P. 1
Marcel Proust � �i�ek A�m�� Gen� K�zlar�n G�lgesinde.pdf

Marcel Proust � �i�ek A�m�� Gen� K�zlar�n G�lgesinde.pdf

|Views: 132|Likes:
Yayınlayan: paracletos571

More info:

Published by: paracletos571 on May 05, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/14/2014

pdf

text

original

Kayıp Zamanın İzinde ÇİÇEK AÇMIŞ GENÇ KIZLARIN GÖLGESİNDE Marcel Proust 10 Temmuz 1871'de Auteuil'de doğdu. Bütün yaşamını etkileyecek astım krizlerinin ilkini 1881'de geçirdi. 1890'da Hukuk Fakültesi'ne ve Siyasal Bilgiler Okulu'na kaydoldu. Aynı yıl Maupassant’la tanıştı. Arkadaşlarıyla birlikte he Banquet dergisini kurdu; burada edebiyat eleştirileri yayımladı. 1893'te, Swann'ın Bir Aşkı'nın "eskizi" olabilecek nitelikte bir metin yazdı. 1894'te Dreyfus olayı başladı. Marcel Proust, Dreyfus yanlıları arasında yer aldı. 1895'te felsefe lisansı diplomasını aldı. 1898'te Dreyfus olayı büyüdü. Aynı yıl Zola'nın "J'accuse" adlı açık mektubu L'Aurore gazetesinde yayımlandı. Proust 1908'de büyük yapıtını (Kayıp Zamanın İzinde) yazmaya koyuldu. 1914'te Guermantes Tarafı'nı Grassefye hazırlamaya başladı. 30 Kasım 1918'de Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde yayımlandı. 10 Aralık 1919'da bu kitap Goncourt ödülü aldı. 30 Nisan 1921'de Guermantes Tarafı II ile Sodom ve Gomorra yayımlandı. Aynı yıl Proust Gallimard'a Sodom ve Gomorra II ile Sodom ve Gomorra III'ün elyazmalarını verdi. 1922'de Mahpus ile Albertine Kayıp (Sodom ve Gomorra III) daktiloya çekilmeye başlandı. Proust, Ekim ayı başında bir bronşit krizi geçirdi, bunu zatürree izledi. Yazar, 18 Kasım 1922'de öldü. Roza Hakmen 1956'da İzmir'de doğdu. 1974'te İzmir Amerikan Kız Koleji'ni, 1979'da ODTÜ Ekonomi Bölümü'nü

bitirdi. Başlıca çevirileri: Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Mario Vargas Llosa, Kent ve Köpekler; Nina Berberova, Eşlik Eden: Soneçka Antonovskaya; Juan Benet, Madrid'de Sonbahar; Oscar Wilde, De Profundi's; Marguerite Duras, Mavi Gözler Siyah Saçlar; Anthony Burgess, Bir Elin Sesi Var; Carson McCullers, Yelkovansız Saat; Tama Janowitz, New York Köleleri; Mircea Eliade, Matmazel Christina; Anne Rice, Vampirle Konuşma; Miguel de Cervantes Saavedra, Don Quijote; Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Swann'ların Tarafı, Mahpus, Albertine Kayıp.

Marcel Proust'un YKY'deki öteki kitapları: Kayıp Zamanın İzinde: Swann'ların Tarafı (1999) Guermantes Tarafı (1997) Sodom ve Gomorra (1997) Mahpus (2001) Albertine Kayıp (2001) Yakalanan Zaman (çıkacak)

MARCEL PROUST Kayıp Zamanın izinde Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde ÇEVİREN: ROZA HAKMEN ROMAN Yapı Kredi Yayınları - 731 Edebiyat -168 Kayıp Zamanın İzinde - Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde Marcel Proust Özgün adı: A la recherche du temps perdu - A l'ombre des jeunes filles en fleurs Çeviren: Roza Hakmen Şiir Çevirileri: Ahmet Güntan Redaksiyon: Bahadır Gülmez Genel Tasarım: Faruk Ulay Kapak Tasannu: Nahide Dikel Baskı: Şefik Matbaası 1. Baskı: İstanbul, Ekim 1996 9. Baskı: İstanbul, Mayıs 2001 ISBN 975-363-525-7 © Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. 1996 © Éditions Gallimard, 1954 Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. Yapı Kredi Kültür Merkezi İstiklal Caddesi No. 285 Beyoğlu 80050 İstanbul Telefon: (0 212) 252 47 00 (pbx) Faks: (0 212) 293 07 23 http://www.yapikrediyayinlari.com http://www.shop.superonline.com/yky e-posta: ykkultur@ykykultur.com.tr

BİRİNCİ BÖLÜM

Mme Swann'ın Çevresinde

Karakterlerde farklı yönelişler. - Norpois Markisi. - Bergotte. Bir süreliğine Gilberte'i göremeyişim; bir ayrılığın sebep olduğu ilk hafif keder gölgesi ve unutuşta düzensiz gelişmeler. M. de Norpois'yı ilk kez akşam yemeğine davet etmek söz konusu olduğunda, annem Profesör Cottard'ın seyahatte olmasına ve kendisinin de Swann'la bütün ilişkisini kestiğine hayıflanmıştı; hem profesör, hem de Swann, hiç şüphe yok, eski büyükelçinin ilgisini çekerlerdi. Babam buna cevaben, Cottard gibi seçkin bir davetlinin, ünlü bir bilginin, hiçbir yemekte uygunsuz kaçmayacağını, ama en ufak bir ilişkisiyle bile böbürlenen, gösteriş meraklısı Swann'ın bayağı bir numaracı olduğunu ve Norpois Markisi'nin onu zaten kendi deyimiyle "farfara" bulacağından kuşkusu olmadığını söylemişti. Babamın bu cevabını birkaç kelimeyle açıklamak gerekiyor; kimileri Cottard'ı oldukça vasat bir adam, Swann'ı da, kibarlık, tevazu ve ölçülülükte sınır tanımayan zarafette bir kişi olarak hatırlayabilirler. Annemle babamın bu eski dostu, "Swann'ın oğlu" ve "Jockey Kulübü üyesi Swann" kimliklerine yeni (ama sonuncu olmayacak) bir kimlik eklemişti: "Odette'in kocası" kimliğini. Öteden beri sahip olduğu yetenek, heves ve gayretliliğini bu kadının basit ihtiraslarına uydurmuş ve kendisiyle birlikte yeni konumunu paylaşacak olan eşine uygun, eski konumunun çok daha aşağısında bir mevki edinme gayretine

girişmişti. İşte bu yeni konumunda Swann, bambaşka bir insan olmuştu. Kendi arkadaşlarıyla, onlar eşiyle tanışma isteği belirtmedikçe Odette'i zorla kabul ettirmek istemediğinden, tek başına görüşmeyi sürdürdüğü halde, karısıyla birlikte, yeni insanların ortasında ikinci bir hayata başladığına göre, bu yeni çevredeki kişilerin seviyesini ve dolayısıyla onları misafir etmekten duyabileceği izzetinefis tatminini ölçmek için, kıstas olarak, evlenmeden önceki çevresinin parlak kişilerini değil de, Odette'in eski ilişkilerini seçmesi, yine anlaşılabilecek bir şeydi. Ama görgüsüz memurlarla, bakanlık balolarını süsleyen çökmüş kadınlarla ilişki kurmak istediğini bile bile de olsa, bir zamanlar, hatta bugün bile, Twickenham veya Buckingham Sarayı'ndan gelen bir daveti incelikle gizleyen Swann'ın, bir özel kalem müdür yardımcısının karısının Mme Swann'a yaptığı ziyareti bağıra çağıra duyurması, çok şaşırtıcıydı. Bunu açıklamak için, Swann'ın zarafetindeki sadeliğin, aslında kibirin incelmiş bir şeklinden başka bir şey olmadığı, annemle babamın bu eski dostunun da, kimi Yahudiler gibi, en naif züppelikten, en çiğ kabalıktan en ince nezakete kadar, ırkının geçtiği bütün aşamaları tek tek temsil ettiği söylenebilir belki. Ama asıl sebep, genel olarak bütün insanlık için geçerli olan sebep, şuydu: ‘’Erdemlerimiz, özgür, değişken, kullanımı daimi şekilde bize ait şeyler değillerdir; zihnimizde erdemlerimiz, karşılaştığımızda kendilerini harekete geçirmeyi görev bildiğimiz olaylara öyle sımsıkı bağlanmıştır ki, karşımıza farklı nitelikte bir olay çıktığında, gafil avlanır ve bu erdemlerimizi kullanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.’’ Swann, bu yeni ilişkilerini şevkle, gururla sıralarken, tıpkı hayatlarının sonunda mutfak veya bahçe işlerine merak salan, mütevazı, cömert büyük sanatçılar gibiydi; yarattıkları

şaheserler konusundaki eleştirileri rahatlıkla kabul eden bu sanatçılar, eleştirilmesine tahammül edemedikleri yemekleri veya tarhları övüldüğünde, safça bir haz sergilerler; veya, resimlerinden birini hiçbir karşılık beklemeden hediye edebildikleri halde, dominoda üç beş kuruş kaybetseler suratları asılır. Profesör Cottard'a gelince, onu çok daha ileride, Raspeliere Şatosu'nda, Patroniçe'nin yanında uzun uzun tekrar göreceğiz. Kendisiyle ilgili olarak şimdilik şunu belirtmek yeterli: Swann'da- ki değişiklik, yine de şaşırtıcı olabilir; çünkü ben Gilberte'in babasını Champs-Elysees'de gördüğümde bu değişim olmuştu ve ben bunun farkında değildim; zaten karşılaştığımızda benimle konuşmadığı için, benim karşımda siyasi ilişkilerini sayıp dökemezdi (gerçi bunu yapmış olsaydı bile, kibirini hemen fark edemeyebilirdim; çünkü bir kişiyle ilgili, eskiye dayanan fikirlerimiz, gözlerimizi de, kulaklarımızı da tıkar; annem, yeğenlerinden birinin, dudaklarına ruj sürdüğünü, adeta ruj bir sıvıda eriyip görünmez olmuş gibi, üç yıl boyunca hiç fark etmemişti; sonunda bir gün, bir nebzelik bir fazlalık, veya bir başka etken, aşırıdoyma denilen ol guya yol açmış, fark edilmemiş olan bütün rujlar billurlaşmış ve annem, bu ani renk aşırılığı karşısında, Combray'de âdet olduğu üzere, bunun bir rezalet olduğunu ifade edip yeğeniyle neredeyse bütün ilişkisini kesmişti). Cottard'ı, Swann'ın Verdurin'lere ilk gidişlerinde gördüğümüz dönem ise, aksine, çok geride kalmıştı; bilindiği gibi yüksek mevkiler, resmî unvanlar, yıllar geçtikçe edinilir. Ayrıca, aptalca kelime oyunları yapan, cahil bir kimse de, genel kültürün asla yerini tutamayacağı bir yeteneğe sahip olabilir; mesela büyük bir strateji uzmanının veya klinik hekiminin yeteneği gibi.

Gerçekten de, meslektaşları Cottard'ı, zaman içinde Avrupa çapında ün yapmış mütevazı bir pratisyen olarak görmüyorlardı sadece. Genç doktorların en akıllıları, hastalanacak olurlarsa, canlarını teslim edecekleri tek hekimin Cottard olduğunu belirtirlerdi -en azından birkaç yıl boyunca belirtmişlerdi; çünkü zaten değişim ihtiyacından doğmuş olan moda, değişir. Şüphesiz bu doktorlar, karşılıklı Nietzsche'den, Wagner'den söz edebilecekleri daha kültürlü, daha sanatkâr üstatlarla görüşmeyi tercih ediyorlardı. Mme Cottard'ın, bir gün fakülte dekanı olarak görmeyi umduğu kocasının iş arkadaşlarını ve öğrencilerini ağırladığı davetlerde, müzik çalındığı sırada Profesör Cottard müziği dinlemek yerine, yandaki salonda iskambil oynamayı tercih ederdi. Ama herkes Cottard'ın teşhislerinde gösterdiği sürat, titizlik ve isabeti överdi. Profesör Cottard'ın, babam gibi bir insanda uyandırdığı genel izlenim konusunda son olarak da şunu belirtelim: Hayatımızın ikinci bölümünde açığa vurduğumuz mizacımız, çoğunlukla öyle olsa bile, her zaman başlangıçtaki mizacımızın gelişmiş veya solmuş, güçlenmiş veya yumuşamış şekli değildir; bazen de tamamen zıt bir mizaç, adeta tersyüz edilmiş bir giysidir. Cottard, çekingen tavrı, aşırı utangaçlığı ve sevecenliğiyle, gençliği boyunca, kendisine hayran olan Verdurin'lerin evi hariç her yerde, sürekli alaylara maruz kalmıştı. Kendisine buz gibi bir tavır takınmayı öğütleyen, acaba hangi hayırsever dostuydu? Edinmiş olduğu önemli mevki, bu tavrı takınmasını kolaylaştırdı. Düşünmeden kendi haline döndüğü Verdurin'lerin evi dışında her yerde, soğuk, bilerek suskun, konuşması gerektiğinde kestirip atan, tatsız bir şeyler söylemeyi ihmal etmeyen bir adam haline geldi. Bu yeni tutumunu, kendisini daha önce görmediklerinden, bir

karşılaştırma yapma durumunda olmayan hastaları karşısında deneme fırsatı buldu; bu hastaları, onun doğuştan sert bir adam olmadığını öğrenseler, çok şaşırırlardı. Özellikle soğukkanlılık konusunda gayret gösteriyordu; hastanede görev başındayken, klinik şefinden en genç doktor adayına kadar herkesi güldüren kelime oyunlarını yaptığında bile, sakal ve bıyıklarını kestirdiğinden beri zaten tanınmaz hale gelmiş olan yüzünde, asla tek bir kas dahi oynamazdı. Son olarak, Norpois Markisi'nin kim olduğunu da belirtelim. Kendisi savaştan önce ortaelçi, On Altı Mayıs'ta da büyükelçi olmuştu; buna rağmen, o tarihten sonra, birçok kişiyi hayrete düşürerek, çok sayıda özel heyette Fransa'yı temsil etmekle görevlendirilmiş, hatta Mısır'a, Süveyş Kanalı inşaatının mali denetimcisi olarak gidip, mali konulardaki üstün becerisi sayesinde önemli hizmetler vermişti; kendisini bu görevlere atayan hükümetler, sıradan bir gerici burjuvanın hizmet etmeyi reddedeceği, M. de Norpois'ya, geçmişi, ilişkileri ve fikirleri yüzünden şüpheyle bakmaları beklenebilecek, radikal hükümetlerdi. Ne var ki bu hükümetlerde yer alan ileri görüşlü bakanlar, böyle bir atama yapmakla, Fransa'nın yüce çıkarları söz konusu olduğunda ne kadar geniş fikirli davranabildiklerini gösterdiklerinin, Journal des Debats'nın bile kendilerinden devlet adamı olarak söz etmesini hak ederek politikacılar arasından sıyrıldıklarının ve nihayet, soylu, bir ismin prestijinden ve beklenmedik bir seçimin uyandırdığı dramatik ilgiden yararlandıklarının farkındaydılar. Şunu da biliyorlardı ki, M. de Norpois'ya başvurdukları takdirde, markinin siyasal bir ihanette bulunmasından korkmadan bütün bu avantajları bir arada elde etmeleri mümkündü; markinin soyluluğu, siyasal bağlılığını tehlikeye atan değil, garantileyen

bir etkendi. Cumhuriyet hükümeti bu konuda yanılmıyordu gerçekten de. Bir soylular kesimi vardır ki, ismini, çocukluğundan başlayarak, hiç kimsenin elinden alamayacağı kişisel bir avantaj olarak görmeyi öğrenmiştir (benzerleri veya daha soylu olanlar, bu ismin değerini oldukça kesin biçimde bilirler); bu kesim, birçok burjuvanın, kayda değer bir sonuç alamadan, sadece kabul görmüş fikirler beyan etmek, sadece kabul gören kişilerle görüşmek yolunda gösterdiği çabayı göstermesi gerekmediğini, çünkü bu çabanın kendisine bir şey kazandırmayacağını bilir. Buna karşılık, hemen altında yer aldığı prens veya dük ailelerinin gözünde kendini yüceltme kaygısı taşıyan bu soylular kesimi, bunu başarabilmek için ismine içermediği bir şeyi, soylulukta eşit olduğu durumda üstün gelmesini sağlayacak olan şeyi eklemesi gerektiğini bilir; yani, bir siyasi nüfuz, edebiyat veya sanatta şöhret ya da büyük bir servet. Burjuvaların rağbet ettiği faydasız köy soylusundan, herhangi bir minnet uyandırmayacağını bildiği bir prensin kısır dostluğundan esirgediği emeği, mason bile olsalar, büyükelçiliğe gelmesini sağlayabilecek, seçimlerde kendisine destek olabilecek politikacılara, sanat ve bilim alanlarına "nüfuz etmesini" kolaylaştıracak, ağırlığı olan sanatçı ve bilginlere, kı sacası kendisine yeni bir şöhret kazandırabilecek veya kârlı bir evlilikte başarı sağlayabilecek herkese, bol bol harcamaktan çekinmez. Ancak, M. de Norpois'nın en önemli özelliği, uzun diplomatlık mesleği sırasında, "hükümet anlayışı" denilen, gerçekten de bütün hükümetlerin ve özellikle de, bütün hükümetlerde büyükelçiliklerin anlayışı olan, menfi, görenekçi, tutucu anlayışın içine işlemiş olmasıydı. Muhalefetlerin az çok devrimci, en azından yakışıksız tutumlarına karşı tiksintisi,

korkusu ve küçümsemesi, diplomatlıktan geliyordu. Tarzlardaki farklılığın hiçbir anlam ifade etmediği, hem halktan, hem yüksek sosyeteden kimi cahiller hariç, insanları yaklaştıran şey, fikirlerin ortak oluşu değil, anlayışların akraba oluşudur. Legouvé tarzında, klasik taraftarı bir akademisyen, Claudel'in Boileau'ya övgüsünden ziyade, Maxime Du Camp veya Mézières'in Victor Hugo'ya övgüsünü alkışlamak eğilimindedir. Ortak bir milliyetçilik, Barrès'i, kendisiyle M. Georges Berry arasında pek fark gözetmeyen seçmenlerine yaklaştırmaya yeter de, kendisiyle aynı siyasi görüşleri paylaşan, ama farklı bir anlayışa sahip olan Akademi üyesi meslektaşlarına yaklaştırmaya yetmez; bunlar sadık kralcılar olarak, kendileri gibi kralın dönüşünü bekleyen Maurras ve Léon Daudet'den çok daha yakın buldukları M. Ribot ve M. Deschanel gibi rakiplerini bile, Barrès'e tercih ederler. Hem meslek alışkanlığının getirdiği ihtiyatlılık ve ölçülülükle, hem de, iki ülkeyi yaklaştırmak için gösterdikleri on yıllık çabayı bir konuşmada, bir protokolde - görünürde sıradan, ama kendi nazarlarında bütün bir dünyayı kapsayan basit bir sıfatla özetleyen kişilerin gözünde, kelimeler daha fazla değer, daha fazla nüans taşıdığı için az konuşan M. de Norpois, Komisyon'da çok soğuk bir kişi olarak biliniyor, yanında yer alan babamsa, eski büyükelçinin kendisine gösterdiği dostluk sebebiyle, herkes tarafından tebrik ediliyordu. Bu dostluk herkesten çok da babamı şaşırtıyordu. Genellikle pek sevimli sayılmayan babam, yakın çevresi dışında fazla aranmayan bir kişi olmaya alışıktı ve bunu açıkça itiraf ederdi. Diplomatın gösterdiği yakınlıkta, tamamen kişisel bir görüş açısının rol oynadığının bilincindeydi; hepimiz yakınlıklarımızı belirlerken bu görüş açısının içine gireriz ve burada, birçok kişinin

gözünde boş, havai ve değersiz olan bir kişinin içtenliği ve neşesi, canımızı sıkan, bizi rahatsız eden bir kişinin bütün zihinsel yeteneklerinden, duyarlılığından daha iyi bir referanstır. "De Norpois beni yine yemeğe davet etti; inanılır gibi değil; herkes hayretler içinde kaldı; Komisyon'da hiç kimseyle özel ilişkisi yok. Eminim yine '70 savaşıyla ilgili çok ilginç şeyler anlatacaktır." Babam, M. de Norpois'nın, Prusya'nın büyüyen gücü ve savaşa yönelik niyetleri konusunda belki de imparatoru uyaran tek kişi olduğunu ve zekâsıyla Bismarck'ın özel takdirini kazandığını biliyordu. Daha bu yakınlarda, Opera'da Kral Theodosius onuruna düzenlenen galada, kralın M. de Norpois'yla uzun uzun sohbet ettiğine, gazeteler dikkat çekmişti. "Kralın bu ziyaretinin gerçekten önemli olup olmadığını öğrenmem lazım," diyordu dış politikayla yakından ilgilenen babam. "Üstat Norpois çok ketumdur, bilirim, ama bana hemen açılıveriyor." Anneme gelince, belki de büyükelçinin zekâsı, aslında annemi en çok cezbeden tarzda bir zekâ değildi. Şunu da belirtmem gerekir ki, M. de Norpois'nın konuşması, belli bir mesleğe, belli bir sınıfa ve belli bir zamana - o meslek ve o sınıf için pekala yürürlükten kalkmamış sayılabilecek bir zamana özgü bir dilin eskimiş ifadelerinin eksiksiz ve canlı bir tutanağıydı; o kadar ki, duymuş olduğum konuşmalarını kelimesi kelimesine ezberlemediğime bazen pişman oluyorum. Bu şekilde, kolaylıkla öyle bir modası geçmişlik etkisi yakalayabilirdim ki, inanılmaz şapkalarını nereden bulduğu sorulduğunda, "Ben şapkalarımı bulmam, saklarım," diye cevap veren Palais-Royal oyuncusunu aratmazdı. Uzun sözün kısası, sanırım annem M. de Norpois'yı biraz "demode" buluyor, davranış biçiminde bunun tatsız olduğunu katiyen

Babam.düşünmemekle birlikte. adeta postanede. de Norpois'yla ilgili olumlu düşüncelerini pekiştirerek. ilk tepkisi. lüks mektup toplama saatleri var gibiydi. de Norpois'nın fikirleri son derece moderndi . onca önemli kişiyle temasına rağmen bu kadar sevecen ve kibar olmasına hayretler eder. doğal olarak beğeniyordu. mektupların çakıştığını düşünmek olurdu. eşinin hayatını kolaylaştırma görevini yerine getirdiğini düşünüyordu. M. fikirlerine olmasa da . babama böylesine alışılmadık bir sevgi gösteren diplomattan hayranlıkla söz etmesinin. yazılan mektuplara anında cevap vermek konusunda gösterdiği şaşırtıcı titizliği. "rağmen"lerin daima gizli "çünkü"ler olduğunu aklından geçirmez. tıpkı yemeklerin özenli. talihsiz bir tesadüfle.çünkü M. dinleyenin hoşuna gidip gitmeyeceğine daima dikkat ettiği ölçülü konuşmalarını. Ne var ki. Babama yalan söylemeyi beceremediğinden. büyükelçiyi içtenlikle övebilmek için. daha yeni yaktığı purosunu hemen fırlatır atardı). kendisinden mümkün olduğunca az söz ettiği. servisin gürültüsüz olmasına dikkat ettiğinde yaptığı gibi. kendi kendine onu takdir etme idmanları yapıyordu. uzun boyuyla dimdik yürürken yanından geçen bir arabanın içinde annemi gördüğünde. Babamın M. (tıpkı ihtiyarların yaşlarına göre . bir zarfın üzerinde onun yazısını görüp tanıyınca. de Norpois'ya henüz bir mektup göndermişken. dolayısıyla kendisiyle ilgili olumlu düşünceler edinmeye de sevk ederek. M. şapkasını çıkarıp selam vermeden önce. biraz eskimiş terbiyesini (o kadar resmî bir terbiyesi vardı ki. Annem büyükelçinin bütün meşguliyetine rağmen bu kadar dakik. Zaten iyi yürekli tavrını. de Norpois için fazladan.ifadelerine yansımasından pek de hoşlanmıyordu. kocasına zarif bir iltifat olacağını seziyordu.

gösterdiği yerleşik incelikten. annemin nazarında "aslında benzer birçok mektuptan oluşan kabarık yığından ayrıydı. kendisini ilgilendiren şeyleri başkalarından aşağıda ve dolayısıyla dışında tutmasından kaynaklanıyordu. Benim hâlâ Champs-Élysées'de oyun oynadığım bir yıl. beni neşelendirmek için. aynı şekilde. bizim evde yediği bir akşam yemeğinin. diplomatlığı sırasında edindiği alışkanlıkla. de Norpois'yla sohbet ederken. de Norpois'nın. çünkü aynı gün öğleden sonra. taşralıların her şeyden haberdar olduğu gibi) M. M. her gün çok sayıda mektup yazdığı için bize de vakit geçirmeden yazdığı ve annemin çok takdir ettiği cevabı. de Norpois'nın evimizde yediği ilk akşam yemeği hâlâ hatırımdadır. Gilberte'in kendisini göremeyeceğimi önceden haber verdiği yılbaşı tatili yaklaşırken içine düştüğüm umutsuzluğ u annem fark etmiş olacak ki. Gilberte Swann ve ailesine ilişkin her şeyin bende uyandırdığı duyguların. hem yüksek sosyetede beğenilip hem de bize nazik davranmasının. Berma'yı Phaidra matinesinde nihayet izleyebilecektim. kralların gayet sade. aynı ailenin başka herhangi bir kişiye hissettirdiklerinden ne kadar farklı olduğunu birdenbire ve yepyeni bir şekilde yine aynı gün kavramıştım. dışarıda yenilen akşam yemeklerini görevinin bir parçası saydığını. aynı alışkanlığa bağlı olduğunu düşünmezdi. bize geldiğinde özel olarak vazgeçmesini beklemenin. haksızlık olacağını hayaline getirmiyordu. ayrıca M. M. Ayrıca. fazla alçakgönüllü olan bütün insanlar gibi annemin de hatası. Babamın dostunun. hem onca meşguliyeti olup hem de düzenli cevap yazmasının. de Norpois için sosyal yaşantısının sayısız olayından biri olduğunu düşünmüyor.şaşırtıcı. büyükelçinin eskiden. bir gün. .

" dedi. bense. de Norpois'nın tek bir sözüyle sağlığımın göz ardı edilebilmesine şaşırıyordu. büyükannemi dehşete düşürerek "lüzumsuz" dediği bir şey için vakit kaybetmeme."Berma'yı seyretmeyi hâlâ çok istiyorsan. parlak bir meslek hayatında başarıyı temin eden değerli reçeteler bütününün küçük bir parçası olarak görme eğilimindeydi. bunun bir delikanlı için unutulmayacak bir anı olacağını söylediği içindir ki. hastalanma ihtimalini göze almama karşı çıkan babam. Fakat babam diplomatlıktan çok daha düşük seviyede kabul ettiği. bir zamanlar düşünüp sonra. Kendince Berma'yı seyretmenin bana sağlayacağı faydadan sağlığım uğruna vazgeçmekle büyük bir fedakârlık yapmış olan büyükannem. büyükannen götürür seni. "Ne kadar ihtiyatsızsınız. düşünmeye bile tahammül edemiyordum. de Norpois kendisine Berma'yı seyretmeme izin vermesi gerektiğini. M. büyükelçinin tavsiye ettiği bu programı. bence baban gitmene izin verebilir. Guermantes tarafındaki gezintilerim sırasında vazgeçtiğim edebî projelerime dönmeyi tercih ederdim. M. Babamsa öfkeyle cevap veriyordu: "Ne. bir süre bakanlığa bağlı kalacak olsam da. benim için çok daha önemli bir konuda da babamın niyetlerini değiştirmişti. Babam öteden beri benim diplomat olmamı isterdi." diyordu. de Norpois." M. böyle bir şeyin onun için faydalı olacağını sürekli söyleyen sizdiniz. babama. bir gün Gilberte'in yaşamadığı başkentlere büyükelçi olarak gönderilmem ihtimalini. erken yatma düzenine bir rasyonalistin yenilmez umutlarıyla bağlandığından. Ben. O güne kadar. düzeni bozacak olan bu olayı bir felaket gibi görüp üzülüyor. şimdi de siz mi istemiyorsunuz gitmesini! Bu kadarı da biraz fazla. Bana tavsiye edilen açık hava. incinmiş bir ses tonuyla. hatta .

meslek adını vermeyi bile reddettiği edebiyatı uğraş olarak seçmeme sürekli karşı çıkmıştı. Berma'yı görmeme izin verileceğini düşünmekti. Üstat Norpois senin edebiyatçı olmana hiç de karşı değil. Ayrıca dediğine göre günümüzde diplomatlık bir felaketmiş!" Gilberte'ten ayrı kalmamanın bana vereceği mutluluk. yeteneğim olmadığını. Zira kimi tabiat veya sanat izlenimlerini edinmeyi. büyük oyuncuyu da sadece Swann'ın doruğa çıktığını söylediği klasik rollerden birinde seyretmek istiyordum. Fikrini değiştiren. M. Üstat’la biraz sohbet eder. seni dergiye sokar. "Doğrusu hiç aklıma gelmezdi. Ona okutabileceğin. her şeyin ayarlanabileceğim düşünerek. de Norpois'ya okutabileceğim güzel bir şeyler yazmak konusunda bana şevk vermiş. çözümü önemli kişilerle sohbette bulmuştu: "Bir akşam Komisyon çıkışında M. Babam. güzel bir şeyler yaz. kendisi de epeyce nüfuzlu bir kişi olduğundan. eski kurttur o. değerli bir keşif yapma umuduyla ." demişti babam. Ama tıpkı fırtınayı sadece en şiddetli olduğu sahillerde görmeyi arzu ettiğim gibi. de Norpois'yı eve yemeğe getiririm. aynı derecede nüfuzlu ve daha bağımsız olabilecekleri konusunda verdiği teminat olmuştu. Kederimi hafifleten tek şey. yeni nesil diplomatlardan pek hoşlanmayan M. M. Giriş niteliğinde birkaç sayfa yazdıktan sonra sıkıntıdan kalem elimden düştü. de Norpois'nın bir gün. yazarların diplomatlar kadar saygınlık kazanabileceği. kendini gösterirsin. Revue des Deux Mondes'un müdürüyle yakın dosttur. ama beceri vermemişti. bu işi ayarlar. sinirimden ağlıyordum. de Norpois'nın yaklaşan ziyaretinin bana verebileceği hep Paris'te kalma fırsatını bile değerlendiremeyeceğimi düşünüp. asla bu melekeyi kazanamayacağımı.

oyunculuğunu gerçekten değerli bir eser üzerine . hayal gücümün çok arzuladığı. sanatçı. bir gondolun beni Sta. basit siyah-beyaz şekilleriyle biliyordum. Berma'nın oyunundan. Müstakbel ayıracakmış Efendim. basılı. eşsiz öznesi karşısında nihayet gözlerimin açık olmasının vereceği. Bu mısraları. bir ayrılık sizi bizden çabucak mısralarını bir gün Berma'dan duyacak olsam. kalbim bir seyahatin başlangıcındaymış gibi çarpıyordu. gidip Louvre'un bir salonunda Carpaccio'nun eserlerini görsem. yani o kadar bölünmez hale gelen resim ve tiyatro sanatı şaheserleriydiler ki. Üstelik. daha silik izlenimlerin ruhumuza girmesine izin vermekte biraz tereddüt ederiz. Marianne'ın Kalbi'nde. Berma'yı adını hiç duymadığım bir oyunda izlesem. ıstırabın kimi yönleri konusunda bana önemli açıklamalarda bulunmasını beklediğimden. benzersiz şeylerdi. Maria dei Frari'de Tiziano'ya veya San Giorgio dei Schiavoni' de Carpaccio'ların dibine götüreceği günkü kadar kendimden geçerdim. tadına doyulmaz şaşkınlığı hissedemezdim. asaletin. Güzel'in kesin değeri konusunda bizi yanıltabilecek. Phaidra'da Berma. ışıltısına bürünmüş halde görebileceğimi düşündükçe. Phaidra'da Berma. Venedik'te bir Carpaccio. ama onları nihayet o altın sesin atmosferine.. Andromakhe'de. bunların yerine. binlerce rüyamın o olağanüstü.istiyorsak. vasat ve bayağı bir doku üzerine doğruyu ve güzeli işleyeceğine. büyüleriyle benim için o kadar canlı. bana öyle geliyordu ki..

Bir sabah. yıldızı olduğu bir bulvar tiyatrosuna servetler kazandırmaktaydı. bazı rollerin. daha uzun . herhalde önemsiz bir ön oyundan sonraydı.oturtsa. artık klasikleri oynamıyordu. Demek ki sanatçı. bu temsillerin programının ardından. daha da gerçek ve yüce olacaktır. uçsuz bucaksız alanlar gibiydi. sadece ışıkla doluydular. afişleri ne kadar incelesem de. oyunculuğunda yüce olan. Berma'yı yeni bir oyunda izlersem. baştan aşağı aydınlatılmışlardı. eserleri o kadar iyi tanıyordum ki. icatlarını rahat rahat takdir edebilirdim. bir sanat gülümsemesiyle. Gazetelerde. benim gözümde özel olarak ayrılmış. Phaidra'nın iki perdesinin ilanım gördüm. ilhamının kesintisiz buluşlarıyla. fresklerle kaplar gibi donatacağı bu alanlarda. Daha sonraki matinelerde de Kibar Fahişeler ve Marianne'ın Kalbi vardı.Mme Berma'nın rol aldığı. çünkü önceden bilmediğim bir metinle. hazırlanmış. Berma'nın. oysa ezbere bildiğim eski eserler. o sırada tutulan yazarlar tarafından. özel olarak Berma için kaleme alınmış yepyeni oyunlar dışında bir şey bulamıyordum. tiyatro sütununda yılbaşı haftasının matinelerini ararken ilk defa . bana metnin bir parçası gibi gelecek olan tonlama ve jestlerin oyuna kazandırdıkları arasında bir ayrım yapamayacaktım. üslubunu değerlendirmek benim için kolay olmayacaktı. Son olarak da. ilk temsilin yeniliğini ve tekrarların başarısını aşan.program sonunda. seyircilerin karşısına yeniden eski rollerinden birkaçında çıkma kararım bizzat Mme Berma'nın verdiğini okuyunca. benim bilmediğim bir olayın bütün ayrıntılarını içerdiği için adı bana karanlık gelmişti . Berma yıllardır büyük sahnelerden ayrılmış. Ne yazık ki. oyunlar kendisine bir asalet katıyormuş gibi geldi bana. Phaidra gibi bu isimler de benim için saydamdı. sanatını. gerçek olan ne varsa.

müzelik şaheserler gibi görüyordu. tek isteğim. öngörülen rahatsızlığımın oyun bitmeden baş lamaması. Bir gece hoşça vakit geçirtmek dışında bir amaçları olmayan oyunların arasında. davetli olmaktan başka sıfatları olmayan isimlerin arasında. benim yaşadığım dünyadan daha gerçek bir dünyaya ait gerçekleri göstermesini bekliyordum. bu gerçeklere bir kez ulaştıktan sonra. sadece. hastalanma korkusu beni durdurabilirdi.bu matineden beklediğim. bu gerçekleri algılamak için gerekli bir biçim olabilirdi benim gözümde. .ömürlü bir önem taşıdığını biliyordu. alacağım zevki bozmamasıydı. yemek daveti veren bir hanımın. bedenime acı verseler bile. benim boş hayatımın önemsiz olayları. zevkten bambaşka bir şeydi. bu oyunları. o zaman da zevk duymaktan ziyade ıstırap çekermişim. bu rollerde kendisini takdir etmiş neslin veya izlememiş olan neslin karşısına bu şaheserleri tekrar çıkarmanın eğitici olabileceğini düşünüyordu. kendi yorumuyla oynandığında.tıpkı çok arzuladığım Balbec ve Venedik yolculukları gibi . sofraya geçildiği sırada sizi misafirleriyle tanıştırırken. bu yüzden de. Böyle bir temsilden beklediğim. Temsil sırasında alacağım zevk.seyahati kesinlikle yasaklayan doktor annemle babama beni tiyatroya göndermemelerini tavsiye etti. sonraki ıstırabın yok edebileceği bir zevk olsaydı. "M. Anatole France" demesi gibiydi. Doktorun ziyaretinden sonra Phaidra'ya gitmeme izin vermekten vazgeçen annemle babama yalvarıp duruyordum. olsa olsa. Oysa benim . onları elimden alamazdı. Doktorum . aynı ses tonuyla. bu şekilde ilan etmesi. tekrar hastalanabilirmişim. adı diğer oyunlardan uzun olmayan Phaidra'yı. üstelik uzun süreli olabilirmiş. aynı harflerle bastırarak.

sert solgunluk. örtüsü açılmış Tanrıça'nın erdemlerinin zihnimde sonsuza dek yer alıp almayacağına. gece gündüz.. engeller yıkıldığında. o ana kadar yasaklanmış olan tiyatro matinesi artık bir tek benim kararıma kalınca. artık imkânsızlığıyla uğraşmama gerek kalmadığından. Berma'nın oyununun bana ifşa edeceği ilahi Güzellik.Müstakbel bir ayrılık sizi bizden çabucak ayıracakmış. gitmen gerekir. bu perdenin ardında. ailemin karşıma çıkardığı engellerle mücadele ediyordum. ilk defa. Delphoi simgesi. ona her an yeni bir özellik ekliyor. güneş mitosu. seni üzmek istemiyoruz. izin verdiklerindeyse öyle .. bir perdeyle benden gizlenmişti. Ne var ki. bulabildiğim bütün değişik tonlamaları deniyordum ki. Berma'nın bulacağı tonlamanın ne kadar umulmadık olduğunu daha iyi ölçebileyim. Miken dramı. şu anda görünmez şeklinin yükseldiği yerde. katı ve ciddiyetten uzak annemle babam karar vereceklerdi. annemle babamın zalimliğinden nefret etmiş. bunun için de Bergotte'un . çile hırkası. hep ışıklı bir sunağın üzerinde. annemle babamın yasağından başka bazı sebeplerle vazgeçmem gerekip gerekmediğini sordum kendi kendime. diye başlayan tiradı sürekli kendi kendime tekrarlıyor. eğer bu kadar zevk alacağını düşünüyorsan.Gilberte'in bulduğu broşürdeki . matine tam da bitiminde babamın M. Her şeyden önce. sabahtan akşama. istenir olup olmadığını.sözlerinden hatırladıklarımdan yola çıkıyordum: "esnek asalet. annem. Gözlerimi bu anlaşılmaz hayale dikiyor. Kudüsülakdes gibi. zihnimin derinliklerindeki tahtında oturmaktaydı. Troizen ve Kleve prensesi. o za man." O ilahi Güzellik. de Norpois'yı yemeğe getireceği Komisyon toplantısıyla aynı güne denk geldiği halde. "Bak." dediğinde.

Berma'yı izleme arzumu kamçılayan yeni bir olay. böyle bir zevk alma mecburiyeti bana çok ağır geliyordu. sırf bu kararsızlığı noktalamak. Ama her şey ansızın değişti. sırf ıstırabımı uzatmamak için ederdim. aksine. erdemin cazibesine boyun eğerek değil. bu hayatin iyi veya kötü olması. ama bu kelimelerin kendileri sonunda zihnimde kararıyor. "Siz üzülecek. zihinsel bir fayda umarak. Gilberte döner dönmez ChampsElysees'ye gidebilecek kadar hızlı iyileşir miydim? Bütün bu gerekçelerin karşısına. yüzü ve ismi olmayan amansız Tanrı'ya götürülmeyi kabul etsem. mutlulukla beklememi sağladı: Tiyatro afişlerinin asıldığı di- . Terazinin bir kefesine "annemin üzüldüğünü hissetmek ve Champs-Elysees'ye gidememe ihtimali"ni. onun üzülebileceği düşüncesini kafamdan atmaya çalışıyor. örtüsünün altında gizlice onun yerine konulan.seniz gitmemeyi tercih ederim. Bu sefer de. artık bir anlam ifade etmiyor. "sert solgunluk ve güneş mitosu"nu koyuyordum. Berma'nın örtünün ardındaki görünmez erdemlerinin hayalini çıkarıyordum. Annem. böyle bir art düşüncenin Phaidra'dan alacağım zevki kaçıracağını. o sırada tiyatroya gitmeye karar versem. babamla zaten bunu düşünerek yasağı kaldırma kararını verdiklerini söylüyordu. benim yüzümden üzüleceklerini düşünmek beni de üzüyor. bütün ağırlığını kaybediyordu. Kararsızlığım giderek öyle acı veriyordu ki. bu üzüntünün içinde hayatın amacı artık gerçek değil. tatil bittiğinde. sevgiymiş gibi görünüyor.sevmiştim ki onları. Bilge Tanrıça'ya değil. öteki kefesine de." dedim anneme. annemle babamın mutlu mu mutsuz mu olduklarına bağlıymış gibi geliyordu bana. hangisinin ağır basacağına karar verebilmek için. Ayrıca döndüğümde hastalanırsam. bu "matine"yi sabırsızlıkla. ondan temelli kurtulmak için verirdim.

incik. kapılar saat ikide kapanır. bizzat Halles'e gidip en güzel fileto. kısa bir süre öncesine kadar zulüm olan. ilk defa astıkları. büyük bir hayal kırıklığıydı.' gerçekleşme yolunda bir şekil kazandırıyordu. Fakat afiş.' yerimde oturmuş Berma'yı izlemeye hazır olacağını düşününce direğin önünde sevinçle zıpladım.çok yakın. günlük ayakta dikilme çilemi doldurmaya gittiğimde. tam o saatte. dana paçası parçalarını seçiyordu. kafamda "sert solgunluk" ve "güneş mitosu"nun yerini alan şu sihirli kelimelerle çarpılmıştım: "Hanımların salonun ön kısmında şapkayla oturması yasaktır. Babam. Evden ayrılırken anneme. yeni bir misafirin geleceğini öğrenince zaten heveslenmişti. karar vermemi sağlayabilecek hiçbir yeni cazibe sunmuyordu bana). o günde.afiş okuduğum günün değil. ayrıntılı Phaidra afişini gördüm (doğruyu söylemek gerekirse. Komisyon'a giderken büyükannemle beni de tiyatroya bırakmayı teklif etti. değil mi?" dedi. henüz kurumamış. gerçekten yetenekli olduğu mutfak sanatına kendini vermek onu mutlu ediyordu. de Norpois’yı getireceğimi hatırlıyorsun. birinden diğerine kararsızlık içinde gidip geldiğim iki karardan birine daha somut ve . Françoise bir gün öncesinden beri yaratıcılığın heyecanıyla yerinde duramıyordu. o kadar ki." Heyhat! O ilk matine. Eserinin imalatında kullanılacak malzemenin esas değerine büyük önem verdiğinden. Annemle babam gecikirler. temsilin olacağı günün tarihini ve hatta perdenin açılacağı saati taşıdığından . oyuncu kadrosunun geri kalanı. Annem unutmamıştı. sadece kendisince bilinen yöntemlerle jöleli dana yapması gerekeceğini biliyordu. tıpkı Michelangelo'nun sekiz ayını . büyükannemle benim için iyi yerler bulamazlar korkusuyla hemen eve koştum.reğin önüne. "Akşam güzel bir yemek olsun.

ekmek içiyle kaplanmış. hem de New York kelimelerinin bulunmasının marnlamayacak bir bolluk olduğunu düşünerek . büyük sanatçının elindeydi. Hanımefendi tembih etti. dalları tek tek aydınlanan çıplak kestane ağaçlarının madenî yansımalarla parlayacağı meydanda. sürmenaja uğramasından korkuyordu. Françoise bir gün öncesinden. York kelimesinin önüne.yanlış duyduğuna. alev alev yüzünü gören annem. araştırıcının zalim huzursuzluğu düşüyordu. Tiyatronun önündeki küçük meydanda. iktidarı elinde tek başına bulunduran. Berma'yı izlemeden önceki dakikalar zevkliydi şüphesiz. benimse payıma. II.bir kelime hazinesinde hem York. kulağında veya bir etikette okuduysa gözünde. iki saat sonra. ekmek fırınına gönderip pişirtmişti. Medici Şapeli mimarının Pietrasanta taş ocaklarında hastalandığı gibi. bilet kontrolörlerinin önündeki dakikalar zevkliydi. onun Növ diye telaffuz ettiği New gelirdi. sokak lambaları yanınca. . başına art arda. bu görevlilerin seçimi. Berma'ydı. kendi kulağına da pek güvenmediği için. Növ York jambonu olacak. ilerlemesi. hepsi de geçici. silik bir biçimde gelip gittiği bu kuruluşta. Julius'un anıtı için en mükemmel mermer bloklarını seçmekle geçirdiği gibi." Françoise o gün büyük sanatçıların tutkulu güvenine sahipti. Lisanı olduğundan daha yoksul zannettiği.Carrara dağlarında. adı olup kendi olmayan birtakım müdürlerin. herhalde York jambonu adını ilk duyduğunda . pembe mermere benzeyen. Françoise bu gidiş gelişlerinde o kadar ateşli bir çaba harcıyordu ki. O zamandan beri de. kaderi. aslında önceden bildiği ismin söylendiğine kanaat getirmişti. yaşlı hizmetkârımızın. kendi deyişiyle Növ York jambonunu. Ve bütün iyi niyetiyle bulaşıkçı kıza derdi ki: "Gidip Olida'dan jambon alın bana.

belli belirsiz sesleri duyunca. Mme Berma'nın bütün talimatlarının yeni personele iyice aktarılıp aktarılmadığının telaşındaydılar. salonun ısısı.Kontrolörler. selamlara somurtkan bir tavırla karşılık verip özel hizmetçilerinden birini. o sahnede değilken pencerelerin hep açık olacağı. her seyircinin kendisini salonun merkezinde sandığını anladım. sahneden toz kalkmasını önlemek için görünmeyecek şekilde bir sıcak su kabı yerleştirileceği iyice anlaşılmış mıydı acaba? Gerçekten de birkaç dakika sonra. mutluluğum . görevli kızların kılık kıyafeti hakkında bilgi almaya gönderecekti. Berma için tiyatro ve seyirciler. uzun süre. Böylece. Kapalı perdenin ardından gelen. salonda da devam etti. tıpkı bir kalabalığın ortasında olduğu gibi. diğer seyircilerin. yakınına. insanın iyi görmesini engelleyeceğini düşünüyordum. canlı yakınlığından ürktüğünü söylemişti. yüzümüze bakmadan biletlerimizi istediler. uzun yeleli iki atın çektiği arabası. sonra da bütün kapıların sımsıkı kapatılacağı. alkışçıların katiyen Mme Berma'yı alkışlamayacakları. locaların durumu. yeteneğinin geçeceği az çok iletken bir ortamdı sadece. adeta her tür algının simgesi olan bir düzenleme sayesinde. çocukça hayallerimde canlandırdığımın aksine. herkes için bir tek sahne olduğunu öğrendiğimden beri. dostlarına ayrılmış sahne önü locası. yerini uzak bulmak bir yana. daha dıştaki bir ikinci giysi. döndüğünde. en iyi yerin kendisininki olduğunu. yeri üçüncü balkondaydı. içine gireceği. Ama aksine. Mutluluğum içeri girdikten sonra. civciv çıkmak üzereyken yumurtanın kabuğunun içinden gelen seslere benzeyen. tiyatronun önünde duracak. perdenin esrarengiz. bir olay kafamda açıklık kazandı: Françoise'ı bir keresinde bir melodram seyretmeye göndermişlerdi. Berma kürklere bürünmüş olarak arabadan inecek.

sahneye çı kacak olan kişilerin. bir dava raporunda. Bu oyunu izleyen ara o kadar uzun sürdü ki. kendi çıkarlarına aykırı da olsa. Ama aynı anda. şimdi de dehayı erdemle bir tutuyor ve aynı şekilde. yüce gönüllü bir adamın. ya ona yeterince kibar davranmazlarsa. kendi evlerinde gündelik hayatlarını yaşayan insanlar olacağını anladım. bu iki küstahın oyuncu olduklarını ve ön oyun denen kısa oyunun başlamış olduğunu anladım. her sözleri tek tek seçilecek kadar yüksek sesle konuşuyorlardı. Sesler giderek çoğaldı ve birdenbire. kavga eden iki kişinin ne dediğini anlamak için garsona sormak gerekir. bir gece davetinde gördüğüm gibi rollerini yapmaya gelmiş oyuncular değil de. mutlak bir sessizliğe gömülmüş olduklarını. Perde kalktıktan sonra sahnede oldukça sıradan bir yazı masasıyla bir şömine görünce. ya cömertçe ödüllendirmezlerse. çok öfkeli olmalıydılar ki. tam ben kulak kesilmişken. ya yeterince minnet göstermezlerse. sonra bu sessizliği tek tük kahkahaların bozmaya başladığını görünce. yerlerine dönmüş olan seyirciler sabırsızlanıyor. binden fazla seyircinin bulunduğu bu salonda. masum bir insanın lehine tanıklık etmeye geleceğini okuduğumda. ama bizi görebilen o dünyadan. . oysa küçük bir café' de. ben onların hayatına onlar beni görmeden. Bu beni korkutmuştu. Sonra kısa bir huzursuzlukla kesintiye uğradı: Oyun başlamak üzereyken.daha da arttı. zorla girmiştim. mutluluğum devam ediyordu. bizim bakışlarımızın nüfuz edemediği. şüpheye yer bırakmayacak şekilde bizlere hitap etti: Mars gezegeninden gelmiş bir işaret kadar heyecan verici üç buyurgan uyarı işitildi. o da buna dayanamayarak haksızlıktan yana tavır alırsa diye korkardım hep. ayaklarını yere vuruyorlardı. sahneye iki adam çıktı. seyircilerin hiç itiraz etmeden adamları dinlediğini.

Birkaç dakikadır hayranlıkla izlemekte olduğum iki kadının. Theseus'un karısı rolünü incelemeye verdiğim onca emek boşa gitmişti. değerli duyguyu öfkele riyle parçalayacak olan bu tepinen. diğer bir kadın oyuncuya aitti. perde kalktıktan sonra. dahiyane tonlamaları. kaba seyircilere yalvaran gözlerle bakıyordum. ikinci perdenin başlangıcında sahnede görünmez. buna rağmen. izlemeye geldiğim oyuncuyla hiçbir benzerlikleri ol- . Nihayet. metinle ilişkilerini anlıyordum -. kâh alaylı. Be nim orada yaşamayı umduğum kırılgan. Zaten her ikisinin de sözlerine soylu jestler eşlik ediyordu . bana anlatıldığı şekliyle Berma'nın görüntüsüne ve sesine sahip bir kadın oyuncu sahneye çıktı. Rol dağıtımında bir değişiklik yapmış olmalılardı. İlk oyuncuyu Berma sanmakla yanılmıştım herhalde. Berma'nın bu seyirci topluluğunun içinde. kâh tutkulu. sanki bir çerçevenin içinde dururmuş gibi bir kadın belirdi. Fakat ansızın.güzel toniklerini dalgalandıran bu jestleri açıkça seçiyor. kötü oynayarak ifade etmesinden korkuyordum. yıldız oyuncunun rol aldığı bütün oyunlarda sahneyi boydan boya ikiye bölen.Berma'nın da bu kadar terbiyesiz bir seyirci topluluğunun çirkin davranışlarına kızıp. çünkü ikinci kadın Berma'ya daha da çok benziyor. oysa ben aksine. tapmağın kırmızı perdesinin aralığında. arkadan. Berma'nın üslubunu daha çok hatırlatıyordu. onun arkasındaki. Phaidra. Fakat ilk replik. hoşnutsuzluğunu ve küçümsemesini. Phaidra'nın ilk sahnelerinde yaşadım. evde anlamına pek dikkat etmeden okumuş olduğum bir mısrada ne demek istendiğini anlamamı sağlıyordu. kırmızı kadifeden ikinci perde de yana doğru açıldığında. hükümlerine değer verdiği bazı meşhur kişileri görüp tanıyarak memnun olmasını isterdim. son zevkli anlarımı da.

Berma'nın duyabileceğinden çok daha fazlaydı . duyduklarıma hiçbir şey katmamış gibiydi. seyircileri. arkadaşlarını alkışlayarak. Onu dinlerken. hatta kendi bedenimi. oyunu. Berma'nın yeteneği. güzelliğini keşfedebilmek için). denizi temsil eden dekorun önünde. o andan başlayarak salonu. bu sesin tonlamalarına ne kadar uygun olduğundan başka bir önem taşımayan bir ortam olarak değerlendirmemden anladım. sanki Phaidra'yı okur gibiydim veya bu duyduklarımı sanki Phaidra kendisi söylüyormuş gibiydi. özel bir . her jestin süresinin bir kısmını hazırlığa sarf etmemeye. kolu yüzünün hizasına kalkmış. gözlerimi. zihnimi Berma'ya ne kadar diksem de. kulaklarımı. tek bir şey yakalayamıyordum. Ama bu ne kadar kısa bir süreydi! Kulağım daha bir sesi yeni duymuşken onun yerini bir başkası alıyordu. ona hayran olmam için bana sunacağı sebeplerden bir küçük kırıntıyı bile kaçırmamaya çalışsam da. bir program hışırdatıp bir kelimesinde sesi bozarlar. bunu. hissettiğim korkudan .madığını derhal anladım. Hatta diğer oyuncularda fark ettiğim zekice tonlamaları. en azından şunu yapmaya çalışıyordum: Zihnimi hızlandırıp her mısradan önce dikkatimi topluyor. her yüz ifadesini durdurup karşımda uzun süre kıpırtısız tutabilmeyi isterdim (her birini yoğunlaştırabilmek. önümde uzun saatler varmışçasına derinlemesine nüfuz edebilmeye çabalıyordum. Bir sahnede. onu yeterince alkışlamayarak keyfini kaçırırlar diye duyduğum endişe. yoğunlaştırıyor. oyununda seçemiyordum. Ama aynı anda bütün zevkim de kaçmıştı. her kelimenin. güzel jestleri bile onun üslubunda.bir pencere açıp rahatsız ederler. oyuncuları. sadece akustik bir ortam. Berma.ve Berma'dan çok daha mutlak bir şekilde. Sanatçının her tonlamasını. bu dikkatim sayesinde de her birine.

bütün tiradı tekdüze bir ezginin rendesinden geçiriverdi. daha şaşırtıcı tonlamalar bulacaktı mutlaka. o anda salon alkışa boğuldu. hatta lise öğrencisinin bile vurgulamayı ihmal etmeyeceği kadar belirgin zıtlıklarla doluydu. Oinone veya Arikia'nın bulabileceği tonlamalara bile ulaşmadı. onun kadar güzel olmayan birçok bölümde diğer oyuncuların ustaca ifadelerinden de belliydi ki. Büyükanneme iyi göremediğimi söyledim. seyircilerin çılgınca alkışlarıydı. Büyüten camda gördüğüm. Zaten pasajı öyle bir hızla geçti ki. Ben de kendi alkışlarımı katarak bu alkışı uzatmaya çalışıyordum ki. bir şeyin gerçekliğine inandığımızda. seyircilerin zincirden boşanırcasına coştuğu o an. onun suretiymiş gibi geliyordu bana. sanki Berma değil de. Berma minnettar kalıp kendini aşsın. gerçeğe ötekinden daha yakın değildi. Berma. buna yol açan. onu görebilmek için yapay bir vasıta kullanmak. pek akıllı olmayan bir tra jedi oyuncusunun. sonradan öğrendiğimize göre. son mısraya geldiğinde. Zannederim bazı . bir an kıpırtısız kaldı. yeşilimsi bir ışığın ortasında. iki Berma'dan hangisi gerçek Berma'ydı? Hippolytos'a ifşaatına gelince. Dürbünü elimden bıraktım. zihnim. ilk mısralara bilerek yüklediği tekdüzeliğin bilincine ancak varabilmişti.aydınlatmayla. dürbününü verdi bana. ilk hayranlık duygusu içimde patladı. benim evde okurken hayal etmeye çalıştığımdan. Berma'nın en güzel buluşlarından biriymiş. Nihayet. Ama o. yakınımızda hissetmekle bir değildir. bu pasaja çok umut bağlamıştım. Ne var ki. İşin ilginç yanı şu ki. ben de onu en iyi oyunlarından birinde görmüş olayım. mesafe yüzünden küçüldüğü için. ama belki de gözümün algıladığı görüntü. incelemeyi istediğim tablo değişmişti. oysa tirad. ama işte oyuncu yer değiştirmişti bile.

İşte bu yüzden. ister istemez yükseliyorlardı. Ne olursa olsun. bir köylünün. gelen oldukça karışık haberlerden. ya da kapıcının sevincinden derhal öğreniriz.Mona Lisa'nın veya Cellini'nin Perseus'unun üstünlüğünü. kültürlü bir insan pek fazla bir sonuç çıkaramazken. "Kadıncağız en azından kendini paralıyor. perde indiğinde. parterde patlayan alkışta keşfederiz. alkışlar çoğunlukla yanlış yerde patlıyordu. "kendine vurdu mu acıtıyor. ben alkışladıkça. Buna rağmen. rüzgâr artmasa bile kabarmaya devam etmesi gibi. Berma'nın oyununun dahiyane bir yanını ya kendisini izledikten bir hafta sonra eleştirilerde. tıpkı fırtınada denizin bir kere karıştıktan sonra. halkın bu heyecanının ucuz şarabını sarhoşlukla paylaştım. kalabalığın duyarlı olduğu birtakım ışınlar yayıyorlar etraflarına. Berma daha iyi oynamış gibi geliyordu bana. yenildiğinde veya galip geldiğinde.aşkın gerçekler.beni mutlu etmişti. Zafer kazanıldığını ya savaş bittikten sonra gecikmeli olarak. oyuncu diye buna derim ben. Ama kalabalığın bu ani kavrayışı yüzlerce yanlış kavrayışa karıştığından. yanımdaki oldukça bayağı kadın. örneğin bir olay meydana geldiğinde." diyordu. bu kanıtların da Berma'nın üstünlüğünü açıklamadığını her ne kadar seziyorsam da . büyük olayları çevreleyen ve yüzlerce kilometreden görülebilen o "aura"nın halk tarafından algılanışı olduğunu anlar. uzmanlardan askerî durumun aslını öğrendikten sonra kalabalığın heyecanının. ayrıca zaten daha önceki alkışlarla da kendiliğinden. aynı haberler kalabalıkta onu şaşırtan bir heyecan yaratır. ya da anında. bir ordu sınırda tehlike altında kaldığında." Berma'nın üstünlüğünün bu kanıtlarını bulmak . koşuyor. "Hakikaten çok güzel yapmış! Baştan aşağı som altın! Ne işçilik!" diye haykırışı nasıl açıklamazsa. .

önemli sayılacak kişiler olduğundan ve daha sonra. kendisine tanıştırılan yabancılar. salondan çıkarak. bu hazzı uzatma ihtiyacını hissediyor. derinlemesine bir bilgi kazandırdığına kani olduğu için. M. sanki bakanlık emrine alındığı kendilerine bildirilmemiş gibi. elini uzattı. babam beni özel olarak bu iş için çalışma odasına çağırdı. de Norpois'dan. Phaidra'yı seyretme iznini borçlu olduğum Berma hayranından. yararlı gözlemlerine başlardı. de Norpois'ya yemekten önce tanıştırıldım. değişik ulusların gelenekleri ve Avrupa'daki düşünce akımı hakkında kitaplarda bulunmayan. Ben içeri girdiğimde büyükelçi ayağa kalktı. coğrafya. Fransa'yı temsil ettiği günlerde. başkent hayatında. ama kendisine yeni biri tanıştırıldığı anda. kişiye tarih. Paris veya Petersburg'da onlardan bahsedildiğinde. parçalanırcasına ayrılacaktım. hem ilginç yabancı şahsiyetlerle. (ünlü şarkıcılar dahil). hem de yerli halkın âdetleriyle temas halinde olmanın. gözleri. onlarla tanışmaktan duyduğu memnuniyeti nezaketiyle ifade etme alışkanlığını edinmişti. kendileriyle Münih'te veya Sofya'da geçirdiği geceyi gayet iyi hatırladığını söyleyebileceğini bildiğinden.o kadar arzulamış olduğum hazzın daha büyük olmamasından dolayı bir hayal kırıklığına uğradım. tiyatrodan. Ama bunun da ötesinde. bu arada . uzun boyuyla eğildi ve mavi gözlerini dikkatle bana dikti. Doğru eve gittiğimde. sürgüne gider gibi. her yeni tanıştığı insan karşısında keskin gözlem yeteneğini kullanır. M. ama aynı zamanda da. sanatçı hakkında çok şey öğrenmeyi umuyor olmasaydım. birkaç saat boyunca benim de hayatım olan bu tiyatro hayatını temelli terk etmek istemiyordum. ne tür bir kimseyle karşı karşıya olduğunu hemen anlardı. Hükümet uzun süredir onu yurtdışında bir makama getirmemişti.

bir yandan da. bütün sözlerimin. edebiyattan saygıyla söz etti bana. yazma isteğimi de yok ediyordu. sadece yazma yeteneğimin olmadığını fark edebilmiştim. zevklere karşı gelmeyi görev sanıyordum. Benim hayal ettiğim şeyi ona açıklamak istedim. hayatımda ilk kez. daha özgür olacak olan bana geçirteceği güzel dakikalara imrenir gibiydi. şimdi M. Roma veya Dresden'de çok güzel anılar paylaştığınız.bütün tavırlarıyla. hissedip de . benim Combray'de hayal ettiğimden son derece farklı gösteriyordu. hem de genç Anakharsis'in çalışkan merakını sergiliyordu. eğitimimle. seçkin çevreden. O ana kadar. ben o zamana kadar. Edebiyat'ı bana. sanki egzotik bir âdet. Bu yüzden. heyecandan tir tir titriyordum. keskin bir merakla ve bir yarar sağlamak amacıyla beni incelemeyi ihmal etmiyordu. zevklerimden. Revue des Deux Mondes konusunda bana kesinlikle hiçbir teklifte bulunmadı. de Norpois. kendisinden daha şanslı. Neredeyse çapkınca bir edayla gülümserken. Zevklerim beni edebiyata sevk ettiğinden. onlara göre hareket etmem mantıklı olurmuş gibi söz edildiğini duyuyordum. Ama kullandığı ifadeler bile. o zaman kendisinden vazgeçmekte sandığımdan da haklı olduğumu anladım. saygın ve hoş birinden söz eder gibi. tanıştırılan kişinin adının kendisine yabancı olmadığını göstermeye çalışırdı. bir yandan iyi niyetle. eğitici bir anıt veya turnede yıldız bir sanatçıymışım gibi. hayatımla. edebiyatın. ancak. engin tecrübesinin bilincinde bir adamın saygın edasıyla benimle konuşuyor. aksine. o da beni edebiyattan caydırmaya çalışmadı. zevklerimle ilgili çeşitli sorular sordu bana. Böylece karşımda hem bilge Mentolün ağırbaşlı nezaketini. hayatın mecburiyetleri yüzünden pek ender görüşebildiğinizden yakındığınız.

) "O da. belki fikir danışılan. antik . Büyükelçinin ansızın. bir an bile üzerimden kalkmayan kıpırtısız gözler karşısında kem küm etmeme izin verdikten sonra. yüzünde mutlak bir kıpırtısızlıkla karşısındakini dinliyordu. kendisine bir şey anlatıldığı sırada." dedi birdenbire. Victoria 1 gerekli değişiklikler yapılmış olarak. didinmesine. "bir dostumun. Şu anda hiç de pişman olunacak durumda değil. konuşmanın hâkimiyetini elinde tutacağını bildiği için karşısındakinin istediği gibi coşmasına.ve sağır . kendisinde yarattığınız izlenim veya ileri süreceği görüş hakkında yüzünde hiçbir ipucu olmadığından. çekicini indiren bir açık artırmacı ya da Delphoi'li bir kâhin gibi verdiği cevap. ." (ikimizin ortak eğilimlerinden söz ederken seçtiği ses tonu. bir heykel galerisinde. de Norpois. insanı daha da çok etkiliyordu. İlk çalışması iki yıl önce yayınlandı (tabii kendisi yaşça sizden epeyce büyük).bir büstün karşısında konuşmaktan hiç farkı yoktu. "Bakın.daha önce ifadelendirmeyi denemediğim şeylerin. mümkün olan en samimi karşılığı olmasını istiyordum. M. yani sözlerimde sarahatten eser yoktu. kendisi de bunun öldürücü olmadığını bana kanıtlamak istermiş gibi. sanki bu ortak eğilim edebiyata değil de. uzun favorilerine rağmen Grek stilindeki) portresinin değerli özelliklerini öne çıkarmak için. yorulmasına hiç ses çıkarmayan bütün önemli şahısların edindiği sükûnet gereği. dışişleri bakanlığından ayrıldı ve kim ne der diye hiç düşünmeden oturup yazmaya başladı. dava hükme bağlanmışçasına. mutatis mutandis. romatizmayaymış. belki meslek alışkanlığıyla.1 size benzeyen bir oğlu var. güven vericiydi. belki de (kendisince. babası bütün şartları kendisi için hazırlamış olduğu halde.

konuşmalarda ismi iki üç kez. ama kıvrak." Bu sözler bende muazzam bir sıkıntı yarattı. hemen bütün nakit servetini de bana miras bırakmış. Rüştüme kadar bu serveti benim adıma yönetmekle yükümlü olan babam.Nyanza Gölü'nün batı sahilinde Sonsuzluk duygusuna ilişkin bir eser. Büyükelçi. çeşitli yatırımlar konusunda M. Leonie Hala fazla kalabalık eden birçok eşya ve mobilyanın yanı sıra. yolun ortasında duracak adam da değildir. adaylığı düşünülmeden. en sağlam bulduğu. öldükten sonra açığa vurmuştu. bileğinin gücüyle gayet güzel bir mevki elde etti. bir an hareketinin sonuçlarını tartar gibi duraksadıktan sonra. size yararlı öğütler verebilir. özellikle de İngiliz devlet tahvilleri ve %4'lük Rus tahvillerini. çabalarının mükâfatı oldu. bana olan. Manevi Bilimler Akademisi'nde. ertesi gün miço olarak bir yelkenli gemiye bindirileceğimi haber vermişti. de Norpois'ya akıl danıştı. hatta yer yer keskin bir dille kaleme aldığı. de Norpois. Ayrıca şunu da biliyorum ki. "geliri pek yüksek olmasa . böylece. "Bu birinci sınıf tahvillerin. yazar müsveddelerinin." dedi M." Beni şimdiden. birkaç yıl sonra Akademi üyeliğini elde etmiş olarak gören babamın memnuniyeti. de Norpois. bu iki eseri sayesinde mükemmel bir isim yaptı. Bu yıl da o kadar önemli olmayan. sadece telaşlıları n. Bulgar ordusunda makineli tüfek konulu bir kitapçığı yayınlandı. çoğu düzenbaz olan numaracıların kazanmadığı başarısı da. bana kartını uzatarak söylediği şu sözlerle doruğa vardı: "Ona sizi benim gönderdiğimi söyleyip görüşün kendisiyle. henüz zirveye eriştiğini söyleyemesek de. de Norpois'nın. Kısacası. gayet olumlu bir şekilde geçmiş. Kısa sürede epey yol aldı. yaşarken hiç farkına varmadığım sevgisini. sanki M. düşük kazançlı tahvilleri önerdi. M.

en azından sermayenin düştüğünü asla görmeyeceğiniz güvencesi vardır. ben de bir süre borsa cetvelinde takip etmiştim onu. bu arada kendi servetinin üstünlüğünü de neşe ve huzur içinde aklından geçirmeden etmiyordu. .bile. estetik değere benzer bir şey atfeder gibiydi. Cazip fiyatlarla piyasaya sürüldüğünden. hatta kendilerine. serveti imrenilecek bir şey telakki ediyor. alegorik resimlerle süslenmişlerdi. "Evet. Buna karşılık. Sanki menkul kıy metlerin birbirleriyle aralarındaki ilişkiye. tefrika halinde okumuş olan bir abonenin geriye dönüp büyülenmiş gülümsemesiyle. öte yandan. bütün kapitalistler gibi o da. bir zamanlar karıştırdığım eski romantik kitaplar gibi katedral oklarıyla. varla yok arası bir mutabakat işaretinden başka bir iltifatta bulunmamayı incelik sayıyordu. benzer hisse senetleriyle kolayca karıştırılabilecek adlarını hatırlayamadığından. bir dergideki son romanı bölüm bölüm. kendinizden başka kimsenin bilmediğini sandığınız kitapları okumuş olan birinin tavrıyla." Babam birtakım eski tahvillerin. "Yakında piyasaya çıkacak olan hisse senetlerine para yatırmanızı tavsiye ederim doğrusu. Tahvillerin görüntüsüne hayran olmuştum. portföyünün "çok sağlam. ilginç. babamı. M." Babam neler satın aldığını kısaca söyledi. M." dedi. bir çekmeceyi açıp tahvillerin kendilerini gösterdi büyükelçiye. başkalarının daha düşük gelirlerini hatırı sayılır bulurmuş gibi yapmayı görgü icabı sayıyor. kendisi muazzam zengin olduğundan. ilginçti. çok zarif. hiç tereddütsüz tebrik etti. de Norpois. Aynı zamana ait olan her şey birbirine benzer. ama sahip olunan servet konusunda. Babam bu menkul kıymetlerin oldukça yeni ve pek tanınmayan birinden söz ettiğinde. çok ince bir zevkle tanzim edilmiş" olduğu konusunda. de Norpois'nın yüzünde belli belirsiz bir tebrik tebessümü belirdi.

benimki türünden zekâlara karşı duyduğu küçümsemeyi epeyce yumuşattığından. uzun . M. hiç tereddüt etmeden. Babam sonunda tedirgin oluyor. Ama M. dolayısıyla yanlarında özür dileyerek değindikleri ortak anıları olan iki meslektaşın -tıpkı iki kolejli gibi. nehir tanrıçalarının taşıdığı çiçekli. Notre-Dame de Paris ve Gérard de Nerval'in eserlerinin kimi fasiküllerini.farklı bir ortamda bulundukları zaman paylaştıkları özel tavırla yapıyordu.. okuyan kişiye de mutlaka geçeceğini düşünüyordum. mesleki alışkanlıklarından kaynaklanan ve başkasının giremeyeceği. Komisyon'un gelecek oturumunda desteklemeye karar verdikleri yararlı bazı önlemleri hatırlatıyordu. "Komisyon'un görüşünü sormayı düşünmüştüm. Karışmaması gereken bir konuşmayı bölmekten korkuyordu. nama muharrer Sular idaresi hisse senedidir. dikdörtgen çerçevesinin içindeki. yüz kaslarını kullanmada kazandığı o harikulade bağımsızlık sayesinde. bir zamanlar Combray'de bir gezintiden döndüğümde yazmış olduğum kısa bir mensur şiiri bulup getirmemi söyledi. Gerçekten de babam sürekli markiye. Combray'deki bakkalın vitrininde asılı halleriyle en çok çağrıştıran şey. duymuyormuş gibi görünüp dinlemeyi becerebiliyordu. de Norpois'ya. bu coşkunun. Bu yüzden. yaptığım her şeyle ilgili duygusu. Babamın meşguliyetlerine karşı son derece saygılı olan annem. tek kelime bile söylemedi geri verirken. de Norpois.. çekingen bir tavırla gelip yemek servisi için izin istedi. sonuçta. bunu da.bir dönemin şiirlerini resimleyen sanatçılar." diyordu M. Öyle bir coşkuyla yazmıştım ki onu. mali kuruluşların da istihdam ettiği sanatçılardır. Babamın şefkati. Ne var ki. de Norpois'ya ulaşmamış olacak ki. körü körüne bir hoşgörüydü.

pek olağanüstü bir cümle sayılmazdı muhakkak. hareket etmeleri de zor değil. fazla geriye gitmeye gerek yok. sadece tamamlar gibi. "Büyülenmiş olmalısınız. yine de Almanya ve İngiltere'ye yetişmek için daha çok şey yapmamız lazım. Kendimi göstermem için bana imkân veriyor. de Norpois'ya beğendireceğini düşünüyordu. "Bugün öğleden sonra Berma'yı seyretmeye gitti. yarım kalmış olan cümle. biraz hassassınız. Ama ben onu yatıştırdım. duyduğumuz viyolonsele tam istenen anda verdiği cevabın cümlecikleri gibi. henüz icra sırası gelmemiş bir çalgıcının kıpırtısızlığım o ana kadar korumuş olan aristokrat virtüözün çehresinden. . sizinle konuşmuştuk daha önce. "Söyle bakalım. Ben Mme Berma'yı Phaidra'da izlemedim. sakin. havalandırma yapılıyor. geçmişe ilişkin." dedi diplomata dönerek. hele onu ilk görüşünüzse. Babanız bu küçük kaçamağın sağlığınıza aksi tesir yapabileceğinden endişeliydi. umulmadık bir şaşırtıcılıkta sivriliyordu. O zaman. o ana kadar sessiz kalmış olan piyanonun. yirmi yıl öncesinin tiyatroları değil. daha birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bizden çok daha ilerideler. matineden memnun kaldın mı?" dedi babam. teknik ve esrarengiz ima tonunda. hayranlığımın beni M. Mozart'ın bir konçertosunda.gerekçelerden sonra. hatırlarsınız. zaten üyeleri şahsen tanıyorsunuz. tiz bir tonda. billursu bir belirginlikle. Koltuklar rahat sayılabilir. gayet tabii hiç tereddütsüz. Tiyatrolar artık. bir Komisyon oturumundan söz edermiş gibi. zannederim biraz zayıf. neredeyse fesatça. Komisyon'u toplantıya çağıracaksınız. Ama ondan önce gelen kıpırtısızlık sayesinde. ama daha farklı bir tınıda çıkıyordu: "Bu yüzden de." Kendi başına ele alındığında. sofraya geçtiğimiz sırada.

" "Çok iyi oynuyorsa daha ne istiyorsun?" "Mme Berma'nın başarısında kesinlikle payı olan şeylerden biri de. "rollerinin seçimindeki mükemmel .. Anlayışsızlığımı itiraf edişimin M." "Tabii. sonunda. Berma'nın fevkaladeliğini açıklamaya kendisini kışkırtmak için. bir şeyler kekeledim. arayıp bulamadığım kelimelerin yerine beylik ifadeler kullanmaya çalışmıyordum. kendimi M. bana bu gerçeği açıklardı. Siz de hayran kaldınız herhalde. Çok kısa bir zamanım vardı." dedi M. o da böylece sanatçıyı görme arzumu haklı çıkaracaktı.. onu konuşmanın dışında bırakmamak için anneme dönüp ev sahibesine karşı nezaket görevini özenle yerine getirerek. de Norpois. "Ama nasıl olur?" diye haykırdı babam. ondan arzuladığım gerçeği öğrenme çabasındaydım. Muhakkak çok iyi oynuyor. değil mi?" Benden bin kat daha zeki olan M. ama bunlar nelerdi? Bütün dikkatimi karmakarışık izlenimlerime yoğunlaştırmış. Sorusuna cevap verirken. gözlerin faltaşı gibiymiş. benim Berma'nın oyunundan çıkaramadığım gerçeğe vâkıf olsa gerekti. hayal kırıklığına uğradığımı ifade ettim. de Norpois'ya beğendirmek gibi bir düşünceden tamamen uzak. Peki. salonda senin gibi bir tek kişi daha yokmuş. Berma'yı tek kelimesini bile kaçırmadan dinlemişsin. de Norpois üzerinde yaratabileceği tatsız izlenime canı sıkılmıştı. niye o kadar fevkalade olduğunu anlayabilmek için can kulağıyla dinliyordum.ama harikulade olduğunu duydum. bunu iyi kullanıp sorularımı can alıcı noktalara yöneltmeliydim. "Zevk almadığını nasıl söylersin? Büyükannen anlattı. de Norpois. bu gerçeğin ne olduğunu bana söylemesini rica edecektim kendisinden.

hayal kırıklığına uğramadım. komşusunun." Havuçlu soğuk dana eti.neredeyse bir müzisyen gibi çaldığı diyeceğim . Vasat rollerde oynadığı pek enderdir. ama bu ilgiye bazı açıklamalar bulma ihtiyacı içindeydim. Phaidra rolüne girişmiş. John Bull'un2 demeyeceğim. hayatın bölünmezliği içinde gözlerime. boy gösterdi. Berma oynadığı sürece. Asla aşırı gözalıcı renkler. kostümleri ne kadar sade. . seçmemişti. mutfağımızın Michelangelo'su tarafından. ince zevkine yapılan bu övgülerde kendine mantıklı bir gerekçe bulmuş olmaktan hoşnuttu. kulaklarıma sunduğu her şeye. İşte bakınız. saydam kuvars kütlelerine benzer." diyordum kendi kendime. "Doğru. hiçbir şeyi ayırmamış. 2 İngiliz ulusu veya tipik bir İngiliz. bu ilgi. kendine mal etme gücüyle bu övgüleri kendine çekti ve sarhoş bir adamın. temsil bittiğinden beri giderek artıyordu. bu sayede tam ve hakiki bir başarı kazanıyor. Zaten bu zevki. bir duygulanma gerekçesi bulduğu hareketlerine sarılışı gibi. bu yüzden de. ama Sam Amca'nın bayağılığı ona bulaşmadı. Ayrıca. oyununda da ortaya koyuyor.ve hayran olunacak şekilde oynadığı sesi!" ' Berma'nın oyununa ilgim. çünkü artık gerçeğin baskısına ve sınırlarına tabi değildi.zevkidir. "sesi ne kadar güzel. İngiltere ve Amerika'da sık sık başarılı turneler yaptığı halde. Hele o çok güzel kullandığı . jöleden dev kristaller üzerine yatırılmış olarak. çünkü en azından Victoria çağı İngiltere'sine haksızlık etmiş olurum. sanatçının sadeliğine. kıyafetlerinde. Phaidra ne kadar zekice bir seçim! Yo hayır. eşit yoğunlukta yönelmişti. abartılı haykırışlar göremezsiniz onda. bağırıp çağırma yok. dört elle sarıldı onlara.

kâh ifade yeteneğiyle sivrilmiş bir diplomatın kısa ve özlü cümlesini aktarıyordu. birinci sınıf bir aşçıbaşınız varmış. çok parlak bulduğu sözlerden çok farklı gelmiyordu bana." Gerçekten de Françoise." M. "Kolay bulunur bir şey değil." . onun için bu iki tür cümleyi ayıran ölçüt. mesela böf strogonofla karşı karşıya görmek isterdim kendisini. de Norpois. en iyilerinde bile: Jölesi tutkal kokmayan. harikulade! Rica ederim. hariciyedeki arkadaşlarına sık sık ziyafet çektiği hikâyelerinden bazılarını sundu. mükemmel bir aşçıbaşı bulmanın ne kadar güç olduğunu biliyorum."Hanımefendi. yemeğin lezzetine kendisinin de bir katkısı olsun diye bize. onun kahkahalarla aktardığı sözler. tekrar gelmeme müsaade ediniz. kendisine yakışır zorlukta bir yemeği başarma hırsıyla coşarak. biraz daha jöle istediğini işaretle belirterek. Küçük farklılıklardan çoğunu kavrayamıyordum. Gerçek bir ziyafet bu bize sunduğunuz. nihayet önemli bir davetli onuruna. Benim sevdiğim eserler hakkında. "Sofracıbaşınızı bu sefer de bambaşka bir yemekte sınamak benim için çok ilginç olacak. "Siz bunu anlıyor musunuz yani? Ben. kâh uzun ve anlaşılmaz imgelerle dolu cümleleriyle tanınan bir politikacının söylemiş olduğu gülünç bir cümleyi. eti havucun kokusunu almış. de Norpois. Ama doğruyu söylemek gerekirse." dedi. itiraf ederim anlamıyorum. közde pişmiş dana eti. sırrını çözmüş değilim. benim edebiyatta uyguladığım ölçüte hiç mi hiç benzemiyordu. Ben yurtdışında bazı hizmetkârlar tutmak zorunda kaldığım için. biz bize olduğumuzda artık girişmediği zahmetlere girmiş ve Combray'deki benzersiz üslubuna ulaşmıştı. "İşte bunu bir restoranda bulamazsınız." dedi M.

bir hüküm. belagat veya tumturaklılığı ben kavrayamıyordum. Annem biraz daha alması için ısrar edince M. o sıralarda Doğu'daki hükümdarlığını hayalinden geçirmiyordu (biliyorsunuz oraya bir Avrupa kongresi tarafından getirildi. Kral Theodosius'la uzun bir görüşmeniz olduğunu okuduk. bunun iyi olduğu konusunda anlaşılabilir hiçbir sebep olmaması. herkesin düşündüğü şeyi söylemenin. benim için bu tür edebiyatı daha da esrarengiz kılıyor. de Norpois aldı ama beklenen iltifatın yerine. keskin gözlemci bakışıyla bir an salatayı taradıktan sonra. Anlayabildiğim tek şey. politikada çapsızlık değil. hatta bu hükümdarlığı. de Norpois bütün gazetelerde karşımıza çıkan birtakım ifadeleri etkileyici bir vurguyla kullandığında." dedi babam. M. üstünlük belirtisi olduğuydu. Annem yermantarı-ananas salatasına çok güveniyordu. niçin şunun kötü. . üstelik de tartışmalara yol açacak bir hüküm haline geldiklerini hissediyordu karşısındaki. diplomatik bir suskunluk içinde yedi ve düşüncesini bize bildirmedi. ender rastlanır bir yüz hafızası olan kral. sırf onun kullanımıyla.diyecek türden insanlardandı. kabul etmeden önce epey tereddüt geçirmişti)." demekle yetindi. "Gazetelerde. "İtaat ediyorum hanımefendi. tam bir ferman bu. en karanlık edebiyat türü haline getiriyordu. bir konuşmada bulduğu espri veya saçmalığı. salonun ön kısmında beni fark edince kendisini Bavyera sarayında birçok kereler görmüş olduğumu hatırlama nezaketini gösterdi. armalar bakımından Avrupa'nın en asil soyu olan soyuna tam denk bulmadığından. Ancak büyükelçi. ama ben de kendisine aynen karşılık verebilirdim: Önün bir cevapta. "Gerçekten de. farkındayım.

bu durumda da. hatta tahtta bile.gayet tabii tavsiye edilmesi mümkün olmayan. hayran . fakat Kral Theodosius'un göze alabileceği bir yolu camları kırmaktır. Ama itiraf etmeliyim ki beklentilerimi aştı.Bir yaver yanıma gelip Majestelerini selamlamaya gitmemi söyledi. Diplomatik geleneklerin kimi faydaları vardır tabii. bu darboğazdan nasıl kurtulacağı konusunda bir kaygı. nefes almanın mümkün olmadığı bir havasızlık ortamında yaşatmak gibi bir sonuç vermişti. ama bu cesareti neticede kesinlikle doğrulandı. kralın siyasi kavrayış gücüne tam bir güven duyuyordum. kesinlikle son derece ba şarılıydı. Eh. ama bu gelenekler." diye ekledi bana hitaben. biraz atakça olduğunu kabul ediyorum. Hiç şüphe yok ki. Ama yine de bunun söylenmesi gerekiyordu. kendi adıma. havayı temizlemenin bir yolu . kabul ediyorum." "Ziyaretin sonuçlarından memnun kaldınız mı?" "Son derece! Bu kadar genç bir hükümdarın. Ben. Gördüğünüz gibi. edebiyatın zararı yoktur. Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda yaptığı ve gayet yetkili bir kaynaktan öğrendiğime göre baştan sona kendisinin kaleme almış olduğu açılış konuşması. Tek kelimeyle usta işiydi. diplomaside. Üstelik bunu. özellikle böylesine nazik şartlarda. bu terim her ne kadar elçiliklerin kelime dağarcığında pek bulunmasa da. tabiatıyla. doğal olarak vardı. Söz bekleniyordu. onun ve bizim ülkelerimizi. "Evet. bu emri derhal yerine getirdim. herkesi büyüleyen bir letafetle ve anne tarafından kültürlü bir hükümdarlar soyundan geldiğini açıkça gösteren isabette ifadelerle yaptı. mesele uzun süre önce belirlenmiş. bu örnekte. iki güç arasındaki ilişkiler mükemmel duruma gelmişti. her yerde uyandırdığı ilgiye kesinlikle yakışır nitelikteydi. ülkesiyle Fransa'yı bağlayan 'akrabalıklardan söz ettiğinde.

mesele epey patırtı çıkardı. Orada harikalar yaratabilir. ben kendi adıma. ne de haber verildi. de Vaugoubert memnun kalmış olmalı.' Böylece bu olayda hiçbir sorumluluk kabul etmediğini açıkça belirtmiş. Aramızda kalsın. bir diplomatın kalbinin onunki kadar saydam olması gerekmez. gayet açık seçik bir biçimde." deyip hain bir tebessümle ekledi: "Asgari çabayı yasaların yasası kabul eden meslektaşlarımın rahatının bozulmadığını söyleyemem doğrusu. Fransa'yla yakınlaşma politikası yüzünden ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Vaugoubert'e gelince. çok duygulu. önemli bir terfi. bu beladan hiç de kurtulmak istemiyor. Kim olsa tanırdı zaten. Rahatlıkla teminat veririm bu konuda. kendisini bütün sanatkârlığıyla Farnese Sarayı ve ." "Yıllardır bu yakınlaşmayı hazırlamakta olan dostunuz M. kendisiyle çok görüşüp konuştum. ısrarla bir sürpriz olarak saklamıştı bunu. kendisini Roma'ya göndermekten söz ediyorlar. bence Vaugoubert hırstan tamamen yoksun olmakla birlikte. dostluğumuz yıllar öncesine dayanır.olunacak bir seçim yapıldı. ne kadar etkili olduğunu gördünüz. biliyorsunuz. altın kalpli bir insan olduğundan. Hatta eleştirilebilecek tek kusuru budur. duyduğuma göre bakan bu sürprizden pek hoşlanmamış. Ben kendi adıma hararetle alkışlıyorum. bu işe çok sevinecektir. herhalde çok da üzülmüştü. şöyle cevap vermiş: 'Bana ne danışıldı. âdeti olduğu üzre. Papalık Konseyi'nin adayı. pırıl pırıl bir kalbi vardır. Zaten başta dışişleri bakanı olmak üzere herkes için sürpriz oldu. Kendisine bu konuyu açan birisine. İtiraf etmek gerekir ki. benden çok daha genç olduğu halde. Buna rağmen. kendisini iyi tanırım. yakındaki kişilerin duyabileceği kadar yüksek bir sesle." "Üstelik de Majesteleri. ama epeyce büyük lokma.

" M. temsilcimiz aleyhine rezil. kervan yürür. Şüphesiz. Etkisi güçlüydü. kafa derisi dansı yaparak etrafında döndüler. daha da şiddetli bir vurguyla. "Ama tehlikeden haberi olan insan. o. fakat Kral Theodosius'un çevresinde. kiralık gazeteci müsveddelerinin hakaretleriyle de karşı karşıya kaldı. onun dinlendirilmesi gerekiyordu. değerli kişilerin nezdinde bir başka atasözünün. yırtıcı bakışları. "Güzel bir Arap atasözü vardır: 'İt ürür. Vaugoubert'in başına bir iş açmak için ne mümkünse denedi. M. Zira bu seçkin kimselerin kültürü. etkileyici bir tavırla." diye ekledi. Vaugoubert yalnızca kulis entrikalarıyla değil. daha sonra bunlar. de Norpois." deyişinin yerini almıştı. yazılarının sağlam ve bilgili görünmesi için şart 3 Berlin'de Alman Dışişleri Bakanlığı binasının bulunduğu cadde. Bir aydan uzun bir süre boyunca. bilinen bir atasözüydü. En azından kimse kendisinden nefret edemez gibi görünüyor. çünkü "pir aşkına çalışmak" kadar dayanıklı ve uzun ömürlü değildi. o yıl. . bu atasözünü orta ya attıktan sonra. bütün satılmış gazeteciler gibi korkak olduklarından. "rüzgâr eken fırtına biçer. bu hakaretleri elinin tersiyle geri püskürttü. de Norpois. üzerimizdeki etkisini ölçmek için durup bir bak tı. genellikle üç yıllık. ama bu arada. aptalca iftiralar ileri sürmekten de geri kalmadılar. Vaugoubert'in düşmanları. münavebeli bir kültürdü. yemeğe bir an ara vermemize sebep oldu. bütün tavsiyelerini uysallıkla yerine getiren bir perde arkası topluluk var ki.Carracci'lerin galerisi dekorunda rahatlıkla hayal edebiliyorum. de Norpois'nın Revue'deki makalelerine başarıyla serpiştirdiği bu tür alıntılar. iki kişiye bedeldir. Wilhelm Caddesi'nin3 neredeyse emrinde diyebileceğimiz. ilk aman dileyenler oldular.' derler." dedi M.

M. bana iyi politika verin.) Bu fevkalade kültürlü namı. 1871'den sonra millet meclisi binası olarak kullanılan saray 7 Viyana'da Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu meydan. .." idi. acıya ötekinden onbeş dakika fazla katlanmayı bilenindir" henüz Doğu'dan ithal edilmemişti.. 6 Roma'da 1870'e kadar adalet sarayı. zafer. de Norpois'nın sırası gelince şöyle yazması yeterliydi (kendisi de bunu yapmayı ihmal etmezdi): "Saint-James4 kabinesi tehlikeyi hissetmekte gecikmedi" ya da "Çift başlı monarşinin bencilce fakat becerikli siyasetini tedirgin bakışlarla izleyen Pont-auxChantres'da5 heyecan doruktaydı" veya "Montecitorio'dan6 bir panik çığlığı yükseldi" yahut da. Hatta bazı insanlar." Cahil okur. ki bunun da kusursuz örneği. Alıntılarla süslenmiş olmasalar bile M. alıntıların hesaplı kullanımıydı. İngiltere'yle bir anlaşmaya varmamızın ancak Rusya'yla ittifakı sağlamlaştırarak mümkün olduğunu belirtmek istediğinde. Petersburg'daki Rusya Dışişleri Bakanlığı. size iyi maliye vereyim. tereddütsüz yazmış olduğu şu sözlerden sonra. "Baron Louis'nin sık sık söylediği gibi. bu konuda eksik olan bütün coğrafya kitaplarında artık öğretilsin. bu terimlerden. ("Japonların dediği gibi. o dönemde hâlâ. kayıtsızlık maskesi ardına gizlenmiş gerçek bir entrika dehasıyla birleşince. üst düzeyde bir kültüre sahip olduğunu söyleten şey. de Norpois'nın Manevi Bilimler Akademisi'ne girmesini sağlamıştı.değildi. meslekten diplomatı derhal tanır ve selamlardı. iki rakipten. "Tamamen Ballplatz7 tarzındaki bu ezeli ikili oyun. Fransız Akademisi'nde de yeri olduğunu düşünmüşlerdi: "Dışişleri bakanlığı aklından çıkarmasın. Bundan da öte. bilemeyen öğrenci bakalorya sınavında kesinlikle geçirilmesin: Bütün yollar 4 5 Londra'da Dışişleri Bakanlığı.

Hatta. "iki . kasten ve işin içyüzünü bilerek kullandığını herkesin anlayacağı bir tonda telaffuz etmiş. Bu konuda oldukça ilginç bir olay dinledim. Vaugoubert heyecanını zaptetmekte güçlük çekmiş. kesinlikle güvenilir bir dostum kulağıma fısıldadı. inceliklerin altını çizerek konuşmayı yapmış. 'Öğrencinizden memnun musunuz. bütün niyetlerin.Roma'ya çıkarsa. babama hitaben. Hazır bulunanlar arasından birçok kişi. Kesin olan bir şey var ki." diye devam etti M." "Kısacası. hafifçe Vaugoubert'e dönmüş ve Oettingen'lerin o büyüleyici bakışını üzerinden ayırmadan o gayet iyi seçtiği. sevgili Marki?' demiş. Kibarca bir açılış konuşması bekliyordu (son yıllardaki bulutlardan sonra. bu zaten çok güzeldi). konuşma sanatında büyük bir ustalığa sahip olan kral. yemekten sonra. yarattığı etkiyi anlamanın mümkün olmayacağını ısrarla belirtti. netice itibarıyla konuşmanın en önemli yeniliği olan ve görürsünüz. hatta en büyük hayalinin hak ettiği mükâfatı. gerçek bir keşif olan 'akrabalıklar' kelimesini. de Norpois. mükemmel telaffuzuyla. kendisine bir ölçüde hak verdiğimi itiraf etmeliyim. "Vaugoubert bu olayla kendi beklentisini de aşan. kısacası erişebileceği en yüksek mevkiyi elde edecek olan büyükelçimizin sevincini tahmin ederek. Paris'ten Londra'ya giden her yol da Petersburg'dan geçmek zorundadır. Majesteleri çabalarının. Majesteleri düzenlediği toplantıda Vaugoubert'e yaklaşmış ve alçak sesle. ama daha fazlasını ummuyordu. Bana anlatıldığına göre. daha uzun bir süre elçiliklerde yorumlara konu olacak 'akrabalık' kelimesine geldiği anda. gayet güzel bir başarı elde etti." diye toparladı M. de Norpois. bu konuşmayı okumakla. Kral Theodosius'un bütün kalpleri fetheden çocuksu iyi niyetini bir defa daha gözler önüne seriyor.

Bu konuda taraf tutmakla suçlanmam mümkün değil. çünkü ben bu tarz yeniliklere kesinlikle düşmanımdır. tatilde ne yapacağınızı düşündünüz mü?" "Belki oğlumla Balbec'e gideceğiz." "Evet." dedi babam." . çok cazip. Bismarck'ı kovan adam. Her gün böyle bir mücevher bulduğunu söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim. Ya siz hanımefendi. bilinmezliğe dalmak olur. Üzerinde durulan. bu da.ülke arasındaki. bir kelime aslında. "Her şeyden önce. daha da önemlisi. yirmi yıllık müzakerelerden daha çok yarar sağlamıştır. nankörce bir davranış. Zaten kralın tarzı bu. yavaş yavaş Bismarck'ın bütün politikasından da vazgeçebilir pekâlâ.neredeyse imzasını atmadığı diyecektim . getirdiği yeni sese bakınız. II.çok enderdir. sakınmadan söylediği bir sözle kendisini belli etmediği . Suçtan da öte. Bu seyahate sizinle birlikte çıkmayı çok isterim dostum. bütün Avrupa basını onu yazıyor. irticalen konuşurken. Theodosius'un renkli ifadesiyle 'akrabalıkları' daha da pekiştirmek konusunda böyle bir konuşma." "Evet. ama bakınız ne büyük sükse yaptı. uyan dırdığı ilgiye. Yirmi örnekten on dokuzunda tehlikelidirler. Alman imparatorunun son telgrafından hoşlanmamış olacağınızı düşünmüştüm. M. onun adına çok sevindim. de Norpois. bilmiyorum. Ama hazırladığı konuşmalarda. bir hata. üstelik de zırva diyebileceğim bir aptallık! Zaten bir dur diyen olmazsa." "Eşim belki gelecek yaz kendisini İspanya'ya götüreceğinizi söyledi beyefendi. "Ah! Hiç sormayın!" der gibi gözlerini havaya dikti. beni çok sevindiren bir proje.

ama gerçek birer işlenmiş mücevher olan Reims Katedrali'yle. hoşunuza gideceğini sanıyorum. eşsiz Paris Sainte-Chapelle Kilisesi'yle kıyaslanamaz. sevimli villaları olduğunu öğrenmenin üzüntüsünü yenerek. yağmurlu bir günde yapacak şey bulamazsanız. de Norpois gülümseyerek. Bahsini . özellikle Balbec Kilisesi'ni görmeyi çok arzu ediyor. yakınındaysanız. Çok sevimli villalar yapmaya başlamışlar." dedi babam. oldukça ilginçtir." "Dün Dışişleri'nin yemeğine gittiniz mi? Ben gidemedim. Tourville'in mezarını görürsünüz. Chartres Katedrali'yle ve benim favorim olan. "Hayır. hayalgücünü hiçbir bakımdan müjdelemez. ki bu da zaten son derece soğuk bir üsluptur ve taşı dantel gibi işleyen gotik mimarların zarafetini." dedi M. görülmeye değer. daha çok da orada kalışımızın yorgunluğu sağlığını bozar diye korkuyordum biraz. "itiraf etmem gerekir ki çok farklı bir davet uğruna gidemedim.’’ 'Ta! Bu bilgiyi. Balbec Kilisesi." "Balbec Kilisesi harikulade bir kilise. oraya girebilirsiniz. Ama sorabilir miyim. niçin Balbec'i seçtiniz?" "Oğlum o yöredeki bazı kiliseleri. durumunun gerektirdiği konfor ve koşullarda yaşamasını sağlayacak mükemmel bir otel yapılmış kısa bir süre önce. Balbec'in güzelliklerinden birinin."Ya! Balbec hoştur. değil mi beyefendi?" diye sordum. kulakardı etmeyecek bir hanıma muhakkak vermem gerekiyor. birkaç yıl önce uğramıştım. Ama öğrendiğime göre." "Ama Balbec Kilisesi'nin bir bölümü Romanesk değil midir?" "Gerçekten de Romanesk'tir. Yolculuğun. "Fena sayılmaz.

. Babamın sıkıntılarını önce annem algılardı.. Çünkü Swann'ın çok sayıda erkek. Annem yine de. bizden önce yurtdışında duyulması gibi. irkildi. boşbo- . "Tanrım. onun gibi zeki bir adamda. güzel Madame Swann'ın. Hatta bence Swann memnuniyetini biraz fazla gösteriyor. nasıl söylesem. cumhuriyetçi sosyeteden kadınlar. de Norpois'ya orada kimlerle karşılaştığını sordu. saflıkla perdelenmiş bir incelikle. "Gerçeği tam olarak yansıtmak için. ama karıları o gece rahatsız olduklarından gelememişlerdi. babamın biraz sonra canını sıkacak bir şey karşısında. M. Etrafına yönelttiği bakışların tatlılığı ve ağırbaşlılığı. "şunu da eklemem gerekiyor: Oraya giden kadınlar da var. Swann'ın. Kim bilir? Belki bir gün politik veya edebî bir salon olur. ama." Annem. Sanki iftihar edilecek bir şeymiş gibi ikide birde. hâlbuki öyle değil. Birkaç evli erkek de vardı." diye cevap verdi büyükelçi. fazla ileri gitmek. Karısının gelecek hafta evlerine davetli olduğu.. bu bakışlardaki fesatlığı yumuşatırmış gibi yapıp. onun adına telaşlanırdı. üstelik yakınlığından hiç de gurur duyulmayacak kişileri sayarken öyle bir densizlik. Bana öyle geliyor ki. babamdan daha süratli bir duyarlılığı olduğundan. Swann'ların ne tür misafirleri olabileceğini merak ettiğinden. belli etmemekle birlikte.. ustaca abartıyordu." diye ekledi. tıpkı Fransa'yla ilgili birtakım kötü haberlerin. hatta hanım arkadaşı vardı." (Svan diye telaffuz ediyordu) "tabakasından ziyade. orası daha ziyade beylerin gittiği bir ev.duymuş olabileceğiniz bir hanımın yemek davetine katıldım. bu beni çok şaşırttı. neredeyse görgüsüzlük sergiledi ki. zevksizlik. Zaten onlar bu durumdan memnun görünüyorlar.. 'Bir tek boş gecemiz yok’ diyordu. tam bir sonradan görme gibi..

o durumda da. hatta çoğu olmasa bile. eşini ziyaret etmek istediğini söyleyişini görünce. ki o da koca bir martaval. Her şey bir yana. böyle kibar. Bu hanım Mme Swann'ı evine kabul etmeyi reddetmekle kalmayıp. Swann bu çevrede kendini kaybolmuş gibi hissediyor olsa gerek. bir kestaneli puding daha mı? Bu Lucullus'a yaraşır ziyafetten sonra kendimi toparlamam için Karlsbad'da bir kür fazla olmayacak doğrusu. Swann'ın son derece zengin. hem de çok güldüm. Kadının servetinden bahşedildi. Her neyse. hem çok şaşırdım. en hafifinden çok karışık diyebileceğimiz bir çevre için böyle çaba göstermesi. en seçkin çevrelerde aranan bir adamın. o kadar fazla sayıda. kocası. şunu diyebilirim ki. muhtemelen koyun gibi onun izinden gidenler olurdu. itiraf etmeliyim ki. Swann'ın. üstesinden gelinecek çok fazla direnişle karşılaşacağını düşünmüştür. hanım arkadaşlarının hepsi. Evliliğinin hoş karşılanmadığı kesin. Ayrıca. Belki Swann.Madame Swann'la ilişkiye girme fikrine tamamen karşı çıkmayabilirdi. Katiyen! Zaten kocası o durumda düelloyu kabul etmeyecek adam değildi. dostları ve tanıdıkları da aynı şeyi yapsın diye enikonu bir kampanya yürüttü. Paris'in kalburüstü kişilerinden herhangi birinin Madame Swann'a bir saygısızlık ettiğini söylemek istemiyorum. işin en garip tarafı. bu onun alışık olduğu bir dünya değil . ziyaretinden ötürü hararetle teşekkür ettiğini. izin verirlerse Madame Swann'ın. bütün bunlar hoş görünmedi. üstelik de son derece seçkin insan tanıdığı halde. Ben Swann'ı çok eskiden tanıyan biri olarak.. mali bakımdan en güçlü kimselerden biridir. fevkalade bir evlilik yapmış bir halası vardır. bir tanesi var ki çok da soylu bir hanımdır .ğazlık etmiş olmak istemem ama. Ama duyduğuma göre.. Ne. Swann'ın bu yolda bir girişimi olmamış. ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürüne.

söz aramızda. Swann da ondan geri kalmıyormuş. hayatlarının bir cehennem olacağını sanıyordu herkes. bir melek kadar yumuşamış gibi görünüyor. Tabii ki. Zaten kadın sürekli kavga çıkarıp huysuzluk ettiğinden. Kadının uçarı olmadığını söylemiyorum. Swann'ın bir gün gelip kendisiyle 8 Molière'in oyunu: Le Cocu Imaginaire (Hayalî Boynuzlu). belki de M. her defasında kızının kaçırılmasını bir tesadüf sanıyor. gidip bunu cümle âleme ilan etmesini beklemiyordu. kadının oldukça çirkin şantaj manevralarına başvurduğu da doğru. Bütün inceliğine rağmen bir o kadar da saf olan zavallı Swann ise. de Norpois'nın sandığı kadar tuhaf değildi. Evlenmelerinden önceki yıllarda. Bütün kocaların tercih etmeyeceği bir tarz olsa da. hiç kimse Swann'ın ne olduğunu (Molière'in kullandığı kelimeyi bilirsiniz)8 aşağı yukarı bilse de. Swann ne zaman bir isteğini yerine getirmese. Hâlbuki zannedildiği kadar yanlış bir tespit değil bu. Odette. bu kadını çok uzun zamandır tanıyan ve hiç de aptal olmayan Swann'ın. Gelin görün ki. ne yaptığını bilmediğine de inanmıyorum. Bununla birlikte. tam tersi oldu. amacına ulaşıp Swann'la evlendiği gün. zaten. tahmin edebileceğiniz gibi hiç durmayan fesat dillere bakılırsa. artık hiçbir şeyin kadını durduramayacağını. kızını babasından uzaklaştırıyordu. gerçeği görmek istemiyordu. buna rağmen karısının mükemmel bir eş olduğunu söylemesi mübalağalı bulunuyor. ." Bu değişiklik. Swann'ın mutsuz olduğunu sanmıyorum. Mme Swann'ın kocasını kendi tarzında sevdiği inkâr edilemez.açıkçası. Swann'ın karısından söz edişi çok şakaya alınıyor. Ama kadın Swann'ın kendisi için yaptıklarına minnet duyuyor ve herkesin korktuğunun aksine. hatta alay konusu oluyor.

bu can sıkıcı. üstelik çocuksuz olarak evlenmiş olan. yüzünde. yılgın bir tavırla. evlilik düzeninin. bende bu şans olduktan sonra." diye cevapladığını görmüştü. olur olmaz tekrarlayıp duruyordu. "Sence çok iyi etmemiş mi. "Ben kötü demiyorum. "Ne de olsa. Kısa bir süre önce. ne zaman saygıdeğer bir adamın metresiyle evlendiğini artniyetle Swann'a haber verecek olsa. Odette'i hırçınlaştıran şeyin bu küçük düşme duygusu.evleneceğini düşünmemişti. yani yeni bir düzenin. "Erkeklerden her şey beklenir. de Norpois'dan daha derinlemesine muayene yapan biri. Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndaki balolara davet edilen bir arkadaşının. Ve böylece. "Korkmayın." dediğini duymuş ve bu karamsar özdeyişin derinliğinden çok etkilenerek kendisine mal etmişti. sergilediği çekilmez kişiliğin asıl kişiliği olmadığını. kırıp dökmez." özdeyişinin. gündelik. hepsi o kadar adi ki. bu utanç olduğunu. heykeltıraş bir kadının. ama kesinlikle organik olmayan tatsızlıklara neredeyse sihirli . M. doğrudan sorgulayıp. sonucu. çaresiz bir hastalık olmadığını şüphesiz teşhis edebilir. Swann'ın ters ters. mesela kendisinin Swann'la beraberliğinden daha kısa bir beraberlikten sonra. ona gençliğini adamış bir kadın için böyle bir şey yapması çok hoş değil mi?" diye sorduğunda da. herkes istediğini yapar." dermiş gibi bir göz kırpışıyla ifade bulan iyimser özdeyişin pabucu dama atılmıştı. artık nispeten saygı gören. "Seven erkeğe her şey yapılır. Hatta Swann'ın öfkelendiği zamanlar söylediği gibi onu büsbütün terk edebileceğini bile düşünüyordu. Odette'in hayatını o zamana kadar yönlendirmiş olan. Swann'ın buz gibi bir sessizliğe büründüğünü. Bu arada Odette arkadaşlarının. hiçbir şey imkânsız değildir." der gibi. hepsi o kadar salak ki. Swann'ın tutumuyla ilgili neler düşündüğünü de kendisine dert ediyordu.

anne babamızın alışkanlığına benzer hoşgörülü. bir kız kardeşin. aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın. diğer bütün insanların görmezden geldiği veya alay ettiği. buna rağmen. Odette örneğinde. özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini. çok iyi tanırdı. Hemen hemen herkes bu evliliğe şaştı. incelemeleri . kökleri yine de kişiliğinde olduğundan. dostça şakacı bir alışkanlık kesbettiği için. o kadar ki. bizim için zamanla dev boyutlara ulaşmasını doğal kabul edebilir. şunu fark etmek mümkündü: Pek tabii. asıl şaşırtıcı olan budur. eski ilişkilerde. öyle görünüyor ki. Odette için terzisinin ismi kadar bildikti. çok az insan kavramıştır. sadece bir metresin. Vermeer ismi.bir şekilde. Bu özelliklere. Bununla birlikte. bir kadın zamanla bu özelliklerimize karşı. Swann yazarlık yaptığında. Bir insanla aramızdaki bağlar. bizim kendi alışkanlığımıza. Odette'in bunları fark etmesi daha kolay olmuştu. Swann'ın bazı kişilik özelliklerini. kendilerinin gördüğü varlıkla aynı olmayan bir varlığın. süratle son vereceğini kolaylıkla kestirebilirdi. o insan bizim bir kusurumuzu yargılamak için bizimle aynı görüş açısını benimsediği zaman kutsallaşmış olur. aile sevgisinin tatlılığına ve gücüne yakın bir şeyler bulunur. fazladan bir kişi. aslına sadık ve sevilen suretini hayalinde taşıdığı özelliklerini. Yine pek az insan. Swann'ın zekâsını hiçbir zaman tam olarak anlamadığı halde. hatta değiştirmeyi en çok istediklerimize bile öyle sıkı sıkıya bağlıyızdır ki. kişiliğiyle olduğu kadar zekâsıyla da ilişkiliydi. Şüphesiz. hiç değilse bütün çalışmalarının başlıklarını ve bütün ayrıntılarını bilirdi. bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı. Swann'ın bu tuhaf özelliklerinden bazıları vardı ki.

Verdurin'lerde her şeyden çok değer vermeyi öğrendiği bir şeyi yapma. Odette'in bunu istemesinin sebebi. yani bir salon sahibi olma imkânı bulacağını düşünüyordu. o sıralarda. tüm hayaller gibi. "Mlle de Montmorency'yle evlenirsem M. böyle bir evlilik çerçevesinde söz konusu kişinin kafasında kurduğu hayaller. solup tamamen silinmemek için. onun Swann'da en çok beğendiği özelliklerin bunlar olmasıydı. Bu tür bir evliliği gülünç bulan. ama bu özellikleri de Swann'a daha ait oldukları için beğendiğinden. şaşaalı bir evlilik yaparak konumunu sağlamlaştıracağını. bu topluluklardan birinin veya diğerinin üyesi olma ihtimali kendisini katiyen . Paris'in en gözde erkeklerinden biri haline geleceğini düşünmüştü. bu özelliklerin. İnsan. bütün bunlara ek olarak. Jockey Kulübü'ne veya Fransız Enstitüsü'ne girmek istemesine sebep olan kişilerin hiçbirisini yirmi yıldır görmüyorsa. dışarıdan beslenmeye muhtaçtır. belki de yazılarında bu özellikleri bulmak istemekte haksız sayılmazdı. Ama ülke değiştirir ve bir daha adını bile duymazsanız. kendileriyle ilgili olarak. size hakaret etmiş olan adamı küçük düşürmektir.yayınlandığında. Jockey Kulübü'ne girebilmek için kendini paralamış. bu tür sosyal idealleri olan insanların arasında. En büyük hayaliniz. o Swann ki. Bréauté ne der?" diye düşünen. Swann'ın daha canlı eserlerle nihayet parlak bir başarı kazanabileceğini. Swann'a. de Guermantes ne düşünür. Belki de. düşmanınız sonunda gözünüzdeki bütün önemi kaybedecektir. Ne var ki. onlara daha çok yer vermesini tavsiye ederdi. mektuplarında ve konuşmasında olduğu gibi fark edilmediğinden yakınırdı Odette. böylece kendisinin de. yirmi yıl önce Swann'ın kendisi de vardı.

tıpkı Mendel'cilerin yaptığı gibi ya da mitolojide anlatıldığı gibi bir melez tür yaratmaktan. Odette'le evlenme ihtimalini her düşündüğünde. çok özel bir mutluluk uğruna fedakârlık yapmak anlamına geldiğinden. Ayrıca belki de Swann. ne olursa olsun bir haz duyacaktı. kendisini başka soydan bir canlıyla.heveslendirmez. böyle uçsuz bucaksız bir gökler âlemi içerisinde gezineceğine. Ama Swann düşüncelere daldığı saatlerde. az çok cazip bir durumdan. genellikle en değerli evliliklerdir (gerçekten de. mutlaka. küçültücü evlilikten para evliliği anlaşılmamalıdır. bir arşidüşes veya bir yosmayla çiftleştirmekten. insanlar arasında ayrım yapmayı istememek de olsa). . çünkü kadının veya erkeğin satılmış olduğu. bir din değiştirme gibi. çünkü Odette. saraya damat olmaktan veya kendisine hiç yakışmayan bir evlilik yapmaktan. kendisini çok uzun zaman önce bu heveslerden manevi anlamda koparmıştı. o da Guermantes Düşesi'ydi. eninde sonunda kabul görürler. Odette'i karısı olarak gördüğü zaman. çok sayıda örneğe güvenmek. eski hayallerin yerine yenilerini koyar. istisnasız bütün evli çiftler. yozluğundan olmasa da sanatçılığından ötürü. kayınpederinin ölümüyle kısa zamanda Guermantes Düşesi unvanını alan Laumes Prensesi'ne götüreceği anı zihninde canlandırıyordu. sosyete heveslerinden vazgeçmek durumunda kalmadı. Odette ise aksine Guermantes Düşesi'ne hiç aldırmıyor. sadece kendisinin bir üstünde yer alan insanları düşünüyordu. Swann Odette'le evlendiğinde. Öte yandan. kendisini (üstelik snopluğu yüzünden değil) kaygılandıran bir tek kişi olmuştu yeryüzünde. kabulün sebebi gelenekler. uzun bir ilişki. Onları başka kimseye tanıştırmak istemiyor. onu ve özellikle de kızını. tıpkı bir inziva. bir hastalık. Küçültücü evlilikler. Zaten öyle olmasaydı değeri iyice artardı.

Odette'in Mme de Guermantes'a neler söyleyeceğini. başka kimse yokken. sosyeteye ilişkin tek hevesinin nasıl yasaklandığını. onu ve Gilberte'i. Guermantes Düşesi'ne tanıştırmaktı. dolayısıyla en imkânsız sandığımız sonuçları da doğuran nedensellik. Tanıştırılma sahnesini kendi kendine canlandırırken. Swann bunu kendi tecrübesinden bilmiyor muydu? İlk gördüğünde hoşlanmamış olsa da tutkuyla sevdiği ve artık sevmezken. kızını şımartarak kendisini nasıl gururlandıracağım kurduğunda. onu hızlandırmak isterken engelleyen arzumuz. Aksine.ama düşesin kendisiyle ilgili Odette'e. İleride. bazen de hayatımız tükendiğinde tamamlanır. ölürken. tıpkı tutarını keyfî olarak belirledikleri bir piyangoyu kazansalar. zevkini çıkaramayacağı bir zamanda olabileceği ihtimalini saklı tutsa . Swann'ın Odette'le evlenmesindeki amaç. hatta kelimelere döktüğünde. nasıl harcayacaklarını düşünen kişilerin titizliğiyle davranıyordu.bu kadar küçük bir şeye bunca önem vermesine rağmen . düşesin onları asla tanımayacağını düşünmesine sebep olacak kadar mutlak bir biçimde veto edildiğini göreceğiz. hatta gerekirse kimsenin haberi olmadan. Swann'ın karısı ve kızı adına arzuladığı. istediği kaynaşmanın.akıllılık etmiş olurdu. bütün . Swann'ın ölümünden sonra Guermantes Düşesi'nin Odette ve Gilberte'le ilişki kurduğunu da göreceğiz. üstelik Swann'ın. bazen ağır bir işleyiştir. duygulanıyordu. ancak arzumuz. hatta varlığımız tarafından daha da yavaşlatılan bu işleyiş. kendisinin hazır bulunmayacağı. Guermantes Düşesi'nin Gilberte'e göstereceği sevgiyi. Swann'ın içindeki. Eninde sonunda mümkün olan hemen hemen bütün sonuçlan. denebilir ki. Kararlarımıza eşlik eden hayallerin bu kararları teşvik ettiği ölçüde. Belki bu konuda geleceği fazla karanlık görmese. hayal edilen ayrıntılarda.

prens. öyle gerçekten. de Norpois. Swann'ın dostu olup olmadığını sordum. onlara borçlu olunan her şeyi almayı en iyi bilenleri. (yakışık almayacağı için) Mme Swann'ı nasıl bulduğunu Monsenyör'e sorma cüretini göstermemiş. değil mi?" diye sordu babam." diye ekledi." diye cevap verdi M. çünkü konuşmanın Swann'dan başka bir konuya geçmesinden korkuyordum. yakınlarından hiçbiri. tekrar babama dönerek. kendisine duyduğum saygıyı gururla ifade ederim. bazen aynı zamanda kamuoyunun hükümlerini (en haklı . bu saygının sınırlarını aşmadan size oldukça ilginç bir olay anlatacağım: Dört yıl kadar önce. umutsuzluğa düşen varlık ölmüşken evlendiği Odette'le evliliği. ölümden sonra gelen bir mutluluk. Muazzam çalışma gücünün ve özümleme yeteneğinin." diye cevap verdi M.konumumun zorlaştıracağı kişisel bir ilişkim olmamakla birlikte. prens. benim naçiz şahsıma dikmişti." "Ama Paris Kontu'na tanıştırılması mümkün olmamıştır herhalde. prenslerin ne yapacağı belli olmaz. "Doğrusu bilemiyorum. Ama konuşma sırasında tesadüfen adı geçtiğinde. izleniminin netice itibarıyla hiç de olumsuz olmadığını göstermekte bir sakınca bulmamış. "prensle . kendi hayati ortamlarıymış gibi. Tabii. neredeyse gözle görülmez diyebileceğimiz.her ne kadar resmî bir mevki değilse de .hayatını Odette'le geçirmeyi o kadar isteyen. adeta ölümünden sonra olacakların bir önbelirtisi değil miydi? Ben Paris Kontu'ndan söz açtım. Orta Avrupa ülkelerinin birinde. "Evet. de Norpois bana dönerek. "En şan ve şeref sahibi olanları. içinde rahatça yüzdükleri mavi bakışlarını. ama yanılgıya yer vermeyen işaretlerle. küçük bir tren istasyonunda Mme Swann'ı görmüş. "Tanrı biliyor. daha hayattayken.

sizin izleniminiz ne oldu?" diye sordu annem. konuşmayı Swann'lar konusundan uzaklaştırmamaya çalışarak. Sanki babama nezaket göstermek istediğinden. de Norpois. burnunun. Bergotte oradaydı. gerçekten önem verir gibiydi. "Aman Tanrım!" dedi M. M. hem nezaket icabı. yaşlı diplomatın mavi gözlerini yaşarttı. su götürmez bir gerçek. de Norpois. başını kibarca bana doğru eğerek." dedi M. (Kendi zekâm konusunda. aslında çok zeki bir çocuk olan Swann'ın sadakatini daima büyük bir teveccühle kabul ettiği." "Sayın büyükelçi. yeter ki birtakım bağlılıkları ödüllendirmek söz konusu olsun. "Evet. benim yaşımdaki bir çocuğun sorularına bile. fakat çok beğeniyor. sözlerinin her zamanki ölçülülüğüyle çelişen bir eski uzman şevkiyle cevap verdi: "Bence fevkalade!" Bir kadının yarattığı güçlü bir izlenimi itiraf etmenin (neşeli bir ifadeyle yapıldığı sürece) konuşma yeteneğinin özellikle beğenilen bir şekline girdiğini bildiği için. "Büyüleyici bir hanım!" "Acaba bu yemekte Bergotte adında bir yazar da bulunuyor muydu efendim?" diye çekinerek sordum. "Oğlum kendisini tanımıyor. Bismarck'ın. hem de meraktan. kavrayışına hayran olduğu duru bakışlarını bana dikerek." dedi annem. "Kendisini tanıyor musunuz?" diye sordu. o yaştaki insanlardan bu kadar kibarlık görmeye alışkın olmayan. Paris Kontu'nun ise.olanlarını bile) en az göz önüne alanlardır. küçük bir kahkaha attı ve birkaç saniye süren bu gülüşü. incecik kırmızı liflerle damar damar olmuş kanatlarını titretti. ona ait olan her şeye. de Norpois. genellikle beni kıvrandıran şüphelerden çok daha .

Avrupa haritasının köklü değişikliklere uğradığı. salt biçimin değerleri üzerine boş Bizans tartışmalarıyla bize her an. hatta temelden yoksundur. Bergotte'un tarzı bazen gayet hoştur. her yerde onca tehditkâr ve yeni sorunun çıktığı bir zamanda. . Kitapları temelden yanlıştır. hem içeriden. Bergotte benim kavalcı diye tanımlayacağım biri. inkâr etmiyorum. Ama sonuç olarak bir kavalcı. belki de daha büyük değişikliklerin arifesinde olduğu günümüzde. kabul edersiniz ki. Sağlam bir kurgusu olmayan kitaplarında çatı diyebileceğimiz şeyi katiyen bulamazsınız. kelimeleri ahenkli bir biçimde düzenlemekten daha acil işler var yapılacak. çünkü benim kendimden kat kat. Hayatın giderek artan karmaşıklığının okumaya neredeyse zaman bırakmadığı bu çağda. kavalı güzel çaldığını kabul etmek gerekir. epeyce özentili ve yapmacık olduğu halde. yeryüzünde en yüce bulduğum şeyin.) "Ben bu görüşe katılmıyorum. belli bir düzeye ulaşamamıştır. hem de dışarıdan çifte barbar istilasına uğrayabileceğimizi unutturan bir zekâdan daha fazla şey beklemeye hakkımız var.ciddi şüpheler uyandırmaktaydı içimde. onun beğenilerinin en alt basamağında yer aldığını görüyordum. ama bütün olarak baktığımızda oldukça zorlama.varsa da azdır . bununla birlikte. biraz önce bana gösterdiğiniz birkaç satırı daha iyi anlıyorum. kendiniz de bunun çocukça bir karalamadan başka bir şey olmadığını açıkça söylediğinize göre." (gerçekten söylemiştim. bu da pek fazla bir şey sayılmaz. değersiz ve pek cesur olmayan bir yazar.ama daha da önemlisi. Şimdi sizin Bergotte'a olan son derece abartılı hayranlığınızı göz önüne alınca. Hareket yoktur . ama çağımızda. bir yazardan. binlerce kat üstün gördüğüm. Bu beyefendilerin Sanat İçin Sanat dedikleri pek kutsal akıma küfür etmiş olduğumu biliyorum.

Sizin satırlarınızda. Affetmek. babalarımızın Apollon kâhini dedikleri . kütüphanenizin sevilen bir köşesine yerleştireceğiniz bir kitap yoktur. sıkıcı bir kitap gibi .Bergotte'un kitapları en azından sıkıcı değildir. eşsiz bir ustalık kazanmıştır. belirli bir üslubu yaratma sanatında. esasen tamamen yüzeysel. Ben onun böyle bir tek eserini görmedim. Bir yazar hoş birkaç havai fişek patlattı diye hemen şaheser damgası yapıştırıp ortalığı velveleye veriyorlar. üstelik kendi kitaplarından biri değil. bu kadar kendini beğenmiş. bilhassa gençlik günahlarını affetmek. Yazarları sadece kitaplarından tanımak gerektiğini ileri süren zeki kişiyi haklı çıkaran bir örnektir Bergotte! Kendi kitaplarına bu kadar aykırı. büyüklüğün şanındandır. bu kadar kasıntı. Ne de olsa. zamanında kendisini şair sanmış tek kişi siz değilsiniz. sizden başka kişiler de var. onun üstün niteliklerinin hiçbirinin olmadığını söylemem eminim sizi şaşırtmayacaktır. Şaheserler o kadar sık rastlanan şeyler değillerdir! Bergotte'un başarıları arasında. ilhamın kanatlandığı bir roman. Ba na gösterdiğiniz yazıda.ama hiç de öyle düşünmüyordum) "üzerine bir sünger çekmesem. haksızlık etmiş olurum. çünkü Bergotte. kâh kitap gibi. Ne var ki kusur şimdiden aynı kusur: tumturaklı kelimeleri art arda dizip ancak ondan sonra muhtevayla ilgilenme tersliği. Buna rağmen eserin. bu kadar terbiyeden mahrum bir kimse olamaz! Konuşması kâh bayağı. anlaşılmaz bir zihin. sizin bu yaşta daha temel kavramlarına bile sahip olamayacağınız. Son derece dağınık. Eşeğe ters binmek yani. deyim yerindeyse dağarcığında. yazarından kat kat üstün olduğunu da belirtmem gerekir. Bergotte'un kitaplarında bile. Bergotte'un kötü etkisi görülüyor. bütün o biçimsel çetrefillikler. yoz aydın incelikleri bana pek boş ve anlamsız geliyor. vicdanında aynı günahı taşıyan.

Şüphesiz. bazı sayfaları antolojilere alınmayı hak eden Cinq Mars'ı da yazmadı. bir zamanlar dehanın uçsuz bucaksız hacmini doldurabilecek şekilde genleşmişken. Vigny'nin aynı kusurunun insanı bıktırdığını anlatır. vaktiyle Combray'de birtakım pek basit duygularla veya Bergotte'u okuyarak. Bergotte bundan birkaç yıl önce. de Norpois'nın söyledikleri beni yıkmıştı. epeyce hırçın olmaktan başka pek bir seçenek bırakmadı (aslında bu. Ama Bergotte." Kendisine takdim ettiğim yazı hakkında M. zihinsel açıdan bir sıfır olduğumu ve edebiyatın bana göre olmadığını bir kere daha hissettim. bana da." diye ekledi babama dönerek. en yetkili. derhal kavrayıp keşfetmişti. hatırlamıyorum. (dışarıdan. Kırmızı Mühür"ü de. hiç şüphe yok ki. büyükelçinin yutacağı bir şey değildi. kendisine sağlanan kabın boyutlarından başka boyutu olmayan bir sıvı gibi. "Karşı karşıya getirilmemiz. ilginç olmanın da bir yoludur).türden. Aksine. bir yazı yazmaya. boş bir hayal yüzünden güzel bulduğum şeyi. bana çok değerli gibi görünen bir hayal âlemine dalmıştım. bir Viyana ziyareti yapmıştı. en zeki uzman tarafından değerlendirildiğinde) ne aşağılık bir durumda olduğumu göstermişti bana. öte yandan. M. hatta sadece ciddi düşüncelere kendimi vermeye çalıştığımda karşılaştığım zorlukları düşünüyordum. davet . benim orada büyükelçilik yaptığım dönemde. mensur şiirim yansıtıyordu. Loménie miydi. nesnellikle. M. gelip kaydoldu. şimdi büzülmüş. çökmüş hissediyordum. "Bergotte'a da. zihnim. Sainte-Beuve müydü. kendisini bana Metternich Prensesi tanıştırdı. ifade şekliyle daha da tatsızlaştıran bir adam. de Norpois benim sır f büsbütün yanıltıcı. de Norpois'nın onu bir anda kapatıp sınırladığı dar niteliksizliğin içine hapsolmuştu. üstelik söylediği şeyleri. Kendimi yıkılmış. Ama bu âlemi.

o da. heyecanımı gizlemem mümkün olmazdı. benimle birlikte onu da davet etme nezaketini ne dereceye kadar takdir ettiğini bilemiyorum. . Hatta bu onun yegâne mazereti. namussuzluğun da kabul edemeyeceğim bir derecesi vardır.şereflendirdiği Fransa'yı temsil ettiğimden. Hiç belli olmaz. evli bir aile babasına kıyasla büyükelçiliğin kapılarını biraz daha serbestçe açabilirdim belki. ahlakçı kesilen Bergotte'un. kendisine bir karşılık vermekten kaçındım. Ne var ki Bergotte tek başına seyahat etmiyordu. hiç de parlak olmayan düşüncelerimi göz ardı edebilirdim. özel hayatıyla ilgili." "Acaba Mme Swann'ın kızı da var mıydı bu yemekte?" diye sordum M. kıpırtısız ve aydınlığın ortasında. bu namussuzluğu iyice iğrenç kılan bir şey daha var. Bu sebeple.edilmek istiyordu.doğruyu söylemek gerekirse pek küçük bir ölçüde . salona geçtiğimiz bir andan yararlandım. çünkü adam aslında hasta bir tip. Bu soruyu sormak için. beyefendinin tarafından pek iyi bir gözle görüldüğümü sanmıyorum. sofrada. Her neyse. özel hayatında bu kadar düşüncesizlik. prenses tekrar rica etti. Ben yurtdışında. itiraf etmem gerekir ki. bir ölçüde . de Norpois'ya. ufacık günahlar için sıkıcı ahlak dersleriyle (ki bunların da bedeli bellidir) dolu kitaplarında. Bununla birlikte. sancılı kuruntuların. hatta açık söyleyelim. Başka insanlara oranla aşırı mutaassıp olduğumu düşünmüyorum. ayrıca. hastalıklı pişmanlıkların bitmez tükenmez ve laf aramızda biraz bayıltıcı çözümlemeleriyle. Bergotte'un netice itibarıyla. bekâr olduğumdan. Swann'ın. Eğer davet edilmeyi kendisi istemediyse tabii. fazlasıyla maneviyatçı. fakat yine bir sonuç alamadı. üstelik hanım arkadaşının da davet edilmesi konusunda ısrarlıydı. edepsizlik sergilemesi.

fazla güçlü bir duygunuzu incitmiş olmuyorum. annesine hiçbir zaman yetişebileceğini sanmıyorum. de Norpois. erkenden yatmaya gitti." "Ben Mile Swann'ın yüzünü daha çok beğeniyorum. ben de kendisini çok hoş buldum. birisi bize bu güzel kadınların birinden coşkuyla söz ettiğinde hemen onu âşık yerine koyup . çok zarif bir kızdır.M. evinden güzel bir ev olarak söz ettiğimi duyup. birkaç saniye boyunca. de Norpois. babasından şerefli bir sarraf. itiraf etmeliyim ki. karşısındakinin deli olduğunu henüz fark etmemiş olduğu an." M." "Anlaşıldı. on beş yaşlarında bir genç kız. aynı derecede şerefli başka sarraflardan ve aynı derecede güzel bir başka evden de aynı hevesle söz edeceğimi düşünen bütün insanlarla aynı durumdaydı. bir an hatırlamaya çalışır gibi durdu. sırf kendisini geçerken görürüm umuduyla Boulogne Ormanı'na gezintiye gidiyorum. yani." "Mile Swann'la Champs-Elysees'de. on dört. yemekten önce. sonra cevap verdi: "Evet. umarım bunu söylemekle. güzel kadınları seyretme zevkinin son derece doğal olduğunu. aynı derecede zeki başka bir adamdan. çok hoşlarına gidecektir. şimdi anlaşıldı! Gerçekten. Buna rağmen. Kendisini pek az gördüğümü belirtmeliyim. birlikte oyun oynuyoruz. benim Swann'dan zeki bir adam. Gördüğüm kadarıyla Swann ailesiyle yakından alakadarsınız. bir deliyle sohbet eden aklı başında bir adamın. ama annesine de hayranım. M. ev sahibimizin kızı sıfatıyla tanıştırıldığını hatırlıyorum. de Norpois bu sözleri söylerken. değil mi? Tabii. Belki de arkadaşlarına gidiyordu." "Ya! Bunu mutlaka söyleyeceğim onlara. pek hatırlamıyorum.

daha doğrusu Minerva'ya hatlarını veren ihtiyarın özelliğini edinmiş bir Olympos tanrısı gibi. belli belirsiz bir hareket yapar gibi oldum. Mme Swann nezdinde şüphesiz sahip olduğu nüfuzu benim lehime kullanacak olan bu önemli şahsa karşı içimde öyle bir sevgi canlandı ki. Benden başka kimsenin fark etmediğini sandığım. görünmez olarak bizzat Mme Swann'ın salonuna girerek ilgisini çekme. sözlerinin ve hareketlerinin başkalarına hangi ölçüde göründüğünü tam olarak hesaplayabilmesi aslında zordur. Ama benden Gilberte'e ve annesine söz edeceğini söyleyince (böylece. ona önemli bir kişinin arkadaşı olarak görünme.bu konuda şakalaşmanın. her şeyin korunacağını öngören zıt bir felsefe kadar doğru olmayabilir . tavırlarımızın ayrıntılarının. bir esintinin akışkanlığını. kırışık ellerini öpmemek için kendimi zor tuttum. benim hayranlığım karşısında minnetini kabartma. bunun bir başka benzer kelimeyle karşılaştırılmayacağım düşünürler. beyaz. terbiye icabı olduğunu biliyordu. tefrika yazarının her şeyin unutulmaya aday olduğunu ileri süren felsefesi. gelecekte kendisi tarafından davet edilmeye layık biri izlenimi yaratma ve ailesinin özel hayatına dâhil olma imkânı elde edecektim). Ama insanlığın binlerce yıllık tarihiyle ilgili olarak bile. zihnini meşgul etme. başkalarının doğumdan ölüme anılarının yayılmak zorunda olduğu alanı büyütüp dev boyutlara getiririz ve konuşmalarımızın. yumuşak. onu desteklemeye söz vermenin. sohbet ettiğimiz kişilerin bilincine nüfuz edemediğini. söyledikleri bir kelimeyi sonradan hafifçe değiştirirler. kendi önemimizi gözümüzde büyütmek korkusuyla. uzun süre suda kalmış izlenimi uyandıran. hele hafızada hiç yer etmediğini zannederiz. İnsanın. Suçlular da zaten bu tür bir varsayıma göre hareket ettikleri içindir ki.

kendisi bana orada rastlayabileceğim en sağlam destek olarak görünmüştü. M. hepimizin iyiliğim isteme eğilimindeydi. de Norpois'nın benden söz ediş şeklinin. ama büyükelçi gittikten sonra. anıların terkibinin benim tahmin edebileceğimden ne kadar farklı olduğunu görüp afalladım. "On yıl sonra bütün bunları kim hatırlayacak?" diye söz ederken. de Norpois'ya. Bununla birlikte. hele "şöhret anı”nı yaşayan bir şarkıcıdan bize. Gilberte'le annesine hayranlığımı bildireceğini söyleyince. Yazıtlar Akademisi raporunda. bir keresinde. üçüncü sayfada. Maspero'nun bir kitabında. Aynı gazetede. birkaç yıl sonra.pekala. beyefendi!" dedim M. benim "ellerini öpmek üzere olduğum bir anı" gördüğünden dem vurduğunu anlattılar. hoşgörülüydü. Duyduğum olağanüstü şaşkınlık. hatırlama ve unutuşun beklenmedik oranları konusunda beni aydınlattı. pek değeri olmayan bir şiirden söz edilmez mi? Belki kısacık insan ömrü için aynı şey geçerli değildir. günümüze eksiksiz gelmiş. de Norpois'nın misafir olduğu bir evde. insan dimağını oluşturan dalgınlık ve uyanıklığın. Bunu duyunca kulaklarıma kadar kızarmakla kalmadım. firavunlar dönemine ait. daha önemlisi. ahlakçı başmakale yazarı. "Böyle bir şeyi yaparsanız. hayatım size ait olur. ömür boyu size minnettar kalırım. sürek avına davet ettiği avcıların tam listesinin bilindiğini ilk okuduğum gün duyduğum şaşkınlığın aynısıydı. hem M. Ama şunu . bir olaydan. daha önemsiz bir olaydan. Asurbanipal'in İsa'dan on asır önce. zaten meslekten ve soydan gelen bir alışkanlıkla ketumdu. çünkü babamın arkadaşıydı. bir şaheserden. yıllar önce bir gece. genellikle. "Ah. Mme Swann'a benden bahsederseniz. hem de. Bu "dedikodu".

nasıl ki gelip geçenlere bakıp bayağılıkları konusunda anlaştığımız. insanın iç konuşmalarındaki görünmez muhatabına yönelik. dar açılı. Mme Swann'ı tanımıyorum. Ama daha bu sözleri telaffuz ederken. hoş bir biçimde aktardığımız bir yabancı. dürüstlük adına. olmayan bir ilişkiyle övünüyormuş gibi görünmemek için eklemiştim. Gerçekten de. Mme Swann'a tavsiye edilip evinde ağırlanmaktan daha basit. yoksa bir tanesini bile sağ bırakmazdım. çünkü ben insanı donduracak bir hararetle teşekkür etmeye başladığımdan beri." dediğinde. M. büyükelçinin yüzünden geçen tereddüt ve memnuniyetsizlik ifadesini ve gözlerindeki dikey. kayıtsızca. de Norpois'yı duygulandıracağını ve kendisine pek az zahmet." Bu son sözleri. o ana kadar konuşulan zatın (bu örnekte ben) duymaması gereken bir şey söylediği andaki bakışı. söylemiş olduğum.belirtmek isterim ki. dolayısıyla şüphesiz çok zor . cebini yoklayarak. içimi kaplayan minnet dolu sevginin yanında pek zayıf kalan."Ne yazık ki tabancam yanımda değil. M. bana ise müthiş bir mutluluk verecek bir müdahalede bulunmaya kesin karar vermesini sağlayacağını zannettiğim sözlerim. benzer zannedebileceğimiz izlenimlerimizi karşılıklı. aksine çok değerli. tam ona diğer muhatabın. daha kolay bir şey olmadığını bildiğinden ve benim için bunun. kendisine hiç takdim edilmedim. yanlamasına (bir cismin perspektif çiziminde cismin bir yüzünün uzaklaşan kenarına benzer) bakışı görmüştüm. de Norpois da bu sözleri duyunca. ansızın. belki de (bana kötülük etmek isteyen kişilerin bulacağı bütün şeytanca sözler arasında) onu bu müdahaleden vazgeçirecek tek sözlerdi. Derhal farkına vardım ki. artık gereksiz olduklarını hissetmekteydim. onu bizden ayıran marazi uçurumu görüverirsek.

birincinin etkisi de zaten şüpheliydi. evine giden bir kişi.olduğunu gördüğünden. evin hanımının gözünde bana kazandıracağı prestijin. benim sandığım kadar büyük bir felaket değildi. esrarengiz bir heyecan uyandırmadığından. adımın ve şahsımın. ifade etmiş olduğum. büyükelçi gönüllü olsa. ilk bakışta normal isteğimin ardında başka bir düşünce. birincinin etkisini herhalde pek artırmazdı. Çünkü bu gerçeklerin ikincisini öğrenmesi. şüpheli bir maksat. Dolayısıyla Mme Swann benim M. Mme Swann'ı yıllar boyunca her gün görebilir ve benden bir kez olsun söz etmeyebilirdi. oysa ben bir taşın üzerine M. bu kadar kabaca iletilse bile. taşı Swann'ların penceresine atardım. Ama M. de Norpois'yı tanıdığımı yazabilsem. benim merak ettiğim bir bilgiyi aldı ve babam aracılığıyla bana iletti. birkaç gün sonra. bir an bu sayede . hatta ve hatta Swann'ların nezdinde benim için zararlı olabileceğini fark edebilseydim bile. bu belki de. sonuçları ne kadar korkunç olursa olsun. de Norpois'nın üstlenmediği görevin zaten yararı da olmayacağını. kendisini bu görevden azletmez. bana göründüğü gibi efsanevi bir varlık olarak görünmüyordu ona. gereksiz bulmuştu. Böyle bir mesajın. kendisini tanıyan. Odette'in kafasında kendi hayatı ve kendi evi. Ama kimin için sorduğunu söylemeyi. Mme Swann'ın böyle bir şeyden hoşlanmayacağının kesin olarak bilindiğini düşündü. de Norpois'yı tanıdığımı ve kendisini ziyaret etmeyi ne kadar istediğimi öğrenmeyecekti. Bununla birlikte. yaratacağı olumsuz izlenimden çok daha güçlü olacağından emindim. geçmiş bir hata gizlendiğini ve herhalde bu yüzden de. Bu haberi hiçbir zaman iletmeyeceğini de anladım. kimsenin o güne kadar tarafımdan Mme Swann'a bir haber iletmeyi üstlenmek istemediğini.

üzerine su dökülen kupkuru bir çayır gibi bir yudumda içivermişti. en ince işlenmiş rollerinden biri olan Phaidra rolünün. bilinmeyen evinin ve hayatının içinde yer almasının hazzından vazgeçmezdim. mesela M. de Norpois'nın Berma'da bulduğu meziyetleri dimağım. en yüce tezahürü olduğu konusunda hemfikirler. tamamlanması gerekiyordu. tam anlamıyla samimi olmadığım düşünülebilir. daha sonra uzun boylu duracağız. babam akşam gazetesine bir göz attı. coşkulu bir seyirci topluluğu karşısındaki temsili. Chateaubriand'ın dehasına dair bir övgü okurlar veya eşit düzeye gelmeyi istedikleri bir büyük sanatçıyı hatırlarlar . böyle bir yorumla tamamen yenilendiğinde ve bu yorumun. kendisini besleyebilecek olan her şeyi derhal özümsüyordu. yazmış oldukları bir yazıdan hoşnut kalmamışken. Phaidra rolünü oynayan Mme Berma için. Fakat bir de çok sayıdaki yazarı düşünelim: Bu yazarlar. Gerçek bir tiyatro olayı denebilecek bu temsil üzerinde. saygın sanat hayatı boyunca kazandığı en parlak başarılardan biri oldu. umduğumun çok altında olduğu için. ben yine Berma'yı düşünüyordum. aralarında sanat ve eleştiri dünyasının önde gelen isimlerinin de bulunduğu. şimdilik şunu belirtmekle yetinelim: En yetkili ağızların hepsi. bu kavram tiyatroda duyduğum eksik zevke yaklaştı. eksiğinin bir kısmını tamamladı ve ikisinin birleşmesi öyle heyecan verici bir şey oluşturdu ki. kendi kendime haykırdım: "Ne büyük bir sanatçı!" Şüphesiz.Gilberte'in yanında. Onu dinlerken duyduğum zevk. "sanatın en saf. Racine'in en güzel. Babam bana gazeteyi uzatıp şu kısa yazıyı gösterdi: "Phaidra'nın." Dimağım bu yeni. de Norpois gittikten sonra. çağımızda şahit olma şerefine erdiğimiz en saf. sanatın. M. en yüce tezahürü" fikrini kavradığı anda.

" dedi babam. kendi eserlerine kattıkları Chateaubriand'ın harikulade sayfalarının anısının da bulunduğunu fark etmezler. İhanetten başka bir şey görmediği bir metresin aşkına inanan onca erkeği hatırlayalım. yaptığı şeyden zevk alması lazım. kendimi edebiyata vermemdi. zekâları. bazen de. aralarında bizi en mutlu eden bir tanesi var mıdır ki. "Bırak canım. önce gidip tam bir parazit gibi. asıl üzüldüğü. tekrar kendi eserlerini düşündüklerinde. güven verici bir hiçlik uman onca insanı hatırlayalım. başka bir komşu düşünceden. yazılarında ifade etmek istedikleri hüzne benzer bir hüznü yansıtan bir ezgisini mırıldanırlar) ve bu deha fikriyle öyle dolup taşarlar ki. babamın artık benim için diplomatlığı düşünmemesinden pek memnun kalmış gibi görünmüyordu. sonuçtaki tatminlerini belirleyen bütünün içinde. . Her gününü sıkıntı içinde geçirdikleri bir seyahatin bütününün güzelliğiyle kendinden geçen turistleri de düşünelim. ölümlerinden sonra cezasını çekecekleri hatalarını ortaya çıkardığında ise. Ve sonra söyleyelim: Düşün celerin zihnimizde yaşadığı ortak hayat içerisinde. eserlerine karşı duydukları iman gücüyle "Nihayet!" demekten kendilerini alamazlar.(diyelim ki Beethoven'in. Zannediyorum annem her şeyden önce kurallı bir yaşayışın sinirlerimin kaprislerini disiplin altına almasıyla ilgilendiğinden. hiç de kendilerinin yazmadığı. gelecekte erişecekleri şanı düşünen sanatçılar gibi). birazını da ona eklerler. yoksun olduğu gücün büyük bölümünü almamış olsun? Annem. diplomatlıktan vazgeçmem değil. artık onu ilk gördükleri şekliyle algılamamaktadırlar. değişmeli olarak bazen anlaşılmaz bir ölümsüzlük bekleyen (kaybettikleri ve hâlâ sevdikleri bir kadını düşünen avunmaz kocalar. aksine. "insanın her şeyden önce.

biz de rahat rahat yaşayıp gideriz. ben her gün kendimi henüz el değmemiş. bundan sonraki kısmının. öncekinden pek farklı olmayacağıydı. ama o gece bu sözler beni epey üzdü. hayatta kendisini neyin mutlu edeceğini anlayabilecek durumda. hayatımı mutlu kılacak olan şeyden söz etmekle. bundan sonra değişmesi zayıf ihtimal. onun yasalarına tabi olduğum şüphesiydi.Artık çocuk değil. bana korkunç acı veren iki şüphe sokmaktaydı içime. hayatımın aslında başlamış olduğu. daha da önemlisi. Zaman'ın dışında yer almadığım. Ne istediğini biliyor artık." Babamın sözlerinin bahşettiği özgürlük sayesinde hayatta mutlu veya mutsuz olacağım belli olmuştu. Dünyanın döndüğünü teorik olarak biliriz. tıpkı kendisinden ayrı tutmadığı için ona fazla değeri yokmuş gibi gelen tahayyüllerinin. Babamın umulmadık lütufları her defasında. Aslında birinci şüphenin bir başka şekli olan ikinci şüphe ise. Birincisi. ancak ertesi sabah başlayacak olan hayatımın eşiğinde sayarken. ama aslında fark etmeyiz. üzerine bastığımız toprak hareketsiz gibidir. sakalının üstündeki kırmızı yanaklarını öpmek için öteden beri öyle bir istek uyandırırdı ki içimde. bir editörü bir kâğıt seçmeye. Bu sefer. hasır çardağıma çekilip hayatlarını okuduğum zaman bu sebeple beni hüzne boğan roman kahramanları gibi. tıpkı Combray'de. Ama babam özellikle zevklerimin artık değişmeyeceğini söylemekle. bu isteğe sırf onun hoşuna gitmez korkusuyla boyun eğmezdim. Hayatta Zaman için de aynı şey geçerlidir. babamın bu uğurda bunca iyiliğini hak edecek kadar önemli olup olmadığını soruyordum kendi kendime. belki de bu tahayyüller için fazla güzel harfler kullanmaya mecbur ettiğini görünce korkuya kapılan bir yazar gibi. Romancılar Zaman'ın geçip gitmesini anlaşılır . yazma isteğimin.

