakırsın. Ferahlama duygusu ama önce onu taşıyacaksın, ta yokuşun tepesine. Aynen öyle. Hepimiz düşünüyoruz, en azından biz düşünüyoruz şu a nda. Kadın denen bir özne var. Bu bizim geçmişimiz, tarihimiz bakımından, binlerce sene belli bir kilidin altına sokulmuş, özne sayılmamış. Mustafa Kemal diye bir kahraman gelmiş, sen tanık olmak bir yere, savcı, yargıç, avukat, kaymakam, pilot, doktor, devlet başkanı olursun. Bugün erkeğin yaptığı her şeyi kadına yapmayı emretmiştir. Mustafa Kemal’in zamanından kalma, çok ünlü, destanlaşmış, söylencelere gi rmiş pilot kadınlarımız var. Atatürk’ün kendi yanında yetiştirdiği insa nlar var. Eşeğe binmeye cesaret edemeye kadını, uçağa oturtmuş. Ama o kadın bunu bugün tekmeliyor. Demek ki öznelik ağır gelmiş kadına. Bugün dinsel akımlara körük taşıyan kadınlardır. İstediğiniz kadar yadsıyın bu, bu. Kadınlar, bu değirmene su taşıyorlar. Diyorsun, sen üniversiteyi bitirmişsin, hukuku bitirmişsin, mühendis olmuşsun ha la oradasın. Ona bile ağır gelmiş Mustafa Kemal’in getirdiği. Bu çok korkunç! Hani özgürlük diyorduk ya, demiş ki; sen iki metrekarelik odala rda oturmamaya tutuklu değilsin, çık dışarıya. O Platon’un mağarasına doğru sürü sürü giden kadınları siz görmüyor musunuz? M- Burada şöyle bir belirsizlik yok mu? Kadınlar diyoruz, kadınlar d ediğimiz an bir soyutlama yapıyoruz. O soyutlamadan da bir yere var amıyoruz. Çünkü kadınlar dediğimiz zaman artık bir kadından söz etm iyoruz. Bir kadından söz edebilseydik eğer, eylemlerinden dolayı o kadınla ilgili çok olgusal ve gerçek konuşabilirdik. Ama kadınlar dediğimiz zaman artık başka bir şeyi daha devreye sokmamız gerekiyor. O da toplumsal yasalar. Tarih, din, gelenek, hukuk, hepsinin toplamı. Bazı toplumsal kriterler ortaya koymadan kadınlar diyemeyeceğimiz kanı-

“Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken büyük ve garip bir sorumluluk. Kolay değildir. Verilen bir armağan değil, yapılan bir seçimdir; bu seçim de zor bir seçim olabilir. Yol, yukarıya, ışığa doğru çıkar; ama yüklü yolcu oraya hiçbir zaman y aramayabilir.” – Atuan Mezarları, Ursula K. Leguın, Çev: Çiğdem Erkal İpek, Metis Yay.

Yirmi İkinci Gün

391

sındayım. Yoksa kadın şöyle, erkekler böyle, gündelik hayatta en çok kullanılan kalıplaşmış konuşmalar. Tamam bu. Yani siz dışkın yüklemlerimizi karşımıza alalım diyorsunuz, bağıntıları, bağlamları elimize alalım, amenna. Bırakın bir kadını, bir ağacı, taşı, balığı bile o dediğiniz koşullardan soyutlayarak düşünem eyiz. Zaten ben de oradan geldiğim için böyle söylüyorum. Sizin söyled iğinizi somutlaştırmak istediğimizde, Osmanlı koşullarını düşünürüz. Dinsel yapı baskın, Padişah her şeye egemen, herkes kul, ataerkil bir aile, dinsel bir aile… Öyle bir yapıda kadını anlıyorum. Ama ben o bağlamdan söz ediyorum. Mustafa Kemal diyorum, devrim yapmış, dünyayı ayağının altına getirmiş, üniversitelerin kapısına arkasına kadar açmış, gel kızım demiş. Ben o bağıntılardan gidiyorum. M- Beş bin yıllık kölelikten sonra yüz yıllık bir tecrübeyle çok yol kat ettiler. Ben etmediler demiyorum. Edemediklerinden söz ediyorum. Ç- Hazıra kondular ama. Evet hazıra kondular, onun için kıymetini bilmediler. Bu kadınlar Atatürk’ten yüz yıl geçtikten sonra bu yolda olmamalılar. Kabul etmiy orum, mazur göremem. Bu insanın temel köleliği ile ilgili, söylediğimiz , ontolojik yapıyla ilgili bir tutumdur. Yoksa çevre koşulları diyorsun, düşünebiliyor musun, biz orada kızların omzuna bir torba takarlardı, gönderirlerdi hocaya. Git hoca, gel hoca. Bir gün kız gelirdi ki evde bir ileri var. Dünür geldiler kızım, seni verdik, bitti. Kız bu konumda mı şimdi? Getirilen olanakları kötüye kullandılar, ben öyle düşünüyorum. Ç- Önlerinde bir alternatif var. Çocuk yaşta bahsetmiyorum, o tornadan geçecekler ama yine de bir seçme şansları var. M- Elbette olacaktır ama siz tornanın gücünü o kadar yadsıdınız ki… Ç- Tornanın gücünü yadsımıyorum. İstenci ortadan kaldırırsan zaten ona bir şey diyemeyiz.

Yirmi İkinci Gün

392

M- Zorluğun ölçüsünü ortaya koymak için söylüyorum. Ç- Kaldırırsak diyorum, o bizim nesnemiz olmayacak, o başka bir türe girecek. M- İstenci düşünürken, bu iki yapıyı birlikte düşünmek zorundayız. Ben düşünmeyelim demiyorum, dikkat buyurun. Bu olmasaydı bile insan soyu yine de bir biçimde ontolojik eğilimi kötüye doğru. İyi, zo rluyor onu, hoşuna gitmiyor. Çünkü iyinin bedeli var, iyi olmanın bir bedeli var. Erdemde göreceğiz, oraya girdik zaten. Bedelsiz olsaydı, herkes erdemli olurdu. M- Kötünün de bedeli var hocam. Sadece iyinin bedeli var değil. Kötünün epey de ödülü var, onu da söyleyeyim. İyiye ödül yok. Ç- İnsan kendi seçerse, sonuçlarından sorumlu tutabileceği tek bir i nsan olabiliyor, kendisi. Mutsuzsa kendi seçiminin sonucu. Yaptığından dolayı sakatlanır, yaralanır, aç kalır, susuz kalır vesaire, yine kendisini sorumlu tutar. Özgür olmayan bunu yapmıyor. Diyor ki, onlar yüzü nden, senin yüzünden, öteki yüzünden. Hep bunu söylüyor, kendisine hiçbir sorumluluk kalmıyor. Seçimler ona ait değil çünkü. Özgür insan, yaptıklarından dolayı sorumluluğun büyük bir kısmını kendinde bu lmak durumunda kalıyor. Arada böyle bir fark var, iyi veya kötü. Şöyle bir konu var, o beni sıkıntıya sokuyor. Bu sözünü ettiklerimiz, gel seni bu işin tam uygulandığı ülkeye götürelim, her koşulun yerine gel ecek ama o rejimin yaptığı gibi yaşayacaksın, gelmezler. Gel seni Osma nlı’ya götürelim desek, gelmezler. Ben bir meslek olarak söylüyorum, deney olsun diye binlerce soru sormuşumdur. Gel şu sizin kalıtınızı, mirasınızı İslam hukukuna göre çözelim demişimdir, hiç kimse yanaşmamıştır. M- Burada da devreye, yine etiği konuşurken tanımlamamız gereken kişisel çıkar devreye girmiyor mu? Kişisel çıkar, daha sonradan beli rlenmiş yapay kriteri altüst ediyor.

Yirmi İkinci Gün

393

Ama dün ne yapıyordu? Dün ona iyi diyordu. Şu andakiler, Atatürk’ün getirdiği her şeyi kucaklıyorlar da fazla geliyor. İçselleştirememişler ama bir biçimde onun iyi olduğunu da o hayvansı içgüdüleriyle duy uyorlar, hissediyorlar. Ç- Benim bir kafesin olsun ama kafesim geniş olsun. Bu kadınların tutumunun ötesinde, ontolojik olarak bağımsız olmak, özgür olmak, insanların fazla hoşuna gitmez. Mustafa Kemal diyor ki, bağımsızlık benim karakterimdir. Onun için savaştım, bağımsız olmalıyım, diyor. O halde ulusumu da oraya getirmeliydim diyor, bunu iyi anlamak lazım. Tabi çok döneceğiz istence. İstençle epey boğuşacağız. M- Ethica’da istenç denince hep haz ve acı ile karşılaştım. Bir tarafta haz duygumuz vardır bizi yönlendiren, bir tarafta acı duygumuz vardır yine bizi yönlendiren. Bir tanesini seçeriz, hazza yöneliriz. Bütün bedenimiz bizi hazza yönlendirir. Yine bütün bedenimiz bizi acıdan uzak tutmaya çalışır. Bütün bu etik alandaki seçimlerimizi bu iki kritere doğal kritere göre yaparız. Tabi istisnalar devreye girecek şimdi, acıdan kaymayan insanlar var denecek, o zaman ne diyeceksin. Yok onu demeyeceğim Ç- Ben de demeyeceğim. M- Ya da hazzı istemeyen insanlar vardır, o zaman ne diyeceksin. Onu da demeyeceğim, başka şey diyeceğim. Bu üstat, hazzı nasıl seçiyo r, hangi yetisiyle, ya da acıyı? M- Yönelme. Haz… Biraz sonra göreceğiz, niyetin Türkçesi yönelmedir. Ama yönelme, niyet, kesin olarak anlıksal düzeydedir. Potansiyel, gücüllük düzeyindedir. Yani asla eylem aşamasını anlatmaz. Kesin olarak anlıksal düzeydedir, düşünme düzeyindedir, bilme düzeyindedir, asla edim düzeyine geçmemiştir.

Yirmi İkinci Gün

394

M- Hazzı ve acıyı seçmek için değil, etiği anlamaya çalışırken , haz ve acı önemli kavramlar olarak düşünüyorum. Onu kullanırken işin asıl sahibine in. Bu haz ve acı, ağrı daha doğrusu, acı üzüntünün eş anlamlısıdır, Spinoza’nın dediği ağrıdır, haz hoşla nmadır, yani sevinç ve üzüntüden bahsetmiyor. M- Çeviriler çok muğlak. Bizim Türkçemiz üzüntü ve sevinç olarak daha iyi anlatır. M- Hilmi Ziya Ülken, üzüntü ve sevinç, Aziz Yardımlı, haz ve acı demiş. Epikür, bizim işimiz ağrıdan kaçmak sevince yaklaşmak, yaşamımız odur. Ama diyor, bizim haz dediğimiz şey o değildir. Epikür, Spinoza ile aynı şeyi anlamıyor. Spinoza’nın, bilmem anımsayacak mısın, bir öne rmesi var. İnsanın özü, nedir, ne der? M- Arzudur. İstektir. İnsanın özü istektir diyor, çok açık bu. Ne demek? Bedensel dünyamıza tutuklanmak demektir. Yeme, içme, barınma, yaşam. Olay o. İstençle bunun ilgisi yoktur. İnsanın özü istek değildir, hayvanın özü istektir. M- O istekle istenci şöyle ayırıyor, isteğin bilincinde olma haline istenç diyor. Yok. Spinoza istekle istenç arasında bir bağlantı kurmaz, istek der, bizi ona indirger. Bu bizim bildiğimiz hayvansal yaşamın temel özelliğidir. İstençle ilgili önermesi var; düşünmek, istençli olmaktır. O önermesi de var. Yani düşünme ile isteme arasında hiçbir çizgi çizmez, o odur der. Burada kesin olarak o önerme var. Biraz erken girdik o konuya. M- Etiğin temel kavramlarını anlamaya çalışıyoruz ya… İstençteyiz daha, isteğe geleceğiz. Çok erken girdik. Çıkamayız o zaman işin içinden, boğuluruz.

Yirmi İkinci Gün

395

İkinci hususumuz niyet, yönelmek. Bir kısım filozoflar, dinler, önemli olan niyet, eylem ortada olmasa da olur, der. Ya da eylem nasıl olursa olsun, diyelim ki iyi niyetliyim gerisi önemli değil, gibi son derece sıradan bir düşünceye sahiptirler. Neden sıradan diyorum? Niyet ve eylem kuşkusuz ki çok ayrı olgulardır. Birbirleriyle bağlantıları vardır ama biri ötekine doğrudan gitmez. Söz gelimi siz çok iyi yönelimli olursunuz. Ne demektir yönelimli olmak –niyeti kullanmıyorum? Anlık, düşünme düzeyinde, çıkıp dersiniz ki falan eylemi yapmak doğrudur. Kararınızı o eylemin yanında kurarsınız. İyilik etmek iyidir, yalan söylememek iy idir, çalmamak iyidir, bu bir yönelimdir. M- Eylemden yola çıkıyor. Tabi onu değerlendireceğiz. Etik alanında biz, yüklemlerin yüklemleri yle uğraşacağız, dedik. Çalmak bir edimdir, iyi ya da kötü diyoruz. Başka bir alandayız. Anlık düzeyinde bizim yönelimimiz de zaten eylemleri değerlendiriyoruz. Çalmak kendi başına hiçbir anl am ifade etmiyor. Diyorsun ki çalmak kötüdür, bu bir yönelimdir. M- İyi niyetle çalmak. Onu öyle tanımlıyorlar ya hocam. Ben çaldım, çalmak kötüdür ama yönelimim iyiydi. Çaldım onda çok vardı, biri açlı ktan ölmek üzereydi, ondan alıp ona verdim. Yönelimim iyi olduğu için bu kötü değil. Acele etme, çok acele ediyorsun. Bağlantıları var diyoruz. Sen, çok iyi yönelim içinde olursun, hiçbir kötü yönelimin yoktur ama kötüyü y aparsın. O durumlar yaşam alanımızda sık sık karşımıza gelir, sık sık insanın başına gelir. Araba kullanırsın, adam öldürmek diye bir yönel imin var mı? İstemeden çarparsın, öldürürsün. Ç- Mesela denizde adam boğulmuş, adam ölmeyecek belli, biri de yardım etmeye kalkıyor. Kalp masajı yaparken göğüs kafesini kırıyor, adamı sakatlıyor. Gibi. Yani yönelimimizle eylemimizin uyuşmadığı çok durum vardır. Sen ava gitmiş, dan çekmişsin, istemeden adam öldürmüşsün, öldürür-

Yirmi İkinci Gün

396

sün. Sen keklik mi vurmak istedin, adam mı? Yönelimimizle eylemler imiz koşut olmayabilir. Yaşam alanımızda bunun binlerce örneği vardır. O nedenle de hukuk, bunu düzenlemiştir. Diyor ki, amacı aşan eylem, niyeti aşan eylem. Buna tutmuş iki sene ceza vermiş, adam öldürme dememiş. Birisine hırsla bir tokat patlatıyorsun. Tokat patlatmak senin öldürme isteğini hiç de ortaya koymaz, sonuçta bir kızgınlık. Ama adam bir tokat atınca gidiyor. Burada hukuk diyor ki senin yönelimini aşmış bu. Bir de şu var; kötü niyetli olursun, iyilik yaparsın. O da var. Yaşam alanında bunlar hep var. Esas noktasına gelelim. Acaba iyi niyetli olmak bizi ne ka dar aklar. Diyelim ki biz gerçekten çok iyi bir yönelime sahibiz, her şeyin iyi olmasını istiyoruz, bütün eylemlerin en olumlusunun peşindeyiz, insanların yüzünü güldürecek, mutlu edecek eylemleri düşünüyoruz. Bu , deposunda çuvallar dolusu altını olan adamın iyilik yapmayı düşünüp de kimseye bir kuruş vermemesine benzer. Hiç kimse böyle pinti, kısmık adama ödül vermez. Ben iyi yönelimliyim, benim niyetim iyiydi ama gerçekleştirmedim. Ninem de öyle yapardı. Sen iyi niyetliysen bunu eyleminle desteklemelisin. M- Bundan önce bundan önce bir soruyu açıklığa kavuşturmamız g erekmiyor mu? Baştan tanımlı varsaydığımız bu iyi ve kötü, nasıl ka vramlar da biz bütün kavramlarımızı sanki bunlar veriliymiş gibi, iyi ve kötü var, şimdi bütün mesele şimdi bunları yorumlamak, iyi ve kötüyü durumlara uygulamak, istisnalarını keşfetmek… Bu iyi ve kötü ne? İyi ve kötüyü nasıl belirliyoruz. Bunlar bizim doğamızda… Bu ontolojiyi çok seviyor bizim Müjdat, farkında değil. Epistemolojide doğruluğun çeşitlerini görürken anımsayacaksın, notlarımızda olmalı bu. Dedik ki, doğruluk ve yanlışlık epistemolojinin temel terimleridir. O epistemolojide kendi evinde oturur, başka alanlara da geziye gider. Mesela etiğe de gider, dedik. Orada doğruluktan ve eğrilikten söz ed eriz, doğruluk ve yanlışlıktan değil. Oradaki doğru iyi karşıtlığının değişik terimlerle, göç etmiş terimlerle anlatılmasıdır, dedik. Bunların ne

Yirmi İkinci Gün

397

olduğunu etikte göreceğiz, orada bıraktık onu. Ama diyeceğiz daha. Etik bitti demedik ki sen iyiye kötüye girdin. Niyeti biraz açalım. İngilizcesi nedir yönelmenin? Intention diye bir terim var mı? Ç- Evet. Yönelmeden bir nesneyi düşünemeyiz. Daha önce de bu birçok filozof tarafından konmuştur. Bir nesne olmadan o nesne üzerinde düşün emezsin. Bu yönelmede de herhangi bir eylem söz konusu. Anlığımızda bir eylemi söz konusu etmişizdir. Demişizdir ki bu eylem iyi, yapılması gereken bir eylem, ben onu yapayım. Yönelme budur, daha hiçbir eyl eme geçmemişiz. Diyoruz ki Amerika, Irak’ı işgal etmiştir, ben gideyim orada Irak’ın yerli güçlerine destek vereyim, ben de asker yazılayım, savaşayım. Diyorsun ki, bu yönelme iyi. Bir gün birisi geliyor diyor ki, kardeş biz Irak’ta zulüm gören askerlere yardım topluyoruz, biraz p arasal yardım yapabilir misin? Her nedense oraya asker gitmeye kafanda karar vermişsin ama bu yardım heyetine elli kuruş da vermiyorsun. Böyle yönelme, eskilerin iyi niyet dediği şeyi oluşturmaz. Yani kuru kuruya bir yönelme olmaz. Böyle bir yardım kurulu gelmişse, en büyük yardımlardan birisini senin yapmış olman gerekir ki, benim ö yle bir kararım vardı, öyle bir yönelimim vardı diyeceksin. Yaşam alanında şöyle de bir şey var; insanın usundan neler geçmiyor ki, iyilik yapmak adına. Ama çoğu elimizin altında olduğu halde yapmaktan kaçınıyoruz. Ondan sonra diyoruz ki ben çok iyi niyetli bir adamım. O zaman kötü niyet de belli olmaz hale geliyor. Siz birilerini evlatlık edinmişsiniz, Türk hukuku buna izin veriyor. Ya demişsin evlat kuru kuruya yaşamaz, evlendirmişsiniz. Muhteşem bir kadın, göz koymuşsunuz sizin evlatlığın karısına. Ya diyorsun toplum ne der buna? Yani kötü niyetin en koyusu içimizi işgal etmiş. Ar namus duygusunu bir tarafa bırakmışsınız. Dikkat edin gerçekleştirme henüz yok. Belki sonsuza dek de olmayacak ama siz, namussuzun namussuzusunuz. Elinizle büyüttüğünüz, elinizl e everdiğiniz evlatlığınızın karısına göz dikmişsiniz. Nedeni ne olursa olsun,

Yirmi İkinci Gün

398

bunu açığa vuramamışsınız, gerçekleştirememişsiniz. Gerçekleştirseydiniz ancak bu kadar namussuz olurdunuz. Yani Hıristiyanların göz zinası denen şey. Sen bakıyorsun, şu kadın b enim olsa. Diyor ki, zina etsen ne olur, aynı şey. Demek istediğim şu, bütün yönelimler insanı aklamaz. Kötü yönelim seni o eylemi gerçekleştirmişsin gibi erdemsiz yapar, arsız yapar –ar terimi namusun Türkçesidir. Günlük yaşamda bu böyledir. Onu ne kadar eleştirilecek bir eylem olarak düşünürseniz düşünün, ayrı bir konudur ama onu yapmış sayılırsınız. İyiyi düşündüğünüzde onu yapmış olmanızı şart koştum ama kötüde yapmış olman hiç gerekmiyor. Onu koşullar elverdiğinde yapmanız için hiçbir engel yoktur, yaparsınız. M- Komşunun kadınına kötü niyetle yöneliyorsunuz. Bu bir yönelmedir, bir de bunu gerçekleştiriyorsunuz. Gerçekleşmiş durumla yönelme durumun aynı odluğunu söylüyorsunuz. Hukuk açısından aynı değil. Hukuk, yönelmeyi asla cezalandırmaz. Biz etikteyiz, hukukta değiliz. Ceza alanında elbette ki niyetin böyle, gel bakalım seni yargılayacağız diyemez, eylem çıkacak. Burada niyeti ya rgılıyoruz, iyi ve kötü niyetleri sorguluyoruz. Bunu kavramamız, sorgulamamız gerekiyor. İyi niyet eylemle desteklenmeden hiçbir anlam taşımaz. Taşıdığını söylediği öznesine bir ödül, bir artı getirmez. Onu herkes kolayca söyleyebilir. Ama kötü niyet, eyleme geçsin geçmesin, taşıyıcısı için utanç nedenidir. Bunun herhalde kabul ederseniz. Etm iyorsanız koyun ortaya tezinizi tartışalım. M- Kabul edilmeyecek bir durum yok. Bütün eylemlerimizde var. Dünyamızda ne kadar eylem varsa, her alanda bu niyetin eylemle olan ilişkisi hep vardır.

