P. 1
Edebiyatımızda Balkan Türklerinin Göç Kaderi-Prof. Dr. Hayriye S. Yenisoy

Edebiyatımızda Balkan Türklerinin Göç Kaderi-Prof. Dr. Hayriye S. Yenisoy

4.5

|Views: 9,908|Likes:
Yayınlayan: erhan6936
Balkan Excile
Balkan Excile

More info:

Categories:Types, School Work
Published by: erhan6936 on Mar 29, 2009
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/10/2014

pdf

text

original

EDEB YATIMIZDA BALKAN TÜRKLER N N TÜRK YE’YE GÖÇLER

Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu

Ankara-2004

0

MUHAC RLER KYBED LM Ş TOPRAKLARIMIZIN CANLI HATIRALARIDIR M. K. Atatürk

1

Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler, çekilen ordunun ric’at hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. K. ATATÜRK

2

1989 yılı Bulgaristan göçmeni annem RAB YE MEMOĞLU’NUN, Babam MEHMET MEMOĞLU’NUN ve göç yollarında acı çeken tüm GÖÇMENLER N aziz hatıralarına…

3

ÖN SÖZ Balkanlar’dan göçler deyince, çocukluğum gelir aklıma – mahallemizdeki çocuk arkadaşlarımdan bazılarının ailece çok uzak yolculuğa çıktıkları ve bir daha dönmedikleri gelir aklıma. Göçler deyince, gençliğim gelir aklıma – yakınlarımın göç yolculuğuna hazırlıkları, yürekleri sızlatıcı ayrılık anları…Gözyaşı dökerek babaannemin söylediği gurbet türküleri gelir aklıma… Acılarla dolu türküler, ağıtlar dinliyerek büyüdük. Sonra bu türküleri, bu ağıtları bizler söylemeye başladık…Türkülerimizde mi hüzün yok, oyunlarımızda mı? Ruhumuza mı işlememiş Balkan acıları? Balkanlar’dan Türk göçleri, tarihimizin en üzücü sayfalarını oluşturmaktadır. Balkan Türkleri dramının edebiyatımıza da yansıması doğaldır. Çünkü edebiyat bir ölçüde gerçeklerin aynasıdır. EDEB YATIMIZDA BALKAN TÜRKLER N N TÜRK YE’YE GÖÇLER adını taşıyan bu eser Giriş ve Metinler bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde son yüzyıllarda Balkanlar’da gelişen tarihî olaylar, Balkan Türklerine uygulanan baskı, zulüm ve göçlerin sözlü ve yazılı edebiyata yansıması, Balkan göçmenlerinin Türkiye koşullarına uyumu ele alınmaktadır. Metinler bölümünde de Türkiye ve Balkan Türkleri yazılı edebiyatlarında tarihî olayları, zulüm ve baskıları yansıtan eserlerden seçmeler bulunmaktadır. Ekte verilen RES MLERLE BALKANLAR’DAN GÖÇLER bölümü de yaşanan zulmün "canlı belgeleri" niteliğini taşımaktadır. Bu eserin hazırlanması Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen mübadillerin sekseninci, Bulgaristan Türklerinin de yakın geçmişinde yaşanan iki büyük tarihî gerçeğin yıldönümlerine rastlamaktadır: 1984’te başlatılan Bulgarlaştırma sürecinin kanlı olaylarının yirminci yılı, 1989’un zorunlu göçünün de onbeşinci yıldönümüdür. Tüm bu olayları yaşayanların büyük çoğunluğu hâlen hayattadır ve o yılların işkencelerini bir türlü unutamamaktadırlar. Balkan Türklerinin tarihî kaderi olan göç felâketini okurlarımıza sunmayı bir borç bilerek bu kitabı hazırladım. Hazırlarken de 1989 Büyük Göçünde çektiğimiz çileleri, tekrar tekar yaşadım.

Ankara, 2004

Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu

4

GRŞ

BALKANLAR’DAN GÖÇLER VE SÖZLÜ HALK EDEB YATIMIZ Tarihte göç olgusunu araştıranlar, hiçbir insan topluluğunun kendiliğinden ve keyif için yer değiştirmediğini, oturulan topraktan sonsuzluğa kadar ayrılmanın insanlar için çok zor olduğunu ve göçlerin büyük zorunluluklar yüzünden meydana geldiğini göstermişlerdir (A. C. Haddon; P. J. Zambotti; Bk.: M. Tufan, 1992, 933). Balkan Türklerinin hayatında göçün özel bir yeri vardır. Yurtlarını bırakmak zorunda kalan insanlarımızın Türkiye'ye gelişlerinin acı hikâyesidir. Balkan Türkleri için göç, büyük felâket demektir, katliamlardan, zulüm ve baskılardan kurtulabilmek için son bir çare, son bir umut demektir. Göçler konusunu araştıranlar, göçleri içe dönük ve dışa dönük göçler olarak başlıca ikiye ayırmaktadırlar. Osmanlı mparatorluğunda her iki göç türüne de rastlanmaktadır. Osmanlının yükselme yüzyıllarında görülen gelişmeler ve Anadolu'dan Rumeli'ye doğru gerçekleştirilen yerleştirme politikası, sonraları XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki uzun savaşlar ve iç karışıklıklar sonucunda imparatorluğun eski gücünü kaybederek genişleme durumundan gerileme durumuna geçmesiyle dışa dönük biçimde olan yerleştirme politikası içe dönük bir görünüş kazanmıştır ki bu şekilde savaş sonu anlaşmalarla birçok toprak kayıplarına uğrayan mparatorluk özellikle XIX. yüzyılda göç problemiyle karşı karşıya kalmıştır (Adnan Sofuoğlu, 6, 1995, 168). Türkiye'ye içe dönük ilk göç akınları Osmanlı Devletine komşu olan devletlerin fütuhat emellerinden doğan savaşlarla başlamıştır (Cevat Eren, 1966, 297). Ortaya çıkan içe dönük büyük göçleri bazı araştırmacılar başlıca şu dönemlere ayırmaktadırlar: 1. lk dönem göçleri - 1877/1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi yapılan göçler, 2. 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşının sebep olduğu göçler, 3. 1912/13 Balkan Savaşlarını izleyen göçler, 4. Cumhuriyet dönemi göçleri. çe dönük ilk dönem göçleri, Osmanlı Devletinin Avrupa kanadını oluşturan topraklarından çekilmeye başlamasıyla ilişkilidir. Viyana Seferinin başarısızlıkla sonuçlanması (1683), Budapeşte'nin Avusturyalıların eline geçmesi (1686), Karlofça Antlaşmasının imzalanması (1699) Osmanlı Devletinin aleyhine gelişen önemli tarihi olaylardır. Bu olumsuz tarihi gelişmeler Balkan Türkleri arasında yankılar uyandırmış ve sözlü halk edebiyatında da derin izler bırakmıştır. M. Fuat Köprülü 1914’te kdam gazetesindeki Yeni Bir lim: HalkıyatFolklore (24 Kânun-i Sâni) adlı yazısında folklor eserlerinin önemini vurgulayarak, şöyle demişti: “Rumeli’nin son felâketinde düşman eline geçen yerler ahalisi tabiî yavaş yavaş yok olacaktır ve bizler ileride onların eski Türk memleketi olduğunu ispat için halkıyatın en canlı vesikalarına muhtaç olacağız. Eğer bugün o vesikaları zapt ve kaydedebilirsek hiç olmazsa felâketimizin hatırasını saklayacağız”. Rumeli topraklarının kaybedilmeye başlaması, millî felâketimizin de bir başlangıcı olmuştur. Yaşanan acıların M. Fuat Köprülü’nün de büyük önem verdiği folklorumuzdaki yankılarını tarihî olayların kronolojisini takip ederek ele alalım. Budin'in elden gitmesini halkımız şöyle ölümsüzleştirmiştir:

5

Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu Bülbülün figanı bağrımı deldi Gül alıp satmanın zamanı geldi Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i Çeşmelerde abdest alınmaz oldu Camilerde namaz kılınmaz oldu Mamur olan yerler hep harab oldu Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i Budin’in içinde uzun çarşısı Orta yerde Sultan Ahmet Câmisi Kâ’be sûretine benzer yapısı Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i Cebhane tutuştu aklımız şaştı Selâtin câmiler yandı tutuştu Hep sabi sübyanlar ateşe düştü Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i

Kıble tarafından üç top atıldı Perşembe günüydü güneş tutuldu Cuma günüydü Budin alındı Aldı Nemçe bizim nazlı Budun'i Ígnács Kúnos, Türk Halk Edebiyatı, yayına hazırlayan: T. Gülensoy, Ankara, 2001, 22-23. Osmanlı-Rus savaşlarında da Osmanlı Devletinin giderek başarısız olması, yüz binlerce Türkün felâketine, yer değiştirmesine sebep olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından sonra da Rusların ele geçirdiği bölgelerden, Kırım gibi yerlerden, burada yaşayan Türkler Osmanlı Devletinin sınırları içine göç etmek zorunda kalmışlardır. Kırım Savaşından (1853/56) Osmanlı Devletinin zaferle çıkmış sayılmasına rağmen bir yarar sağlanamamıştır. Türklere, Müslümanlara Ruslar tarafından şiddet ve baskı siyaseti devam etmiştir: Seba(h) seba(h) ben Kırım'a bakarım Bakarım da kanlı yaşlar dökerim Hem hasretlik hem gurbetlik‚çekerim Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin Din slâmdan yok mu gayret alasın Benim adım Emine'dir Emine

6

Altın kuşak kuşanırım belime Şimdi düştüm bir kâfirin eline Aman Padişahım,yesir kaldım bilesin Din slâmdan yok mu gayret alasın Akşam olur teni değer tenime Seba(h) olur teklif eder dinine Ölürüm kâfir dönmem senin dinine Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin Din slâmdan yok mu gayret alasın Pazar gelir kiliseye götürür Götürür de en baş putları öptürür Günü gelir (h)orosunu teptirir Aman Padişahım, yesir kaldım bilesin Din slâmdan yok mu gayret alasın Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8. Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 398-399. Kırım Türklerinin Dobruca'ya ve imparatorluğun başka bölgelerine göçlerini halk zekası şöyle dile getirmiştir: Gideceğiz buradan davullu düğün gibi Kalacak gönlümüz şaşırgan (saçılan) koyun gibi çepçevresi kamıştan, tepesi daldan Kimisi candan ayrılmış, kimisi maldan .................................... Çorbaya katsan tat vermez Dobruca tuzu Kiminin kalmış anası, kiminin kızı Geldi davuldayıp (gürültü çıkarıp) vapur limana ulaştı Bekleyen akraba, soy-sop ( zur-şuv) ağlaştı Biz vapura bindikten sonra köpürdü deniz, Adımızı unutun, "muhacir deyin/iz/" O. Horata, M. A. Ekrem, H. Ekrem, H. S. Baydar, N. Özkan, M. D. Angelova, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 12, Romanya ve Gagavuz Türk Edebiyatı, Ankara, 1999, 34.

7

Muhacir Destanı veya Gideriz Kırım’dan adlarıyla bilinen türküde de şöyle denmektedir: Bir hikâye edeyim Kırım hâlini Kalmadı içinde kızı, gelini Herkes arzu eder slâm memleketini nayet Mevlâdan, gideriz Kırım’dan Kaygımız çeksin bizi Yaradan Yol verseler biz gideriz buradan Çok kimseler hep ağlaşır sonradan Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın Kimi yolda giderken (yola gidenden) haber alamaz Kimi gitmeye para bulamaz Kimisi ekmeğe akça bulamaz nayet Mevlâdan, gideriz Kırım’dan Yaman güne uğradık, kime ağlarız Şimden sonra biz karalar bağlarız Yol verseler biz slâmı ararız Yaman müşkül oldu hâli Kırım’ın Analar, babalar kuzu gibi ağlaşır Kıyametten evvel kâfir bizle haşir neşir Cümle âlem Hak’tan yardım dileşir nayet Mevlâdan, gideriz Kırım’dan Çocuklar dahi gider talim yapmaya Ondan vakit bulur mu namaz kılmaya Dinimizi ister dinine katmaya Yaman müşkül oldu hali Kırım’ın Kırım adlı kitapta yukarıdaki türkünün altında şu açıklamalar yapılmıştır: 1870 yıllarında söylenmiş olan bu destan-türkü, Türkiye’ye göç istekleriyle söylenmiştir. Bu sıralarda Kırımlı Türklerin de Rus ordusunda asker olmaları için Çar’ın verdiği emir, Türklere çok ağır gelmiştir. Bu arada Kırım’a Rus mujiklerinin yerleştirilmeleri siyaseti Türkleri yaralamıştır" (Sanatı, Tarihi, Edebiyatı ve Musikisiyle Kırım, Editör: Oktay Aslanpaya, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2003, 219). Ruslar, savaşlarda acımasız yöntemler uygulamışlardır: Zaptettikleri toprakları Müslüman halktan arındırmış, onların yerine Hristiyanları yerleştirmişlerdir. Toplu halde göçe zorlanan ilk Müslüman toplumu Kırım Tatarları olmuştur. Onların başına gelen, yalnız çektikleri açısından değil, ama Tatarlar olayı daha sonraki Rus yayılmasında da bir model oluşturduğu için, çok öğretici bir nitelik gösterir (Justin McCarthy, stanbul, 1998). 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşının sebep olduğu göçler.Osmanlı Devletinin Balkanlar'da en büyük yenilgisi 1877-78 yıllarında meydana gelen Osmanlı-Rus Savaşı neticesindedir. Rumi 1293 yılında olması nedeniyle tarihimize Doksanüç Harbi olarak geçen

8

bu savaş büyük çapta bir Müslüman kıyımına, dehşet verici paniğe sebep olmuş, işgal altına giren bölgelerin halkı da göç yollarına revan olmuştur. Ruslar, Kırım Savaşında uyguladıkları en acımasız yöntemleri bu savaşta da uygulamışlardır. Katliamlarla birlikte Türkler evlerinden barklarından koparılarak göçe zorlanmışlardır. Sivil halkın malının mülkünün talan edilmesini, yakılıp yıkılmasını, savaş tekniğinin bir aracı olarak kullanmışlardır. Amaçları, Bulgaristan Türklerinin geri dönmekle bulabilicekleri hiçbir şeylerinin kalmamasını sağlamak olmuştur. Doksanüç Harbi Rumeli’yi yerinden oynatmış, Rumeli Türkünün de günümüze kadar devam etmekte olan ürpertici faciasının başlangıcı olmuştur. Moskof Muharebesi Rumeli'yi bozguna uğratmış ve Türk halkı bunu Büyük Bozgun olarak adlandırmıştır. Bu savaşta gelişen olaylar, sözlü halk edebiyatına özel bir motif konusu olmuştur. Rusların Tuna'yı geçmesi, Plevne'nin Osman Paşa tarafından savunması dillere destan olmuştur: Ruslar Tuna'yı atladı Karakolları yokladı Osman Paşa’nın kolundan (da) Beş bin top birden patladı Karadeniz Akmam dedi Ben Tuna'ya bakmam dedi Yüz bin Kazak gelmiş olsa Osman Paşa korkmam dedi. Destanda stanbul Hükümetinin Moskof ile anlaştığı iddia edilmektedir: Karadeniz dalgalandı Orta yeri halkalandı Kör olası Damat Paşa Moskof ile ne laflaştı gnácz Kúnos, 2001, 26-27. Destanın bu varyantını gnácz Kúnos kaleme almıştır. Zamanla daha birkaç varyantı oluşmuştur: stanbul'dan gelir kadı Kalmadı dünyanın tadı Kalkın arkadaşlar gidelim Moskof oldu bize kadı Kılıcımı vurdum taşa Taş yarıldı baştan başa Kör olası Mahmut Paşa Attı ya bizi dağa taşa stanbul'un hanımları Sedeftendir nalınları Kör olası murtat paşa

9

Dul bıraktı kadınları Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu'nun arşivinden Efsaneleşen Plevne savunması nesillerin hafızalarında yaşamaya devam etmektedir. Osman Paşa'ya stanbul'dan imdat gelmez: Giderim giderim, validem, Balkan tükenmez Ardıma bakarım, validem, imdadım gelmez. Osman Paşa’nın askeri, yardımın geleceğine inanmaktadır ve maneviyatınnı yüksek tutmaktadır. Bir ngiliz subayının anılarından şu satırları okuyalım: "Çünkü Padişah, yardım için söz vermemiş miydi? Hem bu yardım, yalnız erzak ve mühimmat göndermekten ibaret kalmayacaktı...Eğer bir padişahın sözüne inanılmayacak olursa, artık kimin sözüne inanılabilirdi? Sonra, bir millet, yaptığı üç savaşta muzaffer olan ve ismi telgraf hatlarının ulaştığı ve gazetelerin çıktığı her yerde duyulan Plevne’yi unutabilir miydi? Padişahın ve milletin kahraman Plevne Ordusunu yardımsız, vasıtasız bırakmayacağına inanıyorduk. Fakat heyhat! Padişahın vaat etmiş olduğu yardım gelmiyordu...Ona (Osman Paşa’ya) yardım etmek için tek bir el bile uzanmamıştı..." Durum giderek kötüleşir ve kuşatmayı yarma kararı alınır: "Her taraftan hastaların iniltileri, can çekişenlerin feryadı geliyordu. Ne tarafa bakarsanız, ya yeni yapılacak büyük boğuşmanın hazırlıklarını, yahut da açılmış olan bu muharebe için hiç alâkaları olmaması gereken zavallıların sefaletini görüyordunuz. Nereye parmaklarınız dokunacak olursa, orada can çekişen, fakat henüz ölmeyen bir milletin alnında toplanan soğuk ecel teri gibi, eriyen karlara değiyordunuz. şte bencil bir düşüncenin hazin sonu. Şahsi ihtirasını Türk ulusunun üstünde tutan adamların feslerinin de Mehmetçik’in karapüskülü de bu ulusun kara alın yazısı olduğunun farkına varamamıştık (Yüzbaşı Von Herbert, 2004, 209222, 243).". stanbul'dan yardım gelmeyince askerin morali sarsılmaya başlar: Tuna yeli esmez oldu Kılıcımız kesmez oldu Kör olası murtat paşa Cephanemiz yetmez oldu Pilevne'den top atıldı Herkes Moskof'a katıldı Ağlaşalım din kardaşlar Urumelimiz satıldı Bir atım var arslan postlu Çift tabancam altın taşlı Beyim seni öldürecekler Bu vezirler hep bir sözlü Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy’un Kriçim Türk Folkloru arşivinden.

10

Savaş, yenilgiyle sonuçlanır ve Osman Paşa esir düşer: Pilevne'nin içinde ordu kuruldu Osman Paşa sol yanından vuruldu Kırkbeş bin askeriyle esir tutuldu Kanlı Tuna akar gider Etrafını yıkar gider Adlı şanlı Osman Paşa Boyun eğmiş esir gider Olur mu, beyim olur mu? Evlât babayı vurur mu? Padişahın murtatları Bu dünya size kalır mı? Plevne'nin düşman eline geçmesi, Şipka Balkanında (Dağında) da Süleyman Paşa'nın yenilgisiyle halk büyük kafileler hâlinde göç etmeye başlar. Çok uzaklara varmadan, geceyi geçirmek için dağlarda, ormanlarda konaklamış muhacir kafilelerinin birçoğu, düşman tarafından topçu ateşine tutulur... Moskof Muharebesi, Filibe bölgesi Türklerine onulmaz yaralar açmıştır. Bu bölgenin birkaç Bulgar köyünde 1876 tarihinde Bulgar syanı olarak tarihe geçen başkaldırmalar patlak verdiği için bu savaş bir fırsat bilinerek masum Türklerden vahşice intikam alınmıştır. Sınırlı çapta kalan ve Bulgar halkı tarafından desteklenmeyen bu syan, Rusların yaygaraları sayesinde Avrupa'ya ve dünyaya Bulgar katliamı olarak yayılır. Oysa tüm olaylar bir Türk katliamı olarak da gelişmiştir. Türk köyleri yakılmış, Türkler kıyıma uğratılmıştır. Perutsa (Peruştitsa), Bratsig (Bratsigovo) ve Batak Bulgar köylerinde ortaya çıkan olayların cezasını çeken Filibe ve Tatar Pazarcık bölgesi Türkleri olmuştur. Filibe'de Rus Viskonsülü görevinde bulunan, bu bölge doğumlu Bulgar Nayden Gerov, Bulgar halkını ayaklanmaya teşvik etmiştir. Ayaklanma günlerinde Batak'ta ölen Bulgarların sayısını aslından daha çok göstermek için etraf köylerden taze Bulgar ve Türk mezarlarından cesetleri çıkartarak Batak'ta köy meydanına taşıttırmış ve Avrupa Komisyonunu davet edip bu köye götürmüştür. Tüm bu olaylar Filibe bölgesi Türkleri tarafından ayrıntılarla günümüzde de anlatılmakta ve türküler söylenmektedir: Ah neler oldu isyan oldu Kırçma (Kriçim) bize (h)aram oldu Kırçma bize zindan oldu... syanın elebaşılarından biri olan ve daha sonraları Bulgar Ulusal Meclisi Başkanı görevine kadar yükselen Zahari Stoyanov (Zahari Stoyanov, 1983) Doksanüç Harbinden birkaç yıl sonra yayımladığı "Bulgar syanları Üzerine Notlar" adlı eserinde isyan hakkında gerçekleri açıklamış ve sadece Türk köylerini değil, Bulgar köylerini de kendileri yaktıklarını, birçok masum Türkü kendileri nasıl vahşice öldürdüklerini itiraf etmiştir (Yenisoy H. Süleymanoğlu, 2003, 1-19). 1876 Bulgar syanında yaşanan acı olayların onulmaz yaralarına bir yıl sonra, 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşının büyük felâketi de eklenince, neden Filibe ve Tatar Pazarcık bölgesinden en çok göç edenler olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Onlarca Türk köyü, yerleşim

11

yeri olarak ortadan kalkmış, onlarca Türk köyü sakinleri de göç yollarına dökülmüşlerdir. Gurbet yollarına çıkarken de şöyle ayrılık türküleri söylemişlerdir:

Saba(h) namazında dostlarım uğradım size yüreğimde olan güçlüğümü söyleyim size Gelin dostlar, gelin kardeşler Ben gidiyorum Evimden bargımdan Bir gülümden ayrılıyorum Saba(h) namazında uğradım taşa Buna baş yazgısı derler Hep gelir başa Gelin dostlar, gelin kardeşler Ben gidiyorum Evimi bargımı Bir gülümü terk ediyorum Söyleyen: Ayşe Küçükali. Doğum tarihi ve yeri: 1935, Kriçim, Bulgaristan, Hâlen Bursa'da oturmaktadır. Kayda alan: Kalbiye Yusuf. Ev bark bırakıp göç yollarına düşen muhacirlerin gözyaşları dinmek bilmemiştir: Oduncular dağdan odun indirir Gözümün yaşı çift dermen kayası döndürür Bu muharebe çok ocaklar söndürür Ocakları söndürülmüş, kazanları devrilmiş nice aileler, uzun göç yolculuğunda daha nice çileler çekmişlerdir. Bunların birçoğu yollarda soğuktan, açlıktan ölmüşlerdir. Bir Alman demiryolu memuru, Tatar Pazarcık'ın güneyindeki tepelerde soğuktan donan 400 kişilik göçmen kafilesinin içinde hayatta kalabilmiş sadece küçük bir kız çocuğunu cesetler arasında bulmuş ve kurtarmıştır (Bilâl Şimşir, I-III, 1968, 1970, 1989). stanbul'dan emir üzere göç yollarında bulunanların birçoğu geri döndürülmüşse de Ruslar ve Bulgarlar tarafından köylerine ve kasabalarına yaklaştırılmayıp katliama uğratılınca çaresiz göçmenler yeniden stanbul yolunu tutmuşlar, turnalar gibi vatan deyip yine çekip gitmişlerdir: ki turnam gelir alnı kareli Birisini avcı vurmuş aman, Sinesi yareli

12

Bu yavruya sorun aslı nereli Vatan deyip çekmiş gider aman Telli turnalar nme turnam, inme burda kış olur Turnamın bastığı yerler aman, Kademi güç olur Böyle kalmaz, elbet sonu (h)oş olur Vatan deyip çekmiş gider aman Fakir turnalar nme turnam inme sen bu pınara Avcı tuzak kurmuş aman, Var yolunu ara Cümlemizin işini Mevlâm kayıra Vatan deyip çekmiş gider ama Telli turnalar Söyleyen: Emine MemoğluKeremoğlu Doğum tarihi ve yeri: 1949, Kriçim, Bulgaristan. Hâlen Bursa'da oturmaktadır. Kayda alan: Mehmet Memoğlu Yenisoy. Turnalar gibi uçup giden göçmenlerden hayatta kalabilenler anavatanda yeniden yuva kurmuşlar, mekân tutmuşlardır. Daha sonraları gelişen yeni tarihi olaylar da Rumeli'den kitle halinde göçleri hızlandırmıştır. 1912/13 Balkan Savaşlarını zleyen Göçler. Türklerin üzerindeki etkisi bakımından Balkan Savaşları Doksanüç Harbinde görülenlere çok benzer etkiler yaratmıştır. Her iki savaşta da öldürme, ırza geçme ve soygunlar Türklerle diğer Müslümanları evlerinden barklarından söküp atmış, Osmanlı mparatorluğunun elinde kalabilmiş topraklara sürmüştür. Öte yandan, Doksanüç Harbi ile 1912/13 Balkan Savaşları arasında farklar da vardı. Doksanüç Harbi sadece Rusya'nın güdümünde yapılmıştı. Türkleri göç etemeye zorlayacak etkili planı yürürlüğe koymuşlardı. Balkan Savaşlarında ise savaşan birkaç devlet vardı. Zafer kazanan her biri de zaptettiği topraklarda Müslümanların varlığının son bulunmasını istemekteydi. Ne var ki bu amaçlarına ulaşabilecek kadar iyi bir örgütleniş içinde bulunmadıkları gibi, amaçları uğuruna birleşerek ortak davranış sergiliyorlar da değillerdi. Savaşlara katılan her Balkan ülkesi Türkleri, Müslümanları kendisinin zaptettiği ülkeden ötekinin ülkesine sürüyor, hatta oraya sürülenin oradan geriye sürüldüğü de oluyordu. Bunun Müslümanlar üzerindeki etkisi nasıl nitelenirse nitelensin, şurası kesindir ki Doksanüç

13

Harbinden daha kötü oldu. çlerinde kendini gösteren ölüm telefatı, 1878'de görüldüğünden daha yüksekti. 1877'de ilk saldırıları, Bulgar köylülerinin ve asilerinin de yardımıyla, Türkleri kıyımdan geçiren ve kaçmaya zorlayan dehşete düşürücü birlikler, Kazak birlikleriydi. Balkan Savaşında ise ön saldırıları yapma işlevini, uzun süreden beri Osmanlı Makedonya'sında çatışmalara girişmiş bulunan milliyetçi çeteler olan komitacılar üstlendi. Bunlar çoğu kez, davasına hizmet ettikleri devletten destek gördüler (Justin McCarthy, 1998, 14-15, 149). Balkan Savaşında Selânik’te gelişen olaylar nice insanların yer değiştirmesine, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Selânik göçmenlerinden dinlediğimiz bir türküde şöyle deniyor: Selânik Selânik viran olasın Taşını toprağını seller alası Sen de benim gibi yârsız kalasın Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver Al başımdan sevdayı götür yâre ver Selânik içinde selâ okunur Selânın edası dostlar cana dokunur Gümüş kazmayla mezar kazılır Aman ölüm zalım ölüm üç gün ara ver Al başımdan sevdayı götür yâre ver Önceki tarihî devirlerde ortaya çıkan haydutluk, çetecilik ve daha sonraları komitacılık harekâtları, yeni tarihî koşullarda da yeni adlar ve yeni biçimleriyle Türklere, Müslümanlara yönelik ırza geçme, yol kesme, öldürme gibi eylemler devam etmiştir. Belirli dönemlerde ve özellikle Balkan Savaşlarını izleyen yıllarda geniş boyutlara ulaşan böyle olaylar türlü varyantlarıyla destan, efsane, menkıbe, ağıt gibi Türk folklor türlerinde ifadesini bulmuştur. Al duvaklı gelinin başına gelenler şu dizelerde canlandırılmıştır:

Aldılar beni ninem Aldılar beni Kına gecemden Götürdüler beni ninem Götürdüler beni Ulu balkana, ulu balkana Sordilar beni ninem Sordilar beni Kimin kızısın Ben gene dedim ninem Ben gene dedim Ali Molla'nın küçük kızi

14

............................... Kayin yapraklari ninem Kayin yapraklari Düşegim oldi Kayin kökleri ninem Kayin kökleri Yastigim oldi Komita kepesi (kebesi) ninem Komita kepesi Yorganim oldi Derin endekler ninem Derin endekler /H/amamım oldi ............................

M. sen, S. Engüllü, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 7, Makedonya ve Yugoslavya (Kosova) Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 101. Pazarcık (Tatar Pazarcık) yakınlarında kol gezen Bulgar komitacıları tarafından bir Türk gencinin canına kıyılması olayı Türkleri derinden sarsmış ve bu ölüm Kriçim Türk folklorunda şöyle ifadesini bulmuştur:

Sülman senin kaşın gözün yay mıdır Teneşirden akan sular kan mıdır Sülman gibi şu Kırçma'da (Kriçim'de) var mıdır Kıymayın canıma, ben dünyama doymadım Eller gibi ben ecelimden ölmedim Pazarçığ'a vardım ben bubama sormadım Sol yanımdan kurşum urdu duymadım Şu genç yaşta ben dünyama doymadım Kıymayın canıma, ben dünyama doymadım Eller gibi ben ecelimden ölmedim H. Süleymanoğlu Yenisoy,

15

Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8, Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 115. Balkan Savaşı'nda yaşanan olaylardan brini de şu menkıbede buluyoruz: Balkan muharebesinde Rodop dağı eteklerindeki Türk köylerinin halkı, canını kurtarabilmek için dağa kaçar. Kırçmalılar da dağın "Karadağ" denilen yüksek kesimine toplanır. Sık ormanlıkta iki kadın yolunu şaşırır. Akşam karanlığı olmuş, Kırçmalıları bir türlü bulamazlar. Karşılarına ak saçlı bir dede çıkıverir. Dede, erenlerdenmiş: - Ne ararsınız burada kızım? der. Kadınlar da yollarını şaşırdıklarını, köylüleri bulamadıklarını anlatırlar. Dede: -Korkmayın kızım. Ben şimdi size şu duayı öğreteyim, der. Sırlı sübhanım Allah Dertlere derman ol Allah Garip kullarına gam vermişin Yardımcımız, arkadaşımız sen ol Allah Duayı okuyarak şu daracık yoldan gidin, doğru Kırçmalıların yanına çıkacaksınız, der ve dede kayboluverir. Kadınlar da duayı okuyarak gider ve köylüleri bulurlar. Kaynak kişilerden daha yaşlı olanlar bu menkıbenin Doksanüç Harbiyle ilişkili olduğunu söylüyor ve bazı ayrıntılar anlatıyorlar. Mustafa Memoğlu, Kriçim Türkleri. Tarih ve Kültür. (Baskıdadır). Cumhuriyet Dönemi Göçleri. Osmanlı döneminde yaşanan göç olayları Türkiye'de Cumhuriyetin ilânından sonra da devam etmiştir. lk büyük göç Lozan Barış Antlaşması (1923) sonucunda gerçekleşmiştir. 1923-24 yıllarında Yunanistan'dan mübadil olarak göç edenlerin sayısının yaklaşık 500 000 olduğu belirtilmektedir. 1937-39 yıllarında da Romanya’dan 130,000 ile 150,000 arasında Türk Türkiye’ye gelmiş ve bu göçleri, Bulgaristan'dan belirli yıllarda gerçekleşen kitle hâlinde göçler izlemiştir: 1950-51 yıllarında 154 000, 1968-78 göçünde 130 000, 1989 Büyük Göçünde de sadece Haziran, Temmuz ve Ağustosun 22'sine kadar, yani üç aydan daha az bir zaman içinde 311 862 Bulgaristan Türkü Türkiye'ye giriş yapmış ve daha sonraki aylarda ve yıllarda da göç devam etmiştir (E. Konukman, 1990, 61). Eski Yugoslavya'dan (sadece 1950-1958 yılları arasında gelenlerin sayısı 104.372’dir) ve Romanya'dan (sadece 1923-1938 döneminde gelenlerin sayısı 113.710’dur) da göçler olmuş, fakat Türkiye'ye en çok göçmen Bulgaristan'dan gelmiştir. Rumeli'den Türk Göçleri tablosuna baktığımızda Doksanüç Harbinden bu yana Türkiye'ye en çok göçmen gönderen ülkenin Bulgaristan olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı da Bulgaristan Türklerinin tarihine bir göç tarihi dememiz uygun olacaktır. Bu yüzden olmalıdır ki göçmenlik, Bulgaristan Türklerinin sözlü halk edebiyatında özel bir motif olarak gelişmiştir. Tarihî ve toplumsal

16

gerçeklerin bir ifadesi olan bu büyük insanlık dramına mâniler, türkü ve destanlar, efsane ve menkıbeler hasrederek Bulgaristan Türkü, gönlünü avutmuş, karanlık günlerinde kendine teselli bulmuştur. Mânilerden örnekleri okuyalım: Kara tiren gidiyor Acı duman seriyor Kara tirenin içinde Macırlar gidiyor X Yağmur yağdı sel oldu Dereler taştı doldu Ben vatanımdan ayrıldım Zalım Bulgar sebep oldu X Dağlarımın tepesi Yarimin seteresi Milleti batırdı ya Macırlık (veya: Türkiye) meselesi X Elmayı satan bilir Tadını tatan bilir Macırlık ateşten gömlekmiş Acısını çeken bilir Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu'nun arşivinden.