" diye cevap verdi annem." dedi babam heyecanla. anneme dedi ki: "Üstat Norpois'nın sizin deyiminizle biraz 'beylik' olduğunu itiraf etmek zorundayım. Bu arada babam. temeldeki dürüstlüğü ve iyi eğitimi kanıtlayan bir şey. düşkünler yurdunun avlusunda günlük gezintisini güç bela tamamlayan. yirmi. "Artık çocuk değil. misafirimizle ilgili yapabileceğimiz eleştirilerin önüne geçmek maksadıyla. Paris Kontu'na soru sormanın 'yakışık almayacağını' söylediğinde gülmeye başlayacaksınız diye korktum." "Gayet tabii! Üstelik bu saflığına rağmen kibar ve zekidir. otuz yılı geçirtmek zorundadırlar. zevkleri değişmez artık. "Köyden giderek daha nadir ayrılır oldu. ansızın Zaman içinde kendimi göstermişti bana.. geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz. yazarın kitabın sonunda. bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik.. zannettiğinden de üstün bir kişi olduğuna annemi ikna etmek istiyordu.kılabilmek için." demekle. "bu kadar değerli ve bu yaştaki bir insanın." "Yok canım. henüz o bunak ihtiyar değilmişim de. çünkü muziplik küçümserken ne . duyduğum hüzün... annemin de M. kendisini Komisyon'da buradakinden çok farklı bir halinde gördüğüm için biliyorum. Bir sayfanın başında umutlarla dolu halde bıraktığımız âşığı. Sonunda temelli köye yerleşti.. Babam benimle ilgili olarak. vs." diye anlattığı roman kahramanlarından biriymişim gibi bir hüzündü. de Norpois'yı takdir ettiğini görmekten mutluydu. saflığını böyle korumuş olması benim çok hoşuma gidiyor. söylenen sözlere zar zor cevap veren. vs. büyükelçinin. özellikle zalim olan kayıtsız bir tonda. yelkovanların dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on.

." Françoise. 'prenslerin ne yapacağı belli olmaz. aynı zevkle göklere çıkarır. de Norpois'nın bu cümleyi nasıl söylediğini bulmaya. tavşanların belki de tavuklar gibi bağırmadığını söyledim. M. aynen öyle. "Nasıl demişti. öldürmesi gereken tavşana fazla acı çektirmeyeceğine dair söz almıştım ve henüz bu ölümle ilgili haberleri dinlememiştim. Françoise'ın uzun yıllar sonra bile hatırladığında "gülmekten ağzını toparlayamadığı". geçit töreninden sonra konuk hükümdarın tebriklerini ileten bir savaş bakam gibi. "Hiç böyle hayvan görmedim. annem. nasıl muzipçe bir yorum yaptı. Françoise olayın gayet iyi ve çok hızlı geçtiği konusunda teminat verdi. çok hoş. sanki dilsiz sanırsınız.' " "Evet. M. Ben zaten annemden önce mutfaktaydım. Ama büyükelçinin sözleri arasında en çok hoşlanılan.kadar büyük zevk alırsa.. Derin bir hayat tecrübesi olduğu belli.. tek kelime etmeden öldü. tavşanlar da tavuklar kadar bağırıyor muymuş." dedi. Mme Swann bütün o insanları nereden bulmuş acaba?" "Farkında mısın. de Norpois'nın iltifatlarını. Françoise cehaletime sinirlenerek. yemekten sonra gidip Françoise'a bu sözleri aktarmıştı. içten bir sevgi de." Hayvanların diliyle bir aşinalığım olmadığı için. 'daha ziyade erkeklerin gittiği bir ev diye?" İkisi de. Bressant'ın veya Thiron'un Maceracı Kadın'daki veya Monsieur Poirier'nin Damadı'ndaki bir tonlamasını taklit etmeye çalışır gibi. Çünkü barışçı fakat zalim olan Françoise'dan. kendisi için sarf edilmiş." "Swann'ların yemek davetine gidip orada sonuç olarak düzgün kimselere. memurlara rastlamış olması inanılır gibi değil. sanatıyla . "birinci sınıf aşçıbaşı" sözleriydi. Benim de dikkatimi çekmişti. "Görürsünüz bakalım. "Hatta tavşanların sesi daha da yüksektir. taklit etmeye çalışıyorlardı..

M. oralarda nasıl yemek yapıldığını görsün diye. ikisinin tek bir ortak özelliği bile olmadığı halde. zaten büyükelçi sıfatından da etkilenmemişti. ama annemin kapı arkalarında." Françoise mütevazı ve gerçeğe saygılı bir tavırla bu sözlerin doğruluğunu kabul etti. M. kendisini "aşçıbaşı" kabul eden birine borçlu olduğu nezaketle.-düşündüğünden (Françoise sürekli her yerde "kıskançlıklar" ve "dedikodular" görür.anlık da olsa . tıpkı bir zamanlar. de Norpois eve geldiğinde onu görmeyi çok istemişti." dedi annem Françoise'a. başka bazı insanların zihninde Cizvit veya Yahudi entrikalarının tuttuğu daimi ve uğursuz yeri işgal ederdi). sevinçli ve . "Benim gibi bir ihtiyarcık. O akşam Françoise'ın en ünlü restoranlardan kötü birer meyhane gibi söz etmesinden duyduğum zevk. Aslında söylediği kısmen doğruydu.ilgili sözleri dinleyen bir sanatçının gururlu sadeliğiyle. bunlar kafasında. "sonra hanımefendiden özür dilemek zorunda kalmamak için" mutfak penceresinden bakmakla yetinmişti. tiyatro sanatçılarının meziyetlerinin ünleriyle orantılı olmadığını öğrendiğim zaman duyduğum zevkti. dinçliği yüzünden "sanki Monsieur Legrandin" sanmıştı. M. birtakım büyük restoranlara göndermişti. bilmem ki. "Peki ama. pencerelerde durulmasından hiç hoşlanmadığını bildiğinden ve gözetlerse annemin ya diğer hizmetçilerden ya da kapıcılardan bunu öğreneceğini.zeki bakışıyla kabul etti. de Norpois'nın bir anlık görünüşünden de." diye cevap verdi Françoise (ileri gelmek fiiliyle ileri gitmek fiili arasında belirgin bir fark gözetmezdi)." dedi annem. "sizin soğuk dana etiniz ve sufleniz hiçbir yerde yokmuş. Annem onu bir zamanlar. "Büyükelçinin dediğine göre. tıpkı . de Norpois'dan söz edildiğinde. "nasıl oluyor da hiç kimse jöleyi sizin (canınız istediği zaman) yaptığınız kadar güzel yapamıyor?" "Neden ileri gidiyor." diyordu.

lezzetli. ama ağır pişmişti. ünlü aşçılar için. derin bir küçümsemeyi gizleyen bir tatlılıkla. "Öyle ya." "Cirro mu?" Françoise gülümsedi. değil beyefendi. Tam benim jölem gibiydi demiyorum. Royale Sokağı'ndadır. öylece masanın üstüne koyuyorlar. o da jölelerinin veya kremalarının üstünlüğünün sırrını açıklamayı beceremezdi (ayrıca istemezdi de). belirli günlerde orada arkadaşlarıyla yemekli toplantılara katılırdı. "A.kıyafet konusunda çok şık bir hanım. bilemiyorum. kolaylarına nasıl geliyorsa. Servis var mı orada." diye cevap verdi." (Françoise'ın lugatında sosyete. biracıdır. . orada herhalde yemek pişiyordur. çorbacı!" "Weber mi?" "Ah. Weber. Büyük restoranların aşçılarından söz ederek. Bununla birlikte. en kıskanç ve en kendini beğenmiş oyuncudan daha feci bir "dost" olduğunu fark ediyorduk. O Henry denen yer güzel tabii. sanatıyla ilgili bir adalet duygusuna sahip ve geleneklere saygılı olduğunu da şu sözlerinden anladık: "Yok." Françoise'ın bütün o saflığıyla. "Benim dediğim küçük bir restoran. sosyete hanımları gidiyor en çok. Nasıl şık hanımın ve şan sanatçısının açıklamaları bizim için fazla bir anlam ifade etmezse. ben iyi bir restorandan bahsediyordum. Zannedersem masa örtüsü bile yok orada.. "Yo hayır!" dedi Françoise. kibar fahişeler âlemi demekti). "pek alelacele pişiriyorlar onlar. Gaillon Meydanı'ndaki bu restoranı çok beğenir. restoran değildir. aşçımızın yemek tarifleri de öyleydi. şan konusunda büyük bir şan sanatçısı gibi. o zaman bütün suyu emer. benim dediğim restoranda gayet güzel. ama restoran değil orası." "Henry'de mi?" diye sordu. bize katılmış olan babam. "bir de her şeyi birlikte pişirmiyorlar.. Yine de şu café'lerden birinde yemek pişirmekten biraz anlıyorlar gibi gelmişti bana. Etin sünger gibi olması lazım. gençlere bu lazım. sufleler de bayağı kremalıydı. sade yemekler pişiyordu.

kumarda servet kaybedenler gibi altınla değil. annem ben yorulmayayım diye ziyaretlerimizi önceden (babamın çizdiği bir güzergâhın yardımıyla).. Ama öncelik sebebi evinin bizim eve yakınlığı olan. büyük bulvarların9 üstünde." Gurur ve saflıkla karışık bir hakkaniyetle sözünü ettiği restoran. oldukça uzak bir akrabamızın salonuna adım attığımız anda... Gilberte'e yazdığım mektubu bırakmaya. ziyaretlerimize kendisiyle başlamadığımızı yetiştirecekti. baharatlı çavdar çöreği almak için oraya uğrardı. Yılbaşı günü geldiğinde. biten yılla 9 Paris'te Madeleine ve Bastille Meydanları arasındaki bulvarlar. oradan Ecole-de-Medecine Sokağı'na dönmemiz onun için çok doğal olurdu. Ah. biraz geride. . Madeleine'den Saint-Augustin'e uğramadan onun oturduğu Jardin des Plantes'a gidip. arkadaşı amcama. semtlerine göre ayırmıştı. hemen koşup Champs-Elysees'ye.) "Hanımefendi bilir mutlaka. Swann'ların evinden birisi. akrabalık derecesine göre değil de. şekercimize gittim. elinde kestane şekerleriyle görünce korkuya kapıldı. sağ tarafta. mektubum ona verilecekti. Ziyaretler tamamlandıktan sonra (o gün akşam yemeğini onun evinde yiyeceğimiz için. annem en alıngan amcamın en yakın arkadaşını. büyükannem ayrıca bir ziyareti şart koşmuyordu). Amcam gücenecekti mutlaka. Çok iş yapıyordu.. önce annemle birlikte aile ziyaretlerine gittim. mektupta. o metelikler gökten yağıyordu sanki!" (Tutumlu Françoise parayı metelikle sayardı. ona yılbaşında bu mektubu göndermeye karar vermiştim. Café Anglais'ydi.Hâlâ da oldukça derli toplu bir yer. Arkadaşımın beni öyle üzdüğü gün. haftada birkaç kere ballı.

geciktirmeden uyaracağını umduğumu belirtiyordum. Phaidra rolünün maskesi altında itiraf ettiği arzuları. Berma. hiçbir şeyin yıkamayacağı kadar sağlam olacağını söylüyor. bu yüzü öpme fikri ve dolayısıyla isteği doğuyordu içimde. Eve dönerken Françoise beni Royale Sokağı'nın köşesinde. ben de kendime Berma'nın bir fotoğrafını aldım. kaşların kalkışını ve hep aynı olan birkaç başka fiziksel özelliği sergilemek zorundaydı. bu arzuların tatminini müthiş kolaylaştırıyor olmalıydı. Pius'un ve Raspail'ın fotoğraflarını aldı. hayal kırıklıklarımı unuttuğumu ve yılbaşı gününden başlayarak kuracağımız yeni arkadaşlığın. değişmeyen ve biraz eğreti yüzü. ki bunların kaderi de sonuçta. Akşam oluyordu. kendilerine cevap vermek üzere sahip olduğu bu yegâ ne çehresine bir zavallılık katıyordu. tatlı bakışıyla. bazı insanların yedeği olmayan. Sanatçının sayısız kişide uyandırdığı hayranlık. Zaten bu yüz kendi başına bana güzel gelmezdi. bu yüzde daima üst dudağın yukarısındaki küçük kıvrımı. cilveli. her şey. bir yanığa. biricik giysisi gibiydi.birlikte eski arkadaşlığımızın da yok olduğunu. kırgınlıklarımı. bir darbeye bağlıydı. bir sokak sergisinin önünde durdurup kendi yılbaşı tebrikleri için IX. bu harikulade arkadaşlığın güzelliğini olduğu gibi koruyabilmek için Gilberte'in iyi niyetle gayret edeceğini ve benim de yapmaya söz verdiğim gibi. gençliğini uzatan şanı. Berma'nın yılbaşı münasebetiyle vereceği temsilin afişinin asılı olduğu direğin önünde durdum. ona zarar verebilecek en ufak bir tehlike baş gösterdiğinde beni derhal. Nemli ve ılık bir . gerçekte de birçok genç erkeğe duyuyor olmalıydı. sahte bir saflıktaki tebessümüyle adeta hâlâ çağırdığı onca öpücüğü düşününce. güzelliğine güzellik katan. ama katlanmak zorunda kaldığı ve "kartpostal albümü"nün içinden. prestiji bile.

henüz bir geçmiş yokmuşçasına. kendisine yılbaşı dendiğini onun bilmediğini ve alacakaranlıkla birlikte. diğerlerinden bir uçurumla ayrılmadığı gibi. afişlerin asıldığı direğin etrafında esen tatlı rüzgârda. ortaya çıkışını hissetmiştim. değişmemişti. Gilberte yüzünden bazen uğradığım hayal kırıklıkları. Bu yılı ne kadar Gilberte'e adasam da. bildik nemini. eskisiyle aynı olduğunu hissettim. önsezisine kapıldım. yılbaşının diğer günlerden farklı olmadığı hissine. Bu yeni arkadaşlığın. kendilerinden habersiz.rüzgâr esmekteydi. hiçbir iz taşımayan o yeni dünyanın eşiğinde değildim. yılbaşını. benim için yeni olmayan bir şekilde sona erdiğini hissediyordum. el değmemiş bir talihle Gilberte'le yeniden tanışabileceğim yeni bir dünyanın ilk günü değildi bu. ama aralarında beni mutlu edebilecek tek tebrik. kalbim. farklı bir isim taktığı yeni yılların. eğer kalbim. Gilberte'ten birkaç satır yoktu. Bildiğim bir havaydı bu. Yaradılış'taymışçasına. artık yeni yıl tebriği almadıkları için değil. Anladım ki. yaşlılar o gün gençlerden farklıdır. Yaşlı insanların yılbaşı gününü yaşamıştım. hakkındaki özel fikrimle damgalamaya çalışsam da. Çeşitli yılbaşı tebrikleri almıştım. habersiz akışkanlığını tanımış. eski günlerin ebedî ve ortak maddesini. tıpkı yıllara yetişemeyen. çevresindeki evrenin yenilenmesini istiyorsa. demek ki o. Halbuki . eski dünyadan bir tek şey. onları değiştiremeyen arzumuzun. Gilberte'in beni sevmesi arzusu hariç. tabiatın kör kanunlarının üzerine bir din yerleştirilmesi gibi. Eve döndüm. nafileydi. gelecek için çıkarılabilecek bütün ipuçlarıyla birlikte yok olmuşçasına. Gilberte'in kalbinin de daha fazla değişmiş olması için bir sebep bulunmadığını düşündüm. kendisini doyurmamış olan. artık yeni yıla inanmadıkları için.

çünkü uzun uzun çalıştığı. bu uykusuz gecede bende yarattığı çarpıntıyı yatıştırmak için. ormanların derinliğinde" olduğundan daha hüzünlü olan av borusunun sesiyle şiddetlenen bir özlem uyandırıyordu. Yaşlanmış insanların hüzünlü yanı. çünkü Gilberte'e bir yılbaşı tebriği yazabilmiş. zaten bunun kendisi de o kadar farkındaydı ki. Berma'ya insanüstü. bende şehvetten çok zulmü hatırlatan bir heyecan yaratıyor. Büyük Perhiz'in üçüncü perşembesinde ve başka bayram gecelerinde. Yüzüne bir kez daha bakmak için.yeni bir şiddet ve beklenmedik bir yumuşaklıkla donatılmış biçimde her biri bu heyecanları kendi adına tatmış oldukları halde. sahnede seslendirdiği mısralar. bu bayram akşamında her zamankine göre daha geç saate kadar süren sokak sesleri beni uyutmadı. aşkımın yalnız hülyalarını ona aktararak onda da benzer hülyalar uyandırmayı ummuştum. "akşam. sönmüş olan mumu tekrar yaktım. her an kendisine aşkın nefasetini hatırlatıyordu. içkili bir küçük kahveden duyulan ve şiirsel olmadığı için. Geceyi zevk içinde bitirecek olan bütün insanları. Yattıktan sonra. yazmayı bile düşünmemeleridir.aslında gençtim henüz. belirsiz bazı zevkler vermelerini ve aynılarım ondan almalarını engelleyemediğim o erkekler tarafından şüphesiz şu anda okşanmakta olduğu düşüncesi. Berma'nın belki aşkı düşünmediğini bile ileri süremiyordum kendi kendime. av borusunun. Bu düşüncenin. etkisizliklerini öğrenmiş oldukları bu tür mektupları. ilanını gördüğüm bu akşamki temsilin sonunda herhalde gidip Berma'yı alan sevgiliyi. aşkın gayet iyi bilinen heyecanlarını . şaşkın bir hayranlık içinde bulunan seyircilere gösteriyordu. belki de sefihler güruhunu düşünüyordum. Bu yüzün. O anda ihtiyacım .

bu söz söyleninceye kadar. Gilberte'ten birkaç satır değildi belki de. yakınındaki konaklardan daha güzel. yüzyıldan kalma bir bina olabileceğim hiç düşünmemiştim. Huzursuz bir uykuya dalmış olan yeniyetmeliğim. kartondan kesilmiş gibi durması ve Orpheus Cehennemde operetinden bir dekoru hatırlatarak bende ilk kez bir güzellik izlenimi uyandırması yüzündendi. hayat karmaşasında bir mutluluğun. o da. Gabriel'in yaptığı sarayların. Böyle havalarda. bu pis semtlerin en yeni binalarıyla aynı dönemde yapılmış olmadığını öğrensem. pembe evler. hiç değilse Trocadero Sarayı'nın üslubunu daha üstün buluyor. Hâlbuki onu görmeye ihtiyacım vardı.olan şey. aynı anda olmasa bile birbirini takip eden . Gabriel'in saraylarından biri. ay ışığıyla gerçekdışı bir görünüme bürünmüş olan sütunlarının. hatta başka bir döneme aitmiş gibi göründüğünü söylesem yalan olur. hava kararmış olduğundan. ertesi gün için bir randevu umudunu bize verecek veya öldürecek olan sözü bekleyişimiz. çok şaşırırdım. kaygı ve talep. daha eski sanıyordum. hareketli ve hafif bir gökyüzüyle kuşatılmıştı. XIV. çünkü yüzünü bile hatırlayamıyordum artık. Sevdiğimiz kişiye bakışımızdaki arayış. onu gerektiren arzuyla tam olarak çakıştığı pek enderdir. bana. Bu arada Gilberte hâlâ Champs-Élysées'ye gelmiyordu. bir tek kere beni durdurup uzun uzun baktırmıştı. aynı şekilde. gezindiği semtin tamamını aynı rüyayla sarmalıyordu. İsteklerimiz hep iç içe geçtiğinden. Louis döneminin şaheserleri olan Saint-Martin ve Saint-Denis kapılarının. Endüstri Sarayı'nın olmasa bile. Suluboya! Ressamları Sergileri çok rağbette olduğundan. geçtiğim sokaklardaki zarif. Royale Sokağı'nda XVIII. Havanın güzel olduğu günlerde yine Champs-Elysees'ye gidiyordum.

sayısız çekilmez insanla karşılaştıkça. Acılarının nesnesini gözlerinde canlandıramamanın yetersizliği içinde. Nihayet. şekerci kadının. sevmediğimiz zaman hareketsiz kıldığımız bin şekline. M. Ancak. canlı bir insanın normal olarak. onun fotoğrafları hep bozuktur. atlıkarıncanın başındaki adamın. bütün duyuların bir arada harekete geçtiği. aksine kıpırdar.sevinç ve umutsuzluk hayallerimiz. Hatırlamak için gösterdiğim her türlü gayrete rağmen. sorulacak yeni şeyler çıkarıyor. artık sevmediğime inanmaya başlıyordum. hafızama kesin bir doğrulukla çizilmiş gereksiz ve göz alıcı çehrelerini bulmak beni sinirlendiriyordu. rüyalarında sürekli olarak. bu sevgili yüzü tekrar göremiyor. yoksa Gilbert’e öteden beri var olan bir durumu ben daha tedbirli olayım diye. Gilberte'in yüz hatlarını gerçekten çıkaramıyordum artık. onu unuttuğuma. hemen her gün oynamaya gelir oldu yeniden. çileden çıkarlar. neredeyse acı çekmemekle suçlarlar kendilerini. Gilberte'in yüz hatlarını hatırlayamadıkça. her öğleden sonra saat ikiye doğru aşkıma ait meselenin ortaya çıkışını bir kere daha ve ani bir biçimde değiştiren bir şey oldu. Sevilen model ise. bütün bunlar. aynı şekilde. Belki de buna ek olarak. uyanıkken tanışmış olmanın bile fazla geldiği. hatlarını benim için açıp sergilediği ilahi anlar hariç: sadece gülümsemesini hatırlıyordum. bütün tatlarına ve hareketlerine karşı fazla hoşgörülüdür. kaybettikleri bir yakınlarını asla uykularında görmeyen kişiler. bu anlamda sevgimi her gün yeni bir sevgi haline getiriyordu. sevdiğimizin net bir suretini elde edemeyiz. Ben de. bakışların ötesindeki şeyi sadece gözlerle öğrenmeye çalışan bu faaliyet. üzerinden çok zaman . karşıma ertesi gün için kendisinden istenecek. sevilen varlık karşısındaki dikkatimizi fazlasıyla titrek bir hale getirdiği için. Swann kızma yazdığım mektubu mu bulmuştu.

sevdikleri genç kızın anne babasından nefret eden. Gilberte'e benimle oyun oynamayı yasaklamıyorlarmış. Sözleriyle uyumsuz gülüşü. beni pek ahlaklı bulmuyorlar ve kızları üzerinde ancak kötü bir etki yaratabileceğimi düşünüyorlarmış. hakkımdaki yargısından. alışverişlerinden. M. Swann'ın beni benzettiği bu tür utanmaz gençleri ben gözümde. bir başka düzlemde. aksine. tereddütlerle dolu. ziyaretlerinden söz edilirken takındığı dalgın. kızı onlara itaatsizlik etmeye iten ve bir kere gönlünü fethedince de.Gilberte öyleydi .kahkahaya boğuldu. Swann ve Mme Swann. hatalı bir mahkeme kararıymışçasına pişman olacağından emindim! Ona ilişkin bütün duygularımı. beni sandığımdan da büyük bir sahtekâr olarak görüyormuş. Swann'a beslediği duyguları çıkarıyordu. Gilbert’e razı oldu. Swann'ın. öyle sevgi doluydu ki. yüzlerine karşı onlara dalkavukluk eden.geçtikten sonra mı itiraf ediyordu? Ben kendisine babasıyla annesine ne kadar hayran olduğumu anlatıyordum ki. demek . ama Gilberte'e sorulursa. Benim kendisiyle ilişkime olumlu bir gözle bakmıyorlar. çoğunlukla. bunları tasavvur edebilse. benim on altı sayfada müthiş bir dürüstlükle dile getirdiğimi zannettiğim duyguları. ama kızlarıyla birlikteyken onlarla alay eden. onları kızlarını görmekten bile meneden kişiler olarak canlandırıyordum. uzun bir mektupla aktarmaya cesaret edebildim ve mektubu Gilberte'e vererek babasına iletmesini rica ettim. yapacaklarından. sizden pek hazzetmiyorlar!" deyip bir su perisinin kayganlığıyla . Öfkelenen kalbim. esrarengiz havaya büründü ve birdenbire. "Biliyor musunuz. Heyhat! Demek ki Swann. tıpkı müzik gibi. bu duygular. en alçak kimselerin bile kendilerine asla yakıştırmayacağı bu özelliklerin karşısına. bu işin hiç başlamamış olmasını tercih ederlermiş. görünmez bir yüzey çizerdi adeta.

Gilberte'in .şüpheyle karşılamıştı: M.ve coşkulu bir tasdikini . onu diğer aşkların çoğunluğuna katmayı ve sonuçlarını deneysel olarak hesaplamayı başaramamıştım. Belki kendisine ifade ettiğim sevgide. de Norpois'ya söylediğim sözler kadar ateşli ve samimi olan mektubum. ağaçlı bir yola götürdü ve ikimiz birer sandalyeye oturduktan sonra." dediğini anlattı. cömertliğin çoğu kez. Gilberte'e olan aşkımın basit bir sonucunu . Françoise beni çağırınca.görüyor. geri getirmiş olduğu mektubumu babasının okuduğunu ve omuz silkerek. dolayısıyla. bu yüzden de herhalde başkalarında bu duyguları anlaması imkânsızdı. Oysa belki de Swann. henüz adlandırıp sınıflandırmadığımız bencilce duyguların içimizdeki yansıması olduğunu biliyordu sadece.bu aşk tarafından yönlendirileceğini düşünüyordu. çünkü aşkımı kendimden soyutlamayı. Gilbert’e beni kenara çekip sık defne ağaçlarının arkasındaki dar. gelip benden özür dileyerek yanıldığını itiraf etmemesi için. hareketlerimin ister istemez . Ertesi gün.ona olan ikinci dereceden hayranlığım değil . "Bütün bunların bir anlamı yok. Cömert duygularımın kimi reddedilemez özelliklerini öyle bir doğrulukla tarif ettiğimi düşünüyordum ki. sözlerim gibi başarısız olmuştu. Ben. arzularımın ne kadar temiz. sözlerimin Swann'ın abes hatasına hiç dokunmadan geçmiş olmasına güvenmiştim. umutsuzluk içindeydim. ruhumun ne kadar iyi niyetli olduğunu bildiğimden. kendisinin bu asil duyguları hiç yaşamamış olması gerekiyordu. Swann'ın bunlara dayanarak hislerimi derhal kavramış olmaması. Onun tahminlerine katılmam imkânsızdı. aksine benim ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Çünkü o sırada bunun bir hata olduğundan kesinlikle emindim.

kısa bir süre önce burası İngiltere'de lavabo. sırtımı dayayabileceğim. Françoise'ın "iyi aile çocuğu" dediği bir delikanlıyla evlenmişti. "halkın en alt tabakasından çıkmış" bir adamdan ne kadar farklıysa. yanakları pudralı. kızıl peruklu yaşlı hanım benimle konuşmaya başladı. Markiz bana serin yerde durmamamı öğütledi ve hatta benim için tuvaletlerden birini açarak. Françoise onu "tam kendi zevkine göre" buluyordu. açıklanamaz. bizi sallantıda bırakan bildik sevinçlerle aynı türden bir sevinç değildi bu. sırrını açıklamadığı gerçeğe dalmaya davet eden bu eskimiş kokuyu sorguya çekmek isterdim. aksine. Kızı. Françoise için bir işçiden o kadar farklı birisiyle. Ama Françoise onun markiz olduğu ve Saint-Ferreol ailesinden geldiği konusunda ısrarlıydı. kesin ve güvenilir bir sevinçti. kıpırtısız durup. sizden para almam. Françoise'ı beklediğim girişin rutubetli ve eski duvarlarından yayılan serin havasız yer kokusu. sahip olamadığımız. enfes.yanından bir süre ayrılmak zorunda kaldım. beni. yeşil kafesli küçük bir kulübeye kadar Françoise'a eşlik etmem gerekiyordu. "Girmek istemez misiniz? Bakın. Eski Paris'in artık kullanılmayan giriş vergisi bürolarına epeyce benzeyen. tertemiz. beni ele geçiren bu izlenimin büyüsünü kavramaya çalışmak. elimizde tutamadığımız. Bir zamanlar Guermantes tarafına yaptığım gezintilerdeki gibi. kalıcı bir gerçeklikle donanmış. Ama orayı işleten. Yaşlı kadın herhalde bu işten önce bazı sıkıntılar çekmişti." dedi. Fransa'da ise cahilce bir İngiliz hayranlığıyla water-closet diye adlandırılan işlevi yüklenmişti. fazladan verdiği zevkin tadına varmaya değil. Belki Gouache'ta çalışan kızların sipariş . Gilberte'in az önce aktardığı Swann'ın sözlerinin bende yarattığı kaygıları anında hafifletti ve içimi bir sevinçle doldurdu. yani Saint-Simon için bir dük. dingin.

ama babasının gereksiz bulduğunu söyledi. belki de. Gilberte bunu babasına teklif ettiğini. hiç olmadı. bence samimiyetine inanmaması son derece mantıksız olan mektubumu daha ben geri bile almamışken gelseydi. çünkü yaşlı bir park bekçisinden başka herhangi bir ziyaretçisine rastladığım. tezgâhın üzerinde. beresi yüzünden bakışları. Onu sık defnelerin ardında. Birkaç dakika sonra. saklambaç oynuyorlardı. bir yeraltı mezarlığının kapağını andıran kapısını genç oğlanlara açarken. bana göz süzerek bir gül veren yaşlı çiçekçi kadın gibi. Çünkü sandalyenin üzerine kaykılmış. madem beni bulamadılar. bana mektubu almamı ." Swann tam o sırada. insanın sevdiğine karşı boş yere müsrif davranmaktan aldığı zevkin peşinde olmalıydı. "mektubunuz bende kalmasın. "markiz"in yanından Françoise'la birlikte ayrıldım. Gidip yanına oturdum. pek o kadar masum değildi. annemin almama izin vermediği şekerlemelerden ikram ettikleri gibi.vermeye gittiğimiz zaman. hülyalı ve sinsi görünüyordu. ötekilerin yanma gidelim. Babasıyla yüz yüze konuşmanın mümkün olup olamayacağını sordum ona. bir ikramdı sadece. Ne olursa olsun. belki kendisinin haklı olduğunu görürdü. neredeyse gözlerine kadar inen bir bere vardı. Başında yassı. "markiz" genç oğlanlardan hoşlanıyorduysa. "Alm. annemin "jardiniyer"lerini doldurttuğu. bir sandalyenin üzerinde fark ettim hemen. insanların sfenksler gibi çömeldiği bu taştan kutuların. Arkadaşları görmesin diye saklanıyordu. onu Combray'de ilk gördüğümdeki gibi "gizli"." diye ekledi. sonra da Françoise'ı bırakıp Gilberte'in yanma döndüm. cömertliğiyle onları yoldan çıkarmayı ummaktan ziyade. camdan kapakların altında duran ve heyhat.

derhal mektubu aldım." Belki oyunumun.söyleyen ama uzatmayan Gilberte'in vücudu beni öyle cezbetti ki. biraz daha boğuşmayı kabul ettim. Bunun üzerine Gilberte tatlılıkla dedi ki: "İsterseniz biraz daha boğuşabiliriz aslında. Ben onu çekmeye çalıştıkça o direniyordu. hangimiz daha kuvvetliymiş. belki yaşı hâlâ öyle gerektirdiğinden. mektubu almama engel olmaya çalışın. görelim. ama görmeme. yuvarlak birer kiraz gibi alev alev olmuştu. bacaklarımın arasında sımsıkı tutuyordum onu. ama bu amaca ulaştığımı fark edememişti. iki kuyruk halinde ördüğü saçlarını omuzlarından kaldırıp ellerimi ensesine götürdüm. tek amacıma ulaştıktan sonra. harcadığı güçle elmacık kemikleri kırmızı. bu korkumda yanılmadığımı düşündürmüştü bana). tanımama izin vermediği. Boğuşmaya başladık. tadına varabilecek kadar bile oyalanamadan. Bense fark etmiş olmasından korkuyordum (bir saniye sonra namusu zedelenmişçesine kasılması. kafesli kulübenin neredeyse is kokan serinliğinin bana yaklaştırdığı. doyuma ulaştım. o ana kadar gizli kalmış olan görüntüyü birdenbire . gıdıklıyormuşum gibi gülüyordu. onun yanında kıpırtısız oturmaktan başka bir şey istemediğimi zannetmesin diye. Eve döndüğümde. belki de annesi kendini gençleştirmek için onu daha uzun süre çocuk göstermek istediğinden. ona yaklaşıp şöyle dedim: "Hadi bakalım." Gilberte mektubu arkasına sakladı. kaslarımı çalıştırmanın ve oyunun şiddetinin hızlandırdığı nefeslerimde pek bir değişiklik olmadan. tırmanırken bir çalıya yapışmış gibi. Tam bu jimnastiğin ortasında. itiraf ettiğimden farklı bir amacı olduğunu belli belirsiz sezmiş. yorgunluktan birkaç damla ter dökmüş gibi.

birden fazla kızamık ve birçok ateşlenme vakası atfediliyordu parka. kendisinin "kavalcı" dediği birini bütün yazarlara tercih etmiştim. ünlü bir doktora gösterdikleri tavırla. bana önemli bir fikir değil. yaygın kanaatin aksine.gördüm. sonunda hiçbirisine önem vermez olurlar. bazı ailelerde. Sinir hastaları. birden fazla boğaz hastalığı. artık kendisine güvenemeyecekleri kadar fazla sayıda hatalı teşhisini gördükleri iddiasıyla. ya da taşınılacakken. M. Bir sabah. Adolphe Amcamın Combray'deki küçük odasının. hatırladım. anneler tarafından düşmanca bir tavırla karşılanıyordu. telaşlanmakla hata ettiklerini daha sonra anladıkları o kadar çok şey duymuşlardır ki kendilerinde. bu uyarılara artık aldırış etmeme alışkanlığını edinirler. de Norpois'nın küçüm semesini gerçekten hak ettiğimi düşünüyordum: O güne kadar. gerçekten aynı rutubet kokusuna sahip odasının görüntüsüydü. Bir süredir. gerçek coşkunluğu ise. sağlıklı bir insanın hayatını sürdürebilen bir asker gibi. Beni parka göndermeye devam eden annemin sevgisinden açıkça şüphe etmeseler de. bir misafir telaffuz edecek olursa. ciddi bir hastalık alarmı verir gibi "İmdat!" çığlıkları atmıştır ki. en azından körlüğüne üzülüyordu. Bu resim. Bu parkın çocuklara iyi gelmediği ileri sürülüyordu. sebebini araştırmayı da daha sonraya bıraktım. zihnimden. birkaç gün daha. ölmek üzere olduğu halde. birtakım arkadaşları. Bu arada. Sinir sistemleri o kadar çok kere. bir küf kokusu yaşatmıştı. Champs-Elysees adı. belki de. tıpkı savaşın şiddeti içinde aynı uyarılara kulak asmadığından. . Ama bu kadar önemsiz bir görüntüyü hatırlamanın niçin bana böyle bir mutluluk verdiğini anlamadım. sırf kar yağacakken. kendilerini en az dinleyenlerdir.

ama yiyecek durumda olmadığım besini inatla reddeden bir hastalığın. Françoise dönüşte benim "biraz rahatsızlandığımı". başlamış olan. yemek yememek gerektiği değil. neşeyle yemek salonuna koştum. aç olmamanın da. kendisini sarmalayan bitkin ve geçirgen bedeni aşıp. Hemen o saniye. iştah açıcı bir pirzoladan ilk lokmayı aldığım anda. odama kadar zar zor sürüklenecek ve 40 derece ateşim olduğunu gördükten sonra da Champs Élysées'ye gitmek üzere hazırlanacak kadar güç verdi bana. hasta olduğumu fark ederlerse sokağa çıkmamı yasaklayacakları düşüncesi. herhalde "terleyip üşütmüş" olduğumu bildirdi. ak.kandolaşımımı uzak tuttuğum gibi hep uzak tuttuğum. yağmur yağacağı anlamına gelebileceğini söyledikten sonra . derhal çağrılan doktor. daimi iç dolaşımımla ilgili rahatsızlıkları taşıyarak. korunma içgüdüsünün bir yaralıya güç vermesi gibi. bir saat sonra da.sofraya oturdum. doktorumuz da. nefes almamı kolaylaştırsın diye verilen kafeinin yanısıra. bir krizin yaklaştığını hissettiğim . örneğin azarlanmış olduğu anlamına. üşümenin insanın ısınması gerektiği değil.ciğerimdeki kanamaya eşlik eden ve muhtemelen bir "saman alevinden öteye geçmeyecek olan ani yüksek ateşin "sertliğini" ve "şiddetini". annemle babam sofrada yerlerini almışlardı her zamanki gibi kendi kendime. ayakta zor durarak. Zaten epeydir nefes tıkanmasından şikâyetçiydim. belirtileri geciktirilen. bu zevki tadacak kadar gücüm vardı hâlâ. kayıtsızlığımın soğukluğu tarafından gizlenen. daha "sinsi" ve "gizli" hareketlere "tercih ettiğini" belirtti. bir başdönmesi. onu istiyordu. Gilberte'le esir almaca oynamanın o tatlı zevkine kavuşuyor. ateşli tepkisiydi bu. yutmama engel oldu. Gülümseyen zihnim. ama onun yanında mutlu. bir bulantı.

neredeyse sergilemek zorunda kalır dım. mutlu . çekeceğim acıdan çok daha fazla korktuğum büyükannemin üzüntüsü huzursuz ederdi beni. varacağı boyutlar konusunda hiçbir zaman emin olamadığım için. bende büyükanneme rahatsızlıklarımı fizyolojik diyebileceğim bir titizlikle. benden kendisi için imkânsız veya tehlikeli olabilecek bir çaba istenir diye korktuğundan. büyükannemin hissettiğim rahatsızlığı bildiği güvencesiyle kuruntularım yatışmış olduğundan. şimdiden beni alkolik olarak can verirken gören büyükannem hiç tasvip etmediği halde. belki acımın sırrını tek başına saklayamayacak kadar zayıf olduğundan. Ama aynı anda vücudum. vücudum. katiyen acınacak bir durumum bulunmadığını. sevgim büyükanneme benim mutluluğum kadar sevinç verebilirmiş gibi. Kendimde henüz tanıyamadığım tatsız bir belirti sezdiğimde. belki de çok yakındaki hastalıktan haberdar olunmadığı için. şampanya vey a konyak içmemi tavsiye etmişti. Çoğunlukla.zaman. öpücüklerim bu ıstırabı dindirebilirmiş. büyükannemin içini rahatlatmama itiraz etmezdi. Çektiği ıstırabın görüntüsü kalbimi parçalardı. Bazen fazla ileri giderdim. bira. büyükannemi haberdar etmedikçe vücudum tehlikede demekti. Büyükannem önem vermiyormuş gibi yaparsa. Öte yandan. artık duygularına her an eskisi gibi hâkim olamayan o sevgili yüzde. büyükannem bana alkol verilmesine müsaade etsin diye. Zaten bir krizin yaklaştığını hissettiğim anda. acılı bir kasılma belirirdi. Rahatsızlığımın kesinlikle önemli olmadığını. kendimi onun kollarına atardım. ayrıntılı biçimde haber verme ihtiyacı doğururdu. o zaman. nefes tıkanıklığımı gizlememek. Alkolün vereceği "keyif" hali içinde krizin boğulacağını söylüyordu. bir merhamet ifadesi. vücudum ısrar etmemi isterdi.

felsefe onun yetki alanı dışındaydı. Nekahet döneminde. Biraz kızarmış olan büyükannem utanmış gibiydi. Bu tür vakalarda. gözlerindeyse bir bezginlik ve yılgınlık ifadesi vardı. Ertesi gün odama ancak akşam olduğunda geldi. benim bu ağrının bir dert olmadığını. az çok benzer . evde bittiği için gidip satın aldığı konyakla geri geldi. Vücudum. Yine de öptüm onu. biraz önce dışarıdan getirdiği gece havasının rutubeti olup olmadığını anlayamadım. Az sonra. Derhal yanımdan ayrıldı. uzun zaman önce durmuş olan kanamaya bağlamak artık imkânsız olduğundan. Bana karşı epeyce kayıtsız davrandığını düşündüm ve ona sitem etmemek için kendimi zor tuttum. "Ben en iyisi seni yalnız bırakayım da rahatlamanın biraz faydasını gör. tam hak ettiği miktarda merhamet görmek istemişti.olduğumdan emin olabileceğini iddia ederdim." dedi birden yanımdan kalkarak. çağrılan doktorun bilgili olması yeterli değildir. serin yanaklarında hissettiğim ıslaklığın. birazdan. kendimi iyi hissetmeye başladım. çünkü vücudum felsefede iddialı değildi. Hâlâ devam eden nefes tıkanıklığımı. hemen her gün bir nefes tıkanması krizi geçirdim. "Aman Tanrım. azap çekiyorsun!"diye haykırdı. bir yere gitmesi gerektiğini söylemişlerdi bana. Üç dört değişik hastalığa ait olabilecek belirtilerle karşı karşıya kaldığında. annemle babam beni muayene etmek üzere Profesör Cottard'ı çağırdılar. sokak kapısının sesini duydum. Büyükannem bir akşam beni oldukça iyi bir durumda bırakmışken. gece çok geç saatte odama girdi ve zor nefes aldığımı fark edince yüzü allak bullak olarak. sağ tarafında bir ağrı olduğu bilindiği sürece. benim için mutluluğa engel teşkil etmediğini beyan etmemde bir sakınca görmüyordu.

bir veremli için zararlıydı. somut olarak gözlenebilen şeylerin sebebi sinirsel spazmlar da olabilirdi. Et yok. treni kaçırmaktan korkarmışçasına telaşlı gözlerinde. müziğin en kötüsünden hoşlanan. veremin tedavisiyse titiz bir bakım ve özel bir beslenme gerektiriyordu. gıda zehirlenmesine bağlı soluk darlığı durumundaysa tehlikeli olabilirdi. bu tür soluk darlığının gerektirdiği beslenme ise. pekâlâ bu yeteneğe sahip olabilir. uzun bir süre hep süt. sonra biraz çorba. Bana bir kalem verin. verem başlangıcı da. astım da. güçlenmem gerektiğini. Oysa sinirsel spazmların tedavisi aldırışsızlık. sadece süt. sezgisidir. zaten yeterince sinirli olduğumu. gıda zehirlenmesine bağlı soluk darlığıyla birlikte böbrek yetersizliği de. resmin en kötüsünden. öte yandan bu aşırı beslenme. astım gibi uzun süreli. tıpkı kravatını bağlamayı unutmuş mu diye bakmak için bir ayna arar gibi. Soğuk bir yüz ifadesi takınmayı akıl edip etmediğini hatırlamaya çalışıyordu. kuvvetli müshille bu perhizin beni mahvedeceğini söyledi. Kararsız kalınca. ne olur ne olmaz diye telafi etmek isteyip kabaca cevap verdi: "Verdiğim reçeteleri tekrarlamak âdetim değildir. sonunda doktorun öngörüsü. Cottard'ın. Önce nöbetleri ve uykusuzluğu ortadan kaldıralım. Fakat Cottard'ın kararsızlığı kısa sürdü. alkol yok. iç söktürücü müshiller. bu nedenlerin birkaçının birleşmesiyle oluşmuş karmaşık bir durum da olabilirdi. nedeni karmaşık bir hastalıkta zararlı. Süt. muhtemelen hangisiyle yüz yüze olduğuna karar veren. talimatları sertti: "Kuvvetli. kronik bronşit de.görünümlerine rağmen. gayet bayağı bir insan. Benim örneğimde. Bu esrarengiz yetenek. zihnin diğer alanlarında da üstünlüğe işaret etmez. daha sonra . bol böl süt. kendisini doğal yumuşakbaşlılığına kaptırmış olma kaygısı okunuyordu." Annem sesini yükseltemeden. hiçbir zihinsel merakı olmayan.

ben. Böylece o budalanın büyük bir klinik hekimi olduğunu anladık. Sonra. rahat nefes alıyordum. daha sonra söylediği gibi beni epeyce astımlı ve özellikle de "kaçık" bulduğu halde. yatak. Cottard. Cottard'ın talimatlarını harfiyen uygulamaya karar verdiler. Göreceksiniz ortalık sütliman olacak!" (Öğrencileri. durumum ağırlaşınca. İtaatsizliklerini tabii ki profesörden gizlemeye çalışıyorlardı. bir daha Mile Swann'ı göremeyeyim diye bu mazereti kullandıklarını düşünüyordum. ama şimdilik süt. beni nefesime. Annem arasıra elini alnımda gezdirip diyordu ki: . hırıltılarım.) "Sonra yavaş yavaş normal hayatınıza döneceksiniz. cevap vermeden dinledi ve bu perhizin gerekçelerini açıklamaya tenezzül etmeden gidince. sürekli olarak Gilberte'in adını telaffuz etmeye zorluyordum kendimi. üç günün sonunda. o anda zehirlenmenin ağır bastığını ve karaciğerimi temizlemek. onunla karşılaşabilecekleri evlerin hepsinden uzak duruyorlardı. Ama beni bir daha Champs-Elysees'ye göndermeyeceklerini söylüyorlardı. Sonunda ayağa kalkabildim. mağlupların. gücüme kavuşturabileceğini fark etmişti. böbreklerimi yıkamak suretiyle bronşlarımdaki tıkanıklığı açabileceğini. Ama öksürük ve nefes darlığı başladığı anda mutlaka müshil. hep süt.biraz püre yiyebilirsiniz. Gerekçe olarak havanın kötü olmasını gösteriyorlardı. bağırsak temizliği. annemle babam perhizin benim hastalığınla bir ilgisi olmadığına. ne zaman bir kalp veya karaciğer hastasına süt rejimi verecek olsa yaptığı bu espriyi gayet iyi bilirlerdi. bir daha göremeyecekleri vatanlarını unutmamak için anadillerini korumaya çalıştıkları gibi. uykuma." Annemin son itirazlarını buz gibi bir tavırla. tedbir olsun diye. süt. O zaman anladık ki. boş yere zayıf düşeceğime karar verip uygulamadılar. öksürüğüm kesilmişti.

doyurucu mu olduğunu kavrayamıyordum. bu yüzünüzün hali ne böyle?" diyordu. Bir süre. postacının geldiği saatte. duvarımla. Ama bana gönderilmiş bir mektupta imkânsız olduğunu bildiğim bu görüntü. Buna rağmen. ardından inanç gelmediği için. kendi "sınıfına" bağlıydı. her şeyin sallandığını görüyordum. O sırada. ölü gibisiniz!" Gerçi hafif bir nezlem olsa da Françoise aynı cenaze havasına bürünürdü. onunla Champs-Elysees dışında bir ilişkim yoktu. Attan düşmüş gibi. etrafı Per viam rectarri10 yazısıyla çevrili miğferli bir şövalyeyi temsil eden gümüş bir mühür taşıyan kâğıdın altında. yatağımla. acaba benim bildiğim hayattan 10 Doğru yollardan. nasılsa. Gilberte'in imzasıydı. beni mutlu edebilecek tek imzayı. Françoise'ın bu karamsarlığının üzücü mü. toplumsal ve mesleki olduğunda karar kıldım. Gerçeğe benzer bir yönü olmayan bu imza. . küçük çocuklar artık dertlerini annelerine anlatmıyorlar mı?" Françoise her gün yanıma geldiğinde. "Beyefendi. iri bir elyazısıyla yazılmış. sadece etrafımdaki her şeyin gerçekliğini bozdu. benim sağlık durumumdan çok. t harflerinin çizgileri yukarıdan çizildiği ve üstteki satırın altına denk geldiği için neredeyse bütün kelimelerin altı çizilmiş gibi görünen mektubun sonunda gördüğüm imza. şöminemle. başdöndürücü bir hızda köşe kapmaca oynuyordu. Bu merhameti. Geçici olarak. Gilberte'in imzasını taşıyor olamazdı."Ne o. annem yatağımın üzerine bir mektup bıraktı. be ni sevindirmedi. Bir gün. "Aynaya bakmadınız herhalde. Mektubu dalgın dalgın açtım.

Ama ruhumun. 11 zihinsel bir şey ." Bu sözleri okurken. o da cosa mentale oldu. bir tahayyül konusu haline geldi. Harflerle kaplı bir sayfa. şimdiden öyle seviyordum ki onu. umarım annenizle babanız sık sık çaya gelmenize izin verir. yani kendimin. Leonardo'nun resimle ilgili olarak dediği gibi. tamamen düşüncede olan bir şeydi. Ben de. "çok hastalandığınızı ve artık Champs-Elysees'ye gitmediğinizi duydum. öbür dünyanın eşiğindeki dirilmiş ölülerin görünüşünde sabitleştirdikleri tereddütle doldurmuştu beni.tamamen farklı. düşünce bunu derhal özümleyemez. öpüyordum. Gilberte. büyük bir mutlulukla karşı karşıya olduğum haberini hayran olunacak bir süratle algılamaktaydı. Mutluluk. Annem." diye başlıyordu mektup. her beş dakikada bir tekrar okuyor. sanki birdenbire bana gösterilen bu hayat. çok fazla hastalanan olduğu için artık gitmiyorum. ama aslında gerçek olan bir hayat mı var diye düşünüyordum. Ama arkadaşlarım her pazartesi ve cuma. kıyamette yargı gününü canlandıran heykeltıraşların. Ama mektubu bitirir bitirmez. cosa mentole11 idi. siz de iyileşir iyileşmez gelirseniz çok memnun olacağımızı size söylememi istedi. sonuçta asıl ilgilinin. onu düşünmeye başladım. henüz haberi yoktu bundan. Hoşça kaim sevgili arkadaşım. bizim eve akşamüstü kahvaltısına geliyorlar. O zaman mutluluğumu tattım. "Sevgili arkadaşım. Bütün dostluğumla. Gilberte aracılığıyla mutluluk. sürekli hayalini kurduğum bir şeydi. onunla çelişen. Champs-Elysees'deki güzel sohbetlerimize bizim evde devam edebiliriz. sinir sistemim.

Benim yaşadığım mucizenin. seven insanların daima bekleyebileceği mucizelerle doludur. kadının o sırada hayattan. yine de kabul edilmezse. çünkü nasılsa. Âşıkların mücadele etmek zorunda oldukları. kadının budalalığı olabilir. kendilerini kabul etmeyen kadının kişiliğindeki bir tuhaflık olabilir. annem tarafından yapay olarak yaratılmış olması mümkündür. ona bazı korkular aşılaması olabilir. anlamaya çalışmamaktır.Hayat. Kadehin kendisini gönlünden vurup öldürmek istediğine inansa. nefesim kesildiği için hiç hoşuma gitmeyen dalmanın zevkini bana tattırabilmek için. mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. Sebep ne olursa olsun. Zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda. daha iyi eder. o umutsuz acıyla. aşkın çarpıttığı kendi sağduyusunun ise. ne de servetinin kendisine verebileceği türden bazı zevkler beklemesi de olabilir. bazen. mercan dallarını gizlice yüzme hocama verdiği zamanki gibi. buna rağmen çok da çekici olan bir erkek. birlikte yaşadığı yoksul ve sevimsiz kadın tarafından kapıya konulduğunda. kadının kurnazlığıyla gizlediği. acımasız ve beklenmedik olduklarından. tıpkı ilk deniz banyolarımda. ıstırabın kışkırttığı muhayyileleriyle boş yere tahmin etmeye çalıştıkları bu engellerin kaynağı. mantıklı bir açıklama arayacağına. Mültimilyoner. paranın bütün gücünü imdada çağırıp dünyanın nüfuzunu harekete geçirir. benim denizin dibinde kendim buldum zannettiğim harikulade istiridye kabuklarından kutuları. ne âşığının. âşığın tanımadığı kimselerin kadını etkilemesi. âşık. metresinin yenilmez inadı karşısında. doğru olarak tahmin etmesine imkân . en iyisi. belki de bir süredir yaşama isteğimi tamamen kaybettiğimi gören annem. Gilberte'e haber gönderip bana yazmasını rica etmişti.

Françoise'ın. gerçekten mutlu olan bir çözüm yoktur denebilir. artık sevmeyen âşık. perhizini uyguladığımdan beri tekrar çağırdığımız Profesör Cottard odamdaydı. ifade ettiği. Muayene bittiği ve Cottard. Mutlu ya da en azından öyle görünen çözümlerdir bunlar. eskiden sevdiği yoksul ve hafifmeşrep kadının. Bu engeller. beni o kadar sevindiren yüz seksen derecelik dönüşe mutlaka mantıklı bir açıklama aramak gerekirse. Aşk çıkar gütmeyen bir tutku olmadığı için de.vermediği engellerin niteliğini anlayabilecek konumda değildir. Kısa bir süre önce. aksine Swann'ların gözünde beni temelli mahvedeceğini sandığım bir olaya borçlu olduğum düşünülebilir belki. genellikle felaketlerin sebebini gözlerden gizleyen muamma. Ne var ki. Bununla birlikte. o sırada. noktasız bir i harfinin üzerine doğru eğilmiş süslü G'si A'ya benzediği ve son hecesi dantel gibi işlenmiş bir parafla sonsuza kadar uzatılmış olduğu için. Yalnız. ama kaynağını bulamadığı tümörler gibidir. sadece bir misafir olarak yanımda . okuyamamakta ısrar ettiği bu mektupla ilgili olarak. bazen bir mola verilir ve insan bir süre iyileştiği yanılgısına kapılır. tümörler gibi sırları çözülmez ama geçicidirler. aşk söz konusu olduğunda. bunu kısmen. Bloch beni ziyarete gelmişti. inatla karşı koyduğunu öğrenmeye çalışmaz. (Gilberte'in mektubunun bana getirmiş olduğu mutluluk gibi) ani birtakım mutlu çözümleri de kuşatır. aynı şekilde. genellikle aşktan daha uzun sürerler. annemle babam yemeğe alıkoyduklarından. metresi olmayı sürdürmeye niçin yıllar boyunca. çünkü isteklerinin yerine getirilmesi çoğunlukla acının yerinin değişmesinden başka işe yaramayan türden bir duygu söz konusu olduğu zaman. altında Gilberte'in adını. doktorun sonuçta etkisiz hale getirdiği.

Mme Swann'ın beni çok sevdiğini duyduğunu anlattı.bulunduğu için. hiç konuşmadığımı açıkça belirtmek isterdim. Mme Swann'ın söylemiş olması imkânsız bir şeyi uyduruyorsa. de Norpois kendisine benden söz etmekten titizlikle kaçındığı halde. ricamı kabul ettiğini. aslında öyle olmadığı halde. iyiliksever bir Eumenides'e dönüşmüş olan zalim kapıcı. kendisini tanımadığımı. kendisini gördüğünde. mesafeli. yüzeysel. büyüleyici kokunun çok daha ağır bastığı daireyi.bunu. pek hoş bir çocuk olduğumu söyleme nin. Bloch'un söylediklerinden. Mme Swann'ın doktoru olan Cottard. benim çok sevdiği. Mme Swann'ın yakın arkadaşı olan bir hanımdan. tıpkı M. onun bir hanım arkadaşıyla aynı yemekte bulunduğunu . ilk fırsatta Odette'e benden söz etmeye karar vermesini sağladı. Bloch'un girmesine izin verildi. Benim Mme Swann'ı tanımadığımı ve tanışmak istediğimi öğrendiğinde M. Hep beraber sohbet ederken. Mme Swann beni yalancının teki zanneder korkusuyla. övünülecek bir şey sandığından . bana bizzat . bu iki sebep. bana hiçbir yarar sağlamayacağını. o sırada tanıdım. Bloch. ama Gilberte'in hayatının yaydığı kendine has. çünkü kasıtlı olduğunu. de Norpois'ya bildirdiğim gibi. bir önceki gün birlikte akşam yemeği yediği. aynı kuruntularla. Dışarıdan bakınca bana ait olmayan hazinelerle benim arama parlak. Mme Swann'ın kullandığı parfümün merdivenlere taştığı.duyurmak için yaptığını anlamıştım. kendisine kesinlikle yanıldığını söylemek isterdim. ıstırap veren. dostça bir tavırla kasketini havaya kaldırarak belirtmeyi âdet edindi. Mme Swann'ın beni yakından tanıyıp beğendiği sonucunu çıkararak. kendisi içinse bir artı puan olabileceğini düşündü. Ama Bloch'un yanlışını düzeltmeye cesaret edemedim. yukarı çıkabilir miyim diye her soruşumda.

odasında geçirdikten sonra. bari fotoğrafına sahip olabilseydim. sanatkârca kıvrımlarının kalınlığı da. eşsiz bir eser gibi görünürdü. şimdi . asla kurtulamayacağım ilişkiler kurmama sebep oldu. arabadan inerken kafalarını kaldıran misafirler. Böyle anlarda Gilberte'in saç örgüleri yanağıma dokunurdu. son derece sıkıcı insanlarla.onlarla karşılaşma ihtimalinin. genellikle beni evin hanımının bir yeğeni sanıp el sallarlardı. incelikleriyle bana aynı anda hem doğal hem doğaüstü gibi gelir. çerçeve olarak sunmayacağım bir tek cennet tarhı var mıydı? Ama bu örgülerin gerçek bir tutamına sahip olmayı hiç ummadığıma göre. bütün bir öğleden sonrayı Gilberte'le birlikte. Swann'ların arkadaşlarına. hatta annesinin kabul günüyse. gelen misafirleri seyrederdik. şaşırıp. Onca zaman Gilberte'i görmemi engelleyen annesiyle babası. Bu örgülerin minnacık bir parçasına. uzun gri eteklikli uşağı karanlıkta Mme Swann zannederek selamladıktan sonra -ben geldiğimde oradan geçiyor olurlarsa. genellikle Kutsal Kitap'taki Şamdan gibi yedi kollu. bir zamanlar Versailles'da kralın görünüvermesinden çok daha muazzam ve arzulanır şekilde kol gezdiği karanlık sofada. devasa portmantoya çarptıktan sonra. Bu başak görünümlü saç örgüleri. gülümseyerek elimi sıkıyorlar. kızmış gibi görünmek bir yana. sonuçta bunlar bana istediğim şeyi kazandırmadığı gibi.Swann'ın bakışı gibi gelen bir bakış yerleştiren pencereleri. odun sandığının üstüne oturmuş. Da Vinci'nin küçük çiçek çizimlerinin fotoğrafından çok daha değerli olurdu! Böyle bir fotoğrafa sahip olabilmek için. hatta fotoğrafçılara dalkavukluk ettim. içeri biraz hava girsin diye kendi ellerimle açtığım oldu. ilkbaharın sonunda. . Cennet'in çimleri kullanılarak yaratılmış. Gilberte'le yan yana durup pencereden sarkar.

bir başka seferinde. markasıyla süslenmiş bir kâğıt. Sonunda. bir tekini bile seçmeye imkân olmadan.S. belirli kurallara bağlı olduğunu sanıyordum. her kâğıdın."Nasılsınız?" diyorlardı. Ben o sırada. Çinli şapkası biçiminde bir markaya sıkıştırılmış olarak. açık. birkaç haf ta sonra. şu değil.) "Gilberte geldiğinizi biliyor mu? Öyleyse hoşça kalın. Gilberte'in mektup kâğıdı dizisi. (Her ikisi de l harfini düşürerek "nasısınız" diye telaffuz ediyorlardı. "Gilberte" damgası taşıyordu: kâh bir köşeye. arkadaşımın imzasını taklit eden altın yaldızlı harflerle yazılıp bir parafla son bularak. ." Üstelik. bu gün seçilmiş olmasının. oysa şimdi. Bir seferinde mavi kabartma bir kaniş ve altında ünlem işaretiyle biten komik bir İngilizce ibareyle süslenmiş bir kâğıt kullanıyordu. enlemesine. her defasında farklı bir mektup kâğıdı kullanarak haber veriyordu. onca zaman. bana ikimizin arasına çekilmiş duvarlardan en aşılmazı gibi gelen akşamüstü kahvaltıları. Gilberte'in kız arkadaşlarını davet ettiği. Gilberte'in daha ziyade. önceki mektuplarda hangi kâğıtları kullandığını hatırlamaya özen gösterip mektuplaştığı kişilere. kalabalık olmakla birlikte sınırsız olmadığından. kâh bütün harflerin iç içe majüsküller halinde bir arada bulunduğu. siyah bir şemsiyenin altına. şimdi onunla bir araya gelme fırsatı olmuşlardı. bazı kâğıtlarıysa. miğferli şövalyenin altında Per viam rectam yazısının okunduğu mührü taşıyan kâğıt çıktı tekrar karşıma. Tabii ki ben de eve döndüğümde hiç durmadan. şevkle harf düşürme temrinleri yapıyordum. bana bu çayları (henüz yeni sayılabilecek bir arkadaş olduğum için) yazılı olarak. kararmış gümüş rengi bir madalyon içerisinde. bir çapa mührüyle veya kâğıdın üstünü boydan boya kaplayan bir dikdörtgen halinde aşırı uzatılmış G. ilk mektubunu yazdığı.

Henri üslubundaki kira evlerinde yaygın olan. Ama benim hiç gözlem yeteneğim olmadığından. bu uğultu. söylediğimin yalan olduğu bilincini taşımıyordum. katılmak üzere olduğum görkemli törenin heyecanı içinde. ben de bunun. önceki hayatla aramdaki bütün bağları birdenbire koparır. bana öyle muhteşem görünürdü ki. bu bilgiyi kendilerine vermek konusunda tereddüt etmezdim. sofadan gelen uğultu halindeki sesleri duyardım. baştan aşağı ahşap bu merdiven. Swann'ların merdiveninin haysiyetine benim kadar saygı gösterebilirlerdi. Gilberte'in bu çaylara davet ettiği kız arkadaşlarından bazıları. genellikle gözümün önündeki şeylerin adını da. yanlış olduğunu bilsem bile. türünü de bilmediğimden. aynı kâğıdı mümkün olan en uzun aralıklarda göndermeye çalıştığını düşünüyorum. büyük bir hekimin dehasını kavrayamayacak bir cahilin önünde. çünkü ancak bu şekilde. olağanüstü olmaları gerektiğini anladığımdan. Swann'ın çok uzaktan getirttiği eski bir merdiven olduğunu söyledim annemle babama. daha ötekiler yeni gelirken gitmek zorunda olduklarından. Odette'in yıllarca hayalini kurduğu ve yakında terk edeceği II. ta merdivenin başındayken. Aynı şekilde. . daha Gilberte'in oturduğu kata gelmeden. Öyle bir doğruluk âşığıydım ki. M.en azından zahmete değer bulduklarına. bizim evde karşılığı olmayan. hekimin nezleyi tedavi etmeyi bilmediğini itiraf etmemenin. içerinin sıcağına girdikten sonra atkımı çıkarmam gerektiğini ve eve geç kalmamak için saate bakmayı hatırımdan silip götürürdü. bu merdivenin sanatsal değerini ve uzaklardan geldiğini annemle babama bildirirken. isabetli olacağı düşünülür. sadece Swann'ların yakınında iseler. O dönemde. ders saatlerinin farklı oluşu yüzünden. "Asansörün inişlerde kullanılması yasaktır" sözlerinin okunduğu ibaresiyle.

ben zihnimin. Gilberte ansızın saatine bakar ve derdi ki: "Eh. girişi de fazla karanlık bulduğu için vazgeçtiğini söyledi. canım bir şeyler yemek istiyor doğrusu. Swann'ların evinin. burası. Renan'ın İsa'nın Hayatı adlı eserini kendinden uzak tuttuğu gibi. "O evleri biliyorum. ben öğle yemeğini yiyeli epey oldu. akşam yemeği de saat sekizde. babam sözümü kesip. duyduklarıma rağmen. küçük gri peçeteleriyle pötifur tabaklarından müteşekkil bir dairenin ortasındaki çikolatalı pastanın ihtişamını görür gibi olurdum. çay davetinin olduğu günlerde. kıpkırmızı kesildiğimi hissettim. Babam ayrıca. Daha o anda. ihtimal olarak kafamdan geçmiş olacak ki. tıpkı bir sofunun. son bir özgür eyleme bağlıydı sanki. bir tanesini gördüm. gerekli fedakârlıkları yapmak zorunda olduğunu içgüdüyle sezerek. Berlier yaptı o evleri. Mme Swann'ın parfümünün kendini hissettirmeye başladığı bölgeye gelirdim. Söylemesine söyledi ama.Bilincini taşımıyordum ama. düşünce ve bellekten yoksun halde. Rembrandt'ın resmettiği bir Asya tapmağının içi gibi loştu. en ilkel reflekslerin elinde basit bir oyuncak olarak. tek farkı o. bizim de oturabileceğimiz herhangi bir ev olduğu yolundaki yıkıcı düşünceyi ebediyen kendimden uzaklaştırdım. teşrifatın gerektirdiği. merdiveni adım adım tırmanarak. Swann birkaç katta birden oturuyor. desenli. hepsi birbirinin aynı. ama evi kullanışsız. damasko tarzında dokunmuş. Bu arada. Ama bu değişmez ve düzenli bütünlük. muhteşem olduğu . Ne dersiniz?" Sonra bizi yemek salonuna alırdı. Swann'ların özel. o dairelerden birini tutmayı düşündüğünü. Hepimiz Gilberte'in küçük salonunda olduğumuz sırada. Kant'ın nedensel dünyası gibi. içsel bir gücün buyruğuyla. Swann'ların itibarı ve kendi mutluluğum uğruna." dediğinde.

uyku ihtiyacı duyabileceğim kadar uzaktaki bir zamana gidemiyordu. sanki sıradan bir günde. içtiğim şeyin çay olduğunu biliyor muydum acaba? Bilseydim de içerdim. olur da Gilberte'in aklına eser. Durmadan çay içiyordum. geçmişi hatırlayabileceğim ve geleceği öngörebileceğim anlamına gelmezdi. çökmüş anıttan kocaman. Farkına varmadan aldığım pastaları. Darius'un sarayının burçları gibi fırında pişmiş. felce uğramış midemde. yatmayı aklımdan geçirebileceğim. pas rengi. o dönemde çok .kadar kalender ve bildik görünen. akşam yemeği veya aile kavramı bırakmış gibi. bir karar vermenin imkânsız olduğu bu sarhoşluk haline gömülmüyorlardı. sanki ben hâlâ onu bilebilirmişim gibi. sadece kendi açlığını yoklamıyordu. kıpkırmızı meyvelerle bölümlenmiş bir duvar parçasını. ortada dikili dururdu. Bu arada Gilberte "çayımı" hazırlıyordu. cilalı. Daha da güzeli. Annem de. iştahsızlık veya açlık duyumu. doğulu zevkiyle. "Ne tatsız durum. Gilberte bu Ninive pastasının yıkımına girişmek için. sanki bana hükmeden heyecan. canı çikolatadan mazgallarını koparmak. Ama ben Swann'ların evindeyken. midemdeki felç geçiciydi. Ne yazık ki. Hayalgücüm. benim için çıkarıp alıyordu. Gilberte'in arkadaşlarının hepsi. Bazıları çayı reddediyordu! O zaman Gilberte. boş belleğimde. çünkü şimdiki zamanı fark etme yeteneğine bir an için kavuştuğumu farzetsek bile. yirmi dört saat uyumamı engelliyordu. Ama daha o ana çok vardı. Bizim ailede akşam yemeğinin saat kaçta yendiğini bile soruyordu." demeyi alışkanlık haline getirmişti. bu. bu çocuk ne zaman Swann'lara gitse hasta dönüyor. bir an gelecek. sarp yamaçlı surlarını yıkmak ister diye. mimari bir pasta. her ihtimale karşı oradaymış gibi. oysa bir fincanı bile. sindirmek gerekecekti. ayrıca benim açlık durumumu soruyor.

"Öyleyse bizim misafirimiz olun anne. Tanrım. "Düğün alayı gibiyiz. sizin pasta yediğinizi görünce karnım acıktı. "Olmaz güzelim." diye cevap verirdi Gilberte. küçük 'stüdyonuzda' içtiğiniz şekilde hazırlar Gilberte. çayı nasıl içtiğimle ilgili olarak. çoğunlukla beyaz dantellerle kaplı siyah satenden bir elbiseyle. kırk beş misafir geldi. Tören duygusunu iyice yok etmek için. sevgili Mme Bontemps'ın ziyaretleri pek kısa sürmez. Biraz dinlenmeyi hak ettim sanıyorum. "Sizin sevdiğiniz gibi. bildiğim şeylermiş gibi. hem daha yeni geldi. misafirlerim ne der? Daha Mme Trombert. X biçiminde bir tabureye yanlamasına oturup bir şeyler kemirirdi. kırk ikisi Gérôme'un resminden söz etti! Bir gün gelip çayınızı Gilberte'le içsenize. "Ne zaman geleceksiniz? Yarın mı? Size . Ters konmuş. hiç çay içip içmediğimi bilmediğim gibi. üzerinde bazen lacivert kadifeden. koşarak yanımıza uğradığında." derdi. bilirsin. bir "stüdyom" olup olmadığından da emin değildim. masanın etrafındaki sandalyelerin düzenini bozar. "Çayım hiç sükse yapmadı belli ki!" diye haykırırdı. benim daha çok hoşuma gider aslında. sanki bu ve benim bu esrarengiz dünyada bulmayı beklediğim alışkanlıklarım. bir misafirini uğurladıktan sonra. şaşkın bir edayla." diye eklerdi misafirlerine koşarken. Mme Cottard ve Mme Bontemps buradalar. sanki Gilberte annesinden izin almadan bunca pötifuru elinin altında bulundurabilirmiş gibi. "Günü" genellikle Gilberte'in çaylarıyla çakışan Mme Swann. Ben yanlarına dönmezsem kadıncağızlar ne düşünür? Başka kimse gelmezse." derdi bana." derdi. onlar gidince tekrar gelip sizinle sohbet ederim. "O yediğiniz şey lezzetli görünüyor.yaygın olan bir ifadeyi kullanıp. bu hizmetkârlar ne kadar aptal.

iyi yürekliliğini teslim ettiği. kırıtkan. Olmaz mı? Sizi yaramaz. Dolayısıyla. muşamba yağmurluk ve sorguç sahibi bir mürebbiye. İngilizce bilmiyordum. ilk anda kimden söz ettiğini anlamamış olmam.Colombin'dekileri aratmayacak tostlar yaparız. Gilberte'in nurse'üm hakkında anlattıklarıymış. ama sadece Gilberte'in arkadaşı olarak. Mme Swann'dan öğrendim ki. çünkü herkes belki artık Combray'de bile . artık bana o ka dar gerekli bir şey gibi gelmemeye başladı. çünkü kendisi de bir salon oluşturmaya başladığından beri. ama az sonra bu kelimenin Françoise'ı tanımladığını anladım." derdi.) Sonunda. Françoise'la ilgili fikrimi tamamen değiştirdim. ama ziyaretlerinden korktuğu bu hanımla kişisel bir ilişkinin. kendisinin de kocasının da bana yakınlık beslemesinin sebebi. despot ses tonunu benimsemişti. Zaten tostlar da bana Colombin kadar yabancı olduğu için. O ana kadar kapalı olan caddeleri hiç beklemediğim halde önümde açılmış olan periler ülkesini. Benim kabul edildiğim krallığın kendisi. bu son vaatle beni heveslendirmesi imkânsızdı." (O anda. "Size ne kadar bağlı olduğu. Ben Champs-Elysées'de Françoise'ın kimbilir ne tatsız bir izlenim bıraktığını düşünüp kaygılanırken. ne kadar iyi kalpli olduğu belli. Mme Swann bana yaşlı nurse'ümüzü12 övdüğünde.böyle konuşuyor. Mme Verdurin'in tavırlarını. Mme Swann'ın Mme Blatin'le ilgili ağzından kaçırdığı birkaç kelimeden. saygı ve sevinç ürpertileriyle keşfetmeye başlamıştım. zannettiğim kadar yararlı olmayacağını. Swann'ların evindeki itibarımı kesinlikle artırmayacağını anladım. daha 12 dadı. . oldukça tuhaf karşılanabilir.

inandırıcı mektubumu hatırlıyordum. Gilberte'in. şimdi benim birtakım ayrıcalıklardan yararlanmamı sağlıyordu. kolayca hallediverdiği meselelerin bir tekini bile çözemeyen güçsüzlüğüne şaşırıyordum. yüce işlerle aşırı meşgul değilmişçesine beni çalışma odasına alıyor. M. ne var ki. burada Swann ve karısı. Daha kısa bir süre önce Swann'a yazdığım. sonradan hayatın. Swann veya Mme Swann evde oluyordu. tapmağın kalbine de girdim. Zihnin. bu tesadüf sayesinde saraya gidip geliyor. heyecanım yüzünden tek kelimesini bile anlayamadığım konuşmalarına kem küm ederek. biz nasıl olduğunu bile anlayamadan. kızları üzerindeki etkimi şu veya bu yönde kullanmamı istiyorlardı.da esrarengiz bir başka diyarın içindeydi. sanki hep birinci seçildiğim bir kolejde. bir kralın oğluyla arkadaşlık ediyordum da. kitaplar gösteriyordu bana. benim geldiğimi öğrenince biraz yanlarına gitmemi rica ediyorlar. cevap vermeye tenezzül bile etmediği o eksiksiz. doğaüstü yaşantılarını sürdürüyor. O sırada uşağı gelip benden . Louvre ve Ulusal Kütüphane'de bulunan eserlerin hepsinden kat kat güzel olduklarından zaten önceden de şüphe etmediğim bu eserlere bakmak. şu veya bu konuda. en ufak bir değişikliği gerçekleştiremeyen. Kimin geldiğini soruyorlar. Ama kısa bir süre sonra. benim için imkânsızdı. kısa ve anlaşılmaz cesaret hamleleriyle bölünen utangaç suskunluklarla karşılık vermeme ses çıkarmıyordu. sanki çok şerefli. düşüncenin ve kalbin. Swann. Mesela Gilberte yokken. üzerinde mükemmel bir etkisi olmak gibi bir yeteneğe sahip arkadaşı sıfatıyla yeni konumum. sonsuz bir iyi yüreklilikle. taht salonunda huzura çıkıyordum. oraya yöneliyorlardı. bir saat boyunca. sofada aksi yönlerden gelip karşılaştığımız zamanlar benimle el sıkıştıktan sonra. İlgileneceğimi tahmin ettiği sanat eserleri.

kıvrımlı bir koridordan geçerek giderdim. "bir yüze isim yapıştırmak" türünden buluşlar yapan. memnun olurdum. pabuçlarımı ve kendisini vârisim tayin ettiğimi belirten bir belge imzalamamı istese. kravat iğnemi.bu nesnelere yapışmış olmasıydı. gümüş fırçaların. o güzel halk deyişiyle söyleyecek olursam: ne yaptığımı bilmez haldeydim. kendi dostları olan en büyük sanatçılar tarafından yontulup boyanmış Padova'lı Aziz Antonio sunaklarının hiç rolü yoktu. sayısız aynanın. nasıl hiçbir şeyin gerçekleşmemesiyle. değerli esansların banyodan sürekli yayılan hoş kokularıyla dolu. ama kendi isimlerini açıklamayan yaratıcı ve mütevazı. Ama hayal kırıklığım. başarılı bir sonuca varılmamasıyla sonuçlandığına hayret ediyordum. Wolf un teorisinin aksine. ama yine onlar gibi. zeki insanlardan birisi) olan. nesnelerin özündeki güzellik değildi. kesinlikle bir yazarı (her yıl rastladığımız. Mme Swann beni birkaç dakikalığına odasında kabul ettiği zaman bende uyanan. en ünlü destanlar gibi yazarı bilinmeyen. dalgın bakışlarımı bir an olsun onlara yöneltmemin imkânsızlığından da. kendi bayağılığıma ve majestelerinin iyi yürekliliğine ilişkin duygularda da. yıllardır o mekânda bulduğum ve hâlâ da bu mekâna damgasını vuran o özel. . Olsa olsa. ikinci ve üçüncü oda hizmetçilerinin gülümseyerek harikulade kıyafetleri hazırladıkları odasına. hüzünlü ve haz veren duygunun isterse dünyanın en çirkin şeyleri olsunlar .saatimi. üç güzel ve gösterişli yaratığın. birinci. Çünkü Swann'ın çalışma odasında olmayı benim gözümde mucizevi kılan. o sihirli odada yaşanan saatlerin. ziyaret uzadığında. hanımefendinin benimle bir şey konuşmak istediği emri. gösterilen şaheserlerin yetersizliğinden de kaynaklanmıyordu. bana kısa pantolonlu uşak tarafından haykırarak bildirildiğinde. Aynı şekilde.

Ben çalışma odamda . Neyse. bunu da. en azından bir süre boyunca. kocası aracılığıyla. Ne on ikisi. ko nuştuğunu. kimi zaman da daha bayağı kişilerden öğrendiği ifadeleri (örneğin hanım arkadaşlarından birinin en sevdiği ifade: "Felaket bir şey!") seçer.) "Düşünsenize. kocasının tanıştırmak zorunda kaldığı seçkin kişilerden öğrendiği ifadeleri (bir kişiyi niteleyen sıfattan önceki tanımlık veya işaret sıfatını atma özentisini onlardan öğrenmişti). "patroniçe"nin küçük kabilede. on iki." "Hâlâ mı? Saat yedi! Korkunç bir şey. oysa M. hâlâ misafirleri var baba. Başkalarından en son öğrendiğimiz ifadeler. kabul edin. günü olduğu hiç aklımdan geçmemişti. "küçük kabile"de edindiği bir alışkanlıkla. Zavallı kadın. anlatmaktan hoşlandığı bütün hikâyelerde kullanmaya çalışırdı. tanımadığı Guermantes'lardan almıştı. "Annen yalnız mı. Ardından da genellikle. kapının önünde bunca arabayı görünce evde düğün var sandım. sesini yükseltir. Feci bir şey. sanıyorum on dört dedi. Biçare!" (Bizim evde biçare daima i uzatılarak. Mme Swann yemek salonunu terk ettikten sonra. Mme Swann kimi zaman. bîçare diye telaffuz edilirdi. Swann ve Mme Swann’ı kısa tutuyorlardı. kullanmaktan en çok hoşlandığımız ifadeler olduğu için. "Bu hikâyeyi çok seviyorum. çünkü karşısında iki kişi bile olsa. saat ikiden beri!" derdi bana dönerek. lafları savururdu. "Camille dedi ki saat dörtle beş arasında tam on iki kişi gelmiş. "sohbeti yönetirken" hep yaptığı gibi.Mme Swann misafirlerinin yanma döndükten sonra da. bütün "arkadaş"lara kafa tutması gerekmiş gibi. biliyor musun Gilberte?" "Değil. Yo. hatırlamıyorum. Eve gelirken. güldüğünü işitirdik. bunları. eve yeni gelmiş olan kocası da bizim yanımıza bir uğrardı. perişan halde olmalı. öyle böyle bir hikâye değil!" derdi.

daha açık bir dili tercih ediyordu." derdi Gilberte." "Ya! Bayındırlık bakanlığı özel kalem müdürünün karısı. ipek gibi bir sakal. "Çok mu önemli de ne demek!" diye haykırırdı Swann. çok yüksek seviyeli. Ender rastlanır. bakanlıkta çalışıyor olur mu? Adam özel kalem müdürü. ağır bir nefes kokusu ve cam bir göz. "Bakandan sonraki kişi demek resmen! Hatta bakandan da önemli." "Ben ne bileyim. özel kalem müdürü olmak çok mu önemli bir şey?" diye cevap verirdi Gilberte. herkese rağmen evlenmişti onunla. biliyor musun?" "Mme Cottard'la Mme Bontemps. yemin ederim başım ağrıdı. iki yaşındaymış gibi konuşuyorsun. ama ne olarak çalıştığını tam bilmiyorum. O beni şüphede bırakabilecek bu tevazuya. benim kafam nerede. fazla önemsemiyormuş gibi görünerek. "Küçük budala." Zaten karısı da. koordinatörü de. Liyakat nişanı var. yalnız özel kalem müdürü değil. çocukça bir tavırla. bütün işin başındaki adam. istisnai bir adammış. Çok hoş bir adam. üstelik. Yanında hâlâ çok kişi var mı?" "Hayır. güzel yüz hatları. sadece iki misafiri var. genizden bir ses. "büyüleyici" bir yaratık olduğu için. Ne diyorsun sen. ." "Kocasının bir bakanlıkta çalıştığını biliyorum. zarif bir bütünlük oluşturmaya yetecek özelliklere sahipti: sarı. çünkü her işi yapan o. Annesiyle babasının böbürlendiği her şeye karşı kayıtsızlığını açığa vurmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdı (aslında. Zaten son derece yetenekli. böylesine önemli bir ilişkiyi daha da şaşaalı hale getirdiğini düşünüyor da olabilirdi). üstelik çok da yakışıklı.olduğum sürece de kapının zili susmak bilmedi. yemin ederim senin kadar dalgınım ben de." "Kim.

Gidip kendisine bir merhaba diyeyim. ihtiyar Chenut'yü. "Kendisi dün bendeydi." "Yeğeni bizim okuldaydı. siz daha çok gençsiniz." veya "Çevreye çok 13 hızlı. . Bontemps-Chenut sülalesi. kendiliğinden sevimsiz ihtiyarların dilini benimseyerek." derdi Swann bana hitaben." "Benim kızım olağanüstü. Albertine yukarı. dar fikirli burjuvazinin tipik örneğidirler. gayet sevimli. Üstelik gayet esprilidir de. öyle ya. "bu insanların şu andaki hükümette yer almaları beni çok eğlendiriyor. Union Générale'in iflası sırasında battı. gıyaben de olsa. kilise yanlısı. iyi kötü toparlanıldı. ama bu arada." "Tanımıyorum. çünkü Bontemps'lar. Zavallı büyükbabanız. gözde bir düşesten söz edildiğinde. seslenirlerdi. meşhur 'Albertine'. tekrar insanlarla görüşmek isterler. ama hepimiz öyle saf prensesler görmüşüzdür ki. gayet iyi tanırdı. evlerine pek istekli gelinmediğini görünce de."Size şunu söyleyeyim. kocası savaşa gireceğimizi düşünüyor mu." "Çok yanılıyorsun. herkesi tanıyor. Eminim çok fast13 olacak. Albertine aşağı. güzel ve zeki bir hanım. o zamanları görmediniz. İşin bütün girdisini çıktısını bildiğine göre. Servetin tamamı. Ama Mme Bontemps'ı tanıyorum. bunu da biliyordur. benden epeyce küçük bir sınıfta. o da hoşuma gitmiyor. değil mi?" Swann bir zamanlar bu şekilde konuşmazdı. o dönemde epeyce zengin sayıldığı ve BréauChenut Baronu olduğu halde. tuhaf bir tarzı var. Kral Theodosius'a güvenebilir miyiz diye sorayım. gerici. arabacılara tek metelikten fazla bahşiş vermezdi. aradan on yıl geçip bir uşakla kaçtıktan sonra. Sadece geçerken görüyordum.

sıkıcı veya bayağı bulunan önemli kişilerin veto edildiği Guermantes'lar çevresinde tanımış olan insanlar. fesatlığıyla. Dostlarına anlatırlar. onu engellemesi gerekir gibi geliyordu. gelenekleri de gözlemlemek gereksizdir. çünkü psikoloji kurallarından çıkarılmaları mümkündür. hatta nazik bir sözü. Guermantes'larda bir zevk. Odette'in aldığı gönül okşayıcı mektup ve telgrafları bile Swann'lar kendilerine saklayamazlardı. telgrafların duvara asıldığı. kaplıca kentlerindeki otellere benzerdi. ama snobizm de vardı. onlar için. elden ele gezdirirlerdi. Mme Bontemps bütün o basitliğiyle. eski Swann'ın artık ilişkilerinden söz ederken ölçülü olmamakla kalmayıp. Odette biraz gösterişli bir yemek dav eti verdiğinde. Pek tabii. Eski Swann'ı benim gibi sadece sosyete dışında değil. afallayabilirlerdi. Swann'ların salonu bu bakımdan. daveti. dolayısıyla zevkin kullanımında anlık . İşte bu yüzden. biraz dikkat çekici kimselerin ziyareti. Az sayıda insanın ziyaret ettiği kişilerin bu küçük kusuru. haberin. prensesler ve düşesler haricinde ancak son derece esprili ve çekici kişilerin kabul edildiği. ortak bir dostları aracılığıyla." derler. telgrafla Manş'ı aşıp kendilerine iletilmesi sağlanırdı. reklamını yapmak isteyecekleri bir olaydı. Verdurin'ler Londra'da bulunacak olsa. Swann'larda da vardı. bu ilişkilerin seçiminde titizlik de göstermediğini fark edince.kapandım. nasıl oluyor da Swann'ı çileden çıkarmıyordu? Swann nasıl onu sevimli bulduğunu ilan edebiliyordu? Guermantes çevresinden kalan hatırasının. aksilik bu ya. oysa aslında yardımcı oluyordu. sosyete çevrelerinin dörtte üçünün aksine. hatta ince bir zevk mevcuttu. yüksek sosyetenin içinde.

olumlu bir yaklaşımla incelendiğinde her insanda görülebilecek iyi özelliklerini ayırt etmeye. Saf Aklın Eleştirisi’ni derinlemesine incelediğini sanmıyorum. grandüşesi aralarına aldıkları andan itibaren sosyete mensuplarının saflığıyla. ama sevimsiz de değil. "Üstelik bu gece biraz çekindi. Swann. sürüden birisi. samimiyetle söyleme melekesini düşesin evinde edinmiş ve kaybetmemişti. onu sevimli bulmaya gayret ederlerdi (çünkü sevimli buldukları için aralarına aldıklarını ileri sürmeleri mümkün değildi). Swann Mme de Guermantes'ın imdadına yetişir. bir büyükelçilikte bu tür davetlilerle akşam yemeğine katıldı diye Mme de Guermantes'a acırdı." diye cevap verirdi düşes. biraz kasıntı. kendi kabul ettiği kişilerle ilgili olarak kullanıyordu. yani" Guermantes çevresinden. kral soyundan bir prenses. . Yalnız bir grandüşes. Klik için vazgeçilmez olmayan bir şahıs. sonuna kadar bu şahsın aleyhine kullanılırdı. o da kendisini bu sürünün bir parçası olarak bulurdu. böyle şeyler söyleme.kesintiler. Müşkülpesentlere özgü bir tiksintiyle değil. sevmeye gayret gösteriyordu. göreceksiniz. ihtimal dâhilindeydi. ama Guermantes'ların ruhuna sahip. Ne var ki. o zaman.) "Ne diyorsunuz. sık sık Guermantes'larda akşam yemeklerine katılırdı." "Yirmi tane kitaptan alıntı yapan Mme XJ ondan çok daha sıkıcı. Prenses gittikten sonra. geveze bir akademisyen söz konusu olduğunda. kıyaslama kabul etmez." derdi. şık bir adam. hiçbir işe yaramayan. şimdi de. "Aslında iyi bir kadın. zevk. cumhuriyetçi bir dışişleri bakanı. "Kesinlikle aynı fikirdeyim. ruhunu kavramadığı halde. hiç hakkı olmadığı. böylelerine bin kere tercih edilirdi. Mme Bontemps'ın meziyetlerini öne çıkarıyordu." (Geveze akademisyenin karısı olan bu hanım." Swann. çok hoş da olabiliyor. hatta esprili bir yanı bile var. aslında müstesna bir insandı. Tamam.

hayatının birbirini izleyen dönemlerinde. ardından yenilerini de sürükler!" Mme Swann'ın. hızlı ve şiddetli tarzını bir sömürge savaşma benzeterek ekliyordu: "Artık Trombert'ler boyun eğdiğine göre. bir zamanlar aynı şeyi yapmıştı. işte yeni bir nefer. doğal olarak insani kökler salıp o çevreye bağlanırız. insanla konumunun bir bütün oluşturduğunu zannedenler. üzerimize titrendiğini hissetsek. Doğruyu söylemek gerekirse. yeni ilişkiler kazanmadaki biraz kestirme. Zaten bir zamanlar şahit olduğumuz gibi. algılarında ayrıştırmayı beceremeyen kişilerdir. ilk bakışta bölünmez görünen bir şeyi. Guermantes'ların çevresinden kovulması gereken Parma Prensesi'yle ilgili olarak da. bizim evde Mme Swann'ın yavaş yavaş tanıştığı insanların isimleri. Zaten. toplumun değişik katmanlarında. prensesler için bile gerçekten esprili ve çekici olmaları şartı gözetilse. hayranlıktan çok merak uyandırıyordu. belirli koşullarda daha çok işine gelen bir konumla değiştirmekten hoşlanırdı (şimdi sadece daha kalıcı bir şekilde uyguluyordu bu eğilimini). diğer kabileler de yakında teslim olurlar. Aynı kişi. Mme Bontemps'la ilgili olarak.prensesler iltimasla kabul edilmese. hayatımızın farklı bir anında ne zaman belirli bir çevreyle ilişki kursak veya ilişkilerimizi tazelesek. eve dönünce şöyle derdi bize: . giderek yükselmesi şart olmayan çevrelerde bulunur. Mme Trombert'in adı geçtiğinde annem şöyle diyordu: "Ya." Annem sokakta Mme Swann'la karşılaştığında. kendisinden böyle ısrarla söz ettiğinde. bu hanımın karısını görmeye geldiğini annemle babamın öğreneceğini düşünerek de seviniyordu. Swann sosyetedeki konumunu. ayrıca sanıyorum ki Swann.

bir çiçeğin içinde vızıldayan. Mme Swann'ın bu şıklıktan uzak burjuvayı kazanmakta herhangi bir yarar bulmasına şaşırıyor. anlamadığımı itiraf etmek zorundayım. bir şahidin bu yeni ve eşsiz dünyaya girmesine izin verilir ve o da. Seylanlılara veya Trombert'lere gidiyordu. aksine. git Sparta'ya söyle!" adını verdiği. nispeten daha parlak ilişkilerden haberdar edemezse.bu iyi niyetli." diyordu. onların yerini almış olan. eski arkadaşlarını. Dağıtma . Mme Cottard'a gelince. babasının olaylara bakışını bazı yönleriyle almış olan anne min. akıl almaz sayıda burjuva çiçeğini ziyaret edebileceğini biliyordu. bir kadın. aldığı heves ve hayranlık tohumunu yayar. evine bir hain veya bir rakip sokmuş olmaktan korkmasına gerek yoktu. pahalıya mal olmuş bir ganimetten söz eder gibi. eskiden yaşadığı çevreden farklı bir çevreye girdiğinde. en azından yayacağı umulur." Bu biraz karışık ve yapay çevreye genellikle epey zorlukla. ihtiyatlı." derdi. çok iyi anlıyordu. Onun için. "Yabancı. "Profesörün konumuna rağmen. özel davetli kategorisine dâhildi. Mme Swann'ın. mütevazı arkadaşını "gün"lerine davet ederken. Bu çalışkan işçinin. derhal kaynağını tahmin eder. Annem ise. Tam da bu görevi yerine getirmek için bulunmuş olan Mme Cottard. sonradan yaptığı ziyaretlerde fırsat çıktıkça. Zaten . oldukça farklı dünyalardan getirilmiş insanlardan bir yenisini orada gördüğümü anneme her söylediğimde. babam."Mme Swann'ı savaşa hazır durumda gördüm. haberi.yıllarca sonra öğrenilen bir başka sebebin haricinde . sorgucunu ve kartvizit cüzdanını kuşandığında. bir tek öğle sonrasında. zevkinin Önemli bir ölçüde azalacağını biliyordu. "Filancalara yapılan bir seferden getirilmiş. herhalde kârlı bir saldırı için Masaçusetler'e. uçarı böcek gibi.

Böyle bir çevrede yaşayan insanlar.ana hatlarıyla . Dreyfus Davası . Zaten Mme Swann. az sayıda niteliğini somutlaştırırız. Ama toplum. Verdurin'leri. büyük bir ihtimalle. Le Hault de Pressagny'nin. kendisini ve Swann'ı. muhafazakâr çevreye ait olan her şey sosyetik sayılırdı. Kral Theodosius'un galasına götürmüş olduğunu duyacağını düşünmekte haklıydı. olasılık hesabına dayanarak. Ben daha ilk komünyon ayinimden geçmeden önceki yıllarda. kurulu düzene uygun düşünce yapısına sahip hanımlar. sadece. at yarışları dernek başkanı M. Şık kadınlar onun evine gitmiyordu. Verdurin'lerin filanca gediklisinin. ziyaretlerinde şık bir Yahudi kadınla karşılaşma şaşkınlığını yaşarlardı. değişmez sanılan unsurları farklı zamanlarda farklı şekillerde yerleştirir ve değişik bir görüntü oluşturur. Paris valisinin kendisine kartvizit bıraktığını iki gün sonra öğreneceğini veya bizzat M. Ben Mme Swann'ın evine gitmeye başladıktan az sonraki bir dönemde. kusurlu zihnimiz. zaman zaman dönen kaleidoskoplar gibi. ünlü cumhuriyetçilerin varlığı değildi. gazyağı lambaları ve atlı dolmuşlar gibi ebediyen devam edeceğini düşünürlerdi. çünkü şan ve şöhreti gözümüzde canlandırırken. Benim çocukluğumda. Verdurin'in. peşinde koşarken. Onları kaçıran. bir "oportünist"i. Kaleidoskopun bu yeni düzenlemeleri. ölçütlerin değişmesi diye adlandıracağı şeyden kaynaklanır. köklü bir salona bir cumhuriyetçinin kabul edilmesi mümkün değildi. kendisi için yüceltici olan bu iki olaydan haberdar farzediyordu. sadece "resmî sosyete" denilen çevrede bir sonuç elde edebilmişti.gücünü bildiği için. hele hele bir "radikal"i davet etme imkânsızlığının. şöhretin bizim için birdenbire .bürüneceğini umduğumuz bütün şekillerini aynı anda hayal edemez. bir filozofun.

diğerleri. toplum ne zaman geçici olarak hareketsiz kalsa. hiçbir zaman fazla arayıp sormamıştı. onlara yozlaşmanın varabileceği son sınır gibi gelen zevkleri aşağılamakla kalmayıp. Swann'ın halasıydı. bir önceki dönemde yaşanan türden. Paris'in en şaşaalı salonu. o toplumda yaşayanlar. bir daha hiçbir değişiklik olmayacağını sanırlar. tanınmamış bazı milliyetçiler yükselip onların yerini aldı. sanatçıların ve filozofların. bu konuda. Ama halası. kaleidoskop başka bir yöne dönecekti. basının filozofları. "Fransa'da bir şeyler değişmiş" gibi görünmesidir. Yahudi olan her şey. kimse de artık Avusturya prensinin evine gitmek. şık hanım bile. tıpkı telefonun icadım gördükleri halde uçağa inanmak istememeleri gibi.gölge düşürürler. renkli baklavaları bir kez daha altüst oldu. alçaldı. artık onların gözünde hiçbir değer taşımayan eserlerine bile . Sir Rufus Israels idi. hatta evvelce gitmiş olduğunu itiraf etmek istemeyecekti. Yahudiler herkesi şaşırtarak vatansever olduklarını gösterip durumlarını koruyacaklardı. karısı Lady Israels. adamakıllı Katolik bir Avusturya prensinin salonu oldu.yeni bir değişim getirdi ve kaleidoskopun küçük. Bununla beraber. Değişmeyen tek şey. her defasında. sosyetenin havailiğinin birbirini izleyen tarzlarına sıkı sıkıya bağlıymış gibi . Bunların arasında en güçlüleri ise. halasını pek sevmediğinden. Bu arada. Swann'ın yüksek sosyetedeki konumunu bilen tek akrabasıydı. Benim Mme Swann'ın evine gittiğim sırada Dreyfus olayı henüz patlak vermemişti. birtakım soylu Yahudiler son derece güçlüydüler. Yeğeninin yakın dostları kadar şık insanlarla şahsi ilişkisi yoktu. bizim de uzun müddet paylaştığımız bir cehalet . büyük bir ihtimalle mirasçısı olduğu halde. bir önceki dönemi karalarlar.sanki bu eserler. Dreyfus Da vası yerine Almanya'yla bir savaş olsaydı. öte yandan Swann.

farklı sebeplerle yapmış olduğunu görür . nesillerden beri. kıskandığı dostluklarını Swann'dan esirgemeyen insanların kimler olduklarını gayet iyi bilirdi. içine girmeyen. yanıbaşında yaşayan insanlar için. Odette.içindeydiler. (tabii ki evliliğinden önceki dönemde) aile yemeklerinde.kendi etrafına bir bilinmezlik alanı çizer. "erdemli" bir şekilde değerlendirdiklerini anlaşırlardı birbirlerine. Fakat ne talihsizliktir ki. onu biraz kıskanç. . Lady Israels de neredeyse aynı anda kapıdan içeri girmişti. ama on yıl sonra geriye baktığında. birlikte yetiştiği birçok delikanlının aynı şeyi bir başka biçimde. Son derece zengin olan Lady Israels büyük nüfuz sahibiydi ve bu nüfuzunu da. Orléans prenslerinin işlerini yürütüyordu. yoksul bir akraba zannettiklerinden. Lady Rufus Israels ise. içinde bulunan herkesin en küçük ayrıntılarıyla görebildiği bu terra incognito14. Aslında her istediklerini rahatlıkla yapabilecek kimselerin kalleşliğiyle. Balzac'ın romanının adıyla oynayarak espri olsun diye "Aptal Kuzen" diye söz ederlerdi. Sadece bir tanesi. varlığını aklına bile getirmeden. Swann'ın görüştüğü insanlar konusunda hiçbir Havas Ajansı kuzinlerine bilgi vermediğinden. Mme de Marsantes diken üstündeydi. tanıdıklarından hiçbirinin Odette'i evine kabul etmemesi için kullanmıştı. pazar gününü "Kuzen Charles"ı ziyaret ederek. Kocasının. aşağı yukarı Rothschild'ler ayarındaki ailesi.bu kendisine benzeri görülmemiş bir olay gibi gelir. gizlice ona karşı gelmişti. aile fertlerinden biri yüksek sosyeteye göç ettiğinde . O da Marsantes Kontesi'ydi. yukarıdan bakan gülümsemelerle. Odette'le tek kelime bile 14 keşfedilmemiş topraklar. kapkaranlık. Bir ailede. mutlak bir hiçliktir. Mme de Marsantes'ı ziyarete gittiğinde.

çünkü birçok kere. şüphesiz. Birisi Chartres Dükü'nden söz ederken "Prens" diyecek olsa. onlar prens mi. bizi Combray'de onca zaman kandıran sadeliğinin bir tezahürüydü bu. gerçek hayatın kendilerinden esirgediği aristokratik ilişkilere olan susuzluklarını. hatasını düzeltmeye çalışmadığına şahit olmuştum. eski hatıratları okuyarak kandıran burjuvalardan çok farklıydı." derdi. kendisi Chartres Dükü'dür. ilişki kurmayı sürdüren Swann. kendi başına da olsa. Zaten Swann'ın hayatının ağırlık merkezi yer değiştirmiş olduğundan. Odette'in yüksek sosyete konusundaki cehaleti öyle koyuydu ki. Saint-Germain muhitinin bu mutlak ilgisizliğine karşılık Odette hâlâ aynı cahil yosma olmaya devam ediyordu. konuşma sırasında Guermantes Düşesi'nden sonra kuzini Guermantes Prensesi'nin adı geçecek olsa." der. oğlu babasından büyük. o. yüksek sosyeteye ilişkin. Orléans Dükü için. "Ne tuhaf. günah sayılabilecek laflar savurduğuna. eski metresinin bütün özelliklerini sevimli veya zararsız bulan âşık olmaya devam ediyordu. en ufacık şecere ayrıntılarında kesin bilgi sahibi olan. Belki de ayrıca. aynı sadelik sebebiyle. saygısı olmadığından veya karısını geliştirme konusundaki tembelliğiyle). demek rütbeleri yükselmiş. eskisi kadar önemli değillerdi onun gözünde." Paris Kontu'nun oğlu. Swann'ınsa. karısının. (bir şefkat kalıntısıyla.konuşmamış. prens değil. Öte yandan Swann da. çok parlak kişilerle. Ne olursa olsun. karısının salonundaki konuşmalarda bunlara önem veriliyormuş gibi bir hava yaratılmasından hoşlanmıyordu. şimdi de. "A. Odette de o günden sonra. Odette düzeltirdi: "Dük. . zaten kabul edilmekten hiç hoşlanmayacağı bu dünyaya yaptığı baskını daha ileri götürme cesaretini bulamamıştı.

bir dangalağın kendilerini büyülemesine. O dönemde Odette'in Saint-Germain muhitine girmesini engelleyen sebeplere dönecek olursak. Seçkinliğin bayağılığa bu şekilde köle oluşunun. Üstelik. her şeyden önce ağırbaşlı. sabırsızlıkla dinler. bir dizi skandalın ortaya çıkışıydı. sosyete kaleidoskopunun yaptığı son dönüşün nedeni de. vazgeçilen şeylerin hepsini eksiksiz bir biçimde temsil ediyordu. eski düzenin devamını arar). tam tersini düşünmek yeterlidir: Nice üstün nitelikli kadın vardır ki. oturaklı olmaları beklendi. herhalde eski hazzının izlerini de taşıyan bir kibarlık. ancak. Bir süre. İngiliz hayranlığıyla eklerdi: "Bu Royalty'ler15 insanın kafasını karıştırıyor. koparılan ilişkiler derhal baştan kurulmuştu (çünkü bir günde değişmeyen insanoğlu. Eylerine tam bir güvenle gidilen bazı kadınların. insanlardan.sonra da. aynı konuşma içinde Swann'ın söylediği zekice. aceleyle. fahişe ve İngiliz casusu oldukları anlaşılmıştı. yalnız eğitiminin boşlukları karşısında değil." Zaten Swann. en ince sözlerini acımasızca kınamasına izin verirler ve onun en yavan şaklabanlıkları karşısında. bazen de sertçe karşı çıkardı. 15 saltanat . sevginin sonsuz hoşgörüsüyle kendilerinden geçerler. yeni bir düzende. birçok evlilikte kural olduğu sonucuna varmak için. Odette'le ilgili olarak. öte yandan. Odette. zekâsının kıtlığı karşısında da kördü. Odette ne zaman aptalca bir hikâye anlatacak olsa. buhrandan önceki çevre olmadığına inanmaya izin verecek. kanmaya. farklı bir görünümde. bir neşe. şunu söylemek gerekir ki. Swann karısını. öte yandan. neredeyse bir hayranlıkla dinlerdi. en azından öyle zannedildi. Odette genellikle ilgilenmeden. hatta derin sözleri.

"Prenslerin dostu" olan böyle insanlardan niceleri vardır ki. Prensler prens olduklarını bilirler. dolayısıyla hepsi en yüksek sosyeteye mensup dostlarının bazılarını. yeni bir hanımı fark ederler. koleksiyoncu yönünü besleyen yarı sanatsal. mesele Yahudi düşmanlığı değildi. Bununla birlikte. Liszt'in metresi olduğu veya Balzac bir romanını büyükannesine ithaf ettiği için ilgilendiğini (tıpkı bir deseni. onu Paris'in en şık erkeklerinden biri zannetme hatasına düşmüştük. ama yeniliği sayesinde. eskiden tanıdığı kişiler arasında seçim yaparken. adeta fırtınalı bir geceden yararlanarak birden ortaya çıkmış. Ben Odette'in evine gitmeye başladığım dönemde. nefret etmeleri gerektiğini zannettikleri şeylerle bağlantılı değildir zihinlerinde. bu boşluğu nasıl dolduracaklarını düşünürken. fark ediyordum ki. Onu benimserler. Paris Kontu'nun arkadaşı olmanın. hiçbir anlamı yoktur. soylu hanımla. Ama o. bu çevrenin "deşifre olmuş" hanımlarına fazlasıyla benziyordu. tanıdıkları Yahudi hanımlarla bütün ilişkilerini kestikleri bir anda. sık sık ziyaret ediyordu. Chateaubriand tasvir etmişse satın aldığı gibi) fark edince. şöyle bir şüpheye kapıldım: Combray'de Swann'ı sosyeteyle ilişkisi olmayan bir burjuva zannetme hatasından kurtulup bir başka hataya.Odette. öncekiler gibi. Tanrı'sına saygı gösterilmesini beklemez. biraz önce gidip gördüğü insanlardan bize söz ettiğinde. Yüksek sosyetenin mensupları çok miyoptur. biraz kapalı bir salona kabul edilmezler. Swann ise. yarı tarihsel zevk. snop değillerdir ve zaten kendi soylarından olmayanlardan o kadar üstün zannederler ki . bir süre kendisinden sakınılması gereken şeye benziyordu. eskiden kalma. Genellikle filanca düşkün. o da Yahudi'dir. kendisini yönlendirmekteydi.

varolduğu şekliyle sosyetede. Swann'lar kısa bir süre önce kendisini Vendôme Düşesi'yle tanıştırmışlar. Bu eğlenceli (ya da Swann'ın öyle bulduğu) sosyoloji deneyleri. doğal olduğu kadar. Basit bir estetik garabet yaratma uğruna. ağzının tadını bilen edasıyla. hoş da bulmuştu. bir sosta. büyük soylularla burjuvaları. birbirine benzemeyen şuradan buradan toplanmış insanları bir kümede bir araya getirip adeta sosyal buketler oluşturmaktan. o da bunu." diyordu gülerek Mme Bontemps'a.en azından sabit bir şekilde uyandırmıyordu. sadece bir aydın. Aldığı zevkin en tatlı yanlarından biri de. Mme Bontemps da. Cottard'lara bunu anlatıp kendine övünme payı çıkarması olmuştu. kendi çevresinden hiç kimsenin prensese tanıştırılmamasını arzu ederdi. Oysa Cottard'lara gerçekten de hoş gelecek olan bu proje. geçmişin kaydettiği ve hâlâ okunabilen isimlere bağlı kalarak. kendilerinden aşağıda. deney yapmak isteyen bir gurmenin. karanfil tanesi yerine Cayenne biberi kullanmaya niyetlenen.kendilerini. oldukça bayağı bir zevk alıyordu. "Cottard'larla Vendôme Düşesi'ni bir arada davet etmeyi düşünüyorum. karısının bütün hanım arkadaşları üzerinde aynı etkiyi . şimdi profesörle karısının da paylaşacağını kocasına bildirmeye nasıl cesaret edebilecekti? Hiç değilse Cottard'lar. Zaten Swann. Mme Bontemps'ı çileden çıkarmaktan başka işe yaramıyordu. Sadece kendilerine bahşedildi diye böbürlendiği bu zevki. bir sanatçı zevki peşinde koşmuyordu. Ama nasıl ki yeni nişan alan kimseler. aşağı yukarı aynı seviyede görürler. kendilerine Vendôme Düşesi'nden söz ederek Cottard'lara sattığı çalımı bir anda sıfırlayan Swann'ın gayritabii zevkine içinden lanetler yağdırıyordu. kendisinden sonra. . o andan itibaren nişan çeşmesinin kapatılmasını isterlerse.

" diyorlardı. Mme Bontemps da. örneğin bütün müritler duyabilsin diye avaz avaz bağırma alışkanlığını korumuştu. ama buna karşılık. daha fazla bilgi sahibi olması tehlikesi mevcuttu. "küçük yuva"dan. Cottard da kızararak. sadece yakınlar arasında bir yemekti. temelli fesat dilliler kategorisine sokmuştu." Odette. uzaktan ve onun haberi olmadan. Bazı kişilerinse. kendisi ve kocası da. Agrigento Prensi'yle birlikte. Kimilerine.) Bu . denizin ayın çekim gücünden etkilenişi gibi. kayıtsızca." diye cevap verdi Mme Bontemps öfkeyle. Mme Bontemps'a. "Bontemps'lar da orada değil miydi?" diye sormuş.ciddi olarak değil. konuştukları kişilere göre." dedi."terkip" gibi . Cottard'lar ve Vendôme Düşesi. "Kocam bu terkipten eğlenceli bir şey çıkabileceği kanısında. Cottard da ayrı ayrı. Mme Verdurin'in çok sevdiği kimi alışkanlıkları. birlikte yemek yemesi kesinlikle uygun bir kişi gibi söz etmişti. "Agrigento Prensi'nden başka kimse yoktu. gözle görülür biçimde yaklaşmadan. "Onları unutmuşum. sizce de komik olmaz mı?" diye sordu Swann. yemekte başka kimler olduğu sorulduğunda. bu yemeğe davet edildi. ama iki tane önemsiz kadının her ikisini de. çekim gücüne maruz kaldığı Guermantes çevresinde sevilen . "Evet. Vendôme Düşe si'nden. (Hatta bir keresinde biri Cottard'a. sadece kendisinin ciddi olarak sevildiğine inandıran o sonsuz çapkınlığı aristokrasiden öğrenmiş olan Swann. ateşle oynanmaz. daveti iki farklı yorumla anlattılar. "Evet. Mme Swann. eğlence olsun diye davet edildiklerini bilselerdi! Bontemps'lar da gerçi aynı sebeple davet edilmişti. Mme Bontemps ve Cottard. Daha sonra. sizin de başınıza dert açar. Prenses'le Cottard'lan birlikte davet etmeyi düşünüyoruz. Birkaç hafta sonra. "Bence çok kötü olur." diye cevap verip bu patavatsızı.birtakım ifadeleri de kullanırdı.

son olarak sayılan. netice itibarıyla hayırlı olan) varsayımın doğru olmadığını. sandığından fazla aldattığını da düşünüyordu tabii ki. hatta gerekirse bir kafa sallayışıyla tamamlanan bir dudak büküşünü tercih ediyordu. birbirlerinden habersiz." Mme Bontemps da tıpatıp aynı pasajı geçiyordu. sadece karşılıklı isimleri farklı bir kalıp benimsemişlerdi. artık Odette'in kimbilir ne yaptığını merak etmiyor. Bontemps ve eşi vardı. doğrusu sebebini hiç anlayamadım ama. Vendôme Düşesi'yle Agrigento Prensi arasında. Bir zamanlar kendisini öylesine mutsuz hissettiği akşamın saat altısında. dam üstünde saksağan misali. yalnız. Bir zamanlar. Cottard şöyle diyordu: "Bir tek ev sahipler i. Cottard'lardı. Swann ziyaretlerinden genellikle akşam yemeğinden epeyce kısa bir süre önce dönerdi. Bir zamanlar sık sık takılıp kaldığı varsayımın. çerçevesi tıpatıp aynı. kıskançlığının haklı çıktığını. bir de. o ıstırap çektiği günlerde. evinde misafir mi var. dışarı mı çıktı diye kaygılanmıyordu. "Ne fark eder?" anlamına gelen. kendi kendine yemin etmişti: Odette'i artık sevmediğinde. acılarını hayalî göstererek hafiflettiğinden. Odette'in Forcheville'e yazdığı bir mektubu zarfın arkasından okumaya çalıştığını arasıra hatırlıyordu. hissettiği utancı deşmektense. Vendôme Dükü ve Düşesi.kişiler için Bontemps'larla Cottard'lar. Ama bu anı hoşuna gitmiyor. Yıllar önce bir gün. Bontemps ve eşi. Odette kendisini sandığından fazla sevmiş olsa bile." (bu noktada gururla gülümsüyordu) "Profesör Cottard ve eşi. abartılı bir memnuniyetle sayılanlar M. M. kendi kendilerini davet ettirmekle itham edilen. yersiz kaçan çulsuzlar da. Odette'in aslında masum olan hayatının sadece kendi kıskançlığının kuruntularıyla lekelendiği yolundaki (aşk hastalığı devam ettiği sürece. onu kızdırmaktan veya .

Forcheville'e. sanki kıskançlığının nesnesi de. o saatti. Odette'le ilgili olarak yaşamıyordu artık. o saat. Mamafih. Merkezi. hâlâ istemdışı çalışmaktaydı. Odette'in kendisini aldatmış olması. hemen o anda değil. Sonra bu merak da kaybolmuş. Odette'in eski hizmetçilerini aramaya devam etmişti. tarihî bir konu olarak. Swann'ın bir zamanlar sahip olduğu ve artık başka koşullarda bulamadığı âşık kişiliğinin son birkaç kırıntısını sabitlemişlerdi. kendisinde uyandırmaya devam ettiği kıskançlığı. çok eskilerde kalmış olan o gün. Buna rağmen. Sanki o gün.çok fazla sevdiğini düşündürmekten korkmadığında. Artık kendisini ilgilendirmeyen bir şeyi öğrenme gayreti devam ediyordu. Swann'ın. uzak geçmişteki o gün. tek başlarına. Odette'in Forcheville'le yatıp yatmadığına dair sancılı merakı. bulaşma kaynağı belirli insanlardan çok belirli yerlerde. birkaç yıl boyunca. ilk yapacağı şey. sırf gerçeği öğrenme aşkıyla. Ama gün ışığına çıkarmak için sadece kıskançlığının bitmesini beklediği bu son derece ilginç mesele. pencereleri tıklattığı ve içeri alınmadığı. öylesine inatla devam etmişti. gelenin amcası olduğunu yazdığı gün. Odette'ten çok. Odette'in. bununla birlikte araştırmaları son bulmamıştı. Uzun zamandır. saat altıda. La Pérouse Sokağı'ndaki küçük evin kapısını o öğle sonrasında boş yere çaldığı günün. çünkü aşırı bir çöküntüye uğrayan eski benliği. hâlâ aldatıyor olması ihtimallerine aldırmıyordu. bir zamanlar kurtulabileceğini . zili çaldığı. artık ortadan kalkmış olan kaygılar doğrultusunda. kıskançlığı son bulduğunda. Forcheville'le yatıp yatmadığını aydınlığa kavuşturmak olacaktı. Swann'ın gözünde ilginçliğini büsbütün kaybetmişti. oysa Swann. Odette'in evinin bütün girişlerini yumrukladığı. belirli evlerde olan hastalıklara biraz benzer bir şekilde.

içinde o eski sıkıntıyı uyandırmaya bu kadarı yetiyordu. çünkü Swann bir başka kadını seviyordu. 'kıskançlığın acılarını katiyen hafifletmez). Swann'ı kadının gerçeğinden uzaklaştırıyordu. ancak ve ancak. ama Swann'da kıskançlık uyandırıyordu. çünkü Swann sevme tarzını yenileyemiyordu artık. o zamanlar. bu kitapta. eski şüphelerden yıkılmaz bir duvar örüyordu. tıpkı ele geçirme ihtiyacı (bu genç kadının. bu acıların intikamını alma arzusu duruyordu. artık Odette'i sevmeyeceği. Bu ikinci arzusunu gerçekleştirme fırsatı önüne çıkmıştı.tasavvur bile edemediği dayanılmaz iç sıkıntısını şimdi zihninde canlandırmaktan acizdi. hayatının baştan sona engellerle kaplı yolunu düzleştirebilecek tek şeyin. kalbinin sırrını ele geçirme ihtiyacı) gibi. bugünkü metresini. daha ileride. sevdiği kadının ölümü olduğunu düşünürdü (o ölüm ki. çünkü bu iç sıkıntısı. kendisine ilişkin gerçek duygularını. Odette'te denediği tarzdan. Swann'la sevdiği kadın arasına. bu kadının sadakatsiz olması gerekmiyordu. kaynağı Odette veya belki de Odette'ten önceki bir başkası olan bu şüpheler. zalim bir tecrübenin göstereceği gibi. yani Odette'in hayatındaki olayları aydınlatmak değildi. keyfî bir biçimde yeni aşkını tabi kıldığı eski ve kolektif. günün birinde bu acılarının kaynağını. şimdi bir başka kadınlayken de yararlanıyordu. herhangi bir sebeple Swann'dan uzak olması. "onu kıskandıran kadın" hayaleti aracılığıyla . yaşlanmış âşığın. kendisini kıskanması için gerekçeler yaratmıyor. gündüzlerinin gizli arzusunu. bir kenarda da. Swann'ın kıskançlığının yeniden yeşermesi için. dolayısıyla korkmayacağı zaman. Bu kadın. mesela bir gece eğlencesine gitmiş olması ve eğlenmiş gibi görünmesi yeterliydi. aşkının acıklı. Ne var ki. Swann'ın tek arzusu. zıt bir tümörü olan bu iç sıkıntısı.

şimdi hiçbir tehlike olmadan gerçekleştirebileceği bu misilleme (önerisi derhal kabul edilip eskiden o kadar ihtiyaç duyduğu Odette'le baş başa konuşmalarından mahrum olsa. Mme Swann'ın bir hanım arkadaşının . Eskiden Gilberte'in beni bırakıp eve daha erken dönmesini üzüntüyle seyretmeme sebep olan bu çaylara gitmekle kalmıyor. karısı bu yeni aşktan şüphelenmesin diye bin türlü tedbir alıyordu. Gilberte' in bir arkadaşının evinde dans dersine mi. kendisi için ne fark ederdi?) artık ilgisini çekmiyordu. Swann ve karısı beni de kabul ediyorlardı programlarına. eskiden Champs-Élysées'ye gelmesini engelleyerek beni ondan mahrum eden. Ama bir zamanlar. eğer bir gün. sevdiği genç kadının. Odette'in de aynı mantıktan. Odette yüzünden acı çektiği sırada. ona göre masumiyetini kaybediyordu. landonlarında benim de bir yerim vardı. hatta tiyatroya mı.tanımasına izin veriyordu. M. onca zaman kırılan onurunun intikamını almak için. şimdi bunu yapabilecekken. nihayet samimi olan ilgisizliğini ona amansızca sergileyeceğine ant içmiş olduğu halde. aşkının bittiğini gösterme arzusu da sona ermişti. Bunun üzerine. artık annesiyle birlikte gezintiye veya bir matineye gittiklerinde. aşkla birlikte. ama o zaman da. Oysa Swann bu kıskançlığı. karısı olabileceğini aklına getirmediği kadını sevmekten vazgeçecek olursa. bir gün başka bir kadına tutulduğunu ona gösterebilmeye can atan Swann. kendisini hayalî ihanetlere inandırmakla suçluyordu sık sık. çimenliğin kenarında ya da atlıkarıncanın önünde tek başıma kalmama yol açan bu gezmelere ben de katılıyordum. hem de haksız yere yararlandığını hatırlıyordu. kendisiyle birlikte olmadığı saatlerde yaptığı her şey.

Tabiatın verdiği ve alışkanlığın bozulmasıyla. köleleştirir. Mme Swann'ın lunch dediği öğle yemeğine. içinde aksine onca sıcaklık. pembe ve tertemiz bir cila gibiydi. kış ışığını keşfettiğim duygusuna kapılıyorsam. o esrarengiz tapınağın. yoksa Saint-Denis mezarlarını görmeye mi gitmeyi tercih ederim diye. bana tabiatüstü zevkler bahşedecekmiş gibi görünen bu eve girmeye karar verirdim. Hava yağışlı olmadığı sürece. O aykırı saatte. Mme . onlara giderdim. (Aslında Noel kelimesi. kışın bile. Mme Swann'da öğle yemeğinin heyecan veren beklentisi eklenir. öyle ki.evinde sosyetik bir toplantıya mı (Mme Swann buna "küçük bir meeting" diyordu). bu zevkleri azaltmaz. hatta yerler buzlu da olsa. ama onlara egemen olduğundan. Swann'ların küçük bahçesinde çıplak ağaçları kırağı gibi ışıldatan güneşi fark ederdim. kocaman bir Noel ayakkabısı gibi. dünyevi aksesuarlar haline getirirdi. hatta açlıkla körüklenen bu zevklere. caddeleri bir baştan bir başa dolaşır. bana soruluyordu. arasıra Charvet'den alınmış harikulade kravatımın düğümünü sıkarak. güzel koku ve çiçek bulunan Mme Swann'ın evinin sıvasına eklenmiş bir vernik. soğuğu. görüntü yeni bir görüntü oluyordu. nihayet. adeta kremalı yumurtaya bir çeşit girişti. Uzaktan. yemek daveti saat yarımda olduğu ve bizim evde o dönemde on biri çeyrek geçe öğle yemeği yendiği için. Swann'larla çıkacağım günler. cilalı ayakkabılarımı kirletmemeye dikkat ederek. ama özellikle herkesin evinde olduğu o saatte iyice tenhalaşan o lüks semte doğru yola çıkardım. her saatte epeyce tenha olan. bu. Saat yarım olunca. on ikiyi yirmi yedi geçmesini beklerdim. o küçük bahçede sadece iki ağaç vardı. ben bizimkiler sofradan kalktıktan sonra. genellikle bu saatte fark etmediğim güzel havayı. Doğruyu söylemek gerekirse.

yine bir uşak olsa gerek diye ayağa kalkmazdım. vaktinden önce döndüğü zannıyla gelecektir. ateşe biraz kömür veya vazolara su eklemekti. Hiç şüphe yok ki. sonra bir üçüncüsü olurdu. . orkidelerin. Bir ayak sesi daha yankılanır.) İçeride önce sadece üniformalı bir uşakla karşılaşırdım. boş bir salona alırdı. boş yere heyecan yaratan gidiş gelişlerinin vardığı basit sonuç. beni çeşitli büyük salonlardan geçirip küçücük. "Aa! Siz yalnız mısınız? Ne yaparsınız. Swann girerdi içeri. Bire on var. Onlar gider. babamsa bunu son derece gülünç buluyordu. Kapının açıldığını işitince. ama sizi tanımayan insanlar gibi . kristal bir vitrinin arkasına özenle yerleştirilmiş." . büyülü bir mağarada olsam. Kendi evimizde bile. tehlikeli yakutlarını arasıra beyaz mermerden kabına döken. çiçekler . onlar bu kelimenin yerine Christmas'ı koymuşlardı. M. Görürsünüz. Her gün bir az daha gecikiyor. akkor halindeki kömürün ateşiyle.sizinle birlikte bekleyen. yalnız kalırdım. sonunda Mme Swann'ın açacağı kapı kapanınca. aceleyle oturduğum yerden kalkardım. titreyerek ısınırlardı.beni acıdan çıldırtan Christmas seyahatleri. ama gelen sadece bir başka uşak. acele etmeden. Christmas'ta aldıkları hediyeler. varsa yoksa Christmas pudingi. Tek başıma. küçüleceğimi zannediyor. artık hep Christmas diyordum.canlı varlık özelliklerinin daha da etkileyici kıldığı sessizliklerini korurlar.Swann'a ve Gilberte'e yabancıydı. Noel diyecek olsam. ateşin Klingsor'un laboratuvarındaki gibi. bu kadar şaşkın olmazdım. güllerin ve menekşelerin arasında kalırdım. sevgili karım saat denilen şeyi hiçbir zaman öğrenemedi. adeta dönüşümlere uğradığı bu küçük bekleme salonu yerine. pencerelerinin mavi öğle sonrasını hayal ettirmeye başlamış olurdu küçük salon.

salona geldiğinde üzerinde açık renk. tiyatroda kraliçenin son sahnede görünmesini hazırlayan ve aynı zamanda etkisini azaltan figüranlar alayına benzeyen o üniformalı uşaklardan sonra.Swann'da sinirsel rahatsızlıklar hiç geçmediği ve artık biraz gülünç olduğu için. . önemini açıklardı. Boulogne Ormanı'ndan bu kadar geç dönen. tek başıma veya Swann ve genellikle bize katılan Gilberte'le birlikte. Mme Swann'ın onca muhteşem girişle hazırlanmış olan gelişi. müthiş bir şey olmalıymış gibi gelirdi bana. bana Mme Swann'ın bir sabahlığından veya banyo tuzu şişelerinden daha çok zevk vermezdi. benim için yeterliydi. fırtınada bir dalgayı. Beklemeye devam ederdim. terzisinde kendini kaybeden. soğuktan kızarmış burnunun üzerine kadar inen tülüyle gizlice içeri giren Mme Swann. Yeni satın aldığı şeyleri bana gösterir. kendisini midesi açısından endişelendirir. Ama eğer sabahı evinde geçirmişse. ki bu da bana bütün elbiselerden daha şık görünürdü. onun evinde bulunması. En ufak çıtırtılara kulak kabartırdım. krepdöşinden uzun bir sabahlık olurdu. heyecanımla birleşerek zihnimi karıştırıp hiçbir şey düşünemez hale getirdiğinden. samurdan. yemekten önceki eşsiz saatin bir parçası olmaları. kısa bir paltoyla. ama izzetinefsini okşardı. bekleyişim sırasında hayalimi dolduran vaatleri yerine getirmezdi. Mona Lisa orada olsa. beklediği kadar yüksek bulmaz. konuşabildiğim halde. bir dansçının sıçrayışını. öğle yemeğine asla yetişemeyen bir karısı olması. ama bu saatte hâlâ aç olmaya alışkın olmayışım. Zaten Swann'ın sahip olduğu eserlerin. anlamam mümkün olmazdı. Ama insan hiçbir zaman bir katedrali.

bir yuvarlak sehpanın. ustaca örtülmüş sorular sorar. kısa bir süre sonra. sevinçten uçardım. Gilberte'in. bana başka günlerden farklı olması gerekirmiş gibi gelen günün güneşinin. bir "köşe rafı"nın veya küçük bir masanın üzerindeki kutsal sunaklarda yaksalar da.ki kaygıyı tamamen yok edemezdim. beni biraz kıskandırırdı. konuşmalardan olağanüstü hiçbir şey çıkmaz. O zaman. Swann. sevdiğimiz kadını bize öylesine uzak gösteren o korkunç iç mesafelerden birini. ön sıralardaki koltuğunda endişeyle oturup kuliste. Olsa olsa. Hizmetkârlar istedikleri kadar her boyda. bana yönelteceği bu evde.Swann'lar bazen bütün öğleden sonrayı evde geçirmeye karar verirlerdi. adeta esrarengiz bir ayin için dizer gibi. bir kadın oyuncunun. tıpkı çocukluğumuzdan beri çoğu kez gece yarısı ayininden çıkışımız gibi. henüz yanımıza gelmemişken birazdan gireceği. sanatçıların fuayesinde neler olup bittiğini hayal eden sevdalısı gibi. beni de götürmeye onu zorlayacağına söz verdi. aniden ortadan kaldırmış oldu. ancak sesimde. onu Combray'de ilk gördüğüm haliyle. her birini bir konsolun. öğle yemeğini çok geç yediğimiz için. Gilberte'in sık sık içeriden bir merdivenle çıkılan büyük odalarda kayboluşunu görmek. küçük bahçenin duvarında alçaldığını fark ederdim. her şekilde lambaları getirip. Gilberte'in gittiği odanın çamaşır odası olduğunu söyleyip orayı bana göstermeyi teklif etti ve Gilberte'in oraya her gitmesi gerektiğinde. oradan hayal kırıklığı içinde ayrılırdım. Ama bu hayal kırıklığı sadece maneviydi diyebilirim. . Bu son sözleri ve bende yarattıkları gevşemeyle. O anda Swann'a duyduğum sevgi. saatler boyunca sözlerini. Ben salonda oturmak zorunda kalır. Swann benim için. dikkatli ve gülümser bakışlarını. Swann'a evin bu öteki kısmıyla ilgili.

çoğu kez de canlı renkli kollarından çıkan güzel elleri. Vinteuil'ün sonatının. gezmeye giderdik. Bu yüzden. bu çok sayıdaki izlenimin hatırasını bize derhal çıkarıp vermekten acizdir. Gilberte'i seviyordum ve bu yüzden de onu bu kaygı olmadan. Belleğimiz. bellektir. söylenen sözü bir saniye sonra hatırlamayan bir insanın belleği kadar kısa sürelidir. uyurken binlerce şey düşünüp anında unutan bir insanın belleği kadar. onu bana veriyordu. ikinci. Swann'ın o çok sevdiği cümleciğin bulunduğu bölümünü çaldı bana. daha sonra iki üç kere bu sonatı bana çaldıklarında. dinlediğimiz sırada karşılaması gereken izlenimlerin karmaşıklığıyla kıyaslandığında.| Zaten genellikle evde kalmaz. küçücüktür. Gilberte üzerinde doğrudan sahip değildim. biraz karmaşık bir müzikten. Krepdöşin sabahlığının pembe. beyaz. onu gayet iyi bildiğim duygusuna kapıldım. İlk kez dinlediğimiz. İlk dinleyişte gerçekten zannettiğimiz gibi hiçbir şeyi ayırt edememiş olsaydık. çoğunlukla hiçbir şey anlamayız. yarı yarıya bunamış. "ilk kez duymak" ifadesi yanlış değildir. Çünkü belleğimiz. oysa Gilberte bazen kendisini bana vermiyordu. Buna rağmen. İşte böyle günlerden birinde. üçüncü dinleyişler de birer ilk olurdu ve onuncu dinleyişte daha fazla bir şeyler anlamamız için bir sebep olmazdı. kavrayış değil.Gilberte'e olan sevgimden bile daha derinmiş gibi geldi bana. Swann aracılığıyla. piyanoya uzanırdı. Muhtemelen ilk dinleyişte eksik olan. Çünkü kızının efendisi olarak. f sevdiğimiz kişinin yanında olduğumuzda sevme duygusunu yok eden o "daha fazla bir şeyler" arzusu olmadan göremiyordum. Mme Swann bazen giyinmeden önce piyanonun başına geçerdi. gözlerinde var olan. kalbinde olmayan o hüzünle. Ama bu hatıra . Kısacası. dolaylı olarak sahip olduğum nüfuza.

kendi kendine. beraberinde bir hüzün getirir. bu eserlerin her birinde de. önce al gıladığımız bölümler. sonat. uyumadan önce birkaç kere okuduğu. Gerçekten ender rastlanır nitelikteki eserleri hemen belleğimize kaydedemeyişimiz gibi. Swann'la karısının belirgin bir cümle olarak gördüğü şeyi ben açıkça algılamaktan çok uzaktım. bu tür eserlerin ve zaman içinde gerçekleşen her şeyin anlaşılması. ben o güne kadar bu sonatı hiç duymamıştım. Vinteuil'ün sonatında en gizli olan şey benim için artık görünür olduğunda. uzaklık ya da sis yüzünden ancak birkaç solgun çizgisini görebildiğimiz bir anıt gibi.belleğimizde yavaş yavaş biçimlenir. baştan sona dinlediğimde bile. hiçbir zaman tamamını ele ge- . neredeyse bir bütün olarak görünmezliğini korudu benim için. Bu sonatın bana verdiklerini ancak ayrı ayrı zamanlarda sevebildiğim için. o kadar dâhiyane olmayanlardır. Mme Swann sonatın en ünlü cümlesini çaldıktan sonra. sonatı bir daha duymaya çalışmadım). daha önce boş yere aradığımız hecelerin fışkırması gibi. tıpkı bir ismi hatırlamaya çalıştığımızda. Ne var ki. İşte bu yüzden. duyarlılığımın etki alanı dışındaki alışkanlık tarafından sürüklenerek benden kaçmaya başlamıştı bile. ertesi sabah ezbere tekrarlayan bir kolejli gibiyizdir. en başta seçtiğim. tercih ettiğim şey. aynı şeyi Vinteuil'ün sonatında da yaşadım. Daha da önemlisi. Venedik'teki San Marco Bazilikası'nı görünce şaşırmayacağını zanneden insanlar kadar aptaldım). Öyle ki. yerinde sadece bir boşluk bulduğumuz ve bir saat sonra bu boşluktan biz hiç düşünmeden. eserin bana başka bir şey vaat etmediğini düşünmek (bu yüzden uzun süre. bir tek hamleyle. iki üç kere duyduğumuz eserlerle ilgili olarak. düştüğüm tek yanılgı değildi (fotoğrafından kubbelerinin şeklini öğrendiği için. öğrenmediğini sandığı bir dersi.

Eserin kendisi. çünkü onu sevmemiz daha fazla zamanımızı almıştır. halkın kavrayışsızlığından kurtulmak için. o zaman. Bu yüzden de dâhiler. hatta bazen asırların. bize önce en iyi taraflarını vermekle işe başlamazlar. ona benzeyen pek az insan vardır. Üstelik ona olan sevgimiz. bu güzellikler uzaklaştıktan sonra. küçük bir örneği. gelecek kuşaklar için yazılmış eserlerin. Ama aslında yanlış hükümlerden kaçınmak için alınan bütün korkakça önlemler faydasızdır. Bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur. en önce keşfedilen güzellikler. fazla yakından bakıldığında yanlış değerlendirildiği gibi.gerçekten yeni olan bir şaheseri kitlelerin sevebilmesi için geçmesi gereken yılların. en son gelir bize. . tıpkı bazı resimlerin. çağdaşlarının yeterli mesafeden yoksun olduğu gerekçesiyle. çünkü onu yazan kişi olağandışıdır. Ancak. Ne var ki. çünkü yanlış hükümler kaçınılmazdır. Zaten. kuşkusuz aynı sebepten ötürü: daha önce bildiklerimizden en az farklı olanlar bunlar oldukları için. hayata benziyordu bu sonat. biraz derin bir eseri bir bireyin kavraması için gereken zaman benim için bu sonat konusunda olduğu gibi . her gün farkına varmadan önünden geçtiğimiz. adeta simgesidir. sırf güzelliğinin gücüyle görünmez olup bilinmezliğini korumuş olan cümle. bekleyen. dimağımıza karışıklıktan başka bir şey sunamayacak kadar yeni olan üslubunun bizim için anlaşılmaz kıldığı. Vinteuil'ün sonatında. onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek. aynı zamanda en çabuk bıkılanlardır.çiremedim. diğerlerinden uzun sürecektir. ancak gelecek kuşaklar tarafından okunması lazım geldiğini düşünebilirler. el değmemişliğini koruduğu bir cümle kalır seveceğimiz. hayat kadar aldatıcı olmayan bu büyük şaheserler. Ama en son terk edeceğimiz de odur.

dörtlüler). yeterince derinliği olan bir yere. . çoğaltmıştır. izlenimciliğin.sayısını artıracaktır. Bunun sebebi..tasıysa. XIII. elli yıllık bir çaba sonucu. uzun bir özümleme sürecinin bu dönemi bizim gözümüzde.. sanatçıların değerinde olmasa bile. Bu yüzden de sanatçının. en azından toplumda bir gelişme sağlamıştır. sadece elli yıl sonra yaşamış bir çağdaşlar topluluğu olurdu. öncekilerden son derece farklı olduğunu düşünmek.ki Vinteuil'ün de yaptığı buydu. XIV. Hiç şüphesiz. böylece. fütürizmin. disonans arayışının. hüküm verecek durumda olmayanların ha. (basitleştirmek için. aynı çağda. önceki dönemi düşünürken. kolaydır. eserini fırlatması gerekir . hüküm verebilecek kişilerin tehlikeli bir kuruntusudur. kübizmin. ve XV. Beethoven'in dörtlüleri (XII.. uzak geleceğe. bunlar bu eser için bir gelecek kuşak değil. resim veya müzikte bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan devrimlerin yine de belirli kuralları gözettiğini. paralel biçimde. eserinin yolunu izlemesini istiyorsa eğer. Gelecek kuşaklar dediğimiz şey. kendisinden başka dehaların da yararlanacağı bir kitleyi geleceğe hazırlayabilecek öteki dehaları hesaba katmazsak) kendi gelecek kuşaklarını kendisi yaratması gerekir. sadece gelecek kuşaklar tarafından tanınmış olsaydı. yani onu sevebilecek insanlardan oluşmaktadır. şaheserin ortaya çıktığı anda kolay kolay bulunamayan öğelerden. Beethoven dörtlüleri dinleyicisini yaratmış. Yani eser bir kenarda tutulmuş. ufuk çizgisindeki her şeyi aynı şekle sokan yanılsamaya benzer bir yanılsamayla. Çin gamının özel kullanımının. hemen önümüzde olanların. Eserin. yani şaheserlerin asıl ufkunu hesaba katmamak. bütün şaheserler gibi. Bununla birlikte. bugün büyük ölçüde. bu ilerideki zamanı. hesaba katmak da bazen. bu toplum. eserin gelecekteki kuşaklarıdır.

yeniyetmeliğimiz sırasında bakılmış. ay ışığı da yaprakların . Ne var ki. dehanın yetkisi dâhilinde olmayabilir. kasımpatları gibi. tıpkı bütün kehanetlerde olduğu gibi. Karımın gördüğü türden bir ışın tedavisinin. "Vinteuil'ün bu sonatı çok güzel. ne çarpıcı tutarsızlıklarla dolu olacağını düşünmemiz. akim yeteneği inceleyebileceği bir dünyadan çok daha üstün bir dünyada. zaten bu da meselenin özü. kişisel ve esrarengiz bir bütünün parçasıymış gibi geliyordu bana. Mme Swann'ın çalışma hayran oldum. daha vasat kimselerin. dolayısıyla da gerçek önemden yoksun bir şey katar. uçakların gelecekteki başarısına inanmamış olabiliriz. merdivenlerinin kokusu gibi. kesinlikle kâhinin zekâsının kıtlığına işaret etmez. olgunluk dönemimize ait yıldız falımızın. Kehanetin gerçekleşmemesi. kasları etkilemesinde şaşılacak bir şey yok. Gelecek zamanı ve getireceği değişimleri hesaba katmazsak. bir sanat eserinin güzellik bütünlüğüne zaman öğesini katma zorunluluğu. insan ruhundan çok anlasak bile. trenlerin. harikulade. kemanın arpejlerinin serinliği yağdırdığı o an. değil mi?" dedi Swan n. netice itibarıyla homojen bir alana dönüştürdüğünü hesaba katmayışımızdır. ihanetlerini öngörmüş olduğu bir metresin veya dostun riyakârlığına inanmamış da olabiliriz.kuşkusuz çeşitliliği olan. piyano çalışı. çünkü mümkün olan şeyleri mevcut kılmak veya kılmamak. rastlantıya bağlı. sabahlığı gibi. "Hani ağaçların altında gecenin indiği. Kabul etmeniz gerekir. Sonatı anlamasam da. yeterlidir. ama Hugo'yla Moliere'in yan yana bulunduğu. hükmümüze. bütün yıldız falları doğru değildir. Deha sahibi biri olup. paltoları gibi. ay ışığının bütün durağanlığı mevcut.

Ama Vinteuil'ün cümleciğinde. anıtların üzerindeki garip ışıltıları. bu gece ağaçlarının. oysa o gecelerde Odette de cümlecik gibi kendisine eşlik 16 bir ana notayı süsleyen üç dört küçük nota. bir zamanlar hummalı ve kederli olduğu için tadına varamadığı ve cümleciğin (tıpkı bir hastanın yiyemediği güzel yemekler gibi). çünkü geri kalan hiçbir şey kıpırdamadığından. cümleciğin çevresine dizilmiş. Boulogne Ormanı'nda bazı gecelerin Swann'a hissettirdiği ve Vinteuil'ün sonatının.' diyen bir sesi açık seçik işitiriz. öyle değildir. ruhu gibi geldiği için. O cümlecikte defalarca aradığı derin anlam yerine. gruppetto'dà16. bütün bir ilkbahardı. keza sonatın tamamında. dolanmış. çizilmiş bu yapraklardı (bu cümlecik Swann'a yaprakların derunu. birçok gece o cümleciği dinlerken altında oturmuş olduğu sık yapraklı ağaçlardan başka bir şey olmadığını anladım. Paris'te ise tam tersi olur. sezilen muazzam ve değişken olguyu fark edebiliriz. içinde bulmamız önerilen şeyi kesin olarak ayıklayabileceğimiz kadar mutlak değildir. adeta renksiz ve tehlikesiz bir yangınla aydınlanmış gökyüzünü. . daha sonrası için Swann'a ayırdığı. doğal olarak çok rahat işitilen dalgaların güçsüz cevapları vardır. Ama Swann'ın başka sözlerinden. Paris çevresindeki nice restoranda. Boulogne Ormanı'nın felce uğramış hali. 'Neredeyse gazete okunacak kadar aydınlık. çünkü müzik.kıpırdamasına engel olmuyor mu? Bu cümlecikte bu kadar güzel tasvir edilmiş olan da bu." Swann'ın bu sözleri. Odette'e bir şey soramazdı. hakkında bilgi verebileceği güzellikler konusunda. onu duydukça yaprakları tekrar görme isteği duyuyordu). Deniz kenarında çok daha çarpıcıdır bu. olsa olsa. Boulogne Ormanı'ndayızdır. daha sonra sonatı yanlış anlamama yol açabilirdi. bulduğu.

ben tanımıyorum. beyefendi bana kur yaptığı sırada bu ressamla çok ilgileniyordu. uzun süre bu kuralın istisnası olmadığını sanmıştım) şeyi görmüyordu Odette bin kat daha anlayışlı olsa da göremezdi. bütün bu söyledikleriniz benim açımdan pek hoş değil gibi geliyor bana." diye açıkladı bana. O zamanki dertlerimi. Ama Odette o sırada sadece yanındaydı (Vinteuil'ün motifi gibi içinde değildi)." "Charles. ayna gibi. Doğrusu bu. mesela Acclimatation Parkı'ndaki Palmiye Serası'nda.etmişti. Üstat Verdurin'dir.en azından bana gösterdiği şey . benim o dönemde dikkat etmediğim şeyleri gösteriyor bana.kesinlikle 'Kendiliğinden irade' ve 'Sonsuzluğun sentezi' değil. "Aslında sesin. "Bu hanımın Charles'a delicesine âşık olduğu söylenir. oraya Mme de Cambremerle gitmekten çok daha eğlencelidir. dolayısıyla." "Hoş değil mi! Kadınlar harikulade varlıklar! Ben sadece bu delikanlıya şunu söylemek istiyordum: Müziğin gösterdiği şey . o da şöyle cevap vermişti: "Şunu belirtmem gerekir ki. sadece. Ayrıca çok zeki bir kadınmış. Ben çok . değil mi?" dedi Swann. hiçbirimiz için dışa vurulması mümkün olmayan (en azından ben. Armenonville'e yemeğe götürmüştür. aşklarımı hiç hatırlatmıyor. biraz önce Vermeer'den söz ederken kullandığı ses tonuyla. Bu cümlecik beni binlerce kez." dedi. "Şunu da belirtmek isterim ki. "Ama ben sadece duyduğumu söylüyorum." Mme Swann gülmeye başladı. Değil mi sevgili Charles?" Aslında koltukları kabaran Swann. bu salondan hiç çıkmadan. üstünde redingotuyla. Vinteuil'ün cümleciği. su gibi. "Mme de Cambremer hakkında ileri geri konuşmayın. Vermeer'i tanıdığına ben çok şaşırmıştım. değiş tokuş yaptı. yansıtma yeteneğinin olması çok güzel bir şey.