Yirmi Üçüncü Gün

400

Dedik ki niyetin Türkçesi yönelmedir. İyiye, iyi bir eyleme yönelme anlıksal bir durumdur. Bu hiçbir zaman –dışkın– eylem değildir. Anlığın kendi içindeki bir eylemidir, kesin olarak bizi insan özne olarak harek ete geçirmeyen bir durumdur. Bunu şöyle belirtelim. Düşünme bir eylemdir sonuçta, hem de taşkın eylemdir. Motoru çalıştırdınız, motor çalışıyor sisteme vermemişsiniz. Sisteme vermek için şanzımanı devr eye sokmanız gerekir. Debriyaja basmanız, vites kolunu hareket etti rmeniz, motorla şanzıman arasındaki bağlantıyı kurmanız gerek ir. O zaman sistem motora varır. Bu da ikinci bir eylem. Bizim söylediğimiz, iyiye yönelme, kötüye yönelme gibi durumlarda motorun çalışması var. Şanzımana vermemişsin, sistem o motorun çalışmasına katılmamış. Anlığımız düşünüyor, diyor ki bu eylem çok iyi, yapılırsa iyi olur. Ya da diyor ki şu eylem kötü, yapılmazsa iyi olur, ondan sakınmak gerekir. İyi yönelimli insan, bakıyorsun yaşamda hiç de iyi bir eylem gerçekleşti rmiyor. Peki o zaman sormak gerekiyor, o yönelimi benimsememiş olan kişi ile bunun ayrımı ne olacak? Yani dudaklarından dökülecek bir cümle, ben iyi niyetliyim. O zaman bize şu kalır: Bir, bunu nasıl anlayacağız? İki, ne yazar? Gözünün önünde adam öldürülüyor seyrediyorsun. Senin iyi niyetin o adama hiçbir şey kazandırmıyor. O adam bağıra bağıra gidiyor. İyi niyetli kişi, eyleme geçirmediği sürece, sadece bir korkaktır. Dikkat buyurun, ahlaksız demiyoruz, erdemsiz demiyoruz, korkak. O gün dedik ki bütün erdemsizliklerin yüzde doksanına yakınını hiçbir şey yapmayarak yaparız biz. Sıvışarak, kaçarak, sessiz kalarak, tanıklık yapmayarak, kendi halimizde kalarak yaparız. Eyleyerek ya da eylemeyerek yaptığımız bir çok erdemsizlikler vardır ama en çoğu da budur. Kötü niyette şu var: Kötü niyeti besleyen kişi eyleme geçmişse kötü niyetini gerçekleştirmiş demektir. Bu ahlaksızdır. Eğer kötü niyetini, otomobil örneğindeki gibi eğer sisteme geçirmemiş, kafasında saklıyor ise, bu hem ahlaksız hem korkaktır. Çünkü en kötüyü düşünüyor ama yüreği yetip onu gerçekleştirmiyor, ikisi de var. Bilgi kuramında şöyle bir yoldan gitmiştik, Platon’un sempozyumunu işlerken, bilge olanlar bilge olmayanlar. Bilge olmayanları ikiye ayırmıştık; zır cahiller karşı t-

Yirmi Üçüncü Gün

401

lar, bir de çelişik olanlar filozoflar. Burada da ona çok yakın, ahlaksızlar var, gerçekleştirsin gerçekleştirmesin kötü niyetli ol anlar. Onunun karşısında ahlaklı olmayanlar var, iyi niyet besleyip de gerçekleştirmeye nler. Bunlar ahlaklının ve ahlaksızın çelişiğidirler. Dünyamızı bunlar tıka basa doldurmuştur. Ç- Ahlakı anlamadığımız için havada kalıyor. Tanım eksik oluyor, iyiyi ve kötüyü sonraya bıraktık. İstersen ona geçelim. Dün de Müjdat cephesinden bir sıkıntı oldu. Ta rtışmaya açalım. Müjdat kardeşimiz iyiden ne anlıyor kötüden ne anlıyor, göçmen terim olarak doğrudan eğriden neyi anlıyor? M- Sormadıkları zaman biliyorum ama… Sordukları zaman, diyorsun Augustinus gibi… M- İyi ve kötü, bizim peşinen bildiğimizi kabul ettiğimiz bir kavram. Kime sorarsanız iyi ve kötüyü bilir. Ama iyi ve kötü nedir desen, kimse cevap veremez. Dolayısıyla burada bir gerçeklik var, o gerçeklik de şu; demek ki iyi ve kötü bireylerin kendi kafalarına göre uydurdukları, göreceli bir kavramlar değil. Bir standardı, programı var. Bu program, tarihte kötü. Tarihsel değişimler, toplumların değişimleri, kültürlerin değişimleri, çeşitleri, o toplumda eylem halinde bulunan insanların oluşturdukları, ya da kendiliğinden oluşan kavramlar. Benim aklıma iyi deyince hemen, zarar görmemek geliyor. Başkasının bana zarar vermemesi, benim zarar vermemem. Yarar karışıyor mesela, yararlı olana iyi diyorum. Diyorum ki üzüm iyidir ama arsenik kötüdür. İyinin de bir sürü çeşidi var. İşlevsel olan iyiler var. Şöyle diyelim. Orestes annesini öldürdü. Annesine zarar verdi, belli değil mi? Ama eylem kötü bir eylem değildi. Zarar vermek ve vermemek, iyinin ölçütü sayılırsa, çok zararlı eylemin iyi olduğunu görürüz. Mesela devletin tutuklama, cezalandırma eylemleri var. Diyorsun ki bu iyi oldu. Şimdi burada bir ünlü hırsız var, çarşıda bir dolaştı mı bütün evler birbirine telefon ediyor, senin sokakta görüldü diye. Bu adamı

Yirmi Üçüncü Gün

402

devlet içeri atarsa, herkes diyecek ki, iyi oldu. Ona zarar verecek ama herkes de iyi oldu diyecek. Orada başka ölçütlere sarılsak iyi olur. M- Ama yine de bir zarar söz konusu. Devlet suçluyu yakaladığı zaman bundan suçlu zarar görüyor. Bu suçlu için kötü. Ama geri kalanlar için iyi. Yine zarardan iyi ve kötüye çıkıyoruz. Tabi, çıkıyoruz. Demek ki zarar vererek iyilik yapılır. M- Ya da Orestes, annesini öldürüyor, bir zarar var ama bir yarar da var. Bir intikam var. Zararın bağlandığı iyi ilişki. Seni oraya getirmek istiyorum zaten. Sonuçta Spinoza’da bu çok zengin bir şekilde var, ilişkilerin birleşmesi. Oraya kayarsak Spinoza’dan yara rlanmış olacağız. Bir ana şema kursak daha iyi olur diye düşünüyorum. Açıkladığın kısım doğru. Tarihsel boyuta kısaca bir bakmak gerekiyor. Ön Sokratikler diyebileceğimiz bir akım, sofistler. İyonya, güney İtalya felsefeleri daha çok fizikle, doğayla ilişkili idiler. Bunu Cornford, Sokrates'ten Önce ve Sonra144 isimli kitabında güzel açıklıyor. Bu, daha önce bu konular hiç görüşülmedi anlamına gelmez. Herakleitos’ta çok zengin bir şekilde var, hatta Ksenophanes’te var. İnançlarımızı, değerlerimizi, yaşadığımız alanlarda uyduğumuz kuralları herkes kendine göre yar atıyor, bir görecelik var, onu anlatıyordu. Herakleitos da yok, dediğin gibi değil, her olan logos’a göre olur biter diyor. Burada anlatacağımız konunun kökenleri var. Herakleitos’tan Platon ve Sokrat’a gelen bir köken var, sofistlere gelen var. Protagoras, olanların olduğunu n, olmayanların olmadığının bilgisi, insana göredir; her olanın durumu insana göredir. Nesnelerle ilgili bilgimiz, görecedir, her insan kendine göre bir insan kurar. Gorgias, bu da tam klasik sofistlerdendir. Diyor ki, herhangi bir şey olamaz, olsa da bilemezdik, bilseydik bile aktaramazdık. Göreceliğin doruk noktası, nesne üzerine konuşamayız bile, o kadar özneliz. Bunlar eskilerin izafi dediği, bizim görecelik dediğimiz konunun doruk nokt aları. Sokrat’a geldiğimizde, nesnel bilgi vardır, erdem nedir biz biliriz,
144

Sokrates’ten Önce ve Sonra, F.M. Cornford, Ayraç Yayınları, Çev: Ufuk Can Akın

Yirmi Üçüncü Gün

403

diyor. Hatta din konusunu tartıştığı diyalogda Platon, Sokrates’i muhatabıyla konuştururken der ki, sence dindarlık, dindar olan mıdır, tanrının din dediği midir? O şöyle ya da böyle cevaplar verir, Sokrat da yok, bir din vardır, dinin özü vardır der. Tanrı öyle buyurduğu için o olm amıştır, din öyle olduğu için Tanrı ona din demiştir. Burada çok katı bir doğalcılık, nesnelcilik var. İyi ya da kötü olurken, şu ya da bu olurken, doğası onun öyle olmak ya da olmamak durumundadır. Sofistlerden, görecelikten kaydık, saltıkçılara geçtik. Aristo der ki; mutlu, iyi yaşam usa uygun yaşamdır, usun kurallarına uygun yaşamdır. Bu tam bir d oğacılık anlatımıdır. Şunun bunun verdiği karara göre yaşamak, topl umun düşündüğü gibi yaşamak demiyor, nesnenin doğasına uygun y aşam. Bu Grek’teki başlangıcından, dinlere bir geçelim. O tartışma akmış gelmiş. Greklerden sonra Hıristiyanlık ve İslam’ı etkilemiş bu yapılar. İ slamiyet’te Mutezile kelamı vardır. Onlar derler ki; iyi olanın doğası iy idir, kötü olanın doğası kötüdür. Tanrı, doğası iyi olduğu için ona iyi demiş, doğası kötü olduğu için ona kötü demiş. Mutezile de tam Sokrat, Platon, Aristo ve Herakleitos düzleminde bir doğacı. Bunun karşısında El-Eş’ari var, teistik sübjektivizmin, yani tanrısal öznelcilik . Gazali, İmam Şafi bunlardandır. Diyor ki hayır, iyi Tanrı buyurduğu için iyidir, kötü Tanrı buyurduğu için kötüdür, bize ona uymak düşer. Böyle bir çatışma, Greklerdeki çatışma buradaki ekollere böyle girmiş. Tabi he rkes kendi terimiyle konuşuyor. Burada iki akım karşımıza çıkıyor. Acaba bizim erdem dediğimiz olgular, doğadan mı erdemli ya da erdemsiz, yoksa bu yapay bir şey midir? Bu tanrı olabilir, insan olabilir, bir kısım güçler olabilir. İyi ya da kötüyü diyen, doğa dışında bir güç olabilir, onun önemi yok. Bizim bugünkü ölçülerimize göre iyiye kötüye kim karar verir, siyasal güçler. Siyasal güç, idam etmek iyidir der, idam iyi olur. Çünkü adam öldürmeyi kötü sayıyor. Başka bir akım gelir, der ki, idam iyi bir ceza değildir, uygar ülkelerde kaldırılmıştır, sonsuza dek hapiste kalsın, insanca olan ceza odur. Burada yapay alana geçtik. Biri-

Yirmi Üçüncü Gün

404

lerinin iradesine geçtik. Bunu devlet, sen, ben koyarız, yasa koyucu koyar. Birileri de kalkar savunur. Geldiğimiz noktada şunu sormak z orundayız: Yapay olan açık. Bir kısım güçler çıkmışlar, şu ya da bu eyl eme iyi demişler, kötü demişler, orta yol, nötr demişler. Bunu hiç tartışmaya gerek yok. Sıkıntı, doğal olanın ne olduğu. Çıkacağız Sokrat, Pl aton, Aristo gibi, diyeceğiz ki iyilik nesnenin doğasında vardır ya da yoktur, eylemin doğasında vardır ya da yoktur. Buna bakmamız gerekiyor. Aristo diyor, tamam. İyi yaşam, mutlu yaşam, usa göre yaşamdır. Bu bir şey anlatmıyor bize, hiçbir şey söylemiyor. Usa göre yaşam ne, diye sorarız. Bizim burada yakalamak istediğimiz, elle tutulabilir olmalı. Soyut alandan kaymalıyız. Toplumsal alanda, bireysel alanda biz, sayısız ilişkiler içindeyiz. Bir evlilik kurumu var, eş, çocuk, akrabalar. Ekonomik ilişkiler alanındayız, alıyoruz, veriyoruz, satıyoruz vesaire. Düşündükçe aklınıza her şey gelir. Bakıyorum doğa filmine, o dev dişi aslan, beş altı tane yavrusuyla çok mutlu. Onlarla oynuyor, tepişiyor, sevişiyor, çok güzel. Hele de o gün anne aslan, bir antilop parçalamış yemişse daha da mutlular. Görünen şu; yavrularıyla aslan anne çok mutlu, ilişkiler çok iyi. Karınları doymuş, hava güzel, güvendeler. Anne görevli, ertesi gün ava çıkıyor. Dönüyor ki sırtlanlar yavruları haklamış. Kalmış orada bir tanecik ya vru, kenarda. O herkesi parçalarken gözünden bir damla yaş düşmeyen aslan, inim inim inlemeye başlıyor, acı bir sesle, bunu hissediyorsunuz, çünkü ilişkisi parçalanıyor. Yavruları elinden gitmiş, akşamleyin beş altı tane yavru ile gireceği inine bir yavruyla girmek zorunda. Acıyla titriyor bir hayvan olmasına rağmen. Bunu bir insan alanına aktaralım. Bir a nne, baba işe gitti, geldi. Önlerinden bir nehir akıyor, çocuklarından biri boğulmuş veya birileri öldürmüş. Aslanın hissettiğinin belki de aynısını diyeceğiz, ikisi de sonuçta anne. İlişkiler parçalanmıştır, evde bir kişi yok. Başlayacak ağlamaya, inlemeye, çırpınacak. O boşluk, sonsuza dek o ailenin yakasını bırakmayacak, o boşluk duracak. Diyoruz ki biz, ölüm kötüdür. İşte bize dedirten, bu yaşam deneyimi miz. Boşlukta kaldın, elinden en sevdiğin parça geçti gitti, bir daha kavuşamayacaksınız. On

Yirmi Üçüncü Gün

405

tane çocuğunuz olsa, o bir tanenin kaybını asla gidermez. İşte, ölüm denen şeyin dehşet saçmasını bu. Öldürülen yanda, herkesi titretir, toplumu titretir. İlla da gizemli yerlere parmak sokmaya gerek yok. Bu ölümün kötülüğü, kötü eylemin kötülüğü bizim yaşama alanımızda ilişkilerimizi parça parça ediyor. Sen ekmişsin, biçmişsin, dağlarını şenlendirmişsin. Kavun, karpuz ekmişsin. Kavunlar sararmış, karpuzlar kuzucuk gibi olmuşlar, iyi diyorsun. Çocuklarını bir gün topluyorsun, kardeşlerini alıyorsun, araba tutuyorsun, diyorsun bunları derlemeye gidelim. Biraz yeriz, birazını satarız, konu komşuya veririz. Geçiminiz buna yüklenmiş, başka geliriniz yok. Beş dönüm tarlayı ektiniz, toplamaya gidiyorsunuz. Gittiniz, hiçbir şey yok. Ne olursunuz? Darmadağın, perişan olursunuz. Mal gitmiş ona yanarsınız, birisi haksız o larak götürmüş ona yanarsınız, emeğinize yanarsınız. İşte bunlar gözlem alanımız. Biz olguları göklerde aramayalım, bunları hep yaşıyoruz. Eyvah diyorsun, benim emeğimi aldı götürdü. İlişki, senin ektiğini senin to plaman gerekir. Hukuksal ilişki diyor ki senin malın, o tarla senin, tapusu cebinde, sen işlemişsin, sen toplayacaksın. Birileri geliyor senin ilişkini altüst ediyor. Kamyonu veriyor gece, üç beş tane kendi gibi iti kopuğu getiriyor, karpuzunu alıp götürüyor. Ne diyorsun ondan sonra, hırsızlık kötüdür. Ya da gelip evine giriyor. Bir gün geziye gitmişsin, dönüyor bakıyorsun ki değerli nesnelerin gitmiş, masa devrilmiş, kitapların s açılmış. Diyorsun, hırsızlık kötüdür. Bütün suçlar, bütün kötülükler, bütün erdemsizlikler buna benzer. Bizim yaşam alanımıza girer, bizi darmaduman eder. Mutsuz eder, kötü eder, eksik yaşatır. Gelir birisi birilerine tabanca sıkar, gelir senin bacağını keselerler. Düğünlerde silah atılır, durup dururken birinin beyninden gelir geçer. Oldu kaza. Kazası var mı? Bir insanın hayatı geçti gitti işte. Demek ki, bizim nesnel dünyamızda iyiliğin ve kötülüğün ontolojik bir kökeni vardır. Öyle olmasaydı, iyiliğe iyi, kötülüğe kötü diyen görece düşünen adamlar da boşlukta kalırlardı. Onlar da çaktırmadan bu doğal durumdan yararlanıyorlar. Diyelim ki göreceli diyenler oturmuşlar bir

Yirmi Üçüncü Gün

406

yasa yapıyorlar, bu beyler ölüme niye kötü desinler? İyi de diyebilirler, ödül de verebilirler ama öyle yapmıyorlar. Doğalcılar gibi basıyorlar cezayı. Onlar da ontolojik temele dayanıyor. Amerika’daki doğalcılar, Türkiye’deki doğalcılar, Fransa’daki doğalcılar tıpatıp, birbirine uygun düzenlemeler yapmıyorlar. Bu onların görececi olduğunu, ontolojik temele dayanmadığını göstermez. Bütün bu saydığım toplumlar ve saymadıklarımızın hepsinde ölüm denenmiştir, görülmüştür. Toplumsal ilişkiler, insan ilişkilerini insanın doğal düzeneğini paramparça ed iyor, hepsi yaşamış ve cezalar koymuşlar. Biri idam demiş, biri müebbet demiş. Tutup da hiçbirisi bunun altından heykelini dikeyim dememiş. Hırsızlık, dünyanın her yerinde suçtur. Kiminde on sene, kiminde on beş, kiminde beş senedir. Gasp dünyanın her yerinde suçtur. Birileri gelip senin malını elinden zorla alıyor. Dünyanın hiçbir yerinde bunlara ödül verilmiyor. Efendim sen yaptın bunu, inanın kanaatine göre değ işir, kanaat neye göre oluşmuş? Bana göre öznelciler savuruyor. Doğalcılar daha ayakları yere basıyor. Her yerde tıpatıp olmayabiliyor. Toplum yapıları başka, ilişkilerin düzenlenişi başka. Bütün evren göz önüne alındığında, kesin olan bir şey vardır; iyiye iyi, kötüye kötü denmiştir. Bunun tek tek ele alınması var, eylem kısmında göreceğiz bunu. Diyelim ki adam öldürme, bin çeşidi vardır. Tabancayı tuttun, çektin tetiği, s avuştu. Senin yönelimin onu öldürmekti, isabet ettiremedin. Kanun sana aferin boşa gitmiş demiyor. Seninki eksik girişim, nakıs teşebbüs, diyor. Sen bunu öldürmek istedin ama beceremedin. Öldürme var, nakıs t eşebbüs var, tam teşebbüs var kısaca, bir ölümde bile. İstemeden, amacını aşan, kazaen, idam etme var, savaşa götürüp öldürme var. Sen bir yüzbaşıya diyebilir misin, emrindeki asker niye vuruldu öldü. Bu eylem alanı bizim insansal yaşam alanımızı tıka basa doldurur. Her bir olaya özel bakmak gerekir. Bu eylemlerin doğal olup olmamasına bir diyeceğimiz, soracağımız ekleyeceğimiz var mı?

Yirmi Üçüncü Gün

407

Ç- İnsan, sadece eylemden etkileniyor, her durumda. Etkilenişine göre de iyiyi ve kötüyü tanımlıyoruz. Oradan yola çıkabiliyoruz. Tabi o da doğaya gider. Ç- Bu beni olumsuz etkiliyor, iyi sayamıyorum. Toplumsal olarak da böyle. Hırsızlıktan kendimizi korumak için onu kötü diye tanımlamamız gerekiyor. Bize zarar veriyor, korkutuyor. Sonuçta doğa bu. Siz ne dersiniz Müjdat kardeş. M- İyinin bu doğal tanımı, işi çok kolaylaştırıyor. Öncelikle onu söyley eyim. Bizim toplumsal alanımızdaki iyi ölçütünde bu doğal alan var. Zaten biz nesnel olarak yaşadığımız için, onu toplumsal bir ölçüt olarak belirlemişiz, bunun uzantısı doğa. Ama daha başka bir sürü ölçüt beli rlemişiz. Bir yönetim biçiminin, bir iktidarın, bir gücün demesi var. Bunu böyle yapıyorum buna iyi diyeceksiniz, bunu değiştirebilirim daha sonra, kötü diyebilirim, o zaman da kötü diyeceksiniz. Burada biraz karışıyor olay. İnsanlar neye iyi diyecekler, neye kötü diyecekler, hangi eylem iyi hangi eylem kötü bu konuda bir kafa karışıklığı yaşıyorlar. Dolayısı yla iyi yaşam, kötü yaşam alanında da kafa karışıklığı oluşuyor. Acaba iyi bir yaşamım mı var, kötü bir yaşamım mı var? Eylemlerim iyi mi, kötü mü? Toplumsal alanda bir zorunluluk var. Yani doğal alandaki o basit tanımlar, toplum alanını açmaya yetmiyor. Basit şeylerde açıyor tamam, adam öldürme herkes için kötü. Bunda bir anlaşmazlık yok zaten, hı rsızlıkta da yok. Ama toplum alanı sadece bunlardan oluşmuyor. Bir sürü ilişki biçimimiz var, bunlarda bir sürü iyi ve kötü var , eylemlerin çeşitliliğinden kaynaklı. Burada ölçüt nasıl belirlenecek, kim belirleyecek? Soru oldukça felsefi, ona şiddetle katılıyorum. Eskatolojik düzenlerde tartışma yetkin sıfır, kural bu, uyacaksın. Ya da uymayacaksın gözün kesiyorsa. Doğru mu, yanlış mı tartışamazsın. Onun dışında tartışabileceğimiz ortamlar varsa, öyle bir rejim varsa, ki ben bu batı tipi demo krasilerde bunu tartışabildiğimizi sanmıyorum, bizim Türkiye’mizde de. Yasaların on kere değiştiğini gördüm. Dört beş tane anayasa değişimi

Yirmi Üçüncü Gün

408

yaşadım hepsinden önce. Tepemden geldi geçti hepsi. Hangisi doğruydu bunun? İlk yapılan doğru idiyse ötekini niye yaptın, diye sorarım ben. Diyelim ben 61 anayasasından eğitim aldım, ona göre yazılmış kitaplar okudum. O çok iyiydi de 82 niye geldi? 82 iyiydi de o nu niye madde madde değiştirdin? Atatürk’ün kendisi iki anayasa yaptı. Senin gerçekten derinlikli. Burada herkes çıkıp diyecek ki, ben doğaya göre yasalar yapmak istiyorum. Toplumsal ve bireysel, insansal ilişkilerin hepsine doğa olarak, yapı düzeni olarak uygun. Diyeceksin ama düşmeyecek dediğin dört beş tanesini değiştirmişsin, sonradan niye değişmeyecek olsun? Ben sana kuşkulu bakıyorum, son yaptığın da değişecek deme ktir benim için. Bunlar gerçekten derinlikli sorular, katılmamak mümkün değil ama dışarıdan gelen eskatalojik buyruklarda olduğu gibi değil. Sonuçta az ya da çok bir tartışma var. Bugün demokrasi dediğimiz yönetimlerde çok az da olsa kimi konular tartışılabiliyor, böyle değildir diyebiliyorsun, boğuşma bu alanı kapsıyor. Fakat hep söylüyorum, d emokrasi adı altında tüm dünyada uygulanan bir oligarşidir. Demokrasi bir patent, bir başlık olarak kullanılıyor. Bir kısım insanlar dünyayı idare ediyorlar. Ne zamanki insanlar kendi kendilerini idare ederler, bu dediğinden kurtulurlar.