Bulgaristan Türkü baba ocağına, konu komşusuna bağlı kalarak yaratmış olduğu türkülerde göç olayına hıçkırıklarla karışık bir duygu katmıştır, gençlerin ayrılışı da ayrı bir acıdır: Ah bu macırlık bağrıma bastı Ben ona yanarım Ben vatanımdan nece ayrıldım Yârsız kaldım Yol verin ağlar, yol verin beyler Yol verin geçeyim Nazlı yârdan ayrı düştüm Zehir mi içeyim Benden size vasiyetler olsun Macır olmayın Macır olsaz (olsanız) da Yârsız kalmayın H. Süleymanoğlu Yenisoy Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8, Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 116.

17

Geleceğin belirsizliğinden kaynaklanan bir çaresizlik de bazı türkülere bambaşka bir eda verir. Başka bir duygu da göçmenliğin zorluklarından gıdalanarak bir nostalji ile örülü olarak dile gelir. Şu ilâhide zorluklar ve göçmenliğin ölümden beter olduğu vurgulanır: Edirne ovasında Serpildim kaldım Arçlıyım tükendi Evlâdı sattım O viran babamı Yolda bıraktım Edirne ovasında Naneler biter Nanenin kokusu Cihana yeter Ah, şu macırlık ölümden beter Aynı eser, 126. lâhide 1938 yılı göçünden söz edilmekte. Son dörtlükte Atatürk'ün ölümüne ağlıyor muhacirler: Atımı bayledim Bir delik taşa Oniki bin ağlar Kemal Paşa'ya Göçmenliğin üzüntüleri, ayrılık ve özlemi, eş dosttan uzaklara düşmenin ıstırapları başka bir türküde dile getirilmektedir: stanbul'un üzümü Çekemedim sözünü Ben vatanımdan çıkarken Yumdum iki gözümü Binmem tirene binmem Kara koyun meleme Yüreğimi dayleme Anam, bubam, kardeşim Yavrum deyip ayleme Binmem tirene binmem Kara kara karınca Karıncaya varınca Ben komşuları özledim Dillerine varınca Binmem tirene binmem

18

Riza Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 143-144. Göç yollarında çekilen sıkıntıları da şu destandan öğrenelim: Dinleyin amucalar muhacir destanını Kapdağ’da kılamadık bayram namazını Ver Allahım sen selâmet cümlemize. Akmehmet köyünün ardı balkan Omaç köyünün muhacirleri oldu dillere destan Ver Allahım sen selâmet cümlemize. 1930'ların ikinci yarısında baskılar artar ve Türkler göçe zorlanır. Hattâ birçok Türk ailesi pasapotrsuz Türkiye'ye gönderilir (Krıstö Mançev, 2003, 100-134). Bu durum aynı destanda da şöyle dile getirilmektedir: Bir cumartesi bizi Edirne'ye indirdiler Pasaportu olan çekip de gider Pasaportsuz olanlar Ankara'dan imdat bekler Ver Allahım sen selâmet cümlemize Edirne hudutları taşlık Kalmadı cebimizde on para harçlık Ver Allahım cümlemize hoşluk Yok mudur Edirne hudutlarında bize bir boşluk Ver Allahım sen selâmet cümlemize Riza Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 143. 1938 göçünü yansıtan bir ilâhiden de şunları aktaralım: Bir sabah namazı çıktım odamdan Vatanı terkedip gittim oradan Gam için mi yaratmış bizi Yaradan Gider millet vah ayrılık deyu Yanar millet ah vatan deyu Güven-Doverie Gazetesi, 5 Ekim, 1994, Sofya.

Yukarıda da belirtildiği gibi, 1936’da Türkiye ile Romanya arasında bir göç anlaşması imzalanmış ve Romanya sınırları içerisinde bulunan Kuzey ve Güney Dobruca’dan (1940’ta Güney Dobruca Bulgaristan’a geçmiştir) çok sayıda Türk Türkiye’ye göç etmiştir (T. Kowalski, 1938, 66-67). Bütün Dobruca’dan 130, 000 ile 150, 000 dolayında Türk "Ak Topraklara" (Türkiye’ye) göçmüşlerdir (H. Eren, 1993, 296).

19

ki ülke arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde 1937-1939 yıllarında yaşanan göçler Dobruca bölgesinde Türklerin azınlık durumuna düşmelerine sebep olmuştur. Boşalan köy ve kasabalarda Türklerin sayısı büyük ölçüde azalmış, bazı köylerin adları haritadan silinmiştir (M. Ülküsal, 1966, 13). Söz konusu yıllarda gerçekleşen göçler sözlü halk edebiyatında derin izler bırakmıştır. 1938’de Güney Dobruca Türklerinden göç edenlerle kalanların ayrılışını halk ozanı şu Muhacır Destanı’nda bakın nasıl dile getirmektedir : Hicret edip gider Allah aşkına Gidenlere kalan kullar ayledi N’apsın kalan, macır dönmüş şaşkına Arkasından akan sular eyledi. Kiracılar bekler dizgin elinde Cem olmuş komşular sağında solunda Mezarlık sokağı hicret yolunda Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Ana yavrısını bırakıp gider Kızı arkasından kuş gibi öter Bu ayrılık bize ölümden beter Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Varna’dan pindik gideriz amma Sakın Bulgarya’da eylenip kalma Malına güvenip kendini salma Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Gece gündüz ana deyip aylerim Tesalla verip gönnümü eylerim Bu gülmedik başla acap neylerim Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Bu asıra derler yirminci asır Dinleyin, sözlerimde yoktur kusur Kalmışık şu beldede biz yesir Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Tüccarlarda yoktur ne insaf, ne hatır Merkezde macıra çekerler satır Burada kalanlar hepsi de fakir Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Kaçtı macırların beti benizi Aşıp ta giderler karadenizi Ayrıldı anadan oğluyla kızı Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Kalanlar döndüler boyun iyerek Yas edip te göz yaşını silerek Bu hasretlik mahşere kaldı diyerek Dayler taşlar vatan deyip ayledi. Söyleyen : Salih Raşitoğlu Dobriç ili, Bayrampınarı (Dânkovo) köyü. Kaleme alan : . Cebeci, Balkanlar’ın Sesi, Sayı-15, 2002, 19.

20

kinci Dünya Savaşından sonra da Balkanlar'dan Türkiye'ye göçler devam etmiştir. 1989 yılında Bulgaristan'ın gerçekleştirdiği geniş kapsamlı zorunlu göç, BÜYÜK GÖÇ olarak tarihe geçmiştir. Komünist yöneticiler, ülkedeki Türklere soykırım uygulamaya kalkışmışlardır. Türklerin okulları kapatılmış; silâh zoruyla, asker gücüyle ve ölüm tehdidiyle adları Bulgar adlarıyla değiştirilmiş, giyim-kuşamları yasaklanmış, camiler tahrip edilmiş, mezar taşlarından kaldırımlar yapılmış, cenazeler Bulgar mezarlıklarına gömülmüştür. Türk dilinde eğitim şöyle dursun, ailelerde dahi Türkçe konuşmak yasaklanmıştır. Tepki gösteren Türkler, ölüm kamplarına ve hapisanelere gönderilmiştir. Tırmanışını giderek artıran baskılar BÜYÜK GÖÇ ile son haddine ulaşmıştır. Tüm bu olaylar, sözlü edebiyatta da izler bırakmıştır. Türkçe konuşmanın yasaklanmasına tepki gösterenler hapisanelerde çürümüş, birçokları da kurşuna dizilmiştir: çinizden biridim Karlar gibi eridim Anadilimiz için Hapislerde çürüdüm Gide gide yoruldum Sular gibi duruldum Üzülme anneciğim Türkçem için vuruldum -------------------------------Kırcaali'nin Koşukavak (Krumovgrat) bölgesinden şair Süleyman Yusuf Adalı tarafından derlenen türküler. Bulgarlaştırma süreci Aralık 1984 tarihinde Kırcaali bölgesinde kanlı olaylarla başlamış ve birçok Türk, tanklar altında kalmış, kurşuna dizilmiştir. Düşman kurşunu, dağlarda ve ormanlarda derin karlar altında gizlenenleri de bulmuştur. Süleyman Yusuf Adalı'nın derlediği türkülerden şunu okuyalım:

Örencik deresi köy oldu bize Böğürtlen çal(ı)ları ev oldu bize Atma zalım atma Kadım yok benim Düşmana verecek Adım yok benim -------------------------

21

Örencik deresi dar geldi bana Bu ecelsiz ölüm zor geldi bana Atma zalım atma Kadım yok benim Düşmana verecek Adım yok benim Bulgarlaştırma olayları şu ilâhiye de konu olmuştur: Dobruca ovası düzlük Gitti adlarımız çok üzüldük Buradan (Türkiye'ye) giden kurtudu dedik mdat Allahım imdat! --------------------------------------Babam adımı koydu ezan ile Kâfir değiştirdi silâh ile Annem ağladı gözyaşı ile mdat Allahım imdat! ---------------------------------------Belene Adasına varalım Beşbin tutukluyu geri alalım Hepsi genç kız ve oğlan Onlara nasıl ağlayalım ----------------------------------------Söyleyen: Revasiye Şenses. Doğum tarihi ve yeri: 1932, Bulgaristan Halen Eskişehir’de oturmaktadır. Tuna nehrinin ortasında bulunan Belene Adasına halkımız Ölüm Adası adını vermiştir. Çünkü buraya gönderilenlerden birçoğu bir daha geri dönmemişlerdir. Belene Adasına hasredilen türkülerin, ağıtların da sayısı az değildir: Arda'dan Tuna'ya teller germeli Nasıl nice Belene'ye varmalı Aslan Memed'imiz yatağa düşmüş Hâl-i hatırını varıp sormalı Arda'dan Tuna'ya teller gerilmez Bir gecede Belene'ye varılmaz Boşuna tepmeyin yolları anam Kuş olsan da Belene'ye girilmez

22

Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8, Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 122. Belene'de kalanların üzüntüsü nice anaların babaların zamansız ölümüne sebep olmuştur: Belene dedikleri Cehennemdir cehennem Babam, ben görmeden gitti Şimdi de ölmüş annem Aynı eser, 375..

Tüm bu olayları Büyük Göç izledi. Utanç trenleri, kilometrelerce uzayan araba ve kamyon kervanları 1989'un yaz aylarında Bulgaristan Türkünü Türkiye'ye getirdi. Göç yollarına düşenlerin de oralarda kalanların da üzüntüsü, o günlerde söylenen türkülerde de ifadesini buluyordu. Ayrılığın acısını, kalpleri sızlatan türküleri de şair ve ses sanatçısı Osman Aziz bakın nasıl kaleme almış: ″Türküler, türküler...Büyük Göç sırasında...Bulgar-Türk sınırından taa Kırcaalinin Perperek köyüne kadar uzanan o kilometrelerce kuyrukta beklerken, kardeşlerimizin gözyaşıyla, doğup yaşadıkları yerlerden ayrılmanın üzüntüsüyle söylenen türküler... O adsız şair: Akar gözyaşım garip Anam kardeşim garip Beni koğan kör olsun Toprağım taşım garip Diye feryat ederken gidenin de kalanın da kalb telleri sızlamıyor muydu? Totaliter rejim tarafından gidenin de kalanın da başına gelenleri nasıl çektiklerine hâlâ tanıklık etmiyor muyuz? Kırcaalide yeni, güzel bir binanın yanından geçerken, uğurlama töreni olduğu, söylenen şu türküden anlaşılıyordu: Binalar yaptırdım yüceden yüce çinde yatmadım üç gün üç gece Yârim seni gördüm tam yarı gece Konma bülbül, konma, çeşme başına Şu gençlikte neler geldi başıma! Bahçeler yaptırdım gül bulamadım çinde ötmeye dil bulamadım!

23

Böylece sürüp gidiyordu bu eski türkü ve o zorunlu göçe ne de iyi uyuyordu. Yepyeni binalar, evler bırakılmadı mı? Yok pahasına ellerinden alınmadı mı insanlaramızın? Perperek sırtında yolda beklerken türkü söylüyordu iki genç. Biri saz çalıyordu, biri kaval. Az mı bekleniyordu yollarda. Haftalar geçiyordu da sınır geçilmiyordu. çimde var gizli yara Görünmez ki doktor sara Lokman gibi hekim gelse Bulunmaz bu derde çare. Evet, biri de kaval çalıyordu gençlerin. Hem de oldukça başarılı. Kaval da dertlidir insanlar gibi. Ama onun vazifesi vardır : Ağır günlerde insan yüreğinin acısını dinlemek, inlese de insan yarasına melhem vurmak, insanın dertlerini susturmak. Dertli kaval, derdim gibi inle dur Yüreğimin acısını dinle dur Yanık sesinle yarama melhem vur nle kaval, dertlerimi sen sustur X X X Kışlanın önünde al-yeşil fener Üstümüze ateş düştü ne zaman söner Ben yanarım, ben ona yanarım Ben vatanımdan ayrı düştüm Ben ona yanarım! Evet, bu bir asker türküsüydü. Üstlerine şimdi de ateş düşmüştü. Hem de askere giderkenkinden daha büyük bir ateş. Yalnız anadan babadan değil, vatandan, sıladan ayrılmanın da ateşi. Evet büyüktür ayrılığın derdi. Ne sevgililer ayrılıyordu birbirinden! Sevgilisiyle gitse, ana baba kalıyordu. Ana babayla gitse, sevgili kalıyordu: Zülüfleri tutam tutam Arasına güller takam O yâr ile ben de gidem Ve iki genç devam ediyorlardı ayrılık konserine: Gitme, bu ayrılık uzar da uzar Kül olur yüreğim, tozar da tozar Geçmemiş yaralar azar da azar Evet, çok uzun sürecek, belki de hiç bitmeyecek bir ayrılıktır bu. Onları seve seve, ama yüreğim yana yana dinlerken, yol boylarında haftalarca beklemelerini içime sindirmeye, sığdırmaya çalışırken, benim de türküler geçiyordu içimden. Çünkü benim de yaralıydı kalbim. Gidenin de kalanın da, herkesin yaralıydı kalbleri... Ötme bülbül, ötme bülbül

24

Derdi derde katma bülbül Benim derdim bana yeter Sen de bir dert katma bülbül! Gücenikti insanlar: Kırma insan kalbini Yapacak ustası yok! Evet, bir kıran vardı gönüllerini, kalblerini insanların. Bütün bunların, bu insanlık dışı hareketin bir suçlusu vardı. Bu kadar zaman geçti aradan. Suçlu hâlâ cezalandırılmadı.″ Osman Aziz, Canlarım Türküler Bizim Türküler, Sofya, 2002., 35-38 (Kısaltılmıştır). Göç, Balkan Türklerinin tarihi bir kaderidir, diyoruz. Balkan Türkünün bu kaderi gerçekten de kaçınılmaz bir alınyazısı mıdır?!...

25

YAZILI EDEB YATIMIZDA BALKAN TÜRKLER N N GÖÇLER

Balkan Türklerinin ve Müslümanlarının yaşadıkları sıkıntılar, göç yollarında çektikleri çileler, sözlü halk edebiyatımızda olduğu gibi, yazılı edebiyatımızda da yankısını bulmuştur. Büyük tarihî olayların bir sonucu olan göçler bazı sanatçılara konu olmuş, özellikle de felâketleri bizzat yaşayanlar, kültür tarihimize değerli eserler bırakmışlardır. Eski Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi Doksanüç Harbi felâketlerini yaşayanlardan biridir. Tarihçe-i vaka-i Zağra (Zağra Müftüsünün Hatıraları) adlı eserinde tarihimizdeki hüzünlü gerçekler canlandırılmış, millî vicdanda derin yankılar uyandırmıştır. Bu eser, yıkılan mparatorluğun Rumeli kanadındaki Türk, Müslüman halkın ıstırap destanıdır. Eserin değerlendirmesini yapan Yahya Kemal, 1921’de şunları yazmıştır: “Tarihçe-i Vaka-i Zağra’yı Falih Rıfkı gibi Türk nâşirlerine gösterdim. Onlar benden ziyade hayran oldular. Bu kitap, Türklerin vatan edebiyatında en samimî, yüksek bir şaheseridir”. Zağra Müftüsünün Hatıraları adlı eserde Rusların Tuna’yı geçerek ilk zaptettikleri yerlerde Türklerin katliama uğratılması şöyle anlatılmaktadır: “1294 hicri senesi Cümadelahiresi 1293 mali yılı. Haziranın onikinci günleri, mağrur düşman Tuna’yı geçerek Ziştovi’yi zapt etti. Burayı koruyan askerlerden dörtyüz kadar Müslümanı al kana boğdu. Ahali ağlayarak şaşkın ve perişan yollara düşüp dağıldı. Yatak köyü halkını tamamını katliam ettiler. Servi ahalisi dahi Ziştovililerden beter bir hâlde ninni ve türkülerle, şefkat kucaklarında beslemekte oldukları ömürlerinin meyvesi çocuklarını yollara atarak Şıpka Balkanından aşıp Kızanlık’a döküldüler... Haziranın onüçünde Tırnova şehrinin istilâ edildiği söylenirken, Gabrova’nın zaptı haberi geldi. Kalofer ve Hayın köyü taraflarında bazı Kazakların görüldüğü de bildirildi. Bu haberler üzerine şehrin ileri gelenleri kaçmaya karar vererek, arabalarına az bir şey yükletip, çiftliğe gidecekmiş gibi hazırlanmışlardı. Fakat Kızanlık kazası kaymakamı Kıbrıslı Akif Efendi, bu haberleri livaya ve ta Yıldız’a telgrafla bildirmişti. şin ehemmiyeti sebebiyle Abdülhamit o gece telgrafhanede bulunmuş ve Balkan havalisindeki bütün muhabere memurları da makine başında beklemişlerdi. Bunun üzerine eşrafa da teminat verildi. Onlar da firar etmekten vazgeçtiler”.... Eski Zağra’nın düşman eline geçmesiyle etraf Türk köylerinde yağmalama, yakıp yıkma ve işkenceler geniş boyutlara ulaşıyor: “Zağra’nın istilâsı üzerine intikamcı ve yağmacı Bulgarlar, Yaka Boyu’ndaki Hriste, Külbe, Bükümlük, Hızır Bey Canbazören köylerine yürüyüp para umdukları zengince müslümanları işkencelerle öldürüp, kadın çocuk demeyip ele geçenleri katliam eylediler! Kurtulabilenler ise çırılçıplak Zağra’ya can atabilmiştir. Bükümlük Bulgarları, yüziki müslümanı bir samanlığa doldurup yaktılar. çlerinden dört tanesi yaralı olarak kaçıp yeni Zağra’ya Rauf Paşa’ya çıkmışlar. Zulümden şikâyet edip hallerini bildirmişlerse de benzerleri gibi bunlar da tekdir olunarak hapsedilmişlerdir. Yaraları bile sarılmadan...Zehî insaniyet!” Zağra Müftüsü’nün Hatıraları’ndan, 62-63.

26

Refik Özdek’in Ocağımız Sönmesin adlı eserinde de Doksanüç Harbi faciası canlandırılmaktadır. Hayatta kalabilmiş muhacir kafilelerinin Edirne’de oluşturduğu tablo çok acıklıdır: "Yelesi al kanlara boyanmış Arslan ne yapar?" "Edirne’nin kenar mahallesinden içeri girerken onları karşılayan olmadı. Daha içerilerde gittikçe artan perişan kalabalığa karışınca da, «Hoş geldiniz, nereden geliyorsunuz?» diyen bulunmadı. Yaşlıların kamburu çıkmış, gençlerin gözleri süzülmüş, çocukların yürüyecek hâli kalmamıştı. - Bunların hepsi bizim gibi maacir, dedi Hacı. - Sel gibi akan maacir arasında yerliler bir avuç kalıyor. - Peki nereye gidiyoruz? şte bu sırada bir bekçinin kendilerine seslendiğini duydular: - Kardaşlar, istasyona, şu yana gidin. Camilerde yer yok. Camilerde yer yoktu. Başlarını duvarların ve daha yukarılara kaldırdıkları zaman o ulu kubbeleri, o yüksek minareleri görüyor, umutlanıyor, ama yere, sokaklara bakınca, yürekleri kaygılarla, kuşkularla doluyordu. O ulu kubbeler onları barındırmayacak mı? O kubbelerin uzun kolları onları kucaklamayacak mı? Ayaklarını sürüye istasyona doğru yürüdüler. nsanlar salkım, hastalar yığın yığın ve...ve besbelli tabut kıtlığı da vardı! Ölüler sedye ile, küçük ölüler kucakta taşınıyordu. Ne de çok! Sokaklardan, camilerin avlusundan, istasyondan çıkan cenazeleri sadece yakınları götürüyordu. - Edirne’nin yalnız sokakları değil mezarlığı da taşıyor olmalı? Dedi Musa Dayı Kimse cevap vermedi. Yalnız, geride bir inilti duyarak döndüler: Küçük Emine’yi aralarına alan iki nine, yürüyecek güçlerini yitirmiş, oldukları yere çökmüşlerdi. Biri boylu boyunca bıraktı kendini...Öteki de kolunu onun başının altına sokarak inledi: - Siz gidin, bizden hayır yok artık, buna da şükür, Ak Toprak’ta öleceğiz. Hacı Ömer onlara, vücudundan parçalar koopmuş gibi acı duyarak baktı. Rasim’in kolundan sıyrılıp yanlarına gelmek istedi, ama onlara bir adım kala düşüp bayıldı. Hacı kendine geldiği zaman bir çadırın altındaydılar.Her tarafa koşan bir avuç sıhhiye eri, onlara da el uzatacak zaman bulabilmişti. Kendilleri gibi bitkin insanların arasında karavana yemeği yiyor ve konuşuyorlardı: - Siz hangi köprüden geçtiniz? Dedi bir ihtiyar. - Hangi köprüden mi? Birkaç tane köprü mü var? Biz, yıkılan, sonra da onarılan köprüden geçtik, başkasını bilmiyoruz. - Demek küçük köprüden geçtiniz, ötekiler sapasağlam taş köprülerdir. - Doğru, bu kadar insan bir tek köprüden geçip gelmiş olamaz. Ne zamandan beri buradasınız? - Bir hafta oldu. stanbul’a gitmek için trene binme sırası bekliyoruz. Edirne kaldırmıyor bu kadar kalabalığı, ne yiyecek yetiyor, ne yakacak. Hem sonra Urus topları erişirse bunca sivil yok yere ölür. - Buraya da mı gelebilecek?

27

Bilinmez, olabilir, diyorlar. Şimdi de çok ölü veriyoruz galiba, her tarafta... Günde ortalama iki yüz kişinin öldüğünü söylüyorlar açlıktan, soğuktan, hastalıktan... Ne yapsın devlet, ne yapsın asker, hiç bir şey yetişmiyor ve göçün arkası kesilmiyor. - Buraya gelemezler! Diye bağırdı Rasim. - Nasılsa ölüyoruz, vuruşarak ölürüz, dedi Musa Dayı. htiyar içini çekti: - Bak şu sefalete, yürüyecek güçleri yok zavallıların, bunlarla mı vuruşacaksın, sinek gibi kırılıyoruz. .............................................. Oniki kişilik kafile, artık kafile değil, bir aile idi. Yarısı hasta olan bir aile. Fakat Edirne’de ağır hastalar o kadar çoktu ki bu aileden yalnız Hacı’yı aldılar hastaneye. Hacı artık sakat ayağına hiç basamıyor, çok da acı çekiyordu. Besbelli çıkık oturmamış, bu sakat ayağı üzerine birkaç defa düştüğü, kayıp yuvarlandığı sırada belki de kırılmıştı. Onu hastaneye Rasim ve smail Aga taşıdı ve Rasim, hastanede karşılaştığı olaylardan sonra bir defa daha isyan havasına girdi. O gün olağanüstü bir durum vardı hastanede. Meriç’in ötesinde, o küçük tren istasyonunda karşılaştıkları «gazeteci» denilen adamlar, yine onlar gibi yabancı dil konuşan, yabancı giyimli adamlar, Edirne valisi Cemil Paşa’nın çevresinde toplanmış, onun yapacağı konuşmayı dinlemek için sabırsızlanıyordu. Gerçekte bu sabırsızlık Cemil Paşa’yı dinlemek için değil, ecza kokusundan, yürek paralayan iniltilerden ve görüntülerden bir an önce kurtulmak içindi. « ngiliz sefir Layard», «Fransız sefiri Fournier» diye gösterilen ünlü kişilere ve Edirne Valisi Cemil Paşa’ya bir şeyler anlatan, nutuk verir gibi konuşan, koğuşları, yaralılarla dopdolu koridorları gösteren yabancı giyimli bir adam daha vardı ki, sanki vali paşa o idi. Bilen, bildiren, emreden ve zamn zaman gazetecilere poz veren o idi. Memurlar da ara sıra gelip ona bir şeyler soruyor, talimat alıyor ve «başüstüne» deyip gidiyorlardı. Rasim bu memurlardan birine usulca sordu: - Bu büyük adam nerenin paşası? - O paşa değil, ama çok büyük. - Nazır mı? - Fasso Efendi’dir o, göçmen işlerine bakan teşkilâtın başı. - Fasso mu? Ne yapar bu teşkilât? - Göçmenlere yardım eder. Hiç hoşuna gitmedi Rasim’in. «Bu işler pek karışık» diye düşündü. «Devleti yabancı ülkelerde Karateodori’ler, Müsürüs’ler temsil ediyor, biz gariban maacirleri de burada Fasso Efendi’ler... pek garip işler!» Cemil Paşa, bir setin üzerine çıkarak, gazetecilere hitaben bir konuşma yaptı. Tercümanlar bu konuşmayı cümle cümle yabancı dile çevirdiler. Rasim için ağır, anlaşılmaz, dolambaçlı cümlelerdi bunlar. Yine de bir özet, bir hüküm çıkarması mümkündü: «Kılıçtan kurtulup gelebilenler», diyordu paşa, «yüzlerce sandık dolduran tarla tapularından başka bir şeylerini getiremediler... Edirne’de günde 200 kişi, stanbul’da günde 1000 kişi ölüyor... Hiç bir devlet, milyonlarcası birden göç eden, kaçıp başka vilâyetlere gelen vatandaşına, hele savaş içinde ve kısa zamanda huzur veremez. Bunların mal varlıklarını, mülk varlıklarını düşmana terkedip gelmelerini istemez. Bu gerçekleri görmezlikten gelen düşmanı durdurmak için kılını kıpırdatmayan Avrupa devletleri, düşünsünler ki aynı âkıbete uğrayabilirler...»

-

28

Bundan sonrasını dinlemek bile istemedi, fakat öyle bir kalabalığın içinde kalmıştı ki, geriye doğru adım atacak yer yoktu. Paşa’ya «yeter artık!» diyecek gücü de yoktu. Onu haklı bulacak hoşgörüsü de, tevazu’u da yoktu artık. «Hayır!» diyordu, insan ya olur, ya ölür!» Paşanın konuşmasından sonra, Fasso Efendi de bir şeyler söyledi. Ama o doğrudan doğruya gazetecilerin diliyle konuştuğu için tercümanlara iş düşmedi. Yalnız, konuşmasının sonunda eliyle yandaki bir salonu gösterdi ve gazeteciler o salona geçtiler. O yana itilen kalabalığın içindeydi Rasim. çeri girince gördüğü manzara karşısında donakaldı. Korkulu bir düş görüyormuş gibi, karakoncolosların, hortlakların saldırısına uğrayacakmış gibi bir ürpeti duydu: Karşıda, taburelerin üzerine oturmuş iki sıra insan vardı. Dudakları kesilmiş, dişleri görünüyor; burunları kesilmiş, yüzleri çukur; başları kulaksız, elleri tırnaksız! - Düşmanın elinden sağ olarak işte bu halde kurtuluyorlar! Dedi Fasso Efendi. Rasim faltaşı gibi açılan gözlerle baktı. Gözleri bulandı ve karşısındaki insanlar kimlik değiştirir gibi geldi. Musa Dayı, Hacı Ömer, smail Aga gibi gördü onları. Mesude ve Selim gibi...ve kendini tutamadı. Gerisinde duran ve yol vermek istemeyen adamlara yumruklar savurarak bağırdı: - Açılın! Savulun! Ne yüzle bakıyorsunuz onlara, maskaralık bu! Niçin! Niçin! Salon karıştı. Fasso Efendi durdu. Gazeteciler ve inzibatlar Rasim’e doğru yürüdüler. nzibatlar onu zaptedip oradan çıkarmaya, gazeteciler resmini çekmeye çalışıyorlardı. Sonunda iki asker onu oradan uzaklaştırdı ve bir çadıra, yüzbaşının karşısına götürdüler. Paşaların ve gazetecilerin huzurunda ne yaptığını, nasıl bağırdığını anlattılar. Yüzbaşı askerlere: - Bırakın ve gidin, dedi Sonra, umurunda değilmiş gibi bir süre önündeki yazı ile oyalandı. Göz ucuyla Rasim’e baktı. Onun kendisine bakmadığını, başını elleri arasına alıp sessiz gözyaşı döktüğünü görünce usulca kalktı, yanına yaklaşıp elini omuzuna koydu: - Ne oldu evlât sana, ne yaptın? Dedi. - Ne yaptığımı anlattılar işte! - Niçin yaptın? Rasim hınçla doğruldu, kanlı gözleriyle yüzbaşıya baktı ve sonra hiç bir şey söylemeden başını iki yana salladı. Subay bir süre yine sessiz durdu. Sonra o da yere bakarak mırıldanır gibi konuştu: - Gerçekte isyan etmek senin hakkın, hatta görevin, ama şu durumda elden ne gelir? Rasim yumruklarını sıkarak ve haykırarak cevap verdi: - Beni askere almak da mı gelmez elinden? Tahmin ve sezgisinin onu yanıltmadığını gören subay, sesinin tonunu değiştirmeden devam etti konuşmaya: - Evlât, bu isteğini yerine getirmeye çalışırım, ilgili makama gönderirim seni. Yalnız mısın? Bu soruya cevap vermekte epey güçlük çekti Rasim. Sonunda anlattı durumu. Tulça’dan nasıl geldiklerini ve şimdi kaç kişiyle ne halde bulunduklarını özetledi. Sonra da yüzbaşıya yalvardı: - Beni askere al, ama onlar trene binip istanbul’a gidinceye kadar bunu bilmesinler. Mesude hiç bilmesin. Giderken ben söylerim. Ama asker olmayacaksam yine burada kalırım ve düşman gelirse kendi usulümce vuruşurum. Buna kimse engel olamaz. Artık kaçmak bana haram, hepimize haram! .................................................

29

Rasim, Edirne’yi savunan talimsiz gencecik erler arasında bayrak gibi dalgalandı. Yelesi al kanlara boyanmış bir arslan gibi dövüştü. Göğsünü bulan son bir kurşunla devrildiği zaman, «Allahım, dokuzunu devirdim, sana çok şükür» dedi. Bu, son sözleriydi. Yanağını vatan ananın yanağına yasladı, toprağı kucakladı ve gözlerini yumdu. Mesude? Kara trenden inince yolculuk bitmiş olmadı. Onları kayıklara bindirip Üsküdar’a geçirdiler. Oradan arabalarla Anadolu içlerine gönderdiler. Mesude’nin gözlerinde yalnız Rasim’in hayâli vardı. Belki de stanbul’da stanbul’u, denizde kayığı, karada arabayı bile görememişti. Musa Dayı’nın işaretiyle onun peşinden gidiyor, onun yalvarmasıyla yemeğini yiyor ve hiç konuşmuyordu. Hiç unutmadan, söyletmeden yaptığı tek şey, odları tutuşturmak, kül kaplarını taşımaktı." Dobruca’nın Tulça şehrinden yola çıkan 272 kişilik göç kafilesinden sadece onbir kişi hayatta kalmıştır: "Onbir kişi aynı köye yerleştiler. Musa Dayı iki kardeşin babası oldu. Üç kişilik bir aile olarak yerleştikleri küçük evde Mesude, ilk iş olarak kül kabından çıkardığı közlerle ateşini yaktı. Bugün, ç Anadolou’nun büyükçe bir köyünde, kerpiç duvarlı bir evin bacasından, Dobruca’dan getirilen o odların dumanı hâlâ tütüyor". Ocağımız Sönmesin’den, stanbul, 1989, 287-300.