" dedi Mme Swann.pushing17 buluyorum. benim aksine bucak bucak kaçtığım birisini bizim çok sevdiğimizi sanıyordu." "Ne korkunç şey! Tek özelliği Savonarola'ya çok benzemesi.sevdiğimiz ve kişinin kendine has gerçekliğine inanmak istediğimiz zaman. Swann'ın çağdaşı olan. zeki bir kadından hiç beklemediğim bir şey. 17 saldırgan. hem de kendini beğenmişlik ifadesiydi. zaten Benozzo Gozzoli'nin Medici'leri katmasıyla tarihe son derece aykırı olan Müneccim Kralların Geçişi. "Madem çaldığım şey size Acclimatation Parkı'nı hatırlatıyor. . Fra Bartolomeo'nun yaptığı Savonarola portresinin aynısı." Swann'ın bir sağır-dilsize yakışır suskunluğu. Hem hava güzel.genel bir şeydir ve farklı dönemlerde kendisine rastlamak mümkündür. Düşünsenize. küçük bey isterse. hem de siz sevdiğiniz izlenimlerinize kavuşursunuz. çünkü o zaman Gozzoli'nin değil. hiç kimse hakkında asla kötü bir söz söylemeyen iyi yürekli Doktor Cottard bile iğrenç olduğunu açık açık söylüyor. Ama Swann'ı dinlesek. bunda kırılacak bir şey yok. Söz Acclimatation Parkı'ndan açılmışken. büyük bir elemle fark ettiğimiz gibi . bu delikanlı. biliyor musunuz. şakacıktan alınmış gibi yaparak. resimde benzerlikler bulma tutkusu. "birazdan gezmeye oraya gidebiliriz. savunulabilir bir şeydi. yani sadece İsa'nın doğumundan on beş asır sonra değil. Mme Blatin'i! Bizimle dost geçinmesini bizim açımızdan onur kırıcı buluyorum." Swann'ın bu. Ama size tutkun olduğunu herkes söylüyor. çünkü kişisel ifade dediğimiz şey bile . hem bir çeşit doğrulama. çok daha büyük bir aykırılık gösterirdi.

yazara ve başoyuncuya sevgi gösterisinde bulunmak için. bu siyahilerin birine." "Kesinlikle alay etmiyorum. ben Seylanlı'nın söylediği lafı kastediyordum. alay etmeyin benimle. avukatların." diye araya girdi Odette. bu kelime siyahinin hoşuna gitmemiş." "Çok saçma aslında. ünlü hekimlerin. Swann'a göre. 'ama sen deve!'" "Çok gülüyorum bu hikâyeye! Bayılıyorum. "Peki ama Mme Blatin'in Acclimatation Parkı'yla ne ilgisi var?" "Olmaz mı!" "Ne yani.ressamın kendisinden de dört asır sonra yaşamış olan bir yığın insanın portresini de içerirdi. siyahilerin bulunduğu Acclimatation Parkı'na gitmiş. Paris'in bütün ileri gelenlerinin.' Mme Blatin'i gözümün önüne getiriyorum da. maymunlar gibi açık mavi bir poposu olduğunu mu düşünüyorsunuz?" "Charles. 'Günaydın. daha ziyade üstünlük taslayan bir edayla konuşur. etnografya konusunda benden çok daha bilgili olan karım öyle dedi. 'Ben zenci/ demiş öfkeyle Mme Biatin'e. zenci!' demiş. Her neyse. Bilirsiniz. Mme Biatin herkesle sevimli sandığı. "Geçenlerde Mme Biatin. bu tören alayında eksik olan bir tek önemli Parisli yoktu. Ama Acclimatation Parkı'na gidip dönerken Mme Swann'ı kaç kere hayranlıkla izlediğim Akasyalar . tıpkı Sardou'nun bir oyununda. sanıyorum Seylanlılar. 'Ben zenci." "Charles. patronizing." "Thames kıyısındaki sevgili komşularımızın dediği gibi. politikacıların. eğlence olsun diye her gece sırayla gelip birer birer sahnede yer aldıkları gibi. 'Öyle böyle değil." "Felâket bir şey!" "Her neyse. ama sen deve!'" Aralarından birinin Mme Blatin'e "deve" dediği bu Seylanlıları görmek için büyük bir istek sergiledim. ne kadar münasebetsizsiniz! Hayır. çok hoş bir hikâye. Anlatsanıza. Seylanlılar beni hiç ilgilendirmiyordu. biraz da modaya uyarak.

uzun uzun düşünülmüş bir ilgi gösterdiğini. babasına iyi davranmamış olması. Bu herhalde sizin için de aynı şekilde anlaşılmaz bir şey. babanız öldükten sonra yaşamaya devam edemezsiniz. Swann ve Mme Swann. onları sevindirmek istediğini. annesinin anlattığı gibi. beni bir faytonda onun yanında otururken görebileceğini düşünüyordum. zaten doğal olan da bu. genellikle kendisini sıkıntıya sokan küçük şeylerle açığa çıkıyordu bu. ama kınarmış gibi de görünmezdi. duyduğuma göre babasını çok üzmüş. Mme Swann'ı selamladığımı görememiş olan Coquelin'in melez arkadaşının. eminim siz de benim gibi. Bu genç yaşına rağmen. hizmetkârlara ve yoksullara da. çünkü onun gözünde babasına en küçük bir eleştiri bile yöneltilemezdi. annesiyle babasından çok daha mantıklı görünürdü. M. bir gün bile geciktirmeden. Gilberte başını çevirip susar. İnsan ezelden beri sevdiği birini nasıl unutur?" . incelikli. şöyle demişti bana: "Kendisiyle asla tanışmayacağım. Gilberte'in yalnız arkadaşlarına değil. Champs-Élysées'deki şekercimiz için bir nakış işlemiş. gizler çünkü. Swann karısının önemli arkadaşlarından söz ettiğinde. sebebi de. kırmaktan korktuğunu fark ediyordum." derdi babası. kendi elleriyle teslim edebilmek için. "Nasıl bir kalbi olduğunu hiç bilemezsiniz.Yolu'ndan geçeceğimizi. Bir gün Gilberte'e Mile Vinteuil'den söz ettiğimde. kızlarının ender rastlanır faziletlerini bana anlatmaktan hoşlanırlardı. Hazırlanmak üzere salondan ayrılmış olan Gilberte'in yanımızda olmadığı dakikalarda. karda sokağa çıkmıştı.

aksine. arzumuzun her noktasının. aşırı iyi kalpli de ondan. hülyamızı bizden tamamen gizler. anılar uyandırarak. Ben de bu yüzden her zamanki gibi yaramaz olmamaya çalışıyorum. sizinle bu konularda aynı hisleri paylaşıyoruz. üst üste konduğunda. arkadaşlarından hangilerini en çok sevdiğini sorduğumda.gerçekten o olduğundan emin olabilmek için . onu daha hiç görmemişken bile.o Gilberte ki." "Ama babanız sizi yaramaz bulmuyor. şöyle cevap vermişti: "Evet. crack sizsiniz. mükemmel buluyor.elle tutulamaz oluşunun büyüsünü korumak isteriz.Bir keresinde. onunla iç içe girip karışır. birbirine eşit iki şeklin. dokunduğumuz anda bile ." "Zavallı babacığım. babasının ölüm yıldönümü bu yakında." Annesiyle babası. pembe dikenli çitin önünde dururdu daima. bana Gilberte'in faziletlerini methetmekle kalmıyorlardı . bir Ile-de-France manzarasında bana görünüverirdi. Neler hissettiğini siz anlayabilirsiniz. Mme Swann'a Gilberte'in. Bir çocuğun zevklerini merak eden aile ahbabının kayıtsız ses tonuyla konuşmaya çabalayarak. gerçekliğin katlandığı ve onca zamandır hayal ettiğimiz şeyin üzerine tam oturduğu böyle mükemmel tesadüflerde. Meseglise tarafına giderken geçtiğim dik patikada. Oysa sevincimize anlamını tam olarak kazandırabilmek için. daha sonra ise bende artık hayaller değil. Swann uzaklaştıktan sonra ben bunu söyleyince. zavallı babacığım. gerçek. artık tek şekil olması gibi. İngilizlerin deyişiyle. siz onun gözdesisiniz. Düşüncemiz." Hiç şüphe yok ki. bir kilisenin önünde. yenisiyle kıyaslamamıza imkân verecek . babasına her zamankinden de sevecen davrandığında. bana şöyle cevap verdi: "Gilberte eminim sırlarını benden çok size açıyordur.

Mme Swann'ın evine gitmenin. evine. hafızamızın çıkışlarına hükmederler. Odette'le paylaşacağı evdi bu. Odette'in kendisini Forcheville'le birlikte. Şüphesiz Swann gibi ben de mutluluğumu tadamıyordum. duyduğumuz sözler. Swann'ın benim hülyalarım kadar yaratıcı olan kıskanç aşkının. Yıllar boyunca. artık hayalî ve belirsiz görünen. kendisine öylesine anlaşılmaz gelen. defalarca tasvir ettiği bir başka evin karışımı. kendisini tanımadığım zamanlardı. çünkü beni kabul ettiği bu ev. boş bir hayal olduğuna inanmıştım. evinde on beş dakika geçirdikten sonra. portakal suyu içmeye götürdüğü gece. artık onlardan bağımsız göremediğimiz geçmişimizi etkilerler. yemek salonunu hâlâ kavranması imkânsız bir yer gibi hayal etmem mümkün müydü? Swann da kendi açısından benzer bir oluşumu görmüş olmalıydı. asla ulaşamayacağım. öğle yemeği yediğimiz salonda Swann için eriyip giden. "Hanımefendi hazır mı?" sözlerini kendi uşaklarına söyleyebileceğini. "Kim derdi ki hiç konuşmadan esir . çünkü artık istediğini yapma imkânı elinden alınmıştır: Edindiğimiz bilgi. çakışması olarak düşünülebilirdi. bir zamanlar heyecanlanmadan hayal edemediği cennetti. Gilberte. bir başka ihtimalin gerçekleşmesiyle ortadan kalkan bir ihtimal gibi. bilincimizin girişini tıkamaktadır. Biraz önce yediğim Amerikan usulü ıstakozun en uzak geçmişime kadar alabildiğine uzanan bükülmez ışınlarına rastlamadan zihnimde tek hareket yapamazken. geleceğimizin serbest kalmış biçiminden çok. yalnız benim hayalimin doğurduğu ideal ev değil.şekilde eski durumu yeniden tasarlamaktan acizdir. beklenmedik o ilk dakikaların hatırası. onunla bir başkasının. şimdi bir izzetinefis tatminiyle karışık hafif bir sabırsızlıkla telaffuz ettiği. hayalimizin çıkışlarından çok. o beklenmedik cennetti.

ama içimde hissetmediğim bir değişimden söz ediyordu. Acaba bunun sebebi. evlerine girmekle tamamen o evden kovmuş sayılmazdım. kibarca bu yabancıya sunuyordu oturması için. paravanlara. sadece geri çekilmek zorunda bırakmıştım. benim dışarıdan bakınca görmek zorunda olduğum.almaca oynayışını seyrettiğiniz küçük kız. alışkanlıkları. bu . Swann'ların hayatını sarmaladığını farzettiğim benzersiz büyüyü. düşman ve dehşete düşmüş bir koltuğu. hep o büyüyle çevrili olduğumu hâlâ fark ederim. evine her gün severek gittiğiniz yakın arkadaşınız olacak?" diye haykırdığında. kocasının veya Gilberte'in içeri gireceği fikrini bakışlarımla halıya. Swann tarafından tutkuyla arzulanmış olduğuna göre . çünkü bu değişim. Mme Swann'ın.kafama kazılmış olan fikri. Swann'ların beni öğle yemeğine.tek başıma beklediğim sırada . ama anılarımda. konsollara.onun için hoşluğunu bir bakıma koruyor olmalıydı. beni de aralarına alma lütfü gösterildikten sonra bile bana yabancı görünmesin diye. Çok uzun zaman boyunca. bir parya tarafından baskı altına alınmıştı bu büyü. harikulade. şimdi Mlle Swann. fazlasıyla uzun bir süre boyunca dışında tutulduğum özel hayatları. birbirinden ayrı tutmayı beceremediğim iki durumdan oluşuyordu. benim aynı anda düşünmeyi. Bununla birlikte. tablolara nakşetmiş olmam mıdır? Bu eşyaların o zamandan beri hafızamda Swann'ların yanıbaşında yaşamış olması ve sonunda onlardan bir şeyler almış olması mıdır? Acaba. bu ev.benim için bütün esrarengizliğini kaybetmemiş olmasından yola çıkarsam . berjerlere. benim gibi bir yabancı. sonra da hep birlikte gezmeye davet ettikleri günlerde . Swann'ların hayatlarını bu eşyaların arasında geçirdiğini bildiğim için.

pembe dikenlerin altında. Mme Swann'ın bir yandan kahveme kaç şeker istediğimi sorarak bana doğru ittiği ipek tabureden. gerçek şu ki.dağılmış. hizmetkârların servisine . bir ruh kazandırabiliriz.her yerde aynı derecede şaşırtıcı ve tanımsız olarak . bir zamanlar . Swann'ın (karısının zevkine bir itirazı katiyen içermeyen bir eleştiri olarak) son derece uyumsuz bulduğu . çünkü gördüğümüz birtakım şeylere. Louis üslubu eski ipeklerle kaplı küçük mobilyalarla ve elbette Swann'ın Orléans Rıhtımı'ndaki konaktan getirdiği şaheserlerle değiştirmeye başladığı . mobilyaların yerleşimine. pencerelerin yönüne. güneşli penceresinin önünde kahvemizi içmeye gittiğimizde. hem de geçmişten bize intikal etmiş en el değmemiş düzenlemelerin. diğer insanların saatlerinden farklı olan ve Swann'ların hayatının özelliğini ifade eden saatlerle ilgili bütün düşüncelerim. annesiyle babasının bana gösterdiği düşmanlık da yayılırdı. Odette'in. ancak biz. Öğle yemeğinden sonra. yarı atölye anlayışıyla döşenmiş olduğu halde. hayatlarının gündelik zamanı için aynı şey olan bu evde geçirdikleri saatlerle. epeyce de "sudan" bularak XVI. bunlarla iç içe girmişti. tek kişinin damgasını taşıyan en canlı uyumların sahip olamadığı kadar.eşyaları o özel hayat ve alışkanlıkların simgesi haline mi getirmiştim? Ne olursa olsun. hatıralarımda aksine. o acı veren büyüyle birlikte. bu küçük . kendilerine ait bir varlıkları olduğu inancıyla. artık bu karmaşanın içindeki birçok Çin eşyasını biraz "rüküş". sonra da sık defnelerin yanında . halıların kalınlığına. bir bağlantıya. Swann'ların. ruh için beden neyse. bir büyüye sahiptir. onlar bu verdiğimiz ruhu korurlar ve içimizde geliştirirler. bir bütünlüğe.Gilberte adında hissettiğim.bu salonu ne zaman düşünsem.Odette'i tanıdığı ev gibi yarı sera. salonun geniş. bu karışık salon.

kendisine yönelttiğim hayran bakışlarıma . düz veya desenli. beyaz. şimdiyse Odette'in. kiraz rengi. gülerdi. Sadece sabahlıkla rahat ettiğini söyleyip bu kadar çok sabahlığı olduğu için özür diler. Ben sokağa böyle çıkması gerektiğini söylediğimde. harikulade sabahlıkla katiyen rekabet edemeyeceğini söyleyip itiraz ettiğim halde. yeşil. Hatta şöminenin üzerinde asılı Rubens tablosu bile. mavimsi kanepeler ve buğulu kanaviçe işlemeler. Swann'ın bağcıklı ayakkabılarıyla. cehaletimle alay ederek veya iltifatımdan hoşlanarak. öğleden sonra saat ikinin ışığına bağlardı. giymesini istediğim kıyafeti bana seçtirirdi. Mme Swann'ın öğle yemeğinde üzerinde olan. ben onlarla çıkma şerefini kendilerine bahşettiğimde daha şık olsun diye kocasına yenilemesini söylediği pelerinli paltosuyla aynı türden. sihirli adalar gibi belirirdi. ben hiçbir "sokak" elbisesinin. alçaklık ediyormuşum gibi gelirdi bana. mor. bütün kıyafetleri gölgede bırakan tuvaletlerinden birini giymeye giderdi. Bununla da kalmaz. O. M. ayaklarımı savunmasız döşemesinin üzerine zorla koymaya layık değilmişim. Çıkmadan önce.eşya o düşmanlığı o kadar iyi tanımış ve paylaşmış gibiydi ki. sarı. krepdöşin veya ipek. bazen beni çağırır. Mme Swann da giyinmeye giderdi. ayaklarımızın dibine yağdırdığı altın sellerinin arasından. Tiepolo pembesi. neredeyse aynı güçte bir büyüye sahipti. Acclimatation Parkı'nda. taburenin kendine ait ruhu. içimi müthiş bir gururla doldururdu. onu gizlice. bizden ayrılıp o muhteşem. benim benzerini giymeyi çok istediğim. arabadan indiğimizde Mme Swann'ın yanında yürümek. şimdi çıkaracağı toz pembe.dekinden farklı olan bu ışığın. oturduğumuz pencere önünde her yer. kayıtsız yürüyüşüyle paltosunu dalgalandırırken. kırmızı.

bir sakınca doğurmayacağını. koyu renk bir paltoya bürünmüş. Champs-Élysées'de geçmeyen kısmına dâhil olmuş arkadaşlarından biri olarak seyredilen. dönüşte. ona eşlik ediyormuş gibi görünen iki hanımın izlediği. yaşlı ama hâlâ güzel bir hanım gördük. başka bir arkadaşıyla karşılaştığımızda. insanı okşayan bir tatlılıkla bize . Madame de Montmorency'yi görmediniz mi?" sözleri üzerine. Ayrıca yüksek sosyeteye has bütün davranışları da benimsemiş olduğundan. kibarlığında öyle bir serbestiyet ve sükûnet olurdu ki. cilveyle gülümseyerek karşılık verirdi. "A. karşılaşılan hanım ne kadar şık ve soylu olursa olsun. hem eskilere dayanan bir yakınlığın ifadesi olan dostça bir gülümsemeyle. karşılaşılan aristokratın mı daha soylu olduğunu kestirmek pek kolay olmazdı. eskiden o kadar imrendiğim. uzaktan selamlaştığımızda. "Charles. Gilberte'in ailesini tanıyan. kocasının karşılaştığı hanım arkadaşın yanında bir an durduğunda Gilberte'le beni öyle bir doğallıkla tanıştırır. Şimdi Gilberte'in kız veya erkek. Seylanlıları görmeye gittiğimiz gün. bendim. selamlaşırdık sık sık. Swann. hem de kendine has zarafetiyle şapkasını çıkararak gayet kibarca selam verirdi. işte sizin ilginizi çekecek birisi!" dedi Swann bana.uzun uzun. çenesinin altından bağlanmış küçük bir şapkası olan. hayatının diğer bölümüne. Swann'ın karısının mı. çünkü Swann karısını ölçülü davranmaya alıştırmıştı. karısının gösterdiği soylu hanım arkadaşlarından biriyle karşılaşır. Bazen soylu hanım durur. Swann'ın bazen fark etmediği. daha sonra yararlanmaya çalışılmayacağını bildiği bir nezaket gösterisinde bulunurdu memnuniyetle. Uç adım ötemize kadar gelmiş olan yaşlı hanım. bize doğru gelen. Mme Swann as la ondan geri kalmazdı. Boulogne Ormanı'nın veya Acclimatation Parkı'nın yollarında. başında.

gülümsediği anda bir İtalyan gevşekliğiyle yumuşuyordu. "Bildiğiniz gibi Flaubert'in. Düşünsenize. bu arada Mme Swann. Prenses Mathilde. elini öpmek isteyince." dedi Mme Swann bana dönerek." dedi Swann bana. "Eşeklik etti. yakın bir dost edasıyla. bir Winterhalter portresine benzeyen hanım onu kendine çekip öptü. Bütün bunlar. Napoléon ve Rus Çarı kendisine evlenme teklif etmişlerdi.gülümsüyordu. tarihî bir renk hatası işlemek istememiş." Sonraları Pfalz elektörünün kızı olan Orléans Düşesi'nin mektupları açıldığında hissedilen şaşkınlığı yaşamaktaydım." dedi prenses sert bir sesle. prenses bu kıyafeti. Acclimatation Parkı'na yeni gelmiş olan hayvanlardan söz ediyordu. bu son derece Fransız duygularını. Biraz kaba ve neredeyse erkeksi açıkyürekliliği. Dumas'nın arkadaşı. Swann beni biraz kenara çekti. biraz aksi. eski Almanya'ya özgü. Yalnız umarım bir saat ayakta bekletmez bizi. siz de şapkanızı takın bakayım. "Prenses Mathilde bu. değil mi? Gelin kendisiyle biraz konuşun." dedi Swann'a. Swann şapkasını çıkardı. kendisinden. şüphesiz kendisine Wûrttembergli annesinden geçmiş olan dürüstçe bir sertlikle dile getiriyordu. başka bir çağı hatırlatmasını bekleyenlerin beklentisini karşılamaya niyetlenmiş gibi görünüyordu. . öylesine tipik bir İkinci İmparatorluk üslubu kıyafete bürünmüştü ki. Napoléon'un yeğeni! III. kalın bir sesle." dedi Swann. "İmparator hakkında yazdığı makalenin ardından. Altes'le güzel havadan. I. İlginç. Mme Swann saygıyla eğilerek selam verdi. Prenses hazretlerinin kendisiyle bozuştuğunu söyledi. 'veda etmek üzere' notu bulunan bir kartvizit bıraktım kendisine. Sainte-Beuve'ün. hiç kuşkusuz sevmiş olduğu modalara bağlılığından giymiş olduğu halde. coşarak. "Sizi Altes'e tanıştıracağım." "Taine'e rastladım. "Hadi.

şu saatte eline geçmiş olması gerekir. yemeğini bitirip gitti. yoksa hiç . aslında her harekete geçmesi gerektiğinde Napoléon'un yeğeni sıfatını korumuş olan Prenses." diye cevap verdi. şöyle cevap verdi: "Evet hanımefendi. nihayet kabalığını anlayan hükümetin. oturdu. ben de böyle ayakta dikilmeye tahammül edemiyorum artık. gideceğim yer tribünler değil. Karım da konuşmayı niye uzatıyor bilmem. "Pek az tanıdım beyefendi. davetiyeyi bu sabah aldım ve bakana geri gönderdim. Ama gidersem oraya giderim. Hükümet oraya gitmemi istiyorsa. Yedi buçukta hâlâ ortada yoktu." Mme Swann bu sırada Mme Bontemps'dan almış olduğu bilgileri aktarmakta. "Kendisini bir kere yemeğe davet ettim. zaten Swann'a da şakacıktan beyefendi diyordu. İstediğim gibi girer çıkarım. İmparatorun lâhtinin bulunduğu mezarlığımızdır. Sekizde geldi. tribünlerde yer alması için prensese davetiye göndermeye karar verdiğini söylemekteydi. Prenses'e Musset'yi tanıyıp tanımadığını sormasını rica ettim." dedi Swann bana. ağzını hiç açmadı. kızmış gibi bir tavır takınarak. "Umarım bu küçük toplantı fazla uzamaz. Ama öyle görünmese bile. "tabanlarım ağrıyor. biz de sofraya oturduk. Çar Nikolay'ın iki gün sonra Invalides'e yapacağı ziyarette. Sonra kendisi şikâyet edecek yorgunluktan. bana selam verdi. Hükümetin gitmemi isteyip istemediğini bana bildirmesi yeterlidir. Kendi anahtarım var. kendisiyle son derece içli dışlıydı aslında. Zil zurna sarhoştu." Swann'la ben biraz kenarda duruyorduk. Bunun üzerine tekrar görüşmeyi pek istemedim. Onun için de davetiyeye ihtiyacım yok.Swann'a fısıltıyla. sesini bile duymadım. özellikle sanatçılardan. Invalides'e gitmek için davetiyeye ihtiyacım olmadığını bildirdim kendisine. edebiyatçılardan oluşan çevresine rağmen. Davet yedideydi.

gençliğinin lütuflarından. adının kesinlikle Bloch olduğunu söyledim. palto haline getirdiğimi görsün diye giydim." dedi Prenses.çünkü adının M. "Altes. sohbetimizi önemsiz cümleler ve gereksiz açıklamalarla süslemekle yetinmiş olan iki nedimesiyle birlikte uzaklaştı." O sırada. durmayıp." dedi Mme Swann. "Biraz önce kendisini görmeye gitmiştim.gitmem. Zaten Mme Swann da kendisini pek fazla görmemiş olsa gerekti . prenses hepimize. yumuşacık yayılan harikulade bir tebessüm bahşetti ve sonra. hastabakıcılar gibi. tanıştığını bilmediğim Mme Swann'a iyi günler dileyerek geçti: Bloch'tu bu. "Bu hafta bir gün evine gidip adınızı yazdırın. uzun süre hareketsiz kalmasını istemiyorum. karım son zamanlarda çok rahatsızlandı da. Benim sorum üzerine. "Bu kürkü Rus imparatoru göndermişti bana. "Çok lazımdı! Kendisine söyledim. kendisine onu Mme Bontemps'ın tanıştırdığını. Moreul olduğunu söyledi. yanından gideceğine üzülmüş olsa gerek. Prenses hazretleri. ailenden bir asker çıkmış olması mazeret değil. Swann artık yerinde duramıyordu. ben bunu bilmiyordum. genç bir adam Mme Swann'la beni selamladı. Mme Swann hayranlıkla seyrediyordu." dedi Mme Swann bana dönerek.ya da belki pek "şık" bulmadığı Bloch adını telaffuz etmek istememişti ." "Prens Louis Rus ordusuna yazılmış. Compiègne gecelerinden bulup çıkardığı. adeta geçmişten. Adı konusunda yanıldığını. biraz önceki asık yüzüne tertemiz." diye cevapladı Prenses. çocuk bakıcıları." Mme Swann tekrar eğilerek selam verdi. Mme Swann. dedim. Napoléon'a anıştırmada bulunarak. tercümanlar. bakanlık özel kaleminde görevli olduğunu söyledi. sert ve sade bir şekilde I. Prenses eteğinin uzun kuyruğunu düzeltti. kocasının sabırsızlık işaretlerini görmüyordu. sizin sıfatınızı ben üstlenip izin isteyeceğim."İngilizlerin .

Gilberte bende derin bir şaşkınlık yarattı. ilerlemiş bir bahar mevsiminin ve yakıcı bir güneşin. Mme Swann bana. kırıcı olduğunu tahmin ettiğim yorumlar yapmaktan vazgeçsin diye. Havanın hâlâ soğuk olduğu bu günlerde. pembe Alpille'lere morumsu yansımalar kattığı. bir tek ben henüz öğrenmemiştim." Kış mevsiminin bu son günlerinde. Hâlbuki herkes İngilizce biliyordu. o sıralar açılan küçük sergilerden birine girerdik. serginin açıldığı galerilerin sahipleri. davet eder sizi. İngilizce bilmediğimi kendisine söylemek zorunda kalırdım. ben istediğim. Gilberte'le ben. sadece ikimizin bildiği bir lisanmış gibi. Gilberte bu dinletiye gitmek niyetiyle giyinmişti. önemli bir koleksiyoncu olan Swann'ı özel bir saygıyla selamlarlardı. kendisi için fark etmeyeceğini söyleyerek yapacağımız her şeye karşı takındığı kayıtsız tavrı . Bir keresinde. sanki İngilizce. hatta servis yapan garsonların anlamasını istemediği bir şey söylemek istediğinde. komşu masalarda oturanların.deyişiyle bu royalty'lere kartvizit bırakılmaz. büyükbabasının ölüm yıldönümüydü. Bana daha önce sözünü ettiği. İngilizce söylerdi. ama adınızı kaydettirirseniz. Hava kötüyse. annesiyle babasının da hoşuna gittiği sürece. Gilberte'in mürebbiyesiyle birlikte. ardından da bir "çay salonuna". Mme Swann çay içen veya çayı getiren insanlar hakkında benim tek kelimesini anlamadığım. Güney Fransa ve Venedik'e gitme arzusunu tekrar canlandırırdı içimde. söz konusu şahsın ise kaçırmadığı. bir operadan parçalar dinlemeye gidecektik. Büyük Kanal'a zümrütün koyu şeffaflığını verdiği bu salonlar. her zamanki gibi. bir tiyatro matinesiyle ilgili olarak. bazen. gezintiye başlamadan önce. akşamüstü kahvaltısına giderdik. konsere veya tiyatroya.

Swann döndüğünde." Gilberte'in yüzü yemek boyunca gergindi. Gilberte soğukkanlılığını korudu. uslu olan Gilberte'in. Ne istiyorsan onu yap.takınmıştı." "Ama ölüm yıldönümü sebebiyle tuhaf karşılanmasından korkuyordu. "Ama Gilberte. böyle bir günde. hiç tereddüt etmeden. müşfik. kolunu tutarak." . O kadar uysal. bu konsere gideceğine çok seviniyor. Sonunda Swann odadan çıkarken dedi ki: "Söylediklerimi duydun. "başkalarını memnun etmek için değil." dedim. Gürleyen sesler duyuldu. "Hayır. Mademoiselle'in pek fazla eğlencesi yok. biliyorsunuz. başkalarını memnun etmek için onu bu zevkten mahrum edecek değilim. daha önce de hiçbir tereddüde kapılmamışçasına haykırdı: "Saat iki olmuş! Konser iki buçukta başlıyor. M. babanızı memnun etmek için. annesi bizi bir kenara çekip." Bunları söyleyip şapkasını aldı." "Başkalarının ne düşündüğünden bana ne? Duygulara ilişkin konularda başkalarıyla ilgilenmek bence çok abes. ama gizleyemediği bir öfkeyle yüzü bembeyaz oldu ve tek kelime söylemedi. bu kadar önemsiz bir şey yüzünden babasının isteğine karşı koymasına inanamıyordum. İnsan kendisi için hisseder. Öğle yemeğinden önce. Ben bunu son derece doğal buldum. yemekten sonra onun odasına gittik. elalem için değil." Mürebbiyesine acele etmesini söyledi. Babası Gilberte'i çağırıp yandaki odaya götür dü. Sonra birdenbire. bizim o gün konsere gitmemize babasının canının sıkıldığını söyledi Gilberte'e. "Ama babanız üzülmeyecek mi?" dedim. karısı onu salonun Öbür ucuna götürüp kulağına bir şey söyledi. kesinlikle.

ne yapacağımı şaşırdım. bir mevsim boyunca şıklık kabul edilen/sonra tutunamayıp kısa sürede vazgeçilen âdetleri benimsemeyi hiç ihmal etmez di (yıllar önce. holdeki bir olay keyfimi kaçırdı. kendine ait bir hansom cab18 edindiği ve yemek davetiyelerinin üzerine. benim gözümde sahip oldukları cazibenin temelinde de bu dostluk yatmaktaydı. heyecanlandım. az çok önemli bir şahsiyetle to meet19 diye bastırdığı gibi). Bergotte'la dostluklarının bile dışında tutmuyorlardı. yazarm sevdiği kentlere yaptığı ziyaretlere beni de götüreceği umudunu hiç mi hiç taşımıyordum. benim için müthiş heyecan verici bir arkadaş olacağını düşünüyordum. iki tekerlekli." diye tersleyerek sertçe kolunu çekti. kocasına. Mme Swann. daha Gilberte'i tanımadan önce bile."İtiraz etmeyeceksiniz umarım. Genellikle bu âdetlerin esrarengiz bir yönü olmaz ve öğrenilmeleri gerekmezdi. Bergotte'la birlikte. onun. Bir gün. Swann'lar. Kendisine yaptığım ilk ziyaretten sonra. küçümseneceğimden emin olduğum için. öyle gurur duydum. İngiltere'den ithal edilmiş basit bir icadını da benimseyen Odette. tek atlı araba. . Daha önce hiç kimse bana kartvizit bırakmamıştı. ne var ki. bu olağanüstü ihtiyarla samimiyeti sayesinde. İşte bu şekilde. 18 19 Arabacısı arkada oturan. Mme Swann önemli bir öğle yemeği davetine beni de çağırdı. Tanışmak üzere. Diğer davetlilerin kimler olacağını bilmiyordum. o yılların. Mme Swann evime bu kartlardan birini bırakmıştı. minnettar oldum ki. Gittiğimde. Charles Swann adının önünde "Mr" ibaresinin bulunduğu kartvizitler bastırtmıştı. beni kendileriyle birlikte Acclimatation Parkı'na ya da konsere götürmekten daha büyük bir lütuf gösterip.

Bergotte adı. birdenbire. uşak elime. bir silahın patlamasının ardından bir güvercinin uçuşuyla birlikte. Buna rağmen. tıpkı bir yabancının. Babam ricalarımın ikisini de yerine getirmedi. kaba görünümlü. Tam holden salona geçeceğim anda. Karşımda. üzerime boşaltılmış bir tabancanın sesi gibi beni yerimden sıçrattı. Bu yemek davetinin olduğu gün karşıma çıkan. miyop. Mme Swann davetlilerden birçoğuna beni tanıttıktan sonra. tıknaz. Çin yemeklerinde davetlilere verilen küçük aletleri ne yapacağını bilemediği gibi. Zarfın kapalı olduğunu görünce. dumanın içinde redingotuyla sapasağlam beliren hokkabazlar misali. kısa boylu. Şaşkınlık içinde uşağa teşekkür ettim. derhal açarak patavatsızlık etmekten korkup bilgiç bir tavırla cebime soktum. açık seçikti. davette on altı kişi vardı. Mme Swann birkaç gün önce. birbirimizi tanımaktan aynı derecede memnun olacak tek davetlilermişiz gibi) ak saçlı büyük ozanın adını söyleyiverdi. tıpkı onu söylediği şekilde (ve sanki ikimiz. hiç vakit geçirmeden. sonra da babamın haklı olabileceğini düşündüm. gidip Mme Swann'a bir kartvizit bıraksın diye yalvardım. ama çabucak toparlanıp selam verdim. salyangoz biçimi. ama anlamı açıklanmayan âdet ise böyle değildi. üzerinde adım yazılı. bu "Mr" kullanımı. genç. Zarfı ne yapacağımı bilemiyordum. Babama. . Ne var ki.bütün paramı harcayıp muhteşem bir kamelya sepeti ısmarlayarak Mme Swann'a gönderdim. birkaç gün boyunca çok üzüldüm. uzun ince bir zarf verdi. aralarında Bergotte'un bulunduğundan kesinlikle haberim yoktu. bir yandan da zarfa bakıyordum. "yakın dostlarla" yenilecek öğle yemeğine katılmak üzere bir davetiye göndermişti bana. gereksiz olsa da. ama önce. adının başında "Mr" yazılı bir kart bastırması gerekiyordu. selamıma karşılık veren. benim ismimin ardından.

ilahi bir bilgeliğin hâkim olduğu. değerli zamanlarını . özel olarak bu eser için.tıpkı verilerini tam olarak okumadığımız. ben Bergotte'un şahsiyetini tepeden tırnağa baştan kurmaya çalıştıkça. bu da oyunun kurallarına aykırıydı. etkin ve kendinden memnun bir kişiliği işaret ediyor. yumuşak. damla damla damıtarak bir sarkıt gibi biçimlendirmiş olduğum Bergotte. Kitaplarından yola çıkarak asla bu salyangoz burna varamazdım. kaçınılmaz ve son derece rahatsız edici unsurlardı. adeta bir tapmak gibi inşa etmiş olduğum. damarlarla. kısa boylu adamın bodur. kitaplarının şeffaf güzelliğini ağır ağır. birdenbire hiçbir işe yaramaz hale gelivermişti . siyah keçi sakallı. keyfince hareket eder gibi görünen bu burundan yola çıktığımda da. ya siz?" demeyi kibarlık zanneden. aynı zamanda muazzam eserinin güzelliğiydi. selam verdiğinizde. tuz buz olan. ama karşımdaki yassı burunlu. gayet iyi bildiğim kitaplarına damgasını vurmuş olan türden bir zekâyla hiçbir ilişkisi yoktu. kutsal organizmada barınabilmişti o eser. hiçbir işe yaramadığı gibi. bir aceleci mühendis zihniyetine. salyangoz burundan ve siyah keçi sakaldan vazgeçilemediği anda. tanıştığımıza çok memnun olduğunuzu belirttiğinizde. Bergotte'un eserinden tamamen farklı bir yöne doğru ilerliyordum. Burun ve keçi sakal. üretiyor. sinir düğümleriyle dolu bedeninde ona hiçbir yer yoktu. daha nasıl olduğunu sormadan "Teşekkürler. ama aldırışsız. gücü tükenmiş. görünüşe bakılırsa. kemiklerle. kendi başına.kırmızı burunlu. salgılıyordu sanki. siyah keçi sakallı bir adamdı. sonucun belli bir rakam olması gerektiğini hesaba katmadığımız bir probleme bulduğumuz çözümün. çünkü bu kişiliğin. ardında bir iz bile kalmamış yorgun ihtiyar değildi sadece. özenle. Kahrolmuştum. bu özellikler hiç durmadan. Benim.

biraz sonra yenecek yemek için sabırsızlanan vücuduyla doldurarak. esere bağlamak zorundaydım. görülen dünyadan. o çok sevdiğim kitapları gerçekten bu adam yazmış gibi görünüyordu. en az görünen dünyanın hayal edilenden farklı olduğu kadar farklıdır). Hiç şüphesiz. bunu diğer davetlilerden birine değil de. keçi sakallı adamı. isimler keyfî ressamlardır. bize insanların ve ülkelerin o kadar kendilerine benzemeyen taslaklarını çizerler ki. değeri olmayan bir eğlencesi düzeyine düştüler (ve düşerken Güzellik. Buna rağmen.gereksiz nezaket sözleriyle kaybetmelerini önleyen. Bütün bu davetliler onuruna giymiş olduğu redingotu. öncesinde yer edinen ismin yarattığı sıkıntı. "Aynen. kendisine bildirmiş olmasından ötürü hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermedi. zekice ve modern zannettikleri bir kısaltmayla. o anda kitaplar benim gözümde. kibar. çünkü Mme Swann. bildiğim eserin yarattığı sıkıntının yanında hiç kalırdı. yıllar önce bir kıyafet balosunda giymiş olduğu Guise Dükü kostümünden laf açılmış gibi gülümsedi kitaplarını düşününce. görünür dünya da gerçek dünya değildir. bir yanılgıyla karşı karşıyaymış gibi görünmedi. gerçekliğin elde edebileceğimiz nihayet yaklaşık resimleri. adeta bir balona bağlar gibi. dünya . çoğu kez karşımızda hayal edilmiş dünya yerine görünür dünyayı bulduğumuzda donar kalırız (aslında duyularımızın benzetme yeteneği de hayalgücümüzünkinden pek fazla olmadığından. dikkati başka önemli gerçeklere yönelmiş halde. kitaplarından birini benim ne kadar çok sevdiğimi kendisine söylemeyi görev bildiğinde. Bergotte konusunda. sanki mazideki hayatının geçmiş gitmiş bir olayı söz konusuymuş. yükselebilecek gücü olup olmadığını bilmeden. keçi sakallı adamın." diye cevap veren kişilerin zihniyetine varacaktım. öyle ki. Ancak.

ama yememeye kararlıydım. çalışmanın sonucu muydu? Bu arada sofraya geçmiştik. bu kez de başarılı bir inci taciri olacağını düşünüyordum. herkes ayağa kalkınca kalkması. düşünce içermesidir. sapı yaldızlı kâğıda sanlı bir karanfil buldum. konuşmalarını rahatlıkla duyabiliyordum. Gerçekten de tuhaf bir sesi vardı. Benim için bu âdet de.ve hayatın bütün değerini de beraberlerinde sürüklediler). Eseri artık bana o kadar kaçınılmaz gelmiyordu. O zaman M. öze ilişkin köklü bir farkın ifadesinden ziyade. öteki kadar yeni olduğu halde. de Norpois'nın izlenimini anladım. Holde elime verilen. herkes diz çöktükten biraz sonra diz çökmesi gibi. . Bergotte pek uzağımda oturmuyordu. mutlaka kitaplarına kendini vermiş olacağını. yoksa bütün bunların içinde biraz aldatmaca mı vardı. acaba özgünlük. değişik kişilikler arasındaki. Yine bilmediğim ve bunun kadar geçici olmayan bir başka âdet ise. ayini bilmediği halde. bütün erkek davetlilerin. sadece kendisine ait bir krallığa hükmeden bir tanrı olduğunu gerçekten kanıtlar mı sorusu geliyordu aklıma. daha küçük bir tabağın içinde siyahımsı bir madde vardı. Bunu ne yapmam gerektiğini de bilmi yordum. acaba eserler arasındaki fark. Kendi kendime. Ben de doğal bir hava takınarak onların yaptığını yaptım. tabaklarının yanındaki karanfilleri alıp redingotlarının yakasına taktıklarını görünce. sesin maddi özelliklerini en çok değiştiren şey. beni daha çok rahatsız etti. dinî inançlara bağlı olmayan bir kimsenin kilisede. Bunun üzerine. daha anlaşılır hale geldi. tamamen unutmuş olduğum zarf kadar rahatsız etmedi beni. her büyük yazarın. Tabağımın kenarında. bunun havyar olduğunu bilmiyordum. ama inci istiridyesi katmanlarıyla çevrili bir adada yaşamış olsa. Tabağımın yan tarafında.

sözlü ifadedeki etkisiydi. kitaplarındaki imgelerin tutarlılığını ve ahengi yaratan gücün. ses bir maskeden çıkar. ancak uzun bir süre sonra. eğer bu kelimelerin altında tek bir imgenin peşinden koşuyorsa. hiç aralıksız.yan yana gelen seslilerin ahengi. M. Bergotte'tan okuduğumuz bir sayfanın. eserlerini dolduranlardan değişikti. Bergotte'un tarzı. peşpeşe diziyordu. "esas . kitaplarının o şiirsel ve müzikal tarzdaki bölümleriyle tam bir tutarlık fark edebildim. özlü fikirler bolluğuydu. bundan etkilenir. iddialı. Birçok köşe yazarının sahip çıktığı "Bergotte tarzı"nda bulunmayan. Bergotte'un. bu maskenin altındaki ses. ama üslup gibi ruhu ifade etmediği için. tam da Bergotte'a has olduğu için. asla. söylediklerinde. Konuşma üslubu da öyle. Başlangıçta bunu fark etmem iyice zor olmuştu. de Norpois'dan başkasına yapmacık ve tatsız gelmeyen bir şekilde konuşmaya koyulduğu sohbetin kimi bölümlerinde. dudak sessizlerinin enerjisi. tek bir sesmişçesine. tekdüze konuşması. bulanık bir şekilde. yazıdaki üslubundan tamamen farklı gibi geliyordu bana. bu benzemezlikti muhtemelen. Bergotte neredeyse yanlış konuşur gibiydi. yorucu bir tekdüzelikle. üslupta açıkça görmüş olduğumuz çehreyi başlangıçta bize tanıtmaya yetmez. gazete ve kitaplardaki yazılarını "Bergotte'vari" imgeler ve fikirlerle süsleyen bu yavan taklitçilerin herhangi birinin yazabileceği bir şey olmamasının bir başka yönü de. sözlerindeki estetik değerin işareti. insanların konuşması ruhla ilişkili olduğu. cümlelerin anlamından bağımsız bir plastik güzellik buluyordu. isli camın ardındaki bir görüntü gibi seçilebiliyordu. tumturaklı. Üsluptaki bu fark. konuşmada bu. bazı kelimeleri ilahi okur gibi telaffuz ediyor. hatta söylediği şeyler bile. Bergotte'a ait değilmiş gibiydi. Bergotte bu anlarda. çünkü bu anlarda söyledikleri. Ne var ki. Öyle ki.

Bergotte"un, her şeyden önce değerli ve gerçek bir cevher oluşundan kaynaklanıyordu; her nesnenin özünde saklı olan bu cevheri, bu büyük yazar, dehası sayesinde çekip çıkarıyordu; büyük ozanın amacı da zaten Bergotte'luk yapmak değil, bu cevheri çıkarmaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Bergotte olduğu için, istemese de Bergotte'luk yapıyordu; bu bağlamda, eserindeki her yeni güzellik, bir nesnede saklı olan, kendisinin çekip çıkarmış olduğu küçük miktardaki Bergotte'luktu. Ama buradan yola çıkarak, bu güzelliklerin her biri, diğerleriyle türdeş ve tanınabilir olduğu halde, yine de kendisini gün ışığına çıkaran keşif gibi, kendine has, özeldi; her biri yeni, dolayısıyla Bergotte tarzı denilen şeyden farklıydı; bu tarz ise, zaten Bergotte tarafından bulunmuş ve kaleme alınmış Bergotte'lukların basit bir senteziydi ve bunlar, dehadan yoksun kimselerin, Bergotte'un başka bir yerde keşfedeceği şeyi tahmin etmelerine kesinlikle imkân tanımıyordu. Bütün büyük yazarlar için bu böyledir; cümlelerinin güzelliği, henüz tanımadığımız bir kadının güzelliği gibi, önceden kestirilemez; yazarın düşündüğü ve henüz ifade etmediği bir dış nesneye kendisine değil - yönelik olduğu için, bir icattır. Günümüzün bir anı yazarı, pek de öyle görünmeden Saint-Simon'luk yapmak istiyorsa, pekala Villars'ın portresinin ilk satırını yazabilir: "Oldukça uzun boylu, esmer bir adamdı... çehresi canlı, açık, çıkık"; ama "ve gerçekten biraz deli" diye başlayan ikinci satırı bulmasını, hangi determinizm sağlayacaktır kendisine? Hakiki çeşitlilik, gerçek ve beklenmedik unsurların bolluğunda, zaten dopdolu gibi görünen bahar çalısından, bütün beklentilere rağmen fışkıran mavi çiçeklerle dolu daldadır; oysa çeşitliliğin sadece biçimsel taklidi (üslubun diğer bütün özellikleri için aynı mantık yürütülebilir), boşluk ve

tekdüzelikten başka bir şey değildir, yani çeşitliliğe en zıt şeydir ve taklitçilerde çeşitlilik yanılgısı yaratması, çeşitliliği hatırlatması, ancak ustalardaki çeşitliliği anlamamış olan kişilerin nezdinde mümkündür. Bergotte'un konuşma üslubuyla çalışma ve hareket halindeki düşüncesi arasında, kulağın ilk anda bulup çıkaramadığı hayati bağlar vardı, oysa konuşan, sözümona Bergotte'un amatör bir seslendiricisi olsaydı, bu ifade tarzı, hiç şüphesiz büyüleyici olurdu; aynı şekilde, Bergotte bu düşüncesini istediği gerçekliğe uyguladığı içindir ki, dilinde yapıcı, fazla besleyici olan, onun sadece "görünümlerin bitmez tükenmez seli"nden, "güzelliğin esrarengiz ürperişleri"nden söz etmesini bekleyenleri hayal kırıklığına uğratan bir şey vardı. Kısacası, yazdıklarının daima şaşırtıcı ve yeni olma özelliği, konuşmasına, her meseleyi büyük bir incelikle, bilinen yönlerini bir kenara bırakarak işlemek şeklinde yansıdığı için, meseleye önemsiz bir yönünden yaklaşıyormuş, yanılgı içindeymiş, çelişkili düşünceler ileri sürüyormuş izlenimi veriyor, hem bu yüzden, hem de herkes, kendi fikirleriyle eşit derecede karışık olan fikirlere açık seçik dediği için, genellikle Bergotte'un fikirleri karışık görünüyordu. Zaten alışmış olduğumuz, bize gerçeğin ta kendisi gibi gelen kalıptan vazgeçilmesi, her yeniliğin şartı olduğu için, her yeni konuşma, her özgün resim ve müzik gibi, mutlaka karmakarışık ve yorucu gelecektir bizlere. Yeni bir konuşma, alışık olmadığımız ifade biçimlerine dayandığından, bütün konuşma istiarelerden ibaretmiş gibi gelir bize; bu da insanı bıktırır ve samimiyetsizlik izlenimi uyandırır. (Aslında, dilin eski kalıpları da bir zamanlar, yani dinleyen kişi bu imgelerin tasvir ettiği dünyayı henüz tanımazken, takip edilmesi zor imgelerdi. Ama uzun

zamandır bu dünya gerçek dünya olarak tasarlandığından, ona dayanılır.) Bu yüzden, Bergotte, bugün bize gayet basit görünen bir ifadeyle, Cottard'ın dengesini arayan bir fırıldak olduğunu söylediğinde, Brichot'yla ilgili olarak, "saç modeline Mme Swann'dan fazla emek harcıyor, çünkü hem profiliyle, hem de şöhretiyle ilgili endişeleri olduğundan, saçlarının her an kendisine hem bir filozof, hem de bir aslan havası vermesi gerekiyor" dediğinde, dinleyenler çabuk yoruluyor, daha alışılmış bir açıklama, ayaklarının yere sağlam basması için daha somut bir şeyler istiyorlardı. Gözümün önündeki maskeden çıkan tanınmaz sözleri, hayran olduğum yazara mal etmem gerekiyordu; bu sözler, kitaplarına bir bulmacanın parçaları gibi girip yerleşemezdi; başka bir düzlemdeydiler ve dönüştürülmeleri gerekiyordu. İşte bu dönüşüm sayesinde, bir gün Bergotte'tan duyduğum cümleleri kendi kendime tekrarlarken, yazıdaki üslubunun bütün çatısını buldum; bana son derece değişik gibi gelmiş olan sözlü ifadesinde bu çatının değişik unsurlarını tanıyıp adlandırabildim. Bu kadar önemli olmayan bir başka açıdan bakıldığında, konuşmasında sıkça yer alan ve biraz vurgulayarak söylediği kimi kelimeleri, kimi sıfatları özel bir biçimde, biraz fazla titizlikle ve yoğunlukla telaffuz etmesi, bütün hecelerini belirginleştirip sonuncuya bir ezgi katması (mesela daima "yüz" yerine kullandığı "çehre" kelimesine, böyle anlarda, açık olan avcundan fışkırmış gibi bol bol ç , h v e r katması), yazılarında bu sevdiği kelimeleri, bir çeşit kenar boşluğunun ardına getirmek suretiyle öne çıkardığı ve ölçüde hata yapmamak için, bütün hece uzunluklarının hakkını vermek zorunda kalacağımız şekilde cümlenin toplam hece sayısı içinde düzenlediği o olağanüstü bölümlerle, tam olarak çakışıyordu.

Bununla birlikte, kimi başka yazarların kitaplarında olduğu gibi Bergotte'un kitaplarında da, yazılı cümlede genellikle kelimelerin görünüşünü değiştiren ışığı, dilinde bulmak mümkün değildi. Herhalde bunun sebebi, bu ışığın çok derinlerden gelmesi ve konuşma yoluyla başkalarına açık olduğumuzdan, bir ölçüde kendimize kapalı olduğumuz zamanlarda, ışınlarını kelimelerimize kadar göndermemesidir. Kitaplarında bu açıdan, konuşmasına kıyasla daha fazla tonlama, daha fazla vurgu vardı; öz benliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu için, şüphesiz yazarın kendisinin kavramadığı, üslubun güzelliğinden bağımsız bir vurguydu bu. Bergotte' un, kitaplarında tamamen doğal olduğu bölümlerde, çoğunlukla son derece önemsiz olan kelimelere ahenk veren, bu vurguydu. Bu vurguya dair metinde hiçbir işaret, hiçbir belirti yoktur; buna rağmen kendiliğinden cümlelere eklenir; cümleler başka türlü okunamaz. Bu, yazarın sahip olduğu en uçucu, buna rağmen en derin şeydir ve mizacına tanıklık edecek olan, ifade ettiği bütün sertliklere rağmen yumuşak, bütün tensel hazlara rağmen duygusal olup olmadığını söyleyecek olan da odur. Bergotte'un konuşmasında silik izler halinde bulunan bazı özellikler, sadece ona ait değildi; daha sonra, erkek ve kız kardeşlerini tanıdığımda, bu özellikleri onlarda çok daha belirgin halde buldum. Neşeli cümlelerin son kelimelerinde bir sertlik, bir boğukluk, hüzünlü cümlelerin sonunda da bir zayıflık, bir bitkinlikti bu. Üstadı çocukken tanımış olan Swann'ın söylediğine göre, ailevi denebilecek bu tonlamalar, birbirini izleyen şiddetli neşe çığlıkları ve ağır hüzün mırıltıları, o zamanlar, kardeşleri kadar kendisinde de belirginmiş; hepsinin birlikte oyun oynadıkları odada, kâh sağır edici, kâh baygın konserlerinde, onun da payı diğerlerinden az değilmiş.

Ne kadar kendine has olursa olsun, insanlardan çıkan bütün bu gürültü geçicidir ve onlardan sonraya kalmaz. Fakat Bergotte ailesinin telaffuzu için durum böyle olmadı. Bir sanatçının, kuşların cıvıldaşmasını dinleyerek nasıl bir müzik icat edebildiğini anlamak, Usta Şarkıcılar'da bile çok zordur, buna rağmen Bergotte, neşe çağıltıları halinde tekrarlanan veya elemli iç çekişler halinde süzülen kelimelerin uzatılışını yazısına aktarmış, yerleştirmiştir. Kitaplarında öyle cümle sonları vardır ki, seslerin yığılımı, bir türlü bitmeyen, orkestra şefi batonunu indirinceye kadar son kadansını birçok kez tekrarlayan bir opera uvertürünün son akorlarında olduğu gibi, uzar gider; işte bu akorlarda, daha sonraları, Bergotte ailesinin dilindeki bakır nefeslilerin müzikal karşılığını bulmuştum. Bergotte'a gelince, bu özelliğini kitaplarına aktardığı andan itibaren, farkına varmadan, konuşmasında kullanmaz olmuştu. Yazmaya başladığı günden sonra, hele hele benim tanıdığım dönemde, sesi bakır nefeslilerini temelli kaybetmişti. Bu genç Bergotte'lar - geleceğin yazarı ve kardeşleri şüphesiz diğer gençlerden üstün değillerdi, aksine; onlardan daha ince, daha esprili gençler, Bergotte'ları epeyce gürültücü, hatta biraz bayağı, evin yarı kasıntılı, yan aptal tarzını yansıtan şakalarını da can sıkıcı bulurlardı. Ne var ki deha, hatta büyük bir yetenek, zihinsel öğeler ve sosyal gelişme bakımından başkalarına üstünlükten ziyade, bunları dönüştürme, aktarma melekesinden kaynaklanır. Bir sıvıyı bir elektrik lambasıyla ısıtabilmek için gereken şey, en güçlü lamba değil, akımı değiştirilip ışık yerine ısı verebilen bir lambadır. Havalarda gezebilmek için en güçlü otomobile sahip olmak gerekmez; yerde ilerlemesini durdurup izlediği hatta dik bir çizgide, yatay hızını dikey kuvvete dönüştürebilecek bir otomobile ihtiyaç

vardır. Aynı şekilde, dâhice eserler üreten kişiler, en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü deha, yansıtılan görünümün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır. Genç Bergotte, okurlarına, çocukluğunu geçirdiği zevksiz salonu ve orada erkek kardeşleriyle yaptığı pek de hoş olmayan sohbetleri gösterebildiği anda, ailenin daha esprili, daha seçkin ahbaplarının üstüne çıkmıştı; onlar muhteşem Rolls-Royce'larıyla evlerine dönerken, Bergotte'ların bayağılığını biraz küçümsüyorlardı belki; ama o, nihayet "havalanan" mütevazı aracıyla üzerlerinden uçarak ilerliyordu. Artık konuşmasında aile fertleriyle ortak özellikler yerine, çağının kimi yazarlarıyla başka bazı ortak özellikler bulunuyordu. Kendisim inkâr etmeye başlayan, hiçbir zihinsel akrabalıkları olmadığını ileri süren daha genç yazarlar, onun durmadan tekrarladığı zarfları, edatları kullanarak, cümleleri aynı şekilde kurarak, önceki kuşağın akıcı ve kolay diline karşılık onunla aynı durgun, yavaşlatılmış tonu benimseyerek, istemeden bu akrabalığı sergiliyorlardı. Belki bu gençler - öyle olanlarını göreceğiz - Bergotte'la tanışmamışlardı. Ne var ki, Bergotte'un bu gençlere bulaşmış olan düşünme biçimi, onlarda, zihinsel özgünlükle - ayrıca yorumlanması gerekli zorunlu bir ilişkisi olan sözdizimi ve anlatım değişikliklerini geliştirmişti. Yazma şeklini kimseye borçlu olmayan Bergotte, konuşmasını eski bir arkadaşından almıştı; etkisinde kaldığı bu mükemmel hatibi konuşurken istemeden taklit ediyordu; ancak arkadaşı kendisi kadar yetenekli olmadığından, hiçbir zaman

gerçekten üstün değerde kitaplar yazamamıştı. Yani konuşma biçiminin özgünlüğünden öteye geçmesek, Bergotte çömez, ikinci elden yazar damgası yerdi; oysa söyleşi alanında arkadaşından etkilendiği halde, yazar olarak özgün ve yaratıcı olmuştu. Şüphesiz Bergotte yine, soyutlamalara, beylik kalıplara fazlaca düşkün olan kendisinden önceki kuşaktan farklılaşmak için, bir kitap hakkında olumlu bir şey söylemek istediğinde övdüğü, öne çıkardığı şey, mutlaka görüntü yaratan bir sahne, mantıklı bir anlamı olmayan bir tablo olurdu. "A, tabii!" derdi. "Güzeldir! Turuncu şallı bir küçük kız vardır! Çok güzeldir!" Ya da: "A, evet, bir yerinde askerî bir birlik, bir kentten geçer, evet, çok güzeldir!" Üslup konusunda pek modern düşünmezdi (ayrıca kesinlikle ülkesine kapanmıştı; Tolstoy'dan, George Eliot'tan, Ibsen ve Dostoyevski'den nefret ederdi); çünkü bir üslubu methetmek istediğinde daima kullandığı kelime, "tatlı" idi. "Yo, ben yine de Atala'daki Chateaubriand'ı Rance'dekine tercih ederim, daha tatlı geliyor bana." Bu kelimeyi, sütün midesine dokunduğu konusunda ısrar eden bir hastaya, "Nasıl olur, süt tatlıdır," diye cevap veren bir doktor gibi söylerdi. Gerçekten de Bergotte'un üslubunda, antik çağda kimi hatiplerin, bu tür etkilerin aranmadığı çağdaş dillerimize olan alışkanlığımızla, bizlerin pek kavrayamayacağı övgüler kazanmalarına sebep olan ahenge benzer bir ahenk vardı. Bergotte'a kendi yazdıklarıyla ilgili bir hayranlık ifade edildiğinde ise, mahcup bir tebessümle, "Oldukça doğru olduğunu sanıyorum, gerçeği yansıtıyor, faydalı olabilir, "derdi, ama sırf tevazudan; elbisesinin veya kızının harikulade olduğu söylenen bir kadının, birincisine "Oldukça kullanışlı," ikincisine, "İyi huyludur," demesi gibi. Ama Bergotte'un yapıcı

güdüsü çok köklü olduğundan, faydalı ve gerçeğe uygun bir şey inşa ettiğinin tek kanıtının, eserinin önce kendisine, sonra başkalarına verdiği zevk olduğunu bilmemesi, mümkün değildi. Ancak, yıllar sonra, yeteneği tükendiğinde, ne zaman memnun kalmadığı bir şey yazsa, aslında silmesi gerektiği halde silmeyip yayınlayabilmek için, bu kez kendi kendine, "Her şeye rağmen oldukça doğru, ülkem için faydasız sa yılmaz," diyecekti. Bir zamanlar alçakgönüllülüğünün kurnazlığıyla hayranları karşısında mırıldandığı cümleyi sonunda, yüreğinin gizliliğinde, gururunun endişeleriyle mırıldanacaktı. İlk eserlerinin değeri konusunda, Bergotte için yersiz mazeretler vazifesi gören kelimeler, son eserlerinin niteliksizliği konusunda, yetersiz bir teselli olacaktı. Bergotte'un zevkinin sert bir yanı, sadece ve sadece "Çok tatlı" diyebileceği şeyler yazma isteği vardı ki, yıllar boyunca kısır, yapmacık, boş şeyleri ince ince işleyen bir sanatçı olarak tanınmasına yol açmıştı; oysa aksine, bu onun üstünlüğünün sırrıydı; çünkü alışkanlık, insanın kişiliğini belirlediği gibi, yazarın üslubunu da belirler. Nasıl ki insan sık sık hazza, tembelliğe, acı çekme korkusuna boyun eğmek suretiyle, sonunda hiçbir ıslahata imkân tanımayan kişiliğin zemini üzerine ahlaksızlığının şeklini ve faziletinin sınırını, kendi kendine çizerse, birçok kez düşüncesinin ifadesinde belirli bir lezzete ulaşmakla yetinmiş olan yazar da, böylece yeteneğinin sınırlarını temelli çizmiş olur. Daha sonra yazarla adam arasında onca tutarlılık bulduğum halde, ilk anda, Mme Swann'ın evinde, karşımdakinin Bergotte olduğuna, o harikulade kitapların yazarı olduğuna inanamamakta, belki de tamamen haksız sayılmazdım; çünkü kendisi de buna (kelimenin gerçek

anlamında) "inanmış" değildi. İnanmış olamazdı; çünkü (snop olmadığı halde) yüksek sosyeteden insanlara, kendisinden çok daha aşağı düzeydeki edebiyatçılara, gazetecilere, büyük bir yakınlık gösterirdi. Kuşkusuz artık başkalarının beğenisinden, deha sahibi olduğunu öğrenmişti; dehanın yanında ise, toplum içindeki konumun, resmî mevkilerin hiç değeri yoktur. Deha sahibi olduğunu öğrenmişti ama buna inanmıyordu; çünkü yakın bir gelecekte Akademi üyesi olabilmek için vasat birtakım yazarlara saygı duyuyormuş gibi yapıyordu; oysa Akademi'nin, Saint- Germain muhitinin, nasıl nedensellik ilkesiyle ve Tanrı kavramıyla bir ilgisi yoksa, Bergotte'un kitaplarının yazarı olan tanrısal katkıyla da ilgisi yoktur. Bunu da biliyordu; bir kleptomanın, hırsızlığın kötü olduğunu boş yere bildiği gibi. Keçi sakallı, salyangoz burunlu adam, çatal hırsızı bir centilmen kurnazlığıyla, beklediği Akademi üyeliği koltuğu uğruna, seçimlerde çok sayıda oyu olan falanca düşese yaklaşıyordu; ama böyle bir amacın peşine düşmeyi ahlaksızlık olarak değerlendirebilecek herhangi bir kişinin de oyununu fark etmeyeceği şekilde yaklaşmaya çalışıyordu. Ancak yarı yarıya başarılı olabiliyordu; gerçek Bergotte'un sözlerine, bencil, hırslı, kendini göstermek için falanca nüfuzlu, asil veya zengin kişiden söz etmekten başka bir şey düşünmeyen Bergotte'un sözleri karışıyordu; o ki, kitaplarında, gerçekten kendisi olduğunda, yoksulların, bir pınarınki kadar berrak olan büyüsünü, gayet güzel göstermişti. M. de Norpois'nın değindiği diğer ahlaksızlıklara, yani para konusunda bir namussuzluğun da olduğu söylenen, yarı ensest sayılan aşka gelince, son romanlarındaki anlayışla, kahramanlara en küçük sevinçlerini bile zehir eden, hatta okurlara da, en tatlı hayatı bile dayanılmaz gösteren bir

daralma duygusu aşılayan titiz ve acı veren bir iyilik kaygısıyla dolu olan romanlarındaki anlayışla sarsıcı şekilde çelişmekle birlikte, bu ahlaksızlıklar, Bergotte'a hakkıyla atfedildiklerini farzetsek bile, edebiyatının yalancı olduğunu, bunca duyarlılığın soytarılık olduğunu kanıtlamazdı. Nasıl ki hastalık biliminde, görünürde benzer olan birtakım durumların kimi tansiyon, salgı, vs. fazlasına, kimi de yetersizliğine bağlıysa, aynı şekilde ahlaksızlık da, aşırı duyarlılıktan veya duyarlılık eksikliğinden olabilir. Belki de ahlak problemi, ancak gerçekten ahlaksız olan hayatlar için, bütün bunaltıcılığıyla var olabilir. Sanatçı bu probleme özel hayatı çerçevesinde değil, onun için gerçek hayatı olan hayat çerçevesinde bir çözüm, genel, edebî bir çözüm getirir. Nasıl ki Kilise Babaları'nın çoğu, iyi oldukları halde insanlığın günahlarını tanımakla işe başlamışlar ve bu yoldan azizliğe ulaşmışlarsa, çoğu kez büyük sanatçılar da, kötü oldukları halde, bütün insanlığa bir ahlak kuralı tasarlayabilmek için ahlaksızlıklarından yararlanırlar. Yazarlar genellikle eleştirilerinde, yaşadıkları çevrenin ahlaksızlıklarına (veya sadece zaaflarına ve gülünçlüklerine), kızlarının tutarsız sözlerine, havai ve uygunsuz hayatına, karılarının ihanetlerine veya kendi hatalarına saldırmış, ama öte yandan evlilik hayatlarını veya yuvalarında hâkim olan çirkin havayı değiştirmemişlerdir. Ne var ki bu tezat bir zamanlar, Bergotte'un zamanındaki kadar çarpıcı değildi; çünkü bir yandan toplum yozlaştıkça ahlak kavramı giderek gelişiyordu, öte yandan da, halk artık yazarların özel hayatından, eskiden olmadığı kadar haberdardı. Bazı geceler, tiyatroda, Combray'de kendisine öylesine hayranlık duyduğum yazarı gösterirdi herkes birbirine; locasında kimlerin olduğu bile, son eserinde savunduğu tezin son derece gülünç veya dokunaklı bir

yorumu, küstahça bir yalanlaması gibi görünürdü. Bergotte'un iyiliği ya da kötülüğü konusunda şunun bunun söyledikleri bana fazla bilgi vermedi. Bazı yakınları, duygusuzluğuna ilişkin kanıtlar gösteriyorlar, bir yabancı, derin duyarlılığının (gizli kalması istendiği belli, dolayısıyla da duygulandırıcı) bir örneğini anlatıyordu. Karısına zalimlik etmiş. Öte yandan, geceyi geçirmek üzere gittiği bir handa, kendini suya atmaya teşebbüs eden yoksul bir kadının başında, bütün gece nöbet beklemiş, ayrılması gerekince de, hancıya, o zavallıyı kovmasın, ilgilensin diye çok para bırakmış. Belki de Bergotte'un içinde büyük yazar, keçi sakallı adam pahasına geliştikçe, özel hayatı, hayal ettiği hayatların denizinde iyice boğulmuş ve artık somut görevlerle kendini yükümlü görmeyen yazar, bunun yerine öteki hayatları hayal etme görevini koymuştu. Ama aynı zamanda, başkalarının duygularını, kendisine aitmişçesine başarıyla hayal ettiği için, tesadüfen bir zavallıyla, en azından geçici bir ilişki kurması gerektiğinde, kendi bakış açısıyla değil, acı çekmekte olan kişinin bakış açısıyla ilişki kuruyordu; bu konumdayken, başkalarının acıları karşısında kendi küçük çıkarlarını düşünmeye devam eden insanların sözlerini duysa, dehşete düşerdi. Bu yüzden de, etrafında haklı kinler ve unutulmaz minnettarlıklar yaratmıştı. Her şeyden önemlisi, aslında sadece birtakım imgeleri ve (bir kutunun dibindeki minyatür gibi) kelimelerin altında bu imgeleri oluşturup çizmeyi seven bir adamdı. Kendisine gönderilen son derece değersiz bir şey için, eğer birkaç imgeyi işlemesine fırsat veriyorsa, minnetini hararetle ifade eder, öte yandan pahalı bir armağana bir teşekkür etmezdi. Bir mahkeme huzurunda kendisini savunmak zorunda kalsaydı,

kelimelerini, istemeyerek de olsa, hâkimin üzerinde bırakacakları etkiye göre değil, hâkimin kesinlikle fark etmeyeceği imgelere göre seçerdi. Bergotte'u Gilberte'lerin evinde ilk gördüğüm gün, kısa bir süre önce Berma'yı Phaidra'da izlediğimi anlattım kendisine. Bana, Berma'nın, kolu omuz hizasında havaya kalkık durduğu sahnede - en çok alkış alan sahnelerden biri - belki de hiç görmediği kimi şaheserlerdeki çok soylu sanatla, Olympia'daki bir sütun başlığının üzerinde aynı hareketi yapan bir Hesperid'i, ayrıca antik Erekhteion'un güzel bakirelerini çağrıştırmayı başardığını söyledi. "Bir ilham olabilir, yine de müzelere gittiğini sanıyorum. Bunun 'izini sürmek' ilginç olabilir." (İz sürmek, Bergotte'un hep kullandığı ve kendisiyle hiç tanışmamış olan, bir çeşit uzaktan telkinle onun gibi konuşan kimi gençlerin benimsediği ifadelerden biriydi.) "Karyatidleri mi kastediyorsunuz?" diye sordu Swann. "Yo, hayır," dedi Bergotte, "tutkusunu Oinone'ye itiraf ettiği, Kerameikos'taki mezartaşında Hegesos'un el hareketini taklit ettiği sahne dışında, canlandırdığı çok daha eski bir sanat. Ben eski Erekhteion'un korelerini kastediyordum; kabul ediyorum ki Racine'in sanatına bundan uzak bir şey olamaz, ama Phaidra'da zaten o kadar çok şey var ki... bu da onlardan biri... Tabii ki VI. yüzyılın küçük Phaidra'sı çok güzel; dimdik kolu, saçın mermer görüntüsü veren kıvrımı, evet, her şeye rağmen bütün bunları bulmuş olması çok güzel. Bu sene 'antik' olarak adlandırılan birçok kitaptan çok daha antik bir şeyler var orada." Bergotte'un kitaplarından birinde, bu eskiçağ heykellerine ünlü bir atıf olduğu için, o sırada söylediği sözler benim için

onu yönetmekten hoşlandığı için." diye ekledi. her biri. aslında tahmin etmediği bir başka şekilde ona ilham veriyordu da. benim gözümde Berma'nın hareketini güzelleştirebilmesi için. oyuncunun bu hareketi gerçekten karşımda durduğu sırada. olan şey henüz gerçeklikle doluyken. Ama benim o sahnedeki Berma'dan hatırladığım. "Yok canım.gayet açıktı ve Berma'nın oyunuyla ilgilenmem için yeni bir sebep teşkil ediyordu. nesnel tasdike artık açık olmayan bir yorumun yapılamayacağı bir imge gibiydi. "O kadar şaşkın bir kızım var ki. bir tract. O zaman. Bergotte'un bu fikirleri bana temsilden önce sunmuş olması gerekirdi." Ama bu düşüncelerin. gerçekten yeni bir şeylerin çıkarılabileceği. şimdiki zamana ait temellerden yoksun bir imge. hem broşürü okuduğunu düşündürtmek için. diğerinin bir yorumu olabilir. Bergotte tevazuyla gülümseyerek o birkaç sayfanın bir önemi olmadığını söyledi. hem de sadece Bergotte'a iltifat etmekten değil. . harika bir kitapçık. Doğruyu söylemek gerekirse. bundan arkaik heykel fikrini çıkarmaya çalışabilirdim. Mme Swann. yazdığı şeyler arasında bir seçim yapmaktan. doğrulanmaya. soylu sanat bu işte. artık değiştirilmesi imkânsız. hem iyi bir ev sahibesi olduğunu göstermek. Mme Swann'ın salonunun şıklık derecesiyle Bergotte'un eserinin bir yönü arasında öyle bir ilişki vardır ki. konuşmaya katılmak amacıyla. işte Akropolis'in harikulade dua eden kadın heykellerinin kız kardeşi. kazılması mümkün olan. geriye dönüp. zayıf bir anıydı. kolunu omuz hizasına kaldırdığı haliyle görmeye çalışıyor ve şöyle diyordum kendi kendime: "İşte Olympia'daki Hesperid." dedi Mme Swann. Onu hafızamda tekrar o sahnede. bugünün ihtiyarlarının gözünde. Bergotte'un Phaidra'yla ilgili yazısını bana vermeyi hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Gilberte'in.

sonuçta. de Norpois'nın görüşleri gibi beni susturmuyor. bütün sahneyi tirşe bir tabloya dönüştürüyor. Evet. oyunda Neptün'ün intikamı da yok değil. gücünün birazını. kendisine anlatacağım. ortasına yerleştiği fikirlerin de yardımıyla zihin bu fikri tamamlar. aslında bu konuda aynı şeyi düşünüyoruz. Ben de Port-Royal'den başka şey düşünülmesin demiyorum. ama sonuçta çok akıllıca. Bergotte çoğunu yerinde bulmuyor. Neptün'ün ülkesinde geçen bir oyunda daha uygun düşerdi. denizkestanelerinin aşkı değil. değil mi? Yaptığı şey biraz garip. Her neyse. eklenir. Zihinlerin evrensel geçerliliğinden yararlanarak hatasını ortaya çıkardığı kişinin zihnine yerleşir. aksine. M. tartışmakta olan iki kişinin ortak eseridir. ama nihayet. küçük Phaidra bunun ortasında. biliyorum. arkadaşım bu ışığı kullanmak istemiş. Dramın kozmik yanını ortaya çıkardığını söyleyebilirsiniz. bir bakıma. Bergotte'un fikirlerinin büyükelçininkilerden daha geçersiz olduğunu kanıtlamaz. yani. o ışıkla çok gurur duyuyor.Ben çekinmeden izlenimlerimi anlatıyordum. Sağlam bir düşünce. varılan hüküm. adeta akvaryumun dibinde bir mercan dalı gibi kalıyor. Evet. İtiraf etmem gerekir ki. ama konuşmama izin veriyor du. itiraz edene iletir. hiçbir şeye dayanmayan fikirlerle. Oysa gerçek anlamda fikir olmayan fikirlerle. Racine'in anlattığı. düzeltir. Bu. Her şeye rağmen. sevmişsiniz. ben pek sevmiyorum. Bu doğru bakın. "Ya! Büyük bir sanatçı olan dekoratörün çok hoşuna gidecek bu. her şeye rağmen etkileyici ve aslında oldukça da güzel. Phaidra'nın kolunu kaldırdığı andaki yeşil ışıklandırmayı sevdiğimi söyledim ona. kısacası siz anlamış. öyle değil mi?" Bergotte'un görüşü bu şekilde benimkine ters olduğu zaman bile. zihnimizde . herhangi bir cevap vermemi imkânsız kılmıyordu kesinlikle.

ama bir başka açıdan bakıldığında. "her önüne konanı yem sandığından. gerçekten de. beyaz yeleğini şişkin tutan saçmalıklar stoku. pek miskin buldum.bir dayanak." dedi Bergotte. gece bitmeden tükenmesin diye mecburen sık sık susuyor. Paris'te çılgınca âşık olduğu bir metresi vardı. hem de M. "Yaşlı ağaçkakanın tekidir o. 'âşık' olarak ilginç. M." (Swann "hayat"ın güzelliklerini toplamaktan hoşlanırdı) "oldukça ilginç bir adam. Ben Roma'da . "ama yaşından mı. Uyarıcı bir ilaca ihtiyacı vardı sanki!" "Evet. tartışmaya kapalıydı. evde sağduyulu adam rolünü benimsemiş olan Swann. karım da çok katı. Mme Swann hem Bergotte'un düşüncelerine çok güvenirdi. de Norpois'nın (sanat konusundaki) argümanları. çok sıkıcı adamdır!" diye söze girdi karısı." "Bence Bergotte da. benzer bir dal bulamayan fikirlerle karşılaştığımızda. gagalamış sizi." diye cevap verdi. şimdi dul. verecek hiçbir cevap bulamayız." diye devam etti sözüne. gerçeklik içermedikleri için. de Norpois'nın fikirlerimi hor gördüğünü itiraf ettim kendisine." "Nasıl olur? Siz Norpois'yı tanıyor musunuz?" dedi Swann. M. tam bir boşlukla karşı karşıya olduğumuz için. Bergotte benim itirazlarımı bir kenara itmeyince. "Yemekten sonra kendisiyle sohbet etmek istedim. Sonra da birçok başka metresi olmuştur." Gilberte'in duyamayacağından emin olmak için kontrol ettikten sonra ekledi: "Roma'da elçi olduğu sırada." dedi. "Norpois'nın sizin için fazla ilginç olamayacağını kabul ediyorum. "Ay. sindirim sisteminden mi bilemiyorum. onu iki saatliğine görebilmek için haftada iki defa Paris'e gidip gelirdi. Gerçekten de çok zeki ve o zamanlar çok güzel bir kadındı. "gömleğini kolalı. de Norpois'nın kendisi hakkında kötü konuşmuş olmasından endişelenmiş olmalıydı.

sevdikleri kadın çıkar yüzünden kendilerine bağlansın. yaygın deyişle 'kendinden düşük seviyede' bir kadını sevmeleri gerekir ki. Racine XIV. Buna pek fazla şaşırmamak gerekir. Ama bunu bir tek bakışlarındaki tedirginlikten anlamak mümkündü. Ertesi gün şair gözden düşmüş. Bundan sonra da. Hem sesinin tonu. gece gündüz ışık altında bulundurulan mahkûmlar gibi yaşatır. daha fazla konuşmasını önlemek ister gibi bakması. hem de Swann'ın karısına kınar gibi. Ne var ki. üstelik çok fesat dillidir. izzetinefislerini hesapçılıktan kurtaramadıkları için. O sırada bana hiçbir şey söylemedi. bu tür aşkların bir de tehlikesi vardır: Kadının bağımlılığı erkeğin kıskançlığını bir an için yatıştırır. Swann'da bana karşı bir husumet oluştu. Sinirli erkeklerin mutlaka. metresini." O sırada Swann benim bu ilkeyi kendisiyle Odette'e uygulayabileceğimi fark etti. de Norpois konusuna döndüm." dedi Mme Swann. ne var ki benim hesaba katmayı beceremediğim şu sözlerle. fakat hemen ardından. özü Paris yaşantısında her gün tekrarlanan bir hikâyeye göre. düşüncesini tamamladı: "Bununla birlikte. Üstün kişiler bile. dünyanın en güçlü kralı o gece şaire hiçbir şey söylememiş. de ." Ben tekrar M. daha talepkâr hale getirir. Uydurma olmakla birlikte. sizinle birlikte hayata tepeden bakarmış gibi göründük leri anda. hatıramda kehanet kabilinden bir uyarı niteliğine bürünecek olan. her kuram. daha sıkı gözetim altında tutabilmek için. delirirdim herhalde. ileride. Swann bir an sinirlenip monoklünün camını temizledikten sonra.bulunmak zorundayken sevdiğim kadın Paris'te otursa. Sonuç genellikle felakettir. tam olarak ifade edilmeyi gerektirdiğinden. "Büyükelçiye sakın güvenmeyin. M. Louis'nin yanında Scarron'a değindiğinde.

sanki Gilberte yaratıldığında tabiat. daha önce iki kere. bu kızıl saçlı. Swann'ın yüzündeki iki . Gilberte annesiyle babasının arasında durmuş bizi dinliyordu. Bu sırada. altın tenli genç kızdan daha zıt bir görüntü olamazmış gibi geliyordu. Gilberte. modeline. Swann'ın teninden başka bir şey bulamamıştı. saç ve yüz makyajı değiştirilerek gidilen bir davete hazırlanmışçasına poz verdirtmişti. içseldi. sadece içindeki bir güneşin gönderdiği ışınlarla örtülmüş gibi göründüğü için. Gilberte sanki efsanevi bir hayvanı simgeliyor veya mitolojik bir maske taşıyor gibiydi. Mme Swann'ın. babasının teniydi. İlk bakışta. hareketlerini ve birçok hattını mesela nesillerdir kalemiyle yontup duran görünmez heykeltıraşın ani ve kesin kararıyla noktalanmış burun Gilberte'te fark ediyordu. Yalnızca kızıl bir peruk takmakla kalmayıp bütün koyu zerreler de teninden atılmış olduğundan. başka bir sanatta karşılaştırma yapacak olursak. Odette'in burnunun kusursuz bir kopyası olan burnunun kenarında.Norpois'nın Mme Swann hakkında kötü sözler söylemiş olduğunu belirtiyordu bana kalırsa. Ve tabiat bu malzemeyi mükemmelen kullanmıştı. sanki ressam. malzeme olarak da M. azar azar Mme Swann'ı tekrar yaratma problemiyle karşı karşıya kalmış. Ama insan hemen ardından. bir renkçi kaprisiyle. ağacın damar ve budaklarını açıkta bırakmaya özen gösteren usta bir marangoz gibi. o kadar ki. annesinin ifadesini. esmer tüllerinden arınmış olan yüzü daha çıplak. bu makyaj yüzeysel değil. Kızıl teni. cildi hafifçe kabararak M. esmer Mme Swann'a. Gilberte'in çehresinde. çıkmak üzere gidip hazırlanması kendisinden rica edildiği halde. yine tam kendisine benzemeyen bir portresi gibiydi. sevecen bir tavırla babasının omzuna yaslanmıştı.

beni aynen almıştı. kararsızlık. bu Siren'in bedeninde işte bu şekilde sırayla. M. Gilberte'te hiçbir karşılığı yoktu. onun yeni üretilmiş bir türü gibiydi. Gilberte gülerken. Çünkü annesinin tamamen fiziksel bir devamı olan bu bakışın. Bununla birlikte. hâkimiyet kurardı. "Dostluğumuzun hatırası olarak saklayın bunu. âşığını umutsuzluğa düşüren. babasının iyi yürekli. riya ve hüzün. şimdiyse meraksız ve tedbirli bir koca olarak derhal konuyu değiştirmesine sebep olan. geri çekilir. bu ovallik. eflatun bir leylağın yanında beyaz bir leylak gibi. her çocuğun hem annesine. Ama kendisine ne yaptığına dair bir soru sorulduğunda bu gözlerde beliren kaygı. Bir zamanlar Odette'in gözünde. Bazı anlarda." dediğinde gözlerindeki bakış. üst üste dalgalanır. Champs-Élysées'de. bir saniye sonra gözden kaybolurdu. o gün âşıklarından birini kabul ettiğini veya bir randevuya yetişmek üzere acele ettiğini açık etme korkusuyla beliren hareketi. Hiç şüphesiz. bu iki benzerlik arasındaki sınır çizgisini çok keskin olarak düşünmemek gerekir. Gilberte'in gözlerinde. bu bakıştı işte. kursa gittiğinde veya derse yetişeceği zaman yapıyordu. bana akik bilyeyi verip. çocuğun kalıtımla . Gilberte. samimi bakışı vardı. Gilberte'in yüzünde bu bakışı görüp endişelendiğim çok olmuştu. Buna rağmen. Gilberte'in gözbebekleri. bir embriyonun biçimlendiği gibi belirirdi: Yanlamasına uzar. Ama çoğu kez bu endişe yersizdi. annesinin yüzünde babasının yanağının oval çizgisi belirirdi. Swann nereye gittiğini sorduğunda Odette' in. Swann'la Mme Swann'ın mizaçları. yalan bir cevap verdiği sırada gözlerinde okunan bakışın aynısıydı. Mme Swann'ın yanında. şişer. sanki ikisinin karışımı nasıl olur diye bakmak için bu iki yüz üst üste konmuş gibi. hem babasına benzediğini gayet iyi biliriz. bir zamanlar.

bu meziyetle bağdaşamaz zannedilen bir kusurla bir aradadır. Böylece kötü mizacı.neredeyse bir şahıs değişikliği karşısındaki . Öbür Gilberte. belirli bir anda sadece bir tanesiydi. aykırı bir fiziksel kusurda cisim bulması bile. onu ele geçirmek için çekişiyorlardı. Evet. İki kız kardeşten biri. Gilberte tek çocuktu. Biri annesinin. iki kız kardeşten her biri için. o zaman da karşısındaki . açık. harikulade bir görünümde tanıdığımız meziyetlerin kılıfları olmuşlardır. üstelik çocuğun diğer taraftan aldığı.edindiği meziyetlerle kusurların dağılımı o kadar tuhaf bir biçimde gerçekleşir ki. bu düşkünlüğün farkına varamıyordu. yani daha kötü olduğunda. Manevi bir meziyetin. annesinin iri burnu. Gilberte'te birbirine karışmakla kalmıyor. bir üçüncü Gilberte'in. bundan ötürü acı çekmiyordu. babasının alımlı boyu bosuyla annesinin kıt aklına sahiptir. biri babasının olmak üzere iki mizacı. çünkü iyi Gilberte o sırada mevcut olmadığından. şiş göbeği ve hatta sesi. bu da gerçeği tam olarak yansıtmadığından. Cevap veren o olur. kâh ötekiydi. bir de bakardı ki. annesinin yüreği Gilberte'i ele geçirmiş bile. anne babaya benzerliğin sık rastlanan kurallarından biridir. Oysa Gilberte. annesinin görünümüyle sunar dünyaya. ötekiyse babasının zekâsını. anne veya babada birbirinden ayrılmaz gibi görünen iki meziyetten ancak birisi çocukta görülür. ama tam bir sonuca varacakken. bu mizaçlardan sırayla kâh biri. hayırlı bir işe girişmek isterdi. Öyle ki. insan onunla güzel. ama en azından iki tane Gilberte vardı. pek soylu olmayan zevkleri tatmakta serbest kalıyordu. bu arada diğer ikisinin kurbanı olarak acı çektiği izlenimini uyandırabilir. geniş fikirliydi. babasının yüreğiyle konuştuğunda. bunu kendisine söyler. annesine ve ya babasına diğerinden daha çok benzediğini söyleyebiliriz haklı olarak.

kendi isimlerinde cisimleşmiş. Swann. ilerisi için uyandırdığı endişeyle yumuşamıştı. Bazen iki Gilberte arasındaki fark o kadar büyük olurdu ki. kararını değiştirmesinin sebebi ne olursa olsun. bir sevecenlik doğurmadığını görmüş. sinsi bir gülüşle karşılaşıp hayal kırıklığına uğrar." diye cevap verirken. bizden sonra yaşamaya devam edecek olan bir kişinin aşırı tutkulu sevgisinin." dedi Gilberte. Gilberte'e. sinirlenirdi. bu kadınların mutluluğunu artırmakla birlikte. ne yapıp da böyle değişmesine sebep olduğunu sorardı boş yere. başını babasının kolunun altına sokarak. uzun müddet aşkın yanılgısı içinde yaşamış. o kadar farklı çıkardı ki karşınıza. hoşlanarak ifade ettiği hesapçı bir düşünceyle. insan kendi kendine. Kendi teklif ettiği randevuya gelmeyip ardından özür dilememekle kalmaz. öldükten sonra da onları yaşatacak bir sevgiyi hisseden erkeklerdendi." dedi annesi. hâlâ rahmetli babasını seven bir Mlle Swann veya genç kızlık soyadı Swann olan bir Mme X bulunacaktı. ancak çocuklarında. o sırada neyse o olduğu için.şaşkınlıkla . Hatta Swann bu sevginin aşırı olduğunu da düşünüyor olacak ki. sesi. bekleteceksin bizi. birçok kadına sağladıkları refahın. "Babacığımın yanında çok mutluyum.Gilberte'in. "Çok iyi bir kızsın sen. kabahatli olduğunu hissettiğini ve açıklama yapmaktan kaçınmak istediğini gösteren keyifsizliği olmasa. İkizlerin temelindeki gibi bir benzerliğin kurbanı olduğunuzu. tatlılıkla size görüşmeyi teklif etmiş olan kişinin karşısında bulunmadığınızı zannederdiniz. kendilerine karşı bir minnet. Charles Swann artık bu dünyada yokken. "Haydi git. biraz daha kalmak istiyorum. Babası şefkatle parmaklarını kızının kızıl saçlarında gezdirdi. .

yakın birer dost gibi misafir etme alışkanlığını edinmişti. hiç değilse bu tonlamanın gerçekten anlaşılır bir değeri vardı ve Berma'ya hayran olmak için çürütülmez sebepler bulma isteğimi tatmin etmesi gerekirdi. ama herhangi birisi aynı bütünlükle onu kurabilir. Ancak. Bana dönüp kayıtsızca." diye ekledi. ama başkasından alınsa da pek farklı olmayacak bir şey için. Haklıydı. Berma konusundaki soh betimize katıldı. büyük sanatçıları sırf sevdikleri yemekleri yedirmek. "Biliyordun!" derken.Duygularını gizlemek için."bulmak" kelimesi kullanılabilir miydi? "Tanrım. hem iyiliğinden. "Bana enikonu sanattan söz ediyormuşuz gibi geliyor. yıllar boyunca (saatlerce süren . hoşlandıkları oyunları oynatmak veya şehir dışında sevdikleri sporları yaptırmak için. sıkıntıyla. aynı şekilde sahip olabilirdi. Bu tonlama o kadar ustalıklıydı. özünde şahsa bağlı olmayan bir şey için. "Çok güzel. kendimi şaşırtan bir serbestlikle anlatmıştım. ne büyük bir zekâ ve beklenmedik bir doğruluk sergilediğine dikkatimi çekti. bir şekilde söylediklerinin dışında kalmak ister gibi. Onu bulmuş olan Berma'ydı. Güzel bir fikirdi. Swann. sanki kendi başına var olmuştu ve her zeki oyuncu onu benimseyebilir gibiydi. sizin varlığınız konuşmanın düzeyini nasıl da yükseltiyor!" dedi Swann. o kadar belirgin bir amacı ve anlamı vardı ki. benim çok hoşuma gidiyor. hem de daha entelektüel konuşmalar yapma yolundaki eski hevesini hâlâ taşıdığından. zaten anlaşılırlığı sebebiyle tatmin edici değildi. Bergotte daha sonra başkalarıyla. bu serbestliğimin sebebi. Bergotte'un nezdinde kendini affettirmek ister gibi. özellikle de Gilberte'le konuştu. Bergotte'a bütün hissettiklerimi. bir başkası da yeniden yaratabileceğine göre. Berma'nın Oinone'ye." dedi Mme Swann bana minnet dolu bir bakış fırlatarak. Guermantes çevresinde.

yine aynı nedenden ötürü. öte yandan tiyatroda sebebini bilmeden hayal kırıklığına uğrayışımın samimi olduğunu. kırpılarak kitaplarına geçmiş olan. herkes. ben fikirlerimi ifade ettiğim zaman onları hatırlıyor. içindeki gözün önünde duruyor olmalıydı hâlâ. o güne ait olmayan. Bununla birlikte. hatta belki de dünyada herkesin ortaklaşa paylaştığı bir tek zekâ vardı. hayalimde bütün zihinsel evrenimi dayandırdığım zekâsının bambaşka bir bölümü. benim. Hiç şüphesiz. aynı yasalara boyun eğmeleri gerektiğini de düşünmeliydim belki. Bergotte benim için. benim çözmeye çalışmak istediğim fikirler. Combray'deki bahçemizde kitaplarını okumaya başladığım. seviyor. çünkü ben öyle sanmasam da. ilk kez konuştuğum bir insanın karşısındaymışım gibi çekinmeyişimdi. artık geride kalmış zamanlara ait fikirlerimi küçümsemiş olduğunu farzediyordum. kendi bedeninin derinliğinden bu tek zekâya yöneltiyordu bakışlarını. sahnenin tek olduğu tiyatrodaki gibi. Oysa bir yandan Bergotte' un eseriyle yakınlaşmamın. kendimi düşüncelerime tam olarak bırakmamın sonucu olduğunu hesaba katarak. Çünkü zekâm. kendimin en iyi yanıyken) kendisiyle samimi. beni alıp götüren bu iki sezgisel hareketin birbirinden pek farklı olmayacağını. herkesin kendi yeri olduğu halde. Bergotte'un.yalnızlıklarım ve okumalarım sırasında. açık ve güvenli olma alışkanlığını edinmiş olduğumdan. gülümsüyor olmalıydı. kitaplarında çok sevdiğim düşünce yapısının. Ama eğer onun ve benim elimizin altında bulunan zekâ tek idiyse. benim hayal kırıklığıma ve bunu ifade edemeyişime tamamen yabancı ve düşman olamayacağını belki aklımdan geçirmeliydim. herhalde tekti. Ber gotte'un genellikle kitaplarında derinlemesine incelediği fikirler değildi. Nasıl . onda uyandırdığım izlenim konusunda son derece endişeliydim.

zekâsı yüzünden seçmediğimiz. Yine de . ama aslında bunda pek hoşlanılacak bir taraf da yoktur. en büyük zekâ tecrübesine sahip dâhi de. ama sevmekten de kendimizi alamadığımız bir kadının düşmanlığının verdiği acıdan çok daha küçüktür. aksine gururu yüzünden göstermek istemediği. acaba Gilberte'in kişiliği benim sandığımdan farklı mı diye düşünmüştüm. bu uysallığı. benim için fark etmez. biliyorsunuz. ne yapılacağına ilişkin bu kayıtsızlığı.ki en büyük yürek tecrübesine sahip olan rahipler. Bütün bunları kendi kendime söylemeliydim. son derece tutkulu arzuları mı gizlemekteydi yoksa? Bergotte bizimle aynı semtte oturduğundan. kendi işlemedikleri günahları en kolay affedebilen kişilerse. icabında kitaplarında bulabileceğimiz sevecenliğinin bize verdiği mutluluk. Anneme sizi müthiş zeki bulduğunu söylemiş. büyükbabasının ölüm yıldönümündeki olaydan sonra. ancak tesadüfen engellenirse ani bir direnişle ortaya koyduğu. vasat zihinlerin anlayışsızlığı ve düşmanlığıdır. halbuki büyük bir yazarın." "Nereye gidiyoruz?" diye sordum Gilberte'e. kendi eserlerinin temelini oluşturan fikirlere en zıt düşünceleri en kolay anlayabilen kişidir. Kendi kendime bütün bunları düşünmüş olmalıydım. birlikte döndük. bu sükûneti. "Nereye isterseniz. o sırada Gilberte kulağıma eğilip şu sözleri fısıldadı: "Mutluluktan uçuyorum. Üzüldüm. kendi kendime. çünkü yüce zihinlerin teveccühünün doğal sonucu. bu sürekli ve yumuşak itaati. sevgili arkadaşım Bergotte'un gönlünü fethettiniz. arabada bana sağlığımdan söz etti: "Dostlarımız bir rahatsızlığınız olduğunu söylediler bana. Bergotte'a aptal göründüğümden emindim." Ne var ki. ama söylemiyordum.

M. de Norpois hakkında . Oysa Bergotte'a itiraf etmeye cesaret edemediğim bu idealimdeki hayatta. de Norpois'nın bana söyledikleri yüzünden. benim için zihinsel zevkler pek önemli değil. çünkü görüyorum ki zihinsel zevkleriniz var. ben." "Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?" dedi. "Hayır beyefendi. hatta bu zevkleri tadıp tatmadığımı bile bilmiyorum." Tabii ki beni ikna edemiyordu. heyecan ve kendime güven anlarımın. bana Combray'yi hatırlatan serinliği sık sık hissedeceğim bir hayat istediğimi düşündüm. ben öyle tahmin ediyorum. tamamen öznel ve gerçeklikten yoksun olduğunu düşünmüştüm. Az çok derin ve kalıcı. aksine. Guermantes Düşesi'yle senli benli olacağım. ChampsElysees'nin eski giriş vergisi bürosunda duyduğum. tahayyül. ne kadar yüce olursa olsun.çok fazla üzülmedim." Heyhat! Bu söyledikleri. herhalde bu hazları tatmış olan herkes gibi. Oysa. durumum hakkında bilgi sahibi gibi görünen Bergotte'a göre. farklı kaynaklardan gelen zevkleri ayırt edemediğim için. Bergotte'a cevap verdiğim sırada. sadece gezip tozduğum zaman. aradığım onlar değil. önemsenmemesi gereken belirtiler. zihinsel zevklerin hiç yeri yoktu. her türlü düşünce karşısında duygusuzdum. eskisi kadar sıkışmış değildim. huzur içindeyken mutluydum. "Yo. bakın. hayatta arzuladığım şeyin tamamen maddi olduğunu. zekâdan ne kadar kolayca vazgeçebileceğimi hissediyordum. bunlar. her şeye rağmen. en çok bunu seviyor olmaksınız. benim fikrim bu. buna rağmen daha mutlu hissediyordum kendimi. şüphelerim ve kendimden hoşnutsuzluğumdu. benim için ne kadar geçersizdi. sizin için de asıl önemli olan. Özellikle M.

En azından bu rahatsızlığı bilen bir hekime ihtiyaçları vardır. Sizin gibi insanların uygun hekimlere. çünkü gözlüğüne yansıyor. Midenizde bir şişkinlik olduğu teşhisini koyacaktır. de Norpois'nın beyaz yeleğinin altında saçmalıklar gizli olmadığı gibi. Zeki insanların rahatsızlıklarının dörtte üçü. "Sağlığınızla kim ilgileniyor?" Cottard'ın beni muayene ettiğini. ama Shakespeare okunduğunu düşünememiş. zekâlarından kaynaklanır. Cottard canınızı sıkacaktır. hatta neredeyse özel perhizlere. Aptalın teki. "Kendisini hekim olarak tanımıyorum. Aptal oluşunun iyi hekim olmasına engel teşkil etmediğini farzetsek bile . sizi muayene etmesine de gerek yok. zeki insanlar için iyi bir hekim olmasına engel teşkil eder. hep aynı fırıldak ortadaki.. çünkü önceden gözünde hazır bulunuyor zaten. kesin zannettiğim bir hükmün etkisini büyük ölçüde azaltıyordu. özel ilaçlara ihtiyacı vardır. "İyi bakılıyor mu size?" diye sordu Bergotte.ki buna da inanmakta zorluk çekiyorum . herhalde tekrar onun geleceğini söyledim. Profesör Cottard'ın gözlüğünde de mide şişkinliği yansıması yok. Cot tard sizi nasıl tedavi etsin? Sosları sindirmenin güçlüğünü. denge bozulmuş. herhangi bir kimseye uygulanacak tedaviyle aynı olamaz.söyledikleri." Bergotte sözlerine devam etti: "Ben size Doktor du Boulbon'u tavsiye edeceğim. Ayrıca size uygulanacak tedavi. sağduyunun aptallığıyla kendi kendime şöyle diyordum: "M.sanatçılar için. can sıkıntısı da uyguladığı tedavinin etkili olmasını engelleyecektir. gayet zeki bir . Fakat Mme Swann'ın evinde gördüm. "Ama size lazım olan o değil!" diye cevap verdi." Bu konuşma biçimi beni çok yoruyordu. midenin rahatsızlığını tahmin edebilmiş. Bu yüzden hesaplan sizin örneğinizde geçerli değil.. Siz de görebilirsiniz.

iç organlarımı dinleyerek. "İyi bir hekime asıl ihtiyacı olan. gerçek "bilinmedik dostlar"ın pek az olduğu sonucuna vardım. Bergotte'un Swann'a bol bol bahşettiği iltifatları. . Ne var ki. Gözle görülür bir şey. balon. Büyükhalam. yasalarını benim kavrayamadığım bir yöntem sayesinde." diye cevap verdim. uzun zamandır misafir olarak kendisini ağırlayan dostlarından bir yabancıya böyle kötü niyetle söz etmesi. ağzı yamuluyor bu yüzden. Swann'ların evinde daima neredeyse şefkatli denebilecek bir ses tonuyla konuşması kadar şaşırtıcıydı. aptalların bakımına tabi olmaya razıydım. dostumuz Swann. sevdiği insanlara bile tatsız şeyler söylemekten hoşlanırdı. aptallarınkinden farklı bir bakıma ihtiyacı olmasını büyük bir şüpheyle karşılıyordum. kendisinden beklediğim. onunla yatmış olan erkeklerden." dedi Bergotte. ne de olsa. Hasta mı diye sorduğumda da şöyle cevap verdi: "Eh." Bergotte'un. arkalarından. Hiç şüphe siz. sağlığım konusunda tartışılmaz bir kehanette bulunmasıydı. eve geldiğinde içeride kim var diye kaşları nasıl havalanıyor. benim de tamamlayabileceğim bir zekânın yardımıyla anlamaya çalışması değildi benim istediğim. düşündüklerime tamamen zıt olmakla birlikte. kendi karısını kabul etmek istemeyen kadınlardan. bizlerden herhangi biri için ağzına alması mümkün değildi." "Eserlerinizin en büyük hayranlarındandır.adamdır. Bir gün dikkat edin. mesela büyükhalam gibi bir insanın. Bergotte'un da bunu bildiğini gördüm ve kardeş zihinlerin kolaylıkla birbirini bulduğu. Zeki insanların. benim için. bir yosmayla evlenmiş bir adam. her gün elli tane hakareti sineye çekiyor. Dış gerçekliklere ulaşmanın kendi içinde kayıtsız bir yolu olarak gördüğüm zekâmı. beni sarsmıştı. Bergotte'un Cottard hakkında söyledikleri. Doktorumu can sıkıcı bulmak beni hiç mi hiç kaygılandırmıyordu.

çünkü insan her söylediğini kendi icat etmez.onların duymaması gereken bir tek laf da etmezdi. "huysuz"ların cevabıdır. kraliyet yatma davet ederse. kızlarının arkadaşlarını. "Ben asla laf taşımam. Benim gözümde saygıdeğer birer şahsiyet olan edebiyatçılar. sahip oldukları değerli şeylerin ve aralarında bulunan daha da değerli dostlukların ortasında . Ben öyle değildim. Swann'ın bu koridoru bana açmış olmasının sebebi. Açık deniz olmamakla birlikte. herhalde. her defasında bu cümleyle yalandan teminat verilir. birdenbire. çalışma odasının dışına asla taşmayan bir ilişki kurabiliyorlardı ancak. büyük yazarın dostları arasında yerimi alıvermiştim. bizim evin kapısının önünde benden ayrılırken. Dünyaya bizim Combray'deki çevremiz kadar az benzeyen bir şey olamazdı. Swann'ların çevresi yine de dünyaya. Yüksek sosyeteye mensup insanların cümlesidir bu. Gilberte'in anne babasının da." diye cevap verirdim. Ne var ki henüz bu cümleyi bilmiyordum. Öte yandan. sessizce boyun eğdim. dedikoducuya. niye söylüyorsunuz?" Bu. başkalarına kapalı bir koridordan geçip en iyi yere oturan biri gibiydim. hiç değilse bir lagündü." dedi Bergotte. yıllar boyunca çeşitli dolaplar çevirdikten sonra. geçimsiz insanların. Hatta o gün bile Bergotte'a söyleyebileceğim bir cümleydi bu. hiç telaşa düşmeden. benzer bir durumda büyükhalamın söyleyeceği cümle şu olurdu: "Madem başkasına aktarılmasını istemiyorsunuz. herkesle birlikte kuyruğa girip kötü bir yer bulacağına. özellikle de sosyal bir rolü yerine getirdiği anlarda. nasıl ki bir kral çocuklarının arkadaşlarını doğal olarak kraliyet locasına. oysa ben. o değişken dalgalara doğru bir ilerleme sayılırdı. Birkaç yıl sonra olsa. "Bütün bunlar ikimizin arasında kalsın. Bergotte'la kapalı ve edebî olmaktan kurtulamayan.

özellikle bana en harikulade görünen insanların gözünde. öyle ki. sarışın. babamın bunlara pek de layık olmadığını gösteren bir tavırla karşıladığı övgüler yağdırdığında olduğu gibi. annemle babama beni evine yemeğe götürmeyi teklif ettiğini. Swann'ın bana bağışlamış olduğu. dolaylı biçimde annemle babama hitaben gösterdiğini düşünüyordum. bir zamanlar kendisine çok benzetildiğini duyduğum. Ne yazık ki. "Swann seni Bergotte'la mı tanıştırdı? Fevkalade bir tanışma. Swann'ın bu yakınlıkları. benim de eve girer girmez. kesin sonuç verecek bir "nezaket" göstermelerine sebep olur diye umduğum lütuf. değerinin farkında değilmişçesine bağışlayan cömert ve kibar Swann'a. M. sevimli müneccim kralı hatırlatan Swann'a minnettarlıklarını ifade etmelerini isterdim. şöyle devam etti: . tıpkı bir zamanlar pembeli hanımın babama. annemle babam belirli insanların gözünde. daha pardösümü çıkarmadan annemle babama bildirdiğim. onlarınsa benim "çıkmak" için çok küçük ve fazla sinirli olduğumu söyleyerek geri çevirdiğini duyar gibi olmuştum. Şüphesiz.kabul etmeleriydi. Ama ben o dönemde. Luini'nin freskindeki kemerli burunlu. benim Bergotte'a olan düşkünlüğümü görünce. de Norpois'dan hiç hoşlanmadığını da ekleyince. annemle babamın bana ne paha biçilmez bir lütuf bağışlandığım anlamalarını. onların kalbinde de benim kalbimde uyandırdığı duygu ve heyecanı uyandırır ve Swann'lara büyük. Bir zamanlar Combray'de. belki de haklı olarak. "Bir bu eksikti!" Heyhat. annemle babam tarafından pek takdirle karşılanmadı. bu lütfü bana veya onlara. müthiş bir ilişki!" diye haykırdı babam alayla. benim gözümdekinden çok farklı bir şeyi temsil ediyorlardı.

onlara daha doğru bir görüşü ka bul ettirme umudunu. de Norpois'yı takdir etmeyen bu sapkın adamın beni son derece zeki bulduğunu söylersem. M.delermiş gibi geliyordu ki bana. onları nasıl korkutacağını . zeki insanları aptal bulan. iyice sapıtmana sebep olacak bir çevreye düştüğüne çok üzülüyorum. övgülerini imrenilir bulacağım için beni kötülüğe teşvik edecek birinin hoşuna gitmiş olmamın. beni korkutuyordu. zaten pek mantıklı sayılmazdın. zararlı ama doğal bir sonucu gibi geldi. öyle büyük bir yanılgı için. Zaten annemle babam öyle büyük bir haksızlık ediyorlarmış. Bergotte'la tanıştırılmam. Babam bir insanın. büyükbabamın "ihtiyatsızlık" diye adlandıracağı şeyin. Swann'lara gidip gelmemden zaten pek hoşlanmıyorlardı. Bununla birlikte." Annemle babam. Bu sözlerin. Zavallı oğlum. gösterdikleri zaafın. "Öyledir mutlaka. bu beğeniyi kendi olumsuz teşhisinin tasdiki olarak algılardı. Ama Bergotte'un benim hakkımda söylediklerini anlatmadığım sürece hiçbir şey annemle babamın izlenimini değiştiremeyeceği için. onlara ilk hatanın. namuslu kimselerin küçümsediği.kötü bir yolda olduğunu düşündüğü zaman. bu kişi babamın beğenmediği birinin takdirini kazanmışsa. Hastalığı daha da vahim görürdü. öfkelerini iyice bileyeceğimi hissettim. hatta neredeyse arzusunu bile taşımıyordum içimde. sakin hayatıma bir anda girivereceğini ilan ettiği değişikliklerin belirsizliği ve akıl almaz büyüklüğü."Tabii! Riyakâr ve kötü niyetli bir adam olduğunun açık bir göstergesi bu. mesela arkadaşlarımdan birinin o anda benini olduğum gibi . hepsi birbirine bağlıdır bunların!" diye haykırdığını duyar gibi oluyordum. tam kelimeler ağzımdan çıktığı anda. bu izlenimin biraz daha kötü olması fazla bir önem taşımıyordu.

ben de hiç tahmin etmediğim halde. Demek seni zeki bulduğunu söylemiş?" dedi annem." "Ne? Öyle mi demiş?" dedi babam. bir yandan da saçlarımı okşuyor. yuttuğu zehirin panzehiri olduğunu bilmeden kendini otların üzerine atıvermesi gibi. biraz utanarak atabildim ortaya: "Swann'lara beni son derece zeki bulduğunu söylemiş. öyle bir önyargıydı ki bu. yargısının yanlışlığından daha uzun süre dayanamayacağının farkında değildi." diye cevap verdi babam." diye devam etti annem. ileri sürebileceğim en inandırıcı itirazlar. İnsanlar neler söyler. özellikle kendisiyle aynı safta olmayan insanlara karşı. Biraz önce telaffuz ettiğim sihirli kelimelerin üstün kuvveti karşısında. de Norpois çok hoş bir insan. "Hem madem sevgili oğlumu beğenmiş. Doğru olduğuna dair hiçbir delil yok ki. "Yetenekli bir adam olduğu için memnun oldum buna. Bergotte'un ahlak bozukluğunun da. O anda durum tamamen şekil değiştirdi. yalnız üstat Norpois'nın üstü kapalı sözlerle değindiği. ama her zaman da pek iyi niyetli değil.." Zehirlenmiş bir köpeğin." diye ekledi. Bergotte kolaylıkla affedilebilir. "Ya. "Edebî değerini kesinlikle inkâr etmiyorum. "Canım!" diye söze girdi annem. benim de dikkatimi çekmişti.. annemle babamın Bergotte'a ilişkin önyargısını alt edebilecek olan yegâne sözleri söylemiştim. herkes önünde saygıyla eğiliyor zaten. Ayrıca M.hissederek. pek şerefli olmayan hayatı sürmesi hoş değil." "Doğru. Bergotte'a yağdırabileceğim bütün övgüler. . hülyalı gözlerle bana bakıyordu. karşısında etkisiz kalırdı. bardağı taşıracak damlayı alçak sesle.

Birincisi.Aslında annem. annem çayın yanı sıra kakao da olması konusunda ısrarlıydı. Ben de Gilberte'e Mme Swann'ın sana göstermediği başka inceliklerde bulunurum." "Olabilir. Ama annem lafını bile işitmek istemiyordu." Ben yine de ikna olmayıp Gilberte'i çağırmamayı tercih ettim. içindeki kartın üzerinde. bu bana XIV. asla ortadan kaldırmayı başaramadığım bir protokol sorunuydu. ceplerimi boşaltırken. Louis'nin sarayındaki "Monsenyör" meselesinden daha önemli bir husus gibi geliyordu. Zarfı açtım. İkinci sebep. bana yeni mutluluk kapıları açtı (bunlar aslında . Bloch bütün dünya görüşümü allak bullak etti. "Anneniz nasıllar?" diye sorardı bana. "Hayır efendim. aksine. Bizim evdeyse. ama her şeyi tıpatıp aynı şekilde yapmak zorunda değiliz. ben Mme Swann'ı tanımıyorum ki. Gilberte geldiğinde o da aynı şeyi yapacak mı diye birkaç kere annemin ağzını aramıştım. Gilberte'in evinde çaydan başka bir şey ikram edilmemesiydi. Gilberte'in bunu bayağı bulmasından ve bu yüzden bizi müthiş aşağılamasından korkuyordum. Ben Mme Swann'ın evine gittiğimde. Annemle babamın yanından ayrılıp üstümü değiştirmeye gittiğimde. arkadaşlarım geleceği zaman Gilberte'i de akşamüstü kahvaltısına davet edebileceğimi söylemek için Bergotte'un bu hükmünü beklememişti. Artık yalnızdım." "Ama o da seni tanımıyor. sofraya geçerken kolumu uzatıp eşlik etmem gereken hanımın adı yazılıydı. Aşağı yukarı bu sıralarda. birden Swann'ların uşağının beni salona almadan önce elime verdiği zarfı buldum. Ama ben bu daveti yapmaya iki sebepten ötürü cesaret edemiyordum.

Wagner'in. benim bu kadınlara yakıştırdığım belirsiz yüzün yerine. başka bir dünyaya geçtiğimizde de bu dünyadan tamamen ayrı olmama umudu veren falanca hekim veya falanca iyimser filozofa minnet borçlu olduğumuz gibi. başka müzisyenlerden. fazlasıyla düşük seviyede. kendimizin icat edemeyeceği.sıra. zekâmızın bütün mantıklı yaratılarının. yani "kişisel bir büyü" ekleme imkânını sağlayarak. daha yakın bir tarihte ortaya çıkmış. değerini çok daha sonra anladığım bir yardımda daha bulundu. ama benzer bir işlevi olan diğer bazı velinimetlerin yanında yer almayı hak ettiler benim gözümde: resimli sanat tarihi kitapları. başka ressamlardan. yani kendiliğimizden bulamayacağımız tek armağan olan. belirli yüzler koymama imkân verdi. Sahip olunabilecek çok sayıda güzel kadın bulunduğunu söylemişti. senfoni konserleri ve "Sanat Kentleri"ne ilişkin incelemeler . Mantegna'nın. Yani mutluluğun güzelliğe sahip olmanın ulaşılmaz şeyler olmadıklarını. Siena'nın cazibesini.bunlardan önce. Buna karşılık. olsa olsa gerçeklikten isteyebileceğimiz unsuru. Bloch'a minnet borçluydum. başka kentlerden yola çıkarak. Bunun yanı. gerçekten ilahi. kadınların güzelliğine. Bloch'un beni götürdüğü. birkaç yıl sonra sık sık gittiğim randevu evleri. aşk yapmak olduğu konusunda bana teminat verdi. Ne var ki. bana mutluluk numuneleri sunarak. randevu evleri. Ama. beni ilk kez randevu evine götüren o oldu. sadece eski güzelliklerin özeti olmayan. kadınların tek isteğinin. bunlardan temelli vazgeçmekle gereksiz bir şey yaptığımızı "müjdelediği" için. Meseglise tarafına yaptığım gezintiler zamanında sandığımın aksine. bize bu dünyada uzun bir ömür. soğuk soğuk hayal ederdik. kendisinin aslında uzun zamandır gitmediği ev. . karşısında iflas ettiği.ileride mutsuzluk kapıları olacaktı).

vaatlerle dolu bir tebessümle (zor bulunur. onunla konuşmaya başlayan kavalyelere. O sadece cümlenin biçimini değiştirip "bana ihtiyacınız olursa" veya "birine ihtiyacınız olursa" diyordu. neredeyse bir haz hırıltısıyla noktalanan. ama akıllı görünüyordu ve kendisine tanıştırılan. . sorulan kadınların hiçbirini tanımaz. dilini dudaklarında gezdirmeyi de ihmal etmeyerek. Özellikle bir tanesini methederdi bana. İnce. benim "Rachel ne zaman ki Tanrı'nın" adını taktığım Rachel'le tanışmak üzere gelecektim mutlaka. sahte bir coşkunlukla eklerdi: "Düşünsenize delikanlı.) Bulaşıcı olduğunu umduğu. ortak bir alışkanlıkla. Ama ilk gece Rachel'in giderken patrona şöyle dediğini duymuştum: "Öyleyse anlaştık. çünkü kendisini derhal genel bir kadınlar sınıfına. geceleri oraya gelip bir iki Louis altını kazanılabilir mi diye bakan kadınlar sınıfına sokmuştum. Bu evin patronu olan kadın. güzel değildi. haddini bilmez bir edayla gülümsüyordu.çalışanlarsa fazlasıyla vasat ve epeyce sabit olduğundan. bence çıldırtıcı bir şey olmalı! Ah!" O beni görmeden gördüğüm bu Rachel. yarın boşum. çini mürekkebiyle yapılmış bir çizimdeki taramalar gibi düzensizdi. biri çıkarsa bana haber ver meyi unutmayın. zayıf yüzünü çevreleyen siyah kıvırcık saçları. onu bir şahıs olarak görmemi engellemişti. bir Yahudi. orada eski meraklarımı gidermem veya yenilerini edinmem mümkün değildi. (Herhalde bu sebeple Rachel diyordu ona. Her defasında üstün zekâsını ve eğitimini methederek onu bana özel bir ısrarla teklif eden patrona söz veriyordum: Bir gün özel olarak. aptalca." Bu sözleri. çok makbul bir şeymiş gibi). hep istenmeyecek kadınlar teklif ederdi. esmerdi. "Bir Yahudi! Hoşunuza gitmez mi?" derdi.

beklemekten sıkıldım. değil mi? 'Rachel ne zaman ki Tanrı'nın!' Ah. karşıma çıktılar. bu gece de mi birleştiremeyeceğim sizi 'Rachel ne zaman ki Tanrı'nın' ile? Öyle diyordunuz. Leonie Hala'mdan miras kalan birkaç mobilyayı . niçin "Rachel ne zaman ki Tanrı'nın" demeyi âdet edindiğimden habersizdi. çünkü evi işleten ve mobilyaya ihtiyacı olan kadına beslediğim iyi duyguları göster mek için. Bir daha o k a dinin evine gitmedim. bundan fazla acı çekmezdim. bir depoda yığılı duruyorlardı. bu kadınların kullanımında gördüğüm anda. Bir ölüye tecavüz edil mesine izin versem. kadınlara. Ama bir espriyi anlamamak katiyen gülünçlüğünü azaltmadığı için.Halevy'nin operasını bilmeyen patron.kendisine verdim. Zaten o eve gitmekten de vazgeçtim sonunda. çünkü mobilyalar sanki yaşıyormuş. ama Rachel "çok yoğundu". fazlasıyla mütevazı. kısmen ya da tamamen çıplak oluşlarının . halamın Combray'deki odasında soluduğumuz erdemlerin hepsi. bir başka defasında da. saçlarını çözüp yağ döktükten sonra taramaktan başka bir şey yapmayan. Eşyaları hiç görmüyordum. neredeyse karar verir gibi oldum. bana .çok hoş bir sadelik kattığı. her defasında içten kahkahalarla gülerek bana şöyle diyordu: "Söyleyin bakalım. "kuaför"ün ellerindeydi . sözümona işçi. pişman olmayacaksınız!" Bir keresinde. ama hep işsiz bazı gedikli kadınlar gelip bana bitki çayı ikram ettikleri. Ama onları o evde.konuşulan konuların ciddiyetine rağmen . uzun sohbetler yaptıkları halde.bu. Sonunda. Görürsünüz. müthiş bir buluş! Sizi nişanlayacağım.en önemlisi büyük bir kanepeyi . çünkü evimizde yer olmadığı için annemle babam onları eve alamamışlardı. bütün savunmasızlıklarıyla kendilerim maruz bıraktığım zalim temasın altında işkence çeker halde. yaşlı bir beydi.

annesiyle babasını. Gilberte'in anne babasına kibarlıklar yapmaktan daha üstün tutacağımı nereden bilebilirdim? Büyükelçiliklere girmemeye de. Kaynağı Gilberte'te bulunan. çok daha sonra hatırladım ki. yıllar önce. belki de değerini tamamen kaybedecek olan. annemle babamın itirazlarına rağmen.yalvarıyormuş gibi görünüyorlardı gözüme. ondan ayrılmamak için karar vermiştim. Léonie Hala'nın ayakta olduğu bir saatten yararlanmak gibi oldukça tehlikeli bir tavsiyede bulunan küçük bir kuzinimle tatmıştım. daha fazla param olsun. başka bir varlığa taşınabileceğini hayal bile etmiyordum. dev orkide sepetlerini aldığında. ama içlerine işkence çeken ve kurtarılmak için yalvaran ruhların hapsolduğu eşyalar gibi. Cevher gerçekten aynı cevherdi. eski bir gümüş sofra takımını da. Çünkü bir hastalık değişmese de ilerler. Mme Swann'a daha çok çiçek gönderebileyim diye sattım. tadına doyum olmayan bir zehiri aynı şekilde kaldırmak mümkün değildir. Kesin kararlar daima. Gilberte uğruna. "Saygıdeğer babanızın yerinde olsam. Eşyaların epeyce bir bölümünü. süreklilik arzedemeyen ruh halleri yüzünden verilir. bazı zevkleri. görünürde cansız. Ayrıca. özellikle Léonie Hala'nın harikulade. beni yerin dibine geçiren. kalbin direnci azaldığında. evini ışıldatan. aynı şekilde. Bir gün özellikle o gümüş sofra takımına acıyacağımı. hafızamız genellikle hatıralarımızı bize tarih sırasına göre değil. . size bir akıl hocası tutardım. bir İran masalındaki." derdi. ama buna rağmen üzerimdeki etkileri bambaşka olacaktı. yıllar sonra. aşkın hazlarını ilk defa bu kanepenin üzerinde. bölümlerin sıralanışının ters çevrildiği bir akis gibi sunduğundan. beni geri kalan her şeye kayıtsız kılan bu garip cevherin açığa çıkabileceğini. Mme Swann.

saatler boyunca farkına varmadan kendimi kaptırdığım kelime selinin akıntısına karşı ilerleyemiyordu. karşılıklı konuşma. Kesin olarak çalışmaya koyulmak konusunda bu kadar kararlı olmasaydım. Böylesi bir talim. parlak esprilerimin tam yerine oturacağı şekilde seçilmiş sorular soruyordum. başlamak için keyfimin yerinde olmadığı bir akşamı seçmemek daha . bir tefekkür değil. belki hemen başlamak için bir çaba gösterirdim. dışarıdan içeriye dönmeden aklıma geliveren düşünceler geliştirmekten. doğru olduğunu düşündüğüm düşünceler yerine zahmetsizce. sözlerimin kendi şahsım değil. Ama kararım çok kesin olduğu ve yirmi dört saatten kısa bir sürede. oyunu daha ilginç hale getirmek için. zihinsel bir salon hayatıydı. Tek başımayken de. Swann'ları tanımadığım dönemde. hayalî muhataplar tarafından yönetildiği. çalışmamı engellediğini sanıyordum. yalnızlığım ise. Ama evlerinin kapısı bana açıldığında. erdemli kararlarım kolayca gerçekleşeceği için. kendi kendime. hazımsızlık yüzünden ağırlaşmış bir insanın kıpırtısız oturmaktan aldığı zevke benzeyen bir haz duyduğum. düşüncem. dikkate değer bir çalışmayla ortaya çıkmasını istiyorlardı. tamamen edilgen.Bu arada annemle babam. Gilberte'i serbestçe görememenin yarattığı huzursuzluğun. Onlardan ayrılıp kendi evime döndüğümde ise. Swann'ların hoşuna gidebilecek sözler uydurmaya devam ediyor. daha çalışma masama oturur oturmaz kalkıp onlara koşuyordum. Bergotte'un bende bulduğu zekânın. sadece görünürde tek başıma kalmış olu yordum. henüz içinde bulunmadığımdan her şeyin gayet güzel yerleştiği ertesi günün boş çerçevesi içinde. o sırada karşımda bulunmayan oyun arkadaşlarımın yerine de ben geçiyor. sessiz olmakla birlikte.

eline başlamış bir çalışma vererek avutmayı. Büyükannem. ertesi gün. birkaç saat sabredip büyükannemi. artık ertesi sabah işe başlanmış olduğunu görme yolunda kesin bir hayalim olmadığından. İki gün sonra birkaç sayfa yazmış olacağımdan emin olduğum için artık annemle babama kararımla ilgili tek kelime söylemiyordum. erken yatmak zorunda değildim." dedi. adaletsizliği beni sinirlendirdiği. şüpheciliğinin fark etmeden bir hevesi kırdığını hissetti. yumuşak bir ses tonuyla. "E. yine geceleri uyanık geçirmeye başladım. Cesaretim kırılmasın diye de. belki uzun bir müddet daha ertelemiş oluyordu. yirmi dört saat daha sürmüş oluyordu sadece. hayal kırıklığına uğramış gibi. benim dışımdaki gün değildi. dolayısıyla her şeyi bu planın gerçekleşmesine bağımlı kılacak cesaretim de kalmamıştı. fakat maalesef bunu izleyen günler de. Birkaç günün sonunda planlarım hâlâ gerçekleşmeyince. Tekrar bir hamle yapabilmem için birkaç gün dinlenmem gerekiyordu. Ne yazık ki. bundan böyle tek laf etmeyeceğim. bu konuda hiçbir şüphem yoktu. Büyükannem bir tek kere. bana sarılıp. Özür diledi. çocukluk olurdu. "Afedersin. ona gücendim. çalışmanın artık lafı bile edilmiyor mu?" diye sitem etme cesaretini gösterdiğinde. . kararımın gerçekleşmesini bir müddet. Yine de mantıklıydım. ikna etmeyi tercih ediyordum.doğruydu. Gün sona erdiğinde. bu başlangıç için daha uygun görünmeyecekti. heyecanla beklediğim o uçsuz bucaksız. tembelliğim ve birtakım dış engellere karşı yorucu mücadelem. derhal gerçekleşeceğine dair artık o kadar umudum. işe de bu sinirin etkisiyle başlamak istemediğim için. Yıllarca beklemiş olan birisinin üç günlük bir gecikmeye katlanamaması. geri dönüşü olmayan bir karar verdiğimi anlayamamıştı.

sırf bir hekimle sık sık yemeğe çıkarak sağlıklı olamayacağı gibi. Beni de. mesleğim açısından yararını düşünerek. daha yoğun. Tamamen the right man in the right place21 olacak.Oysa insanın bu yeteneği kendi içinden. Kendisine gelemeyeceğimi. diye düşünüyordum kendi kendime. hayatımı Swann'ların evinde geçirmekle. çalışmanın da kendiliğinden geleceğini söyledi. annemle babamı da kıskacına almış olan yanılgıya tamamen aldanan kişi ise. Yoksa onun yazdıklarını beğenmiyor musunuz? Yakında daha da güzel yazacak. Bergotte'un yaptığını yapmış olmuyor muyum? Annemle babam. sanki şaheserler 20 21 başmakale." Gönüllü bir askeri albayıyla birlikte davet edermişçesine. kitaplarında sözü biraz uzatıyor. Bundan böyle Le Figaro'da leader article'ı20 yazmasını sağladım. yeteneğime neredeyse en uygun hayatı sürdüğümü düşünüyorlardı. çünkü gazete yazıları daha keskin. tembel olduğum halde. sözlerimin biraz saçma.kendimi iyi hissettiğimde. kendi başına yaratmak yerine başkalarından alması imkânsızdır. . büyük bir yazarla aynı salonda bulunduğuma göre. biraz kasıntılı olduğunu düşünürmüş gibi bir tavırla cevap veriyordu: "Ama Bergotte pekala gelebiliyor. sağlık kurallarının hepsini çiğneyip en kötü aşırılıkları yaptığı halde. numara yaptığımı. doğru yerde doğru kişi. ne yapmanız gerektiğini herkesten çok o söyleyebilir size. Mme Swann'dı. Zaten." Sonra ekliyordu: "Haydi gelin. evde kalıp çalışmam gerektiğini söylediğimde.

bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir. Zaten aşkta hiçbir zaman huzur olamaz. bizimkilerden de. hiçbir tehlike sezmediğim bir yerden. beni rahatlatacağına. Gilberte'in annesiyle babasının direnci kırıldıktan. her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa. huzur içinde olmasa da hayranlıkla görebildiğim bu tatlı hayata. kalpte değişken. gözlerimi o erişilmez mutluluktan ayıramazken. aşkta. her defasında farklı değişkenlerle yeni bir problem çıkıyordu ortaya. O büyük mutluluğun sebebi. Gilberte'in evine gidemediğim sürece. görünür de çok basit. yani farklı zamanlarda engelleyecekmiş gibi görünen iki taraftan da. problem nihayet çözüldükten sonra. ertelediği. aksine kıvrandırması gerekirdi. Swann'lardan da. Gilberte'i istediğim gibi. sevincin etkisiz hale getirdiği. dostluğumuz bunlara bağlıydı ve bunlar hep farklı şeylerdi. artık hiçbir itiraz gelmiyordu. ama . Her akşam eve döndüğümde. gizli bir güce indirgediği.iste- . Aslında. Bu bağlamda gerçekten de her gün yeni bir dostluk başlıyordu. Böylece. orada beni bekleyen yeni huzursuzluk sebeplerini tahayyül bile edemezdim. çünkü elde edilen şey daima daha fazlasını istemek için bir hareket noktasıdır. Gilberte'e söyleyeceğim çok önemli şeyler olduğunu fark ediyordum. Ama nihayet mutluydum ve artık mutluluğumu tehdit eden bir şey yoktu. Gilberte'le kendimden gelecekti. ertesi gün evindeki akşam yemeğine Bergotte'la birlikte mutlaka katılmamı tembihliyordu. yer değiştirmediğinde neredeyse fark edilmez olan bir şeyin varlığıdır. Mutluluk aşkta anormal bir durumdur. Oysa mutluluk sandığım şeyin. Ne yazık ki bu tehdit. durmadan tutmaya çalıştığımız."ilişkiler sayesinde" yaratılırmış gibi beni davet ediyor.

kuşkusuz bir zamanlar Swann'dan öğrenmiş olduğu bir ağırbaşlılıkla. ziyaretlerimi seyrekleştirmek istediğini birçok kez hissettim. Evet. Gilberte'in." dedi Odette kızma. mutluluğumun koruyucusu sandığım şey. acaba. benimle kalması gerektiğini belirtmek üzere beni işaret etti.her an çekilmez olabilecek. dans dersine davetliydi. rahat edebilirdim. "İnsan her gün dansa gitmek zorunda değildir. Gilberte'i görmeye son gidişimde yağmur yağıyordu.diğimizi elde etmesek. Onlar sayesinde aşkımın her türlü tehlikeden uzak olduğunu düşünüyordum. daha doğrusu haykırılmıştı. Gilberte pek az tanıdığından beni yanında götüremeyeceği birilerinin evine. bana karşı iyi niyetle telaffuz edilmiş. onlar benden yana olduktan sonra. Bu "Gilberte". Hava rutubetli olduğu için her zamankinden fazla kafein almıştım. kendisini görmeyi çok istediğim zaman. aksine sürmemesi için gizli bir sebep mi diye düşündüm kendi kendime. Sonra tekrar Odette oldu ve . annesi istemeyerek hızlandırmıştı. Ne yazık ki. daimi bir ıstırap mevcuttur. belki de bu eğlencenin düzenlendiği eve ilişkin bir önyargısı olduğundan. arkadaşımı yavaş yavaş benden ayıran ve belki o ana ka dar durdurulması hâlâ mümkün olan süreci. Mme Swann tam kızı çıkacakken. nasılsa Gilberte'in üzerinde mutlak bir hâkimiyetleri vardı. Belki hava kötü olduğu için. ama Gilberte'in. uzun süredir zaten olacağı gibi . Gilberte'in engelleyemediği birtakım sabırsız hareketlerinden yola çıkarak. kızı istemediği halde babası bir şekilde beni çağırdığında. üstünü çıkarırken omuzlarını silkmesinden anladım ki. son derece sert bir şekilde "Gilberte!" diye seslendi ve benim onu görmeye geldiğimi. kızları üzerinde fevkalade bir etkim olduğuna giderek daha fazla inanan annesiyle babasına kendimi davet ettirmem yeterliydi.

belki ben de öfkelendiğini tahmin edip her zamankine göre tedbir olarak daha soğuk olduğumdan. saatin ilerlemesiyle ilgili. seslerin donukluğunun yerini. Gilberte'in hayatının bir bölümünü benden saklamış. sonlarında gelmiş. bütün öğleden sonra boyunca. çıplak. Gilberte'in neşeden iz taşımayan. sanki bir duvar. yy. arkadaşımı benden uzaklaştırmış gibi oldu. kendisinde boston dansına karşı duygusal bir eğilim yaratan güçlü sebepleri anlamayan bütün yaratıklara meydan okur gibiydi. Bütün sözlerimizi noktalayan 22 İngiltere'den Fransa'ya XIX. sevdiğimiz kişinin. engelleyemeyiz.kızıyla İngilizce konuşmaya koyuldu. içinde bizi aldatabileceği. Oysa bilmediğimiz bir dil. biz dışarıda. çiftler halinde yapılan bir dans. Sonunda Mme Swann bizi yalnız bıraktı. fesat bir cin. çaresizce bir öfke içinde mahvetmekte inat ediyordum. benim yüzümden katı lamadığı pas-de-quatre22 dansına hüzünlü bir özlemle dolup taşar. allak bullak olmuş yüzü. fikirlerin şeffaflığı almıştır. yağmurun şiddetlenmesi. başta ben olmak üzere. o günkü hava. O anda. belki eğlenceye katılmasını istemeden engelleyen bana olan hıncından. bir başıma bırakılmıştım. kıpırtısız iki insan arasında geçen bu İngilizce konuşma. dostluğa ve mutluluğa hasredebileceğimiz anları. Bir ay önce olsa gülümseyip geçeceğim. öylesine terk edilmiş. bir kaçırma olayı kadar zalimdi. aczimizle umutsuzca kasılmış halde. arada duyduğum bazı Fransızca özel isimlerin ayrıca endişelerimi artırdığı ve yönlendirdiği. sessizlikler ve tek heceli cevaplarla dolu bir sohbeti sürdürmekle yetindi. Bildiğimiz bir dilde. Arasıra benimle. . hiçbir şeyi göremez. kapalı bir saraydır. iki adım ötemde. bu sırada ben. O gün.

O zaman. "Tabii. Gilberte böyle olduğu zaman. saatlerdir beklediğim mutlu değişimin Gilberte tarafından gerçekleştirilmediğini görünce. çünkü Gilberte'in. gözyaşlarına boğulmamak için kendimi zor tutacağımı. bana çılgınca âşık olduğunuzu biliyorum. somurtkan hatlarında ne kadar üzücü bir tekdüzelik okunduğunu anlatmak mümkün değildir. hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi. takınmaya çalıştığım donukluk kadar sert bir şey olmadığını. O yağmurlu gün boyunca. hiçbir aydınlığa yer bırakmayan bu sözleri uzatmakta ne kadar inat etsem de. konuşmalara aşırı bir sertlik katıyordu. sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış. Gilberte tabii ki bunu." diye cevap verdi. hüzünlü gözlerinde. iyice çekilmiş denizin. soğukluğumun aslında. sözlerimin sıradanlığına. bir tebessüm gözlerini doldurup yüzünü aydınlatmadığı zaman. ama bana vız geliyor. "Asıl kabalık eden sizsiniz. ona kabalık ettiğini söyledim. kendisine sordum. Sonunda. beni niçin üzdüğünü hissettim. aslında bunda bir teselli buluyordum. düşüncesinin erişil mesi daha imkânsız olan katmanına. Bu gülüşün anlamı şuydu sanki: "Yo hayır." deyişim nafileydi. "Geçen gün saat biraz geri kalıyordu galiba. gülüşüyle tanımlanan düzlemine ulaşamamanın. O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü. çünkü umurumda değilsiniz. bütün bu söylediklerinizi yutmuyorum. siz kendinizi kibar buluyorsunuz!" dedi uzun uzun gülerek. "Ne kadar katı yüreklisiniz!" diye tercüme ediyordu.çelişkili anlamsızlık. bir cevap bulamayınca. ses tonumun kayıtsızlığına kanmasını engelliyordu. günlerin kısaldığını üç kere tekrarladıktan sonra dördüncü bir kere söylemeye cesaret etsem. Gilberte'in de muhtemelen hissettiğini biliyordum." . "Ben mi!" Kendi kendime ne yaptığımı sordum.

" demesine izin verdim. "Beni ne kadar üzdüğünüzü bilseniz." Ne var ki. bu benim için bir başka üzüntü kaynağı oldu. Gilberte'in sözleri sevecendi. acı olabilir. sevinçlerin ortasında yer alsa da. sevineceği bu üzüntüm. söylerdiniz. (O gün. "Ama hangi konuda kabalık ettim?" diye sordum. masumiyetlerinin anlaşılacağını iddia ettikleri ve esrarengiz sebepler yüzünden. aksine onu sinirlendirdi. içimizde öyle zorlu bir fırtına yaratır ki. O zaman. açıklayamam. meşguliyetlerin. Sevdiğimiz bir insanın bize verdiği keder. ancak geri döner. söylediklerine inanmadan. ama farklı bir diyalektik gerektiriyordu. eve allak bullak. onu sevmediğimi zanneder diye korktum. herhangi bir bahaneyle tekrar Gilberte'in yanma gidersem yeniden nefes almaya . her istediğinizi yapacağım. Ama bu keder . ama kendisine bildirmedim. doğru anladığımdan emin olamayacağımı söylüyordum.) Onu bir daha hiç görmemeye aniden karar verecek cesareti bulabildim. o insanla ilgili olmayan kaygıların." Bir an. bir faydası olmaz. sonuna kadar karşısında mücadele edebileceğimizden emin olamayız| Kalbimde esen fırtına o kadar şiddetliydi ki. asla sorguya çekildikleri gün olmayan gündü. daha hafif değildi." "Hayır. suçluların. hatamı anladım ve sözlerini artık hesaba katmamaya karar vererek. çünkü nasılsa inanmazdı.o insanı görme mutluluğuyla dolup taştığımız bir anda doğmuşsa. bir gün gelecek. bunu anlayacaksınız. dikkatimizi bunlardan ancak zaman zaman ayırıp kederimize yöneltsek bile. gülüşün aslında o kadar belirgin bir dil olmadığını.Yine de kendi kendime. durgun ve sakin olan ruhumuzda meydana gelen ani çöküntü. o ana kadar güneşli. "Söyleyin. "Sizi gerçekten seviyordum.bu durumda olduğu gibi . Ayrıca. aşkımdan şüphe duymuş olsa. yaralanmış halde dönerken.

durumlar tekrarlanmakla . diğer tarafta (sınırlanmış olmayan. Gururun bulunduğu kefeden. karşı konulmaz biçimde beni tekrar Gilberte'e doğru yönlendiriyordu. ancak söz konusu kadının hoşuna gitmekten. yaşla birlikte yıpranmasına izin verme zaafım gösterdiğimiz azıcık bir miktar iradeyi alıp. kendisini anlayamadığımız halde sevdiğimiz.başlayabileceğimi hissediyordum. elli yaşında. karşı ağırlığı yetersiz kalan diğer kefe. hatalarına varıncaya kadar yaratan mizacımız değişmediği halde her defasında. Ne var ki düşüncem. ona fazla mütevazı görünmeme isteği vardır." diye düşünecekti. yirmi yaşında galip gelen cesurca karara karşılık.aşklarımızı ve neredeyse sevdiğimiz kadınları. aksine. "Yine o! Belli ki her şeyi yapabilirim. Bir kefede. Genellikle hayatta birçok defa karşı karşıya kaldığımız. bu acı ise. kısmi olmayan) bir acı vardır. Böyle zamanlarda. kederin bulunduğu kefeye sonradan edindiğimiz ve ilerlemesine izin verdiğimiz fiziksel bir acıyı eklediğimizde görürüz ki. her defasında geri dönecek. Ama o zaman da. eve vardığımda da devam etti ve Gilberte'e yazdığım çelişkili mektup müsveddelerinde ifade buldu. mizacımız . belimizi büker. Üstelik. hayatımız bölünür ve adeta bir terazinin iki kefesine paylaştırılır. onsuz yapabileceğimize kendisini inandırmaktan vazgeçip ona dönersek dindirilebilir. yani her yaşta aynı şekilde karşılamadığımız o zor dönemlerden birinden geçecektim. fazla ağırlaşmış olan. içimdeki pusulanın fır dönüşleri. hem de yanımdan ne kadar mutsuz ayrılmışsa o kadar uysal dönecek. kişiliğimiz. vazgeçilmez olduğunu sanıp bize sırt çevirmesin diye biraz kenara çekilmenin uygun olacağını düşündüğümüz kişide hoşnutsuzluk uyandırmama. bu değişik yönelişler.

bir olayla bir diğeri arasında bağ kuramayan. büyük bir kederimizi avutsun diye hayallerimizde sürekli bizi severmişçesine konuşturduğumuz bir kadının ruh halini. sebepler bulmaya çalışıyordum. değişirler de. rüzgâr dönmüştü. tabiat olayları karşısında (bilim oluşturulup bilinmeze bir parça ışık tutmadan önce) ilk fizikçilerin. zihninde nedensellik ilkesi olmayan. güzel bir rüyayla bizi uyutsun. hatta daha da kötüsü. "artık sevmeyen" kişiye layık davranışlar göstermemiz mümkün olmadığına göre. sevdiğimiz sürece. hareketleri karşısındaki şaşkınlığımız. gayet sıkıcı "bir daha asla"lar ki. ya yalan olduğunu düşünüp "beni istiyorsanız hemen bu gece" diye tercüme edecekti. Gilberte'e yeni yazdığım bir mektupta. hayatımızın ortasında veya sonunda. Ne var ki. Tabii ki bu tutarsızlıklardan sıyrılmaya. tatlı sözler yazıyordum kendisine. bize karşı kayıtsız olduğunu bilsek bile. tesadüfen yazılmış süsü vererek. ya da inanacak ve hayatta. aşkı daha karmaşık hale getirmek gibi uğursuz bir iltiması kendimize geçmemiz de. mesela kullanan için son derece hisli. arkadaşımın barışmak için tutunabileceği birkaç kelimelik bir can simidi atmayı da ihmal etmemiştim. Bir saniye sonra. tutkun olmadığımız kişiler söz konusu olduğunda. ihtimal dahilindedir. bizim için hiç fark etmeyen kesin ayrılıklardan birinin habercisi olarak algılayacaktı. dünyayı bir rüya gibi belirsiz gören bir insanın şaşkınlığına benzer. öfkemi bütün şidde tiyle göstermiş.birlikte. okuyacak olan içinse. Hatta "nesnel" olmaya. tam olarak nasıl tahmin edebiliriz? Sevdiğimiz bir kadının düşünceleri. bu kez kederli birtakım ifadelerin hazzı uğruna. bununla birlikte. bunun . ileride dönüşeceğimiz. gençliğin birçok başka görevle meşgul ve kendi kendine daha bağımlı olduğu için bilmediği alışkanlığı da katarak.

tam tersine bir aşırılığa düşmekten de korkuyordum. ıstırabımdan biraz olsun uzaklaşmamı sağlıyordu. bunun için yapmam gereken hesaplar. bu tasarıyı uygulamış kadar kendime eziyet etmiş olduğumu düşündüm. arkadaşımın küçük bir kibarlığını tutkulu bir itiraf.için de. çıkmak istemedikleri bir yolculuk yüzünden uzun süre kıvrandıktan sonra. Gilberte'in bir randevuya gecikmesini. bu orantısızlığı hesaba katmayacak olsam. göze girmemi sağlayacak sade ve zarif bir hareket zannedebilirdim. sırf mümkün olan bir kararın düşüncesi bile (karar vermemeye niyetlenip bu düşünceyi atıllaştırmamışsak). Ama arkadaşlık ilişkisini yeniden canlandırma girişimi. mutluydum. Swann'ların evine gitme süresiyle sınırlandı. Gilberte'in benim gözümdeki önemiyle. İkisi de aynı derecede saptırıcı olan bu iki bakış açısı arasında. bu durumda da. belki hesapların sonucuna boyun eğerek. son derece saçma bir şekilde. Öte yandan. keyifsizken yaptığı bir hareketi. yalnız benim onun gözündeki değil. Gilberte'le artık görüşmemeyi tasarlamakla. beni çok . canlı bir tohum gibi geliştirdiği için. Sonunda. gara kadar gidip oradan eve dönerek bavullarını açan insanların mutluluğuna benziyordu. kendi takınacağım gülünç ve alçaltıcı bir tutumu da. çaresi olmayan bir düşmanlık olarak yorumlayabilirdim. ama mutluluğum. madem sonunda onu tekrar görecektim. bunca kararsızlıktan. gerçekleştirilen hareketten doğacak duyguları bütün hatlarıyla. belki de hesaplara kendi isteğimi söyleterek. Kararsızlık çektiğimiz sırada. sancılı boyun eğişten tasarruf edebilirdim. ertesi gün Swann'lara gitmeye karar verdim. sebebi. onun da benden başkalarının gözündeki önemi arasındaki orantısızlığı gözden kaçırmamaya çalışıyordum. bana doğru görüntüyü sağlayacak olan açıyı bulmaya çalışıyordum. en küçük ayrıntısına kadar.