Yirmi Dördüncü Gün

410

Eylem, insan öznelerin devinmesidir. Öyle tantanalı, süslü tanımlara hiç gereksinimimiz yok. Hayvanlar da devinir, nesneler de ama onların devinmesi eylem değildir. Salt insanın devinmesi eylemdir. Çünkü e ylem çok özellikli bir devinme biçimidir. Türkçemizde çok eğretilemeli sözler var, deyim dediğimiz. Deyim, öz anlamını değil de, taşındığı yapıdaki anlamını bize sunan söylem biç imidir. Diyor ki, falan adam kulak kesilmişti. Biri konuşuyordur o da kulak kesilmiştir, bir müzik vardır o da kulak kesilmiştir. Kulak kesilmek, dinleme dediğimiz edimin doruk noktasıdır. Zaten eğretilemelerde bu hep var. Türkçemizde çok eşsiz sözler var. Bir dilci arkadaşımla söyleşide bulunurken şöyle söyledi; Türkçedeki eğretilemeli sözler, yani deyimler, dünya dillerinin toplamının on katı. Eğretilemeli dil, çok büyük bir dildir. Hani denir ki; kız, istenirken güzeldir. Burada elbette ki denen, kızın istendiği anda çok güzel olduğu değildir. Her eğretileme, her paradigma, her deyim gibi bu da bize başka bir şey söylüyor. Bir eylem, uzaysal ve zamansal olarak en değerli, en geçerli olduğu an en güzeldir, doruktadır. Uzak yoldan Müjdat’a telefon ediyorlar. Diyorlar ki, size geliyoruz, yaya olarak, yeni çıktık. Saate bakıyor Müjdat, saat dört. Dört, beş saat yol sürer, dağ bayır. Gelen adam, hele kırdan gelen bir küme, hoşbeş ama ondan sonra yemeği umar. Biz bir eylemin çeşitli yapı düzenlerinden söz edeceğiz, bunları önümüze koymak istiyorum. Müjdat kardeşimiz çok güzel bir koç hazırlamış, konuklar geliyor ve bıçağı ondan sonra eline alıyor. Size bir koç keseyim de yiyelim, diyor. Kesmek, ayıklamak, temizlemek nereden baksanız iki üç saat. Öteki adam acından ölmüş. Sen o geldiğinde ona bir çorba verseydin, üç saat sonra vereceğin koç kızartmasından daha iyi olurdu. Demek ki orada içlerinden geçe n, kardeşim kız istenirken güzeldir. Buna benzer çok deyim var. Hangi dey imini söylerseniz söyleyin, bir eylemin doruk biçimini dile getirir. Gözü kara deriz, bu yiğitliğin doruk biçimidir, her olaya ölümüne atlayan. Asık yüzlü deriz, çok canı sıkılmışı anlatırken. Tatlı dilli deriz, güzel

Yirmi Dördüncü Gün

411

konuşuyor, insanı şenlendiriyor. Ata arpayı yokuşun dibinde verme diyor, önceden besle, zamanı onun o. Kızını dövmeyen dizini döver. Tabi orada çocuk dövmeden söz etmiyor, onu onaylamazdık. Demek istiyor ki terbiyesini ver, sonra dizini döversin, eğit onu. Eskiler dövmeyi eğ itimin bir yolu olarak düşünüyorlardı, eğretileme öyle çıkmıştır. Ama onu biz öyle yorumlamıyoruz. Eylemlerin yapı olarak en tam oldukları biçimlerinden söz ediyor bu eğretilemeler. Aklınıza ne geliyorsa söyleyin, deyim olarak, o eylemin en dolu biçimini anlatır bize. Burun kıvırdı deriz, ağzını eğdi deriz, ipi kırdı deriz. Kaçmayı anlatırken ipi kırdı deriz. İp nasıl kırılır, hızla ç ekersen, kaçacaksın çünkü. Sıvıştı derler, öyle gizlendi ki kimseye görünmemek için. Bu bizim için niye gerekli? Dedik ki, eylem bir tözdür. Demek ki en olgun biçiminde vardır. Şimdi eylemleri hukuksal alan da görelim. Bir çalma eylemi var. Bunun töz olarak çalma sayılabilmesi için ne g erekli. Konu yargıcın önüne geldi, bakıyor. Diyor ki yargıç, öncelikle ben bunun çalmaya yöneldiğini temellendirmeliyim. Niyet unsuru. Anlıkta çalma konusunda bir düşünce oluşmuş, gerçekleşmek için bekliyor. Yargıç diyecek ki, ben çalma eylemine yöneldiğini ortaya koymalıyım. Siz giderken acıkmışsınız, bir tarlaya girip bir karpuz yiyorsunuz, bu çalma değildir. Yasa diyor ki; aç kalmıştır, zorunluluktan bir karpuz kesmiş yemiştir. Zorunluluk yasaları da vardır çünkü. Öyle ise bunda çalma yönelimi yoktur. Ama sen oraya kamyonetini dayamışsın, kamyonetin yarısını doldurmuşsun, o sırada yakalanıyorsun. Ben karnımı doyurdum, yok. Orada yargıç der ki, bir kamyonet dolusu karpuzu y iyemezsin. Bir. Yönelimini temellendirmek gerekiyor, çalma özünü oluşturacağız ya. İki; başkasının egemenlik alanındaki bir n esneyi, kendi egemenlik alanımıza geçirmek. Müjdat’ın tarlasında bir pırpır var. Hemşerisi geliyor, çalıştırıyor ve kendi tarlasına götürüyor, orada bir kulübeye saklıyor. Ben Müjdat kardeşimi çok severdim de motorunu yağmurdan korumak

Yirmi Dördüncü Gün

412

için götürdüm, gülerler buna. Bizim hukukta birisi kasttır, birisi de s uçun maddi unsurudur, suçun maddi ve manevi unsuru diye geçer. Biz felsefi olarak, yönelmek ve gerçekleştirmek diyoruz. Bu iki öğe yan yana geldiği zaman bu çalma eylemi gerçekleşmiş olur. İşin içine gird iğimiz zaman türlü çalma biçimleri vardır. Çalmak kolay ise ceza daha ağırdır. Bir kere demiştik, bir inşaatın bekçisi oradaki malları kolay çalar. Çünkü oralar hep onun, mülkiyet olarak değilse bile, etkinlik ol arak, tasarruf alanındadır. Demek ki bir eylemin tam olabilmesi için bu ögeleri içinde taşıması gerekir. Öldürme diyelim. Birisi geliyor, bir insanı, bir araç kullanarak ya da daha fiziksel nesnelerle yaşamına son veriyor. Bu öldürmedir. Burada şöyle bir şey de var; sayın yargıç diyor, benim bahçeme girmişti, elinde tabanca vardı, beni öldürecekti. Gören var mı? Üç dört köylü diyor ki elinde silah vardı, Hasan’ı öldürecekti. Hasan onu öldürmüş, Hasan beraat ediyor, meşru savunma dediğimiz olay. Demek ki orada öldürme eylemi bizim bildiğimiz anlamda bir öldürme eylemi olmuyor. Olsa bile diyorsun ki bu bir savunma. Doğa kendini gizliyorsa eğer, neyi görüyoruz? Biz açalım o perdeyi. Bizim edimlerimiz, devinimlerimiz, eylemlerimiz nesneleri değiştiriyor. Diyelim gittin bir adamın evini yıktın, değiştirdin. Ağacını kestin, değiştirdin. Otomobilini havaya uçu rdun. Neneleri, konumları değiştiriyor. Pırpırı alıp kendi alanına götürüyor. O nesnenin uzaysal konumunu alıp başka yere taşıyor. Durumları değiştiriyor. Yol kesiyor. Yürüyen giden adamın önünü kesiyor, dövüyor, oradan gidemezsin diyor. Adam tarlasında çalışıyor. Hayır diyor, çalışmayacaksın, geç. İçkin yüklemlerini değiştiriyor, yapı düzenini parçalıyor, dışkın yüklemlerini değiştiriyor, taşkın yüklemlerini değişt iriyor. Bunların siyasi, ekonomik boyutlarını bir düşünün. Bu arada devletleri düşünün. Yasalar çıkartıyor, şunu yapabilirsin, şunu yapamazsın. Eylemlerin önü çeşitli barikatlarla kesilebiliyor. İnsan öznelerin devinmesi eylemse, bu eylemler başka eylemlere yön eliyor. Adım adım gidiyoruz. Hayvanın, denizin, toprağın, kara parçası-

Yirmi Dördüncü Gün

413

nın, havanın devinmesi eylem değildir. Çünkü o, kesin olarak bir nesn eye yönelir. İnsan, eyleme yönelir. Kafasına koydu, adamı öldürecek. Bunu bir eylemle öldürecek ama orada yöneldiği o ya da başka adam değil, öldürme eylemi. Bankayı soyacak. Bankanın kapısındaki bekçiyi tanıyor mu bu adam. Onun onla işi yok. Orada kim olursa olsun öldür ecek, öldürmeyi kafasına koymuş. Ben onu indiririm, bankayı soyarım, diyor. Bizim her eylemimiz başka bir eyleme yönelir. Ahlak demiştik , eylemlerin değerlendirilmesi olacak. Eylemlere, eylemli yönelimlerimiz olacak. Çalmadan kaçacağız. Çalmak bir eylemin adıdır. Kaçmak da başka bir eylemin adıdır. Biz çok ilginç bir alandayız. Tam bu noktada karşımıza şu çıkıyor. Dedik ya, hayvan alanıyla, öteki alanlarla devinmemiz çok çok ayrıdır. Bizim nesnelerle ilgili bilgimiz, bizde mutlaka bir kip yaratır. Bizi bir modusa sokar, bir tavra sokar. Siz televizyonda izlersiniz, adamlar yakalanmış götürülüyor. Haber diyor ki, bir ton zehir yakalandı. Bu adamların hiçbirini daha görmediniz. Bu adamların yüzünü bile görmeden bu adamlardan tiksiniyorsunuz. O da iki ayaklı benim gibi. Demek ki milyonlarca çocuğun ciğerini sökmek için bunlar hiç de tereddüt etmiyorlar. Birkaç duygu birden patlayıver iyoruz. Tiksinme, nefret, korku, öç alma duygusu çıkıyor. Daha siz ne sneyi görmediniz. Orada zehir kaçakçılığı yapan kim olursa olsun sizin duygunuz değişmez. Çünkü sizin yöneldiğiniz şey bir eylemdir, eylemi değerlendiriyorsunuz. Bu sizde bir tavır uyandırıyor. Hani toplu linçler olur. Hiç ilgisiz adam gelir cezaevinin önüne. Ne olmuş, çok küçük bir çocuğu kesmiş, annesini kesmiş bir cani, polis götürüyor. Binlerce kişi üstüne saldırır. O adamı tanıyor mu, hayır. Ondan öç almak istiyor, eyleme yöneliyor. Bu Spinoza’da daha değişik bir şekilde sunuluyor. David Hume’da daha bir zayıfça sunuluyor. Aristo’da bir başlangıç var. Duygularla ilgili bir yazın, felsefe, düşünme var ama bunların hepsinde bir nesneye yöne lme var. Bunu kesin olarak onaylamıyorum. Biz nesnelere dolayımlı

Yirmi Dördüncü Gün

414

olarak yöneliriz, yönelmeyiz demiyorum. Duygu, bir eylem eşliğinde bir nesneye yönelir. M- Spinoza’yı diğer filozoflardan en ayırt eden özellik, duygular üzerine çok çalışması, ayrıntıyla. Ondan sonra duygular üzerine çalışcan Nietzsche var, daha da ayrıntıya inmiş. Çünkü eylem alanı, sonsuz çeşitl ilikte bir alan, duygu alanı öyle. Spinoza’daki eylem, daha önce de söyl ediğim gibi kızıma isim vermemin sebebi o. Spinoza nesne demiyor. Kitabında geçebilir, kafası karışmış olabilir ama bize aktardığı kadarıyla, ya da başka yorumculara aktardığı kadarıyla, bir çok yorumcu eylem görmüş. Hatta Orestes örneği de tam anlamıyla eylemi açıklıyor. Hatta Spinoza’da eylemlere bağlanma diye bir kavram var. Bir eylem başka bir eyleme bağlanarak yorumlanıyor. Eylem konusunu işlerken, Spinoza’nın işlediği temel kavram, yaşama gücünün arması ve azalması. Bütün verdiğiniz örnekleri o sözle düşündüm. Pırpırın başka bir egeme nlik alanına götürülmesi, emek ürününün tamamen ortadan kaldırılması, bedensel yapısının çökertilmesi, bunların hepsinde yaşama gücünün azalması veya yok edilmesi var. Ya da artması, bunda da iyi eylemlerden bahsedebiliriz. Dediklerine katılmak istiyorum da bizim amaç alanımızı tümüyle – Spinoza’nın deyimiyle conatus– her nesne, insan için değil bütün nesneler için söylüyor, var kalmayı sürmek isterler. Doğru mu? M- Doğru. Taş için de bu geçerli, hava, toprak için de geçerli. Ama biz bunu daha çok insan biçimci bir yorum sayıyoruz. Çünkü taşın öyle bir çabası ol amaz. O kendi yasalarına bağlı değil. Evrenin genel yasalarına bağlı. İnsan özne bizi çok ilgilendiriyor, hele de bulunduğumuz alanda. Bu y aşama gücünden biz neyi anlayacağız? Fiziksel terimlerle, buna çok di kkat etmeliyiz. M- Biraz önce söylediniz ya hocam. Mesela televizyonda bir eylem görüyoruz ve bu bizde bir duygu uyandırıyor. Bu duygu bizi harekete

Yirmi Dördüncü Gün

415

geçiriyor, eyleme geçiriyor. Bu eylemin kökeninde yaşama gücünün artması ve azalması var. Bazı eylemler bizim yaşama gücümüzü arttırıyor, bazıları da azaltıyor. Bu çerçevede biz ona nefret duygusu v eya sevgi duygusu diyoruz. Yani duygu ve kiple konuşuyoruz değil mi? Yani bir çıkarla konuşmuy oruz. M- Hayır, çıkar değil. Yaşama gücümüzü azaltmasaydı eğer o zehir satıcılar, biz onlardan nefret etmezdik. O çocuklarla bir duygudaşlıktan ziyade kendimizle alakalı bir şey. Biz o toplumda yaşıyoruz, insanlarla beraber yaşıyoruz. Buna ben katılıyorum. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü’nde der ki Hıristiyanlar bizim dünyamıza, acunuma sövdüler. İsa için söylüyor. Sürekli karaladılar, gözümüzden çıkartmak için ellerinden geleni yaptılar, diyor. Hınç diye bir olay var. Evrenimize hınç duymamız için ellerinden geleni yaptılar bunlar. Konumuzla doğrudan ilgili değil ama ben söyl eyeyim. Nietzsche burada biraz yanlış görmüş. Bütün metafiziksel sistemler, kesin olarak bu dünyalıdır, öte dünyalı değildir. Görünürde öte dünya için savaşırlarmış gibi yaparlar, bizim bu acunumuza söverler, bizi oraya yöneltmek isterler ama dertleri kesin olarak bu değildir. Haham ve papaz, müthiş yaşamayı severler, boyunları kalındır. Nietzsche güç istenci diyor, gücü isteme. Oradaki istenç, bunu önemle vurgulamak istiyorum. Nietzsche en çok okuyacağınız filozof olacak, çok güzel yazar. Güzel yazma deyince bu özel bir anlatım biçimi midir, elbette. Söz gelimi Platon, çok güzel yazar. David Hume , Schopenhauer çok güzel yazar. Bunlar yazarlığı çok güzel, ozanlığı da filozofluğu kadar değerli olan insanlar. Elinize aldığınız zaman Aristo, engebeli çakıllı taşlı bir yolda gidermişsiniz gibi olur. Platon ise en güzel dökülmüş asfaltta gidiyormuşsunuz gibi, ses yok, akar gider. Güç istenci, Nietzsche’nin yaşamı sırasında çıkan bir yapıtı değildir. Ölümünden sonra kız kardeşinin derlemesiyle ortaya çıkmıştır. Nietzsche bunu elden geçir-

Yirmi Dördüncü Gün

416

meyi, bir kızım yerleri çıkarmayı, bazı eklemeler yapmayı düşünmüş ama yapamadı gitti. M- Bu arada kız kardeşi bir Nazi sempatizanı ve destekçisiydi. Evet. O, öyle bir kitabı çıkarttı, eline sağlık demek lazım. Orada, Spinoza bize değerler alanından söz etmez. Güç istenci bizim bildiğimiz iyiyi seçmek, doğruyu seçmek gibi bir şeyler anlatmaz. Conatusu, yaşama gücünü anlatır. Fiziksel nesneler, iyi yiyin der, bu acunumuzu doya doya içinize çekin. Nietzsche budur. Efendi ahlakı, bir de köle ahlakı vardır. O ahlak, korkakların, ödleklerin, şerefsizlerin, ikinci sınıf, üçüncü sınıf saydığı adamların ahlakıdır. Yoksa bizim bildiğimiz köle değildir o. Onlar düşük yaşam biçiminde, istiridye gibi kıvrılmış adamlardır. Efe ndi yaşamında güçlü olmak vardır. Boyun eğmemek de buna dâhil, onu söyleyeyim. Sonuçta bizim doğuda kavradığımız anlamda iyiyi kavramıyorlar, değerleri öyle kavramıyorlar. Onlar hep fiziksel terimlerden öteye geçmiyorlar. David Hume’u açın okuyun, onun bir ahlak felsefesi de var, yemek içmek üstüne. Onun dünyasında iyi olan, Greklerin arethesi. Bu yürümüş gelmiş 20. yüzyıla, hatta günümüze, batılılar bu arethe ile düşünür. Onların yaşam alanında bu, şiddetle vardır. Platonda iyi ideası bütün ideaların başat ideasıdır, ondan türemiştir. Ama iyi nedir, fazla söylemez. Aristo yine söylemez. Biz eylemlerin seçimine geçmeden önce, istenç, duygu ve bilgi üçlemini elimize almadan önce bunu tartışmak isterim. M- Bu iyi ve kötüye şuradan gidebilirsek… Spinoza yorumcusu Deleuze, conatusun Spinoza’da çok önemli bir yer tutmasına rağmen Spinoza’nın kuramının, teorisinin özünü yansıtmadığını söyler. Önemli değildir der, oraya çok vurgu yapmamak gerekir. Conatus elbette yaşama gücüdür, var olmada sebattır. Ama başka bir alandan bahseder Spinoza , der. Bahsettiği alan değerler alanıdır. Fakat fiziksel olarak, geometrica, o kadar çok takmış ki, hep idealarla açıklamaya çalışılan, bunu yere i ndirmek istiyor. Duygular bedenseldir, fizikseldir. Bizim eylemlerimiz de fiziki ve bedenseldir.

Yirmi Dördüncü Gün

417

O değerlerle ilgili önermeleri biz görmek istiyoruz. Spinoza çok zorlar, öğrenin, bilin der. O bilgiye vurduğu vurdu son derece anlamlıdır. Buna katılıyorum. Bilmek, istemektir der. Ama ben değerler alanıyla ilgili önermelerini bilemiyorum. Seçimle ilgili bir önermesini bilemiyorum. Bunu yineledim, yineliyorum. Bir eylemin iyi ya da kötü olduğunu bi lmek, onu seçmeyi ya da seçmemeyi Spinoza’da gerektirmez. Asla. Seni götürdüler mezara tıktılar, bu sana ne yarar sağlar? Spinoza bize kazma vermez, yarın da çıkın demez. Orada olmanın bilinci bana ne yarar sağlıyor? Sıkıntımız orada. M- Bilgi ile eylemi bağlıyor. Eylem bilgisiz söz konusu bile olamaz. Biz, insan tözün düşünen ve istençli bir tözdür, dedik. Düşünmek, bilmek eylemden kopuk olmadığı gibi onun önkoşuludur. Bilmek eylemek için yeterli değil. Eylemek bir yüklemse eğer, o yüklemin özellikleri ayrı olmak zorunda. Bende oradayım. Anlık, bilme yetisi olarak neyin iyi neyin kötü olduğ unu bize, buyrun dedi, altın tabakta sundu. Biz iyi eylemi hangi yetimizle seçeceğiz ve iyi eylemi gerçekleştireceğiz? Sıkıntımız bu, Spinoza’nın yanıtlamadığı bu. Sen tutup anlığı onu seçen yeti haline getirirsen, bu felaket olur. Anlığın öyle bir özelliği yok, o düşünür. M- Şimdi biz anlığı nasıl düşünürüz? Genelde beyin yordamıyla düşünürüz. Biz anlığı bilme yetisi olarak düşünürüz. Yaşam alanımız tıka basa bu nlarla dolu. Benim gördüğüm şu: Orta boy bir dünya görüşü olan kimse, yuvarlak diyelim, derin demeyelim, iyi ve kötüyü bilir. Söz gelimi dağdaki çoban, öldürmenin kötü olduğunu bilir. Ama yine de bal gibi çalar. Çalmanın kötü olduğunu bilmeyen hırsız olamaz. Niye çalar? Spinoza’nın hesabına göre çalmaması gerek. Benim hesabıma göre çalması, seçim olayıyla başlar ve biter. Zihin seçmiyor. M- Spinoza diyor ki; insan anlığında nesnelerin, eylemlerin, şeylerin upuygun bilgilerine ve upuygun olmayan bilgilerine sahiptir. Upuygun

Yirmi Dördüncü Gün

418

olmayan bilgiler bizi çalmaya yönlendirir. Ancak upuygun olmayan bilgiye sahip bir kişi çalar, öldürür, tecavüz eder, zehir satar. Burada upuygun olmayan bilgiden söz ediyor. Upuygun olmayan bilginin yönelttiği eylem, burada kötü eylem. Upuygun olmayan bilgi, bize çalmanın kötü olduğunu söyler mi? M- Söyler. Söylemez. Söylüyorsa uygun bilgidir. Söylemiyorsa bilgi değildir. Hep söylüyorum. Spinoza’nın terimlerine özen gösterelim, bizi kandırmasın. Upuygun olmayan bilgi olmaz, bu totolojidir. Dişi olmayan kadın olmaz, dişi olmayan kadın diyor Spinoza bize. Dikkat et totoloji var orada. E- Siz bilgiyi öyle tanımladınız değil mi? Tam olan. Upuygun olmayan bilgi olmuyor o zaman. Bilgiyi böyle tanımlarsak. Mecburen öyle tanımlayacağız. Bilgi, doğru olandır. E- Bilgi ama eksik bilgi olarak, günlük hayatta hep kullanıyoruz. Eksik bilgi olabilir. Birini tam öğrenememiş olabilirsin. Ama yanlışa bilgi demen başka. Eğer sen uygun düşünceye sahipsen, bilgiye sahi psin, o da doğrudur. E- Ama doğru olduğunu bilmiyoruz ki bir bilginin. Bilmemiz lazım. E- Mesela gazetede okuyoruz, bilgiyi alıyoruz. Gerçekte o… O başka bir boyut. Biz şu üzümdür diyorsak, bu önerme doğrudur. Upuygun olmayan diyorum, bilgi olmaz. Neden upuygun öyleyse? M- Şöyle açıklayabilirim. Diyor ki Spinoza, özene ve nesne bir ilişki içindedir. Ben üzümü görürüm, üzüm bende bir etkiye yol açar, bu etk ilenmede üzümün özünü bilmem. Etkilenmenin derecesini bilirim. A ncak daha sonra usumla üzümün özünü bilirim. Birinci bilmeye upuygun olmayan bilgi diyor. Bütün nesneler bizi etkiler ve bu bizde bir bilgi yaratır. Yanlış bilgi, ya da eksik bilgi, etkilenme bilgisi diyor ona. Etkil e-

Yirmi Dördüncü Gün

419

di beni, bana çarptı. Mesela hep şu örneği verir. Bir köpek gördüm, köpekle ilgili bir bilgim yok. Havlıyor ve beni ısırdı. Sonra arkadaşıma anlatıyorum, köpek havlayan ve ısıran bir canlıdır. O da diyor ki köpek aynı zamanda yalan bir canlı. Şöyle şöyle diyor ve ben ortak kavramlar sonucunda köpeğin tam bilgisini oluşturuyorum. Tam bilgisini oluşturmadan önce köpekle ilgili bilgilerim var benim, ısırması. Ama ısıran ve havlayan birinci türden bilgi. Havlamak, duyuyorum; ısırmak, hiss ediyorum. Bende bir bilgi oluşuyor. Affectio. M- Etkilenme sonucunda oluşan bilgi. Sonra öznenin ve nesnenin ortak kavramlarından yola çıkarak o nesnenin özünü anladığı zaman da ona ikinci tür bilgi diyor, akılsal bilgi. Üçüncüye ne diyor? M- Sezgisel bilgi. Ben bu bilgi kuramına pek katılmıyorum. Bir yerinde öz bilgisi der, değil mi? Üçüncü boyut bilgi. Bir yandan özün ne olduğunu yadsır, id eayı kavramı yadsır. Bunlar hep totolojidir. Biz ağacın özünden söz ede rken trilyonlarca ağacın o yapıda olduğunu söylemek için özünden söz ederiz. Totolojilere çok dikkat etmeniz gerek. Ben upuygun bilgi ded iğinde de upuygun olmayan bilgi dediğinde de aynı totolojiyi görüy orum. Bilgi ise upuygun olmasına ve upuygun olmamasına gerek yoktur. Burada diretirim ben, bilgi bilgidir. Nesnesine uygunsa bilgidir, değilse onun adı bilgi değil, yanlıştır. E- Ama eksik bilgi olabilir hocam. Eksik bilgi demeyelim de bilgi sandığımız yanlışlar diyelim. M- Ama hocam havlıyor ve ısırıyor, onlarda bir yanlışlık yok ki. Spinoza örnek verir. Der ki girdin denize. Dalgalarla hiçbir yakınlığım yok, denizin dalgaları bana vuruyor beni her seferinde yıkıyor. Ne z aman yüzmeyi öğrenirim, o dalgaların ritmini öğrenirim, yüzmeye başla-

Yirmi Dördüncü Gün

420

rım, o dalgalar bana dayak atmaz. Burada, yüzmeyi öğrenmiş artık. Bilgi kuramını altüst eder. Şu yaklaşım, Spinozacı yaklaşım bilgiyi altüst eder. Bunu zorladık mı nereye oturtacağız? M- Şuraya. Biz, duyularımızla dünyayı alıp zihnimize taşıyoruz ve düşünceler oluşturuyoruz. Biz önce duyularımızla alıyoruz hocam, sonra akılla işliyoruz, Spinoza bunu demeye çalışıyor bence. Önce duyularımızla alırız, buna duyusal bilgi diyoruz. Duyularımızla aldığımız veril ere o bilgi diyor, duyusal bilgi. Akılla işleriz, işlediğimize de akılsal bilgi deriz. Orada dur. Duyu verileri dediğimizde sen bilgiyi nasıl ediniyorsun? Bunu bana anlat. M- Nesnenin beni etkilemesi suretiyle. İyi de bunu sana yapı düzenindeki hangi merkez söylüyor? M- Bizim yapı düzenimiz böyle oluşmuş hocam. Duyu verilerini işl emeyle oluşuyor. Nere işliyor bunu? Duyu verilerini neren işliyor senin? M- Bedenim. Bedeninin neresi. M- Anlığım. O zaman us bilgisi oluyor. M- Anlık eşittir us mudur? Tabi. E- Algı her zaman anlığa gitmiyor mu? Anlıkta işleniyor. Duyu verilerini bilgisini kestik attık. Batı felsefesi bunu demiş, yanlış. Duyu verisiyle bilgi edinemezsin sen. Dedik ki ortak duyu var. Göz, b içimi, rengi, büyüklüğü, küçüklüğü vesaire; dokunma sertliği, sıcaklığı, soğukluğu, yumuşaklığı alır. Ama sana bilgi vermez. Bunu onlar yapmış,

Yirmi Dördüncü Gün

421

bana ne? Duyu verisinde sinirlerle buluştuğu an görevi biter. Onu anlığa aktaracaksın, anlık onu düzenleyecek. Öteki duyu organlarından gelen verileri toplayacak ya da imgeden, önceden hazır olan bilgilerle işleyecek. Anlıksal bilgi diyorsun, duyu bilgisi diyorsun, bu ayrımı yapama zsın. Ben yapamam. M- Burada şu sorun çıkıyor o zaman. Bütün insanlar, anlığa sahip o ldukları için doğru bilgilere sahipler, sonucu çıkıyor. Öyle bir şey yok, öyle bir şey demedim. M- İnsanlar duygusal davranıyorlar diyoruz, duyularına göre hareket ediyorlar diyoruz. Bir etkilenme sonucunda hareket ediyorlar. Mesela bir şeyden etkileniyorlar, nefret ediyorlar, etkileniyorlar sevinç duy uyorlar. Sürekli bir etkilenme sonucunda oluşan anlıksal bilgi var. Terimleri kötüye kullanıyorsun, cezalanacaksın. Duyu bilgisi olmaz çünkü adı üstünde o duyudur. Verirsin tamam, göz verir. Gözün görevi düşünmek değildir. Anlıktan geçmemiş bir bilgi olmaz, onu kesin olarak reddettik. Sen bir ses duydun, nasıl top sesi diyeceksin bana? Diyeme zsin, ses duyarsın, sesi topun sesi olsa da. Kuşlar gibi fırlar uçarsın hav aya. Neden-etki bağıntısı. Onun top gürültüsü olduğunu bilmen için topu bilmen gerekir. Ç- Acaba reflekslerle mi karıştırılıyor. Çünkü top patladığı vücut bir tepki verir. Ama bir reflekstir bu. Sıçradıktan sonra deriz, a top patladı. Ondan sonra değerlendirir ve korkmayız. E- Çok az bir süre var ikisi arasında. Önce korkarız, sonra düşünürüz. M- Güneş doğdu, güneş battı deriz mesela. Çünkü gördüğümüz odur. Ama bu doğru değildir. Bu bir bilgidir ama doğru bilgi değildir. Bilgi değildir diyelim. M- Gözümüz öyle görüyor ve öyle diyor. Buna ne diyeceğiz, bu bilgi değilse ne?