Osmanlı devletinin Doksanüç Harbinde kolayca ve çok çabuk yenilgisinin sebepleri anlaşılamamıştır. Gelişen olaylar yabancı diplomatları da hayrete düşürdüğü bilinmektedir. Londra sefareti stanbul’a gönderdiği telgrafında şöyle demiştir: “Düşmanın Tuna’yı kolayca geçmesi hayreti mûcip oldu. Balkan geçitlerini muhafazaya, köprüleri yıkarak düşmanı nehre dökmeye muktedir oldukları hâlde bir şey yapmamaları sebebi anlaşılamıyor” (Osman Keskioğlu, 1985, 12). Harp sona ermiş olsa da zulüm bitmemiştir. Bu zulümleri örneklerle sergileyen O. Keskioğlu Ömer Seyfeddin’in eserlerinden de şu alıntılara yer veriyor: “Bilmem eski bir derebeyin torunu olduğum için mi, Bulgaristan’da gezerken hep kendimi öz babamın çiftliğinde sanırım...” diye başlayan bu hikâyede yazar, banyolara gider. Orada Kostanof adlı bir Bulgarla tanışır. Bu kişi, eski bir ihtilâlcidir, Bulgaristan müstakil olunca mebus olmuş, adliye vekili olmuş, antika bir adam...Türkçeyi diplomasi dili sanıyor, Bulgarlarla bile Türkçe konuşuyor... -Ne var, ne yok, söyle bakalım! -Hiç, gospodin. -Nasıl hiç? Siz yeni türemeler her şeyin adını hiç koydunuz. Sonra beni süzdü: -Bu da kim; yeni yamaklardan mı? Hayır, gospodin, Bulgar değil.. -Ya ne? -Türk.

30

-... Türklerde yalnız bir şey vardır, taassup. Evet, taassup. Ben Türklerin bu taassubundan Bulgaristan’da çok istifade ettim. Devletimiz yeni kurulduğu zaman ben olmayaydım, Bulgaristan bugünkü Bulgaristan olamazdı. Çünki Türk o kadar çoktu ki... Mutlaka Sobranya’da müsavi gelecektik. Kabinenin yarısı da bir gün onlardan olabilirdi. Fakat ben, fakat ben... diye başlayıp anlatır: Hükümet kurulunca komitelerle toplantı yapmışlar, katl-âm düşünüyorlarmış, fakat Avrupa’dan korkmuşlar. Ona sormuşlar, o da kolay, demiş. Hepsini Türkiye’ye gönderirim. Nasıl yapacağını sormuşlar, anlatmış: Ben biliyordum ki, Türklerin en aziz hissiyatı taassuplarıdır. Küçükken aralarında büyüdüm. Komşularımız hep Türktü. Bunların kimseye garezleri yoktur. Hatta kendilerine o kadar kötülük yapan Ruslara bile fenalık etmezler, yaralılarına su, ekmek, ilâç verirlerdi...Meselâ domuza fena hâlde garezdirler... Deliorman’a kaymakam oldum. O vakit orada ilâç için olsun bir tek tane Bulgar yoktu”, diyor. Makedonya’dan muhacir getiriyor. Bu muhacirlere para vererek domuz aldırıyor. Domuzları sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Türkler bundan rahatsız oluyor, birer birer hicret etmeye başlıyorlar. Bu tuhaf zulüm sayesinde iki yılda orada Türk kalmamış. Diğer yerlerde de bu usulü uygulamışlar. Türkleri yüzlerce yıllık yerlerinden yurtlarından etmişler, kaçırmışlar. Hikâye şöyle bitiyor: “...Odama çekildim. Soyundum, yatağa uzandım. Fakat gözüme uyku girmedi. Ateşsiz bir humma her tarafımı yakıyır, sovuk sovuk terliyordum. Yavaş yavaş aşağıdaki hora gürültüleri, gayda sesleri kesildi. Etraftaki horozlar ötüyor, sabah oluyordu. Uyumak azmiyle gözlerimi sıkı sıkı kapadım. Yüzükoyun döndüm. Pis, cılız bir domuz sürüsü önünden, cesur ecdadımın, yiğit kan kardeşlerimin, sâf milletimin kavukları düşerek, atları arabaları bataklıklara saplanarak, topları tüfekleri, kadınları kızları, çolukları çocukları yollara dökülerek bir çılgın ordusu hâlinde kaçtıklarını görür gibi oluyorum. Ah, evet, o gece hiç uyuyamadım”. Ömer Seyfeddin, Yüksek Ökçeler (O. Keskioğlu, 1985, 16-17) Tuna boylarından çekilişin hüznünü, geçmişe duyulan nostaljiyi M. Fuat Köprülü’den dinleyelim: Tuna boylarında sıra serviler, Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış, Gül bahçelerinde baykuşlar öter, Şu viranelikler eski bağlarmış. Namazgâh bir otluk kalmamış taşı, Çeşmelerden akan kanlı gözyaşı, Orda bir güzel var, çatılmış kaşı, Ak alnına kara çatkı bağlarmış. Kırık minarelerden duyulmaz ezan, Hep ocaklar sönmüş devrilmiş kazan, Bir inilti duydum, sandım bir ozan, Sesime ses veren karlı dağlarmış.

31

Söğüt dallarında hasta serçeler, Eski akın destanını heceler. Tuna ağlıyormuş bazı geceler, Göğüsünde kefensiz şehitler varmış. .......................................................... Haydi eski ozan, al sazı ele, Düşmanlar içine düşsün velvele, De ki: Hor bakmayın bu durgun sele, O, yetmiş bir kavme akın çıkarmış. Balkan Öğrenci Mektubu, Sayı-3, 1995-96, 48. Moskof Muharebesinin büyük felâketi Balkan savaşlarında da tekrarlanmış, Rumeli’nin dağı taşı ağlamış, yer yerinden oynamıştır. Kulağında Küpe Olsun Unutma başlıklı şiiri okuyalım: Rumeli’nin dağı taşı ağlıyor! Kan içinde her subaşı ağlıyor! Parçalanmış gövdelerin yanında Can çekişen arkadaşı ağlıyor! Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor! Issız kalmış bülbülleri ötmüyor! O sevimli ovaları kurd almış Bir çobancık davarları gütmüyor! Kara toprak kandan olmuş kırmızı! Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı! Can evine canavarca saldırmış Sürü sürü ırz ve namus hırsızı! Mihraplara haç asılmış. Ezanlar! Susdurulmuş güm güm ötüyor çanlar! Camilerin minberleri yakılmış Çizme ile çiğneniyor Kur’anlar! Tahirü’l Mevlevî (Olgun) 14 Ağustos 1913 Rumeli Muhacirin-i slâmiye Cemi’yeti Neşriyatından Balkanlar’ın 1912’deki acıklı durumunu Rıza Tevfik Bölükbaşı da Acıklı Ana şiirinde derin bir üzüntü ve hüzünle dile getiriyor: Yüce Balkanlar’ı duman bağlamış, Gene mi gurbetten kara haber var? Seher vakti burada kimler ağlamış? Çemenzâr üstünde tâze çiğler var!

32

Ufukta iz gördüm kızıl bayraktan, Dumanlar ağlıyor nemli topraktan; Tekbir sadâları gelir uzaktan Hudud boylarında sanki mahşer var. nliyor bir şehit rûhu derinde, Yara var toprağın birçok yerinde; Ümidsiz açılan çiçeklerinde Ne reng ü bû kalmış, ne tâ ü fer var! Neş’eler bu bezmi terk edip gitmiş Sel almış bu bağı târumâr etmis. Kan bataklığında beslenip bitmiş Soluk, pembe, dilber bir Neylüfer var. Yücebaş, Hilmi, Filozof Rıza Tevfik, stanbul 1978, 367-371. Uçman, Abdullah, Rıza Tevfik, Ankara, 1986, 47. Rumeli’den çekilişin sanat eserleri acı doludur, gözyaşı doludur. Elden giden topraklar, hayal olan şehirler! Yahya Kemal, Üsküp şehrine hasrettiği şiirlerinden birinde şöyle diyor: Üsküp ki Yıldırım Beyazid Han diyarıdır. Evlâd-ı Fatihan’a Onun yadigârıdır. Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi O. Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyle bizdi O. Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir! Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene. Türk ordusunun yenilgisi üzüyor şairi ve rüyasına eski fetihler giriyor: Mağlûbken ordu yaslı dururken bütün vatan Rüyama girdi her gece bir fatihana zan. Çekilişlerin bir sonucu olan acıların, hicretlerin devam edeceğini söylüyor Yahya Kemal: Hicretlerin bakiyyesi hicranlı duygular Mahzun hudutların ötesinden akan sular.

33

Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994, 38. Balkan felâketinden duyulan üzüntüyü Mehmet Akif de şöyle dile getirmektedir: Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra, Hırvatın askeri tepsin çıkıp üstünde hora! Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri... Yer yarılmış, yere geçmiş şüheda türbeleri! Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova! Aynı eser, 38. Şair Yahya Akengin de Balkan acılarını şöyle canlandırmaktadır: Kosova’dır bir padişah türbesine düşen gözyaşı, Duru kalmış bir damlası Vardar’ın Kalbi parçalanmış bir Osmanlı haritası Gözü kalmış akınlarda yetmişlik türbedarın Hasret ki yol açar diye güzel yarınlara Horlanır tarihimiz, çiğnenir destanlar. Selâm ulaşmasın diye dedelerden torunlara Namı yasaklanır Murad Hüdavendigâr’ın ...................................................................... Mayadağ’dan ak topuklu kızlar ineli Yanar tüter Rumeli’nin türküleri Sıla parası değil, sıla hasreti Soldurmuş güllerini Kosova’da baharın... ...................................................................... Aynı eser, 38. Kaybedilen toprakların, kaybedilen şehirlerin nostaljisi Balkanlar’dan çekilişin edebiyatında terennüm edilir durur. Ya Balkan Türklerinin, Müslümanların uğradığı felâketler, Rumeli Türküne, Müslümanına uygulanan acımasızlıklar, vahşetler? nsanlarımızın başına gelenleri belki de en iyi biçimde S. Selvi dile getirmiştir: “Balkanlar deyince, aklıma rahmetli anacığımın gözyaşları gelir hep...Babamın çatık kaşları...Teyzemin nasıl dağa kaldırıldığı gelir...Kızarım, köpürürüm kendi kendime...Dolarım, dolarım da boşalamam... Balkanlar deyince... Drama’nın Âlî köyünün papazlar tarafından camiye nasıl kapatıldığı, nasıl din değiştirilmeye zorlandığı, “Muhammed’den ayrılın!” emirleri gelir gözümün önüne...

34

Balkanlar deyince... Bu, zorla din değiştirme operasyonunda, papazların vaftiz suyunu, nasıl Âlî köylü müslümanların üzerine serptikleri, nasıl isimlerin zorla değiştirildiği ve “artık hristiyan oldunuz” sözleri gelir. Balkanlar deyince... Yine o operasyonda, zorla müslümanlıktan çıkarılan günahsız insanların arşa varan ah’ları...Ve...bu ah’lara dayanamayan taşduvar caminin zangır zangır titrediği ve direklerinin çatladığı gelir aklıma. Balkanlar deyince... Zorla din değiştirmeye maruz kalan bu insanların, “eyvah...hristiyan mı olduk?”, şüphesiyle tekrar “iman tazelemeleri” ve “gusül abdesti” almalarını hatırlarım. Balkanlar deyince... Rahmetli anacığımın bu anlattıkları gelir gözümün önüne ve gözyaşları. Balkanlar deyince... Rahmetli teyzemin Bulgar komitacıları tarafından nasıl dağa kaldırıldığı gelir, Yunan komitacıları tarafından hayvanların nasıl gasp edildiği gelir. ........................................................... şte, Balkanlar deyince… Benim aklıma, gözümün önüne hep bunlar gelir...Kızarım, köpürürüm kendi kendime...Dolarım, dolarım da boşalamam.” Balkanlar’ın Sesi, Sayı-2, 1989, 15. Anadolu’da Kurtuluş Savaşı zaferle sona erer. Lozan Barış Konferansında mübadele kararı alınır ve Yunanistan Türklerinin Anadolu’ya göçleri başlar. Bu olayları Akıle VardarSezgen’in Muhacırlar-Mübadiller adlı şiirinden okuyalım:

............................................................... Yıl 1924 “Rumlar ve Türkler Yer değiştirecek Mübadele olacak” dedi Uluslar arası anlaşmalar Mustafa’m, Mustafa Kemal’im Nasıl koparırsın Balkanlar’dan... “Balkan şehirlerinde Geçerken çocukluğum Rumca bildiğim için

35

Canımı kurtardım” derdi Babam Ömeroğlu zzet Sezgen. ................................................................. Ah anam Rum baskınlarından Toprağa gömüp çeyizi kurtaramayan Anam Sen Rumeli’nde eline kahve getirilen, Türkiye’de kocanla omuz omuza Mücadele veren, II. Dünya Savaşında Kocanı askere gönderip 4 çocuğunla sebze yetiştiren Anam.” Mübadele kararları yürürlüğe geçiriliyor: “Yıl 1924, Rumeli’nden bir liman Kalabalık mı kalabalık Sel olmuş gözyaşları Karışmış Ege’ye, Git gemi demir atma Bu limana, Koparma beni toprağımdan, şehrimden, “Atatürk’ün emridir” Ses yayıldı ovaya Sardı bütün şehri Bütün gönülleri... “bayrağımız nerede, biz orada”. Muhacirleri almış gemi, denize açılıyor: “Gemi yürür, ufukta güneş Bir başka parlak bugün Atatürk’ün emri Başımın tacı Ah vatan Anavatan Biz muhacırlar hep akıncı Hep öncü Anadolulu’yduk, olduk Rumelili Balkanlıydık Avrupalı olarak, Geliyoruz geri hepimiz birer Atatürk gibi” .................................................................... Göç yollarında muhacirlerin çektiği sıkıntılar, misafirhanelerde ölüp evlerine gidemeyenler...: “Ah mübadiller, Ah muhacırlar

36

Yüreği büyük insanlar Birbirinden kopmamak için Tek pasaportla girdiler bir çatının altına Misafirhaneden anasını götüremedi evine Ömeroğlu zzet, Kucağında öldü anası 17’sinde Kala kaldı oracıkta Kucağında anası Elinde 13 yaşında kızkardeşiyle, Sil baştan yaptı... Çiftliklerinde at koşturmayı Yeniden yeşertti” Muhacirler sadece Yunanistan’dan gelenler değildir. Bunlar Balkanlar’ın dört bucağından gelmiş Ayşeler, Aliler, analardır bu yerleri yeşertenler Rumelililerdir: Bunlar bütün muhacırlardır, Gönlü yaralı, Piriştineli Hasan, Mayadağlı, Karacovalı, Romanyalı, Bulgaristanlı, Ayşem, Alim, Agam, Anam. Göçmenlere Yardım Derneği, Ankara Şubesi Bülteni, Sayı-9, 2002, 18-19. Lozan Barış Antlaşmasından sonra (1923), Batı Trakya’da yoğun Türk varlığı kalmıştır. Yunan yönetiminin siyasî, ekonomik, dinî, sosyal ve kültürel alanlarda sistemli baskıları sonucu Batı Trakya Türkleri her türlü çareye başvurarak Türkiye’ye göç etmeye çalışmaktadırlar. Asım Haliloğlu, göç konusunu işleyen Batı Trakya sanatçılarından biridir. Şair, “Göç” adlı şiirinde şöyle demektedir: Elveda” diyerek gider soydaşım Anayurt yolcusu ona ne denir? Gözü yaşlı kalır köyde kardaşım Kader böyleymiş elden ne gelir? Oğlumuz orada, gelin burada Kendimiz burada yürek orada Ezilir dururuz iki arada Kader böyleymiş elden ne gelir? ................................................. Anneler yollarda evlâd kucakta Hıçkırık sesleri köşe bucakta Baykuş yuva yapmış sönen ocakta Kader böyleymiş elden ne gelir? Açılır kapanır göçmenler yolu

37

Bağlanır dostların hep eli kolu “Ötme bülbül içim dert dolu” Kader böyleymiş elden ne gelir. .................................................. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-25, 1997, 34.

Batı Trakyalı şairlerden Mehmet Hatipoğlu’nun da Trakyam adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım: Ağların beylerin hepsi göç etmiş Aydını cahili tedirgin etmiş Çoluk çocuğu yurdundan etmiş Gitmek mi zor kalmak mı Trakyam Evini toprağını yok yere satan Bir iş tutamayıp meteliksiz yatan Gidenleri lânetliyen bu vatan Kalanlara vatan olsun Trakyam His, fikir, anane tarih ve ahlâk Mukaddesata kayıtsız kalmak Anadan babadan evlâttan olmak Şanından mı bunlar Trakyam ........................................................... Her göç olan bucaklarından Yanıp da kül olan ocaklarından Anadan ayrılan çocuklarından Kimi sorumlu tutsam Trakyam F. Sağlam, Batı Trakya/Yunanistan’da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi, Ankara, 1990, 108. Gümülcineli Reşit Salim de Balkanlar’dan göçleri şu biçimde dile getirmektedir: Balkan şehirleri, Balkan rüyası Gümülcineli Nedim-i Sani Üsküplü Yahya Kemal Diyegelmişler: göç var, göç Asırlardır bitmeyen göç göç Nicedir ateşi sönmeyen göç Balkan şehirleri, Tütün fenerlerinin isli ışığında serin sabah rüzgârları eser

38

skeçe, Koşukavak, Silistre sırtlarında Balkan şehirleri, Üsküp, Gümülcine, Deliorman, Balkan Türklüğünün yontulmaz üç kaya gibi sağlam Bu ata yadigârı Osmanlı mimarisinin sergilendiği kentler Ezan seslerinin ulu çınarlarda yankılandığı Bitmeyen sönmeyen Osmanlı sergüzeştinin anlatıldığı mescit avluları Coşkun Tuna, Osmanlının zafer günleri Sırp diyarı, Bulgar ülkesi, Rumelleri Gelmiş geçmiş nice nesiller Diyegelmişler: göç var, göç Yarım asırdır bitmeyen göç Anadolu içlerine nicedir sürüp giden göç... Balkanlar’ın Sesi, Sayı-12, 2001, 20. kinci Dünya Savaşından sonra da Balkanlar’dan Türkiye’ye göçler devam etmiştir. 1950 ve 1960’larda (1952-1967) Yugoslavya’dan serbest göçmen kafileleri Anavatana akın etmiştir. Nice aileleri, nice akrabaları ayırdı bu göç, belleklerde nice anılar bıraktı. Üsküp doğumlu şair Suat Engüllü, Armut Ağacında Öten Kumrunun Anımsattıkları adlı şiirinde çocukluk anılarından birini, yakınlarının göç yollarına çıkıp bir daha dönmediklerini canlandırmaktadır. Bu güzel şiiri okuyalım: Dalları sokağa taşan armut ağacına, Bir kumru gelip konardı her sabah, Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen çli içli ötüşüne başlardı sonra. Büyülü kızıllığıyla şafak sökerken, Yine bir sabah erken erken, Konuverdi armut ağacına kumru. Bir hüzünlü bir hüzünlü öttü ki sormayın... Henüz dağılmadan tedirginliği, Kumrunun ötüşündeki hüzün, Geldi dayandı kapıya/ yelesi pırıl pırıl, Yağız atın koşulduğu araba. Belliydi, son haddini bulmuştu, Kaç gündür evde süregelen telâş. Çeyiz sandığı, konsol, sofra,

39

Döşekler, yorganlar, halılar, Dört sandalye, baba yadigârı masa, Ve bir şeyler daha yüklendi arabaya Apar topar. Evde kimin yüzüne takıldıysa gözüm, Hepsi üzgün, ağızlarına kilit vurulmuş dersin. Kucaklaşıldı, helâllaşıldı sonra, Sonra deh dedi sürdü arabayı arabacı. Ardından yürüdüler ağır ağır, ezginlikle, Ninem, babam, annem, halam ve oğlu... ........................................................................ Öğlene doğru ninem döndü, Daha daha kocalmış, Babamla annem döndü, Gözleri hâlâ nemli. Şimdi sormanın vakti değildir diye, çimde büyüyen çocukça bir merakla Bekledim, bir şey sormadan kimseye. Halamla oğlu gelmediler o gün, Gelmediler... Ertesi gün de, daha, daha ertesi gün de... Yedi yaşında bir çocuktum henüz, Ve aklım kesmiyordu herşeyi belki, Ama, stanbul’un sözünü etmeleri, Tren demeleri yettiydi. Ne hikmet... Dalları sokağa taşan armut ağacını, Bir cömertliktir bürümüştü o yıl. Hayret! Hep bekledik halamın oğlu gelir diye, Gelir tırmanır diye bekledik, Çocukça bir içtenlikle... Oysa ne halam döndü ne de oğlu. Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen, çli içli ötüşünü artık özlediğimiz, Kumru da gelip konmadı bir daha, Dalları sokağa taşan armut ağacına. Mustafa sen, Reyhan sen, Ayşe Esra Kireççi Balkanlar’da Türk Çocuk Şiiri Antolojisi, Ankara, 2001, 123-124.

40

Kosovalı şair Fikri Şişko da Bir Gün adını verdiği şiirinde çocukluk yıllarından şu anılarını canlandırmaktadır: bir gün bir yıl ben çocukken gittiler... yiğirmi, otuz senelik komşularımız iyiliği, kötülüğü neşeyi, acıyı beraber yaşadığımız, paylaştığımız çok defalar bir sofrada ekmek yediğimiz ramazan gecelerine, beraber sevindiğimiz bayram baklavasını beraber yediğimiz uzun kış gecelerinde derin saatlere dek sıcak odada tağar yanında merhaba oturmuş sohbet ettiğimiz komşularımız, dostlarımız bir gün bir yıl ben çocukken gittiler ................................................... bugün cuma aylardan mayıs ayı aklıma geldiniz siz komşularım, dostlarım Mahmut bakal, Neki tekerlekçi Süliman tatlıcı, Raif sinemacı Amcam ................................................... gittiniz gurbet yollarına ki siz selâm verdiniz mi canıgönülden? dostlara, kalanlara elveda derken neydi niyetiniz geçen bir dünde

41

gelen yarınlarda yeni gün, yeni nafaka gelecek sanırken sordunuz mu kuşlara gurbet acısını? ........................................................ bir gün bir yıl ben çocukken gittiniz gurbet yollarına eski komşularımız dostlarımız amcam... bugün cuma aylardan mayıs ayı hatırladım sizleri sizler ÖZGÜRSÜNÜZ!! Derya dergisi, Mamuşa-Kosova, Sayı-9, 2004, 51. Çok uzaklarda kalmış memleket unutulmuyor, hatta yılların geçmesiyle, yaşların ilerlemesiyle o topraklar idealize edilmekte, oralarda geçen çocukluk, gençlik çağı göçmenlerin hayallerinde yüceltilmektedir. Dünya gözüyle oraları bir kez olsun gidip görmek, eski anıları tazelemek, her yaşlı göçmenin vazgeçilmez bir arzusudur. Özlemini çektiği memleketini ziyarete giden bir göçmenin yolculuğunu Makedonyalı yazar Fahri Kaya, Mezarlık adlı öyküsünde şöyle canlandırmaktadır: "O gün uluslararası otobüs istasyonu, Papaz Çeşmesi mahallesi sakinlerinden bir grup erkek, kadın ve çocukla doluydu. Şaka değil, Sadık Ağa otuz yıl sonra memleketine gidiyordu. Doğup çocukluk ve gençlik günlerini geçirdiği Rumeli’ye. Önemli bir olaydı bu. Papaz Çeşmesinde günlerce konu olan bir olay. Hepsinin içini büyük bir heyecan kaplamıştı. Bu heyecan, kimilerinde komşuları sadık Ağa’nın yıllardan beri kafasına taktığı bu isteğinin gerçekleşmesinden, yakınlarının da onun acaba bu uzun yolculuğa dayanabilecek mi diye içlerinde olan korkudan ileri geliyordu. Uğurlayanlar arasında, Sadık Ağa gibi bu yolculuğa çıkamadıklarına üzülenler de vardı. Hemşerilerini yolcu etmeye çıkan Papaz Çeşmesi mahallesi sakinlerinden çoğunun Sadık Ağa’dan istekleri vardı. Karapotur Ahmet: "Sadık, köye varınca bizim eve de bir uğra. Bak, Koca Mitko’nun oğlu Slavço evimize iyi bakıyor mu?" dedi. "Bizim eve de uğra", diye bağırdı Karapotur’un arkasında duran Uzun Ali. Hamdi Ağa, buralara göç etmezden bir yıl önce ark boyunca ektiği kavakları merak ediyordu. "Sadık be unutma, buralara gelirken ektiğim o kavaklara bir göz at. Ne durumda olduklarını bir gör" demişti.

42

Uğurlamaya gelen öteki hemşerilerinin de benzer dilekleri vardı. Üstelik bunlar, Sadık Ağa’ya ilk kez söylenmiyordu. Bu yolculuğa hazırlandığı günden beri mahalle kahvesinde olsun, cami avlusunda olsun, hemşerileri Sadık Ağa’ya çeşitli isteklerde, daha doğrusu ricalarda bulunuyordu... Otobüsün hareket edeceği sırada Sadık Ağa’nın çocukluk arkadaşı Hamid Ağa yanına sokuldu ve: "Sadık, geçen gün de söyledim, şimdi de gider ayak tekrarlıyayım, köye vardığında ilkin mezarlığa uğra ve ölülerimize bir Fatiha oku. Unutma", dedi. "Unutur muyum hiç? Zaten köye girmeden önce mezarlığın yanından geçeceğim", dedi Sadık Ağa. Çok geçmeden otobüs hareket etti... Sadık Ağa, göçmenliğin ilk yıllarında bir müteahhite çalışmış, sonra da yirmi yıl boyunca gece bekçiliği yapmıştır: ""Evet yirmi yıl gece bekçiliği yapmıştı Sadık Ağa. Geceleri bekçilik yapar, gündüzleri uyuyordu. Aslında onun için gece gün, gün de gece olmuştu. Eh ne yapsın. Kısmeti buymuş. Memlekette durumu çok daha iyiydi. Tarlaları, bahçeleri, bağı ve saray gibi evi vardı. Ama kör olası göç söküntüsü başlamıştı bir kere. Köyleri bir yıl içinde tamamen boşaldı. Kimileri mülk ve malını satabilmiş, kimileri de, satamadıklarını bırakıp göç etmişti. Yeni vatanlarına göç ettikleri ilk yıllarda, hiç pahasına sattıkları veya hibe ettikleri mülk ve mallarının acısını çekiyordu. Dedelerinden kalma o güzelim cennet misali topraklarını, bağ bahçelerini bırakıp da gecelerin bir yarılarında göç ettikleri gerçekle zor uzlaşabiliyordu. yi ama zaman her şeyi üstelemişti. Her şeyin acısını unutturmuştu. Sadık Ağa her şeyi unutmuş, her zorluğa katlanmış, birçok alışkanlıklarından vaz geçmişti. Günün birinde köyünü ziyaret etmek niyetinden başka... şte şimdi, ilk fırsattan yararlanarak otuz küsur yıl önce terkettiği köyünü ziyaret etmeğe gidiyordu. Bu yolculuğa çıkmasında çocuklarının da payı vardı. Onlar, babalarını yıllardan beri çektiği özlemden kurtarmak istiyorlardı"... Sadık Ağa, köyüne ulaşır, fakat yıllarca düşler kurduğu o sıcak evleri, çocukluğunda koştuğu o sokakları, bağ bahçeleri bulamaz, göçten önce bir mübarek yer olarak bilinen köy mezarlığını da bulmakta zorluk çeker. Otuz yıl boyunca hasretini çektiği, hayallerinde yaşatmış olduğu, gönlünde yüceltmiş olduğu o cennet memleket, güzel bir rüyadan başka bir şey değilmiş meğer. Zaman her şeyi üstelemişti: "Şimdi Sadık Ağa’nın içinde bulunduğu otobüs uçup gidiyor... Sınır kapıları, köy ve şehirler bir bir ardında kalıyordu... Sabaha karşı köylerine en yakın şehire vardı. Otogarda otobüsten inince, etrafını taksi şöförleri sardı. Bu, inanamıyacağı ilk şeydi. Otuz küsür yıl önce, göç ettiklerinde bu şehirde üç beş resmi araba ile kinci Dünya Savaşından kalma birkaç kamyondan başka motorlu taşıt yoktu. Şimdi ise otogarda son model otobüsler, Türkiye’deki gibi bir sürü taksiler... Her zamanki gibi köye kadar yayan gitmeye kararlı olduğundan taksicilerin saldırmalarından zorlukla kurtulabildi. Otogardan çıktı... Köyün yolunu tutmakta kararlıydı. Onünde iki saatlik yol vardı...

43

Çok geçmeden uzaklarda köy göründü. Az sonra köye varabilmek için dereyi geçmeşi gerekecekti...... Dereyi geçebilmek için ayakkabılarını çıkarıp paçalarını sıvamaya hazırlanırken derenin yukarı kısmında kocaman bir köprü gördü. Oraya doğru ilerledi ve köprüye çıktı. Köprünün ortasına gelince köye bir bakış attı. Gördüğüne inanmıyordu. Bakışlarıyla köyü birkaç kez sağdan sola, soldan sağa taradı. Eski bir ev görmedi...... "Eyvah köyden iz kalmamış" diye kendi kendine düşündü. Derenin yukarki kısmından ayrılıp suyu köy altındaki değirmenlerin çalışması ve ovanın sulanması için yarayan arktan bile bir iz yoktu... Köprüden köye doğru asfaltla döşeli yol üzerinde ağır ağır yürüdü. Ayaklarında prangalar varmış gibi zar zor adım atuyordu.. Birdenbire içine büyük bir hüzün çöktü. Böyle bir resimle karşılaşacağına hiç , ama hiç umut etmiyordu. Sadık Ağa’nın karşısında sadece adını korumuş bir köy vardı. Gördüğü köy, adı eski, yeni bir köydü. Köyde Sadık Ağa’nın anılarını tazeleyecek hiç bir şey kalmamıştı..." yi ki adını da değiştirmemişler" diye düşündü... Bir ara bulunduğu yerde durdu. Daha ileri gitsin mi gitmesin mi diye bir ikilemdeydi.. Birden bire çocukluk arkadaşı Hamdi Ağa’nın, herşeyden önce mezarlığa gidip ölen ecdatlarına fatiha okumasına dair tembihi aklına geldi. Asfalt yolun soluna saptı. Eski ark yanından geçen patikanın mezarlığa gideceğini tahmin etti. Öyle oldu. Çok geçmeden mezarlığa vardı. Burada gördükleri az önce seyrettiği manzaradan daha acıydı. Mezarlığın üçte ikisi üzerine futbol alanı kurulmuştu. Aralarında, Sadık Ağa için yabancı olmayan bir dilde konuşan bir grup delikanlı top peşinde koşuyordu. Mezarlığın kalan kısmı ot içine bürünmüştü. Ne mezarlardan ne de mezar taşlarından bir iz vardı. Mezarlığın bir köşesinde ot içine bürünmüş sadece musalla taşını görebildi. Eski köy mezarlığının burada bulunduğunu kanıtlayan tek nişan buydu. Gözleri tamamen karardı. Bele kadar büyümüş otlar içinden zorlukla geçerek musalla taşına kadar gitti. Burada ölülerin ruhuna üç kez El fatiha, üç Kul’üvallah okudu. Dua ederken gözleri yaş dolmuştu... Gördüklerinden sonra düş kırıklığına uğramıştı. Vaktiyle köyde yaşayanların ebedi evleri olan mezarlığa karşı bu uygarlık dışı hareketten çok üzülmüştü... Mezarlıktan ayrıldı. Köyün eteğinde bulunan ilk evlere kadar geldi. Asfalt döşeli sokak arasından evlerinin bulunduğu yere doğru baktı. Gördükleri bildiği bir mahalle değildi. Sadece mahalle değil, köy bile çocukluğundan, gençliğinden bildiği köy değildi. Eski evlerin hepsi yıkılmış, yerlerine koskocaman büyük evler dikilmişti. Kerpiçten değil, tuğladan yapılmış güzel evler. Ama buna karşın bu evler köyün eski evleri kadar güzel, sıcak ve sevimli değildi. Köye girmekten vazgeçti. Gerisigeri köprüye doğru ilerledi. Köprünün ortasında bir kez daha durup köyü seyretti. Hayır, bu onların köyü değildi. Bu, köylerinin yerinde kurulmuş bambaşka bir köydü. Köyünü görüp, eski evlerinde birkaç gece yatma düşleri paramparça olmuştu... Geldiğine bin pişmandı. Kurduğu düşler içinde yaşasaydı, daha mutlu olacaktı. Köyünden değil, atalarının mezarlığından bile iz kalmamış... Şimdi köyleri hakkında Papas Çeşmesindeki hemşerilerine ne diyecekti...Gözleri gittikçe yaş doluyordu... Geldiği gibi geri döndü. Şehre de girmedi. Otobüs istasyonunda kaldı. Geldiği otobüsün ertesi sabah geri döneceğini öğrendi. Geceyi otogarın yanındaki bir parkta geçirdi. Sabah erken otobüs istasyonunun büfesinde karnını doyurdu. Bir sade kahve içti... Birkaç saat sonra otobüs geldi. Bir gün önceki yolcusunu gören şöför: "Ne o amca. şlerin çabuk bitti anlaşılan" dedi. Sadık Ağa başına gelenleri, derdini anlatacak durumda değildi. Sadece: ,,Mezarlık! Mezarlık! diyebildi." Şöför ve yolcular Sadık Ağa’nın mırıldanmasından hiç bir şey anlamadılar. Otobüs doğuya doğru yol aldı. Sadık Ağa, Papas Çeşme mahallesindeki evine, ailesine, yakınlarına dönüyordu.