Gilberte nişanlandı mı. o hafta . hiç değilse genel hatlarıyla tanımladıklarından.seven uşağın Gilberte'in çıktığını söylemesi değil (bunun doğru olduğunu aynı akşam. Arkadaşıma duyabileceğim bütün öfkeli duyguları. Gilberte'siz geçirmek zorunda kaldığım o eski yılbaşı haftasının günlerine benziyordu. uşak üzerinde topladı. Buna rağmen. önceden hazırlanmış bir konuşmanın gizleyeceği. küçük hanım evde olsaydı. Özür dilemek için mutlaka bir mektup yazacaktı bana. küçük hanım çıktı. hemen dönmeyecektim kendisine. bir süreliğine. kalbimin. Beyefendi'yi derhal onun yanma götürürdüm. Bunu izleyen günler. kaçırıldı mı gibi korkunç şüphelerden kurtulmasıydı. daha kolay vazgeçebileceğim bir şey olacaktı. Gilberte'i bir müddet görmeye çalışmamam gerektiğini de göstermişti. Beyefendi'nin hiç şüphesi olmasın ki. Bu kasıtlı uzaklaşmaya daha az üzülerek katlanabilmem için gerekli olan. Zaten mektubunu aldıktan sonra Gilberte'le görüşmek. kendisini memnun etmek için her şeyi yaparım. tek başına ayakta kaldı. çünkü istediğim an ona kavuşabileceğimden emin olacaktım. onun için can sıkıcı biri olduğum izleniminin hâkim olduğunu kanıtlıyordu. Eğer Beyefendi bilgi almak isterse. oda hizmetçisini çağırtabilirim. uzaklara mı gitti. bu nefretin nesnesi olarak da. Beyefendi yalan söylemediğimden emin olabilir. ama bu sözler aynı zamanda. bu sözler sayesinde o duygulardan kurtulan aşkım. Gilberte yerine uşağı seçmeyi tercih ettim. Ne var ki. söyleyiş şekliydi: "Beyefendi. acaba temelli mi bozuştuk. kendisiyle karşılaşmış olan kişilerden öğrendim). bende bir nefret uyandırdı. onsuz yaşayabileceğimi gösterebilmek için. Gilberte'in çevresinde. Bu sözler uşağın ağzından çıktığı anda." Bir önem taşıyabilecek tek türden sözler. kuşku götürmez gerçeği. yani irade dışı olan bu sözler.

ama eskisi gibi başlangıçtaki bir duyguyu tekdüze bir biçimde uzatmak yerine.bu duygu sabitleşiyordu. öyle ki. Keder belki aynı kederdi. meşguliyetlerine vermiştim. bekleyişi. Şimdiyse aksine. Mektubu her gün çarpıntılar içinde bekliyordum. acımı dayanılmaz kılan. aynı derecede kesindi. böylece. sadece Gilberte'ten başka kişilerden mektup bulduğumda veya hiç mektup bulmadığımda da. ıstırabımın sürmeyeceğini düşündüğümden. çünkü bu üzüntünün içinde ne korku vardı. üstelik yılbaşı tatili süresince Champs-Elysees'ye gitmenin anlamı olmayacağı da. mektubunu belki elden gönderir diye evden çıkmaya cesaret edemiyordum.tamamen fiziksel. çünkü başka birinin dostluğunun kanıtları. Sonunda. artık ne postacının. umuttu. artık mazide kalmış o kederli hafta boyunca. yeni bir bekleme sebebi ortaya . onu tekrar eskisi gibi göreceğimden emindim. gün içinde birçok kere tekrar başlıyor. üzüntüme sükûnetle tahammül etmiştim. bekleyişin yarattığı huzursuzluk daha yatışmaya vakit bulamadan. bir çöküntü hali izliyordu. teskin olma umudunu ertesi sabaha ertelemek gerekiyordu. adeta onu durmadan tazelemek zorunda kalıyordum.bittiğinde arkadaşımın Champs-Elysees'ye döneceğinden. Gilberte'in ilgisizliğinin kanıtlarını benim için daha zalim kılıyordu. sonunda . öğleden sonra postasını beklemeye koyuluyordum. Ardından tekrar. Öyle ki. ne de Swann'ların bir uşağının kapıyı çalabileceği saat geliyor. ne de umut. ihmalkârlığına. sabah postasında mektubunu bulacağımdan şüphem yoktu. hiç mektup olmaması daha kötü değildi. o kadar sık yenilenen bir duyguyla açılış yapıyordu ki. anlık olan . O akşam Gilberte'ten bir mektup almayınca. Posta saatlerinin haricinde bile. neredeyse korku kadar.

belki o beni görmekten hoşlanmaya başlardı. her an biteceğini görme umudu vardı içimde. onu temelli kaybetmek demekti. çünkü her şey bir yana. Gilberte'i ilgisiz olduğuma inandırmakta. bana randevu verdiğinde genellikle kabul ediyor. tavrımı bir aşk küskünlüğü zannetmesin diye. Yine de sonunda bu kabullenme noktasına vardım. kesin olması gerektiğini anladım ve Gilberte'ten temelli vazgeçtim. hem de her şeyden önemlisi. artık bu ıstırabı noktalamak için bir teslim olma. ama çok üzüldüğümü de ısrarla belirtiyordum. bu konuda kendisini . barışıp tekrar görüşme güdüsü olmaktan çıkacaktı. zaten bu arada en acımasız saatler geçip gitmiş olacaktı. hem kendi aşkım uğruna. Sözlerden daha etkili olan davranışların sürekli tekrarlanmasıyla. o zaman. bir saat boyunca bile çok zor tahammül edilebilecek yürek daralmasından. devam etmesini istiyorsam. benimle görüşmekle dindireceği ıstırap o kadar azalmış olacaktı ki. genellikle kayıtsız olduğumuz kişilere sakladığımız bu esef ifadelerinin. çünkü bu sefer. hemen boyun eğmemem gerekecekti. günde bir dakika bile kurtulduğum olmuyordu.çıktığı için. onunla hiç görüşmeyerek onda beni görme arzusu uyandırmaya çalışmak. Yani çektiğim ıstırap. Hatta. beni bir küçümsemeyle hatırlamasını istemediğim için. yakında. bu ıstırabın düpedüz. onu görmekten hoşlanmadığımı kanıtladığım zaman. son anda gelemeyeceğimi bildiren bir not yazıyor. o eski yılbaşına göre çok daha zalimdi. o andaki gibi. bu arzu uyanmaya başladığında. olduğu gibi kabullenilmesi yerine. asıl o anda vazgeçilmezdi benim için. daha sonraları. Heyhat! Nafileydi. sadece sevdiğimiz karşısında takındığımız ilgisiz tavırdan çok daha etkili olacağını düşünüyordum. tıpkı görmek istemediğim birine yapacağım gibi.

Gilberte'in evde olmayacağını. sağlık durumumun değil. Gilberte'in Chamyps-Elysees'ye gelmediği günler. Böylece Gilberte'le ilgili bir şeyler dinleyebiliyor. bir arkadaşıyla çıkacağını. bu ıstıraba bir son verebileceğimi sürekli hatırlatıyordum kendi kendime. onunla uzunca bir süre görüşmediğim takdirde sevgimin tükeneceğini ileri sürersem. her ne kadar bu imkânı kullanmamaya kararlı olsam da.uyarabilmeyi isterdim. Bu arada. onu görmeme bir engelin. Akasyalar Yolu'nda gezmeye gittiğim zamanlardaki Mme Swann olmuştu). Bunu biliyor fakat ona söyleyemiyordum. Istırap çeken herkes gibi ben de. Daha sonra. onun da daha sonra benimle ilgili bir şeyler duyacağından ve onunla ilgilenmediğimi anlayacağından emin oluyordum. Sadece günü gününe mutsuzdum. o da (aksini söylesem de. akşam yemeğine dönmeyeceğini önceden bildiğim zamanlarda. eğer acılarım aşırı şiddetlenirse. Gilberte'in bana olan sevgisi yeterince güçlenip ben ona olan sevgimi rahatça itiraf edebileceğim zaman geldiğinde ise. Çünkü Gilberte'in oturduğu eve rahatça girip çıkabildiğim için. kendi irademin mani olduğunu iyice anlasın diye). kendimi bu ayrılığa mahkûm etmemi kolaylaştıran bir şey vardı. Saatte kaç kere (ama artık küslüğümüzün ilk haftalarında. sırf hemen beni yanma çağırsın diye öyle söylediğimi zannedecekti. Swann'ların evine tekrar gitmeye başlamadan önce beni kıskacına alan o sıkıntılı bekleyiş olmadan) Gilberte'in bir gün mutlaka bana . mutlaka gidip Mme Swann'ı ziyaret etmemdi (Mme Swann benim için yine kızım büyük zorluklarla gördüğüm. Gilberte'e karşı kayıtsız olacaktım. benim sevgim bu kadar uzun süren bir yokluğa direnememiş ve artık bitmiş olacaktı. Hatta bu bile abartılı sayılır. bu acıklı durumumun daha da beter olabileceğini düşünüyordum.

kendi kendime ezberden okuyordum! Bu hayalî mutluluğun sürekli gözümün önünde olması. ya da ölmelerine sebep olur. beklemeye devam etmeyi engellemez. ama Gilberte'in benim hakkımdaki düşüncesini de bir o kadar düzelttiğini hissediyordum. belki kendi eliyle getireceği mektubu. Hepimiz. Gilberte'i görmeden Mme Swann'a yaptığım her ziyaret. devamlı surette mutlaktır. Öte yandan. sağlıklı bir halde kapıdan gireceğini hayal ederler. gerçeği dayanılır kılmak için. kulağımız kirişte yaşarız. bizi sevmeyen kadınlar konusunda da.göndereceği. Zaten Mme Swann'a her gidişimde önce kızının evde bulunmayacağından emin olmaya gayret gösteriyorsam. hatıranın gücüne ve organların dayanıklılığına bağlı olarak. kimi küçük . Pusuda. farklı hatıraların beklenmedik akınıyla güçlenen yasalarından biri. Bu bekleyiş. kederimin aşkıma faydası olduğu düşüncesiyle biraz teselli buluyordum. Tıpkı "kayıp'’lar konusunda olduğu gibi. sebebi belki onunla küs kalma kararım kadar. tehlikeli bir keşif yolculuğu için denize açılmış ve öldüğüne uzun zaman önce kanaat getirilmiş evlatların anneleri. vazgeçme isteğimle birleşen ve Gilberte'in aşırı zalim yanını benden gizleyen barışma umuduydu (insan ruhunda pek az istek. benim için zulümdü. ya yılları atlatıp sonunda oğullarının geri gelmeyeceğine tahammül etmelerini. yavaş yavaş unutup yaşamaya devam etmelerini sağlar. Birazdan belki bir yabancı bütün servetini bana bırakır diye düşünüp kuru ekmeğine daha az gözyaşı katan bir fakir gibiydim. ruhun. gerçek mutluluğun yok olmasına tahammül etmemi kolaylaştırıyordu. her an oğullarının bir mucizeyle kurtulmuş olarak. kesikliktir)! Bu umudun niçin boş bir hayal olduğunu pekala biliyordum. artık umulacak bir şey olmadığını bilmek.

Offenbach'ın bir operetinin kahramanı. Operetin konusu. merkezdeki caddelerde bile elektriğin bulunmadığı. Annesinin evinde Gilberte'le karşılaşsak. ama sadece onu düşüneceğimi bildiğim bir ziyaret yapmaya gidiyordum Mme Swann'a. hava karardıktan sonra.ayrılık daha başarıyla gerçekleştiği gibi . uzak sayılan bu semtinde. Gilberte'le karşılaşmadığım sürece . evlerdeyse pek az bulunduğu Paris'in. Mme Swann şöyle demişti bana: "Gilberte'i ziyaret etmeniz çok hoş.umudum da tertemiz kalıyordu. sıkılırsınız. kapının önündeki birkaç güzel koşumlu kupa arabasının varlığını.çılgınlıkları içimizde sürdürmek zorundayızdır. kızıyla dargınlığımızdan çok önceleri. diğer günler beni biraz geç saatte bulabilirsiniz. onu görmeye gitmekle. tevekkülü zorlaştırabilirdi. Çok geç saatte. çok kalabalık olur. hem örtülü kaynağına yormalarına sebep olurdu." Dolayısıyla. neredeyse bizimkiler sofraya otururken. sokağı aydınlatmaya yeter. bu lambaların ışığına ve onun hem görünür. ama arasıra beni de görmeye gelmenizi isterim. Daha çok uzun zaman evvel. başarısız bir davettir. başlarını çevirip bakmalarına. Benim durumumda. Choufleury'me23 gelmeyin ama. umudum tamamen kırılabilir ve öte yandan yeni bir kaygı ortaya çıkıp aşkımı uyandırabilir. zemin kattaki veya (Mme Swann'ın genellikle misafirlerini kabul ettiği salon gibi) çok alçak bir asma kattaki salonun lambaları. 23 . eskiden dile getirmiş olduğu bir isteğini uzun zaman sonra yerine getirir gibiydim. O zamanlar şimdikinden daha karanlık olan. sokaktan geçenlerin. küslüğümüz kesinlik kazanabilir. belki öyle tamiri mümkün olmayan sözler sarfederdik ki birbirimize. Gilberte'i görmeyeceğimi.

bir çiçek daha sığdırılamayacak kristal bir vazoda tek bir gül veya Japon süseni) aksine.Yoldan geçen. yaşlanmaya yüz tutmuşken. hayvanları üşür diye korkan arabacının. onların yanı başında duran bir başka yılbaşı hediyesinin. atların kauçuk tekerleklerin sessiz fonunda belirginleşen adımları. yetiştirilebilecek bitkiler. canlı. O zamanların konaklarında. bu hediye çocuklara değil de eserin kahramanı Mile Lili'ye verildiği halde.yanan lambanın altına yerleştirilmiş minik. yılbaşı sabahı . şimdi. genellikle gözüne ilişen "kış bahçesi"ne. bu kış . ölü bir dekorasyon kaygısına değil. günümüzün XVI. o güzel yıllarda. öyle görünüyor ki. ev hanımlarında. bu kupa arabalarından birinin harekete geçtiğini gördüğü zaman. ara sıra onları bir aşağı bir yukarı yürütmesiydi sadece. güzel bir kitabın içindeki sera resmine benzerlerdi. soğuk. o zamanlar evlerdeki bitki bolluğuna ve düzenlenişlerinde hiçbir stilizasyon bulunmamasına bakılacak olursa. en güzel hediye olarak durur. bu kış bahçeleri. Kış bahçeleri. sokaktan geçenlerin.J. bu esrarengiz kaynakta bir değişiklik olduğunu düşünür. taşınır seraları daha geniş çapta hatırlatırdı. artık ancak P.çocuklar hava aydınlanıncaya kadar sabredemediğinden . Nihayet. hâlbuki hareketin sebebi. bu gidiş gelişleri daha da etkileyici kılardı. onları öyle büyülerdi ki. O yıllarda. kışın en güzel mevsim olduğunu geçirirler akıllarından. bu seralar. kışın çıplaklığını teselli ederdi. bu seralardan da çok. Louis salonlarındaki tek tük süs çiçeklerinin (uzun boyunlu. o zamanın çocukları. bir heyecan duyardı. daire kaldırımdan çok fazla yüksekte değilse. Stahl'ın hediyelik kitaplarındaki gravürlerde rastlanabilir. sokak hangi sokak olursa olsun. zevkli bir botanik tutkusuna cevap veriyordu. diğer yılbaşı hediyelerinin arasında.

büyük ölçüde âşıkları için. sözlerini saygı uyandıran. özel bir şeymiş gibi. Yukarıda belirtilen sebepler haricinde. bir erkeğe. salonun . "Beni her gün biraz geç saatte evde bulabilirsiniz. ama alışıldığı için kimsenin artık fark etmediği buharlarla kehribar rengine bürünmüş havasında erkek de." derken. Mme Swann bu "çay"a çok önem verirdi. insanlar için giyindiği değil. incileriyle iç içe yaşar. hem orijinal. Yosmanın gününün doruk noktası. yosma için en büyük önem taşıyan şeylerdir. yani neredeyse menfaatten uzak bir lüksü zorunlu kılar ve . sokaktan geçenin parmak ucunda yükselirse genellikle göreceği şey. oturmakta olan bir kadının karşısında ayakta durmuş. Odette'in bir zamanlar sürmüş olduğu hayata bağlıydı. kadın da. redingotlu bir erkekti. bir topazın içindeki işlemeler gibi buğulu görünürdü. yani evinde yaşar. kısmen. Namuslu bir kadında görülen ve tabii ki onun için de bir önem taşıyabilecek olan şeyler. tek kelimesini kaçırmadan dinlerdi. gizli. yakasında bir gardenya veya bir karanfille. yosma. Diğer kadınlar mücevherlerini gösterirler. muhatabı ise. gecelikle de. bu da onu kendisi için yaşamaya sevk edebilir. ne olursa olsun. dikkat gerektiren. Yosmanın. bir erkek için soyunduğu andır. ciddiyetle selamlayarak. önemli. Bu tür bir hayat.semaverden belki bugün hâlâ çıkan. hem de büyüleyici olduğunu düşünürdü. döneme değil.o sıralar yeni ithal edilmiş olan . gece elbisesi giymişkenki kadar şık olması gerekir. sokaktan bakınca ışıklı pencereyi. çaya beklerim.bahçesinin en dibinde. Eski Odette gibi meşhur bir yosma. sabahlıkla da. hafif bir İngiliz aksanıyla telaffuz ettiği bu sözlere zarif ve tatlı bir tebessüm eşlik eder. bu çizilmiş veya gerçek çocuk seralarının camlarına benzeten çeşitli türlerden ağaçların ardında. Mme Swann'ın salonunda çiçeklerin sadece bir süs olmamasının bir sebebi de.

kendi zevki için içtiği bir fincan çay gibiydi. insanın içinden. salonda. dendiğini duymuştu (tekrarlamaktan da hoşlanırdı). canlıydılar. Odette de bir salon sahibi olmayı hayal ediyordu. insanın bölmekten korktuğu özel sohbetler olmuş. olduğu gibi Parma menekşeleriyle veya yaprakları suya saçılmış papatyalarla dolu. sanki bu çiçeklerle Odette arasında. daha esrarengiz bir faaliyeti akla getirirlerdi. biraz önce okuduğu. sanki Odette'in önünde açık duran. ama daha 24 beş çayı. Mme Swann bunu çiçeklere de yansıtırdı. eve belli bir saatte dönmeye çalışıyordu. yarıda kesilmiş bir faaliyetin göstergesi. kendisini daima aynı saatte evinde bulmak mümkün olduğu için bunu başarabildi. Üstelik çiçekler kitaptan farklı olarak. Mme Swann'ın kendi başına. aynı türden. adeta Odette tarafından orada unutulmuş bu çiçekler. öyle ki. bu sohbetlerin sırrını boş yere çözmeye çalışırdınız. . Koltuğunun yanında daima. sevilen. onunla birlikte içeri girerken salonu boş bulamayacağı hissine kapılırdı. özür dilemek geçerdi. dev bir kristal kâse olurdu. Odette o dönemde hâlâ five o'clock tea24 diye adlandırılan çay için. sulanmış. hatta daha mahrem. insan çekinir.sonunda zevk haline getirir. olmaya da devam edecekmiş gibiydi. esrarlı ve ev sahibesinin hayatının bilinmeyen saatlerine ait bir yer tutardı. içeriye giren kişinin gözünde. dağılmış moruna diker. Ekim sonundan itibaren. dolayısıyla belki de o anda düşündüğü şeyi ifşa edebilecek bir kitabın başlığına bakmış gibi. çünkü Odette'in misafirleri için hazırlanmamış. Mme Swann'ı ziyaret etmek üzere içeri girerken onu yalnız bulamayacağı. Mme Verdurin bir salon oluşturabildiyse. gözlerinizi Parma menekşelerinin solmuş. o saçılmış çiçekleri görünce. bu çiçekler.

o dönemde belki bir tek Mme Swann'ın henüz vazgeçmediği bu 25 kuralcı olmayan. uzun. çok haksız şekilde. kendisini değilse de.o zamanların perdeli kapılarla örtülü. Bu ince kumaşlar ve bu tatlı renkler. kadına . açık kiraz pembesi çıplaklıklarıyla. plili bir elbise içinde bulurdunuz. özellikle Swann'ı çalmak suretiyle rakip bir salon kurduğunu düşünüyordu. soğuğa dayanıksız. dışarıya hiç çıkmamış olduğu günlerde. ipek muslin. günümüzde. yanı başında. kendi küçük topluluklarının Deffand'ından. derinlere gömülmesi sebebiyle. Seslerin halılar tarafından yutulması. Mme Swann'ı. kanıt olarak. en hoş erkekleri. Ama çok sevdiğimiz bazı rolleri herkesin karşısında o kadar çok oynar. geçmişi bilmeyen yeni gelenleri inandırmayı başardığı söylenen yorumuna göre. kendi deyişiyle senza rigore25 bir salon. bazen de.serbest. . pembe veya beyaz bir çiçek dalma benzeyen.kışa rağmen. bu da. kendi kendimize de o kadar tekrarlarız ki. o sırada bile modası geçmiş olan bu elbiseleri şimdi hatırladığımızda bulduğumuz o hayalperest havayı. neredeyse siz önüne gelinceye kadar okumasına devam ederdi. kışa hiç uygun bulunmaya cak. narin havasını verirdi. Kendisini bir tür Lespinasse gibi görüyor. tıpkı bahardaki gibi durabilen güllerin. Odette topluluktan ayrıldığında Swann onu izlemişti. ilk kar kadar beyaz. krepdöşin bir sabahlık içinde. ansızın yakalanmış bir sırrın büyüsünü andıran cazibeyi artırırdı. neredeyse tamamen unutulmuş bir gerçekten çok bu hayalî rollere daha büyük bir kolaylıkla başvururuz. dönemin yüksek sosyete romancılarının bulduğu en zarif tabirle "yumuşacık kapitone" salonlarının müthiş sıcağında . şimdikinin aksine içeri girdiğinizi duymayan evin hanımı.

kasım ayının. bu ihtişama dinlediğim konuşmalarla ulaşmam imkânsızdı. sevecen. gözümde tekrar eski esrarengiz şiirselliğine bürünen Mme Swann'a yaptığım bu hüzünlü ziyaretler sırasında. Mme Cottard'ın karşısında bile. o kasımpatlarına duyduğum hayranlığın sebebi. saatin bir yere gittiği yok. Odette'in salonunda artık. derin hüznüme rağmen. Büyük bir renkçi tarafından. saate bakmayın. kasım akşamının sisinde bütün ihtişamıyla beliren aynı pembe ve bakır tonlarına oranla. kısa ömürlü zevklerini. bu kasımpatlarının geçiciliği değil. Ama beni asıl duygulandıran. krepdöşin sabahlık gibi kar beyazı veya semaver gibi metalik kırmızı olan bu çiçeklerin. Heyhat.elbiseler. henüz geç değil. salonun kendi dekoru kadar zengin ve ince. herhalde. onları giyen kişinin bir roman kahramanı olması gerektiğim düşündürür bizlere. bir insanın evini süslemek üzere atmosferin ve güneşin değişkenliğinden koparılıp alınmış alevlere benzeyen bu kasımpatları. ama canlı ve ancak birkaç gün sürecek bir renklilikte. kocaman." diyeceği Gilberte'in annesi olarak. ne işiniz var bu kadar acele?" . saat geç de olsa. alev alev tutuşmuş çiçeklerde yaşamaya devam ederdi. Swann'ın bir zamanlar onun evinde katiyen göremeyeceği. Ertesi gün "Arkadaşın beni ziyarete geldi. Mme Swann. "Yok canım. kış başında. aralarında pek bir benzerlik yoktu. çünkü çoğumuz onları sadece Henry Greville'in romanlarında görmüşüzdür. batan güneşin. kalıcılığıydı. koltukların XV. ek bir dekor oluşturmasıydı. rengârenk kasımpatları oluyordu. mahrem ve esrarlı ihtişamlarını yanı başımda ışıldattıkları. açgözlülükle tatmaya davet ederlerdi beni. çay saati boyunca. Mme Swann'ın evine girmeden önce gördüğüm bu renkler. Louis ipeği gibi uçuk pembe. tatlı bir tavır takınır. gökyüzünde silindikten sonra.

şaşırarak selamladıkları bu sevimsiz küçük burjuva. dalgın bir tavırla (hekim karısı olmakla birlikte. Odette'in seçkin arkadaşlarının karşısında çekingen davranır. "Haklısınız Odette. Ayrıca bir de erkek personel konusunda bir kriz yaşadı m. neredeyse bütün ekibin istifasına yol açıyordu. Oda hizmetçim de kalmak istemiyordu. üç çarşambadır beni atlatıyorsunuz. Mme Bontemps. Gördüğünüz gibi suçumu kabul ediyorum. utangaç. kendi ifadesiyle "müdafaa"ya geçerdi." derdi Mme Cottard. bana gerçek bir ders oldu diyebilirim. Homeros'a yaraşır sahneler yaşandı. personelde değişiklik yapmak zorunda kalmanın ne belalı bir şey olduğunu siz de benim kadar . Mme Swann. Mme Cottard'a. "Sizden hiç beklemezdim." derken. zaten sanıyorum daha yüksek kazançlı bir iş arıyordu kendisine. "benim de ufak tefek sıkıntılarım oldu. bir küçük turta daha ikram ederdi. böyle bir şeref karşısında ezilmiş gibi takdirle. Otoriteye aşırı düşkün değilimdir ama. Mme Swann'a." derdi. ibret olsun diye sofracıbaşımı kovmak zorunda kaldım. Sizi bu hizmetkâr konularıyla sıkıyorum ama. Her şeye rağmen dümeni elden bırakmadım. "İnsan bu evden bir türlü gidemiyor. sizi asırlardır görmüyorum. kendi duygularının ifade edildiğini duymanın şaşkınlığıyla Mme Cottard haykırırdı: "Ben de azıcık aklımla içimden daima aynı şeyi geçiririm!" Mme Swann kendilerini tanıştırdığında. çünkü en basit konularda bile asil bir dil kullanırdı. kartvizit cüzdanını elinden bırakmayan profesörün karısına. romatizmadan veya böbrek sancısından. Jockey Kulübü'nden beyefendilerin. ancak dolambaçlı imalarla söz etmeye cesaret edebilirdi). Herkesin olduğu gibi. ama şunu da söylemem gerekir ki. Ne var ki onun gidişi.diyerek.

" diye cevap verirdi Mme Swann. çünkü herkesi can sıkıcı ve gülünç bulurmuş. onun da benden sevecenlikle söz edişimizle de beslenirdi. bir sevinç yükselirdi içimde. Gilberte'in. Zaten Gilberte'le benim. "Aslında neden olmasın. artık görüşmemiz mümkün değil. son zamanlardaki kayıtsızlığımın numara olduğunu düşünmesinden korkar. madem ki bizzat annesi teklif ediyor?" derdim kendi kendime. siz gerçek bir azizesiniz! Benim bakanlık . "Hayır. Ama hemen ardından üzüntü kaplardı yine içimi. Sonra bana dönüp devam ederdi: "Zannediyorum yarın kendisini görmeye gelin diye size yazmıştı." derdi. Mme Bontemps. Gilberte'i istediğim zaman görebileceğimi kanıtlayan bu sözleri. Ya sizin baby'ler nasıl?" diye sorardı profesörün karışma. "Hayır. Güzel kızınızı göremeyecek miyiz?" diye sorardı. Ben rahat bir nefes alırdım. ayrılığı uzatmayı tercih ederdim.bilirsiniz. kocasının mevkiine üzülürmüş gibi davranırdı: "Demek siz arka arkaya elli doktor karısını misafir edebiliyorsunuz. beni görünce. kendisinin tersine. ayrılığımızı esrarengiz bir sebebe atfedercesine. orada bulmayı umduğum. güzel kızım bir arkadaşına akşam yemeğine gitti. bu akşam kendisine cevap yazacağım. bu da bir aşk yanılgısına daha çok kapılmamı sağlar. "Gerçekten gelmek istemez misiniz yarın?" Birdenbire." derdim. size olan sevgisi sonsuzdur. "Biliyorsunuz. herkese karşı iyi niyetle ve bütün sorumluluklara karşı saygıyla dolu olan Mme Cottard'a. "Ah. devlet adamlarının karılarının sıkıcılığından şikâyet ederdi. Mme Swann'ın. o dönemde Mme Swann'a yaptığım ziyaretleri benim için çok gerekli kılan huzuru verirdi nihayet. benim Gilberte'ten. Bir kenarda bu konuşmalar yapıldığı sırada." derdi Mme Swann bana.

" . tilki gibi kurnaz bir kız.. küçük şeytan. ben pek zor beğenen bir insan değilimdir. profesöre faydalı olabilecek her şeyi ben seve seve yapıyorum. sizin kendi çiçeklerinizle." "Ah. "Ayrıca.çevresinde mecburiyetlerim var tabii. "Aynen böyle. Bana da önceden hiç belli etmemişti. Gelin görün ki." diye eklerken. yapabilmek var bir de. görseniz. günümde. sesi biraz yükselirdi. Yeğenim en tatlı tebessümüyle. İnsanın böyle bir mizacı olması korkunç bir şey. düşüncelerini gizlemeyi becerebilen insanlara çok gıpta ediyorum. Daha bu yaşında bir cüretli. müthiş bence!" derdi Mme Swann." "Ama hanımefendi. maliye bakanlığı müsteşarının karısı.' dedi. pat diye suratına söyledi. sevdiğiniz şeylerle bir küçük yuvanız olması lazım." diye öğüt verirdi Mme Cottard'a." "Benim gizlememe gerek olmuyor hanımefendi. Herhalde sinirli değilsiniz siz. Yeğenim Albertine de tıpkı benim gibi. "Bir kere. ustaca övgülerinden birini ne zaman konuşmaya sokacak olsa. vurgulamak için biraz yüksek sesle söylerdi.. 'Ama hanımefendi. Siz ne talihliymişsiniz ki. babanız aşçı yamağıydı. Geçen hafta. o memur hanımlarına takılmadan edemiyorum. elimde değil. onu taklit etmeye koyuluyorum. yemek pişirmekten anlamadığını söylüyordu. bilmeniz gerekirdi." diye tatlılıkla cevap verirdi Mme Cottard. kitaplarınızla. pat diye. Ben savunma bakanının karısının mimiklerini gördüğüm anda. bu hikâyeye bayılıyorum. hayranlık uyandıran. "Ama hiç değilse doktorun muayene günleri için. kocasının mesleğinde yükselmesine yardımcı olan o nazik iltifatlarından. benim sizin gibi hakkım yok beğenmemeye. kendinizi tutabiliyorsunuz.

"tiki varmış. Agrigento Prensi çalışma odamda.karmış gibi. ben de duydum." "Bir örnek daha vereyim hanımefendi.." sonucunu çıkarırdı doktorun karısı. evime geldiğinin beşinci dakikasında. konuyu değiştirmek için Mme Cottard'a dönerdi: "Bugün çok güzelsiniz. Bana üç misli demişlerdi."Ah. şakacıktan." "İnanılır şey değil. Tanıdınız mı?" Bir perdenin aralığından. Swann'dı bu. beyler de kendi aralarında konuşurken. tabii. gider kamburuna dokunurum.." Sürekli olarak bakanlıktan. törensel bir edayla bir baş uzanırdı. eh tabii.." "İşte tarih de böyle yazılıyor. düzeltti. "Odette. ilk rakamı değiştirin. saygılı. bakanlığın canı cehenneme! Evet. Ne cevap vereyim?" "Çok memnun olurum. hiç şaşmaz.derdi. Redfern'in eseri mi?" "Hayır. oysa ben itiraf edeyim ki. Eminim söylediklerim sizi dehşete düşürüyordur. Onlar da olmasa bu hayat pek tekdüze olurdu. Ne yapalım. bedava. ." "Ama çok şık olmuş doğrusu!" "Ne kadar tahmin edersiniz? .. Zaten dikmedi. protokol başkanı kamburdur mesela." derdi Mme Cöttard. Olympos'tan söz eder gibi söz e. Kocam benim yüzümden kendisini görevden alacaklarını söylüyor. evet. kocamın da çok yüksek mevkide bir tanıdığı var. biliyorsunuz ben Raudnitz'in hayranıyımdır." derdi Odette.Hayır. küçük fesatlıklara bayılırım. rahatsız etmekten kor. Sonra Mme Swann'ın hediyesi olan bir fuları gösterirdi: "Bakınız Odette. Mme Swann. bakanlığın canı cehenneme! Bunu mektup kâğıtlarımın üstüne yazdırmak isterdim doğrusu. hoşnut bir tavırla. gelip size saygılarını sunabilir mi diye soruyor. çünkü siz iyi kalplisiniz.

birisini kızdırmak için benimsemelerinden hoşlanacağımız aşırı tutumdan genellikle caydıran belirli görgü kurallarından habersiz olan bu aşırılar. bazı geceleri atlatıp gizlice Odette'in bir davetine katılan.. Doğrusunu isterseniz Monsieur Swann. Mme Verdurin'le yılda iki kere görüşme izni vermişti sadece. Çünkü küçük toplulukta. Mme Verdurin'den pek hazzetmiyor. Swann Odette'le evlenirken. yosmalık döneminde bile hep şık erkekleri misafir etmiş olduğundan. Odette'le ilişkisini tümden kesmesini boş yere arzulamışlar. "aşırılar" da vardı. sonra. artık küçük kabileyle görüşmemesini rica etmişti kendisinden (bunu istemesi için epeyce sebep vardı. Odette'e. bu da büyük bir aşırılık gibi geliyordu. sürekli gidip gelsem hoşuna gitmeyecek. kendi çok sevdiği deyişiyle cezbetmeye çalışırdı). Odette'i gülerek. Mme Verdurin'in. yeteneksiz olduğunu ileri sürerdi ama yine de Bergotte'u.. prensle birlikte karısının yanma dönerdi. "Parçalanmadan sonra Patroniçe'ye çok ender gidiyoruz.. olmasa bile aynı şeyi yapardı. İnsanları.ama sükûnetini koruyarak. bu arada Mme Verdurin içeri girmemişse. ama bir evlilikte her zaman o kadar kolay olmuyor." . Kocam bekârken daha kolaydı gene. öteden beri. Odette için sakin olmak çok kolaydı bu durumda. Swann izin verildiğini bildirmek üzere gider. çünkü nankörlük yasasının istisnası yoktur ve bütün arabulucuların veya çıkar gözetmeyişlerinin basiretsizliğini ortaya çıkarır). Ben de sadık bir eş olarak.. yıllar boyunca Odette'e ve hatta Swann'a evin sevgili çocukları muamelesi yapmış olan Patroniçe'ye karşı yapılan hakarete gücenen kimi müritlere. Bergotte'u görme merakını bahane olarak hazır bulunduran hainler bulunmakla birlikte (gerçi Patroniçe Bergotte'un Swann'lara gidip gelmediğini. görüldükleri takdirde de.

tamamen iyi niyetle gülmeye başlar ve "Tam tersine. Odette. ileride göreceğimiz şekline bürünmeye henüz başlamamıştı bile. Onun sevdiği. tanımadığı birçok çehre görüp kendisini önemli soyluların arasında zannetmesini tercih ederdi. Bu yüzden. cezbedilebilmiş on tane doğru kişinin yaratıcı gücünün. yeni kazanılmış tek tük parlak unsurların bir güruh içinde boğulacağı kalabalık davetlerden kaçınılan. akşamına Mme Verdurin kocasına tiksintiyle. Bu yüzden de. Gizliden gizliye (böyle bir okulda yetişmiş biri olarak öğrenmiş . ama saldırı alanları henüz o kadar sınırlıydı. Patroniçe'nin salonu. kendi çarşamba toplantıları. hoşsohbet insanlardır. Odette de zaten bir tek prensi tanıtır. Mme Verdurin'in bilinmeyen birtakım isimleri duymamasını. Mme Verdurin. gerekli şartlara sahip değil. Patroniçe'nin kafasında geliştirdiği stratejik planlardan tamamen habersizdi. Bir kere Mme Verdurin kimseyi tanımaz.deme zevkinden mahrum edememişlerdi. bu hesabı o kadar başarılı olurdu ki. yetmiş kere on kişiyi daha çekmesini beklemenin tercih edildiği kuluçka döneminde bile değildi daha. Odette de Mme Verdurin konusunda tam ters bir yanılgı içindeydi. "Ne hoş bir çevre! Gericilerin kaymak tabakası olduğu gibi oradaydı!" derdi. Odette'in aynı hedefe ulaşmak için fethetme ihtimali olan alanlardan o kadar uzaktı ki. Ayrıca hakkını da vermek gerekir. Odette'in fazla gecikmeden yapacağı gibi." derdi. Swann akşam davetlerinde karısıyla birlikte Verdurin'lere gidiyor. fakat Mme Verdurin Odette'i ziyarete geldiğinde orada bulunmamaya çalışıyordu. eğer Patroniçe salondaysa. Agrigento Prensi içeri tek başına girerdi. o bu durumdan memnun. Mme Verdurin de aslında "yüksek sosyetemi hedefliyordu. Odette'e Mme Verdurin'den bir snop olarak söz edildiğinde.

Kendi arabam olmadığından. Mme Swann'ın hanım arkadaşları. gözlerinde. çoğul konuşarak. Patroniçe'nin büyük önem verdiği. kendisini izleyeceğine orada kalması fikrine tahammülü olmayan Mme Verdurin. ama aslında olmayanı incelikle işlemekten. Patroniçe'nin ismiyle hitap ettiği Mme Cottard'a özenirlerdi. bu kez misafir rolündeki Mme Verdurin'in şahsında ifade bulmuş. yeni ayağa kalkmış bir hastayı fazla yormamanın daha akıllıca olacağım başkalarına ima etmeye çalışır gibi. hayallerindeki küçük topluluğu. "değerlendirme"." derlerdi. bölünmez bir davetli kadrosuyla çevrelenmiş halde canlandırdıkları Patroniçe'yi. genellikle sadece kendi salonunda düşünülen bir kadını Odette'in evinde görmekten etkilenirlerdi. "Doğrusu beni arabalarında götürmeyi teklif eden arkadaşlara çok minnettarım. Odette'in beyaz kürklerle kaplı salonunda. ölçülü bir şekilde çekilmek isterler.olduğunu ummakla birlikte) Mme Verdurin'in bazı becerilerine gıpta ederdi. Hanımların en çekingen olanları. bir o kadar yumuşak. bize müsaade. dalgıçkuşu tüyünden kürküne sarınmış halde. "silikleşme" ve "bağlaç" işlevi görme sanatı. "Hanımefendi beni götürmeyi teklif etme lütfunda bulunmuştu. boşluğu yontmaktan ibaret olan. özetlenmiş. bunlar. tek bir koltuğa sıkışmış halde görmüş gibi olurlardı. . Hiçlik Sanatları'ydı: bir ev hanımı için. giderken. daha ünlü birisi uğruna. "Odette. Ne olursa olsun. unutmuş gibi görünmek istemezdi. açıkçası. "gruplandırma". "Sizi kaçırayım mı?" derdi Mme Cottard'a." diye cevap verirdi Mme Cottard. salonun ortasında kendi başına bir salon gibi gördüklerinde. Mme Bontemps'ın şeritlerle süslü arabasıyla kendisini bırakma teklifini kabul etmiş olduğunu. "bir araya getirme". Müritlerinden birinin.

daha neler!" "İyi. pembe bir çalı gördüm. sizi görmek beni çok mutlu ediyor. Japonlar gibi düzenlemek gerekiyor o yüzden. bu ücra semtte oturmaya korkmuyor musunuz? Ben olsam akşam eve dönerken rahat edemezdim. onu uğurlamak üzere kalkmış olan Mme Swann'a. çünkü Mme Bontemps'ı biraz tanıyordu ve çarşamba toplantılarına davet etmişti). yakında görüşürüz.benim için müthiş bir imkân." derdi Mme Cottard." diye cevap verirdi Mme Swann alçak sesle. Patroniçe kapıyı kapattıktan sonra. iyi." derdi giderken. ama bu konuda kendisine katılmıyorum." "Madame Verdurin'in her sözü benim için Tanrı kelamı gibidir. bir espriydi. "Sevgili Mme Verdu rin başkalarının çiçeklerine her zaman pek iyi gözle bakmaz. "Lemaître mi? Doğrusunu isterseniz. Güzel kasımpatlarını arayıp bulmakta üstünüze yok Odette. Üstelik çok da rutubetli. bana öyle demişlerdi de. "Mme de Crécy'nin evi sizin eve pek yakın sayılmaz. "Madame de Crécy demeye o kadar alışmışım ki. geçen gün Lemaître'in dükkânının önünde iri. biliyorsunuz. Aman Tanrım! Mme Swann demeye hayat boyu alışamayacağım. "Odette." derdi Patroniçe." Küçük kabilenin fazla zeki olmayan üyeleri için. Patroniçe'ye yönelik eleştiriler fazla uzamasın diye. Kasımpatlarını düzenlemeyi bilmiyorsunuz. Doğru olmadığına çok sevindim. çünkü benim fareden ödüm patlar. Mme Swann demeye alışamıyormuş gibi yapmak." Ama ." "Üstelik. Odette'le konuşurken az kalsınla yetinmez. mahsus şaşırırdı. Yoksa fare de mi var?" "Yok canım. (fazla konuşmaya cesaret edemezdi. gene şaşırıyordum az kalsın. "Hangi çiçekçiyi kullanıyorsunuz Odette?" diye sorardı Mme Cottard. bir çılgınlık yaptım. "Bunlar Japon çiçekleri. Hoşça kalın şekerim. bir daha evinize gelemezdim." Sadece Mme Verdurin. Kocanızın egzamasına hiç iyi gelmiyor olmalı.

her zaman hoşa gitmeyi bilen insanlar gibi. isyan ettiğini. Lachaume'la kendisine ihanet ettiğim oluyor. söyleyeceğim bunu kendisine!" diye cevap verirdi Odette. üçüncü gecenin özellikle parlak geçeceği yolunda bir haber almamışlarsa bu sırayı bozmazlar.yormuş gibi görünmeden bir fazla çarşambayı nasıl araya sıkıştırabileceğini hesaplıyordu. en fazla kaç kere gidebileceğini hesaplamaktaydı. örneğin birinci ve üçüncü geceden kendilerini mahrum eder. zorlu." derdi Mme Cottard. bir ev hanımı tarafından bir "dizi"ye çağrıldığında. "ama doğrusunu söylemek gerekirse. hiçbir toplantının kaçırılmamasını tercih ettiğini bilmiyordu. boş vakti ve dışarı çıkma isteği varsa davet edildiği eve gitmeyi alışkanlık haline getirmemiş. "geçen defa maalesef mazeretleri olduğunu" ileri sürerler.terbiyesi müsaade etmediğinden. konuşmayı yönlendirmeye gayret ederdi. ikinci ve dördüncü gecelerde boy gösterirler. Verdurin'lere gitmek istemediğini yüz kere belirtmiş olan Mme Bontemps. çarşamba toplantılarına davet edildiğine bayılmış. kendini küçük kabileye oranla daha rahat hissettiği kendi evinde. bu tür insanlar ise. fiyatı konusunda kesin bilgi vermeyip. Birlikte . paskalyadan önce kaç çarşamba olduğunu. benim tek yetkili çiçekçim Debac'tır. kendisine paranın değerini bilmediğini söylediğini anlatmakla yetindi. aslında kolay parlayan bir insan olmayan profesörün. demek onu Lachaume'la aldatıyorsunuz. İşte bu insanlardan biri olan Mme Bontemps. "Ayrıca Lachaume gerçekten çok pahalı oldu. ben fiyatlarını münasebetsiz buluyorum!" diye haykırırdı gülerek. "Hayır. Bu sırada." "Benim de. Mme Verdurin'in. yokluklarının fark edileceğini umarak." "Ya. fiyatları çok yüksek. espri yapmaya. öte yandan. az aranılan insanlardandı.

"Aa. "zaten sizde yiyecek sıkıntısı asla çekilmez. Dondurmanın her türlüsü. Herhalde yemekten önce bir ziyaret daha yapacak değilsiniz. ama Mme Trombert'in şapkası hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum." diye cevap verirdi. şu ufaklar hiç fena değil. Gerçekten canınız çekmiyor mu?" diye eklerdi Mme Swann. Yine de bu biraz abartılı değil miydi? Üstelik geçen gün bana geldiğinde taktığı şapkanın yanında bugünkü minicik kalırdı. Büyük şapkaların moda olduğunu biliyorum elbette. nasıl bulacaksınız bakalım. böylesinin 26 en üstün . "ama birazcık daha oturayım." "Aksine çok lezzetli görünüyor. Pötifurlar ve her tür şekerleme için genellikle Bourbonneux'ye başvuruyorum. biliyor musunuz. Kocamın deyişiyle. Pek matah görünmüyorlar ama bir tadın. Hadi. nec plus ultra.. her şeyi Rebattet'den getirttiğinizi biliyorum. Mme Bontemps. "Biliyor musunuz. böyle kaçma belirtisi göstermeniz çok kötü bir şey. bakıyorum kalkıyorsunuz.26" "Ama bunlar evde yapıldı. birazcık daha oturun.. Sahi almaz mısınız?" "Sonra akşam yemeği yiyemem. Ama dondurma denen şeyi hiç bilmediklerini kabul ediyorum. bir pasta tabağı uzatarak.döneceği Mme Cottard'ın kendisine bazı bilgiler vereceğini umuyordu. Madame Bontemps. Doğrusunu isterseniz ben daha eklektik hareket ediyorum." diye cevap verirdi Mme Cottard. İmalatını sormama hiç gerek yok. Bavyera kreması konusunda Rebattet tek isim." "Beni münasebetsiz bulacaksınız Odette. sizin gibi akıllı bir kadınla sohbet etmek çok hoşuma gidiyor." derdi Odette. hiç akıllı değilimdir ben. Geçen perşembe gelmeyişinizi telafi etmek zorundasınız." "Yok canım.

"Siz mi akıllı değilsiniz!" "Gerçekten. Ne dedi biliyor musunuz? 'Lohengrin mi? Aa." derdi Odette." derdi Mme Cottard. ben de kendi kendime. doğru söylüyorum." Böylece. Folies-Bergere'in son revüsü. "Kulaklarım beni yanıltmış olmalı. insan böyle şeyler duyunca tepesi atıyor. "haklı değil miyim?" "Biliyor musunuz. herkes gülmekten katılıyormuş diye duydum. biliyor . hiç hazırlıksız imtihana çekilince biraz ters cevap vermesi hoşgörülebilir. önyargılarla dolu. "ben aslında her şeye şaşıran. Kadına bir tokat atmak geçti içimden. inanın. 'Doğru mu duydum acaba?' diyordum. bir yandan kendine ait bir hayat süren ve karısını aldatan Swann gibi bir erkekle evlendiği için." derdi prens. bıçağı gırtlağımıza dayayıverir. özellikle de çok cahil bir küçük burjuvayımdır. "insan böyle damdan düşer gibi. ne yaparsınız. kim ne dese inanırım. "Daha neler!" diye haykırırdı Mme Bontemps. ancak hazırcevap değildi. evet." derdi bana dönerek.doğru olduğunu düşünerek. eğitim bakanının karısına Lohengrin'den söz ettim. Bu arada "hiç akıllı değilimdir" sözlerini duyan Agrigento Prensi itiraz etmeyi görev bilirdi. bu fırsatı kaçırmayarak. Ben bu konuda tecrübeliyim. başlangıçta çok acı çekmiş olduğunu ima ederdi.' İşte hanımefendi. "çarşamba günü evinde kimler olacak. Bende de biraz tuhaflık vardır. "O zaman giyim kuşam dışında tek laf etmeyi bilmeyen bütün o bakan hanımlarına." "Mme Verdurin'den söz açılmışken. Siz söyleyin beyefendi. olmadık şeyi dert edinirim. kendi köşesinde yaşayan." "Yok canım. resmî sosyeteye ne demeli? Size bir örnek vereyim hanımefendi: Daha bir hafta önce. Mme Verdurin'in âdetidir." derdi Mme Bontemps Mme Cottard'a." Sonra Charlus Baronu'ndan haber sorardı: "Sevgili baronu gördünüz mü?" "Siz mi cahilsiniz!" diye haykırırdı Mme Bontemps. "Aslında safın tekiyimdir.

" "Ben size sebebini söyleyeyim." derdi Odette. hoşlanmaya razı olduğu kişilerin hem zekâları. Aslında çok misafirperverdir.. Tek başıma gitmeye çekini. isterse Patroniçe bana dik dik bakıp bir daha davet etmesin.yorum. benim en çok hoşuma gidecek olan bu.... Bir salonun manevi değeriyle şıklığı. hem de başka özellikleri konusunda müşkülpesentlikten vazgeçmesi sonucunu doğurmaktadır. genellikle doğru orantılı değil de. şimdi hatırladım." Ne var ki bu sözler gerçeği pek yansıtmasa gerekti. bağımsızlıklarını kaybedince. herkesin Madame Swann kadar güzel bir sesi olamaz." "Ben katiyen gidemem. "Mme Verdurin'in sizi korkutan yanı. biz yine de üçümüz bir arada sohbet ederiz. çünkü Mme Bontemps sormaya devam ederdi: "Bir sonraki çarşamba kimler olur dersiniz? Neler yapılır? Çok kalabalık olmasa bari. akşam yemeğini bizimle yemeye ne dersiniz? Sonra da birlikte Madame Verdurin'e gideriz. Ne yaparsınız. Aa. insanların da. o kadın beni hep korkutmuştur. "Biz son çarşamba şöyle bir uğrarız.. yabancı bir çevrede ilk kez bulunmak pek hoş bir duygu değildir. Swann'ın Mme Bontemps'ı sevimli bulduğuna bakılırsa. Bir sonraki çarşamba. temas kuruldu mu. bilmem neden. ters orantılı olsa bile." Fakat Mme Bontemps bu erteleme teklifini pek cazip bulmamış gibiydi. buzlar hemen çözülüverir." "Akşam yemeğine siz de katılabilirsiniz. Yine de sizi gayet iyi anlıyorum. sesidir. kültürlerinin ve hatta . O zamana kadar beklemeye razıysanız. Ama Patroniçe'nin de dediği gibi." diye cevap verirdi Mme Cottard. öyle görünüyor ki. insanın gözden düştüğünü kabul etmesi." derdi Mme Bontemps Mme Swann'a. tıpkı halklar gibi. gelecek çarşambaya sözümüz vardı. Eğer bu doğruysa.musunuz?. "Yemekten sonra hep birlikte Verdurin yaparız.

" "Korkutmaz olur . her konuda ölçülüdür.dillerinin de ortadan kaybolması gerekir." "Ah. kendi düşünme biçimini ve temayüllerini ifade eden. buradan Mme Bontemps'ın iyi kalpli. daha da artırmasıdır. Mme Bontemps'ın. bir koca için çok güvenlikli bir tutku!" diye haykırırdı Mme Bontemps. "Doktor bir kitaba gömüldü mü kendinden geçer!" "Doğrusu bu sizi pek korkutmuyor olmalı hanımefendi. belirli bir yaştan itibaren. kendisini öven. bir toplulukta. büyük bir sanatçının. Odette'in kocası sıfatıyla.. bir aşk uğruna yaşayan üstün nitelikli bir erkek veya kadının. kocam çok ağırbaşlı bir kimsedir. kendisini bu yönde teşvik eden sözleri beğenme eğilimini. sadece düşesleri misafir etmenin abes olduğunu söylemesinden hoşlandığı (bir zamanlar Verdurin'lerde varacağı sonucun aksine. bilirsiniz. Bu hoşgörünün et kilerinden biri de insanın. şeytanca bir kahkahayı bastırarak. "Demek doktor bey sizin gibi çiçek düşkünü değil. böylece âşığın veya metresin haz eğilimini hoş bir biçimde gıdıklayan kişiyi. özgün dehaların dostluğuna tercih ettiği yaştır. esprili ve züppelikten uzak bir kadın olduğu sonucunu çıkardığı). gözlerinde fesat. bu yaş. Her şeye rağmen bir tutkusu var. ama iltifata hasredilmiş bir hayatı anlayabileceğini ve takdir edebileceğini bir cümleyle gösteren. öğretisinin lafzından başka ortak noktası bulunmayan öğrencilerinin dostluğunu. öyle mi?" diye sorardı Mme Swann Mme Cottard'a. aynı şekilde Swann'ın da. ona bilmediği ve hem iltifattan. dinleyen. belki düşük nitelikli.. "Ah. neşeli ve meraklı bir ışıltıyla sorardı: "Nedir bu tutkusu hanımefendi?" Mme Cottard sadelikle cevap verirdi: "Kitap okumak. hem eğlenceden hoşlandığı için çabucak kavrayıverdiği hikâyeler anlatıp gülmekten "kırdığı" yaştı. en zeki bulduğu yaştır." Mme Bontemps.

Madame Verdurin'in yeni satın aldığı konak elektrikle aydınlatılacakmış? Kendi özel polisimden değil. sayenizde kocamdan geç döneceğim eve. elektrikçinin kendisi. ben kaçıyorum. good bye!" derdi. haberiniz var mı. İlk heyecan geçtikten sonra tam bir baş belası olsa gerek. ama kendi evimden ziyade bir arkadaşımın evinde. pek hoş doğrusu!" Benim de. benim bilmediğim. Telefon bana çok cazip geliyor. önce gelip sizin kapınızı çalacağım. Aklıma gelmişken. beni bu zevklerden mahrum eden şeyin sadece hüznüm olmadığım hissederdim.mu! Gözleri için endişeleniyorum. kasımpatlarının parlak kılıfı altında gizlendiğini düşündüğüm kış-zevklerini tatmadan. Kalsam da bu bilinmedik zevkleri tatmayacağımı. Son olarak da bana. Gördüğünüz gibi tam kaynak da gösteriyorum! Odalarda bile birer elektrik lambası ve ışığı süzecek birer abajur bulunacakmış. "Demek gerçekten gidiyorsunuz? Peki öyleyse. Haydi Odette. Yoksa bu zevkler. mutlaka gitmem gerekiyor. eve dönmem gerekirdi. Bir arkadaşımın görümcesi. hizmetçilerin çayı götürmesine izin verirdi. Zaten günümüzde insanlar. sapmam . "Kapatıyoruz!" der gibi. daima hızla ayrılık anına varan saatlerin işlek yolunda değil de. O zevkler boy göstermediği halde Mme Swann'ın başka bir şey daha beklermiş gibi bir hali de olmazdı. bir başka kaynaktan öğrendim. bir şey olursa. evine telefon taktırmış! Evinden dışarı çıkmadan bir dükkâna sipariş verebiliyor! İtiraf etmeliyim ki. Evimde telefon olması hoşuma gitmez gibi geliyor bana. bir gün gidip aletin önünde konuşma izni almak için resmen entrika çevirdim. Mildé söyledi. beni o götürecek. dünyada en son yenilik neyse onu istiyorlar mutlaka. Madame Bontemps'ı da alıkoymayın. Gidip kendisini aynı şekilde bulacağım Odette. Çok hoş bir lüks tabii.

sevilen bir yakını kaybetmiş olmaksa. "Bu. şu mektubu yazmak için yılbaşı bahanesini beklemiş olması umudu: "Ne oluyor? Size delice âşığım. kelimelere dökülmemiş bir umut da ekleniyordu buna. cesaret toplamak için koyduğum hedef. ama birbirimizi görmeden yaşamaktan aciz olmadığımı öğrenecekti. bütün özel günler. kesin bir ayrılık olarak canlandırmıyordum kafamda. bundan sonrakini kabul edeceğim. "Mme Verdurin'in gönlünü ilk bakışta. artık Gilberte'le bir arada bulunamayacağımı söylemiştim. yıldönümleri öyledir. sevecenlikle söz ettiğimi. açıkça konuşalım. Ama öyle olacağını hissediyordum pekala. Ama kendi kendime. Mme Verdurin'in birine bu kadar yakınlık gösterdiğine daha önce hiç şahit olmamıştı. reddettiğim son görüşme teklifi olacak." diyordum kendi kendime. eğer mutsuzluğun sebebi. Ne var ki. . Benim durumumda. geçmişle daha canlı bir karşılaştırmadan ibarettir. kendisi evde yokken annesini görmeye geldiğimi ve Mme Cottard'ın tekrar tekrar söylediği gibi. Gilberte'in ilk adımı atmayı bana bırakmış. ("Herhalde yıldızlarınız barışıyor.1 t gereken bir kestirme yol üzerinde mi bulunuyordu? En azından ziyaretim amacına ulaşmıştı. birdenbire fethettiğimi" öğrenecekti." diye ekliyordu doktorun karısı. Mme Swann'a. kısa ve son bir gayretti. Gilberte'e göndereceğim mektup da aynı doğrultuda kaleme alınacaktı. birkaç günlük. Bunu. sanki onu hayat boyu bir daha görmemeye karar vermiş gibi söylemiştim. Gilberte. çekilen acı. gelin yüz yüze. kendisinden gerektiği gibi. Şüphesiz insan mutsuzken. son zamanlarda benimle ilgili sıkıntısının bu olduğunu düşünüyordum. Ayrılığı gerçekleştirmeyi biraz kolaylaştırabilmek için. benim bu adımı atmadığımı görünce de.) Gilberte. O sene yılbaşı özellikle sancılı geçti benim için.

Belki değildi. gelecek yılbaşı günlerindeki hislerimi daha o yılbaşında. işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey. buna inanmamız için yeterlidir. bir mektuba bel bağlayan âşığı ayakta tutan da. Oysa Gilberte'in içinde olup bitenleri hayal edebilmem için. böyle bir mektup muhtemel gelmeye başladı bana. ama öyle olsun diye duyduğumuz arzu. Bir barışmaya. kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. sürekli uzatılabilecek bir mühletin.tehlikeden değil. sevecenliğinin veya soğukluğunun farkına varmayacağım. Bu mektubu beklememem için. yiğitliğe gerek olmadığı halde tehlikeye meydan okumalarına yol açar. ama aynı zamanda sürekli bir dikkatin nesnesi olarak görürüz. bir bütün olarak içimize sığmaz. İnsanları . bizi . onda kendisini durduran." Yılın son günlerinden itibaren. hırsız yakalanmadan önce. sevdiğimiz insana doğru yayılır. bu düşünceleri ifade etme arzusu ve karmaşık bir ruhsal hayat atfederiz. suskunluğunun. kendimizi de bunların ortasında. benim için artık var olmayan sorunlara çözüm aramanın aklımdan geçmeyeceği geçemeyeceği. aslında tehlike inancından koruyan bir nazarlıktır bu. bazı durumlarda.bir dizi düşünce.ve bazen halkları . Hâlâ sevdiğimiz kişinin.sizi görmeden yaşamam mümkün değil. daha sonraki yıllarda. Asker vurulmadan önce. onu istemekten vazgeçmem yeterliydi. ona kayıtsızlığına ilişkin de olsa . başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur. genelde insan da ölmeden önce. bu türden ve bu kadar temelsiz bir güvendir. Gilberte'in dikkatinin. bize karşı ne kadar kayıtsız olduğunu bildiğimiz halde. aşk o kadar büyüktür ki. kendisine bağışlanacağına inanır. Sevdiğimiz zaman. ihtiyaç. önceden sezebilmem gerekirdi. belki sürekli bir nefretin. tehlike korkusundan.

tevekkülü yok etmişti. Nevrozlu hastalar. Gilberte'ten vazgeçtiğimde zannettiğim kadar samimi olmadığımdan. bende bir zamanlar uyandırdığı heyecanları canlandırmıştı içimde. Ama belki de bu iki açıklama birbirini dışlamıyor. bana karşı davranışlarının. Aynı şekilde âşıklar da. sinirlerini azdırmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünürler. her tekrarlanışında. Gilberte'le bozuştuğumuzda hissettiğim. kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir. mektup veya gazete okumadan yatarlarsa yavaş yavaş sakinleşecekleri konusunda kendilerine teminat veren kişilere inanamazlar. Şüphesiz bunun sebebi.gidişten daha fazla etkilemesinin. zıtlıklardan meydana gelir . Gilberte'in hayalini bana yaklaştırmış. boyutlarını kavrayamadığımız şeyi. Ani bir barışma ihtimali. Bu düzenin. Kalp çarpıntılarımın aşırı şiddetlenmesi yüzünden bana verilen kafein azaltılınca. 3 ve 4 Ocak'ta.nihayet bir mektup alacağım umudu. Yeni bir umut edinmeye vakit bulamadan bu umudum tükenince. Daha sonraki günlerde çok ağladım. büyülemesinin sebebiyse. ona yakın olma beklentisinin. çarpıntılarım kesildi. O zaman. Geç atılmış veya o sırada postadaki yığılma yüzünden gecikmiş bazı yeniyıl tebrikleri de aldığım için. beklemeye devam ediyordum. 1 Ocak günü saat başları bir bir çaldı. kendisinden bir yeniyıl tebriği geleceği umudunu beslemiş olmamdı. zıt bir durumun ortasından baktıkları. giderek daha az da olsa. elinde yedeği olmadan morfin ampulünü boşaltan bir hasta gibi acı çekmeye başladım. vazgeçmenin iyileştirici gücüne inanamazlar. çünkü bazen bir tek his. henüz denemeye başlamadıkları için. . Gilberte'in mektubu gelmedi. onun görüntüsünün.

onu bizzat benim. acımasızca öldürmeye dört elle sarılmıştım.tık görmeyişimin veya görürsem aynı keyifsiz halde göreceğim düşüncesinin yarattığı acıya bağladığım iç daralması. sadece o sırada yaptıklarım konusunda değil. onda değil. Çünkü kafe inin azaltılmasının neredeyse anında yarattığı fiziksel iyileşme. Önem verdiğim tek şeyi. yaratmış olmasa bile şiddetlendirdiği kederin gelişmesini durdurmadı. bilerek. bugünküler kadar boşuna olacağını da biliyordum. âşıkların en zalim manevi acılarının sebebi çoğu kez. kendimde bir ilgisizlik yaratmaktaydım. (bunda şaşılacak bir şey yoktur. arkadaşımla ayrılığımı uzatmakla. yalnız bir süre sonra Gilberte'i artık sevmeyeceğimi değil. kendisinin de pişman olacağını ve o zaman beni görmek için yapacağı girişimlerin. birlikte yaşadıkları kadına kesbettikleri fiziksel alışkanlıktır) içildikten çok uzun süre sonra Tristan'ı Isolde'ye hâlâ bağlayan aşk iksirine benziyordu. isteyerek. yılbaşı öncesi kederim yeniden başladı. Bu kederin belki de en zalim yanı. zehrin içilmesinin. hayal kırıklığının ardından gelen yeni acı da yatıştıktan sonra. onu beklemekle geçireceğim uzun saatlerin bir saniyesini bile. acımasızca. şimdiki gibi kendisini fazla seveceğim için değil.arkadaşımı ar. bir yılbaşı tebriği umutlarım söndükten. Gilberte'le ilişkimi imkânsız hale getirmeye uğraşan bendim. Ne var ki. bunun gelecekteki sonuçları konusunda da keskin bir görüşe sahiptim. ağır ağır. hayal gücümün o sırada yanlış yorumladığı acılarımın temelinde bu ilaç yatıyor idiyse de. ocak ayının ortasına yaklaştığımızda. mutlaka bir başka kadını seveceğim ve onu arzulamakla. nihayet aynı sonuca varacak şekilde. Ne var ki. sabırla yaratmış olmamdı. Gilberte'i seven benliğimi. biraz da kafeine mi bağlıydı acaba diye düşündüm. yavaş yavaş. artık .

aşkımı ve ıstırabımı da elimden alıyordu. eğer kendisi. çünkü bu konulardaki bilgi kesintilidir ve hissin fiziki varlığından daha uzun ömürlü değildir. arkadaşlığımızı hiçbir şeyin tehdit etmediğini sandığım önceki yıla oranla. boşuna olacaktı. ağlayarak Gilberte'in ne olduğunu kavramaya çalıştığım ve özel olarak Gilberte'e ait ol madıklarını. şu veya bu kadının payına düşeceklerini kabullenmek zorunda olduğum aşkımı ve ıstırabımı. hiç kuşku yok ki. ıstırabımın yardımıyla tahmin ettiğim bu geleceğin yavaş yavaş oluşacağı konusunda. sevdiğimiz zaman. sevmediğimiz zaman ise. benim için çok iticiydi. er geç.en azından o zaman öyle düşünüyordum insanlardan daima kopuğuzdur. o anda (resmen bir açıklama istemediği. Gilberte'i uyarmaya vakit vardı kuşkusuz. bir gün aynı duyguları bir başkasına besleyeceğim düşüncesi. hayalimde henüz açık seçik canlandıramasam da. Buradan yola çıkarsak . olduğu gibi kabul edebiliyorsak. Şüphesiz.bana hiçbir şey ifade etmeyecek olan Gilberte'e ayıramayacağım için. kendisini bir daha görmemeye kararlı olduğuma. aşkın çelişkisini filozofça. Gilberte yardımıma koşmaz ve gelecekteki . Artık Gilberte'i sevmeyeceğim. açıkça aşkını ilan etmediği takdirde. rahat rahat söz edebildiğimiz bu aşkı o sırada hissetmediğimizden. onun benim için neler ifade ettiğini çok daha fazla hissediyordum). başkasına yönelmiş olabileceğini hissederiz. dolayısıyla bilmediğimizdendir. Gilberte'in yanısıra. bu aşkın o insanın ismini taşımadığını. bunlara da artık ihtimal kalmadığına göre) Gilberte'i kaybetmiştim ve daha da çok seviyordum (bütün öğleden sonralarını mı keyfimce Gilberte'le geçirdiğim. hatta geçmişte de ona değil. gelecekte bir başkasına yönelebileceğini. o anda. çünkü bu düşünce.

kaçınılmazdı. kaynağında kurutmazsa. O zaman. Gilberte'e şu sözleri yazma veya gidip söyleme noktasına. Kelimelere yüklediğimiz gerçek. kendimi bu konuda suçlu hissetmeden. kesin kararımı verdim. pek yakında olmasa bile. Gilberte haricinde her şeye karşı gösterdiğim kayıtsızlığı o bana gösteriyor diye Gilberte'e ne hakla sitem edebilirdim? Sonuncu görüşüm! Bana bu muazzam bir şey gibi görünüyordu. bütün itirazlara ve delillere rağmen. Sözlerim Gilberte'e. çünkü Gilberte'i seviyordum. hissettirdiğimiz tutkular daraltır. Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir. karşı öğretinin müridini hain kabul etmiş olan siyasi rakip. tıpkı bir arkadaşımızın. Zaten Gilberte'le konuşsam da beni işitmeyecekti.kayıtsızlığımı daha filizlenmeden. kendine doğrudan bir yol açmaz. arkadaşıma ulaşmak için bir kataraktın oynar perdesini aşmak zorundaymışlar gibi. hiçbir anlam taşımayacaklardı. zihnimiz olduğunu düşünürüz. Konuşurken daima. gülünç bir ses çıkaracak. Yakında artık sizi sevmeyeceğim!" Ama ne faydası olacaktı? Benim. vardıklarında tanınmaz olacak. bizi seven sıkıcı kadınların ziyaretlerini reddettiğimiz gibi. alışkanlıksa doldurur. karşı koyulmaz bir açıklıkla donatılmış değildir. bu gelecek. Aynı nitelikte bir gerçeğin bu kelime lerde oluşabilmesi için. dinleyenin kulaklarımız. nefret ettiği inancı paylaşmaya . ancak yollarından saparak varabileceklerdi. Sizi sonuncu görüşüm olacak bu. epeyce vakit geçmesi gerekir. attığım sonuncu adımdır. bu sonuncu ziyareti de reddederiz. bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir. önümüzde bizi bekleyen zevkler olduğu için. yurtdışına göçmeden önce bizi ziyaret etmek istediğini belirten mektubu gibi. Gilberte'in gözündeyse herhalde pek etkileyici olmazdı. bu. kaç kere geldim: "Dikkat edin.

Gilberte'ten çok daha iyi kestirebiliyordum. hatta ve hatta M. onların gözünde. ancak o artık bu engellerle ilgilenmediğinde. ancak. Cottard'ın. ben bu aşkın sonunu. evet.başlar. birdenbire. ne var ki artık çok geç olduğundan. umutsuzluğa düşürdükleri erkek tarafından. bu dinleyenler de şaheser ilan edecekler. aradan yeterince zaman geçtikten sonra böyle bir uyarıyı Gilberte'e yazılı veya sözlü olarak iletebilirdim belki. boş yere bu inancı yaymaya çalışmış olan mürit. o sürekli birbi rini izleyen tutarsız ruh halleri sayesinde. kendisine. benden söz ettiler. Gilberte'e gidip gelecekteki kayıtsızlığımı ve bunu önlemenin yolunu haber verseydim. dışarıdan yıkılamaz. işte bu aşkın yardımıyla. onun içimde yarattığı. ona olan aşkımın ve ihtiyacımın. Aslında şu da doğrudur ki. ama dinleyenlere saçma veya vasat gelen şaheseri. bir başka taraftan gelen. benim ricam üzerine konuşuyorlarmış hissini verecek şekilde. mükemmeliyetinin kanıtlarını kendi içinde taşıyan. ama benim için vazgeçilmez olmadığını da kendisine kanıtlamış olurdum. artık bağlılığını kaybetmiştir. Yine de. zannettiğinden de fazla olduğu sonucunu çıkaracak. benim yaptığım bütün fedakârlığı boşa çıkardığını. de Norpois'nın. engeller. o zaman Gilberte benim için eskisi kadar vazgeçilmez olmaktan çıkardı. ama bir yararı olmayacaktır. hayranlarının yüksek sesle okudukları. yazarın haberi olmayacaktır. bundan. Ne yazık ki bazı insanlar iyi veya kötü niyetle. hatta annemin. beni görmekten duyduğu sıkıntı artacaktı. O zaman. Aynı şekilde aşkta da. sevmeyen kadının içinde etkisini gösteren bir işleyişin sonucunda. ne yaparsa yapsın. bir zamanlar nafile yüklenilen bu engeller yıkılacak. sanki artık kenarda durmaktan vazgeçmişim gibi bir izlenim yaratarak çekimserliğimin . beceriksizce sözlerle.

artık beni ağırbaşlılıkla bir kenara çekilmiş olarak değil. bu mektuplarımda. can sıkıcı bir şekilde. Gilberte'e sık sık yazıyordum. ertesi günkü randevu imkânlarını hazırlamaya harcar. Vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil. çünkü bunların ikincisi sevdiğimiz kişidir. insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil. Ancak.meyvelerini berbat ettiğini her öğrenişimde. tatmin etmeye çalışır. birincisiyse kendimiz. o kadar zevk almazdım. o uğursuz vazifenin yerine getirilmesinde onların oynadığı rol. benim haberim olmadan kesintiye uğratıldığı. Bir kere. . iyilikten. Üstüne üstlük. diğeri de kötülükten. aşkımızın tahrip olmasında. Bununla birlikte. sırf konuşmuş olmak için. bu iki kişiye. dolayısıyla geçersiz kılındığı için. İnsanların çoğu kez bir zarar verme veya yarar sağlama niyeti bile gütmeden. bana öyle geliyordu ki. Çünkü özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil. hemen her ziyaretimde beni kızıyla çaya davet edip doğrudan Gilberte'e cevap vermemi söylediğinden. yok yere. Evet. onu ikna edebilecek cümleleri seçmiyor. zahmetli ve verimli feragatim. her defasında baştan başlamak zorunda kalıyordu. tam düzeleceği anda her şeyi bozmayı âdet edinmiş iki kişinin rolüyle kıyaslanamayacak kadar azdır. Mme Swann. biri aşırı. onun tenezzül etmediği bir görüşme koparmak için gizli gizli dolaplar çevirir halde düşünen Gilberte'i görsem de. sadece oluk oluk akan gözyaşlarıma en yumuşak yatağı açmaya çalışıyordum. çifte bir sıkıntı duyuyordum. bazen biz onların yanında kendimizi alamayıp konuşmuş olduğumuz için ve (bizim gibi) boşboğaz olduklarından yaptıkları ve sırası geldiğinde bize onca acıya mal olan boş gevezeliklerine lanet ediyordum. münasebetsiz Cottard'lara kızdığımız gibi kızmayız.

Bir dahaki randevu teklifine de bu seferki gibi boyun eğmeme cesaretini bulacak ve reddede reddede. kendisine yaptığım son ziyarette iddia ettiği gibi beni sevdiği." de diyordum. yazarken beni ağlatıyordu. bir gün gözüne hoş görünme ihtimali uğruna feda edecek cesareti buluyor. kararımın acımasızlığını azaltıyordu. sadece kendisi için konuşur. geriye dönüp o sırada yazmakta olduğum mektubun kesinlikle samimi olmadığını ona söylediğimde. onu bir daha görmemiş olmanın sayesinde. bu sözler. siz beni seviyor muydunuz? Benim o mektubu nasıl beklediğimi. "Mümkün olamayacağını zannetmiştim. aslında kıskançlıkla karışık bir alınganlık. kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. benimkine benzer sahte bir kayıtsızlık olduğu varsayımı bile. o kadar zor olmadığını görüyorum." diye yazıyordum. birkaç yıl sonra. Ağlıyordum. gerçekte olacakları ifade ettiklerini hissediyordum. bunu söylerken. görüşmeyi nasıl istediğimi. ama onun yanında olma mutluluğunu. Gilberte'in sahte zannedebileceği bir soğukluktan kaçınmaya devam ediyordum. şu anda da. "Sizi herhalde bir daha görmeyeceğim. şöyle cevap verecekti bana: "Nasıl olur.bu kederin sebebi olan kişiye. çünkü inanmayı isteyeceğim şeyi değil. ona hoş görünmek benim umurumda olmayacaktı. artık görmek istemeyeceğim noktaya gelecektim. Bana öyle geliyordu ki. artık birbirimizi unuttuğumuzda. belki . bunun zevkini tanıyordum. yavaş yavaş. Heyhat. o mektubun beni nasıl ağlattığını bir bilseydiniz!" Annesine yaptığım ziyaretten eve döner dönmez yazmaya başladığım mektubu kaleme alırken. benim bıkılmış bir kişinin yanında duyulan sıkıntı sandığım şeyin. ne yazık ki o gün geldiğinde. Söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler. Pek de muhtemel olmayan bir varsayım bile.

XVIII. eskisi gibi Çin ejderhaları değil. özellikle değerli maddelerden yapılmış hayvanlarını.bütün bu eşyalar. Kendisine en sık rastladığımız ve "Evet. tek tük de olsa. Zaten Mme Swann'ın bir müddet sonra sahip olduğu beyaz salonlara taban tabana zıt. zevk sahibi bir erkeğin vazgeçmesini öğütlediği. ben daha "rahat" edeyim diye Mme Swann'ın arkama yığdığı. çünkü birkaç yıl önce "şık" bulduğu şeyleri belirtiyordu tam olarak . çok saygı duyduğu bir dostundan "sakil" kelimesini öğrenince . "Küçük teftiş"ini yapmış. yüzyılın istilası karşısında giderek gerilemekteydi. epey vakit . çok sayıda Giroux şekerliği ve taçlı mektup kâğıdı gibi (Swann'la tanışmadan çok önceleri. burayı çok seviyorum. kendisinden ayrıldığım sırada. XV. Odette'in La Pérouse Sokağı'ndaki eski evinden kimi eşyaları. sırayla emekliye ayrılmışlardı. tıpkı kasımpatlarına dayanak vazifesi gören yaldızlı kafes. son "alım"lar konusunda Mme Swann'ı kutlamayı ihmal etmemişti. mektubuma devam etmeye itiyordu beni. Ayrıca bu salonda. duvarları hâlâ koyu renklere boyanmış odaların sanatçılara özgü dağınıklığı atölyelerinkini andıran karışıklığında Uzakdoğu. fetişlerini görebilirdi. Louis buketleri bulunuyordu. Ne var ki Mme Swann. Mme Swann'ın "çay"ı sona erdiğinde. doluşturduğu yastıkların üzerinde.bu kelime kendisine yeni ufuklar açmıştı. içinde barındırdığı hüzünle ve Gilberte'in beni sevdiğini hayal etmenin zevkiyle. ben kızma yazacaklarımı düşünüyorduysam. salonda dikkatini çeken yeni eşyalar.tam da bu yanlış anlaşılmayı gerçekleştirmekte olduğum düşüncesi. Mme Cottard giderken bambaşka türden düşünceler geçiriyordu kafasından. şöminelerin üzerine serpilmiş kartondan Louis altınları başı çekmişti).

sereserpe yayılır.geçiriyorum burada. burada çalışıyorum. Bu teorileri 27 yürüyüş. öyle bir rahatlıkla. açık renk. sevgiyi hiçbir şekilde azaltmaz. tanıdığı "ziyadesiyle" insanın yanmasından çok daha fazla üzüleceğini söylerdi sık sık." diye söz ettiği odada (çalışmasının ne olduğunu belirtmezdi. aksine. son derece kibar ve yumuşak bir efendi olan Swann da. Odette artık yakınlarını Japon sabahlıklarından ziyade. göğsündeki çiçekli köpükleri okşarcasına. boş oturmayı sevmeyen kadınlar yazmayı zevk edinmekteydiler). karısının bu davranışından rahatsız olmayıp onun yanında yer alıyordu. düşmanca. tııfr ve footing27 gibi. Mona Lisa'nın yanmasına. Zaten birtakım bayağılıkları açıkça görmek. teni tazelenmişçesine. görünümünün gerekleri ve vücut bakımının incelikleri için şart kabul ediyormuş hissini verirdi. Saksonya porseleni çiçeklerine benziyor. köpüğümsü ipek Watteau sabahlıklar içinde ağırlıyordu. oynardı ki. Ekmekten vazgeçmenin kendisi için sanat ve temizlikten vazgeçmekten çok daha kolay olduğunu. belki bir kitap. bu sabahlıkları bir çerçeve gibi dekoratif görmekten çok. . cahil hizmetkârlar onlara dokunurken ödü patlıyor. şatafatlı eşyalar arasında yaşamam mümkün değil. sevgi bu bayağılıkları sevimli gösterir. belki bir resimdi. Saksonya porselenleriyle çevrili olurdu (ismini İngiliz telaffuzuyla söylediği bu tür porselenleri çok seviyor. Bir zamanlar porselenden garip heykellerinin ve büyük vazolarının üzerine titrediğinden çok daha fazla özen gösteriyordu bu porselenlere. kendisine yaşattıkları korkunun acısını öfkeyle çıkar tıyordu. bir şeyler yapmaktan hoşlanan. "Çok hoş." diyordu). her şey için. derin nefes alarak sabahlığının içinde salınır.

bozuk bir cilt. Mme Swann. kendisini uzun zamandır görmemiş olsa. Odette'teki değişikliğin bir başka sebebi de. daha sevecen davranırdı. Bir zamanlar kendisine hoşgörü ve nezaket göstermiş kadınlara ise. daha huzurlu> daha dinç. daha sağlıklı olduğundan. Mme de Crecy'yle arkadaşlık etmiş olan diğer herkes de.o yüz hatları ki. ama onların nezdinde üstün nitelikli bir kadın sayılmasını ve Belçika ortaelçisinin haftada bir kere kendisim ziyaret etmesini sağlardı. imla hataları. şimdi yaygınlık kazanmış gibiydi. Ancak. erkeklerin dostluğunu kadınlarınkine tercih ederdi. hızlı kavrayışı nedeniyle. özellikle mutsuz olanlara. bağlantısız yüz hatlarına uygulamış olmasıydı . nihayet kendine ait bir görünüm. mesela Verdurin'lerde aptal yerine konduğunu öğrense. Mme Cottard da. tüylü bacaklar. çok kibar bir kadındır. çok şaşırırdı. öte yandan da. Onları ustalıkla savunur. onun başka yerlerde. kötü bir koku. emin olun derdi.arkadaşlarına tutarsız görünür. erkeklerin nezdinde kendilerini zararlı çıkaracak kusurlarına dikkat çekerdi: kalın bilekler. Odette'in yalnızca salonunun döşenişini değil. değişmez bir "kişilik". bir "güzellik türü" keşfetmiş ya da icat etmiş ve bu sabit görünümü. çizilmiş kaşlar. Mme Swann'ın güneşi olduğu küçük evrende yer alan herkes. onca zaman . öyle ki. ömrünün ortasına geldiğinde. pembe bir pudrayla canlılık kazandırdığı yüzüne bir genişlik katmasıydı. Yıllar öncesine göre o kadar genç görünüyordu ki! Şüphesiz bunun sebebi bir yandan şişmanlamış olması. "Kendisine haksızlık ediliyor. daima bir yosma olarak eleştirir. kendisini de tanımakta güçlük çekerdi. eskiden fazlasıyla çıkık görünen gözleri ve profili. daha dinlenmiş görünmesi. ölümsüz bir gençlik gibi. modaya uyarak düzleştirdiği saçlarının. kadınları eleştirdiğinde.

Swann'ın odasında. harikulade bir doğu işi eşarp almıştı. tenin tesadüfî ve güçsüz kaprislerine terk edilmiş. ruh haline ve ifadesine göre. genç kadında. "İlkbahar"daki Flora'yı örnek alarak. Yalnız bir keresinde. çançiçekleriyle kaplı bir tuvalet ısmarlamasına izin vermişti. unutmabenilerle. bu ressamın adını bile işitmek istemiyordu. yorgun hatlı. gündelik. Swann. "Şükran İlahisi Madonnası"nın eşarbının tıpatıp aynısı olduğu için. Bazı akşamlar. kendisinde beğenmediği. gidermeye. peygamberçiçekleriyle. meleğin uzattığı hokkaya kalemini batırırkenki işlek. ama kendisinin bir kadın olarak kusur diye gördüğü özellikleri ortaya çıkarmaya değil. elbisesi ve şapkası nasıl olursa olsun. Odette' in henüz bulmadığı gençliğiyle güzelliğinin eksik olduğu. papatyalarla. daha Botticelli tarzı bir zarafet buluyordu şüphesiz. Ama Mme Swann kullanmak istemiyordu. biraz sıkıntılı hareketinin . gizlemeye çalışan Odette ise. yıllar geçmişçesine geçici bir ihtiyarlığa bürünerek. Aslında karısında hâlâ bir Botticelli görmekten hoşlanıyordu. basit bir fotoğrafı dururdu. kocasının kendisi için. mutlu siluetini ve çehresini ortaya çıkardığı o güzel fotoğrafları yerine. mavili pembeli. bir ressamın gözünde belki onun "kişiliği" olan. yürümekle durmak arasında asılı kalmış ince uzun. Ancak Swann. Madonna'nın. Swann usulca karısının ellerine dikkatimi çekerdi: Mme Swann'ın farkında olmadan. Kocasının tersine. aynı esrarlı ve muzaffer ifadenin. kutsal kitaba "Magnificat" kelimesini yazmak üzere. iyi kötü dağınık.boyunca. dalgınlıkla yaptığı el hareketi. eski tip. şekilsiz ve sevimli bir çehre çizmişlerdi. dalgın bakışlı. en ufak bir yorgunlukta. farklı bir anlayışa sadık kalarak veya geri dönerek. Mme Swann yorgunken. karısının şimdi çekilen. bir an için.

Korkunç "kalça yastıkları" ve beli fırfırlı korsajlar ortadan kalkmıştı." Swann'ın. bulutsu sarmalamasından artık sıyrılarak düzenli ve yaşayan bir şekil olarak ortaya çıktıktan sonra. onca zaman boyunca Odette'e bir takma göbek eklemiş. bükülmesine bırakmışlardı. öğrenirse hemen vazgeçer. eski modaların engebeli yollarını. hem de kumaşların kusurlarını gidermeyi beceriyordu. koyu tonlardaki. yenilerin arasında korumak istemiş ve bunu becermişti. çıkışlarını. ince pamukluya insanca bir görünüm veren bedenin. Gilberte'in arkadaşlarıyla tiyatroda olduğunu kesin olarak bildiğimde. kafeslerini. Mme Swann'ı genellikle şık bir sabahlık içinde bulurdum.nu takip ediyordu. suni girişlerini. ama aynı zamanda. bütün bedenini çevreleyen bir "çizgi". karmaşık dağınıklığını terk etmiş. cüretli bir çizgiyle tabiatın sapmalarını düzeltmeyi. haber vermeden annesiyle babasını ziyarete gider. Botticelli'ye özgü hüzünlü ahengi yakalamaya çalıştığı bu irade dışı gevşeme anlarının haricinde. . uyumsuz parçalardan oluşmuş havası vermişti. kırmızı veya turuncu eteğini. ideal çizginin şurasında burasında gereksiz kıvrımlarla yanıldığı yerlerde. Odette'in vücudu artık tek bir siluet arzediyordu. Fakat Mme Swann yine de bu eski modaların bazılarından bir kalıntıyı. uzun kesitlerle hem tenin.aynısıydı. beli geçen ve balenlerle sertleştirilmiş bu fırfırlı korsajlar. Bazı çalışamadığım akşamlar. artık moda olmadıkları için adeta özel bir anlam taşıyan o güzel. herhangi bir bireyselliğin birbirine bağlamadığı. "Saçak"ların düşey çizgisi ve kırmaların eğrisi. vücut yapısının. denizkızının denizi dalgalandırdığı gibi ipeği titreştiren. kadının konturu. yerlerini bedenin. eskimiş modaların sonu gelmez karmaşasından. Ama hemen ardından eklerdi: "Sakın kendisine söylemeyin.

bazen anında gemlenmiş bir cepken eğilimi. gizli bir geleneğin güçlendirdiği güzel bir üslupta olduğu gibi. Sadece vücudunun rahatlığı için veya süslenmek için giyinmediği hissedilirdi. Kısa da olsa. Farklı biçimleri üst üste koyan. terzisi veya şapkacısı tarafından fiilen uygulanmış olmayan bu eski biçimler. yarar dışında bir amacı karşılarmış gibi göründüğünden. lacivert de eflatun) neredeyse son yenilik olan güvercin boynu rengindeki taftalara benzettiği "ekose" fuları. geniş bir bant.eski zamanların volanlarını hatırlatan.sadık kaldığı. "Mme Swann bütün bir dönemi temsil eder. bir müddet böyle dayanabilirse. kapalı bir ima. benim Gilberte'le bozuşmamdan önce. bir uygarlığın nazik. kıyafeti kendisini. bağlantı yeri görünmeyecek şekilde bağlanmış . ama tonlarını iyice yumuşatarak (kırmızı pembe olmuştu. gereksizlikleri yüzünden. İlkbaharın henüz soğuk günlerinden birinde. somut biçimin ardında. ister istemez. yürüdükçe ne kadar ısındığına bağlı olarak az veya çok araladığı ceketinin içindeki gömleğin testere kenarlı fırfırı. çenesinin altında. daha eski başka biçimlerin tamamlanmamış benzerliğini dolaştırır. . verevine boydan boya keserdi. arasıra görünen devrik kenarlarına benziyordu. sürekli akla gelir ve Mme Swann'ı bir tür asaletle sarmalarlardı . belki de bu kadına has bir giyim özelliği. siyah dantelden. Acclimatation Parkı'na gittiğimizde. kenarları hafif tırtıklı olanlarını tercih ettiği yeleklerin. en farklı kıyafetlerine bile aynı aile havasını verdiği için.belki bu süsler. kıyafetlerini anlamaya çalışan gençler. ajurlu. bu belirsiz yelek veya toka çağrışımları. canlı çarkı gibi sarardı. belki geçmiş yılların saklanmış kalıntısı sebebiyle. hatta enseye inen uzun şapka kurdelelerine uzak. Mme Swann'ın giyiminde de. artık kullanılmayan şapka kurdelelerini hatırlatıyordu. birkaç yıl önce giydiği." diyeceklerdi.

Çok sayıdaki safir uğurların. bir dalgınlık.aksi takdirde açıklanmaları mümkün olmazdı . ince zincirli yakutların. bütün bunlar. yani Mme Swann'ın "Choufleury"sine gidebildiğim zamanlarda. saten veya ipekli olan bu elbiseler. bazıları fay. pratik bir yararı. genellikle evde giydiği sabahlıklar gibi bol olmayıp. kolun öne uzanışında. aşırı bir ihtiyat ve kibarlık. siyah krepdöşinin. hiçbir şeyi iliklemeyen ve çözülmesi imkânsız bir dizi minik saten düğme. bu canlı elbiselere. bir sevginin teminatıymış. elbisenin kendisinde. tıpkı mücevherler gibi . onu güzel bir elbise içinde bulurdum. evinde geçirdiği o aylak öğleden sonraya bir zindelik. kestane biçimli topazların altında.bir niyeti belirtirmiş. bu elbiselerin kesiminin cüretli sadeliği. bir dileğin. bir batıl inanca cevap verirmiş. Mme Swann'ın hiç değilse gözlerinin etrafındaki halkalarda. sanki birden lacivert kadifede bir kararlılık. sokak kıyafetleri gibi tasarlanmış olduğundan.Genellikle çay davetlerini annesinin kabul gününde veren Gilberte'in evde olmadığı istisnai durumlarda. mineden dört yapraklı yoncaların. eski varlığını bir robada sürdüren öyle bir renkli desen. bir iyileşmenin. bir varoluş sebebi bulunmayan "süs"lerle karmaşıklaştırılması. bir faaliyet katardı. kadife. çok uygundu. parmak kemiklerinde hâlâ var olan hüzne uyan bir kayıtsızlık. vücuduna ve adeta günlere göre değişen renkteki kollarıyla aynı renkteki hareketlerine. zarif bir hatırlatmanın titizliğiyle. Ama aynı zamanda. ölçülülüğüyle hoşa gitmeye çalışan bir sutaşı olurdu ki. büyük fedakârlıkların tebessümüyle parlayan görünümüne bürünmüş gibiydi adeta. bazıları tafta. gümüş ve altın madalyonların. krepdöşin. Hiç şüphesiz. beyaz taftada bir uysallık belirmişti. göze görünsün diye. bir sırrı saklarmış. bir gizlilik katıyordu. bir . türkuvaz nazarlıkların.

1830'ların kabarık omuzlarını. "Onlar gibi süveter giymek için hiçbir mazeretim yok. bir mecburiyet yüzünden bir süredir mahrum kalmışsa. korsajının lacivert kadifesindeki bir II. çünkü insan kendine zarar veren zehri ne kadar severse sevsin. ama görmek istediğimizi söylesek de daha samimi olmayız. Bazen de. ne zamandır tadamadığı ve nihayet kavuştuğu huzura. Henri yırtmacı havası. yarından sonra öğle yemeğine davetlisiniz. adeta geçmişin seçilemeyen. elbiseye belli belirsiz bir kostüm havası verir. Mme Swann'ın kişiliğinde tarihteki kimi kadın kahramanların veya roman kahramanlarının çekiciliğini yaşatırdı. omuz yakınında. "Ben birçok hanım arkadaşım gibi golf oynamıyorum. Hiç şüphesiz." Mme Swann. kısa olacağını umarak." Direnmeye devam ediyordum. şimdiki hayatın gerisinde. Bu direniş giderek daha az dokunuyordu bana." derdi. öte yandan. XV. Sevdiğimiz kişiyi bir daha hiç görmek istemediğimizi söylerken tam anlamıyla samimi değilizdir. kavuşacağımız günü düşünerek katlanabiliriz ancak. siyah saten elbisede. salonun karışıklığında. gelmeseydiniz yazacaktım size. sürekli ertelenen bir birleşmeyi her gün hayal etmenin. bir misafirini uğurlamaktan dönerken veya bir başka misafire ikram etmek için pasta tabağını alırken yanımdan geçtiği esnada beni biraz kenara çeker. ayrılığa. çok yakındaki. konuşurdu: "Gilberte özellikle söylememi istedi. Sizi göreceğimden emin olmadığım için. kâh eteğin alt kısmında. heyecan ve azapların bitmiş olması na mutlaka bir değer verir. kıskançlığa yol açabilecek bir görüşmeden daha az sancılı . Kendisine bunu belirttiğimde. bulanık bir hatırasını ima ederek.aşkın veya bir bahis oyununun hatırasını korurmuş izlenimi yaratırlardı. Louis "kafes"lerini hatırlatan hafif bir kabarıklık. kâh kollarda.

kazanılmış bir gündü. Hepimiz. kesintiye ve (bir münasebetsiz işlerime karışmadığı sürece) zamanaşımına uğramayan. onu görmediğim. ayrılığın sebep olduğu dayanılmaz iç daralmasının sona ermesi değil. hayallerle keyfimizce tamamladığımız tatlı hatıraları. öyle ki. Bendeki henüz epeyce kuvvetli olduğundan. bu sakin ve hüzünlü günlerin her biri. tercih ettiğim. aksine bize ilan-ı aşk ettiği. Gilberte'in gözünde bütün itibarıma kavuşmayı istiyordum. kendime itiraf etmesem de. Gilberte'le bozuştuğumuz ilk akşam. unutmak. .olduğunu da sezeriz. kasıtlı dargınlığım sayesinde itibarımın giderek artması gerekirdi. Yalnız. hesapsız derecede artmıştı. kaybedilmiş değil. birbirini takip eden. mutsuz aşk kadar ıstırap vermez. çıkışı olmayan heyecanların korkulan tekrarıdır. Artık günden güne geciktirdiğimiz şey. geciktirilmiş görüşmeye. Belki boş yere kazanılmıştı. Alışkanlığın bir biçimi olan feragat. bin kat tercih ederiz. öyle ki. Böyle bir ruhsal kopuş ve uzaklaşma kürünün zahmetli yanı. artık sevmediğimiz zaman. bir başka sebeple de giderek azalır. gerçek bir görüşmeye kat kat tercih ederiz. İşte. kederime karşı koyacak gücüm sıfıra yakınken. o günden bugüne. artık keyfimizin istediği kelimelerle konuşturamayacağımız. beklenmedik şiddetlerine maruz kalacağımız bir varlıkla yüz yüze geleceğimiz. o da. çünkü yakında iyileşmiş olacaktım. yeni soğukluklarına. bazı güçlerin sürekli artmasına imkân tanır. bizde pek hoş olmayan bir sarsıntı yaratır. Gerçekte bizi sevmeyen kişinin. sevdiğimiz kişiyi göreceğimiz haberi. tek başımızayken. aşk denen sabit fikri zayıflatmasıdır. iyileştirmeyi hedeflediği. bu sezdiğim unutuşun huzur veren dinginliğiydi. biliriz ki. bana öyle geliyordu ki. arzularımızın birçoğunu içine katarak istediğimiz kadar tatlı kılabileceğimiz bu hatıraları. hatta bulanık hatıralar bile. Azar azar.

bunlara kendimizi bırakmakta pek tereddüt etmeyiz. vazoyu satmak. her gün çiçek göndermeme izin vermezse. Bir gün. Gilberte'i gönlümce sevindirebilmek için satmak. daha akıllıca değil miydi? Karşılığında rahatlıkla bin frank alabilirim gibi geliyordu bana. ne zamandır kendimi mahrum ettiğim mutluluğu. çünkü kaç gün. ertesi günü zor bekledim. Gilberte'in beni görünce ne kadar sevineceği konusunda her zamanki sözlerini söylerken. annemin her gün Françoise'ın gelip "Parçalandı. Çin porseleni büyük antika vazoyu düşündüm. daha da kalabileceğimizi biliriz." diyeceği ve tuz buz olacağı kehanetinde bulunduğu. Genellikle de. Bütün bir gün boyunca sabredebilmemi kolaylaştıran. Gilberte'le barışacağımız andan itibaren. Swann'lara gitmeden önce vazoyu . Mme Swann. Her gün benden en güzel çiçekleri alacaktı. alışkanlık. daha değerli ve daha seyrek hediyeler bulacaktım. Vazoyu paketledim. bu mutluluğu tatmanın hâlâ mümkün olduğunu anladım ve allak bullak oldum. onu hep sevgili olarak görmek istiyordum. ondan ayrılmanın hiç değilse bir yararı oldu: gerçekten tanımış oldum. Bu şartlarda. Annemle babam pahalı şeyler satın alabilecek kadar para vermiyorlardı bana. kesiveririz. adeta elimle tutabileceğim kadar yakınıma getirdiğinde. tedavinin sonucunu beklemeden. Gilberte'e akşam yemeğinden önce sürpriz bir ziyaret yapmaya karar vermiştim. fazla sert bir anne gibi davranmaya hakkı olmadığı halde. Her şeyin unutulacağı. Eğer Mme Swann. bir hamlede boşaltıverir. daha önce onu görmemi engellemişti. kaç ay mahrum kalabildiğimizi. Léonie Hala'mdan bana miras kalmış olan. tam tasarruflarımızı biriktirdiğimiz kumbara dolmak üzereyken. yaptığım plandı.her şeyin uzaması eğilimi arasıra ani içgüdülerle kesilir. üstelik de alışmışken.

alacakaranlıkta. Swann'ların evinin çok yakınında." dedi bana. arabacıya evin adresini verip ChampsElysées'den geçmesini söyledim. Dükkândan çıkıp tekrar arabaya bindiğimde. yüzünü seçemediğim delikanlıyla sohbet ediyordu. Siz yine de babasına söylemeyin. Nereye gitmişlerdi? Akşam vakti. ağır fakat kararlı adımlarla yürüyor. bütün bir yıl boyunca her gün. yanındaki. on bin frank teklif etti." Mme Swann'dan ayrıldım. parkın gölgesine doğru." "O olduğunu sanmam. Beni Mme Swann karşıladı. babamın sahibini tanıdığı. Öğleden sonra derste sıcaktan çok bunalmış. Parayı kendimden geçerek aldım." "Champs-Élysées Caddesi'nde görür gibi oldum onu. "evde olmaması ne büyük aksilik. Swann'lar Boulogne Ormanı'na yakın oturduklarından. fakat ters yönde ilerleyerek evden uzaklaşan Gilberte'i seçer gibi oldum. "Ah! Gilberte çok üzülecek. İki genç biraz uzaklaşmışlardı. ağır gezintilerini resmeden iki yumuşak. arabacıya aynı yoldan geri dönmesini söyledim. paralel çizgi. Gil berte'i leylaklara. giderek siliniyordu.yanıma aldım. Çin eşyaları satan büyük bir dükkân vardı. sır verir gibi bir edayla birbirlerine neler söylüyorlardı? . Adam benim şaşkın bakışlarım karşısında. ama gezinen iki genci bulamadım. Champs-Elysées Caddesi'nden aşağı inmeye başladı. Berri Sokağı'nın köşesini henüz geçmişti ki. Good evening. Biraz sonra Gilberte'in evinin önüne geldim. bu saatte çıkmasından hoşlanmıyor. sonra tereddüde düştüm. kız arkadaşlarından biriyle biraz hava almak istediğini söyledi. güllere boğabilecektim. arabacı doğal olarak her zamanki yolu izlemek yerine. parkın köşesinde. porselen vazoya derhal bin değil. Arabayı durdurmak isteyip yerimden doğruldum.

o molayı vermeseydim. Hiç şüphesiz. Eğer bahtımızdaki değişiklik çok hızlı olup da kalbimiz değişmeye vakit bulamamışsa." der. yarattığı mutluluğu sıfırlar. evet biraz daha gecikmiş. maddi imkânı elde etmiştim. galibiyeti. daha inceden. aynı akşamda olmaz bu. "Büyük bir servet sahibi olmadan sevmek. şimdi bir daha görmemeye kararlı olduğum Gilberte'e sayısız küçük hediye almama imkân tanıyabilecek.Eve döndüm. Çok sık olan bir şeyin tam tersi gelmişti başıma. son anda elimizden alınır. beni sevindirmişti. tabiat . hiç değilse bu ilk başarının tesadüfi bir sonucu olarak. daima çalınmak zorundadır. Yapılacak tek şey. araba Champs-Elysées Caddesi'nden geçmeseydi. Evet. Ama mutluluk hiçbir zaman gerçekleşemez. Öte yandan. Şartları aşmayı başarırsak. genellikle o mutluluğu mümkün kılacak şeyi ele geçirdiğimiz anda. Oysa ben aksine. o mutluluğa kavuşma arzusunu azar azar yok etmeye çalışmaktır. tam biz ele geçirecekken. bundan böyle arkadaşımı hep benden memnun ve müteşekkir göreceğim umudunu yaratarak. ama ona ulaşmanın maddi imkânlarına sahip değilizdir. umutsuzlukla elimde tutuyordum. ama aynı anda. tabiat dıştaki mücadeleyi içimize taşır ve yavaş yavaş kalbimizi değiştirerek sahip olacağı şeyden başkasını arzulamasına sebep olur. Çin eşyaları dükkânındaki mola. bu beklenmedik on bin frankı. Çoğunlukla. Zaten öyle görünüyor ki. bir müddet çabalamaya. mutluluk. İşte bu şekilde. ama aynı derecede kesin olur. O zaman. mantıki bir zorunluluktan olmasa bile. tabiat bu yüzden bizi yenmekten umudunu kesmez. acıklı bir şeydir. Gilberte'lè o delikanlıya rastlamayacaktım. mutluluk benden çalınmıştı. La Bruyère. ummaya devam ederiz. bir tek olayın iki zıt ko lu vardır ve yol açtığı mutsuzluk. daha doğrusu. Bir mutluluğu ar zu ederiz.

evde oturamıyor. Kadın. Gilberte'in beni sevmediğini.şeytanca bir kurnazlıkla.yeterli olmazdı artık. Gilberte'in karşısında benim durumum ise. Bu yüzden. ama aynı zamanda. Gilberte'in canını sıkacağını düşünmesem. Gilberte'e her gün çiçek göndererek harcayabileceğimden çok daha hızlı harcadım. artık Gilberte'in evine tekrar gitmek bana sadece azap verebilirdi. durmadan daha zor şartlar koşarız| her şeye rağmen şart koşabile cek durumdaysak eğer. son bir imkânsızlık. üzerimizdeki gücünü artırır. bize yaptığı her kötülükle giderek daha fazla kıstırır bizi. artık istemiyordum. zincirlerimizi artırır. psikolojik olarak mutluluğun imkânsızlığını yaratır. Çünkü onunla birlikte olmadığım her an. endişe içinde kıvranırdım. çoğu kez farkında olmadan. Zaten hepsini. Gilberte'i görmek bile. Ama artık hiçbir işime yaramıyordu. yenildikçe daha ağır. savaşın tapı tersine. ama aynı zamanda kendisinden beklentilerimizi de çoğaltır. Bir kadın bize çektirdiği her yeni ıstırapla. içimiz rahat edecek şekilde kendisini bağlamamız için gerekli olduğunu düşündüğümüz zincir miktarını da iki katma çıkarır. bizzat bu ele geçirişi mutluluğun yok edilmesine alet eder. başka birçok şart koşardım şimdi. Olaylara ve hayata ilişkin her şeyde başarısızlığa uğrayan tabiat. On bin frankı elimde sıktım. Mutluluk olgusu gerçekleşmez veya son derece acı tepkilere yol açar. Çünkü aşkta. seyrek görüşmeler talep etmekle yetinirdim. bir gün önce beni çok mutlu edebilecekken . oysa artık bu benim için yeterli olamazdı. sevmediğim kadınların kucağında ağlamaya gidiyordum. bunu epeydir zaten . ilk başlarda annesini de ziyaretten kaçındım. Daha bir gün önce. çünkü akşam olduğunda içimi öyle bir mutsuzluk kaplıyordu ki. Gilberte'in hoşuna gidecek herhangi bir şey yapmayı ise. bu değildi.

hayalgücüm. günün birinde. Bu yeni bir sancıydı. Gilberte'i bir dakika somurtkan görüyorsam. annesi benim yanımda kalmasını söylerken Gilberte'in omuz silkişi. kimbilir kaç dakika. yiğitçe mücadele eden bir başka güç vardı içimde. küçük adımlarla Champs-Elysées Caddesi'ne gömülen Gilberte ve delikanlının siluetlerine karşı hiçbir etki gücü yoktu. geleceğe doğru yönelttiği bu gücü. Ne var ki. hayalgücüm ters yönde yararlı çalışmalar yapıyordu. istersem kendisini görebileceğimi. istemezsem de zamanla unutacağımı kendi kendime söyleyip duruyordum. her şeye rağmen geçmişten alıyordu. hatta belki nişanlanmamız için neler yapacağını tasarlıyordum! Şunu da kabul etmek gerekir ki. arasıra gözümün önünde beliren iki paralel çizgiye. patlar diye korkmadan sigaramızı yakabildiğimiz bir nebze dinamit gibi. Ama ikinci güç. barışmamız. geçmişten çekip çıkardığı başka tatsız görüntüler de sunuyordu: mesela. az miktarda kullanılınca bir tehlikesi olmayan öldürücü zehirler gibi. bana dönmesini istememe sebep olan hatıra da silinecekti. zararlı bütün özelliklerinden tamamen arınmış halde aklıma gelecek olan bir resimdi. umutlarımın zemini üzerine. Bu arada. hafızanın tekrarlanan saldırılarına karşı koyabilmek için.bildiğimi. aslında son derece kısıtlı olan bu zavallı geçmişten çok daha hoş tasarlanmış bir gelecek işliyordu. zamanla o da tükenecekti. Ama geçmişin ölmesine daha çok vardı. bu fikirlerin. tabii ki baha ChampsElysées Caddesi'nde gezinti yapan bu iki kişiyi göstermeye devam ediyor. büyüsünün hatırası. Gilberte'in omuz silkmiş olmasının sıkıntısı geçtikçe. kimi hastalıklara tesir etmeyen bir ilaç misali. Nefret ettiğimi zannettiğim insanı . Gilberte'in alacakaranlıktaki gezintisini hep aynı şekilde gözümde canlandıran sağlıksız güce karşı. Bu iki güçten birincisi.

Bunlar. Bontemps'ların ve neredeyse çocuk sayılabilecek bir genç kız olan yeğenleri Albertine'in de bulunacağı resmî bir yemek davetine. Kederin. söylenen çirkin bir cümlenin. ilgisi bana çevrili olarak tasavvur ederken. beni şaşırtıyordu. Bir keresinde. burun kıvırırız. Benim ıstıraplarımsa. ertesi gün bir başka duygu bulmak. evde kıyamet koptu. benim içimdeki Gilberte'e ilişkindi. ona atfettiğim pişmanlıklardan haberi bile olmadığını kendi kendime düşünmüş olmalıyım. bir gün bir duygu. Kederin . Öteki Gilberte'in. ancak onların da yerini başka ıstıraplar alacaktı. Birçok kişinin o dönemde beni misafir etmek istemesi canımı sıkıyor. yani gerçek Gilberte'in. hem de ben hayali Gilberte'imle baş başayken. sürekli o insanı düşünmenin verdiği kederle. onu hep böyle.hâlâ seviyordum. yüzümün rengini beğenseler.dürttüğümden çok daha az düşünüyordu. daha önce sevecek. Gilberte'in orada olmasını istiyordum. kimi hatıraların. bir mektupta kullanılan bir fiilin canlandırdığı kederi. belki onu daha önce görmeye razı olsaydık. babamla birlikte gitmedim diye. genellikle Gilberte'e ilişkin filanca umut veya korkuya bağlı olarak. yarın seveceğimiz. ama bugün sevdiğimiz şey uğruna. Ne zaman saçımın şeklini. sürekli değişiyordu. böylece bugünkü ıstıraplarımıza son verecektik. birbirinden ayırmak gerekir. Kendi içimde. hem benim onu düşündüğümden. hafiflemekle birlikte devam ettiği dönemlerde. (Hayatımızın değişik dönemleri bu şekilde birbirinin üstüne biner. ona kendimi düşün. ama bugün bizim için önemi olmayan bir şeyi görmeyi reddeder. Bir gün geldiğinde gözümüzde hiçbir önem taşımayacak olan. belki de benim içimdekinden tamamen farklı olduğunu. herhalde beni. evlerine gitmeyi reddediyordum. benimle ilgili gerçek arzularını tahmin etmeye çalışırken.

Çünkü o mektubu. bizim eski ve aslına uygun zannettiğimiz hayalini. genellikle iyimser bir bakışın parıltıları yansır. sevdiğimiz kişinin hayali gibi. düşmanca mektuplar (Gilberte'ten böyle bir tek mektup almıştım) konusunda durum farklıdır. çirkin sözler. bir aşk acısını ağırlaştıran. tıpkı bazı hastalıklarda. (Zaten. korkunç bir geçmişin ender şahitlerinden biridir. harikulade bir altın çağla. Arkadaşımızın. Bu tür kederlerin oluşumu farklıdır. bu onarılmış hayalle aynı döneme ait değildir. . uzatan. o insanla ilgili. içimizde hâlâ yaşayan kavramın. en azından. bu tür kederler bize dışarıdan gelir ve en zalim azaplar yolundan geçerek kalbimize varırlar.değişik biçimlerini tasvir etmeyi. Ama bu geçmiş var olmaya devam ettiğinden. beklenmedik bir mutsuzluğun bizi hapsettiği korkunç yürek darlığına gömülmüş halde görmüşüzdür. daha sonraya bırakmak kaydıyla. bu kavrama damgasını vurmasıdır. birçok kere baştan kurmuşuzdur. özlemin hüzünlü sükûneti içinde hayranlıkla seyretmemişizdir. bu iki tür kederden ikincisinin. kendisine mutlaka taktığımız taçla güzelleşmesi ve umudun olağan sevinçlerinin değilse bile. şimdilik. birincisinden çok daha zalim olduğunu söylemekle yetinelim. oysa sözü edilen hatıralar. şunu da unutmamak gerekir ki. aslında son derece kısıtlı olan bu kırıntılarda bulunmaktadır ve bir bütün olarak kendisi hakkında sahip olduğumuz genel kavramda olduğundan çok daha güçlüdür. tedavi süresinin uzunluğuyla orantısız olması gibi. o. Bunun sebebi. ardından gelen yüksek ateşle. ilerideki bir aşkı vesile ederek. sanki o insanın kendisi. aslında kendimiz. hastalığın sebebinin. Halbuki o zalim hatıra.) Sevdiğimiz insanla ilgili düşüncelerimize. sürekli bir elemin sükûnetinin. iyileşmesine engel olan şeylerin arasında pek küçük bir yer tutar. sadece bizim içimizde. bize ıstırap çektiren bir insanın hayali.

geriye bakıp bu . Bu gerçeğin. bizim için bir hedef olmaktan çıkacaktır. ama tamamen doğru da değildir. Ayrıca. gerçekten ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu bize hissettirmeleri gerekir. sezgilerinin doğru çıkmadığı bütün durumları göz ardı etmesi gibi. Öte yandan. doğru bir yanı vardır. en az kalbin değişmek için koştuğu şartlar kadar ölçüsüzdür. bu mektuplar gerçeğe bir hatırlatmadır ve bize verdikleri ani acıyla. hep aynı kalması gerekmez. Bir kere. bunun için zaman gerekir. sonunda bizi görme arzusu. mutlaka elde edileceği düşüncesinin.herkesin barışmış olacağı bir cennetle yer değiştirmiş olduğundan. hevesi uyanabilir. bazen öyle olsa da. Bununla birlikte. eski talepkârlığımızı ortadan kaldırdığı için. bu kadınları sevmediğimiz için. çünkü ıstırabımız acımasızdır ve bitsin diye acele ederiz. her mutluluğun. öyle ki. uzaklaşmak etkili de olabilir. ayrılığın ne kadar etkili olduğu üzerine fikir yürütürken. onlardan uzakta geçirdiğimiz yılları da saymamışızdır. artık bizim için mutluluk olmaktan çıktıktan sonra. Hayatımızda birçok kadın vardır ki. her günkü bekleyişimizin çılgınca umutları içinde. mantığımızı çürütecek olan bu örneği göz ardı ederiz. Bu düşünce. bizim kalbimiz de kullanacak ve o da değişecektir. Oysa zamana ilişkin taleplerimiz. Zaten bu hedefin ulaşılabilir hale geleceği. onlar da doğal olarak. bu ilgisizliğin kendisi. Yalnız. artık ilgimiz kaybolduğu. bir daha görüşmeyi hiç istememişizdir. O sırada değerimizi bilmeyen gönülde. bu istenmeyen suskunluğumuza. zaman en zor verebileceğimiz şeydir. tıpkı önsezilere inanan birinin. ilgisizleştiğimiz zaman bizim için geçerlilik kazanır. aynı şekilde suskunlukla karşılık vermişlerdir. öteki kalbin değişmesi için gereken zamanı. Ne var ki. hedefimiz artık ulaşılabilir bir hale geldiğinde.

mutluluğun. eskiden olsa bizde yaratacağı zevk bağlamında düşünürüz. Gilberte ve delikanlının. Artık sevmediğimiz bir insanın bizim ilgisizliğimiz karşısında iyice aşırı görünen sevecenliği. Gilberte'i pek tanımadığım zamanlarda yaptığım gibi. o eski zamandaki benliğimizdir. İnsan pek ilgilenmediği bir konuda ne fazla titizdir. O tatlı sözleri. artık hiçbir şeyle beslenmeyen görüntüsünden daha fazla yer kaplamaya başladı. Buna karar verebilecek bir tek kişi vardır. Yani gecikmiş olan. kaybolup giderdi. zihnimde. benden özür dilediği. şüphesiz geri gelecek olsa. Belki o sırada Mme Swann'a tekrar gitmeye başlardım. mektuplar uydura uydura. gecikmiş olarak gerçekleşmesini beklediğim sırada. bize çok noksan gelecek olan bir mutluluktur bu. ne de iyi hüküm verebilir. belki de aşkımız karşısında hiç de yeterli olmayacaktı. aynı mutluluk olsun olmasın. eskiden olsa bizi büyüleyeceğini düşünmemize yol açar. görüşme teklifini. Bu rüyanın bende yarattığı ıstırapla birdenbire uyandım ve ıstırabımın . halbuki bu benlik artık yoktur. artık tadına varamayacağımız bir zamanda. O an geldiğinde artık arzulamıyor olacağım bir rüyanın. bana karşı son derece riyakârca davranıyor ve o da benim aynı şeyi yaptığımı düşünüyordu. o da. benden başka kimseyi sevmemiş olduğunu itiraf ettiği ve bana evlenme teklif ettiği konuşmalar. sonunda sürekli baştan yaratılan bir dizi tatlı hayal. hemen ardından gelmesini isteyeceğimiz ve belki o açgözlülükle gerçekleşmesini engelleyeceğimiz bütün diğer zevkleri düşünmeyiz. mutluluk da. ama gördüğüm bir rüya bunu engelledi: Aslında dost saymadığım bir arkadaşım. bir zamanlar eksikliği yüzünden onca azap çektiğimiz mutlulukla tıpatıp aynı olmayabilir. sevgimiz bitmişken gelen mutluluk. oysa belki o eski dönemde.

son zamandaki riyakârlığı beni hâlâ üzen kişinin. sadece hissettiğimiz acının şiddetinden tanıyabiliriz.dinmediğini görünce. cezalardan kaçındığımızı zannederiz. katedrallerdeki. birinin başı diğerinin vücudu üzerinde duran. bunlar kılık değiştirmiş olabilirler. dans matinesine gitmesine izin vermediği gün. insanların görünüşüne aldanmamak gerektiğini biliyordum. Oysa içimizde de tehlikeler vardır. O zaman hatırladım ki. insan mutsuz olduğu andan itibaren ahlakçı olur. Kaza . Gilberte mektubu geri getirmiş ve aynı anlaşılmaz gülüşle bana vermişti.. onu son gördüğümde. Sevdiğimiz insanı rüyada. uykuda gör düğüm arkadaşımın kim olduğunu ve çıkaramadığım İspanyolca ismini hatırlamaya çalıştım. tehlikeden kaçınıyoruz diye. Swann da çok uzun zaman önce. annesinin. Bu hatıra bir başkasını çağrıştırdı. defne ağaçlarının arkasındaki sahneyi baştan sona hatırladım. Ben hissettiğim acıdan. samimiyetime de. uykumda delikanlı kılığına bürünmüş olan. rüyamı tekrar düşündüm. Hemen vermemişti mektubu. belki gerçekten. başkalarının yüzünü taşıyor olabilirler. rüyamı yorumlamaya koyuldum. cahil arkeologlar tarafından birleştirilmiş. Yolda karşıdan karşıya geçerken arabalara dikkat ediyoruz. Rüyaların çoğunda. Kendisine yazdığım mektubun yararı olmamış. Aynı anda hem Yusuf. sakat azizler gibi. Gilberte benim ona karşı iyi niyetime. Rüyalardaki insanların isimleri bizi yanıltabilir. Gilberte olduğunu anladım. Gilberte'in şimdi bana olan sevgisizliğini. hem firavun olarak. o günkü davranışım yüzünden hayatin bana vermiş olduğu bir ceza olarak görmeye başladım. inanmamakta ısrar etmişti. belki yalandan. tuhaf bir şekilde gülerek. Gilberte'e iyi bir arkadaş olacağıma da inanmak istememişti. sıfatları ve isimleri birbirine karışmış.

bu ıstırap. belki kendi evinde. "İsterseniz boğuşmaya devam edelim. özlenen kişinin bir başka yanını gösterir onlara. bir umut ışığı çıkarılır. çünkü ondan hoşlanabilmek için. bazen öyle iğrenç bir yanıdır ki bu. ıstıraplarına sebep olan kişiden gelebileceği ve bu ıstırap o kişiden yayıldığı için. mutluluğumuz değildir. bir rüya sayesinde zihnimize giren şey de. iğrendirdi beni. çamaşır odasında. en azından sakinleştiğime. bazı hastalar için de söylendiği gibi. aynı mutluluk kadar yanıltıcı ve geçici olan şey. sonunda ilacı bu ıstırapta bulurlar. biz ıstırap çektikten sonra. bu mutluluk yok olup gittikten. Ne var ki." sözleri. ardından. sükûnetimi sürdürebileceğime inanmam da o kadar saçmaydı. aşk acısı çekenler. Gilberte'in söylediği. Bu ilacı. ıstırabın kendisi. Zaten. çünkü içlerinde evirip çevirdikçe. acıya bile.hayalimizden bile geçmeyecek bir yönden. çünkü ruhsal durumumuzu. onu bir daha görmek bile istemezler. belirli bir noktada kendilerine sunar. arzularımızı değiştirerek. şimdi. hiçbir şeye bağışlanmamıştır. kalıcılık ve süreklilik. içten. ıstırabımızı dindirmeyi başardığımızda. yavaş yavaş dağılır. Tek teselli. Ben sükûnetime sonunda kavuştum tekrar. içimde tekrar ortaya çıkan ıstırap sonunda dindiği halde. kalbimizden gelir. Champs-Elysées Caddesi'nde yanında gördüğüm delikanlıyla birlikte hayal ediyordum. kendi kendilerinin hekimidirler. mutlu olmaktan vazgeçmişken. Onu bu haliyle. Mme Swann'a çok nadir olarak gitme . sükûnettir. bazen de öyle tatlı bir yanıdır ki. her an parçalanabilecek olan tek şey. Kalbimizde bir başkasının hayali sürekli olarak bulunuyorsa. sevgiliye atfedilen hoşluktan onun adına şeref duyulur. acı çektirmeleri gereklidir. Bir süre önce kendimi kaygısızca mutluluk içinde yüzer zannetmekle ne kadar mantıksız davrandıysam.

henüz Gilberte'i unutmuş olmam değil. Son görüşmelerimizde hissettiğimiz acı hâlâ içimizde yaşamaktadır. Şüphesiz. üstelik şimdi ne isteyeceğimizi de pek kestiremeyiz. Nihayet. bekleyiş halinde yaşamaya alıştırmıştır bizi. bizi altüst eden sancılı olayların devamı. kısa da olsa bir müddet devam ettiğinden. ne kadar başarılı olacağını pek bilemeyiz. Birincisi. Onu yenilemeye pek hevesli değilizdir. içinde yaşadığı beklenti duygusu . hayalî bir geleceğin umudu tarafından belirlenir ve o andan itibaren. kaldığı kadarıyla üzüntüme karşı bir .isteği duydum. çünkü o sırada. son bir sebep de buna eklenince. Sevdiğimiz kadının biraz daha fazlasına sahip olmak. ilk halini. Üstelik beklentinin ilk hali. ikinci bir hal izler. zaten sahip olmadığımız şeyi bizim için da ha gerekli hale getirmekten başka işe yaramayacak ve ihtiyaçlarımız tatminlerimizden kaynaklandığı için. her şeye rağmen. yansımasıdır. daha çabuk unutma gayretiydi. Mme Swann'a yaptığım ziyaretleri bir süre sonra tamamen kestim. ama uyuşmuştur artık. biz farkına bile varmadan. Olabilecek şeylerin beklentisi. sevdiğimiz kişinin tarafından yeni bir şey gelmedikçe. daha önce de gördüğümüz gibi. artık yaşadığımız geçmişin hatırası tarafından değil. devam eden beklentimiz. Çünkü seven ve terk edilen kişinin. şiddetli ıstırabım sona erdiğinden beri Mme Swann'a yaptığım ziyaretler. neredeyse zevkli bir hale gelir.kendi kendine değişir ve görünürde tıpatıp aynı da olsa. başlangıçta benim için çok değerli olan işlevlerini tekrar yüklenmişler. kendimiz harekete geçmek isteriz ve belki de bütün yolların önünü kesecek olan bir girişimin.itiraf edilmemiş bir beklenti de olsa . korkuyla karışıktır. Daha geç ortaya çıkan bu sebep. Fakat kısa bir süre sonra. tamamen zıt. üstesinden gelinemez bir şey olarak kalacaktır.

Ama sakinleştirici olarak etkili olmalarının sebebi. itiraz etsin diye yazıldığını bilen ve böylece olayların hâkimiyetini ve inisiyatifini elinde bulundurduğuna . Gilberte bu anlaşmazlığı şüpheyle karşılamayıp . yalan. Bir yandan. artık bir hatıradan başka bir şey olmayan his azalırken. yani bu ziyaretlerle Gilberte'in hatırasının iç içe geçmiş olması. yani. bir eğlence olmuşlardı. bu durumda öyle bir yer kaplar ki. onunla mücadele edebilecek. Eğlence. başlangıçta ne kadar küçük bir yer olursa olsun. aramızdaki bu anlaşmazlık konusunda Gilberte'in benden bir açıklama isteyeceğini ummuştum başlangıçta. hayattaki en önemsiz ilişkilerde bile. Oysa aslında. Aşkın son derece belagatli. eğlence açısından bir mahzurdu. Gilberte'in hiçbir şekilde yer almadığı düşünceler. ancak Gilberte'in varlığının artık beslemediği bir hissin karşısına. tamamen uydurma.fazlasıyla sevinen bir muhatap. bütün ruhu kaplayan aşktan kırpılmıştır. karanlık. Sevdiğimiz insanın dışarıda kaldığı bu bilinç halleri. genişletmeye çalışmalıdır ki. Artık Gilberte'e yazdığım mektuplarda. Bir aşkı öldürmenin tek yolunun bu olduğunu fark ediyordum ve bu işe girişecek kadar. görüşmeyi reddetmemin sebebi. zihne yeni sokulan unsurlar. ilgi alanları. durum haydi haydi böyledir. açıklama istemez. bu hissin elinden alsınlar. acıların en zalimine. bir yandan da bu düşünceleri beslemeye. ne kadar zaman alırsa alsın. tutkular çıkardığı takdirde benim için faydalı olabilirdi. kayıtsızlığın ise meraksız olduğu daha duygusal ilişkilerde.ve bulunduracağına . başaracağını kesin olarak bilmenin doğurduğu acıyı göze alacak kadar genç ve cesurdum. suçlayıcı bir cümlenin kasten. ruhun gi derek daha büyük bir bölümünü. esrarengiz bir yanlış anlaşılmaya bir atıftı.sakinleştirici. koparsınlar ve sonunda tamamını ele geçirsinler.

" diye yaza yaza. ama bizim için daima değerini koruyacak olan güzel anları bize unutturamayacak. Sonra Gilberte bu yalancı suskunluktan vazgeçti. bu hayalî." diye tekrarlaya tekrarlaya. ne gibi bir değişiklik olduğunu söylememiz ise. sürekli." diye cevap verir umuduyla. Gilberte. Gilberte. sonunda öyle olduğuna inandırmıştım kendimi. rahatsızlıktan temelli kurtulamaması gibi. soğukluk taslamada. bir gün ona yazdığım bir mektupta. "Kalplerimiz ayrılmadı ki. bir rahatsızlık geçirirmiş gibi yapa yapa." diye her yazdığımda. Sonunda. "Değişen bir şey yok ki." diyebilmek isteğiyle. epeyce zor olurdu). varlığını aramızda sürdürecek olan değişikliğe değiniyordum. resmî davetlerde misafir devlet başkanının. O da benim bakış açımı benimsedi. kimi sinir hastalarının. gerçek bir şey haline geldi. Artık Gilberte'e ne zaman mektup yazmam gerekse. o his her zamankinden güçlü. benim için her mektubumda değindiğim. "Sizi üzmüş olacağını düşündüm. Bununla birlikte. hissettiğimiz şeyi silemeyecektir. Gilberte'e." diye cevap vermeyi ihmal etmiyordu ("hayat"ın bizi niçin ayırdığını. Artık pek fazla acı çekmiyordum. "Hayat bizim için değişmiş olabilir. insanı sebata azmettiren bir büyü vardır. Champs-Elysees'deki yaşlı şekerci kadının öldüğünü öğrendiğimi haber verip. ev sahipliği yapan devlet başkanıyla hemen hemen aynı ifadeleri tekrarlayarak bir açılış konuşması yapması gibi. "Hayat bizi ayırmış olabilir. hayatın gerçekten değiştiği artık var olmayan bir hissin hatırasını saklayacağımız fikriyle yaşıyordum. "Kalplerimiz ayrıldığından beri. ama birbirimizi tanıdığımız zamanın hatırası hep yaşayacak.anlamaya çalışmayınca. cevaplarında bu konuya değinmeyerek onun da zımnen kabul ettiği. . "Hayat bizi ayırmış ola bilir. konuşup anlaşalım. Böyle haksız konumlarda.

gözyaşlarımı tutamadım. bir öncekinden biraz daha az acı veriyordu bana." diye yazınca. bir daha görmeyeceğim. benim için fazla hummalı bir yerdi. Venedik. Gilberte'in benim gözümdeki önemi azaldıkça. yerleşik bir hayat kurduğuma pişman oluyordum. artık Floransa'yı.bende çok hatıralar uyandırdı. ama en azından Balbec'e gidip yerleşmek kolaydı. Ayrıca bu ziyaretlerde Gilberte'ten tamamen bağımsız birtakım zevkler bulmaya da başlamıştım. bunu yapmak için de Paris'ten ayrılmak. ondan geldiğinde. bu ifadeler bana çok tatlı görünüyordu. Artık görüşmek istemeyen iki arkadaş arasındaki bu mektuplaşmadan daha şefkatli bir şey olamazdı. neredeyse unutulmuş bir ölüden söz eder gibi söz ediyordum. Gilberte'in mektupları. Ne var ki. o insan gelmez. Zaten görüşmeyi her reddedişim. hiç istemediğim halde canlı. Venedik'i düşünmekten aldığım hazzı yok edecek gücü bulamıyorlardı. vazgeçmek gerekiyordu. sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız. Böyle anlarda. sayesinde arasıra Mme Swann'dan kızıyla ilgili bir şeyler duyduğum ziyaretlerden. durmadan tekrarlanan acı hatıralarım. . en azından tekrar canlanabilir olarak düşünmekten vazgeçemediğim aşktan. benim önemsemediğim kişilere yazdığım mektupların inceliğine ve yüzeysel sevgi ifadelerine sahiptiler. artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde. neredeyse unutmuş olduğum bir genç kızdan ayrılmama uğruna diplomatlıktan vazgeçtiğime. ne kadar seyrek olsa da. geçmiş zaman kullandığımı fark etmiştim. Hayatımızı bir insana göre kurarız. annemle babamın gözünde fazla uzak.

soğuklar geri geldiğinde.Bahar yaklaşırken. birbirlerinden sımsıkı bölmelerle ayrılmadığını bilirdi. uzun çıplak dallarının tepesinde. nisanın buzlu da olsa çiçeksiz olmadığını ve ilk sıcaklara kadar dünyayı sadece yağmurun altında çıplak evler olarak hayal eden şehir insanlarının zannettiği gibi. kış. . Ön-Raffaellocuların çizgi çizgi çalılarını andıran kartopu çiçeklerinin beyazlığı. yetersiz bir çağrışımın boşluklarını. bahar ve yaz mevsimlerinin. ikisi de erminden. Mme Swann'ı. müjdeci melekler kadar beyaz. eve geldiğinde çıkarmadığı. limon kokulu. ama çiçeklenmeye başlamış haftaların tam gerçeğini. ısının genellikle düştüğü 11-13 Mayıs dönemine denk gelen yortu günleri. o sırada buna aldırdığım da yoktu. eşyalarla ve kıyafetiyle 28 Üç azizin. erken gelen Akdeniz mevsimlerinden alman borçların yardımıyla kapatmadığını iddia edecek değilim. Mme Swann'ın manşonunun karlarının yanıbaşında. ateşin ısısının da. yakında artık gitmeyeceğim bu salonda bana telkin eden. Mme Swann'ın. üşüyen elleriyle omuzlarının içinde kaybolduğu. evini çok soğuk bulduğu için kürkler içinde misafir ağırlarken görüyordum çoğunlukla. parçalı ama birleşik küreleriyle. başka beyazlıklardı: mesela. bembeyaz. "daimi" çiçekçisi aracılığıyla. daha başdöndürücü. Bu buz gibi. Buz Azizleri yortuları28 ve Kutsal Hafta'nın karla karışık sağanakları sırasında. parlak. ilerleyen mevsimin de eritmeyi başaramadığı. Combray'deki bahçıvanın gönderdiği çiçeklerle yetindiğini. kıştan kalan sonuncu ve diğerlerinden daha inatçı kar parçalarını andırıyorlardı. Bergotte'un tavsiyelerine uyarak. dev manşonuyla yakası. Tansonville köşkünün sahibesi. (belki ev sahibesinin kafasındaki işlevleri.

başdöndürücü. Caddenin başında nöbet tutar. Mme Swann'a yaptığım bu ziyaretler sırasında artık hiç acı çekmediğim halde. ziyaretlerimi daha da seyrekleştirdim ve kendisiyle mümkün olduğu kadar az görüşmeye başladım. biri çeyrek geçe yemek ve öncesinde gezintiye çıkmak için annemle babamdan izin aldım. Gilberte'in. küçük bir yürüyüş yaptığını bildiğimden. ekşi.öğle yemeğini bizimkilerden çok sonra. insan biraz daha akıllı olsa. her yıl şahit olunabilecek bir doğal mucize olduğunu hatırlatmaları.birlikte "beyaz majör senfoni" oluşturmaktan öteye gitmeyen) kartopu çiçeklerinin bana. insanların sadece ismen bildikleri zenginleri seyretmeye gelmelerinden ötürü "Meteliksizler Kulübü" adım verdikleri yerin yakınında. tek bir yaprak olmadan. Havalar nihayet düzelmiş ve ısınmıştı. Tansonville' deki dik patika kadar bakir. evinden çıkıp birkaç metre yürüyerek geldiği küçük sokağın köşesinden gözümü ayırmazdım. Mme Swann'ın. Gezintiye çıkmış . Kutsal Cuma harikasının. pazar günleri . adlarını bilmediğim başka türden çiçeklerin. Bu yüzden. benim kırları özlemem için yeterliydi. en fazla onunla birlikte bazı gezintiler yapma izni veriyordum kendime. Etoile'in ve o zamanlar.hafta içinde o saatlerde serbest değildim . Ne var ki. bir kız arkadaşının kır evinde geçirdiği o mayıs ayı boyunca hiçbir pazar bu gezintiyi kaçırmadım. gerçek kokularla dolu kılmaları. saf çiçekli. Hâlâ Paris'ten ayrılmadığım için. Mme Swann'ın öğle yemeğinden önce bir saatliğine çıkıp. Combray'deki gezintilerim sırasında birçok kez beni durdurmuş olan kokusunun da yardımıyla. Mme Swann'ın salonunu. Bu hatıra. Gilberte'e olan aşkımdan geriye kalan küçük parçayı besleyebilirdi. Öğlene doğru Zafer Takı'na varırdım. o patikayı hatırlamak benim için henüz ağır bir şeydi. Bois Caddesi'nde.

kulüpten dört beş erkek. ama tamamen ilgisiz de kalmadan taşırdı. Ansızın.gelip geçen sıradan insanlar takdir etmese de . bilinmeyen bir ırktan. gözlerinde bir derinlik olan tek kişiye. henüz rahatsızlık vermeyen güneşten memnun. elbisesinin saçılan yapraklar gibi yere dökülen kıvrımlarıyla aynı tondaki uzun. başka bir şeye aldırmayan bir yaratıcının güvenli ve dingin edasıyla . korsajındaki. çoğu kez geldiğinde hâlâ açmamış olduğu mor . uysal topluluk. sapını havaya dikerek açar. aşırı bir dikkat göstermeden. varlığından haberdar olduğu yaratıklar gibi. doğallıkla.olanların çoğunun öğle yemeği için evlerine döndükleri bir saat olduğundan.sonra. ağır ve sağlıklı bir halde. güzel havadan. eteğindeki küçük kurdelelerin.etrafında açılan. Mme Swann belirirdi . eserini tamamlamış. Odette'in çevresinde neredeyse sabit bir çerçeve gibi hareket ederek. bu kadına. gecikmiş. sayesinde kalabalık maiyetini tek başına dengelediği. ben en çok mor renkte hatırlarım .bütün kadınlarınkinden daha şık olduğundan kuşku duymadığı kıyafetini kendisi ve dostları için. ağaçlıklı yolun kumları üzerinde. her defasında farklı elbisesini. adımlarını izledikleri sürece. narin ve korkusuz. sanki bütün bu erkeklerin arasından. bir pencereden. önünde hafifçe dalgalanmalarına ses çıkarmaz. ancak öğle vakti açılan en güzel çiçek gibi. Gülümseyerek. sabah kendisini evinde ziyarete gitmiş veya sokakta karşılaştığı. Çevresinde maiyeti eksik olmazdı: Swann'la birlikte. kalanlar az sayıda ve çoğu şık kimseler olurdu. önüne bakıyormuş havası verir. adeta başka türden. ipekli şemsiyesini. kendi ritmleriyle oyuna dalmalarına hoşgörüyle izin verir ve hatta. onu tatlı renklerinin çıplaklığında. çiçeğin açılması tamamlanırdı. neredeyse savaşçı gücüyle donanmış bir varlık gibi ortaya çıkarırdı. bu siyah veya gri.

şemsiyesine. yuvarlak. ormanlardaki çiçeklerden bile büyük bir doğallıkla. bu hanım arkadaşlarını tam yetkili buluyorlardı. bir Parma menekşesi demetine bakarcasına mesut ve tatlı bakışlar fırlatırdı. baharın ve güneşin emrine . özel ve zorunlu bir ilişkiyle bağlı olduğundan hiç şüphe duymadığım için. Mme Swann'ın en arkadaşça konuştuğu erkeklerin. gerekli bir hareket alanı olarak saygı gösterişlerinde. Mme Swann. bu konuda. bahçelerdeki. görmesi gereken özel bakım ko nusunda bir hasta veya çocuklarının eğitimi konusunda bir anne gibi. elbisesinin küçük kurdeleleri. Bu şekilde. kendi bahçesinde gezinir gibi. böyle geç bir saatte ortaya çıkışıyla da. bu bakışında. uzun bir sabah geçirdiği ve birazdan öğle yemeği için döneceği evini akla getirirdi. gözlerimi daha yakın. hâlâ bir tebessüm okunurdu. mevsimin yeni huzursuzluğunu anlamak için. evinin yakınlığına işaret eder gibiydi. sabahın. Mme Swann'ın derin bir bilgi sahibi olduğu tören ve ayin kuralları gereği. gergin şemsiyesinden daha yukarılara çevirmezdim. cahillere özgü bir hürmet. kıyafetinin mevsime ve saate. yumuşak hasır şapkasının çiçekleri. yumuşak. arasıra. mayıs ayından doğmuş gibi gelirlerdi bana. Yine de. loş gölgelerine bürünmüştü. küçük adımlarla yaptığı gezintisinin aylak sükûneti. bütün bunlar bile. kendi cehaletlerinin bir itirafı da yok değildi. bütün ihtişamlarını. onu görmenin bende uyandırdığı açık hava ve sıcak duygusunu artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. adeta bu evin serin. hareketli ve mavi bir gökyüzünü andıran açık. kıyafetiyle belirlediği ve koruduğu şıklık mesafesine. dostlarından çevirip cansız bir nesneye yönelttiğinde bile. kendisini çevreleyen ve gelip geçenleri görmezmiş gibi hareket eden maiyetiyle olduğu kadar. Zaten. Bu egemen kurallar ve dolayısıyla Mme Swann.

tıpkı bir katedralin seksen kadem yükseklikteki bir korkuluğunun arkasına gizlenmiş. çünkü bu kadar şık bir kadın. onlar yüzünden. avam tabakanın bile tanıdığı soylu bir hanımın. bir sanatçı yolculuğu sırasında tesadüfen bütün kenti tepeden seyredebilmek için iki kulenin arasına çıkıp havada gezininceye kadar kimsenin görmediği gotik heykeller gibi. normal olarak gözlerden saklı. ya da kolumun üzerinde katlı duran ceketin koluna uzun uzun. tıpkı dinleyenlerin kulağına hiçbir zaman ulaşmayacağı halde bestecinin binbir özenle yarattığı orkestra bölümleri gibi. tıpkı herkesin. daha ince bir kumaştan. ana girişteki alçak kabartmalar kadar mükemmel. . başrahibesi olduğu üstün bir bilgiye itaat eder gibi boyun eğdiğini anlardım. köye gidip sıradan insanları görmeye neşeyle gönül indirdiğinde. o da beni durdurur. şans eseri gizli kalmış binlerce ayrıntı keşfederdim. kendisi için. harikulade bir ayrıntı. ne kadar övülse azdı benim gözümde. bluzunda. bahar ve güneş. kısacası. sabah. özellikle o gün için bir kır kıyafetine bürünmeyi ihmal etmemesi gibi. "Good moming. Giyimini belirleyen bu kutsal yasaların hepsine. bileklerdeki nemi düşündüren bir elbise seçmiş. çok tatlı tonda bir şerit. Birlikte birkaç adım yürürdük. zevk veya kibarlık için bakar. onlar için hiçbir zahmetten kaçınmamıştı. gülümseyerek. ama dış bölümler kadar incelikle yerleştirilmiş mor bir pamuklu saten görürdüm.sunarlardı tevazuyla. çünkü havayı fazla sıcak bulup önünü açmayacağını düşündüğü ceketini açtığında veya tamamen çıkarıp tutayım diye bana verdiğinde. daha açık renk. yakasındaki. Mme Swann gelir gelmez kendisini selamlardım." derdi. onları göz ardı etmemiş. kollarındaki açıklıkla boyundaki.

yani sonuçta tamamen doğal. Kalabalık da. oysa herkes Mme Swann'ı mayıs ayından itibaren. kendi bahçesinin yolundaymışçasına gezindiği izlenimini -footing alışkanlığından haberi olmayanların gözünde . dev bir faytona bir tanrıça gibi rahatça. hatta aşağılık hissine kapılmazlar. öyle ki (kendi büründükleri. Şüphesiz bu tür kadınların kendileri. yaya gelmiş olması. ama bunun sebebi. tamamen gerekli kabul etmeleri. bir meraka boyun eğmiş. Mme Swann yürürken. ihtişamla kurulmuş halde geçerken görmeye alışıktı. halktan o kadar uzaklaşmamış bir soylu hanım karşısında. arkasında kendisini izleyen bir arabası olmamasıydı.Mme Swann'ın Bois Caddesi'nde. kendisine en aşılmaz engel gibi görünen bir zenginlik engelinin varlığını hissederdi. Saint-Germain muhitinin de kendi engelleri vardır. tamamen maddi. Mme Swann'la arasında. Paris'in en bakımlı hayvanlarının çektiği. sekiz yaylı. daha sade. bir küçük burjuvayla karıştırılması daha kolay. özellikle sıcağın yavaşlattığı yürüyüşüyle. saptanması . üstü açık. ama "meteliksizler"in gözünde ve hayalinde bu kadar canlı değillerdir. tıpkı bir galada. diğer insanları. bu ihtişama alışmış olmaları. bu lüks alışkanlığını az veya çok edinmiş olmalarına göre yargılamalarıdır. bir eleştiri getirmeye cesaret edemeyen maiyetinin. biraz dehşetin de karıştığı hayran bakışları altında locasından çıkan ve birkaç dakika boyunca diğer seyircilere karışarak fuayeyi ziyaret eden bir hükümdar gibi. dikkat bile etmezler. bir Mme Swann'ın karşısında duydukları eşitsizlik. kimseye danışmadan. Bu insanlar. başkalarında gördükleri ihtişam.güçlendiren bir başka şey de. en şık üniformalı hizmetkârların eşliğinde. çevrelerindeki ihtişam karşısında onlar gibi sarsılmaz. protokol kurallarına zarif bir aykırılıkta bulunmuş izle nimi yaratırdı.

hemen hepsinin güzelliği yok olmuştur. yani ilk bakışta. onunla uzak ilişkilerinin (üstelik Swann'la bir kere tanıştırıldıklarından. çünkü yıllarla. bir kastın dokunulmaz üstünlüğüne saldırı niteliğindeki hareketleri. şiirsel bir şekilde biçimlendirilmiş. esnek bir zenginlik haline. iyilikle Bois Caddesi'nde ilerlerken. kendilerini tanımayacağından korkarak). aristokrasiye karışmış. bu cesurca kışkırtıcı ve kutsal bir şeye hakaret. belki de artık yoktur. yoldan geçen birini en alt tabakaya yerleştirdiğinde. işlenebilir gümüş haline gelmiş bu ara toplumsal sınıf. ama sanatsal bir amaca. elde etmesi uzun vadeli ve telafisi zor olduğundan) bu kadınlar. ağır adımlarının altında dünyaların kaydığını görmesinde. zenginler çevresinden sıyrılmış olup hâlâ zenginliğin kendisi olan. en azından aynı özelliklere. gülümseyerek. onun kendilerini en üst tabakaya yerleştirdiği şekilde. ömrünün olgun ve hâlâ lezzetli yaz mevsiminin muhteşem zirvesinde oluşunun da payı vardı. tartışmasız ve görerek yaparlar bunu. gülümsemeyi bilen. ama Saint-Germain muhiti haricinde olanların üstünde yer alan toplumsal sınıf. soylu zenginliğinin olduğu kadar. Mme Swann'a selam vermek için yeterli sayılıp sayılmayacağı konusunda tereddüt ederlerdi. acaba fela ketlere yol açacak mı. aynı büyüye sahip değildir. saltanatlarının ilk şartına bugün sahip değillerdir. gönlünü çelmeye çalıştığı Saint-Germain muhitinin altında. Geçenlerden bazı gençler kendisine kaygıyla bakar. bir tanrının cezasını üzerine çekecek mi diye . düşünceye itaat eden. Hypatia gibi. Lady Israels gibi kadınların ve Mme Swann gibi ileride onlarla görüşecek olan kadınların oluşturduğu. O dönemde.kolay. Zaten bu sınıfta yer alan kadınlar. Oysa Mme Swann'ın ihtişamla. Ancak muhtemel sonuçların düşüncesiyle korkudan titreyerek karar verirler.