Yirmi Dördüncü Gün

422

Ç- Üzerine bir sürü bilgi ekledik. M- Ben ilk diyorum, güneşi gördük, doğdu. Ç- Yanlıştı. Gök gürültüsü vardı. Gök gürültüsünden çok korkuyordu insanlar. Tanrıyı kızdırdık diyorlardır. Gökten geliyor, onu bir tanrı yaptı, bağırdı çağırdı gibi algılıyorlardı. Kulak duyuyor, göz de görüyor, şimşek çakıyor. Zamanla öğrendi ki bu bir elektriklenme olayıdır. O bilgiyi edindi kten sonra biz onu tanıdık. Daha önceki bilgi değildi. M- Ben sizin ayrımınızı orada kabul etmek durumundayım. Güneş doğuyor demek bir bilgi değil. Ya da gök gürültüsü, tanrı ağlıyor demek yağmur demek değil.

Yirmi Beşinci Gün

424

Evet Müjdat kardeş, seni dinliyoruz. M- Beni dinlemeyelim hocam. Niye? M- Karışık mevzular. Bence açın başlayın. Arada böyle bir ses duymak istiyoruz, hoşumuza gidiyor. Onu duyalım. M- Önce şunu söyleyeyim. Spinoza, birinci tür, ikinci tür bilgi derken farklı bir epistemolojiden bahsediyor. O birinci tür bilgi dediği şeye aslında bilgi demiyor, imgelem diyor. Dedikodu. M- Bir beden olarak, dolayısıyla da bir zihin olarak dış ritimlerin etk isine maruz kalırız. Bu maruz kalmaya o, birinci tür bilgi diyor. Maruz kalma bizde bir iz bırakır. Şunu sorayım, acaba anımsıyor musun? Ethica’nın hangi kitabından okudum bilmiyorum. Orijinal metin, biliyorsun Latincedir. Orada affectio-affectus ayrımı var. Anımsıyor musun? Oradan git. M- Affectio bir cismin başka bir cisimle bir karışım içine girerek o cismi etkilemesi sonucunda o cismin üzerinde bıraktığı etkiye deniyor. Du ygulanış Türkçesi. Duyularım benim, bir sürü cismin etkisini taşıyor bedenime. Güneş bir cisim, güneş ışığı bedenime çarpıyor. Güneş mi çarptı, güneş ışığı mı çarptı? Diyor ki, duygulanışta önemli olan güneşten ziyade etkilenen bedendir. Fazla ilerlemeden müdahale edeyim, kusura bakma. Spinoza ne demiş olursa olsun, duyulanış demek istiyor. Duygu değil. M- Duygu değil. İkisi farklı. Duyulanış, yani etkileniş. Duyulanıştan kastı şu: Bedenin bir etki sonucundaki değişimi. Güneş çarpıyor, vücudum ısındı diyoruz, o ısınma bir duyulanış. Bir köpek görüyor irkiliyor, o irkilme duyulanış. Bir nesne var, o nesneden bir duyu sonucunda etkilenmeye uğruyoruz. Bunun önemli bir sonucu var. Diyor ki, duyulanış-

Yirmi Beşinci Gün

425

lar bizde çok önemli bir yere sahiptir. Bir başka cisimle yaşadığımı ilişki sonucunda eyleme gücümü artar ya da azalır. Bu bir varyasyon şekli ndedir, artar azalır, artar azalır. Sürekli biz karşılaşmalara maruzuzdur. Doğar doğmaz, bir sürü nesne ile tesadüfi karşılaşmalar yaşarız. Bu nesneler bizde sürekle eyleme gücümüzü arttırır azaltır. Karşılaşmalardan çok korkuyor Spinoza. Sabahleyin kalktın, birisi s ana, yahu hoca senin rengin niye kaçmış, sen dün çok iyiydin, diyor. Tamam diyor Spinoza, bir şişe arsenik içtin, zehirlendin. Biraz sonra boyun kasların kasılacak, başın ağrımaya başlayacak, o gün gitti. Karşılaşma. Yedeklerinizde güç olsun, karşıya saldırın. Sen de mezardan çıkmışa benziyorsun deyin ona. Ona o fırsatı vermeyin. O size, gücünüzü azal tmak için üzüntü saplar, siz de ona karşı koyun, sen daha kötüsün deyin bir daha yapmasın, diyor. Devam. M- Bizim duyulanış sonucunda oluşan etkilerimizin bir de ideaları var. Anlıksal bir canlık olduğumuz için bedenimize etki eden her şeyin zi hnimizde aynı düzene ait olmak üzere bir ideası var. Yani güneş bana etki ettiği zaman bende bir güneş ideası oluşuyor. Ama bu idea, eksik idea ya da birinci tür idea, eksik demiyor da… E- Fikir desene. Fikir değil mi o? M- Fikir diye çeviriyorlar ama… Düşünce, evet. M- Bir güneş fikri oluşuyor. Fakat bu güneş fikri güneşi kuşatmıyor. Çünkü benim etkilenimim sonucunda oluşmuş. Ben ancak daha sonra kendi bedenimi ve güneşin bedenini çözümlediğim zaman, yapılarını öğrendiğim zaman, analiz ettiğim zaman güneşin ne olduğunu biliy orum. Daha öncesinde etkilenmede güneşin ne olduğunu bilmiyorum. Sadece vücudum ısındı diyorum, güneş bile demiyorum. Sonra diyorum, vücudumla güneş arasında bir bağ var, ilişki var, ortaklık var, yoksa güneş beni nasıl ısıtsın, bana nasıl etki etsin, demek ki güneşle bende ortaklıklar var. İşte o ortalıkları bulma durumuna da ortak kavramlar

Yirmi Beşinci Gün

426

diyor ve kavramak diyor. Bilmek kavramaktır diyor dolayısıyla. Kavradım dediğiniz an doğru yoldasınız. Etkilendim dediğiniz an yanlıştasınız. Etkilenmeden çıkıp kavrama aşamasına geçmeniz gerekiyor bu da felsefe gerektirir, diyor. İnsanların çoğu etkilenme aşamasındadır, s adece etkileri alırlar. Hani dün siz diyordunuz ya, toplum biliyor mu? Yok, toplum… M- Toplum etkileniyor. Sürekli karşılaşıyor ve sürekli etkileniyor. Terledim, sıcak diyor. Canım sıkıldı, diyor. Toplum, Heidegger’in dediği gibi dedikodu, dıştan konuşma, sıradandık onun içinde yüzüp gidiyor. Peki, istenç alanına geçtiğimizde… M- Hocam biraz devam edeyim. Dolayısıyla etkilenme sonucunda bizde bir şey oluşuyor. Azalıyor ya da çoğalıyor. Sevmediğin bir adamla karşılaştın, bende ne oluyor? Tamam etkileniyorum ama nasıl bir etkilenme bu? Oraya takılıyorum, bir azalma oluyor. Bende bir güç var yaşama gücü, eyleme gücü. Eyleme gücümün bir kısmını sevmediğim adamla karşılaşmama harcıyorum. Bloke ediyorum gücümü. Güç bloke edilince yapmam gereken başka şeylere onu aktaramıyorum. Ancak ondan ku rtulursam eyleme gücüne geçebilirim. Onu da şöyle açıklıyor: Beni olu msuz etkileyenler, eyleme gücümü azaltanlar bana üzüntü verenler. Üzüntüyle açıklıyor. Eyleme gücünün azalmasıdır diyor üzüntü. Eyleme gücümün artması da, mesela sevdiğim bir adamla karşılaştım, burada da eyleme gücüm arttı. Çünkü bana uyan bir başka bir cisimle uyumlu bir birliktelik gerçekleştirdim. Gücüm onun gücümle birleşti. Burada bir ara soru var. Tartışmak adına söylüyorum, Spinoza’nın bu görüşünü sorgulamak adına. Kurtuluş savaşları var. Düşman gel iyor, bir kısım kentleri işgal ediyor, insanlara eziyete başlıyor. Yaşadığımız çok iyi bildiğimiz bir olay. Her gün o toplumda yaşayan, basın yayın yoluyla, ya da dedikodu yoluyla ya da gözlemleriyle çok korkunç haberler alıyorlar. Irza geçiliyor, öldürülüyor, topraklar elinden alınıyor. Bu anlamda bir keder. Ama keder, üzüntü, korkunç bir güç veriyor. Öyle o l-

Yirmi Beşinci Gün

427

masa kurtuluş savaşını yapamazdık. Mesela Mustafa Kemal, bu keder, bu üzüntü olmasaydı orduyu toplayamazdı. O keder, bir kurtuluş sav aşına neden oluyor, bu bir. İki; mutlu, kavşamış bir toplum. Rahat, yiyor, içiyor, keyfi yerinde, müzik, eğlence… İkinci dünya öncesi Fransa. Şişko generaller, ordu çalışmıyor, ordu hiçbir eğitim yapmıyor, silahlanma yok. Adolf Amca, elini kolunu sallayarak Paris’te gözüküyor. Sevinç güç veriyorsa Fransızların çok iyi kavga etmesi gerekirdi, keder gücü azaltıyorsa Türklerin kökünün kazınması gerekirdi. Churchill’in anıları var, çok zeki bir adam. Kendinden öncekilere çok acı eleştiriler yöneltir. Der ki, Adolf fabrika üstüne fabrika yaparken bizimkiler yan geldi yattı, ben uyardım. Arkadan da ekler: Gaflet ihanet demek değildir, ama ulusların başında gelen yıkımların en çoğu gaflet yüzünden gelmiştir. Yani ulu sların uğradıkları kötülüklerin ihanetten çok gaflett en kaynaklandığını söylüyor. Kurtuluş savaşının yapıldığı yerleri birebir gezdim. Haritaları alır çalışırım. Şu bölük neredeydi, şu alay neredeydi, düşman neredeydi. O nedenle Türkiye’nin savaşlarını aşağı yukarı, bir asker gözüyle, uzmanca, biliyorum. Sakarya Savaşı’na 174 bin asker katıldı. Kaç kişi kaçtı? 256 bin kişi kaçtı. Neye rağmen? Mustafa Kemal bütün birimlerde üç tane darağacı dikmişti, asıyordu. Kuva-i Milliyeciler getirip asker kaçaklarını çekiyorlardı. Hatta birçok generalle yaptığım sohbette bunu konu etmişizdir Türk insanı Yunandan çok Mustafa Kemal’den korkuyor. Yunan uzak, Mustafa Kemal yakın, bizi asacak. Diyor ki affedersin, kıçının korkusundan gitti kurtuluş savaşına. İşin bir yönü o. O işin bir boyutu olarak hep var, yarın da olacak. Ama öte yandan, İngiliz, Fransız güçleri İzmir’i işgal gibi bir hata işlemeseydiler Sevr Anlaşması’nı daha yumuşak önlemlerle geçiştirseydiler, Mustafa Kemal’in bir kurtuluş savaşı koparması mümkün olmazdı. Yani o, gelen düşmanı kullanmıştır. En azından o asma eylemini gerçekleştiren aktif kadro adına kullanmıştır. Yani kederi, acıyı kullandı. Burada bunu çözümlememiz gerekiyor. M- Verdiğiniz örnek, karışık bir örnek. O örnekten yola çıkamayız. Fe lsefe yaparken olguları örnek alarak, hem de karışık bir savaş olgusu, oradan yola çıkmak, işi sadece bulandırmaya yarar. Çünkü etkilenmede

Yirmi Beşinci Gün

428

tekil özlerden söz ediyoruz. Tekil özlerden söz ederken kurtuluş sav aşında sanki bir tekil öz varmış gibi konuşmak, bir yanlışlık olur. Biz tekil özlerden bahsediyoruz ve tekil özlerde, daha önce sizin söylediğiniz gibi, iktidarlar her zaman üzüntülü insanlara ihtiyaç duyarlar, çünkü onları yönetmek çok kolaydır. Üzüntülü insan, bireysel hayatlarımızda milyonlarca kere deneyimlediğimiz gibi, hareket edemez. Kendini savunamaz. Diğeri refleksiftir. Birisi boğazına sarılırsa, orada bir üzüntü değil orada bir karşı gelme vardır. Üzüntülü insan, kim saldırırsa saldı rsın, hanesine bile tecavüz edilse hiçbir şey yapamaz. Bitmiştir çünkü o, seyreder. Şu an halimiz işte. Herkesi üzüntülü hale getirdiler, kimse hareket edemiyor. Peşi şuna ne diyeceksin? M- İkincisini söyleyeyim hocam. Üzüntü ve sevinç arasındaki geçişlilik, enteresan. Çok enteresan sevinçler var mesela. Diyor ki, bunlar telafi sevinç deriz. Sizin bedeninize uymayan bir cismin kötü durumda olduğunu görmenizden kaynaklanan bir sevinç vardır. Bu sevincin kökeni kederdir, diyor. O keder yakanızı bırakmaz, istediğiniz kadar sevinçli hissedin kendinizi. O sevinç, hasettir, kıskançlıktır. Dostoyevski’nin bir sözü var. Diyor ki, bir yıkım haberi aldığımızda çok seviniriz. Birilerinin başına geldiği için değil de bizim başımıza gelm ediği için. Devam edin. M- Burada çok somut ve fiziksel bir olgu var. Dedik ki Ahmet’le karşılaştım, Ahmet’i sevmiyorum. Ahmet, çok somut değil mi? Daha somuta inelim. Deleuze örnek veriyor, peynir diyor. Peyniri yerim. Eğer peynir benim vücudumla uyuşmuyorsa peyniri sevmem. Peynir beni bozar. Bir bozulma halidir, bir uyuşmama halidir. Nietzsche bunu çok iyi anlamış. Her şey diyor, zehirlenme ya da zehirlenmeme meselesidir. Yani biz bir nesne ile uyuşmazsak, zehirlendim deriz. O nesne bizim bağıntımızı çözer, dağıtır, yok eder. Arsenik dediğimiz nedir? Bir kimyasal bileşik. Ama koca insan özneyi, birkaç saniye içerisinde darmaduman ediyor. Biz sürekli bunlarla karşılaşırız. Buradan affectus dediğine geçiyor.

Yirmi Beşinci Gün

429

Duygu da diyor, benim bu karşılaşmalarımda –benim bağıntıma uyan ya da benim bağıntımı bozan– benim bağıntımı bozana ben nefret duyarım. Nefret, duygudur artık diyor orada. Bir varyasyon, bir geçişlilik değildir, eyleme gücünün azalması çoğalması değildir. Bütün duyguları sevgi ve nefrete indirgiyor. Sonra hepsini açıyor, neden bu sevgidir bu nefrettir diye. Ve diyor ki, üzüntü alanında kaldığımız sürece kavrama alanına geçemeyiz. Hiçbir şey bizi üzüntü alanından kavrama alanına taşımaz. O yüzden insanlar hep üzüntülerinin toplamını yaparlar. Şu sorunum var, bu derdim var, bu adam bana böyle dedi, işler de şöyle. Bir başlarlar üzüntü toplamlarını sıralamaya, bu toplamlardan bir şey çıkmaz. Sevinçleri toplayarak ancak kavrama gücünü elde ederiz. Sevinçleri toplayarak daha sonra üzüntü adama da inebiliriz diyor. Üçüncü alana geçiyorsun sen. M- Üçüncü alan değil ikinci alan, kavrama alanı. Hayır. Üçüncü adam, Spinoza’nın Ethica’da var. İki sevinçli adam, üç adam eder. M- Artık o üçüncü bireydir. Sadece bunu adamlara da bağlamıyor. İki nesne birleşiyor, müzik ve ben. Mozart dinliyorum, mozartı çok seviy orum. Birleştik, artık Mozart ve benden oluşan bir birey, öncekinden daha güçlü. Çünkü o müzik, o ses, o bağıntıyı öyle bir hale getirdi, güçlendirdi, ileriye taşıdı ki o, ondan öncekiyle kıyaslanamaz. Buraya kadar çok güzel. Problemler var, onları çözelim. Ben şöyle düşünüyorum: Kısa dönemde keder, insan gücünü azaltır, doğru. Sevimsiz bir adam, sinirlerin bozuldu. Pislik, canını sıktı, diyorsun evrenin kiri. Yani orada Spinoza doğru söylüyor. Ama uzun vadede insan toparlıyor kendini. Bu gibi kederler karşısında devinmeye başlıyor. Bedenin bir karşı koyması var. Diri bir nesne yara alır. Gelir öküzün biri atını bağlar ağaca, at ağacı kemirir. Benim evimin önündeki söğüt ağacının dibind eki arabacıların atları kemirdiler. Ağaç ne yapacak, savaş verecek, teslim olmayacak. Onu onarmaya çalışıyor onarabildiği kadar. Hayvan yar

Yirmi Beşinci Gün

430

alıyor, yalamaya başlıyor, sinek konmasın, ölmemek için. Uzun vadede o Spinoza’da söylenmiyor. Söyleniyor bağıntısız söyleniyor. Conatus, her olan olmaya çabalar. Tamam etkilendir, keder seni zayıflattı ama öte yandan da o var. Onu da söyleyen yine Spinoza. Keşke bir bağlantı kursaydı. M- Zaten onu şöyle söylüyor: Keder bir çabadır. Kederlendiğimiz zaman yaptığımız şey aslında bizi kederlendiren, yani bağıntımızı bozan şeyi, bağıntımızı bozmamaya yönelik uzaklaştırma eylemidir. Mesela zehi rlendim, vücudumun belli bir bölgesinin bağıntısı bozuldu. Vücudum mücadele içerisine girer o zehirden kurtulmak için. Aynısı diğerleri için de geçerli. Durum bu ise o zaman gücümüzün azaldığından değil, çoğalmaya başladığından söz etmeye de başlamamız gerekiyor. M- Gücümüzün azaldığı da değil, bloke olması diyor. Güç azalmaz da çoğalmaz da. Ya bu Spinoza illa kurtaracak paçayı. Orayı anladım. Diyor ki zayıflatır bizi, onu diyor. Sevinç gücümüzü arttırır. Diyorum ki ben, uzun vadede keder bizi güçlendirebilir. Bak güçlendirir demiyorum, güçlendirebilir. Sevinç bizi çökertebilir. M- Sevinç ve kederi nasıl tanımladığımıza bağlı. Şimdi siz giysi satışı yapıyorsunuz. Sabahleyin geldiniz, yanınızda bitmiş adam, sizin ürünlerin on katı güzel, fiyatlar da yarı fiyatı. Yahu d iyorsun, şerefsize bak burnumuzun dibinde bitti. Ne olacak şimdi? K eder, gücün azaldı. Peki dükkana kilit mi vuracaksın? Ben orada Spinozacı değilim. Orada diyeceksin ki buna bir kontra çıkalım. Zarar da edecek de olsak, fiyatları bunun altına çekelim. Ben falan falan bir firmalarla görüşeyim en iyi ürünlerini getirelim. İnat da bir murattır, diyorsun. Önemli bu herifin çalımını yememek. Bu bir tutumdur. Bunun çok ö rneklerini gördüm. Yani kederin insanı toparlatıp güce sevk ettiğini gö rdüm. Çok yoksul aile çocuklarının çok büyük güç elde ettiklerini gö r-

Yirmi Beşinci Gün

431

düm. Çok zengin ailelerin mutluluğa gark olup gittiklerini gördüm. Burada da var. M- Şöyle demek gibi bir şey. Ben bazı arseniklerin insanları güçlendi rdiğini gördüm. Ben de hiçbir arseniğin insanı güçlendirdiğini görmedim hocam. Buradaki aileleri göz önüne al. Benim geldiğimde bir numarayla gösterilenler şimdi dilencilik yapıyor. Ben geldiğimde burada şunun bunun yanında inşaatçılık yapanlar şimdi katrilyonluk. M- Bir adam geldi, bana rakip oldu. Bu beni kederlendirmiyor. Aksine bakın şöyle bir şey var. Ben, benim bedenime uyan arayışlar içerisindeyim. Yaşam, bedenime uyan şeylerle buluşma, bedenime uymayanları da def etme çabası. Yoksa ben gidip zehir yiyemiyorum ama kavun yiyorum. Kavun yiyorsam ben demek ki hep bana uyan şeyleri arıyorum. Güzel insanlarla oturuyorum değil mi? Niye gidip diğerleriyle oturmuyorum kahvede? O da beni güçlendiriyor. Diyorum ki adam açtı. Ben diyorum şimdi daha güzel şeyler getiririm, daha hoş şeyler getiririm. Daha ucuzuna satarım. Bir şekilde rekabet denen şeyi kavramışım. Üzüntü burada şöyle olurdu hocam. O gelip benim camımı kırsaydı, bana iftira atsaydı, o beni kederlendirirdi ve beni mahvederdi. Ben mal almayı düşünemezdim. Güzel mallar koymayı, dekorasyonumu düzel tmeyi, taktikler geliştirmeyi düşünemezdim. Sadece o kadar çalmayla uğraşırdım, gücümün büyük bir kısmını o adamın attığı iftirayla. Ya da mesela bir arkadaşım, bana öyle bir şey yaptı. O arkadaşımın bana nasıl olur da yalan söylediğini kafaya takar ve devam edemezdim. Çok inc elikli bir alan olduğu için bu örneklerimiz hem çok somut vermeliyiz, hem de karıştırmamak zorundayız. Öyle deşeriz de genel felsefe, Spinoza bakışıyla o size rekabet için k urulmuş tecim evi sizi kederlendirir, hiç hoşunuza gitmez. Onu daha iyi olmam için bir diyalektik öğe olarak kullanırım, diyorsunuz. Zaten b enim dediğim de o. Çöküp kalmazsınız. Dikkat ederseniz, o beni kede rlendirmez diyorsunuz ama ona çare de düşünüyorsunuz.

Yirmi Beşinci Gün

432

M- Arseniğin vücuduma verdiği, bağıntıma verdiği… Spinoza diyor ki bölgesel bozulmalar vardır, bütünsel bozulmalar vardır. Benim karşıma bir rakip dükkanın açılması, bana bölgesel bir keder verecektir. Düşüneceğim, bu adam eğer benden daha başarılı olursa ben yaşayamayac ağım. Ya başka bir alanda çalışmak zorundayım ya da ben bu adamla savaşacağım. Burada devreye başka şeyler giriyor. Eğer o adam Zara olsaydı ben onunla savaşmazdım bile. Başka bir iş yapalım derdim. Burada keder nerede? Çekiliyorsunuz. Spinoza dedi ve olduya girme. O yanlışımız oluyor galiba. Günübirlik yaşamda gerçekten olumsuz şeyler ne olursa olsun her insanı etkiler. Bizim kabaca moral bozuntusu dediğimize uğrarlar. Canı sıkılır, kederlenir, üzülür buna katılıyorum. Ama yine Spinoza’dan çıkış yaptığınızda , bakın diyor, örnek verdim, her insan yaşamda kalmaya çalışır, savaşır. Bu keder beni boğar demenin çok tersidir, tam karşıtıdır. Burada diri olan nesneler özellikle, savaş veriyor. Hem de çok kötü savaş veriyor. Bir ağaç bile yarasını müthiş sarıyor. Kendini kurtarıp yaşamını sü rdürmeye çalışıyor. Yani ona gelmiş, Spinoza adına bir yaralama, kede rdir. Orada onarma var. Burada doğa yasaları içindeki gibi kesin noktalar aramayalım. Bu dediğiniz, kısa vadede doğrudur. Spinoza’ya orada ben de katılırım. Ben de yaşadım, yaşıyorum. M- Eksik anlattığım bir konu var, onu tamamlayayım. Spinoza, donuk bir kederden ya da donuk bir sevinçten söz etmiyor. Varyasyon diyor. Varyasyon, çeşitleme, çeşitlilik, sürekli akan bir durum var. Spinoza asla üzüntü, ya da asla sevinç demiyor. Her zaman ikisini birlikte kullanıyor. Diyor ki biz, sürekli karşılaşmalar yaşarız, sonsuz. Üzülürüz seviniri z, üzülürüz seviniriz. Varyasyon bu. Yani sadece üzülüyor olsak, hiçbir şey yapamayız. Sadece üzülmüyoruz, aynı zamanda seviniyoruz da. Bizim bedenimize uyan bir sürü karşılaşma var. Bu bizde dediğiniz gibi bir mücadele etme, yaralarımızı sarma, kederden kurtulma olanağı veriyor. Ben de onu söylüyorum. Dondurmaz bizi, yani Spinoza terimleri çok kere sağlıksız kullanıyor.