44

Bu defa gidişin, yeniden buraya dönme umudu yoktu. Artık her şey düşlerden bile silinmeye başladı... Bu, Sadık Ağa’nın köyünden tamamen kopmasıydı." (Kısaltılmıştır) Fahri kaya, kindi Güneşi, Birlik Yayınları, Üsküp, 1998, 77-86. XX. yüzyılın ikinci yarısı da Balkan Türkleri ve Müslümanlarının hayatında huzursuzluklarla dolu bir dönem oldu. kinci Dünya Savaşı biter bitmez Yunanistan’da iç savaş patlak verdi. Bulgaristan’da komünist diktatörlüğü aldı yürüdü. Yüzyılların sonlarında Yugoslavya’nın dağılmasıyla Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya halkları, kendilerini savaş içinde buluverdiler. Berlin Duvarının yıkılmasıyla Doğu Bloku ülkelerinde rejim değişikliği gerçekleştirildi. Söz konusu dönemde Bulgaristan’dan Türkiye’ye üç büyük göç oldu. Bu göçlerin ikisi, 1950-1951 göçü ve 1968-1978 yılları arası göç Türkiye ile Bulgaristan arasında ikili anlaşmalar sonucu gerçekleştirilen göçlerdi. Üçüncü göç ise eşi görülmemiş bir göçtü. Sayılı saatler, sayılı günler içinde Bulgaristan Türkü evinden barkından koparılıp sınır dışı edildi. Utanç trenleri, araba ve kamyon kervanları Türkleri güneye, Türkiye’ye taşımaya başladılar. Büyük Göç olarak tarihimize geçen bu göçün hazırlığı Bulgar yöneticiler tarafından on yıllar önce başlamış 1989 yaz aylarında da uygulamaya geçilmiştir. 1950’lerin sonlarında komünist rejim idarecileri Türklere ve Müslümanlara baskıları arttırmıştır. Önce Müslüman Romanlarla (Çingenelerle) Pomakların adları Bulgar adlarıyla değiştirilmiştir. Kanlı olaylarda sayısız şehit verilmiştir. Artık sıra Türklere gelmişti ve bu gün de geldi çattı. Aralık 1984 tarihinde Bulgaristan çapında Bulgar devletinin silâhlı güçleri, askeriyle polisiyle Türklere karşı harekete geçirildi. Kısa bir süre içerisinde Türklerin de adları Bulgar adlarıyla değiştirildi ve Bulgaristan’da Türk olmadığı dünyaya bildirildi. Nice ölenler oldu, hapisanelere nice gönderilenler oldu, Tuna’da Belene adası Türklerle dolup taştı. Türk halkına baştan başa tüm Bulgaristan hapisane oluverdi...Ailede dahi Türkçe konuşmak yasaklandı. Bulgarca konuşamayanlara doktor yardımı yapılmadı... Gelişen olaylar karşısında dünya kamuoyu Bulgaristan Türklerini yalnız bırakmadı. Türkiye Yazarlar Sendikası da Bulgar Yazarlar Birliğine mektup göndererek vahşetin durdurulmasını istedi. Bulgaristan Türklerine uygulanan soykırım, başta Türk edebiyatı olmak üzere Balkan Türkleri edebiyatında yankısını buldu. Soykırım acıları şiirleştirildi... Balkan Türk sanatçıları da Bulgaristan Türklerinin uğradığı felâkete karşı dayanışma içindeydiler. Batı Trakya şairi Alirıza Saraçoğlu, Bulgaristan’da uygulanan soykırıma karşı isyan ederek, Bulgar Çorbacı, Bu Kin Sönmez adlı şiirinde bu isyanı şöyle dile getirdi:

Bu asırda bu vahşeti yapar mı bir ulus? Zalim Bulgara cesaret verdi alçak Rus! Musallat Moskof da Hazret-i Allah’tan bulsun; Ya Rab! Yeter artık...Zulüm gören mazlumlar kurtulsun ........................................................................................................ Türklere kuduz köpekler gibi saldırdılar, nsan kılığındaki o itler çıldırdılar...

45

Rodoplar’ın dereleri cesetlerle doludur, Köpeklerin ağzındaki insan koludur! .......................................................................................................... O vahşet, o zulüm nasıl çekilir? Nasıl silinir vahşi Bulgarın alnından o kir?!! Mehmede “Mitko” demek ile iş bitmez çorbacı, bil! Vicdanlara hükmetmek sandığın kadar kolay değil... A. Saraçoğlu’nun Ey Yağız Toprak adlı şiir kitabından. Gümülcine, 1989, 97. Bulgar Canavarını Kahret Allahım adlı şiirinde de şair Allah’a yalvararak şöyle diyor: ................... Mehmedi “Mitko” yapıyor Bulgar, Marx ve Engels’e tapıyor Bulgar, Camilerimi yıkıyor Bulgar, Kahhâr isminle kahret Allahım... Bulgaristan’da ezan okunmaz! Ramazan geldi kandiller yanmaz... slâmı yok edenler onmaz! Kahhâr isminle kahret Allahım... Aynı eser, 96.

Üsküplü sanatçı Yusuf Edip de Sofya’da Kasım adlı şiiriyle Bulgaristan Türkünün üzüntüsünü paylaşıyor: Kasımda sende rastladım Kasım’a Camiye öyle üzgün bakışını Kafesteki tutsak kuşun Büyüyen ümitsizliğine benzettim. Kasımdı yine gördüm Kasım’ı Adı değişmiş...değiştirilmişti bu kez Gözlerindeki bakış aynı mıydı belli değildi ama Habire öldürülen kardeşinden söz ediyordu. Sofya, 1985 H. Süleymanoğlu, M. Süleymanoğlu, Türkçe-8, stanbul, 2000, 32. Havza Müftüsü Musa Uzunkaya’nın Zalim Bulgar adlı şiirinde de şu dizeleri okuyoruz: Beş asır ecdâdım yönetti O’nu,

46

Değişmeden adı, dini hayatı. Dileriz ki olsun zülmün sonu, Teşhis edin teşhir kızıl suratı Sen sarı kasırga bu nasıl re’fet? Özgürlük denilen kızıl marifet, Zorla din değiştirmek, bu mu adâlet? Bu zülmün hesabı sorulacaktır... (HAKSES gazetesinden (Romanya) alınmıştır) Balkanlar’ın Sesi, Sayı-2, 1989, 5. Türkiye’deki Bulgaristan göçmeni sanatçılar da Bulgaristan olaylarına seyirci kalamazlardı ve kalmadılar da. Kardeşlerinin felâketini eserlerine konu ederek Bulgar barbarlığını kınadılar. Olaylardan duydukları acıyı destanlara dökmüş, şiirleştirmişlerdir. Nazmi Nuri Adalı Kanlı Aralık Destanı'nda bakın neler diyor: Yıl 1984 Ay Aralık Kanlı Aralık. Kış, Kar, Buz Tarihte yeni bir kara yaprak Tarihe siyah bir anmalık Yıl 1984 Ay Aralık. Dünyam karanlık. Bulgar kudurmuş Bulgar kuduz. Rumeli buz. Kahpe Bulgar bırakmış işini gücünü Dolaşıyor ev ev kapı kapı Tuna’dan Rodoplar’a Meydan okuyor Todor. Yürekler ateş. Yürekler kor Bir uçtan bir uca memleket Tank, Top, Tüfek Siperde Dragan Menzilde Hasan Zalim Bulgar alıyormuş güya öcünü Neden? Türk adlarını vermek istemeyenler dağlara kaçıyorlar: Mekân kuruyor dağlarda Kadın erkek Çoluk-çocuk Ölüm fısıldıyor dışarda fırtınalar Sarı solgun meşe yaprakları mahzun Günler ne uzun, geceler ne uzun Benizler uçuk... 70’lik Havva teyze de kırda bayırda

47

Tee orada. Dişlik dere yamaçlarında Çalılıklar içinde yatıyor Yatıyor mecalsizce Yatıyor gizlice çinde bir ses: “Sakın Bulgara söylemesin kimse...” Türklüğümü vermem, diyor smimi, imanımı Benliğimi alamazsınız, diyor. ...................................................................................... Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı V (Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri), Sayı-531. Mart 1996, 532-536. Türklüğünü, ismini, imanını düşmana asla vermek istemeyen Türk kadını, erkeğiyle omuz omuza mücadele etti.Ölüm kampları da hapisaneler de bu mübarek anaları, nineleri, bacıları yıldıramadı, korkutamadı. Nene Hatun misali nice Kara Fatmalar, nice Havva Teyzeler Balkan Türklerinin azınlık tarihine altın sayfalar yazmışlardır. Bulgarlaştırma sürecinde tepki gösteren Türklerin Belene’ye, Ölüm Adasına gönderilmesi edebiyata da yansıdı. Şair brahim Kamberoğlu Dinmeyen Sancı adlı bir şiirinde bakın ne diyor: Ben Belene’yi bilmem, bilenlerden dinledim Her gece hücrenize gelirmiş Tuna boyunda kaybolan Aliş Civan kaşları kare Yazılmayan mektubu gönderilmeyen selâmı O ulaştırırmış gizli-gizli Anaya, Babaya, Yâre... Ben cefa çekmedim, çekenlerden dinledim Uykular kâbus, gülüşler hıçkırıkmış Ve dağ-taş inlemiş mazlumların yasından Allah inandırsın mertçe içmişler Ölüm şerbetini Ecel tasından... Ben mahşeri görmedim, görenlerden dinledim Çocuklar siper olmuş kurşuna Köprü başında vurulan bekârmış Elleri dua eder gibi açılmış göğe Söyleyen doğru söylemiş kardaş Ateş düştüğü yeri yakarmış... Ben sanık olmadım, olanlardan dinledim Kibir savcı olmuş, yalanlar yargıç Ve eski öfkeler kabarmış deniz-deniz

48

Evet suçunuz affedilmez büyüktü Türklüğün yasak olduğu o yerde Türk’üz dediniz… .................................................................................. Göçmen dergisi (Mersin), Sayı-1, 2003, 5. Bulgaristan Türklerine işlenen barbarlıklar, bazı Bulgar aydınlarını düşündürmüyor, korkutmuyor değildi. Uygulanan politikayı doğru bulmayanlar da vardı. 1989’un yaz aylarında Türklerin Türkiye’ye göçe zorlanması tüm şiddetiyle sürdüğü günlerde, çalışmakta olduğum Bulgar Bilimler Akademisi Balkanoloji Enstitüsünde ara sıra toplantılar yapılıyor, cereyan etmekte olan olaylar bu toplantılarda tartışılıyordu. Böyle toplantılardan birinde Türkoloji mezunu Dr. Antonina Jelâzkova, Türklere uygulanan politikayı sert bir dille eleştirmiş, sonra da Demokratsiya gazetesinde yazdığı bir yazısında ülkeyi yönetenlere şöyle seslenmişti: "Durun! Kendinize gelin! Türk azınlığın adlarını, dilini, kültürünü ve insan haklarını iade edin ve (ettiklerinizden vazgeçerseniz) eminim ki ülkemizi rezil eden bu korkunç insan selleri kesilecektir", diye yazmıştı (A. Jelâzkova, 1991). Prof. Jorjeta Grigorova da o günlerde memleketine ailesini görmeye gittiğinde insanlık dışı olaylara tanık olmuş ve “Bulgaristan, bu ayıbı, bu lekeyi 100 yılda da alnından silemez” diyerek ülkeyi yöneten politikacıların çılgınlığına ve bunları destekleyen ve alkışlayan bilim adamlarının aklına hayret ettiğini söylüyordu. O günlerde memleketindeki Türk komşularının sayılı saatler içerisinde göçe zorlandıklarını görmüş, politikadan haberleri bile olmayan bu sıradan, bu merhametli insanların büyük telâş içinde oldukları hâlde ahırlardaki hayvanlarını da düşünerek açlıktan ölmesinler diye ormana salıverdiklerini; yumurtadan yeni çıkmış civcivlerin de daha bir müddet yaşayabilmeleri için evin önünde bir tepsiye darı, birine de su bırakıp bundan sonra göç yollarına çıktıklarını büyük bir duygusallıkla toplantılardan birinde anlatmıştır. 1984-85 yıllarında da Türklerin adlarının Bulgar adlarıyla zorla değiştirildiğine tanık olan bir Bulgar öğretmen ailesinin de yaşadıkları ilginçtir. Ailenin kızı, Bulgar Bilimler Akademisinden Felsefeci dostum şunları paylaşmıştı: “Babam slimiye (Sliven) dağları Türk köylerinden birinde öğretmenlik yapıyordu. Köydeki Türklerle dostluk kurmuş, annem de komşu Türk kadınlarıyla iyi anlaşıyor, birbirlerine gidip geliyorlardı. Bulgarlaştırma günlerinde yapılan vahşiliklere tanık olmuşlardı. Bu olaylardan sonra Türkler, annemle babamdan uzak durmaya, görüşmemeye başlarlar. Babam, yaşlı öğretmen, köy kahvehanesine girdiğinde kahvehane sessizliğe gömülüyor, hiç kimse onunla sohbet etmiyormuş. Sokaktan geçerken Türk anneler babamı görür görmez çocuklarının kolundan tutarak onları hemen içeriye alıyor, pencerelerinin perdelerini de çekiyorlarmış. Bu manzaraya dayanamayarak annem ve babam köyü terk etmek zorunda kaldılar ve Sofya’ya geldiler. Şimdi iki aile küçücük bir dairede oturuyoruz. Yaşlı babam hiçbir yere çıkmıyor, içeriye kapanmış, olup bitenleri düşünüyor, Türklerin yaşadıkları insanlık dramına üzülüyor. Türkler bizi affetseler de dünya affetmeyecek, tarih affetmeyecek. şlenen cinayetlerin ağır bedelini erken veya geç bir millet, bir devlet olarak ödemek zorunda bırakılacağız” diye anlatıyordu bayan dostum ve cereyan etmekte olan olaylardan üzüntüsünü gizlemiyordu. Sofya Üniversitesinde de Türk azınlığa uygulanan baskı politikasını doğru bulmayanlar vardı. 1981’de Bulgar Devletinin 1300’üncü kuruluş yıldönümü kutlamaları tantanalı bir biçimde yapılıyordu. Bu kutlamalar bir vesile olarak kullanıldı ve Osmanlı döneminde Bulgar halkının dayanılmaz eziyetler çektiği gündeme getirilerek Türk halkına dehşet saldırılar başladı. Üniversitenin Türkoloji Bölümünde de beklenmedik olaylar

49

sıralanıverdi. Bunlardan şu olayların nasıl cereyan ettiğini kısaca anlatayım: Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığınca düzenlenen II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresine (Mayıs 1981-Bursa) Bölümün öğretim elemanlarından Hüseyin Mahmudov’a ve bana (Hayriye Memova-Süleymanova) davetiye gelmişti. Kongreye katılmamız için Türkolojiden karar çıkmış, gereken devlet kurumlarından da izin alınmış, Rektörlüğün Uluslararası lişkiler Şubesi de pasaportlarımızı, Türkiye’ye giriş vizelerimizi ve tren biletlerimizi almış, elimize vermişti. Devlet Güvenlik Teşkilâtı görevlilerinden Türkoloji mezunları Yordan Yordanov ve Georgi Çapkınov Dekanlık önünde beni durdurup, yola çıkacağımız gün, stanbul’a gidecek olan trenin kalkmasına birkaç saat kala, elimdeki pasaportu da, giriş vizesini de, tren biletini de aldılar ve: "Türkiye’ye sadece Hüseyin Mahmudov gidecek, siz gitmiyeceksiniz", dediler. H. Mahmudov Türkiye’den gecikmeli döndü. Bölüm toplantımızda niye gecikmeli döndüğü sorulduğunda Mahmudov: "Bir devlet kurumumuza bitirecek işler vardı. Görevimi tamamlamayınca dönmedim" biçiminde cevap vermişti. Böyle cevap vermesi türlü yorumlanmıştı... Bundan bir ay geçer geçmez daha bir beklenmedik olayla karşı karşıya kaldım: tarafıma bir görev olarak verilmiş Türkolojiden öğrencilerimize yardımcı olabilmek için üzerlerinde yıllarca çalışmış olduğum ve yasalar gereğince tüm inceleme, onaylama aşamalarından sonra Üniversite Matbaasına baskıya alınan Bulgarca-Türkçe Tematik Sözlük ve Türkçe-Bulgarca Sözlük’lerimden birincisinin baskısı tamamlanmış, henüz Matbaadayken yakılması için Rektörlükten yazılı bir emir çıkmış, ikinci sözlüğe de el konmuştur. Bu olayın gizli tutulmasi için çok çaba harcanmışsa da korkunç bir haber olarak tüm fakültelere yayılıverdi. Türkolojiden bazı çalışma arkadaşlarım da dahil, birçokları bu olaya hiç bir tepki göstermezken, Fakültemizin eski dekanı, Klâsik Filolojiler Bölümünden Prof. Aleksandır Niçev, Üniversite Sendika Komitesi Başkanı Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünden Prof. Lüdmila Stefanova gibi öğretim üyeleri sessizce, birbirine güvenleri olanlar arasında bir kamuoyu oluşturarak sözlüklerin yakılmasından vazgeçilmesi için teşebbüslerde bulundular. Prof. Al. Niçev "Sözlük denen eserler yakılır mı...Cebimde taşıdığım bu kırmızı parti cüzdanı bana utanç veriyor", demekten de çekinmiyordu. Son derece dikkatli, tedbirli davranıyorlardı ve Üniversite Yayıevi Başkanı hukukçu Hristo Peyçev başta olmakla hepsi bana moral veriyor, yasalara uyarak, nasıl hareket etmem gerektiğine dair bazı tavsiyelerde bulunuyorlardı. Günlerce, haftalarca süren, bir türlü sonu gelmeyen sorgulamalarda söz konusu sözlükleri Bulgaristan Türkleri için hazırlamış olduğum, bu sözlüklerle Türklerin ana dilleri Türkçeyi ve kendi kültürlerini unutmamalarını amaçladığım, böylelikle de Devletin ve Bulgar Komünist Partisinin "Tek Millet" politikasına karşı çıkmak istediğim iddiaları ortaya atılarak "Pantürkist", "Kemalist" ilân edildim. Sonra da, çok geçmeden Sofya Elektrokar Fabrikasında kendimi buluverdim ve bu durum birkaç yıl böyle sürdü gitti. Bu arada evimiz basılarak aile kütüphanemiz devlet organlarınca müsadere edildi (1983’te) ve aileme yapılan işkenceler yıllarca devam etti. Şunu da belirtmek istiyorum: Sofya Elektrokar Fabrikasında sadece ben değil, daha niceleri çalıştırılıyordu. Devlet Güvenlik Teşkilâtı sisteminde yüksek mevkilerde bulunmuş G. Tanev, Todor Jivkov’un emri üzere bu Fabrikaya Personel Dairesi Başkanlığına getirilmişti. Bulgar Merkez Bankası Başkan Vekili ekonomi bilimleri doktoru Trifon Aleksiev, Elektrokar Fabrikasında Ekonomiden Sorumlu Müdür Yardımcısı görevine getirilmişti. Yüksek mühendisler, elektrokar sürücüsü olarak çalıştırılıyorlardı... Burada bir hayli Türk işçisi de vardı. Ocak 1985’te Sofya’da oturan Türklerin adları Bulgar adlarıyla değiştirilmesi kampanyasında bu işçilere yapılan işkenceler ve benim yaşadıklarım da ayrı bir konudur... Bu korkunç dönemde bir yandan beni, ailemi ve kardeşlerimi maddi ve manevi sıkıntılar içinde kıvrandırırken, kardeşim Türk dili ve edebiyatı öğretmeni Mehmet Memov’un önce yazlığını, sonra da evini yakıp kül ederken ailesini ve annemi babamı evsiz barksız bırakırken, küçük kardeşim Dr. Mustafa Memov’u Batı Avrupa’ya sınır dışı ederken, politik baskılar sürdürülürken, öte yandan da her resmî bayram münasebetiyle, her türlü vesileyle Devlet Konseyi Başkanı Todor Jivkov’dan, Bulgaristan Ulusal Meclisi Başkanı

50

Stanko Todorov’dan, Başbakan Georgi Atanasov’dan, Bulgaristan Kadınlar Hareketi Başkanı Elena Lagadinova’dan vb. kutlama kartları, iyi dilek mesajları gönderilmesi ihmal edilmiyordu... Ancak Bulgaristan’ın uygulamakta olduğu ırkçılık politikası dünya kamuoyunca kınanmaya başlayınca, Batı medyasında Bulgaristan’daki durum gündemde geniş bir yer alınca Bulgar totaliter rejim yöneticileri her istediklerini gerçekleştirmenin kolay olmayacağının farkına vararak göze çarpan bazı olaylara son vermek zorunda kaldılar. Benim de maaşım çoktan durdurulmuş, ama resmî belgelerde Sofya Üniversitesinde işime devam etmekte olduğum gösterilmekteyken, anormal durumuma son verip Eğitim Bakanı Aleksandır Fol ve Bulgar Bilimler Akademisi Başkanı Angel Balevski’nin imzalarını taşıyan bir emirle Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden Bulgar Bilimler Akademisi Balkanoloji Enstitüsü Balkan Halklarının Etnik-Kültür ve Etnik-Legüistik Bölümüne atanmamı yaptılar. Yeni açılan bu Bölümün Başkanığını da bilimsel çalışmalarda hasetlik gösteren bir iki çalışma arkadaşı yüzünden yıllarca gözden düşmüş, acı çekmiş Prof. Maksim Mladenov getirildi... 1989’da Türkiye’ye sınır dışı edilmemiz gündeme geldiğinde de yine Sofya Üniversitesi hocalarının tavsiyeleri üzere hareket ettik. Hukuk Fakültesinden uluslararası hukuk uzmanları, Sofya ve Sofya dışından taşınmaz mallarımız konusunda aileme yol göstermişlerdir. Devlet görevlileri,hemen göç yollarına çıkmamızı ısrar ediyor, dairemize Devlet Güvenlik Teşkilâtından bir generalin ailesiyle dairemize taşınacağını söylüyorlardı. Apartman yeni inşa edilmiş, nşaat Kooperatif Şirketi tapuları bile henüz daire sahiplerine vermiş değildi. Yeni evimize doyamadan, göç yollarına çıktık...

Bulgarlaştırma sürecinin beşinci yılında, 1989’un yaz aylarında yeni bir kıyamet kopuverdi. Bulgaristan Türkleri kafileler hâlinde sınır dışı ediliyordu, güneye, Türkiye’ye gönderiliyorlardı... Kapıkule sınır kapısı mahşer yerine dönüşüvermişti...Film Yöneticisi yazar Yavuz Yalınkılıç’ın Es Bre Deli Rüzgâr Es adlı şiirinden bir parça okuyalım: .......................................................................... Bir mahşeri andırıyor Edirne Gözleri yaşlı insanlar sarılıyor bir birlerine şaşkın Kopmuşlar yerlerinden, sökülmüşler zorla. Buruk bakıyorlar etrafa Es bre deli rüzgâr es Esmiyorsun. Şimdi nerdesin Dünyanın neresindesin? Şimdi orda Kasırgasın, borasın, fırtınasın... Sen yoksun ya Bulgaristan’da Bir kasvet sardı Deliorman’ı Kuşlar ötmüyor Yapraklar kıpırdamıyor artık Çiçekler kopmuş dalından nsanların yüzleri gülmüyor Es bre deli rüzgâr es... Anlat bizi

51

Ezilmişliğimizi Tüm dünyaya özgürce... Bulgaristan Türklerinin Sesi, Sayı-5, 1991, 19. Yine bölünmüş aileler, yine parçalanmış yürekler, yine ayrılık gözyaşları... Ana baba Türkiye’de, evlâtlar Bulgaristan’da. Gençler burada, kimsesiz kalmış yaşlılar orada, Bulgaristan’da…Türklerin yoğun olduğu bölgelerde saksılarda artık çiçekler yoktur, sohbetlerde kahkahalar yoktur. Doğu Rodoplarda hâlen öğretmenliğini sürdürmekte olan şair ve yazar Ahmet Mehmet’in Karakış adlı şiirini okuyalım: Bizim evimizde de vardı saksılar Çiçekler vardı saksılarda sulardık Sohbete kahkahaya dardı odalar Bir çağlayancasına çağlardık. Türküler çınlardı kulaklarımızda Mevsimleri bir bir süslerdik Baharın çiçeği vardı, bülbülün sesi Birbirimize mutluluklar dilerdik. Gecenin Ay’ını beklerdi âşıklar Kızlarımız bir bir çeyiz hazırlardı Zurna çalardı Perşembe Pazar Dilekler dilekleri bağlardı. Artık her şeyi matem aldı KARAKIŞ mevsimlerin tek adı Kabirlerin bile taşları kırıldı Diken diken haçlar sardı. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı: 49, 2003, 23. Rodoplar’da, Dobruca’da, Deliorman’da ve Bulgaristan’ın daha birçok yerlerinde ıssız kalmış evler vardır. Şair Ali Boncuk Issız Ev adını verdiği şiirinde şu duyguları canlandırıyor: Şu evin sahibi nerede? Cıvıl cıvıldı bu ev mutlu seslerle Şimdi yerde tozlu ,yırtık perdeler Ses selâmet yok, yok burada kimse. Damında yuvalanmış nice baykuşlar Geceleri, korkunç türkü söylerler Her yerde dalgın, üzgün komşular Göçte kalanları candan özlerler. Hayriye Süleymanoğlu ve Mehmet Süleymanoğlu, Türkçe-7, stanbul, 2000, 69. Sanatçı Şaban Kalkan’ın da Ağlayan Ev adlı şiirinde aynı duygular kalpleri sızlatıyor:

52

Deliorman’da küçük bir köy var O küçük köyde bir ev ağlıyor O evde çocuklar vardı cıvıl cıvıl O evin bahçesinde gelin gibi asmalar vardı nsanları o evden kovulmadan önce. Şimdi küçük bir ev ağlıyor orada lk karda oradan başlardı ilk iz okula lk yağmurda oradan çıkardı çocuklar yollara lk şarkılar oradan duyulurdu bayramlarda nsanları o evden kovulmadan önce. Şimdi asmalar yorgun ve yalnız Sahibini bekleyen perdeler sessiz ve kederli Bahçede çiçeklerin boynu bükük Komşuya giden patikayı otlar bürümüş Kapıların, pencerelerin gözleri hep yollarda O ev gece gündüz ağlıyor şimdi. Deliorman Dergisi, Sayı-9, Yıl-3, Ocak-Şubat-Mart, 2004, 20. Büyük göçte terk edilen köy manzarası şair Ömer Osman Erendoruk’un güçlü kalemiyle yazılmış Boş adlı şiirinde şöyle betimlenmekte: Kimlere söyleyeyim ağıtımı kimlere? Evler boş, avlular boş. Kuşlar da göçüp gitmiş kim bilir nerelere Dallar boş, yuvalar boş. .................................................................... Koyun kuzu özlemi içinde çayır çimen Ağıl boş, meralar boş. Hani nerde öğrenci, hani nerde öğretmen? Okul boş, sıralar boş. M. Türker’in Kalem Lılıçlaşınca adlı kitabından. stanbul, 2004, 219-220. Şairin Masal Gibi şiirinde de bu duyguları okuyoruz: Köyüme vardım bu yaz yüreğimde acılar, Kocadüz’ü, Almacıkkaşı’nı diken almış. Amcalar, dayılar yok, yok yengeler, bacılar, Yollar insansız, çeşme susuzluktan bunalmış. Göçmen evleri bomboş, ağaçlar kuşsuz kalmış, Hazinlik sergiliyor suyu çekilen kuyu. Kimsesiz kocaların yürekleri yufkalmış, Yaşlı gözler terk etmiş gece bile uykuyu.

53

Olcakderesi özler olmuş bir damla suyu, Elbasan çayı ıssız, derin kedere dalmış. Piremler suya hasret titreşiyor günboyu, Kavaklar etrafına silik gölgeler salmış. Mehmet Türker’in Kalem Kılıçlaşınca adlı kitabından, stanbul, 2004, 220. Anavatana göç edip huzura kavuşmuş olsalar da memleketleri, oralarda kalan anaları, babaları, kardeşleri için sızlıyor yürekleri göçmenlerin. Halit Sezer’in Hasret adlı şiirini okuyalım: Gönlümde hayalimde Eğridere Yeşil çayırlar karlı dağlar Şu an keyfim yerindeyse de Oralarda ana, baba, kardeş var. Eğrili büğrülü asfaltlı yollar Kayalıkları bürüyen o çamlar Şırıl-şırıl akan berrak sular Sürülerinde renk-renk kuzular Issız kalmış köyü mahallesi Ne köpek sesleri ne kuzu melemesi Tepeler bembeyaz geceleri ayaz Alabildiğine esiyor soğuk poyraz! Bir yıldız yarmıştı karanlığı Ev-bark demedi Türk azınlığı Köleliğine son dedi silkelendiler Alyıldızlının altında gölgelendiler! Uzun sürdü meşekkatli yolculuk Güdüldüler yollarda bölük bölük… Yılmadı anavatan etti gayret Sevinç gözyaşlarıyla bitti hasret! Mayıs 2002 Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-51, 2004, 23. Sanatçı Zahit Güney ise Çözüm adlı şiirinde şöyle tavsiyelerde bulunuyor göçmenlere: Doğduğun topraklardan ayrılmak zor Evin barkın, hep gözler önünde... Cetlerinin mezarları, içinde büyüyen kor Alın terinin meyveleri kıpır kıpır önünde. Tedirginsin şimdi, ama benliğini aldın Açıl da açıl özgürlük denizinde Maviliklerde raks ediyor gerçek adın Korkma, kırılmaz artık ne kolun

54

ne kanadın. Önce ev mi? Hayır. Sonraya bırak Çalış, çabala, kazan. Topraktan döşek, bulutlardan yorgan yap kendine iyi bak, Türk’üm de, bazan. Z. Güney, nsan Olmak, stanbul, 1997, 25. Göç denen bu insan felâketinin sonu gelmiyecek mi? Bu soruya Ümit Özdağ’ın bir yazısında şu cevabı bulabiliyoruz: “Balkanlar’da 1990’ların fırtınalı yıllarından sonra şimdi nispeten bir sükûnet vardır, ancak Balkanlar aynı zamanda her zaman patlamaya hazır bir barut fıçısıdır. Belki de Balkan halklarının hep güçlerinin yetmiyeceği hedeflerinin olması Balkanlar’ı tehlikeli bir alan hâline getirmektedir. Bu, 20. yüzyılda olabildiğince hırpalanan Balkan Türklüğünün 21. yüzyılda da aradığı ve arzu ettiği huzura eremeyeceğini göstermektedir.” Ümit Özdağ, Ön Söz, Balkan Türkleri, Derleyen: E. Türbedar, ASAM, Ankara, 2003, s. VIII. Bulgaristan Türklerinin geleceği hakkında ise Cengiz Hakov, vurgulayarak şunu belirtiyor: “…altını kalın bir şekilde çizmemiz gereken bir şey vardır ki o da Bulgar devletinin 1878 yılında yeniden kurulmasından bugüne kadar bütün Bulgar hükümetlerinin en büyük Türk-Müslüman azınlığını, gelecekte Bulgar devleti için potansiyel bir tehlike olarak görmektedir. Bu hipotetik tehlikeyi yok etmek için zaman zaman göç ve asimile etme deneyleri uygulamışsa da beklenen neticeler alınamamıştır.Bu da Bulgaristan Türklerinin ve diğer Müslümanların göçmenlik kaderlerinin devam edeceğini göstermektedir.” C. Hakov, Bulgaristan Türklerinin Göçmenlik Serüveni. Türkler. C. 20, Ankara, 2002, 121-126. Makedonyalı yazar Fahri Kaya’nın da bir yazısından şu satırları okuyalım: ″Bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları %15’den çoğu Balkanlar’dan gelme ya da Rumeli kökenlidir. Bunların Balkanlar’da birçok akraba, yakınları var, çoğunun ataları Balkanlar’da yatıyor. Bu yüzden Balkanlar gerçeği, buradaki Türkler ve bunların kültür yaşamı karşısında Türkiye Cumhuriyeti lakayt davranamaz. Balkanlar’daki Türklerin kültürünü yaşatmak için yardımda bulunmak, Türkiye için bir Allah rızası değil, bir borçtur.″ Fahri Kaya yazısını şöyle bitiriyor: ″Tebliğimi Osmanlı Meclis-i Mebusanı reisi, 1914 yılında Rumeli’nin elden gitmesiyle ilgili hüznü belirten sözleriyle bitiriyorum. Adam şöyle diyor.: ″Bu yüce

55

kürsüden milletime tavsiye ediyorum. Hürriyet ve meşrutiyet meşalesi nurunun beşiği olan Manastır, Selânik, Kosova’yı, şkodra’yı, bütün güzel Rumeli’yi unutmamasını tavsiye ederim. Muharrirlerimizden, şairlerimizden, muallimlerimizden, bütün fikir adamlarımızdan hududun öteki tarafında kurtulacak kardeşler bulunduğunu bugünkü ve yarınki nesiller önünde, dersleriyle yazılarıyla, şiirleriyle , bütün manevi nüfuzlarıyla daima canlandırmalarını rica ederim.″ Ancak bu suretle felâketlerimizi, yenilgilerimizi hazırlayan hataların tekrarından geleceğimizi koruyabiliriz diyorum.″ Fahri Kaya, ″Makedonya’daki Türk Varlığı″, Balkanlar’daki Türk Kültürünün Dünü-BugünüYarını. Uluslararası Sempozyum (26-28 Ekim 2001) Bildiri Kitabı. Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü, Bursa, 2002, 181. Balkanlar tarihi uzmanı Kr. Mançev de Balkanlar hakkında şöyle yazıyor: "Balkan halkları, son ikiyüz yıldır aralarında pek çok anlaşmazlıklar ve savaşlar gördüler ve Avrupa’nın "barut fıçısı" ününü kazandılar. XX. Yüzyılın Yugoslav savaşları Balkan yarımadası’nın bugün de hâlâ "barut fıçısı" üzerinde durduğunu açıkça göstermektedir. Tarih, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de durmadan politize edilmekte, bu veya başka bir menfaat için suiistimal edilmekte, toplum ise hâlâ eski komplekslerden, nefretlerden ve batıl itikatlardan kurtulamamaktadır. Siyasî parti ve liderlerin, hükümet ve rejimlerin, bazen de tüm halkların son yüzyılda ve bundan çok daha önceleri herhangi bir değeri, anlamı olmuş kavram ve kategorilere davranışlarını ispatladıklarına tanık olmaktayız., Balkanlar’ın tarihi (Avrupa ve dünya tarihi de) büyük devlet şovinizminin, ırkçılığın ve hegemonizmin teori ve pratik olarak, genellikle birilerinin başkalarına uyguladıkları millî egemenliğinin kaybedilmiş bir oyun olduğuna dair yeterince kesin deliller vermiştir. Etnik bakımdan "ari", aynı böyle millî bakımdan homojen devletlerin varlığı mümkün değildir-içine kapanmış ve birbirine karşı ürpermiş olanlar, tarihin "onayını" alamazlar ve başkalarına da bir ideal, ülkü olamazlar. Doşayısıyla, her kişinin kendini nasıl hissederse, kendini nasıl belirlerse o haklara sahip olması perspektifi kabul ettirilmeli, var olan gerçekler kabullenmeli, devlet idaresi, siyaset ve propaganda, hümanist bilim, kültür, sanat ve toplumun öteki güçleri ise geçmişten miras kalmış millî stereotipleri, mit ve batıl itikatları güçlendirmek değil, bunların aşılması ve tamamen ortadan kaldırması için yeni bir hızla çalışmaya başlamalıdır. "Biz ve onlar (ötekiler)" prensibine dayalı siyasetin hiç şansı yoktur, ölüme mahkûmdur. Tarih, sadece "Biz veya onlar" prensibine göre yürütülen siyasete, yani çeşitli millî ve dinî toplulukların aralarında her yönlü iç entegrasyon politikasına yeşil ışık vermektedir. Keşke Balkanlar’daki yönetenler de yönetilenler de en nihayet bunu anlamış olsalar." Krıstö Mançev, Turtsiya, Balkanite, Evropa. storia i Kultura, zsledvaniya v çest na Prof. Cengiz Hakov, Sofya, 2003, 113.