"Bitti mi yani?" derdi. yeşil deri astarlı silindir şapkasını çıkarırdı. selam veren küçük şahısların. Sagan iyi günler diliyor. ama kızımın üzerindeki etkiniz de hoşuma gidiyordu. belki beni de görmekten vazgeçersiniz!" "Odette.merak ederlerdi. ama o zamanlarda göstereceği kayıtsızlıktan yoksun bir zarafetle. Gerçekten de prens. Bu arada. belli olmaz. ama kalbi hâlâ çarpan telaşlı gence bir baş hareketiyle cevap vermiş olan Mme Swann bana döner. Odette bu kadar insanı nereden buluyor!" diye ifade ederdi. Odette'e tiyatrovari ve adeta simgesel. tıpkı tiyatroda. (prensin annesinin veya kız kardeşinin görüşemeyeceği bir kadında vücut bulmuş bile olsa) kadın karşısında saygıyla eğilen büyük senyörün şövalyece kibarlığı. hararetli bir selam verirdi. Bu kayıtsızlığın yerini (bir ölçüde Odette'in önyargılarıyla dolduğundan). Onun da çok üzüldüğünü sanıyorum. her an. bu selamda abartılı ifadesini buluyordu. Oysa yol açtığı tek şey. güleryüzlü. sirkte veya eski bir resimdeki zafer ifadesi gibi. Odette'in çevresindeki insanlardan başkası değildi. Her neyse. bu karmaşık duyguyu. atını çevirerek. "Bir daha asla Gilberte'i görmeye gelmeyecek misiniz? Neyse ki ben ayrı tutuluyorum. "Biri daha! Doğrusu merak ediyorum. yanındaki arkadaşlarına. . derhal uzaklaşmış olan. hem böylesine kötü giyimli birinin selamına karşılık verme mecburiyetinin sıkıntısı. beni de büsbütün terk etmiyorsunuz. bunlar. bir saatin mekanizması gibi harekete geçmesi olurdu. Zaten şemsiyesinin gölgesinin sıvı saydamlığı ve ışıklı cilası ardında tanınan Mme Swann. size baskı yapmak istemem." diye karısının dikkatini çekerdi Swann. Saint-Germain muhitinde öğrenilmiş. hem de karısının bu kadar çok insan tanımasının verdiği tatmin almıştı. en başta Swann. Sizi görmek hoşuma gidiyor.

Mme Swann için. Adalbert de Montmorency ve daha niceleri . Şiirsel duyumların hatırasının ortalama ömrü. tanıdık dost adlarıydı. ne zaman bir mayıs gününde. caddenin beyaz güneşinde dörtnala giderken filme alınmış hissi uyandıran bu salon erkeklerinin. kalp acılarınınkine oranla çok daha uzun olduğundan. halk arasında ünlü olan adları . . şemsiyesinin altında.gecikmiş son atlılar tarafından selamlanırdı. on ikiyi çeyrek geçeyle bir arasındaki dakikaları.Antoine de Castellane. bir tür güneş saatinde okumaya kalksam. yaşamaya hep devam etti. o sırada Gilberte yüzünden duyduğum kederler çoktan yok olup gittiği halde. morsalkımlardan bir çardağın yansıması altındaymışız gibi sohbet edişim gözümde canlandığında duyduğum haz. Mme Swann'la.

. sanki aksine doğallıkla. Balbec seyahatinin başlangıcında ve oradaki ilk günlerimde. Gilberte konusunda neredeyse tam bir ilgisizliğe ulaşmıştım. sadece bizim içimizden kaynaklanırcasına yeniden doğar ve bir başka kadına ait olur. . belki de pek gerçek bir şey olmadığını düşünüyordum hüzünle. .Bloch'un evinde akşam yemeği. zorunlu bir biçimde o kadından esinlendiğini düşündürse bile.Albertine ortaya çıkar. büyükannemle Balbec'e gittiğimde. kendi isteğimizle veya farkında olmadan bu çağrışımlardan uzaklaştığımızda. İtalya'nın gotik katedrallerini.İKİNCİ BÖLÜM Memleket İsimleri: Memleket (Balbec'te ilk kalış. . Bununla birlikte. bir başka genç kızın yardımıyla tanımayı umduğumda.Rivebelle'deki akşam yemekleri. deniz kıyısında genç kızlar. aşkımızın. çünkü tatlı veya acı tahayyüllerin çağrışımları. İki yıl sonra. belirli bir insana olan aşkımızın. saraylarını ve bahçelerini. de Charlus ve Robert de Saint-Loup'nun ilk karakalem çizimleri. bu aşk.) M. Yeni bir çehrenin büyüsüne kapıldığımda. bir süre boyunca bu aşkı bir kadına bağlasa ve hatta bu aşkın.

bütün gözyaşlarımız . çisentili bir rüzgârda. Oysa aşka ilişkin anılar. Pek kronolojik olmayan hayatımızda. kendi benliğimize ait. Böyle zamanlarda. İşte bu yüzden. günlerin birbirini izleyişinde tarihe aykırılıklar görülür sık sık. ben de sık sık. mendirekte yanımdan geçen bir yabancının. hafızanın kuralları da. Gilberte'ten ayrı olmaktan ötürü duyduğu acıydı bu. Alışkanlık her şeyi zayıflattığı için. birden ıstırap veriyordu bana. hafızamızın en güçlü kısmı bizim dışımızda. Gilberte'i sevmiş olan benliğim. oysa keskin bir acı hissettim. Önemsiz olduğu için unutulmuş ve bu sayede bütün gücünü koruyabilmiştir çünkü). ufacık bir şey oluyordu. uzun zamandır büyük ölçüde ortadan kalkmış olan benliğimin. "Ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürünün ailesi." dediğini duydum. bu zamanlarda tekrar ortaya çıkıyordu. bir insanı bize en iyi hatırlatan şey. evvelki günden gerilere gidip. (bu ailenin hayatımda oynayacağı rolü o sırada bilmediğime göre) benim için hiçbir anlamı olmaması gerekirdi. artık Gilberte'i görmemek. Artık yerini bir başka benliğe neredeyse tamamen bırakmış olan eski benliğim. Balbec'te. o güne kadar hiç hatırlamamıştım. hafızanın genel yasalarından bağımsız değildirler. alışkanlığın daha genel yasalarına tabidirler. aslında unuttuğumuz şeydir. tıpkı o eski günlerdeki gibi. Normandiya yolculuğumun başında. geçmişin son ve en güçlü kalıntısını. önemli bir şey değil. Bu sözlerin. zekâmızın işe yaramaz diye küçümsediği şeyi. benim yanımda yapmış olduğu bir konuşmayı. çoğunlukla da bu benliğimi geri getiren. bir odanın rutubet kokusunda veya yanmaya başlayan bir ateşin ilk andaki kokusundadır. dünden. Gilberte'i sevdiğim o eski günlerde yaşıyordum. Mesela.ilgisizliğimde kesintiler olmaktaydı hâlâ. Gilberte'in babasıyla "ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürünün ailesi" hakkında.

bunun sebebi. Alışkanlığın başardığı işi Balbec'e gidişimle tamamladı. Alışkanlığın bu etkileri çelişkili gibi görünebilir. Günlük hafızanın parlak aydınlığında. Alışkanlık. arasıra eski benliğimizi bulur. bir yandan zayıflatır. bir ön ceki günkü ruhsal durumuma göre iyi kötü ayarlıyordum. Ancak bu unutuş sayesindedir ki. Balbec'te yeni bir yatak. ama bizim kendi bakışlarımızdan gizlenmiş. tıpkı bir nüshası Ulusal Kütüphane'ye teslim edilmeyen bir kitabın bulunmasının imkânsız olabileceği gibi. Alışkanlıklardaki bir değişiklik. Alışkanlık sayesinde. Ama bu ıstırap ve Gilberte'e olan aşkımın canlanması.dinmiş gibi görünürken hâlâ bizi ağlatabilen şeyi bulduğumuz her yerdedir. Bizim dışımızda mı? Daha doğrusu içimizdedir. sonunda geriye bir şey kalmaz. Paris'tekinden farklı kahvaltı. iyi kötü devam eden bir unutuşa gömülmüştür. yani Alışkanlığın anlık olarak kesintiye uğraması. sabahlan bu yatağın başucuna getirilen. (her ne kadar ender de olsa) . bir yandan sağlamlaştırır. silinir. bu hayalleri bulmamız mümkün olmazdı. Daha doğrusu. o insan olduğumuz için ve şimdi bizim ilgisiz kaldığımız şeyi o insan sevdiği için. Yıllardır her gün. Paris'te. bazı kelimeler (mesela "ulaştırma bakanlığı özel kalem müdürü" gibi) özenle unutuşa gömülmüş olmasaydı. artık kendimiz değil. ruhsal durumumu. birçok değişik yasaya tabi olmasıdır. bir yandan da sonsuza dek sürdürür. Gilberte'e karşı giderek daha ilgisiz olmuştum. Gilberte'e olan aşkımı besleyen düşünceleri ayakta tutamayacaktı. bunları sürdürecek olan eski Alışkanlık yoktu artık. çünkü Balbec'te. geçmişin hayalleri yavaş yavaş solar. bir yandan parçalanmaya yol açar. bir rüyadaki kadar sürdü sadece. olaylar karşısında o eski benlik gibi tavır alır. yeniden acı çekeriz. onları bir daha bulmamız mümkün değildir artık.

yorulunca durmak değildir. iyileştiğini ancak o zaman anlayabilen bir hastanın sokağa ilk çıkışı gibiydi. her alanda. bizi bir isimden bir başkasına götürdüğü için bize mucizevi gelen hamlenin karşılığı. aynı döneme ait mobilyaların. adeta içli dışlı olarak izlemek mümkündür. özünü. zaman kazanmanın en iyi yolu. yola çıkışla varış arasındaki farkı. Hatta bu şekilde yapılan seyahatin bir bakıma daha gerçek de olduğu düşünülür. mümkün olduğunca keskin kılmaktır. dünyanın iki farklı kişiliğini birleştirdiği. Çağımızın hastalığı. Ne var ki seyahatin asıl zevki. hayalgücümüz bizi yaşadığımız yerden gitmek istediğimiz yere bir hamlede götürdüğünde. örtülerin arasında "sergilenmekte". nesneleri. bize bir müzenin . Bugün bu seyahat herhalde otomobille yapılır ve daha hoş olduğu sanılır. yerleşiklik. mutlaka gerçekte bulundukları çerçeve içinde göstermek ve bu şekilde. bir mesafeyi katetmesinden çok. varış diye bir şey kalmamıştır). bozulmadan. Balbec'e seyahatim. yolda inebilmek. o özel yerlerdeki esrarengiz işlemdir (oysa otomobil gezintilerinde istenen yerde inildiğinden. bir yandan yemek yerken seyrettiğimiz şaheser. Tablolar şimdi. çünkü bu sayede. mümkün olduğunca hissedilmez değil. ama ismini bir ilan tahtasında taşıdıkları gibi. dünkü cahil ev sahibesinin şimdi günlerini arşivlerde.bazı durumlarda. bu farkı bir bütün olarak. şehrin kimliğinin özünü de içeren garlardaki. hayalimizdeki haliyle hissetmektir. bibloların. arazinin değişimlerini daha yakından. neredeyse şehrin bir parçası olmayan. kütüphanelerde geçirerek evinde başarıyla oluşturduğu bu yavan dekorun ortasında. günleri hareketsizleştirdiğinden. yer değiştirmektir. onların gerçeklikten yalıtmış olan zihinsel edimi yok etmektir.

ama aynı sebepten ötürü. aynı zamanda trajik yerlerdir. kendisinin de bu olaya katılacağını ve vardığımız gece. yatmaya evimize dönmekten umudumuzu tamamen kesmemiz şarttır. tehditkâr. bekleme salonundan çıktığımızda. bunu hissedebileceğimiz tek yer olan müze salonu. eserini yaratmak için kendini soyutladığı iç mekânları çok daha iyi simgeler. Paris'teki yatağıma gömülmüş halde seyretmekle yetindiğim sürece. Ne yazık ki uzak bir varış noktasına doğru yola çıkılan o harikulade yerler. Yola çıkışımızdan bir gün önce annemin bizimle gelmeyeceğini öğrenince. o koca camlı bölmelerden birine girmeye bir kez karar verdikten sonra. hiç tanımadığı "odam"a götürüleceğini anladığında başladı. İtirazlar. her tür özellikten yoksun oluşuyla. Balbec trenine binmek üzere gittiğim Saint-Lazare garında. sanatçının. daha biraz önce terk ettiğimiz bildik odamıza biraz sonra kavuşmaktan da vazgeçmemiz gerekir. karnı deşilmiş şehrin tepesinde görünen gökyüzü. Mantegna ve Veronese'nin neredeyse Paris'e özgü bir modernlikteki bazı gökyüzü manzaralarına benzeyen bu göğün altında.salonunda hissedeceğimiz başdöndürücü mutluluğu vermez. çünkü henüz sadece düşüncemizde var olan memleketi içinde yaşayacağımız memleket haline getirecek olan mucizenin gerçekleştiği yerler buralarıdır. kar fırtınasının ortasında hayal ederek. . ancak vücudum. ancak korkunç ve muhteşem bir olay meydana gelebilirdi: O da bir tren yolculuğu veya Çarmıh'ın dikilmesi olurdu. çıplaklığıyla. göz kamaştıran. felaketlere gebe. Bizi mucizeye götürecek olan pis kokulu mağaraya. vücudum bu seyahate hiçbir itirazda bulunmamıştı. garlar. İran üslubundaki Balbec Kilisesi'ni. muazzam bir gökyüzüydü.

Bu benim. Büyükannem doğal olarak seyahatimize biraz farklı bakıyordu. Balbec'i görmek için bir bedel ödemek zorunda olmam. güvencesiydi. seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi. Balbec'i görme isteğimi azaltmıyordu. aksine bunun bedeli olan rahatsızlık. gece dönüp kendi yatağımda uyumama engel olmadan gidip görebileceğim. Yola çıkacağımız günün sabahı benim ne kadar üzgün olduğuma şaşırıp. mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşa bilecektim ona ve bu kovalama sırasında. bu izlenimin yerini alamazdı. Ama babamın itirazı üzerine. bir kısmını arabayla takip edebileceğimizi düşünmüştü. ne kadar güzel!" diyen doktorum kadar ben de Balbec'e gitmeyi arzuladığımı düşünüyordum. At yarışlarını. Mme de Sévigné'nin Chaulnes ve Pont-Audemer'den geçerek Paris'ten Lorienfa giderken izlediği yolu. hâlâ eskisi gibi bana verilen hediyelere sanatsal bir özellik kazandırmak istediğinden. eşdeğer olduğu iddia edilen hiçbir manzara. "Emin olun benim bir hafta vaktim olsa. hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım. bu yolculuğun kısmen eski bir "tecrübe" sini bana sunabilmek için. hiçbir "panorama".vücudum daha da çok isyan etti. büyükannem bu projeden vazgeçmek zorunda . ben neyi seversem seveyim. Paris yakınında bir ev kiralamayı tercih etmişti. Öte yandan. de Norpois'yla İspanya'ya gitmeden önce bakanlıkta işi çıkmış. Balbec'te bulmayı umduğum izlenimin gerçekliğinin adeta bir simgesi. serin bir deniz kenarına gitmek için nazlanmazdım. yelken yarışlarını göreceksiniz. M. daha Berma'yı izlemeye gitmeden önce öğrenmiştim ki. bizim de bir kısmını trenle. Ben kendi adıma. babamın. zevk peşinde koşmak yerine. benim nazarımda.

uğradığımız hakaretin intikamını almak amacıyla. . tren vagonunda günün sonuna doğru. sevgili Sévigné'sinin "lanet olası bir araba dolusu misafir" dediği şeyin bize mani olma tehlikesinin asla başgöstermeyeceğini bilmekti. bizde uyandırdığı arzuların niteliği tarafından belirlendiği için. hediyeleri hâlâ odaları ve konuşmaları süsleyen. o da. genç kızken tanıdıkları.) Sonuç olarak. tam sahile gideceğimiz sırada. Büyükannemi sevindiren en azından bir şey vardı. büyükteyzelerim o günden sonra yaşlı Mme Legrandin'in yanında asla kızının adını ağızlarına almadılar ve yanından ayrıldıktan sonra "Malum şahsa hiç değinmedim. neredeyse mutlu yanılgısını yaşattığından.kalmıştı. kendisine ilişkin bilgilerimizin doğruluğundan çok. çünkü babam. Bir mutluluğun hayalimizdeki çizimi. ama bugünkü gerçeğe uymayan bu kadınla ilgili olarak. fazlasıyla uzun zamandır tren tarifesinde arayıp bulmayı zevk haline getirdiğim bu tren. bagaj kaybedileceğini. çünkü Legrandin bize kız kardeşi için tavsiye mektubu vermediğinden. bu mutluluğu ayrıntılı şekilde tanıdığımı sanıyordum. bu eski samimiyetlerini göstermek için daima "Renée de Cambremer" diye söz ettikleri. Balbec'te hiçbir tanıdığımız olmayacaktı. o güne kadar. her defasında bana yolculuğun heyecanını. herhalde anlamışlardır. büyükannem bir yolculuğu azami entelektüel faydayı sağlamak amacıyla düzenlediğinde ne kadar çok tren kaçırılacağını." gibi cümlelerle birbirlerini tebrik etmekle yetindiler. Paris'ten on üç yirmi iki treniyle yola çıkacaktık. onu tanır gibiydim. (Legrandin'in bu ihmali Céline ve Victoire Teyzelerim tarafından aynı şekilde takdir görmemişti. boğaz ağrısı çekileceğini ve kurallara karşı gelineceğini tahmin edebiliyordu.

annem aynı gün Saint-Cloud'ya yerleşmeyi planlamış. yolda tanışacağım. Büyükannem "dümdüz" Balbec'e gitmeyi kabullenemediğin. orada yaşamayı kabulleneceğim o zalim ilk gecenin öncesine almak. kilisenin Balbec-Sahil'den epeyce uzakta olduğunu öğrenmiştik.batımına doğru uzaklaşacak olan sanatçı. aslında ben bu tür vedalaşmaların acımasızlığına maruz kalmayayım diye. bana belki daha az acı veren bir şeydi. SaintLö Katedrali'nin önünde vedalaşacağım. bu tren. annem. Ayrıca. bana bütün diğer trenlerden farklıymış gibi gelirdi. yol aldığı öğleden sonra saatlerinin ışığına bürünmüş suretlerini canlandırır. benim Balbec'e gitmek yerine kendisiyle birlikte eve dönmek isteyeceğimden endişe ediyordu. zihnimde belirgin ve değişmez bir çehre edinmişti. hiç görmediğimiz. Hatta kiralanmış olan evde yapılacak işlerin çok.hava serinlemeye başladığında özel bir haz duyacağımdan. bizi gara bıraktıktan sonra doğrudan oraya gitmek üzere bütün hazırlıklarını tamamlamış veya tamamlar gibi yapmıştı. ama dostluğunu kazandığımızı hayal etmekten hoşlandığımız bir kişiyi nasıl zihnimizde canlandırırsak. eski odamdan ayrılmam gerekmişti. sarışın yolcu. sonunda. yolda bir arkadaşına uğrayıp onunla bir gün geçirmeye karar vermişti. yeni bir odaya gireceğim. ben rahatsızlık vermemek için o akşam arkadaşının evinden ayrılacak. Ama önce. vaktininse kısıtlı olduğu bahanesiyle. böylece ertesi gün Balbec Kilisesi'ni görmeye de vakit bulacaktım. belli bir istasyona yaklaştığımızda filanca hisse kapılacağımdan hiç şüphem yoktu. deniz banyoları kürüme başladıktan sonra kiliseyi görmeye gidemeyebilirdim. böylece tekrar eve uğraması gerekmeyecekti. bizimle . o kadar ki.den. hayalimde daima aynı şehirlerin. sonra gün. seyahatimin büyüleyici hedefini.

ayrı bir hayat yaşayabil. beni daha az görecekleri bir hayat yaşayacaklardı. sinirli yapımın. birlikte tatil yapmanın zorluğunu anladığını düşünüyordum. gelecekteki hayatının ilk denemesiydi. uzakta da olsa. yüce ve iktidarsız bilinç anında yoğunlaşmıştır.meşinin mümkün olduğunu ilk kez hissediyordum. beni teselli etmek için kendisine en etkili gibi görünen yöntemleri deniyordu. benim olmayacağım bir eve girip kapıcıya benden mektup olup olmadığını sorarken göreceğimiz bir hanım olacaktı. kesin bir bağlayıcılığı olmayan gidiş gelişlerle. babamla ikisi. benden ayrı yaşayacaktı. şimdiden kabullenmeye başladığı. hazırlıklarla gizlenen ayrılık.birlikte trenin kalkmasını beklememeye karar vermişti. o anda birden katlanılmaz bir ıstırap gibi görünür. belki aynı zamanda. (bunu kâbuslarımda bile asla görmemiştim henüz) annem bana biraz yabancı. amacı ben olmayan. o muazzam. Elimden bavulumu almayı teklif eden görevliye zor cevap verebildim. Annemin bensiz. yıllar geçtikçe. senin orada beklenen başarıyı gösterip göstermediğini de bileceğim. bu hayatta. bana belli etmediği bu hayal kırıklıklarından sonra. kalkış anından önce. oysa artık kaçınılmaz olmuş. ben 'küçük . Annem. hayatını biraz zorlaştırdığını. Kederimi görmezden gelmenin anlamsız olacağını düşünerek şefkatle alaya alıyordu: "Balbec Kilisesi onu böyle somurtarak görmeye gittiğini bilse. Belki de benim sağlıksız. herhalde benim ona yaşattığım art arda hayal kırıklıklarının sonu anlamına geldiğini. Bu ayrılığın beni çok üzmesinin bir sebebi daha vardı: Annem için bu ayrılığın. bunalttığını düşündüğü babamla birlikte. ne der? Ruskin'in anlattığı büyülenmiş yolcu bu mu? Haberin olsun.

Chardin'in veya Whistle’ın bir portresinde büyüleyici bulacağımız bir kadife fiyongu. kapının üstünde. en bilinçli sanatçıların ulaşmaya çalıştığı incelikleri. "konumunun gereğini ve yerini bilen" bir kadın olarak. Nasıl ki bazen. Françoise. Anne de Bretagne'ın dua kitaplarındaki. ihtiyatlı. Yarın annenden bir mektup alacaksın. eski ustalardan biri tarafından . Kuşa gelince. akşam yemeğinde ne yiyeceğimi soruyor. bir zamanlar büyükhalamın üzerinde ilk gördüğünde. Françoise yanılmaz ve naif bir zevkle şapkaya takarak çok sevimli hale getirmişti.kurt'umun yanında olacağım. öteki de korkunç. yolculuk şerefine giydiği kıyafetlere de damgasını vurmuştu. uzun zaman önce kırılmış ve ıskartaya ayrılmıştı. kürk yakasının yumuşak tüyleriyle. aynı şekilde. biraz uzak bir geçmişe dönecek olursak. annemi dehşete düşürmüştü. Yaşlı hizmetkârımızın yüzüne genellikle asalet katan tevazu ve dürüstlük. Françoise bu kullanılmayan paltoyu tersyüz edip tatlı tonda düz renk bir çuha olan iç yüzünü dışa getirmişti. kurdeleyi. tam gerekli yerde açan beyaz veya kükürt sarısı bir gülde bulursak. kendini göstermeye çalışırmış izlenimi yaratmadan bizim yanımızda görülmeye yakışacak şekilde. bir an bile bizden ayrılmayacaksın. ama bayağılıktan uzak. biri tepesindeki dev kuşla." "Seni Madame de Sevigne pozunda görür gibiyim kızım. "gözünün önünde bir harita. bir köy evinin cephesinde." Annem beni oyalamaya çalışıyor. paltosunun soluk kiraz kırmızısı çuhasıyla." dedi büyükannem. Françoise'a hayranlıkla bakıp yeni zannettiği şapkasıyla paltosuna iltifat ediyordu. kalabalık desenleri ve siyah kehribarlarıyla. şaşırtıcı şekilde bir halk şarkısında. oysa her ikisi de.

varlığı. ışıktan mahrum bırakılmış olan. her şeyin mükemmel bir biçimde yerleştirildiği. daha yüksek zekâların büyüyememiş akrabaları gibidirler ve (hiçbir şeye yönelmediği halde bakışlarında var olan pırıltıdan da ke sin olarak anlaşıldığı gibi) yetenekli olmak için tek eksikleri bilgidir. onca eğitimli insanda eksik olan. mutlak anlamda bilmez. daha doğrusu. kutsal ailenin dağılmış. sanki bütün insani kavramlara yabancı olduğu bilinen bir köpeğin zeki ve iyi yürekli bakışı karşısında yine de hissedebileceği bir şaşkınlığı yaşardı. "Regulus'un önemli olaylardaki âdetini biliyorsun. ellerle aynı dindar ağırbaşlılığı ifade ettiği o resimleri düşündürüyordu.. "Hem annene ayıp ediyorsun." diyordu. burnunun. bütünlük hissi her tarafa eşit olarak dağıldı ğından. hatta acaba mütevazı kardeşlerimizin. seçkin bir dimağın soylu ilgisizliğine işaret eden bütün bu belirtiler karşısında insan.. seçkin mizaçlara. ama aslında. Düşüncelerin o muazzam âlemi onun için yoktu. yani kalbin doğrudan ulaşabildiği nadir gerçekler haricinde hiçbir şeyi anlamazdı. kaderin haksızlığına uğrayıp geri zekâlılar arasında yaşamaya mahkûm edilmiş. Ama bakışlarının duruluğu. bu üstün bireyler. dudaklarının narin çizgileri karşısında. çok büyük bir kibarlığa. geri zekâlılar âleminin üstün bireylerine benzer insanlar var mıdır diye merak ederdi. dudaklarla. kendiliğinden.yapılmış resimlerini. özünde. köylülerin arasında da. kaybolmuş. Büyükannen gibi Madame de Sevigne'den . gözlerle. tahsilli insanların çoğundan daha fazla benzeyen bu insanlar. şuurunu kaybetmiş üyeleri. kıyafetin zengin ve geçmişe ait tuhaflığının. Françoise hiçbir şey bilmezdi. Gözyaşlarımı zor tuttuğumu gören annem. Françoise'la ilgili olarak düşünceden söz etmek mümkün değildi.

Bu ayrıntılara gülümsememek için kendimi zorluyor. arabacıyı terbiyeli. kalbim sıkışarak bakıyordum.'" Sonra. annemden ayrılışı daha gerçek bir şekilde gözümde canlandırmaktan başka bir işe yaramıyor. "Nasıl olur!" diye haykırdım. sanki benden uzaklaşmış gibi. şimdiden başka birisine dönüşmüş. tatil için aldığı yuvarlak hasır şapkası ve bu sıcakta bu uzun yolu katedeceği için giydiği ince elbisesiyle. Ama büyükannemin yüzünde bunu düşünmek bile istemezmiş gibi kınayan bir ifade belirince. ama en azından. doktor yola çıkarken biraz fazla miktarda bira veya konyak içmemi tavsiye etmişti. Bu yüzden de. başkalarına duyulan sevginin bencilce acılardan insanı uzaklaştırdığını hatırlayıp beni sevindirmeye çalışıyor. büfede mi. yapmaya karar verirsem. özgürlüğümü kanıtlamak için eylemin gerçekleştirilmesi . eylemin sözle bildirilmesi itirazla karşılaştığına göre. aniden gidip içmeye karar vererek. Ama bütün bunlar. doktorun "keyif" hali dediği durumda olacaktım. içinde kendisini göremeyeceğim "Montretout" villasına ait olan anneme. sanki bir tek. bu kararı vermeye hakkım ve yeterli sağduyum olduğunu büyükannem kabul etsin istiyordum.muşum gibi konuşuyordum. böylece. onaylayıp memnun olmuş gibi başımı eğiyordum. alkolü nerede. bar vagonunda mı içeceğim konusunda karar veremiyor. Saint-Cloud'ya yolculuğunun iyi geçeceğini. sinir sisteminin duyarlılığını geçici olarak azaltan. Doktorun dediğini yapıp yapmayacağımdan henüz emin değildim.alıntı yapacağım ben de: 'Senin göstermediğin bütün metaneti benim göstermem gerekecek. Seyahatin yol açabileceği nefes tıkanıklığı krizlerini önlemek için. beklettiği faytondan memnun olduğunu. arabayı rahat bulduğunu söylüyordu.

her şeyin iyi geçeceğini hissettiğimi. Oysa kendi sesim ve aynı şekilde . Bunun üzerine onunla konuşuyor. bardaki adamla görevlilerin çok sevimli olduğunu. (demiryolu şirketinin vagona. "Madem ki iyi gelecek. trenin çok güzel. çünkü aksi takdirde fazlasıyla şiddetli bir nöbet geçireceğimi hissediyor ve bunun büyükannemi en çok üzecek şey olacağını biliyordum. Gözlerimi kapalı zanneden büyükannemin. hemen git bira veya bir içki bul." dedi ki. Sonra gidip trenin barında aşırı miktarda içtim. arasıra. kollarına atılıp onu öpücüklere boğdum.gerekmekteydi. Ne var ki büyükannem bütün bu iyi haberlere benim kadar sevinmemiş gibiydi. ovalarda öğle uykusuna dalmış olan ılık ve durgun aydınlığın aynısını. sonra tekrar baktığını görüyordum. Balbec'e gittiğimiz için çok mutlu olduğumu. İlk istasyonda kendi vagonumuza döndüğümde. öyle merhametli bir ifadeyle. Bana bakmamaya çalışarak ce vap verdi: "Biraz uyumaya çalışsan iyi olur belki. aslında annemden ayrı olmaya çabucak alışacağımı. hatta onları tekrar görebilmek için aynı seyahati sık sık yapmak istediğimi söyledim. büyükanneme. "Nasıl olur! Ne kadar hasta olduğumu. kendisine zor gelen bir harekete alışmaya kendini zorlayan biri gibiydi. iri benekli tülünün ardından bana kısa bir bakış fırlatıp gözlerini çevirdiğini. bana verdiğin nasihate bak!" Rahatsızlığımı büyükanneme söylediğimde öyle üzgün." Sonra gözlerini pencereye çevirdi. indirmiş olduğumuz perde camın tamamım örtmediğinden. çok yükseğe asmış olduğu. isimlerini okuyamadığım yerlerin manzaralarından çok daha ikna edici bir "doğayla iç içe hayat" reklamı gibi) kapının cilalı meşesine. doktorun ne dediğini biliyorsun. koltuğun döşemesine yansıtabiliyordu. ama konuşmamdan hoş lanmadığını görüyordum. güneş.

bakışlarımın her birini. onların bu yaşlı görevliyi görmedikleri tek bir gün olmasa gerekti. En sevdiği iki yazardı bunlar. Ama o başka bir vagona geçti. ben de özlemle demiryolcuların hayatını düşündüm. "Uyuyamıyorsan bir şeyler oku. daha önce içinde yaşadığı karanlığı. Uzun ceketinin metal düğmelerindeki gümüş yansımalar beni büyülüyordu." Bana Mme de Sevigne'nin bir kitabını uzattı. . pencerenin mavi storuna diktiğim bakışımı kitaba çevirmiyordum. içkimi bitirdiğim. Storun mavi rengi. açtım. doğduğum andan." dedi büyükannem. bana haz veriyordu. orada normalden daha uzun süre tutuyordum. Bizim yanımızda oturmasını söylemek istedim kendisine. Ben o anda başımı pek oynatmak istemediğim. geçmişe döndüğü zaman nasıl görürse. yöneldiği yerde beğeniyor. o sırada birisi bu seyrimi bölmeye kalksa. Yaşlı bir görevli gelip biletlerimizi sordu. belki güzelliğiyle değil ama. büyükannem de Madame de Beausergent'ın Hatıratı'na gömüldü. ses tonumda yaptığım her değişikliği kelimeler üzerinde uzun uzun durduruyor. "Hadi dinlen biraz.vücudumun en hissedilmez. bu storu seyretmek bana olağanüstü bir şeymiş gibi geliyordu. içkinin etkisini göstermeye başladığı ana kadar gözümün önünden gelip geçmiş bütün renkleri silip götürmüştü sanki. bütün hayatları trende geçtiğinden. yoğun canlılığıyla. cevap verme zahmetine katlanmazdım. Ne var ki. storun mavisinin yanında diğer renklerin hepsi benim için o kadar donuk ve anlamsızdı. Yanında bu hanımların her ikisinin de birer eseri olmadan asla seyahat etmezdi. bulunduğum konumda kalmaktan büyük bir zevk aldığım için. en içindeki hareketleri. Mme de Sevigne'nin kitabını açmadan elimde tutuyor. doğuştan kör bir insan ileri yaşında ameliyat olup nihayet renkleri gördüğünde. Bu yüzden de onları sürdürmeye çalışıyor.

Mavi storu seyretmekten. Hareketlendim. sırf şu yazdıklarıyla büyükannesine benzediğini zanneder: "M. algılarımızın . mektuplardaki esas güzellikleri sevmeyi öğretmişti bana. de la Boulie'nin sağlığına diyecek yok beyefendi. Sekizini borcumdan düşün. tamamen biçimsel birtakım özelliklere aldanmamak gerekir. biraz kıpırdadım. Oysa Mme de Sevigne'ye. Mme de Sevigne de olayları bize Elstir gibi. büyükannemin verdiği kitabı açtım ve rasgele seçtiğim sayfalara dikkatimi verebildim. mektubunuz nasıl hoşuma gitti! Cevap yazmamak imkânsız. limonlarla ilgili mektupları da aynı tarzdadır." "Ah! Aziz marki. çünkü Mme de Sevigne." "Zannederim bana bir cevap borçlusunuz beyefendi. Balbec'te tanışacağım bir ressamla. Herhalde size kendini beğendirmek için olacak. yeryüzünde hiç bu kadar fazlası olmamıştı. ağzımın hafif aralık olduğunu hissetmekten aldığım zevk nihayet azalmaya başladı. dünyaya bakışımı derinden etkileyen Elstir'le aynı türden. "Muhabereyi kesmeyelim azizim" veya "Bu kont bana pek nüktedan gibi geldi" ya da "Biçilmiş otları çevirerek kurutmak dünyanın en güzel şeyi" demekle Şevigne olduklarını zannederler. tabiata olan sevgisinden varmış olan büyükannem. apayrı bir şeyi. kendi içinden. bunlara aldanan bazı insanlar." Kanalla. ben de size bergamot ağacından tütün tabakaları. sebeplerinden yola çıkarak açıklamak yerine. yakınlarına. bu güzellikler beni daha da çok sarsacaktı. gerisi de gelecek—. Kısa bir süre sonra. Mme de Sevigne'ye hayranlığımın arttığını hissediyordum. tam ölüm haberini dinleyecek durumda. İşte Mme de Simiane da. Okurken. onları Mme de Sevigne'nin mektupları zanneder. Balbec'te farkına vardım ki. O döneme ve salon hayatına ait. büyük bir sanatçıydı.

büyükannemi arkadaşına götürüp birkaç saat yanlarında kaldıktan sonra tek başıma trene bindiğimde. ay ışığının göründüğü şu mektubu tekrar okuduğumda: "Bu tahrike karşı koyamadım. çünkü o geceyi. bu hareketler. sonraları Mme de Sevigne'nin Mektupları'nın Dostoyevski tarafı diyeceğim şeye bayılmıştım (Mme de Sevigne'nin manzaraları tasvir edişi. o vagonda.". bir anlığına denizde uyuyan. önce eşit aralıklı dört tane on altılık nota. tren yol alırken her yanımı çeviren sükûnet verici hareketler bana arkadaşlık ediyordu. kıpırtısızlığım ve biraz sonra da uykum. dimdik ağaçlara yapışıp gizlenen adamlar buldum. çok sayıda gri ve beyaz rahibe.. orada binlerce saçmalık. tabiatın ve hayatın ortasında büyük güçlerin . sağa sola atılmış çamaşırlar. o gevşeklik içinde dalgalar ve akıntılar tarafından gezdirilen bir balığa. Combray'deki çan sesleri gibi. havanın odamdaki kadar ılık olduğu ağaçlık yola gittim. veya bir tek fırtınayı destek alıp kanatlarını açmış bir kartala dönüşebilseydim. bir dörtlük notanın üzerine hızla devrilen bir on altılık nota işitiyordum). uykum gelmezse onlarla sohbet edebilirdim.sırasına göre sunar. Dostoyevski'nin karakterleri tasvir edişi gibi değil midir?) O akşam. uyuşukluğu beni uyanık tutacak olan bir odanın hapsinde geçirmek zorunda değildim. kâh bir ritme. Ama daha o öğleden sonra. böylece uykusuzluğumun merkezkaç kuvvetini sıfırlıyorlardı. uykusuzluğuma uyguladıkları zıt basınçlarla beni dengede tutuyorlar. hiç gerekmeyen başörtülerimi takıp ceketlerimi giydim. kâh bir başkasına göre birleştiriyordum (keyfime göre. siyah beyaz keşişler.. bu basınçlar tarafından taşınmaya başladılar. ardından. öyle iç açıcı bir duyguydu ki bu. bana ninni gibi gelen seslerini. hiç değilse önümdeki gece zor görünmüyordu.

ama bu sefer karşıki pencerede ve kırmızıydı. Birazdan. gecenin ortasında. yer yer yırtılmış bulutlar gördüm. lal rengi ve değişken sabahımın kesintili. bir daha hiç değişmeyecek gibiydi. tekrar göründü. karanlıktaki bir korunun üzerinde. veya ressamın keyfi uyarınca bir pastel resimde yerini almış olan pembe gibiydi. pencerenin camında. tıpkı aynı pembeyi özümsemiş bir kuş kanadının tüylerini boyayan. aynı duyguyla dinlendiğimi fark ederdim. cansızdı. penceredeki sabah manzarası. gözlerimi cama yapıştırıp daha iyi görmeye çalışıyordum.başımda nöbet tutması sayesinde. küçük. hâlâ yıldızlarla kaplı gökyüzünün altındaki bir köye bıraktı. ay ışığı mavisi damlarıyla. bir atalet ve bir kapris değil de. demiryolunun ikinci bir dönemecinde orayı terk etti. Önceki dakikalarda zihnimi dolduran düşünceleri tek tek sayarak uyuyup uyumadığımı anlamaya çalıştığım (ve zaten bu soruyu sormama sebep olan kararsızlığınım da olumlu bir cevap olduğu) bir anda. tıpkı katı yumurtalar. resimli dergiler. çünkü bunun. Pembe canlandı. gereklilik ve hayat olduğunu hissediyordum. Pembe gökyüzü şeridini kaybettiğime üzülürken. bu pembenin ardında ışık kümeleri birikti. yerini. gecenin sütlü sedefi bulaşmış teknesiyle. güzel. Güneş doğuşları. Ama tersine bu rengin. karşılıklı parçalarını yaklaştırıp bitiştirmek. gökyüzü nar pembesine bulandı. iskambil oyunları ve ilerleyemeden didinip duran kayıkların olduğu nehirler gibi. uzun tren yolculuklarının ayrılmaz bir parçasıdırlar. yumuşacık tüylerinin pembesi sabitti. demiryolunun yönü değişip tren dönünce. . Ne var ki. tam bir görüntü. tabiatın özündeki hayatla bağlantılı olduğunu hissediyordum.

bunlar solgun. uyanmış olan tek tük yolculara sütlü kahve satıyordu. bu kulübeden çıkarken gördüğüm uzun boylu kız olmalıydı. sarp bir hal aldı. Sabahın yansımalarıyla kızarmış olan yüzü. akarsuyun kenarında. Meseglise tarafında. Bir toprağın ürünü olan ve o toprağın kendine has büyüsünü üzerinde toplayan bir insan varsa eğer. Dünyanın geri kalanını gizleyen yüksek dağların arasındaki bu vadide. çünkü güzellik ve mutluluğa has olan özelliğe. oysa onları . iki dağ arasındaki küçük bir garda durdu. tatmış olduğumuz zevklerin bir tür ortalamasını alarak oluşturduğumuz bir kalıp koyarız. donuk bazı soyut imgeler olmaktan öteye gidemezler. tren. Manzara engebeli. Koyağın dibinde. Vagonlar boyunca yürüyerek. o güne kadar tanımış olduklarımızdan farklı. güzelliğin ve mutluluğun bilincine her varışımızda içimizde canlanan yaşama arzusunu hissettim.devamlı bir tablo elde edebilmek için bir pencereden ötekine koşup duruyordum. gara doğru. Hayat hakkında kötümser bir hüküm verir ve doğru bir hüküm olduğuna inanırız. yeni bir şey olma özelliğine sahip değildirler. gökyüzünden daha pembeydi. Bu kızın karşısında. pencerelerin hizasında akan suya gömülmüş bir tek bekçi kulübesi görünüyordu. hoşlanmış olduğumuz çeşitli yüzlerin. Roussainville korularında tek başıma dolaştığım sıralarda karşıma çıkmasını o kadar istediğim köylü kızından da çok. doğan güneşin eğik ışınlarıyla aydınlanan patikadan. elinde bir süt güğümüyle geliyordu. kısacık bir süre duran bu frenlerdeki insanlardan başka kimseyi görmüyor olmalıydı bu kız. bu insan. Güzellikle mutluluğun bireysel olduğunu daima unutur ve zihnimizde onların yerine. çünkü mutluluk ve güzelliği de hesaba kattığımız kanısındayızdır.

Ama burada da. tahmin edilemezdir. bir bütün olarak karşısında durmasından faydalanıyordu. Biraz önceki bıkkın aydın. çünkü o zaten bu toplamın dışındadır. ne yapılacağını bilen ve onlara ihtiyacı olmayan alışkanlığa güvendiklerinden. hemen belirli bir mutluluğun hazzını tattırdı bana (mutluluğun hazzını tatmanın tek yoludur bu ve her zaman kendine hastır). sıkıntıyla esnemeye başlar. bu toplamı tamamen özümsemiş olmak. çünkü okuduğu bütün güzel kitapların bir tür bileşimini hayal eder. iştahtan. canlı hazlar tatmaya hazır olan benliğimin. zihnimin tek başımayken çizdiği güzellik kalıplarından farklı olduğundan. Genellikle benliğimiz asgariye indirilmiş durumda yaşarız. yerleşik alışkanlığım ortalıkta görünmediğinden. ikisinden de bir nebze olsun iz taşımayan sentezler koymuşuzdur onların yerine. oysa güzel bir kitap özeldir. hepsi dalgalar gibi hep birlikte alışılmadık bir düzeye yükselerek gayretkeşlik içinde birbirleriyle yarışmaktaydılar. büyük ölçüde Alışkanlığın anlık kesintisi iş başındaydı. Aynı şekilde. İşte bu yüzden. bu güzel kız. Ama o yolculuk sabahı. bütün melekelerim koşup onun yerini almıştı. yer ve saatteki değişiklik. Sütçü kız. nefes almaktan. bir aydına yeni bir "güzel kitap"tan söz edildiğinde. en aşağılığından en soylusuna. melekelerimin varlığını vazgeçilmez kılmıştı. tasvir ettiği gerçekliğe ilgi duyar. beni bu kızın diğer kadınlara benzemediğine . uykudadırlar. melekelerimizin çoğu.hesaba katmamış. Bu yerlerin vahşi büyüsü. Erkenci olmayan. bu yeni eserle tanışır tanışmaz. kendinden önceki şaheserlerin toplamından oluşmaz. oracıkta. bu yeni şaheserin özünü bulmaya katiyen yetmez. hayatımın rutininin kesintiye uğramış olması. onun yanında yaşamakla gerçekleşecek bir mutluluktu bu. kan dolaşımından duyarlılığa ve hayal gücüne.

giderek büyüyen yüzünden gözlerimi ayıramıyordum. ama görevliler kapıları kapattığı için.inandırarak onun büyüsünü artırıyor muydu bilmem. ama kız. kız bu coşkunlukla o kadar iç içeydi ki. her şeyden önce. yanı başınıza kadar gelen. hayat bana çok güzel gelirdi. giderek yaklaşan. düşüncelerinde bir yerim olsaydı. onu tekrar görme isteğim. (bir telin daha fazla gerilmesinin. Beni fark etmesini istiyordum. beni bilinmeyen ve çok daha ilginç bir dünyaya oyuncu olarak sokmasıydı. Her şeyden çok. o yerlerin büyüsünü artırıyordu. Hayatımın her saatini onunla geçirebilseydim. Bana sütlü kahve vermesi için işaret ettim kendisine. bu heyecanın tamamen sönüp gitmesine izin vermemek. Geri döndü. günün ilk saatlerinin güzelliklerini öğretirdi. onun gardan çıkıp patikaya yürüdüğünü gördüm. altını ve kırmızısıyla gözlerinizi kamaştıran bir güneş gibiydi. tren hızlanırken hâlâ görebildiğim bu güzel kız. şafaktan uzaklaşıyordum.) bu heyecanın gördüklerime başka bir renk katması. Upuzun boyunun tepesinde yüzü öyle yaldızlı ve pembeydi ki. Delici bakışlarım bana dikti. bir sinirin daha hızlı titreşmesinin farklı bir ses veya farklı bir renk yaratması gibi. Bu kız bana köy hayatının. ister aksine. onun yanında bulunmaktan aldığım zevkin büyük bölümünü oluşturmuş olsun. trene giderken ona eşlik ederek hep yanında olabilseydim. her durumda. artık ortalık apaydınlıktı. benim bildiğim hayattan başka bir hayatın parçası . ineğe. ışıklı bir vitrayın ardından görünür gibiydi. kendine yakından bakılmasına izin veren. Sebebi de bu heyecan halinin hoşuma gitmesi değildi sadece. Görmedi. beni tanıdığını hissetseydim. bilmeden de olsa o heyecana katılmış olan varlıktan temelli ayrılmamak gibi manevi bir istekti. tren yola koyuldu. dereye. Coşkunluğum ister bu kızdan kaynaklanmış. seslendim.

zihnimiz onu gelecekte hayal etmeyi yeğler. Fakat heyhat! Her an hızlanarak gitmekte olduğum öteki hayatta. duygunun özü hakkında bize bir bilgi vermez. Bourges. Bu isimlerin bu dar anlamını o kadar sık kullanırız ki. etkin. önümdeki hayatı kabul etmeye boyun eğiyorsam. benim bildiğim hayattan bir şeritle ayrılmıştı. bir gün aynı trene binip aynı garda durma planları yaptığım için eğiyordum. bir kalıp gibi. Beauvais gibi bazı şehir isimleri. o zaman her sabah gelip bu köylü kızından sütlü kahve alabilirdim. zihnimizin çıkarcı. Vezelay. Öte yandan. bu duyguyu düşünmeye devam etmek de istediğimizden. genel ve tarafsız bir şekilde derinleştirmek için gereken çabadan kaçmaya her an hazırdır. ismin dar anlamı. bu küçük istasyonun yanında yaşamam yeterliydi. kendimden temelli vazgeçmek gibiydi. merkezkaç mizacını beslemesiydi. bu isme şehir fikrini (hiç görmediğimiz şehrin fikrini) de sokmak istediğimiz zaman. sonunda . o. o andan itibaren. Hiç değilse bu hayata bağlı olduğumu hissetmenin zevkini tadabilmek için. Oysa Balbec ismini bir tren . orada nesnelerin uyandırdığı duyumlar farklıydı ve o sırada o hayattan uzaklaşmak. bu projenin bir yararı da. mekanik. bu duyguyu tekrar yaratabilecek olan koşulları ustalıkla hazırlar. tembel. şehrin en büyük kilisesini de tanımlayan birer kısaltma gibidir. ama onu kendi içimizde tekrar yaratma zahmetinden bizi kurtarır ve tekrar dışarıdan bize gelmesini ummamıza imkân verir. çünkü zihnimiz. bu ise.gibiydi. pratik.bu dar anlam. yaşadığımız hoş bir duyguyu kendi kendine. Chartres.henüz tanımadığımız bir şehir söz konusuysa . ismi bir bütün olarak şekillendirir. hiçbir zaman olmayacaktı. aynı oymaları şehrin tamamına uygular ve aynı tarzda adeta büyük bir katedral çıkarır ortaya.

çatılarına hiçbir gemi direği karışmayan evlerin arasında. iki tramvay hattının kavşağındaki bir meydanda yükselmekteydi. adeta beni ağırlamak üzere Madonna'nın iki tarafına sıralanmış bekleyen Havarileri tanıyınca. nefin ve kulelerin taşlan. sadece kiliseyi ve denizi görmek istediğimden. Ama benim bu yüzden vitrayların dibine kadar uzandığını zannettiğim deniz. Eski Balbec. Evet. . tepesinde sağanakların biriktiği. Garı ve gara açılan bulvarı hızla geçtim. yaldızlı harflerle yazılmış "Bilardo" kelimesi okunmaktaydı. derin giriş sundurmasının önünde. gerçekten de dalgaların dövdüğü falezlerden çıkarılmıştı. çan kulesi. adeta evlerin bacalarını kaplayan ışığın.ilgi alanıma Cafe'yle.istasyonunda. bir tesadüf hissi veriyordu. karşısındaki Cafe'nin üzerinde. Balbec-Kasaba. kumsalı sordum. tek başına yükseliyordu. ne de liman. ne demek istediğimi anlamıyorlardı. İyi yürekli. Ama Trocadero Müzesi'nde kopyalarını gördüğüm. neredeyse İran üslubunda yazılı olarak gördüm. büfenin üzerinde. gökyüzündeki yumuşak ve şişkin kubbesi. balıkçılar. hep kabaran dalgaların son köpükleriyle yıkandığım hayal ettiğim çan kulesi. mucizeler yaratan İsa'yı denizde bulmuşlardı. ne sahildi. Kilise de. ağızda eriyiverecek kabuğunu olgunlaştırdığı bir meyve. yirmi kilometre mesafede. Balbec-Sahil'deydi. . mavi bir tabelada beyaz harflerle. artık heykellerin ebedî anlamından başka bir şey düşünmek istemedim. kuşların döndüğü sarp bir Normandiya falezi olduğunu okuduğum için. yani benim bulunduğum yer. kubbenin yanındaki çan kulesi. yaldızlı. yol sorduğum adamla ve döneceğim garla birlikte girerek . birkaç metre ötemdeki kilisenin bir vitrayında tasvir edilen efsaneye göre. pembe. bu öğleden sonranın bir ürünüydü sanki.geri kalan her şeyle bir bütün oluşturuyor.

bu taşın . Oysa bu. diğer yarısı da Tasarruf Sandığı bürosuna vuruyordu. Kendi kendime." Belki bir yandan da daha küçük bir şeydi. kilisenin kendisi. resimleri tehdit edebilecek değişimlerin erişemeyeceği. bir seçim afişiyle bastonumun ucunun rakip olduğu bir yer işgal etmekteydi.yakında. birkaç saat sonra." diyordum. gördüğüm röprodüksiyonların ötesine taşımış. binlerce kez yonttuğu heykeli. Nasıl ki genç bir erkek. onlar yok olsa da el değmeden kalacağı. "Kilisenin şanını bilir gibi görünen bu meydan. gösteremediğine hayıflandığı bilgi veya cesaret birikimiyle kıyasladığında. o da. sınav veya düello günü sorulan soruyu veya attığı mermiyi. Ayrıntı'nın zorbalığına boyun eğmişti. etraflarında dönmedikçe değişmediği fark ediliyordu. hoşgeldin der gibi ilerliyorlardı sanki. pastane mutfağının kokularına teslim olmuş. heykelin kendisi. Cafe'nin ve tramvay durağının bakışlarından kaçması imkânsızdı. meydana çakılıydı. batan güneşin ışınlarının yarısı çehresine vuruyordu . Madonna'sının dökme kalıplarıydı. "İşte burası. güzel bir günde Aleluya diye ilahi söyleyerek. bir kredi kuruluşunun şubesiyle birlikte. sokak lambasının aydınlığı vuracaktı -. sadece bu kilisenin fotoğraflan ve sundurmanın meşhur Havarilerinin. şimdi kendi taştan görünümüne indirgenmiş olarak karşısında bulunca şaşırmışta. pek küçük bulursa. o kadar ki. Ama ifadelerinin. kolumu uzatsam erişeceğim bir mesafede. bir ölününki kadar sabit olduğu. evrensel değerini koruduğu bir yere yerleştirmiş olan zihnim de. yumuşak çehreleri ve kambur sırtlarıyla. anayolun bitiminden ayrılması. idealliğini. sundurmanın Madonna'sını.yassı. Balbec Kilisesi bu. dünya yüzünde Balbec Kilisesi'ne sahip tek meydan. Bugüne kadar gördüklerim. tek olan asılları: bu çok daha büyük bir şey.

hafifçe aralamıştım. o güne kadar o isimde yaşayan bütün imgeleri kovmuşlar. 29 perte: inci. meydandan geçenler ve Tasarruf Sandığı bürosu. be nim tedbirsizce açtığım gedikten yararlanan bir tramvay. ama Balbec'e girdiğim anda. bakmayı bilmeyişime yüklüyor. adeta sımsıkı kapalı tutulması gereken bir ismi. oraya kendisini seyretmeye gelmiş bütün hayranlarına gösterecekti. Balbec hakkında okuduklarımı. bir cafe. içinde bulunduğum tatsız ruh haline. o ana kadar genel bir mevcudiyet ve elle tutulmaz bir güzellik atfettiğim meşhur Madonna. Ouimperle'nin29 serin şırıltılarına dalacak. belki yakında. sıkışmış gaz kuvvetiyle. Siena kadar güzeldir. . bir inci yağmurunun ortasına dalar gibi. boyunu ölçebileceğim. Balbec Madonna'sı. Pont-Aven'ı sarmalayan yeşil-pembe yansımaların içinden geçecektim. karşı konulmaz biçimde itilerek hecelerin içine tıkışmışlardı. hep birlikte Balbec-Sahil'e gitmek üzere büyükannem ve Françoise'la buluşacağım gara dönmem gerekiyordu. taştan bir ihtiyarcığa dönüşmüştü. Vakit ilerliyordu. yorgunluğuma. adımın harflerini söküp atamayacak." Hayal kırıklığımı gündelik kaygılara. komşu evlerle aynı ise bulanmış bedeninden tebeşirimin izlerini. Swann'ın söylediklerini hatırlıyordum: "Harikuladedir. asıl (ki maalesef tek anlamına da geliyordu) olanı. kırışıklarını sayabileceğim. kilisenin kendisi de.üzerine ismimi yazmak istesem. üzerlerine tekrar kapanan hecelerin içinde şimdi İran üslubundaki kilisenin sundurmasını çerçevelemekteydiler ve artık hep orada kalacaklardı. onca zaman görmeyi arzuladığım bu ölümsüz sa nat eseri de. benim için henüz el değmemiş başka şehirler olduğunu düşünerek avunmaya çalışıyordum. dıştan gelen bir basınçla.

yanlış yöne doğru yola çıkarmıştı. gülümsemesi öyle aydınlanmıştı ki. onunla tanışırken. Saint-Mars-le. Balbec nasıldı?" Hissettiğimi tahmin ettiği müthiş mutluluğun umuduyla. Maineville) bile bana tuhaf geliyordu. Müdürün gözümde canlanan hayali kesinlikle kurumlu/ama çizgileri çok belirsizdi. Pont-â-Couleuvre. somut olarak çok sayıda aynı notadan . Batan güneşin geçici ışığıyla ve öğleden sonranın devam eden sıcağıyla dolu vagona girip (ne yazık ki ışık. daha saygın birisinin olmasını isterdim. Gombray'ye yakın bazı yerlerle bir bağlantı kurardım. ama yalnız buldum. halbuki bir kitapta okusam. büyükannem sordu: "Ee. giderek daha az meşgul etmekteydi beni. Küçük tren ikide birde Balbec-Sahil'den önceki istasyonlardan birinde duruyordu. bu istasyonların isimleri (Incarville. sıcağın bü yükannemi ne kadar yorduğunu yüzünde açıkça görmeme izin veriyordu) oturduğum anda. yanımda. Marcouville.Vieux. Arambouville. mutlaka indirim isteyecek olan büyükannemin yerine. Bir saatten fazla sürecek olan bu yolun sonunda. Hermonville. Zaten zihnimin bulmaya çalıştığı izlenim. çünkü büyükannem bütün hazırlıklar önceden tamamlansın diye Françoise'ı önden göndermeyi akıl etmiş. vücudumun alışmak zorunda kalacağı yer yaklaştıkça. Ama bir müzisyenin kulağında. Doville. Balbec'teki otelin müdürünü hayal etmeye çalışıyordum. hiç aklından bile geçmediği halde. şu anda kendisi için ben mevcut değildim. fakat yanlış bilgi verdiğinden. hayal kırıklığımı bir anda itiraf etme cesaretini bulamadım. Françoise o anda. hızla Nantes'a doğru yol almaktaydı ve belki de Bordeaux'da uyanacaktı.Bizi Balbec-Sahil'e götürecek olan küçük mahalli trende büyükannemi buldum.

basık hasır şapkasıyla benim hiç tanımayacağım bir hayatın gündelik akışını betimleyerek. bunlar bugün bile. tenis sahası ve bazen. sofrada büyükhalamdan o kadar sık duymuştum ki. karşıki evin kumtaşı rengi de karışmıştı. bayrağı şiddetlenen rüzgârda şaklayan bir de gazinodan oluşan bu içi oyulmuş. kaygılı. ville (Kent) kelimesinin üstünden kaçıp gittiği isimler. yeni gelinen bir otel odasındaki kanepe gibi şekilsiz tepelerin eteğinde şimdiden geceye hazırlanan. birkaç villa. bana ötekileri. boş alanlardan ve tuzdan oluşmuş. "salon"da. oyalanan tazısını çağırıp lambası yanan villasına giren bir hanım . hiçbir benzerlik taşımayabilir. hafızamın derinliklerinden bir hava kabarcığı gibi yükselip açığa çıktıklarında. yabancı bakışlarımı. Aynı şekilde. hazin. tedirgin kalbimi acımasızca yaralıyordu. küçümsercesine tanıdık görüntülerle. bu kumdan. şöminedeki odunların.beyaz kasketli tenisçiler. yüzeye varmak için aşmak zorunda oldukları birbirinden farklı ortamların. Roussainville ve Martinville isimlerini katiyen düşündürmüyordu. aralarında . kendilerine has. ama alışılmış dış görünümleriyle gösteriyor . büyükannem. Balbec Grand-Hötel'in lobisinde mermer taklidi. Uzaktaki denize bir kum tepesinin üstünden bakan veya çiğ yeşil. küçük istasyonlar. esrarengiz bir büyü edinmişlerdi. bana ilk defa insanlarını gösteriyor. katmanların içinde bile özelliklerini korurlar. devasa merdivenin karşısında ıstırabım iyice arttı. bunun içine belki reçellerin tadı. Bergotte'un bir kitabının sayfalarının kokusu. bu isimleriyse.ve bu tuhaf bir biçimde olağan. ılgın ağaçlarıyla güllerinin yanında oturan istasyon şefi.oluşan iki motif. aşırı havadar. hemen orada. armoni ve orkestralama tonları farklıysa.

Ya! Benim küçük bütçem için aşırı yüksek. müdürle "şartları" tartışıyordu. ötekinde uzaklardaki köklerinden ve kozmopolit çocukluğundan kaynaklanan değişik aksanların bıraktığı) yara izleriyle dolu. maroken bir tabakadan kırmızı ve altın şeritli bir puro çıkarmak (maalesef bu avantajlardan hiçbirisine sahip değildim) gibi belirtilerdi. Ticari konuşmalarını. sosyetik smokinli. daha doğrusu kendi deyişiyle "yirmi beş Louis altınını "hatırı sayılır" bulan insanları müthiş aşağılıyor. yüzü ve sesi (birinde çok sayıda çıbanın. fiyatlarınız nasıl?. insan sarrafı bakışlı. küçümsemesini artırmak gibi bir kaygısı olmadan. Müdürün kendisini başında şapkasıyla. yapay bir tonlamayla. "dolmuş" geldiğinde genellikle soylu beyleri pinti. golf pantolon. itibarı katiyen azaltmazdı. onun nazarında sosyal konumun yüksek olduğunu gösteren. yalnız." derken. seçme ama ters anlamlı deyimlerle süslüyordu. ben bir kanepede oturmuş . Evet. Müdürün dikkat ettiği tek şey. sosyal konumdu. Grand-Hotel'e layık olmayan bir paryalar soyuna ait kişiler olarak görüyordu. otel hırsızlarını soylu beyefendi zanneden. beli oturan ceket giymek. hacıyatmaz gibi bir adamdı! Herhalde kendi maaşının ayda beş yüz frankı bulmadığını unutarak beş yüz frankı. bir yandan ıslık çalarak dinlemesine hiç aldırmayan büyükannem. bu lüks otelde bile.. daha doğrusu. aşırı bir ücret ödemedikleri halde müdürden saygı gören kişiler vardı. Cimrilik.yaşayacağımız yabancıların düşmanlığını. cimrilikten paraya kıyamadıklarına müdürün inanmış olması gerekiyordu.. müdür. onları. bunların yoksulluktan değil. "Pekala. mesela lobiye girerken şapkasını çıkarmamak. çünkü cimrilik bir kötü huydur ve dolayısıyla bütün sosyal konumlarda kendisine rastlanabilir.

Bu sırada. sahte mermerden basamakları tırmanıp kendi yuvalarına giden bütün bu insanların alışkın tavırlarını görmek. o da itiraz etmeden. vücudumun yaralandıklarında içe kapanarak ölü taklidi yapan hayvanlarınki gibi duyarsızlaşmış olan . biraz ötede. aynı anda. kanımca Paris'e dönmek zorunda kalacağımızı söylemiştim. kapalı bir camekânın ardında.yüzeyinde kendimden. büyükannemin bende yaratacağı dehşeti mi düşündüğüme bağlı. "resepsiyon şefi" unvanını taşıyan beyler. bana sertçe. bu bakışlara fırlattım). Aiakos ve Rhadamanthys'in bakışlarıyla baktılar (çıplak ruhumu. canlı hiçbir şey bırakmamaya gayret ediyordum. hiçbir şeyin kendisini korumadığı bir bilinmezliğe savurur gibi.bekliyor. bu tür duygular konusundaki kayıtsızlığıyla bana o salona girmemi emredecek olsa. kalsak da lazım olacak ufak tefek alışverişler için dışarıya çıkmıştı (daha sonra hepsinin bana alınmış şeyler olduğunu öğrendim. mutlak yabancılığımı daha da hissedilir hale getiriyordu. belki de "resepsiyon" sanatında pek beceri kazanmamış. ebedî düşüncelerde kaybolmaya çalışıyor. Yalnızlık duygum birazdan daha da arttı. orada rahat rahat okumaya hakkı olan seçkinlerin mutluluğunu mu. ihtiyaç duyabileceğim kimi eşyalar Françoise'ın . dönsek de. Dante'nin sırasıyla Cennet'e ve Cehennem'e atfettiği renkleri kullanmam gerekirdi. hiçbir alışkanlığım olmayan bu mekânda fazla ıstırap çekmemek için benliğimin derinliklerine sığmıyor. bu salonu tarif edebilmek için. bir okuma salonunda oturan insanlar vardı. Büyükanneme iyi olmadığımı itiraf etmiş.olarak. Minos. tüylü şapkasıyla içeri girip "mektup var mı" diye soran genç züppenin. müdürün saygıyla selamlayıp peşindeki küçük köpekle şakalaştığı şık hanımın.

abartılı da olsa. "Moda Hazretleri'nin ziyaretleri"ne de başvuruyordu. evcil. Büyükanneme olan ihtiyacım. müdavimlerin dondurma aldığı pastane açıktı hâlâ. müdürün kendisi gelip bir düğmeye bastı: Henüz tanımadığım. çalışkan ve tutsak bir sincabın . ayrıca otelin. Cesareti kırılmış olmalıydı. bu yorgunluğa katlanamadığıma göre hiçbir seyahatin bana yaramayacağını düşünüyordu herhalde. onu hayal kırıklığına uğratmış olduğum endişesiyle daha da artmıştı. berber dükkânı ve Duguay-Trouin heykelinin karşısında. broşür bu müşterileri Balbec Grand-Hotel'e getirtmek için "leziz sofrası" ve "Casino'nun bahçelerinin periler âlemini andıran görüntüsü"nün yanı sıra. Şunu da kabul etmek gerekir ki. bir Normandiya kilisesinin kubbe fenerinin olacağı yere. aslında bir işkence mekânı demek olan yeni bir yaşama mekânı. Dünyada benden bu kadar farklı insanlar olmasına hayret etmekteydim. Heykel bana aşağı yukarı. çünkü şehirdeki bu gezintiyi otel müdürü bana bir eğlence olarak tavsiye etmişti. "lift" (asansörcü) adını verdikleri (ve otelin en yüksek noktasına. görgü sahibi hiç kimsenin maruz kalmak istemeyeceği 'rüküş' damgasını yer mutlaka" deniyordu. derginin ortasında bu heykelin resmini gören hastaya verdiği kadar bir zevk verdi. camekânının ardındaki bir fotoğrafçı veya özel bölmesindeki bir orgcu gibi yerleşmiş olan) bir şahsiyet. "Majestelerine karşı gelen herkes. koca bir müşteri topluluğunun zevklerine hitap eden broşürüne bakılır sa. bazı insanlara "zevk ve mutluluk merkezi" gibi gelebiliyordu. bir cerrahın bekleme odasında bir "resimli dergi"yi karıştırırken. bir aşağı bir yukarı yürüdüm.yanındaydı çünkü). ben de bu sırada dışarı çıkıp kalabalık yüzünden bir ev içi kadar sıcak olan sokaklarda. Dönüp onu otelde beklemeye karar verdim.

Ama bu ruhun içinde. Bu bitmez tükenmez çıkış sırasında. . belki sözlerime şaşırdığından. belki de müdürün talimatları uyarınca. biz tanımadan önce ve tanıdıktan sonra. belki zihin tembelliğinden. bir insanın. çalgısının düğmelerini çekmeye. yelpaze gibi açılıyordu. tuşlarına basmaya devam eden genç orgcuyla konuşmaya başladım. önemsiz biri bile olsa. bize göre konumunda meydana gelen değişikliktir. sanatı konusunda bir merak sergilemekle kalmayıp hayranlığımı da itiraf ettim. bu şiirsellikten uzak alacakaranlığın sırrını sessizlik içinde geçmenin ölümcül sıkıntısını dağıtabilmek için. Hizmetçinin alacakaranlıkta seçilmeyen çehresine. ona bunca zahmet verdiğim için özür diledim. Ben akşamüzeri Balbec'ten o küçük trene binen kişiydim hâlâ. aynı ruhu taşıyordum.çevikliğiyle bana doğru inmeye koyuldu. en tutkulu hayallerimin maskesini yapıştırıyor. dar bir merdivenin iki yanında. Bu kadar yer kapladığım. ama bana çevrili gözlerinde kendi hiçliğimin dehşetini okuyordum. Sonra yine bir sütun boyunca kayarak. Dışımızdaki şeylerin gerçekliğini bize belki de en çok hissettiren şey. belki terbiye icabı. Bir katta. belki tehlike korkusuyla. Ama o hiç cevap vermedi. belki bulunduğu yere saygısından. seyahatimin sorumlusu ve esaretime yoldaş olan. bu ticari tapınağın kubbesine doğru beni peşinden sürükledi. her katta birer tane olan tuvalet pencerelerinin oluşturduğu tek bir dikey sıra camdan başka bir yerden ışık almayan. belki dikkatini işine verdiğinden. elinde bir yastıkla bir oda hizmetçisinin geçtiği karanlık koridorlar. belki kulakları ağır işittiğinden. virtüoza iltifat etmek amacıyla. sanatının icrasında kendisine rahatsızlık verip vermediğimi sordum.

seçkin sandığı ifadeler kullanırdı) yüzündeki çıban izleri. yatmak istiyordum. oteli ve personelini hayal etme imkânsızlığıyla birlikte varacağım anın belirsiz ve korkulu beklentisinin de bulunduğu yerde. Yorgunluktan ölüyordum. inkâr edilmeleri. asansörcüyü çağırmak için yaptığı hareket.nün kendisi.daima yanlış olduğunu fark etmediği. ama ne faydası olacaktı? Her birimiz için. ne de oturabildiği kafeste olduğu kadar kısıtlı ve rahatsız bir konumda tutacaktı. ama kendi deyimiyle "Rumen kökünden" idi . maddi bedenimiz olmasa bile bedenimizin bilinci olan duyumlar bütününü. güneşi arkasında görünce saatler geçmiş olduğunu fark eden bir yolcu gibiydim. beni tanımayan eşyalarla doluydu. (olan şey kendi başına ne kadar önemsiz de olsa) benim dışımda bir şeylerin olduğunu kanıtlıyordu. asansörcü. kozmopolit müdürün (aslında Monaco vatandaşlığına geçmişti. Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir. Grand-Hotel denen bu Pandora kutusundan çıkmış bir dizi kukla bulunmaktaydı. şimdi. Balbec'teki odamda (sadece ismen benimdi) bana yer yoktu. Hiç değilse yatağa birazcık uzanmak isterdim. savunmada tutmaya bedenimi mecbur etmek suretiyle görmemi. bütün duyularımı (bacaklarımı uzatsam bile).saat altıda. ama ihtiyacım olan eşyaların hiçbiri yoktu. ateşim vardı. onlara fırlattığım güvensiz bakışı bana iade ettiler ve varlığıma hiç aldırmadan. yerlerinden oynatılmaları imkânsızdı ve gerçekleşmiş olan her şey gibi kısırlaştırıcıydılar. alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar. işitmemi. o yatakta dinlendirmem mümkün değildi. gezisinin başında güneş önündeyken. Kardinal La Balue'nün ne ayakta durabildiği. Ama hiç değilse benim karışmadığım bu değişiklik. müdürü. çevresindeki yabancı eşyalar. kendi . algılarını sürekli nöbette.

O sırada büyükannem içeri girdi ve içine . kendi benliğimin genişlemesi oldukları için. tıpkı kendi gözbebeklerim gibi. telaşlı burun çekişleriyle saldırıya direniyordum. etrafımı çeviren düşmanlarca tehdit edilen. beni öyle tedirgin ediyordu ki. benim kendi organlarımın birer ilavesi. bilinmeyen bir dilde konuşuyor. ölmek istiyordum. durmadan otelin en tepesinde yer alan. ama onlardan da çok. ayaklı bir ayna. herhalde benim için kırıcı olacak şeyler söylüyordu.varlıklarının gündelik düzenini bozduğumu gösterdiler. söylediklerini cevap vermeden. kemiklerine kadar yüksek ateşin istilasındaki vücudumdan başka vücudum olmadığına göre.evdeki saatimi sadece haftada birkaç saniye. saldırısını son siperlerime kadar ilerletiyordu. binbir zahmetle. o ayna gitmeden benim gevşememin söz konusu olamayacağım hissediyordum. vetiver kokusu neredeyse benliğimin içine giriyor. yalnızdım. ama üçüncü bir kişinin görüntüsünün kendilerini rahatsız ettiğini belirtmek için omuz silken insanların tavrıyla dinliyorlardı. camlı kitaplıkların varlığı. Duvar saati . bir odam olmadığına göre. Guise Dükü'nün katline ve daha sonra da Cook acentasının bir rehberi eşliğindeki turistlerin ziyaretine uygun -ama uyumama kesinlikle uygun olmayanbir hava veriyordu.bir saniye bile ara vermeden. büyükannemin benim için seçmiş olduğu bu belvedere'nin aşırı yüksek tavanına çeviriyordum. küçük. Artık bir dünyam. Perdeler bu yüksek tavanlı odaya neredeyse tarihî. rahatsız etmediği bakışlarımı. Duvarlar boyunca uzanan. çünkü ağır mor perdeler. gereksiz ve aralıksız karşılıklarla. ancak derin bir tefekkürden çıktığımda duyduğum halde . görme ve işitmenin gerçekleştiği bölgeden de daha mahrem olan koku alma bölgesinde bile. Paris'teki odamın eşyalarının. odayı enlemesine kesen büyük.

şahıs değiştirmeden geçerdi. kaygılarım. Ayna karşısında kravatını bağlamaya çalışan. . kendi yaşama isteğimizin yükünü kendimize saklarız. oysa büyükannemle birlikte olduğumda bilirdim ki. iradem. daha da muazzam bir merhamet tarafından kucaklanacaktır. ama kravatın gördüğü ucunun. Büyükannem. süt emen bir bebeğin kıpırtısızlığını. nöbetçi gömleği. bilirdim ki. onlara verdiğimiz değer ve borçlu olduğumuz minnet. bize bakmak. hizmetkâr. ciddiyetini. çünkü benim zihnimden onunkine. evde birimiz hasta olduğunda daima giydiği pamuklu sabahlığı giymişti (daha rahat ettiği için giydiğini söylerdi. onlar için bir başkası olduğumuz izlenimini. iyi yürekliliği. yayılabileceği sonsuz mekânlar açıldı. rahibelerin bakımı. alnına yapışmışken. bedenin görünüşüne aldanarak kendimi büyükannemin kollarına attım ve sanki bu yolla bana açtığı muazzam kalbe ulaşabilirmişim gibi. elini götürdüğü tarafta olmadığını anlamayan bir insan veya yerde bir böceğin dans eden gölgesini kovalayan bir köpek gibi. kendi düşüncelerimizin. çünkü her yaptığına bencilce bir dürtü atfederdi). o kadar sağaltıcı. besleyici bir şeyler çekip alıyordum ki ondan. bana ait olan her şey. düşüncelerim. hiçbir sapmaya uğramadan onda devam ederdi. rahibe cüppesiydi. yalnızlık duygumuzu artırır.kapanmış kalbimin önünde. Ne var ki. büyükannemde. ruhları doğrudan göremediğimiz bu dünyada. dudaklarımı yüzüne yapıştırdım. sakin oburluğunu sergiliyordum. gece başımızda beklemek için giydiği sabahlıktı bu. benim hayatımı koruma ve geliştirme isteğinden (bendekinden daha başka şekilde güçlü olan isteğinden) destek bulacaktı. ortam değiştirmeden. içimde ne kadar büyük bir keder olursa olsun. Ağzım bu şekilde yanaklarına.

benim de tekrarlamaya cesaret edemeyeceğim bir işareti beklemeye devam etmesini de istemiyordum." Gerçekten de o gece duvara üç kere vurdum . ona engel olmak. güzel bir bulut gibi şekillenmiş. be nim yorgun uzuvlarımın bir anlık hareketsizliğinde. "Lütfen. ilkinde seçemediği. avuçlarımla neredeyse kır düşmemiş güzel saçlarını okşarken.Sonra hiç bıkmadan. kutsallaşıyordu ki. "Büyükanneni bu zevkten mahrum etme. bu şefkatle öyle yüceliyor. ayakkabılarımı çıkarmama yardım etmek istediğini görünce. ardında şefkatin ışıldadığı hissedilen geniş yüzünü seyretmeye koyuldum. Beni bir sıkıntıdan kurtaracak her sıkıntıdan öyle bir zevk alıyordu. sükûnetinde öyle bir tat buluyordu ki. yatmama. yatağım seninkiyle sırt sırta. hafif ama belirgin üç küçük vuruşu göze alıyordum. Daha ben vuruşlarımı yeni tamamlamışken. çünkü büyükannem erkenden süt vermek istiyordu bana. Şimdi yatınca hemen dene bakalım. yumuşaktım. kendim soyunmak için bir hamle yaptığımda. rahat duyulacak mı. temkinli. sakin. Ayrıca bir şeye ihtiyacın olursa duvara vurmaya sakın çekinme." dedi. çünkü yanılmış olmam ve onun uyuyor olması durumunda uykusunu bölmekten çekinmeme rağmen. Ben de onun uyandığını duyduğum zaman . farklı tonda. rahatsızlandığımda. aradaki bölme çok ince.bir hafta sonra. birkaç gün boyunca her sabah tekrarladım bu üç vuruşu. sakin bir otoriteyle yüklü üç vuruş işitiyordum. iyi yüreğini okşarmışım gibi saygılı. Büyükannemin duyularını.beklemesin ve sonra hemen tekrar uyuyabilsin diye çekingen. ceketimin ve botlarımın ilk düğ melerine giden ellerimi yalvaran bir bakışla durdurdu. daha anlaşılır olsun diye . bu anlamda hâlâ onun denebilecek ne varsa. birazını bile olsa hâlâ almaya devam eden ne varsa. büyükannemin diri.

Bir süredir karar veremediğini. şöyle diyordu adeta: "Telaşlanma. benim üç vuruşumun ritmik diyaloğuyla açılır. birazdan oradayım" ve kısa bir süre sonra büyükannem geliyordu. henüz uykudaki şehri uyandırmamak için sessizce çalışan. sadece ikimize ait olan bu küçük hayat parçasını gün içinde Françoise'ın veya yabancıların yanında zevkle hatırlar. sadece bana gösterilen bir sevgi belirtisinin gururuyla konuşurdum. zavallıcık. yatakta kıpırdadığını. pencereye kadar zahmet etmeme gerek olmadığını. günün ilk ayininin başındaki." Büyükannem panjurları aralardı. Dünyada bu kadar şaşkın. edinilmiş bir bilginin değil. otelin çıkıntılı ek bölümünde. gülüyor ve şöyle diyordu: "Benim zavallı 'küçük kurt'umun vuruşlarını başkasıyla karıştıracağım ha! Büyükannen bin vuruş arasından tanır onları. şehrin kıpırtısızlığında daha da çevik görünen erkenci bir kiremit ustası gibi. duydum. denizin üzerinde sis olduğunu. sevgi ve neşenin nüfuz ettiği ince bölme bir ahenk kazanıp maddeden . sabah altıda nasıl koyu bir sis olduğundan söz ederken. bütün bunlar. oyunlar yaptığını duyuyordum zaten. Beni duymamış ya da bir komşunun vurduğunu zannetmiş olmasından korktuğumu söylüyordum kendisine. Büyükannem bana saati. işine erken başlayan. bir tanedir o. bu kadar hummalı. güneş şimdiden damların üzerine yerleşmiş olurdu. bir senfoni gibi.bir daha tekrarlanıyordu. sesi duyulan arabanın ne arabası olduğunu söylerdi. beni uyandırma korkusuyla anlaşılmama korkusu arasında kalmış bir vuruş daha var mıdır sanıyorsun? Küçücük bir çıtırtısından bile hemen anlaşılır benim küçük farem. kimsenin katılmadığı dua. önemsiz bir ön oyundu. Bu tatlı sabah dakikaları. fırının açılıp açılmadığını. havanın nasıl olacağını.

büyükannemin ruhunun tamamını ve geleceği vaadini bana iletmeyi bilirdi.birçok insanın duyduğu . karanlık. Oysa mantığım şöyle diyordu: "Ne fark eder ki. kendilerinin olmadığı bir gelecek düşüncesini kafamızda kabullenmemize umutsuzca itiraz edişlerinin en mütevazı. benim için ne hiçlik istiyorlardı. emin olun bir daha dönemezsiniz. onun hiç görmediği şeylerin ve insanların arasında yaşarım. kişiliğimi yanımda götüremeyeceğim bir "sonraki hayat"ı düşünmekte zorlanmamın temelinde de aynı itiraz vardı. dönmek . neredeyse bilinçsiz şeklidir. kusurlarımı. bir müjde sevinci ve müzikal sadakatle. "Ama o zaman kızınızı bir daha göremem. fazlaca ıstırap çektiğim bir gün. annemle babamın bir gün ölecekleri. hatıralarımı. melekler gibi şarkı söyleyerek üç vuruşla karşılık verirdi. şimdiki hayatımızın en iyi yanını oluşturan şeylerin." dediğinde. hayatın mecburiyetlerinin beni Gilberte'ten uzakta yaşamak veya sadece arkadaşlarımı artık görmeyeceğim bir ülkeye temelli yerleşmek zorunda bırakabilecekleri düşüncesinin bana kaç kere yaşattığı dehşetin temelinde bu itiraz vardı. ne de kendilerinin olmadığı bir ebediyet. organik. "Okyanusya'daki harikulade adalara gitmelisiniz." diye cevap vermek isterdim. Ama otele vardığımız o ilk gece. kusurlarım ve kişiliğim. var olmama fikrini kabullenemiyorlar. heyecanla beklenen bu vuruşlar iki kere tekrarlanır. Paris'te evden çıkmadan önce olduğu gibi ıstırap çekmeye başladım. Swann bir daha dönmeyeceğini söylerken. Swann bana.sıyrılır. hatıralarım. büyükannem yanımdan ayrıldıktan sonra. Belki de duyduğum .yabancı bir odada yatma korkusu. madem üzülmeyeceksin? M. Paris'te. kendi ölümümü veya Bergotte'un kitaplarında insanlara vaat ettiği türden.

bu mahrumiyetin acısına ekleneceği düşüncesi. busesin tınısını sevimli kılma. demek ki orada mutlu olacaksın. onlardan ayrı bu hayat hoşumuza gidecektir belki. benliğimiz değişecektir. aksine artıran bir şey daha vardır: bize şu anda daha da zalim gelen bir azabın. onlara olan sevgimiz. dostlarımızın büyüsü olmayacakta.başlangıçta hoşlanmadığımız arkadaşları bize sevdirme. alışkanlığın ağrı kesici etkilerinden kalbimiz de yararlanacaktır. Ayrılık gerçekleştiğinde. sevgilimizin. artık çevremizde bulamayacağımız şey. perdelerin tonunu değiştirme. eski dostlukların unutuluşu üzerine örülür. dönmek istemeyeceğine göre. Tabii ki mekânlarla ve insanlarla yeni dostluklar. kalplerin eğilimini değiştirme görevlerini de yerine getirdiğini biliyordu. ona ilgisiz kalmaktır. unutma vaadini kalbime bir teselli olarak sunuyordu. acımızı bir acı olarak hissetmemek." Mantığım. ama farklı bir benlikle. bugün çok önemli bir yer kapladığı kalbimizden öyle kö künden koparılmış olacaktır ki. Bugün bize en çok mutluluk veren şeyin. saati durdurma görevini üstlenecek olan alışkanlığın . çünkü o zaman. ölüme . hatırasını saklamayacağım insanlardan temelli ayrı olacağım bir hayat fikrine korkmadan bakabileceğimi düşünüyor. ama mantığım da zaten. yüzlere başka bir şekil verme. sadece ailemizin. sevdiklerimizle görüşüp konuşma imkânının elimizden alınacağı bir gelecek korkusunu dağıtmayan.istemeyeceğini söylemeye çalışıyor. ölümün ardından diriliş gelecektir. yani benliğimiz için gerçek bir ölüm olacaktır bu. ama bu vaat aksine kalbimin umutsuzluğunu kudurtmaktan başka işe yaramıyordu. düşüncesi bizi bugün dehşete düşüren. alışkanlığın şimdi bana bu yabancı odayı sevdirme. aynanın yerini. ama o zamana kadar ıstırap çekecektir. Bu azap. evet.

tanıdık ve alçak bir tavana olan ve içimde hâlâ yaşayan dostluğun itirazından başka bir şey değildi. Oysa ertesi sabah! Bir hizmetkâr gelip beni uyandırdı. bu yeni benliği sevecek kadar kendilerini aşamazlar. onların isyanında.bir odanın boyutlarına. yorucu.mahkûm eski benliğimizin unsurlarıysa. ama bu dostluk. Ürken. kısmi. bavulumda ihtiyacım olan eşyaları nafile arayıp onların yerine hiçbir işime yaramayacak şeyleri darmadağın çektiğim sırada. her gece ıstırap çekecekti. isyan etti. kendisine yer olmayan. benliğimizden her an. öğle yemeğinin ve gezintinin keyfini düşünmek. sıcak su getirdi. elle tutulur ve gerçek bir şeklini görmek gerekir. Benimki gibi sinirli bir bünyede (yani aracı görevi yapan sinirlerin işlevlerini yerine getirmedikleri.hayatımızın bütün süresine yayılan. umutsuz. şimdiden gerçekleşmiş bir gelecekle yüz yüze geldiğinde. itiraz eden unsurlar . kendilerini yaralayan şeyden uzaklaşamayan bakışlarım erişilmez tavana her yöneldiğinde. Şüphesiz bu dostluk kaybolup gidecek. bu yabancı ve aşırı yüksek tavanın altında duyduğum kaygılı telaş. sabah tuvaletimi yaptığım.gizli. ölüme karşı direnişin . yerini bir başkası almış olacaktı (o zaman ölüm ve sonra yeni bir hayat.bunlardır işte. atmosferine anlaşılmaz bağlanışlar gibi en silik olanları bile . pencerede ve . ölünceye kadar. benliğin kaybolup gidecek olan en mütevazı unsurlarının bile şikâyetlerinin yolunu kesmedikleri. sayısız ve sancılı şikâyetlerin bilince ulaşmasına izin verdikleri bünyelerde). Alışkanlık adı altında çifte görevlerini yerine getirmiş olacaklardı). ölü dokularının üzerinde yeni hücrelerin çoğalacağı parçalar koparan parçalı ve kesintisiz ölüme karşı. gündelik ve uzun direnişin . bilhassa o ilk gece. aksine bu belirgin. acıklı çığlıklarıyla beni kıvrandırıyordu.

fonda görünen buzullar gibi görüyordum. denizin iniş çıkışlarına yer değiştirten. onları yerleştiren. bir dev gibi yamaçlardan aşağı neşeyle zıplayarak indiği dağlarda) toprağın neminden ziyade ışığın sıvımsı hareketliliğiyle korunan yeşili kadar tatlı bir yeşil renkteki dalgalar. yer yer parlatılmış. Toscana'lı primitiflerin tablolarında. ama ince ve hareketli bir çizginin ayırdığı. yarısaydam zümrüt taşından. kolalı havluyla kurulanmak için nafile çabalar gösterirken. dünyanın geri kalanının ortasında. buğulu. yarısı tamamen gölgede kalan denizi görmek. kumlu bir ovanın. Ondan sonra her sabah yine bu pencereye koştum. bazen o kadar uzaklaşırlar ki. en az fiilen katedilmiş uzun bir yol . bilhassa geldiği ve gözümüzün izlediği yöne göre. tıpkı bir gemi kamarasının lombozlarındaki gibi. çıplak. hemen yanı başımda oluyordu. dans ederek bize doğru gelmeden önce. ardında.muz gibi . muazzam karmaşaya tekrar bir göz atıyordum. sert. biriktirmek üzere açtığı bu gedikte. aslansı bir kaş çatışla güneşin çehresiz bir tebessüm kattığı yamaçlarının çökmesine izin veriyorlardı. dorukları karlı dalgalar. gölgesiz. Alpler’deki çayırların. birbiri ardından tramplenden atlar gibi zıplayan dalgaları seyretmek ne müthiş bir mutluluktu! Elimde otelin adı yazılı.burada baktığım denizin tepeleri. dağlık. sakin bir şiddetle. uzun. uzaklaşmış mı diye bakmak için koşuşu. (güneşin sağa sola yayıldığı. saydam.bütün kitaplık camlarında. gece içinde uyuduğumuz yolcu arabasının penceresine. görmeyi arzu ettiğimiz bir dağ sırası biz uyuduğumuz sırada yaklaşmış mı. Zaten kumsal ve dalgaların. ışığı geçirmek. Işıktaki değişiklik. ikide bir pencereye dönüyor. ışıktır. bu göz kamaştırıcı. mavimsi bir ufukta. Bazen de üstünde güneşin güldüğü yeşil dalgalar. çoğu kez ilk kıvrımlarını ancak çok uzakta.

bir kithara gibi çınlayan sorguçları kalacak olan iki dilbalığının üzerine. birazdan tabaklarımızda kılçıklarının bir tüy gibi kıvrık. düzensizliği iyice artırırdı. karmakarışık yüzeyinde yaptığı harikulade gezintiden serseme dönerek rüzgârdan kaçıp odama sığınırdı. çünkü saydam fakat kapalı pencere. denizin ilk dağ sıraları hizasına kadar aydınlattığında. kumsalı. açık bavula tek tek saçar ve ihtişamıyla.kadar. göğün mavisi pencerenin rengiymiş. güneş bana denizin. Baudelaire'in sözünü ettiği "dalgakıranın üzerinde oturmuş" veya "süs odası"na gömülmüş olduğuma inanarak. bir limonun deri matarasından birkaç altın damlasını yaydığımız sırada . titrek bir çizgi gibi basit ve yüzeysel olan akşam parıltısına hiç benzemeyen . büyük yemek salonunda . bir mekânın konumunu değiştirir. saatlerin serüvenlerle dolu manzarasında en güzel yerlerden geçerek yapılacak. Daha o ilk sabahtan itibaren. büyükanneme işkence gibi geldi. fakat tamamını görmemize de izin veriyordu. Heyhat! Bir saat sonra. ışınlarının izlediği dolambaçlı yolda. sonunda bu dorukların. Sabahları güneş otelin arkasından vurduğunda. isimleri hiçbir coğrafya haritasında geçmeyen. bir camekân gibi bizi sahilden ayırıyor. gökyüzü bir bütün olarak öyle giriyordu ki bu çerçe venin içine. çığların çağıltılı. beyaz bulutları da camdaki kusurlarmış gibi görünüyordu.şu anda . yapılmamış yatağa sereserpe yayılır. bize ulaşma arzusunu da verdiği yeni hedefler çıkarır önümüze. mavi tepelerini gülümseyen parmağıyla işaret eder. uzak. kıpırtısız ve değişken bir yolculuğa davet ediyordu beni. sanki bana denizin bir başka yamacını gösteriyor.öğle yemeği yerken. zenginliklerini ıslak lavaboya. yersiz lüksüyle.altın yaldızlı. acaba onun "denizin üzerinde parlayan güneş"i .bu deniz rüzgârının diriltici soluğunu hissedememek.

süt gibi köpüklü yapıyor. kabarmış denizin ve çiğ ışığın. karşı evlere bakan "salon"dan sade ce görünüşü itibarıyla ayrılmıyordu. Combray'deki. bu güneş denizi mayalandırıyor. Combray'de herkes bizi tanıdığı için kimseye aldırmazdım. bu da büyükannem nazarında bir kusurdu. çıplak yemek salonu. bilinmedik bir villaya dönerlerken veya ellerinde raketleri tenis sahasına gitmek üzere çıkarlarken. benim bir saatliğine açık havanın yararlarından mahrum olmam düşüncesine tahammül edemeyip gizlice bir pencere açtı ve bir anda. yıkılmaz. havuz suyu gibi yeşil bir güneşle dolu. onların bütün hareketlerini. daha çok üzülürdüm. mendirekte yürüyen gençlerle. yemek salonundaki insanlara karşı göstereceği soylu kayıtsızlığa sahip değildim.denizi bir topaz gibi yakan güneş mi diye düşünüyordum. Ama camekân rüzgârı kesiyordu. Sosyetik bir adamın. onca ışığı geçiren geniş camekânın saydamlığında takip ediyordum. beni de gezilerinde aralarına almalarını kendilerinden rica edip beni küçük düşürseydi. bira gibi sarışın ve sütümsü. nalları kalbimi çiğneyen atlara binerlerken. Bense. ara sıra. genç kızlarla geziler yapamayacağımı düşündükçe üzülüyordum. tutkulu bir merakla seyrediyordum. menüler ve gazetelerle birlikte yemek yemekte . Ne yazık ki Balbec'teki. onlara sahip olmayı arzulamaktan vazgeçemeyecek kadar gençtim ve aşırı duyarlı kalmıştım. Bu gençleri. ama sosyete kalıplarına dudak büken. adeta cennetin önündeki gibi zümrüt ve altından. başkalarının hoşuna gitmeyi. benim sağlığımdan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen büyükannem. Sayfiye hayatında komşularımızı tanımayız. sağda solda. birkaç metre ötesine. sosyal orantıların değiştiği sahilin kör edici ışığında. bir tanrının gökyüzünde bir aynayı oynatarak keyfince yer değiştirttiği iri mavi gölgeler geziniyordu. hareketli bir siper diktiği.

Balbec'te." Paris'i. büyük şehirde oturuyorsunuz. memleket. tanınmamışlık veya şeref aşkına. bu gruba katılmış olan Parisli meşhur bir avukat ve meşhur bir hekim. ya da gerici olduklarından ve şatolarla komşuluk ilişkilerinin tadı . siz imtiyazlısınız. Hep aynı odaları tutarlar ve aristokrasi hırsıyla dolu eşleriyle birlikte küçük bir topluluk oluştururlardı. saçları başları dağılmış. Azize Blandine gibi durmaktaydı. yargıtay üyeliği birçok kez teklif edilmişti . Bu turistlerin bir kesimi. gülümseyerek. öfkeli turistleri aleyhimizde birleştiren.Caen'lı mahkeme başkanına. aşağılayıcı. gerçi son sayıma göre yüz iki bin. tatilin son günü ötekilere şöyle derlerdi: "Doğru ya! Siz bizimle aynı trene binmiyorsunuz. bu tür lüks otellerin genelde sıradan. öğle yemeğine evinize varmış olacaksınız. ilahi esintiye yaslanmış. Caen'lı bir mahkeme başkanı. bense yüz bin nüfuslu zavallı bir il merkezinde. oldukça belirgin bir yöresel nitelik katıyordu -. yıl içinde avcılar veya dama oyunundaki piyonlar gibi dağıldıkları ayrı ayrı noktalardan hareket ederek tatillerde bu otelde toplanırlardı. Paris'te. Le Mans'lı bir noter. kendisi ise. çünkü bunlar. Cherbourg'lu bir baro başkanı." "Biz mi imtiyazlıyız? Siz başkentte. ama iki milyon beş yüz bini bulan sizin yanınızda nedir ki? Siz asfalta ve Paris sosyetesinin şaşaasına dönüyorsunuz. sakin.olan herkesin tülleriyle kasketlerini uçurdu.ama onlar. kendi illerinin beyinleriydiler ve başkaları gibi onlar da Paris'e gidebilirlerdi .bu da. zengin ve kozmopolit olan müşteri topluluğuna. ama haset etmeden telaffuz ederlerdi. r'yi köylüler gibi yuvarlayarak. Fransa'nın bu bölgesindeki başlıca kentlerin ileri gelenlerinden oluşuyordu . benim tecrit edilmişlik ve hüzün duygumu artıran sövgülerin ortasında.

Çünkü her yıl sezon başında gelip masalarını onlara ayıran. yemeklerden sonra. aynı şefgarsondu: Aimé. karısının bebek beklediğini bilen hanımlar. işte bu yüzden. denize giderken çocuklar yoluna çıkıp "Yaşasın kraliçe!" diye bağırırlardı. dostları şefgarsona. çünkü kraliçe sağa sola elli santimlik . Balbec Körfezi. her biri bir parçasını örerek. Grand-Hôtel'in müdavimlerinden tatili geç başlayanlar veya uzun sürenler. Zaten çoğu da doğrudan il merkezine dönmüyordu. bavullarını bir kayığa yükletip karşı kıyıya geçerek Rivebelle veya Costedoda yaz mevsimine tekrar kavuşurlardı. dünyanın ortasında kendi başına küçük bir dünya. Alençon'da seçkin çevrelerde yapılmayan bir şeydi. bu yıl. her yeni gelene kuşkuyla bakar ve grubun bütün üyeleri. Balbec otelinin bu küçük topluluğu. Balbec'e soğuklar geldikten sonra. bayağı kabul edilen. öteki kıyıda daha iki üç ay sıcakların devam edeceğinden emin olunabiliyordu. bebeğin giy si takımlarını hazırlıyorlardı. Majesteleri otelde güzel metresiyle birlikte kalıyordu. Majesteleri diye anılan ve gerçekten de kendini Okyanusya'da sadece birkaç vahşinin yaşadığı bir adacığın kralı ilan etmiş olan bir Fransız'a karşı. o kadar ki. Rivebelle'in göründüğü günlerde . bir yandan da ellerinde saplı gözlükleri.fırtına işaretiydi bu Balbec'te hava kapkarayken Rivebelle'de evlerin çatısında güneş görülebiliyor. küçümser.uğruna. oysa bu. alaylı bir tavır takmıyorlardı. değişik günlerle birbirini izleyen ayların halka halinde bir araya toplandığı bir mevsimler sepetiydi. çünkü biz katı yumurtalı salata yiyorduk. hakkında sorular sorarlardı. yağmurlarla sisler başladığında. kendi şehirlerinde kalmayı tercih etmişlerdi. büyükannemle beni küçümseyerek süzüyorlardı. onunla ilgilenmiyormuş havasında. sonbahar yaklaşırken.

kayıtsız. Belki temelde yine aynı sıkıntının etkisiyle. gerçek olmasalar da cömert olan hükümdarlara güleryüz göstermek zorunda olduğu halde. onların bu öfkesinin farkında olan şefgarson. kadını görmezden gelir. kalabalığın büyükçe bir bölümünün gözünde. bakara masasına. solgun. kendisi kralın huzuruna çıkmak istemiş. kendilerinin. paralarını cömertçe etrafa saçan bu kral ve kraliçeyi tanımayan burjuvalardan başka bir şey olmadıklarını hissetmenin verdiği sıkıntıydı. öğle yemeğinde şampanya içer. bir yandan siparişlerini alırken.bozuk paralar yağdırırdı. uzaktan eski müşterilerine anlamlı anlamlı göz kırpardı. noterin mahkeme başkanına bilgiç bir tavırla söylediğine göre. öfkelerini yüksek sesle dile getirmelerinin bir sebebi de. her gün başka bir ceket ve ya kasında bir orkideyle. Casino'ya gider. İsterseniz siz de kalırsınız. Mahkeme başkanıyla baro başkanı. ama noter. büyük bir sanayicinin oğlu olan bu veremli. "Ama Ostende'de kraliyet kamarasında kalıyorlarmış. kadının bir işçi parçası olduğu konusunda kendisini uyarmayı görev bilirlerdi. yanlışlıkla daha az "şık" zannedilmenin ve daha şık olduklarını anlatamamanın sıkıntısıyla. Ayrıca şunu kesin olarak biliyorum ki. dudağında aldırışsız bir tebessüm. "kaybedecek durumda olmadığı" muazzam . genç bir züppeye "Cici Bey" adını takmışlardı. mahkeme başkanı ve baro başkanının. arkadaşlarından biri bakacak olsa." "Gerçekten çok ilginç! Ne insanlar var!" Bütün bunlar herhalde doğruydu. karnaval dedikleri bir geçit karşısında bu kadar aksileşmelerinin." "Tabii! Yirmi franka kiralanıyor. gününü gün eden genç. kral da haber gönderip bu soytarı hükümdarla tanışmak durumunda olmadığını bildirmiş.

mahkeme başkanının karısı. yemek salonunda ne zaman görseler. bu "dekadan" gencin ailesini kahrettiğini "sağlam kaynaklardan" öğrenmişti. . eskimiş. Ama sonunda kendileri de buna inanmışlardı. hayatın tanımadığımız şekillerine karşı merakın ve yeni insanların hoşuna gitme umudunun yerini. yaşlı hanımın kendini tecrit ettiği küçük evren. bunun kötü sonucu. bilinmedik bir hayata karışmanın harikulade heyecanını. zarif. farklı biçimlerde de olsa. sistemli bir gözleme tabi tuttuktan sonra. en azından kimi görgü kurallarına veya zihinsel alışkanlıklara feda ediyordu. görünüşü şüpheli bir yemeği. büyük bir titizlikle. hoşnutsuzluğa memnuniyet adını vermeleri ve sürekli kendi kendilerine yalan söylemeleriydi: işte mutsuz olmaları için yeterli iki koşul. yüzünde iğrenmiş gibi bir ifadeyle uzaklaştırır gibi incelerlerdi. Aksine. Çünkü aslında.meblağlar bırakırdı. izzetinefsine değilse de. onunla ilişkide olmak gibi . ama bir o kadar suni bir parfümle ilaçlanmıştı. saplı gözlükleriyle küstahça. eğer sahip olmadıkları bazı şeyler varsa . suni bir neşe almıştı. baro başkanı ve arkadaşlarının. sahte bir küçümseme. Noterin karısıyla mahkeme başkanının karısı. yaşlı hanımı yemek saatinde. bütün hizmetçilerini yanında taşıyor diye zengin ve soylu bir yaşlı hanıma yönelik alaylarının sonu gelmezdi.bunlara olamadıklarından değil. noterin karısıyla mahkeme başkanının karısının öfkeyle kıkırdadıkları topluluk gibi keskin bir hasetle zehirlenmemişti. bu kadınlar gibi davranıyor.yaşlı hanımın kimi imtiyazları gibi. adeta ismi gösterişli. Ne var ki. Öte yandan. bu oteldeki herkes. olumsuz hüküm verip mesafeli bir tavırla. bu kadınlarda her türlü arzunun. istemediklerinden sahip olmadıklarını göstermekti. büyük ihtimalle. kuşkuyla. Herhalde bu davranışlarının tek amacı. Şüphesiz.

değerli bir adamın. yine kendi . bağlamakta. otel müdürünün nezaket gösterilerini kestirip atarak. yaşlı hanımın sevdiği gibi pırıltılı. otel personeli ve esnafla araşma hizmetkârlarını koyduktan. yüzü hâlâ genç. öyle ki. eğlence düşkünlerini güldüreceğini. paravanları ve fotoğrafları. hızla odasına çekiliyordu. gururdan çok çekingenlik sebebiyle. burada pencerelerdeki perdelerin yerini almış olan kendi perdeleri.suya ilk dalış gibi . Belki de Balbec Grand-Hotel'e herhangi biri gibi gelecek olsa. seyahat eden. ve belki . etrafında alıştığı atmosferi sürdürmelerini sağladıktan. kendisinden ziyade. bu çevre olabilecek en iyi çevre olduğu için.yaşlı hanım herhalde yeni insanların esrarengiz yakınlığını kendine çekmekte. gözleri. içinden çıkmadığı yuvasıydı. ama yine de korktuğumuz o ilk dakikanın bilinçsiz korkusundan ötürü. başkalarının cahilce küçümsemelerinin göz ardı edilebileceğini kendine hatırlatmanın zevkinde bulunmayan bir büyü bulurdu. eşinin saplı gözlüğünün büyüten merceğine bu tuhaf manzarayı işaret edeceğini hissediyordu. yaşlı hanım önden bir hizmetkârını gönderip oteli şahsiyetinden ve alışkanlıklarından haberdar ediyor. mahkeme başkanı gibi şakaklarına kır düşmüş. denize girenlerle arasına da önyargılarını koyduktan sonra. sallanan koltuklarında "Şu sefalete bakın!" diye mırıldanmalarına sebep olacağını ya da daha kötüsü. kendi arkadaşlarının evlerine kabul etmeyeceği insanların kendisinden hoşlanmamasına aldırmadan. bu yeni insanlıkla teması onlara bıraktıktan. yaşlı hanımla alışması gereken dış dünya arasına.kısa olacağını bildiğimiz. siyah yün elbisesi ve demode bonesiyle. (bunun için önce kendini yenilemesi gerekirdi) sadece kendi çevresinden insanlarla görüşmenin. Sonra da. alışkanlıklarından bir duvar örüyordu.

iğneleyici ve kötü niyetli tutumu. yabancı toprakta dokunulmazlık imtiyazının güvencesi olan nöbetçiler gibiydiler. de Stermaria'nın bu insanların arasındaki soğuk. M. çevrelerinde oturan yabancılara ilgiden koruyordu. hiç görmediği. mesafeli. soğuk tavuğunu ve vagondaki yerini onlara karşı savunmaktan başka ilişki kurmayan bir insanın tavrıydı. kendi koruması altında götürdüğü yemek salonunda. Biz tam yemeğe başlıyorduk ki.dünyasında yaşamaya devam ediyordu: arkadaşlarıyla mektuplaşarak. Kurumlu tavırları onları her tür insanca yakınlıktan. üstü açık arabasıyla gezintiye çıkmak üzere aşağı indiğinde. Balbec'e sadece yörede tanıdıkları kimi şato sahipleriyle görüşmeye geldiklerinden. yaşlı hanımı göremedik. hatırlayarak. Her gün. aceleci. arkasında eşyalarını taşıyan hizmetçisi ve önden giden üniformalı uşağı. kaba. de Stermaria ve Mile de Stermaria'yı gördük. bizi yeni geldiğimiz için. buna karşılık. acemi erleri giydirmek üzere terzi onbaşıya götürmesi gibi. dışarıda kabul edilen davetler. kendisi biraz önce gelmiş ve bizden herhangi bir özür . küçük rütbeli bir askerin. otelin yemek salonunda asgari vakit geçirmekteydiler. davranışlarının niteliğinin ve nezaketinin gücünün tam bilinciyle. Bizim otele vardığımız ilk gün. öğle yemeğinde. bir tren büfesinde. iadei ziyaretler derken. yaşlı hanım odasından ancak öğleden sonranın ilerlemiş bir saatinde çıktı. M. ama çok köklü bir ailesine mensup bir köy soylusuyla kızıydı. bir daha görmeyeceği yolcularla. otele akşam dönecekleri sanıldığından masaları bize verilen M. otel müdürünün. ait olduğu ülkenin bayraklarıyla donatılmış kapısında. bunlar. bu yüzden. Bretanya'nın pek tanınmamış. bir elçiliğin. salonda yerimizi aldıktan birkaç dakika sonra. konumunun. de Stermaria'nın emriyle gelip bizi kaldır dılar.

dilemeden, yüksek sesle şefgarsondan böyle bir hatanın tekrarlanmamasını rica etmiş, "tanımadığı insanların", masasına oturmalarından hoşlanmadığını belirtmişti. Hiç şüphe yok ki, (Odeon'da oynadığı birkaç rolden çok şıklığıyla, zekâsıyla ve güzel Alman porseleni koleksiyonuyla ün yapmış olan) bir kadın oyuncu, uğruna kendini yetiştirdiği genç ve çok zengin âşığı ve iki parlak aristokrattan oluşan topluluğu hayatta sürüden ayrılmaya, mutlaka birlikte seyahat etmeye, Balbec'te öğle yemeklerini çok geç saatte, herkes bitirdikten sonra yemeye, gündüzlerini salonlarında kâğıt oynayarak geçirmeye iten duyguda, herhangi bir kötü niyet yoktu; bazı nükteli konuşma biçimlerine, güzel yemeklerin inceliklerine olan merakları, onları hep birlikte yaşamaya, birlikte yemeye sevk ediyordu; bu konularda bilgisiz kimselerle ortak bir hayata tahammül etmeleri imkânsızdı. Bir sofrada, bir oyun masasında bile, her biri, karşısında oturan davetli veya oyuncuda, Paris'te birçok evde gerçek birer Ortaçağ veya Rönesans eseriymişler gibi böbürlenilen değersiz eşyaları tanımasına imkân veren belirli bir görgünün ve her konuda iyiyle kötüyü ayırmaya yarayan ortak ölçütlerin, askıda, kullanılmadan bulunduğunu bilme ihtiyacını duyardı. Şüphesiz böyle zamanlarda, bu arkadaşların, nerede olurlarsa olsunlar, içine gömülmeyi istedikleri özel yaşama biçimi, sadece, sessizlik içinde süren yemeğin veya oyunun ortasında söyleniveren şaşırtıcı, gülünç bir ünlemle veya genç oyuncunun yemek ya da poker partisi için giymiş olduğu yeni ve güzel bir elbiseyle ortaya çıkıyordu. Ama bu yaşama biçimi, onları böyle çok iyi bildikleri alışkanlıklarla sarmalayarak, kendilerini çevredeki hayatın muammasına karşı korumaya yetiyordu. Uzun öğle sonralarında karşılarındaki deniz, zengin bir bekârın

giyinme odasında asılı, hoş renkteki bir perdeden farksızdı; oyunculardan biri, ancak iki el arasında, yapacak başka bir şey olmadığından gözlerini denize çevirir, havanın güzelliği veya saatle ilgili bir yorum yapar, ikindi kahvaltısının kendilerini beklediğini diğerlerine hatırlatırdı. Akşam yemeklerini otelde, elektrik lambalarından fışkıran ışık selleriyle dev ve harikulade bir akvaryuma dönüşmüş olan büyük yemek salonunda yemezlerdi; Balbec'in işçi nüfusu, balıkçılar ve küçük burjuva aileleri, karanlıkta görünmeden, salonun camekânına yapışır, bu insanların altın çalkantıları içinde ağır ağır sallanan lüks hayatını görmeye çalışırlardı; yoksulların gözünde bu hayat, balıkların, garip yumuşakçaların hayatı kadar olağanüstüydü (aradaki cam bölmenin, harika hayvanların şölenini daima koruyup korumayacağı, gecenin karanlığında açgözlülükle onları seyreden sıradan insanların gelip onları akvaryumlarından toplayarak yiyip yemeyecekleri, önemli bir toplumsal sorundur). Bu arada, belki gecenin karanlığına karışmış, suskun kalabalığın içinde, bir yazar, bir "insan balıkbilimi" meraklısı, yaşlı dişi canavarların, yuttukları besinin üzerine kapanan çenelerini izleyerek, onları soylarına, doğuştan gelen özelliklerine ve aynı zamanda, örneğin çocukluğundan beri Saint-Germain muhitinin tatlı sularında yaşadığı için, büyük bir tuzlu su balığının ağzına sahip olan yaşlı bir Sırp hanımın, salatayı bir La Rochefoucauld edasıyla yemesine sebep olan, edinilmiş kişilik özelliklerine göre sınıflandırmaktan hoşlanıyordu. Bu saatte, geç kalmış olan kadını bekleyen smokinli üç erkeği görürdük; kadın birazdan, her defasında yeni bir elbise ve âşığının zevkine göre seçilmiş bir eşarpla, bulunduğu kattan çağırdığı asansörden, bir oyuncak kutusundan çıkar gibi

çıkardı. Ve dördü birden, Balbec'e dikilmiş uluslararası otel olgusunun burada iyi bir mutfaktan çok lüksün yeşermesine sebep olduğunu düşündüklerinden, akşam yemeği için bir arabaya doluşup otelden iki kilometre kadar uzakta, isim yapmış küçük bir restorana giderlerdi; orada aşçıyla, menünün içeriği ve yemeklerin yapımı konusunda bitmek bilmeyen konuşmalara girişirlerdi. Balbec'ten başlayan, iki yanına elma ağaçları sıralanmış yol, onların nazarında küçük şık restorana varmak için katedilmesi gereken mesafeden başka bir şey değildi - gecenin karanlığında, Paris'teki evlerinden Café Anglais'ye veya Tour d'Argent'a gitmek için aşmaları gereken mesafeden pek farklı görünmezdi. Gittikleri restoranda, zengin gencin arkadaşları bu kadar şık giyimli bir metresi olduğu için kendisine gıpta ederler, metresin eşarbıysa, küçük topluluğun önünde, hoş kokulu, yumuşak bir yelken gibi açılır, ama aynı zamanda onu dünyadan ayırırdı. Bütün bu insanlara benzemekten çok uzak oluşum, huzurum açısından büyük bir mahzurdu. Aralarından birçoğunu kendime dert ediyordum; alnı içe göçük, önyargılarının ve eğitiminin atgözlükleri arasından kaçak bakışlar fırlatan adamın, yörenin büyük soylusunun beni fark etmesini isterdim; Legrandin'in eniştesinden başkası olmayan bu adam, arasıra Balbec'e ziyarete gelir ve pazar günleri, karısıyla kendisinin verdiği haftalık garden partiyle, otel nüfusunun bir bölümünü boşaltırdı; çünkü aralarından bir iki tanesi partiye davetli olur, diğerleri de, davetli olmadıkları anlaşılmasın diye, uzak bir yere gezi yapmak için o günü seçerlerdi. Legrandin'in eniştesi, ilk gün otelde çok kötü karşılanmışta; Cöte d'Azur'den yeni gelmiş olan personel, henüz onun kim olduğunu bilmiyordu çünkü. Beyaz flanel

giymediği gibi, lüks otellerdeki hayatı bilmediğinden, eski Fransız terbiyesiyle, hanımların bulunduğu lobiye girmeden, daha kapıdayken şapkasını çıkarmış, bunu gören otel müdürü de, adamın son derece mütevazı kökenli, kendi deyişiyle "düşkün kesimden" bir adam olduğuna hükmedip, selamına karşılık kendi şapkasına dokunmaya bile gerek görmemişti. Saygıdeğer insanların kasıntılı bayağılığını sergileyen bu yeni gelene, sadece noterin karısı ilgi duymuş ve Le Mans yüksek sosyetesini avucunun içi gibi bilen bir insanın, yanılmaz sağduyusuna ve tartışmasız yetkisine olan güveniyle, son derece kibar, gayet iyi eğitim görmüş ve kendisi görüşmediği sürece görüşülmesi mümkün değil diye damgaladığı, Balbec'te rastlanan insanların hepsinden açıkça farklı bir adam olduğunun anlaşıldığını bildirmişti. Legrandin'in eniştesine ilişkin bu olumlu hükmü, belki göz korkutucu hiçbir özelliği olmayan birinin donuk görünümünden kaynaklanıyordu, belki de kilise bakıcısı tavırlı bu çiftçi-soyluda, kendi kilise yandaşlığının gizli işaretlerini bulmuş olmasından. Her gün otelin önünde ata binen gençlerin, son moda eşyalar satan bir dükkânın, babamın asla tanışmayı kabul etmeyeceği, adı karanlık işlere karışmış sahibinin oğulları olduklarını öğrenmem nafileydi; "sayfiye hayatı", onları benim gözümde, at üstündeki yarı-tanrı heykellerine dönüştürüyordu; umabileceğim en iyi şey, bana, otelin yemek salonundan olsa olsa kumda oturmak üzere ayrılan bu zavallı oğlana, bakışlarını asla çevirmemeleriydi. Okyanusya'da ıssız bir adanın kralı olmuş maceracının, hatta küstah görünüşünün ardında ürkek ve sevecen bir ruhun gizlendiğini ve belki de sevgi hazinelerini bir tek benden esirgemeyeceğini düşünmekten hoşlandığım genç veremlinin bile bana yakınlık duymasını isterdim. Zaten

(seyahatlerdeki ilişkiler konusunda genellikle söylenenin aksine), arasıra gidilen bir deniz kenarında belirli kişilerle birlikte görülmek, insana gerçek sosyete hayatında karşılığı olmayan bir katsayı eklediğinden, Paris hayatında, deniz kenarı dostlukları kadar mesafeli tutulan değil, özenle geliştirilen hiçbir şey yoktur. Bütün bu geçici veya yerel" önem taşıyan kişilerin, benim hakkımda ne düşündüklerini kendime dert ediyordum; kendimi insanların yerine koyma ve onların düşünce biçimini canlandırma huyum yüzünden, bu kişileri gerçek mevkilerine, mesela Paris'te sahip olacakları, epeyce düşük seviyeye değil, bulunduklarını zannettikleri ve doğrusu, ortak bir ölçü olmadığından, görece bir üstünlük, bir ilginçlik kazandıkları Balbec'te, gerçekten de bulundukları seviyeye oturtuyordum. Maalesef bu insanların arasında horgörüsü bana en çok acı veren, M. de Stermaria'ydı. Çünkü kızını, solgun, neredeyse mavimsi, güzel yüzünü, uzun boyunu taşıyışındaki, yürüyüşündeki kendine has edayı içeri girer girmez fark etmiştim ve bu da bana doğal olarak soyluluğunu, aristokrat eğitimini hatırlatmıştı; üstelik adını da biliyordum - dâhi bestecilerin yarattığı, önceden operanın güftelerine göz attıklarından hayalgüçlerini doğru yönlendirmiş olan dinleyicilere alevin pırıltısını, nehrin uğultusunu ve kırların sükûnetini harikulade bir şekilde tasvir eden o zengin anlatımlı temalar gibi. "Soy", Mile de Stermaria'nın güzelliklerine bunların kaynağı düşüncesini de eklediğinden, onları daha anlaşılır, daha bütünsel kılıyordu. Aynı zamanda, erişilmesi çok güç olduklarını da ilan ettiğinden, yüksek bir fiyatın, hoşumuza giden bir eşyanın değerini artırması gibi, daha arzulanır da kılıyordu. Soyunun

kökleriyse, seçilmiş usarelerden oluşan bu tene, egzotik bir meyvenin, meşhur bir üzüm bağının lezzetini katıyordu. Bir tesadüf, büyükannemle benim bütün otel müşterilerinin gözündeki itibarımızı aniden yükseltecek bir fırsatı birdenbire önümüze çıkardı. Oteldeki ilk günümüzde, yaşlı hanım odasından aşağıya indiği, önden giden üniformalı uşağı ve unuttuğu kitabı ve battaniyesiyle peşinden koşan hizmetçisi sayesinde ruhları etkilediği, herkeste, en çok da M. de Stermaria'da, açıkça görülen bir merak ve saygı uyandırdığı sırada, otel müdürü büyükanneme eğildi ve bir lütuf olarak (İran Şahı'nı veya Kraliçe Ranavalo'yu, doğal olarak büyük hükümdarla bir ilişkisi bulunmayan, ama onu bu kadar yakından görmüş olduğuna sevinebilecek, silik, sıradan bir seyirciye gösterir gibi), kulağına, "Villeparisis Markizi" diye fısıldadı; aynı anda büyükannemi farkeden yaşlı hanım, bakışlarındaki sevinçli şaşkınlığı gizleyemedi. Hiç kimseyi tanımadığım bir dünyada, Mlle de Stermaria'ya yaklaşabilmek için her türlü imkândan mahrumken, perilerin en güçlüsü ufak tefek bir ihtiyarcık kılığında aniden karşıma çıksa, ancak bu kadar sevinebileceğim düşünülebilir. Hiç kimse derken, pratik anlamda hiç kimse demek istiyorum. Estetik anlamda, insan tipleri fazlasıyla sınırlı olduğundan, nereye gidersek gidelim, tanıdık insanlar görmenin sevincini, üstelik onları Swann gibi eski ustaların tablolarında aramak zorunda kalmadan, sık sık yaşarız. Bu şekilde, Balbec'teki ilk günümüzden beri Legrandin'e, Swann'ların kapıcısına ve Mme Swann'ın kendisine rastladığım oluyordu; birincisi bir garsona, ikincisi bir daha görmediğim yabancı bir yolcuya, üçüncüsü de bir cankurtarana dönüşmüştü. Kimi fiziksel ve ruhsal özellikler, bir tür

mıknatıslanmayla birbirlerini öyle çekerler ve ayrılmaz biçimde bütünleşirler ki, tabiat bu şekilde bir insanı yeni bir bedene soktuğunda, fazla bozmadan yapar. Garsona dönüşmüş olan Legrandin'in boyu bosu, burnunun profili ve çenesinin bir kısmı hiç değişmemişti; Mme Swann, erkek cinsiyetinde ve cankurtaran konumunda, yalnız her zamanki görünümünü değil, konuşma biçimini de koruyordu. Ne var ki, Swann'ın bir zamanlar Yetro'nun kızı kılığında onu bulduğu Musa'nın Hayatı freskinde bana ne kadar faydası olabilirse, belinde kırmızı kemeriyle, en x ufak dalgada denize girmeyi yasaklayan bayrağı dikerken de (cankurtaranlar nadiren yüzme bildiklerinden ihtiyatlıdırlar) o kadar faydası olurdu. Oysa bu Mme de Villeparisis, gerçek Mme de Villeparisis'ydi; gücünü elinden alan bir büyüye kurban gitmemişti; aksine, büyü marifetiyle bana güç verebilir, gücümü yüz katına çıkarabilirdi; bu sayede, beni Mile de Stermaria'dan (en azından Balbec'te) ayıran sonsuz toplumsal mesafeleri, bir masal kuşunun kanatlarında havalanırmışçasına, birkaç saniyede aşabilirdim. Ne yazık ki, herkesten fazla kendi dünyasına kapanarak yaşayan biri varsa, o da büyükannemdi. O, varlığını bile fark etmediği, Balbec'ten adlarını öğrenmeden ayrılacağı insanların fikrine benim önem verdiğimi, onların kişiliklerine ilgi duyduğumu bilse, değil beni küçümsemek, anlamazdı bile; bu insanlar, büyükannemi Mme de Villeparisis'yle konuşurken görmüş olsalar, çok hoşuma gideceğini, çünkü markizin otelde bir itibarı olduğunu ve onunla dostluğumuzun M. de Stermaria'nın gözünde bize değer kazandıracağını hissettiğimi, büyükanneme itiraf edecek cesaretim yoktu. Aslında büyükannemin arkadaşı benim gözümde katiyen aristokrat bir insanı temsil etmiyordu; daha küçücükken evde işittiğim is-

mine kulaklarım fazla alışmış olduğundan, zihnim bu isim üzerinde hiç durmamıştı; unvanı da, bu isme, pek sık rastlanmayan bir ad gibi, tuhaf bir özellik katıyordu sadece; tıpkı sokak isimlerinde olduğu, Lord-Byron Sokağı'nda, avam ve bayağı Rochechouart Sokağı'nda ve Gramont Sokağı'nda, Leonce-Reynaud Sokağı'na veya Hippolyte-Lebas Sokağı'na kıyasla daha fazla asalet bulmadığımız gibi. Mme de Villeparisis de, kendisi gibi cumhurbaşkanı olan M. Carnot'dan, Françoise'ın IX. Pius'unkiyle birlikte fotoğrafını aldığı Raspail'dan ayrı tutmadığım kuzeni Mac-Mahon da, bana ayrı bir dünyanın insanlarını hatırlatmazlardı. Büyükannemin prensiplerine göre, seyahatte insanlarla ilişki kurulmazdı, deniz kenarına insanlarla görüşmek için gidilmezdi, Paris'te bu iş için yeterince zaman vardı; insanlar, tamamı açık havada, dalgaların karşısında geçirilmesi gereken değerli vaktin bir bölümünün kibarlıklarla, beylik konuşmalarla kaybolmasına yol açardı; bu fikrin herkes tarafından paylaşıldığını ve tesadüfün aynı otelde bir araya getirdiği iki eski dosta birbirini tanımazdan gelme hakkını verdiğini düşünmeyi uygun bulan büyükannem, otel müdürünün fısıldadığı ismi duyunca başını çevirmekle yetindi ve Mme de Villeparisis'yi görmemiş gibi yaptı; o da bunun üzerine büyükannemin karşılaşmak istemediğini anlayıp gözlerini boşluğa çevirdi. Mme de Villeparisis uzaklaştı; bense, bir geminin yaklaşır gibi olup durmadan yanından geçtiği bir kazazede misali, yalnızlığımla baş başa kaldım. Mme de Villeparisis de yemeklerini salonda yiyordu, ama salonun öbür ucunda. Otelde kalan, otele ziyarete gelen insanların hiçbirini tanımıyordu, M. de Cambreme’i bile; M. de Cambremefin karısıyla birlikte baro başkanının davetini kabul

ederek öğle yemeğine geldiği gün, Mme de Villeparisis'yle selamlaşmadığını gördüm; baro başkanıysa, bir soyluyu sofrasında ağırlama şerefinin verdiği sarhoşlukla, her günkü dostlarından uzak duruyor, bu tarihî olaya, yaklaşmaya davet gibi yorumlanamayacak kadar ölçülü bir imada bulunarak, uzaktan göz kırpmakla yetiniyordu. O akşam, mahkeme başkanının karısı baro başkanına, "Eh, doğrusu gıpta edilecek durumdasınız, ekâbir oldunuz," dedi. "Ekâbir mi? Niye?" diye sordu baro başkanı, sevincini abartılı bir hayretle gizleyerek. "Misafirlerim yüzünden mi?" dedi, rol yapmayı daha fazla sürdüremeyeceğini hissederek. "Canım, öğle yemeğinde dostlarını ağırlamak için ekâbir mi olmak lazım? Onların da bir yerde yemek yemeleri gerekiyor!" "Öyle demeyin, ekâbirsiniz tabii! Misafirleriniz De Cambreme’lerdi, öyle değil mi? Tanıdım kendilerini. Hanımı markiz. Üstelik gerçek anlamda. Anne tarafından değil." "Yo, çok sade bir hanım aslında, çok sevimli, hiç sahteliği yok. Siz de gelirsiniz diye düşünmüştüm, işaret edip duruyordum... sizi tanıştırırdım!" dedi baro başkanı, bu cümlenin aşırılığını hafif bir alayla gidererek; Asuerus'un Estere, "Ülkemin yarısını size mi vermem gerekiyor?" deyişi gibi. "Yok canım, biz mütevazı menekşeler gibi saklanırız." "Ama hata ettiniz, söyledim ya," dedi baro başkanı; nasılsa tehlike geçtiğinden cesaret bulmuştu. "Yemezlerdi sizi. Ufak bir bezik partisi çevirelim mi, ne dersiniz?" "Tabii, memnuniyetle, biz teklif etmeye çekmiyorduk; siz artık markizlerle görüşüyorsunuz ne de olsa." "Yapmayın, o kadar olağanüstü bir tarafları yok. Bakın, yarın akşam yemeğine onlara davetliyiz. Benim yerime gitmek

ister misiniz? Samimi söylüyorum. Açıkçası ben burada kalmayı tercih ederim." "Olmaz, olmaz! Sonra beni gerici diye görevden alırlar," diye atıldı mahkeme başkanı, kendi şakasına gülmekten gözleri yaşararak. Sonra notere dönüp ekledi: "Ama siz de Feterne’e davet ediliyorsunuz." "Canım ben pazarları gidiyorum, bir kapıdan girip ötekinden çıkıyoruz. Ama baro başkanına geldikleri gibi öğle yemeğine gelmiyorlar bana." M. de Stermaria'nm o gün Balbec'te olmamasına baro başkanı çok hayıflanıyordu. Şefgarsona kurnazca dedi ki: "Aimé, M. de Stermaria'ya, bu salonda yemek yiyen tek soylunun o olmadığını söyleyebilirsiniz artık. Bu öğlen bizimle yemek yiyen beyefendiyi gördünüz, değil mi? Ufak bıyıklı, asker tavırlı... İşte o, Cambremer Markisi'ydi." "Ya, sahi mi? Belli oluyordu zaten!" "Soyluluk unvanı bir tek onda yok ya. Buyursun görsün! Bu soyluların burunlarının biraz sürtülmesi fena olmaz. Aslında, isterseniz bir şey demeyin Aimé, ben laf olsun diye söylüyorum; zaten tanışıyorlar." Baro başkanının, bir arkadaşının davasında savunma avukatlığı yaptığını bilen M. de Stermaria, ertesi gün gidip kendisi tanıştı başkanla. "Ortak dostlarımız, De Cambremer'ler de bizi bir araya getirmek istiyorlardı, ama günlerimiz uyuşmamış galiba, emin değilim," dedi baro başkanı; birçok yalancı gibi o da, önemsiz bir ayrıntının araştırılmayacağını zannediyordu; Joysa önemsiz bir ayrıntı bile (onunla çelişen mütevazı gerçek tesadüfen ortaya çıkarsa) bir kişiliği açığa vurmaya, kuşkunun temelli yerleşmesine yeter.}

Ben her zamanki gibi Mlle de Stermaria'yı seyrediyordum; babası baro başkanıyla konuşmak üzere uzaklaşmış olduğundan, ona her zamankinden daha serbestçe bakabiliyordum. Davranışlarındaki kendine has rahatlık ve güzellik (mesela dirseklerini masaya dayayıp bardağını iki eliyle havaya kaldırışı) kadar, kısacık bir bakışındaki soğukluk, sesinin, şahsi tonlamalarının gizleyemediği ve büyükannemi dehşete düşüren, temelden, aileden gelen katılığı, bir bakışı veya tonlamasıyla kendi fikrini ifade eder etmez harekete geçen bir çeşit irsi emniyet freni, bütün bunlar, kendisini seyreden insanın aklına, ona bu insan yakınlığı yetersizliğini, duyarlılık eksikliğini, adeta kumaşında her an hissedilen darlığı aktarmış olan soyu getiriyordu. Ama hızla donuklaşan gözbebeklerinden geçen anlık bir bakıştan, tensel zevklerin baskın olduğu, bir tek şeyin çekiciliğine, ister bir komedyen olsun, ister cambaz, kendisine bu zevkleri tattırabilecek olan her tür insanın büyüsüne boyun eğen, belki de o insan uğruna bir gün kocasını terk edecek olan en soylu kadının bile bakışında fark edilen, neredeyse mütevazı tatlılıktan, solgun yanaklarına yayılan, Vivonne ırmağının beyaz perilerinin yüreğine rengini veren nar pembesine benzer şehvetli ve canlı pembe renkten yola çıkarak, öyle hissediyordum ki, onun Bretanya'da sürdüğü bu şiirsel hayatın tadını kendisinde aramama kolaylıkla izin verirdi; kendisi, belki alışkanlıktan, belki doğuştan gelen asaletinden, belki yoksulluğa veya ailesinin cimriliğine olan nefretinden dolayı, bu hayata fazla değer vermiyor gibiydi, ama buna rağmen, bu hayatı bedeninde barındırıyordu. Kendisine atalarından geçen ve ifadesine bir korkaklık katan zayıf iradesi, direnmesini sağlayacak gücü ona veremeyebilirdi. Her yemekte başında

gördüğüm, biraz demode ve iddialı bir tüyü de olan gri fötr şapkası, ona olan şefkatimi iyice artırıyordu; teninin gümüşi ve pembe tonlarıyla uyum sağladığı için değil, onu yoksul zannetmeme sebep olarak bana yaklaştırdığı için. Babasının varlığı yüzünden kurallara göre davranmaya mecburdu, ama gördüğü insanları algılayışında, sınıflandırışında şimdiden babasından farklı ilkelerden hareket ettiğinden, belki bana bakınca düşük sosyal seviyemi değil, cinsiyetimi ve yaşımı görüyordu. M. de Stermaria bir gün tek başına otelden ayrılsaydı, bilhassa Mme de Villeparisis masamıza oturarak kendisine hakkımızda olumlu, kızına yaklaşmamı kolaylaştıracak bir fikir vermiş olsaydı, belki karşılıklı birkaç kelime edebilir, bir program yapabilir, arkadaşlığımızı ilerletebilirdik. Sonra onun romanlardaki şatoları hatırlatan şatosunda, annesi babası olmadan, yalnız geçireceği bir ay boyunca, belki akşamın alacakaranlığında, dalgaların dövdüğü meşe ağaçlarının altında, fundaların pembe çiçekleri karanlık suların üzerinde tatlı tatlı ışıldarken, ikimiz tek başımıza gezinirdik. Mile de Stermaria'nın her günkü hayatını barındırdığı ve onun gözlerinin hafızasında yer aldığı için bana müthiş büyüleyici gelen adayı, ikimiz birlikte dolaşırdık. Çünkü bana öyle geliyordu ki, kendisine ancak orada, onu sayısız hatırayla sarmalayan bu yerlerden geçtiğim zaman gerçekten sahip olabilirdim - onu saran, arzunun söküp atmak istediği bu örtüyü, tabiatın kadınla bazı insanlar araşma ger mesinin sebebi (tıpkı herkes için, onlarla hazzın doruğu arasına üreme eylemini, böcekler için de, nektarın önüne taşımaları gereken çiçektozunu koyması gibi), bu insanları kadına bütünüyle sahip olma yanılgısıyla kandırmak, böylece, önce kadının yaşadığı, hayalgücüne tensel hazdan daha fazla yararı

kızının yanma dönmekteydi bile. buna rağmen. tuhaf ve kısa bir eylem olduğunu düşünerek. kendi başına yeterli. Başkan bey. misafiri "Bakıyorum burada durumunuz çok iyi.. derhal konuşmayı da daha sonra ilişkiyi de gerektirmeyen bir tokalaşma ve delici bakışla amacına ulaşan. tek başına bu insanları cezbetmeye de yetmeyen manzaraları ele geçirmeye zorlamaktı." der. gururlu bir ifadeyle gülümser. siz kralın yanına gidin. herhalde önemli bir şahsiyetle tanışmanın. hem de ona karşı üstünlüğünü sergilemek isterdi.olan. bu küçük alabalıklar lezzetli görünüyor. çok değerli bir kazanç sağlamış gibi ellerini ovuşturuyordu. Şefgarson da ismi her söylendiğinde duygulanmış. hem de bol bol. Misafir bu ismi sürekli telaffuz eder.. Aimé. onlardan getirin bize Aimé. şeref duyduğunu ve espriyi anladığını gösterirdi. baro başkanının yanından ayrılmış. bu yüzden. birlikte oldukları kişileri taklit etmenin espri ve şıklık olduğunu zannetmelerine sebep olan. tensel haz olmadan. diğer günlerde yaptığı gibi arasıra şefgarsona laf atmaktaydı: "Ben kral değilim Aimé. çünkü aynı anda hem şefgarsonla iyi ilişkiler içinde olduğunu. hem çekingenliği. karşısına otururken. bazı insanların. çünkü babası." Aimé'nin adını durmadan tekrarlardı. hem de aptallığı barındıran bir düşünceyle. Baro başkanına gelince. yemeğe birini davet ettiğinde. Ama kısa bir süre sonra bakışlarımı Mile de Stermaria'dan uzaklaştırmak zorunda kaldım. kendisi de sürekli "Aimé" diye tekrarlamayı görev bilirdi. bu görüşmenin ilk heyecanı geçtikten sonra. . ama bir yandan gülümsemeyi de ihmal etmezdi. Aimé'den isteyelim. hem bayağılığı. şu ufak balıklar çok iyi göründü bana.

Buna karşılık. O zaman. her şeyin hazır olduğundan. Fransa'nın dört bir yanma dağılmış daha yedi. çok önemli müşterilerin karşısında genel müdür aynı soğuklukla. "Grand-Hotel'de akşam yemeği"nin. yüzünden fırlayacakmış gibi görünen çakmak çakmak gözlerinin her şeyi gördüğünü. dev salonundaki yemekler benim için daima ürkütücü olmakla birlikte. Muhakkak ki. hiçbir .daymış gibi terbiyeli bir saygıyla gözkapaklarını aşağı indirirdi. yemek salonunun girişinde bu ufak tefek. yalnız bu otelin değil. neredeyse yemeğin başladığı sırada. olağanüstü soğukkanlı ve kibar. Bu nadir ve buz gibi selamların haricinde hiç hareket etmezdi. bütününün uyumu kadar ayrıntılarının mükemmeliyetini de sağladığını kanıtlamak ister gibiydi. Monte Carlo'da olduğu kadar Londra'da da Avrupa'nın sayılı otelcilerinden biri olarak tanındığı söylenen adam görünürdü. gerçek bir başkomutan gibi hissediyordu. emin değilim). ama tavrında öyle bir soğukluk vardı ki. her şeyi düzenlediğini. oteller arasında mekik dokuyarak her birinde birer hafta geçirdiği sırada. daha da korkunç hale gelirdi. sebebinin. yemeğin başında dışarı çıkmış dönüyordum ki. Azami yoğunluktaki bir gözlemin. Bir akşam. kırmızı burunlu. bir orkestra şefinden de üstün. herhalde onun misafiri olduğumu göstermek için. ama daha fazla eğilerek selam verir. kendisini bir yönetmenden. sanki bir cenazede merhumun babasının veya kutsanmış ekmekle şarabın karşısın. kim olduğunu hiç unutmayan birinin ihtiyatlılığı mı. önünden geçerken bana selam verdi.Grand-Hotel'in genellikle ağzına kadar dolu. yoksa önemsiz bir müşteriye karşı küçümseme mi olduğunu anlayamadım. beyaz saçlı. her akşam. sekiz lüks otelin sahibi (ya da ortaklar tarafından seçilmiş genel müdürü. birkaç günlüğüne otele geldiğinde.

hatanın. bir kere bunu başardılar mı. hem de Françoise çok sayıda ilişki kurmuş olduğundan. yemek salonunda katıldığı öğle yemeklerinde. bu öğle yemeklerinde azalırdı. kendisinden çok korkardı. Sıradan biri gibi. Bu ilişkilerin bize birçok kolaylık sağladığı zannedilebilir. Françoise'ın gözü başka kimseyi görmezdi. herkesle aynı saatte. çünkü müşterilerin arasında kaybolan genel müdür. Oteldeki hayatım. her zamanki müdür. peşinden felakete yol açmayacağından kuşku duymaması ve nihayet sorumluluklarını üstlenmesi için yeterli olduğu düşüncesiyle. öteki. onu pohpohlamak ister. Françoise'ın eskiden kalma kurallarına göre. Yine de. onlarla ilgilenmiyormuş gibi davranan bir generalin kibarlığını sergilerdi. komileriyle çevrelenmiş olan kapı görevlisi. çorbanın hemen ardından gizlice ortadan kaybolsa bile. masasının yanında ayakta durarak onunla sohbet ederdi. o yemekte zaten iştahımı kesmiş olurdu. yalnızca her türlü hareketten değil. efendilerinin arkadaşlarına karşı hiçbir mecburiyeti yoktu. buna karşılık. ardından da Cannes'a. kendi iştahının yerinde olduğu görülürdü. hem hiç kimseyle ilişkim olmadığı için hüzünlü. . Kaşığımın hareketlerinin bile gözünden kaçmadığını hissederdim." diye haber verdiğinde. Halbuki tam aksi oldu. Genel müdürün astı olduğundan. Oradan Biarritz'e geçecek. "Yarın sabah Dinard'a gidiyor. askerlerin de olduğu bir restoranda. rahatsızdı. Proleterlerin Françoise'dan tanıdık muamelesi görmeleri biraz zor ve ona karşı aşırı nazik olmaları şartıyla mümkündü. biraz önceki teftişi. Benim korkumsa. işleyişin tamamım kapsayan ve yöneten dikkatiyle taşlaşmış gözlerini oynatmaktan bile kaçınırdı. rahat bir nefes alırdım. Onun masasının bir tek özelliği vardı: O yemeğini yediği süre boyunca.

hizmetkârlara ayrılmış yemekhanede yediği ve güzel dantel bonesi. sokakta onu bulmuş insanların evi. başından savabilirdi.büyükannemi görmeye gelen bir hanımı. çünkü ya kahveci bir kahve. kahveciyle ve Belçikalı bir hanıma elbiseler diken. çok ayıptı. 15 Ağustos'ta evime gitmeyi umuyorum diyor. davetlerini reddetmesi imkânsızdı. ufak tefek bir hizmetçiyle arkadaş olduğundan beri. acelesi varsa. küçük bir evi olan Françoise. ancak bir saat sonra yukarı çıkıyordu." diye tekrarlamaktan kendini alamıyordu. yani bütün zorluklara rağmen dostluğa kabul ettiği ender halktan kişilerle. Bir ailesi. bir bitki çayı içmeye davet ediyor ya da hizmetçi. Zaten arasıra yanlarında birkaç gün geçirdiği yabancıların yanında büyümüş olan öksüz küçük hizmetçiye. Ama kendi ilişkilerinde. Zavallıcık! İnsanın kendi evi diye bir şey bilmemesi ne acı şey kimbilir. büyükannemin eşyalarını hazırlamak üzere hemen öğle yemeğinden sonra değil. son derece ince ve mutlak bir protokol. kendisi dikiş dikerken gelip seyretsin diye çağırıyordu. akşam yemeklerini birlikte. gerçekten kendi eviymiş gibi söylüyor. Françoise da sürekli. yeri yurdu olmayan birini kendine eşit olarak göremezdi. Hizmetçinin durumu Françoise'da hem merhamet. bütün hareketlerini yönetirdi. Kadıncağız 15 Ağustos'ta velinimetlerini görmeye gideceğini umuyor. Evime demez mi! Kendi memleketi bile değil. Yine de. Françoise sadece müşterilerin yanlarında getirdiği. hem de iyi niyetli bir küçümseme uyandırıyordu. Françoise. şartlar yüzünden veya bağlılığından dolayı büyükannemin hizmetine girmek zorunda kalmış bir hanımefendi zanneden hizmetçilerle arkadaşlık . özel bir ilgi gösterilmesi gerekiyordu. ince profili sebebiyle kendisini belki soylu. babasından kalan ve kardeşinin birkaç inek beslediği. "Gülmek tutuyor.

henüz birbirlerini . "O kadar para ödüyoruz. büyükannemin ya da benim ayaklarımız üşüyecek olsa. "Pes doğrusu!" gelir korkusuyla. ama onun aracılığıyla bir ilişkiye girdik. ısrar edemiyorduk. durum o kadar vahim olmazdı. bir sabah bir kapıda karşılaştılar ve konuşmak zorunda kaldılar. ama konuşmadan önce.. Françoise bize bir fayda sağlamalarına engel olamazdı. Sonuç olarak. çünkü onların. belirsizliğine rağmen açıkça anlaşı lan ve bizi kesinlikle suçlayan bir ifadeyle son veriyordu: "Bilmem artık. Sözlerine.salar da zaten bize bir faydaları dokunmayacağından. en ufak bir şey için yerli yersiz. Françoise'la tanışma. mutfakta çalışan biriyle dost olduğundan beri. mutfakta çalışan bir adamla ve bir kat hizmetçisiyle de arkadaş olmuştu. çok normal bir saatte bile zili çalmaya cesaret edememesiydi. Ne var ki o." diyen Françoise'ın. yani sadece otelde çalışmayan kimselerle tanışmış olsa. Nihayet biz de. benim ve büyükannemin cesaret edemeyeceği saatlerde zili çalıp hizmetçiyi çağıran. biz bu dostluğun rahatımız açısından faydalı olacağını zannederken. canlarını sıkacağını ileri sürüyordu.kurmuş olsa. fırınları tekrar yakmaları gerekeceği için hoş karşılanmayacağını veya hizmetçilerin akşam yemeğini böleceğinden." Biz de. büyükanneme rağmen. büyükannemle Mme de Villeparisis.. parayı kendisi ödemiş gibi. ardından çok daha ağırı. Bunun günlük hayatımızdaki sonucu. tıpkı Moliere'in bazı sahnelerinde. Françoise suyu ısıtan kişiyle arkadaş oldu diye biz artık sıcak su getirtemiyorduk. şimdi. içki servisi yapan bir garsonla. uzun bir süredir birbirlerinden birkaç adım ötede her biri kendi monoloğunu sürdüren. otele ilk geldiği gün. en ufak bir itirazda buluna cak olsak. henüz kimseyi tanımazken.