Yirmi Beşinci Gün

433

Ç- Keder ve sevinç kısa vadeli bir durum mu? M- Bazı insanlar doğduklarından öldüklerine kadar sadece keder ve sevinç ekseninde yaşıyorlar. Ç- Burada o sevince dair eylem de mi kısa vadeli? Eğer birikirse tamam. M- Bu bir etkilenme. Etkilenmenin süresi kadar. Mesela kötü bir adam gördün, hoşuna gitmiyor ve lanet olsun dedin. Spinoza diyor ki mesele etkilenmede değil, mesele etkilenmeye verdiğimiz değerde. Sen sürekli o adamı kafana takarsan, gece yattın hala o adamı düşünüyorsun, sabah kalk hala düşünüyorsun. İşte o zaman bunu uzatmış olursun. Etkile nmeyi yaşarsın. Ondan kaçamazsın. Şimdi şöyle Çağlar. Sorduğunu daha değişik anladım, öyle cevap vereyim. Sen dağdasın, Kalaharili bir köylüsün. Birkaç aslan sesi duydun, korktun. Tamam dedin, iş bitti. Yapacağın hiçbir şey yok gibi gözüküyor. Korkmak bir duygudur, aslandan değil aslanın öldürücülüğünden korkuyorsun. Sana deselerdi ki bu aslanları duyacaksın ama canını sıkma, bu aslanların hepsinin dişi dökülmüş, tırnakları çıkarılmış aslanlar, umursamazsın bile. Çünkü aslanın eylemi seni korkutuyor idi, o eylem de şimdi koyuna dönmüştür, vız gelir diyorsun. Ama aslan öldürücü. O sırada bir tane otomobil görüyorsun, sana doğru geliyor ve duruyor. İçinden diyorsun ki tamam, biliyorsun aslanlar otomobile motorlu araçlara saldırmıyorlar, kurtuldum. Orada korku duygusu orada biter. Ç- O zaman buradaki etkilenim çok değişken. Eğer bu kadar değişkense eyleme etki edişi de değişken olacak. O zaman belirleyici olarak ku llanma şansımız yok. M- Neyi belirleyici olarak kullanıyoruz? Bunu belirleyici olarak kulla nmıyoruz, bu başımıza geliyor. Ç- Şu bakımdan. Bu benim eylemimi etkiler. Ben bir gün içinde kederl enirim, sevinirim. Bu benim yapacağımı etkiler, belki etkiler belki etk ilemez. Nasıl bunu belirleyeceğiz? Keder burada nasıl belirleyici oluyor?

Yirmi Beşinci Gün

434

M- Şöyle. Bizim yapmaya çalıştığımız şey ne? Sürekli eyleme gücümüzü arttırmak değil mi? Eğer bu karşılaşmaların tesadüflüğü alanında kalmaya devam edersek, yani kavrama gücümüzü geliştirmezsek, bilimsel gücümüzü geliştirmezsek, o tesadüflü hayatın alanında sürekli üzülür seviniriz, üzülür seviniriz. Bu kadar. Yaşamız bundan ibaret olur, bu da çok saçma, kısır, yoksul bir yaşam olur. Bizim bir üst alana geçebilm emiz için bunu kontrol edebilmemiz gerekiyor. Yani bizim artık tesadüfi karşılaşmalar alanından çıkıp, nesnelerin ne olduğunu kendimizin ne olduğunu bildiğimiz, kavradığımız, kavrama alanında hareket etmemiz gerekiyor. Ç- Keder ve sevinci aşmamız gerekiyor. O zaman zaten orada kalmıy oruz ki. Yani şimdi Spinoza’yı çözmek adına konuşuyoruz. Biz kendi düşüncemize fazlaca girmedik. İsterseniz bunu daha genişletiriz, istence geçelim. M- Geçelim hocam. Ne diyor Spinoza? M- … Felsefe bize fazla kaçacak delik bırakmaz. Keşke bıraksaydı. M- İstenç konusunda Descartes’i eleştiriyor hocam. Descartes diyor ki, insan beyninin ortasında bir tane bez var, o bez yap derse yapar, yapma derse yapmaz. İradeye böyle bir tanım koymuş. Bu iradecilerin çıktıkları nokta tanrıdır, diyor. Tanrı, iradeye sahiptir, ol derse olur, olma derse olmaz. İrade atfederler, insanbiçimci düşündükleri için de tanrıyı, kendilerinde de yapıp yapmama iradesini görürler diyor. İradeyi bu şekilde anlamama eğiliminde. İstediğim şeyi yaparım, istemediğim şeyi ya pmam, buna beynimdeki bir bez karar verir. Hiç bu kadar basit değil, diyor. Bu eleştiri pek de sağlıklı değil. Descartes bu eleştiriye göre tanrısal düşünüyorsa, o kozalaksı bezin hiçbir karar vermemesi gerekir. Tanrıyı

Yirmi Beşinci Gün

435

algılayacak, duyduklarını algılayacak. O eleştiriyi sağlıklı görmüyorum da şu var: İşi ontolojik açıdan götürmek istiyorum. Daha önce söyledik. İçkinci evren tasarımında özgürlük yoktur. Onu aşamayız. Eğer aşabil iyorsak içkinci âlemde değiliz demektir. M- Doğru. Spinoza, öz olarak özgürlüğe, akla, zekaya sahip olmadığımızı söyler. Buradan gidelim. Bu Hıristiyan teslisçiler derler ki 20. yüzyılda, onların güzünün içine baka baka, diyalog. Sinagog, kilise, cami üçlemesi falan çadırlar kurulur, şov yapılır. Keşke haçlı seferleri sırasında da öyle ç adırlar kursalardı, ne güzel olurdu. Bu Hıristiyan dünya diyor ki, bütün tek tanrılı dinler kardeştir, birbirlerini hoş görürler, aralarında ufak tefek farklar vardır. Öyle mi? Arkadaşım sen ortaya tanrısal bir yapı koymuşsan, ötekiler naneyi yemiştir. Sen artık çoğulculuktan, eşitlikten, kardeşlikten söz edemezsin, senin tezin yanlış. Bu tezinle, temel iddian arasındaki bir çelişkiyi anlatır. Beni de kandırmaya yönelik olur. Benim de dediğim bu. Spinoza diyor ki; Tanrı, evren olarak karşımdadır. Tanrıyken evren olmuştur diye bir olay yok, bunu yineliyorum. İçkincilikte boyut yok. Boyut düzeyde erimiştir. Erimeseydi, boyut olsaydı, içkinc ilik olmazdı, aşkıncılık olurdu. Spinoza’nın evreninde tanrı, modüsler olarak, kipler olarak, değişkiler olarak ortaya çıkmış. Evren dediğimiz şey de bu. Bu anlamda tanrı yok evren var diyebiliriz, çünkü erimiştir. Olmuş bitmiş bu. İddia öyle, ben söylemiyorum, sahibi söylüyor. Bu dünyada artık bir tane olumsallık bulamazsın. M- Buna olmuş bitmiş dediğiniz anda ben de oluş diyorum. Spinoza her şey oluştur diyor. Oluşla, olmuş bitmiş arasında çok fark var hocam. Bakın. Ben hep söylerim. Spinoza neden devinmeden, değişkeden, h areketten bahseder bunu anlamıyorum. O içkinci yapıdan Parmenides’in donmuş dünyası çıkar. Devinen bir dünya olamaz. Neden? Üçgen olab ilir mi? Üç olmuş bitmiş. Üç açısı, üç açısı olan bir nesne. Değişkelerini çizersin o kadar. Olmuş bitmiş, zorunlu bir dünya. Yani burayı anlam adan biz hareket edemeyiz. Bir yandan içkincilik diyeceksin –ki bu Spi-

Yirmi Beşinci Gün

436

noza’da var– bir yandan da devinen dünya, değişen dünya diyeceksin, bu çelişkilidir. M- Buradaki çelişkiyi anlayamıyorum. İçkin dünya, yani evrenin bütü nlüğü, değil mi? Evrende her şey birbirini yaratır, birbiriyle etkileşir. Öyle bir şey yok. M- İçkincilik böyle. Öz, varoluş içeriz. Causa sui. Tanrı, kendinin nedenidir. Tanrı, özü varoluş içerendir. Bu şu demektir: Özü bir varoluş şeklinde görüyoruz. Ya da varoluş, özün bize gözüken cephesi. Öz-varoluş ikiliği yok. Öz varsa varoluş var. İçkin dünya bu. Sana dedim ki, natura naturans yaratıcı dünya, natura naturata yaratılmış dünya, yok böyle bir şey. Ha Spinoza demiş, demeseydi. M- Buradan istence nasıl bağlayacağız. Evren zorunlu yasalarla yönet iliyorsa, zorunluluk olan yerde istenç de yoktur, mu diyorsunuz? Elbette. M- Spinoza zaten öyle demiyor ki. Evet, evren zorunlu yasalarla yönet ilir, zorunluluğu bilmek, zorunluluğu fark etmek, zorunluluğu kavramak özgür olmaktır, diyor. O yüzden özgürlük bir kiptir, diyor. Özgür doğulmaz, özgür olunur. Akıllılır bir kiptir. Ç- Onu konuşmuştuk. Başımıza geleceği bilmek, neden bizi özgür ya psın? Biz olmuşuz. Şunu anla, özgür insanı bırak, devinmeyi bile niye konu ediniyor Spinoza, ona şaşıyorum. M- Spinoza’da olmuş bitmiş hiçbir şey yok. Ben de bunu anlamıyorum. Spinoza da her şey oluş halinde. Diyor ki, güçtür diyor herşey. Tanrı da güçtür, tanrının modusları da güçtür. Eyleme gücü, var olma gücü. D olayısıyla bir oluş halindedir. Sürelik bir güç arayışı, istenci söz konusu.

Yirmi Beşinci Gün

437

Deseydi ki bize, tanrı bir boyuttur, kalıcıdır. Bir de geçicilik evreni var. Şu bizim durağanlık değişmezlik, değişen dünya, devinmenin olduğu dünya. Bu dünyada her şey değişir ama kalıcılık sürer gider deseydi, öper başıma kordum. M- Bunu ben de bulamadım Spinoza’da. Hayvanlar, insanlar sözcüğüne önem vermiyor. Bu insan imgeleminin sınırlılığından kaynaklı, türettiği uydurduğu, kavram bile demiyor laflardır diyor. Biz diyor, bağıntı kümesi olarak bir güçten söz edebiliriz. Hayvanlardan bile böyle söz ed iyor. Hayvanlar demek hiçbir şey demek değildir, hayvanların eyleme güçlerini, o haritayı çıkartmadığımız sürece, hayvanlar demiş olmamızın hiçbir anlamı yoktur. Sen ne diyorsun buna? M- Süper bir düşünce bu. Buna süper diyorsun değil mi? M- Ama çözemediğim şu, insan denilen bir tür var. O da diyor ki sonra bana, tür yok demedim ki, tür var da hiçbir şey anlatmıyor dedim. Türe, cinse, ilkelerden geldiğimiz için ben de önem vermiyorum. Ama bu yapıdan yapıya geçişte yoktur, dedim. Duyarlı alanda hayvanlarda türler var, nasıl yok. Gözümüzün önünde işte, inek diyoruz, at diyoruz, aslan diyoruz. M- Örneği vereyim hocam. Öküzle at örneğini vereceksin. Ben biliyorum ve ona gülüyorum. Bir varsayımsal dünya kuruyor, çok da inat. M- Çok somut bir dünya hocam. Yok. Zorlama kendini. Şunu bile savunmaman gerekir. Erdemin ilkel erinde, söyledik bunu, uzam diye bir şey olmaz. Evrenin ilkelerinde düşünce diye bir şey yok. Spinoza’nın söylediği bu. Biz bunu hani Spinoza söylemiş, içkinci bir dünya kurmuş, varsayımsal olarak, yoksa saçma

Yirmi Beşinci Gün

438

sapan bir düşünce bu. Uzam bir öz nitelik değildir, bir konumdur. İst ediğin kadar kıvır. Düşünce bir ilke değildir, düşünce bir üründür. Yani Spinoza mekanizması olarak zihin, düşünme edimi olarak eylemler ve düşünce denen ürünlerle birbirinin arasındaki farkı görememiştir. Onu bile görememiş. Tutmuş, benim evrenim böyle bir evren, açılmış bir tanrı. Açıkça söylüyor, özgürlük diyor, istenç düşünmedir. Düşünme ile istenci özdeş kılıyor. İstenç diye bir yetiyi reddediyor. Oysa ki biz yaş ama evrenimizde bir günde her birimiz binlerce kez seçeriz. Yeri geldiğinde söyleyeceğiz, her eylem etik eylemdir. Böyle bir insan yapısı, tutar dersen ki kodlanmıştır, bir kısım enerjilerin depo edildiği bir m odifikasyondur, bu çok yanlış olur. O zaman insanı anlayamayız. İnsanın gırtlağından da tutamayız, kodlanmıştır o. Bu, bana şunu da getirir. Bu dinsel bir insandır. Bir kısım dinsel kitaplar insanları kodluyor, diyor ki sen şusun. Bir kitap diyor ki siz kendi halinize bırakılmazsınız. Ben öyle bir evren yaşadığımızı düşünmüyorum. Ben, insanın sonsuz derece seçme gücü olduğuna inanıyorum, sonsuz seçenekler içinde olduğunu düşünüyorum ve sonsuz derecede de seçebileceğine inanıyorum. M- Bedenimizin seçme yetisi var mı hocam? Bedenden bahsetmiyoruz. M- Ama insan bedendir. İnsan beden değildir. İnsan bedenlidir Müjdat. Bu kadar yoldan sonra bunu söyleyemezsin. Seçen de bedeninin bir parçasıdır tamam ama insan bir beden değildir. Batılıların diliyle konuşmayalım. Ağaç da bedenlidir, şu masa da bedenlidir. Bunları konuştuk. Spinoza beşinci kitapta bir şeyler söylemeye başlıyor. Şunu da söyleyeyim: Tekil insanlar, tekil hayvanlar, bal gibi idealardan bahsediyor. Yani tümellerden bahsediyor, nasıl tekilde kalır, kalmaz. Bir yerde tekil özlerden bahseder, güç merkezlerinden bahseder, bir yandan tümellerden idealardan ba hsede. Bir yanda içkincilikten bahseder, bir yandan der ki tanrı evrenin etker nedenidir. Etker neden yaratıcıdır, yaratıcı yukarıdadır, içinde değildir evrenin. Aç Muhiddin Arabi’yi bir zırvalamalar külliyatı. Sen ne

Yirmi Beşinci Gün

439

diyorsun kardeşim? Tanrı içimizdedir. Peki, şu sizin yukarıdaki ne oluyor? Benim özelliğim şu; kaçacak yer bırakmam ben sana. Yakalarım ben seni. Spinoza’nın evreninde özgürlük yoktur. Bir kere temelden söylüyorum, içkin evrende özgürlük olamaz. Donmuş bitmiş o. Spinoza Yahudi’ydi biliyorsunuz. Oradayız biz. Spinoza diyor ki, tanrı açılmıştır, özü varoluş içerendir. Bitti, dondu dünya. M- Deleuze’un bir arkadaşı varmış, Spinoza’nın içkinciliğini şöyle betimlemeyi seviyor. Bir orkestra düşünün, orkestra çalıyor, müthiş bir senfoni. Evren işte bir senfonidir, içkincilik de budur, diyor. Onu söyledik. Hepimiz belli oranda içkinciyiz ama boyutumuz var. Biz yitip gitmiyoruz bu evrende. Biz ölüyoruz, değişiyoruz, deviniyoruz, insan soyu sürüyor. Ağaç soyu, hayvan soyu sürüyor. Görüyoruz, gözlemliyoruz. Ama sen diyorsun ki ben getirdim. M- Niye tuhaf olsun, insan soyunun sürmesi, hayvan soyunun sürmesi? Ben tuhaf demedim. Bunu yadsımak tuhaf dedim, Spinoza’nın yaptığına. Ben sürdüğünü söylüyorum. M- Burada ince bir nokta var. Benim kafama tam oturmuyor ama şöyle: Doğru kilit bir noktaya getirdiniz Spinoza’da hiç geçmiyor. Kalıcılık hiç geçmiyor. Sadece bir oluş var, sadece bir hareket. Cisimler birleşiyorlar, insanı oluşturuyorlar, insan devam ediyor. Çünkü doğa yasalarına göre her şey devam etmek ister. Tohum bırakır devam eder. Sadece insana ait değil, bitkiler de hayvanlar da ürerler. Üremek, var olma çabasının bir tezahürü. Soru sadece şu, neden? Oraya vardığımız zaman, neden evren vara kadar varırız hocam. O metafiziksel sorularla felsefeci uğraşmaz. Köken sorununa felsefeci girmez. Der ki, bu bilim gittiği yere kadar gidecek, bulacak, araştırac ağız. Ama varsayımlar ileri sürmez akıllı felsefeci. Şöyle türediydik, şöyle yaratıldıydık. Büyük patlama kanıtlanır, ortaya konur, kabul edilir. Onu saygıyla karşılıyorum. Tez bilimsel olacak. Darwin, belki söylediğinin yüzde doksanı yanlıştır ama bilimseldi.

Yirmi Beşinci Gün

440

M- Evrimsel zaman o kadar geniş ki bize insan kalıcıymış gibi geliyor. İki milyon yıldan beri insan var, çok uzun bir zaman. Bizim zamanımız yetmiş seksen yıl. O kadar uzun geliyor ki biz kalıcılığı çok önemsiyoruz. Hâlbuki kalıcılık değil önemli olan, sadece cisimlerin birleşmesi. Senfoni orkestrası. Söyledik biz, insan yapı düzenidir dedik. Töz dediğimiz, yapı düzenidir. Şu konuştuğumuz konu ile Schopenhauer-Nietzsche arasında karşılaştırma yapalım. Güç istenci, hep konuşuyoruz. Schopenhauer, kör istenç, boyutlarda bir kör istenç var, evrenimiz bu istencin bir yansımasıdır tezi var. Bu kör istenç, uzayın ve zamanın olmadığı bir X evren. Kendi kafasına göre oluşturduğu boyut. Orada bir tane kör istenç var, kendi anlatımı, Kant gibi her nesnenin numeni yok, bir tane kör istenç var. O kara, kör, oldukça olumsuz, dehşet saçan bir evrenin boyutudur, oradan oluşmuştur. İstenç ve tasarım olarak dünyanın kapanışı. Dünya bir güç istencidir, sizler de güç istencisiniz başka bir şey değilsiniz. Schopenhauer böyle diyor. Nietzsche ne diyor? Metafizik boyutunu çıktık mı bu dünya bir güç istencidir. Olgusal bir dünyada boyutu yadsımış, düzeylere inmiş, ayakları yere basan bir Nietzsche. Schopenhauer’ın bu belirsiz boyutuna katılmamakla haklı buluyorum ama Nietzsche’ye sormamız gerekenler var. Bu düzeylerdeki olanlar nasıl oluyor? Belirsiz bir yıldız pat pat ben öldükçe benim yerime biri mi geliyor. Yoksa benim oğlum, sizlerin çocukları mı sürdürüyor bunu. Bir evrenin yapı düzeni mi var? Bunu açıklamak gerekiyor. Tamam düzeylerdeyiz, boyut ne oldu? Ben dedim oldu, olmuyor. Burada uğraşır, çırpınır, didinir, güç istencini anlatmaya çalışır. Elde alınmış notlar var, kardeşinin yayınladığını sö ylediğimiz. Çok çeşitli söyledikleri var da çok da güzel söyledikleri var. Bengi dönüş var Nietzsche’de. Peki, kardeşim nedir bu, evrenin sonsuz dönüşü. Geldin mi boyuta? Geldin. E niye saklıyorsun? Kaçamadın. Bengi dönüş o. Evren yinelenir durur. E- Konuşurken hep şunu düşündüm. Bütün filozoflarda ortak bir yön var. Platon’da idealar, Leibniz’de monadlar, Schopenhauer’da kör is-

Yirmi Beşinci Gün

441

tenç, Kant’ta numenler… Benim aklıma şu geldi: Evreni yöneten, ben onu fiziksel yasalar, maddeyi hareket ettiren fiziksel yasalar olarak düşünüyorum. İki madde arasındaki kuvvet, ya da o hareketi, dinami zmi sağlayan evrenin yasaları. Kimisi buna numen demiş, idea demiş , bizim boyut dediğimiz evrenin dışına atmış. Ama orada bizim kavrayamadığımız o evrenin yasalarından bahsediyoruz gibi geliyor bana hep. Evrenin yasaları ama bu evrene içkin, bu evrenin içinde. Aslında bütün felsefede bu ortak yön var. Birbirinden çok kopuk değil. İstenç diyors unuz ama insan merkezli bir yaklaşım. Doğaya istenç yüklemek, onu merkeze yerleştirmek. Gerçeği belki de çok yansıtmıyor. M- Çok güzel konuştun ama çok kötü bağladın. Evet, kötü bağladı. E- Amatörüz daha. Onu gözden çıkartmak istemiyorum. O benim için çok erişilmez bir görüş. İstenci gözden çıkarmak istemiyorum. Ötekiler yerden göğe doğru. Arkadaşım in şu evrene, evrenin içine in. Bu evren bizim de içimize girsin. E- Biz içkinciyiz. Söyledim. Ama bu dünyaya in. Şu metafiziksel katmandan bizi kurtar. Yani zamanın ve uzayın olmadığı yere bizi götürme. Bizim karşı çıktığımız o. İki; tamam indik ama o kadar da çok fazla indirme. Bizim bir boyutumuz var. Koca Herakleitos bağıra bağıra söylemiş, her şey logosa göre olur ve biter. Nietzsche’nin yasaları, sizin söylediğiniz fiziksel yasalar. Ondan söz ediyor. O şöyle demiş böyle demiş. Nietzsche ile Schopenhauer’a girmemin sebebi şu: Tamam boyutundan kaçıyorsun. Kaçma öyle olmaz. Sen Kant’ı eleştirdin, Schopenhauer Kant’ı eleştirdi. Diyor ki, uzay ve zamanın olmadığı yerde çokluk olmaz. Peki birlik nasıl olur? Orada mı yaşıyorsun sen, sizin muhtarlık orada mı? Sen nerede gördün? Deney alanımın dışında diyorsun ama var diyorsun. Olmaz. Çok olmazsa bir de olmaz. Nietzsche’nin Schopenhauer’a söylemesi gereken bu.