X

X

X

56

Günümüze kadar devam etmekte olan Balkan acıları, ardı arkası kesilmeyen göç dalgaları, Türkiye ve Balkan Türkleri edebiyatlarında derin yankılar bulmuştur. Zorunlu göçler oldukça, edebiyatımızda göç konulu eserler de, gözyaşı dolu şiirler, öyküler de yazılacaktır. Ömer Lütfi Barkan’ın da Balkanlar’dan Türk göçlerine ilişkin söylediği şu sözleri buraya aktaralım: "Büyük kahramanlık devrinin tabutunu merhale merhale omuzlarında taşıyarak gelen göçmen kafileleri için, eğer bir bestekâr olsaydım, bir göç marşı bestelerdim; içinde o kadar derin ve büyük bir ıztırap kaynaşırdı ki, ölüm marşları bunun yanında bahar neşideleri gibi kalırdı".

57

EDEB YATIMIZDA BALKAN GÖÇMENLER N N TÜRK YE KOŞULLARINA UYUMU*

Balkanlar’ın Osmanlı Devleti sınırları dışında kalmasının acısını bu topraklarda yaşayan Türkler, Müslümanlar çekmiştir. Alın teriyle şenlendirilmiş ana baba yurtlarını, bağ bahçelerini, memleketin doğal güzelliklerini, yakınlarının aziz mezarlarını bırakıp da göç yollarına düşmek kolay değildir. Savaşlar, baskı ve zulümler insanlarımızı göç etmek zorunda bırakmıştır. Yüz binlerce Rumeli Türkü acımasızca öldürülmüş, hayatta kalanların da çoğu açlık, kötü hava koşulları, hastalıklar yüzünden göç yollarında can vermişlerdir. Selâmete kavuşabilenler ise anavatanda sıkıntılarla dolu uzun bir uyum süreci yaşamışlardır. Sayıları yüz binlere varan göçmenlerin pek çoğunun ilk durak yeri stanbul olmuştur. Doksanüç Harbinde göçmenler stanbul'a kara, deniz ve demiryoluyla akın akın gelmiş, asıl göç akını ise demiryolu ile olmuştur. Gelen göçmenlerin çoğunluğunu kadın, çocuk ve ihtiyarlar oluşturmuştur. Bu yersiz yurtsuz, aç ve çıplak insanların yiyecek giyecek ve yatacak yer sorunlarının çözümü için çeşitli tedbirler alınmış ve geçici olarak başlıca cami ve mescitlere, tekke ve zaviyelere, boş binalara, hanlara ve köşklere yerleştirilmişlerdir (Nedim pek, 1994, 43-44, 54-55). Yerleştirilemeyen binlerce göçmen ise arabaları, hayvanlarıyla günlerce meydanlarda, sokaklarda kalmışlardır. Büyük ve müthiş „Rumeli Muhacereti“ ile stanbul’a gelen Eski Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi, stanbul’daki göçmen manzarasını şöyle gözler önüne sermiştir: ˝Rumeli’den boşanan yüz binlerce ahali, araba, hayvan, şimendüferle yahut yaya olarak gece ve gündüz demeyip stanbul’a döküldüler. Son nefesteki canlarını emin diyar ve dertliler sığınağı olan Pâyitaht-ı Saltanata ve Dersaadet ahalisinin âğûş-u merhametlerine attılar. Sirkeci mevkii, Ayasofya, Ahmediye, Yenicami, Nuruosmaniye ve diğer camii şeriflerle birçok mektep ve binaların avluları ve bütün meydanlar, mahşer alanından bir nümûne-i dehşet oldular. Şimendüfer katarları tasavvur olunmaz bir hâlde geliyordu. Vagonların içi ve üstü, erkek kadın, kucak kucağa istif olmuş, yanları hatta ön ve arkadaki zincirlerin üstleri insan kesilmiş idi. Soğuktan donarak düşenler istasyonlarda hasta kalanlar hesapsızdı. Bunların büyük kısmı açlıktan ve soğuktan telef oldular. Allah’ın hikmeti, o günlerde şiddetli fırtınalar kar ve yağmurlar durmayıp devam ederek hep o bîçârelerin üzerinden geçti. Vagonlarda, öyle sıkışıklık ve ızdırap içinde loğusaların bulunması ise düşünceyi kan ağlatır. Bakılamadığından nice anneler ve mâsum yavruları telef olup gittiler...Gazabından Allah’a sığınırız! Müslümanlar üzerine belâ yağmakta felâket akmakta idi!...
*

Türkiye’nin Bir Yerlisi Gözüyle Balkan Göçmenleri adını verdiğim araştırma da tamamlanmak üzeredir.

58

stanbul ahalisinin zengini fakiri Sirkeci istasyonuna indiler. Yardım, merhamet ve şefkat göstererek âciz ve bîçâreleri evlerine aldılar; iltifat ve ikram eylediler. Çok zaman misafirlerini beslediler, muazzez tuttular. ngilizlerin, Şefkat-i Osmâni Cemiyeti ile Hilâl-i Ahmer heyeti tarafından muhacirler giydirip doyuruldu. Asâkir-i Milliye efrâdı-ki Dersaadet’in bütün müslüman ahalisinden teşkil olunmuştugece gündüz, yağmur kar demeyip, muhacirleri yerleştirmeye kendilerini vakf ettiler. Ellerine dolu mendil almayan kibarzâdeler, hiç kimseyi ayırt etmeden ihtiyarları ve mâsumları, sırtlarıyla ve kucaklarıyla taşıdılar. şbu fedakârlıklar, stanbul’un düşman atlarının altına düşmesine karşı, bir sedd-i mânevî oldu. Dedeağaç, Gelibolu, Tekfurdağı, Karaağaç vesair iskelelerden Anadolu, Mısır ve Arabistan’a vapurlarla muhacirler gitti. Her yerde bunların iskân ve iâşesine gayret olundu. Ama ne çare, yollarda çekilen zahmet ve şiddetli soğuktan ve izdihamdan, humma ve tifo hastalıklarına tutularak ve pek tabii bakılmayarak binlerce aileler az zamanda mahv oldu. Kargaşalıkta zevç, zevcesini ve oğul, baba ve anasını kaybederek nice aileler perişan oldu. O sırada, Kıbrıs açığında bir de vapur batıp dört yüz muhacir tamamen helâk olup gitti!. Hülâsa, Rumeli kıta’sının hercümerci, dört asırdan beri emsâli görülmedik feci bir vak’a ve müthiş bir inkılâptır. Bu felâket yüzünden Rumeli müslüman nüfusundan yarım milyon telefat ve malca milyonlarca lira zaiyat verildiğini kayda lüzum bile yoktur.˝ Zağra Müftüsünün Hatıra’larından, 108110. Göçmenlerin stanbul'da oluşturduğu bu manzara Balkan Savaşında da tekrarlanmıştır. Zamanın yayın organlarının hepsi stanbul'a gelen göçmenlerin sefaletini anlatan yazılarla dolmuştur. Ahmet Halaçoğlu bir eserinde Ahmet Rasim'in yazdığı "Hal ve Mevki" adlı köşe yazısından şu cümleleri aktararak Doksanüç Harbinin devam ettiği gibi görünen manzarayı özetlemeye çalışmıştır: "Dikkatimi bir şey çekti" diyor Ahmet Rasim yazısında. "O gördüğüm göçmen kâfileleri bundan 35 sene önceki göçmenlerin aynısı...Arabaları, hasır örtüleri, kıyafetleri, yürüyüşleri, mandaları ve öküzleri yine o...Hiç değişmemişler. Öyle ki 35 seneden beri devam eden bir uykudan uyanan biri kalksa, hâlâ Rus muharebesinin devam ettiğine kani olur. Yoksa yine öyle de ben mi uyanıyorum?..." (Ahmet Halaçoğlu, 1994, 69). lhan Bardakçı'nın bir eserinde de şu satırlar var: "Binlerce, on binlerce kişilik muhacir kâfileleri Sirkeci garından itibaren şehri tamamen doldurmuşlardı. Öküzlerin çektiği kağnı arabaları köprüden yukarılara, tâ Beyoğlu'na kadar uzanıyorlardı... Rumeli'den ölülerini bile getirenler vardı. Onlar gâvur toprağında kalmasınlar, burada yatsınlar diyorlardı..." ( hsan Bardakçı, 1985, 406-407).

59

Yürekleri sızlatan göçmen manzaralarına daha savaş aylarında destan ve türküler hasredilmiştir. Aka Gündüz'ün Halka Doğru dergide yayımladığı Muhacir Türküsü adlı eserde Rumeli göçmenlerinin uğradığı mezalim ve çektikleri sıkıntılar dile getirilmektedir: Bir muhacir kızıyım ntikam yıldızıyım Acı benim hâlime Yüreklere sızıyım. Atma beni, efendim Ben de senin gibiydim Gül bahçeli evimde Gonca güller gibiydim. Darağacı kuruldu Ne arandı soruldu Anam, babam, kardaşım Hep bir günde boğuldu. Kul et beni evine Öksüz gönlüm sevine Koğma beni kapından Su dökeyim eline. Doğrusunu söylerim Ne arz kaldı, ne yerim Bir lokmayı acıma Yüreğimi ben yerim. Dört tarafım karanlık Bu mu acep insanlık Her bir kapı kapalı Hani eski âyanlık. Ne ışık var, ne sadâ Ne merhamet, ne vefâ Söyle bana Yarabbi Bu ne âlem, ne dünya. Halka Doğru, Millî Türküler Sayı: 4, 2 Mayıs 1329/15 Mayıs 1913, 25. Söz konusu türkü, halk arasında çok yaygın olmalıymış ki günümüzde de sadece göçmenler arasında değil, Balkanlar'da kalan kimi yaşlılar tarafından da hâlâ bilinmektedir. 1989'un Büyük Göçünde Bulgaristan'dan gelerek Uzunköprü'ye yerleşmiş Kırcaali şehrinden Güler Arda, kendisi daha küçük yaştayken bu türküyü gözyaşıyla ninesinin söylediğini hatırlıyor ve: "Ninem bu türküyü kızlarına ve bize-torunlarına da öğretmişti" diyerek türküyü söylüyor.

60

Cami ve mescitler, medrese ve mektepler Rumeli'den gelmekte olan göçmenlerle tıklım tıklım dolunca, başka çareler de aranmaya başlıyor. Bu arada gazetelerde çıkan yazılarla da türlü önerilerde bulunuluyor. Örneğin, Şeyh Ahmet imzalı "Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ ve Evkâv Nezâreti'nin Nazar-ı Dikkatine" başlığı altında yayımlanan bir yazıda yiyecekleri, kömürleri, gazları, ekmekleri, çorbaları olan ve ekserîsinin boş olduğu bildirilen yerlerin, ya hastahâneye çevrilmesini veya göçmen iskân edilmesini tavsiye ederek, örnek olması bakımından kendi dergâhının bütün odalarını göçmenlere tahsis ettiği bildirilmiştir (Ahmet Halaçoğlu, 1994, 72-73). stanbul halkı tarafından göçmenlere birçok yardımlarda bulunulduğu bilinmektedir. Her iki savaşta yaşanan bu millî felâket daha sonraki yıllarda da ünlü sanatçılara konu olmuş, Rumeli Türkünün feryatlarını ifade eden eserleriyle göç olgusunu edebiyat tarihimize taşımışlardır. Reşat Nuri Güntekin Kirazlar adlı öyküsünde Rumeli'den yola çıkan göç kervanlarıyla stanbul'a gelen iki çaresiz yaşlının başından geçenleri, bu insanlık dramını büyük bir sıcaklıkla canlandırmıştır. Öykünün üçüncü bölümünden şunları okuyalım: "Biz memlekette çok zengindik. Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı. Balkan Harbinde kimi öldü kimi kayboldu. Biz iki ihtiyar, Zehra ismindeki tororunumuzla stanbul'a geldik. Elimizde çoluk çocuk diye bir o Zehracık kalmıştı. Ölenlerin, kaybolanların sevgisini ona verdik. Memlekette dünya kadar malımız, mülkümüz olduğu hâlde stanbul'da on parasız kaldık. Kocam çalışacak hâlde değildi. stanbul'da bir iki hemşerimiz vardı. Onlar, ara sıra beş on para veriyorlardı. Üstsüz başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü. Yedi sekiz yıl önce şu karşıki sokakta harap bir cami vardı. Karı koca onun bir köşesine sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu. Çocuk değil mi, yavrucak görünce kirazlara imrendi: " lle isterim!" diye ağlamaya başladı. Çocuk için birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam cevap bile vermedi, başını öte tarafa çevirdi. Zehracıkla yerimize döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Birkaç gün sonra başka çocuklar Zehracığı kandırmışlar, bahçeye kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan, çocukları görmüş, ellerinde taşlarla, sopalarla kovalamaya başlamış. Zehracığım hırsızlığa alışık değil; bahçıvanı görünce korkmuş; adam daha bir şey söylemeden, kendini ağaçtan atmış. Başçağızı taşa çarpmış. Onun bu hâlini gören iyi kalpli bir adam, Zehra'yı kucağına alıp eve getirdi. Yavrumun sırma gibi saçları vardı; bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış... Üç beş gün sonra Zehracık büyük bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye hekimini getirdik: "Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş, beyin veremi olmuş. Ümit kesilmez, ama ben iyi görmüyorum", dedi. Yavrucuğum birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Üç yıl sonra eski mallarımızdan bir kısmını bize geri verdiler. Yeniden zengin olduk. Fakat biz artık parayı ne yapalım? htiyar insanlar parayı oğulları, torunları için isterler, değil mi Doktor oğlum? Mülklerimizin kirasını getirdikleri vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız. Bu paraları harcıyacak kimimiz var ki? Başka yerlerde oturamadık. Sanırım ki Zehracık düştüğü şu kiraz ağacının altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi, belki bir kaza olur, başka anacıkların da yüreği yanar diye, karı koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız. Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık onlardan bir tanecik için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit arabalara doldurur, onun mezarının bulunduğu yere götürürüz. Zehracığımın ruhu için, onları, para ile kiraz alamayan yoksul çocuklara sepet sepet dağıtırız."

61

Hayriye Süleymanoğlu, Mehmet Süleymanoğlu, Türkçe 7, stanbul, 2000, 69-72. Göçmenler, geçici yerleşme yerlerinden kalıcı yerleşim yerlerine sevkedilmişlerdir. Genel olarak tüm Trakya bölgesi, büyük ölçüde Marmara ve Ege bölgeleri, kısmen Akdeniz ve ç Anadolu, Doğu Karadeniz bölgeleri ve çok az da olsa Batı karadeniz ile doğu Anadolu bölgelerine iskân edilmişlerdir (H. Yıldırım Ağanolu, 2001, 342-343). Göç eden Rumeli Türkleri, ya eskiden var olan yerleşim yerlerinin dışında ayrı mahalleler oluşturmuşlar veya yeni yeni köyler kurmuşlardır. Yeni kurulmuş köy ve mahallelerin adlandırılmasında ya Padişah adına izafeten Mahmudiye, Hamidiye, Reşadiye, Aziziye gibi adlar, ya da rahata kavuşmaları umuduyla Refahiye, Kemaliye gibi adlar kullanmışlardır. Tüm bu adlarla onlar Osmanlı Devletine bağlılıklarını ve minnettarlıklarını ifade etmek istemişlerdir (A. Halaçoğlu, 1994, 30). Göçmenler, bazı bölgelerde, örneğin Balıkesir'in Gönen ilçesinde kurdukları köy ve mahallelere, gelmiş oldukları yerlerden hatıra olan Filibe, Tırnova, Osmanpazar, Plevne gibi adları vermişlerdir (H. yıldırım Ağanoğlu, 2001, 38-39). Buraya şunu da eklemek gerekir ki Balkan göçmenleri Türkiye'de kendilerine yeni soyadları seçerken birçokları, gelmiş oldukları memleketlerini hatırlatacak birtakım bölge, yerleşim yeri, dağ ve ırmak adlarından oluşan soyadları almışlar ve almaktadırlar: Ahmet KOSOVA, Aysel BALKANLI, Erdoğan ÜSKÜP, Mehmet ARDA, Mustafa Filibeli, Murat MER ÇEL, Ahmet TUNALI vb. (Hayriye Süleymanoğlu, 1993, 3-4, 187-193). Kalıcı yerleşim yerlerine sevkedlirken akrabaların, ailelerin bazen bölündüğü de olunca, yeniden bir iç göç gerçekleşmiştir. Bu konuda Yunanistan mübadillerinden Zeynep Yoğuran, anılarını şöyle anlatıyor: "Memlekette, Selânik'in Kareferye köyünde, iki katlı evimiz vardı. Evimizin avlusu çok genişti ve içinde türlü türlü çiçekler ve meyve ağaçları vardı. avlunun içinden, suyu berrak bir ark geçiyordu. Geldi Rumlar, evimize yerleştiler. Biz uzun zaman hayvanlarımızın ahırlarında barındık. Sonra Türkiye'ye geldik. zmir'in ki Çeşmelik köyüne gönderildik. Dedem ve babam buraya alışamadılar, ille de Ankara'ya gidelim, dediler. Çünkü bizden önce gelen amcamı Ankara'ya göndermişler ve ona devlet işi vermişlerdi. Amcamla beraber olmak istediler. Devletin sağlamış olduğu her türlü yardımdan vazgeçerek Ankara'ya amcamın yanına geldik. Çok sıkıntılı yıllar geçirdik. Devlet, dedeme de babama da iş sağladı. zamanla ev bark, mal mülk sahibi olduk. Memleketi de bir türlü unutamadık. Bu yaşa geldim geleli memleketteki evimizi, bahçelerimizi, avlumuzdan geçen suların şırıltısını unutamıyorum. O yerler hâlâ rüyama giriyor." Anlatan: Zeynep Yoğuran. Doğum tarihi: 1914. Kayıt tarihi: 1993. Kaleme alan: Nergis Sülymanoğlu-Aksoy Mübadillerin Türkiye'ye uyum süreçleri edebiyata da yansımıştır. Reşat Nuri Güntekin'in 1942'de, Sabahattin Ali'nin 1947'de yayımladıkları Ateş Gecesi ve Çirkince adlı eserlerinde Ege kıyılarındaki mübadillerin hayatı anlatılmaktadır.

62

Sevkedildikleri yerlerde göçmenlerin ilk arayışları, bırakmış oldukları memleketlerinin doğal güzellikleri ve iklimi ile ilgili olmuştur. Kırşehirli Zehra Balkanlı'nın Türkiye koşullarına uyum sürecinde başlarından geçenleri okuyalım: "Biz 1950 muhaciriyiz. Kocabalkan'ın Eleni (Elena, Bulgaristan) kasabası yakınında bulunan Türk köylerindeniz. Köyümüzün varlıklı ailelerindendik. Orada mal mülk, ev bark bıraktık. Öküz arabasıyla göç yollarına çıktık. Bir arabaya ne kadar eşya yükletebilirdik ki. Sadece elimizde olan altınlarımızı götürmeliydik. Ama bunları da nerede saklayabilirdik, huduttan nasıl geçirebilirdik?...Bulgar-Türk hududunda aylarca bekletildik ve çok sıkıntılar çektik. Hudutta bekletilenler arasından hastalananlar mı olmadı, ölenler mi...Hudut boyunda, Bulgar toprağında iki yeni mezarlık oluşturuldu. Nihayet Türkiye'ye geçmemize izin verildi. Türk toprağına geçenlere, ülkenin hangi bölgelerine gitmek istediklerini soruyorlar ve oralara gönderiliyorlardı. Babama da sorunca, babam: "Balkanın yeşilliğine, havasına, suyuna alışık köylüleriz. Bizi balkanı olan yerlere gönderin" dedi. Kırşehir'e gönderdiler. Köyümüzden öteki muhacirlerle birlikte Kırşehir'in yolunu tuttuk. Gide gide Kırşehir'e vardık. Ne görelim!...Karşımızda ne yüksek dağlar, ne de sık ormanlar var...Meğer, Türkiyelilerin dilinde "balkan" sözü, bizim bildiğimiz anlamda kullanılmıyormuş. "Babacığım, niye sen bizi buralara getirdin?" diye ablamla devamlı ağlıyorduk. Etraftaki bozkırlara, çıplaklıklara bir türlü alışamadık. Kalkıp köyümüzden öteki muhacirlerle birlikte memleketimize benzeyen yerler aramaya başladık. Çok yer değiştirdik, Anadolu'nun birçok yerinde kaldık. Sonunda yine Kırşehir'e döndük. Devlet burada bize arazi, arsa vermiş, daha başka yardımlarda da bulunmuştu. Hiç olmazsa bunları kaybetmeyelim, dedik. Çünkü kendi isteği ile yer değiştiren muhacirlere devlet, her türlü yardımı kesiyordu. Kırşehir'de bir muhacir mahallesi kurduk. Evlerimizi istediğimiz gibi yaptık. Etrafında bağ bahçe yetiştirdik ve yeşilliklere bürünerek bozkırları, çıplak tepeleri görmemeye çalıştık. Çoluk çocuk sahibi olduk, çocuklarımızı okuttuk. Böylece Kırşehirli olduk, Anadolulu olduk." Anlatan: Zehra Balkanlı. Kaleme alındığı tarih: 1991. Kaleme alan: Hayriye Memoğlu Süleymanoğlu Anadolu'nun çeşitli bölgelerine sevkedilirken göçmenlerin gelmiş oldukları yerlerin iklimine uygun olmayan yerlere gönderilmeleri, dağlıyı ovaya, ovalıyı dağlara sevketmek gibi durumlar yaşanmış ve yeni yerleşim yerlerinin iklimine alışamayan göçmenler arasında birçok hastalıklar yaygın hâl almış, birçok ölüm olayları olmuştur (Kemal Arı, 2003, 110111). Yeni köylerin oluşturulmasında yerli halkla göçmenler arasında bazı bölgelerde ara sıra anlaşmazlıklar, gergin durumlar da yaşanmıştır. Bursa'nın Şevketiye köyünden Mustafa dede anılarını anlatırken şöyle diyor: "Biz eski muhaciriz. Bulgaristan'ın Tırnova bölgesinden geldik. Öküz arabalarıyla yolculuk yaptık." Boyunduruğu göstererek: " şte bu boyunduruk o zamandan kalmadır, onunla öküzlerimizi arabaya koştuk, belki de yüz yıllıktır. Devlet bizi Bursa tarafına göndermekle iyi etti. Buraları bizim memlekete benziyor. Ama zamanında yerli köylüler bize birçok sorun çıkardılar. Çok mücadele ettik, bu köyü kurduk. Etraftaki köylerin çoğu m a n a v köyleridir. Bizi kıskanıyor, hasetlik getiriyor, her vesileyle de rahatsız ediyorlardı...Zamanla aramızda dostluk kurduk."

63

Anlatan: Mustafa Parmak, 98 yaşında. Kayda alındığı tarih: 1990. Şevketiye köyü, Bursa. Kaleme alan: Erhan Süleymanoğlu. Bursa çevresindeki göçmenler, yerli köylülere m a n a v diyorlar. Bir gülmece türküsünden şu dörtlüğü okuyalım: A manavlar manavlar Macırları kıskanırlar Hareketi duyduyan Hepsi de uslanırlar. Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu'nun arşivinden Göçler, her zaman Balkan Türkleri için bir yıkım olmuştur. Ekonomik ve toplumsal boyutta bir dizi yeni sorunlar gündeme gelmiş ve her türlü sıkıntıları sadece göç edenler değil, göç edilen ortamın yerlileri de yaşamışlardır (Kemal Arı, 2003, 164; Yaşar Nabi Nayır, 1936, 235-236; Falih Rıfkı Atay, 1970, 85-86). Büyük göçmen dalgalarının kısa sürede Türkiye'ye gelmeleri, yerli halk açısından da kaçınılmaz birtakım problemler doğurmuştur. Göç konusunda tecrübesi olan Türk Devleti, yerli halkla göçmenler arasında ortaya çıkan bazı anlaşmazlıkları her iki taraf için de uygun bir biçimde çözüme kavuşturmaya çalışmış, birçok şeyleri yasalara bağlamıştır. Devletin gütmüş olduğu göç politikası ve göçmenlere yaklaşımı, yerli halkla göçmenler arasında dostluk bağları kurulmasını sağlamış, göçmen grupların da yerli halkla kaynaşması, bütünleşmesi sürecini hızlandırmıştır. Zamanla yerli halk muhacirleri kabullenmiş, hatta bunlara her türlü yardımda da bulunmuştur. Ankara’nın yakınında bulunan Sincan şehrinden 1970’lerde Bulgaristan’dan göç eden Emine teyze, eski muhacirlerden duyduklarından şunu anlatıyor: "Yıllar önce Rumeli’den gelen muhacirlerden kimi aileleri Devlet Sincan’a gönderir. O zamanlar burası bir köymüş, adına da Sıçanköy derlermiş. Muhacirler, köyün dışında bir mahalle kurarlar, köyün yerlileriyle de aralarında yakınlaşma, dostluk başlar. Muhacir ailelerde bir cenaze olduğunda yerli ailelerden birçokları cenazesi olan muhacir ailesine bir hafta boyunca yemek yapıp getiriyor, cenaze ile ilgili yapılması gereken işlerde de yardımda bulunuyorlarmış: "Sizin kederiniz büyüktür, biz sevabımıza size yardımcı olmak istiyoruz. Bu bizim insanlık, Müslümanlık borcumuzdur" diyorlarmış. Muhacirler de her neşeli, her acıklı durumlarında hep yerlilerin yanında oluyorlar, onların sevincini, kederini paylaşıyorlarmış." H. arşivinden Kalıcı yerleşim bölgelerine sevkedilen göçmenler, tarihî süreç içinde yerli halkın kültürel değerlerini benimseyerek Rumeli kültüründen getirmiş oldukları bazı unsurları unutmuşlardır. Yerli halk arasına serpilmiş göçmen ailelerde, yerli halkla karışma, kaynaşma süreci daha kısa bir sürede tamamlanmıştır. Ancak oluşturdukları yeni mahallelerde ve Memoğlu-Süleymanoğlu’nun

64

köylerde göçmenler, Rumeli'den taşıdıkları toplumsal özellikleri, yaşayış tarzlarını uzun süre devam ettirmişlerdir. Söz konusu yeni mahalle ve köylerde ev yapımından başlayarak tarım âlet ve ürünlerine, beslenmeden giyim kuşama, gelenek ve göreneklere varınca her alanda Rumeli'nin damgası bulunmuştur. Zamanla yerli halkın kültürü buralarda da ağır basarak, göçmenlerin getirdikleri kültürel değerlerle zenginleşip, daha renkli ve bazı hususlarda daha çağdaş bir kültür oluşumu ortaya çıkmıştır. Fakat tüm bunların gerçekleşmesi kolay olmamıştır. Yerli halkla göçmenler arasında birbirini beğenmeme, aşağılama gibi durumlar olmuştur. Yerliler, göçmenleri dışlamış, horlamış. Göçmenler de: "Biz suyun ötesindeniz" diyerek kültür farklılıklarını ifade etmeye, belki de daha doğrusu, kaderin cilvesine boyun eğerek böyle demekle kendilerine bir teselli bulmaya çalışmışlardır. Behice Boran'ın yaptığı alan araştırmalarında ise göçmen gruplarla yerli halk arasında olduğu gibi, eski ve yeni göçmenler arasında da birtakım gelenekler hususunda beğenmeme, alay etme olaylarına rastlandığını görüyoruz (Behice Boran, 1945, 26; Kemal Arı, 2003, 169). Araştırmacılar, kültür alış verişinden söz ederken Anadolu halkının da göçmenlerden birçok şeyler aldığını yazmaktadırlar (Kemal Arı, 2003, 162-173). Örnek olarak şunu gösterelim: Muhacir evlerinin daha kullanışlı, daha çağdaş, daha sıhhî, daha güneşli olması, evlerin sıvalı, kireçle badana edilmiş olması bir yenilik, bir değişim olarak algılanmış, bu yenilikler yerli halk tarafından da benimsenmiştir. Bu özelliği yukarıda sözü geçen gülmece türküsünde de buluyoruz: Şu Bursa'nın beyleri Sıvasızdır evleri Macırlar geleli Sıva yüzü gördü evleri. 1913'te Anadolu'yu dolaşan Macar seyyah Béla Horvath da muhacir köylerindeki evlerin sıvanmış olduğunun, yerlilerin köylerindekilerin ise olmadığının tâ uzaktan farkedildiğini gezi notlarında belirtmiştir (Béla Horvath, 1997, 8). Yapmış olduğumuz araştırmalardan Bulgaristan'ın Filibe'ye bağlı köylerinden gelmiş eski göçmenlerin anılarından da şunları verelim: "Biz Filibe’nin Üstüna (Ustina) köyünden gelmiş eski muhaciriz. Geldiğimizde bizi Denizli'nin köylerine gönderdiler. Burada evlerimizi memleketteki gibi yaptık, avlularımızda da fırınlar yaptık. Buğday unundan mayalı ekmek yaparak bu fırınlarda pişirmeye başladık. Ekmek somunları bir karış kabarıyordu. Yerli köylülerden kimileri: "Ekmek böyle yapılmaz, ekmek böyle pişirilmez." diyerek tarlalarımızda ekinlerimizi yaktılar...Sonra bizden öğrendiler, onlar da bizim yaptığımız gibi ekmek yapmaya başladılar. Zamanla aramızda yakınlaşma oldu, dostluk kuruldu, türlü türlü yemekler yapmayı da birbirimizden öğrendik." Anlatan: Ayşe Meriçli. Kayda alındığı yer: Bursa. Kaleme alan: Melek M. Yenisoy. Arşivimde türlü konularda anılar, anlatılar buluyorum. Neriman Arda'nın şu anlatısı çok ilginç: "Selânik'te evli teyzem vardı. Mübadelede Türkiye'ye gelmişler, çevrelerindeki yerli halkın mantalitesini çok iyi öğrenmişlerdi. Yıllar sonra biz de Bulgaristan'ın Kırcaali şehrinden göç ettiğimizde, teyzem: "Rumeli'den getirebildiğiniz mücevherlerinizi, elmas