Kimmerler zamanından. mümkün olduğunca uzaklara bakmaya. yerimizden kalkmamıza. bıçaklarla çatalların aksine. tabiat . bakışlarımı soframıza sadece belirli zamanlarda çeviriyordum: dev bir balığın. Balbec'i sevebilmek için. oysa büyükannem aksine. yemeklerin "açlıktan öldürecek kadar muhteşem" olduğunu ileri sürüyordu). Mme de Villeparisis kibarlığından. denizde Baudelaire'in tasvir ettiği görünümleri bulmaya gayret ediyor. denizden başka bir şey görmemeye. hayatın denizlerde kaynamaya başladığı ilkel çağlardan kalmış olan. güzel ızgaralar yiyebilmek için ne yaptığını öğrenmek niyetindeydi (çok obur olan Mme de Villeparisis. herhangi bir şekilde rahatsız olmamıza asla izin vermiyordu. Ben kendi adıma. Markiz her gün. sayısız omurdan oluşan bedeni. nezaket ve sevinç gösterilerinde bulundular. yeryüzünün en uç noktasında olduğum fikrini koruyabileyim diye. yemek salonunda. kendisine ser vis yapılıncaya kadar gelip yanımızda birkaç dakika oturmayı âdet edindi. Yemeğimiz bittikten sonra. çünkü mektuplarını bizden daha erken bir saatte alabilmek. mavi ve pembe sinirli. geri çekilip şüphe ifade eden hareketler yaptılar ve sonunda. öğle yemeğine kadar kendisini alıkoymak istiyordu.görmedikleri farzedilen iki oyuncunun birdenbire birbirlerini görmeleri. gözlerine inanamamaları. büyükannem. nihayet (diyaloğu koro izleyerek) aynı anda konuşmaları ve birbirlerinin kollarına atılmaları gibi. karşılıklı şaşkınlık ve tereddüt belirtileri gösterdiler. otelin yemeklerini hiç beğenmiyordu. her zamanki gibi Mme de Sevigne'den alıntı yaparak. birbirlerinin sözlerini kesmeleri. bir iki dakika sonra büyükannemden ayrılmak istedi. sofradaki bıçakların buruşuk peçetelerin yanında süründüğü o pislik anında onunla sohbet ederek oyalanıyorduk.

ağız çalkalama kâselerimizi getirmeye giderken. özel bir ihtimamla hizmet ettiği bir subayın kapıdan giren bir müşteriyi tanıyıp çene çalmaya başladığını gördüğü zaman ikisinin aynı çevrenin insanları olduğunu anlayıp sevinirse. kendi müessesesinde. Zaten Aimé'nin mutlu olması için soyluluk unvanı olan birinin adının telaffuz edilmesi yeterliydi. fazla sevmesiydi. Françoise uzun zamandır bunu biliyormuş gibi. gazetede yer almamış bir olay anlatıldığında çok hoşlarına gider. denizin çok renkli bir katedrali gibi inşa edilmiş bir deniz canavarının sofrada yer aldığı günlerde. saf insanlar soyundan değildi. Nasıl ki bir berber. konuşmasını kısa keserdi. bilinçli bir ağırbaşlılıkla gülümsüyordu. yaşadığını söyleseler. "Filanca Kontu" lafını işittiği an yüzü kararır. bunun sebebi. herkesin zannettiği gibi ölü olmadığını. sıradan hizmetlerine ek olarak sosyal. Zaten tevazuyla efendilerim diye hitap ettiği. yeri gelince çekilmeyi bilen bir ev sahibesi gibi. hattâ aristokratik zevklerin de karşılandığını bildiğinden. övünçlü bir tevazuyla. Aimé'nin mensup olduğu sevimli. "Evet. aynı şekilde Aimé de. ama duyulmamış. Kendi sofrasında gerçekleşen nişanın saadetini bozmadan gözeten. mutlu ve duygulanmış bir babaya da benzetilebilirdi. Ayrıca Françoise'ın. Hayatında adını hiç duymadığı Arşidük Rudolf un.tarafından mimari bir plana göre. Bunlar. bizim Mme de Villeparisis'nin eski dostları olduğumuzu görünce. Françoise ise şaşırmış görünmek istemezdi. . başkalarında kusurların en büyüğü olarak gördüğü bir meziyeti vardı: kibirliydi. kendilerine az çok ilginç. Françoise ise aksine. sabun tasını almaya giderken nasıl ki gülümsemekten kendini alamazsa. bunu da gösterirler. bir berber salonunun basit. soyluları Aimé'den az değil." derdi.

hatta bazen hayrına orada yetiştirilmiş olurdu. İşte bu yüzden. zaten bu sonuca kolayca varmasına. kitabı veya meyveleri odamıza getirirdi. itibarı sadece soylular tarafından sarsılan bir aile olmalıydı. bir Aimé çocukluğundan beri hizmetkârlık yapar. tanıdığımız hiç kimse. armağanına özel bir faydayı bahane ederek. hizmetçilerin. soylu beylerin ve soylu hanımların başlıca yeteneği. Ama Mme de Villeparisis'nin hem bize. Françoise'ın ailesi. bir saat sonra. teşekkürlerimize cevaben. Büyükannem ne zaman Mme de Villeparisis'nin okuduğu kitabı fark edecek. bir hizmetkâr. efendilerinin başka insanlarla ilişkileri konusunda (hayvanların hayatı konusunda insanların yaptığı gibi) sürekli kısmi gözlemlerde bulunma ve zaman zaman hatalı sonuçlar çıkarma eğilimine itaat eder. tek işidir. öfkesini zor bastırmasından da anlaşıldığına göre. hiçbir hataya yer bırakmayacak şekilde saptayınca. en azından Fransa'da. bize "saygıda kusur" edildiğini ileri sürerdi. ikide birde. bağımsız. bütün tanıdıklarımız arasında en çok onu sevdi. Mme de Villeparisis kadar sürekli nezaket gösterme gayreti içinde değildi. bu soyluların evindeyse aksine. markizin bir arkadaşının gönderdiği meyveleri beğendiğini söyleyecek olsa.neredeyse tamamen hâkimiyeti altında olduğu bizlerin ağzından bile. Françoise'ın nazarında Mme de Villeparisis soylu olduğu için kendini affettirmek zorundaydı. köyde hali vakti yerinde. ters davranmaktan aldığı zevk de sebep olurdu. ama gazeteler . bize olan aşırı sevgisi kadar. "Bir şaheser sayılmaz. Ne var ki bu da. Ayrıca. bir soylunun adını duyduğunda. Françoise. Sonra kendisiyle karşılaştığımızda. Françoise markiz olmasını mazur gördü ve markiz olduğu için kendisine minnet duymaya devam ederek. hem de kendisine sayısız incelikte bulunduğunu.

" dedi Mme de Villeparisis (o saatte zaten var olan mide bulantımı daha da artırdı. Ne. "Doğru ya. Sizi ilk günden beri elinizde . Gerçekten meyveler o kadar güzeldi ki. "bu sahilin istiridyeleri çok lezzetlidir! Hizmetçime söyleyeyim de. bu sözlerin vardığı sonucu Mme de Villeparisis'ye uygulamasından korkuyordum: "Bu az sayıda insanı arıyorum. oteldeki meyveler genellikle çok kötü olduğundan. canımız kötü bir meyve istese." veya "Deniz kenarında güvenilir meyve bulundurmak iyi oluyor. soluksuz kalmaktan farksız benim için. denizanalarının yapışkanlığının Balbec sahilini kararttığından daha fazla iğrendiriyordu). Neler hissettiğimi anlayabilecek tıynette insan çok azdır. kızınız her gün mü mektup yazıyor? Ne buluyorsunuz birbirinize anlatacak?' " Büyükannem sustu. meyveyi her tür tatlıya yek tuta rım. "Bana öyle geliyor ki siz hiç istiridye yemiyorsunuz. bana. sizin mektuplarınızı da benimkilerle birlikte alsın." demekle yetinirdi. hislerini anneme Mme de Sevigne'nin şu sözleriyle ifade ederdi: "Daha bir mektubu alır almaz. gönderdiği meyvelerin daha da makbule geçtiğini söyledi. birazdan bir tane daha gelsin istiyorum.o kadar geç geliyor ki. siz Mme de Sevigne'yi okuyorsunuz. çünkü istiridyelerin canlı eti beni." Büyükannemin. mektupsuz kalmak. Paris'ten getirtmek zorunda kalacağımızı söyleyemeyeceğim." Büyükannem mecburen Mme de Villeparisis'nin bir gün önce bize gönderdiği meyveleri methetmeye başladı. "Ben de sizin gibiyim. otel müdürü kendi tatlı tabaklarının aşağılanmasının yarattığı kıskançlığa rağmen. "Ben Mme de Sevigne gibi. Büyükannem arkadaşına." diye ekledi. o ki. okuyacak bir şey lazım mutlaka." demişti. şüphesiz cevap vermeye tenezzül etmediğinden. diğerlerinden kaçıyorum.

" Büyükannem tartışmayı gereksiz buldu ve sevdiği şeylerden. kapıdaki karşılaşmadan önce büyükannemi otelde hiç görmediğini unutmuştu. Guermantes'larla bir akrabalığı yok muydu. Doğallıktan uzak. Çünkü yaşlı bir kadının eskiden ne kadar güzel olabileceğini anlamak için. durdurup bizi sorardı. etrafta saygı uyandırarak. Kabul etmek gerekir ki. Mme de Beausergerıt'ın Hatıratı'nı. Françoise'ı başında güzel bir bone. zengin insanlar birbirini tuttuğu için. hizmetkârların yemekhanesine indiği (Françoise'ın "öğleleyin" dediği) sırada gördüğü zaman. bu harap olmuş güzellikten geriye kalan silik izden yola çıkarak baştaki güzelliği canlandırabilmek için. samimi olması imkânsız. gönderdiği haberi bize iletirdi: "Dedi ki: Çok selam ediyormuş dersiniz. söylediklerini kelimesi kelimesine aktardığını zannedip aslında Platon'un Sokrates'i. Mme de Villeparisis. ben mi yanılıyorum acaba?" dedi büyükannem." (Mme de Villeparisis. tercüme etmek gerekir. Françoise da markizin sesini taklit ederek. Aziz Yuhanna'nın İsa'yı çarpıttığı kadar çarpıtarak. Olsa olsa. biri aşağılık ve utanç verici deneyim kapısından.) "Sizce kızını sürekli merak etmesi biraz abartılı değil mi? O kadar çok söylüyor ki. "Unutmayayım da sorayım. her çizgisini sadece görmek değil. Benliğime. çantasını üzerine koymak suretiyle gizledi. bu beni çok kızdırdı. anlayamayacak birine söz etmek zorunda kalmamak için." Françoise haliyle bu ilgiden çok etkileniyordu. Françoise'dan daha sanatçı olmak gerekirdi. belki büyükannem Mme de Villeparisis'nin bir zamanlar çok güzel olduğunu söylediğinde ona inanmıyor. sınıfsal bir menfaat güderek yalan söylediğini düşünüyor olabilirdi. ötekiyse hayalgücünün altın kapısından girmiş iki ismin ortak bir kökü olduğuna nasıl inanabilirdim? .onun Mektuplarıyla görüyorum.

. büyükannemle ben mendirekte biraz oyalanıp Mme de Villeparisis'yle birkaç kelime konuşmuştuk. sabah sahilde verilen senfoni konserinden çıkarken Mme de Villeparisis'yle karşılaştık. büyükannemin arkadaşı olamazdı herhalde. güneşli bir sonbahar gününe benzeyen saydam üzümler. uzun boylu. sık sık görüyorduk. yusyuvarlak. Üstü açık arabası otelin önünde durmuş. olağanüstü. Birkaç gün sonra. içimde en iyi. o sırada. kızıl saçlı. Oysa ertesi akşam Mme de Villeparisis bize taze. onlara ulaşabilmek için elimden geldiğince yükselmeye çalışıyor. Konserden çıkıp otele doğru giderken.Birkaç günden beri. biraz iri burunlu Lüksemburg Prensesi'ni. markiz otelde bizim için croque-monsieur ve kremalı yumurta siparişi verdiğini söylüyordu.gibi pırıl pırıl. üniformalı bir uşak gelip otel müdürüyle konuşmuş. güzel. kurumuş saplarından sarkan. Bu meyveler.) en yüce gerçekleri ifade ettiğine inandığımdan. tirşe erikler. Konserde dinlediğim eserlerin (Lohengrin'in prelüdü. birkaç haftalığına civarda sayfiyede olan. Tannhauser'ın uvertürü. erikler. onlara teslim ediyordum. akşam yemeği saatindeki deniz gibi morarmıştı. armutların koyu mavisinde de birkaç pembe bulut gezmiyordu. o anda denizin yuvarlaklığı. yaldızlı üzüm salkımını ve yine tanıdığımız eriklerle armutlar gönderdi. onları anlayabilmek için. sonra arabaya dönüp (körfezin kendisi gibi bir sepetin içinde çeşitli mevsimleri bir araya getiren) harikulade meyvelerle ve üzerine kurşunkalemle birkaç kelime yazılmış bir kartla geri dönmüştü: "Lüksemburg Prensesi". koyu mavi armutlar. şatafatlı arabası ve uşaklarıyla geçerken. yalnız. bu otelde kimliğini gizleyerek kalan hangi hükümdar soyundan yolcuya gidiyor olabilirdi? Prensesin ziyaret etmek istediği kişi. en derin ne varsa çekip çıkarıyor. vs.

kendisi bir buçukta yemek yediği için. Soyadım. arasıra tatlı bakışlarını büyükannemle bana çeviriyor. sahilde gezintiye çıkıyor. Her gün. bir öpücüğün de belli. çörek satan seyyar. fevkalade güzel endamına o hafif eğimi vermiş. uzatılmış bacaklarıyla. Mme de Villeparisis'yi etkilemiş gibiydi. çığırtkan satıcılarla dolu olurdu. Acclimatation Parkı'nda bir kafesten kafasını ona uzatan iki sevimli hayvanı okşarcasına bizi okşayacağım görür gibiydim. birazdan. bir ayarlama hatası yüzünden. görünmez bir daim çatısı etrafında. Bu arada Lüksemburg Prensesi bizimle el sıkışmış. ama soyadımı hatırlayamadığından bana sorması gerekti. bizimkinden daha üstün bir çevrede yer alıyormuş gibi görünmeme arzusuyla. Hayvanlar ve Boulogne Ormanı fikri kafamda hemen somutluk kazandı. pasta. belirsiz iziyle tebessüm ediyordu. bir fular gibi gevşek bir şekilde dalgalandırmayı bilen kadınların o çok sevdiği kıvrımı çizdirmişti. Mendirek bu saatte. dik sırtları. markizle sohbet etmekteydi. İyi niyetini bize göstermek için ne yapacağını bilemeyen prenses. beni de tanıştırmak istedi.uzaktan bize doğru Lüksemburg Prensesi'nin gelmekte olduğunu gördüm. eğik. büyükannemin kızını kiminle evlendirdiğini yıllar önce unutmuştu. herhalde mesafeyi yanlış hesaplamış olacaktı ki. bakışları iyilikle dolup taşmaktaydı. uzun. yanan mendireği herkes terk ettikten çok sonra villasına dönüyordu. Belki de zaten bilmiyordu. bir şemsiyeye hafifçe yaslanmış. aşağı yukarı herkesin deniz banyosundan sonra öğle yemeği için döndüğü saatte. çukur kalçaları. Mme de Villeparisis büyükannemi kendisine takdim etti. ya da. Ampir Dönemi'nde güzel olan ve düşük omuzları. adeta ortasından geçen sert. bedenlerini. boş. Hatta. ördeklere atılan cinsten tek bir çavdar . dadısının yanındaki bir bebeğe gülümser gibi. şekerleme.

samimi davranmak. satıcıların parasını. Buna rağmen ekmeği bana uzattı ve kibarca gülümseyerek. Ama bu sefer seviyemizi canlı varlıklar hiyerarşisinde o kadar alçakta konumlamamış olacak ki. çünkü Prenses Mathilde tavırları bakımından katiyen prenses değildi. İkincisiyse. Sonra Mme de Villeparisis'yle vedalaştı ve bize de arkadaşı gibi muamele etmek. benimle hayvanlar arasında bir aracı olmazsa mutluluğumun tamamlanacağını düşünmüştü. arpa şekerleriyle dolduruyordu. onurlu bir . Prenses nihayet üçümüzden ayrıldı ve kapalı tuttuğu mavi desenli beyaz şemsiyesine. Bana." dedi. büyükannenize de verin. babatatlılarıyla. Son derece sağduyulu. ertesi gün. ilk gördüğü satıcıyı durdurdu. kendisini izleyen ve bütün plajı hayrete düşüren kırmızı saten giysili küçük zenciye ödetiyordu. daha sonra göreceğimiz gibi. bu şekilde. bir çocuğa büyük muamelesi yaparak veda ettiğimizde gülümseyişimiz gibi. tatlı." dedi. Ekmeği alıp bana.ekmeği kalmış olan. "Büyükanneniz için. Başka satıcılar yaklaştı. değneğe dolanmış bir yılan gibi dolanan harikulade endamını kıvırıp bükerek güneşli mendirekte gezintisine devam etti. prenses ne satıyorlarsa alarak ceplerimi sicimlerle bağlanmış paketlerle." diyerek. iyi niyetiyle beni aynı derecede şaşırtacaktı. prenses bizimle eşit olduğunu büyükanneme. Harika bir evrimsel gelişme sonucu büyü kannem artık ördek veya antilop değil. ilk diyorum. kâğıt helvalarla. Mme de Villeparisis'nin şu sözleriyle öğrendim: "Sizi çok hoş bulmuş. Mme Swann'ın deyimiyle. Tanıştığım ilk prensesti. bir baby idi. "Siz de yiyin. Hükümdarlarla burjuvalar arasında iyi niyetli aracılar olan büyük soyluların kibarlığının bir şeklini. bizim seviyemize inmek niyetiyle elini uzattı. "Siz kendi elinizle verin. anaç bir tebessümle gösterdi.

babamı gördüğü noktasına. gelecek haftaya alacak. kibarlıkla ilgisi olmayan bir şey söylemişti." Ama o sabah. "Siz bakanlık özel kalem müdürünün oğlu musunuz?" diye sordu. gümrük sorunlarını. Şu anda inanılmaz bir yolculuk yapıyor. kendinden emin bir tavırla. babamın bütün hoş yönlerini. annemden gelen bir mektupta. Lüksemburg Prensesi'nden ayrılırken." Birkaç gün önce. Gerçekten kıymetli bir insandır. adını hatırlamadığım bir öğrencisinin hayranıymış. bagajlarını kaybettikleri haberini almıştık. Mme de Villeparisis beni daha fazla şaşırtan. onu dönmeye zorlayan şartları. minnacık. daha doğrusu zaten kaybolmamışlar aslında. inanılmaz derecede büyüten bir cam parçasının hangi tesadüfle karıştığını. onun en önemli eserleri de Toledo'da görülebiliyormuş ancak. Ama Toledo'ya fazladan bir gün ayırmak istiyormuş.hanımdır." Mme de Villeparisis. Başka birçok hükümdar ve prenses gibi değildir." Mme de Villeparisis'ye. nasıl olduğunu bilmiyorduk ama yolculuğun ayrıntıları konusunda bizden çok daha bilgilenmiş görünüyordu. Tiziano'nun. bulanık çalkantısını. "Zannederim babanız dönüş tarihini erkene. epeyce uzak bir mesafeden seyrettiren homojen dürbünün. "Demek öyle! Babanız çok hoş bir beymiş." dedi Mme de Villeparisis. bunu bize söyleyebilmekten büyük bir memnuniyet duyarak ekledi: "Sanıyorum sizi tekrar görmekten büyük zevk duyacaktır. de Norpois'nın. babamla arkadaşı M. El Greco'ya olan hayranlığını markizin böylesine belirgin ve en küçük . tanıdığı insan kalabalığının yüzeysel. herhalde Algeciras'a gitmekten vazgeçecek çünkü. "Bagajları bulunmuş.

görüşünde bir ölçek değişikliği yapmak suretiyle." dedi baro başkanı. Gustave Moreau'nun zayıf bir ölümlünün yanında resmederek insanüstü boyutlar kazandırdığı Jüpiter gibi. faltaşı gibi açılmış gözlerini sahte kraliçeye dikmişti. Mme de Villeparisis'yle vedalaştı. zaten bir süredir.ayrıntısına kadar görmesini sağladığını. Büyükannem. hanımların hepsi. bu şekilde önem vermiş olunuyor bu aşağılık kadına. Zaten tek istediği onunla ilgilenilmesi. yemek servisimizin yapıldığını camekânın ardından işaret etmelerini beklerken. prenses noterin. bu soytarılarla ilgileneceklerse ben artık onlarla çıkmayacağım. "Mme Blandais'nin bu insanlara böyle bakması beni nasıl sinirlendiriyor. Fransa'dan kaçmak lazım artık!" diye öfkeyle haykırdı. arabası otelin önünde durup meyve bıraktığı gün. baro başkanının ve mahkeme başkanının eşlerinden oluşan grubun gözünden kaçmamıştı. burnunu elindeki işten kaldırıp . bunca itibar gören Mme de Villeparisis acaba bir şarlatan değil de gerçek bir markiz mi diye merak ediyorlardı. Bu arada noterin karısı. o sırada geçmekte olan baro başkanı. her yerde usulsüzlük kokusu alan mahkeme başkanının karısı." Lüksemburg Prensesi'nin ziyaretine gelince. karısına gülünç olduğunu bildirsin. diğer minik insanların arasında bir tek bu adamı mı böyle iri gösterdiğini merak ediyordum. Vahşilerin kralının metresi denizden çıkmış. "içimden bir tokat atmak geçiyor. anlatamam size. Mme de Villeparisis lobiden geçtiğinde. Kocasına söyleyin. Bir patırtı duyduk. öğle yemeği için dönmekteydi. bu itibara layık olmadığını öğrenmeye can atıyordu. "Gerçekten bir bela. otelin önünde birkaç dakika daha hava alabilelim diye. mahkeme başkanına.

bir fersah öteden fahişe arabasıyım diye bağıran bir arabayla.. noter belgelerini görmeden bir kadının gerçekten evli olduğuna inanmam. "Haberleri almaya geldik. bu tip hanımlara özgü. Lüksemburg Prensesi'nin ziyaretinin akşamı. ama markizi görmeye geldiğini bilmiyordum.. koşa koşa gelirlerdi. anlatsanıza. yüzü bir karış kalınlığında allıkla kaplı bir kadın." Ancak. Zaten hiç merak etmeyin. Adını öğrenemediniz mi?" "Öğrendim." derdi gururla. ne oldu?" "Anlatıyorum: Sarı saçlı.ona öyle bir bakış fırlatırdı ki. Nüfus kâğıtlarını." "Hah! Şimdi anlaşıldı. öğleden sonra sözümona markizi görmeye geldi. yanılmış gibi yapıp kartına baktım." "Vay vay vay! Eyvahlar olsun! Görüyor musunuz?! Ama bu bizim gördüğümüz kadın. arkadaşları kahkahaya boğulurdu." "Ah! Şu Mme Poncin bir harika! Hiç böylesini görmedim. küçük bir araştırma yapacağım. "ben daima en kötü ihtimale inanırım başlangıçta. "Yeni haberler var. mahkeme başkanının karısı konuya parmak bastı. Zenci uşaklı bir kadın değil mi?" "Ta kendisi. başkan bey? Biz de pek kötü bulmuştuk. hatırladınız mı." Hanımlar her gün gülerek. "Doğrusunu isterseniz. takma isim olarak Lüksemburg Prensesi'ni kullanıyor! Şüphelenmekte .

haklıymışım! Burada bu Ange Baronesi30 kılıklı kadınla burun buruna olmak pek hoş doğrusu. Sonra da. sahte bir sadelik takınarak. Burjuvazinin büyük bölümünün nazarında. Macette örneğini gösterdi. . İngiltere Kralı'nın ve Avusturya İmparatoru'nun yeğeni Lüksemburg Prensesi." Baro başkanı. özellikle "zor durumdaki" arkadaşlarını yalandan kötüleyerek. büyük servetinden ötürü en önemli mali kuruluşların başkamdır ve bu sebeple. Saint-Germain muhiti erkeklerinin dörtte üçü. Bu yanlış anlamanın. sefih birer kumarbazdır (gerçekte de böyle olanları vardır) ve dolayısıyla kimsenin evine kabul et mediği kimselerdir. bir vodvilin ikinci perdesinde ortaya çıkıp son perdede ortadan kalkanlar gibi geçici olduğu zannedilmesin. dev Şirket'in 30 Alexandre Dumas'nın Kibar Fahişeler oyununun kahramanlarından Suzanne'ın kendine taktığı isim. mahkeme başkanına Mathurin Régnier'den. küçük burjuvaziyle ilişki içindedir. ikisi de kaplıca kentlerinde sık sık rastlanılan türden ahlaksız kadınlar olarak görüldüler her defasında. burjuvazinin asla kabul edilmeyeceği yerlere kabul edilmelerine katiyen engel olmaz. bu zengin soylunun. ne zaman Mme de Villeparisis'yi araba gezintisine götürmek üzere almaya gelse. burjuvazinin bunu bildiğinden öyle emindirler ki. çünkü Saint-Germain muhiti erkeklerinin kusurları. Diyelim ki bir yüksek sosyet e mensubu. Onlarsa. sevecenliğine bakıp hiç kim seyle ilişkisi olmadığına kanaat getirdiği kumarbaz ve müflis markiyle görüşmediğine yemin edebilir. Burjuvazi bu düşüncesinde aşırı namusludur. yanlış anlamayı pekiştirirler. nihayet büyük burjuva olmaya layık bir soylu gören burjuvazi.

taze kokunun kaynağıydılar sanki. aşırı sıcaklarda bütün gün güneşin alnında deniz kenarında durmamam gerektiğini söyleyip birkaç reçete yazdı.şamaya dayalıdır. tıpkı Balbec Körfezi'nin bir ucunda yer alan bir köyde bulunanların. mendireğin bir köşesine. Öğle yemeği saatine kadar. diğer uçtaki sahili görmeleri gibi: Marcouville L'Orgueilleuse. hiçbirini yaptırmamaya kesin kararlı olduğunu derhal anladım. Büyükannemin odası benimki gibi doğrudan denize değil. Bu saatte farklı yönlerden ve adeta farklı saatlerden gelen ışınlar. büyükannem reçeteleri gözle görülür bir saygıyla alınca. ayrıca benimkinden farklı döşenmişti. Rivebelle'den bakınca biraz görünür. oğlunu kumarbaz ama Fransa'nın en köklü soyadını taşıyan markinin kızıyla evlendirince (tıpkı bir hükümdarın. her an uçup gitmeye . görevini sürdürmekte olan cumhurbaşkanının değil de. ama bunun kendisi zaten yanıltıcıdır. oğlunu. odaya girince duyulan hoş. sahilin bir aksinin yanıbaşına. patikanın çiçekleri gibi alacalı bir alta yerleştirir. yine de. Yani her iki çevrenin de diğerini görüşü. çünkü Rivebelle'dekiler Marcouville'den göründüklerini sanırlar. ilaçların haricindeki tavsiyelere uydu ve Mme de Villeparisis'nin bizi arasıra arabayla gezdirme teklifini kabul etti. duvarın köşelerine çarpıp kırılır. Rivebelle'in güzelliklerinin büyük bölümü görünmez. oysa Marcouville'den bakınca. yanıl. konsolun üzerine. telkâri işlemeli koltukların pembe çiçekleri. kendi odamdan büyükanneminkine gidip geliyordum.yönetim kurulu başkanı olan dük. devrik bir kralın kızıyla evlendirmeyi tercih etmesi gibi). Ateşim çok yükseldiği için çağırdığımız Balbec'li doktor. bir türlü inanamaz. bir avluya ve kırlara olmak üzere üç ayrı manzaraya bakıyordu.

Ama yaptığım ilk iş. buğulu bir zümrütün saydamlığına sahipti ve ben bu zümrütün içinde. Bu . onları gördüğümde düştüğüm şaşkınlık. bir yoğunluğu olan maddelerin akışını görüyordum. . titreşen. adeta koltukların çiçekli ipeğini yaprak yaprak yolarak. dışarıdaki ışığın renklerini ayrıştıran bir prizma. sabırsızlıkla perdelerimi açmaktı. gümüş ışınların ve gül yapraklarının oynaşmasına dönüşmüş bir umut bahçesi gibiydi. ılık kanatlarını duvara asar.özetlenmiş gibi ve daha çarpıcı görünmesine yol açan. bu saatte. bazen bir gün öncekine benzer bir Deniz gelirdi. bir sabah pencereyi hafifçe araladığımda. güneşin bir bağ gibi yapraklarla süslediği küçük avluya bakan pencerenin önündeki taşra zevki halının bir bölümünü bir küvet gibi ısıtır. duyduğum zevki iyice artırırdı. dağıldığı ve tek tek göründüğü bir kovan. gezintiye çıkmak üzere giyinmeden önce uğradığım bu oda. Çünkü bu Deniz'lerin hiçbiri. ayrılmış. Hangi imtiyaz sayesinde. Bazıları öyle ender rastlanır bir güzellikteydiler ki. yarısaydam yüzeyinin etrafında. niye başka günler değil de o gün bilemiyorum. superisinin ağır ağır soluk alan tembel güzelliği. bir günden fazla kalmazdı. o sabah hangi Deniz'in kıyıda bir Nereid gibi oynadığını görmek için. güneşi oynatmaktaydı. şaşkın bakışlarım Glaukonome'yle karşılaştı.hazır bir aydınlığın kapanmış. Ertesi gün bir başkası. Görünmez bir sisin gevşettiği bir tebessümle. bu sis.heykeltıraşın kenarlarını yontmaya tenezzül etmediği kütlenin üzerinde şekillendirdiği kabartma tanrıçalar misali . daha karmaşık hale getirirdi. boş bir alandı sadece. şeritlerini kopararak mobilyaların oluşturduğu dekoru daha büyüleyici. ona renk veren. tadacağım günün başdöndürücü usarelerinin parçalandığı. Ama aynı Deniz'i iki kere gördüğüm olmadı.

sanki gününü Féterne'de geçirmemiş olmasının tek sebebi buymuş gibi. eşsiz rengiyle. Baro başkanı iyilik olsun diye. "Hayır. dikilip dururdu. çok sayıda kiralık fayton. yeni duyduğum bir melodiyi mırıldanıp volta atarak Mme de Villeparisis'nin hazırlanmasını beklerdim. yani henüz vaftiz edilmemişlerin girebildiği bölümüne tekabül eden. saçlarındaki renklerin şaşırtıcı uyumuyla olduğu kadar tenindeki bitkisellikle de göze çarpan genç bir komi. Saint-Mars-le-Vétu'ye. otelin önündeki tek araba onun arabası olmazdı. cezalı çocuklar gibi otelde kalacaklarına pazar günlerinin Balbec'te çok sıkıcı olduğunu ileri sürerek hemen öğle yemeğinden sonra yakındaki bir plaja gizlenmek veya bir yeri ziyaret etmek üzere otelden ayrılanları beklerdi. Bec Şelaleleri'ne gittik. bizi bu bozuk toprak yollarda yapacağımız gezintiye davet ediyordu." diye cevap verirdi. Romanesk kiliselerin nar. yapacağımız uzun gezinin sevinciyle. ama hiç ulaşamayacaktık. Arabaların yanında. benim beklediğim sundurmanın önünde.teksine. otelde . Féterne Şatosu'na davetli olanları değil. bir başka ilginç olmalı orası. Mme de Villeparisis'nin üstü açık arabasında. arabayı erkenden hazırlatırdı. "Size gıpta ediyorum. Günlerden pazarsa. Ben. sizinle seve seve yer değişirdim." derdi. Mme de Villeparisis. Quetteholme kayalıklarına veya oldukça yavaş bir araba için uzak sayılan ve bir bütün gün gerektiren başka bir yere gitmeye vaktimiz olsun diye. içeride. gün boyunca oturduğumuz yerden onun gevşek salıntısının serinliğini hissedecek. nadir görülen türden bir ağaççık gibi.haliyle. Hatta çoğu kez Mme Blandais'ye Cambremer'lere gidip gitmediği sorulduğunda. kesin bir tavırla. yalnızca Mme de Cambremer'e.

narin kominin kıpırtısızlığına bir de hüzün ekleniyordu. Yahudi genç kız kostümleriyle. öylece dururlardı sadece. bir işe yaramadıkları halde figüranlara ek olarak sahnede kalan koro üyeleri gibi. ama hiç değilse bazı hareketler yaparlardı. bununla. dışarıdaki uzun boylu. bütün bu çocukların. Ağaç görünümlü komi.kalmayanların girebildiği lobide. tıpkı Mme de Maintenon'un genç öğrencilerinin. çünkü "geniş düşünüyordu". Genel müdür (benim çok korktuğum). yolu tıkadıklarını ve hiçbir işe yaramadıklarını kastediyordu. Markizin arabasıyla ilgilenip binmesine yardımcı olmak belki kominin görevleri arasındaydı. Ama o. çünkü ağabeyleri otelden ayrılıp daha parlak geleceklere atılmışlardı. eşsiz renk tonları sergileyen. çünkü o. bundan. Ama ben markizin inmesini beklerken biraz ötemde duran. müşterilerin çıkışlarıyla girişleri arasındaki hareket boşluğunu dolduruyorlardı. "yolkesen"den başka bir şey olmadığı kanısındaydı. ertesi yıl bu komilerin sayısında hatırı sayılır bir artış yapmak niye tindeydi. eski Saint. markiz ve eşyalarını arabaya . otel müdürünü çok üzüyordu. Bu kararı. kendi hizmetkârlarını yanlarında getiren insanların onlardan hizmet aldıklarını ve otellerde genellikle az bahşiş verdiklerini. Mme de Villeparisis bu kategorilerin her ikisine de dahildi. Muhtemelen sabahları temizliğe yardım ediyorlardı. o da bu yabancı diyarda kendini yalnız hissediyordu. iki perde arasını doldurmaları gibi. Ester veya Yehoyada'nın sahneyi her terk edişinde. "dışarı hizmetindeki" kominin arkadaşları. ondan daha fazla çalışmaz. Hiç değilse öğle yemeğiyle akşam yemeği arasındaki. Ama öğleden sonraları. markizden beklenecek bir şey olmadığı sonucunu çıkarır.Germain muhiti soylularının da aynı şekilde davrandıklarını bili yordu. Mme de Villeparisis sonunda inerdi.

çiçeklere bakar. kızaran çiçeklerin beyaz satenden eteğiyle süpürülmüş olan o benzersiz yaprakları tanırdım. çok da yakıştırmış olurdu. herhalde Balbec'te de aynı saatte olduğu gibi kızarttığında. yaprak tomurcuklarına da köpüğünü serpiştiren yoğun esansın yayıldığı bu çiçeklerin beyaz taçlarının arasına. iki tarafa da fazladan birer pembe gonca eklemiş. bu yol. çiçekleri dökülmüş. iki yanında sürülü tarlalar uzanan kavşağa kadar. bu bahçeleri bir kez daha. desenini ezbere bildiğim o bahçelerin hazır tuvali üzerine. sadece dişiorganlardan oluşan bir demet kalmış olurdu üzerlerinde.o kadar uzun süre seyrederdim ki. ama bu görüntü beni büyülemeye yeterdi. şafak çiçekleri. Paris'te. bir düğün töreninin sonunda yola serilen halı gibi.yerleştirmeyi kendi uşağıyla hizmetçisine bırakıp ağabeylerinin gıpta edilecek kaderini hüzünle hayal eder. Ertesi yıl mayıs ayında. bütün geceyi çiçeklerinin karşısında geçirirdim. Tarlaların ortasında. evet. bitkisel kıpırtısızlığını bozmazdı. bizim başka bir yola saptığımız. çoğaltmaya. hâlâ seyrediyor olurdum . sevimli bahçelerin arasında bir dönemeçteki başlangıcından. hazır çerçevesi içine yaymaya çalışırdım. çiçekçiden bir elma dalı aldığım oldu. daha çok kısa bir süre önce. baharın bu tuvalleri dehanın . çünkü geniş yüzeyleri. sanki çiçekçi bana bir lütufta bulunarak. tren istasyonunun etrafını dolanıp döndükten biraz sonra. kısa sürede benim için Combray'deki yollar kadar tanıdık oldu. yaratıcılık merakıyla ve dahiyane bir zıtlıkla.ve bu çiçekleri hayalgücüm aracılığıyla tekrar o kır yoluna götürmeye. onları lambanın altında tutar . bir kır yoluna girerdik. Yola çıkardık. tek tük elma ağaçları görülürdü. kimbilir kaç kez.

Oresteia'da. yalnızca ondan daha koyu göründüğü bu yaprakların ardında. Buna karşılık. Arabaya binmeden önce. bir resmin renkleri gibi uzanan renklerinin altında. Balbec'te denizi fazlasıyla parçalanmış olarak. o mesafeden." derken yaptığı el hareketiyle. "parlayan güneş"le birlikte görmeyi umduğum deniz manzarasını zihnimde çizmiş olurdum. . o zaman. bir defasında birini. Ama Mme de Villeparisis'nin arabası bir yokuşun tepesine vardığında. aradığım. bir gün mutlaka görecektim. yatlardan oluşan. ağaç yapraklarının arasından denizi görürdüm. özelliğini tanımlamak için çok isabetli bir kelime kullanırdı. "özellikle de yaşlı sarmaşıklarının arkasına gizlenmiş Carqueville Kilisesi'ni. teknik terimlerden daima kaçınır. artık bir kuvvet hissetmezdim. donuk görünürdü. zarif yaprakların ardında. bir defasında da bir başkasını görmeye gideceğimizi vaat ediyordu. dalgalara bakıp bunların Leconte de Lisle'in. görünmez. Benim kiliselerden hoşlandığımı gören Mme de Villeparisis. kalkar onların çağıltılı denize çarpan yüz bin küreği" diye boğuşmalarını tasvir ettiği dalgaların aynısı olduğunu düşünmeye kendimi zorlayabilirdim. hayalimin kabul etmediği bayağı lekelerin arasından görüyordum sadece. artık denize yeterince yakın olmadığımdan. "şafakta havalanan etobur kuşlar gibi iner. denizi adeta tabiatın ve tarihin dışına çıkarmış olan çağdaş ayrıntılar ortadan kaybolurdu. deniz artık canlı değil. gökyüzü kadar hafif. yüzücülerden.harikulade ilham bolluğuyla renklendirdiği anda seyretmeyi o kadar istiyordum ki. kahraman Ellas'ın gür saçlı savaşçılarının. Mme de Villeparisis çoğunlukla bu betimleyici el hareketini yaparken tarihî bir anıtın büyüsünü. kabinlerden. olmayan cepheyi sevgiyle sarmalar gibiydi.

Ama bu şato aynı zamanda gerçek bir müze olduğundan. Karun gibi zengin adamların. edebiyat ve felsefeyi. Babasının şatolarından biri. Boynundaki uzun. markizin içinde büyüdüğü şato. bu konuyu açtı. zaten şatonun da Rönesans mimarisinin en güzel örneği olduğunu açıklarken. insanın miras yoluyla edindiği tablolardan başka tablo yoktu sanki. bu mimari üslubu sevmemesinin ayıp olacağını. gerçek bir tevazudan. kimbilir ne şekilde satın aldıkları tabloların sözünü bile işitmek istemezdi. Lamartine şiirler okumuş. ünlü bir tarihî anıtta. orada Chopin'le Liszt piyano çalmış. oldukça meşhur bir sanatçıdan daha büyük bir şaşkınlık ya da . büyükninelerinden birinin Tiziano tarafından yapılmış. sınıflandırılmış. müzik. bundan ötürü özür dilemek ister gibiydi. resim. hep ailede kalmış olan portresinde görülen fulardı. belki incelikten. görgülülükten. Bu fular. elbisesini de geçen fuları büyükannemin beğenmesi markizi memnun etti. bütün sanatlar konusundaki bilgisini sadece bu maddi kaynakla açıklıyor ve sonuçta. son derece aristokrat biçimde yetiştirilmiş bir genç kızın mülkiyetindeki bir şey gibi algılıyormuş izlenimi yaratıyordu. Balbec çevresindekilerle aynı üslupta kiliselerin bulunduğu bir yörede olduğundan. onlardan övgüyle söz edildiğini duymuş olan büyükannem. Bir resmin gerçek olduğundan bu şekilde emin olunabilirdi. Onun nazarında.ama sözünü ettiği şeyleri çok iyi bildiğini gizleyemezdi. Kendisinin de suluboya çiçek resimleri yaptığını biliyorduk. bütün bir asrın bütün tanınmış sanatçıları aile albümüne yazılar. ama iltifatlara alışkın. belki de felsefeye yatkın bir dimağı olmadığından. Mme de Villeparisis tevazuyla konuyu değiştirdi. Mme de Villeparisis. taslaklar çizmiş olduğundan. sahte olduklarına baştan inanır ve katiyen görmek istemezdi. notalar kaydetmiş.

Ama Mme de Villeparisis Balbec'te gözlerini dinlendirmek için çalışmalarına ara veriyordu. Çok hoş bir meşgale olduğunu söylemekle yetindi. açıkça ifade edilmiş. insanın sahici çiçeklerin arasında yaşamasını sağlıyordu. ayine gitmek istemiyorsam zorla götürülmek ne kadar kötüyse. istiyorsam menedilmek de o kadar kötü olurdu. burjuvazinin büyük kesiminden bile çok daha "liberal" olduğunu gördükçe şaşırıyorduk. bunun öteden beri. ilerici fikirler duya duya." Hatta arada şu tür sözler de ediyordu: "Ah! Bugünkü soylular ne ki!" "Benim gözümde çalışmayan adam bir hiçtir" . sık sık.memnuniyet göstermedi. hoş ve unutulmaz olduğunu hissettiği için. Titiz ve utangaç tarafsızlığımızın. bunların güzelliğinden ise. en azından onları resmetmek.belki sadece kendi ağzında bu sözlerin ne kadar ilginç. hele insan. Louis-Philippe'in konuşma yeteneği hakkındaki hükümlerinin her kelimesine güveniyorduk. bu sevimli dostumuzun. zekâsından ötürü fikirlerini tutuculukla suçlamaya yanaşmadığı kişilerden birinin ağzından. fırçanın yarattığı çiçekler çok güzel olmasa bile. Büyükannemle ben. krallık döneminde bile.tıpkı Mısır resmi. . taklit edebilmek için yakından bakmak zorunda olduğunda. kilise aleyhtarlığını ancak şu ölçüde eleştiriyordu: "Bana göre. bıkmak mümkün değildi. Mme de Villeparisis'nin en tiksindiği şeydi büyükannemle ben. Tiziano'ları. Cizvitlerin kovulmasının büyük bir öfkeyle karşılanmasına şaşırıyor. Ama . İspanya'da bile yapıldığını söylüyordu. her alanda doğruluğun ölçüsü ve canlı örneği olduğuna inanmıştık neredeyse.bunlar yine de sosyalizme kadar varmıyordu. sosyalizm. Etrüsk yazıtları konu- . şatosunun kolonadı. Cumhuriyeti savunuyor. markizin.

kendini gölgede tutma özelliğinden. kendisine gerçek değerler oldukları öğretilen tevazudan. de Balzac'ın aşırı övgülerine nasıl omuz silkerek karşılık verdiğini . Bersot. isabetten. yargılarda ölçülülükten ve sadelik meziyetlerinden yoksundular. bir akademide. Onu M.o hiç değilse yetenekli bir adamdı . uzmanlık alanlarındaki eserlerinde görülmediğine göre. Zaten M. kendisi tarafından ayaküstü görülmüş olan Chateaubriand. Merimee'nin evinde . bu yazarları sertçe eleştiriyordu. onlarla da ilgili ilginç ayrıntılar anlatıyor du. ama çağdaş eserler hakkında son derece beylik sözler söyleyen. "Hayranı gibi göründüğünüz Stendhal'in romanları için de aynı şey söz konusu. bir Vigny'ye karşı üstünlük sağlamış olan Mole. benim hayranlığıma gülüyor.sunda sorgulandıklarında insanı hayran bırakan. yerinde bir ifadeyle yetinip dayatmayan. Beyle'in (Stendhal'in adı Beyle'di) korkunç bayağı. hepsi bir zamanlar ailesi tarafından ağırlanmış. ben kendisine. bir Balzac'a. Balzac ve Victor Hugo hakkında sorular sordukça. Vitrolles. Baudelaire üzerine aptalca incelemelerinde ortaya çıkan ve diğer çalışmalarında da bulunması gereken niteliksizlik. acaba bu uzmanlık alanlarının önemi mi abartılmış diye insanı düşündüren bilginler gibi .Mme de Villeparisis. belki de bu özellikler sayesinde gerçekten bir salonda. biraz önce büyük soylularla. Lebrun. Kendisi böyle konuştuğunuzu duysa çok şaşırırdı. Salvandy veya Daru gibi kişileri onlara hiç tereddütsüz tercih ettiği belliydi. Fontanes. çünkü onlar. bir bakanlar kurulunda.gören babam. siyaset adamlarıyla ilgili şeyler anlattığı gibi. bir Hugo'ya. Pasquier. her şeyden çok tumturaklılığın gülünçlüğünden kaçman yalın sanattan. ama yemek davetlerinde esprili ve kitaplarıyla böbürlenmeyen bir adam olduğunu söylerdi.

bizi beklerken önümüzdeki çimenlerin üzerine mavi yıldızını saplamış bir başkasını görürdük. Atlarımız kısa sürede arayı açardı.güzel bir günün çiçekleridir bunlar. benim gibi onları görememiş gençlerin yargılarına kıyasla daha doğru olduğunu düşünür gibiydi. Combray'dekilere benzer birkaç mütereddit peygamberçiçeği. gezintiye çıkmış bir esnaf kızıyla. bütün bu büyük adamların elyazmalarına sahipti ve ailesinin onlarla özel ilişkilerine dayanarak. kırlara bir gerçeklik kazandıran. sürülü tarlalar arasındaki bir bayırı tırmanırken. onlar hakkındaki hükümlerinin. ineğini güden veya bir yük arabasına uzanmış bir çiftçi kızıyla. de Sainte-Beuve'ün de dediği gibi. tam bir nebülöz oluştururdu.siz de biliyorsunuz. değerlerini daha doğru ölçebilmiş olan insanlara inanmak gerekir." Bazen. o sırada. kimi eski ustaların tablolarını imzalarken kullandıkları değerli çiçekçik gibi bir özgünlük işareti konduran. birçokları." Mme de Villeparisis. çünkü babamı ziyarete gelirlerdi. bir landonun koltuğunda. uzak hatıralarım ve evcil çiçekler. gelip yolun kenarına dikilecek kadar cesaret bulur. annesiyle babasının karşısında oturan . yaya. arabamızı takip ederdi. başkasında olmayan ve içimizde uyandırdığı arzuyu benzerleriyle tatmin etmemizi engelleyecek olan bir şeye sahiptir -. "Bu konuda konuşmaya hakkım olduğunu sanıyorum. ama birkaç adım sonra. onları yakından görmüş olan. bu kişilerle ilgili olarak. Hiç değilse bu bakımdan görgülü bir adamdı. çünkü her biri. gerçekten zeki bir adam olan M. bisikletle veya arabayla bayırı tırmanan yaratıklardan biriyle . ama kırlardaki çiçekler gibi değillerdir. Tekrar yamaçtan aşağı inerdik.

uzun zaman boyunca insan vücudunun sadece kuru ekmek ve ilacı sindirebileceğini zannetmiş. birer kır süsü değil. ona daha büyük bir güvenle yaslanırız. boş birer hülya olmadığını. rastladığımız bütün kızların. küçük engeli bir an için zihnimizden uzaklaştırmak şartıyla . Bize doğru gelen kızı görmeye ancak vaktim olurdu.bu arzuyu şahsen gerçekleştirmemize mani olan tesadüfi. özel. Dünya bana daha ilginç görünmüştü. Hiç şüphe yok ki Bloch.bu arzuyu tatmin ederken hayal edebildiğimiz bir hayatı da. hayatın gözümdeki değerini değiştirmişti. onlarla hiçbir zaman aşk yapamasam bile. daha büyük bir mutlulukla düşünürüz. dışımızdaki gerçeğin ona uyduğunu bildiğimiz zaman. köylü olsun. Şimdi hasta olduğum ve yalnız çıkamadığım için. bizim için gerçekleştirilmesi mümkün olmasa bile. Çünkü bir arzu. Kendimizi . daha güzel görünür gözümüze. Yanaklarının öpülebileceğini öğrendiğim günden beri. geçen güzel kızların ruhunu merak etmeye başlamıştım. benim dışımda bir karşılığı olmayan. hayat daha tatlı görünür. tıpkı hapishanede veya hastanede doğmuş.şık bir küçük hanımla karşılaşırdık. hayatımda yeni bir çağ açmış. soylu olsun. sonra birdenbire şeftalilerin. kollarıma alacağım bir köylü kızının geçmesini arzuladığım Meseglise tarafındaki gezintilerimde tek başıma gezdirdiğim hayallerimin. benzer istekleri kabul etmeye hazır olduklarını söylediği gün. buna rağmen insanların güzelliği nesnelerinki gibi olmadığı ve bu güzelliğin . kayısıların. çok lezzetli ve sindirilebilir besinler olduklarını öğrenmiş bir çocuk gibiydim. Gardiyan veya hastabakıcısı bu güzel meyveleri toplamasına izin vermese de. yine de mutluydum. üzümlerin. Mme de Villeparisis'nin arabası hızla giderdi. her şeye rağmen dünya bu çocuğa daha iyi.

Ayrıca. sahip olamayacağımız şeyin arzusuyla havalanmış olsa bile. ömrümüzün geriye kalan o tatlı günlerine kazandırdığı büyüyü kazandırır ona. her an ölme tehdidiyle karşı karşıya olan kişilere . bir ülkeyi ziyaret etmemize engel olan hastalığın veya yoksulluğun o ülkeye kazandırdığı. Bu arada arabamız uzaklaşır. şimdiden unutmuş olurdu. şahsiyeti. dişiorganlar için hazırlanmış çiçektozlarının esrarengiz bir kopyası gibi. ama eksiksiz. onu bir başka gün bulamama ihtimali. onlar kadar belirsiz. tam olarak algılanmış bir gerçeklik tarafından kesilmez. hayalgücümüz.tek. kırlarda. bir başkasına gitme isteğine ben mani olmadan. Yeter ki akşam olsun ve araba hızlı gitsin. güzel kız gerilerde kalmış ve benimle ilgili olarak. kalbini fethetmeden bu kızın geçip gitmesine izin vermeme arzusuydu bu.yani bütün insanlara . Her şeyden önce. belirsiz ruhu. hızı. mermerden antik bir heykel gibi parçalanmış bir tek kadın . alışkanlık denen şey olmasaydı. beni şöyle bir görmüş olan gözleri. Öyle ki. hayallerinde bir yer edinmeden. bir insanı oluşturan kavramlardan hiçbirine sahip olmadığından. onlar kadar minik bir arzu tohumunun içimden fışkırdığını hissederdim: zihni benim şahsımı fark etmeden. benim bilmediğim iradesi.harikulade görünmesi gerekirdi. birdenbire.kızın dalgın bakışlarının derinliğinde. şaşılacak şekilde küçültülmüş. bizi sürükleyen hız ve onu sarmalayan alacakaranlık tarafından. bilinçli ve iradeli bir varlığın güzelliği olduğunu hissettiğimiz için . minik bir suret halinde belirdiği anda. bir kadının yanında kalmanın imkânsızlığı. geçen kızın güzelliklerinin genellikle geçişin süratiyle doğrudan ilişkili olduğu bu karşılaşmalarda. sağ çıkmamıza imkân olmayan savaşın. şehirlerde. Acaba onu ancak şöyle bir görüverdiğim için mi bu kadar güzel bulmuştum? Belki de. hayatın.

kalbimize Güzelliğin oklarını fırlatmasın. bedeninin ifadesini okumama yardımcı olacak. birden imkânsızlaşırdı gözümde. bedeni de o anda sıradanlaşacaktı. bir sokak lambasının altında. Arabadan inip karşılaştığımız kızla konuşsam. onun hayatına girmek için her türlü çaba. başka bir sokakta buldum onu ve sonunda. o Güzellik ki.gücümüzün. nefesim tıkanmış bir halde. bir şifre verecekti bana ve yüzü de. Balbec'e ilk gidişimden birkaç yıl sonra. uydurduğum binlerce bahaneye rağmen yanından ayrılamadığım ciddi birisiyle birlikte olduğum sırada gördüğüm kızlardır. her yerde karşılaşmaktan kaçındığım yaşlı Mme Verdurin'le yüz yüze geldim. çünkü hayatta karşılaştığım en arzulanır kızlar. muhtemelen yaşayacağımız tek hayat olan bu hayatta payıma düşen mutluluğu görgü kuralları yüzünden kaçırmanın saçma olduğunu düşündüm ve özür dilemeden arabadan atlayıp bu tanımadığım kadının peşine düştüm.gövdesi yoktur ki. her dükkânın içinden. Olabilir. mutlu bir şaşkınlıkla haykırdı: "Ah! Bana selam vermek için koşmuş olmanız ne büyük incelik!" . (O zaman. yolun her dönemecinden. Çünkü güzellik. yoldan geçen parçalı ve uçucu bir kadına eklediği tamamlayıcı bölümden başka bir şey değil mi acaba diye soracak noktaya geliriz. karanlıkta hızlı hızlı yürüyen bir kadın gördüm. beni hayal kırıklığına uğratacaktı. Belki kızın bir tek sözü. meçhule açıldığını görür gibi olduğumuz yolun. beklenmedik bir anahtar. Paris'te babamın bir arkadaşıyla beraber. belki teninde arabadan fark edemediğim bir kusur. bir kavşakta kaybettim. bir tebessümü. yüzünün. arabayla gezerken. çirkinlik tarafından tıkanmasıyla daralan bir varsayımlar dizisidir. bazen bu dünyada özlemin kışkırttığı hayal.

(isimsiz ve hareketli olduğundan. uyuduğumu öğrenince çok hoş bir not bırakmıştı. öğlene doğru Françoise gelip perdeleri açtı ve otele benim adıma bırakılmış bir mektup verdi elime. Balbec'te bu karşılaşmalar sırasında büyükannemle Mme de Villeparisis'ye başımın çok ağrıdığını. geçerken uğrayıp beni görmek istemiş. tek başıma. yakından göreceğime ant içtiğim bütün güzel kızlar koleksiyonuma katıyordum. bize arzularımızı gemlemeyi öğütleyen filozoflarda bir bilgelik buluyordum (eğer ki insanlara olan arzuyu kastediyorlarsa. Onun da beni hatırladığını düşündüm. İnmeme katiyen izin vermiyorlardı. Bütün bu kızları görüp kaybetmek. mektubun sütçü kızdan olmamasını telafi etmiyor.O ilk yıl. o kızı da bir daha bulamadım. bulunması tarihî bir anıttan çok daha zor olan) güzel kızı. onu istediğim gibi tanıyabileceğimi sandığım koşullarda. Felsefenin servet arzusunu . Müthiş bir hayal kırıklığına uğramıştım. asansörcü çocuğun notu içine koyduğu zarfı. gerçekten de bana dikkatle bakmaktaydı. beni katiyen avutmuyordu. ben sütçü kız tarafından yazılmış zannetmiştim. Bir çiftlikten otele ilave krema siparişleri getiren bir sütçü kızdı bu. Heyhat! Bergotte' tandı. çünkü bilinçli bir bilinmeze uygulandığından. tekrar gördüm. bütün sabahı dinlenerek geçirmiştim ki. ardında sıkıntı bırakabilecek tek arzu budur. yürüyerek dönsem daha iyi olacağını söylüyordum ısrarla. ama belki de benim ilgime şaşırdığından ötürü bakıyordu. Mektubun sütçü kızdan geldiğinden emindim. Sadece Mme de Villeparisis'nin arabasından gördüğüm kızlar gibi. daha gurur okşayıcı olduğu düşüncesi. Ben de. Bergotte'tan bir mektup almanın daha zor. aralarından birini. Ertesi gün. içinde yaşadığım huzursuzluğu artırıyordu. Bununla birlikte. Balbec'te kimseyi tanımıyordum.

belki her zaman tekrarlanmayacak olan önemsiz koşullar sebebiyle yararlanmadığım bu dünyayı . gezintinin beklenmedik fırsatlarından. çeviri veya yorumlama yoluyla alışkın olduğu ifadelerden kurtarmak zorunda kaldığı zaman. büyükannem benim bu eseri tek başıma seyretmekten hoşlanacağımı düşünerek arkadaşına akşamüstü çayına pastaneye gitmeyi teklif etti. sadece. kilise kavramını daha dikkatlice incelememe yol açan bir çaba göstermem gerekti. net bir biçimde görebildiğimiz meydanda bulunan pastane. genellikle kendi kendilerini tanıtan çan kulelerinin karşısındayken hiç ihtiyaç duymadığım bu kilise . Ama belki de daha özgür olacağım bir gün. Mme de Villeparisis bizi Carqueville'e. bütünüyle eski olan bir nesnenin.kastettiğini farzetmek abes olur). yaldızlı boyasıyla. aynı anda hem benzersiz. çünkü bu karşılaşmaların. başka yollarda benzer kızlar bulabileceğimi ummakla. ayrı bir parçası gibiydi. Beni önünde bıraktıkları yeşil kütle içinde bir kilise görmek için. anlamını daha iyi kavraması gibi. Yine de bu bilgeliği eksik bulma eğilimindeydim. dünyayı bütün kır yollarında. ortaçağdan kalma küçük köprüsüyle nehri gören. . Onlarla pastanede buluşmam kararlaştırıldı. bir hayal olduğunu zımnen anlamış oluyordum. güzel bulduğumuz bir kadınla birlikte yaşama arzusunun mutlak bireyselliğini bozmuş oluyordum zaten ve sırf bu arzuyu yapaylaştırarak yaratmanın mümkün olduğunu kabul etmekle.daha güzel görmeme sebep olduğunu düşünüyordum. hem sıradan çiçeklerin bittiği dünyayı. küçük bir tepenin üzerinden bütün köyü ve köyün ortasından geçen. sarmaşıklarla kaplı kiliseyi görmeye götürdüğü gün. gerçekten de bir öğrencinin bir cümleyi. günün hayata yeni bir tat veren bu kaçıcı hazinelerinden. sözünü ettiği.

dikkatini çekmek. sanki bir geyiğin görüş alanına girmiş gibiydim. daha kararlı görünüyordu. Aralarında uzun boylu bir tanesi vardı ki. o insana ulaştığımdan emin değildim. bacaklarını aşağı sarkıtmıştı.diğerlerinden daha ağırbaşlı. geçen oğlanlara sesleniyorlardı. ama çevresini küçümseyen bir bakışı. sevimli bir burnu vardı. tatlı gözleri. bakışlarının aynasında kendi suretimin kaçak aksini gördüğümde bile. içine girmenin tek yolu. dalgalanarak birbirlerine çarpıyor ve ürperen bitkisel cephe. dudaklarım da isterlerse bakışlarımı izlediklerini düşünebilirlerdi. burada sürekli başvurmak zorundaydım: kâh sarmaşık tutamlarının oluşturduğu bir kubbenin. . ince. eski köprünün orada köyün kızlarını gördüm. aslında sivri kemerli bir vitrayın kubbesi olduğunu. yapraklar. aynadaki aksin izlediği kırılma endeksi bana tamamen yabancıydı. ona dokunmanın tek yolu ise. okşanan. ama onların üzerinde bir nüfuzu var gibiydi .çünkü sözlerine lütfen cevap vermekteydi . Güzel balıkçı kızın içindeki bu insan. Ama o sırada hafif bir rüzgâr esiyor. bu bedende yaşayan kişiye de dokunmak istiyordum. bir aydınlık gibi yayılan. Ama ben onun sadece bedenine değil. ötekiler kadar iyi giyimli değildi. oynak sütunları sürüklüyordu. Kiliseden ayrılırken. beraberinde dalgalı. herhalde günlerden pazar olduğu için giyinip süslenmişler. köprünün korkuluğunun üzerine yarı oturmuş. önünde herhalde biraz önce avladığı balıklarla dolu küçük bir kova duruyordu. bir sütun başlığının kabartmalarından ileri geldiğini unutmamak için. henüz bana kapalı gibiydi. kâh yaprakların yaptığı çıkıntının. titrek anaforların baştan başa dolaştığı hareketli sundurmayı hışıldatıyordu. onda bir düşünce uyandırmaktı. Esmer bir teni.kavramına. Bakışlarım teninde geziniyordu.

Mme de Villeparisis'nin arabasının beni bekleyeceği meydanı birkaç adım ötede görüyordum. esrarengizliği kalmamıştı." dedim balıkçı kıza. Zihnini zorla ele geçirmemle. parayı bir an gözlerinin önünde tuttum: "Siz galiba buralısınız. Balıkçı kızın beni hatırlayacağını ve onu bir daha görememe korkusuyla birlikte. ona manen sahip olmamla birlikte. onu bir daha göreceğim güne kadar.Ama tıpkı dudaklarımın onun. "bana bir iyilik yapabilir misiniz acaba? Bir araba beni bir pastanenin önünde bekleyecekti. Ama "markiz" ve "iki atlı" sözlerini söyler söylemez. Villeparisis Markizi'nin arabası mı diye sorarsınız. iki atlı bir araba." Beni önemli biri gibi görsün diye bilmesini istediğim buydu. Hudimesnil'e indik. hatıramı saklamaya zorlamasını istiyor dum. benim öylece durduğumu gören kızların gülmeye başladıklarını hissediyordum. meydandaymış ama yerini bilmiyorum. en iyisi.. Parayı cebimden çıkardım. onun dudaklarına da haz vermesini isteyeceğim gibi. adeta maddeten sahip olmuşum gibi. arzusunu da getirmesini. görme arzumun bir bölümünün de uçup gittiğini hissettim. birden yatıştım. Çok kısa bir zamanım vardı. Cebimde beş frank vardı. Bana öyle geliyordu ki. beni dinleme ihtimalini artırmak için.. güzel kıza yaptıracağım işi açıklamadan önce. kimi çan kulelerinin. birdenbire.kilerin üzerinde haz duymasının yetmeyeceği. bu insanın içine girip oraya tutunacak olan ben fikrinin de. . içim Combray'den beri pek sık hissetmediğim derin bir mutlulukla. hayranlığını. aynı şekilde. arabayı karıştırmamak için. Oraya gitmek gerekiyor. bana onun sadece dikkatini değil. Zaten görürsünüz. Bu arada. görünmez dudaklarla bedenine dokunmuş ve hoşuna gitmiştim.

güç kazanabilmesi için. acaba bu gezinti baştan aşağı kurgu mu. Balbec sadece hayalimde gitmiş olduğum bir yer mi. ama nasıl ki fazlasıyla uzaktaki bir nesneye kolumuzu uzattığımızda. Nesnesi ancak sezilebilen. sonra daha güçlü bir hamleyle kolumuzu öne uzatıp daha ileriye erişmeye çalışırız. diye düşündüm kendi kendime. kendim yaratmak zorunda olduğum bu zevki çok ender olarak . izlemekte olduğumuz inişli çıkışlı yolun arkasında üç ağaç görmüştüm. Bir saniye önce. herhalde ağaçlıklı bir yolun başlangıcındaydılar. okumakta olduğumuz. ait oldukları mekânı çıkaramıyordum. Mme de Villeparisis bir roman kahramanı mı. ama onlar dan vazgeçmeye yol açan tembelliğin verdiği tat. Guermantes tarafındaki gezintiler sırasında annemle babamdan uzaklaştığım gibi ayrılabilmeyi öyle isterdim ki! Hatta bunu yapmam gerekirmiş gibi geliyordu bana. bir türlü yakalayamazsa.mesela Martmville'inkilerin bana vermiş olduğu hisse benzer bir mutlulukla doldu. tek başıma olmam gerekirdi. Bu durumda. ağaçların. iyice görebiliyordum. bu zevklerin yanında son derece vasat kalır. ama bir zamanlar benim için bildik bir yer olduğunu hissediyordum. bu tür zevkler bir çaba gerektirir. zihnim de. Balbec civarı sallanmaya başladı. biraz dinlenir. Bu tür zevkleri tanıyordum. Ama bu sefer bu mutluluk eksik kaldı. üç yaşlı ağaç da. ulaşamadığı bir şeyi gizlediklerini seziyordu. Üç ağaca bakıyor. evet. gerçekten kendimi oraya gitmişiz zannettiğimiz bir ortamı tarif eden kitaptan başımızı kaldırdığımızda karşılaştığımız gerçeklik mi. Ama zihnimin aynı şekilde toparlanabilmesi. zihnim bu şekilde çok gerideki bir yılla o an arasında sendeleyince. parmaklarımız ancak arasıra kılıfına belli belirsiz dokunur. oluşturdukları deseni daha önce de görmüştüm.

Bana hatırlattıkları mekâna. gündüz ki çabamın . araba ilerledikçe üç ağaç giderek yaklaşıyordu. ama her defasında. çocukluğumun ilk yıllarının unutulmuş kitabından bir tek onlar mı su yüzünde kalabilmişti? Yoksa aksine rüyada görülen ve en azından benim için hiç değişmeyen tuhaf görünümleri. Yine ağaçların arkasında aynı bildik. hiç okumadığımızı sandığımız bir eserde birdenbire karşımıza çıktıklarında heyecanlandığımız tanıdık sayfalar gibi.Guermantes tarafında sık sık olduğu gibi. ama hızla silindiği için bana çok daha uzaklardan gelmiş hissi . güçlenmiş dimağımla ağaçların yönünde. Hiçbir şey düşünmeden durdum. Acaba hayatimin çok geride kalmış yıllarından geliyorlardı da. Onları daha önce acaba nerede seyretmiştim? Combray civarında. bana tamamen yüzeysel gelen bir yere o sırrı tekrar kazandırmak için gösterdiğim çabanın .yaşıyordum. Mme de Villeparisis'ye fark ettirmeden gözlerimi kapatabilmek için bir an elimle örttüm. birkaç yıl önce büyükannemle kaplıcalara gittiğimiz Almanya kırlarında da yer yoktu. Bu arada. gördüğüm günden itibaren de. ağaçlık bir yolun böyle başladığı herhangi bir yer yoktu. bana öyle geliyordu ki. nihayet sahici bir hayata başlayabilecektim. ileriye doğru bir hamle yaptım. bu arada olup biten şeylerin hiçbir önemi yoktu ve sadece bu zevkin gerçekliğine bağlanarak. fakat kendime çekemedim. daha doğrusu kendi içimde ağaçları uzaktan gördüğüm yönde. bir yerin görünümünün arkasında gizlendiğini sezdiğim sırra ulaşabilmek veya Balbec gibi görmeyi arzuladığım.uykumda nesnelleşmesinden başka bir şey olmayan manzaralara mı aittiler? Bir önceki gece gördüğüm bir rüyadan çıkıp gelmiş. sonra toparlanmış. onun için etraflarındaki manzara hafızamdan tamamen kaybolmuş muydu. ama belirsiz nesnenin varlığını sezdim.

Guermantes tarafında gördüğüm bir ağaç gibi. beni bir düşünceyi derinleştirmeye teşvik ettikleri için. kendilerini yanımda götürmemi. bazen uzayda çift gördüğümüz gibi zamanda çift mi gösteriyordu onları bana? Bilmiyordum. daha sonra. yepyeni bir görüntü olabilir miydi bu? Yoksa onları daha önce hiç görmemiştim de. belki efsanevi bir hayal. hayatım gibi. Ağaçların kollarını umutsuzca sallayarak uzaklaştıklarını gördüm. sevdiğimiz bir insanın çaresiz özlemini görüyordum. ortak anılarımıza seslenen kayıp dostlar olduklarını düşündüm. çocukluğumun sevgili arkadaşları.ona bağlandıysam da. gözlerimde bir yorgunluk. tek gerçek olduğuna inandığım. ne istediğini söyleyemeyeceğini hisseden. olduğu gibi. bir kavşakta. . onlarda bir hatırayı bulmam gerektiğini mi sanıyordum? Veya hiçbir düşünce bile içermiyorlardı da. Gerçekten de. bir ot tutamı gibi. sanki bana haykırıyorlardı: Bizden bugün öğrenemediğini asla öğrenemeyeceksin.veren. Ben daha çok geçmişin hayaletleri. konuşma yeteneğini kaybetmiş. kehanetlerde bulunan cadıların veya Norn'ların dansıydı. araba onları terk etti. ama temelli . onları hayata geri döndürmemi istiyorlardı. temelli hiçliğe gömülüp gidecek. bu ağaçların bana ne vermek istediklerini. benliğinin sana getirmekte olduğumuz bir parçası. bu hissettiğim türden bir zevki ve huzursuzluğu tekrar yaşadıysam ve bir akşam .çok geç. bizim de tahmin edemediğimiz. Birer hayalet gibi. Araba beni. beni gerçekten mutlu edebilecek şeyden uzağa sürüklüyordu. Saf ve tutkulu hareketlerinde. Tırmanıp sana ulaşmaya çalıştığımız bu yolun tekrar dibine düşmemize izin verirsen. Birazdan. uzak bir geçmiş kadar karanlık ve kavranması güç bir anlam mı gizleniyordu arkalarında. Bu arada gide rek yaklaşıyorlardı.

Bu kuşlardan birini. bu yolun benim için özel bir büyüsü yoktu. arabacıya. hafızamda bir yol başlangıcı olarak kaldı ve benim . O sırada. şarkıların kaynağını görmüyordum. Okeanos kızlarını dinliyordum. ama bize olağanüstü gelen yaşlı karaağaçların dikili olduğu eski Balbec yolundan gitmesini söylüyordu. kendi kendimden uzaklaşmış gibi. bu sıçrayan. Araba bir başka yola sapıp ağaçlara sırtımı döndüğümde. Bu yol. bakışsız küçük vücutta. belirli bir tabiat duygusuna sahip olan. pek kullanılmayan. bir yapraktan diğerinin altına geçerken tesadüfen gördüğümde. eğer giderken oradan geçmemişsek. Bu eski yolu öğrendikten sonra. Mme de Villeparisis neden dalıp gittiğimi sorarken. Fransa'da rastlanan bu tür birçok yol gibi. sonra uzun bir mesafe boyunca alçalıyordu. Yanıbaşımızdaki ağaçlarda karşılıklı konuşan sayısız kuşun görünmez oluşu. şaşkın. Prometheus'un kayasına mıhlandığı gibi arabanın koltuğuna mıhlanmış. sadece döndüğümüz için memnundum. Büyükanneminkinden daha soğuk olmakla birlikte. onları artık görmez olduğumda. bir ölüye ihanet etmiş gibi. görünürde onunla bu şarkılar arasında pek bağlantı olmadığından. I Artık dönmemiz gerekiyordu.onları nerede görmüş olduğumu hiç öğrenemedim. değişiklik olsun diye. Chantereine ve Hanteloup ormanlarından geçen başka bir yoldan dönüyorduk. müzelerin ve aristokrat evlerinin dışında bile. bir tanrıyı reddet miş gibi kederliydim. kimi eski şeylerdeki sade ve ağırbaşlı güzelliği görebilen Mme de Villeparisis. sanki bir dostumu kaybetmiş gibi. gözlerimizi kapattığımız zaman duyduğumuz dinlenme hissini yaratıyordu. Ama daha sonra. epeyce dik bir yokuş halinde yükseliyor.

o andaki bilin cimin.için bir sevinç kaynağı haline geldi. iştah. özel bir tür zevk. Bu duygular. sırf bir yaprak kokusu duydum diye. ağaçların arasında batan güneşi. aslında nadiren bulabildiğim bu ortamda. ne o anın ne geleceğin bize geri veremeyeceği. geçici ama coşkulu bir arzu. maddeten algılanan gerçekliğin ortasına hatırı sayılır boyutlarda. Çünkü araba veya otomobil. Mme de Villeparisis'yle geçtiğimiz yolun devamı gibi görünen bu yollardan birine girdiği anda. rahat nefes alma. akşam yemeğine Grand-Hotel'e dönmek. o andan itibaren temelli orada yaşama arzusu veriyordu. merak. ikincil duyumlarla çevrelenip diğer bütün duyumları dışlayarak pekişecek. benzer bir yolda hissettiğim duygulara eklenerek. o gece varılamayacak bir sonraki belde gibi gördüğümüz o akşamüzerlerinde yaşadığım duygular olacaktı. içinden geçtiğim bu diyarların ortasın da. uzak. ileride. doğrudan kalbime açılabileceklerdi. ormanlık. neşe gibi ikisine ortak. hayatta ancak bir . düşünülmüş. bana. şimdi başka bir ülkede. hatıraların uyanışı. sisin kalktığı. kesintiye uğramadan buradan başlayacak ve onun sayesinde. kavranamayan bir gerçeklik oturtuyor. Kimbilir kaç kere. Balbec yöresindeki gezintiler sırasında yaprakların güzel kokusunu soluduğumuz. adeta en yakın geçmişime dayanır gibi (aradaki bütün sene ler birden yok olarak) derhal dayanacağı şey. derhal. bana estetik bir duygudan çok. bir gezi veya seyahat sırasında geçeceğim benzer bütün yollar. arabasından ona selam veren Lüksemburg Prensesi'yle karşılaşmak. bir arabada Mme de Villeparisis'nin karşısında oturmak. önümüzdeki köyün ötesinde. hatırlanmış. neredeyse bir hayat tarzı kıvamına gelecekti. gevşeklik.

"pınarlarının başındaki Diana gibi ağlayan" veya "Karanlık. istifasını kralın suratına fırlattığını. o kelimelere sığmaz mutluluklardan biri gibi görünmüştür! Çoğu kez biz dönmeden hava kararmış olurdu. Sebepsiz yere karşı çıkmadığımı göreceksiniz. ulu ve görkemli bir düğün karanlığıydı. . şimdi bir yazara sadece yeteneği olduğu söylendiğinde bunu hakaret kabul ediyor. de Blacas'yı dinlemek gerekirdi. hiç çekinmeden şakaya aldıkları şeylerin şimdi böylesine ciddiye alınması beni çok şaşırtıyor. Mme de Villeparisis'ye gökyüzündeki ayı gösterip Chateaubriand'ın." "Sizce bu güzel mi?" diye sorardı Mme de Villeparisis. O zaman dâhi sıfatı şimdiki gibi bol keseden dağıtılmazdı. de Chateaubriand'dan bambaşka bir adam olan M. babamın yanında. "Sizin deyiminizle 'dahiyane' mi? Size şunu söyleyeyim ki. bunlar evde espri haline gelmişti.defa tadılan. ama başka misafirler de varsa. de Chateaubriand'ın ay ışığı üzerine ünlü bir cümlesini söylediniz. gülünç duruma düşerdi. yeteneklerini teslim etmekle birlikte. Çekinerek. papayı seçen kardinaller meclisini yönettiğini ileri sürer. Şatonun etrafında ne zaman ay ışığı olsa. Vigny'nin veya Victor Hugo'nun güzel bir ifadesini aktarırdım: "Hüznün o eski sırrını yayıyordu". de Chateaubriand babamı oldukça sık ziyaret ederdi. kendisini tekrar göreve alsın diye krala yalvarmasını babamdan rica ettiğini. Aslında yalnız olduğumuz zamanlarda hoştu. bu beyefendilerin dostlarının. yemekten sonra M. papanın seçimi konusunda en saçma tahminlerde bulunuşunu babamın işittiğini unuturdu. M. mutlaka gösteriş yapar. M. çünkü o zamanlar sade ve eğlendirici olurdu. Bu meşhur kardinaller meclisi konusunda. Ay ışığı hakkındaki cümlelerine gelince. yeni bir misafir varsa. M.

asla böyle şeyler söylemez. M. de Chateaubriand'ın belagatine tanık oldunuz umarım. sıkıntıdan kitap elimden düştü her defasında.' 'Siz sihirbazsınız!' Babam sihirbaz değildi. İnsan konttur veya değildir. Döndüklerinde. onu Akademi'ye kabul etmekle ağzının payını çok güzel verdi.de Chateaubriand'la birlikte hava almaya çıkması tavsiye edilirdi kendisine. olsa da. şöyle demedi mi?' (Meşhur cümleyi söylerdi. Hiç değilse Musset şair olarak yetenekliydi. Ama M. mısralarında 'asaletinin tolgası'ndan söz eden bu beyefendi. de Chateaubriand her zaman aynı hazır pasajdan yararlanmakla yetinirdi.' 'Ah. Molé. nereden biliyorsunuz?' 'Durun bakayım.) 'Evet. tumturaklı bir ifadeyle. okur açısından ne kadar ilginç! Tıpkı basit bir Parisli burjuva olan Musset'nin. de Vigny'de bulunmayan bütün espri ve sezgiye sahip olan M. bunun hiçbir önemi yoktur. 'Ben Kont Alfred de Vigny’’ diye tanıtırdı. de Vigny'den Cinq-Mars dışında hiçbir şey okuyamadım.' 'Size ay ışığından söz etti." Belki yine de biraz önemi olduğunu düşünüyordu ki. pek parlak bir soydan olmasa gerekti. Ne ince bir zevk. altın atmaca' dediği gibi. . Gerçek bir büyük soylu. kont olduğundan emin değilim." Yeğenlerinin hayran olmalarını şaşkınlıkla karşıladığı Balzac'ı. "Kendisini. yaptığı konuşmayı bilmiyor musunuz? Bir fesatlık ve küstahlık şaheseridir. ama nasıl olur?' 'Hatta Roma kırlarında ay ışığından da söz etti. hakkında binlerce akıl almaz şey anlattığı bir çevreyi sözümona tasvir ettiği için kınıyordu. babam misafiri bir kenara çekmeyi ihmal etmezdi: 'M.' 'Evet. "kabul edilmediği". 'Miğferimin arması." Vigny'nin adını duyunca gülmeye başladı. ama M. Nasıl olur. evet. ardından ekledi: "Bir kere.

hayatımız boyunca. asansörcü çocuk. dostça yansıttıklarını hissetmekten hoşlandığımız insanlardandılar. sosyalistlerin tehlikeli sayıklamalarına gösterdiği menfaate dayalı hoşgörünün karşılığı olarak alabilmiş olan bu yetenekli ama abartılı yazarın mısralarını o kadar gülünç bulmuştu M. Araba kapıya yaklaştığında. artık gerçekten benim . Oteli uzaktan görürdük. soğuğa karşı korunan bir sera bitkisini hatırlatırdı. gözyaşları gibi dökülen turuncu saçları. bizim de değiştiğimiz gibi birçok kez değişen. Bu insanları uzun süredir görmediğimiz dostlarımıza tercih ederiz. komiler. yanaklarının tuhaf pembelikteki parıltısı ve sımsıkı sarıldığı yünlülerle. Bu yüzden. babası M. romantik gençler arasında arkadaşları olduğunu ve onlar sayesinde Hernani'nin ilk temsiline gidebildiğini. bütün gün güneşin altında kaldığından. bu dostlarımızdan daha fazla içerirler. bizi beklemek üzere basamaklara yığılmış olurlardı. camekânlı lobinin ortasında. büyük şair sıfatını ancak bir pazarlık sonucunda. Ben acıkmış olurdum. ilk gece vardığımızda o kadar düşmanca olan ışıkları şimdi koruyucu ve yumuşak. geciktiğimiz için belli belirsiz bir endişeyle. artık tanıdık olduklarından. yuvanın müjdecisiydiler.Victor Hugo'ya gelince. çünkü onlar. ama bir süreliğine alışkanlıklarımızın aynası işlevi gördükleri sırada bizi sadakatle. bu sahneyi önemli görüyorlar ve rol almak zorunda hissediyorlardı kendilerini. saflıkla. de Bouillon. o andaki benliğimizi. saygıda kusur etmeyerek. de Bouillon'un. Bir tek "dışarı hizmetindeki" komi. ama sonuna kadar tahammül edemediğini anlatıyordu. kapı görevlisi. gecenin sert havasına maruz kalmasın diye içeri sokulmuş olurdu. Gereğinden çok daha fazla sayıda hizmetkârın yardımıyla arabadan inerdik. genellikle yemeği geciktirmemek için.

ödünç verilen kitapların.olan. tatlı bir tebessümle ve her zamanki sadeliğiyle çelişen. araba gezintilerinin. Balbec'te olduğumuz süre içinde. gönderilen güllerle kavunların. inişli çıkışlı. benim için zevk. sözlü sevgi ifadelerinin sayısını artırmaya sevkediyordu. Mme de Villeparisis'yi. sanki nezaket göstermek için kendisine verilen mühlet kısaymış gibi. Bizim için bu da Mme de Villeparisis'yi dinleme fırsatıydı. kibirli olmadığını göstermek için takınması gereken aristokratça tavırları hatırlardı. hep birlikte lobide.sahilin göz . şimdi şartların ve insanların farklı olduğunu. şefgarsonun gelip yemeğe geçebileceğimizi söylemesini beklerdik. "Ne münasebet. Gerçekten de. "Nezaketinizi suiistimal ediyoruz. ileride onları çağırmayacağı yemeği veya daveti borç hanesine yazmasına izin verecek olan her fırsattan. İşte bu şekilde. çünkü bu nezaket gösterilerinde. bizi evinde sık sık görmek isteyeceğini bilmediğinden. böyle zamanlarda doğal değildi. bir zamanlar üzerinde temelli etki bırakmış olan kastının ayırıcı özelliği. aldığı eğitimi ve soylu bir hanımın. Bu yüzden de . şarkı söyler gibi bir tonda. açgözlülükle yararlanan bir Saint-Germain muhiti soylusunun profesyonel alışkanlığını görmek mümkündü. ben çok memnunum. Markizin nezaketindeki tek kusur. ağır mor perdelerini ve alçak kitaplıklarını görmenin." diye cevap verirdi arkadaşı. burjuvalara onlarla birlikte olmaktan mutluluk duyduğunu. hummalı bir coşkuyla." derdi büyükannem. Pa ris'te. eşyaların da insanlar gibi bana yansıttığı benliğimle baş başa kalmak anlamına geldiği odama çıkmazdım. alacak hanesine katkıda bulunacak. kimi burjuvaları belirli günlerde mutlaka gücendireceğini daima düşünen ve onlara gösterdiği nezaketin muhasebe defterinde. nezaket gösterilerindeki aşırılıktı.

sanıyorum Bagard yapıyordu o işlemeleri. güzel ahşap işlemeli bir kapıydı.' dedi babama. "Zannederim beyefendi incindi. Prensi mavi frakıyla kapının eşiğinde görür gibiyim." derdi markiz." "Bana uzun süre kullandığım bir koltuğu hatırlattınız. ben merdivenleri çıkmayayım bari. "Mantolarınızı verin de yukarı çıkarsınlar. 'Alm Cyrus. kolunun altında koca bir mektup ve gazete paketiyle gelmişti." derdi büyükanneme.Mme de Villeparisis'nin gündelik incelikleri ve büyükannemin bunları bir anlık. gelin. yumuşacık kabartmalar. hatta tüccar oğullarını Makedonyalı İskender gibi tanrılaştıran binicilik dersleri kadar . ama dikkat edin sicimi bozmayın. ama tek başıma benim için de çok büyük. bunun aynısıydı. "Herhalde şallarınızı alamayacak kadar soylu görüyor kendisini. Dedi ki: Madem sayın kontu görmeye gidiyorsunuz. ben daha küçücüktüm. Nemours Dükü'nü hatırlıyorum da." Büyükannem mantoları otel müdürüne uzatır.' Eşyalarınızı verdiğinize göre oturun. şöyle buyrun. elinden tutarak. çünkü zavallı . müdür bana karşı kibar davrandığı için. ama sonunda elde tutamadım. "Ah. hafızamda sayfiye hayatının özellikleri olarak yer etmiştir. yaza has bir rahatlıkla kabul edişi. Bouillon Konağı'nın en üst katında oturan babama. rahat edemem.kamaştırıcı parlaklığı. bense. bir mahzuru yoksa o koltukta oturmayayım! İki kişi için çok ufak. bilirsiniz. odaların rengârenk alevlenişi ve denizaltı ışıltıları kadar. kendisini rahatsız ediyormuş gibi görünen bu saygısızlığa üzülürdüm. hani marangozların bazen bir buketi bağlayan kurdeleleri andıran minik fiyonk biçimindeki düğümlerle ve çiçeklerle şekillendirdiği incecik. 'kapıcınız bunu size vermemi söyledi.

düşes anneme bu tür bir koltuk hediye etmişti. takdim edilmenin kendisine düşmediği kanısındaydı. bu tür nüansları anlamadığını unutarak. sizin gibi herkes bu koltuğa oturmayı reddediyordu. Kabul etmem gerekir ki. Gerçekten de. Küçük bir hizmetkâra kim olduğunu sormuş. Mme de Praslin ise. benim pek iyi anlayamadığım fikirleri vardı hâlâ. hizmetkârlarım köyden getirtmek gibi çok iyi bir âdeti vardı. Evinizde namuslu insanlar bulundurmak istiyorsanız. saygıdeğer Kontes. bir saat geç başlamıştı. Buna rağmen sonunda yakın arkadaş olmuşlar. Choiseul'ler son derece soyludurlar. La Rochefoucauld Düşesi. kabul edeceğim kendisini. içeri . Bir gün annem konağın avlusunda bir araba sesi duymuş. ama köklülük bakımından eşit sayılırız.' diye cevap vermiş.Praslin Düşesi'nin anneme hediyesiydi. Bu öncelik meselesi yüzünden komik olaylar yaşanmıştı. nefes nefese. iddiası haksız sayılmazdı. evlilikler ve ün bakımından biz üstün geliriz. o kadar iriymiş ki. bir öğle yemeği. takdim edilmeye ancak bir saatte razı olduğundan. mesela bu soylu hanımlardan biri. Ayrıca en güzel lükstür. saygıdeğer Kontes." diye ekliyordu Mme de Villeparisis. annemin. hani sayın La Rochefoucauld Düşesi?' 'Merdivende. merdiveni zor çıkıyormuş.' Aradan bir çeyrek saat geçip kimse görünmeyince sormuş: 'Ee. annem başlangıçta. yolu budur. köyden yeni gelmiş olan küçük hizmetkâr. başka bir çağdan kalma. basit bir Mile Sebastiani olduğu gerekçesiyle. "sadece Mme de Choiseul olsaydı bile. Mme de Praslin'e takdim edilmeyi istememişti.' Ta. çok iri olduğundan. Bassigny'de gerçek hükümdarlardılar. Aslında. peki. düşes olduğundan. kral Şişman Louis'nin kız kardeşlerinden birinin soyundan gelmişlerdir. Aslında dünyanın en sade kadını olan annemin. 'Sayın La Rochefoucauld Düşesi. Çoğunun doğumunu görmüştü.

belki de fazla değeri olmadığını söylüyordum. türün çıkarlarının belirlediği. oturun lütfen. Aslında bu. Lomenie'lerdi. onun yanında bile. aslında bunlar Bloch gibi adamlardı. hayatımda tanıdığım en sağduyudan yoksun kimselerden biriydi dük. Ama büyükannem Bloch adını duyunca itiraz ediyordu. Mme de La Rochefoucauld'nun evinde. annem bugünkü ölçülere göre fazla dobra dobra konuşurdu. 'Buyrun.. iri cüssesi konusunda çekinmeden şakalaşılırdı. Balzac olmalarını önleyememişti. ilk gülen kendisi olurdu zaten. günlük ilişkileri tatsızlaştırsa bile.' demiş annem. de La Rochefoucauld karşılamış.girdiğinde annem bir an onu nereye oturtacağını düşünüp telaşlanmış. 'Bir yere girdiğinde hâlâ bir tesir bırakıyor. büyükannemle birlikte yukarı çıktıktan sonra. ama esprili bir yanı da vardı. sağduyudan yoksun. inceliğinin. Dostlarımızdan biri. bu meziyetlerin yokluğu. koltuğu uzatarak. Aşkta her insanın tercihlerini.' dediğinde annem. Vigny. . Annem bir gün düşesi ziyarete gittiğinde. O anda Mme de Praslin'in hediye ettiği koltuk gözüne ilişmiş." Akşam yemeğinden sonra. doğacak çocuğun normal bir vücut yapısına sahip olabilmesi için. 'Mme de La Rochefoucauld yok mu? Göremiyorum kendisini.' diye cevap vermişti.. Bana Mme de Villeparisis'yi methediyordu. 'Yalnız mısınız?' diye sormuş. kendini geri planda tutmasının. oldukça hoş bir kadındı. kolayca alaya alınabilecek kendini beğenmişlerin birer Chateaubriand.' 'Ne kadar naziksiniz!' diye cevap vermiş dük. Düşes koltuğu tamamen doldurmuş. annem dipte bir pencere önünde oturan karısını göremeyince. ölçülülüğünün. 'Bilhassa çıktığında bırakıyor. büyükanneme. Mme de Villeparisis'nin bizi büyüleyen meziyetlerinin... kapıda kendisini M. Mole'ler. çünkü bu meziyetlere en yüksek seviyede sahip olanlar. heybetine rağmen.

sinirli yapım ve hüzne.şişman erkekleri zayıf kadınlara.. büyükanneme götürürdüm. karanlık bir biçimde." dedim... hayata daha ziyade mutluluk ve onur katarlar. bir M.. büyükannemin torunu için istediği şey bu değildi. aksine çok mantıklı. çünkü bir insana gösterilmesi gereken saygının derecesini. bir Baudelaire'i. itiraf ettiğinden daha fazla önemsediğini belli eden bir cümleyi fark edip fark etmediğini soruyordum. bir Poe'yu. İzlenimlerimi bu şekilde büyükannemin yargısına sunardım. büyükannemin. büyükannem bana söylemeden.bu muhit. ama saatleri sayarım.." ikimiz de susuyorduk. bunlara zıt inceliklerse. Her akşam. bir Rimbaud'yu öyle ıstıraplara ve öyle bir düşüşe götürmüştü ki. Yoksa ben seyahate çıksam. Büyükannemin sözünü kesip ona sarılıyor. bir Joubert'in. Bir keresinde ona. "Sensiz yaşamam ben. asla bilemezdim. birinci sıraya oturtmasına sebep oluyordu ." "Peki ama birkaç aylığına gitsem. "Ama olmaz ki!" diye cevap verdi. çok mutlu olmanı isterim. "Hayatta biraz daha katı yürekli olmamız lazım." "Birkaç günlüğüne gidecek olsan." (bunun düşüncesi bile yüreğimi sıkıştırıyordu) "ya da birkaç yıllığına. beni oyalayabilecek. onun haricindeki bütün bu var olmayan insanlara bakarak çizdiğim taslakları. bir Sevigne'nin dimağlarının yeşerdiği çevreye benziyordu.. Mme de Villeparisis'nin söylediği. yatıştırabilecek bir muhite özgü olan ağırbaşlılık ve sağduyu meziyetlerini. hatta. bir Doudan'ın. yalnız Mme de Villeparisis'ye değil. endişeyle. bir Beausergent'ın. mantıklı olmayı becerebilirim. bir Verlaine'i. Birbirimize . halin ne olacak? Ben senin. aynı şekilde. bu dimağlar. de Remusat'nın yanısıra. içe kapanmaya karşı hastalıklı eğilimim tarafından tehdit edilen mutluluğumun talepleri de. soyunu. zayıfları da şişmanlara yönelttiği söylenir.

daha şimdiden. felsefeden söz etmeye koyuldum. hayatım sakinleşir. açık seçik konuştum: "Beni bilirsin. bana kanı kaynayacağını. onlardan aylarca.bakmaya cesaret edemiyorduk. o sırada yakında. markiz zamanının büyük bölümünü yeğenine hasredecekti. cinayet ve intiharla sonuçlandığından emin olduğum için. bilimin son keşiflerinden sonra. buna rağmen büyükannemin sözlerime dikkat etmesini de sağlayacak şekilde. daha kendisini . yıllarca ayrı kalmaya dayanabilirim. kadının yeğenini asla bırakmayacağını anlattığında. En sevdiğim insanlardan ayrıldıktan hemen sonraki ilk günlerde. o gelmeden önce. son derece kayıtsız bir tonda. Gezintilerimiz sırasında bize yeğeninin müthiş zekâsını.. özellikle de iyi kalpliliğini methetmişti. Yine de ben. Bu yüzden pencereye yaklaştım ve gözlerimi kaçırarak. Ama ertesi gün. Doncieres'deki karargâhta bulunan genç bir yeğeni. en sevdiği dostu olacağımı kuruyordum." Susmak ve pencereden dışarı bakmak zorunda kaldım. bu tür aşkların kaçınılmaz biçimde delirme. Ama onları hep aynı şekilde sevmeye devam ettiğim halde. yakında bizi bu kadar sık göremeyeceğini önceden haber verdi. teyzesi büyükanneme. ruhların ebediyetinin ve ileride birleşmelerinin daha büyük bir ihtimal kabul edilmesini ilginç bulduğumu söyledim.. alışkanlıkların insanıyımdır. maddeciliğin çürütülmüş gibi görünmesini. alışırım. yeğeninin maalesef kötü bir kadına delice âşık olup pençesine düştüğünü. Büyükannem bir süreliğine odadan çıktı. mutsuz olurum. Saumur süvari okulu sınavlarına hazırlanan. kendi sıkıntımdan çok onun sıkması yüzünden ıstırap çekiyordum. Mme de Villeparisis. birkaç haftalık iznini onun yanında geçirecek. yatışır.

gözlerinin. Herkes o geçerken merakla bakıyordu: genç Saint Loup-en-Bray Markisi şıklığıyla ünlüydü. Mme de Villeparisis'nin şikâyet ettiği ilişkiden önce. bir düelloda genç Uzes Dükü'ne şahitlik ettiğinde giydiği kostümü bütün gazeteler anlatmıştı. uzun boylu. güneşin sararttığı. güneşin bütün ışınlarını emmiş gibiydi. teninin. güneşli havasını da düşündürerek. Sanki saçlarının. boynu açıkta. yüksek sosyetenin en güzel kadınlarının kendisini paylaşamadığı sırada. değerli bir opal damarı gibi gösteriverecek özelliğinin. başı dik ve gururlu. delici bakışlı bir genç adamın geçtiğini gördüm. hızla yürümekteydi. yumuşak. aralıklarından denizin mavisinin kıpraştığı perdeler çekilmişti. başka insanlarınkinden farklı bir hayata tekabül etmesi gerekirmiş gibiydi. birden. dostluğumuza ve onu bekleyen felaketlere. Bir tanesinden bir monoklün sürekli düştüğü gözleri. kıyıdan yola açılan orta kemerden. Kısa bir süre önce. Bir erkeğin giymeye cüret edebileceğini asla düşünemeyeceğim. Havanın çok sıcak olduğu bir öğleden sonra. Dolayısıyla. değersiz bir maddenin içine gömülü. beyazımsı bir kumaştan yapılmış giysisinin inceliğiyle yemek salonunun serinliği kadar dışarının sıcak. onu bir kalabalığın ortasında. ince. otelin loşluğa gömülmüş yemek salonundaydım. çünkü salon ışıktan korunsun diye. yalnızca o kadının üzerine bütün dikkatleri toplamakla . kur yaptığı ünlü dilberin yanındaki varlığı. denizin rengindeydi. gök mavisi. ağır hastalandığını ve günlerinin sayılı olduğunu yeni öğrendiğimiz aziz bir yakınımıza ağlar gibi ağladım.görmeden kalbimde böyle büyük bir yer tutan dostluğumuza ne kadar kısa bir mühlet tanındığını düşünerek. mesela bir deniz kenarında. vücudunu taşıyışının o son derece kendine has. sarışın teni ve altın saçları. ışıltılı.

ama bu yüzden eleştirilmezdi. bakışları. Ondan sonraki günlerde. önünde bir kelebek gibi uçuşan monoklünün peşinden koşar gibiydi. Mme de Villeparisis'nin. herhangi bir hile yapmadan. Deniz kenarından geliyordu. arabacının yanına oturdu. en basit bir süslemede bile ortaya koymayı başardığı zarafet ve ustalıkla. güneşli yolda uçuşarak eğlenen monokluyla. bir yatın güvertesi gibi uygun bir çerçeve seçerek. Mme de Villeparisis'nin yeğeni. ayakta bir figür olarak belirmişti. Onunla birkaç hafta boyunca görüşeceğimi düşünüp seviniyordum. atları harekete geçirdi. çünkü ne kadar erkek olduğu ve kadınları tutkuyla sevdiği bilinirdi. büyük bir piyanistin. kadın kadar kendi üzerine de çekerdi.kalmaz.bize yaklaşma çabası göstermediğini farkettiğimde. primitiflerin. İki atlı bir araba. Oteli boydan boya hızla geçti. Şıklığı.yüksek yakasıyla. bana kalbini açacağından emindim. ikinci sınıf bir virtüoza üstünlüğünü gösterebilmesi imkânsız sanılan. öyle hayal . onu biraz kadınsı bulanlar da vardı. lobinin pencerelerinin yarı yüksekliği seviyesindeki denizin oluşturduğu fon üzerinde. bir koşu meydanı. insan şeklini bir peyzajın ön planında gösterdikleri tablolarının çağdaş karşılığını yaratmaya çabalaması gibi. bize sözünü ettiği yeğeniydi bu. kendisini kapının önünde beklemekteydi. genç "aslan" densizliği ve bilhassa olağanüstü güzelliği yüzünden. bize selam vermediğini gördüğümde. kol hareketlerini daima ağırlık merkezi gibi görünen kaçak ve oynak monoklünün etrafında dengeleyerek . gerçek hayata tamamen riayet ederek. dizginleri arabacının elinden aldı ve bir yandan otel müdürünün vermiş olduğu mektubu açarak. bazı portrelerde ressamın. ancak modellerine bir polo veya golf sahasının çimenliği. onunla dışarıda veya otelde her karşılaştığımda .

ama bir şeyler öğrendiğimiz tek yaş. ilkgençliktir. huzur nedir bilmeyiz. daha sonra pişman olmayalım. bakışları hep soğukkanlı. ondan önce de M.katiyen nankör olmayan. (teyzenizi tanımasalar bile) beslenen. bana olan sevgisini belirtmek üzere yazdığını hayal ettiğim sevimli mektuplardan çok uzaktı. başı hep havada. Ama içinde bulunduğum gülünç . hatta merhametsiz ve başkalarının haklarına. Zekâm bana bunun aksi ni söyleyebilirdi. aristokrasiyi yöneten yasaların gizli bir maddesi uyarınca. O zaman yaptığımız neredeyse tek bir hareket yoktur ki. benim bir yaşlı hanım karşısında. de Norpois'nın bana göstermiş olduğu yakınlığı hatırlayınca. üstelik teyzesinin dostları olduğumuzu bilmiyor olamazdı! Mme de Villeparisis'nin. aksine. kendini unutulmaz bir nutukla . yaramızdan her geçişinde tavrı tarafından onaylanıyordu: vücudu hep çelik gibi dimdik. bir sokak lambasının karşısında olduğumdan biraz farklı olmamı sağlayan belli belirsiz saygıdan tamamen yoksundu. bize o hareketleri yaptıran doğallığa artık sahip olmayışımızdır. Daha sonraki yaşlarda her şeyi daha pratik açıdan. Bu buz gibi tavırlar. o yaşta zekâya danışılmaması ve insanların en küçük özelliklerinin.yaş döneminin özelliği. genç bir markinin. kişiliklerinin ayrılmaz birer parçası gibi görünmesidir. M. belki kadınların ve bazı diplomatların. Ama aslında üzülmemiz gereken şey. aksine. de Saint-Loup'da sezdiğim bu küstahlık ve işaret ettiği doğal sertlik. soylu olmayanlarla ilişkilerinde. toplumun geri kalanıyla tam bir uyum içinde görürüz. gayet verimli . acımasızca sergilemek zorunda olduğu kibri taşımamaya hakları olduğunu düşünüyordum.kırıklığına uğradım ki. Her yanımız canavarlar ve tanrılarla çevrilidir. belki de onların şakadan soylu olduklarını. daha birkaç gün önce. benim anlayamadığım bir sebeple.

gözlerinin cansız aynalardan bir farkı kalmayacaktı. o kadar uzaktı. kendi başına. Genç markinin mizacının benim gözümde kesinleşmiş olan temel özelliklerine dolaylı bir onay da. bir gün ikisine o kadar dar bir yolda rastladım ki. meclisin ve halkın heyecanından ne kadar uzaksa. kendi çevrelerinden parlak şahsiyetlere karşı gönül okşayıcı olsalar da yüreği kupkuru olan insanlara. Kendisine bir isim söylendiğini işitmiyor gibiydi. kolunun bütün uzunluğunu koyarak elini uzattı. hayalî alkışlar dindiğinde.meclisi ve halkı coştururken kafasında canlandıran hayalperestin. eski haline döndüğündeki vasat. yüzünde tek bir kas oynamadı. silik durumu. iradi bir eylemden çok bir kas refleksine bağlıymış gibi görünen ani bir hareketle. Ertesi gün bana kartvizitini verdiğinde. Mme de Villeparisis. sosyetede. gerçeğe hiç aldırmadan. Sonra. sanki hakkımda bilgi almak istermiş gibi sert bakışlarını bana dikti ve selamıma karşılık vermeden önce. kendi hesabına. Bu ziyaret sırasında zihinsel olan şeylere çok yoğun bir merak sergile - . yüksek sesle bu şekilde düşlere daldıktan sonra. en azından bir düellonun söz konusu olduğunu sandım. Mme de Villeparisis'den geldi. kendisiyle arama mümkün olan en fazla mesafeyi. beni yeğenine tanıştırmak zorunda kaldı. nasıl gönül zenginlikleri atfedildiğine şaşırdım. beni her gün birkaç saat görmeyi çok arzuladığını bildirdi. en ufak bir insanca yakınlık ışıltısının olmadığı gözlerinde sadece abartılı bir duygusuzluk ve boşluk okunuyordu. bu da olmasa. Ama bana sadece edebiyattan söz etti ve uzun bir sohbetten sonra. kuşkusuz gururlu ve sert bir mizacı açığa vuran bu dış görünümün bizde uyandırdığı kötü izlenimi silmek için. küçükyeğeninin (yeğenlerinden birinin oğluydu ve benden biraz daha büyüktü) sınırsız iyi yürekliliğinden bize tekrar söz ettiğinde.

buna benzer bir başka alışkanlığı da. meğer asalete düşkün ve bunu gizlemeye çalışan büyük bir soyluymuş. sanki bu isteği." Saint-Loup'nun o ince terbiyesi. bana rastladığında üstüme atılıp merhaba bile demeden. İlk şeytan kovma ayinleri tamamlandıktan sonra. bir savunma içgüdüsünden kaynaklanmışçasına bir telaş içindeydi." dedim kendi kendime. ama benim tahmin ettiğimden epeyce farklı bir insan çıkaracaktı karşıma. gerçekten de kısa bir süre sonra başka bir insan. güzel saçlarını düşünmediği gibi.mekle kalmamış. bu tamamen öğrenilmiş bir şeydi. bir darbeyi savuşturur. bunun aslında ailesinin bir bölümüne özgü. onun bedenini bu selama alıştırmıştı. hayatımda rastladığım en sevimli. en kibar delikanlıya dönüştüğünü gördüm. tanıdığı insanların ailesine derhal kendini takdim ettirme âdetiydi. bu aşağılayıcı insanın. benim başlangıçta onlara yüklediğim ahlaki anlamla hiç ilgisi yoktu. bunun. cadı kılığındaki bir peri kızının ilk görünümünden sıyrılıp büyüleyici bir zarafete bürünmesi gibi. "Başta boş bir hayale kapılmıştım. . oğlunun son derece iyi yetişmiş olmasına büyük özen gösteren annesi. sevimliliği. bu kendisinde o kadar içgüdüsel bir hal almıştı ki. görüştüğümüzün ertesi günü. ondan kurtulup bir başka yanılgıya düştüm. bu selamları da düşünmeden veriyordu. yüzüne kaynar su sıçradığında gözlerini kapar gibi. basit bir sosyete alışkanlığı olduğunu anladım. Bu selamı her tanışmasında tekrarladığını gördükten sonra. yanımda olan büyükanneme kendisini tanıştırmamı rica etti. "Saint-Loup konusunda yine yanılmışım. bir saniye bile gecikilse tehlikeli olacak bir durumda alınan bir önlem gibi. bana bir gün önceki selamıyla hiç bağdaşmayan bir yakınlık da göstermişti. güzel giysilerini.

Nietzsche ve Proudhon hayranlığına varmış olması. Babası hayatta olsa. Robert'in kendisinden ne kadar üstün olduğunu takdir edebilmek için. Diyebilirim ki. oğlunun. Hemen hayran olan. oğlunun en sevdiği yazarları gizlice okurdu. sosyete erkeği hayatının sınırlarını aşmış bir adamdı. aşağılayıcı bir sporcu gibi görünen bu delikanlı. babasının oğlu olmakla yetineceğine. . Robert de Saint-Loup'nun. babasının kim olduğunu öğrendiğimde. M. sadece yüce düşüncelerle ilgilenen "entelektüel"lerdendi. benim bu üzüntümü paylaşmazdı. ama onun kendisinden daha üstün olmasını istemişti. babasının hayatı olan modası geçmiş roman konusunda bana rehberlik edebilecekken.Bir aristokrat. ilgi duyuyordu. bana duygulandırıcı gelmekle birlikte biraz canımı sıkıyordu. öte yandan. Hattâ Saint-Loup'nun bu çok soyut ve benim olağan kaygılarımdan tamamen farklı eğilimini ortaya koyuşu. Öyle zannediyorum ki. kafam hülyalarla. Zeki. asil ruhuna yakışan alçakgönüllülüğüyle. özellikle teyzesine gülünç gelen yenilikçi edebiyat ve sanat gösterilerine değer veriyor. mazide kalmış bir dönemin benzersiz zarafetini şahsında özetlemiş olan meşhur Marsantes Kontu hakkında anekdotlarla dolu hatıratları yeni okuduğum günlerde. sadece zihinsel şeylere. de Marsantes'ın yaşadığı hayata ilişkin ayrıntılar öğrenme isteğiyle dolup taşarken. ağırbaşlı düşünceler uğruna kendi basit eğlencelerine sırt çevirmesine sevinir ve hiçbir şey söylemeden. kendi kastını müthiş hakir görüyor ve Nietzsche'yle Proudhon okuyarak saatler geçiriyordu. beni çıldırtıyordu. ailenin geri kalanının aksine. bir kitaba kapanan. kendi deyişiyle "sosyalist söylevler" içine işlemişti. Oğlunu tanıyacak kadar ömrü olmamış. babası olsa Saint-Loup'yu takdir eder.

bu inceliğinde de sergilemesiyle. M. Boieldieu'ye en karmaşık müziğin. iğrenç bir çağda yaşamasıydı. o benim daha ciddi olmayışıma akıl erdiremiyordu. Onun talihsizliği. "Harikulade bir adammış. benim Saint-Loup'yu biraz fazla ciddi bulmama karşılık. bütün hayatını avlanmaya ve at yarışlarına hasretmiş. de M arsantes. Hatta edebiyatı sevdiğini söylerler. Labiche'e en sembolist edebiyatın savunucusu olan birer evladın duyabileceği küçümsemeye biraz benziyordu. kendisinin boş bulduğu bazı şeylerin bana yaşattığı hayal sarhoşluğunu fark etmediği için. benim . kendisinden bu kadar farklı bir evladı görse takdir edeceği halde." derdi Robert.kendisinden çok daha üstün bulduğu benim ." Bana gelince. Wagner dinleyince esneyip Offenbach'a bayılmış bir babayı sevgiyle. Her şeyi. her konuda gösterdiği doğallığı. ama biraz küçümseyerek hatırlaması. oldukça acı bir şeydi.Zaten. Saint-Loup.şüphesiz insan sanatının . Belki 'Nibelungen Halkası'na hayran bir küçük burjuva olsa. çünkü onun edebiyattan anladığı. Doğallık ise . artık zamanaşımına uğramış eserlerden ibaretti. Saint-Germain muhitinde doğmuş ve Güzel Helena döneminde yaşamış olmak. çok açık fikirli bir insan olan M. saygınlığın belirli sanat ve yaşama biçimlerine bağlı olduğunu zanneden Robert de Saint-Loup'nun. felakete sürükler bir hayatı. bambaşka bir şey çıkardı. sadece her ikimize de sürekli inceliklerde bulunma gayretiyle değil. Saint-Loup daha ilk günlerden büyükannemin gönlünü fethetti. "Babamı çok az tanıdım. de Marsantes'ın entelektüelliğine beslediği küçümseme. entelektüel değerin. sadece içerdiği zekânın ağırlığıyla ölçtüğü.bunlarla ilgilenebilmeme şaşıyordu. Ama bilemeyiz. belirli bir estetik kalıba bağlanmayla hiçbir ilişkisi olmadığını anlayabilecek kadar zeki değildi.

onu bastırmak. yanaklarının aşın ince cildine canlı bir kırmızılık yayılır. hem de fazla süslü püslü. duygularının yüzüne yansımasına engel olamayışında bile. Saint-Loup için imkânsızdı. öyle genişleyen bir haz yaratırdı ki. yumuşak bir zarafetteki kıyafetlerinde bile bu doğallığı bulmaktan hoşlanıyordu.ardında doğayı hissettirdiğinden . katılıktan uzak. genellikle çocukluktan sonra. manevi ikiyüzlülüğü katiyen dışlamıyordu. kendine önemli havalar vermeden. daha da çok beğeniyordu. kendisinde öyle ani. fazla ağdalı olmasından hoşlanmadığı piyano yorumlarında . en alçakça . kayıtsızca ve serbestçe yaşadığı için. bu zarif açıkyüreklilik ve masumiyet görünümüne son derece duyarlıydı. birçok durumda. o yaşa özgü kimi fizyo lojik özelliklerle birlikte yok olan bir özelliğini korumuş olmasında. Ama tanıdığım bir başka kişide. Mesela Saint-Loup'nun. "sahtelik"ten iz taşımayan. ki bu tür insanların sayısı hayli kabarıktır. bu pembeliğin kanıtladığı tek şey. Bu zengin delikanlıyı. bu görünüm Saint Loup'da. bu doğallığın büyüsünü buluyordu. kolasız. öyle uçucu. öyle alevli. bu geçici kızarmanın fizyolojik samimiyeti. Saint-Loup'nun "züppelik" ten. en azından onunla arkadaş olduğum sırada aldatıcı da değildi. bir iltifat bile olsa. lüks içinde "para kokmadan". büyükannemse. gözleri bir şaşkınlık ve sevinç yansıtırdı. yanlış notalarına özel bir sevgisi vardı. gizlemek. bir zevk çarpılması. arzuladığı ve umut etmediği bir şey. fazla düzenli tarhlardan hoşlanmadığı bahçelerde. Büyükannem.hatta Rubinstein'ın kaydırmalı notalarına. hatta Saint-Loup'nun.büyükannemin en değer verdiği meziyetti: hem Combray'deki bahçede olduğu gibi. kaçınılmaz biçimde çehresine hâkim olurdu. hem içine konulan besinlerin zor tanındığı o sanat eseri pastalardan nefret ettiği mutfakta.

meziyetlerimi ise. benim biraz hüzünlü veya keyifsiz olduğumu hissetmişse.metresine olan aşkı bir yana hayatının en büyük mutluluğu diye söz etmeye başladı dostluğumuzdan. bizim dışımızda. büyükannemin deyişiyle. Saint. En ufak bir rahatsızlığımın bile önüne geçmek için. önemli ve enfes bir şeyden söz eder gibi "dostluğumuz" diyordu. aksine. karşısında eli kolu bağlanacak. hazzı. Saint-Loup'yla ömür boyu yakın arkadaş olacağımız konusunda çok kısa sürede anlaştık.dalavereleri çevirebilecek mizaçtaki bir insanın. belki biraz katılaşmanın daha iyi geleceği sağlığım açısından bunu neredeyse aşırı buluyor. Bu sözler bana bir hüzün veriyordu. kendinden geçerek methediyordu. bir şey söylemeden gece daha geç saate kadar yanımda otururken öyle bir ihtimam gösteriyordu ki. kısa bir süre sonra . cevap . Saint-Loup'nun yakınlığını ifade etmek için kullandığı kelimeler. altına "Sevigne ve Beausergent" imzası atılabilecek kelimelerdi.Loup'nun doğallığının özellikle bir ifadesine bayılıyordu. ben fark etmeden hava serinlemişse bacaklarının üstüne bir örtü daha eklerken. o da. soğukluktan habersiz bir şevkle. Saint-Loup. ama bunu büyükannem gibi şefkatle yapıyordu. bana olan sevgisini dolambaçlara hiç gerek duymadan itiraf etmesiydi. kendisinin katiyen akıl edemeyeceği.bunları büyükannemi eğlendiren bir incelikle bulup çıkarmıştı şakalaşmaktan çekinmiyor. benim kusurlarım konusunda . derinden etkileniyordu. yaşıtlarının genellikle sayesinde kendilerini bir şey sandıklan ihtiyatlılıktan. başkalarına itiraf etmek zorunda kalacak kadar şiddetle hissettiğidir. son derece yerinde ve gerçekten sevgi dolu. Ama büyükannem. ama SaintLoup'nun bana beslediği sevginin göstergesi olarak. büyükannem.

kendi kendime iyi bir dosta sahip olduğumu. dışımızda kalmış olanlardır. karanlıkta gizlenen bir şeyi içimden gün ışığına çıkarmanın zevkine tamamen zıt bir duygu yaşatırdı bana. Saint-Loup'nun yanından ayrıldıktan sonra. çünkü onunla birlikte olmak. bana hiçbir zevk vermiyordu. sohbet etmek . Kaybetmekten en çok korktuğumuz zenginlikler. Ama biriyle birlikte olduğum anda. daha da şevkle dilerdim.verirken zor durumda kalıyordum.' arkadaşımın kafasında kendim hakkında parlak bir izlenim oluşturmakla geçirdiğim saatleri boşa harcanmış sayamayacağımı düşünür. düşüncelerini kendime değil. bu ters yönü izlediklerinde. bir üzüntü. nihayet çalışmaya hazır olmadığım için bir pişmanlık. benliğimin derinliğinde. kelimelerin yardımıyla. kalbimiz tarafından ele geçirilmedikleri için. yalnız kalmadığım. en büyük dâhilerin bi le takdir edilmeyi istediklerini. iyi dostların zor bulunduğunu söylerdim. düşüncelerimse. Yalnızken bazen. onunla geçirdiğim karışık dakikaları bir düzene sokardım. zihnim yüz seksen derecelik bir dönüş yapar. onu hiç hissetmemiş olduğum için. elde edilmesi zor zenginliklerle çevrili olduğumu hissetmek. doğal olarak yaşadığım zevke. Robert de Saint-Loup'yla iki üç saat sohbet etmişsem. aksine yalnızken hissedebildiğim mutluluğu vermiyordu bana. Ama insanın sadece kendisi için zeki olmadığını. bir bıkkınlık duyardım. muhatabıma yöneltirdi. bir arkadaşımla konuştuğum anda.şüphesiz başka herhangi biriyle de öyle olurdu -. Dostluğun faziletlerini birçok insandan daha iyi temsil edebileceğimi düşünürdüm (çünkü . söylediklerimi hayranlıkla karşılamışsa. bana harikulade bir huzur veren duygulardan birinin içimden fışkırdığını hissederdim. buna sevinmem gerektiğine kendimi kolayca ikna eder ve bu mutluluğun asla elimden alınmamasını.

davranışlarını ve faaliyetlerini düzenleyen "soylu"yu seçerdi. tıpkı ahengini kavrayabildiğim bir manzara karşısında olduğum gibi.dostlarımın iyiliği. Saint-Loup. Kibarlığına o sonsuz zarafeti veren manevi ve fiziksel çeviklikte. Robert'de daima. benim için daima. Saint-Loup'ya "başkalarıyla eşit" olduğumuzu . salt entelektüel olma iddiasındaki bu delikanlıya nesillerdir büyük avcılar yetiştirmiş olan atalarından miras kalmış esnekliği hissediyordum. ama benim ruhumla başkalarının ruhları arasında . düşüncemin derinleştirmek istediği bir nesne olurdu sadece. işte böyle anlarda onun yanında olsam da. ama özellikle hissettiğim. yalnızdım. ortadan kaldıracak bir duygu aracılığıyla mutluluğu tatmam mümkün değildi. Buna karşılık. ama dostluğun değil. zekânın getirdiği bir mutluluk. bu büyük soyluların "başkalarından üstün" olduklarına dair güvenleri veya yanılgılarıydı ve bu sayede. kendisinden daha genel bir varlığı. rahatlıkla dostlarının emrine sunmasına yol açıyordu -. başkalarının bağlı olduğu. atalarının zenginliğe karşı küçümseyici tavrını seziyordum . içindeki bir ruh gibi uzuvlarını hareket ettiren.her birimizin kendi ruhları arasında olduğu gibi .Robert'in. bende büyük bir mutluluk yaratıyordu. sırf dostlarına daha çok ikramda bulunabilmesine imkân tanıdığı için aynı zamanda sevdiği zenginliğe karşı bu küçümseyici tavrı. benimse önem vermediğim kişisel çıkarlardan önde gelecekti). zihnim zaman zaman Saint-Loup'da.var olan farklılıkları artırmak yerine. bu aristokratı bulmak. arabasını büyükanneme sunuşunda ve onu arabaya bindirişindeki rahatlıkta. kendisinin tam da olmak istemediği bu geçmişten kalan yaşlı varlığı. zenginliğin sağladığı lüksleri. benim üşütmemden korkup kendi mantosunu omuzlarıma atmak üzere koltuktan atlarkenki ustalığında.

Saint-Loup'da. bir ölçüde kişisel meziyetlerinin şartıydı. öyle insanlara yakınlaşmaya çalışırdı ki. afallayıp kalırlardı. kaskatı. görüşmelerinin sebebiydi. soğuk ve hatta küstah tavırlar takınmalarına rağmen." Yahudilere bu şekilde atıp tutan adam sonunda . Duyduğumuz tek laf: 'Biliyorsun Avram? Yakov'u gördüm. oysa soyu. dolayısıyla kendine ait meziyetlere. yani benliğinin bütün parçalarının. bu öğrenciler için cazipti ve onunla. Saint-Loup'nun gerçekten tanımadığı bir duyguydu. "Prensip olarak Yahudi ulusuna karşı kararlı bir düşmanlığım yok.' İnsan kendini Aboukir Sokağı'nda sanıyor. halktan birinin en samimi nezaketini bile. Saint-Loup'yla ben. tutuk kılarak çirkinleştiren o fazla hevesli görünme korkusu.göstermek için duyduğumuz arzuyu miras bırakmamışlardı. "Bir Yahudi’ye rastlamadan iki adım atmanın imkânı yok. Kendisini cahil ve bencil bir kastın mirasçısı olarak gördüğünden. ama onun bilmediği. Combray sosyolojisine sadık olan annemle babam. bağlı oldukları. ama burası kaynıyor. Bazen arkadaşımı böyle bir sanat eseri gibi seyretmekten. Bu şekilde. samimi olarak bu aristokrat kökenini affettirmeye çalışırdı. yakınımızdaki bir çadırdan. onlarda olmayan. Balbec'i istila eden Yahudi sürülerine lanetler yağdırıldığını işittik. kumun üzerinde otururken. Bir gün. kılıksız genç öğrencilerle görüşüp arkadaşlık etmesine sebep olan zihinsel faaliyet ve sosyalist özlemlerin. o kadar önem verdiği kişisel zekâ ve ahlak değerine hiçbir katkısı olmayan bir genel fikir tarafından uyumla yönetildiğini düşünmekten zevk aldığım için kendimi ayıplardım. bu insanlara sırt çevirmediğini görseler. soylu olduğu içindir ki. aksine. Oysa bu genel fikir." diyordu bir ses. Saint-Loup'nun iddialı. gerçekten saf ve çıkar gütmeyen bir yanı vardı.

Balbec'te de. Robert olurdu. insanları incitme korkusunun Robert'de yarattığı rahatsızlıkta Cizvit'lerin derslerini bulmak beni gülümsetirdi. onun için layft'a söylersiniz. mesela Paris'te sahip olduğu itibara sahip değildi ve toplumla o derecede kaynaşmamıştı. amcaları veya diğer erkek ve dişi din kardeşleri. Ve kızaran. sanki kabahatli kendisiymiş gibi. Saint-Loup kendisi aslında hiç önem vermediği halde. hep bir arada bulunarak. onlarla her yıl Balbec'te . entelektüel arkadaşlarından biri ne zaman sosyetede gülünç karşılanacak bir hata yapsa. Yahudi nüfus. kafamızı kaldırıp bu Yahudi düşmanına baktık. Bloch'un. Arkadaşım Bloch'tu. Bu Yahudi kolonisi. onları susturup derhal size haber versin. hoş olmaktan ziyade ilginçti. daha sonra da bir halk üniversitesinde karşılaşmış olduklarını Bloch'a hatırlatmamı rica etti. Bloch'un kuzinleri. geçerken onlara bakar. kendi içinde homojen ve diğer insanlardan tamamen farklı bir kortej oluştururlardı. coğrafya derslerinde öğretildiğine göre. Saint-Loup benden derhal. Arasıra.çadırdan çıktı. orada çok sayıda akraba ve arkadaşları bulunan kız kardeşleriyle birlikteydi. otele kendisini görmeye geleceğine söz verirken söylediği şu sözler üzerine kızardığı gibi: "O büyük kervansarayların sahte şıklığının ortasında beklemeye tahammül edemem. örneğin Rusya ve Romanya'da olduğu gibi. bazıları bakaraya gittiklerinde. fark edilmiş olsa arkadaşının kızaracağını hissederdi. bazı ülkelerde. Balbec'te maalesef tek başına değil. bazıları "balo"ya. Bloch'un şeref ödülünü kazandığı liselerarası yarışmada." Ben şahsen Bloch'un otele gelmesini pek istemiyordum. diğer insanlar. başka hiçbir unsuru aralarına katmayarak Casino'ya. çingeneler bayıltır beni.

hatta Parisli basit bazı hububatçıların güzel. Muhtemelen bu çevre. belki hepsinden de fazla hoşluk. ben bu seyahatin. öteden beri istediğim bir şey olduğunu söylediğimde. en ufak bir esprisine kahkahalarla gülüyorlardı. her çevre kadar. Bloch bana kız kardeşlerini tanıştırdı." demişti. smokinlerinin ve cilalı ayakkabılarının parlaklığına rağmen. çünkü birkaç gün önce Bloch Balbec'e niçin geldiğimi merak etmiş (kendisinin orada bulunmasıysa ona çok doğal geliyordu) "hoş birileriyle tanışma umuduyla" mı geldiğimi sormuştu. hepsi ağabeylerine hayrandılar. ister mahkeme başkanının kabilesi. o çevrenin içine girmek gerekiyordu. "Tabü. meziyet ve fazilet barındırıyordu içinde. Bloch onları kabaca susturuyordu. bunlar ister Cambremei'lerin muhiti olsun. Erkeklere gelince. tiplerindeki aşırılık. Oysa bu çevre bundan hoşlanmıyordu. fark etmezdi. Ama bunları anlayabilmek için. "sayfiye" modalarına uyma kaygılarını. sımsıkı kapalı bir cephe oluşturuyordu. olayın geçtiği ülkeyi düşünüp Aziz Petrus'u veya Ali Baba'yı tıpatıp Balbec'in en şişman bakara oyuncusunun çehresiyle resmeden kimi ressamların "akıllıca" diye tanımlanan özenini hatırlatırdı. ona tapıyorlar. gururlu. alaycı ve Reims heykelleri kadar Fransız olan kızları bile. ister büyük ve küçük burjuvalar. Layft konusuna gelince. Venedik'i görme arzum kadar derin olmasa da.karşılaşır ve asla selamlaşmazlardı. daima sanki karides avından yeni dönmüş veya tango yapıyormuş gibi görünmeye kadar vardıran bu terbiyesiz genç kızlar sürüsüne karışmayı istemezlerdi. "güzel hanımlarla şerbet içmek . bunun beni hiç şaşırtmaması gerekirdi. İncil'i veya Binbir Gece Masalları'nı resimlemeleri gerektiğinde. bunu Yahudi düşmanlığının bir kanıtı olarak yorumluyor ve zaten kimsenin yarmayı aklından geçirmediği.

Loup ise. . Ama Bloch bir gün. i harfinin her zaman ay diye telaffuz edildiğini sanıyordu." Başvurmak mecburiyetinde kalması hiç önemli olmayan bu başka çare. başka bir çaresini bulurum." dedi ve sert.için. lift deniyor demek. Daha sonra bir gün bizzat Bloch da bunu kanıtladı: Benim lift dediğimi duyduğunda sözümü kesip. kibirli bir tonda ekledi: "Aslında hiç önemli değil tabii. "Aa. bel bağladığı son umut da elinden alındığında. doğru telaffuzun Verıis olduğunu. önemsiz diye ilan edilen şeyin aslında o kişiye ne kadar önemli geldiğini açığa vurur. ricası reddedildiğinde. Saint-Loup'da. aynen kullandıkları bir cümledir. dudaklarından fırlayan ilk cümledir ve o zaman çok acıdır: "Ya! Neyse. biraz gururlu her insanın." Bir refleksi andıran bu cümle. ama Lord John Ruskin'in Stones of Venays'mı okur gibi yaparak. bazen intihardır. her durumda. izzetinefis sahibi bütün insanların. bu telaffuz hatasını hiç ciddiye almıyordu. en ciddi durumlarda da. Çünkü Bloch'un bu hataya kendisinden daha fazla önem vereceğini düşünüyordu. dünyanın en can sıkıcı adamlarından biri. çünkü kendisinin sahip olduğu ve küçümsediği. Saint. Ruskin'in lord olmadığını öğrenip geriye bakarak Robert'in kendisini gülünç bulduğunu zanneder korkusu. en küçük olaylarda da. bazen trajik bir cümledir bu. Bloch'ta olmadığını düşünüyordu. zavallı bir geveze. hiç önemli değil." Belli ki Bloch İngiltere'de erkek cinsiyetinden olan herkesin lord olduğunu zannetmekle kalmıyor. bu örnekte de olduğu gibi. neredeyse sosyetik kavramların. sanki her yanından taşan hoşgörüden yoksunmuş gibi bir suçluluk yarattı ve Bloch bir gün hatasını öğrendiğinde şüphesiz yüzüne yayılacak olan kırmızılığı ona önceden hissettirip ters döndürerek kendi yüzüne yayılmasına sebep oldu.

Son derece zeki. haklıya ve ezilmişe yönelir. herkeste aynı olan faziletlerinin sıklığı. bu yüzden de başkalarını rahatsız edebileceğini hiç düşünmediği bir kusurdu bu. yine de mevcuttur ve bencilce bir dürtünün engel olmadığı her fırsatta. en ücra köşelerde bile. iyi kalpliliktir. cebinde . kimse hakkında kötü bir söz söylemeyen bir kadın. her şeyi seviyeli bir bakış açısından gören. Söyle. soylular seviyesine yükselme hevesiyle mi arkadaşlık ediyorsun? Üstelik çok da tali soylular. dünyanın diğer bütün gelinciklerine benzer. snop musun? Öylesin. herkeste farklı olan kusurların bolluğundan daha olağanüstü değildir. menfaat tarafından felce uğratıldığı için kullanılmasa bile. en az faziletlerin benzerliği kadar hayran olunmaya değerdir. yalnız bir gelinciğin. Bu iyi kalplilik. hayatta aslında katil de olsalar. tefrika meraklıları gibi yufka yürekli olan kişilerin kalbinde bile açılır. Ama kusurların çeşitliliği de. Buna rağmen şöyle bir soru sordu: "Saint. kendisine rahatlıkla teslim edebileceğinizi kendi söylediği halde. kendi kendine yeşerdiğini görüp şaşırırız. sağduyu değil. mesela bir roman veya gazete okunduğu sırada.Sonra Bloch çok hoş şeyler söyledi bana. tıpkı ücra bir vadide. Fakat görgüsüzlük gibi bir kusuru vardı. arasıra kırmızı başlığını titreştiren rüzgârdan başka hiçbir şeyi tanımadan yetişmesi gibi. doğal olarak fark etmediği. değil mi?" Kibar davranma isteği birdenbire değişmiş değildi. ama sen hep böyle safsındır. Şüphesiz "dünyada en yaygın olan şey". zayıfa. En mükemmel insanın.Loup-en-Bray'le. son derece önemli mektuplarınızı. çok şaşırtıcı veya tahammül edilmez bir kusuru olur. Bana karşı çok kibar olmayı istediği açıktı. İyiliğin en uzak. onları hiç görmeden. İnsanoğlunun. Enikonu snopluk buhranı geçiriyorsun herhalde.

Bazı insanlar. Bu sonuncu arkadaş ise. beklersiniz. yanınızdan ayrılacağı yerde sizi yorgunluktan bitkin düşürmeyi tercih eder. tiyatroya giderken görüldüğünüzü ve çok sağlıklı bir haliniz olduğunu size bildirmeyi görev bilir. kalbine gömdüğü. daha samimidir. ama samimiyetini öyle ileri götürür ki. haberleri bile yoktur. kimileri. çok önemli bir randevuyu kaçırmanıza sebep olur ve bir özür bile dilemeden gülümser. bazıları da mutlak meraksızlıklarıyla. sizi görmekten öyle büyük bir zevk duyar ki. Her iki durumda da. aşırı meraklarıyla canınızı sıkarlar. bir mektubunuza aylarca cevap vermezler veya size bir şey sormaya geleceklerini söylerler. çünkü saatten hiçbir zaman haberi olmaması. "Ben böyleyimdir. dolayısıyla size pek küçük bir minnet borcu olduğunu mutlaka bilmenizi ister. Adamın biri o kadar ince. onlarla değil. sizi en çok kızdıracak olan şeyi birine söyleme veya ifşa etme ihtiyacı duyar. tiyatroya gittiğinizi veya başka insanların da kendisine aynı yardımı yapabileceklerini bilmiyormuş gibi yapardı. sadece sizi mutlu edecek şeyler söyler. gelmezler. zaten üç ayrı kişinin de yardım teklif ettiğini. o kadar kibar. siz. o kadar düşünce lidir ki. bir önceki arkadaşınız olsa.unutur. orada katılaşan bambaşka şeyler olduğunu hissedersiniz. rahatsızlandığınız için kendisini ziyaret edemediğinizi söyleyip özür dilediğinizde. ya da kendisi için yaptığınız bir müracaatın tam anlamıyla yararlı olmadığını. bunlara en sansasyonel olaylardan söz edersiniz. geldiğinde evde olmama korkusuyla dışarı çıkmaya cesaret edemez. ama sakladığı." der. sizi haftalarca bekletirler. size kendinizle ilgili olarak. onun için bir gurur kaynağıdır. sizinle ilgiliyse. Bir başkası. kendi açıksözlülüğüne hayrandır ve üstüne basa basa. çünkü kesinlikle cevap gerektirmeyen mektuplarına sizden bir cevap gelmeyince sizi .

sizin arzunuza değil kendi arzularına kulak verip. daha doğrusu. sizi görmek istiyorlarsa. ama hava durumu veya kendi keyifsizlikleri yüzünden yorgunsalar. iyiliğini. Dış görünüşü sıradan bir eve girip içeride hazineler. . Hoşa gitmeme ihtimali. onun kendi körlüğü veya başkalarına atfettiği körlük yüzünden bu kusuruna saplanıp kalma inadının yanında hiç kalır. görünür dünyanın ardındaki gerçek dünyayı keşfettiğimizde de. yeteneğini. tek kelime etmenize izin vermeden konuşurlar. hırsızlık aletleri veya cesetler bulsak nasıl şaşırırsak. sizin ne kadar acil bir işiniz olursa olsun. başkalarının gerçek hayatını. çabalarınıza bir ölü kıpırtısızlığıyla karşı koyarlar ve söylediklerinize. bütün iyi niyetimizi gösterip dikkate almamaya mecburuzdur. insan hiç değilse tedbir olarak. Her arkadaşımızın öyle kendine has kusurları vardır ki. aynı derecede şaşırırız. kendileri neşeliyse. Çünkü o bu kusuru görmez ya da görülmediğini zanneder. hiç duymuyormuşçasına. katiyen kendisinden söz etmemelidir. sevecenliğini düşünerek . başkalarının fikirleriyle kendi fikirlerimizin asla uyuşmayacağından emin olabileceğimiz bir konudur. özellikle neyin fark edilip neyin fark edilmediğini değerlendirmenin zorluğundan kaynaklandığı için.kusurlarını kendimize unutturmaya. kendimiz hakkındaki izlenim yerine. çünkü bu. ar kadaşımızın kusurunu görmemek konusundaki hoşgörülü inadımız. Kimileri de. biz yokken hakkımızda söylediklerinden. tek kelime alamazsınız ağızlarından. onu sevmeye devam edebilmek için.kızdırdıklarını zannetmişlerdir. eğer herkesin bize söyledikleri sayesinde oluşturduğumuz. Ne yazık ki. bizim ve hayatımız hakkında bambaşka bir izlenime sahip olduklarını öğrenirsek. tek hecelik cevaplar vermek zahmetine bile katlanmazlar.

adeta kendinden söz etmenin dolambaçlı bir yoludur bu ve kendini aklamanın zevkiyle birlikte itirafın zevkini de içinde barındırır. riyakârca bir tasdikle dinlenen zararsız." der. pis bir adam. daha sizinle sohbete başlamadan giysinizin kumaşını takdir eder. hafif kadınlar. kötü kokan biri. kırık dökük mırıltılarının yetersizliğini telafi etmek için coşkulu bir yüz ifadesi ve işittiklerimizin haklı çıkaramadığı bir hayranlık takındıkları zaman gülünçleşmeleri gibi. ya da en neşeli. onunla bir bütün teşkil eden bir başkasını eklemek gerekir: başkalarının tam da kendi kusurlarımıza benzeyen kusurlarını açığa çıkarma huyu. sergilemekten hoşlanılan özel bir bilgi gerektirir ve geliştirir. kendimiz hakkındaki fikirlerimizle sözlerimiz arasındaki orantısızlığın karşımızdakini rahatsız etme tehlikesi vardır. eşcinsellerin izini sürer. daima bize özgü olan şeylere çevrildiğinden. Ayrıca her kötü huy da. En azın dan. her tarafta aldatılan kocalar. snoplar görür. en sağlıklı adamın ciğerinin sağlamlığından şüphe eder. ihtiyatlı kelimelerimizin. hep bu kusurlardır. parmakları kumaşı yoklamak isteğiyle . Zaten dikkatimiz. Bir miyop. her durum da en olumsuz yorumlara yol açtığından emin olabiliriz. sevdikleri bir melodiyi mırıldanma ihtiyacı duyup. görünürde kibarca. bu orantısızlık genellikle insanların kendileri hakkında söylediklerini son derece gülünç kılar. ya en öfkeli. sürekli başkalarının yıkanmadığından dem vurur. yüksek sosyeteye davet edilmiş terzi. Sözü edilenler. başkalarında her şeyden önce bunları fark ederiz sanki. başkalarının koktuğunu iddia eder. her meslek gibi. aldatılan bir koca. bir diğeri hakkında. tıpkı sahte müzik meraklılarının. "Gözlerini zor açıyor.Yani kendimizden her söz ettiğimizde. bu kötü huya. hafif bir kadın. bir ve remli. Kendinden ve kusurlarından söz etme alışkanlığına. Eşcinsel. bir snop.

Her birimizin. hem kulaklarını. bu tanrı. yıkanmayan insanların gözlerini ve burun deliklerini. kendi kusurunu gizleyen veya görünmez olacağım vaat eden özel bir tanrısı vardır. daha akıllıca olurdu. sinirli ve snoptu. onun çürük dişlerini fark etmiş olan sizin nazarınızda da daha gülünç olamaz. gerçek zannedileceklerini düşünürler. kendimizden söz ederken düşünmekle kalmayıp. Bloch bana herhalde snobizm buhranı geçirdiğimi söyleyip snop olduğumu itiraf etmemi istediğinde. O zaman özür dilemek istedi. sözlerini geri alırken daha da ağır sözler ederek. "Snop olsaydım seninle görüşmezdim. hem de koltukaltlarını hiç çekinmeden ortalıkta gezdirebilecekleri. Kendine başka taraftan bir çıkış araması. kimsenin bir şey fark etmeyeceği konusunda kendilerini ikna eder. terbiyesiz.yanıp tutuşur. kulaklarındaki kir tabakasına. Bloch. Sahte inci takanlar veya hediye edenler de. size çürük dişlerinizin sayısını söyler. Bloch'un bir Yahudi ailesinden bir üsttekine tırmanarak yüzeye. Artık beni her . bir diş hekimiyle birkaç dakika konuştuktan sonra kendiniz hakkındaki gerçek fikrini sorarsanız. denizin en dibindeki katmanlar gibi. öyleymişler gibi davranırız. koltukaltlarındaki ter kokusuna kapatır. Hiçbir şey. bunu fırsat bilip. üst üste binmiş katmanlar halindeki Yahudi kastlarının kendi üzerindeki sonsuz baskısına tahammül ediyordu. kendi kastından üstün olan. onun nazarında daha önemli. yalnız yüzeydeki Hıristiyanların değil. ama tam da terbiyesiz bir kimsenin tarzında. pek seçkin bir aileye mensup olmadığı için de. Üstelik başkalarının kör olduğunu. her biri bir altındakini küçümseyip ezen. Pek nazik olmadığını söylemekle yetindim. açık havaya ulaşması için binlerce yıl gerekirdi." diye cevap verebilirdim.