Yirmi Beşinci Gün

442

Ama tutuyor diyor ki, kör istenç yoktur. Canım kör istenç olabilir. Boyut olarak vardır, evrenin boyutudur, bu dünyanın içindedir derse olur. Bengi dönüş de o. Şimdi kaçtın, gene geldin oraya. Eleştiriyi temelli yap, o kaçacak korkacak bir şey değildir. Bengi dönüş, Herakleitos’un boyutu. Nietzsche bir de çok koyu bir Herakleitosçudur. Bir evrenimiz var, biz evrenimiz var. Biz bu evrenin düzeylerinde yaşarız ama boyutları vardır ve boyutlar olmasaydı evren olmazdı. Önemli olan bilimsel ol arak bunları bulmak, metafiziğe girmemek, ayağını yere basmak . Ç- Galiba biraz da şunda yanılıyorlar. Tartışmaların içinde geçiyor b azen. Akıl diyoruz, genelde de böyle bakıyoruz, kozmosa baktığımızda da bizde varsa niye onda yok, onda da olması gerek, diyoruz. Bir istenç var, kozmosa bakınca onda da olması gerek. Bizdeki küçük ondaki mutlak, bizdeki küçük ondaki daha büyük. Bu şekilde aranıyor, o zaman deniyor ki evren düşünür, evrenin iradesi vardır, evren üretir. Burada insan biçimci konuşuyoruz. M- Senfoni orkestrasında bir viyola, eğer dünyaya viyola gözüyle ba ksaydı, viyolanın özelliklerini ön plana çıkaracaktı. Ama viyola orkestr ada farklı bir ses. Ben de farklı bir sesiz diyorum. Siz de şöyle mi diyorsunuz acaba? O farklı sesin bir özelliği olarak istençten söz edelim. Dedik ki, insan belirlenmiştir. Nereye, belirsizliğe. M- Belirlenme var yine de. Belirlenme var. Ama belirsizliğe. M- Bu paradoks değil mi hocam. Değil. Japonya’ya atom bombasını atan pilotlar, subaylar, atom bombası attıklarını bilmiyorlardı. Kendilerine bunun bir atom bombası olduğu söylenmemişti. Sadece bomba, atacaksın zarar vereceksin. Yani onların yüzbinlerce insanı katledeceğini söylememişlerdi. Neden? Atamazlar, elleri titrer, vicdanları sızlar, başaramazlar endişesiyle onları kodlamışlar, şunu götürüp atacaksınız. Ama arkadaşım o bombaya bir düzenek

Yirmi Beşinci Gün

443

yüklemiş mi Amerika? Yüklemiş. İçine korkunç bir enerji kilitlemiş, ona bir ayar vermiş. Bunu şöyle alalım. Sen birisine dedin ki komutan ol arak, şunu götür falan yere at. Yalnız dedin, on saatten fazla gecikme. Diyelim o saat kırk iki saat çalışıyor, sonra duracak. Saat belirlenmiş mi belirlenmemiş mi? Belirlenmiş. Ama o onun kırk iki saatte patlayacağını bilmiyor. Sadece belirsiz diyor. Senin benim belirlenmem böyle bir belirlenme. Evet biz bir şeyleri yapmaya belirlenmiş. Ama bunu ne z aman yaparız, yapar mıyız, yapmaz mıyız, yapıp yapmamak bizim el imizde. Biz potansiyel olarak istençliyiz. Şurada birisi öldürülürken kafamızı çevirip gidebiliriz. İnsanların da yüzde doksan beşi öyle yapar. Bir kısmının canı sıkılır ama onlar da gider. Belki içi nden bir tanesi ne oluyor ya der. İşte bu istençtir. Yani istenç çok güçlüdür ama bize çok zarar veren eylemleri de yaptırır. İstencin kazançla ilgisi yok. M- İstenç havada kalıyor. Nasıl bir şey ki bu bize yaptırıyor, yaptırmıyor… E- Daha çözülmüş bir konu değil. Beynin yapısı, bu özgür irade hala tartışılıyor. Siz beynin içine fiziksel, olarak ya da tıp olarak giremezsiniz. Girersiniz de kadavra üzerinde çalışıyor olursunuz. Biliyorsunuz canlılar üzerinde o deneyleri yasakladır. Bir kısım doktorlar kaçak yapıyor. Yapmaları gerekir mi gerekmez mi, onu bilmiyorum. Organ nakline izin verilince buna da izin vermek gerekir, o da ayrı bir konu. Ama biz gözlem alanı ndayız, felsefe olarak. Gözlem alanında seçim var mı, yok mu? Var. Ben derdim ki dünyamız seçimden ibaret. M- Tabi seçim var. Az önce dedim ki önümüze iki şey koysak. Bir kavun olsun, biri arsenik olsun. Biz gider kavunu seçeriz. Seçimlerimizde b elirleyici olan nedir, sorusu. Neye göre seçeriz? Biz, bizim bağıntımıza uyanı seçeriz, bağıntımıza uymayanı seçmeyiz. Ama diyorsunuz bu adam bağıntılarına uymadığı halde onu seçti. Fani bir örnek veriyorsunuz, sanki o teori güme gitmiş gibi oluyor. Hayır o teori işlemeye devam ediyor. Herkes, her canlı kendisine uyanı seçiyor, uymayanı seçmiyor.

Yirmi Beşinci Gün

444

E- Sen de bağıntıya dayandırıyorsun. Her şeyi bağıntıyı sürdürmek olarak düşünüyorsun. Bağıntı nedir? Bedenin bağıntısı nedir, onu oluşturan nedir? Bağıntıyı niye sürdürmek istiyorsun? Bağıntıyı açıklaman ger ekiyor o zaman. Sen istenci anlayamıyoruz diyorsun, belirsiz diyorsun. Örnek verelim. Sahil boyu yürüyüşe çıktın, yalnız gidiyorsun. İlerledin. Orada bir adam denizde yüzüyor. Bağırmaya başladı, boğuluyorum diye, ne yaparsın? M- Yapabileceğim yaparım. Ne yaparsın mesela? M- Yapabileceğimiz. Çok açık değil mi hocam? Eğer gücüm onu kurtarmaya yetiyorsa kurtarırım. Gücüm onu kurtarmaya yetmiyorsa kurta rmam. İkinci soru. Bunun tüm insanlık açısından alırsak, yüzde kaçı bunu y apar? M- Yüzde yüzü kurtarmaya gücü yetiyorsa kurtarır. Garanti bir durumdan bahsediyorsun sen yalnız. Çok garanti. Müjdat bu adamı gider kurtarır, bunu gücü yeter, yap öyleyse. O- Risk. Risk var beyefendi, onu soruyoruz. Bu herif senin gırtlağına yapışabilir, senden güçlü bir pehlivan olabilir, boğar atar seni iki dakikada. Gücün yetiyorsa, orada bir ağaç kütüğü değil ki kurtarasın. M- Tamam da hocam, o gücün içinde o risk de var. Bu riski tüm insanların tümü alır diyorsan, ben orada yokum. M- Hayır. Güç o riski de içerir diyorum. O gücü hesaplarken o riski de hesaplıyor diyorum. Ç- O zaman risk olmaz ki.

Yirmi Beşinci Gün

445

M- Biz risk hesabı yapmadan hareket etmeyiz. Harekete geçeriz, riski var ama geçeyim. O risk gerçekleşir ya da gerçekleşmez. O- Gücünü ona göre belirliyorsun ama. Ç- İçin içinde risk varsa, dersin ki gücüm yetmeyebilir ama yine de d eneyeceğim. Erdem budur. Ben ne olursa olsun bir insan olarak görevimi yapayım demek bir erdemdir. M- Kant alanındayız. Ne yapmalıyım, görev, ödev. Kant alanında değiliz. Erdemli kişi orada kurtarıp kurtarmayacağını bilemez. Gerçekçi olalım. Herif bağırıyor, ağırlığı kaç kilo, kafasından ölçemezsin ki. Sen de yüzmeyi biliyorsun, şu insan ölüm gidecek yazık, gideyim kurtarmaya çalışayım. Erdemli eylem bu. Ama o hesaplara girdiğin zaman, o ne olur biliyor musun? Sadece belediyenin kurtarma ekibindeki bir memur olursun sen. M- Ben şurada iki kere boğuluyordum neredeyse hocam, iskelede ya klaşık yüz kişi vardı, üç kişi vardı. Neden atladı o üç kişi? Erdemli oldukları için değil, kurtarma gücüne inandıkları için. Atlayanlardan bir tan esi, çok enteresan, kendine o gücü bulmuş, ama beni kurtaramadı, o da batmaya başladı. Sonraki gelenler hepimizi kurtardılar. Mahalleden arkadaşımdı o benim. Dedim, beni kurtaramayacağın halde niye atladın, ya bana kurtarabilecekmişim gibi geldi, dedi. İşte o adam erdemli. Erdemli eylem o, kendini riske atıyordu. O kalabalık olmasaydı atar mıydı, bilemem. O- Hocam, erdemli davranış o zaman bağıntıyı bozuyor. Bozar. Bağıntıda değilim. Tanımadığın adamla ne bağıntın var, insanlık dışında? Spinoza’da hiç değiliz, buralara hiç girmez. İstenç, insan olm anın temel özelliğidir, onu o yapan özelliktir. Ötekiler var, hayvanda da var öteki insanlarda da var. Milyonlarca insanda var. Ben filozof olarak istenci çok önemsiyorum.

Yirmi Beşinci Gün

446

M- Hocam biz denizde boğulan bir adamı nasıl bir şekilde onu kurta rmalıyım diye düşünüyoruzu anlamamız gerekir? Sokaktaki bir adama yardım ederken, bir olaya müdahale ederken, bir eyleme karışırken. Bizi o eyleme motive eden nedir? Biz o eylemi değil de öteki eylemi seçtiren nedir? Eğer bu görev değilse, ödev değilse, belirlenmiş bir şey değilse nedir? Geleceğiz bunlara. Bugün duyguların, bilgilerin ve istencin ilişkisine girecektik, senin Spinoza bizi uzattı.

Yirmi Altıncı Gün

448

Bugün de ben istiyorum Spinoza’yı, hep Müjdat mı isteyecek? Dün Mü jdat kardeşimiz çok güzel bir konuya girdi. Affectio-affectus145. Affectio, bizim bildiğimiz, bilgi kuramından tanıdığımız, duyu verilerinin bir neden-etki bağıntısı içerisinde öznemize aktarılması olayıdır, etkileşi mler, duyumlar. Spinoza onu söylemese de biz söyledik. Sinirlerimiz alıyor, bunu algı şeklinde anlığımıza aktarıyor. Özellikle Gilles Deleuze’de var bu. Spinoza’da çok açık sırıtmıyor. Oradan bir iki cümlesinden alıp açmış Deleuze ve ince bir konu. Felsefede ince konudan kaçarsanız felsefe yapamazsınız. Ayrıntıya gir eceksiniz, inceliklere gireceksiniz, bu hep söylediğimiz bir şey. Ne diyor Gilles Deleuze? Affectio ile affectus arasında çok temel bir ayrım var. Dün pek açılmadı orası. Etkileşimler alanı, duyu verileri geliyor bilgi oluyor. Bir de duygu var, çok temel bir ayrım. Onu Deleuze bastıra bastıra söyler. Buna güzel bir giriş yapmak gerekiyor. Bir terim var, pek kullanılmaz edilmez de sözün arasında halk çok kullanır. Demek ki çok işlevli tatlı bir sözcük ki halk kullanıyor. Ama bizim bilim dünyası bunu elinin tersiyle iter, gene o meşhur Arapçasına sarılır, konuşur durur. Temsil terimini ne ile karşılıyoruz Türkçede? Biz milletvekili seçiyoruz, bizi temsil ediyor. M- Yerine. Yerine. Bizim Anadolu’da düğüne çağrılı olur bir aile. Baba çok yaşlıdır, tutar der ki büyük oğluna, benim yerime sen git, der. Çocuk varır, düğün
145

“Spinoza'nın "Etik" adlı Latince yazılmış temel kitabında iki kelimeye rastlıyoruz: Affectio ve Affectus. Bazı çevirmenler çok tuhaf bir şekilde aynı sözcükle karşılıyorlar bu ikisini. Bu tam bir felakettir. Bu iki terimi, affectio ile affectus'u ayırt etmeksizin "affection" (duygulanış) diye çeviriyorlar. Bunun bir felaket olduğunu söylüyorum, çünkü eğer bir filozof iki farklı kelime kullanıyorsa, ilke olarak, bir nedeni vardır bunun. Üstelik Fransızca da affectio ile affectus'u tercüme edebilecek iki kesin sözcüğü kolayca sunuyor bize: Affectus için affect (duygu) affectio içinse affection (duygulanış). Bazı çevirmenler affec-tio'yu affection diye, affectus'u ise "sentiment" (his) diye tercüme ediyorlar. Aynı sözcükle çevirmekten daha iyi bu; ama Fransız-cada affect sözcüğü dururken "his" sözcüğüne başvurmaya bir gerek görmüyorum. Demek ki, affect (duygu) sözcüğünü kullandığımda, Spinoza'nın affectus'undan bahsediyorum. Affection (du ygulanış) sözcüğüyle ise, affectio'yu kastediyorum.” – Gilles Deleuze, Spinoza Üstüne 11 Ders, Çev: Ulus Baker, Öteki Yayınevi

Yirmi Altıncı Gün

449

sahibine der ki; Ahmet Amca, babam biliyorsun yaşlı, gelemedi, çok selamı var, onun yerine ben geldim. Eczaneye gidersiniz, eczacı der ki, bayım bu doktor beyin yazdığı reçetedeki ilaçlardan şunun orijinali yok bende. Onun yerine benzerini vereyim mi der. Tarlada çalışıyor Müjdat. Bir vatandaştan da yüz lira alacağı var. O sırada geliyor komşu, diyor ki benim sana yüz lira borcum var, onun yerine iki gün pır pır sürsem olur mu? Elbise giyiyordun, onun yerine tişört giyiyorsun. Binlerce uygulaması var ve çok tatlı bir terimdir. Affectio alanında, duyu verileri, bilgi alanında biz nesnenin yüklemler ini, duyu organlarımızla, neden-etki bağıntısıyla alıyoruz. Bunu sinirler beyne aktarıyor, beyin bunlardan bir töz oluşturuyor. Bastıra bastıra dedik ki anlık, tözlerle uğraşır. Duyu verilerini birleştirir, tözü oluşt urur, der ki; benim yardımcılarım olan duyu organlarının getirdiği ver ilerle ben şu tözü yarattım. İşte bu, düşüncedir. Dedik ki, aslan düşünc esi. Aslanla ilgili bütün verileri getirdi organlarımız, aslan düşüncesini edindik ve dedik ki bu bir aslandır. Bizim Türkçede, gösterge terimi var, gösterge-gösteren ikilisi, gösteren-gösterilen biçiminde de söyleyebiliriz. İm-imlem, işaret-nesne, imge-nesne, tasarım-nesne. Görüyor musunuz, hiç de sıkıntı çekmiyoruz. Bunlar pırıl pırıl Türkçe sözcükler. Bizim anlığımızda, evrendeki bir nesneyi diriltiyoruz. Kırdan geldik, eşimize çocuklarımıza diyeceğiz ki ben bir aslan gördüm. Ormandan getirdik koyduk mu önlerine? Anlığımızdaki o imgeyi, tasarımı, işareti, göstereni ya da imi kullanarak nesneye gittik. Bu saydıklarımın hepsi, bizim yerine dediğimiz durumdur. Nesne yerine imge, gösterilen yerine gösteren, nesne yerine işaret, imlem yerine im. Bunların hepsi yerinedir, nesnenin yerine. Onun yerine anlığımıza onun çeşitli yüklemlerinden oluşturduğumuz bir imge yerleştiririz. Deleuze, burada biz bilgide, affectioda bir nesneye, nesnenin tasarımına gideriz diyor, nesnenin tasarımına. Bir temsil vardır demek istiyor. M- Nesnel gerçeklik dediğimiz.

Yirmi Altıncı Gün

450

Evet. Aslanın yüklemlerini edindik. Nasıl edindik? Serengeti’deki, Kal ahari’deki bir yemiş toplayıcısı gibi mi edindik? Ya da orada bir konakta oturuyoruz, eşimiz dostumuz gelmiş, bayanlar içeride öğle yemeği h azırlıyorlar, biz de dışarıda çay içip tavla atıyoruz. Aşağıda da aslanlar yavrularıyla oynaşıyorlar. Kalaharili köylünün, ormanın altındaki y emişleri topladığında aslanla karşılaşınca kendisine gelen duyu verileri yle çok başka duyu verileri geliyor bize. Dedik ki, algı seçicidir , balkondayız. Aslanın yelesi geliyor, aslanın yavrularını sevmesi geliyor, asl anın kuyruğu geliyor, rengi genel görüşü geliyor. Turistiz ya bayılıyoruz. Kalaharili köylü, bakıyor ki orada aslan var. O diyor, beni biraz sonra yakalayacak, tırnaklarıyla parçalayacak, dişleri hele. Algı alanları çok değişti, balkondaki değil o. Konuyu tabi Kalaharili köylü gibi almak durumundayız, çünkü bizi ötekilerin duygusu biraz cıvıkça geliyor. Aslan sevimli bir hayvan, turistik bir hayvan, ısırmaz belki de. Ama Kalaharili diyor ki, ben gittim arkadaş, çıplak bir güçle karşılaştım, beni götürecek. Öldürücü eylem. Onun duyu verilerinin kendisine taşıdığı töz öldürücü eylem tözüdür. Bu eylemlerle ilgili öldürücü töz düşüncesini edindik. Aslana sonra geçeriz çünkü öldürücülük sırf aslanın özelliği değildir, bu işi bir kobra yılanı, bir anakonda, bir panter de yapabilirdi. Nesne önemli değil, e ylem önemli, bu bir. İki; binlerce aslanı getirin hayvanat bahçesine k oyun, çocuklarımızı alır seyrederiz. Önünde bilek kalınlığı demi rler var, korkmayız. Öldürücü eylem sıfır çünkü. Anlığımızda öldürücü eylem düşüncesinin edindik, başladık korkmaya. Peki diyor Gilles Deleuze, korkunun, daha genel olarak duygunun temsili var mı, hangi nesneye gönderir? Duygunun nesnesi yok, duygu hiçbir yere göndermez, diyor. M- Ama nesnesiz de duygu olmaz, diyor. Eyleminden gittik zaten, açıklıyoruz onu. Korku dediğimiz zaman, bir gönderiminden söz edemeyiz. Yani korku, bir düşünce değildir, duyg udur. Duygunun gönderimi yok, diyor. Buna katılıyorum.

Yirmi Altıncı Gün

451

M- Buna biçimsel gerçeklik diyor sanki hocam. Nesnel gerçeklik, aslanı duyu verileriyle taşınması, bir düşüncenin oluşması. Korku ise o idenin kendi başına da bir gerçekliği olduğunu söylüyor. Yani nesnesinden bağımsız bir gerçeklik. Gönderimsizliği biraz sonra işimize yarayacak. Kierkegaard ve Heidegger çok ilginç şeyler söyler bu konuda. Sorge146, korku, kaygı, genel olarak büyük anlamda, her yeri sarmış anlamında. Ne derseniz deyin Türkçede, büyük korku deyin, büyük kaygı deyin. Şundan bundan, asl a“Kaygı, düş gören tinin nitelik kazanmasıdır, böylece psikolojideki yerini edinir. Uy anıkken, kendim ile ötekim arasındaki ayrım vaaz edilir; uykudayken ertelenir; düş görürken ise bu ayrım, dolaylı olarak haberdar olduğumuz hiçliktir. Tin, etkinlik hali ndeyken, kendi olanağını cezbeden bir biçim olarak sürekli ortaya çıkar, ama bu olanağı elde etmek için arayışına başlar başlamaz gözden kaybolur; aradığı, kaygıyı doğu rabilecek tek şey olan hiçliktir. Ortaya çıkıp kendini göstermekten ötesine gidemediği sürece, daha fazlasını da yapamaz. Kaygı kavramına psikolojide hemen hemen hiç değinilmemiştir. Bu terimin "korku"dan ve korkuya bağlı, belirli bir nesnesi olan benzer kavramlardan tümüyle farklı olduğunu belirtmeliyim. Kaygı bu nedenle hayvanda b ulunmaz; çünkü tin, hayvana yüklenmiş bir nitelik değildir. (…) Masumiyette vaaz edilmiş kaygı, bir suç olmadığı gibi, bir dert yükü, masumiyetin takdis edilmişliğiyle uyumsuzluk gösteren bir ıstırap da değildir. Çocukları gözlemlediğimizde, kaygının belirli olarak maceraya, korkunç, esrarlı olana yöneldiğini görürüz. Bu kaygının ortaya çıkmadığı çocuklardan söz etmek hiçbir şeyi kanıtlamaz, çü nkü hayvanda da yoktur; tin sığlaştıkça, kaygı da azalır. Bu kaygı çocuğa özsel olarak aittir, onsuz yapamaz. Kaygıya kapılacağını bildiği halde, haz veren bu kaygılılık hali yle sarmalanır. Çocuksuluğu tinin düş görmesi olarak tanımlayan tüm toplumlarda, bu kaygıya rastlarız. Kaygı derinleştikçe, toplum da derinlik kazanır. Bunun bir bozukluk olduğunu söylemek, olsa olsa sıkıcı ve aptal bir düşünceye işaret eder. Kaygı, ne z aman ki özgürlük tarihin eksik biçimlerinden geçip sözün tam anlamıyla kendisine döner, işte o ilerideki noktada depresyon [Tungsind] ile eş anlamlı sayılır. Kaygı ile nesnesi (hiçlik olan bir şey: Dil de bunu ifade etmeye gebedir - bir hiç uğruna kaygılanmak) arasındaki ilişkinin muğlak olması gibi, masumiyetten suça geçiş de o kadar diyalektiktir ki, bunun, olması gerektiği gibi, psikolojik bir açıklama olduğunu görürüz. Nitel sıçrama, muğlaklığın dışında kalır. Suçlu olan kişi, kaygı aracılığıyla m asumiyetini korur, çünkü onu suça iten kendisi değil, yabancı bir güç olan kaygıdır. Sevmediği bu güç, onu kaygılanmaya iter. Ama gene de suçludur; korktuğu halde sevmekten vazgeçemediği kaygıya sürüklenmiştir. Dünyada daha muğlak bir şey yoktur, böylece bu tek psikolojik açıklamadır. Ama bir kez daha yinelemek gerekirse, bu açı klama nitel sıçramayı içermez. İnsanın Yasak tarafından cezbedildiğini, baştan çıkarıcıya kandığını öne süren her görüş, yüzeysel saptaması yüzünden yeterince muğlaktır. Ama nicel bir belirlenim getiren bu yaklaşım, etik ilkelere aykırı olduğu gibi, psikoloj inin yardımıyla, etik ilkeleri kurban etmek uğruna insana bir armağan verir; öyle ki, etik açıdan aklı başında herkesin bu armağanı yeni ve daha derin bir baştan çıkarma olarak görüp reddetmesi gerekir.” – Soren Kierkegaard, Kaygı Kavramı, Çev: Türker Armaner, Türkiye İş Bankası Yayınları

146

Yirmi Altıncı Gün

452

nın eyleminden, yılanın eyleminden korktuğumuz gibi korku değildir bu. Hepimiz evrende bir kaygı içindeyiz ama hangi eylemden korkt uğumuz belli değil. Genel olarak korkarız, diyor. Geleceğim ne olacak, ölür müyüm, geçim durumun ne olacak, çocuklarım hasta olursa ne yaparım... Binlerce kaygı. İşte diyor Kierkegaard ve Heidegger, bu sorgedir. Sarmış yaşamımızı, tir tir titreriz. Neden, belli değil. İlginç bir görüş. Onlar bir hayli geçmişteki duygu ile ilgili görüşlere dayanıyorlar. Ama ikisinin boyutu daha fazla. Biz sürekli olarak görüş, düşünce ediniriz, düşünce ile eylemi tanırız. Ondan sonra bu bizde bir tavır yaratır. Bakın düşünce değil. Biz aslanın eylemini önümüze koyunca artık düşünce olarak biliriz, öldürücü bir eylem. Peki korku ne? Korku hiçbir yere göndermiyor. Bu, takındığımız tavırdır, kiptir. Ya kaçacağız, ya saldıracağız, ya bir ağaca çıkacağız v esaire bir tavır alırız. Tabi her zaman böyle öldürücü şeyle karşılaşm ayabiliriz. Günlük yaşamda binlerce kez karşılaşırız, tavır alırız. Duygu, tavır almadır. Kızarız, sinirleniriz, elime geçersen görürsün deriz, öç alma duygusuna bürünür ya da severiz, hoşumuza gider. Duygu insanın temel yapı düzelerinden bir tanesidir. Akıl almayacak kadar duygu vardır. Birbirine karışmıştır, nüansları var. Kimi zaman birbirine kılı kılına benzer, ufak ayrımlarla ayırabilirsiniz. Kimi zaman çok çok ka rşıttırlar. Böyle bir yapı düzeni. Ç- Hayvanları da aynı gruba katabiliyoruz. Çünkü onlar da bu duyguları yaşıyor. Biraz Ç- Özellikle memeliler, üzülüyor, seviniyor, korkuyor, bu duyguların hepsini yaşıyorlar. Elbette. O kip durumunda, bilgi durumundakinden daha yoğun oldukl arını düşünüyorum. Git bir hayvanın yavrusunu al bakayım elinden. Ölümüne saldırır size.