65

küpelerinizi, altın dizilerinizi takınıp süslenip de düğüne bayrama çıkacaksınız. Şimdi değil de yıllar sonra takınırsanız yerli kadınlar demesinler: Muhacir geldiklerinde hiç bir şeyleri yoktu. Türkiye'ye geldiler de mücevher nedir, altın nedir gördüler, süslenmeyi de bizden öğrendiler... nanın, bunu diyebilirler...Rumeli'de iken, suyun ötesindeyken hiç bir şeyimizin eksik olmadığını, Rumeli Türklerinin de varlıklı olduklarını görmeleri için mücevherlerinizi şimdi takınmalısınız" diye annemlere öğütte bulunuyormuş. Uzun yıllar annemler her düğünde bayramda süslenirlerken hep teyzemi anıyor, onun öğütlerini bizlere anlatıyorlardı." Balkanlar'dan gelen göçmenlerin Anadolu'ya yeni değerler kazandırdıklarını Béla Horvath şöyle sıralıyor: "Muhacirlerin gelmesi Anadolu için son derece yararlı bir gelişme. Bir yandan düşük olan nüfus yoğunluğu, öte yandan çalışkan ve kültürel olarak kalkınmış katmanlar ülkenin zenginleşmesini sağlıyor. Muhacirler geldikleri ülkelerden kendileriyle beraber Anadolu'dakinden kesinlikle daha gelişmiş iş araçları ve kaliteli tohumluk getiriyorlar. Ülkeye her gelen göçmen ailesine 25 dönüm ve her çocuk için 5 dönüm daha ilâve olunuyor. Bu, ekilen arazinin fazlalaşmasına da imkân veriyor ve ülke zenginleşiyor" (Béla Horvath, 1997, 45). Türk Devleti, yüz binlerle ifade edilen göç hareketlerini iyi değerlendirmiş, her büyük göçte göçmenlere kolaylıklar sağlamış, yardımda bulunmuştur. Bu, Balkan göçlerine verilen önemin bir göstergesi olarak nitelendirilmektedir. Anadolu'daki gayrimüslimlerin Balkanlar'dan gelen göçmenlerin Anadolu'nun gayrimüslimlerle meskûn bölgelerine yerleştirilmesine gösterdikleri tepkileri, yabancı temsilciliklere asılsız şikâyetleri Türk Devletinin iskân politikasını etkilememiştir. Yaşar Nabi Nayır da göçün ülkeye taze bir kan aşısı olduğunu, Balkan Türk köylülerinin medenî seviye bakımından Orta ve Doğu Anadolu köylülerimizden farklı olduğunu belirtmiştir. Muhacirlerin Anadolu köylerine iskânı ülkeye canlı bir hareket uyandıracağını ve genel köy seviyesinin kalkınmasına neden olacağını yazmıştır. Türkiye koşullarına uyum süreçlerinde göçmenler, n o s t a l j i denen özel bir psikolojik durum yaşamışlardır. 1950'lerin ortalarında Yugoslavya'dan serbest göçmen olarak stanbul'a gelmiş bilim adamı smail Eren dostumuz yıllar önce şunları paylaşmıştı: "Serbest göçmen olarak stanbul'a geldik. Memleketteki taşınmaz mallarımızı Sırp kökenli bir profesöre bıraktık. Profesör dürüst adam çıktı, hattâ mallarımızdan topladığı kirayı bile bize gönderiyordu. Biz stanbul'a gelirken taşınır mal varlığımızdan gereğini getirdik. Güzel bir ev aldık, onu dayadık döşedik. Ben ünversitede çalışmaya başladım. Araştırmalarımı sürdürdüm, çok geçmeden yazılarım da yayımlanmaya başladı. Dışarıdan bakıldığında her şey yoluna girmişti. Ama n o s t a l j i denen bir güç var ya... stanbul sokaklarında yürürken "Ben neredeyim?..." diye sık sık kendime soruyordum. Yanımdan geçen insanları bir başka görüyordum. Gözlerim stanbul'un güzelliklerini bile görmüyordu. Bu özel durumdan birkaç yıl sonra çıkabildim." Aynı yıllarda göç etmiş, stanbul'da yayın evi sahibi Üsküplü dostumuz da şöyle anlatıyordu: "Serbest göçmen olarak stanbul'a geldiğimiz ilk yıllarda Galata köprüsünden geçerken duraklıyor, denize bakarak en kötü, korkunç şeyi yapmak aklımdan geçiyordu. Bu durumdan çıkmak hiç de kolay olmadı. Birkaç yıl sonra Allah’ım da: "Al, kulum!" dedi,

66

işlerim yoluna girdi. Ama memleketi bir türlü unutamadım. Çocuklarım stanbul'da doğdular, memleket özlemi nedir, bilmezler." Uyum sürecini yaşayan göçmenlerin Türkiye'de doğmuş çocukları ve daha sonraki kuşaklar, anne ve babalarının, yaşlıların anılarını, anlattıklarını acı bir geçmiş olarak ailelerinde, göçmen çevrelerinde dinliyor, ama yakınlarının gelmiş oldukları memleketlerin, ülkelerin bile nereleri olduğunu birçokları bilmiyorlar: "Ben de göçmen kökenliyim, benim de ailem Balkanlar'dan gelmiş" veya "Benim ailem de mübadelede Türkiye'ye gelmiş" demekle yetiniyor ve başka bilgileri olmadığını söylüyorlar. Göçmen kökenli olmayan kuşaklar arasında da (uzmanlar ve ilgililer dışında) Türk Dünyası, Balkan Türkleri ve bunların göç kaderi hakkında bilgi sahibi olanlar yok gibi. Böyle bir bilgisizliğin Türkiye’mizde okullarda günümüze kadar uygulanmış olan eğitim programlarındaki birtakım boşluklardan kaynaklanmış olduğu düşünülebilir. Örnek vermek gerekirse şu gerçek olayı anlatalım: "Bundan birkaç yıl önce Ankara’daki üniversitelerden birine Makedonya’dan bir Türk profesör, misafir hoca olarak ders okutmaya davet edilir. Ailesiyle birlikte gelen profesör, Batıkent semtinde bir daire kiralar. Çok geçmeden komşuluklar, yerli ailelerle birbirine ziyaretler başlar. Komşulardan genç bir ailenin çay sohbetlerinden birinde: "Siz henüz 20 gün oldu Türkiye’ye geleli. Bu kısa sürede Türkçeyi öğrenebildiniz, artık bizim gibi Türkçe konuşuyorsunuz" demeleri, Makedonyalı misafirleri hayrete düşürür ve "Biz de Türküz, ana dilimiz Türkçedir. Balkan ülkelerinde bir hayli Türk yaşamaktadır..." biçiminde konuşarak yerli genç dostlarını bilgilendirmeye çalışırlar. Balkan göçmenlerinin Türkiye’de yeniden yuva kurmaları, kendilerine iş, aş bulmaları hiç de kolay olmamıştır. Makedonyalı yazar Fahri Kaya’nın Asıl Güçlükler Sonradan Başladı adlı öyküsünde bir göçmen ailenin durumu şöyle dile getirilmektedir: „Asıl güçlükleriniz bundan sonra başladı diyorsun?“ „Evet, asıl güçlüklerimiz bundan sonra başladı... stanbul’da kiralık ev bulmak güçtü ama bu sorunu çok uzak bir akrabamız sayesinde çözdük.“ „O da mı sizin gibi göçmendi?“ „Evet o da göçmendi. Ama kinci Dünya Savaşından önce buralara gelen göçmenlerden.“ „Düşen daldan anlar haldan, dememişler boşuna... Ne de olmazsa göçmen. Böyleleri dert ortağı olabilir.. Onların da başından aynı şeyler geçmiş...“ „Hayır öyle değil. Bildiğim kadar kinci Dünya Savaşından önce buraya göç edenlerin durumu bizimkinden çok farklıydı. Onlar bizler gibi buralara apar topar gelmedi. Hazırlıklı geldi. Mal ve mülklerini değerlendirerek ceplerinde üç beş kuruşla buralara göç etti. Gelmezden önce de eş ve dostları sayesinde buradaki yuvalarını ayarladı... Biz buralara kellemizi koltuğumuzun altına alarak geldik. çimizden, nerelere gittiğimizi ne yapacağımızı bilen bile çok azdı. Gidiyoruz dedik ve tası tarağımızı toplayarak geldik buralara... Buralara bizden önce gelenlerden bazıları böyle telâş içinde gelişimize şaşıyordu. Hatta bu yüzden bizi kınayanlar da oluyordu...“ „Yok canım..“ „Evet, evet, kınayanlar da vardı... Bir gün büyük ağabeyimle kinci Dünya Savaşından önce buralara göç eden eski bir komşumuzu ziyaret etmeye gittik. Hem ziyaret eder hem de ilk günlerde ayakta kalabilmek için kimi öğütlerini alır diye düşünmüştük... Evlerine vardığımızda komşumuzun hanımı bizi çok soğuk karşıladı. Hatta bir ara neye geldik, oralarını neye bıraktık, buralarını cennet mi sanıyoruz, nasıl geçineceğimizi hiç düşündük mü, diye bir sürü soru sordu. Bizi

67

azarlamak ister gibi bir tutumu vardı... Söylediklerini dinlerken bize ikram ettiği lokum boğazımızda kalmıştı... Sorularına karşılık vermedik, çünkü ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Biz, bizler için o ağır günlerde, kendilerinden yardım, destek ve cesaret beklerken onlar bizi korkutuyordu... şte böyleydi o günler...“ ………………………………………………………………. Ama buraya gelmenizin büyük bir sorun, büyük bir dert, anlatılamayacak kadar büyük bir acı olduğunu anladım da asıl güçlüklerinizin buraya vardıktan sonra neye başladığını anlayamadım...“ „Evet asıl güçlükler bundan sonra başladı... Birçok şeyi olduğu gibi bunları da düşünememiştik.. Ya da düşünmek istemedik...“ „Bu güçlükleriniz yeni ortama alışmak zorunluğundan mı kaynaklanıyordu?“ „Yok be kardeş. Biz buralara kaynaşmaya, ortama uymaya geldik... Bu bir sorun değildi. Asıl sorun karınlarımızı doyurmak sorunu oldu...“ „Yani kazanç sağlıyacak bir iş bulmak, demek istiyorsun?“ „Kazanç değil, karın doyuracak bir iş bulmak, kardeş.“ „ ş bulmak zor mu oldu?“ „Çok zor.. Bildiğin gibi buraya üç kardeş geldik... çlerinden en küçüğü bendim... Ağabeyim, memleketimizde hukukçu olarak çalışıyordu.. Ama onun okuduğu ve bildiği burada beş para etmiyordu... Memleketimizin hukuku ile bu memleketin hukuku arasında dağlar kadar fark vardı. Bu nedenle, ağabeyimin mesleğiyle uğraşması için hiç şans yoktu...“ „Ya öteki kardeşin?.. Onun bildiği bir iş yok muydu?“ „O memleketimizde müzik okulunu bitirmişti? Memlekette iken buraya geldiğinde öğrenimine konservatuarda devam etmek hayaliyle yaşıyordu... Türk asıllı göçmen olarak devletten bir burs sağlayıp yüksek öğrenim sahibi olabileceğini düşünüyordu... Çok geçmeden bunun büyük bir yanılgı olduğunu anladı... Gerçekte bu da, buralardaki durumu iyi bilmediğimizi gösteren örneklerden biriydi... Diyorum, kafamızda yalnızca buralara gelmek düşüncesi vardı... Burada ne yapacağımızı, geçimimizi nasıl sağlayacağımızı hiç düşünmemiştik. Düşünemezdik de... Düşünebilseydik belki her şey başka türlü olurdu...“ „Peki konservatuara yazılamadı da başka bir iş bulamadı mı?“ „Günlerce aradı. Her çeşit işi yapmya hazırdı. Ama bulamıyordu. O yıllarda iş bulabilmek için birinin arkanızda olması gerekiyordu. Bizim, bizi tavsiye edecek bir tanıdığımız, arkamızda duracak bir kişimiz, sizin anlayabileceğiniz dilde torpilimiz yoktu....“ „Uzun zaman mı işsiz kaldı?..“ „Vallahi epey. Halkın demeyeyim, ama yerli esnafın o yıllarda bize karşı bir güvensizliği vardı. Yeni gelmişsin, yabancısın... Kimiz neyiz diye bilmedikleri için bizleri yanlarına pek yanaştırmıyorlardı. Halbuki biz gelenler çalışkan ve saf insanlardık. Ayrıca yaşadığımız memleketteki rejimler bizleri kural ve kanunlara karşı saygılı olmaya alıştırmış ve zorlamıştı. Üstelik biz Rumeliler karınca ezmez, yufka yürekli insanlarız... Bunu halk türkülerimizden de anlamak zor değil...“ „Halk türkülerini bırak da geçiminizi nasıl sağlamaya başladığınızı anlat bakalım... Merak ediyorum...“ „Anlatayım. Büyük ağabeyim her sabah erkenden evden çıkıp, Aksaray’ı, Fatih’i, Beyazıt’ı, Sirkeci’yi, Eminönü’nü ve stanbul’un daha birçok semtlerini dolaşıp

68

kendine bir iş arardı... Becerebileceği her işi kabul etmeye hazırdı. Başta, tezgahtar olarak iş bulabilseydi, çok mutlu olacaktı. Fakat günlerce hep boşuna dolaşıyordu. Akşamları, ayaklarına su inmiş, eli boş eve yorgun argın dönünce hepimiz üzülürdük. Ama en çok üzülen yengemizdi. Evet yengemiz. Başında üç erkek vardık. Üçü de işsiz... Eh gene yaramı deştin be!...“ „Beni bağışla.“ „O günleri anımsadığımda hep böyle olurum.“ „Peki o günlerde ne yapıyordunuz?“ „Nasıl ne yapıyorduk?! ş arıyorduk, diyorum sana...“ „Onu anladım. Yani ne yiyip içiyordunuz, demek istiyorum.“ „Memleketten getirdiklerimizi.. Göç ederken, memleketteki yetkililer bir teneke tereyağı, bir teneke peynir, oner kilo fasulye ve pirinç gibi bazı şeyleri beraberimizde götürmeye izin vermişlerdi. Hatta bir teneke bal bile getirebilirdik. Bundan başka devlet göç eden her kişiye belli bir miktarda döviz para çıkarabilmesine de izin veriyordu. Ama hazırdan yemenin ne demek olduğunu herhalde bilirsin...“ „Evet, hazır para çabuk gider... Peki ağabeylerinden hangisi ilk olarak çalışmaya başladı.“ „ lk olarak ben çalışmaya başladım..“ „Yapma... Bu nasıl oldu?“ „Anlaşılan şans meselesi... Büyük ağabeyim kendine iş ararken bir gün Davutpaşa’da bir bakkala uğramış. Adam ağabeyimi kimsin, nesin, nerdensin diye soruşturmaya başlamış... Ağabeyim daha iki kardeşiyle birlikte buralara yeni göç ettiğimizi, işsiz olup her türlü iş görmeye hazır olduğumuzu söylemiş. Adam azacık düşünmüş ve bir ara sonra en küçük kardeşin yarın sabahtan işbaşı yapmaya gelmesini söylemiş. Ağabeyim benim çocuk denecek bir yaşta olduğumu söylemiş. Adam kaç yaşında olduğumu sormuş. On üç on dört yaşında olduğumu öğrenince, tamam demiş. Kendisinin de vaktiyle o yaşlarda çalışmaya başladığını söylemiş...“ „O da mı buralara göçmen olarak gelmiş?“ „Sonradan anladım, o da bizler gibi göçmenmiş?“ „Sizin memleketten mi?“ „Hayır. Rumeli’den değil. Malta’dan buraya göç etmişler. Ama çok eskiden. Yanılmıyorsam Balkan Savaşları öncesinde. Ben kendisine çalışmaya başladığım yıl altmış, altmış beş yaşında olduğuna göre o da buralara on, onbeş yaşlarında gelmiş olmalıydı. Sarışın, yuvarlak yüzlü, saçına çoktan ak düşmüş, cılız bir adamdı. Ömrünü bir mahalle bakkal dükkânında değil de devlet işinde memur olarak geçirmiş bir kişiyi andırıyordu... Müşterilerini her zaman dudağında hafif bir gülümsemeyle karşılar ve uğurlardı. Gerçekten efendi ve çok uysal bir adamdı...“ „Hemen işe başladın mı?“ „Hem de nasıl. Aslında ağabeyim o akşam eve döndüğünde benim için bir iş bulduğunu söylediğinde yarı mutlu, yarı üzgündü. Hiç olmazsa birimize iş bulunduğundan mutluydu. Diğer taraftan ailenin en küçüğü olarak benim çalışmak zorunda olduğuma gönlü hiç razı değildi. Memleketimizden buralara göç ettiğimiz yıl ortaokulun son sınıfındaydım. steğim burada, bu büyük şehirde, liseye yazılmaktı. Bunu ağabeyim de çok iyi biliyordu. Ama neylesin evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya. Bıçak kemiğe dayanmıştı. Evde gerçekte yağ, peynir, fasulye, pirinç, bizim oranın meşhur kırmızı biberi vardı ama ekmek parası tükenmişti,. Son günlerde evde et, sebze meyve görülmez oldu. Ekmek parası, ekmek... şte böyle bir durumda çalışmayacaksın da ne yapacaksın?...

69

…………………………………………………………………….. „ şe gideceğim gün sabah erken kalktım. Her zaman bizden erken kalkan yengemizin hazırladığı kahvaltıyı yaptıktan sonra ağabeyimle, bakkal dükkânına varmak üzere evden çıktık. Yengem işim hayırlı olsun diye bir şeyler okudu, ardımdan bir tas su döktü... Dükkâna bakkal sahibinden önce varmıştık. Ama çok geçmeden patron da geldi. Beni tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra saçlarımı okşadı. Dükkâna önce o, ardından da ben girdim. Ağabeyim hergünkü gibi iş aramaya gitti. Biraz sonra müşteriler gelip gitmeye başladı. Şuna şunu ver, ona bunu ölç derken öğlen oldu. Gelen giden azaldı. Öğlen namazı sıralarında dükkân sahibi evden getirdiği öğle yemeğini yemeğe başlayınca bana baktı ve evden öğlen yemeği getirip getirmediğimi sordu. Getirmediğimi söyledim. Önce önündeki yemeğe baktı. Sefer tasında bir kişilik yemek vardı. Alnına dayadığı sol elinin baş ve orta parmağını kaşlarının üzerinde gezdirirken sağ eliyle çekmeceyi çekti ve buradan bir elli kuruş çıkarıp bana verdi. Biraz aşağıda bir aşçı dükkânı olduğunu oraya gidip bu parayla karnımı doyurmamı söyledi... Ama yarın için yemek evden getirmemi tenbih etti... Teşekkür ettim ve elli kuruşu var gücümle avucumda sıktım. Bu, göç ettiğimiz günden beri avucuma geçen ilk Türk parasıydı.... Birdenbire kendimde bir güven hissettim. Bu parayı hak etmediğimi biliyordum, çünkü elli kuruş o zaman çok paraydı, ama ne de olsa bunun harcadığım, daha doğrusu harcayacağım emeğin bir karşılığı olduğunu hissettiğim için çok, ama çok mutluydum...“ „Herhâlde o gün yediğin o öğle yemeği, yaşamının en tatlı yemeklerinden biri oldu...“ „Evet gerçekten en tatlı, en lezzetli bir öğlen yemeği olabilirdi. Ama yemedim. Parayı harcamadım...“ „Nasıl? Neden?...“ „Bakkal dükkânından çıktıktan sonra aşçıya doğru yürüdüm. Elli kuruşu hâlâ avucumda sımsıkı saklıyordum. Aklıma ev, yengemiz, kardeşlerim geldi. Sabah evden çıkarken yengemizin ağabeyime bugün için kuru fasulye kaynatabileceğini, fakat ekmek almak için parasının kalmadığını söylediğini anımsadım. Aşçıya giden yolda birdenbire daha yavaş yürümeye başladım. O yıllarda elli kuruşla üç ekmek alınabilirdi. Birden bire içimi bir gam kapladı. Ben aşçıda öğle yemeği yiyeyim de, onlar evde ekmek derdi mi çeksinler?! Hayır! Aşçıya girmemeye karar verdim. Vitrine bakmadan yanından geçtim. Çevre yolla gerisin geri, dükkâna döndüm. Dükkânın sahibi çabuk döndüğüme biraz şaşakalmış olmalı ki (yedin mi diye sordu. Yediğimi söyledim....Gözlerime bakarak yanıtıma inanmadığını anladığını hissettim. Yemek yediğime inanmamıştı. Belki elli kuruşu tuttuğum sağ elimin hâlâ cebimde olduğundan...“ „Ama bunun üzerinde fazla durmadı herhâlde.“ „Yok yalnızca kiloyla sattığımız lokumlardan birkaç tane almamı söyledi. Birkaç tane değil yalnızca bir lokum aldım, ardından da bir bardak su içtim... şte o günümü böyle geçirdim. Aç kaldım sanma o gün çalışabildiğim için ve eve elli kuruş götürebileceğim mutluluğundan karnımın aç olduğunu hissetmedim bile. Günüm de çok çabuk geçti. Gerçekte akşam üzeri işimiz biraz fazla oldu ama çok yorulmadım...“ „Eve vardığında seninkiler elli kuruşa herhâlde çok sevindiler?“ „Sevinmez olurlar mı?! Bu elli kuruşun ayrı ve büyük bir değeri vardı. Eve vardığımda ağabeyimlerimin ve yengemizin beni dört gözle beklediklerini gördüm.

70

Acaba bakkal beni beğendi mi, acaba işe dayanabilecek miyim, ne oldu, ne bitti diye merak içindeydiler. Dükkândan eve kadar avucuma adeta yapışan elli kuruşu yengeme vererek, her şeyi teker teker anlattım... Yengemin gözleri yaşardı.. Benden başka konuşan yoktu... Ağabeyim, annemizin benim çok talihli bir çocuk olduğumu söylediğini anımsadı. Doğduğum yıl babamızın işleri çok iyiye gidiyormuş... Yahu, neye sen bugün durup dururken beni böyle konuşturuyorsun... Sen Malatyalısın, sen bizim göçümüzü zor anlarsın...“ „Doğru.“ „Vaktiyle buralardan oraya şimdi de oradan buraya göç ettik. Ama bir daha Rumeli’ye dönmek yok... Yok, anlıyor musun?.“ “Evet ama Rumeli hâlâ sende yaşıyor. Anılınca heyecana kapılıyorsun. Huzurun bozuluyor. çini bir özlem kaplıyor. Ah Rumeli, ah memleketim, diyorsun. Öyle değil mi?...“ „Eh...“" (Kısaltılmıştır) Fahri Kaya, kindi Güneşi, Birlik Yayımları, Üsküp, 1998, 33-41. Uyum sürecinde göçmenlerin işleri yavaş yavaş yoluna giriyor, rahat nefes almaya başlıyorlar. Fakat sıla özlemi onları bir türlü bırakmıyor. Ahmet Kadir'in Mektup başlığını verdiği şiirini okuyalım: şyerim-Gaziantep. Kızlar okulda, Büyük oğlum kâtip. Kimlik aldık yakında. Hepsi, hepsi yolunda. Bir tek zorumuz var Anamızı koşalayan. Adı: "Ülkeye hasretlik!" Kanserden beter. Aretlik, bu kadar yeter. H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8. Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 434. Bağından bahçesinden koparılarak Türkiye’ye yeni gelmiş göçmenler, çürük ayva ağıcının bile hasretini çekmektedirler. stanbul’da çalışan bir Bulgara Razgrat bölgesinden 1989’da gelmiş göçmen Kadir, Deliorman’a vardığında onun köyüne de uğramasını, ayva ağacının meyve verip vermediğini görmesini rica eder. Bulgar, Kadir’in evine uğrar ve bahçesindeki ayva ağacının dallarının bol meyveden yerlere kadar eğilmiş olduğunu görür. stanbul’a döndüğünde Kadir’i arar, onu sevindirecek ümidiyle ayva ağıcındaki meyve bolluğunu anlatır. Kadir ise: "Arka tarafta çürümüş bir dal vardı, o dal düşmüş mü?" diye sorar ve ağlamaya başlar (A. Jelâzkova, 1998, 101)... 1989’un yaz aylarında Avrupa ülkelerine de gidenler oldu. Bunlardan birtakım aileler sveç’te bir otele yerleştirilirler. Bu köylülerin de aklı hep hayvanlarında, bahçelerindedir. Şu ilginç olay anlatılmaktadır: Deliorman’dan gelmiş aleler, odalarındaki telefonlarla devamlı Bulgaristan’ı arayıp yakınlarından, komşularından rica ettikleri sadece şudur: "Pililerimizi

71

(civcivlerimizi) sakın kedilere kaptırmayın", "Kuzularımızı aç tutmayın", "Çiçeklerimizi sık sık sulayın" vb. Bir müddet sonra telefon faturası gelince otel sahibi şoke olur. Bundan böyle Bulgaristanlı "konukların" telefonlarını kesmek zorunda kalır, sadece dışardan aranılmaları için hatları açık bırakır. Göçmenliğin sıkıntılarını, ayrılıkları, hasretliği en ağır yaşayanlar, yaşlılar olmuştur. Filibe'ye bağlı Kriçim'den stanbul'a göç etmiş Meliha Atalay şöyle anlatıyor: "Anacığım ağlayarak gurbet türküleri söylüyordu. Ninem, dedem, yakınlarımızdan birçoğu Bulgaristan'da kalmışlardı, onlara yanıyordu ve gurbet türküleriyle derdini döküyordu: Gurbet elde ölenlerin Çenesini kim bağlar Ne anam var, ne babam var baş ucumda kim ağlar. Bazen biz de anama eşlik ederek hep bir ağızdan devam ediyorduk: Yeşil kurbağlar öter göllerde Kolum kanadım kırıldı Kaldım çöllerde Vatanımdan ayrıldım Kaldım gurbet ellerde Ben ağlamayım eller mi ağlasın Bu gurbeti icad eden cennet görmesin Şu türküleri de söylediğimiz günler oluyordu: Şu dağlar olmasaydı Yaprağı solmasaydı Ölüm Allah'ın emri Ayrılık olmasaydı Yol verin gideyim Dumanlı dağlar Dağların ardında Nazlı yâr ağlar Şu dağlar ulu dağlar Yaprağı sulu dağlar Yolda bir garip ölmüş Kimi var kimi ağlar Gerçekten de kimilerinin nazlı yârleri kalmıştı memlekette. Ah dağlar, dumanlı dağlar, viran dağlar, diye diye geçti ömrümüz. Zalim düşman attı bizi dağlar ardına: Atma zalim, atma

72

Beni dağlar ardına Hiç kimsem yok yansın Annem yansın derdime Babam da "Gurbet, adı bet" sözünü sık sık tekrarlıyor ve bahçede iş yaparken sessizce şu türküyü söylüyordu : Dağlar dağlar viran dağlar, Yüzüm güler kalbim ağlar, Yüreyimden kanlar damlar Ah, sen ağlama ben ağlayayım, Ah, yüreyime dert bağlayayım. Kılıcımı urdum taşa, Taş yarıldı baştan başa, Yazılanlar gelir başa Ah, sen ağlama ben ağlayayım, Ah, yüreyime dert bağlayayım." Türkiye'ye göç edenler Bulgaristan'daki yakınlarına yanıyorlardı. Bulgaristan'da kalan anaların da ayrılık türküleri söyleyerek Türkiye'deki kızları, oğulları, torunları için yürekleri yana yana ömürleri tükenmiştir. Bursa'ya göç etmiş Nefise Memoğlu- drisoğlu şöyle anlatıyordu: "Kızkardeşim 1946 yılında ailesiyle Türkeye'ye göç etti. Anam, ömrünün sonuna kadar ayrılık türküleri söyledi: Bir giderim beş ardıma bakarım Ah bakarım da aman aman Kanlı yaşlar dökerim (H)em (h)asretlik (h)em gurbetlik çekerim Bazen de türkülerde değişiklik yaparak gönlüne göre söylüyordu onları: lkyaz eyyamında gördüm düşümü Geldi felek aldı benim eşimi (yavrum, veya Eminem diyordu anam) Ko sağ olsun yılda göreyim yüzünü Ah ko sağ olsun ayda işideyim sesini Sonraki yıllarda ağabeyimin oğlu da düştü gurbet yollarına. Rabiye yengem de ayrılık türkülerini, gurbet türkülerini hem söylerdi, hem ağlardı: Anam desem anam yok Bubam desem bubam yok Gurbet elde (h)asta düştüm aman Bir yudum su veren yok. Mehmet Memoğlu Yenisoy′un arşivinden.

73

Daha sonraki yıllarda da göç dalgalarıyla gelenlerden Türkiye koşullarına uyum sürecini en sancılı geçirenler, kuşkusuz yine yaşlılar olmuştur. Çocukluk yıllarını, gençliklerini Balkan köylerinde geçirmişler, göç edince de stanbul, Ankara, zmir, Bursa gibi şehirlere düşerek büyük psikolojik sarsıntılar yaşamışlardır. Apartman dairelerinde, dört duvar arasına kapanmış bu kader kurbanları Mehmet amcaların, Ahmet dedelerin aklı memleketlerindeki evlerinde, evlerinin önünde alın teriyle yetiştirdikleri asmalarda, kendi elleriyle diktikleri meyve ağaçlarındadır. Aşye teyzeler, Fatma nineler de evleri önünde yaptıkları ve rengârenk çiçeklerle doldurdukları cennet bahçelerini unutamıyorlar. Buralarda hâlâ yalnız hissediyorlar kendilerini. Yalnızlık, geçmişe özlem anlamına gelmektedir, hiçbir zaman tekrarlanmayacak çocukluk, gençlik yıllarına bir nostalji demektir yaşlı göçmenlerin dilince. Bununla birlikte fakat yaşamış oldukları acı gerçekleri de dillerinden düşürmüyorlar. Mehmet amcalar, Ahmet dedeler: "Türkiyemiz hudut kapılarını açmasaydı, bizleri bağrına basmasaydı büyük felâket yaşanabilirdi. Çünkü Bulgaristan'ın dört bucağında dozerlerle toplu mezarlar kazılmıştı, Kıbrıs Türküne işlenen barbarlığın Bulgaristan'da da yaşanmasına dünya kamuoyu tanık olacaktı. Yüz binlerce Bulgaristan Türkünü bağrına basan Türk Devleti aynı dönemde sayıları iki misli daha çok olan Iraklı Peşmergelere de hudut kapılarını açtı..." diyerek içleri ferahlıyor, Türkiye'nin izlediği insanî politikadan gurur duyuyorlar.

Ankara'nın Pursaklar göçmen mahallesinden Şükrüye teyze, "N’apalım..., hicret bize Hazreti Peygamberimizden (s. a. v.) kalmıştır" diyerek, apartman önünde hem ilkbahar çiçekleri (çiçek tohumları da Bulgarsitan’daki çiçek bahçesinden getirilmiştir) ekiyor, hem de şöyle diziyor dizeleri bir gurbet türküsünden: Aranım yok soranım yok Hiç kalbimde ferahım yok Bir yudum su verenim yok Kalmışım gurbet ellerde. Memleketten haber gelmez Akar gözüm yaşı dinmez Kimseler hâlimi bilmez Kalmışım gurbet ellerde.

Yalnızlık,1989 BÜYÜK GÖÇÜNDE Bulgaristan'dan gelen yaşlılarda çarpıcı bir biçimde izlenmektedir. Şair Lâtif Ali Yıldırım, Yaşlı Göçmenler adını verdiği şiirinde şöyle diyor: Utanç trenleri"'nin getirdiği Yaşlı göçmenleri gördüm Avcılar Parkı'nda dün. Avuçlarının içinde Tutarak yalnızlıklarını Banklarda oturuyorlardı... Saçları biraz daha pamuklaşmış

74

Biraz daha çökmüş omuzları Besbelli ki Çoktan yitirmişti eski gücünü Bükülmez bilekleri... Pehlivan yapılı bedenleri Avcılar Parkı'ndaydı belki ama Ufuk çizgisinin ötesinde Kimbilir nerelerde Çarpıyordu yürekleri... Harcını terleriyle kardıkları Duvarını elleriyle ördükleri Kâh hayaller kurdukları Kâh rüyalar gördükleri Kimi zaman güldükleri Anılarla dolup taşan O sevimli o sımsıcak Evleri şimdi onlardan O kadar uzaaak... Ve onlara o kadar yakındı ki Cami avlusundaki Musalla taşı sanki... Uzansalar Erivereceklerdi. Ve avuçlarının içinde Sımsıkı tuttukları Yalnızlıklarını O taşın üstüne Serivereceklerdi... ....................................... Neylesin, Yazanlar böyle yazmış Yazgısını göçmenlerin. Bedenleri başka yerdedir Bir başka yerde çarpar yürekleri... Hele hele düşleri... Yönünü ve yerini Saptamaya çalışmayın. Kimbilir hangi sularda Çekiyorlardır kürekleri... Sabahattin Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları şiir kitabından, Ankara, 2002, 117-119.