çünkü genç Bloch beni Saint-Loup'ya." Bu sözlerin ardından bir de hıçkırık geldi. "Zavallı bir aptal. Ama bu öznel hazlardan. yok yere kötülük ettim. Legrandin ismini daha önce hiç duymamış olan Saint-Loup şaşırmış: "Peki ama kim bu?" "Aa. İnsanların zekâsını. "seni üzdüm.genelde insan." diye söz eden bu müşkülpesent delikanlı." demiş. "Afedersin. "gerçekten çok ilginç biri" diye nitelerdi. tam bir geri zekâlı. babası M. o anda hayalinde seyrettiği olağanüstü taşra soylusunun özgün görüntüsünün yanında. Bloch için hem alay. M. zaman zaman. başkalarının haberi . en iyi cins bir şarapmış gibi tadını çıkarırdı.gördüğünde. hem de edebiyat göstergesiydi. seni düşündüğümde çoğu kez gözyaşlarımı tutamıyorum. canını sıktım." diye cevap vermiş Bloch. ilginçliğini değerlendirirken kullandığı bu çifte terazi. Bloch'u tanıyıncaya kadar beni şaşırtmaya devam etti. benim (öteden beri) son derece snop olduğumu söylemiş. hiç komik olmayan anekdotları büyük bir neşeyle anlatır. O kadar ki. çok iyi biridir. En tutulan yazarlardan. M. seni ne kadar seviyorum. gülerek ve üşürmüş gibi ellerini ceketinin ceplerine sokarak." diyordu. değerini. Bloch'ta beni çirkin tavırlarından da fazla şaşırtan şey. Halbuki bilemezsin . evet.sana bu kadar acımasızca takılan ben. SaintLoup'yu da bana kötülemişti. özelde de arkadaşın öyle garip bir hayvan ki . Kelimeleri bu şekilde vurgulamak. Legrandin'le tanışıyor diye pek memnun. Legrandin'i tasvir edemeyişini telafi etmek için. son derece sıradan bir adamı. "Evet. bu ismin. Barbey d'Aurevilly'ninkilerin birer hiç olduğundan şüp he duymadan. konuşma seviyesindeki iniş çıkışlardı. Babasıyla tanışma şerefine ereceğimizi hiç düşünmüyordum. L harflerini artırır. Robert'e bilhassa.

benim iyiliğim için böyle hareket ettiğini bildirdi. "yeminlerin bekçisi Kronos oğlu Zeus" adına yemin etti ve gözünden akan bir damla yaşı sildi. sınıftaki bir öğleden sonrayı düşünüp bütün gece hıçkırmadıysam. neredeyse kaçınılmaz geliyordu ki. yalan söylemenin isterik hazzı uğruna. daha önce davranmayı tercih etti ve Saint-Loup'yu bir kenara çekip onu mahsus. "Ker adına" ettiği yemin de fazla bir ağırlık katmıyordu. ikimiz gidip birbirimize anlatmamıştık. "dün seni. ama Bloch'a o kadar doğal. kara Ker şu an gelip beni alsın. onu sevdiğine. benim "bundan iyisine layık olduğumu" düşündüğünden. bütün gece. Bana . itirafını yaptı ve belirli bir türdeki sosyete ilişkilerinin benim için zararlı olduğunu. Zaten duygulanmaya başladığı ve yanlış bir şeye duygulanılmasını istediği anda. o anda. sana olan sonsuz sevgimi. bir sarhoş sevecenliğiyle sarhoşluğu sadece sinirsel olduğu halde . böyle bir şey ikimize de çok ayıp gibi gelirdi. konuştukça uydurulduğunu hissettiğim bu kelimelere." derdi. onun için hayatını vereceğine. Evet. yemin ederim. o tedirginlikle ve ikimize de zaten öğreneceğimiz bir şeyi söylemiş olacağından hiç şüphe duymadığından. onu da bana kötülemekten geri kalmadı. kendisine aktarılsın diye kötülediği. insanların tiksindiği Hades'in kapılarından içeri atsın. Aynı gün beni yalnız görebileceği bir durum ayarladı. senin unutup gittiğin." dedi. Sonra. çünkü Bloch'un Yunan dinine bağlılığı sadece edebîydi. bu dedikoduların ayrıntılarını hemen ertesi gün öğrenmiştik.elimi tuttu ve "İnan bana.ni itiraf etti.olmazdı. bana inanmayacaksın." Gerçekten de inanmıyordum. Her ikimiz de. "Yemin ederim. Saint-Loup'ya beni kötülediği gibi. Combray'yi. Lakin heyhat! Ben insan ruhunu tanırım. biliyorum. doğruyu söylediğine karşısındakini inandırmak gibi bir amaçtan ziyade.

birkaç saat sonra hakkınızda acımasız bir espri yaparak öcünü alır." diye devam etti Bloch. asla kimseye hüküm giydirmezdim. sanıyorum bu ikisi arasında. tükenmiş gibi göründüğünden beri. duyarsız. Ayrıca Bloch büsbütün kötü bir insan da değildi. oldukça Yahudi bir yanımdır. çok daha ciddi suçlar işlemiş kimselere karşı bile hınç besleyemez. soyuyla ilgili gerçeği açıklamanın ona hem esprili.söylediklerine inanmıyordum. ikinci tür insanlardır. Levy'lerin atası olduğu iddia edilen Meryem Ana'yı da sayabilecek büyük bir Fransız soylusunun söyleyebileceği (ama söylemeyeceği) bir edayla. ama ona kızmıyordum da. ama hep geri gelir ve hep aynı şekilde anlayışlı. yanınızda olduğu sürece sizi anlar. sevimli ve geçici olarak sizinle bütünleşmiştir. zaten pek de fazla yer tutmayan bölümünü bu şekilde saptamak hoşuma gidiyor. Combray soyu. çok büyük incelikler yaptığı da olurdu. candan sever.sıra ortaya çıkan." diy e ekledi alayla. büyükannem ve annem gibi tamamen saf insanların çıktığı soy. "Aslında bu benim ara. duygulanır. ahlaki değerini olmasa da en azından arkadaşlığını tercih ettiğim. dürüst. vefalı hödükler ve bir de başka cins insan ki. hepsi Hıristiyan olan ataları arasında Samuel Bernard'ı veya daha da geriye giderek. anneme ve büyükanneme çektiğim için." Bu cümleyi söylemesinin sebebi. sizin hayatınızla katiyen ilgilenmediği derhal anlaşılan. bu fırsattan is- . hatta ağlar. iki tür insan arasında seçim yapmak zorundayım: Sırf sesinin tonundan. "Seni düşündüğümde nasıl ıstırap çektiğimi mümkün değil tahmin edemezsin. "Duygularımın Yahudi kökenime bağlı olabilecek. mikroskopta sonsuz küçüklükte bir miktar "Yahudi kanı"nı ölçer gibi gözbebeklerini kısarak. hem de cesurca gelmesiydi.

en azından o güne kadar temel çizgisi olarak görmediği bir yanma son derece uygun bir istek gibi gelirdi. Saint-Loup'ya beni. sanıldığından daha yaygındır. korkunç bir snobizmin göstergesi. Bloch'a bu. söz konusu gerçeği tuhaf bir biçimde yumuşatma yoluna gidiyordu. bunu. belki edebî anlamda yararlanabileceği bazı toplumsal yolculuklar yapmayı arzu eden zekâsının takdire değer merakının bir kanıtı olarak görüyordu. ama aynı şeyi kendisi istediğinde. başarıyla sonuçlanmamış olacak ki. kendisini aristokrat çevrelere sokacağını umduğu SaintLoup'yla dostluğunu ilerletmek istemesiydi. saygıdeğer babamın davetlisi olarak. atları dize getiren sevgili Saint-Loup-en-Bray süvarisi. hayatındaki bazı buhranlar. Gerçeğe çok uygun olması. Bloch bir gün. bunu alışkanlık haline getirmemiş olan kişilerin bile. sizlere Amphitrite'nin köpüklerle çınlayan sahilinde. özellikle bir aşk ilişkisinin söz konusu olduğu buhranlar. ama sadece yarısını ödeme cesareti bulabilen cimriler gibi. bir yemek davetiyle sonuçlandı. onun bakışıyla kişiliğimin. "Sevgili üstadım ve siz. ikiniz birlikte hafta içi bir gün. Baba Bloch. hem bana. altın kalpli. Ares'in. Gerçeği söyleme cesaretini gösterip bir yandan da önemli miktarda. böyle bir girişimi muhtemel kılmakla birlikte. borçlarını ödemeye karar veren. bana da Saint-Loup'yu böyle gizlice çekiştirmeleri. Ben kendi adıma böyle bir şey istesem. oğlu bir arkadaşını yemeğe . bu hileye başvurmalarına fırsat verir. hem SaintLoup'ya. kadırgaları süratli Menie'lerin tentelerinin yakınında rastladığıma göre.tifade ederek. Bloch'un. Başlangıçta bu girişimin Saint-Loup'yu tek başına davet etmeye yönelik olmadığından emin değilim. akşam yemeğine gelir miydiniz?" Bize bu daveti yapmasının sebebi. bu gerçeği çarpıtan yalan karıştırmaktan ibaret olan bu hile türü.

" dedi M. Bunun üzerine. Heredia ve diğer "bohem"lere hayran olduğu için. Bloch oğluna. şiddetli bir sarsıntı geçirmişti. seçilmiş kişilere gösterilen bir lütuf. bir davet ve fazladan erkek hizmetkârlar olduğu günlerde yapardı. en azından hakkına. "Saint-Loupen-Bray Markisi ha! Vay be!" diye haykırmıştı. bu ünlem onun lugatında sosyal saygının en güçlü ifadesiydi. aleti icat eden de.getireceğini söyleyip alaylı. babasının kendisini yoldan çıkmış gibi gördüğünü hissediyordu. bizzat M. önceden planlayarak." "Ne yapalım. "Saint-Loup-en-Bray Markisi" diye bildirdiğinde. resimleri çeken de. Zaten bunu nadiren." . düzenleyen ev sahibi içinse. yeteneğin sağladığı itibara benzer bir prestij kaynağıydı. Bu harika çocuk benim oğlum mu?" anlamına gelen hayran bir bakış fırlatmış ve arkadaşımı. kendinden memnun bir tonda. Stereoskopu kullanma becerisine. "İnanılır gibi değil. "Hayır. böylece hevesleneceği bir şey kalır sonraya. arkadaşının ismini ve unvanını. katılanlar için adeta bir imtiyaz. "Dün Salomon'lara davetli değil miydiniz?" diye sorulurdu. ancak bu kadar prestiji olurdu. Bloch olsaydı. Halbuki babası Süveyş Kanalı yöneticiliği yapmış olan (vay be!) Saint-Loup-en-Bray'ye ilişki. Dolayısıyla bu stereoskop seansları. aylık harçlığına elli frank zam yapılmış kadar sevindirmişti. Salomon harika gösteriyormuş diyorlar. Aile içinde. "tartışmasız" bir sonuçtu. Böyle ilişkiler kurmayı başarmış olan oğluna. seçilmişler arasında değildim! Ne vardı?" "Büyük tantana. Çünkü Bloch evinde rahat değildi ve Leconte de Lisle. bütün takım taklavatıyla. sadece baba Bloch sahipti." "Ya! Stereoskopa üzüldüm doğrusu. "her şeyi bir anda ver memek lazım. stereoskop. bozulur korkusuyla stereoskopu Paris'te bıraktıklarına iyice pişman oldular.

yanlış telaffuzun yankılandığı. yeterli olmayacağı sanılmıştı. oğlunu duygulandırmak için aleti getirtmeyi düşünmemiş değildi. lisanın noksanlarının. bir tabela veya ülke rehberi kadar belgesel ve renkli yer isimleri. Ama "somut zaman" yeterli değildi. hep ailede kalmış ve babadan oğula geçerek Vatikan hükümetinden arkadaşımın dayısına kadar gelmiş olan bu güzel Rönesans madalyası birçoklarına göre gerçek bir antika . her gün metresine çektiği telgrafı bile o gün telgraf bürosunun bulunduğu Incarville'e götürmemi benden rica etti. Hiçbir yere kıpırdamaya cesaret edemeyen Saint-Loup. çünkü Saint-Loup. tarih kitapları okurken bir podestâ veya piskopos kimliğinde aynı ad. Mme de Villeparisis'nin yanında iki gün geçirmek üzere gelecek olan dayısını beklemeye mecbur olduğundan. paraları olmadığı için bir madalya veya resim koleksiyonu yapamadıklarından. özellikle de uzun yürüyüşlere çok düşkün olan bu dayı. eski isimleri (eski bir kartpostal.Baba şefkatiyle. o güzel Fransızca bitimlerinde. etnik kabalıktaki tonlamanın. ataları olan Sicilya prenslerinden kendisine miras kalmıştı bu isim. geceleri bir çiftlikte kalarak geleceğinden. Balbec'e varış saati oldukça belirsizdi. bu .karşıma çıktığında duyduğum zevk. Spora. daha sonra dilbilgisi kitaplarının yüce kanun koyucuları haline gelen özelliklerin. Daha sonraları. oysa yemek davetini ertelemek zorunda kaldık. kuşbakışı bir manzara. bir yere ayrılmadı. daha doğrusu. işitildiği vaftiz isimleri) toplayan ve sonuç olarak. tatile gittiği şatodan Balbec'e kadar olan yolun büyük bölümünü yaya. Beklenen dayının adı Palamede'di. atalarımızın Latince ve Saksonca kelimeleri kalıcı biçimde kesmelerine sebep olan. eski zamanların müziğini eski aletlerle çalmak için viyola da gambalar ve viyola d'amoreler edinenler gibi.

bir bahaneyle iki arkadaşını dışarı çıkarmış. en kapalı aristokrat çevrede bile. Palamède Dayı'ma ilan-ı aşk etmeye koyulmuş. bu garsoniyere gitmek için dayımdan izin istemiş. fakat epeyce tatsız bir başlangıç döneminde tuhaf zevkler sergilemiş bir adam. bir zamanlar. kendisine tanıştırılmasına asla izin vermeyeceği iki yüz üyelik bir liste belirlemiş. şu anda Saint-Germain muhitinin en gözde simalarından biri olan . Kendisi gibi yakışıklı iki arkadaşıyla . gene beceremeyiz. onunla tanışmak isteyen kimi sosyete mensuplarının. küstahlığı yüzünden kendisinden öyle korkulurmuş ki. sizi kardeşim Palamède'le tanıştırmamı istemeyin benden. birkaç arkadaşıyla birlikte."Uç Güzeller" denirmiş onlara . İlahlar denilen topluluğu oluşturur. Saint-Loup bana dayısının çok eskide kalmış gençliğini anlattı. kadınlara değil. Palamède Dayısı yanma yaklaşılması özellikle zor. "Bir gün. Dayım anlamazlıktan gelmiş.muş. aşağılayıcı. Ya da kabalık etmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalabilirsiniz.eski ahenk koleksiyonları sayesinde kendi kendilerine konserler veren kişilere mahsus zevkti. Karım da. Ama gelir gelmez. orada yarı ölü . şıklığı ve gururu yüzünden "Prens" lakabıyla tamnırmış.Loup'nun bana söylediğine göre. Saint. O çevrede bile. bunu da istemem. kendi ağabeyine müracaat edip reddedildikleri olmuş. Paris Kontu'nun çevresinde. "Olmaz. tekmeyle dışarı atmışlar." Jockey Kulübü'nde. hepimiz de seferber olsak. suçluyu tutup soymuşlar.ortak bir garsoniyeri varmış.Balzac olsa öyle derdi -. dönmüşler. asaletine düşkün bir insan olarak tanınırmış ve ağabeyinin karısı ve birkaç seçkin insanla birlikte. her gün oraya kadınlar götürürmüş. kan akıtıncaya kadar dövmüşler ve sıfırın altında on derece soğukta.

sofraya öğleden sonra giydiği ceketle otursa. bu oldukça sahte tohumlar. koruduğu ne kadar çok halktan insan olduğunu tahmin edemezsin. "Gençliğinde bütün sosyetenin tonunu nasıl belirlediğini. hatta bir adli soruşturma başlatılmış. saçaklı. sözünü dinlettiğini kimse anlamazmış. Bir otelde kendisine hizmet etmiş olan bir garsona Paris'te iş bulur. mavi-turuncu çizgilerine dokunmadan. Tiyatroda susayıp locasına içecek bir şey getirtse. sadece battaniye yapımında kullanılan bir vikunya yünlüsünden. Kendisi her durumda kendine en hoş. bir pardösü yaptırmış. "halk" ise her şeydir. Ünlü terzilere müşterilerinden anında mavi. Çok yağmurlu bir yaz. şu tür ifadelerin çıkabileceği bir yükseklikte yer alıyorlardı: "Onda asıl sevimli olan"." Saint-Loup'nun da aralarında yer aldığı sosyete gençleri. "oldukça sevimli bir yanı". kuyumcuya ısmarlayıp yaptırdığı başka bir alet veya parmaklarını . adamcağız zor kurtulmuş. bir köylünün meslek öğrenmesini sağlar. biraz romatizması olduğu için. uzun tüylü pardösü siparişleri yağmaya başlamış. yumuşak ama sıcak tutan. herhangi bir sebeple akşam yemeğinde resmiyeti kaldırmak isteyip yanında resmî elbise getirmese.bulunmuş. Dayım şimdi asla böyle acımasızca bir şey yapmaz. nankörlükle ödüllendirilmeyi göze alarak sevdiği. çok kısa zamanda olaylara öyle bir bakış açısı doğurur ki. ama anında snoplar tarafından taklit edilirmiş. Sosyetik yanının tersine. Bir pastayı yerken kaşık yerine çatal veya kendi icadı olan. bu onun oldukça sevimli bir yanıdır. ertesi hafta her locanın arkasındaki küçük salonlar içeceklerle dolarmış. en rahat gelen şeyi yaparmış. sayfiyede akşam yemeğinde gündelik ceket giymek moda olurmuş. sosyete içinde o kadar kibirli olduğu halde. netice itibarıyla halk gururunun tam tersidir bu. Bir gününü geçirmekte olduğu bir şatoda. kişi hiçe sayılır.

tanımadıkları birinin karşısında. fazla uzağımda olmayan birinin bana baktığını hissettim. Ama zavallı yengemi epeyce aldattığını biliyorum. çok uzun boylu. Gözleri arasıra müthiş bir hızla hareket ederek dört bir yanı tarıyordu. bir yandan bastonuyla sinirli sinirli pantolonuna vuruyor. bir yandan da bir şarkı mırıldanarak . bu bakış. hem ihtiyatlı. simsiyah bıyıklı bir adam gördüm. Zaten hayatta pek sıkıldığını sanmıyorum. artık başka türlü yemek ayıp sayılırmış. Başımı çevirdim. kırk yaşlarında.kullanacak olsa. Bana son bir kez. Buna rağmen karısını el üstünde tutardı. birden dalgın ve kurumlu bir tavır ta kınıp ani bir hareketle bütün bedenini çevirerek bir afişi incelemeye koyuldu. bir yandan dikkatle açılmış gözlerle beni seyrediyordu. Bir ara canı Beethoven'in bazı dörtlülerini tekrar dinlemek istemiş (çünkü bütün tuhaf fikirlerine rağmen. O yıl en büyük şıklık. mesela delilerde veya casuslarda görülürdü sadece. oldukça iri. otele dönerken Casino'nun önünden tek başıma geçiyordum ki. kalabalık olmayan davetler vermek olmuş. kaçmadan önce son bir el ateş eder gibi. Paris'te olduğu zamanlar." Robert'in bir yandan dayısını beklerken (boşuna beklemiş meğer) bir yandan bana onu bu şekilde anlattığının ertesi günü. hem cesurca. O yakışıklılığıyla kim. hâlâ hemen hemen her gün mezarlığa gider. hem hızlı. başkalarının kapılmayacağı fikirlere kapılan insanlarda.bilir kaç kadınla beraber olmuştur! Aslında bu kadınların kimler olduklarını da söyleyemem. hiç de aptal değildir ve çok yeteneklidir) ve her hafta kendisi ve birkaç arkadaşı için sanatçılar getirtip çaldırmış. sabah. çünkü dayım çok ketumdur. karısı ona tapardı. dayım yıllar boyunca ardından ağladı. oda müziğinin dinlendiği. hem de derin bir bakış fırlattı ve etrafına bir göz gezdirdikten sonra. herhangi bir sebeple.

beni kandırmak için. iki üç kere saatini çıkarıp baktı. bir saat . Balbec'te gördüğüm herkesinkinden çok daha ciddi. Bununla birlikte. bilmeden kendisine yaptığım bir hareketin intikamını almakmış. ama gerçekten beklerken asla yapmadığımız memnuniyetsizlik hareketini yaptı ve sonra. sıcaktan şikâyetçi olan değil. sıcaktan şikâyetçi olduklarım göstermek isteyen insanlar gibi ofladı. kıvırcık perçemler bırakılmış saçlarını ortaya çıkardı. bende. Bir kabadayı edasıyla vücudunu geriye atıp kasılıyor.yakasındaki gülü düzeltiyordu. onu kâh bir hırsız. bir sertlik. çok daha sade ve yazlıkçıların plaj kıyafetlerinin parlak ve çiğ beyazlığı karşısında sık sık aşağılanan ceketim açısından güven vericiydi. O sırada büyükannem beni almaya geldi. amacı. belki daha önceki günlerde büyükannemle beni görmüştü. ama iki yanda uzunca. belki bu yeni tavrıyla sadece dalgınlık ve ilgisizlik ifade etmekti niyeti. şapkasını geriye atıp alabros kesilmiş. Aklıma adamın bir otel hırsızı olabileceği geldi. en az benim kapılmış olacağım şüpheyi dağıtmak kadar. beklemekten bıktığımızı gösterdiğini zannettiğimiz. bakışlarına bir kayıtsızlık. neredeyse bir hakaret katıyordu. bıyıklarını sıvazlıyor. son derece özenli olan kıyafeti. beni görmediği izleniminden ziyade. O kadar ki. dudaklarını çekiştiriyor. onun dikkatini çekemeyecek kadar önemsiz bir nesne olduğum izlenimini uyandırmakmış gibi görünüyordu. ama tavrında öyle saldırgan bir mübalağa vardı ki. Cebinden bir not defteri çıkardı. ifadesinin tuhaflığı. görünüşe bakılırsa ilan edilen gösterinin adını not etti. kâh bir deli zannetmeme sebep oluyordu. siyah hasır şapkasını gözlerinin üzerine indirip birinin gelip gelmediğine bakar gibi elini de siper etti. bir dolap çevirmek üzereydi ve beni gözetlerken yakalandığını fark etmişti. birlikte bir tur attık.

"öhö." diye homurdanıp kibarlığına zoraki bir hava vermek için. onu ilk gördüğüm andaki gibi üzerimden şimşek hızıyla geçti ve sanki beni görmemiş gibi biraz daha alçakta. ama başka bir şey vardı: biraz daha yakından bakıldığında. bana bakmadan. dışarıdaki hiçbir şeyi göremez. size yeğenim Guermantes Baronu'nu tanıştırayım. obur olmamaktan değil. kravatın üzerindeki kırmızı bir leke. bu sırada yabancı. anlaşılmaz bir şekilde. yumuşadı. sahtesine nazaran. bön yuvarlaklığıyla araladığı kirpikleri kendi etrafında hissetmenin mutluluğundan başka bir şey ifade etmeyen bakışa. büyükannem birkaç dakikalığına otele uğradığında. sadeliğe daha yakındır. "Nasılsınız. rengi kendine yasakladığı için bu giysilerde neredeyse hiç renk olmadığı hissediliyordu. bir perhize uymaktan gelen ölçülülüğe benziyordu. gözlerinin önünde sabitlendi. ben dışarıda onu beklerken. her nedense.sonra. Pantolonunun kumaşındaki incecik koyu yeşil çizgi." dedi Mme de Villeparisis bana. Bakışları. öhö. kimi budalaların kendinden memnun bakışma dönüştü. Üzerindeki kıyafet daha da koyu renkti. içerideki hiçbir şeyi okuyamazmış gibi yapan nötr bakışa. şüphesiz gerçek şıklık. bazı ikiyüzlülerin sofu ve kendinden geçmiş bakışma. . bir tek bu istisnada müsamaha gösterilmiş belirgin bir zevki açığa çıkarıyordu. diğer her yerde bastırılmış. otelden Mme de Villeparisis ve Robert de Saint-Loup'yla birlikte. Kıyafetini değiştirmiş olduğunu fark ettim. çorapların çizgileriyle öyle zarif bir uyum oluşturuyordu ki. "Memnun oldum. Giysilerin ifade ettiği ölçülülük. giysilerinde renge yer vermeyen bu adam renge kayıtsız kaldığı için değil. Casino'nun önünde gözlerini bana dikip bakmış olan yabancının çıktığını gördüm. cüret edilmesi mümkün olmayan bir serbestiyet kadar belirsizdi.

tekrar Mme de Villeparisis'ye döndü. tanıdığı insanlara hiç bakmıyordu . Saint-Loup'nun dayısı beni ne tek bir kelimeyle. kendimden yola çıkarsam. "Seni Guermantes Baronu diye tanıştırıyorum. doğru mu duydum? Madame de Villeparisis dayınıza bir Guermantes olduğunu söyledi. sonra. süet eldiveninin içindeki parmaklarını sıktım." Bu arada büyükannem de çıkıyordu. yanımızdan geçen silik. Büyükannem. küçük parmağını. ne de tek bir bakışla şereflendirdi.öhö. bir Guermantes'sm. işaret parmağı ve başparmağıyla birleştirip hiç yüzüksüz orta ve yüzük parmaklarını bana uzattı." diye ekledi. Size Charlus Baronu'nu tanıştırayım." "Yani Combray yakınında şatosu olan. bakışlarını bana hiç yöneltmeden. gizli görevde bir polis gibiydi." dedi ve güldü. "Söylesenize. bunuyor muyum yoksa?" dedi gülerek Mme de Villeparisis. son derece mütevazı kişileri korkunç ve derin bakışlarıyla şöyle bir yokladı). neredeyse sadece hükümdar soylarının ve büyük çete reislerinin imtiyazı . aralarında konuşsunlar diye bırakıp Saint-Loup'yla arkada kaldım. Yabancılara dikkatle. Brabant'lı Genoveva'nın soyundan geldiklerini ileri süren Guermantes'lardan mı?" "Tabii canım. uzun uzun baktığı halde (bu kısa gezinti sırasında iki üç kere. Palamede de Guermantes'tır kendisi.dostlarını mesleki gözetiminin dışında tutan. "Tanrım. eskiden Combraysis olduğunu söyler. armalar konusunda uzman olan dayıma sorsanız. birlikte biraz yürüdük. Aslında o kadar büyük bir hata sayılmaz’’ diye ekledi." "Evet. Mme de Villeparisis ve onu. "her şeye rağmen. tabii. size daha sonra Passavant olan savaş naramızın.

ilkgençliğimize ve ilkgençliğimizin bir parçasının devam edebildiği dönemlerimize. dostunuz Madame de Villeparisis'nin yeğenidir. yeni müritlere has heyecanı yüzünden ölçeklerde yanıldığı olurdu. onun tarafından yetiştirildi ve kuzeni. bunların her ikisi de. bir Velâzquez kadar güzel. Ovidius'un başkalaşımları kadar çok sayıda değişim getirir." diye ekledi Saint-Loup. o da yengemin Carrière tarafından yapılmış çok etkileyici bir portresi. üstelik çok yakın akraba olan Mme de Villeparisis." Böylelikle Guermantes'larla akraba. benim gözümde Combray'nin gözlükçüsünden daha silik. Yengem.olan bu narayla övünürmüş gibi görünmek istemediği için. değil mi?" "Evet. ben bu tür şeylerin hepsini biraz gülünç buluyorum. sahip olduğumuz başka bazı nesnelerin. en az bu kadar beklenmedik düşüşlerine benzer bir gelişmeydi bu. Bir Whistler kadar. daha düşük seviyede olduğu halde. şimdi birden inanılmaz bir yüksekliğe fırlamıştı." dedi Saint-Loup alayla. küçükken bana tepesi bir kanaryayla tutturulmuş bir kutu çikolata veren hanım olarak kalmıştı. "Gustave Moreau'nun da insanı coşturan bazı resimleri var. o zamanlar. benim için çok uzun zaman boyunca. sanki Meseglise tarafına hapsedilmiş kadar Guermantes tarafından uzak. "Şatonun şu andaki sahibinin kardeşidir. Ama Guermantes Şatosu'nda bundan epeyce daha ilginç bir şey var. aynı zamanda Mme de Villeparisis'nin yeğeni olan şu andaki Guermantes Dükü'yle evlendi. "Aramızda kalsın ama." "Peki dayınız kim öyleyse?" . "O şatoda eski Guermantes derebeylerinin hepsinin büstleri bulunuyor. müthiş bir görüntüdür.

büyükamcam öldüğünde Palamède Dayı'mın Laumes Prensi unvanını alması gerekirdi. 'insanın ayırt edici bir özelliği olması lazım. İtalya'da düklüğün. var olan en eski unvandır. katiyen! Kendisi Swann'ın yakın arkadaşıdır. daima ona destek olmuştur." Biraz önce Casino'nun orada üzerimde hissettiğim sert bakışta. Mme Swann Gilberte'i çağırdığı anda üzerimde hissettiğim bakışı tanıyordum. görünürde sadelikle."Unvanı Charlus Baronu'dur. İspanya'da soyluluğun biraz suiistimal edildiğini düşündüğü için de. "Ama ben onun gibi değilim. ama aslında gururla. şimdi Tansonville'de. bundan daha can sıkıcı. de Charlus'ün çok sayıda metresi olduğunu söylüyordunuz. bunların arasında Madame Swann da yok muydu?" "Hayır. çünkü çok zeki. daha ölü bir konu düşünemiyorum. "Dayınız M.' Ona sorarsanız. protesto mahiyetinde Charlus Baronu unvanını korudu. hayat gerçekten çok kısa. dört beş prens unvanı arasında seçim yapabilecekken. Charlus Baronluğu. Bu unvanı. bana şecere konusunu açmayın. Ama dayımın bütün bu meseleler hakkında kendine özgü fikirleri vardır. bunu hâlâ geçerli bir konuşma konusu sanıyor. hem de zevkle. aslında malikânelerinin bulunduğu Ile-de-France'ın ilk baronluğu olduğu halde. çok yetenekli bir insan olmakla beraber. kendilerine bütün Fransa'nın ilk baronları diyen Montmorency'lerden eski olduğunu kanıtlamak için dayım size saatler boyunca açıklamada bulunur. bu ailede gömlek değiştirir gibi unvan değiştirilir." dedi Saint-Loup gülümseyerek. Guermantes Dükü olmadan önce ağabeyi taşıyordu. Normal olarak. 'Şimdi herkes prens' dedi. Ama karısının âşığı olduğunu kimse . ben tanınmadan seyahat etmek istediğim zaman alacağım prens unvanını.

düşünmedi. de Charlus'e bayıldı. Saint-Loup'nun alay ettiği onca sosyete mensubunun aksine. Şüphesiz M. de Charlus'ün küçük kusurlarını gözlemlerken sadece aklını kullandığından. M. M. mobilyalara. büyükannemin genellikle görme fırsatını bulduğu insanlar arasında derhal sivrilen bir şahsiyetti. Ama büyükannemin. gülümser. bize verdiği zevkten dolayı ödüllendirdiğimiz teveccühle söz ediyordu." Böyle bir kanıya sahip olmadığımı söylesem. büyük şaşkınlık yaratırdınız. sırf aile hatıralarını taraşa. M. M. Combray'de çok daha büyük şaşkınlık yaratacağımı belirtmeye cesaret edemedim. menfaat gütmeyen gözlemimizin nesnesini. ama genellikle gizli bir kıskançlığı ve kendi istediğimiz. başkasının yararlandığını görmenin sinirini de barındıran bir sertlikle algılamamıştı bunu. Saint-Loup'nun dayısından. haklı olarak bir müze ve . elde edemediğimiz bir avantajdan. Nemours Dükleri'nin ve Lamballe Prensleri'nin torunu sıfatıyla arşivlere. Büyükannem M. neredeyse sıcak bir iyi niyetle. de Charlus. Velazquez. Büyükannem aksine kaderinden memnun olduğu ve katiyen daha parlak bir çevrede yaşama özlemi duymadığı için. de Charlus'ün. bu önyargıdan yeğeni gibi daha üstün meziyetler uğruna vazgeçmemiş. Böyle bir kanıya sahip olduğunuzu sosyetede söyleseniz. ataları için Raffaello. tarafsız. üstelik bu sefer nesne. çok keskin olduğu tahmin edilen zekâsı ve duyarlılığıydı. halılara. meşru olmasa da en azından renkli iddiaları sayesinde. daha ziyade önyargısını onlarla uzlaştırmıştı. Boucher tarafından yapılmış portrelere sahip olan. de Charlus soy ve sosyal mevki meselelerine aşırı önem veriyordu ve büyükannem de bunu fark etmişti. de Charlus'ün aristokrat önyargılarını böyle kolaylıkla affedivermesinin asıl sebebi.

de Charlus'te böyle bir çaba olmamasına sevinmemek de mümkün değildi. sanatsal olduğu kadar sosyetikti. bu bakımdan. Guermantes malikânesindeki ahşap işlerinin büyük bölümünü evine getirtmiş. Lebourg'lar ve Guillaumin'lerle değiştirmemişti.eşsiz bir kütüphaneyi "ziyaret ettiğini" söyleyebilecek olan M. ustalıklarından vazgeçen ressam ve yazarlara. de Charlus'ün ideali gayet suniydi ve ideal kelimesiyle bu sıfat bağdaştırılabilirse. Bu tür insanlarla. ihtişamına karışmış olan. demokratikleşen ve sert yasaları yürürlükten kaldıran mutlak yönetimlere benzeyen insanlar arasındaki tartışma. hoşgörü de suç oranını. kimileri de asırlardır süren hâkimiyetlerini. Saint-Loup kadar ideolog olmadığı. Ataları iki asır önce krallık devrinin bütün şanına. görünürdeki sonucuna bakıp M. buna karşılık. saygının onların nazarındaki temel unsurlarından birini ihmal etmek istemiyordu. çıkarma yönelik faaliyetinde de çoğu kez güçlü etkiye sahip bir katkı maddesi oluyordu. evrensel silahsızlanma girişiminde bulunan savaşçı uluslara. ideal peşindekiler. yeğeninin düşürdüğü yerden eski seviyesine tekrar çıkarıyordu. aristokrasinin mirasını. o. yeğeni gibi modern tarz mobilyalarla. çoğu kez hakikat tarafından ödüllendirilmezler. çağdaşlaşan sanatçı uluslara. son derece güzel ve az bulunur . hâlâ devam etmektedir. içlerindeki ideale itaat edip sırf onu gerçekleştirebilmek uğruna bu avantajlardan vazgeçen. daha az kelimeyle yetindiği ve insanları daha gerçekçi biçimde gözlediği için. Belki buna ek olarak. M. barışseverlik bazen savaşları artırır. bu unsur hayalgücüne menfaatten uzak bir mutluluk sağladığı gibi. şunu da kabul etmek gerekir ki. Saint-Loup'nun içtenlik ve özgürleşme yolundaki çabalarının çok soylu olduğu inkâr edilemezdi. de Charlus. Öte yandan. kimileri yeteneğini kaybeder.

büyükannem gibi insanlar açısından tehlikeliydi. bir aydının. dolayısıyla. bu sayede el değmemiş soyluluklarıyla hayranlığına sunulmuş olan bu hanımlar. belki etkilenmeden okuyacağı günümüz şiirleri kadar değerli olmayan bir "od"unu okumaktan duyduğu hazzın kaynağında. ama cazibesi de oradaydı. bu kadınların gerçek ruh ve yürek asaletim yüceltir.derecede kültürlü kimi kadınlarda M. sadece kaç kuşaktır soylu olduğuyla ilgilenen ve gerisine aldırmayan bir soylunun daha . de Charlus için bu kadınların her biri. güzel bir burjuvayla kıyaslandığında. bu cinasta yatıyordu. M. satış. yüzyıl cepheleri gibiydiler. sadece onlarla birlikte olmaktan hoşlanırdı. bu birkaç soylu hanımın kendileri kadar soylu olmayan kadınlarla ilişki kurmalarını engellemesinden memnundu. öğrenmiş olduğumuz bilgileri hatırlatır. Horatius'un. antik çağ hatıralarının da olması gibi. şüphesiz kendilerine yeminlerle ilan ettiği hayranlığı samimiydi. ama isimlerinin çağrıştırdığı çok sayıda tarihî ve sanatsal anı da bu hayranlığın içinde önemli bir yer kaplıyordu. bir yolu veya düğünü canlandıran çağdaş bir tabloyla kıyaslandığında. onlara yeni bir yarar kazandırır. gasp veya miras yoluyla elde etmiş kişilerin her biri. aristokrasi. gönül yüceliği ve sanat karışımının aldatmacası. bu yozlaşmış kavramın. hafızamızın veya bilgi dağarcığımızın zenginlik duygusunu artırır. de Charlus. de Charlus öyle bir kibarlık bulurdu ki. kendisininkine benzer bir önyargının. bağış. yaptığı bu kelime oyunuyla kendini kandırırdı. bu tabloları sipariş etmiş olan papa veya kraldan başlayarak. bu cazibe. M. pembe mermerden düz sütunlarıyla desteklenen. tarihini bildiğimiz eski tablolar gibiydi. bize bir olayı. çünkü büyükannem. en azından tarihî önem taşıyan bir evliliği. zamanın en ufak bir değişiklik yapmadığı XVIII. de Charlus. M.

Uç Guermantes'lar bizden Grand-Hotel'in önünde ayrıldılar. ama daha saf önyargısını fazlasıyla gülünç bulacağı halde. ama bu akşam herhalde görürsünüz." dedi. de Charlus'le . bütün insanlardan daha imrenilecek durumdaydılar. de Charlus'ün bizi bu şekilde teyzesine davet etmekle . öğle yemeğine Lüksemburg Prensesi'ne gidiyorlardı. "Bu akşam yemekten sonra çayımı teyzem Mme de Villeparisis'nin dairesinde içeceğim.kaba.önceden ona haber verdiğinden şüphe etmiyordumsabah gezintisi sırasında bana gösterdiği kabalığı tamir etmek istediğini düşünmüştüm. Ben inmesini tavsiye ettim. "Umarım muhterem büyükannenizle birlikte sizi de aramızda görme zevkini bana bağışlarsınız." "Biraz başı ağrıyor. Saint-Loup da büyükanneme veda ederken. "Bugün kendisini hiç görmedik. bu sıcak. Bence iyi gelir. bir Fénelon tarafından eğitildikleri için. bir La Bruyère. Ama Mme de Villeparisis'nin salonuna girdiğimde yeğenini selamlayabilmek için etrafında nafile dönüp durdum. o kadar ki. her defasında bir araba kiralayıp Cambremer'lere gitmemeyi pek masraflı bulduğundan. "Madame Blandais rahatsız mı?" diye soruyorlardı notere. bir şey karşısına manevi üstünlük görünümünde çıktığı zaman savunmasız kalırdı. odasında kalmayı tercih ediyordu. de Charlus birkaç adım geri gelip yanımda durdu." Ben M." Sonra markizin yanına döndü. bu fırtına yüzünden. o ana kadar benimle tek kelime konuşmamış olan M. Günlerden pazar olduğu halde. Bilhassa noterin karısı. prensler onun gözünde. otelin önünde mevsim başında olduğundan fazla fayton yoktu. Büyükannem Mme de Villeparisis'ye. En ufak bir şeyden etkileniyor. tiz bir sesle ailesinden biri hakkında epeyce karalayıcı bir hikâye anlatmakta olan M.

birden büyükannemde yeni meziyetler keşfetmiş gibiydi. sıkayım diye uzatmış olduğunu gördüm. geldiğimize sevinen Mme de Villeparisis'nin. Anlaşılan beni görüp belli etmemişti. tamamen kendisine ait bir fikre. Bir insanın niyetiyle ilgili gerçeği kendisine sorarak öğrenemeyeceğimizi . düşünülmüş daveti birkaç saat içinde unutmuş olmasına. konuşmasına da ara vermemişti. bakışlarını bana çevirmediği gibi. de Charlus'ün. bizi ziyarete gelmeniz ne kadar iyi fikir. daha bu sabah yaptığı gayet kısa. yeğenini çok sayan ve ne kadar zor beğendiğini bilen Mme de Villeparisis. o zaman fark ettim ki asla muhatabı üzerinde sabitlenmeyen bakışları. bir yandan ağızları laf yapıp kaçak mallarını sergilerken. "la" sesini vermeye alışkın bir adam olarak. bir yandan hiç başlarını çevirmeden ufukta polisin ortaya çıkabileceği çeşitli noktaları göz hapsinde bulunduran seyyar satıcıların gözleri gibi. de Charlus'ün büyükanneme söylediklerini duyunca daha da çok şaşırdım: "Aa. Ama ben M. Bu arada. ürkmüş hayvanların. ona sürekli ikramda bulunuyordu. tam eğildiğim anda. iki parmağını. büyükanneme aitmiş gibi "iyi fikir" demesine akıl erdiremiyordum. kendisini varlığımdan haberdar etmek üzere epeyce yüksek sesle iyi akşamlar dilemeye karar verdim.bir türlü göz göze gelemiyordum. bu şaşkınlığı sevince çevirmek için kendisinin sevindiğini. ziyaretimizi beklemiyormuş gibi görünmesine biraz şaşırmıştım. M. sürekli olarak dört bir yanda geziyordu. öyle değil mi teyzeciğim?" Şüphesiz markizin biz girdiğimizdeki şaşkınlığını fark etmişti ve tonu belirlemeye. çünkü daha benim ağzımdan tek kelime çıkmadan. gelişimizin yaratması gereken duygunun sevinç olduğunu belirtmesinin yeterli olacağını düşünüyordu. Hesabı doğruydu. ama beni fark etmiş olduğunu anladım. ama görünürde çok bilinçli.

Bunun üzerine.. bir locanın dibinde saklanır gibi adeta onların arkasına gizleniyor. ama birçok açıklama arasında tereddüt etmekten öteye varamadım. Daha büyük ihtimalle. "Ama beyefendi. arasıra delici gözlerinin araştırıcı bakışlarını çevirip. yılmadan.yazmasıymış gibi ciddiyetle. kaygıyla yüzüme bakmakla yetiniyordu.." dedim. bana ise tek kelime etmedi. sanki yüzüm çözülmesi zor bir el. nafile uğraşan diplomatlar ya da aralan açılmış gençler gibi. küçümsediği insanlarla ilişki kurmak ister gibi görünmeyi arzulamıyor. daha doğrusu büyükannemin gelmesini niye istemişti? (O gece boyunca ikimizden sadece büyükannemle konuştu. de Charlus yine bir karşılık vermedi. gururu sebebiyle. safça bir ısrardan daha zararsız olduğunu kavradığım yaşa kadar kaybetmediğim bir doğruluk aşkıyla.) Hem büyükannemle. ben kendi kendime bir açıklama bulmaya çalıştım. dudaklarında hafifçe gezindiğini görür gibi oldum. gelişlerinin sebebini onların üzerine atmayı tercih ediyordu. Kendisi herhangi bir açıklamada bulunmaya yanaşmadığı için.ve muhtemelen fark edilmeden geçecek bir yanlış anlaşılmanın. Ama eğer bizi küçümsüyorduysa. sorumu tekrarladım. hem de Mme de Villeparisis'yle büyük bir coşku içinde konuşuyor. bunların hiçbiri de doğru olmayabilirdi. M. gelmemizi. Çok yükseklerden şahsiyetleri ve eğitimleri yargılayan kişilere mahsus bir tebessümün. de Charlus'ün sorumu işittiğini ele veren tek bir hareket. tek bir ses olmadı. muhatabının vermemeye kararlı olduğu bazı bilgileri elde edebilmek için iyi niyetle. bu akşam gelmemizi siz istemiştiniz benden?" M. "hatırlıyorsunuz değil mi. Belki sabah söylediklerini hatırlamıyordu ya da belki ben yanlış anlamıştım. .

her an patlamak üzere olan bir füzenin yansımasını. tanınmak istemeyen. kılık değiştirmiş. de Charlus'ün yüzü birçok yakışıklı erkeğinkine benzerdi. özel bir şey hissetmeden tanıyabildiğim unsurlardan oluştuğunu doğruladığında. bu gözlerin ihtiyatlı. çünkü genelde. birden üzerinizde hissediyordunuz. Ama M. gözler. Büyükanneme karşı gayet kibar olduğu halde bana karşı bu kadar soğuk olması. de Charlus'ün bakışını benim için bir bilmece haline getiren sırım ne olduğunu tahmin edebilmek isterdim. Daha sonra Saint-Loup diğer Guermantes'lardan söz ederken.Şüphesiz bu gözler olmasa. adeta içerideki. hayallerimden birinin dağılıp yok olduğunu hissedecektim. bulunduğumuz konuma göre. . üzerinde tam bir hâkimiyet kurmadan onu içinde taşıyan kişiye bile güven vermeyen. belki kişisel bir nefretten kaynaklanmıyordu. "Onlar Palamede Dayım gibi tepeden tırnağa büyük soylu havası taşımazlar kesinlikle. sürekli huzursuz ifadesi ve gözlerin çevresinde. bir hırsızın bakışı olduğuna da. M. tehlike altında güçlü bir insanı veya sadece tehlikeli ama trajik bir adamı akla getiriyordu. dengesi her an bozulabilecek. iyice aşağı inmiş mor halkalarla birlikte bütün çehrede beliren yorgunluk. ailesi hakkında edindiğim bilgilerden sonra. de Charlus. bu yüz ne kadar düzgün ve alımlı olsa da. Diğer insanların içlerinde barındırmadığı ve sabah kendisini Casino'nun orada gördüğümde M. benim zorlanmadan. tek mazgal deliği gibiydi ve bu delikten. tıkayamadığı tek çatlak." diyerek soyluluk ve aristokrat kibarlığı havasının katiyen esrarengiz ve yeni olmadığını. Oysa o bakışın şimdi. ince bir pudra tabakasının hafif bir tiyatro suratı görünümü verdiği bu yüzün ifadesini istediği kadar sımsıkı kapatsın. konuşmalarından yola çıkarak bir delinin bakışı olduğuna da inanmam mümkün değildi.

Ama bir erkeğin sürmesini istediği. La Fontaine'in. erkeklere. Bugünün gençlerinde özellikle aşırı kadınsı olmayı eleştirdiğini anladım. özellikle gençlere karşı. neredeyse yırtıcı bir ifadeyle. en ince duyarlılıklara sahip olmasını engellemiyordu. "Aşağılık herifler. kimi kadın düşmanlarının kadınlara olan nefretini hatırlatan şiddetli bir nefreti vardı." diyordu. rüyasında biraz üzgün gördüğü arkadaşına koşan Mönomotapa yerlisi. Ama bu erkeksilik taraftarlığı. asla yeterince enerjik ve erkeksi bulmadığı hayatın yanında hangi hayat kadınsı gibi görünmezdi ki? (M. hor. şöyle cevap verdi: "Aksine hiçbir şey bana bu kadar gerçek gelmiyor. "Hepsi tam birer kadın." dedi. büyükanneme Mme de Sevigne'nin kalmış olduğu bir şatoyu anlatmasını yeğeninden rica edip bu arada o can sıkıcı Mme de Grignan'dan ayrı olmanın ıstırabında biraz edebiyat bulduğunu da eklediğinde. de Charlus yürüyerek yaptığı yolculuklarda. Mme de Villeparisis. de Charlus. buz gibi nehirlere atardı kendini. Aileden veya Saint-Loup'nun yakın dostlarından iki üç "jigolo"dan Saint-Loup tesadüfen söz ettiğinde. belki size Mme de Sevigne'nin kızıyla yalnız kalacağı anı iple çekmesi kadar abartılı geliyordur teyzeciğim. saatlerce yürüdükten sonra üstünden alevler fışkırır halde. bu tür duyguların iyice anlaşıldığı bir dönemdi. diğer güvercinin yokluğundan daha kötü bir şey olmadığını anlayan güvercin.kusurlarından hep büyük bir hoşgörüyle söz ettiği kadınlara karşı ne kadar iyi niyetliyse. M.) Bir erkeğin tek bir yüzük takmasına tahammülü yoktu.görüyle. Kızından ayrılırken söylediği sözler ne kadar güzeldir: 'Bu ayrılık ruhuma vücut ağrısı gibi . her zamanki soğukluğuyla çelişen. Zaten o dönem.

hepsi birdir. kızı söz konusuydu." diye düşündüm." "Unutma ki burada bir aşk değil. "Bulmaz olur mu. Ne olursa olsun. de Charlus. annesi veya sonraları. M. de Charlus'te kadınca bir hassasiyet ve incelikler buluyordu. herhalde bir kadın." "Ama hayatta önemli olan." dedi M. Mektuplardan tıpkı kendisinin söz edeceği şekilde söz edilmesine bayılmıştı.' " Büyükannem. "Bir metres. hiç konuşmamak. neredeyse kestirip atarak. neyin sevildiği değil. belki kendisinin 'ikimizden başka kimsenin fark etmediği hafiflikte' dediği şeylerdi. Hayatının büyük bir bölümünü sevdiğinin yanında geçirdi. kızının yakınındaydı. de Charlus hüzünlü bir sesle. görünüşe göre onda bırakmış olduğu. tartışmaya mahal vermeyen bir tavırla.hissettiğim bir acı veriyor. yetkili. Bir erkeğin bu mektupları bu kadar iyi anlayabilmesine şaşırıyordu. tek mutluluk budur. sevmektir. "fakat maalesef hayat öyle kötü düzenlenmiştir ki. ama olsun.' Haklı." diye ekledi M. İstediği bir zamanın içinde ilerler. bu mutluluğu da çok ender tadarız. birlikte yaşadıkları kadınların erkekleri ne kadar incelttiğini fark etmemi sağlayan etkiye dayanarak." diye cevap verdi Mme de Villeparisis. La Bruyère bunun her şey demek olduğunu söyler: 'Sevdiğimiz insanın yanında olunca. Ayrıyken insan saatler konusunda çok cömerttir. "Herhalde kızıyla bir araya geldiğinde bu sefer de konuşacak şey bulamıyordu. konuşmak. Mme de Sévigné netice itibarıyla başkaları kadar acınacak durumda değildi. Daha sonra büyükannemle ikimiz yalnız kalıp kendisinden söz ettiğimizde. çocukları olduysa kızı tarafından derin bir biçimde etkilendiğini düşündük. Ben SaintLoup'nun metresinin. "Mme de .

M. onun için bir teselliydi. M. Mme de Villeparisis'nin yeğeninin. ara seslerin geliştirilmemiş olduğu. Bir mistiğin tanrısına olan sevgisi de öyle. sevdiğinden uzakta yaşamanın üzüntüsü konusundaki bu fikirleriyle (bu fikirler.Sévigné'nin kızına olan hisleri. de Charlus. sesinde ba- ." diye cevap verdi M. "Racine'i Victor'a tercih etmek. hafifçe küçümser bir tonda. "Dünya gerçekten korkunç. Aşkın etrafına çektiğimiz aşırı dar sınırlar. kendisini kulüp insanlarının çoğundan çok daha yüksek bir seviyeye getiren bir yanı olduğunu söylemesine yol açacaktı). bazı eserleri teyzesinden daha iyi kavradığını ve daha da önemlisi. ama "şaka bir yana" ve bilhassa "muazzam" demenin zevki. "Racine'in her trajedisinde. tiz notalarda beklenmedik bir yumuşaklık kazanıyor ve sanki şefkat saçan bir nişanlılar. Racine'in Andromakhe veya Phaidra'da anlattığı tutkuya benzetilmeye. kız kardeşler korosu içeriyordu. şaka bir yana." dedi Saint-Loup kulağıma. de Charlus." "Andromakhe ve Phaidra'yı çok mu seviyorsun?" diye sordu Saint-Loup dayısına. tamamen hayat hakkındaki muazzam cehaletimizden kaynaklanır. bu ince düşünceleri ifade ettiği anlarda. Ancak. erkeklerin gerçekten nadir olarak sergilediği bir duygu inceliğini ortaya koymakla kalmıyordu. muazzam bir şey!" Dayısının sözleri onu gerçekten üzmüştü. de Charlus'ün kadınsılığın her türlüsüne olan nefretiyle. genç Sévigné'nin metresleriyle olan sıradan ilişkilerinden çok daha fazla layıktır. Monsieur Victor Hugo'nun bütün dramlarından daha fazla gerçek vardır. büyükannemin bana. şarkı söylerken bir delikanlıyla bir kadının karşılıklı düet yaptığı hissini uyandıran kimi kontralto seslere benzeyen sesi bile.

bir özel isimden çok. bekçinin bana söylediği sözleri hatırlatıyor: 'Mary Stuart burada dua edermiş. canlı gülüşlerinin.rındırmaktan büyük rahatsızlık duyacağı genç kızlar sürüsü. sadece dâhil oldukları toplulukla adlandırılıyorlardır. Kimbilir. "Blois şatosunun bir odasını gezdirirken. prensesin. dedikoducu. şimdi ben süpürgelerimi koyuyorum buraya. madem bu tür mimariyle ilgileniyorsunuz. tıpkı kocasını terk eden yengem Clara de Chimay'nin adını duymak istemediğim gibi. iri gözlerinin kuzenimden başka kimseyi görmediği zamanki bir fotoğrafını da saklıyorum. Hiç önemi yok tabii! Guermantes'ların malikânesiyken Israel'lerin mülkiyetine geçmesi!!!" diye haykırdı. bu koronun yatılı öğrencilere veya yosmalara özgü tiz. kurnaz bir fesatlıkla insanları nişan aldığı duyuluyordu. belki de bu tür insanların soyadı yoktur. ailesine ait bir malikâneyi şimdi zengin maliyeci Israel'lerin satın almış olduğunu anlattı. de Charlus konuşurken. O sırada." dedi büyükanneme. Marie-Antoinette'in de kalmış olduğu. Ama malikânenin henüz bozulmamışken çekilmiş bir fotoğrafını saklıyorum. M. Size bir fotoğrafını verebilirim. duygu parçalarının yorumlanması ve perde değişimiyle sınırlanmıyordu. Fotoğraf. cinse değin. etnik bir terim gibi geliyor bana. aynı şekilde. "Bu insanların soyadı olan Israël. ama hiç de masum olmayan bir kadının. cebindeki işlemeli mendilin renkli şeritlerinin cebin dışına taştığını fark edip çok sıkılgan. gereksiz bir utangaçlıkla müstehcen kabul ettiği .' Doğal olarak. gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde. bahçesi Le Nôtre tarafından tasarlanmış. yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor. şerefi lekelenmiş olan bu malikânenin bahsini bile duymak istemiyorum.

" dedi.. de Charlus. "Tabii ki şimdi Le Hameau'yu yıkmak vahşet olurdu. ayrıca Bergotte'un kitaplarına da hayran olduğunuzu söylüyordu. "adamlar ilk iş olarak Le Nôtre'un bahçesini yıktılar. mutlu . bir an durakladıktan sonra. odamın kapısı çalındığında kim diye sorup M.." Bu arada büyükannem." diye cevap verdi M. "herhalde başka birçok sebeple de hapiste olmaları gerekirdi ya. Saint-Loup'nun ısrarına rağmen odama çıkıp yatayım diye bana işaret etmişti. de Charlus'ün sert sesini duyunca epeyce şaşırdım: "Ben Charlus. "Beyefendi." "Her şeye rağmen Gabriel'in cephesinin güzelliğini bozan bir bahçe. aynı sert tonda.cazibesini gizlerkenki ürkek yüz ifadesiyle. Birkaç dakika daha oyalanıp gittim. de Charlus'ün yanında. Saint-Loup M. Bu Israel'ler bu yüzden hapiste olmalıydılar." diye ekledi gülümseyerek." "Ama ev Petit Trianon'la aynı üslupta’’ dedi Mme de Villeparisis. Girebilir miyim beyefendi?" İçeri girip kapıyı kapattıktan sonra. Bavulumda herhalde bilmediğiniz bir kitabı vardı. "yeğenim demin uyumadan önce bir sıkıntı hissettiğinizi." diye devam etti. biraz sonra. kraliçenin hatırası kadar saygın olduğunu sanmıyorum. geceleri uyumadan önce sık sık kapıldığım hüzne değinerek beni müthiş utandırmıştı. yine de bu konuda Mme Israel'in bir kaprisinin. Gerçi. Poussin'in bir tablosunu parçalamak kadar büyük bir suç. "Marie-Antoinette oraya pekala bir İngiliz bahçesi yaptırmıştı. Her neyse. mendili aceleyle cebine soktu. Ama zamanın ruhu ne olursa olsun. dayısı herhalde bunu hiç mi hiç erkekçe bulmamışta. "Düşünsenize. bu binaların önünde bir İngiliz bahçesinin nasıl göründüğünü tahmin edersiniz.

Bana söyleyeceği bir şey varmış ve nasıl ifade edeceğini bilemiyormuş duygusuna kapılmıştım." M. "Yanımda Bergotte'un bir kitabı daha var. Sanıyor musunuz ki bu yüzden benden daha değersiz olduğunu düşünüyorum? Ben her şeyi anlamaya çalışırım. "Belki şahsi bir değeriniz yoktur. kâh bir eşyaya bakıyor. kâh bir başkasını eline alıyordu. bir dostum var. bu üzüntülerin acı vermediğini söyleyecek değilim. korkmuş olduğumu söyledim. başkalarının anlayamayacağı şeyler için insanın ne kadar azap çekebileceğini bilirim. bu da daima cazip bir şeydir. de Charlus'e duygulanarak teşekkür ettim ve Saint-Loup'nun gece yaklaşırken rahatsızlandığım konusunda söyledikleri. Aynı şeyi söyleyemeyeceğimiz o kadar çok durum vardır ki!" Odada bir aşağı bir yukarı yürüyor. gençliğiniz var." dedi. herhangi bir şeyi mahkûm etmekten de kaçınırım. beni kendisinin gözünde olduğumdan da aptal duruma düşürür diye aksine. Ben geceyi severim. o kadar az insanda olan bir şey ki! Ama hiç değilse bir süre için. siz geceden korktuğunuzu söylüyorsunuz. insanın kendi hissetmediği duyguları gülünç bulması. Her neyse. siz yine de fazla şikâyet etmeyin. Ama hiç değilse sevginizi büyükannenize yöneltmekle doğru hareket etmişsiniz. Zaten en büyük aptallık. bilemem. "Yok canım. Birkaç saniye sonra bir komi gel - . Ayrıca sakıncasız bir sevgi. onu da vereyim size. gül kokusu ateşini yükseltir." diye ekledi ve zile bastı.olmadığınız bu dakikaları geçirmenize yardımcı olur diye getirdim. ayıplamasıdır beyefendi. yani karşılık gören bir sevgi demek istiyorum. Onu çok görüyorsunuz. ben gül kokusunu severim. sesi yumuşayarak.

"Beyefendi. burada yatmıyor. Birkaç dakika böyle geçti. Çabuk olun. "Bergotte'un bir kitabı bana yeter. de Charlus kibirli bir tavırla. uyandırıverin kendisini. Ama ben istediğinizi yapabilirim. M. birkaç saniyelik bir duraksamanın ardından birçok kez hamle yaptıktan sonra. Komi geri geldi. bundan yararlanıp iki şeyi öğrenseniz iyi olur: Birincisi. Aradan epey bir zaman geçti." "Olmaz." dedi buz gibi bir tavırla." dedim." M. her şeyden haberdar görünmek isteğiyle. O akşam ifade ettiği bütün yüce duygulardan sonra." dedi komi." "Hemen gelir beyefendi." "Aslında bence de öyle. "henüz gençsiniz. durun bakayım." "Öyleyse bizi rahat bırakın. "İyi geceler beyefendi. "Monsieur Aimé'yi mi beyefendi?" diye sordu komi. değil mi? Seni edepsiz!" "Olur mu beyefendi. bir adım gerileyerek." Komi gittikten sonra. hatırladım. biraz önce aşağıda gördüm kendisini. de Charlus'ün Balbec'teki son günü olan ertesi gün. "Adını bilmiyorum. bir şey ima ediyormuşsunuz duygusunu yaratmamak için. Aimé diye seslenildiğini duymuştum. büyükannemin beni denizden çıkar çıkmaz beklediğini haber vermek üzere yanıma yaklaşan baronun ensemi çimdikleyerek bayağı bir samimiyet ve gülüşle söylediği sözler beni çok şaşırttı: "Ama yaşlı büyükanne kimin umurunda." deyip gitti. sabah plajda ben denize girmek üzere ilerlerken. de Charlus yürümekteydi. ben büyükannemi çok severim!" "Beyefendi. fazlasıyla doğal olan duyguları ifade . acelem var. sonra." "Mümkün değil beyefendi. evet." dedi M.di. "Çok naziksiniz beyefendi. kendi etrafında döndü ve tekrar kamçı gibi bir sesle. "Şefgarsonu gönderin bana. Burada verilen işi akıllıca yapabilecek başka kimse yok. Monsieur Aimé yatmış.

Bir saat içinde o gülünç isimli. Size verdiğim Bergotte'a ihtiyacım var. size daha çok faydası olurmuş. de Charlus gittikten sonra. bir süre sonra." Herhalde bu sözlerinden pişmanlık duymuş olacak ki. anlayışsızlığına dikkatinizi çekseymişim. maroken bir cilt içinde . gençliğin şaşkınlığına. ikincisi de. Öyle hareketsiz durmayın ama. Size dün gece gençliğin cazibesinden söz etmekle fazla erken davrandığımı bana fark ettirmiş oldunuz. sağırlar gibi yerli yersiz konuşur görünmekten kaçınır ve mayonuzun üzerindeki çapa nakışlarının gülünçlüğüne bir yenisini eklememiş olurdunuz. düşüncesizliğine. aslında pek komik olmayan hikâyeler baba Bloch'un hikâyeleriydi ve "son derece ilginç bir adam" da. Bu küçük davet sırasında anladım ki. size söylenen şeyin anlamını iyice kavramadan hurra diye cevap vermeye kalkışmamak. herhalde bu saatte uyumuyordur. arkadaşımızın gülmekte hiç zorlanmadığı. üşütürsünüz. İyi günler beyefendi. bana ödünç verdiği.etmekten kaçınmak. babasının bu şekilde tarif ettiği bir arkadaşıydı.bana gönderdi. Hepimizin.kapağına gömülmüş deri levhanın üzerinde bir unutmabeni dalı kabartması bulunan. asansörcüyle yolladığım kitabı . Bu kısa duşun sağlığınıza deniz banyonuz kadar iyi geleceğini umarım beyefendi. daima. açıkladığı metafizikten payını almış olan bir öğretmen. bizim gözümüzde. çocukluğumuzda hayran olduğumuz birtakım insanlar vardır: ailenin geri kalanından daha esprili bir baba. M. Robert'le ben nihayet Bloch'lara akşam yemeğine gidebildik. Bu önlemi bir dakika önce almış olsaydınız. sağlıksız şefgarsonla kitabı bana gönderin. (Bloch'un benim için olduğu gibi) biz hâlâ . benim de "dışarıda" olan Aime'yle değil.

.. çimenlerin ortasında. şüphesiz kendine hayran olmadan 31 Sicilya'nın Catania ilinde siyah ipek pelerin yosmaların giysisiydi ve yosmalar da bu özel tür pelerinin adıyla anılırdı.... çok memnundunuz mısralarıyla coşan.. Razıydınız halinizden. . gerçek oldukları gerekçesiyle romanında kullandığı "vecizeler"in ve kişilerin. Körü körüne hayran olduğumuz kişilerin öyle şeylerini kaydeder. sertçe reddederiz. biz Üstat Leconte'a veya Claudel'e geldiğimizde sadece Saint-Blaise parkında. Ne büyük hukuk doktorları vardır orada.sevdiğimiz sırada Musset'nin Tanrı Umudu'nu aşağılayan. bir de şu mısraları ekleyen: İyidir Padova. Soluk renkli Adriyatik'in solup gittiği yerde. hayranlıkla aktarırız ki. korkunç Lido'da. Bir mezarda. bizden daha ileride bir arkadaşımız. sırf değerine göre yargıladığımızda.Siyah peleriniyle geçerken O Pelerinli31 ve bütün "Geceler"den bir tek şu mısraları hatırlayan: Le Havre'da. tıpkı bir yazarın. Venedik'te. aksine durgun. vasat bölümler oluşturması gibi. Atlantik'le yüz yüze.. bunlardan çok daha üstün olan birçok şeyi. Saint-Simon'un. Ama ben asıl mısır bulamacını severim. La Zuecca'da. güzel yerdir. canlı bir bütünlüğün içinde.

Rusların galip geleceğini kanıtlarla destekleyerek. gerçek M." Bunlar. genç Bloch. çünkü baba Bloch'un. o gece SaintLoup ve beni . "gözlem" yaptığı zamanki zihinsel seviyesi. İşte bu yüzden. M. Mme Cornuel veya XIV. Yani arkadaşım Bloch'un içinde. Bloch'un . hayranlığa değerdir. biri Rothschild Baronu'na. Bloch kadar gülen bir baba Bloch bulunmaktaydı. kendisi uydurmaya tenezzül etmezdi.bir hocasını. birincilik ödüllerini silip süpüren bir arkadaşını. bu şahsiyetlerden. hangi kesin sebeplerle Japonların yenileceğini. oysa tanıdığı zeki insanların çok hoş diye anlattığı esprileri ya sönük kalmış. dinleyenler hikâyesinin iyice tadına varabilsin diye her hikâyenin son kelimesini iki üç kere tekrarladıktan sonra patlattığı kahkahaya. son derece zekice sözler söyledikten sonra.yazdığı portreleri. baba Bloch'un (tıpkı redingotu gibi) sadece oğlunun. Louis'den son derece incelikli. yaratırkenki seviyesinden çok daha alçaktadır. anlatırdı bize. bunlara somut. ailesinden aldığı mirası ortaya koyarak. gözünü kamaştırma zahmetine değecek birini . ya anlaşılmaz olmuştur. büyük bir savaş uzmanı" veya: "Siyaset çevrelerinde büyük bir maliyeci. belki otuzuncu defa.getirdiği önemli günlere sakladığı vecizelerden bazılarım. mali çevrelerde de büyük bir siyasetçi olarak tanınan çok değerli bir adamdır. diğeri Sir Rufus Israel'e ait iki hikâyeyle yer değiştirebiliyordu. bilgelikle tahmin etmiş. oğlundan kırk yıl geride. renkli diye naklettiği sözleri. Mesela: "RusJapon Savaşı'nda. şimdilik bir tanesini hatırlamamız yeterli: insanın. tuhaf anekdotlar anlatan. sofrada babasının hikâyelerini selamlamayı ihmal etmeyen arkadaşımın gürültülü kahkahası eşlik ediyordu. aynı şeyi başka birçok insanda gözlemek mümkündür. içerdiği çeşitli yorumlardan.

şahsiyetinin de onlara yabancı olmadığını ve onu gördüklerinde çoğu kez selam verme arzularını bastırmak zorunda kaldıklarını hayal ederdi. kendi çehresinin. Ayrıca. Bergotte'tan söz ederken varacaktım. "size Doncieres'den. Sosyete mensupları. birkaç günlüğüne gelmiş olan. özgün kimselerle tanışsalar." dedi Bloch kızlara. kız kardeşlerinden birine. adının. iki anlama gelebilecek şekilde söz edilirdi. Arkadaşım kız kardeşleri tarafından daha da çok beğeniliyor.kendilerini bizzat tanıdığı izlenimini uyandırabilecek. Evde hayran olunan tek kişi M. "Kancıklar. gayet güzel öğrenmişlerdi. sanki mecburi lisan buydu. en büyük abla. mızrağı süratli süvari SaintLoup'yu takdim ederim. atlarıyla meşhur cilalı taştan evler diyarına. Ben de aynı tuzağa düştüm ve baba Bloch'un Bergotte'tan söz ediş şekline bakıp. yetenekli." dedi. "Git ihtiyatlı babamızla saygıdeğer annemize haber ver. zeki insanlar bir tek bu dili kullanabilirdi. gülmekten gözlerinden yaş geliyordu. kafasını tabağına gömerek. Bunun farkına. Bloch bütün meşhurları "tanışmadan". söylevi genellikle Homeros'a pek yakışmayacak bir espriyle son bulurdu: "Güzel tokalı pepos'larımzı biraz ka- . tiyatroda veya sokakta uzaktan görerek tanırdı sadece. Ama sosyetede bir süre bulunduktan sonra. bu onları daha iyi anladıkları anlamına gelmez. Bloch değildi. bu çevre insanlarının aptallığı. yemeğe davet etseler de. Oysa M. meşhurların sadece "tanışmadan" tanındığı silik çevrelerde yaşamayı fazlasıyla istememize." Bloch kültürlü olduğu kadar bayağı da olduğu için. Zaten kızlar da Bloch'un lisanını benimsemişler. orada fazlasıyla zekâ bulunduğunu zannetmemize yol açar. homurdanır gibi sürekli terslediği kız kardeşlerinin. Biz eve gittiğimizde. onun da eski dostlarından biri olduğunu zannettim.

patın bakalım. Bergotte'un eserlerini de aynı derecede dolaylı bir şekilde. çünkü toplumun basamaklarının öyle bir perspektifi vardır ki. Bergotte okumamı tavsiye etmekle bana ne büyük mutluluklar yaşatmış olduğunu. aradaki farkı kapatacak bir istek mevcuttur. gerçekten. kendilerinden daha ayrıcalıksız. Arkadaşım Bloch'a. Bloch kız kardeşler bir kahkaha tufanı içinde gülmekten yarılırlardı. ihtiyacı olan. izzetinefsin sağaltıcı bir mucizesiyle." diye tercüme edilmesi gerekir. yine de yalan değildir söylediğimiz. bunlardan yoksun olanlar. Zihinsel anlamı budur. İstek aşağılayıcı cümlelerle ifade ediliyorsa. Bunun doğru olmadığını biliriz. başkalarınınkinden daha yüksek bir mutluluk dozunu sağlamaya yetmeyeceği durumlarda bile. Bergotte'un kitaplarına bayıldığımı söyledim. aksine artırır. Pek parlak olmayan kişisel üstünlüklerin izzetinefis tarafından çoğaltılmasının. Çok az sayıda insan parlak ilişkilere. Bu dünyada. hayatını sadece parter dedikodularından bilen baba Bloch. daha acınacak durumda bulurlar. Boşluğa selam verilen. "Onunla tanışmak istemiyorum. güveni azaltmaz. anlamadan yargılayıp küçümsedikleri en soylu insanları. ne bu tantana? Karşınızda babam yok ya!" Bunun üzerine. kendilerini en imtiyazlı durumda zannederler. Ama duygusal anlamı. derin bilgilere sahip olabildiğinden. yetersizlik ve yanılgı. her insana. daha kısmetsiz. her kademedekiler kendilerini en iyi konumda görürler ve tanımadan adlandırıp iftira ettikleri. "Onunla tanışmak istemiyorum"dur. yanılgı içinde hükme varılan yarım yamalakların dünyasında yaşıyordu. öyle hissettiğimiz için öyle . görünürde edebî hükümler aracılığıyla öğreniyordu. "Onunla tanışmam imkânsız." cümlesinin. Bergotte'u sadece uzaktan tanıyan.

Bir yığın dolambaç! Laf kalabalığı!" diye tekrarlamanın huzurlu zevkini yaşardı. Bununla birlikte. Gazeteye abone olduğuna pişman ediyor insanı. ona hayran olması için mevcut bütün nesnel nedenlerden bağımsız olarak. burjuva yaşantısında yemeklerin ve davetlerin. aile ve hatta uzak akraba çevresinde. kısa bir celse bağışlar. bu da mesafeyi aradan kaldırmaya. kral olan kendisinin altında. diğer şık insanların tamamıyla kıyaslanarak değerlendirildiği halde. Benmerkezcilik bu şekilde her insanın dünyayı. Bloch'ta kesinlikle mevcuttu: tahsilli. hem sıkıcı. Bir kere. Aile çevresinde sevilmesinin bir sebebi de. hoş ve eğlenceli bulunan. İşte bu yüzden. iyi bir evlat için. basamaklar halinde görmesine izin verdiğinden. Bloch. Baba Bloch'un bu hayalî nüfuzu aslında kendi algı sınırlarının biraz dışına da taşmıştı. Sonra bir tereyağlı ekmek dilimi daha alırdı. bıyığı ve burnunun üst kısmı benzediği . sosyetede iki akşam bile tutunamayacak kişilerin etrafında dönmesiydi. Bergotte'a lütfen. "Bu Bergotte'u artık okumak mümkün değil. çocukları onu üstün bir insan olarak görüyorlardı. M. Çocuklar daima anne babalarını ya azımsama. Üstelik. M. ya da yüceltme eğilimindedirler. yani mutluluğu sağlamaya yeter. ailesine düşkün bir adamdı. aristokrasinin suni unvanlarının bulunmadığı bu çevrede. düşünceli. onların yerine daha da anlamsız unvanlar konur. bu nedenler M.söyleriz. sosyetede insanlar esasen gülünç bir ölçüye ve yanlış ama sabit kurallara göre. babası daima babaların en iyisidir. Hem kaba. Bloch sabah kakaosunu içerken daha yeni açtığı gazetede bir makalenin altında Bergotte imzasını gördüğü zaman acımasız bir kral olma lüksünü kendine tanır. kararını açıklar ve kaynar kakaosundan aldığı her yudumda.

M. Bir araba sahibi olacak kadar ileri gitmeyen M. Bergotte'u niye selamlamadığını Bergotte'un gayet iyi bildiğini. bugün olsa Bergotte'un kabul edilmeyeceğini söylemişti. ama adeta bir unvan gibiydi. SaintLoup. açık bir fayton kiralar ve Boulogne Ormanı'nda. bazı günler Şirket'ten iki atlı. Bloch. bu kulübün. kendisini tanımayan insanlar bu yüzden yapmacık bulsa da. söz konusu kulübün Royale Sokağı Kulübü olup olmadığını sordu. "Hayır. bu yüzden onu tiyatroda veya kulüpte görünce hemen gözlerini kaçırdığını söyledi. Öldükleri zaman. oldukça kapalı bir kulüp olsa gerekti. "Bloch mu? Hangisi? Aumale Dükü mü?" denirdi. "karşısındakini azımsama" korkusu içinde. Bloch. arkadaşlarının gözünde bir şahsiyet sayılmaz mı?) Aradaki benzerlik son derece belirsizdi. kasketini ters takıp ceketini iyice sıkarak kendisine yabancı bir subay havası verdiğini zanneden bir tanesi. eskiden babasının başkanlık yapmış olduğu Jockey Kulübü olamayacağını düşünüp kızardı. . Bloch. iki parmağı şakağında. Bu ve birtakım başka ufak göstergeler. ailede herkes Salomon Amca'nın şıklıkta Gramont-Caderousse'a taş çıkardığına kaniydi. akraba çevresinde kendisine sözümona bir üstünlük kazandırmaya yetiyordu. Saint-Loup. çünkü M. "Aumale Dükü'nün ikizi" diye anılırdı. (Komiler muhitinde de." dedi M. Bloch. kaykılmış vaziyette gezinirdi.ileri sürülerek. "Prens Murat mı? Hangisi? Napoli Kraliçesi mi?" der gibi. SaintLoup'yla bana. iki parmağı çenesinin altında. Öte yandan. bir bulvar restoranında gazetenin yazı işleri müdürüyle aynı masayı paylaştığı için Le Radical gazetesinin sosyete sütununda "Parislilerin yakından tanıdığı bir sima" diye tanımlanan insanlardandı. Bu yüzden. SaintLoup'nun ailesi tarafından "alçaltıcı" bulunan bu kulübe bazı Yahudilerin kabul edildiğini biliyordu.

"Bergotte yeteneklidir. en küçükleri. M." Chamisso'nun masalına bu şekilde bir atıf yapılmasının bir zararı yoktu. "Sakar bir adam.karısının amcasına sert bir bakış fırlattı. Bloch Sir Rufus'ün yöneticisi olduğu bir hatta seyahat edeceği zaman kendisine bir kart verirdi. Gerçekte Ganaches Kulübü'ne Sir Rufus Israel değil. Ganaches konusunu bir yana bırakıp Bergotte'a dönmek için. babasına şerefli bir yalan uydurma fırsatı tanımaktaydı. Baba Bloch. Bloch kız kardeşler. Saint-Loup'nun gözünde bu maliyecinin kendi gözündeki gibi bir itibarı olmadığını hiç bilmiyordu. Bergotte'la daha çok ilgilendiler. Bu yüzden . Kartvizit kendisine kondüktörlerin gözünü kamaştırma imkânı verirdi. yarı-Yahudi lehçenin bir parçasıydı. baba Bloch bunu. Bloch'un çok hoşuna giden ama yabancıların yanında kullanılmasını bayağı ve yersiz bulduğu yarı-Alman. yanında çalışanlardan biri üyeydi. "küçük. küçümser bir tavırla. Villiers ve Catulle gibi tiplerden mi?" "Kendisiyle birçok genel provada karşılaştım." dedi Bloch." dedi M. büyük maliyecinin kartvizitlerini yanında taşır." diye ifade ederdi. ama Schlemihl sıfatı. "Kulübe uğrayıp Sir Rufus'ten referans alacağım. Ama patronuyla arası çok iyi olduğundan.umursamaz. "Ya!" dedi kız kardeşi ciddiyetle. Nissim Bernard. Schlemihl gibi bir tip. gururlu ve utanmış gibi bir tavırla. aile arasında kullanımı M. Ganaches Kulübü. bu koşullarda hoşgörülebileceğini söylemek ister gibi. dünyanın en ciddi ifadesiyle ağabeyine sordu (yetenekli insanları tanımlamak için ağabeyinin kullandığı ifadelerden başkası bulunmadığını zannediyordu): "Bu Bergotte sahiden olağanüstü bir tip mi? Büyük herifler kategorisinden. "Bütün yazarlar . ama çok daha hoş bir kulüp. Gösterişin hiç hoş karşılanmadığı bir kulüptür." "Başkanı Sir Rufus Israël değil mi?" diye sordu genç Bloch.

tatlı bir adamdı. Bloch durmadan karısının amcasına hakaret ediyordu. belki bu günah keçisinin savunmasız saflığı kendisini kışkırttığı için. O zaman M. "Hadi canım! Yeterli bilgisi yok. çünkü hem Hıristiyanların. neyse ki bu Susa figürünü bir doğu ismiyle taçlandırmak isteyen bir meraklı tarafından seçilen Nissim adı. fazlasıyla uyumsuzdu. lehtar sıfatıyla bağımsızlığını koruduğunu ve özellikle de parababasından kalacak mirası pohpohlayarak garantiye almak gibi bir niyeti olmadığını göstermek istediği için:32 32 M. Oğlu çatalını havaya kaldırıp gözlerini şeytanca bir alayla kısarak. Nissim Bernard'da ve M. "O çapta bir adam değil. Bernard soyadı belki kendi başına büyükbabamın teşhis yeteneğini harekete geçirebilirdi. misafirlerin yanında hoşnutsuzluk sebebi oluyordu. Bloch'lar kendi aralarında hizmetkârlarından söz ederken bu adı kullanırlar ve daima neşelenirlerdi. amcanın "Meşoret’ler" ." dedi. "Hatta duyduğuma göre Akademi'ye başvuracakmış. Kutsal Kitap'ta Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelir." diye cevap verdi baba Bloch. Bloch. Akademi'yi oğlu ve kızları gibi küçümsemiyordu görünüşe bakılırsa." "Zaten Akademi bir salondur. Anlaşılmaz bir cümle mırıldandı. Bergotte'un itibarıysa sıfırdır." dedi Mme Bloch'un. M. mirasına konulacağı umulan amcası. Ama bu ikinci memnuniyet sebebi. ama Darius'un sarayından getirilip Mme Dieulafoy tarafından parçaları birleştirilmiş gibi görünen çehresiyle. zararsız. hem de hizmetkârların anlamayacağından emin olmak. bir tek "Meşoret’lerin yanında" kelimeleri seçilebildi.yeteneklidir. Bernard. Meşoret." dedi. özellikle uşağın yanında kendisine bu kadar kaba davranıldığı için kırılmıştı. belki de villanın kirasını M. Nissim Bernard ödediğinden. M. Horsabad'ın insan başlı bir boğasının kanatlarını germişti üzerine. Bloch'ta "efendi" ve "Yahudi" seçkinciliğini coştururdu.

öğle yemeğinin ortasında. baba Bloch'un da yapabileceği bir şey yapar. "Yani siz Marsantes Markisi'nin oğlu musunuz? Ben kendisini çok yakından tanırdım. otelde arkadaşlık kurduğu insanlara senatör olduğunu söylerdi. Bloch. özel uşağına bütün gazetelerini yemek salonuna getirmesini emrederdi. doğulu yanını fazlasıyla açık ettiğini düşünüyordu. Nissim Bernard'da aralıksız yalan söyleme alışkanlığını doğurmuştu. Nissim Bernard Saint-Loup'ya. Baba Bloch ve çocuklarında gemlenmiş olan gösteriş merakı. otelde. arkadaşlarından biri yosmalık mesleğine değindiğinde veya nahoş bir kelime kullandığında sinirlenmesi gibi. Nissim Bernard ise. M. Arkadaşım. söylenecek dangalakça bir söz varsa siz katiyen kaçırmazsınız. herkes bir aradayken. babasının müthiş canı sıkılmış gibiydi."Tabii. . Nissim Bernard seyahat ederken." dedi M. Ondan sonra zavallı amcayı azarlamak için hiçbir fırsatı kaçırmadı. yani göz aşinalığı olduğunu sandım. M." diye haykırdı M. hüzünlü bir ifadeyle Kral Sargon'un kıvırcık sakalını tabağına eğmişti. M. Bergotte'un kendisi burada olsa. gözü döndü. amcanın yakarısından etkilenmek şöyle dursun. Bloch'un asla yapmayacağı bir şey daha yapar. yanında özel uşağıyla seyahat ettiğini herkes görsün diye. Bu yüzden M. kıvırttığı ve boyattığı sakalını uzattığından beri. ilk yaltaklanan siz olurdunuz. Bloch. Mesela M. Bu sıfatın uydurma olduğunun bir gün öğrenileceğinden ne kadar dediğini duyunca." Bu arada Bloch kıpkırmızı olmuştu. tamamen kendini kaybetti. tıpkı evine saygın insanlarla birlikte kendi arkadaşlarını da davet eden bir yosmanın. Ne var ki amca. Bloch'un babasının Bergotte'u tanıdığı gibi tanıdığını. Ama sonra ekledi: "Babanız yakın dostumdu. Bloch kız kardeşler ise gülmekten patlıyorlardı. Ben "tanırdım" derken. büyükamcasına çok benziyordu.

"İthaka'lı Odysseus'tan bile daha yalancıdır. Nissim Bernard." "Molière. bir sürü mektubu vardır. sebebini hiç öğrenemedik. Kalidasa. Corneille. insanların en yalancısı olduğunu söylerdi. çok şakacıdır. Nice'te benim evimdeki bir akşam yemeğini hatırlıyorum da. Menandros. Bloch." diye listeyi tamamladı. amcanın yalanlarından ve başına açtığı dertlerden çok zarar görüyordu. "Şu işe bakın!" diye haykırdı M. Arkadaşımız Bloch. daha ziyade kendi dostlarına .emin olsa da. Bloch genellikle önemli bir arkadaş onuruna Sir Rufus Israel'le ilgili anekdotlarından ve diğer seçkin hikâyelerinden en esaslılarını ortaya attıktan sonra. Kalbi kırılan M. oğlunu fazlasıyla duygulandırdığını hisseder ve "veletle yüz göz olmamak için" çekilirdi. Augier. Labiche. bunun üzerine daha da çok ilgilendi. "Siz ona bakmayın. M. "Ey tunç miğferli Saint-Loup!" dedi Bloch. M. Bloch her zamanki anekdotlar dizisine." dedi Saint-Loup'ya alçak sesle.. Nissim Bernard." diye alayla devam etti baba Bloch. oğlu da. o anda kendine bu sıfatı verme ihtiyacına karşı koyamazdı. Sardou vardı. Bununla birlikte. aniden konuşmasını kesti ve çileciler gibi büyük bir zevkten kendini mahrum edip yemeğin sonuna kadar sessizliğini korudu. Bana hep 'amcacığım' derdi. oğlunun doçentlik sınavına kabul edilmesi gibi gerçekten önemli bir vesile olduğunda. Büyüleyici. "Kümes hayvanlarını tanrılara kurban olarak sunan rahibin bol kırmızı şarapla suladığı. butlan yağla ağırlaşmış şu ördekten biraz daha alın. oysa Athena onun." M." diye ekledi. Racine.. "Arkadaşımın oğluyla yemek yiyeceğim aklımdan bile geçmezdi! Paris'teki evimde babanızın bir fotoğrafı. yalancıların psikolojisini çok merak eden Saint-Loup. pırıl pırıl bir adamdı. "Plautus.

mucizevi bir şekilde. Oğlunun "derin kraterleri andıran testiler" adıyla şereflendirdiği yassı kadehlere dudaklarımızı değdirmemize izin verdikten sonra. Coquelin'e danışmadı! M. eski sayıları evin her yanını dolduran ve niteliği konusunda bizi aydınlatacak kesin bir bilgi vermediği "parlamentodaki .balıksa. Bloch gerici geçinir. sofrada da. şampanya adı altında bize bir sürahi içinde yerel köpüklü şarap ikram etti. M.) Ne var ki. (bütün locaların boş olduğu) tiyatroda da. M. başkalarının görmediğini zannettiği kusuru.sakladığı. Bloch kızararak çerçevesi yüzünden imzayı kestirdiği cevabını verdi. yarı fiyatına parter biletleri aldırmıştı. M. genç Bloch'un. bir opéra-comique trupunun o gece Casino'da vereceği temsile üç bilet aldırdığını kayıtsız bir tavırla haber verdi. Bloch şampanya getirilmesini emretti ve bizi "sevindirmek" için. Loca bileti alınamadığına hayıflanıyordu. durumun fark edilmeyeceğine inanıyordu. tiyatrocuları küçümserdi. Bloch çok sevdiği için Balbec'e gelirken yanında getirdiği bir tabloyu bize hayranlıkla seyrettirdi. babanın kusuru da cimrilikti. oğlunun iki eski okul arkadaşına karşı lütufkârlığını sonuna kadar götürmesi. Bütün localar doluydu. Coquelin memnuniyetsizliğini bildirdi." (M. Ne var ki. ön koltuklar daha iyiydi. Bir Rubens tablosu olduğunu söyledi. Bu yüzden. kulaklarına kadar kızardılar: M. genç Bloch'un arkadaşlarına hitaben söylediğinde oğlunu müthiş gururlandıran şu alaylı yorumu da eklerdi: "Hükümet bağışlanamayacak bir hata yaptı. ka. baba Bloch'un. kusurunun ilahi müdahalesi sayesinde. Saint-Loup safça resmin imzalı olup olmadığını sordu. zaten satmayı düşünmediği için imza önemli değildi. oğlunun kusuru. Bloch kız kardeşleri ve ağabeylerini o kadar etkiledi ki. ön koltuk adı altında da. Sonra. Zaten kendisi çok denemişti.

temsilden sonra hiç oyalanmasak da. "Zephyros'la Boreas. "benim çok başka bir konuda sana sormak istediğim bir şey var. Saint. bir tanrı. cümlelerin plastik güzelliğine tutkun bir sanatçı için. Aslında kendisiyle tanışmayı çok isterdim. (ben Bloch'un bu alaylı tonda bahsettiği kişinin M.Loup incinmiş bir tonda." "Kesinlikle yanılıyorsunuz." diye yapıştırdı Saint-Loup öfkeyle." dedi. Olympos'un mutlu sakin lerinden biri. çok zeki bir adamdır. "Ben yanıma bir atkı alacağım." dedi Bloch. Gülmekten kırılıyordu: "Tebrik ederim doğrusu. benim için kesinlikle çok faydalı olacak bu bilgiyi senden . Ne yazık ki Bloch için gaflar hiç de kaçınılması gereken şeyler değildi. de Charlus olduğunu hemen anlayarak ürperdim). bol balıklı denizi ele geçirmek için kıyasıya mücadele halindeler. her görüştüğümüzde. son derece şık bir adam. o kadar mükemmel değilmiş demek ki. Yalnız ben. aslında ciddiye alınmayacak bir şeydir çünkü. beni epey güldüren bu suratın karikatür yanı üzerinde durmayacağım. ben. Fakat. "Buna üzüldüm işte. gül parmaklı Eos'un ilk ışıklarından önce dönemeyiz. dahiyane şeyler yazacağımdan eminim. bu sefer bana dönerek. eşsiz. Dayınız ilk görüşte insanı kahkahaya boğan bir örnek." dedi. netice itibarıyla muazzam etkileyici olan ve ilk andaki gülme krizi geçtikten sonra müthiş tarzıyla dikkati çeken dayınızın aristokrat yanını öne çıkaracağım. gayet soylu bir bunak suratına sahip üstelik. "Aklıma gelmişken. tahmin etmeliydim.konumu" yüzünden okumak zorunda olduğunu söylediği Resmî Gazete'ye gömülmek üzere bizi aceleyle başmdan savdı." Dışarı çıktığımızda Saint-Loup'ya. geçen sabah sahilde gezinirken yanınızda gördüğüm o koyu renk takımlı müthiş kukla kimdi?" diye sordu. kusura bakmayın ama. bu tip adamlarla ilgili son derece isabetli. "Dayım.

gözüme yabancı gelmeyen bir bey ve uzun saçlı bir genç kızla birlikte yanında gördüğüm o dilber kimdi?" Mme Swann'ın. Mme Swann'ın bana o sırada söylediğine göre kendisine takdim edilmiş olan Bloch. benim tanıdığım "beyefendiler" den birinin. "Ne olursa olsun. nasıl oluyor da adını bilmiyordu? O kadar şaşırdım ki bir süre cevap veremedim. ama madem sen Paris'le Point-du Jour arasında arka arkaya üç kere. Ben nasılsa onu bulurum bir akşam." dedi. o da bana iade ziyaretinde bulundu. ne var ki Bloch Combray'ye geldiği halde. Bloch'un adını hatırlamadığını biliyordum. ama ben dışarıdaydım. Françoise tesadüfen onu daha önce hiç görmemişti. tebriklerimi sunarım. ısrar etmeyeceğim. Peki ama. Bu yüzden de tek bildiği. "senden adresini öğrenmeyi. bana başka bir isim söylemiş ve arkadaşımdan bir bakanlıkta özel kalem görevlisi diye söz etmişti. üstelik de gayet incelikli bir şekilde kendini bana veren bir fahişe konusunda ketumluk taslıyorsun. "onunla canın pek sıkılmamıştır herhalde. Bendenizden lütuflarını esirgemedi. sıradan giyimliydi ve . Françoise fark etmiş kendisini. "Ben de." Suskunluğum Bloch'un hoşuna gitmemiş olacaktı." Bu akşam yemeğinden sonra Bloch'u görmeye gittim.almayı unutturuyor bana. "ne amaçla" geldiğini bilmiyordu. Acclimatation Parkı'nda sana rastladığımda. tanıdığı birisi. daha sonra Bloch'un bakanlığa girip girmediğini öğrenmek aklıma gelmemişti. sondan bir önceki istasyonda trene binme münasebetsizliğinde bulundu. beni görmeye geldiğiydi. hayatımın en güzel dakikalarını geçirdim. haftada birkaç kez evine gidip tanrıların çok değer verdiği Eros'un hazlarını tatmayı umuyordum." dedi. beni sorarken. tekrar görüşmek üzere anlaşacaktık ki. Kendisine birkaç gün önce trende rastlamıştım.

Françoise. O gördüğü delikanlının M. "Nasıl yani. birtakım kelimeleri. "Philippe'in kız kardeşi Amélie" dediği halde. Bloch?!" diye haykırdı. bunların kaynağı kısmen. iyi yüreklilikle ekledi: "Doğrusunu isterseniz. siz de ondan aşağı kalmadığınızı söyleyebilirsiniz beyefendi. diyelim ki Portekiz kraliçesinden söz ederken. Bloch. hep öyle sanmasıydı. Françoise'ın kimi toplumsal kavramlarının benim için daima anlaşılmaz kalacağını pekala biliyordum. Bununla birlikte. Bloch olduğunu söylediğim anda. bu mu M. sanki ben ona Bloch'u methetmişim gibi. şanının düzeyine ulaşamadığını gören biri gibi. Françoise öyle büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşadı ki. bu mu M. etkilenmiş bir tonda tekrarlayıp duruyordu: "Nasıl yani. sanki bu kadar nüfuzlu bir insanın. Hiç göstermiyor.Françoise'da pek olumlu bir izlenim bırakmamıştı. bayıldığı Saint-Loup konusunda başka türden ve daha kısa süreli bir hayal kırıklığı yaşadı: Saint Loup'nun cumhuriyetçi olduğunu öğrendi. bir markinin. buna rağmen. Bloch isminin Françoise için ne gibi bir azamet ifade edebileceğini (boş yere) düşünmekten kendini alamadım. gelecekteki evrensel şüpheciliğin tohumlarının fark edildiği. bir büyüğün karşısında bulunduğumuzu derhal ortaya koyacak bir görünüme sahip olması gerekirmiş gibi." Bana bu yüzden hınç besliyordu adeta. üstelik böy le durumlarda kendi kendime soru sormaktan çoktan vazgeçtiğim halde." Kısa bir süre sonra. tarihî bir kahramanın. birkaç adım geri gitti. M. Bloch?! Doğrusu hiç belli olmuyor. yıldırımla vurulmuşa dönmüştü. kralcıydı. başkalarıyla karıştırması. kendisini büyülemiş olan bir markinin cumhuriyetçi . halk arasında saygıların en büyüğü olan bir teklifsizlikle. bir kere karıştırdı mı. isimleri. Bloch'sa M. Ama bundan da önemlisi.

o. Françoise'a bakılırsa. benim tam tersime. o da bana hararetle teşekkür etmiş. kendi çıkarı uğruna cumhuriyetçiymiş gibi yaptığına karar vermişti. Öyle bir kızgınlık sergiliyordu ki. onun gözünde markiyi gerçekdışı kılıyordu. Saint-Loup'dan bahsederken. Robert'in gerçekten de kaba denebilecek bir tavırla arabacısını azarladığı olmuştu. gerçek dost olabiliyordu. onu yine ilk günkü kadar takdir ettiğini ve artık affetmiş olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. bana karşı kızgınlığı da sona erdi. bu onda sınıflar arası fark değil. eşitlik duygusunun işaretiydi. sonra da.Loup'ya karşı soğukluğu da. Oysa Saint-Loup mutlak derecede samimiydi ve çıkar gütmekten uzaktı.olması. Françoise'ın Saint-Loup konusunda bir başka büyük yanılgısı da. aydınlık. Saint-Loup. kuzenlerim kadar yakın . bir kuyumcudan kutunun kaplama olduğunu öğrenmişti. çünkü Françoise düşünmüş ve Saint-Loup Markisi olduğuna göre cumhuriyetçi olamayacağına. "Riyakârın teki. ama kısa bir süre sonra tekrar kazandı. Françoise'ın gözündeki bütün itibarını o anda kaybetti. aşk gibi bencilce bir duyguda tam tatmin bulamayan bu yüce ahlaki saflığı." diyordu. sanki kendisine onun altın sandığı bir kutu hediye etmiştim. örneğin bende var olan. onu asıl arabacısına kızdığı zaman görmek lazımdı. bir yandan. onun sanki halkı küçümsemezmiş gibi görünüp aslında küçümsediği zannıydı. başımızdaki hükümetten bu sayede çok yarar sağlayacağı için. ruhsal besinini kendi dışında bulamama imkânsızlığıyla da karşılaşmadığından. sevecen gülümsemesi. O günden itibaren Saint. Arabacısına biraz fazla sert davrandığı yollu eleştirilerime şöyle cevap vermişti: "Canım niye rol yapıp kibarca konuşayım? İkimiz eşit değil miyiz? Amcalarım.

onu "baştan çıkardığını". Teyzesiyle birlikteyken rastladığımız Lüksemburg Prensesi'nden kendisine söz ettiğimde." Yüksek sosyeteye girip çıkan insanlarla ilgili bir önyargısı olduğundan. Sosyete gençlerinin çoğu için genellikle gerçek hocanın. her konuda. bir sosyete adamı gibi düşünmeye devam ediyorlardı. küçümsemeyle. sert ve zevksiz . özel bir dikkat göstermem gerektiğini düşünüyorsunuz galiba! Aristokratlar gibi konuşuyorsunuz. sosyeteden birinin üstünlüğüne inanması ne kadar zorsa. Bu yüzden de. SaintGermain muhitinin uçarı erkeklerinden birçoğu. bütün yakın akrabalarının. taraflı baktığı bir sınıf varsa. metresleri olduğunu.değil mi bana? Sanki ben ondan üs. bütün benzerleri gibi. dedi ki: "Cahilin tekidir. "Fahişeler de herkes gibi mesleğini yapar. Robert'i ise ailesi "hırçınlaşmış" buluyordu. kötücül zihniyeti yarattığını. Ama ötekiler birer sosyete adamı olarak eğleniyor. "ama bu öyle değil! Onu affedemeyiz! Sevdiğimiz birisine çok fazla kötülük etti. dostluklarında kaba. bu ilişkiyi suçluyor. sonunda tamamen "düşeceğini" düşünüyorlardı. "tiyatrocu" bir kadınla ilişkisi yüzünden duydukları üzüntüyü daha da artırıyordu. onlar olmasa zihinlerinin gelişmeyeceğini. halktan birinin üstünlüğüne inanması da o kadar kolaydı. Aslında uzaktan akrabamdır." Bu tür bir falsosu olan tek kişi Robert değildi elbette." diye de eklemişti. Gerçekten de önyargılı. onda bu karalayıcı.tünmüşüm gibi. siyaset konusunda. bu çevrede takındığı küçümseyici veya düşmanca tutum." deniyordu. o da aristokrasiydi. o kadar ki. Saint-Loup sosyetede pek az görülürdü. Robert'in metresinden söz ederken acımasız oluyorlardı. Saint-Loup için çok zararlı olduğunu.

Âşığı da. gençlerin incelmiş bir kültürle tanışıp çıkara dayalı olmayan dostlukların değerini öğrenebilecekleri tek ahlak okulu olduğunu ailesi anlamıyordu. artık onlara üzülmek için yaşamış olması gerekmez. Saint-Loup gibi. bir metresi olan soylu genç. kanaryaları - .hayvanlara karşı merhametli olmayı öğretmişti. metresine büyük hayranlık ve saygı beslediği için. Ama sevdiği kadının acı çek mesine dayanamaz. hatta yakın akrabası olan bir kadında olsa. belki metresinin ihtiyacı olur diye cebinde sakinleştirici ilaç taşımayı. günümüzde gerçek şövalyeler arasına girmişlerdir). bu rahatsızlıkların oluşturduğu gizli dünyanın gerçekliğine inanmayı. kapıları sessizce kapatmasını. hayran olduğu şeylere de aynı duygularla yaklaşır ve genç erkeğin değerler hiyerarşisi değişir. masanın üzerine nemli sünger değdirmemesini tembihlemeyi alışkanlık edinir. daha ince. anlamasa bile erkeğin en arzulanır bulduğu paradan. aynı rahatsızlıklar bir erkekte. köpeğini. gürbüz delikanlı güler geçer. garsona sertçe. cinsiyeti sebebiyle zayıftır. birlikte bir kabareye yemeğe gittiklerinde. sinirsel. Kadın. Metresi. daha aylak olan kadın.kalacaklarını. bu tür ilişkilerin. Ayaktakımı arasında bile (ki kabalık konusunda çoğunlukla yüksek sosyeteye benzer) daha duyarlı. metresi kendisine öğretmiştir. birtakım inceliklere meraklıdır. kendisi hayvanları çok sever. Saint-Loup'ya . ister genç bir işçi (örneğin elektrikçiler. mevkiden daha fazla değer verdiği birtakım duygu ve sanat güzelliklerine saygı gösterir. onun saygı duyduğu. ister Saint-Loup gibi genç bir kulüp erkeği olsun. çünkü kendisinin hiç yaşamadığı bu rahatsızlıklardan metresini korumak ister. ciddiyetle.ortaçağda Hıristiyan âleminin ilk keşişleri gibi . ileride başka kadınlar bu rahatsızlıkları hissettiğinde bile üzülecektir. açıklaması olmayan rahatsızlıkları vardır.

hayatına ciddiyet. kendisi olmasa âşığının belki yanlış anlayacağı veya şakaya alacağı kimi duyarlılıklara daha çok değer verdiğinden. hayvanlara iyi davranmayan insanları aşağılardı. metresi sayesinde daha küçük bir yer kaplıyordu. Metresi. Metresi onun gözlerini görünmez olana açmış. Saint-Loup'nun arkadaşları arasında hangisinin onu gerçekten sevdiğini öteden beri hemen anlardı. giderken birçok kişiyle vedalaşması gerekiyorsa ne yapar eder onlardan biraz erken ayrılıp en son benimle. hatta belki Saint-Loup. beni rahatsız eden çiçekleri yanımdan uzaklaştırır. havailiğini tedavi etmişti. Öte yandan. bütün bunlara dikkat etmeye başladı. ilişkilerine damgasını vuracak olan kabalığın yerine soyluluğu ve inceliği koymayı metresi ona öğretmişti.nı. baş başa kalır. başkalarından farklı davranırdı. kadınlık içgüdüsüyle. Saint-Loup'nun snop olmasını önlemiş. . SaintLoup onlara anaç bir ilgi gösterir. bir sosyete davetine katılma zorunluluğunu angarya kabul etmeyi kendisine öğreterek. mektuplarında henüz benden bahsetmemişti ona. erkeklerde bulunan. arkadaşının hoşuna giden. dostluklarını yönetecek olan gurur veya çıkarın. Saint-Loup'yu bu arkadaşına minnet beslemeye ve minnetini göstermeye. onu üzen şeyleri fark etmeye zorlamayı bilirdi. metresi Balbec'te değildi. beni hiç görmemişti. tiyatro oyuncusu olan veya olduğunu iddia eden metresi . buna rağmen benim bulunduğum bir arabanın camını kapatır. papağanlarını yanma almadan hiçbir yere gitmezdi. buna karşılık. onlarla benim aramda belirgin bir ayrım yapar. basit bir salon erkeği olsa. Genç âşığın hayatında sosyete ilişkileri.zeki olup olmadığını bilmiyorum . bana. Saint-Loup da kısa zamanda metresinin ikaz etmesine gerek kalmadan.sosyete kadınlarını sıkıcı bulmayı.

çünkü kimi genç yazar ve oyuncu arkadaşları. Saint-Loup'ya beslediği küçümsemeye bir de nefret eklendi. o da onların sözlerini. Saint-Loup'yla mümkün olduğunca az görüşüyor. Ama aynı arkadaşları yaratmış olduğu umutları böylesine uygunsuz bir ilişkiyle söndürdüğüne. bütün iddialarına rağmen doğuştan düşüncenin düşmanıydı. sakınmasızlıkla. sanki Saint-Loup ölümcül bir hastalığı kendisine kasten. âşığının en önemsiz sözlerinde. olağanüstü güzel olmadığı takdirde (Saint-Loup metresinin fotoğrafını bana . ama bütün bunları gözden kaçıran ailesi. bana pek mümkün gibi görünmüyordu. Bu görüş kendisine çok derin geliyor. kendisiyle Saint-Loup arasında aşılması mümkün olmayan bir uçurum olduğunu çekinmeden. onunla yaşayarak sanattaki geleceğini mahvettiğine kendisini ikna ettiklerinde. kendisi bir entelektüeldi." Robert'in. metresinden sağlayabileceği bütün yararı sağlamış olduğunu kabul etmek gerekir. bu arada da şerefini ayaklar altına alıyor. âşığının sonunda onu da etkileyeceğine. durmadan tekrarlıyordu. açıkça ifade ediyordu. Robert'in ölümüne sebep olacak. öyle olduğunu söylemişlerdi kendisine. Robert'i düşman bellemişti. zorla bulaştırmışçasına bir nefretti bu. en küçük hareketlerinde bunu doğrulayacak kanıtlar arıyordu. kesin bir ayrılık. gözyaşları içinde tekrarlayıp duruyordu: "O sürtük. artık metresi onun için aralıksız bir ıstırap kaynağıydı. ama kesin bir ayrılığı da geciktiriyordu. O da tiyatrocu arkadaşları gibi. Günün birinde âşığını aptal ve gülünç bulmaya başlayıvermişti. insanın hiç bilmediği fikirleri veya âdetleri dışarıdan kabul edip benimsediği zaman sergilediği tutkuyla. Saint-Loup ise.kalbine incelik katmıştı. Saint-Loup metresi için öyle fedakârlıklar yapıyordu ki. çünkü ayrı dünyaların insanlarıydılar. ona işkence ediyordu.

" demişti). sadece etkisi altında olduğu insanların özel takdiri de olsa takdirin. ayrıca fotoğraflarda iyi çıkmıyor. metresine bir servet bağışlamamakta ısrar etmişti. İlişkilerinin bu acıklı dönemi. metresinin kafasında olup bitenleri pek anlamamakla birlikte.uzatan ek bir süreydi. üstelik bunlar benim Kodak'ımla kendim çektiğim resimler. Şüphesiz. garnizonunun yakınında . para kazanmanın zevkinden daha belirleyici güdüler olabilecekleri (aslında Saint-Loup'nun metresi için bu geçerli olmayabilirdi) benim hiç aklımdan geçmiyordu. Saint-Loup. çünkü metresi varlığına tahammül edemediği için Saint-Loup'ya Paris'te kalmayı yasaklamış. bu yüzden de. şöhret olma takıntısının. yanlış bir fikir verirler size. yine de yeni arkadaşımın mutluluğunu . kadın gerçekten onu terk etmeyi düşünüyorsa. iznini Balbec'te. epeyce kısa bir süre yeterli olurdu herhalde. "Bir kere afet denilemez. belki Saint-Loup'nun kendisinden daha basiretli olan aşkının korunma içgüdüsüyle harekete geçerek. hiçbir eksiği olmasın diye muaz zam bir borç almıştı.göstermekten kaçınmış.ya da mutsuzluğunu . fakat parayı metresine günü gününe veriyordu. soğukkanlılıkla "küpünü doldurmuş" olacağı anı beklemekteydi. İnsan yeteneksiz olsa bile. en kör sevgiyle bir arada var olan pratik bir becerikliliği kullanarak.bu dönem şu anda zirveye. ebedî aşk vaatlerinde de tam anlamıyla samimi olduğuna inanmıyor. öte yandan. metresinin mümkün olunca kendisinden ayrılacağı hissine de arasıra kapılıyordu. kendisinde en büyük. kendisi için aynı fedakârlıklarda bulunacak ikinci bir erkek bulması zor görünüyordu. bir gece. haksız sitemlerinde de. küçük bir yosma için dahi. Saint-Loup'nun verdiği meblağlarla. Saint-Loup'nun yengesinin evinde başlamıştı . Saint-Loup için en zalim noktasına erişmişti.

kızcağız gösterisine devam edememişti. Ama Paris'i şaşırtmak bu kadar kolay değildir. sonra dayanamayarak koyuluveren kahkahalara dönüştürmüş. ama yok. cahil aşiftelerin. dışarı çıkarken Saint-Loup'ya şunları söylemişti: "Beni kazkafalıların. Saint-Loup'nun yengesi.geçirmeye zorlamıştı -. Sosyete sadece salaklardan oluşmuyor. "Olmaz ki! Böyle bir şaklabanlık çıkarılır mı bizim karşımıza?! Kadının yeteneği olsa. kulüp erkeklerinden ve düşeslerden oluşan topluluk tarafından tebessümlerle karşılanmış. birtakım şeyleri de yutmamız mümkün değil canım. İnsaf! Paris zannedildiği kadar aptal değildir. tiradın tekdüzeliği. böylesine gülünç bir sanatçıya evinde gösteri yapma izni verdiği için. Küçük hanım belli ki Paris'i şaşırtacağını sanmış. Ne var ki. üzerinde "Ancilla Domini"den kopya edilmiş olan ve gerçek bir "sanat keşfi" olduğu konusunda Robert'i ikna ettiği bir kostümle davetlilerin karşısına çıktığında." Sanatçıya gelince. Meşhur bir dük. neyse. metresi. istisnasız herkes tarafından kınanmıştı. metresi o gece çok sayıda davetlinin karşısında. hödüklerin karşısına çıkardın! Biliyor musun ki oradaki erkeklerden bana kaş göz . kimi kelimelerin tuhaflığı ve sık sık tekrarı. Saint-Loup yengesini ikna etmişti. oyuna olan hayranlığını Saint-Loup'ya da benimsetmişti. maruz kaldığı eleştiriler konusunda kendisinden başka kimseyi suçlayamayacağını açıkça söylemişti ev sahibesine. bu gülümsemeleri önce bastırılan. Ertesi gün. elinde iri bir zambak. vaktiyle avangard bir tiyatroda oynadığı sembolist bir oyundan parçalar sunacaktı. hiçbir zaman da olmayacak.

köpek hiç değilse sevimli. bu akrabaların veya başkalarının. yüzünden ıstırap ve nefret fışkırıyor. şimdiki gibi metresinden uzakta olduğunda. bu sözlerle derin ve sancılı bir nefrete dönüşmüştü. Dostlarına ihanet eden. Metresinin. en az hak edenlerdi: ailenin temsilci olarak görevlendirdiği. zenginlerin acımasızlığı yüzünden suça yönelen zavallılar değil.etmeyen bir tanesi bile yoktu? Yüz vermediğim için intikam almak istediler. Saint-Loup da." Robert'in yüksek sosyete insanlarına karşı sevgisizliği.bert bu akrabalarıyla görüşmeyi derhal kesmekle birlikte. söylemediğine göre belki kendi de bilmediğini. aslında kendisinden bıkmış olduğunu düşünüyor. Giyotini asıl bu adamlar hak ediyor. Metresi şikâyetini hiçbir zaman belirtmediğinden. bir köpeği öldürmenin yaratacağı vicdan azabını çekmem. yine de bir açıklamaya ihtiyaç duyuyor ve şöyle yazıyordu: "Ne yaptımsa . "Onları öldürsem. randevu evlerine götürmeye çalışan zevk düşkünlerinden söz ederken. belki de reddedilmediklerini düşünüyordu. yoksulluk yüzünden." Zamanının büyük bölümünü metresine mektup ve telgraflar göndererek geçiriyordu. ondan ayrılsın diye ikna etmeye çalışmış olan vefalı bazı akrabaları (metresi bu girişimlerinin. kendi aşklarından kaynaklandığını söylüyordu Robert'e). Robert'in allak bullak yüzünden durumu anlıyordum. bu duyguyu en çok uyandıranlar da. kadınları baştan çıkarmaya. sadık bir hayvandır. Ro. Saint-Loup'nun metresini. vefalı.du. yokluğundan yararlanıp tekrar hamle yaptıklarını. onun hem Paris'e gitmesine engel olup hem de uzaktan kavga çıkarmanın yolunu bulduğu günler.

atan. büyükannem neşe içinde. bu iş için en güzel kıyafetini giymiş olduğunu ve değişik saç modelleri arasında seçim yapamadığını gördüğümde. çoğunlukla da eli boş döndüğünü görüyordum. Saint-Loup'nun Balbec'ten ayrılmadan fotoğrafını çekmeyi kendisine teklif ettiğini söyleyince. cevaplar da zaten bir anlam taşımıyordu. şahsına ilişkin şeylere karşı hep zannettiğim kadar ilgisiz mi gerçekten. postaneden kaşları çatılmış. Françoise da fark etti ve bana onaylarmış gibi görünmek istemediğim duygusal ve acıklı bir nutuk çekerek. (Telgraflar Saint-Loup'yu çok daha uzun bir mesafe katetmek zorunda bırakıyordu. onu gözümde fazla mı yücelttim. hatalı davrandığı konusunda ikna olmasına yol açıyordu. hoşnutsuzluğumu istemeyerek artırdı. koca otelde mektuplarını kendi gidip alan. Françoise ise hizmetkârlara güvensizliği sebebiyle yapıyordu bunu. büyükannemden hiç beklemediğim bu çocukluk beni biraz sinirlendirdi." Hissettiği keder. Saint-Loup'nun hemen her seferinde. Hatta iyice aşırıya kaçıp acaba büyükannem konusunda yanılıyor muydum. İşte bu yüzden. ona çok yabancı sandığım bir şeye.) Bloch'lardaki akşam yemeğinden birkaç gün sonra. yani süse meraklı mı yoksa gibi sorular sormaya başladım kendi kendime. Ama metresi cevaplarını sürekli geciktiriyor. Hatalarımı kabul etmeye hazırım.söyle. . bir tek o ve Françoise'dı. Fotoğraf çekimi projesinin ve bilhassa büyükannemin bundan duyduğu açıkça görülen mutluluğun bende yarattığı memnuniyetsizliği maalesef dışarıya yansıttım. Saint-Loup âşık sabırsızlığı.

"Ah beyefendi! Zavallı hanımcığım. bir an bile onunla baş başa kalamamış olmamdı. Keyifsizliğimin en önemli nedeni. dışarıda olduğunu söylüyorlardı. oysa o ifade beni mutlu etmeliydi. öyle ki. dönüş yolunda büyükanneme kavuşup onu kucaklayabileceğim anı düşlüyor. bırakın çektirsin beyefendi. portresi çekilirse ne kadar mutlu olacak. hatta emektar Françoise'mın onun için düzelttiği şapkayı bile takacak. geceleri de. en çok sevdiğimiz insanlar hâlâ hayattayken sık sık başımıza geldiği gibi. ya da benim bölmeme izin verilmeyen uzun ve gizli toplantılarından biri için. hiçbir . hiçbir mahzur görmediğimi ısrarla belirttim ve süslenmesine izin verdim. büyükannemin o hafta benden adeta kaçmış olması. Ben vazgeçmesini istemedim. hiç değilse yüzünden o mutlu ifadeyi silmeyi başardım. Ama keyifsiz olduğumu fark eden büyükannem. bana bayağı. aslında sevdiklerimize vermeyi çok istediğimiz mutluluğun değerli bir biçimi olan şey. Françoise'la odaya kapanmış oluyordu. bir süre onunla yalnız görüşebilmek için otele döndüğümde. ama gidip kendisine iyi geceler dilemem için bölmeyi üç kere hafifçe tıklatmasını nafile bekliyordum. küçük bir kusurun tatsız tezahürü gibi görünüyordu. bu poz verme seansı benim canımı sıkacaksa vazgeçebileceğini söyledi. ama fotoğrafının çekilmesinden duyduğu zevki kaçırmayı amaçlayan birkaç alaylı. Geceyi Saint-Loup'yla dışarıda geçirdikten sonra da. her konuda örnek aldığım annemin ve büyükannemin aynı şeyi sık sık yaptıklarını hatırlattım kendi kendime. Öğleden sonra." Françoise'ın duygusallığıyla alay etmenin acımasızlık olmadığı konusunda kendimi ikna ettim. gündüzleri de. kırıcı söz söyleyerek zekâ ve güç gösterisinde bulunduğumu sandım. büyükannemin muhteşem şapkasını görmek benim canımı sıktıysa da.

Sonunda yatıyor. adımlarımızı sıklaştırırız. Oysa yakında öleceksem.Güzelliği gözümüzün önüne getirmemize yeter. temelli Doncieres'e dönünceye kadarki süre boyunca da. her yerde bir âşığın tutkun olduğu kadını bulması gibi . Uzaktan bana harikulade güzel görünen genç kadınların arabalardan indiğini. büyükanneme. arandığı. Saint-Loup. tıpkı çocukluğumdaki gibi kalbim çarparak sessiz duvarı dinliyor ve gözyaşları içinde uykuya dalıyordum. her öğleden sonra gittiği Doncieres'e o gün de gitmek zorunda kalmıştı. Zaten rahatsızlıklarım giderek arttığından. özel bir aşktan yoksun. çünkü ancak yetişebildiğimiz takdirde hatamızı anlarız.Güzelliğin arzulandığı. hiçbir yerde kendilerine yaklaşamıyordum. Gençliğin. sırf onlara ulaşmanın zorluğu yüzünden. birkaç günden beri. Her yerde güzel ve zarif kadınlar görür gibi oluyordum. çünkü plajda aşırı yorgun. fazlasıyla abartmak eğilimindeydim.ses gelmiyordu. kalbimiz çarpar. aradığımızın o olduğuna yarı yarıya inanırız. Balbec'te olmamasına hayıflandım. onu görüp tanıdığımızı düşünürüz. kadın gözden kaybolduğu takdirde. sonsuza dek. Bir tek gerçek çizgi -uzaktan veya arkadan görülen bir kadında seçilebilen küçücük bir çizgi. en basit zevkleri bile. öğleden sonralarını orada geçirmesi gerekiyordu. görüldüğü dönemlerinden birini geçirmekteydim. Casino'da veya bir pastanede aşırı çekingen olduğumdan. bazılarının Casino'nun dans salonuna. sunulandan ben değil bir başkası yararlanacak veya kimse . boş. hiç alışık olmadığım bir ilgisizlikle beni öylesine güvendiğim bir mutluluktan mahrum ettiği için biraz kızıyor. bazılarının da dondurmacıya girdiklerini görmüştüm.

onların kuş zihinleri içinse son derece açık ve belirgin olan bir gezintiye çıkmış bir martı sürüsüne benziyorlardı. gezinenlere. iki tanesinin ellerinde golf sopaları vardı. ama bunun için özel bir kıyafete bürünmezlerdi. şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm. yakından. Grand-Hotel'in önünde durup büyükannemle buluşacağım saati beklemekten başka bir şey yapamıyordum. ölçülü adımlarla . mahkeme başkanının karısı müzik köşkünün önünde gururla oturmuş. Adeta bir gemi güvertesindeymiş gibi (aynı anda kollarını kımıldatıp gözlerini .gecikenlerin uçuşarak ötekilere yetiştiği . Hanımların ve beylerin her gün mendirek turuna çıktıkları saatti. O sırada. gerçekte nasıl olduklarını öğrenmek isterdim (aslında bu merakımın kaynağında bir sahip olma arzusu bulunduğunu fark etmiyordum). Bu yabancı kızlardan birinin önünde. görünüşleri ve tavırlarıyla Balbec'te alışkın olduğumuz insanlardan o kadar farklıydılar ki. hayatın sunabileceği en güzel genç kızların. neredeyse mendireğin ta ucunda. Saint-Loup yanımda olsa. görmezmiş gibi davrandıkları insanlar için tamamen belirsiz.yararlanmayacak olsa bile. balo salonuna girmeye cesaret edebilirdim.amacı. onlar da önlerinden geçenleri yargılayacaklardı. ilerlemekte olan beş veya altı genç kız. Ama tek başıma. eliyle ittiği bisikleti gidiyordu. plajda. nereden geldikleri belli olmayan. en ufak ayrıntısına kadar incelemeye kararlı olduğu bir kusurları varmışçasına. kıyafetleri Balbec'teki diğer genç kızlardan ilk bakışta hemen ayrılıyordu. onlar arasında da spor yapanlar vardı. saplı gözlüğünün acımasız yansımalarını gönderiyordu. tam ortasında oturduğu bu korkutucu sandalyelerden oluşan sırada birazdan eleştirmene dönüşmüş oyuncular yerlerini alacak.

yüzleri kızarmadan bacaklarını kaldırmayı bilmediklerinden) ileri geri sallanarak mendireği bir uçtan bir uca arşınlayan. gözlerdeki kaymayla ele veren bütün bu insanların ortasında. ne duraksıyorlar. tam olarak istedikleri hareketleri yapıyorlardı. münzevinin mutlak ve ömür boyu süren kapanışının kaynağında bile genellikle aşırı bir kalabalık sevgisi bulunur. ne kasılıyorlar. onlara asılırlardı. sarsıntılı jestlerle. dümdüz ilerliyorlar. kendi bedenlerinin kusursuz esnekliğiyle. bütün insanlarda en güçlü dürtülerden biri olduğu için. dışarı çıktığı zaman kapıcının. kalabalık sevgisi . gelip geçenlerin. her bir uzuvları diğerlerinden tam anlamıyla bağımsızdı ve . diğerlerinin ihtiyatlı sendelemeleri kadar uyumsuz. duran bir arabanın arabacısının hayranlığını kazanamayınca.ister başkalarının hoşuna gitmeye veya onları şaşırtmaya çalışsınlar. aksine diğerlerine çarpar. ister küçümsediklerini göstermeye çabalasınlar. çünkü onlar da.çevirerek omuzlarını dikleştirmeden. yanlarında yürüyen veya karşıdan gelen insanlara aldırmıyormuş izlenimini uyandırmak için onları görmüyormuş gibi yapan. bu tutku bütün diğer duygular dan o kadar baskındır ki. Birkaçı bir düşüncenin peşinden giden. ama yanlışlıkla çarpmamak için de gizli gizli bakan bütün bu insanlar. insanlığın geri kalanına karşı içten bir küçümsemenin verdiği hareket hâkimiyetiyle. aynı küçümseyici tavrın altında gizlenen aynı gizli dikkatin nesnesi olurlardı.ve dolayısıyla korkusu . ama o zaman da bu düşüncenin hareketini. onlar tarafından hiç görülmemeyi ve bunun için de dışarı çıkmasını gerektirecek her türlü faaliyetten vazgeçmeyi tercih eder. vücutlarının bir yanıyla yaptıkları hareketi öbür yanın eşit bir hareketiyle dengelemeden. görmüş olduğum genç kızlar.

Artık uzağımda sayılmazlardı. bir diğeri yanağının sardunyayı akla getiren pembe-bakır rengiyle. tanıyamadığım bir müzik gibi birbirine karıştığı bu harikulade bütünün ilerleyiş sırasına göre. sadece bir Rönesans resmindeki Arap tipli Müneccim Kral gibi. zihinsel veya manevi bir çekiciliğe karşı . Yakında aralarında yapacağım ayrımların şimdi kafamda bulunmaması. diğerlerinden ayırıp tanıyabileceğim tek bir genç kıza atfedemiyordum. Kızların her biri diğerlerinden çok farklı bir tip olduğu halde. ama doğruyu söylemek gerekirse. onları birkaç saniyedir görüyordum ve gözlerimi dikip bakmaya cesaret edemediğim için. henüz hiçbiri belirginlik kazanmamıştı. uçarı ve sert mizaçlarını. ama cümlelerini seçtiğim fakat hemen unuttuğum için geçtikleri anda ayırt edemediğim. hepsinde bir güzellik vardı. akışkan. belki de bu kızlar (gözüpek. bu topluluğa uyumlu bir dalgalanma kazandırıyor. Her biri bu kadar güzel olan bu kızların arkadaş olup bir araya toplanması belki de sadece tesadüf eseri değildi. yeşil gözler ortaya çıktığında. dikkafalı ve gülen bakışlarıyla. beyaz bir oval. kolektif ve hareketli bir güzelliğin devamlı aktarımını sağlıyordu. hatta bu özelliklerin bile genç kızlardan hangisine ait olduğunu kesin olarak saptayamamıştım henüz.bedenlerinin büyük bölümü. diğerlerine zıtlık teşkil eden düz burnu ve esmer teniyle birey. bunların biraz önce beni büyüleyenlerle aynı mı olduklarını bilemiyor. tavırları açıkça ortaya koyuyordu) en ufak bir gülünçlüğe ve çirkinliğe karşı son derece hassas. bütün renk dizilerinin birbirine yaklaştığı. bir başkası sert. iyi valsçilerin dikkat çekici kıpırtısızlığını koruyordu. siyah gözler. Biri. Birbirinden son derece farklı özelliklerin yan yana bulunduğu.selleşmişti zihnimde.

güzel bacaklı. tıpkı henüz zorlanmış ifadenin peşine düşmemiş olan ahenkli ve verimli heykelcilik akımları gibi. insan güzelliğinin soylu ve dingin örnekleri değil miydiler? Öyleydiler. becerikli ve kurnaz edalı güzel beden üretmekteydi. Yunanistan'ın bir sahilinde. esnekliğe ve fiziksel güzelliğe sahip olan kızlarla ise aralarında bir çekim olmuş ve birleşmişlerdi. çekingenlikle. geçerken yollarında duran insanları kenara çekilmeye zorluyorlar. güneşin altında sergilenmiş heykellere benzeyen bu figürler. yayalara dikkat etmesi beklenmeyen. sağlıklı. henüz zihinsel eğitimle tamamlanmamış bir beden eğitimine sahip bir sosyal çevre.etmiyordu. Karşımda. hem de halk tabakasında bile yaygınlaşan yeni spor alışkanlıkları sayesinde. olsa olsa. doğallıkla ve bol miktarda. gelişiminin öyle bir devresindeydi ki.yen bu topluluk.tahammülsüz olduklarından. çekici bir mizacın açıklığı. bir zarafete. tersine. diri yüzlü. temasa yanaşmadıkları yaşlı bir bey. harekete geçmiş bir makine misali. çevredeki kalabalığın başka türden varlıklardan oluştuğuna ve onların acı çekmelerinin bile kendilerinde bir dayanışma duygusu uyandıramayacağına kendi içinde hükmetmiş olsa bile. birlikte geçirilecek güzel saatlerin vaadi. hem zenginliğin ve boş zamanların artması. denizin önünde gördüğüm. ama . tutuklukla kendini gösteren düşünsel veya duygusal eğilimlere sahip olan bütün yaşıtlarına karşı doğal bir hoşlanmazlık hissetmişlerdi ve herhalde "antipatik bir tarz" dedikleri bu özellikler onları uzakta tutmuştu. güzel kalçalı. bunu belli . ürkek veya öfkeli. Belki ayrıca ait oldukları. benim adlandıramadığım sosyal sınıf. onlar için sadece bu biçimde ifade buluyordu. varlığını kabul etmedikleri.utangaçlıkla. ışıklı bir kuyruklu yıldız gibi mendirekte ilerleye.

Kendi topluluklarının dışındaki dünyayı aşağılarmış gibi bir hava takınmıyorlardı katiyen. özellikle bebeksi bir . Yaşlı bir bankacı. bu yoklukları oldukça sık tekrarlıyordu. Karısı. ağır yürüyüşüne . diğer kızların müthiş hoşuna gitti. gazeteyi kocasına okuyacak. küçük çetenin yaşça en büyük üyesi. çevik ayakları adamın denizci kasketini belli belirsiz sıyırıp geçti. çünkü hepsi gençlikle dolup taşıyordu.telaşlı ve gülünç hareketlerle önlerinden kaçmışsa. yüzü mendireğe dönük. müzik köşkü tarafından güneş ve rüzgârdan korunacak şekilde oturtulmuştu. bu gençliğin harcanması şarttır. Ama önlerine bir engel çıktı mı.tıpkı Chopin'in en hüzünlü cümlelerinde bile yaptığı gibi . günün ruh halinden çok. Müzisyenler tribünü yaşlı adamın tepesinde doğal ve kışkırtıcı bir tramplen oluşturmaktaydı. neşe içinde hızlanarak veya sıçrayarak aşmaktan da kendilerini alamıyorlardı. portatif bir iskemleye. bu bile ona fazla gibi geliyordu. dehşet içindeki ihtiyarın üzerinden atlarken. insan üzgün veya rahatsız olduğunda bile. onu oyalayacaktı. ama hem sonsuz özen gösterdiği. karısı tarafından. en ufak bir tereddüt geçirmeden bu tramplenin üzerinde koşmaya başladı. hem de bunu gizlediği yaşlı kocası hâlâ normal bir insan gibi yaşayabildiği ve korunmaya hiç ihtiyacı olmadığı duygusunu edinsin diye. karşısına çıkan istisnasız her zıplama veya kayma fırsatını büyük ciddiyetle değerlendirir. onu arasıra böyle kısacık süreler için yalnız bırakır. iyice yerleştiğine kanaat getirince. gazete almak üzere yanından ayrılmıştı. bu olay.fanteziyle virtüozluğun bir araya geldiği zarif dolambaçlar serpiştirir. değişik konumlar arasında kararsızlık geçir dikten sonra. yaşın ihtiyaçlarına boyun eğerek. samimiyetle aşağılıyorlardı zaten. kendi aralarında bakışıp gülüşmekle yetiniyorlardı. öyle ki. asla beş dakikayı geçirmezdi.

" dedi. Birkaç adım daha ilerlediler. öyle edepsiz argo sözleri öyle bağıra çağıra kullanıyordu ki (aralarında "hayatını yaşamak" gibi tatsız bir . yumurta gibi bembeyaz yüzünün ortasında civciv gagası gibi yusyuvarlak bir burna. uzun boylu. pürüzsüz. boğuk bir sesle. ölmek üzere gibi görünüyor. iri yanaklı. yanından geçtiğimde. yan alaylı bir tonda. Büyüleyici hatları artık belirsiz ve karışık değildi. sonra. bu sonuncusu. gelip geçenlerin yolunu tıkamak gibi bir kaygılan olmadan. kimileri. ancak bazı çok genç insanlarda görülen bir çehreye sahip olan bir başkasına. gözleri parlak ve güleç. şekli düzensiz. Kızlardan biri. pelerinli bir diğer kıza (pelerini ona öyle yoksul bir hava veriyor ve zarif fiziğini yalanlıyordu ki akla şöyle bir açıklama geliyordu: bu kızın ailesi öyle soyluydu. cıvıltılı bir kütle halinde. Özelliklerini ayırmış ve aralarında (adlarını bilmediğimden) şöyle bölüştürmüştüm: bazı özellikler yaşlı bankacının üstünden atlayan en büyük kıza aitti. uçuşa geçmeden önce bir araya toplanan bir kuşlar meclisi gibi bir süre durdular. gizli ve yaygaracı bir utangaçlık içeriyormuş gibi geldi bana. düz burunlu kıza. ardından denizin üzerinde. kızlarının. diğerlerinin arasında dikkati çeken esmer tenli. şişkin pembe yanakları ve yeşil gözleri ufuk çizgisinde belirginleşen ufak tefek kıza. "Zavallı ihtiyarcığa üzüldüm. diğerlerinde olmayan hafif bir utangaçlık. mendirek boyunca ağır gezintilerine devam ettiler. alışılmamış. özsaygılarını Balbec ahalisinden ve kendi çocuklarının giyim kuşamından o kadar yukarıda tutuyorlardı ki. başına siyah bir bere geçirmiş bir tanesine.yüzdeki iki yeşil gözde okuduğum hayranlık ve neşe. bisikletini iterken kalçaları öyle aldırışsızca salınıyor. yoğun. fakirlerin bile fazla mütevazı bulacağı bir kıyafetle mendirekte dolaşmasına rahatlıkla izin veriyorlardı).

ortasında ağır bir kortej halinde ilerlediği kalabalıktan farklı bir bütün haline getiriyordu. bisikletini iten iri yanaklı. insanın yapmaması gereken şeylerin bölünmez bir bütün olduğunu ve yaşlılara saygısı olmayan genç kızların.gülüşerek bakışmalarından. dostluk ruhuyla ışıldayan. arkadaşları veya gelip geçenlerle ilgili olarak kâh ilgiyle. ağır ağır ilerledikleri sırada. tek bir atmosfer gibi uyumlu olan bu bağ. benim kimliğimin kesinlikle ne ulaşabileceği. Daha ilk görüşte . Şurası muhakkak ki. yandan.iffetli olmadıklarını anlamıştım. tahminlerimin hiçbirinde kızların iffetli olabileceği ihtimali yer almıyordu. yeterlilikle. seksenlik bir ihtiyarın üstünden atlamaktan daha kışkırtıcı hazlar söz konusu olduğunda. bununla birlikte. esmer kızın yanından geçtiğim sırada. arkadaşının pelerinini temel alarak kurduğum hipotezden vazgeçerek. her zaman birlikte. görünmez bir bağla birleştiriyordu. ne de kendine bir yer bulabileceği erişilmez meçhulden bana yönelen bakışlarla. pürüzsüz yanaklı olanın ısrarlı bakışından . . onları kendi içinde homojen olduğu kadar. durup dururken ahlaki kaygılarla kendilerini tutmayacaklarını biliyordum. Zaten büyükannem aşırı titiz bir incelikle daima üzerime titremiş olduğundan. bu küçük kabilenin hayatını içinde barındıran acımasız dünyadan. kâh küstah bir ilgisizlikle parlayan bakışlarının birbirlerine ilettikleri mesajlar ve ayrıca birbirlerini. gülen bakışlarıyla karşılaştım. bisiklet yarışı müdavimi ve herhalde bisiklet yarışçılarının çok genç metresleri olduklarına kanaat getirdim. bireyselleşmişti artık. birbirinden bağımsız ve ayrı bedenlerini. "sürüden ayrı" gezinecek kadar yakından tanıyor olmanın bilinci.deyiş de vardı). tek bir ılık gölge. Genç kızların her biri belirginleşmiş. bütün bu kızların. Bir an.

gözlerinden yayılan siyah ışın benimle karşılaştığında. o varlığın. orada insanların yaşadığı. bizim tarafımızdan bilinmeyen kara gölgeleridir parlayan . ama başdöndürücüydü aynı zamanda. çünkü o ana kadarki hayatım. bir anda bütün hayatım olmaktan çıkmıştı.Beresi iyice aşağı çekilmiş bu genç kız. katetmeye can attığım ve bu genç kızların hayatından oluşan mesafenin sadece küçük bir . Ama o yansıtıcı yuvarlağın içinde parlayan şeyin. arkadaşlarının söyledikleriyle meşgul olduğu halde. arzularıyla. mikadan halkalar olduğunu düşünseydik. ayrıca döneceği evinin. bende arzu yaratıyordu. bundan. gerçekleşmesinin mümkün olmadığını hissettiğim için sancılı bir arzuydu. kendisinin veya başkalarının onun için yaptığı ileriye yönelik tasarıların da gölgesidir. komşu yıldızlardan birinin özelliklerini teleskop sayesinde görebildiğimiz zaman. ne ifade edebilmiştim acaba ona? Beni hangi evrenin içinden görüyordu? Bunu tahmin etmem. hepsinden önemlisi de. önümde uzanan. beni görmüş müydü? Gördüyse. Gözlerindeki şeye sahip olmadığım sürece. kendisidir. Böyle bir kızın gözlerinin sadece parlak. sadece maddi yapısından kaynaklanmadığını hissederiz. bizi gördükleri ve bu görüntünün onlarda ne gibi düşünceler uyandırmış olabileceği sonuçlarını çıkarmak ne kadar zorsa. tanıdığı insanlar ve yerler hakkında oluşturduğu düşüncelerin. bu genç bisikletçi kıza sahip olamayacağımı biliyordum. hoşlandıkları ve hoşlanmadıklarıyla. onun hayatını öğrenmek ve kendimizle birleştirmek için yanıp tutuşmazdık.benim için İran cennetinin perilerinden daha çekici olan bu küçük perinin beni tarlalarda. ormanlarda pedal çevirerek götüreceği hipodromların çimi. Dolayısıyla bütün hayatı. karanlık ve sürekli iradesiyle. o kadar zordu. yolların kumudur -.

bende doygunluğun ardından . Gözleri ışıldayan bisikletçi kıza o kadar çok bakmıştım ki. Ama belki de bu farklılıklar sayesinde. günün birinde. ihtiyarın üzerinden atlayan merhametsiz kızla. bana mutluluk denen fazladan süreyi. esmer kız. "Üzüldüm zavallı ihtiyarcığa. en çok hoşuma giden kız değildi.bir susuzluk başgöstermişti.) O beni. kana kana. Hiçbir ortak alışkanlığımızın ve hiçbir ortak fikrimizin .bulunmaması da. bu genç kızlardan birinin veya ötekinin arkadaşı olabileceğim. kızıl saçlı genç kızlar. sonuna kadar soğuracak. Ama Gilberte'i bile. Doğrusunu söylemek gerekirse. hoşuna gitmemi zorlaştıracaktı. Tansonville patikasında Gilberte'i gördüğüm günden beri. yabancı bakışları arasıra bana çarpıp fark etmeden duvarın üzerindeki güneş gibi üstümden geçen bu gözlerin.parçasıydı artık. tam da bu sebeple. o ana kadar tek bir damlasını bile tatmadığı için açgözlülükle. bu hayata susamış olan ruhum. benim gözümde erişilmez idealdi. onların. onunla birlikte katedralleri ziyaret etmenin halesiyle çevrili göründüğü için sevmemiş miydim? Aynı şekilde esmer kızın da bana bakmasına sevinemez miydim? (Bu sayede önce onunla ilişki kurmanın daha kolay olacağını umuyordum.kuru bir toprağı yakan susuzluğa benzer ." diyen zalim kızla. o da güldü. Bu arada. onların içtikleri su ayrı gitmeyen arkadaşı olma ayrıcalığına sahipti nasılsa. bu kızların yapısının. esmer olduğu için. içip bitirecekti hepsini. altın tenli. kuşkusuz onlarla ilişkiye girmemi. kendini çoğaltma imkânını sunuyordu. günün birinde . aslında bana Bergotte'la arkadaş olmanın. sırayla hepsiyle tanıştırırdı. davranışlarının bileşiminde benim bildiğim veya sahip olduğum bir tek unsur bile bulunmadığının bilinci sayesinde. herhalde farkına vardı ve en büyük kıza duyamadığım bir şey söyledi.

yani sıfıra indirgemektir. vazgeçmek zorunda kaldığım bu türden ilk mutluluk olmayacaktı. onlar tarafından sevilmemin mümkün olduğunu zannetmiştim. yoldan geçenler gibi. ilahi alayda yer almamın. bir gün onların arasında yer alabileceğim varsayımı. gerçek tadını almamızı. bu genç kızlar beni bu kadar büyülemezdi. olağanüstü parçacıklarının arasına benim varlığım düşüncesinin. bu hazzı tanımamızı. onları kendilerine. Daha önce küçümsemediğimi gördüğümüz randevu evlerinden birinde bana sunulmuş olsalar. ben seyirci olarak. kendilerine onca nüans. onca belirsizlik kazandıran unsurdan kopuk halde. kaçıp giden bir yanı olmasından kaynaklanıyordu. Tanımadığımız. Yani bu genç kızları tanıma mutluluğu gerçekleşemeyecek bir şey miydi? Kuşkusuz. genç kızların mendirek boyunca geliştirdiği teorinin içinde. Yunanlı bakirelerden oluşmuşçasına soylu olan küçük topluluğun bana verdiği haz da. Hazlarımızı hayalgücünden arıtmaksa. görüştüğümüz kadınların kusurlarını eninde sonunda ortaya koydukları hayattan vazgeçmeye zorlayan varlıkların kaçıcılığı. ilk hedefi bizden gizleyecek ikinci bir hedef yaratması ve tensel hazzın yerine bir hayatın içine girme fikrini koyarak.mucizevi bir simya sonucu. şahsıma yönelik en küçük bir dostluğun girmesine izin verebilecekleri. Hedefine ulaşabilme belirsizliğinin uyandırdığı hayalgücünün. sanki bir Attika frizi veya bir geçit alayını temsil eden bir fresk karşısında. bizzat benim. bizi alışılmış hayattan. Balbec'te bile hızla uzaklaşan araba yüzünden temelli ayrılmak zorunda kaldığım sayısız yabancıyı hatırlamam yeterliydi. onu kendi önemiyle sınırlamamızı engellemesi . hayalgücünü hiçbir şeyin durduramadığı bir arayış haline sokar bizi. çözülmez bir çelişki içeriyor gibi geliyordu bana.

kıpırtısızlığa yaklaşıyordu. ele geçirdiğimizde ne yapacağımızı pek bilemediğimiz bir etin parlaklığının. burun kanatlarında bir kusurun. geçip giden sayısız kadının beni daima heyecanlandıran kaçışlarından. onu ele geçirmek için gerekli bin türlü kurnazlığa. yanılarak bu avantajlara sahip olduklarını sandığımız kişiler. sayfiye hayatına özgü toplumsal orantılardaki değişiklikten de yararlanıyorlardı. . İlk kez bir sofrada. Küçük çetenin gezintisi. bir an dursam. tabakta görsek. güzel bir vücut çizgisi. bozuk bir cildin. bir an görünüp kaybolan duru bir ten yeterli olurdu. çirkin bir gülüşün. biçim. yakından baktığımda. bir anafor girmesi gerekir. sahte bir büyüklük kazanarak öne çıkarlar. dingin. ancak bu kaçış burada o kadar ağır bir hareket içindeydi ki. Özellikle bu kadar ağır bir safhada. O gün o genç kızlar da benim gözümde dev bir boyut kazandılar.siz bir vücudun. saydam ve hareketli mavinin akışkanlığında bir şeklin belirsizliğinin zaman zaman yüzeye çıktığı bir anafor. belirgin çehrelerin bana hâlâ güzel görünmesi yüzünden. buna karşılık. benim kazanabileceğim önemi onlara göstermek imkânsız görünüyordu. çeşitli ayrıntıların. Her zamanki çevremizde bizi uzatan. hatta yok olur. büyüten ne kadar avantaj varsa. ben bütün iyi niyetimle harikulade bir omuz. dolambaca değmez gibi görünecek olan balıkla aramıza da. o zamanlar.şarttır. benim hiç şüphesiz hayal etmiş olduğum kadının yüzündeki ve bedenindeki ayrıntıların yerini alacağını düşünemiyordum. artık bir kasırganın alıp götürmediği. Bu genç kızlar. Mme de Villeparisis'nin arabasında giderken sık sık yaptığım gibi. balık avlanan öğleden sonralarda. bayağı bir bakışın. kayboluşlarından bir tanesiydi sadece. hepsi sayfiyede görünmez olur.

diğerlerini sökmeye zaman harcamadan.hatırasını veya hayalini hep içimde taşıdığım tatlı bir bakış ekleyiverirdim. ilk görüşün rasgele sunduğu çizgi ve renk varsayımlarımı doğrulayabilmiş. birbirini izleyen değişik ifadelerde.arzulamadığımız kadınlarda haz . en olumlu koşullar varsayılsa bile. bu kadar paha biçilmez.Swann. sınayabilmiş. Odette'ten önce bunu yapmayı hep reddetmişti . Fakat bu durumda aynı şey mümkün değildi. benzersiz koşullarda. bu kadar bilinmezlikle dolu. tam karşıdan gördüklerim de azdı. değişmez somutluktaki bir şeyin. köylü kadınlar. bir tek heceden yola çıkarak. durup konuşabilmiş olsam bile. her birini bütün açılardan görmemiştim. yazılı olan kelimenin yerine hafızamızın bize sunduğu bambaşka bir kelime koyarız. bizi fazla hızlı okumanın düşürdüğü hatalara düşürürler. Paris'te de. görünüp sonra onu tanıyamadan kaybolması. din okulu öğrencileri arasında hiç bu kadar güzel. düzeltebilmiş. bu kadar gerçekten erişilmez bir varlık görmemiştim. ama yine de hepsini oldukça farklı iki veya üç açıdan görebilmiş. Bu yüzden de. bir an görünüp kaybolan bir insana ilişkin bu tür hızlı çözümlemeler. arzuladığımız güzelliğin en esrarengiz yanını. kesinlikle şunu söyleyebilirdim ki. Kızların yüzlerine iyice bakmıştım. Oyuncular. o güzelliğe hiçbir zaman sahip olamayışımızı telafi etmek için . varlığını koruduğunu görmüştüm. Hayatın bilinmeyen ve mümkün olan mutluluğunun öyle harikulade ve mükemmel bir örneğiydiler ki. hiçbir hataya yer bırakmadan tecrübe edemeyeceğim için neredeyse entelektüel gerekçelerle hayıflanıyordum. Balbec'te de gözümün takıldığı geçip giden kadınlardan hiçbirinin. bu genç kızların kayboluşunun bende yaratacağı üzüntüyü yaratmamıştı. kendileriyle arkadaşlık etme fikri böyle bir sarhoşluğa yol açmamıştı.

ararız ve öteki hazzın ne olduğunu hiç öğrenemeden ölürüz. şu anda gözümün önünde ufuk çizgisini bir çit gibi bölen bu taze çiçekler kadar nadir türleri başka yerde bir arada bulmanın mümkün olmadığını düşündüm. geminin pruvasıyla ilk taç. Combray'de cumartesi günleri öğle yemeğini bir saat erken yediğimiz gibi. Robert'le birlikte Rivebelle'e akşam yemeğine gideceğim için otele döndüm. burada da yaz ortasında günler o kadar uzamıştı ki. bu dinlenmeleri her akşama çıkarmamı emretti. yakma gelince esrarengiz bir yanı kalmayabilirdi. bu güllerin arasında gerçekleşir. kısa bir süre sonra. geminin yolundaki ilk çiçeğe ondan önce varacağından hiç şüphesi olmadan. çıkmadan önce bir saat yatağımda uzanmamı şart koşuyordu. Çünkü nesne. gemi. bir bitkibilimcinin tatminiyle. büyükannem böyle akşamlarda. uçmak için. Ama bu durumda. bir tabiat kanununun zorunluluğunu suçlayabilirdim ancak (eğer bu kanun bu genç kızlar için geçerliyse. Balbec'li doktor.yaprağı arasında incecik mavi bir şerit kalmasını bekleyebilir rahatlıkla. yani arkadan girmem gerekmiyordu. bir serabından başka bir şey olmayabilirdi tabii. geminin gövdesinin çoktan geçmiş olduğu bir çiçeğin taçyaprakları arasında oyalanan tembel bir kelebek. arzunun bir yansıması. aralarında seçeceğim nesneydi. nesnenin kusurluluğunu değil. mavi ufuk çizgisinde bir daldan ötekine o kadar yavaş kayar ki. hepsi için geçerli demekti). Balbec Grand-Hotel'de akşam yemeği servisi hazırlandığı sırada. Zaten otele dönmek için mendirekten ayrılıp lobiden. Aslında bilinmeyen bir haz olmayabilirdi. falezin tepesindeki bir bahçeyi süsleyen bir Pennsylvania gülü fidanı gibiydiler: bir buharlı geminin denizde seyri. güneş akşamüstü . bütün örnekler önüme sunulsa.