Yirmi Altıncı Gün

453

M- Uexküll’ün şöyle bir projesi var. Hayvanları deyip geçeriz, diyor. Hiçbir şey ifade etmez. Etki alma güçleri aslında duygulanma kapasiteleri. Ne kadar etki alabiliyor? Bir kene anlatmıştınız. Kene, üç etki alma gücüne sahip. Bütün yaşamı bu üç etki alma gücünden oluşuyor. Ama bir insanı düşündüğümüz zaman sonsuzca etki alma gücü var. Yani sonsuzmuş gibi görünüyor, o kadar çok bileşke var ki duygular arası nda. Bir çift atının bir yarış atından farklı etki alma gücüne sahip olduğu. Etki alma gücüyle değerlendirilirse, çift öküzüyle çift atının duygu ol arak birbirine benzerdir, diyor. Onları arkadaş olmaya bıraksan, o at gider diğer atla değil de öküzle arkadaşlık kurar, gibi bir insanileştirme yapıyor. Etki alma gücünü önemsiyorum ben, çünkü bu birazcık anlama kuvvetimizi arttıran bir şey. İnsanlara bakıyorum, insan diyorum, hiç bir şey ifade etmiyor. Ama etki alma güçlerini düşünüyorum, Çağlar’ın etki alma gücünü, Oğuz’un etki alma gücünü, çocuğun, yaşlının… O zaman bir şeyler anlamaya başlıyorum. Bir harita çıkartıyorum, etki alma güçleri haritası. Yani hem zamansal olarak, çocuk, genç, yaşlı hem ayrı ayrı bireyler olarak. Hastalanma mesela, hastalanmayı da hep bir etki alma gücüne dâhil etmemiz gerekir, der. O yine Kızılderililer örneğini verir. Onlar da grip mikrobuna karşı etki alma güçleri yok. Olmadığı için de ölüyorlar. Ötekinin var, alıyor ve ortadan kaldırabiliyor. Duygu, hiçbir nesneye göndermez, dedik ve orada kaldık. Bir adım daha atacağız; eylem. Sonuçta biz insan özneler olarak hayvan alanının çok çok dışına çıkmışız, eylem alanına yönelmişiz. Bunlar ilk anda pek ona ylanır gibi gözükmüyor. Sen acıkıyorsun, canın yemek istiyor. Kırdayım, karnımı iyice doyurayım, tarlamda çalışacağım, diyorsun. Burada ilk bakışta suya yönelmiş gibi oluyoruz. Şu ya da bu yemeğe yönelmiş gibi oluyoruz. Dikkat edin, eğer düzgün bir adamsak biz bunları tarlamızda düşünürken, yanımızda çok rahat yiyebileceğimiz çeşitli nesne öbekleri olabilir. Meyveler, sebzeler, vesaire ama oralara dalmayız. Hele hele orası bizim fazla tanımadığımız, değişik bir alansa. Diyelim Belçika, Belçika’da bir tarladayız, haddine mi sen komşudan gidip karpuz al acaksın. Seni yakalatıp hapse attırır. Öyle ortamları da düşüneceksin. Sen

Yirmi Altıncı Gün

454

acıktın, bisikletin varsa, araban varsa bin, çarşıya in, bir markete gir, oradan ihtiyacını al gel, karnını doyur. Hepsinde eyleme yöneli yoruz. Çok erken söylenmiş bir sözdü, söyledik; her eylem etik eylemdir. İnsan hep seçerek eyler.

Yirmi Yedinci Gün

456

Yavaş yavaş konumuza, istenç alanımıza girelim. Bazı temeller atmamız gerekiyor. Öncelikle birleşikler alanını, diriler alanını, diriler, duyarlılar alanını biliyoruz. İnsan alanını temelde belirleyen, onun bir bilgi öznesi olması mıdır, yoksa bir istenç öznesi olması mıdır? Temel ayrımımız, o mu, o mu? Ya da bir biçimde her ikisidir de aralarında bir ilişki mi va rdır? Birinci problem bu. Çünkü her alanı bir temel ilke belirliyordu. İnsanda bu ilke ikileşti. Onu bir çözmemiz gerekir. İki; söylenmiş, y azılmış bir kitabın üstüne başka isim yazmak, çalmanın bir şeklidir. İ stenci, daha bir ortaya koyan varoluşçu filozoflardır. Felsefeyi s okanlar onlardır. Adlarını vermek adına onlardan söz etmemiz gerekiyor. Başka birinin değil de daha çok onların buluşudur. Bu Aristo’dan başlar, belli bir noktaya kadar gelir. Kierkegaard denen Danimarkalı filozofla doruk noktasına ulaşır, varoluşçuların babası olarak o tanınır. Ondan sonra en güçlü temsilcilerini Martin Heidegger’de, Karl Jaspers’de, biraz Schiller’de, biraz Sarter’da bulmuştur. Ama temel olarak Kierkegaard’ın buluşları, görüşleri daha çok saygı görür. Onu da göreceğiz. Bir de şu problem var, bunu sizinle tartışmak da istiyorum. Bakıyoruz birleşikler alanında nesneler kendi içlerinde bir kısım türlere ayrılmış, binlerce, milyonlarca. Diriler alanında keza, bakıyoruz bitkiler, ağaçlar sayısız türlere ayrılmış ve bireyleri var. Duyarlı alanda keza öyle çok türlülük var. At da duyarlı, öküz de, kuşlar da vesaire. Bu varlık alanı kendi içer isinde, ötekine kaydırma yapmadan belirttiğimiz gibi binlerce türe ayrılıyor. Bir hayvanbilimci değilim ama dışarıdan gözlemlerimizle hepimiz bunu görüyoruz. Hayvan türlerini birbirinden kolayca ayırabiliyoruz. Omurgalılar omurgasızlar, tek tırnaklı çift tırnaklılar, memeliler… Hani Spinoza’nın hani atla öküz arasında bir ayrım göremiyorum, güçleriyle ölçeriz dediğinde, bir de öz birliği var zaten, ikisi de duyarlı, ikisi de başkalarının hayvan dediği nesne. İkisi de insanlara güdü ile yardım eden yaratıklar. Onun için birbirlerine benzetilmeleri çok kolay. Demek ki bu varlık alanlarında bir temel ayrım var. Onun özünü oluşt uruyor bunu görüyoruz. Bir de küçük ayrımlar dediğimiz ayrımlar var. Hepsinde var bu. Bu epey bir çeşitlilik yaratıyor, sayısızca. Bu ölçüleri

Yirmi Yedinci Gün

457

kullanarak insan alanına geçtiğimizde, insanda küçük ayrımlar yok. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, insan iki ayaklık, kafası var, iki kolu var, düşünür, istençli. Bunun küçük ayrımı yok. O basit basit renk ayrımı, kafa ölçüleri bunlar ayrım değil. Bunlar biçimsel farklar. Güneşte durursun sen de siyah olursun. Onlar ayrım değil, renk bir temel özellik değil ki ayrım olsun. Dahası, şunu söyleyeyim; at cinsi ile diğer memeliler cinsini çiftleştirin yavru yapmazlar. Kendi içinde hayvan olmasına rağmen türdeş olmaları gerekir. Güvercinle karga birleşemez, çiftleşemez. Ama kuzey kutupta yaşayan Eskimo ile Afrika’da yaşayan bir inanı evlendirin, çocukları olur. Çünkü insan alanında öteki alanla rda gördüğümüz tür ayrımı yok. Şu ulus, bu ulus, bunlar zorlanmış yapılardır. Belli alanlarda bir ana-babadan büyüyenlere ulus demişiz, ötekine başka ulus demişiz ama bunlar kökeninde hiçbir temel özellik ayrımı sağlamıyor. İyi de, bakıyoruz yedi milyar insan var, hepsi de çok çok ayrı. Öteki alanlardaki tür ayrımı yok ama öylesine korkunç tekillikler alanı ki iki kişi birbirine benzemiyor. Yapıca, karakterce, düşüncece, istenççe… Kaç insan tipi var dersek, kaç tane insan varsa o kadar. Lokantaya gittin, seslendir, dana pirzola dedin. Bekledin, yarım saat sonra yemek geldi, kuzu pirzola. Garson yanlış anlamış, ya da garsonun söyl ediğini usta yanlış anlamış bir biçimde geldi. Ne yaparsınız? Çok titiz bir adam değilseniz saplarsınız çatalı. Amat gittiniz kız istediniz. Ayşe’yi beğenmişsin. Düğün oldu, dernek oldu, düğün alayı gitti getirdiler Fa tma’yı sana. E canım Ayşe’nin yerine Fatma olsun der misini? Siz insan seçmişsiniz, tekil insan. Fatma, Zeynep, Ayşe ne fark eder, diyemiyorsunuz. İşe adam alıyorsunuz, güvenlik araştırması yapıyorsunuz, boyu, kilosu yetmiyor size. Demek ki insan alanında eşsiz bir çeşitlilik var, milyonlarca, milyarlarca. Oysa ki türsel ayrım yok. Garip bir durum olmuyor mu? Peki bunu yaratan ne? Bugün bunu tartışmak gerekiyor. M- Biz kedilere bakarız, hepsi aynıdır. Bu biraz Japonlara bakıp, ya bu nların hepsi aynı, demek gibi. Kedilerin hiçbiri aynı değil. Kedi türü kendi içinde tekillik barındırıyor ve bu tekillik içerisinde hiçbir kedi, hiçbir kedi ile aynı değil. Bunu sinekler konusunda bilmiyorum, sinekl er daha

Yirmi Yedinci Gün

458

kolay gözlemlenmiyor ama bütün hayvanlarda böyle. Ağaçlar konusu nda bile böyle. Onlar da kendi aralarında bir tekillik ayrımına dayanıyo rlar. Bu dediğin, yerden göğe kadar haklı. O zaman sen bize varlık alanlarında başından başla, de ki tekilleşmelerden insana kadar bir gel bakalım. Haklı. Yani girmemiz gereken bir konu. Gerçekten dediğin gibi, pazara getirmiş bir at. Kaç kilo bu, iki yüz kilo. Boyu ne kadar, almıyoruz değil mi? Huyunu soruyoruz, yürümesini soruyoruz, tekme atıp atmadığını, ısırıp ısırmadığını soruyoruz. Onu diyorsun galiba. M- Evet. O zaman varlık alanlarından başla, yaygınlık durumuna göre, bize bu tekilleşme olayını bir anlat. Neden diyeceksin, biz zaten oradayız. Bireysel olan ile kişi olan ayrımındayız zaten. Seçme olayına gireceğiz. M- Benim itirazım yok. Sadece duyarlı alanda türleşme varken, insan alanında türleşme yok. Burada şöyle bir sıkıntı var zaten. Bu birçok filozofa şunu dedirtmiş –neden onu dediklerini burada çok iyi anlayabiliyoruz aslında sizin bu terimlerinizden sonra– insan düşünen hayvandır. İnsan demiş, duyarlılar aleminin bir türüdür, at gibi, öküz gibi. Bu türün kendine ait özellikleri vardır. Tıpkı at sineğinin kendine ait özellikleri olduğu gibi, sineğin kendine ait özellikleri olduğu gibi. Onu ayrı bir sınıflandırmaya koymamıza gerek yok, demiş. Galiba bunun için demiş olabilir. Bunun türleri yok, bir hayvan türü. Bunu ayrı bir tür olarak… Yalnız, insana hayvan demeyi kabul etmiyoruz. Dedik ki yapı alanları çok ayrı, birinden ötekine aktarım yaptığımız zaman sistemler bozul uyor. Bir hayvana akla eklediğimiz zaman, hatta dedik ki kertenkele n eden akıllı olsun? Bir biçimde bir operasyonla Atina sokaklarında dol aşan bir kertenkeleye us ekledik diyelim, beyin, bu Sokrates olup çıkmaz dedik. Grek yanlışına takılmayalım diye düşünüyorum. M- İnsanın türlerinin olmayışını, tekilliğine bağladığınız için bunu k onuşuyorum. Türleri yok ama dediniz, duyarlıların türleri var, insanın

Yirmi Yedinci Gün

459

türleri yok ama insanın tekillikleri o kadar farklı ki, ben de ona karşı söylüyorum. Umarım bunu kabul ediyorsundur. M- Kabul ediyorum ama bunu kediler için de kabul ediyorum. Mesela bir kedi dört tane yavru doğuruyor. Dördünün de ayrı kimliği, kişiliği, ayrı tarzı var. Ben buna da katıldığımı söyledim ve dedim ki… M- Ama o zaman insanla, duyarlılık alanında bir fark kalmıyor. Kalıyor. Zorlamış olacağız. M- İnsanı ayrı bir varlık alanı olarak kabul ettik ama bunun temelle ndirmesini onun tekilliği üzerinden yapamayız diyorum ben. Yapacağız. Daha yapmadık yalnız. Daha oraya yeni giriyoruz. Ben şu dediğine katılırım ama onu biraz açmanı isterim. Çünkü açılacak yer var. Gittin, kurbanlık koç alıyorsun, bir kız ister gibi alamıyorsun. Yanınızda bu işten anlayan bir kasap varsa ne güzel, kasap bir iki dokunuyor, bunu al götür diyor. Kız alır gibi almıyorsunuz. Bir sürü araştırma yapıyorsunuz. Yine de bir sürü hatalarınız çıkıyor. Burada duyarlılar alanında olsun, diriler alanında olsun, nesnelerin birbiriyle ayrımında yapı düzenlerinde ufak tefek ayrımlar var, onu söyledik. İnsan alanında eşsiz bir tekillikler alanı var. Ç- Kişiselleştirdiğimiz hayvanlar dünyasında, eğer evimize bir köpek alacaksak karakterine bakıyoruz. Av köpeği alacaksak niteliklerine bakıyoruz, iyi koşsun, uysal olsun. Ceviz ağacı dikeceksek bol yemiş vermesine bakıyoruz. Onun dışında pek bakmayız. Oradaki kişiselleşme bizden ona. Sokak kedisinin bir karakteri var, hepsi farklı. Ama bizim için pek fazla işlevi yok. Ben de onu diyorum. Bu, abartılacak noktada değil. Sonuçta kedi kedidir diyorsun, ufak tefek ayrımlar olabilir diyorsun ama insana geldiğin zaman ayrımlar çok korkun. Biri tehlikede olan adamı kendi yaşamını

Yirmi Yedinci Gün

460

hiçe sayarak kurtaracak kadar özverili, biri de hiç gözünün yaşına ba kmadan katledecek kadar namussuz. Biz bir alana gireceğiz. M- Tekillikleri değerlendirme ölçütünde burada kıyak kabul edemez hocam. İnsan tekilliklerinin birbiriyle kıyaslanmasıyla kedi tekilliklerinin birbiriyle kıyaslanması aynı olamaz. Muhtemelen kediler konuşuyor olsaydı burada, ya kediler ne kadar farklılar, biri babasını öldürürken biri de… derlerdi hocam. Ama biz insan aleminden kedilere baktığımız için insan kavramlarıyla baktığımız için onlardaki tekillikleri törpül emek eğilimindeyiz. O kadar görmüyorum ben, abartıyoruz. Çocukluğum kırsalda geçti. O eşekler dünyasını düşünüyorum, pek orada bizi şaşırtacak ayrımlar olmaz. Çifte atarlar, yellenirler, yük vurursun taşırlar. M- Biraz içinde yaşamayla ilgili. Bizim keçi çobanı amca keçilerin içinde yaşıyor. Bana keçileri anlatıyor. Hepsine isim vermiş, hepsini tanıyor anlamında. Diyor ki, şu keçi şöyle özelliklere sahip, hatta başkasının yediği ottan yemez, hep yalnız takılır. Öbürü şunu yapar, öbürü bunu yapar. Senin keçilere baktığım zaman hepsini aynı görüyorum. Hepsi de yayılmış otluyormuş gibi görüyorum. Bunların hepsini fabrikadan çıkmış gibi algılıyoruz. O içinde yaşayan onları sürekli gözlemlediği için hepsinin arasındaki farkların muazzam olduğunu söyleyebiliyor. Ona katılıyorum, yadsımadım. Ama dedim ki burada sonuçta istençle seçmeyle ilgili bir ayrım yok. M- Bunu tabi insanla karşılaştıramayız. Baştan beri asla karıştırmayalım diyorum. Dediğin tekilliklere katılıy orum, nasıl katılmam? Alanları birbirine karıştırmayalım. Bu batılıların düştüğü yanlış olur, içinden çıkamayız. İnsanın temel özelliği, istençtir. Hayvanda istenç yok, hayvan seçiyor diyemeyiz. Sorun da burada. Ağaç seçiyor diyemeyiz. Şu olmuştur. Diyelim o koyunlar, keçiler, anne babası daha iyi bir beslenmiştir, yaşam koşulları iyidir, daha iyi otla klarda otlamışlardır, veya iyi çobanların elinde yetişmişlerdir vesaire.

Yirmi Yedinci Gün

461

Olay orada başla ve biter. İnsan alanı, öteki alanlarla hiçbir biçimde yanyana koyamayacağımız bir alandır. Ve ben Aristo’ya karşı çıktım, aklı olan hayvana insan denir, yok öyle. O zaman da söyledim, o za man duyarlı olan ağaca da hayvan deriz. Bunu benim kanaatim zorlamış oluruz ama arkadaşların kanaatlerini alalım. Ne dersin? Ç- Ben, yine bizim alanımızdan onlara bakarken bir çeşitlilik görüyorum. Ama kendi alanımız gerçekten onunla kıyaslanmayacak kadar zengin. Bir çeşitlilik var, bir karakterleri de var, onu reddedemeyiz. Her hayv anın, özellikle de memelilerin, teker teker baktığımızda çeşitliliğe sahip olduğunu görüyoruz. Çünkü biz kendi dünyamıza kültürü koymuşuz, sanatı koymuşuz, ticareti koymuşuz bunların hepsi ayrı ayrı alanlar oluşturmuş. E- Bu çeşitliliği belirleyen, insandaki çokluğu belirleyen, insanın kendinden kaynaklanmıyor. Çağlar’ın dediği gibi, kültürel bir yapıysa, toplumsal bir yapıysa bu tekilliğin fazla olmasını sağlayan içinde yaşadığı toplum. İnsan belki de aynı şartlarda yaşasa bu kadar çok çeşitli olmayacak. Yalnız orada değiliz hocam. İnsandaki tekillik var mı yok mu? Var. N edeninde değiliz şu an. Onu daha önce konuşmuştur. Toplumsal ortam, süreklilik dediğimiz olgu hep ve herkes için vardır. Einstein görecelik kuramını bulduğunda Einstein’ın bildiği matematiksel ve fiziksel bilg ileri, binlerce profesör vardı. Ama Einstein buldu görecelik kuramını. Yani orada ortam herkesi aynı yapmayabilir. Düşman geldi, yurdumuzu istila etti. Kimi seyretti, kimi artık onlarla uyuşmak gerekir manda k uralım dedi ama başka biri de çıktı dedi ki, mandayı ineği anlamam ben dedi. Kırbacı eline aldı kovaladı. Hep aynı ortamdaydık. Burada vurgulamak istediğim şu vardır: Şurada aynı ortamdan ya da birbirine yakın ortamdan gelmiş insanlar hep yanyana olsa koyun sürüsü olmayız biz. Her hal ve durumda o kişiliği yaratan çeşitliliğimiz ayrı olur. M- Sorumuzun çıktığı yeri bence kaçırdık. Sorumuz şuydu: Bütün yapı düzenleri alanlarında türler varken, neden insan yapı alanında türler yok.

Yirmi Yedinci Gün

462

İşte batılı bunu söylememiş. M- İnsan değil ama hayvan dediğimiz zaman bir sürü türü var, milyo nlarca. Bitki dediğimiz zaman öyle. İnsanda tür yok. Tartıştığımız şey aslında bu. İnsandaki tür yokluğunu, bütün alanlarda varsa ins anda neden yok? Hocam ona ikâme yaptı, ikâmesi şuydu… İkâme deme ikame de. M- İkame, yerine. Dedi ki insandaki tür yokluğunun yerini tekillerin çokluğu alıyor. Tartıştığımız bu. Ben de buna, hayvan türlerinin kendi içinde de tekillerin çokluğu vardır, dolayısıyla bu ayırıcı bir özellik gibi gelmiyor bana, diye itiraz ettim. Tamam onu herhalde konuştuk. Orada da sanıyorum anlaştık. Ç- Bir de biyolojiden biraz yardım alalım istiyorum. İnsanın genetik olarak, birbirine en uzak olduğu noktalarda bile coğrafi ol arak mesela, farklılığı çok azdır. Afrika’da iki yüz kilometrelik bir alanda aynı primat grubundan bir aile ile diğer primat grubundan bir aile arasındaki gen etik fark çok daha fazladır. İnsan çok dar bir aile grubundan çıkmış, g enetik dağılımından bahsediyorum. O yüzden çok fazla birbirine benziyor. Kendi içimizde genetik farklığımız tür oluşturacak kadar çeşitle nmemiş, dağılma göstermemiş. Eğer coğrafi sınırlarımız izin vermeseydi, belki aramızda türleşme olacaktı. Belki at ile eşek arasındaki durum gibi bir durum olabilecekti. E- Bu paylaşım katkısı, dna’mızın çeşitlenmesine sebep olmuyor mu, türleşmeye? Ç- Şöyle diyeyim: Biz gen alışverişini birbirimizle yapmışız, insan türü olarak. Aradaki zamansal mesafe buna izin vermemiş. E- Gen paylaşımından yeni bir tür ortaya çıkmıyor mu? Ç- Çıkmaz. E- Kendi kapalı bölgesinde mi?

Yirmi Yedinci Gün

463

Ç- Kendi kapalı bölgesinde yaşayacak. Aralarında gen akışı olmayacak. Olursa türleşme olmaz. Aralarında pek az genetik fark vardır ama kromozom farkı yüzünden at ve eşek birleşince ortaya kısır bir tür çıkar, o çoğalmaz. Ne diyorsunuz birader, sizin kafanızdan ne geçiyor? O- Valla bilemiyorum. Düşünüyorum, herkes söyledi. Bektaşi bir yere gitmiş. Varmış ki orada iki insan çok kötü bir kavga yapıyor, kan revan içindeler. Derken Bektaşi’yi görmüşler, hah bulduk. Gel hakem. Demişler ki, bak arkadaş biz niye kavga ediyoruz, birimiz güneş büyük diyoruz birimiz ay büyük diyoruz. Söyle bakalım sen ne diyorsun, güneş mi büyük ay mı büyük? Bektaşi anlamış ki güneş büyük dese ay büyük diyenin, ay büyük dese güneş büyük diyenin dayağını yiyecek. Durmuş durmuş, valla ben buraların yabancısıyım, demiş. Müjdat kardeş şöyle. Koyunların kendi toplumunda, keçilerin kendi toplumunda o dediğimiz şeyler var. Kurt sürüsü, aynı duyarlı soydan, aynı ilke ile olmuş olmalarına rağmen kurt arkadaş giriyor koyun sürüsüne budayıp geçip gidiyor. Aralarında o tür ayrılığı korkunç ayrılıklara sebep olabiliyor. Hani kurtların kendi içerisinde de o dediğin vardır, aslanların vardır. Şunu izledim: Bir küme, süre antilobu düşürmüş, onu kapışıyor, yiyor. Orada belli artık, yaşlı bir aslan, ömrünün sonuna ge lmiş, geldi bir süre onları izledi. Yiyemiyor, dalamıyor onların arasına, gidici yani. O durumu biraz izledikten sonra çekip gidiyor. Şimdi o sürüden bu aslanla ilgilenen fazla çıkmadı. Bir tanesi oradan et yemekten koptu, yetişti o yolcu aslana, biraz koklaştılar sarıldılar, ondan sonra bırak o yazgısıyla baş başa yürüdü gitti. İçlerinden bir tanesi ona, belki de kardeşiydi onu bilemiyorum. Bu duygudaşlığın temelini ben çözemiyorum. Bir tanesi gösterdi, gidiyorsun arkadaş güle güle, anlamında. Bunlar hep oluyor. Ama yineliyorum, bunu kendi içerisinde öyle düşünmek gerekiyor, bunu abartmamak gerekiyor, koyun koyundur diyoruz, aslan aslandır, kaplan kaplandır. İnsan dediğimiz za man, al arkadaşım bu bir insandır diye kimsenin önüne altın tabakla o nesneyi sun a-

Yirmi Yedinci Gün

464

mıyoruz. Çünkü o bir insan. Yedi milyardan birisi, ne yapacağını kendisi bile bilmiyor, öyle bir evren. Hani Jaspers’in sınır durumları var, kötülük tehlike geldiği zaman kimin ne yapacağını bilemiyorsun. Ben bunları yaşadım. Çok korkak gibi gördüğümüz arkadaşlar aslan kesildi, aslan sandığımız arkadaşlar tavuktan bin beter korkakmış. Çok belirsiz bir alan. Tekilliklerin kesin egemen olduğu bir alan. Bunu tartışırız. M- Zaten şuna itiraz yok: İnsanın tekillik alanında zenginliği, çeşitliliği ya da temelliğine bir itiraz yok. Bu tam da benim düşünmeyi isteyebil eceğim bir yaklaşım. Gerçekten insanları tekil olarak düşünmek. Siz d iyorsunuz ki insanların tekilliğini belirleyen insanların belirsizliğe belirlenmiş olmasıdır. Hayvanların tekilliğini belirleyense ortak içgüdüler idir. Onların tekilliği her ne kadar tekillikse de bir belirlenmişlik söz konusudur. Ama insanda tekillik belirlenmiş değildir. İnsanın tekilliğinin belirsizliği üzerine konuşmak gerekir. Gerçekten belirsiz diyorsak, belirsizliği sonuna vardırmamız gerekir. Ya belirsizdir, mantığı öğrendik, ya da belirlidir. Biraz belirlidir, biraz belirsizdir dediğimiz zaman belirsizliğe belirlenmiştir diyemeyiz. Ama insan hem belirsizliğe belirlenmiştir, hem de belirliliğe belirlenmiştir dersek… Zaten belirliliğe belirlenmiş, bir kere insan olmuş o. Ama öte yandan da belirsiz. M- O zaman insanın belirlenmişlik alanıyla, insanın belirsizlik alanını ayırabilir miyiz? Belirlenmiş alanı şu: Hocam fizikçi, fizik yasalarını bilir, onunla uğraşır. Başka bildiği yoktur anlamında değil, işi o. Boşlukta kalan bir ağırlık, nesne düşer. Bu taş da olsa, ağaç da olsa, insan da olsa düşer. İnsan o anda belirlenmiştir. Bir kere birleşiklerin bağlı olduğu temel doğa yasalarına o da bağlı. Bunu unutmayalım. Diri… Diriler yiyor, içiyor, büyüyor, çiftleşiyor, ölüyor. O yasalara sen de ben de kuzu gibi tabiyiz. Salt birleşiklerin, salt dirilerin, salt duyarlıların alanının temel yasalarına bağlıyız. Görmeden, duymadan, koklamadan, dokunmadan bilgi edin ebiliyor muyuz? Edinemiyoruz. Hayvan alanıyla ortak yönümüz var. O

Yirmi Yedinci Gün

465

senin yasan. Öyle olmasa zaten insan olamazdın. Sen o yasaların üstüne oturuyorsun, bunlar var, dışına çıkamazsın. Ben boşlukta kalıyoru m ama iradem var düşmem, düşersin. Ama sen onların dışında özel bir düşünme gücüne iye, özel bir istence sahip nesnesin. M- Diğer alanları belirlemeyen bir yasa var ki sadece insana ait. Biz insanı ayırt ederken o ayrımdan yola çıkıyoruz. Evrenin yasaları var diyorum, çok önemlidir diyorum. Bunları orada göreceğiz. Biz bir atlama yapıyoruz bazen, belki de her şeyi birden öğrenmek istediğimizden oluyor. Biz, seçim alanındayız, insanın belirl eyen temel ilkenin ne olduğunu tanımak için istençteyiz. Öteki alan larda, koyunlara keçilere de fazla girmemiz gerekmiyor. Kendi içlerinde türl eri var. O, biyoloğun işi zooloğun işi. M- Yasa alanından da çıkmadan da insanın diğer alanlardan farklı ol arak başka bir yasaya tabi olduğunu söylemek, insanın istençli olduğunu söylemekle aynı. İnsanın istençlilik yasasına uyması gibi bir durumla karşı karşıyayız. Ç- İstençlilik yasası! Elbette o da bir yasadır da illa bizi yine Sipnoza’nın deliğine sokma. M- Spinoza ile hiç ilgisi yok hocam. Bir kere dedik ki, balkonda çiçek saksısı da düşer, insan da düşer. O zaman saksı, toprak, çiçek arasında bir ayrım yapmıştık. Balkondan sandalye de düştü ben de düştüm. Sandalye iradesini kullanıp balkona geri gelemez. Ben eğer şuram buram kırılmamışsa, kalkarım üstümü silkerim balkona çıkarım. Düşerken doğa yasalarına bağlıydık ikimiz de. Onun ötesinde biz kilitlenmiş değiliz, biz seçeriz. Bu bizim yaşamımızda gözlemimizle gördüğümüz, metafiziksel bir sav değil bu. M- Ben de yasa derken tam da bunu söylemek istiyorum. Metafiziksel olmaktan çıkarmamız için bunu yasalaştırmak gerekiyor. Seçiyorsak, belli bir yasa çerçevesinde yaparız.