75

Göçlerden küçük çocuklar da nasibini almışlardır. Doksanüç Harbinden bu yana sonu gelmeyen göç dalgaları, çocukları da sıcak yuvalarından alarak göç yollarına atmıştır. Küçük yaşta göçmenliğin acımasız darbesi, çocukların belleğinde silinmez izler bırakmıştır. Ahmet Emin'in Çöçmen Çocuğu adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım: Beşiğinden apar topar Kimdi onu atan barbar? Boynu bükük onu arar, Ararsa göçmen çocuğu. Gizlemeyin oyküsünü, Mahşerleşen uykusunu, Kaderinin suçlusunu Sorarsa göçmen çocuğu. .......................... Bu yuvasız kuşu sevin, Küstürmeyin, incitmeyin, Gözyaşı ateştir bilin, Ağlarsa göçmen çocuğu. Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Bulgaristan Türk Çocuk Edebiyatından Örnekler, Ankara, 2002, 342. Yanık olur göçmenlerin yüreği. Bu yanık yürekler sevgiye, sıcaklığa ve merhamete muhtaçtır. Bazen Anadolu insanından beklenen sevgiyi, sıcaklığı, hoşgörüyü bulamayan göçmen, üzüntüsüyle baş başa kalarak ayyıldızlı bayrağından güç alıyor. Şair Ömer Osman Erendoruk Bayrağım adlı şiirinde şu duyguları dile getiriyor: Ben dede yadigârı topraklardan kovulmuş Öz vatanım Trakya'mda Anadolu'mda kalan Canciğer bellediğim kardeşi soğuk bulmuş Kahırdan boğulmuşum Canım stanbul'umda gözüm Anadolu'mda SEVG kırıntıları ararken yorulmuşum Ben bir kuşum yuvasız Toprağından sökülmüş yapraksız bir ağacım Paraya pula değil Ben sevgiye muhtacım Tutsak etmiş ruhları bir soğukluk bir benlik Sönmek üzere içimde umudumdan doğan nur Soğukluğun ağında can vermiş sevecenlik lgisizlik yağıyor üstüme yağmur yağmur Güzelim Rumeli'miz hâtıralardan silik! çimde bir stanbul akşamının sızısı

76

Gücenik Üzgün Kırık Boğazımı ardarda boğarken bir hıçkırık Tanrım intihar da mı, derken, alınyazısı Bir şey değdi yüzüme yumuşacık el gibi Ayyıldızlı bayrağım olduğunu gördüm de Üzüntüm, kırıklığım akıp gitti sel gibi... .................................................. Söndürülmüş olsa da Rumeli'de ocağım Merak etmeyin sakın sizin ocağınızdan Ateş almayacağım Ve ne de sofranızdan bir yudum ekmek, aş! Senden tek istediğim Anadolulu kardaş Güler yüz ve tatlı söz! Benim sonsuz Rumeli sevgim başımda tacım! Ne paraya ne pula Ne sevgisiz bir kula Ben Hak'ka giden yola ve sevgiye muhtacım! Bayrağım! Sen parlayan ayınla yıldızınla Benim Türk varlığımı simgeleyen nabzınla Annemin beni seven eli kadar sıcaksın Akıncı ecdatlarım gibi cesur ve paksın Ölsem de mezarımın başucunda dört mevsim Nazla Derin bir hazla Yüzümü sıcak bir el gibi okşayacaksın! Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı V. (Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri), Sayı: 531, Mart 1996, 493-494. Uyum süreçlerinde ve özellikle göçmenliğin ilk yıllarında kırgınlıklar, üzgünlükler olabilir, fakat özgürlüğe kavuşmanın mutluluğu da vardır. Şair Lâtif Karagöz’ün bir şiirinde bu mutluluk şöyle dile getirilmektedir: Türkiye’mde mutlu geçer günüm, ayım Sonbahar günleri yaşamaktayım Özgürüm, martı gibi uçmaktayım Artık açık gitmeyecek gözlerim Anavatandır en sağlam dayağım Burada olacak arka toprağım Ve üstümde ayyıldızlı bayrağım

77

Ölsem bile, sönmez közlerim.‡ Göçmenleri küçümseyenler de vardır. Sanatçı Rahim Recep Benim nsanlarım adlı şiirinde şöyle diyor : Dürüstlüğü öğrenmiştirler anababalardan Dünyaları kır çiçekleri gibi renkli ve iyimserdir. Onurludurlar rüzgârlara göğüs geren kayalarca Serttirler, güçlükler yıldıramaz onları hep iyimser çözümlemeye yanaşırlar. Onlarda Hep vatan sevgisi, millet sevgisidir, tüm arayışlar. Küçümseyenler var benim insanlarımı ! Küçümseyenler Bodrum katlarda viran bir makineyle Padişah rüyası görenler. Küçümseyenler isminin dışında alfabeyi bilmeyenler. Benim insanlarımın beş parmağında beş hüner. Bir gün kendisini küçümseyenlere Vatan sevgisini, insan sevgisini öğretecekler El uzatmasını öğretecekler çamura düşmüş bir insana. Benim insanlarım Dürüstlüğü öğrenmiştir anababalarından nsanlık fışkırır, sevgi fışkırır damarlarından. Balkanlar’dan Esinti, Sayı-6, 1991, 8-10. Özgürlüğün mutluluğuna kavuşanlar, geçmişin kâbuslarını da asla unutmuş değillerdir. Sanatçı Nazmi Adalı göçmenlerin Bulgaristan'da yaşamış oldukları karanlık dönemi şöyle şiirleştirmiştir: YAŞADIĞIM PRANGALI GÜNLER (Bulgaristan'dan gelen soydaşım dert küpü)

Lâtif Karagöz, Sönmez Sevgi Közlerim, Yaprak Dökümü, Çerkezköy-Tekirdağ 1999, 17.

78

Dilim varken dilsiz edildim Barikat kondu yoluma Elim varken elsiz edildim Silleler indirildi koluma Gülemezdin, gülmek yasaktı Ağlamak serbestti, ağla da ağla Neşem, sevincim tutsaktı Avlanırdım Tüfekle Ağ'la. Esiriydim körolası Bulgarın Talih, Kader utansın Onulur mu bu yaralarım? Doktor Tarih anlatsın. Bulgaristan Türklerinin Sesi, Sayı 9, 1994, 29. Uyum sürecinde yaşananları yeni yayımlanmış kitapların sayfalarında da buluyoruz. Ahmet Şerif Şerefli'nin Bulgaristan'daki Türkler (1879-1989) adlı kitabında yer alan şu satırları okuyalım: "Öğrenimi, bilgisi veya görgüsü olan herkes, elinde meşale taşıyan kimseler değillerdi. Türk kardeşleri aleyhine Bulgara muhbirlik yapanlarımız bulunuyordu. Bu gibilerden çok çektik...Büyük Göçte kendilerine maşalık eden hainleri, Bulgar yine sınır dışı etti. Türkiye'mizde hiç kimse bu çamur insanlardan hesap sormadı. Millî duygunun, utanmanın ne olduğunu bilmeyen bu hain kişiler burada yaşantılarını cazaevlerinde yatanlardan defalarca daha iyi bir çizgide sürdürmektedirler. nsanı soysuz, dilsiz, adsız, dinsiz, geleneksiz bırakmanın yarasını bıçağı kendine saplayınca anlamak mümkün. Türk kültürünü kökten kazımanın adlarda Bulgar vatandaşlarına da dokunan yanı vardı. Bugün Bulgaristan'da on binlerce Bulgarın soyadları Türk kökenlidir: Abacı(yev), Çarıkçı(yev), Kara(slavov), Simitçi(yev), Koyunderili(yev) gibi. Ama onlar bu Türk kökenli soyadlarını değiştirmek istemediler. Karşı koydular. Türklerden, Türklükten nefret ettikleri hâlde nesilden nesile geçmiş, etle tırnak olmuş bu soyadlarından vazgeçmediler. Bizi ağlatan, öldüren kanun onlara diş batırmadı. Soydan, kültürden geleni koparıp atmak elbette kolay değil. Ama biz millî Türk azınlığına her şeyi reva gördüler. Dediklerini yaptırmak için ordu çıkardılar. Kan döktüler. Toprağın yüzü kızardı, tarih utandı, dinsiz Bulgarın yüzü kızarmadı. Bu mahşer günlerinde Türkiye'miz de bize sahip çıkmadı. Neden? Çünkü Türkiye'nin bizleri korumak için bir devlet politikası yoktu. Osmanlılar bu topraklardan çekileli unutulmuştuk. Bizim varlığımızı, hani derler ya, Allah bile unutmuştu. Kasabın merhametine kalmış koyunlar gibiydik. Bulgarlar Amerika'ya, Kanada'ya 40-50 soydaşına bile sahip çıkmayı başarmışlardır. Bu gibi konularda önemli olan insanın, insan olmanın değeridir kuşkusuz. Göç konusunda 1989'da sınırın açılması önceki yanılgıların tekrarıdır. Bulgaristan bizim ecdat yurdumuz, vatanımızdı. Yeraltındaki ölüler, yeryüzündeki kültür değerlerimiz 600 yıl varlığımızın kanla yazılmış tapularıydı. Bu eserin çok eksiklikleri olabilir. Ben bu kadarını yapmasaydım bu kitaptakiler de tarihin unutulmuşluğuna karışacaktı. Halbuki bu görevi yapacak başka adamlarımız vardı.

79

Yapmadılar. Bu azı millî davaya hizmet için yaptım. Gazilerimiz, mahkûmların bazıları bu kitaba alınmalarını istemediler. Bu, işin üzülecek yanıdır. Kendilerine sahip çıkılmadığından dolayı Türkiye Cumhuriyeti'ne gönülleri kırıktı. Ölüme mahkûm edilmiş, Bulgar zindanlarında 15-20 yıl çürüyenler Türkiye'ye yaşlı, hasta geldiler, kendilerine Vatanî Hizmet tertibinden birer sembolik emekli maaşı bile bağlanmadı. Savaşanlar siz miydiniz, deyip hâlleri sorulmadı. Bazı bilinçsizler, biz göçmenlere "Bulgarlar" diye hitabettiler. Halbuki 4-5 yüzyıl öncesi bu topraklardan kalkıp gitmiştik Balkanlar'a. Artık geriye dönüş yapıyorduk. Acaba bizler bu ülkede yabancı mıydık? ki kez ölüme mahkûm edilen Şumnu'dan Mehmet Fuat bu kitaba alınmasını istemedi. Burada gönlünün yaralı olduğunu söyledi. Köyümüzden (1985'lerde) 7 genç (Torlak köyünden) mücadele etmk için bir grup oluşturmuşlardı. Yakalandılar, 15, 10, 8'er yıla mahkûm edildiler. Kitaba alınmalarına izin vermediler. Kırgındılar." Ahmet Şerif Şerefli, Bulgaristan'daki Türkler, 2002, 28-30. Aynı kitabın bir başka sayfasından da buraya şu satırları aktaralım: "1989'daki zorunlu göçün devam ettiği günlerde... Alvanlar köyü olaylarındaki direnişten dolayı, Belene'ye sürülen mücahitlerin hemen hepsi Çorlu'da idiler. çlerinden biri (bağlama ustası smail enişte) şu beyanda bulunmuştu: "Biz üç aydır bu okulda, her sınıfta 6-7 aile olmak üzere, kalıyoruz. Akraba da olsak ayrı ayrı aileleriz. Ne soyunabiliyoruz, ne giyinebiliyoruz, ne de banyo yapabiliyoruz. Oysa, bizler (mücahitler) banka kuyruğunda beklerken, bizi (Bulgara) satan eski muhtar millet haini, Çorlu Emniyet Müdürü veya Belediye Başkanı ile kol kola gelip, yardım paracığını alıyor ve şişine şişine gidiyor. Adam bizi (Bulgara) satmaktan kazandığı parayı da (huduttan) rahatça geçirmiş ve Çorlu'nun en iyi yerinden iki tane daire de aldı. Para nelere kâdir. Bizim anavatanımızda hainlerin daha makbul oluşu, bizi kahrediyor (Aynı eser, XXIII-XXIV)." Mehmet Türker’in de Gölgedeki Kahraman adlı kitabında bu tür yorumlara yer verilmiştir (Mehmet Türker, 2003). 1989'da gelen göçmenlerin Türkiye'de uyumu meselesi Bulgar araştırmacılarca yakından izlenmektedir. Bu konuda Türkiye'de sadece bir iki makale yazılabilmişken (Bk.: Hayriye Süleymanoğlu, 1993, 3-4, 187-193; Hayriye Yenisoy, 1999, 569-573), Bulgaristan'da Bulgarlar tarafından birçok yazı yazıldı ve böyle yazıların birkaçı bir araya getirilerek kitap hâlinde 1998 yılında Sofya'da yayımlandı. Söz konusu kitabı derleyen araştırmacı A. Jelâzkova, ayrı ayrı sosyal grupların uyum sürecini değerlendirirken, komünist döneminde Komünist Partisinin okullarından geçmiş, kurs görmüş eski komünist Türk yöneticilerin böyle hazırlık görmüş olmaları, yeni sosyal ortama kolayca ayak uydurmalarında bir öncelik teşkil ettiğini belirtmektedir. Her şeyden önce psikolojik planda, öteki göçmenlerin birçoğundan farklı olarak bu kişiler, megaşehir stanbul veya Anadolu'nun uzak kentlerine yerleşmişlerdir. Bulgaristan'da, mensup oldukları kendi Türk toplumuna işledikleri günahlarından, yapmış oldukları hainliklerinden utananlar, göçmen kitlelerinin eleştiri yağmuruna tutulmaktansa, ya kozmopolit bir şehir olan stanbul'da anonimliğe gömülmeyi veya uçsuz bucaksız Anadolu toprağının 60-70 milyonluk nüfusu arasına karışıp kaybolmayı tercih etmişler ve böyle bir imkânı büyük bir şans olarak görmüşler, azami derecede bundan yararlanmışlardır. A. Jelâzkova, eskiden Bulgaristan'da Komünist Partisi başkanlığı yapmış kişileri şimdi Türkiye'nin küçük kasabalarında cami yönetim kurulu üyesi olarak hayırsever faaleyitlerde veya her şeyden önce kendinle huzura kavuşma yolları konusunda çocukları eğitirken görmek mümkündür, demektedir (Antonina Jelâzkova, 1998, 27-28, 41-42).

80

A. Jelâzkova’nın derlediği kitaptaki bu tür değerlendirmeler ne yazık ki hep acı gerçeklerdir. Sosyalizm döneminde Bulgar yöneticiler Türk "yardımcılarından" çok yararlandılar, Türkü Türke karşı kullandılar. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim elemanlarından Riza Mollov, Hayriye Memova-Süleymanova (Yenisoy) ve brahim Tatarlı’nın 11.08.1983 tarihinde aynı saatlerde Bulgar güvenlik organlarınca evleri basılarak kütüphaneleri boşaltıldı. Riza Mollov ve Hayriye Memova-Süleymanova’nın ise kitaplarıyla birlikte yıllarca toplamış oldukları dil, folklor vb. malzemeleri, yazmış ve yazmakta oldukları eserleri de alıp götürüldü. Sonra tüm alınanların değerlendirilmesini yapmak, rapor hazırlamak aynı Bölümden Hüseyin Mahmudov (Hacıoğlu)’a bir görev olarak verildi. Bu işi görecek Bulgar mı yoktu? Vardı tabiî, ama bir Türk tarafından yapılması başka bir anlam taşıyordu. H. Mahmudov da öyle bir rapor hazırlamış olmalı ki bir daha hiç bir şey iade edilmedi. Mahmudov: "Ben rapor hazırladım, ama o derece kötü şeyler yazmadım" (?!) demiş yakın dostu Şevket Feyzullov’a. Türkolojide birçok huzursuzlukların yaşanmasında H. Mahmudov (Hacıoğlu)’un katkısı vardır: Asistan R. Mollov ve M. Mollova’nın Bölümden kovulmalarında belirli rol oynamıştır. Emekliye ayrılıncaya kadar Türkoloji Bölümünde Türklerden sadece H. Mahmudov (Hacıoğlu)’un çalışmış olması bir rastlantı değildir. Müsadere olayından bir yıl sonra Türklerin adlarının Bulgar adlarıyla zorla değiştirilmesi süreci başladı. Belene Ölüm Kampı, tüm hapisaneler Türklerle dolup taştı. Bulgar adı almak istemeyenler dağlara kaçarak derin karlar altında nice günler, nice geceler geçirdiler. Halkımız, aydınlarımız bu karanlık günleri yaşarken birtakımları Bulgarların yaptığından daha da ileri gittiler. Sofya’da ad değiştirmeler oldu, ama mezar taşlarındaki Türk adlarına henüz dokunulmamıştı. Türklerden bazı kişiler kendi arzularıyla bunu da yaptılar. H. Mahmudov (Hacıoğlu), almış olduğu Bulgar adını beğenmemiş, bir süre sonra gidip bir başka Bulgar adı aldığı söylentileri yayılırken, Sofya mezarlığında yatan sosyalizm dönemi ilk Türk kadın milletvekili (1953-1957 yılları döneminde milletvekilliği yapmıştır. Bundan önceki dönemlerde zaten Türk kadın milletvekilimiz olmamıştır) olan merhum eşinin mezar taşındaki C A N A N adını kazıtıp yerine K O K Ç E yazdırdığı da hem trajik hem de komik bir biçimde anlatılarak yakın dostları tarafından eleştiriliyordu. Milletvekili olabilmenin de ardında aile bireylerince sosyalizm uğuruna yapılan büyük "hizmetlerin" bulunduğu dillere destan olmuştu...Sofya dışında da Bulgar devlet organlarının "yardımcıları" bulunuyordu. Bulgarlaştırma olaylarına karşı Türklerin örgütlenmesinde önemli rol oynayan ve yıllarca Eski Zağra hapisanesinde kalan Cebel Lisesi öğretmenlerinden Avni Veliev (Özgürer)’in öğrencisi Tahsin Yusufov Tasimov (Yusufoğlu)’un duruşmada: "Öğretmenimiz Avni Veliev bize derslerinde Bulgarlara karşı nefret duyguları aşılıyordu..." biçiminde ifade vererek öğretmeni aleyhine tanıklık ettiği Avni Veli Özgürer’in ailesi tarafından gözyaşıyla anlatılmaktadır. Beş yıl süren Bulgarlaştırma sürecini 1989’un Büyük Göçü izledi. Yüz binlerce Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etti. Göçmenler arasında her türlüleri vardı...Antonina Jelâzkova’nın da belirtiği gibi, Komünist Partisi bürolarında, Parti gençlik komitelerinde çalışmış olanların arasında bulunan, Devlet Güvenlik Teşkilâtının "Georgi Dimitrov" Yüksek Okulunda ders okutan, imam hatip okulu mezunu olup da slâm dinine karşı ateistik propagandada ( . Tatarlı, 1997, 25-28) ön saflarda bulunan, Bulgar Telgraf Ajansında tek bir Türk olarak çalışan, Vatan Cephesi Teşkilâtının başında bulunan Politbüro üyesi Türk düşmanı Penço Kubadinski’nin yardımcısı olarak vatan Cephesi Millî Şurasında çalışan, devletten "Faşizme ve kapitalizme karşı mücahit" maaşı alan H. Mahmudov (Hacıoğlu) ailesi, yakınları ve benzerleri Türkiye’ye göç ettiklerinde hayatî sorunlarını kısa sürede kolaylıkla halletmeyi başarmışlardır. Hâlen Çorlu’da oturmakta olan H. Mahmudov (Hacıoğlu)’un stanbul Marmara Üniversitesinde Rusçadan ders okutması çarpıcı bir örnektir. "Sen Rusçayı bilmiyorsun, Rusça derslerine girmeye nasıl cesaret ediyorsun?" sorusuna Mahmudov’un: "Ben onlara Bulgarca konuşuyorum, onlar da benim Rusça konuştuğumu sanıyorlar" cevabını vermiş olması işlerin ayrı bir boyutudur. Göçmenliğin ilk yıllarında Türkiye’nin âlicenaplığından yararlanarak Rusçadan öğrenim görmüş olanlar da olmayanlar da bu dilden "uzman" oluvermişlerdi. Bulgarlaştırma yıllarında kendisine verilen doçentlik diplomasının, doktorası olmadığı hâlde, Türkiye yüksek öğretim yasalarına aykırı olarak YÖK’te denkliğini yaptırmış olması da başka bir "başarısıdır" H. Mahmudov Hacıoğlu’nun. Böyleleri için Türkiye Cumhuriyeti yasaları da geçersiz sayılmıştır... Avni Veli Özgürer aleyhine tanıklık eden öğrencisi Tahsin Yusufoğlu’nun da Uludağ Üniversitesinde hâlen Doç Dr. olarak görev yapmakta olması başka bir örnektir. kinci Dünya Savaşından sonraki ilk büyük göçün (1950-51) Bulgaristan Türkleri edebiyatına yansıdığını görmek mümkündür. 1950’lerde Bulgar komünist yöneticilerin ideolojik politikasında Türkiye hedef alınmıştı. Bu büyük hedefte Bulgaristan Türklerini Türkiye’den soğutmak,

81

uzaklaştırmak amacı da vardı. Y. V. Stalin’in emri üzere Türkiye’ye göçün durdurulması kampanyası başlatılmıştı. "Gerici, tutucu" bir Türkiye ile Bulgaristan Türklerinin hiç bir ilişkisi olmadığı konusu uzun süre Türkçe basın sayfalarında da eksik olmadı (Agitatorun Kılavuzu, Yeni Işık gazetesinin ilâvesi. Ocak 1964, 10-26). Güdülen siyasete ayak uydurup 1950-51 göçünü şiirleştirenler de bulundu. Hâlen stanbul’da oturmakta olan Mehmet Çavuşef’in meşhur eserlerinden biri olan Mektup adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım: -----------------------------------------------Gençlik hareketi seni de sardı Brigadirler saflarına katıldın, Ruhunu kemiren sanki ne vardı, Düşman yalanına niçin kapıldın? -Burda hayat berbat, dedi, inandın. Kalkıp göç etmeye karar verdiniz, Türkiye’yi vatanından hür sandın Aç-perişan, Edirneye erdiniz. Dediler ki: "Sana yeter Adana". Osman ağa Edirneye yerleşti. "Gülmez" diye ad taktılar adına Yüreğinde binbir keder birleşti. Yorganını yol parası edip sen Tuttun hemen Adananın yolunu Kara vagon köşesinde titrerken, Gözyaşıyla öpüyordun oğlunu. ki sene çabaladın, çalıştın "Dinlen artık, yorulmuşsun" diyen yok Dövülmeye, sövülmeye alıştın Orda sizi insan diye sayan yok! Mektubunu dün verdiler elime, Okuyunca daldım derin hayale, Buradaki gürbüz kızın Selime Sanki artık boynu bükük bir lâle. Burada iken yakışırdın her işe Şimdi bir deriyle kemik kalmışsın, Ne hallere sokmuş sizi endişe Oğlunu da çobanlığa salmışsın. Komşuları topladım dün başıma Mektubunu heyecanla okuduk. Yazık olmuş yirmi dokuz yaşına, Artık senden kalan ancak bir soluk! Yazıyorsun:....Bir haftadır hep açız, Açıktayız, güldüğümüz bir an yok... Ekmek için taş kırmaya muhtacız Bize burda „Kimsin“ diye soran yok. Özledim o hür göklere boy atmış Yeni yeni zavotlarla, vatanı. Bulgaristan harikalar yaratmış Değişmem ben onunla cihanı. Doğrusu ya, bu diyarı hür sandık

82

Ağlar mısın, güler misin bu işe Yerinizde oturunuz, biz yandık, Çaremiz yok, kattık tırnağı dişe! Demet (Şiirler ve Hikâyeler), Narodna Prosveta, Sofya, 1955, 23-24.

Adana’dan "gönderilmiş" bu Mektup’un cevabı da gecikmemiş, Mehmet Çavuşef Mektuba Cevap adlı eserini Yeni Hayat dergisi sayfalarında 1955’te yayımlamıştır. Ailede Türkçe konuşma yasağı konulmazdan çok önceleri Sofya’daki Türk aileleri arasından birtakımları evde Türkçe konuşmuyorlardı. Bu gibileri, Türkçe konuşmanın ailede de yasaklanmasının öncüleri oldular. H. Mahmudov Hacıoğlu’nun çocukları ve torunu mren hiç Türkçe bilmiyorlardı. Kızı Emel 1989’da Türkiye’ye göç ettikten sonra Türkçeyi öğrenmeye başladı. Yeni öğrenmeye çabaladığı Türkçesiyle de öğretmenlik yapmaktadır (!?)... Ailelerinde çocuklarıyla Türkçe konuşmayan, Türk okullarının kapatılması politikasını yazılarıyla destekleyen Hüseyin Mahmudov, Mehmet Çavuş /ef/ gibileri (B. Şimşir, 1986, 257258; E. Tryjarsski, 1962, 365; . Çavuşev, 1999, 72; aynı böyle bk.: Halk Gençliği gazetesi ve Yeni Hayat dergisi sayfalarına ve il merkezlerinde çıkan Türkçe gazetelere ve Türkçe sayfalara) Türkiye’ye göç ettiklerinde Bulgaristan’da iken Türkçenin ve Türk aydınlarının "savunucularıymışlar" gibi kendileri hakkında bir imaj yaratmak için çok çabaladılar, ancak böylelerine inanan olmadı...Daha niceleri vardır gelenler arasında... Osman Kılıç’ın Nereden Nereye adını verdiği yazısından şu satırları aktaralım: "Türk milleti âlicenap bir millettir. Utanmayın, size yine kucak açar. Yalan mı? Analarımızın, bacılarımızın paçalarını kesen, ben Türk değilim, ben komünistim, Bulgarım, diyenlerin hepsi bu memlekete gelmedi mi? sim vermemi mi istersiniz? Yoo, o kadar da değil... O gibilerin isimlerini söylemek şöyle dursun, varlıklarını bile hatırlamak istemem, hayalimden bile geçirmem" (Göçmenlere Yardım Derneği Ankara Şubesi Bülteni, Sayı-10, 2003, 30-31). Türkçeye saldırılarda da yine bazı Türk aydınlar kullanıldı, çoğu durumlarda Türk "yoldaşların" katkısıyla Türkçemizin kaderi belirleniyordu. 1958’de Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesinde Türkçenin söz varlığına Bulgarca kelimeler kazandırılması, Türkçenin gramer yapısının değiştirilmesi kararlarını uygulamaya geçirecek bir komisyon kurulur ( . Yalımov, 2002, 336-337). Komisyon harekete geçer ve bu konuda toplantılar düzenlenir. Merkez Komitesinde dar çerçevede bir toplantı yapıllır. Türklerden Selim Bilâlov, Sabri Demirov, Osman Saliev, Salih Baklaciev, Hüseyin Mahmudov vb. yoldaşlar da bu toplantıda hazır bulunurlar. Sofya Üniversitesinden Bulgar bilim adamı dilci Prof. Lübomir Andreyçin de bu toplantıya davet edilir. Tartışılacak konu: "Bulgaristan Türklerinin Konuşmakta Oldukları Türkçe Türkiye Türkçesinden Apayrı Bir Dildir". Toplantıda hazır bulunanlar, Bulgaristan Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasında büyük farklılıklar vardır, dolayısıyla Türkiye’de ve Bulgaristan’da konuşulan Türkçe tamamen ayrı birer dildir., diye uzun uzun konuşmalar yapılır (Ayrıntılı bilgi için bakınız: D. Genov, 1961, 47-52). Prof. L. Andreyçin dayanamayıp kalkar: "Hoşça kalın yoldaşlar, ben bir dilciyim. Dil meselerini sizler istediğiniz gibi halledebilirsiniz" diyerek toplantıyı terk eder... Türkçe çıkan basında da yazılar yazıldı, Türkiye’de ayçiçeği denilen bitkiye Bulgaristan’da gün döndü dendiği örnek gösterildi. Daha şöyle birtakım önerilerde de bulunuldu: Türkçedeki Arapça ve Farsça kökenli kelimeler batı dilleri kökenli kelimelerle değiştirilmelidir, yabancı kelime değil mi, ne fark eder ve Arapça kökenli cumhuriyet kelimesinin yerine Bulgarcada da kullanılan Lâtince-Fransızca kökenli republika kelimesi kullanılmalıdır, dendi. Böylelikle Türklerin Bulgarcayı öğrenmelerinde bir kolaylık sağlanmış olacağı vurgulandı. Talimat üzere bazı öneriler Türkçe basında uygulamaya geçirilerek Eylül yerine Septemvri, Ekim yerine Oktomvri kelimeleri yazıldı. Türkçeye ilişkin daha birçok orijinal fikirler üretildi. Türkçe basında Bulgaristan Türklerine Kiril alfabesi esaslı yeni bir alfabe de önerilmişti bir Türk tarafından... Türkçeye saldırılara ve bu konuda "orijinal" yazılara 1958-1964 yılları döneminde Türkçe basında geniş yer verilmiş, yazarları da hep yukarıda adı

83

geçenler ve benzerleri olmuştur. Söz konusu dönemin sadece Yeni Hayat dergisi sayfalarına bakmak yeterlidir. 1960’ların ortalarında Türkçe konusu biraz arka plana bırakılmış, birkaç yıl sonra yeniden gündeme getirilmiş ve Türkçe konuşma yasağı da uygulanmaya başlamıştır... Gün geldi, Bulgar yöneticiler, Türklerin ana dilinde konuşmalarını tamamen yasakladılar, adlarını da Bulgar adlarıyla değiştirdiler. Tepki gösterenler kamplara, hapisanelere gönderildi, bazıları da sınır dışı edildi. Gelişen olaylarda yine Türk "yardımcıları" kullanıldı: 1989 Nisan ayının sonu. Gecenin geç saatlerinde, 23.30 suları, telefonumuz çaldı. Kardeşim Dr. Mustafa Memov’un ertesi gün, bir Mayıs sabahı, saat 7.30’da Sofya merkez garının idarî bölümü önünde olması, eşya olarak sadece bir el çantası alması, kendisine verilecek yurt dışı pasaportunu ödemek için yanında para bulundurması bildirildi. Kardeşim sınır dışı ediliyordu. Bunu hiç kimseyle paylaşmamıştık o gece. Çünkü bu haberden hemen sonra telefonumuzu kesmişlerdi. Fakat sabahleyin gara vardığımızda kendisini dost bildiren ve kanlı olaylarla gerçekleştirilen Bulgarlaştırma aylarında Bulgar ordusunda albaylığa yükseltilen Şevket Feyzullov (Viktor Çinarov)’un bizi beklediğini gördük... Kardeşimi alıp Batı Avrupa’ya giden trene bindirdiler. Albay Feyzullov bir an dahi bizden ayrılmadı. Görevli olarak gara geldiği sonradan öğrenildi. Sofya Üniversitesinden sınıf arkadaşım olan albay Ş. Feyzullov’un evimize gelip gitmeleri de yine bir görev icabıymış. Develet Güvenlik Teşkilâtının meşhur Altıncı Şubesinde haftalarca süren usandırıcı sorgulamalarda bu gerçek, defalarca kanıtlanmıştı, ama biz buna inanmak istemiyorduk... 1989’un Büyük Göçünde Türkiye’den Bulgaristan’a dönenler oldu. Albay Şevket Feyzullov yine görevi başındaydı. Görevli olarak memleketine gönderilmiş ve ilk dönen köydeşlerinden, yakın akrabalarından niye Türkiye’den döndüklerine dair bilgi toplamaya çalışmış. Ancak kendi ifadesiyle: dönenlerin hiç birinden doyurucu cevap alamadan Sofya’ya dönmüş. Albay Şevket Feyzullov (Viktor Çinarov) başka bölgelerden de dönen bazı aileler hakkında Sofya dışındaki "yardımcılarından" günü gününe bilgi alıyordu. Bulgar ordusunda inşaatlarda, baraj ve yol yapımında, en ağır işlerde çalıştırılan Türk erlerin adlarının Bulgar adlarıyla değiştirilmesinde, orduda Türkçe konuşanların cezalandırılmasında yaşananlar da başka bir acıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere, Türkü Türke düşman edindirmekte Bulgar yöneticiler ustalaşmışlardı. Komünist yöneticilerin "yardımcılarının" mensup oldukları Türk topluluğuna işledikleri günahlar, yaptıkları kötülükler edebiyata da yansımıştır. Şiirde de düz yazıda da bu acı gerçekler gözler önüne serilmektedir. Eski Yugoslavya koşullarında da birtakımlarının benzer tutum ve davranışları yerli Türk edebiyatında yankısını bulmuştur. Fahri Kaya’nın Günün Birinde Oraya Uğrarsan adlı öyküsü bir örnek olarak gösterilebilir (Fahri kaya, 1998, 11-21). Bulgaristan, 1990’dan bu yana demokratikleşme sürecine girmiş bulunmaktadır. Geçmiş döneme kıyasla, izlenmekte olan liberal bir politikada bir hayli mesafe alınmıştır. Kuşkusuz, yapılması gereken daha çok şeyler vardır. Örneğin, Türk çocuklarının ana dili öğretimi konusu gerçek anlamda bir çözüme kavuşmuş değildir. Türkçe öğretiminde engellik yaratmaya çalışan birtakım çevreler sosyalizm döneminde olduğu gibi, günümüzde de Türk "yardımcılarını" kullanmaktadırlar. Bulgarlaştırma olaylarından yıllar önce Türk adından vazgeçerek Mihail Yançev (eşinin soyadını almış) olan Muhiddin Mehmedov, serbest seçmeli bir ders olan Türkçe öğretimine düşman kesilmiştir. Türkçeye meydan okuduğu aynı bu dönemde de bu kişinin (kendisini üniversite öğretim üyesi /!?/ olarak tanıtıyor) T. C. kurum ve kuruluşlarının yayımları arasında bir derlemesi (2002) ve bir yazısının (2003) yayımlanmış olması göçmen aydınlarımızı rahatsız etmektedir. Türkiye bilim kurumlarıyla yazışmalarında: "Ben Türküm" demeyip, "Ben sizlerle dildaşım" diye yazması da ilginçtir. Bulgaristan Türklerinin kökeninde Türklük izleri bulunmadığını, bunların zorla slâmlaştırılmış Bulgarlar olduklarını yazılarıyla "kanıtlayan" ve başkalarının da böyle yazılar yazmalarını emreden ( . Çavuş, Hak ve Özgürlük, Sayı-3, 1998) bu kişinin Türkçe aleyhine de böyle düşmanca tavır almasını belki de normal karşılamak gerekir ( . Yalımov, 2002, 445). Çocuklarının Türkçeyi unutmakta olduklarını, bunların Türkçe olarak artık adlarını dahi yazamadıklarını, Bulgaristan’da Türkçeyi karanlık günler beklediğini gören birçok Türk ana babalar, yine Türkiye’ye göç etmek için çareler aramaktadırlar. Şunu da belirtmekte yarar vardır: Türk azınlığı ve Türklük aleyhine birtakım faaliyetlerde bulunmuş olanları, yeni gelinlerin çeyiz sandıklarındaki şalvarları çıkartıp paçalarını kesenleri,

84

slâm dini aleyhine yazdıkları "bilimsel" eserleriyle unvan almış olanları, her şeyi nefsine yedirebilenleri, Felek yine Türkiye’nin eline düşürdü: Türkiye’ye göç etmiş olan bu kişiler Türkiye’nin her türlü desteğiyle; Bulgaristan’da, özellikle Sofya’da kalan böyleleri de Türkiye şirketlerinden aldıkları ücretlerle ömürlerinin yaşlılık dönemini yaşamaktadırlar... Buna feleğin oyunu mu desek?!... Ne desek?!...