çünkü dilden hizmetkârlık . dikkatle. otel kapansın. herkes gidecek yavaş yavaş. değiştiriyordum. sahilin daha sıcak bir yerinde başka bir iş bağlantısı olduğu için hepimiz bir an önce gidelim. dayanılmaz işaretlere hiç benzemiyorlardı artık.kahvaltısı saatindeymişiz gibi hâlâ tepede oluyordu. oradan hemen asansöre yöneliyordum. "işbaşına dönmeden" önce birkaç günü olsun diye söylüyordu. büyük camekânlar. sıradan ama okunan bir yazı gibi anlaşılır bir anlam yüklenmişlerdi. tiksintiden en ufak bir iz taşımayan bir karşılık tebessümü belirdi yüzünde. o ilk gün karşımda gördüğüm şahsiyeti şimdi unutmuştum. asansörcü çocuk. Otele ilk geldiğim akşamki çekingenliği ve hüznü duymadan asansörü çağırdım. Balbec'e geldiğimden beri bu yüzü özenle. Bu yüzün hatları artık tanıdıktı. açık tutuluyordu. çünkü asansörcü çocuk için "işbaşına dönmek". ilk gün yüzünün bana sunduğu o tuhaf. tesisat boruları üzerinde ilerleyen hareketli bir göğüs boşluğuna benzeyen asansörde yan yana yükselirken. kendisi de yeni yerine. hatırlamayı başarsam da. Bu yüzden." diye tekrarlayıp duruyordu. Günler kısalıyor. sessiz durmuyordu artık. İnce bir ahşap çerçevenin içinden geçmek suretiyle kendimi yemek salonunda buluyor. Girişten geçerken müdüre gülümsedim. aslında çirkin ve kaba bir karikatüründen başka bir şey olmadığı önemsiz ve kibar şahsiyetle bağdaştırmam güç olurdu. mendirekle bir hizada. bir doğabilim incelemesine örnek hazırlar gibi. "İşbaşına dönmek" ve "yeni" ifadeleri aslında çelişkili değildi. Beni şaşırtan tek şey "yer" demeye tenezzül etmesiydi. sürmeli. "Bir ay önceki kadar insan yok artık. "işbaşı yapmak" ifadesinin daha yaygın bir kullanımıydı. Bunu doğru olduğundan değil. yavaş yavaş aşılıyor. onu tanımam.

Asansörcü çocuk. galiba sizin işçiniz olan hanımefendiyi diyorum. ilk günkü gayretim ve çekingenliğim çok uzakta kaldığından. Ama genellikle. ara kapılan. büyükannemden söz ettiğim sanıyordum. "işbaşına döneceği" "kadro" da daha güzel bir "tüniği" ve daha iyi "imkânları" olacağını söyledi. cafe garsonlarının bıyık bırakması gibi. kelime hazinesi "patronlar"da her şeye rağmen eşitsizlik kavramından sonra yaşamaya devam ettiğinden. asansörcü çocukla konuşmuyordum artık." Mutlaka yürürlükten kaldırılması gereken eski burjuva dilinde aşçıya işçi denmediği için. bir an şöyle düşünüyordum: "Yanılıyor. içi bir oyuncak gibi oyulmuş olan otelin her katında. arka . "Hanımefendi sizin odadan çıktı biraz önce. sorularımı önceden sezip.rejiminin izlerini silmeyi arzulayan çağdaş proleterlerdendi. "dar gelirli" diye söz ediyor. çünkü genellikle kendi sınıfından acıyarak "işçi". ne işçimiz. Hemen ardından. Beni ilgilendiren tek şey. Yalnız bu tatmin. Gülünç bir çelişki sonucu. asansörcü çocuğa yetmiyordu. büyükannemin otelde olup olmadığıydı. "Hayır. Her defasında aynı tuzağa düşüyor. Şimdi oteli aşağı dan yukarıya kateden kısa yolculukta konuşup cevap alamayan oydu. asansörcü çocuğun söylediklerini hep yanlış anlıyordum. Racine'in "yoksuldan söz ederkenki tekil kullanımım benimsiyordu. "üniforma" ve "maaş" kelimeleri kendisine eskimiş ve yakışıksız geliyordu." Sonra birden işçi kelimesinin." diyordu. koridorlar etrafımızda dallanıp budaklanıyor. azalıyor. hizmetkârlar için bir izzetinefis tatmini olduğunu hatırlıyor ve biraz önce çıkan hanımefendinin (muhtemelen kafeteryaya ziyarete veya Belçikalı hanımın oda hizmetçisini dikiş dikerken seyretmeye giden) Françoise olduğunu anlıyordum. koridorların dibinde ışık yumuşuyor. bizim ne fabrikamız var.

Simonet adının plajda benim kulağıma nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştım birçok kez. sonra da tahayyül vesilesi olur. güneş batışını ve tuvalet pencerelerini haber veriyordu. bu şekilde. Mendirekte bir hanımın. zaman ve bulunduğumuz yer . henüz belirsizdi. bir baygınlık sonrasında da) aklımıza ilk gelen kelime. bir mobilya tüccarının oğlu. bir şafak gibi kararsız ve esrarengiz olan o yaldızlı kehribara dönüştürüyordu. seçtiği küçük bir kabileye yöneldiği zaman. Belli ki herkese tanınmayan bir imtiyazdı bu. kısacası. zarafetin doruğu sayılıp genç bir Galler prensi gibi hüküm sürebilir. (uykudan uyandığımız anda da. diye açıklama yaparcasına kibirli ve kendinden emin bir edayla. üzerine kâh bir pencere pervazının.merdivenlerin basamaklarını inceltiyor. o yenilikle doluydu. ileride bize çok dokunaklı gelecek olan o boşlukla. "La Rochefoucauld'nun oğlunun en yakın arkadaşı". kâh bir kuyu çıkrığının karaltısını düşürdüğü. Aynı anda. "Simonet'lerin kızının bir arkadaşı" olan iltimaslı şahsı daha yakından görme merakı belirmişti.monet'lerin kızının bir arkadaşı." dediğini duymuştum. o sırada. kesintisiz dikkatimiz tarafından. anlamı da. O zamandan beri. Kıyıda köşede kalmış küçük yerlerde. onunla ilişkili olabilecek her şey bir heyecan. Her katta halının üzerine yansıyan bir altın ışıltısı. Arzu. tam seçemediğim şekli de. göreli bir şeydir. Rembrandt'ın. "Si. harfleri içimize her saniye biraz daha derinlemesine nakşedilen bu isim. Biraz önce gördüğüm kızların Balbec'te kalıp kalmadıklarını ve kim olabileceklerini merak ediyordum. Çünkü aristokrasi. sonunda (Simonet'lerin kızı örneğinde bu benim için ancak birkaç yıl sonra gerçekleşecekti) öyle bir öncelik kazanır ki. şu veya bu kişiyi işaret etmesi bakımından. bu bilginin verildiği kişinin yüzünde.

unutuş veya başka görüntülerin rekabeti yüzünden silinmediği takdirde. Simonet ailesiyle nasıl tanışabileceğimi düşünüyordum durmadan. Bir şeyi bilmediğini söylemekten hoşlanmadığı için. eğer onlar halk tabakasından küçük yosmalar idiyseler. Öte yandan. kafasını hafifçe çevirerek fark eden. . beni küçümsememesi için. bana son müşteri listelerini göndermesini rica ettim. eksiksiz kavramamız mümkün değildir. birbirinden son derece farklı kadınların görüntüleri bize her nüfuz ettiğinde. İlk günden itibaren Simonet'nin genç kızlardan birinin soyadı olduğuna kendi kendime nasıl karar verdiğimi bilmiyorum. bir tek o olmuştu. çünkü sabit bakışlarımı iki üç defa. içinde eritmeye girişir. kızların en güzeli olsa gerekti . çünkü bizi küçümseyen birisini. neredeyse "ben" kelimesinden daha önce hatırladığımız kelime haline gelir. kızın kendinden üstün kabul edeceği biri olması lazımdı. sanki bu ismi taşıyan varlık. tam olarak tanımamız. Beni küçümsememesi gerekiyordu.zaten metresim olabilecek olan da o gibi geliyordu bana. o varlığı düşünmediğimiz süredir. sona eren kısa fasıla. zor olmasa gerekti. Balbec'te kalan Simonet diye birilerini tanıyıp tanımadığım sordum. ruhumuz bu bakımdan fiziksel organizmamızla aynı tür tepki ve faaliyetlerle donatılmıştır. Asansörcü çocuğa.kavramlarından. kulağına yabancı gelmediğini söyledi. her şeyden önce. Simonet'lerin kızı. bu da. bu yabancı görüntüleri bize benzer bir şey haline getirmeden rahat edemeyiz. bünyesine yabancı bir cismin karışmasına tahammülü yoktur ve davetsiz misafiri anında sindirmeye. sanki birkaç anlık bir bilinç kaybından sonra. bizden daha fazla bizdir. bu küçümsemeyi yenmediğimiz sürece. tanışmamı sağlayacak kişinin. Son kata geldiğimizde.

ama donuk camları genellikle kapalı olduğundan. güneş tepede. kat görevlisi. epey uzakta bir tek ev vardı sadece. öteki eliyle ayin eşyası bakıcılarının başlıklarına benzeyen takkesine dokunarak . cüssesini koruyarak ona zarif bir oyma havası veriyor. körfezin derin kayalık kenarı boyunca. tepenin üzerinde. kiliseler gibi. o zaman. vadiye bakıyordu. pencere denize değil. Odama döndüm. ancak hava kapalıysa ortalık kararmış olurdu. bir elinde bir tomar anahtarla. . tirşe camda yuvarlak dalgalar kabarır.beni selamlayarak geldi ve pencerenin iki kanadını. Nihayet önümde uzanan "manzara" ya ibadetimi yerine getirmek üzere kısa bir süre durdum. Gaile'nin cam işlerinde bir kar tabakasını simgeleyen o sabit. Pisanello'nun resmettiği bir tüyün inceliğiyle çizilmiş. taşlı. Mevsim ilerledikçe pencerede bulduğum tablo da değişiyordu. müritlerin hayran bakışlarına nadiren sunulan. İlk başlarda. sütlü beyaz mineyle dondurulmuş üçgenler serpiştirirdi. ama perspektif ve akşam ışığı. cereyandan korkmakla birlikte dipteki pencereyi açmıştı. kadife bir mücevher kutusu içinde sunuyordu. ama odama yöneleceğime koridorda ilerledim. penceremin demir pervazları arasına bir vitrayın kurşunlan arasına oturtulmuş gibi yerleşmiş olan deniz. kutsal eşya sandığını kapatırcasına kapatarak minik anıtla altın yadigârı hayran bakışlarımdan gizledi. manzarayı gözden saklardı. mineli minyatür tapmaklar.ama akşam ayazı yüzünden başından çıkarmadan . Ama benim tapınma anım fazla bile sürmüştü. o saatte. kutsal eşya sandığı olarak kullanılan. kıpırtısız bir köpükle taçlandırılmış. otelin arkasındaki tepenin ötesine uzanıyordu görüntü. kat görevlisi.Asansörden çıktım. tepenin yamacına.

ben odama çıktığımda güneş batmış oluyordu. sert. şekli bozulmuş omurganın tepesinden. Bir gece yolcusu gibi uzaklaşan . odama girdiğimde. ama aynı zamanda akik parlaklığı ve yoğunluğunda. Birkaç hafta sonra. denize doğru eğilmiş olurdu. güneşin. Combray'de. birazdan Rivebelle'de ısmarlayacağımız somonların pembesinde bir gökyüzü. Denizin üstünde. artık soğuk ve kefal denen balık gibi mavi olan denizin üzerinde. Denizin üzerinde.Günler kısalmaya başladı sonra. gelip geçici ve şiddetli (mucizevi bir işaretin. ana altarın üstündeki dinî bir tablo gibi. altar panosu üzerine resmettiği. kırmızı bir gökyüzü şeridi.gezintiden dönüp akşam yemeğinden önce mutfağa inmeye hazırlandığım sırada Calvaire Ormanının üstünde gördüğüm gökyüzüne benzeyen. giderek genişleyen katlar halinde. gökyüzünün yarısına kadar yükselmiş olan bu iskeleyi sürükleyip denize devirecekmiş gibi görünürdü. mistik bir görünümün tasvirine benzeyen) şekli tarafından dağlanmış gibi görünen mor gökyüzü. görünür bir ağırlığı olan dumanlar birbirinin üzerine çıkıp yükselmeye çalışırdı. o ana kadar kendilerine destek olmuş tabakaların ağırlık merkezinin dışına taşarak. kıyının çok yakınında. günbatımının. bütün duvarları kaplayan alçak maun kitaplıkların camlarında sergilenen ve benim düşünce aracılığıyla ait oldukları harikulade resme bağladığım değişik bölümleri. eski bir ustanın. akşam yemeğine çıkmak üzere giyinmenin zevkini artırıyordu. is karası. biraz sonraysa. ayrı ayrı kanatları müzelerde yan yana sergilenen ve ancak ziyaretçinin hayalgücünün panodaki yerlerine koyduğu değişik sahneler gibi görünürlerdi. ufuk çizgisinde. en yüksektekiler. bir zamanlar bir cemaat için. et jölesi gibi yoğun ve keskin. geometrik.

yatay. nesnelerin renginin ötesinde bir derinlik bulamazdı. bulunulan yerle ilişkili olmaları şart olmayan resimler zannedebilirdim. geçerken gördüğüm genç kızlarla meşgulken. beyaz ipliğiy le birleştirmese. zaten odamda olduğum sırada bile. bir kuşette yatıyormuşum gibi. hapsolmuş hissetmezdim kendimi. oldukça yakınımda gördüğüm. aydınlık restoranda bana dikilecek olan dişi bakışlara mümkün olduğunca hoş görünmek üzere giydireceğim bedenimin yüzeyinde bulunan aklım. böyle zamanlarda. Rivebelle'deki akşam yemeğini beklemek beni daha da havai bir ruh haline sokar. o rengin altında plajın hüzünlü boşluğunun uzandığını. köpük çizgilerinin kıpırtısız. canlı bir havai fişek gibi havalanmasa. gerçekten derin bir güzellik duygusunu yaşayabilecek kadar sakin ve nesnel olamıyordum artık.bir geminin görüntüsü. sessizce uçan yelyutanlar ve kırlangıçlar. Balbec'e ilk geldiğimde sıkıntıyla hissettiğim huzursuz akşam rüzgârının estiğini unuturdum. Ama çoğunlukla bunlar gerçekten de görüntüydü sadece. Penceremin altında bıkmadan. yükselen fişeklerin arasını uzun. her yanım deniz görüntüleriyle çevrili olurdu. sessiz ama uyumayan kuğular gibi karanlıkta ağır ağır ilerleyerek insanı şaşırtan gemilerin birinde. Bir keresinde. bir Japon baskıları sergisi vardı: ayı hatırlatan kırmızı ve yuvarlak güneşin ince . bir fıs kiye gibi. gözlerimin önündeki peyzajları gerçeğe bağlayan bu doğal ve yerel olgunun büyüleyici mucizesi olmasa. her gün yenilenen. Zaten o anda bulunduğum odada. kafam. trende yaşadığım duyguyu uyandırırdı bende: uykunun ve bir odaya kapanmanın zorunluluklarından kurtulmuş olma duygusunu. onları bulunduğum yerde keyfî olarak seçilip sergilenen. bir saat sonra oradan çıkıp arabaya binecek değil miydim? Kendimi yatağın üzerine atardım. geceleri koyu.

camlar. hafif bir pembe . renk farkını ışık oyunu zannederdim.oymasının yanıbaşında. göle benzeyen sarı bir bulutun üzerinde. bu yüzden de aynı maddedenmiş gibi. Ufka gömülmüş. değişik bir güneş batışı. kimi çağdaş ustaların çok sevdiği. benzer ama ufkun bir başka kısmında yer alan. ışık nedeniyle farklı renkte bulutlar görünür. bunların hepsi. denizin mavisiyle aynı tonda bir gökyüzü şeridi uzanırdı. "İlginç. Bazen deniz neredeyse penceremin tamamını kaplardı." diyordum kendi kendime. aynı odanın içinde. bir "bulut etüdü" sergilerdi adeta. çocukluğumdaki ilk boya takımımdan beri hiç görmediğim tatlı pembe renkteki bir çizgi. sanki. akışkanlaşmış bir geminin. tekdüze bir griye bürünmüş olan göğün ve denizin üzerine. geri kalan kısmı. bu kadar şaşırtıcı çok güneş batışları gördüm daha önce. pencerenin üstünde. sanatçının tasarımı veya uzmanlığı sebebiyle. ama aslında bu kadar zarif. daha çok hoşuma gidiyordu. yatay şeritler halinde birbirine yaslanmış o kadar çok bulutla kaplı olurdu ki. sıkkın ve hoppa bakışıyla. tek bir görüntünün farklı saatlerdeki tekrarını sunarlardı. iki kıyısındaki gemiler sanki gelip çeksinler. iki sosyete ziyareti arasında bir galeriyi gezen bir meraklının veya bir kadının aşağılayıcı. Bense. şimdi sanatın durağanlığı sayesinde. nehir gibi kabarıyor. camlanmış olarak. pastelle boyanmış. Bir başka gün. deniz pencerenin sadece aşağı kısmında resmedilmiş olurdu. göl kıyısındaki ağaçlar gibi siyah kılıçlar yükseliyordu. izlenimci resimlerdeki gibi ufukla tıpatıp aynı renkte olduğu. bir arada görülebiliyordu. bu arada kitaplığın camlarının her birinde. suya indirsinler diye karada bekliyorlardı. eşsiz zarafette. bu yüzden göğü de deniz. teknesi ve incecik telkâri halatları sanki göğün puslu mavisinden kesilmiş gibi göründüğü akşamlar. Bazen de.

Biraz yataktan kalkar. tekrar uzanmadan önce ağır perdeleri kapatırdım. onu da üzmeden izin verirdim. ama genellikle sofrada olduğum saatin. bu alacakaranlık kozasından. geçen sefer Rivebelle'de dikkatimi çeken. Yattığım yerden. seyredilecek bir şey kalmazdı. . inceldiğini görür. sadece vücudumu kurulamaya. sadece birkaç dakikalık bir gece tarafından bölünen kutup günleri gibi daha uzun olduğunu bilirdim. diğerleri aşağıda yemek yerken. tuvaletimi tamamlardım. mucizevi bir başkalaşım sonucu. pencerenin altında uyuyakalmış bir kelebek. tasasız bir hayata tam olarak. sanki bu Whistler tarzı "gri-pembe armoni"nin altına. yatağın üzerinde gerinir. perdelerin üstünde son ışık çizgisinin giderek karardığını. "Vakit geldi. bana baktığını görür gibi olduğum. kanatlarıyla Chelsea'nin en sevilen imzasını kondururdu. Rivebelle restoranının göz kamaştırıcı ışığının çıkmaya hazırlandığını bilirdim. bu boş. üzülmeden." der. iştahımı veya hayalgücümü kamçılayanları seçecektim. ben bu akşamüzeri dinlenmesi sırasında topladığım gücü. özgür. çünkü o günün diğer günlerden farklı. her tür maddi ağırlıktan yoksun anları büyüleyici bulurdum. bu şekilde perdelerin üzerinde ölüp gitmesine. arkadaşımın hemen ısmarladığı alışılmadık yemeklerden.eklenir. kravatımı bağlamaya harcardım. o dünyada tedirginliklerimi Saint-Loup'nun sükûnetine yaslayacak ve doğabilimin bütün türleri ve bütün ülkelerden gelenler arasında. Kendi kendime. kendimi yeni. bir ara sofradan belki de kendisini takip edeceğim umuduyla kalkan bir kadını tekrar görme zevkinin beklentisi yönlendirirdi. smokinimi giymeye. kalkar. bütün bu hareketleri. Sonra pembe de kaybolur. bütün gücümle verebilmek için neşeyle süslenirdim.

Kapı çalındı. daha iyi değerlendirebileyim diye. dedi omzuma dokunarak. . "bu yıl değil ama." Belki büyük bir şahsiyetin bu senli benliliği gururunu okşadığından. genel kurmayla çok sıkı fıkı olan bir bey söyledi. ama onun tarafından hissedildiği için ondan ayrılamayan bütün sevgi. İçimde çocukluğumdan kalma kimi eski hayallerde. karayelde büzüşüp kalmış kara salkımlar halinde. gelecek yıl ortaya çıkacak. Aimé sahneyi canlandırmak üzere müşteriyi taklit ederek." Yıl sonundan önce her şeyi açıklamaya karar veremezler mi diye sordum. Ama Paskalya'ya kadar mutlaka!" Aimé de benim omzuma hafifçe vurarak dedi ki: "Gördüğünüz gibi. doğrusu hafif bir çarpıntıyla okudum." dedi ve 'her şeyi birden istememek gerekil anlamında başını ve işaret parmağını salladı. "Sigarasını bıraktı. mümkün değil. benden mümkün olduğunca farklı bir varlık tarafından sunulurdu bana. yemek salonundan geçerek giremediğim günler geldi: artık dışarısı karanlık olduğundan. bunun için de Simonet soyadından ve antik çağa. camdan kovanın ışıklı ve kaygan yüzeyinden sarkardı.En sonunda. Aimé yanımdan ayrılmadan önce Dreyfus'ün kesinlikle suçlu olduğunu söylemeyi ihmal etmedi. erişemedikleri parıltının cazibesine kapılan yoksullarla melekler sürüsü." dedi. mendirekten içeriye. Müşteri listesinin ilk sayfasında "Simonet ve ailesi" sözlerini. kalbimde var olan. "Bu yıl olmaz Aimé. belki de ben iddianın değerini ve umutlanma gerekçelerimizi tam bir bilinçle. camlar açık olmuyordu. "Her şey açığa çıkacak. aynı onun ha reketlerini gösteriyorum size. Aimé son müşteri listelerini bana kendi eliyle getirmek istemişti. Bir kez daha işte bu varlığı imal ediyor.

Hafifçe hissetse bile. artık arabadan indiğimizde. kadın güzelliğinin yeni bir çeşidini tanımak söz konusu olduğunda . tiyatrocu metresine olan aşkı tarafından uzun vadeli bir felce uğratılmıştı. ama ortalık hâlâ aydınlık olurdu. herhangi birinin bu soyadını taşıyıp taşımadığını bilmiyordum. ancak ben. Rivebelle'e yemeğe gittik. Oysa Saint-Loup'ya benim genç kızlardan söz ederek onda bu merakı uyandırmayı ummam boşunaydı. yaslandığı karanlık duvara pembe damarlar çizen iri gül ağacı. restoranın henüz ışıkları yanmayan bahçesinde günün ısısı aşağı iner. Ne yazık ki Saint-Loup ancak bu şartla iznini uzatabildiğinden. her gün Doncières'e gitmek zorundaydı. Bu yüzden. bana olan dostluğundan da öte.sık sık duyduğum doğabilimci merakına güvenebileceğimi düşünmüştüm. Kısa bir süre sonra. iç yüzeyinde saydam ve karanlık havanın bir buz tabakası gibi yoğunlaştığı bir vazonun dibine otururcasına çökerdi. onikslerin dibinde görülen ağaçlanmaları andırırdı. bastırırdı onu. İlk zamanlar Rivebelle'e vardığımızda güneş az önce batmış. sırf bir manavda güzel bir kasiyer olduğunu duyarak da olsa .Giotto'ya yaraşır bir sportif geçit töreni halinde sahilden geçişlerini gördüğüm genç bedenler arasında hüküm süren ahengin hatırasından yararlanıyordum. askerî mecburiyetlerini kaytarmasını sağlamak için. benim genç kızlarla faal olarak ilgileneceğine dair kendisinden bir söz alamadan. O genç kızlardan hangisinin Mile Simonet olduğunu. hatta çoğunlukla hava .sözü edilen kişiyi hiç görmeden. metresinin sadakatinin kendi sadakatine bağlı olabileceği gibi bir çeşit batıl inanç yüzünden. Çünkü bu merak onda. ama Mile Simonet tarafından sevildiğimi ve Saint-Loup sayesinde kendisini tanımaya çalışacağımı biliyordum.

içimde belki var olan eseri gerçekleştirebilecek güce sahip olmak. umudumu kırmaktaydı. sağlıklı olursam. "güzel bir metnin değerinin kesin ölçütü. ortalık kararmış oluyordu. o metni yazarken alman zevk değildir. Bergotte'un. aslında zihinsel hazları tatmak için yaratılmış olduğumu düşündüğüne dair sözleri. kalın altın ışınlarıyla dağlayarak karanlık ve soğuğu kolayca alt edeceklerini bilir. bir odaya kapanmak anlamına gelmediğini. gideceğimiz restoranın büyük yemek salonunda. bu sesin. Belki de kimi şaheserler esneyerek yazılmıştır. daha Balbec'ten yola çıkarken. Doktorum. ama yokluğu metnin değerini düşürmeyen. ileride yapabileceklerim konusunda beni yeniden umutlandırmakta. sağlık durumum sebebiyle karşılaşabileceğim ciddi tehlikeler konusunda beni uyarmanın daha doğru olacağına karar vermiş. tamamlayıcı bir durumdur sadece. sağanak yağmur altında bizi bekleyen kupa arabasına. zevk. başarılı ve mutlu bir şekilde çalışacağımı söyleyerek endişelerimi yatıştırıyordu. bütün zevkleri bu amaca tabi kılıyor. istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasını önlemek için almam gereken bütün sağlık tedbirlerini tek tek belirtmişti. benim itirazlarıma rağmen. "Belki de. rüzgârın sesini duyunca hüzünlenmezdim. Ama böyle günlerde." Büyükannem. benim gözümde bütün zevklerden çok daha önemliydi. bir süredir. Saint-Loup'nun yanına neşe içinde binerdim. Balbec'e geldiğimden beri kendimi sürekli ve titiz bir . çigan müziği eşliğinde sayısız lambanın. belki genellikle fazladan eklenen. belki biraz açılır diye hayvanların koşulmasını geciktirmişsek. tasarılarımdan vazgeçmek. ama her gün bir eleştiri yazısı ya da romana başlamak üzere masa başına geçtiğimde yaşadığım sıkıntı.yağışlıysa." diyordum kendi kendime.

O andan itibaren.sanki yarın diye bir şey artık hiç olmayacakmış. melodisi askerî. Bir komi manto mu almaya davranır. bilgelik yolunda günlerce sabırla dokuduğumuz ipliği koparıverip bizi içine soktukları farklı dünyada . hayır. bize askerî saygılar ve hak etmediğimiz bu zaferi sunan orkestranın ritminin bedenimize ilettiği neşeyi. Saint-Loup bana sorardı: "Üşümez misiniz? Vermeseniz daha iyi olur belki. ancak dışarı çıktığında hatırlayacağı büyükannemin torunu değil. ölmeme gerekliliği. belki soğuğu hissetmezdim. gerçekleştirilecek yüce amaçlar yokmuş gibi. doğrusu değerli ama kolayca . bu amaçlan korumak için işleyen sağlık tedbirleri mekanizması yok oluverirdi. bize hizmet edecek olan garsonların kardeşiydi. çalışmanın önemi nedir.denetim altında tutuyordum. çingenelerin çaldığı bir savaş marşının notaları eşliğinde salona girer.yeni bir hazzın heyecanıyla. ama hastalanma korkusu." Ben. canlılığı hisseder. zahmetsiz bir şöhret yolu gibi dizilmiş sıra sıra masaların arasından ilerlerdik. "Hayır." diye cevap verir. Balbec'te bir haftada tüketmeyi istemeyeceğim miktarda birayı. ciddi. hatta şampanyayı. hava pek sıcak değil. bilincim sakin ve net olduğunda benim gözümde. Ertesi gün yorgun olmamak için ihtiyacım olan gece uykusundan beni mahrum edecek bir fincan kahveye katiyen dokunmuyordum. sözleri açık saçık şarkılar söyleyen müzikhol züppelerine benzememek için. geçici olarak. buz gibi bir yüz ifadesi ve bezgin bir yürüyüşle neşemizi gizlerdik. istisnai durumların. bu kişi. bu içkilerin lezzeti. başka biri olurdum. kesinlikle bilmezdim. ama sahneye muzaffer bir generalin güvenli edasıyla koşarak çıkıp. Ama Rivebelle'e vardığımız anda . Mantomu verirdim.

kadınların bayıldığı saçma sapan sözler söyletmeye çalışmaktaydı. tepesi harikulade siyah saçlarla süslenmiş bir tanesi dikkatimi çekti. ünlü bir yazarı getirtmeyi başarmış. şimdi hatırlayamadığım bir şeyi almak için iki aydır biriktirdiğim iki Louis altınını kemancıya verirdim. bir üst kuşakta hareket ediyorlardı. Bu yıldız masalar arasındaki uyum. ileriye uzanmış açık avuçlarında tuttukları tabakları düşürmeden hedefe ulaştırmak üzere yarışırcasına. dingin bir ahenk içinde yerleşiyordu. buna. her masadaki müşterilerin gözü diğer masalardaydı. kafamın dağınıklığından tadını bile alamadığım birkaç damla da Porto şarabı ekler. bir saatte tüketir. çünkü garsonlar müşteriler gibi oturmayıp ayakta olduklarından. hiç aralıksız ve adeta amaçsız bir şekilde salonun bir ucundan diğerine koşuşuyla.feda edilebilecek bir hazzı temsil ettiği halde. Bu garsonlardan çok uzun boylu. insan türünden çok kimi nadir kuş türlerini hatırlatan yüz rengiyle. sayısız garsonun kesintisiz dönüşlerini engellemiyordu. eski alegorik resimlerde temsil edildikleri şekliyle gezegenleri hatırlatan yuvarlak masalara bakıyordum. anlaşılmaz çırpınmalarıyla dolduran "ara"ları akla getiriyordu. buharda pişmiş patatesler. Restoranı dolduran. Şüphesiz ordövrleri getirmek. süratle seyirtirdi. Masaların arasına dağılmış birkaç garson. yalnız yemek daveti veren zenginin biri. hareketli ruh çağırma masasının marifetleri sayesinde. Bir süre sonra manzara (en azından benim gözümde) daha soylu ve sakin bir düzene girdi. . Pauillac kuzusunun etrafına ilk dizildikleri şekilde. Gerçekten de çikolatalı sufleler devrilmeden. koşunun sarsıntısına rağmen. hedefe ulaşırlardı. Zaten bu yıldızlar arasında karşı koyulmaz bir çekim gücü vardı. Bütün bu başdöndürücü faaliyetler. hayvanat bahçelerinin büyük kuş kafeslerini alev alev renkleriyle.

Kocaman çiçek demetlerinin arkasında oturan. yemeğin aşağı yukarı şu kadara mal olacağını. Herhalde o sırada acil bir işleri olmadığından. ortaçağ ilmine göre tasarlanmış bu gök kubbede zaman zaman meydana gelen felaketleri astrolojik hesaplarla tahmin etmeye çalışan büyücüleri hatırlatıyordu. alışılmış görünümlerinden kurtarıp benzerlikler görmemizi sağlayan bir bölümlemeye tabi tutmadıklarını hissediyordum.şarabı değiştirmek. içilmesi mümkün olmayan şampanyayı bizzat alıp götürmesini söylediğinde gururlanarak teselli bulurlardı. fazla bardak getirmek için koşuyorlardı. Sinirlerimin huzurlu mırıltısını işitiyordum. sonunda başdöndürücü. nesneleri. fazlasını isteyişim. ertesi gün yeni baştan başlayacaklarını düşünüyorlardı. içeceğim kadehlerin getireceği mutluluğu düşündüğümden değil. sonu gelmeyen hesaplarla meşgul iki korkunç kasiyer kadın. bir ayin alayı halinde sepetler içinde ekmek getiren genç komiler kortejinin geçişine karşı da tamamen duyarsız görünüyorlardı. yuvarlak masalar arasındaki sürekli hareketleri. Şu veya bu kişiyle yemek yediklerini. Ama bu özel sebeplere rağmen. düzenli dönüşünün kuralını buluyordu. bu huzuru hissetmeme yetiyordu. kıdemli garsonların her fırsatta indirdiği sillelerden sersemlemiş halde. çünkü onlar için masaların birer gezegen olmadığını. Bütün müşterilere biraz acıyordum. gözlerini hüzünle uzak bir hülyaya diker. Zaten epeyce Porto şarabı içmiştim. ancak bir zamanlar çalıştıkları Balbec otelinin bir müşterisi kendilerini tanıyıp konuştuğunda. kapalı göze hafifçe bastırmanın renk duyumunu yaratması gibi. Çok genç olan bazı komiler. bedenimin veya dikkatimin en küçük kıpırdanışı. içmiş olduğum kadehlerin verdiği . huzur verebilecek dış nesnelerden bağımsız bir huzurla doluydular.

barındırdığı hazzın sırrını sadece imtiyazlı birilerine saklamıyordu. havadaki bir eğlence mekânı gibiydi. sokuluyor. her kadının kendine has oluşu gibi. kaprisli veya utanmaz bir edayla bana yaklaşıyor. zekâ pırıltısından habersizdiler. Alman operetlerinden ve müzikhol şarkılarından düzenlemeler diğerinin üstüne bindirilmiş. dinlediğimiz müzik de . öte yandan. kâh diri çizgilerle kurduğu benzersiz dünyada. bana gönderdiği öpücüğün karşılığını verirken.mutluluğun sonucuydu. bu hazzın her notada uysallıkla durduğunu fark ediyordum. bana yaşattığı kendine özgü haz benim için öyle değerli oluyordu ki. Çünkü müziğin her motifi kendine hastı. Duyduğum hazzı müziğin yönlendirmesine izin veriyor. başkaları tarafından algılanmadığı için. onlar için var olan tek şey. görünmezliğin içinde kâh baygın. sanki bir anda daha çekici. fiziksel zevktir. aynı anda bir araya getiriyordu. ama kadının aksine. bu motifin peşinden gitmek için. onu bana teklif ediyor. daha başdöndürücü. Tabiatta tesadüfen ve nadi ren bulunan kimi maddelerin büyük miktarlarda üretilmesini sağ layan kimya fabrikaları gibi. yöneldiği kişinin değerini . Bu tür bir zevk. göz ucuyla beni süzüyor. hiçbir çıkışı olmayan bir cehennemdir. okşuyordu.hepsi benim için yeni olan valslerden. ailemi terk edebilirdim. Rivebelle restoranı da. gezinti ve yolculuklarda talihin bir yılda karşıma çıkaracağı mutluluk ihtimallerinden daha fazlasını barındıracak sayıdaki kadını. bu ezgilerde bir acımasızlık buluyordum: onlar her türlü nesnel güzellik duygusundan. cehennemlerin en zalimi. Ve bu zevki .sevilen kadının bir başka erkekle tattığı zevki dünyasını dolduran kadının dünyasındaki yegâne şey olarak sundukları kıskanç biçare için. daha güçlü veya daha zengin oluvermiştim. Ama ben ezginin notalarını alçak sesle mırıldanır.

bazısı açılmış camekânlar ve birkaç taş sütundu. birdenbire sıkı fıkı olmuşken buluşacağımız sevimli bir ortam gibiydi. gecenin solgun hayaletlerine benzeyen pavyonların yanında.artırmaz. Restoranın müşterileri sadece kibar fahişeler değildi. tabiatıyla yemek salonunda yer alan akşam yemeği sırasında. hayatımızda ne zaman bir kadın bizi görüp hoşlanmasa. en kibar sosyeteye mensup kişiler de saat beş civarında çaya gelirler. etkileyici. sudan yarı çıkmış. bu yüzden de bahçede. güneşin son ışınlarının delip geçtiği tirşe gürgenler görülürdü. bu nedenle. Çay servisinin yapıldığı koridora benzer. müziğin kendisi. Birkaç saat sonra. aralarında selamlaşırken her hareketlerinde harelenirler. Aşkım artık bana tatsız. ışığa bulanmış. büyük akşam yemeği davetleri verirlerdi. değişken. yemek yenen. dışarısı henüz aydınlık olduğu halde. o anda bu içsel ve öznel mutluluğa. dar. bol bol hava cereyanı dışında. yakaladığı parıltılı balıkları yığdığı havuz veya sepette. ışıklar yakılmış olurdu. sevdiğimle benim. girişten yemek salonuna uzanan camlı galerinin dışarıya bakan kenarını bahçeden ayıran tek şey. neredeyse müşterileri görmeyi imkansızlaştıran bir ışığa yol açardı. lambalarla aydınlatılmış . neredeyse dayanılmaz hissediyordum. çaylarını içerken. uzun. göz kamaştırıcı. bir balıkçının. dar boğazı dolduran ikişer ikişer dizili masalardaki müşteriler. dolayısıyla bizim hakkımızdaki yargısını katiyen değiştirmeyen mutluluğa sahip olup olmadığımızdan habersizdir. ani. loş ışığın aydınlattığı. bu müziğin dokunaklı güzelliğine. kesintili güneş patlamalarına. gülünebilecek bir şey gibi görünmüyordu. buna rağmen kendimi daha güçlü. oynak parıltılarla harelenen balıklara benzerlerdi. cazibesine sahipti. aksine. Bu da.

gülümseyerek başını eğdi. bu uzun koridorun ışıklan yakılmaz. dev bir akvaryumun içindeki bitkilere benzerlerdi. devam etmekte olan yemek daveti. bir süreliğine kendi topluluklarından ayrılırlar. davetliler yemek sırasında bütün vakitlerini komşu masadaki davetlilere bakmak. eğilmiş ağaçlarla birlikte koridor.X'i bulmam lazım. Sonra koridor boşalırdı. bir gecelik ev sahiplerinin etrafında dönmelerine sebep olan çekme gücü azalırdı.doğaüstü ışıklı. onların yerini. Durmadan. solgun ve yeşil. şapkamı çıkararak selamladım. dışarıda. ancak kahvelerini içmek üzere çay servisinin yapıldığı koridora geçerken. kendi masalarının etrafında kopmadan bir arada tutulurlardı. karanlık bir bahçede bir yol gibi görünürdü. Sonra sofradan kalkılırdı. tanımadığım bir topluluğun ortasında. bu geçiş sırasında.salondan bakıldığında. oyalanan bir yemek davetlisinin karaltısı seçilirdi. dostlarını selamlamak üzere uğrayıp. çiçeklerinin birkaçını değiş tokuş etmiş iki ayrı çiçek demetine benzerlerdi. birimlerinden birini veya birkaçını geride bırakırdı. bu selamın çok yukarısında. hareketin kendisinden yayılan birkaç melodik kelime yükseldi . Bir an. Prenses beni tanıdı. bu gece onun davetlisiyim. güzel Lüksemburg Prensesi'nin oturmakta olduğunu gördüm. ağaçlı. "Gidip M. rakip davetin çekme gücüne kapılmış olan bu birimler. parıltılı ve ıslak bir ağın içindeymişler his sini vermez . tanımak. yaldızlı koridor boyunca çay içen hanımlar gibi." diyerek ayrılan beyler veya hanımlar alırdı. Bazen. Çoğunlukla yemekten sonra bile hava henüz tamamen kararmamış olduğundan. camekânın öbür yanında sıra sıra dizili. kim olduklarını öğrenmekle geçirmelerine rağmen. gürgenler camekânın ardında akşamüzeri mavimsi. Bir gece/ dışarı çıkmak üzere koridordan geçerken. çoğu kez.

kendim. Ancak bir arabanın geçebileceği genişlikteki bu zifirî karanlık patikalarda aksi yönden gelen bir arabayla çarpışma ihtimali.bana hitaben. çalışkan olma alışkanlığının sağlaması gibi. çünkü . tehlike fikrini ve korkusunu mantığıma iletmek için gerekli küçücük çabayı göstermeme yetmezdi. başkasının yardımı olmadan karşılamak zorunda kalacağım dakikaları kısaltmak isterdim. geleceği korumamıza yardım eden de. onları savunmaya daha muktedir veya daha kararlı kılmazdı. sinirlerimi aşırı derecede gererek o dakikalara bir özellik. arabacıya hızlı gitmesini tembih ederdim. yakındaki bir sahil Casino'sunda bitirmeye karar verip beni tek başıma bir arabaya bindirerek onlarla gittiğinde. bir tür manevi hareket kaybına uğradığım yetmezmiş gibi. Çünkü tıpkı bir eseri yaratmamızı. falezin sık sık kayan toprağı. alkol. geçmişin ciddi düşünceleridir! Benimse. ama bu beni.yüz seksen derecelik bir dönüş yaparak. geceyi beklenmedik bir biçimde rastladığımız bir arkadaş topluluğuyla birlikte. algıladığım yegâne şey. şimdiki anın neşesi değil. kapıldığım edilgenlik çarkından çıkmak suretiyle . mantık yürütmeyi ve kendine hâkimiyeti fırlatıp attığım. daha Rivebelle'e vardığımda. ünlü olma isteğinin değil de. sakatlığımızın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olan koltuk değneklerini. ses ise öyle usulca uzadı. öyle müzikal geldi ki bana. sanki ağaçların kararmış dallarının arasında bir bülbül ötmeye başlamış gibiydi. hassasiyetimin gerektirdiği ve Rivebelle'e varışımdan beri başkalarının karşıladığı ihtiyaçları . Ama kelimeler o kadar belirsizdi. Saint-Loup. denize dimdik inen yamacın yola yakınlığı. sözlü bir selam haline getirmek için. bir büyü kazandırır. sadece selamı tamamlamak. bütün bunlar. herhalde uzunca bir iyi akşamlardı bu: durmam için değil.

yakında yayınlanacak olan kitap. . bu dakikaları hayatimin geri kalanına bin kat tercih etmeme sebep olarak onları tecrit ederdi. Aynı şekilde. o duyuma yaslanıp ölmeye razı olurdum. kıpırdamadan. her gün gereksiz yere bir deniz yolculuğunun. Öyle ki.coşkunluğum. henüz kırılgan beyinlerine bağlıyken. Aslına bakılacak olursa. tamamen yan masadaki kadının kokusuyla. o andan ötesini görmezdim. büyükannem. geleceğimiz adını verdiğimiz gölgesi. o anın duyumuna yapışık. geçici olarak tutulan geçmişimin. hiç direnmeden. çalman valsin kıvrımlarıyla bütünleştiğimden. bu hayatı hiç tereddütsüz bir kaza ihtimalinin kucağına teslim ederdim. diğer insanların bütün hayatına yayılmış olan ihmalciliği bir gecede yoğunlaştırmaktan ibaretti. hayatımın amacı artık bu geçmişin hayallerinin gerçekleşmesi olmaktan çıkıp o andaki mutluluk olduğundan. kahramanlar gibi. garsonların nezaketiyle. Rivebelle restoranında. sigara dumanıyla uyuşmuş. yazacağım kitaplar. gözümde daha değerli olması gerektiği anda. aslında sadece görünüşte kalan bir çelişki sonucu. tam o anda. hayatımın mutlu bir hayat olabileceğini hissettiğim ve bu yüzden de. biri beni öldürmek niyetiyle gelse. tam olağanüstü bir hazzı yaşadığım. onun boyutlarıyla sınırlı olduğumdan ve ondan ayrılmamaktan başka bir amacım olmadığından. o ana kadar bende uyandırdığı kaygılardan kurtulmuş olduğumdan. bir uçak veya otomobil gezintisinin tehlikelerini göze alıyorlardı. netice itibarıyla yaptığım. gerçekliği olmayan bir uzaklıkta kaldığından. önüme düşmezdi. ölümleriyle yıkıntıya uğratacakları kişi evde onları beklerken. sarhoşlar gibi şimdiki zamana hapsolurdum. orada kaldığımız gecelerde. diğer insanlar. gelecekteki hayatım. tek yaşama nedenleri.

olağanüstü kuvveti. iş. ama yer değiştirmiştir. çünkü sarhoşluk birkaç saatliğine. kuvvetli rüzgârın. saf fenomenizmi gerçekleştirir. Şunu da belirtmem gerekir ki. eğer gerçek bir aşkımız varsa. en önemli ve ciddi şeylerin düştüğü anlamsızlık. bir gün öncekiyle aynı olan bu ertesi gün matematiği. coşkunluğumun şiddeti karşısında. Aslında. ertesi gün eski yoğunluklarına kavuşacaklardır. denizin üstünde durmasına izin vermediği bir köpük yumağı ağırlığındaydı ancak. her şey artık salt görüntüdür ve ancak bizim en yüce benliğimize bağlı olarak vardır. Onlarla tanışma girişimi artık bana kolay ama ilgisiz bir şey gibi gelirdi. sabun köpüğü gibi üfleyiverdiğimiz kişiler. Aynı aşkı buluruz yine karşımızda. bu duygunun boyutlarını değiştirdiğini açıkça hissederiz ve ona artık aynı gözle bakamayız. böyle bir durumda varlığını sürdüremeyeceği söylenemez. en küçük değişimlerinin ve hatta sadece sürekliliğinin yarattığı mutluluk sayesinde. o saatlerde bile . Ama tıpkı yeni bir ortamda olduğu gibi tanımadığımız baskıların. zevkler.geçmiş çabalarının meyvesini ve kovanının umudunu koruma kaygısı kalmamış bir arı gibi katledilmeye razı olurdum. geri kalan her şey. Bütün önemini kaybeden. şimdiki anın kendisine bahşettiği ve o anla ilgili olmayan şeylere aldırmadığımız için bize yeten duyumla tatmin bulur. Ne yazık ki değerleri böyle değiştiren katsayı. aile. problemleriyle daima kıyasıya boğuşacağımız bu matematik. Balbec'in genç kızları. o andaki duyumumdu. onları ancak bu sarhoşluk saatlerinde değiştirir. çünkü o sırada benim için önemli olan tek şey. sonunda Mile Simonet ve arkadaşlarını da içine alırdı. Daha da vahim olanı. öznel idealizmi. o iç güce bağımlı olarak var olabilirdi. artık bizi ezmez. bütün anlamını yitiren çalışmaların başına dönmeye çabalanacaktır.

onun bizden hoşlanması . yalnız biz bunun bilincine varmayız. Sonra bir başkası. o anda duyduğu hoşnutsuzluğu. kendi iç gözümüzde değişmişizdir. Sarışın. ardından bir üçüncü ve nihayet parlak tenli bir esmer. oysa hiç de kolaylaşmamıştır. kimileri de bir âşık bulmaya gelmiş kadınların neredeyse istisnasız hepsini. Söz konusu kadının böyle bir laubaliliğe kalkışmamız durumunda. Rivebelle'de bulunan ve nasıl ki yansılar aynanın bir parçasıysa. biz ertesi gün. komiye yüz frank verdiğimiz için duyarız. onun yerini aldı. çoğu tesadüfen orada bulunan. (ya kendisinin ya bir arkadaşının) en az bir gecelik bir beraberliğinden hatırlardı. çünkü sadece kendi gözümüzde.şimdi bize sonsuz kolaylıkta görünür.bizi yönetir. Biri . ama tanımazlıktan gelirlerdi. Bana yabancı bu kadınların hemen hepsini Saint-Loup tanıyordu. hoşnutsuzluğun sebebi aynıdır. tek başına. yalnız bizde gecikmiştir: sarhoşluk yoksunluğudur bu sebep. varlığı gözümde giderek silinen Mile Simonet'den bin kat daha çekici görünen kadınların hiçbirini tanımıyordum. sayfiyeye kimileri âşıklarıyla buluşmaya. selamlamazdı kadınları. Yakınımızda iffetli veya düşmanlık sergileyen bir kadın varsa. O sıradaki metresiyle tanışmadan önce sınırlı eğlence hayatı içinde o kadar çok yer almıştı ki. Bir erkekle birlikteyseler. kır çiçekleriyle süslenmiş hasır şapkasının altından bir an hülyalı gözlerle bana baktı ve gözüme çok hoş göründü. tiyatrocu metresi haricindeki bütün kadınlara karşı herkesçe bilinen kayıtsızlığı çekiciliğini iyice artırdığından. hüzünlü bir genç kız. kadınlarsa. başkalarına baktıklarından daha çok Saint-Loup'ya bakar. o gecelerde Rivebelle'e akşam yemeğine gelen. onlar da sarhoşluğumun bir parçası olduklarından. bir gün önce son derece güç olan şey .

Amerikalılar gibi bıyıklı. her kadında farklı olan kendine has yanından . her birinin çehresi. dağılmış saçların arasında baygın . Kör olmuş herhalde. gülüyor. ben gidemeyecek olsam bile randevulaşmayı kabul etmelerini isterdim. iç çamaşırları da pistir! Bir işçi parçasına versen burun kıvırır. içi boş. insan böyle bir erkek için kendini ateşe atar. bu kadınların çehreleri benim için namuslu bildiğim kadınların çehrelerinden çok daha zengindi. İçtikleri su ayrı gitmezdi. bu kadar özetlenmiş haliyle bile. Şu gözlere bak. Ne yakışıklı çocuk! Ben bayılıyorum! Çok da şık! Bazı kadınlarda ne şans var ama! Her bakımdan hoş bir adam. kalınlığı olmayan tek bir parçadan oluşmuş gibi görünmüyorlardı bana. Beni ona sormak lazım!" Kadınlarla Saint-Loup arasında sessiz bir mutabakatla yüklü bir bakış yakalardım. Buna rağmen. Kuşkusuz. çok iyi bilirdi beni. O sıralar âlemden âleme koşardı! Ama artık öyle değil. arzumuzu onaylayan. Büyük aşk. onlarınki gibi düz. Aksi takdirde. dur. tanıdı beni. Dur.bir peçenin ardında gizlenir gibi . Kadının kayık gibi ayaklan var. ah. yüzünde görmedikçe hayal edemediğimiz bu özelliği. Beni bu kadınlarla tanıştırmasını. kıpırtısız yüz hatlarının kendisi için saydam olan kayıtsızlığının veya herhangi birine verilen türden bir selamın sıradanlığının ardında. her kadının. Yosmasını hâlâ seviyormuş.yoksun kalacaktı.diğerine fısıldardı: "Genç Saint-Loup bu. hafızası sayesinde. Ben Orléans Prensi'yle birlikteyken yakından tanımıştım kendisini. sadece bize yönelen. onlardan bir randevu isteyebilmeyi. Ah! Ne şanslı kadın! Ne buluyor o kadında. o herhalde kendisini tanımazlıktan gelen. Saint-Loup için durum çok farklıydı. tatmin edileceğini vaat eden bakışta ortaya çıkar. belleğimde sonsuza dek. anlamıyorum. kadını hiç aldatmıyor.

Robert'in başı. aynen atalarından almış olması gerektiğini fark ediyordum. bu şekilde. sinirsel eğilimlerin sonucuydu. ertesi gün bize çok ilgisiz gelecek çeşitli insanlara kendimizden çok fazla şey veririz. feodal mimari kendini gösteriyordu. ama kullanılmayan mazgalları hâlâ duran. kalıcı bir hükmün değil. Balbec'e dönerken. İnce cildinin. nakarat söyler gibi. Elbette bu sözler. yanımda bin frank olsa ve o saatte açık kuyumcu bulunsa. hayatı boyunca izleyeceği bilinmez yollarda ona eşlik etmeyeceğini hissediyordum. neredeyse farkında bile olmadan. hatırlıyordu. . kendilerinde bulamayacağım bir değer yüklüyordum onlara. her saniye. bu kadınlardan herhangi birine benliğimin en ufak bir parçasının nüfuz etmediğini. burçları antik kuleleri hatırlatıyordu. adeta çok farklı düzlemlerdeymiş gibi birbirini izlediğinde.bir ağız ve yarı kapalı gözler. güzel madalyalar olmuş olsalardı bile. izleyicilerin ço ğunluğu hatırına namuslu bir örtüyle kapattığı sessiz bir tablo görüyor. ona iyice baktıkça. üçgen yüzünün hassas bir aydından ziyade yaman bir okçuya yakışan enerjik kemik yapısını. "Ne hoş kadın!" diye tekrarlardım kendi kendime. Ama açıldıklarını bilmek bile bana yetiyordu. Hayatımızın saatleri. benim için kapalıydı bu yüzler. sağlam yapısının ardından. Otururken yerinde zor duran. ilk kez gördüğüm o kadına bir yüzük alırdım. Hiç şüphesiz benim için durum bunun tam tersiydi. içerisi kütüphane olarak düzenlenmiş. içlerinde aşk hatıraları gizlenen madalyonlar değil. Robert'in beni tanıştırmış olduğu kadınlardan biri hakkında. Şunu da söylemek gerekir ki. Ama bir gün önce söylediklerimizden de sorumlu hissederiz kendimizi ve sözümüzü tutmak isteriz. adeta ressamların. bir savaşçı gibi hareket etme hırsını bir sosyete erkeğinin tebessümü ardına gizleyen Robert'e gelince.

sabahın yaklaştığını hissederdim. artık düşman olmayan odamdaki yatağıma kavuşmak beni sevindirirdi. tabiatın en ilkel âlemlerine gerileyişin (rüyada sık sık hayvan gördüğümüz söylenir. kendisinden sonra gelen tarafından silinir. ama orada bizim de çoğunlukla hayvan olduğumuz. . artık içimde sükûnet. ruhların göçünün. ilk geldiğim gün içinde asla dinlenemeyeceğimi sandığım yatakta şimdi yorgun uzuvlarım bir dayanak arıyordu. aksine hayatın görüntüsü şüphelidir ve her an unutuş tarafından yok edilir. O sıkıntı içindeyken. ruh çağırmanın. bilmediğimizi zannettiğimiz. sihirli fenerlerde cam değiştiğinde değişen görüntüler gibi). her gerçeklik. çılgınlığın düşlerinin. ayrıca yok oluşun ve dirilişin büyük sırrının açıklandığı o ağır uykuya gömülürdüm. Oysa uykuya dalsam. Kavuşmam için uzun süre uyumam gerekliydi. geç saatte döndüğümden. sırayla oyluklarım. sanki yorgunluğum bir heykeltıraş gibi insan vücudunun tam kalıbını almak isterdi. bedenden sıyrılışın. oysa hemen her gece bize açılan bütün bu sırların. Rivebelle'deki yemeğin zahmetli hazmı sebebiyle son derece değişken biçimde aydınlanması sonucu. birbiri ardına. bana onlara bir daha kavuşamayacakmışım gibi gelirdi. şilteyi örten çarşafa sımsıkı yapışmaya çalışırdı. geçmiş yılların ve kayıp duyguların canlanmasının. iki saat sonra senfoni konseriyle uyanacaktım mutlaka. kalçalarım. omuzlarım. bizim için gençliğe dönüşün. Sonra birden uyuyakalır.Böyle gecelerde. Buna rağmen uyuyamaz. sağlık olmazdı. nesnelere bilginin ışığını yansıtan akıldan yoksun olduğumuz unutulur. Geçmişimin karanlık bölgelerinin. biraz önce rüyamda sohbet ettiğim Legrandin'le karşılaşmaktan daha büyük bir mutluluk tasavvur edemeyen bir insan olur çıkardım.

kabahatim. geçmişim hakkında. toparlanan gücümün aralıklı tartımlarıyla ölçerdi. ağırlık merkezim kalmaz. fark etmeden işlediğim bir kusur yüzünden sopa yiyen. araya konan dekorun aşırı yakınlığı sebebiyle. yeni bir dekor. zihinsel hiçlik için de aynı şey geçerlidir. birkaç saat . çizilmiş bir kadranın üzerinde değil. yoğunluğum. Porto şarabını fazla kaçırmaktı. zamanı. kaynağı şarap olsun. kısa süreli kesintilerdi bunlar. Vakit öğleyi geçmiş olurdu. kendim hakkında hiçbir şey bilmezdim bu rolde. çeşitli cezalar çeken bir karakter olurdum. yastığa gömülmemle kesintiye uğrardı. doğu masalları tarzında olurdu. uzun bir uyku sayesinde senfoni konserini işitmemiş olduğumu fark ederdim. Benim o sırada rol aldığım oyun. zaten saate bakmadan önce de öğleyi geçtiğinden şüphe duymazdım. sahnenin ön kenarına yerleştirilen. nekahet olsun. ama uykuyu da. ağırlığı kalmamış bir varlık olur. Birden uyanır. emin olmak için saate bakmak üzere yaptığım ilk hamleler ba şarısızlıkla sonuçlanır. (oturabilmek için yatmış olmak gerektiği gibi susmak için de uyumuş olmak gerektiğinden) kıpırdayıp konuşmaktan kendimi alamaz. kendi hayatımı benden tamamen gizlerdi. Denizin bir zamanlar hayati ortamımız olduğu ve gücümüzü toparlamak için kanımızı yine denize daldırmamız gerektiği doğruysa. arkada tablolar değiştirilirken önünde oyuncuların perde arası danslar ve şarkılar sunduğu dekorlar gibi. vücudumun dev bir saat gibi beynimden bedenimin geri kalanına kerte kerte aktardığı güç. Bir gece önce içi boşalmış. kasvetli koşumu aya kadar sürdürebileceğimi zannederdim. dizlerimin üzerine kadar yükselen bir yığın halinde birikirdi. Uyurken gözlerim saati görmemiş olsa da vücudum hesaplamayı bilir. yayından fırlamış ok gibi. unutuş.Sonra. diğer sarhoşlukları da izleyen.

iki veya üç kez daha başım yastığıma düşerdi. ona Legrandin ailesiyle ilgili yüzlerce soru sordum. zamanın dışına çıkmış gibi oluruz. bütün gece boyunca akıntıya karşı mücadele etmek zorunda kalmıştım. Bağlanacağı rıhtımı gördüğü halde dalgaların arasında savrulan kayıkçı gibi saate bakmayı. kalkmayı düşünürdüm. Bir gün kırılıp düşüncelerimin temelli kaçıp . uyandığımda hissettiğim dinlenmişlik ve devasa bir gecenin geride kaldığı duygusuna bakılırsa. bu süre zarfında harcanmadan art arda dizilen güçler. Sonunda açıkça görürdüm: "Öğleden sonra iki!" Zili çalar. şimdi de onlarla yan yana değildim. ama hemen ardından tekrar uykuya dalardım. ne var ki. ancak yarım dakika sürmüş demekti bu. içime girmişlerdi. Büyükannem odamın kapısını açtı. bu son uyku müthiş uzun olmalıydı.boyunca. kum saatinin yıkılan tepeleri kadar dakik bir biçimde ölçerler. bir mesafeden ibaret değildi. çünkü bir gece önce beni onlardan ayıran. uzun bir uykusuzluğa son vermek kadar zordur. böyle bir uykuya son vermek. karaya çıkmak zordu. beni huzur ve unutuşla dolduran bu son uyku. saatin topu. benim zili çalmam üzerine Françoise'ın gelişi olurdu. Oysa uyanmama sebep. kimi uyuşturucu ilaçların uyuttuğu doğrudur. kendi nicelikleriyle zamanı. Huzuruma ve sağlığıma kavuştuğumu söylesem yetersiz olur. uzun bir uykudan uyanmak oldukça güçtür. ama vücudum sürekli uykuya gömülürdü. ama uzun süre uyumak daha da kuvvetli bir uyuşturucudur. Her şey sürmeye o kadar eğilimlidir ki. bana öteki uykumdan daha uzun olması gerekirmiş gibi gelen. ayağa kalkıp saate ulaşarak onun zamanıyla bitkin bacaklarımda birikmiş malzemenin zenginliğinin işaret ettiği zamanı karşılaştırıncaya kadar.

Kendisini görmek. biz farkında olmasak da. hareket sırasında bastırılmış tırmanıcı bir kuvvet sayesinde.gitmesine yol açacak olan boş kafamın belirli ve hâlâ biraz ağrıyan noktalarında düşüncelerim bir kez daha yerlerini almışlar. sürekli görmek çok zor olurdu. sinir krizi tufanından. bacaklarımın. uyanmış olmakla birlikte. fabldaki mimar gibi şarkı söylemem yeterliydi sanki. birleşmeye hazır hissediyordum. Uyuyamamaktan. namuslu bir genç kız olduğunu düşünüyordu. Felsefede sık sık özgür eylemden ve zorunlu eylemden söz edilir. neşeyle yorgunluğumun tadına varıyordum. Rivebelle'deki garsonlardan birinin gelip ondan bir mesaj iletmesini bekliyordum. Saint-Loup kendisini tanımıyordu. Önümde yeni bir hayat açılıyordu. hüzünlü genç kızı hatırladım. yirmi dört saat sonra fark . Gece boyunca daha birçok kadın hoş görünmüştü gözüme. yorgun olduğum için hiç hareket etmeden. felaketinden bir kere daha kurtulmuştum. o kızdan başka bir şey düşünemiyordum. o güne dek maalesef yararlanamadıkları varlıklarına kavuşmuşlardı. Bir önceki gece. dinlenme ihtiyacı içindeyken beni tehdit eden onca şeyden korkmuyordum artık. Beni fark ettiği kanısındaydım. Birden Rivebelle'de gördüğüm. yukarıya çıkartan. şimdi kemikleri önümde bir araya toplanmış. daha önce dikkatin dağılmasından kaynaklanan bastırıcı güç yüzünden diğer hatıralarla aynı düzeydeyken. yorgunluk. zihnimiz dinlendiğinde. Ama ben her şeyi yapmaya hazırdım. onları ayağa kaldırmak için. bir an bana bakan sarışın. kollarımın kemiklerini kırmıştı sanki. bir hatırayı bu şekilde. Belki de bu zorunlu eylemlerden en fazla boyun eğdiğimiz. şimdiyse hatıramın derinliklerinden bir tek o yükseliyordu yukarıya.

Arasıra kızlardan biri yanındakini düşürür. İleride bir . titreyen tek bir salkım haline gelirdi. belirsiz. insanın tamamen değiştiği yaşı yeni geçmiş. Bana bir bilgi veremediler. bir çadırın etrafında halka olup oturmuş halde görülen. aşkta belirli bir kişinin hayalinin. Daha sonra bir fotoğraf. özel hayatlarının tek dışavurumu gibi görünen bir gülme kriziyle sarsılır. o zaman aynı anda hepsi birden. Belki aynı zamanda eylemlerin en özgürüdür. kişiliğin henüz çehrelere damgasını vurmamış olduğu. çok kısa sürede kaybedilir. daha birkaç yıl önce kumun üzerinde. diğerlerini dışlayarak tekrar tekrar canlanmasına yardımcı olan zihinsel saplantıdan yoksundur. ama yine de geçmiş oldukları bu yaşta onları gören herhangi biri. çünkü alışkanlık denen şeyden. ilk gelişme evresindeydiler. Şimdi. tek tek poliplerden ziyade polip kolonisi tarafından oluşturulduğu ilkel organizmalar gibi. diğerlerinden farklı bir büyüsü olduğu için onu ortaya fırlatan eylemdir. Hemen her yıl Balbec'e gelen otel müşterilerinden birçoğunu bu konuda sorguya çektim. O gün. O sırada küçücük olan bu çocuklar. Bireyin kendi başına var olmadığı. topluluğun görüntüsü değil. muzip bir çehre. netlik kazanmamış olan şey. biçimsiz ve sevimli. pırıltılı. diğerlerinden daha parlak bir çift göz. topluluğun kendisiydi. birbirlerine yapışırlardı.etsek de. bunun sebebini bana açıkladı. bir gün önce ilk gördüğümde olduğu gibi. sarı saçlar. karışır. Şüphesiz. o bulanık ve çarpılmış çehreler silinir. denizin önünde güzel genç kızlar kortejinin geçişini gördüğüm günün ertesi günüydü. uzak denemeyecek o yıllarda. çocuksu küçük kızlar topluluğunu tanıyabilir miydi? Bu beyaz ve bulanık takımyıldızdan ancak seçilebilen. sisli nebülözün içinde erir giderdi.

hedeflerine dikiliydi. ayrıca tanınması gereken başka bir kişiliğin üzerinde egemenlik kurar. o kişiliğin güzel çehresi. Benim onları mendirekte gördüğüm günden çok farklı. fotoğrafta görülen cılız. bu özellikler son derece belirsiz bir ölçüt oluşturmaktaydı. ancak bir tanesinin. ama kahkahaları artık çocukluğun kesikli. bir zamanlar. plajda. neredeyse otomatik kahkahaları değildi. böylece yeniden oluşturulmuş bu şekiller. Vivonne'da golyan balığı sürülerinin bir dağılıp bir toplanması gibi. soluk mercanın bugün bireyselleşmiş ve ayrılmış parçalarını eski gülüşlerinin ve fotoğrafın yaptığı gibi birbirine karıştırmak için. eskiden bu kafalara her dakika dalış yaptırırdı.gün bana verecekleri. aralarında ortak. adeta kolektif olan özellik o zamandan beri çok baskın olduğu için. bir gün önce fark etmiş olduğum gibi. kendilerini kahkahalara bırakıyorlardı. uzun bir boy ve kıvırcık saçların bir arada bulunması yüzünden. buruşuk yüz olma ihtimalini kazanır. bu durumda şüpheden kurtulmak. Bu genç kızların her birinin fiziksel özellikleri. ama tek tek tanıyabilmek için mantık yürütmek. gözleri. şimdi yüzleri kendilerine hâkimdi. bir yandan da çok yakın olan o günlerden bu yana. öte yandan. benim bir gün önceki ilk görüşümün kararsızlığı ve titrekliği gerekiyordu. . gelip geçenleri bakmaya zorlayan şaşırtıcı bir leke oluşturdukları fotoğrafta hissedilir. daha sonraki dişi kortejle aynı sayıda üyeden oluşur. daha o zaman. kısa zamanda öyle bir mesafe katetmişti ki. hâlâ sakladığım eski bir fotoğraftaki çocuk grubu. bazen en yakın arkadaşları. diğerlerinden farklı bir giyim eşyasının kendisine ait olduğunu hatırlamasıyla mümkündü. çocukluktaki ihtilaçlı gevşeme. gençlikte mümkün bütün değişimleri hesaba katmak gerekir. fotoğrafta kimin kim olduğunu karıştırırdı.

çünkü hayatımızı düzenlemeye yönelik bir girişim. ama hülyalı bakışları ısrarla boşluğa dikili bir adam görmüştük. O zaman tesadüfü güzel buluruz. düzgün hatlı. Ama bazen de. çok adaleli. oysa tesadüf olmasa. gözlerimiz belki tanımaz bile onları. kaderimizde yazılı olduğunu zannederiz. aynı hayaller. tesadüf onları ısrarla karşımıza çıkarır (küstah küçük çete için de geçerli olacaktı bu). Bu tür restoranlarda. bu . birçok başkaları gibi daha baştan. hatlarını çıkarması da mümkün değildir. gelip geçen güzel genç kızların birçoğunu tekrar göreceğime söz verirdim kendi kendime. zaten yeni genç kızlar geçmiştir gözümüzün önünden. parklarda ve trenlerde olduğu gibi.Hiç şüphesiz. Saint-Loup öğleden sonraları Balbec'te pek az kaldığından onlarla ilgilenemiyor ve benim hatırıma. Bu kızlar genellikle bir daha ortaya çıkmazlar. beni sık sık Rivebelle'e götürmeye devam ediyordu. bu hayallere sahip olacağımızın. kolayca unutulurdu. kaçınılmaz ve bazen de . bir çaba sezeriz kendisinde. zaten onların varlığım hızla unutan hafızanın. Rivebelle restoranında iki üç kere. Bir gece. daha sonra. Saint-Loup'yla ben. admı sık sık işittiğimiz bir bakan veya dükten başkası olmadığını öğrendiğimizde. zannettiğimiz gibi zararsız bir adamcağız değil. herkes salonu terk etmeye başladığı sırada gelip bir masaya oturan uzun boylu. kendileriyle tanışma gayretine giremiyordu. Genç kızları plajda bir daha görememiştim.hatırlamayacağımız umudunu doğuran kesintilerden sonra . Akşamları daha serbestti. şaşar kalırız. diğerleri gibi bir daha görünmemek üzere. sıradan bir görünüme bürünmüş kimi insanlar bulunur ki. tesadüfen isimlerini sorup. Bir süre sonra Saint-Loup'nun tatili sona erdi. kır sakallı.zalim kılar. tesadüf bizim için hayallere sadakati kolay.

O anda ikimizin de aklından. henüz . vakitsiz bir kesinliğin doğmasına yol açar. "Nasıl olur! Ünlü ressam Elstir'i tanımıyor musunuz?" dedi. Ama heyecanın sessiz duramadığı bir yaşa takılıp kalmış ve tanınmamanın dayanılmaz geldiği bir hayatta kendimizden geçmiş olduğumuzdan. bir ürperiş gibi.karanlık. gecikmiş adamın kim olduğunu restoran sahibine sorduğumuzda." dedim Saint-Loup'ya. bizi üzmezdi. telaffuz etmişti. tek başına. mektubu ünlü sanatçıya götürme görevini üstlendi. Swann bir kere yanımda bu ismi. ancak. Ama restoranın ilk müşterilerinden biriydi. Hiç şüphe yok ki. "Swann'ın arkadaşı. bir sanatçılar kolonisini getirirdi oraya (zaten yemeğin açık havada. Rivebelle'e yakın bir evde yaşadığı karısının seyahatte olmasıydı). yeteneğinin bizde yarattığı coşkunluğu hiç tahmin etmediği düşüncesi geçti. sonra da. çok değerli bir sanatçı. Ektirin de o sırada Rivebelle'de bulunmasının sebebi. sanatına tutkun iki hayranı. aziz dostu Swann'ın iki arkadaşı olduğunu açıklayan ve saygılarımızı sunmak üzere kendisinden izin isteyen bir mektup yazıp imzaladık. tamamen unuttuğum bir vesileyle. Ektirin büyük bir sanatçı. Elstir o dönemde pek de restoran sahibinin iddia ettiği ve zaten hemen birkaç yıl içinde olacağı kadar ünlü değildi belki. orası henüz bir çiftlikken. birlikte. bir hatıranın eksikliği. hayranlığımızdan ve Swann'ı tanıdığımızdan habersiz olması. tıpkı bir yazıda cümlenin bir öğesinin eksikliği gibi bazen belirsizliğe değil. Elstir’e birkaç adım ötesinde oturan iki kişinin. ünlü bir kişi olduğu. Bir garson. basit bir çardağın altında yendiği çiftlik şık bir mekân haline gelir gelmez bütün koloni başka yere göçmüştü. bizi diğer restoran müşterileriyle bir tutup. sayfiyede olmasak. Ama büyük bir yetenek. çok meşhur.

" diye tekrarlayıp durmuştu şaşkınlıkla. Elstir'in kendisine verdiği küçük "denizde gün doğumu" resmi. şimdi onun tarafından fark edilmeden gitmeyi (daha önce bundan ne kadar korktuysak o kadar çok) istiyorduk. Olsa olsa kof bir hayranlık. Elstir'in hiçbir eserini görmemiştik. kendi kendine. hatta bekleyişle sıklaşan nefeslerimizle. turistlerin hayranlığının boşuna olmadığını düşünmüştü. "O haç bu. gitmek üzere kalktı. Elstir’in sürdüğü hayata ilişkin. bizim zannettiğimiz gibi hayranlık değildi. bu hareketimizle kendisini kızdırdığımızdan o kadar emindik ki. çiftliğin sahibi de. cebine koyduğunu gördük. samimiyetinden şüphelenilmesine tahammül edemeyeceğimiz. bir servet değerindeydi belki de. yemeğine devam etti. kaçınılmaz biçimde kimi hayranlık vakalarına yol açar. içeriği olmayan bir hayranlığın sinirsel çerçevesi. "Dört parçası da burada! Adam o kadar uğraşıyor tabii!" Kimbilir. Elstir'in çalışırken rahatsız edilmekten hoşlanmadığını. Elstir'e yurtdışından gelen mektupların sayısından. eşyalarını istedi. bilgiye susamış sorularından. Elstir'in. bu hayranlığı fark etmişti. Bunun üzerine. tanımadığımız bir eser değil. Aslında bize en önemli gibi gelmesi gereken şeyi bir an bile düşünmüyorduk: Elstir'le ilgili. Rivebelle'in girişine çakılı tahta haçı tanıyınca. duygumuzun kaynağı. bu büyük adam için tehlikeli veya kahramanca herhangi bir şey yapma isteğimizle kanıtlayabileceğimiz coşkumuz. ay ışığı olan gecelerde kalkıp küçük bir modeli çıplak poz vermek üzere deniz kenarına götürdüğünü de fark etmiş ve Elstil'in bir tablosunda. içi boş "büyük bir sanatçı" kavramı olabilirdi ancak. . mektubumuzu okuduğunu.tanınmamışken bile. bunca çabanın boşa gitmediğini. birden fazla İngiliz kadın müşterinin.

Onu tanımadığını düşünmeye başlamıştım. Ama tahammül edilebilecek bir çevre bulunmadığı için. kendisine benim sanattan hoşlandığımı düşündüren birkaç sözüm sayesinde elde ettim (insan hayatında yarar gözetmeyen duyguların yeri zannettiğimizden büyüktür çünkü). belki Elstir kendisiyle samimi olsa Swann'ın tavsiyesinin koparamayacağı bu daveti. Elstir masamıza oturup birkaç kelime konuştuğu sırada. Saint-Loup hoşa gitmeye çalışıyordu.duygusal çatışıydı. bu tür duyguları yaşama kapasitesi azalırken. kendini vermeyi seviyordu. biz daha çocuktuk. ne kadar sevimli olursa olsun. O sırada kapıldığım harikulade korkuyu birkaç yıl sonra hissetmem mümkün olmayacaktı. büyük bir soylunun nezaketi. ailesininse bencillik ve gurur diye adlandırdığı bir inziva içinde. yüksek sosyetenin poz ve terbiyesizlik. kendi nezaketi karşısında bir küçük burjuvanın kibarlığı gibi kalıyordu. Sahip olduğu her şeyi. Saint-Loup'ya yapmadığı. Bununla birlikte. aniden dönüp bize doğru geldi. resmî otoritelerin kötü niyet. Bu arada Elstir kapıya varmak üzereydi ki. kendisini Balbec'teki atölyesinde ziyaret etmemi söyledi bana. hiçbirinde cevap vermedi. bü kavramları ortadan kaldırır. bir yandan da toplumsal alışkanlıklar. kendisine Swann'dan birkaç kere söz ettiysem de. vahşice yaşamaktaydı. komşuların delilik. bir rol ve yapmacık havası taşır. eserlerini ve çok daha az önemsediği diğer her şeyini. . Bana gösterdiği inceliğin yanında Saint-Loup'nun nezaketi. Elstir ise vermeyi. çünkü bir yandan yaşla birlikte böyle garip durumlar yaratma. kendisini anlamış olan birine seve seve verirdi. yani yetişkin insanda bulunmayan kimi organlar kadar salt çocukluğa ait bir şeydi. Büyük bir sanatçının inceliği kar şısında. fikirlerini.

Canapville falezlerine doğru gitmiş. adeta onlara bir geri dönüştü bu. bir sanatçının veya bir kahramanın vazgeçişi de olsa. otoriter tavırlı bir kadının önünden . Ne var ki Elstir birkaç kişi için üretmek istemiş olsa da. toplumdan uzakta yaşamış ve topluma karşı ilgisizleşmişti. üretirken kendisi için. başlangıcından itibaren mutlak olmayabilir. tek kaygımız. yalnızlık pratiği yalnızlık sevgisini doğurmuştu. büyükannemle birlikte mendireğin en ucuna. Bunu izleyen iki veya üç gün içerisinde Elstifin atölyesine gitmeye kararlıydım. onlarda daha değerli bir izlenim uyandırdığını düşünmüştü memnuniyetle. elinde golf sopalarıyla.Şüphesiz ilk zamanlar. bağlı olduğumuz küçük şeylerle bağdaşamayacağını bildiğimiz için korktuğumuz. istemeye istemeye ahırına sokulan bir hayvan gibi başını önüne eğmiş. kendilerini kimi zevklerimizle ne ölçüde bağdaştırabileceğimizi bilmektir. tanıdığımız andan itibaren bu zevkler zevk olmaktan çıkar. kendisini görmeden sevecekler. Elstir bizimle sohbetini fazla uzatmadı. ama sonra. Bunları tanımadan önce. bizi onlardan mahrum etmekten ziyade koparan bütün önemli şeyler gibi. belki benim bir gün karşısına daha sevimli bir halde çıkabilmek için Gilberte'ten vazgeçişim gibi. sahile dik inen küçük sokaklardan birinin köşesinde. başkalarına olan sevgisiydi. bir keşişin. bir hastanın vazgeçişi de olsa. Belki o sırada yalnız yaşamasının sebebi ilgisizlik değil. yalnız olmakla birlikte. başlangıçta. o da eseriyle belirli kişileri hedefliyordu. geri dönerken. ondan söz edeceklerdi. vazgeçiş. takdir edecekler. çünkü vazgeçmeye karar veren eski ruhumuzdur ve henüz üzerimizdeki tepkileri ortaya çıkarmamışken karar veririz. ama bu gecenin ertesi günü. değerini bilmemiş veya kendisini incitmiş kişilere eserleri aracılığıyla uzaktan hitap ettiğini.

buysa pembe tenli. Balbec'te yüzü her şeye rağmen bu kadar benzer. Mile Simonet diye farzettiğim golf sopalı kız kafamı meşgul etmeye başladı tekrar. hatta daha sonra çeteyi oluşturan bütün genç kızları tanıdığımda bile. Ayrıca öteki kız solgun. Daha önceki günlerde özellikle en büyük kızı düşündüğüm halde. iri yanaklı. aralarından herhangi birinin . küçük çeteyle sahilde karşılaştığımda. Hogarth'm Jeffreys portresine benziyordu. çiğneme tütünü artığıyla. kibirli bir genç kız gibi görünmüştü bana. ama bana ötekinden daha da güzel görünüyordu.en çok benzeyeninin.gerçekten o akşam sahilin ucunda. Bununla birlikte. ama yine de biraz farklıydı. benzer bir bisikleti iterek sürdüğü ve elinde aynı ren geyiği derisinden eldivenler bulunduğu için. . kıpırtısız çehresinde güleç gözleri olan üyesine benziyordu. kıyafetinde de aynı özellikleri bir araya getirmiş ikinci bir genç kız bulunması dü şük bir olasılıktı. siyah bir çengelle uzamıştı. geçit alayında dikkatimi çeken kızdan hiç farklı değildi. teni. o akşamüzerinden itibaren.yürüyen bir genç kızla karşılaştık. bisikletli kızın dahi . sokağın köşesinde gördüğüm kız olduğundan asla kesinlikle emin olamadım. Önünde yürüyen kız. küçük çetenin. kanatları daha geniş ve etliydi. Bana doğru hızlı bir bakış fırlattı. zaptedilmiş bir çocuk gibi görünüyordu. o akşam gördüğüm kız. bunu izleyen günlerde. siyah bir berenin altında. O sırada evine dönmekte olan kızın da siyah bir beresi vardı. en sevdiği içecek çaydan ziyade cinmiş gibi kırmızıydı ve kırlaşmış ama sık bıyığı. aradaki farkın benim konumumdan ve koşullardan kaynaklanabileceği sonucuna vardım. burnunun çizgisi daha düz. muhtemelen kendisinin veya arkadaşlarından birinin İngiliz mürebbiyesi olan kadın.

ortak bir hayatın canlandırdığı bambaşka bir dünya haline getirmeye devam ediyordu. benimle arasında saydam ve gök mavisi bir boşluk. sonra tekrar bulunmuş ilk resmidir. aralarından birinin arkadaşı olursam. odamdaki genç kıza bakıp. uzaklaşmaya cesaret edemiyordum. onları. kabalık olarak değerlendiriyordu. yeşil gözlü kızdı. Aslında belirli bir günde görmeyi en çok istediğim kız hangisi olursa olsun. o güne kadar bavulumun dibinde duran takımlarımı birden . hafızamdaki bu küçücük resim. beresinin altında parlayan gözleriyle hatırlarım. Elstir'le görüşmemi anlattığım. Ama ben küçük çeteden başka bir şey düşünemiyor ve genç kızların hangi saatte mendirekten geçeceklerinden emin olamadığımdan. "İşte o!" diyebilmek için geçmişe yansıttığım resimdir. sağlığın. durmuşken. diğer kızların ortasında sık sık durur. şehvetin. kâh diğerine yönelmekle birlikte . fondaki denizin üzerine çizilmiş gibidir. henüz gidip onu ziyaret etmemiş olmamı saçma buluyor. kovalanmış. Onu şimdi bile o haliyle.Yürürlerken. bir yüzün arzulanmış. zihinsel olmayanın ve neşenin hüküm sürdüğü.ilk gün bulanık bakışımın yapmış olduğu gibi . onun dostluğundan sağlayabileceğim zihinsel kazanca sevinen büyükannem.onları birleştirmeye. Büyükannem şıklığıma da şaşırıyordu. sonraları sık sık. gençleştirici bir toplumun içine sızabilirdim (gelişmiş bir paganın veya araştırıcı bir Hıristiyan'ın barbarların arasına sızması gibi). acımasızlığın. ona karşı çok saygılı görünen arkadaşlarını da durmaya zorlardı. sardunya tenli. arzularım kâh birine. Ama belki de tanımayı en çok istediğim kız. aradan geçen zaman vardır. bilinçsizliğin. sonra unutulmuş. muhtemelen teşkil etme iddiasında oldukları. o olmadan da diğerleri beni heyecanlandırmaya yetiyordu.

O zaman bu günler aylak olmakla birlikte. Ama hiç değilse bu satıcı kızcağızlarla konuşmak mümkündür her şeyden önce. bir portrenin karşısındaymışız gibi. bir kadın yüzünde renklerin bir çiçekteki kadar saf bir biçimde sergilenmesinin tadına varacağımız andır. iş günleri gibi uyanık günlerdir. Oysa küçük çetenin kızları konusunda benim için durum hiç de böyle değildi. hatta Paris'e mektup yazmış. yakın gelecekteki bir âna yönelir. Alışkanlıklarını bilmediğimden. yokluklarının sebebinden habersiz olduğum için. çörek veya çiçek satan bir kızın. bir yandan da. evet. bir yandan bir kurabiye. bu da. konuşabildiğimiz için. sadece iki günde bir mi veya belirli havalarda mı göründüklerini. cumartesiydi de ondan. kendilerini göremediğim kimi günler. zihnimize canlı renklerle çizilmiş yüzünün. kendilerini nerede ve hangi saatlerde bulabileceğimizi öğrenebiliriz. Her gün başka bir takım giyiyordum. hafifçe yükselirler. mıknatısla çekilir. Şimdiden onlarla arkadaş hayal ediyordum kendimi ve hayalimde soruyordum: "Falanca gün yoktunuz?" "Ah. deniz kabukları. bunun belirli bir düzeni olup olmadığını. Balbec gibi bir sayfiye yerinde günlük hayata eklenen en büyüleyici şeylerden biri. hayatlarını baştan yaratmak. her şeyden önemlisi de. o an. plajda geçirdiğimiz o aylak ve aydınlık günlerin her birinde. yeni şapkalar ve yeni kravatlar ısmarlamıştım. güzel bir kızın. sabahtan itibaren günün amacı olmasıdır. sadece görsel algının bize sunduğu özelliklerin haricindeki özellikleri hayalgücümüzle oluşturmak. büyüsünü abartmak zorunluluğundan bizi kurtarır. . gül veya sarmal bir deniz kabuğu alırken.hatırlamıştım. yoksa asla görünmedikleri sabit günler mi olduğunu anlamaya çalışıyordum. cumartesileri hiç gelmeyiz.

Tanımadığımız bu dünyaların görünürde düzensiz hareketlerini ancak defalarca sabırla. belki Paris'e döneceklerdi. aşkın . çünkü aslında hiçbir şey bilmiyordum. hazin cumartesi günleri kendimi harap etmenin nafile olduğunu. denizin yükseldiği saati. plajı bir uçtan diğerine katetsem de. tesadüflerle aldanmadığımızdan.. bu takımyıldızların dönüşünü yasaların belirlediğini varsayabildiğim ölçüde uğurlu bir gün olarak hesapladığım bir gün. bir imkânsızlık ihtimali gereklidir (belki de bu yüzden. belki de tamamen bağımsızdı. Onları bir önceki hafta aynı gün görmediğimi hatırlayıp gelmeyeceklerini. o telafi edilmezlik duygusunun. ama huzursuzca gözledikten sonradır ki.çünkü." Keşke mesele o kadar basit olsaydı. Ama belki bu uğursuz gün haftada bir tekrarlanmıyordu. Bu. belki Amerika'ya gideceklerdi. o iç daralmalarının ortaya dökülmesi için. Tam o sırada karşıma çıkarlardı. Buna karşılık. kendilerini sevmeye başlamam için yeterli bir sebepti. Ama aşkı hazırlayan o hüznün. gelmezlerdi. antikacı dükkânına girsem de. İnsan bir kişiden hoşlanabilir. Bir de kendilerini o gün görüp görmeye ceğime dair bu ilk belirsizliğe çok daha ciddi bir başkası eklenirdi: bir daha görüp göremeyeceğim şüphesi. Belirli hava şartlarından belki etkileniyordu. Belki mutlaka cumartesiye denk gelmiyordu. konser saatini. bu tutkulu astronominin zalim tecrübeler karşılığında ele geçirilmiş kesin yasalarını saptayabiliriz. özlediğim küçük çeteyi göremeyeceğimi bilseydim keşke. bir kişiden ziyade. tahminlerimizin boşa çıkmayacağından emin olarak. pastane camekânının önünde otursam.. güneş batışını. bir ekler yermiş gibi yapsam. denize girme saatini. tutkunun kaygıyla kucaklamaya çalıştığı hedef. geceyi beklesem de. plajda kalmanın anlamı olmadığını düşünürdüm.

genellikle öfke izlerdi. hepsi aynı özel türe ait olduğundan. Belki de bunlar.kendisidir). bir umut yaratan tek şeydi. O esnada bu . sanki karşımda hareketli ve şeytani bir sanrının içinde. alışkanlık yoluyla sonraki aşklara eklenir ve hayatımızın birbirini izleyen dönemleri boyunca. hatırlama. sadece beynimde sürekli bekleyip duran rüyanın bir parçasını görmüş gibi olurdum. bununla birlikte onlarla karşılaşma ihtimali. sonraki günler yemeğe geç gitmeye. Onlarla karşılaşabileceğimi umduğum saatlerde plaja gitmek için olmadık bahaneler buluyordum. bilmeden fesatlık eden büyükanneme kızıyordum. Hepsini sevdiğimden. her türlü engeli yıkma gücünü bana veren. aşkın değişik yönlerine genel bir nitelik kazandırır. ya başka bir saatte gezintiye çıkarlarsa kaçırmayayım diye tatlıdan epey önce sofradan kalkıyor.sem. aşkın kopmaz parçasıdırlar. düşman olmakla birlikte tutkuyla arzulanan. bir saniye önce var olmayan. kızlardan herhangi birini tesadüfen görecek olsam. bana uygun gelen saatten sonra beni yanında tuttuğunda. en azından benim aşklarımda hep tekrarlanan (büyük şehir hayatında. aralarından herhangi bir tanesini sevmiyordum. günlerimin tek güzel unsuruydu. atölye çıkışında göremeyince korktuğumuz işçi kızlar söz konusu olduğunda aslında ortaya çıkması da mümkün olan) etkiler harekete geçmişti bile. telkin. belki geçerler diye sürekli mendirekte beklemeye başladım. yemek salonunda oturduğum kısa süre boyunca camekânların ardındaki mavilikten gözlerimi ayırmıyordum. belki ilk aşka özgü olan her şey. Sandalyemi ters çevirip ufkumu genişletmeye çalışıyordum. bu umutları. Birbirini izleyen aşklarda. onları görememiş. Bir keresinde öğle yemeği yediğimiz sırada kendilerini görünce. izin günlerini bilmediğimiz.

en şahsi. zihnim hoş bir şekilde onlara takılı kalıyordu. sıradan bir genç kızın bizde yarattığı duygular sayesinde benliğimizin en özel. Her kadına âşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey. Sonunda büyükanneme boyun eğmek zorunda kaldım. eski Kimmer krallığında. onları düşündüğüm zaman. bunu sağlayamaz. bulmayı umduğum. bana anında hoş görünürdü. Onların bulunacağı bir şehre gitsem. O gün hava çok sıcak olduğundan. mavi dalgalanmalarıydılar. Ama bilmeden de olsa. Balbec'in en yeni caddelerinden birinde oturması. bir ruh halimizi ona yansıtmaktır.genç kızlar büyükannemi gölgede bırakmaktaydı. denizin önündeki bir geçit töreninin profiliydiler. canımı iyice sıkıyordu. ruh halinin derinliğidir. en uzak. üstün bir şahsiyetin sohbetinin ve hatta eserlerini hayranlıkla seyretmenin bize verdiği zevk. en temel yanlan bilinç düzeyine çıkabilir. Artık golf ve tenisle çok yakından ilgilendiğim ve en büyük sanatçılardan biri kabul ettiği bir ressamın çalışmasını seyretme. biraz dar görüşlü oluşundan kaynaklanıyormuş gibi geliyordu bana. Başka bir şey düşündüğümü veya hiçbir şey düşünmediğimi zannettiğim anlarda. mecburen sahil yolundan geçen tramvaya bindim. dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil. Bir zamanlar ChampsElysees'de sezinler gibi olup daha sonra iyice fark ettiğim bir şey vardı. Bir kişiye duyulan ve diğer her şeyi dışlayan aşk. onların bulunacağı yere gitmek için yapılacak bir yolculuk. benim için onlar (daha da bilinçsiz biçimde) denizin inişli çıkışlı. Ektirin mendirekten epeyce uzakta. konuşmasını dinleme fırsatını kaçırdığım için büyükannemin beni kınaması. deniz olurdu. belki de Kral Mark'ın vatanında veya Broceliande Ormanı'nın bulunduğu . daima başka bir şeye duyulan aşktır.

Paris banliyösünde herhangi bir burjuva bahçesinde bulunabilecek çimenliğin küçültülmüşü olan . o güne kadar gerçeğin genel görünümünden ayırmadığım sayısız şekille ilgili. Elstir'in villası belki de aralarında en şatafatlı biçimde çirkin olanıydı. etrafımdaki bütün çalışmalardan. denizin leylak rengi köpüğünü Öfkeyle kuma çarpan bir dalgasını. ayna vazifesi gören cam kürelerin. Yine aynı şekilde bakmamaya çalışarak.çimenliğin. . dirseğini dayamış. Balbec'te kendisine çok büyük bir atölye sağlayan tek villa olduğu için. buna rağmen. çok mutluydum. ceket de kimseyi giydiremiyordu ama var olmaya devam ediyorlardı. beyaz pamuklu giysiler içindeki bir delikanlıyı seçip ayıklamıştı. gerçi özlerinden yoksundular. gördüğümüz şeylerin hepsini içeren kargaşadan. her yanı kaplayan çeşitli dikdörtgen tuvaller üzerine resmederek. o. mert bahçıvan heykelciğinin. haz dolu bir kavrayışa ulaşabileceğimi hissediyordum. bir geminin güvertesinde. begonya tarhlarının ve altında demir bir masayla şezlongların bulunduğu küçük çardağın önünden geçtim. Elstir'in atölyesi bir bakıma dünyanın yeniden yaratıldığı bir laboratuvar gibi geldi bana. Delikanlının ceketi ve patlayan dalga. sanatçı. bu villayı kiralamıştı. önümde uzanan yapıların ucuz lüksüne bakmamaya zorluyordum kendimi. dalga artık ıslatamıyor. Ama şehir çirkinliğiyle damgalanmış bütün bu çevreden sonra atölyeye girdiğimde süpürgeliklerin kahverengi silmelerine dikkat etmedim artık. şiirsel. bahçeden . ayn bir haysiyet kazanmışlardı. elindeki fırçayla batmakta olan güneşin şeklini tamamlıyordu. Ben içeri girdiğimde.yerde olduğumu düşünebilmek için.

dikdörtgen pencere. Ama bunlara bakarak. karanlıktı. Japon etkisinin görüldüğü tarzdı. tıpkı iri. bahçenin dar bir kenarına ve onun ardındaki caddeye bakıyordu. daima bir kavrama cevap verir. atölyedeki resimler burada. ben bu alacakaranlıkta dolanıyor. sonra bir başkasının önünde duruyordum. şiirde istiare adı verilen şeye benzer bir başkalaşımdan kaynaklandığını ve eğer Tanrı nesneleri adlandırarak yarattıysa. Elstir benim ricam üzerine resme devam ederken. Etrafımdaki resimlerin büyük çoğunluğu. loş. bu yüzden. . bu kavrama ilişkin olmayan her şeyi onlardan ayıklamaya mecbur eder. yani Balbec'te yapılmış deniz manzaralarıydı. küçük. atölye oldukça serin ve gün ışığının duvara parlak ve geçici dekorunu yapıştırdığı bir tek yer haricinde. saf bir billur parçasının yontulmuş. Mme de Guermantes'ın koleksiyonunda her iki üsluptan seçkin örnekler bulunduğu belirtiliyordu. yani Grand-Hötel'in salonundaki masanın üzerinde duran bir İngiliz sanat dergisinde belirtildiği gibi. açık olan tek pencere. bir resmin. birinci ve ikinci dönemlerinin üslubunda çalışılmış eserler değillerdi. resmedilen şeylerin bir tür başkalaşımından. Doğal olarak. saydam ve yoğun bir kütle halindeydi. ama ışığın mıhlandığı kırıklarda ıslak ve parlaktı. her birinin büyüsünün. eserleri arasında görmeyi en çok istediklerim. Elstir'in de adlarını kaldırarak veya değiştirerek yeniden yarattığını fark edebiliyordum. yer yer ayna gibi ışıldayıp sedeflenmesi gibi.Hemen her tarafta storlar kapalıydı. bu kavram gerçek izlenimlerimize yabancıdır ve bizi. perdahlanmış yüzünün. bu iki üslubun biri mitolojik. diğeriyse. Nesnelere ad olan isimler. hanımelleriyle çevrelenmiş. atölyenin büyük bölümünün havası.

doğa güçleri arasındaki sının zihnim çok geçmeden yerine koyardı. kulak tırmalayıcı çığlıkları o sırada içinden ayıklayıp attığım bu sesin. tekerleklerden çıkmadığını bildiği. küçük kasabayı sadece deniz terimleriyle. güçlü bütünlüğü kazandırıyordu. İşte aynı tuvalde zımnen ve usanmadan tekrarlanan bu benzetme. Aynı şekilde. Carquethuit limanı resminde. neredeyse bir isyan işittiğim olurdu. Evler limanın bir bölümünü. Elstir'in kimi hayranlarında resminin yarattığı heyecanın. resme bakanın zihnini bu tür bir istiareye hazırlamış. yani şiirsel olarak gördüğümüz bazı nadir anlar vardır. resme o çokbiçimli. uzun uzun baktığım bir tablosunda. bazı akşamlar Saint-Loup'yla birlikte çıkmaya hazırlanırken. Algımın ortadan kaldırmış olduğu. Elstir. penceremden bakıp güneşin oyununa gelerek denizin daha koyu renkli bir bölümünü uzakta bir kıyı zannettiğim. O sırada yakınında bulunan deniz manzaralarında en çok görülen istiarelerden biri. gürültüsü giderek yaklaşan bir araba olduğunu anlardım. bazen kendileri tarafından açıkça fark edilmeyen kaynağı da buydu. fakat zihnimin.Balbec otelinde bazı sabahlar. Paris'teki odamda bazen bir kavga. Ama doğayı olduğu gibi. denize mi. işte bu anlardan oluşuyordu. Elstir'in sanatı. mesela kulağımın gerçekten işittiği. denizi de şehir terimleriyle anlatmıştı. aralarında her tür sınırın ortadan kaldırılmasıydı. Mesela birkaç gün önce bitirdiği. sonra bu sesi kaynağına bağlardım. kasabanın kurulu olduğu burnun öbür . mavi. bir kalafat yerini veya Balbec yöresinde sık sık rastlanan körfezler halinde karaya dalan denizin kendisini gizliyorsa da. Françoise ışığı kapatan örtüleri çektiğinde. tiz. gökyüzüne mi ait olduğunu bilmeden mutlulukla seyrettiğim olurdu. karayla denizin benzetilip. akışkan bir bölgeyi.

dalgakıran boyunca sıralanmış başka gemiler de bu izlenimi güçlendiriyordu: Öyle sık saflar halinde dizilmişlerdi ki. mesela Criquebec kiliseleri. karada inşa edilmiş şeyler haline getiriyordu. bir güneş ve dalga patlamasının içinden. ait oldukları gemileri şehre ait. Tekneleri denize iten adamlar hem kumun. ta uzakta. kasaba görünmediği için dört bir yanı sularla çevrili gibi duran Criquebec kiliseleri. ıslak kumlar da su misali. halkınsa ikiyaşayışlı . adamlar bir gemiden ötekine çene çalıyor. kayalarda karides toplayan kadınlar. etrafları suyla çevrili olduğundan ve yuvarlak bir set oluşturan kayalıklardan sonra sahili (karaya en yakın iki kenarında) deniz seviyesine indiren çöküntü yüzünden. kumsalın engebelerini izliyordu. çan kulelerini andıran) gemi direkleri yükseliyordu. karanın artık denize ait. üzerine tekneler ve dalgaların sarktığı. aralarındaki dar su şeridini seçmek mümkün olmuyordu.kıyısında. karayla deniz arasında sabit bir sınır. kasabanın ortasında seyredermiş gibi görünüyordu. denizin karaya girdiği. yanardöner bir gökkuşağının çemberi içinde. Sahilin ön planında. mucizevi şekilde ayrılmış suların ortasında. bu yüzden de. bu direkler. damların üzerinde (bacaları. kıyı çizgisi perspektif yüzünden daha da çok parçalanıyor. gerçekdışı ve mistik bir tablo oluşturuyordu. Denizin kendisi bile düzenli bir çizgi boyunca uzanmıyor. ressam. açık ve korunaklı bir mağaradaymış gibi görünüyorlardı. mutlak bir ayrım çizgisi seçmemeye alıştırmayı başarmıştı. tamamlanmak üzere olan tersane inşaatının yarı yarıya kapattığı denizin ortasındaki bir gemi. seyredenleri. Tablonun tamamı. deniz kabuklarını yansıtıyorlardı. bu balıkçı filosundan daha denize ait şeylermiş gibi görünüyorlardı. adeta kaymaktaşı veya köpükten üflenmişçesine sulardan yükseliyor. hem dalgaların üzerinde koşuyorlardı.

Önceki fırtınaya rağmen. bir yerde fırtına yüzünden siyah. kilisenin ve balıktan dönenlerin girdiği. böylece güneşli kırlar. güzel bir sabahtı. yansımalar neredeyse güneş ışınlarının oyunuyla buharlaşan ve perspektiften dolayı üst üste binen deniz kabuklarından daha katı. güneşin ve serinliğin tadını çıkaran kıpırtısız teknelerin güzel dengesinin. yuvarlanırcasına inilen bayırlar aşılıyordu. Daha sonra zihnin aynı doğa gücü haline getirdiği şey. asi yelkenliyi yönetiyordu. Aslında bunlara denizin başka kısımları dememek gerekirdi.olduğu limanlara has bir izlenim uyandırıyor. balığa gidenlerin çıktığı evlerin dingin dikeyliğine karşılık dar bir açıyla yatmış kayıkların eğikliğinden. hâlâ güçlü etkileri tesirsiz hale getirmek için müca dele ettiği hissediliyordu. Denizin sakin kısımlarında. olduğu yere sımsıkı tutunmuştu. bunlardan biriyle suların içinden yükselen kilise veya kasabanın arkasındaki tekneler arasındaki fark kadar büyüktü. neşe içinde açılmaktaydı. denizin çalkantılı olduğu dalgakıran girişinde. suyun üzerinde. gemicilerin gayretinden. başka bir yerdeyse güneş. denizin bu kısımları o kadar sakindi ki. denizin gücü her yerde patlak veriyordu. evler tarafından o kadar tuzağa . kayalıkların yakınında. gölgelikler. daha gerçektiler. külüstür bir araba gibi sallanan bir tekneyle. neşeli ama dikkatli bir gemici dizgin çeker gibi dümen tutuyor. Bir gezgin grubu. Çünkü bu kısımlar arasındaki fark. herkes bir tarafta fazla ağırlık yapıp devrilmemek için. sis ve köpükten o kadar beyaz. antreponun. biraz ötede gökyüzüyle tıpatıp aynı renkte ve parlaklıkta. o kadar karaya ait. o kadar yoğun. adeta asi ve süratli bir hayvana binmişçesine ve sıçrayışlarıyla yere düşmemek için bütün ustalıklarını kullanırcasına sertçe ve sarsıntıyla ilerledikleri hissediliyordu.

genellikle tanıdık bir şeyin değişik bir görünümü için kullanılır. bunun da. özgünlüğünü biraz kaybeder.düşürülmüştü ki. ancak şunu da kabul etmek gerekir ki. Elstir'in nesneleri bildiği şekilleriyle değil. bunları bir sanayi bir kere yaygınlaştırdı mı. yaygın deyişle "harikulade" manzara ve şehir fotoğraflarıyla tanıştık. başkalarının çabalarının kendisine ne yardım edebileceği. Meraklıların bu örnekte bu sıfatla neyi kastettiklerini açıklamak gerekirse. kendi adına. üzerinde bir geminin. bu platonun yüksek ve inişli çıkışlı arazisinde sendeleyen tekneleri görünce. bir perspek tif yasasını ortaya koyar. sadece bilimde olabileceği ve her sanatçının. aslında uzağında olduğu nehrin kenarından taşar gibi gösterir. bütün değişik görünümlerine rağmen aynı deniz olduğunu anlıyordu. çünkü bizi şaşırtıp alışkanlıklarımızdan sıyırır ve aynı zamanda bir izlenimi hatırlatarak benliğimize nüfuz etmemi ze sebep olur. değişik olmakla birlikte gerçek olan bu görünüm. geriye bakıldığında. özel olarak seçilmiş bir noktadan çekildiği için. İlerleme ve keşfin sanatta mümkün olmadığı. ne de onu engelleyebileceği söylenir haklı olarak. evlerden otuz kat daha yüksek. ırmak geçidinden çıkan bir araba gibi dimdik. ilk izlenimimizi oluşturan optik yanılsamalara göre gösterme çabası da. Mesela bu "şahane" fotoğraflardan biri. daha önceki sanat. görülecektir ki. kupkuru yükseldiğini görünce insan korkuyor. insanın aklına taş bir yol veya karla kaplı bir arazi geliyordu. onu bu perspektif . görmeye alışık olduğumuz görünümlerinden farklı. şehrin ortasında görmeye alıştığımız bir katedrali. en başından giriştiği kişisel çabada. sanatın bazı yasaları açıklığa kavuşturduğu ölçüde. Elstir'in ilk dönemlerinden sonra. bu sebeple iki misli çarpıcıdır bizim için. ama hemen ardından.

öyle bir bakış açısında yakalanmış olurdu ki. Bir kentin köprülerinin altından geçen nehir. Aynı resimden başka yasalar da çıkıyordu: mesela mavi bir aynanın üzerinde uyuyan kelebeklere benzeyen beyaz yelkenlerin. pembe granit duvarlar arasına hapsolmuş bir girintisi. adeta yeni katı cisimler icat ederek. dibi de ters bir kuleyle uzatılmış bir şato gibi görünürdü: bazen güzel bir havanın olağanüstü duruluğu. denizin. Yine fotoğrafın bayağılaştırdığı gölge oyunları. çarptığı teknenin (gölgedeki bir tekneden daha geride duran) gövdesini iter. daha ötede başlayan denizin bir parçası değilmiş gibi görünüyordu. güneşin batışıyla pembeleşmiş bir başka deniz başlardı: gökyüzüydü bu. kuleli bir şato. . ilk kez resim tarafından sergilendiklerinden. ancak bu yasalar. bir zamanlar hakiki seraplar çizmekten zevk almıştı. Aynı şekilde. Balbec'i kızgın bir yaz gününde gösteren bir tabloda. bir körfez. bir ağaç dizisinin ardında. bazen de sabah sisi. o sırada daha çarpıcıydılar. yatağının çizdiği dirsek yüzünden. Denizin devamlılığını ima eden tek şey.yasalarından bazılarını açığa çıkarmaya sevketmişti. denizin ötesinde. ama ışıkla parçalanmış yüzeyine. tepesi bir kuleyle. Elstir'in o kadar ilgisini çekmişti ki. bakan kişiye taş gibi görünen denizin nemini soluyarak üzerinde dönüp duran martılardı. paramparça görünür. suya yansıyan gölgeye taşın sertliğini ve parıltısını verdiği için. sanki billur bir merdivenin basamaklarını yerleştirirdi. Bir nehir. sabah denizinin fiziksel olarak düz. Işık. dev falezlerin dibindeki minik zarafeti ve gölgelerin koyuluğuyla ışığın solgunluğu arasında kimi zıtlıklar gibi. ovanın veya dağların ortasında her yanı sımsıkı kapalı bir göl gibi görünürdü. taşı gölge gibi buğulandırdığı için. falezlerin yakınlığı yüzünden. sanki yusyuvarlak.

bu kuleler yükselmez. beride tel gibi incelir. ister bir dağ dizisinin doruk çizgisi. dürüstçe her şeyi unutan (zira bildiğimiz şey bize ait değildir) bu adamın zihni. basık. istisnai bir eğitime sahipti. sık sık. isterse deniz olsun. rahatlar. oysa üç yüz metre daha yüksekte.bir yerde göl halinde yayılır. doğanın yarı insani bir parçası olan yol da. ister bir çağlayanın sisi. karmakarışık evler yığınını kendi altlarında asılı tutarlardı. çünkü resim yapmadan önce kendini bir cahil haline sokan. bu ıssız yerlerde kaybolup gitmiş. özellikle dikkate değerdi. modası geçmiş giysiler içindeki küçük şahıs. manzaraların kişilerle süslendiği döneme ait olduğundan. gerçeklik karşısında. nehir veya deniz gibi perspektif sayesinde gözden gizlenirdi. falezin üstünde veya dağda. Yolun. yürüyenler için görünür olan. izlediği patikanın sona erdiği yerde. Elstir'in ilk eserleri. dağın bir yamacı tarafından bizden gizlendiğini fark ederdik. bizim için olmayan devamlılığını izlememizi engelleyen. ahengi. Balbec Kilisesi karşısında uğradığım hayal kırıklığını kendisine itiraf ettiğimde dedi ki: . yolcuların adımlarını misafirperverlikle karşılayan kumdan yolun ince beyaz çizgisini tekrar fark edip sevinir. bu altüst olmuş şehirde. aradaki kıvrımların. adeta çeküle göre. bir zafer marşına tempo tutarcasına. bir çağlayanın veya körfezin etrafından dolandığında. Elstir'in. bir köknar ormanının içinde. kentlilerin akşamları serinlemeye gittikleri ormanlık bir tepenin araya girmesiyle kopardı. dikey çizgisi sağlardı. yer yer kopuk nehir boyunca sisin içinde üst üste binmiş. yol. bir uçurumun başında durmuş gibi görünürdü. ötede. zihnindeki bütün kavramlardan arınmak için gösterdiği çaba. sadece çan kulelerinin bükülmez.

"Nasıl olur. genç karısının mezardan çıkmasına yardım eden kocanın. oğlunun çıplaklığını örtmek için göğsünden kopardığı bez. dokunmadan Günahsız Doğuma inanamayan ebe kadının sargılı kolu. Bilseniz yaşlı heykeltıraş. Meryem'le Elisabet'in karşılaşmasında. elinde kırık bir asa. tacı başından. Mer yem'in. suyun . bu kilisenin sundurmasının fotoğraflarını görmüştü. bedeniyle birleştirmek üzere taşıyan melek. ne derin düşünceler. ne ahenkli bir şiir ortaya koymuştur! Meleklerin." (Kendisine Saint-Andre-desChamps'da aynı konunun işlendiğini söyledim. Son Yargı saati geldiğinde.) "Sonra Meryem'in ruhunu. hoş keşifler değil midir? Hele Hıristiyanlık Işığının yıldızlardan yedi kat güçlü olacağı söylendiği için artık ihtiyaç duyulmayacak olan güneşi ve ayı alıp götüren melek. On Emir elinden düşen Sinagog. kutsal metni tercüme ederken son derece titiz bir özen göstermenin yanısıra ne ince keşifler. en ilham dolu ifadesidir. dirilişinin kanıtı olarak Aziz Tomas'a attığı kuşak. o giriş sundurması sizi hayal kırıklığına mı uğrattı? Ama halkın okuduğu en güzel resimli İncil'dir o. onun bir yanında kanını. gözleri bantlı. öbür yanında saltanatı sona eren. Evkaristiya ayininin içkisini toplayan Kilise. ortaçağın Meryem Ana'ya yazdığı uzun hayranlık ve övgü şiirinin en tatlı. karısının elini kendi kalbine götürüp gerçekten çarptığını kanıtlayarak onu yatıştırması. Mer yem'in. Elisabet'in Meryem'in göğsüne dokunup şişkinliğine şaşırması. neredeyse İtalyan denebilecek kadar ince uzun ve tatlı iki büyük meleğin ciddiyetinden farklı bir şey olduğuna dikkatimi çekti. hep birlikte Meryem'in etrafında koşuşturan o küçük köylülerin telaşının. O Madonna ve hayatını anlatan bütün o kabartmalar. doğrudan dokunamayacakları kadar kutsal olan Meryem'in bedenini taşıdıkları o büyük örtü müthiş bir fikir mesela.

zaten bu pano. İtalya'da yetenek bakımından çok daha geride olan birtakım heykeltıraşlar tarafından resmen taklit edildi. gökyüzünün tepesinden." dedi. orada muazzam bir teolojik şiir yazılı olduğundan söz ediyordu. Birlikte git sek. ilahi bir şeydir. onlar kadar derin fikirleri vardı. göklerdeki Kudüs'ün korkuluklarından sarkan. oysa gözlerim hevesle cephenin önünde açıldığında." Bana uçsuz bucaksız bir göksel görünümden. Çünkü Musa'nın ayaklarının altında altın buzağıyı. Herkesin yetenekli. Size kaide gibi gelen şeylere daha dikkatli baksaydınız. muazzam bir teolojik ve sembolik şür vardır karşınızda.sıcaklığını ölçmek için elini İsa'nın yıkanacağı suya batıran melek. adeta bir cadde oluşturan büyük aziz heykellerinden söz ettim. emin olun ki şu anda en çok takdir ettiğiniz çağdaşlar ka dar üstün bir adamdı. bir deha meselesidir. O cepheyi yapan heykeltıraş. kötülerin çektikleri azaplar ve iyilerin mutluluğu karşısında korkudan veya sevinçle kollarını havaya kaldıran bütün o melekler! Gökyüzünün bütün katları. Çünkü bu bir yetenek. Kendisine kaideler üzerine oturtulmuş. herkesin dâhi olduğu bir dönem yoktur. Yusuf un . öbür yanda Yahuda kralları. Redon'un bile ulaşamadığı bir incelikle tercüme edilmiştir. gösterirdim bunu size. Meryem'in Göğe Çıkışı duasının bazı sözleri. gördüklerim bunlar değildi. maddi ataları. altın çağdan daha muhteşem bir şey olurdu olsaydı. saçmalıktır bütün bunlar. "O cadde. İtalya'da görebileceğiniz her şeyden bin kat üstündür. bulutların arasından çıkıp Meryem'in başına tacını takan melek. "Bir tarafta manevi ataları vardır. Bütün yüzyıllar oradadır. İbrahim'in ayaklarının altında koçu. en eski kuşaklardan başlayıp İsa'ya ulaşır. orada oturanların adlarını sayabilirdiniz tek tek. Çılgınca bir şeydir.

ama ben Balbec'te bu küçük heykeli. odanın ışıltılı loşluğunu.ayaklarının altında. birbirini yiyen. O atölyede yaşadığım zihinsel haz.onları. onu besliyordu. bunu açıklamaya yetmez. "Katiyen." diye cevap verdi. bir sütun başlığında bir İran teması o kadar aslına uygun işlenmiştir ki. sadece uzaklığın ve ağaç gölgelerinin saydamlığıyla gizlenen güneşin yaktığı toprağın dirençli kuraklığım hissetmeme katiyen mani olmuyordu. yanıldığımı anladım. kendilerinden geriye tozdan başka bir şey kalmamış olacağı bir ." Gerçekten de daha sonra. doğu geleneğinin devamı. herhalde hayal kırıklığımın sebeplerinden birinin de bu olduğunu söyledim. Heykeltıraşın bu motifi gemiciler tarafından getirilmiş bir sandıktan kopya etmiş olması daha muhtemeldir. yarı yarıya Çinli ejderhalar vardı. ama bir teşekkür cümlesinde şan kelimesini telaffuz ettiğimde yüzüne yayılan hüznü gördüğümde. bir akarsuyu besleyen bir kol gibi. hanımelleriyle çevrili küçük pencerenin dibinde. bana gösterdiği bir sütun başlığı fotoğrafında. yapının bütünü içinde fark etmeden geçmiştim ve yapı." Kendisine benim neredeyse İran üslubunda bir anıt bulmayı beklediğimi. "Carquethuit Limanı" görüntüsünün bende yarattığı mutluluğa ekleniyor. Bazı bölümleri tamamen doğu üslubundadır.ki Elstir için durum buydu . Eserlerinin kalıcı olduğunu düşünenler . tam bir kır yolu olan caddede. Potifar'ın karısına akıl veren şeytanı tanıyacaktınız. Elstir'i mütevazı zannetmiştim. Belki de bu yaz gününün bende yarattığı bilinçdışı huzur. "doğrudur dediğiniz. "neredeyse İran üslubunda bir kilise" sözlerinin benim için ifade ettiği şeye hiç benzemiyordu. adeta bize rağmen bizi sarmalayan ılık saydam boyalan.

Legrandin'le Combray'de yaptığımız konuşmayı düşünüp Elstir'in bu konudaki görüşünü merak ederek. bunu tedavi edecek olan. Elstir’in alnına istemeden yüklediğim bu kibirli hüzün bulutunu dağıtmak için konuyu değiştirdim. yapısını anlayamadığınız için yüzlerce görüntünün oyuncağı olursunuz. "Bana Bretanya'ya gitmememi tavsiye etmişlerdi. ölüm fikrinden ayrılamayacağı için. hayalin bütünüdür. daha az hayal değil. İlerleyen akşamüstünün serinlemiş havasını teneffüs etmek için gitmiştik pencereye. biliyorsunuz bazı cerrahlar da. hayal dozunu sınırlamak doğru değildir." dedim. daha fazla hayaldir. Zihninizi bu hayallerden uzaklaştırdığınız sürece. Bu yüzden de. dar sokağa bakan pencerenin önüne gitmiştik.çağda konumlamayı alışkanlık haline getirirler. bahçenin ardındaki. zihniniz onları tanıyamaz. onu hayalden uzak tutmak. neredeyse küçük bir köy yolu denebilecek kestirme. Biraz hayal zararlıysa eğer. kendilerini hiçliği düşünmeye zorlayan şan fikri. "zaten hayale eğilimli bir zihin için sağlıklı olmayacağı söylenmişti. bir önlem olarak uygulansa daha mı iyi olur diye düşünürüm." Elstir'le birlikte atölyenin bir ucuna." dedi. hayallerimizi bütünüyle tanımamız önemlidir." "Yok canım. bu sefer onları görme umudumu feda edip büyükannemin ricasına nihayet boyun eğmiş ve Elstir'i ziyarete gitmiştim. Çünkü aradığımız şeyin nerede olduğunu bilmeyiz ve genellikle uzun . onları hüzünlendirir. "bir zihin hayale eğilimliyse. hayalle hayat arasında o kadar sık yapılması gereken bir ayrım vardır ki. ileride bir apandisit ihtimalini önlemek amacıyla bütün çocukların apandisinin alınması gerektiğini ileri sürüyorlar. Hayallerimiz yüzünden acı çekmemek için. Küçük çetenin kızlarının çok uzakta olduğunu sanıyordum. acaba her durumda.

Sosyal konumları konusunda yanılmıştım. Balbec'te. ata binen esnaf çocuklarını kolaylıkla prens zannedebiliyordum. şüpheli bir çevreden sanmıştım. zaten hoşuna giden bir evde. benim için ne halkın. o ana kadar ulaşılmaz diye kabul ettiğim bölgelerle birleştirdi. atölyesine onu davet edebileceğini anlayarak. genç kızın. dostça bir selam verdiğini gördüm. huzurlu atölye. güzel şeylerin ve soylu insanların.bir süre boyunca. bakışları neşeli ve biraz ısrarlıydı. yol atölyenin yanıbaşından geçiyordu. siyah saçlarının üzerindeki beresi iri yanaklarına doğru iyice aşağı çekilmiş. çenesinde küçük bir ben olduğunu fark ettim. O kır manzaralı. ağaçların altından Elstir'e gülümseyerek. düşündüğümüz kişiyi tam da orada görebileceğimiz aklımıza bile gelmez. harikulade bir fazlalıkla doluvermişti. İlk bakışta küçük burjuva çevresi beni en az ilgilendiren çevreydi. Birdenbire yolda hızı adımlarla yürüyen bir genç kız belirdi: küçük çetenin bisikletçisiydi. ayrıca kendisi için muhteşem bir ikindi kahvaltısı hazırlandığını öğrenen bir çocuk gibiydim. ama durmadı. meziyetlerini durmadan artırmadaki cömertlikleri sayesinde. kızın adının Albertine Simonet olduğunu söyledi ve tereddüt etmesin diye oldukça ayrıntılı tarif ettiğim diğer arkadaşlarının adlarını da saydı. Bu sefer. mucizevi bir şekilde tatlı vaatlerle dolan bu talihli patikada. beni onunla tanıştırabileceğini. Hatta yaklaşıp ressama elini uzattı. ancak. bizim su ve topraktan oluşan dünyamızı. ne de Guermantes'larınki gibi bir yüksek sosyetenin . "Bu genç hanımı tanıyor musunuz efendim?" dedim Elstir'e. bu gökkuşağı. ama Elstir'e ait değildi. Boş gözlerle bu kır yoluna bakıyordum. Elstir. herkesin bizi başka nedenlerle davet ettiği yerden kaçarız. sanayi ve ticaret dünyasından çok zengin küçük burjuvaların kızlarını.

bu kızların benim bisiklet yarışçılarını. sayfiye hayatinin parlak boşluğu benim gözlerimi kamaştırarak. ama daha anlaşılmaz. Simonet'ler meğer soyadlarına ikinci bir n yapıştırıldığında daima bir iftiraya uğramışçasına kızarlarmış. Hiç şüphe yok ki. O beklenmedik tipler. pekala tanıdığımız bir noterin ailesiyle yakınlıkları olabileceği fikri. Ben bu genç kızların sosyal başkalaşımını fark etmeye vakit bulamadan (bir hatanın keşfedilmesi. harika bir atölye olduğunu düşünüp hayran olmamak elde değildi. o saflık! Bu Diana'ların ve nympha'larm ataları olan eski cimri burjuvalar bana heykeltıraşların en büyükleri gibi geliyordu. İki değil de tek n'ye sahip yegâne Simonet'ler olmaktan . iki n ile yazardım. Albertine Simonet'nin ne demek olduğunu bilmiyordum. zengin tüccar kızları oldukları fikrine karşı başarıyla mücadele edemeyebilirdim. Belki de vaktiyle iş hayatında başarısız veya daha da kötü Simonnet'ler olmuştu. zaten yerleşmişti. heykel sanatının en zengin çeşitlerinin bulunduğu. ufacık şeylere tutunur. ailenin. tek n sahibi olmaya verdikleri önemi tahmin edemezdim. yüz hatlarındaki o kararlılık. o tazelik. snobizm.gizemini taşımıyordu çünkü. Fransız burjuvazisinin. Sosyal basamakları teker teker indikçe. Hatta daha önce plajda da duymuş olduğum Simonet soyadını yazmam istense. Tabii ki o da bir gün benim için ne demek olacağını bilmiyordu. asla kaybetmeyecekleri bir prestiji önceden kendilerine kazandırmış olmasaydı. çehrelerin kişiliğindeki o hayalgücü. Ne olursa olsun. kimyasal reaksiyonlar kadar anidir). daha kişiye özgü oldukları için insanı daha çok şaşırtan. boks şampiyonlarını metres zannetmeme yol açacak kadar serseri görünümlü çehrelerinin ardına. belki de aristokrasinin kademelerinden daha boş olmayan. bir insan hakkındaki fikrimizde meydana gelen değişiklikler.

o küçük sokakla sahil yolunun köşesinde bana küstahça bakan. (hepsinin ona ait olduğunu bildiğim için) üst üste bindiği ve hatıralarımı geriye doğru izlediğim takdirde. çünkü gözüme çarptığı anda benim görüşümde sahip olmadığı kimliği. beni sevebileceğini düşündüğüm iri yanaklı genç kızı bir daha hiç görmedim. "bir daha görme"yi tam anlamıyla kullanacak olursak. geriye dönerek atfedemem bu resme. arkadaşının evine giden o genç kızın bir tek ve aynı kız olduğu. bir sebep daha çıkmıştı ortaya. büyükannemle birlikte olduğum gün karşılaştığım genç kıza dönmek istediğimde. bu özdeşliğin güvencesiyle bir iç iletim yolunda gidercesine. ne var ki. tam olarak hangi sokak olduğunu çıkaramazdım.duydukları gurur belki Montmorency'lerin Fransa'nın ilk baronları olmaktan duydukları gurura eşitti. Bulduğum kızın Albertine olduğundan eminim. Buna rağmen. olasılık hesapları ne sonuç verirse versin. boyu denizin ufkunu geçen kız. neredeyse kesindi. büyükan nemle birlikte rastladığım kızın gerçekten Albertine olduğunu düşünmem için. Bu kız Albertine Simonet'nin çok yakın arkadaşı olduğundan. bir tek kişiden ayrılmadan bütün bu resimleri tarayabildiğim halde. Birinin oturduğu villa. bütün bu resimler. bazıları için evet cevabı verdi. önce açık havaya çıkmam gerekir. İnsan kesin bir anı arar. Canapville falezlerinin başladığı yerdeydi. yani gezinti sırasında sık sık arkadaşlarının ortasında duran. birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte. Elstiı'e bu genç hanımların Balbec'te mi kaldıklarını sordum. Oysa Albertine'le. zaman içinde esmer golfçu kızın bende biriken sayısız resmi. o tek resimden ayrı kalır. ama daha o anda görüntü bulanır. ta plajın ucunda. . Tabii sahile dik inen ve aynı köşeleri oluşturan bu küçük sokaklardan o kadar çok vardı ki.

Arkadaşlarıyla mendirekte buluşmaya gittiğini düşündüm. diğer sebeplere eklenerek daha sonra. Albertine uzaklaşmıştı. sonra tekrar onun üzerine yerleşirdi.Acaba küçük çetenin. sevdiğim insanın özel niteliğini. "Aralarından birinin atölyenin önünden geçip bana şöyle bir uğramadığı gün yok gibidir. bana kesikli. Ektikle mendirekte olsam. yüreğimde hissettiğim acıyla Albertine'in hatırası arasındaki ilişki gerekli gelmezdi bana. arasıra Albertine'in resmiyle oynamayı sürdürdüğü bir "oyun" vardı: ayarlanamamış bir ışıklandırma gibi. ayırıcı kişiliğini. atölyeden görünmüyordu artık. bütünüyle öznel olan iç gerçekliği bile yok edebiliyordum. gerçekliği yok edebilmemi sağlıyordu. belki başka birinin resmiyle de bütünleştirebilirdim acımı.aşkım sırasında bile.ikinci . . önce başkalarına yönelir. şimdiyse bomboş kalmış pencerenin çerçevesi içinde genç kızın belirmesinden önceki sükûnetim bile kaybolmuştu. onu mutluluğum için zorunlu kılan her şeyi. büyükannem söyler söylemez ziyaretine gitmiş olsam herhalde Albertine'le çoktan tanışmış olacağımı düşünüp kahroluyordum. tamamen kendimden çıkardığımı anlamıştım). Bu da. yalnızca Gilberte'e âşıkken olduğu gibi. Albertine'le en büyük . O ana kadar hanımelleriyle öylesine sevimli görünen." dedi Elstir. dış ger çekliği değil (Gilberte'e aşkımın içsel bir durum olduğunu. onlarla tanışabilirdim. kısacık bir an boyunca. başlangıçta kafamı karıştıran ortak çekiciliğin birazını koruyan bütün genç kızları arasında geçirdiğim tereddüt. onu sevmeme özgürlüğü mü tanımıştı? Aşkım kesin olarak Albertine'de karar kılmadan önce bütün arkadaşları arasında gidip geldiği için. oldukça kısa bir tür özgürlük. Benimle birlikte plajda dolaşmaya gelsin diye yüzlerce bahane uydurdum.

bir yandan bana botanikten söz ediyordu. resmin. artık kendi kendine yetmiyordu. ressamın yorumunun haricinde bile güzel olan konuların var olabilmesi.Elstir benimle çıkıp biraz yürüyebileceğini. daha birkaç dakika önce yeteneğinin kendisine kazandırdığı cazibe. hem de öyle benzersiz. Elstir bir yandan resim yapıyor. beni tanıştıracağı küçük çetenin nazarında bana birazını aktardığı ölçüde değerliydi ancak. bir yukarı gidip geliyordum. Bunların arasında bulduğum. ama önce.akdiken. Çalışması bitsin diye sabırsızlanarak bir aşağı. Bulduğum suluboya resim. doğuştan gelen bir maddiyatçılığı tatmin eder ve estetiğin soyutlamalarını dengeler. bende sadece belirli türde eserlerin yarattığı bir hayranlık uyandırdı: Bunlar hem harikulade bir yorumla yapılmış resimlerdir. eserin büyüsünü kısmen konuya atfederiz. Bu tür konuların. birçoğu duvara dönük olarak birbirine yaslanmış çalışmaları elime alıp bakıyordum. bizde akılla savaş halindeki. karşılarında kimbilir kaç kez durup nafile aradığım şeyi onun dehasının açıklamasıyla anlayabilmek için portrelerini ısmarlamayı tercih edeceğim çiçeklerden . şimdi gözümde. artık o genç kızlarla aramda gerekli bir aracıydı sadece. Çiçek resmiydi yaptığı. öyle cazip bir konuları vardır ki. üzerinde çalıştığı bölümünü bitirmesi gerektiğini söyleyerek işkenceyle karışık bir sevince boğdu beni. pembe diken. güzel olmayan ama ilginç . gözlemekten ve kopya etmekten ibaretmiş gibi. sanki ressamın yaptığı. doğada maddeten gerçekleşmiş olan büyüyü keşfetmekten. ama benim bir insanın portresini kendisine ısmarlamaktansa. elma ağacının çiçeği değildiler. herhalde Elstir'in hayatının çok daha eski bir dönemine ait bir suluboya resim. ama ben pek dinlemiyordum. peygamberçiçeği.

Resimden aldığım zevki bulandıran tek şey. parmak uçları açık eldivenli ellerinden birinde. Portresi karşımda duran şahsın müphem kişiliği. mesela bir kadın modelin garip tuvaleti. bilhassa ilk an da açıkça fark etmediğimiz. diğeriyse güneşe karşı siper vazifesi gören iri bir hasır bahçe şapkasını dizi hizasında tutuyordu. yanan bir sigara vardı. Yanında. modanın hangi tarihe ait olduğu ve modelin cinsiyeti konularında tereddüt etmeme yol açıyordu. kadının giysisi. içinden beyaz bir göğüslüğün göründüğü yakasız kadife ceketi. kenarı kiraz kırmızısı kurdeleyle çevrili bir melon şapkaya çok benzeyen bir başlığı vardı.tipte bir kadının portresiydi. ressamın kaprisine boyun eğerek giydiği izlenimini uyandıran kırmızı paltosu. gerçekte saptanıp dekordaki gerekliliği yüzünden. altından kabarık fakat kısa saçların çıktığı melon şapkası. karşımdakinin. Elstir'in fazla oyalanıp genç kızları kaçırmama sebep olacağı korkusuydu. suyun kendisi kadar berrak. bir ihtiyarın. öyle ki. çiçeklik çiçekler için resmedilmiş değildi. bir sehpanın üzerinde. Çoğu kez. resimlerin en durusu olmasının haricinde. sanki karanfillerin saplarının batırıldığı suyu. bu eserlerin benzersizliği. Yine de. kendisini . maskeli balo kıyafetidir veya aksine. ki bu örnekte de öyleydi. yani kıyafet kadının giyinik olması gerektiği için. çünkü küçük pencereden görünen güneş iyice alçalmıştı. Bu suluboya resimdeki hiçbir şey. bir zamanların yarıerkek kılığına girmiş genç bir kadın oyuncusu oluşundan kaynaklanıyordu. neredeyse o kadar sıvı bir şeyin içine hapseder gibiydi. ama ben bunu anlamamıştım. aslında profesör. Kendi başına beğenilen çiçekliğin camı. güllerle dolu bir çiçeklik. hukukçu veya kardinal cüppesidir. özel koşullarda yapılmış olmalarından kaynaklanır. ne olduğunu tam olarak bilemiyordum.

bir güvercinin tüyleri kadar narin. vazodaki karanfillerin kabarıklığını çağrıştıran adeta kirpimsi. portre sahibinin cinsiyeti. Ceketin parlak. sonra yine kaçıp gidiyor. zanaatın eserleri tabiatın harikalarıyla büyüleyicilik açısından rekabet edebilseydi. yer yer. aklı karıştırmakta diğer özelliklerden geri kalmıyordu. odanın pastel yansımalarıyla yaldızlanıyordu. bir kedinin kürkü. genç bir kadın oyuncunun erkek kılığına girmesinin ne gibi bir ahlaksızlık ifade edebileceğine aldırmadan. nakışlı do. Yüz hatları boyunca. aksine bu müphem özelliklere. o kadar diri renklerde bir maddeyle sarmalıyordu. Havai kırmaları mügeyi hatırlatan minik çanlarla süslü.kumalardaki çiçek demetleri kadar incelikle açılıp koyulan renklerde ve keskindiler. Ama her şeyden çok hissedilen şuydu ki. kadınsı bir delikanlıyı akla getiriyor. ortaya çıkarılmaya değer estetik bir unsura sarılır gibi sarılmış. rahatsız edici cazibesini önemseyerek. bir karanfilin yaprakları.bağımsız ve kardeşçe bir büyüsü olan. tüylü bir yanı vardı. bu yansımaların kendileri de. tırtıklı. itiraf edilmemiş bir kederin hayalperest ifadesini. bazı seyircilerin bıkkın veya sapkın duyularını kışkırtacak olan. kırağı inceliğindeki göğüslüğün beyazlığı. sonra yok oluyor. bir türlü ele geçirilemiyordu. Bakışlardaki dalgın hüzün ve bilhassa eğlence ve tiyatro dünyasına ait aksesuarlarla bu hüzün arasındaki tezat. sanki biraz oğlansı bir kız olduğunu itiraf edecekmiş gibi görünüyor. iyice altını çizmek için ne mümkünse yapmıştı. bu kez ahlaksız. Elstir. sedefli kadifesinin. Zaten insan bu hüznün sahte olması gerektiğine. hayalperest. herhalde bu oyuncu hanımın rolünü oynarken sergileyeceği yetenekten çok. bu kışkırtıcı kostüm içinde ken dini okşayışlara sunar gibi görünen genç insanın herhalde gizli bir duygunun. . gözü o kadar okşayan. biraz ileride tekrar ortaya çıkıyor.

Artık genç kızları görme ihtimali kalmamıştı. dolayısıyla Mme Elstir'in yanımızdan ne kadar hızlı ayrılacağının önemi de yoktu. emin olabilirsiniz ki hayatımda hiçbir rolü olmadı. Ekim 1872. iyice geciktirecekti bizi. "Güzel Gabrielle!" dediğini duymak. bir hayranlık uyandırıyormuşçasına." Resmi belki de uzun zamandır görmemiş olan Elstir. Portrenin altında şunlar yazılıydı: Miss Sacripant. ama o resmin karımın burnunun dibinde olmasına da gerek yok. Zaten pek uzun kalmadı. melon şapkalı genç hanımın. Onu çok sıkıcı buldum." diye mırıldandı. çünkü (aslında yaşla birlikte bütün cazibesini kaybetmiş olan) heykelsi güzelliğinin. şu tuvali hemen bana verin. ama siyah saçları ağarmaktaydı. eller tam bir aceminin işi. "Sadece yüzünü saklamam gerekirdi. Elstir'in durmadan. "Madame Elstir'in geldiğini işittim. Pencerenin pervazı birazdan pembeleşti. güzel olabilirdi. sadelikten uzak ve bayağıydı. Çok sade bir kıyafet vardı üzerinde." Mme Elstir'in gelmesine üzülmüştüm. ayrıca. Hayranlığımı ifade etmekten kendimi alamadım. sanki sırf bu sözleri telaffuz etmek bile kendisinde bir şefkat. Çok eski şeyler bunlar. Çıkışımız boşuna olacaktı." dedi. arkasına saklamadan önce dikkatli bir bakış gezdirdi üzerinde. kayıtsız ve dalgın bir ifadeye bıraktı. bir gençlik karalaması. tavırda ihtişamı gerektirdiği kanısındaydı. "Aman.daha çekici olacağını düşündüğü için bakışlarına eklediğine kanaat getiriyordu. Bunu sadece o dönem tiyatrosuyla ilgili hoş bir belge olduğu için sakladım. davranışlarda tumturaklılığı. . "alt tarafı çok kötü. saygılı bir yumuşaklıkla. Variétés Tiyatrosu'nun revüsü için hazırlanmış bir kostümdü. yirmi yaşında ve Roma kırlarında sığır güdüyor olsa. "Ciddiye alınacak bir şey değil." "Model ne oldu peki?" Sözlerimin yarattığı şaşkınlık Elstir'in yüzünde yerini bir saniye sonra.

idealimizi doğal olarak gerçekleştiren ayrıcalıklı birtakım bedenlerin. gerçek birleşmeler için kendisini sunan o Güzelliğe dudaklarını dokundurmak ne müthiş bir istirahattı! O sırada Elstir. idealinin gerçekleşmesini sadece düşüncenin gücünden beklediği gençlik çağını geride bırakmıştı. belli bir örneğe. bir boyundaki gerilmeyi kopya ederek bir şaheser . bir kadının bedeninde gerçekleşmiş olarak bulduğunda mümkün olmuştu. bu yüzden de ona dışarıdan bakıp inceleyebilmesi. bu yaşta. çünkü bütün vaktini. O güne kadar hep binbir zahmetle. eserinde durmadan karşılaşılan belirli hatlarda. bu ideal onun benliğinin en mahrem parçasıydı. sırf bir omuz hareketini. zihin yorgunluğu bizi maddiyatçılığa iter. faaliyetin azalması ise pasif olarak kabul edilen etkilere yöneltir ve böylece. ilahi bulabilmişti (bu ancak. deha olmadan da. memnun olmasına asla izin vermezdi. bu hatları daha iyi tanımaya. Zihinsel gücü harekete geçirmek için bedensel tatminlerden medet umduğumuz yaşa yaklaşmaktaydı. Böyle bir idealin Elstir'e ilham ettiği din öyle sert ve çetindi ki. ondan bazı duygular çıkarması. kendi içinden çıkarmak zorunda kaldığı. tek kelimeyle bütün hayatını. duygulandırıcı. belirli arabesklerde özetlenmiş belirli bir ideal tipe. şimdiyse mucizevi biçimde cisimleşmiş olarak. Daha sonra. daha sonra Mme Elstir olan bu kadında idealini değerli.insanı duygulandırmakla beraber şaşırtıyordu da. birtakım işlerin. birtakım ahenklerin gerçekten bulunabileceğini. bütün zihinsel gücünü. ancak bu ideali dışarıda. daha büyük bir sadakatle resmetmeye hasretmişti. Anladım ki Elstir. Elstir. Elstir'in mitolojik resimleriyle tanıştığımda. insanın. kendimizin bir parçası olmayan şeyler için mümkündür). Mme Elstir benim gözümde de bir güzellik kazandı. neredeyse tanrısal bir nitelik atfetmişti.

Tiziano'nun bir antikacıda keşfedilmiş güzel bir eskizinde. kendi dışımızda. Yalnız. çalışmanın ilk adımı olan . yakınımızda.yaratabileceğimizi kabul etmeye başlarız. dehasını ortaya dökmek için birer imkândırlar sadece. Mme Elstifi görmek bana her defasında çok zevk verdi. Öyle bir gün gelecektir ki. formülünü yavaş yavaş çözmüştür. Şaheserlerini yumuşak ışık oyunlarıyla. heykel gibi ağaç altlarına yerleştirilmiş veya yarısı suya gömülmüş kadınlarla yarattığını bilir. eserini yaratmaya tek başına bile yeterli olabilecek zihinsel çabayı gösterecek gücü bulamayacaktır. her şeyden önce Elstir portreleri olduklarını mutlaka hissederiz. bakışlarımızla okşamaktan hoşlandığımız bir yaştır bu. On değişik kişinin Elstir tarafından yapılmış portrelerini yan yana gördüğümüzde. Mme Elstir’in maddesiz bir varlık. Romancıysa hangi durumların. buna rağmen bu malzemeyi aramaya devam edecek. beynin yıpranması yüzünden. Güzelliği. birinci dönem boyunca. denge yavaş yavaş bozulur ve büyük bir deniz kabarmasının ardından yatağına dönen bir nehir gibi hayat kendini toparlar. Bunu anladıktan sonra. kendisinde uyandırdığı. bir işlemede. Ancak sanatçı. Ektimin bir portresi olduğu düşüncesiyle doldurmuştum. tek başına önemsiz. ama araştırmaları için bir laboratuvar veya atölye kadar gerekli olan malzemeyi kendisine sağladığını bilir. beyin yorulduğunda. bir hatayla ilgili düşünceleri değiştiren pişmanlıklara. bedeni ağırlığını kaybetti. Hayatın verileri sanatçı için önemli değildir. dehasının o güne kadar yararlandığı malzeme karşısında. hayatı kaplayan bu deha kabarmasından sonra. şüphesiz Elstir'in gözünde de bir portreydi. içgüdüsel yeteneğinin kuralını. Tiziano'nun eskizi kadar güzel bir metreste. Benim gözümde olduğu gibi. çünkü bedenini bir düşünceyle. ressamsa hangi manzaraların.

asgari çaba arzusuyla gerileyerek geleceği düzeydi. beni bekleyen tehlikeden. çünkü artık genç kızların plajda olmayacağını biliyordum. benim mutlak bencilliğime tam bir tezat teşkil eden mizacı. koskoca bir Elstir'in. zaten bu malzemeyi. çünkü olayların ona bu oranlarda göründüğünü düşünürdüm. bir bakıma anlamsız olan bu ifade. onlara tapmaktan öteye gitmeyecektir. Vicdan azaplarını. biraz durup baktım onlara. . dehasını kamçılamış olan hatlara tapınmayla. doğru yola dönmelerini bir zamanlar romanlarına konu ettiği tövbekâr katillerle sohbet edecektir durmadan. sisin ışığı yumuşattığı bir yerde. üzerinde durmadan söz ederdim. benimse bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğumuz bir durumda. aynı şekilde durup bakardım. Önem vermediğim. öteden beri sahte bir sevgi veya saygı gösterdiğim birisinin küçük bir tatsızlıkla. güzel kumaşlar toplayacaktır. İşte bu "hayatın güzelliği". adeta her şeyden üstünmüş gibi. yaratıcı dehanın yavaşlamasıyla. onun yakınında olmaktan mutluluk duyacaktır. her şeye rağmen benim mizacıma yansıyordu. benim genç kızlarla karşılaşmamdan ziyade çiçekleriyle ilgilendiğini kendime hatırlatır. yavaş yavaş. bunda övünülecek bir şey yoktu. mutlaka onun sıkıntısına önemli bir şeymiş gibi üzülür. Elstir’in. sanatın berisinde yer alan ve Swann'ın da ötesine geçmediğini fark ettiğim bu düzey. Büyükannemin. Nihayet çiçeklere son fırça darbesini de vurdu. saatler boyunca yıkanan kadınları seyredecektir. ama hâlâ orada olduklarını ve kaybedilen bu dakikalar yüzünden onları kaçıracağımı düşünsem bile. bir şekilde hazır olarak ortaya çıkıverecek olan eserin büyük bir bölümü malzemenin içinde mevcutmuş gibi. Doğruyu söylemek gerekirse. bir kır evi satın alacaktır. bir tür batıl inançla sarmalayacak ve modellerle görüşmekten.manevi haz nedeniyle.

beni tehdit eden tehlikeye üzülmemenin ötesinde tehlikenin karşısına dikilir. kavranılması imkânsız gelen şeyi. bu yeni kaygının. dünyanın en cesaretsiz adamı olduğum halde. hiçbiri benim için şeref sayılamayacak birçok nedeni vardı. aslında kendini beğenmişlikle. Ama bir tehlikeyle. ölümü onların yolundan çekmeye. onu güvenceye alıp tehlikeli konuma kendim geçmemek söz konusu olamaz benim için. Bununla birlikte. akıl yürüttüğümde mizacıma son derece yabancı. her zaman zannettiğimin ve ileri sürdüğümün aksine. başkalarının fikirlerine karşı son derece duyarlı olduğumu büyük bir utançla keşfettim. Bu yüzden. Çünkü bunları doyuran şeyler bana hiç zevk vermeyeceğinden. kendimi tehlikeye atmak pahasına bile olsa. bazıları aktarmaya cesaret edemeyeceğim kadar çocukça sinirsel sıkıntılar bende saplantı haline gelse. bir başkasıyla birlikteysem. başkalarını bekleyen tehlikeler konusunda da. o sırada beni ölümle tehdit eden bir durumun beklenmedik bir şekilde ortaya çıkması halinde. hayata özellikle bağlı olduğumu zannetmekle birlikte. onlardan daima kaçınmışımdır. pek o kadar da değersiz biri olmadığımı düşündürecek küçük meziyetlerimi tamamen gizlemeyi başardığım insanlara. hayatım boyunca ne zaman manevi kaygılar veya basit. öncekilere oranla son derece hafif kalması ve bu yüzden onu sevince varan bir gevşeme duygusuyla karşılamamdı. Bunun.bununla da kalmazdı. kendi . gururla hiçbir ilgisi yoktur. aksine. Epeyce fazla sayıda tecrübeden. hatta ölümcül bir tehlikeyle karşılaştığımda gayet sakin ve mutlu bir dönemimde olsam da. sadece mantık yürüttüğüm sürece. Bu tür itiraf edilmemiş bir izzetinefsin.daima böyle davrandığımı ve bundan memnuniyet duyduğumu anladığımda. tehlike sarhoşluğunu yaşadım. önlemeye çalışırdım. Birincisi.

zararlı izzetinefsin habercisi olarak. mendireğe gittik. şiddetle arzuladığım hazza. Beni o sırada harekete geçiren dürtü fazilet değil izzetinefis olduğundan. görevin benim için olduğu kadar onlar için de zorunlu olduğunu düşünecek. beni harekete geçiren şey bir görev düşüncesi olsaydı. Elstir’in ressamlık işini tamamlamasından daha fazla önem veriyormuş gibi görünmek istemiyordum. daha da saçma ve ayıp bir şey. canlarını korudukları için onları çok makul buluyorum. Bunun için onları katiyen kınamam. bununla birlikte. Zaten Elstir'i ziyaret ettiğim gün." dedim Elstir’e. "Bu falezleri sizinle birlikte birazcık daha yakından görmeyi çok isterdim. bu durumda. Saati unutsun ve eve dönmesin diye yan tarafımızda yükselen falezleri gösteriyor. Dışarı çıktığımızda (günlerin öyle uzun olduğu bir mevsimdeydik ki) sandığım kadar geç olmadığını fark ettim. Carquethuit'ye gitmeyi öyle . Plajın en ucuna gidersek küçük çeteyi kıstırma ihtimalini artıracağımızı düşünüyordum. kızlardan birinin sık sık o tarafa doğru yürüdüğünü fark etmi