Yirmi Yedinci Gün

466

Öyle diyelim. M- Spinoza dediniz, ben açayım. İnsan yer çekim yasasıyla yere bağlı ysa, başka bir ysasayla da havada uçuyor. Bizim istençliliğimiz de böyle bir yasa sonucunda gerçekleşebilir. Ama bunu temellendirmemiz ger ekiyor. Gerekecek işte, oraya geleceğiz. Müjdat kardeşimiz izin verirse tabi. Biraz Kierkegaard’a gireyim. Şunun için: Danimarkalı filozoftur. Bir kısım filozofları birebir özgeçmişleriyle de tanıyabilirsek yardımcı olur bize genel kültür bakımından. Çünkü bir filozofun yaşamını öğrenmek, biraz da hocamın dediği gibi düşüncelerini öğrenmektir. İnsan ort amından kopamaz, o ortam onu şekillendirir. Oradan soyutlanmış düşünürsek o insan bir tüpe girmiş olur, bu felakettir. Yine dediğimiz gibi, insan seçme gücünü her ortamda kullanır, o kişi olmayı sürdürür. Bazen kullansan ne yazar? Osmanlı toplumundasın, medresede yetişmişsin. Ya da bir hoca efendinin elinde yetişmişsin. Ne yapıyor müderris kardeşimiz? Diyor ki, arkadaşım ben sana berat verdim hadi git. Git devlete başvur, kadı olacaksın. Her köşede bir üniversite var, seyyar üniversite. Bu üniversitelerde felsefe yasak. Ta Araplar demiş, düşü nmeyin, tartışmayın. Böyle bir ortamda yetişen bir insanın, se nin benim gibi felsefe yapacağımızı nereden düşünebiliriz? O dediğin o yönden doğru. Atinalı sabahleyin kalkmış, dağın başında Zeus var, Hera var, şu var bu var. Kim dinler ya gel bakalım diyor, gümbür gümbür tartışıyo rlar. Kimse de niye tartışıyorsunuz, niye bu konulara giriyorsunuz diyen yok. Sabaha kadar, doya doya, vura vura tartışıyorlar. Ötekinde ağzını açsan boyunda ip, berikinde doya doya tartışma var. Elbette bu ortam insanın yetişmesini etkiler. Zaten etkilemiş ki bugün bu haldeyiz. İns anın seçebilmesi için, defalarca konuştuk, Aristo diyor ki bilmen gerekir. Bilmeyen adam neyi seçecek? Seçse ne yazar? O yine on karanlığı bil iyorsa, o on karanlıktan birini seçer. Seçti mi diyeceğiz ona? Buna seçim mi diyeceğiz? Sen karanlıklar arasında, kıçına tekme yemiş futbol topu gibi dolanıp duruyosun, buna seçme denmez. Onun için zaten bilin al a-

Yirmi Yedinci Gün

467

nı, bilim alanı, bilgi alanı, evreni usumuzla tanıma alanında duruyoruz. İnsan bilen nesnedir. Epistemoloji koskoca bir disiplin olmuş, baştan beri. Grekler hep bunu tartışmış. Bizde de hiç tartışma olmamış. Ona hiç diyecek yok. İlkokul birde idim, beş sınıf birarada okuyorduk. Bir öğretmen beşinci sınıflara ders veriyor. Tabi beşinci sınıflara verilen dersi de dinleriz, bire verilen dersi beş dinler, tek salon. Öğretme n sordu öğrencisine: Bir mi çok, beş mi çok? Bunu yaşadım. Çocuk beş çok dedi. Cam bardak vardı masada, çocuğun kafasına fırlattı. Çocuk kafasını sakındı gitti duvara, parça parça oldu. Bir, tanrının niteliğiymiş efe ndim. Müderris falan değil, cumhuriyetin öğretmeni bu. Bu tabi öğretmenler adına bir eleştiri değil, kesin olarak. Adam öyle bir ortamda yetişmiş ki hep ona bakıyor. Matematiği bile tanrılaştırmış. Bu adam nasıl özgür düşünebilir? İstencini nasıl kullanabilir? Usu onun önüne bir şey koymamış. M- Burada kafama bir konu takıldı. Madem böyle bir biçimlendirme ortamında insanlar seçemiyorlar, nasıl oluyor o zaman hocam bu? Bilm enin ve seçmenin onların da yüklemi olduğunu söyleyemeyecek miyiz? Evet, seçmiş. Karanlığı seçmiş beyefendi. İlla iyiyi seçme değil ki. M- Dedik ki karanlık onu koşullandırdı, sonra da seçti diyoruz, aynı değil bunlar. İstenç, seçme yetisidir. İyiyi seçme yetisi değildir. M- İyiyi seçme ya da kötüyü seçme olarak söylemiyorum. Koşullandı rmadan bahsediyorum. Koşullanmışın sen, önüne konmuş mesela dört mezhep. Demişin falan mezhep. Seçmişsin yine. İstenç işe girmiş. Karanlığın birini seçmişsin sen, seçmişsin. M- Ama hocam koşullandırmada seçme yok ki. Pavlov bize gösterdi ki kızgın bir sacın üzerinde zıplatılan bir insan… Ç- Hayvan o.

Yirmi Yedinci Gün

468

M- İnsanda da yapıyorlar bunu. İnsanda da başka koşullandırma biçi mleri var. Pavlov zaten o çalışmaları hayvanlar için yapmadı, insanlar için yaptı. Ç- Öyle olsaydı şu ramazan davulcusu çaldığı zaman hepimiz uyanırdık. M- Hepiniz uyanıyoruz zaten. Ç- Sonra yemeğe de başlıyor musun? İbni Batuta, Tanca kentindendir, orada doğmuş büyümüş, çıkmış ge zmiş. Kahire, Mekke, Medine, Bağdat, Şam, Halep hepsini gezmiş. Oradan gelmiş Osmanlıya, Orhan Bey’in hükümdar olduğu döneme. Oradan geçmiş Kırım’a, oradan Orta Asya’ya gitmiş. Bütün Arap dünyasını dolaşmış, gördüğü iki tane yaşlı kadın. Koskoca seyahatnamenin başından sonuna görebildiği iki kadın. Bu adam, Osmanlı’ya gelmiş, diyor ki O rhan Bey evde yoktu. İznik’e gelmiş. Beni karısı karşıladı diyor, Nilüfer Hatun. Yemeğimi o verdi, bana ne gibi ikram gerekiyorsa o karşılattı emir verdi, sarayında kadınlar görev yapıyordu, diyor. Diyor ki, Tür klerde kadın-erkek toplumun içerisinde beraberler. Tatarlara geçiyor aynı, Orta Asya’ya geçiyor aynı, Türk toplumunda kadın, erkek gibi diyor. Bir yere de gidiyor ki kadın hüküm var. Hindistan’ın kuzeyinde. Şimdi arkadaşım, sen o ülkelerde, Tanca’dan çıkmış adamın gezdiği ülkelerde hangi seçimden bahsedeceksin? Kadını görmüyor musun, kapalı bir toplum. Diyor ki; Kahire’ye gittim, dört mezhep camide ayrı ayrı namaz kılıyorlardı. Bir bölümünde Malikiler, birinde Hambeliler, birince Şafiler, birinde Hanefiler. Neyi seçeceksin burada? O da bir s eçimdir, bunu hiç unutma. Ç- Onlar da istençliler sonuçta, kendi dünyaları içinde seçiyorl ar. Onu da ihmal etmemek gerek. Ben seçiyorlar diyorum. M- Ben şunu diyorum. Seçebilmek için en az iki seçenek gerek. Sadece karanlık varsa ve aydınlık yoksa, sadece karanlığın içinde ona, bu adam karanlığı seçmiştir nasıl diyeceğiz ki? Sadece karanlık içinde. Karanlık

Yirmi Yedinci Gün

469

içinde karanlık seçilir zaten, dolayısıyla bir seçme değildir. Karanlık içinde karanlığı yaşamak bir zorunluluktur. O karanlığı yaşamaya beli rlenmiştir. O toplum tarafından. Burada bir seçme değil bir belirlenme var. Birey, o toplumda karanlığı yaşamaya belirlenmiştir. Kadınların sokakta olmaması bir seçme değil, belirlenmedir. Burada seçmeyi öne çıkartıp, belirlenmeyi arka plana attığımız zaman olayı anlayamıyoruz. Güzel bir nokta ama sen olayı toplum olarak almıyorsun. Toplumun tümü karanlığın içerisinde. Platon’un mağarasını hatırlıyorsun değil mi? Diyor ki oradan çık, karanlıktan çık, aydınlığı gör, ondan sonra geri dön, orayı kurtar diyor sana. Bizim de dediğimiz o. Sen karanlığın içer isine gömülmüşsün, anan baban soyun sopun, söylüyoruz zaten. Koşullar ne olursa olsun, istencini yitirmişler diyemiyorsun. Ç- Kendi dar alanında yine bir seçme durumu var. Örnek belki biraz kafa karıştırdı. Osmanlı’da bir kısım aydınlar çıkmış, götürmüş idam etmişler. Hoca Lütfi var147, alkışlarla Sultanahmet meydanında idam ettiler. Kımıldayanı götürdüler. Bedreddin, ufak bir baş kaldırdı, gitti. Ama sen tutup
147

“Kaynakların ortak ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla, ulemadan kalabalık bir grup bizzat II. Bayezid'in huzuruna çıkarak Molla Lûtfî'nin bir sapkın olduğu, kendisinde "katli mucip akvâl ve efâl müşahede ettikleri", bununla da kalmayıp halkı da sapkınlığa teşvik ettiği, dolayısıyla din ve devlet için vücudunun zararlı olup ortadan kaldırılması g erektiği yolunda ihbarlarda bulundular. (…) Sonunda başta zamanın şeyhülislamı Efdalzâde Molla Hamîdeddîn olmak üzere, Divan-ı Hümâyun'da Hatipzâde, Molla İzârî, Molla Arap ve Molla Ahaveyn'den ve diğer yüksek ulemadan oluşan bir mahkeme kuru ldu. Ayrıca, içinde Molla Lûtfî'nin talebesinden bazılarının da yer aldığı iki yüz kadar ş ahit de mahkemeye celbedildi. (…) Molla Lûtfî'nin bu savunması, şahitlerin ifadeleriyle cerhedildi. Bunlar şahidi olduklarını söyledikleri birtakım olayları ve sözleri nakl ve ke ndisinin ilhadına şahadet ettiler. Bu şahadetlerin ne derece gerçeği yansıttığı konusunda kaynaklara bakıldığı zaman, hemen hepsinin de, bunların garaz ve haset şevkiyle veri lmiş ifadeler olduğu konusunda birleştikleri görülür. (…) Molla Lûtfî şahitlerin ileri sü rdükleri her iddiayı reddetmeye, her fırsatta sağlam bir mümin ve Müslüman olduğunu defalarca tekrarlamaya ve Taşköprülüzâde'nin ifadesiyle onların şahadetlerini "tîğ -i tekzîb ile cerh eylemeye" çalıştıysa da, mahkeme heyeti, şahitlerin çokluğunu ve verilen ifadeleri göz önüne alarak bu savunmayı kabule yanaşmadı. (…) Sonunda, Şakâyık-ı Nu'mâniyye'dcki kesin tarihe göre, 25 Rebîulâhir 899/2 Şubat 1494 (pazar) günü, At Meydanı'nda (bugünkü Sultanahmet), bu değerli, hırçın, büyük, büyük olduğu kadar da kendini beğenmiş Osmanlı âlimi, hüküm gereği kılıçla boynu vurularak idam edilmiştir.” – Ahmet Yaşar Ocak, Zındıklar ve Mülhidler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Yirmi Yedinci Gün

470

dersen ki efendim karanlığın içinde doğmuştur ama onu istenç yetisi dumura uğramıştır, değil. O çalışmamıştır ya da o yine önüne konan gereçler dahilinde seçimler yapmıştır. Nasıl seçmiştir? Dindarlığın bir derecesi yok mu? Biri beş vakit namaz kılıyor, biri sabaha kadar ibadet ediyor. O da sabaha kadar ibadet etmeyi seçiyor. Ben bir karıyla yaşama yaşamam, on tane karıyla yaşamayı seçiyorum, diyor. Haremi seçiyor, seçmiş. Seçmemiştir diyemeyiz. Oba toplumu demiştik, obada birey vardır, kişi yoktur. Onun içerisinde düştün mü, oba kurallarını koyar. Oranı buranı keser, istediğiyle evlendirir, istediğiyle savaşa sokar, ist ediği avı yaptırır, istediği ormanı toplamanı emreder. Biz zaten oradayız. Biz bundan kurtulmanın yolunu arıyoruz. M- Burada sizin söylediğinizi şöyle anladım. Seçmek bir yetidir, kullanılır ya da kullanılmaz. Ama o yeti onu kullansa da kullanmasa da onda vardır. Toplum ne kadar onu koşullandırsa da ne kadar belirlese de ve o belirleniş içinde ne kadar yaşasa da onda o yeti vardır ve pat diye ort aya çıkabilir. İyiyi seçebilir, kötüyü seçebilir, hiçbirini seçmeyebilir dedik değil mi? Zaten dedik ki, hiçbirini seçmeme yetkisinde değilse, zaten istenç değildir. Eğer herhangi birini seçmek zorunda ise o istenç olmaktan çıkar. Yine dayatılıyor çünkü. Binlerce de olsa seçenek, birine zorladığında yine istenç olmaktan çıkar. Kierkegaard’a girecektik, biraz girelim. Dedik Danimarkalı. Babası çok koyu bir teolog, papaz. Onun bir teolog olmasını istiyor, teoloji fakült esine göndermiş. Çocuğun da o tarafta bezi yok gibi. Bu takmış kafayı başka alanlara, yazına, edebiyata, felsefeye, sosyal bilimlere takılmış. Almanya’ya gitmiş Schelling’i, Hegel’i dinlemiş, Alman felsefesini tanımış. Hegel’i çok beğeniyor, görkemli bir metafiziksel sistem yaratmıştır, diyor. Ama yanlış bu sistem, nereden çıkardın bunu, diyor. Sonuçta Hegel ve sistemini yadsıyor. Sen bir biçimde çaktırmadan, arkasından dolanarak Hıristiyanlığı kurtarmaya çalışıyorsun, benim gibi açık ol, diyor. Kierkegaard, dinden de vazgeçer belli bir süre. Sonra korkunç bir

Yirmi Yedinci Gün

471

sevinçle, çığlıklar arasında tekrar Hıristiyanlığa döner. Çok kısa olarak bu. Kierkegaard’ın felsefe bakımından önemi nerededir? Bizim istenç, seçme yetisi dediğimiz insansal yetiye vurgusu. Bunun asıl yapmış? Diyor ki, insan seçer. Bilincin düzeyler ya da varoluş alanları, üç düzey ya da üç alan, diyor. Bir, estetik; iki, törel; üç, dinsel. Bizim bilincimizin ya da varoluşumuzun üç düzeyi, alanı var. Bu düzeyler karşısında istenç ne iş görür, bu düzeyler nedir? Estetik düzeyde bu filozof kesin olarak bizim estetikten anladığımızı söylemiyor. Estetik, güzellikle ilgili, güzel nesnelerle ilgili bir durumdur, onu söylemiyor. Söylediği, bir kısım filozofların Epikür’e söylüyor dediği, haz, hoşlanma. Diyor ki, insan bir hoşlanma, haz alanında yaşar. Burada istenç, Don Juan olmayı seçmiştir. Onu örnek veriyor. Kahramanı onun Don Juan’dır, diyor. Bedensel y apımızın yaşamsal gereklerini karşılarız, bu bizim bilincimizin bir düzeyidir, varoluşsal bir alanımızdır. Seçimimiz hep nesnelerin elde edilm esiyle ilgilidir, diyor. Bir nesne-eylem ayrımı yapmadan bunu kullanıyor. Sokratik okullar vardır, keşke zaman olsa da bunlara da girsek. İki dala ayırılır. Birisi stoalara giden yol. Diyor ki; Mutlu olmak, erdemli olma ktır. Sen erdemliysen, zulüm içinde de olsan, en kötü fiziksel koşullarda da olsan mutlusundur. Bu stoaya giden yoldur. Daha sonra stoacılar bununla yatıp bununla kalkacaklardır. Erdemli ol, gerisi önemli değil. Sokrat’tan bir yol daha çıkar: Yaşamaya bak. Diyojen var arkadaşlar. Eline ne geçirirse yiyor, geçmezse yemiyor. Gidiyor mezbelelikte yaşıyor. Kalabalıkların içinde istimna yapıyor. Ben böyle istiyorum, diyor. Sokrat da perişan hayat yaşadı, hiç tenezzül etmedi şuna buna. Başına attı pelerinini, yalınayak Atina sokaklarında dolaştı, diyor. Böyle de bir başlangıç var. Her şey erdemdir diyen kanaldan stoaya gitmek bana göre kolay gibi gözüküyor, bir yol var. Ama böyle bildiğim gibi yaşarım, her tür bana uygundur, Diyojen. Büyük İskender’le karşılaştığı söylenir, Sinoplu’dur bu adam. Ne istiyorsun diye sorunca, gölge etme yeter der, küpünün içinde. Diyeceksiniz ki bu hazzı yadsımaktır, değildir. Ben böyle bir haz duyuyorum, diyor.

Yirmi Yedinci Gün

472

Buradan da Epikür’e doğru bir yol gidiyor, biraz ince de olsa stoalarınki kadar geniş bir yol olmasa da. Ne diyor Epikür? Hazlarımız çok önemlidir. Hazlarımızı yaşamalıyız, hoşlandığımız şeyleri yemeliyiz, içmeliyiz, kullanmalıyız. Burada kalmıyor, burada kalmayın diyor. Korkmayın, korkulu yaşam kötüdür. Ölümden de korkmayın. Ölüm varsa siz yoks unuz, siz varsanız ölüm yok, bu kadar açık. Korkarsanız, yaşayamazsınız diyor. Bunu diyen adam, şunu diyor: Bir insansal alanınız var, korkudan da korkmayın, eksiklikten de korkmayın, elinize geçerse yiyin, geçmezse yemeyin. Yedikten sonra, doyunca, başka insansal şeylere bakın. Epikür, gerçekten çok derinlikli bir adam. Bütün felsefesi açısından savunduğu tezi bizim Kierkegaard, birinci düzeyde dile getirir. Ama onu aşarak değil de bunu yaşayarak, daha öteye geç, birinci bölümde yok. Birinci bölümde sadece Epikür’ün yaşayın haz alın dediğini yineliyor. İkinci bölüme geçiyor, ikinci bölümde tam Epikürleşmeye başlıyor. Sen birinci aşamada yaşıyorsun, bir sıkıntı başlayacak sen de, mutsuzluk. Sen mutsuz olacaksın, umutlarını yitirecek, umutsuzluk içindesin, bu seni doyurmaz. İnsansal yönün bu değil. Gördün ki kendini bitiremedin, başka şeylerin de var onu arıyorsun. İşte buna sıçrama diyor. Trajik alana, ikinci alan, törel alan. Burada Sokrates var, diyor. Sokrates evrensel erdemin peşindeydi, trajik bir kahramandı ve öyle olduğu için de içti zehri geçti gitti. Böyle bir yaşam sürdü. Erdemin yasaları vardı, o yasalar uydu. Orada birincide olduğu gibi umutsuzluk yerine başka şeyle karşılaştı, günahla. Onu bu defa günah köşeye sıkıştırdı, bundan nasıl kurtulurum. Trajik alandan, yani törel alandan kurtulmanın yoll arını aradı o. Yine seçerek. Bir sıçrama daha yaptı, dinsel alana geçti. Kierkegaard böyle söylüyor. Trajik kahramanı aştı, dinsel kahramana geçti. Burada inanın tanrı ile bir olması, tanrıya kavuşması, artık onun evrenseli ahlak ilkeleri, haz ilkeleri değil, tanrı ile bir olmak, tanrı ile bütünleşmek. Bunu başardığında sen erdemli olacaksın, mutlu olaca ksın, insan olmana ulaşacaksın, kendini bulacaksın. Buranın kahramanı, model insanı kim? İbrahim Peygamber. Oğlunu kurban etmeye söz ve rdi, günü geldiğinde de bıçağı aldı eline, kesmeye götürdü. Çünkü tanrı

Yirmi Yedinci Gün

473

ile birebir özdeşleşmişti, başka bir şey yapamazdı. Bu dinsel insanın modelidir. Burada Hegel ile Kierkegaard’ı karşı karşıya getiren bir durum var. Kierkegaard diyor ki sen, varoluşun üç alanında da hep seç iyorsun, sürüden paçayı sıyırıyorsun, sürü olmaktan kurtuluyorsun. Yalnız o bizim gibi kişi oluyor demiyor, birey oluyo r diyor. Ya da onu öyle yansıttılar bize. Onun birey dediği kişi. Sürü olma, ondan ayrıl deyince bireyden çıkar kişileşiriz. Onun yolu diyor, seçmektir. Seçeceksin ve kendin olacaksın. Bu çizgi, okursanız, Sarter’da, Heidegger’de, Jaspers’te, Camu’de, bütün varoluşçularda vardır. Seçeceksin, kendini kendin yapacaksın. Seçerek sen şu ya da bu olursun, diyor. Hegel ne diyor? Sen saltık geistte, mutlak tinde eriyeceksin. Devletin, toplumun içinde bir birey olacaksın. Ne kadar birey olursan o kadar özgür olursun. Bu nasıl olur, ben bilmiyorum. Kierkegaard da bilmiyor. Devletin, toplumun içine gömülürsem, bireyliğimi bile yitirip tek nesne olup, nasıl özgür olurum anlamıyorum, diyor. Ve diyor ki; Hegel hem hem de diyor, diyalektiğini alaya alıyor. Ben öyle demiyo rum, ya