Balkan göçmenleri, Rumeli Türk ağızlarının birtakım özelliklerini de getirmişlerdir. Kemal Arı, mübadele göçmenleri "konuşulan dil yönünden de Türkiye'deki yerleşik kültüre farklı bir şive aktarmışlardır" diyerek şöyle devam ediyor: "Bu şivede "h" sesini yutarak ya da farklı bir sesle karşılayarak konuşmak pek yaygındı. Bunun yanında konuşmanın akışı "abe", "abe mari", "breh", "kızan", "kızancık" gibi terimlerle süslenmekte, bu durum özellikle konuşma anında heyecan, sevinç ve özlem gibi davranış kalıplarıyla birlikte ortaya çıkmaktaydı." (Kemal Arı, 2003, 172). Dil özelliklerinden söz ederken şunu da vurgulayarak belirtmek gerekir: Bir etnik mensubiyet ifade eden "Bulgar" kelimesinin Türkiye'de gelişigüzel kullanıldığı bir gerçektir. Bulgaristan göçmenleri bir Türkiyeli için "Bulgar"dır. Göçmenler ise: "Biz Bulgar olsaydık, baba ocağımızdan kovulup da göç yollarında perişan olmayacaktık. Türk olduğumuz için Bulgaristan'da çileler çektik, neden Türkiye'de bize "Bulgar", "Bulgar Türkü" deniyor da B u l g a r i s t a n T ü r k ü denmiyor?", diyerek üzüntülerini dile getiriyor, sert tepki gösteriyorlar. Hatta "Bizim hâlimizden en iyi anlayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş anlayabilir", diyenler de oluyor. Çünkü Mayıs 1994’te Bursa’da düzenlenen bir panele katılan sayın Rauf Denktaş Balkan Türkleri Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu-Bursa-BALGÖÇ temsilcileriyle de görüşerek: "Bizim hâlimizden en iyi sizler anlarsınız", demişti (Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994). Birtakım Türkiyeli aydınlar, daha da ileri giderek "Bulgaristan Türklerinin ana dili Bulgarcadır" diye yazmaktan çekinmiyorlar. Bu konu sanat eserlerinde de yankısını bulmuştur. R. Recep Ben Bulgar Değilim" adlı şiirinde şöyle diyor: Evet Bulgaristanlıyım: Allahı tek bilir, severim ırkımı. Tarihe destanlar yazmış bir soydan gelirim. Ben anlatayım, siz yapın yargımı. Şehidimiz var Yemen Harbinde. Dedemin dedesi aylarca Plevne'yi savunmuş, Vurmuş "vur" dediğini Osman Paşa'nın. Sonra da Şıpka'da kalmış Ruslarla savaşta. Kanıyla yazmış öyküsünü yaşamın. Dedem eğitim görmüş Selimiye'de. Elini öpmüş Ata'nın Suriye Cephesinde. Bağdat Cephesine sürülünce sonra, Esir düşmüş ngilizlere. Tarihe destanlar yazmış bir soydan gelirim. Allahı tek bilir, ırkımı severim. Evet Bulgaristanlıyım, ezilmiş TÜRKÜM Benim adım Dobruca, Deliorman, Benim adım Trakya, Rodoplar. Türkçemi anamdan öğrendim,

85

Babamdı din Hocam. Balkanlar'ın Sesi, Sayı: 2, 1989, 37. Yeni yayımlanmış bir romandan da şu diyaloğu buraya aktaralım: "-...Ben göçmen kökenliyim. -Anladım. Sizler kızım, Bulgarın soykırımı cenderisinden geçmiş saygıdeğer insanlarsınız. -Evet, ama beybaba, bizlere kasten "Bulgar" diyor bazı kimseler. Tepedeki sorumlulardan bile diyenler bulunuyor...Siz neden hakaret etmediniz? Şaştım doğrusu! -Aman kızım, o nasıl söz? Dört-beş yüzyıl önce hepiniz bu topraklardan göçtününz. Oraları sürdünüz, ektiniz, öldünüz, yurt edindiniz. Şimdi geri dönüş yaptınız. Orada başka milletlere karışmadınız. temiz kaldınız. Anadolu’da bizlerse karıştık...... -Hatta Pekşen adında bir köşe yazarı bir yazısında bizleri Bulgar, ana dilimizi de Bulgarca olarak göstermeye çalıştı. Hem de hiç utanmadan yaptı bunu... -Aldırma demeye dilim varmıyor kızım, ama sen yine aldırma. Sadece bir o değil, onun gibiler çoktur ülkemizde. -Bizler bir zamanlar baba yurdumuz olan coğrafyada sanki kiracı olarak yaşıyor ve yabancı muamelsi görüyorduk. Vatan diye sarıldığımız tek şey dilimizdi. Yasak edildiği yıllarda bile gizlice konuştuk, onu daha çok sevdik. Sevdiğimiz, konuştuğumuz için cezaevlerine kapatıldık, sürüldük. Cenderede sıkıştıkça daha çok Türk olduk. Bizler aile dilimizle onurumuzu, kimliğimizi kurtardık. Buna karşı kendini unutmuşlardan hakaret görüyoruz. -Siz kahramansınız kızım. Almanya veya başka Avrupa ülkelerine işçi olarak giden vatandaşlarımız 5-10 senede dillerini unutuyorlar. Sizler ise 120 yılda unutmadınız. Acılarınızla, gözyaşlarınızla yaşattınız dilinizi. Şehitlerinizle yücelttiniz. -Eğer sırf Bulgaristan'da doğduğumuz için Bulgar isek, büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı Makedonya'da doğdu. Bu durumda Makedon olmalı. - syanında haklısın kızım. Yerden göklere kadar haklısın...". Ahmet Şerif Şerefli'nin Sen stanbul'a Gelme adlı romanından, 2003, 91-92. Yukarıdaki diyaloga günümüzdeki şu gerçeği de eklemeliyiz: 1993 yılından bu yana tüm Türk Dünyasından olduğu gibi, Balkan ülkelerinden de Türk kökenli gençler Türkiye'mizin sağladığı burs ve her türlü yardımlarla Türkiye liselerinde, enstitü ve üniversitelerinde öğrenim görmektedirler. Bu gençlere de "Bulgar", "Rumen", ""Makedon", "Yugoslav", "Yunan" olarak kimi görevliler dahi hitap etmekten çekinmemektedirler. Öğrencilerin isyanına ne yazık ki şimdiye kadar aldıran da olmamıştır. Şair ve yazar Ömer Osman Erendoruk ise gazeteci Yalçın Pekşen’in yazısına karşılık olarak araştırma niteliğinde Bir Başkadır Bizim Eller adlı bir eser yazdı (Ömer Osman Erendoruk, 1994). Ocak 1944 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Pekşen’in köşe yazısında "Acaba Soydaşların Ana Dili Türkçe mi Sayılmalı, Yoksa Bulgarca mı?" şeklinde yazısına bir cevap olarak kaleme aldığı söz konusu eserinin ön sayfalarında şunları okuyoruz:

86

"Bulgaristan Türkleri bizler hakaret edilmeye, dövülmeye, sövülmeye, hatta öldürülmeye alışığız. Bunu Bulgaristan’da iken dinimizi düşman din belleyen, milletimizi düşman millet sayan Hristiyan Bulgarlar, sonra da dinsiz komünistler yapıyorlardı; Türkiye’ye gelince Müslüman Türk kardeşlerimiz yapıyor. Fakat bize böylesine bir hakareti reva görenleri cevapsız bırakmak âdetimiz değildir. Kalbim sızlıyordu. Bir Müslüman Türk zannettiğim kardeşten yediğim hakaret darbesiyle zonklayan başımı avuçlarımın içine alarak uzaklara, üst üste yığılan yılların ötesine, Rodop Dağları’nın Güneydoğu eteklerinde kalan çocukluğumu imdada çağırdım. Zaten ne zaman çağırsam hep gelir. Bu kez de geldi. Yalınayak, başı açıktı". Çocukluğu, yazarı bu hâliyle elinden tutup, gerilere doğru uçuruyor. Doğup büyüdüğü köyünde, bölgenin dağlarında, yollarında gezdiriyor. Türk ailelerine misafir oluyorlar, düğünlere, cenazelere katılıyorlar. Bayramları kutluyorlar, mevlitlerde şerbet içiyorlar, panayırlarda yağlı güreşleri seyrediyorlar. Yüze yakın başlık altında Bulgaristan’ın Doğu Rodoplar’ında gelenek ve göreneklerin ne kadar sade Türkçe ve Müslümanca olduğunu kanıtlayarak 268 sayfadan oluşan yazıyı gazeteci Y. Pekşen’e gönderiyor (Ayrıntılı bilgi için bk.: Mehmet Türker, Kalem Kılıçlaşınca-Ömer Osman Erendoruk’un Edebiyat Kimliği, Ufuk Ötesi Yayınları, stanbul, 2004, 123-130). Balkan göçmenlerine Türkiye'de "gâvur" diyenler de olmuştur. "Doğduğum Topraklar" belgeselinin 4 Şubat 2004 tarihinde TRT 2'de izlediğimiz Dördüncü Bölümünde Denizli'nin Honaz ilçesinden yaşlı bir mübadil kadın şöyle anlatıyordu: "Biz buraya geldiğimiz yıllarda, bize "gâvur" diyenler oldu. Biz de: "Niye bize "gâvur" diyorsunuz? sorduğumuzda: "Gâvur memleketinden geldiğiniz için siz de gâvursunuz" diyorlardı. Biz de: "Biz gâvur memleketinden geldik, ama içimizde gâvur yoktur" cevabını veriyorduk". Bazı devlet memurlarının Giritli göçmenlere de "gâvur" dedikleri durumlar olmuştur (Tahmizcizâde Mehmed Mâcid, 1977, 32). Ne yazık ki günümüzde de göçmenlere "gâvur" diyenler vardır. Avrupa’da yaşayan Türklere de "gâvur", hatta "gâvurcu" diyenler bulunuyor. Kanal NTV’nin 21.12.2004 tarihli "Gerçeğin Ta Kendisi" programında Kadir Çöpdemir’in Brüksel’den yaptığı bir canlı yayında buradaki Türklerden aldığı söyleşide kökleri Emirdağlı bölgesinden genç kızlardan biri "Biz Türkiye’ye, memleketimizi ziyarete gittiğimizde bize gâvurcular geldi diyorlar", diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. Cumhuriyet döneminde "göç" kavramının da türlü evrelerden geçtiğini görüyoruz. Doksanüç Harbinden sonra, 1950-1951 de dahil, Türkiye'ye gelen Balkan göçmenlerine "muhacir" denmiştir. 1968-1978'de Bulgaristan'dan gelenlere "muhacir" değil de "göçmen" dendi. 1989'un Büyük Göçünde gelenler ise ne "muhacir" ne de "göçmen" idiler. Bunlara "soydaş" dendi. Resmî yazışmalarda, medyada "soydaş" kelimesi işleklik kazandı. Yakın geçmişe kadar Osmanlı Devletinin sınırları içinde yaşamış ve Türk nüfusun önemli bir bölümünü oluşturmuş Balkan Türkleri "soydaş" oluverdiler. Dilin tarihî gelişme sürecinde elbette birtakım kelimelerde anlam genişlemesi, bazı değişmeler olabilir. Ama bir Yakutistan (Saha) Türküne de, bir Balkan Türküne de "soydaş" demek bilmem ne kadar doğru olabilir. Aynı Balkan devletinin sınırları içerisinde yaşamış bir Balkan Türk ailesinin bireyleri, aynı ana ve babanın çocukları türlü yıllarda Türkiye'ye göç etmiş oldukları için bunlar üç türlü adlandırılmaktadırlar: Erken göç etmiş olanlar "muhacir"dir. Daha sonraki yıllarda Türkiye'ye gelmiş olanlar "göçmen"dir. Son Büyük Göçte gelenler ise "soydaş"tır ve "soydaş" olarak da toplumda yerlerini almışlardır.

87

Bir de "dış Türkler" ifadesi vardır. Bu, sadece Balkan Türklerinin değil, tüm Türk Dünyasının dikkatini çekmektedir. Orta Asya Türkleri: "Biz "dış Türk" değiliz. Aslında Türkiyeli kardeşlerimiz "dış Türktür". Çünkü tüm Türklerin ata yurdu Orta Asya'dır" diyorlar.
Balkanlar ile ilgili tarih ve edebiyat araştırmalarımızda, hatta bazı sanat eserlerimizde "Balkanlar’dan Anadolu’ya dönüşümüz", "Balkanlar’dan çekilişin edebiyatı" gibi ifadelerin giderek yaygınlık kazanmakta olduğu dikkati çekmektedir. Böyle ifadeler birtakım Bulgar tarihçilerce malzeme olarak kullanılmakta ve : "Türkler hiçbir zaman Balkanlar’da ebediyen kalacaklarını düşünmemişler, "Buralara geldik ve gideceğiz, geldik ve döneceğiz" demişler", diye yazmaktadırlar. Oysa yüzyıllar önce Anadolu’dan buralara gelen Türkler, bu toprakları vatan bilmiş, emekleriyle, alın terleriyle buraları şenlendirmişler, buralarda zengin bir kültür yaratmışlardır. Baba ocaklarından acımasızca kovulunca da vatan deyip, memleket deyip Rumeli’nin hasretini çekmişlerdir. Balkan göçmenleri nesillerdir memleketlerinin, o toprakların özlemini çekerek bu dünyaya gözlerini yummakta, ölüp gitmektedirler...

Her şeye rağmen, dağları, denizleri aşıp gelen göçmenlerde ortak özellik, paylaşılan bir kültür vardır. Dil, din, gelenek ve görenekler gibi ortak kültürel kökenin, ortak kültür norm ve değerlerinin var oluşu, Balkan göçmenlerinin yerli halkla başarılı bir biçimde bütünleşmesini kolaylaştırmış ve Türk Devleti büyük sorunlar yaşamamıştır. Göçmenlerin gelmesiyle Anadolu'nun Türk etnik ve sosyal yapısı güçlendirilmiştir. Balkanlar'da acı çekmiş, derin millî duyguya, millî bilince sahip olan göçmenlerin Devlete bağılılıkları, millî Türk Devletinin, Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesine bu çalışkan insanlarımızın katkıları, birçok araştırmacı tarafından vurgulanarak belirtilmektedir. Göçmenliği her yönüyle inceleyecek olanlar, bunun özlem, hüzün ve beklenti olduğunu göreceklerdir... XXX Türkiye'ye belli maddî ve manevi kayıplara uğramış olarak gelen Balkan göçmenlerinin yeniden toparlanması kolay olmamıştır. Göç felâketini ve bunun bir devamı olan sıkıntılı, üzüntülü uyum süreçlerini yaşamış kuşaklar, başlarından geçeni kâğıda dökmemişler. çe kapanarak acılarını sessizce yaşamayı tercih etmişler...Ölümleriyle anılar da anlatılar da tarihin unutulmuşluğuna karışmıştır. Oysa tüm yaşananlar kaleme alınıp derlemeler oluşturulmuş olsaydı, günümüzde bu alanda hissedilen boşluk olmazdı. Edebiyatımızda da, bilimsel araştırmalarımızda da bir boşluk hissedilmektedir. Göç olgusuna hasredilmiş az sayıda eserler de geniş okuyucu kitlesi bulamamış...Bu alanda yapılan bazı araştırmaları da devam ettiren bulunmamış... Göç olgusunu yaşamış başka ülkelerde anılar, anlatılar arşivlenmiş, bunların bir kısmı da yayımlanmıştır. Tüm yaşananlar da roman, öykü, şiir, günlük gibi çeşitli edebî türler altında yeniden yorumlanmıştır.

88

Son yıllarda Türkiye’de de bu uğurda görülen hayırlı atılımlara destek verecek ve tarihimizdeki göç olgusunu ve uyum süreçlerinin her yönüyle araştırılmasını sağlayacak, bu alanda yapılan çalışmaları koordine edecek güçlü bir bilim araştırma merkezine büyük ihtiyaç vardır. Böyle bir merkezin öncelikli olarak çalışmalarından biri de hâlen hayatta olan göçmenlerin anılarını, anlatılarını kaleme alıp arşivlenmesi olmalıdır. Avrupa ülkelerinde son zamanda kimi çevrelerde bir göç anıtı dikilmesi ve nerede dikilmesi konusu tartışılmaktadır. Bir göç anıtı dikilecekse, Türk göçlerini sembolize edecek bir anıt olmalıdır, çünkü son yüzyılların büyük göçlerini Türkler yaşamıştır, diyenler vardır. Rumeli'den dalga dalga gelen yüz binlerce göçmeni önce skanbul karşılamış, bunları barındırmış, bağrına basmıştır. Belki de gün gelir, doğa ile kültürün uyum içinde birleştiği bu güzelim stanbul'da Türkün tarihî kaderi olan göç olgusunu simgeliyecek büyük bir anıt dikilir. Gönül ister ki Balkan acıları dünyanın hiç bir yerinde tekrarlanmasın, felek bundan böyle hiç kimseyi zorunlu göç yollarına düşürmesin, hiç kimseye göçmenliğin çilelerini çektirmesin, hiç kimseye sıkıntılı uyum süreçleri yaşatmasın...

▬▬▬▬▬▬*▬▬▬▬▬▬

Sorma buralarda ne işimiz var ! Tuna boylarında Aliş’imiz var ! Yemen türküsüne ağlayışımız, Nasrettin Hoca’ya gülüşümüz var ! "Alı var" diyorlar "Kırmızı Güle" Hasan’ım martini alıyor ele, Ramize’nin evi, kapılmış yele... Yusuf’la Arda’ya dalışımız var !... Orhan S. Şirin

89

II. M E T N L E R (Tarihimiz ve Göçler ; Anılar, Anlatılar, Röportajlar, Gezi Notları, Şiirler, Öyküler, ve Romanlardan Sayfalar)

90

Türkler, Balkanlar, Göçler

91

NEVZAT KÖSOĞLU (Erzurum,1941) spir \ Erzurum doğumlu. lk ve ortaokulu spir’de, liseyi Erzurum ve Karabük Demir - Çelik liselerinde okudu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve ktisat Fakültesi Gazetecilik Yüksek Okulundan mezun oldu. Bâbıâlide Sabah gazetesinin parlemento muhabirliği ve Ankara temsilciliğiniğini yaptı. Ötüken Yayınlarının editörlüğünü, daha sonra da bir süre avukatlık yaptı. 1977 yılında Erzurum’dan MHP milletvekili seçildi. Bilimsel araştımalar ve yayıncılıkla meşgul olmakta ve halen Türk Ocakları Hars Heyeti Üyesi ve Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazıları Söğüt ve Ocak ile Türk Yurdu dergilerinde yayımlandı. Kültür Bakanlığının Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi Projesini yürütmektedir. 32 cilt olacak bu eserin 24 cildi yayımlanmıştır. Ayrıca 12 ciltlik Büyük Türk Klasikleri’ni de yayımladı. Başlıca eserleri: Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Kitap Şuuru, Millî Kültür ve Kimlik, Konuşmalar, Türk Kimliği ve Türk Dünyası; Eski Türklerde, slamda ve Osmanlılarda Devlet, Bediüzzaman Said Nursi, Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı, Peyami Safa, Dündar Taşer, Galip Erdem vb. Genel Hatları ile Türk Tarihi ve Balkanlar Türklerin tarih sahnesine çıktıkları yer, Aral Gölü ile Altay ve Tanrı Dağları arasında kalan ve Balkaş Gölü’nü de içine alan büyük üçgen olarak kabul edilir. Türkler hakkında, kazılara dayanan ilk bilgiler dört bin yıl öncesine kadar çıkmakla birlikte yazılı bilgiler Sakalar hakkında M. Ö. 8. yüzyıla, Hunlar hakkında da M. Ö. 3. yüzyıla kadar gider. Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlar adları altında Türklerin binikiyüz yıl, egemenlikleri zaman zaman Çin Denizi’nden Karadeniz'e kadar uzanan büyük bir coğrafya üzerinde yaşarlar. Bu dönemde siyasî ilişkilerinin yoğunluğu ve savaşları genellik1e Çin mparatorluğu iledir. Türklerin, bazen Çin’e hâkim olup, Şu hanedanı gibi, sekizyüz yıl boyunca Çin mparatorluğunu idare ettikleri olur. Ancak, sonuçta geniş Çin mparatorluğunun halkı, toprakları ve kültürü, buraya akan Türk kitlelerinin kaybolmasına yol açar. Türk tarihinin ilk ve önemli özelliği hareketliliktir. Türk toplulukları, biraz dа, "medeniyet yapan hayvan" olarak isimlendirilen ata hâkimiyetleri sebebiyle, sürekli hareket halinde olmuş, coğrafyaya mahkûm olmamışlardır. Bu yüzden Türk tarihi, coşkun bir suyun sürekli akışı gibidir. Bu hareketlilik, Türk topluluklarında töre’nin üstün değer olarak yerleşmesinde etkilidir. Zamanına göre büyük bir hızla yer değiştirebilen Türk boylarının sosyal ve siyasî yapısını koruyan temel unsur töreye bağlılık olmaktadır. Bu hassasiyet hem kişisel, hem sosyal, hem dе devlet alanında görülmektedir. Müslüman olduktan sonra aynı duyarlılık, Kitab’a bağlılık, bütün eylemlerini Kitab’ın ölçüleriyle gerçekleştirme şeklinde ortaya çıkacaktır ki, bugünkü anlamında, hukuka bağlılık inancıdır. Bu hareketlilik Türk boylarının yüksek bir gerilime sahip olduklarının işareti olduğu gibi, aynı zamanda onların sosyal gerilimlerini besleyen bir hâldir. Türk tarihinin bu hareketlilik özelliği, slâmiyetten sonra lâyh-ı Kelimetullah (A1lah'ın adını yüceltme)

92

ülküsü ve Kızılelma motifi ile birleşmiş ve yine, hem hareketliliği besleyen, hem dе ondan beslenen bir ruhi gerilim kaynağı oluşmuştur. *** Milattan sonra 4.ncü yüzyıldan itibaren, Hun mparatorluğunun yıkılışı ile birlikte, Batı’ya büyük göçler başlar. Bu tarihlerden itibaren Türk tarihinin yönünün kısmen Batı’ya dönük olduğunu söylemek mümkündür. Avrupa Hunları, Avarlar, Kumanlar, Kıpcaklar, Uzlar ve Peçenekler bir kaç yüzyıl boyunca sürekli olarak Orta Avrupa ve Balkanlar'a akacaklardır. Karadeniz'in kuzeyi, Deşt-i Kıpçak bölgesi dışında kalan bütün bu bölgelerde, zaman zaman güçlü devletler dе kurmalarına rağmen, Türk boyları kendi varlıklarını koruyamamış, Orta Avrupa ve Balkanlar'daki halklara karışarak kaybolmuşlardır. Büyük Türk Hakanlığının onuncu asırdan itibaren Karahanlılara geçmesinden ve Müslümanlığın Türk boyları arasında kabulünden itibaren, Türk tarihinin batıya yönelişi daha belirgin bir hâl alır. Başlangıcından itibaren Büyük Türk Hakanlığının başkenti olan Ötüken'in yerini Uygurlar zamanında, daha Batı’da bulunan Karabalsagun alır. Karahanlılar ise daha batıya kayarak başkent olarak Kara Ordu’yu sonra dа Kaşgar ve Semerkant'ı seçerler. Selçuklular zamanında başkent Horasan'daki Nişabur olacaktır. Anadolu'daki ilk Türk devletinin başkenti ise Marmara Denizi kıyısında olan znik olacaktır. Orta Doğu'da Büyük Selçuklu mparatorluğu ile egemenliğini kuran ve slâm Dünyası’nın öncülüğünü ve koruyuculuğunu üstlenen Türklerin batıya akışı devam еdеr. Kafkaslar ve Karadeniz'in kuzeyinde ise kuvvetli bir birlik kurulamadan Türklerin varlığı devam eder. 1071 Malazgirt Savaşından sonra ise Batıya, yani Anadolu’ya giren Türk boyları, artık buralarda yerleşmek kastı ile gelmektedirler. Esasen, beş-altı yüzyıldır Bizans ile Sasaniler arasındaki savaşlara sahne olan Anadolu, nüfus bakımından da fevkalâde azalmış olduğundan, diri ve yurt tutmak, gâzâ yapmak heyecanı ile gelen Türk boylarına, ciddi ve kalıcı direnç gösterecek bir güç barındırmamaktadır. Anadolu süratle Türkleşir ve Selçuklu şehzadelerinden Kutalmışoğlu Süleyman Beğ, znik başkent olmak üzere 1075'dе Anadolu Türk Devletini kurar. Onikinci yüzyıl boyunca, Haçlı Seferlerine göğüs geren Anadolu Selçukluları döneminde, Avrupalı kaynaklar bu topraklardan Türkiye olarak bahsederler. Bu yüzyılda; Hazar Denizi'nin doğu bölgelerinde ise, Gazneliler'den ayrılarak büyük bir imparatorluk kurmuş olan Harzemşahlar egemendir. Onüçüncü yüzyılda Cengiz Han orduları Anadolu'ya kadar bütün Türkistan'ı işgal ederler. Harzemşahlar ve Anadolu Selçukluları yıkılır. Anadolu'da çeşitli Türkmen Beğlikleri kurulur. Aynı yüzyıl içinde Cengiz mparatorluğunun parçalanması ile ortaya çıkan Çağatay, lhanlı ve Altınordu Devletleri süratle Müslümanlaşırlar. Esasen halkının ve ordularının çoğu Türk boylarından olan ve Türkçe konuşup Türk geleneğine göre teşkilâtlanmış olan bu devletler Türkleşirler dе. *** Ondördüncü yüzyılın başından itibaren, Türk tarihinin bütün ağırlığını Anadolu' dа kurulan Osmanlı mparatorluğu taşımaya başlar. Onun dа yönü batıyadır. Türk tarihinde, sürükleyici bir güç, yaklaştıkça uzaklaşan ve daha ötelere götüren bir ülkü olarak beliren Kızılelma motifi, Osmanlının kuruluşundan itibaren stanbul olarak algılanır. Kızılelma'nın Ayasofya'nın kubbesinde olduğuna inanılır: stanbul fethedildiği zaman, Kızılelma'nın Viyana/Beç Sarayı'nda olduğu düşünülür. Osmanlı tarihçilerinin yazdıklarına göre, Beç Kızılelması ele geçirildiğinde, Türk Kızılelması Rimpapa/Roma Kilisesine geçecektir.

93

Askerlerin eğitimlerini denetleyen padişahlar, “Allah a ısmarladık, Kızılelma'da görüşürüz,” diye veda ederler. Görüldüğü gibi Kızılelma, Türk Milletinin tarih içindeki hareket ve gücünü simgelemekte ve onu daima batıya yönelmektedir. Türkistanlı Ahmet Yesevi'den kaynaklanan bütün Türk tarikâtleri dе, mensuplarına Anadolu ve Rumeli'yi göstererek buraların fethini ve buralarda yerleşmeyi teşvik etmişlerdir. Anadolu ve Balkanlar'da bugün izlerine rastlayabildiğimiz birçok türbeler ve bunlar çerçevesinde oluşan hikâye ve inanışlar Yesevi'nin bu fetihçi Alperenleri ve Gazileri üzerinedir. Şehzade Gazi Süleyman Paşa, 1347 yılında Osmanlı Askerleri i1e Çanakkale Boğazı’nı geçip Rumeli'ne girdiğinde, Balkanlar'da yaşayan halkların durumu fevkalâde karışık ve sıkıntılı idi, Gazi Süleyman Paşa önce Çimpe Hisarı'nı fetheder; oranın yerli halkına zulmetmediği gibi, ihsanlarda bulunur. Osmanlı tarihçisi, "Kâfirlerini incitmediler. Belki kâfirlerine dahi ihsan ettiler" diye yazar. Bizans’ın, mahalli beğlerin ve din çekişmelerinin arasında bunalmış olan halk için, Osmanlı komutanlarının bu davranışı çok büyük bir nimet o1ur. Osmanlı fetihleri, bundan böyle dе, girdiği her yere hoşgörü, anlayış ve adalet götürecektir. Balkanlar'da Osmanlı ordusunun karşısında durabilecek askerî güç bulunamaz ve Osmanlı yürüyüşü durdurulamaz. Ancak, asıl önemlisi ve Osmanlı fetihlerinin kalıcılığını sağlayan unsur, Osmanlı adaleti o1ur. Osmanlı girdiği hiçbir kalenin halkını zorlamaz. Onları zınnî statüsüne alır ve kendi dinleri ve örflerine göre teşkilâtlanmalarına ve. Müslüman halk içinde, kendi inanç ve geleneklerine göre, özerk cemaatler olarak yaşamalarına imkân tanır. Halk, Bizans'ın yahut Sırp Krallığının veya mahalli kontlukların ağır vergilerinden, Osmanlıya sadece cizye vererek kurtulmuş olur. Kendi mahallelerini kendileri yönetir. Kendi mahallelerinde, kendi kanunlarına göre yargılama yaparlar. Askerlik yükümlülüğü olmayan bu insanlar, Osmanlı hukukunun mal ve саn güvenliği altındadırlar. Osmanlının Balkanlar'da yerleşmesi hızlı olur. 1363 yılında Edirne'yi alan Osmanlılara karşı, Papa’nın dа teşvikleri ile birleşik bir Haçlı ordusu Edirne üzerine yürür; başında Macar mparatoru vardır. Ancak, bu ordu 1364'tе Sırp Sındığı denilen yerde, Osmanlı öncü kuvvetlerinin komutanı Hacı lbeğ'in baskını ile perişan olur. Ertesi sene Edirne başkent yapılır. 1375'tе Niş, 1382'dе Manastır fethedilir. 1386'dа Osmanlılar Sofya'ya girerler. Çandarlı Ali Paşa, Mora ve Teselya'nın fethini tamamlar, Tırnova alınır ve Tuna Nehri geçilir. Haçlılar, Osmanlıyı durdurmak için yine birleşerek 1389'dа Kosova'da vuruşmaya girerler. Zafer Osmanlının olur ve Hüdavendigar Gazi Murat Han burada şehit olur. Yıldırım Bayezıt Han döneminde Rumeli fetihleri devam eder; Romanya Türk egemenliğine girer. Akıncılar Karlofça'ya girerler. Yıldırım Bayezıt stanbul'u kuşatmışken yeni bir Haçlı ordusunun Edirne üstüne gelmekte olduğunu haber alır. Kuşatmayı kaldırır; yürür. 1396'dа Niğbolu'da Haçlı ordusunu perişan еdеr. Tuna'daki Haçlı donanması dа yok edilir. Yıldırım Bayezıt Han yeniden stanbul'u kuşatma hazırlıklarında iken, Doğu Türk Hakanı Emir Timur'un Anadolu'ya girdiği haberi gelir. Bu yüzyılda Mısır'da, Arapların "Türkiye Devleti" diye isimlendirdikleri TürkKölemen Devleti hüküm sürmektedir. Suriye-Irak-Doğu Anadolu-Azerbaycan bölgelerinde Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devletleri sürekli mücadele hâlindeler. Hindistan'da Delhi Türk Sultanlığı vardır. Karadeniz'in kuzeyinde, Deşt-i Kıpçak sahasında ise, Altın Ordu Devleti

94

yaşamaktadır; ancak, Emir Timurla girilen mücadelelerin sonunda Altın Ordu Devleti yıkılacak ve çevredeki Rus prenslikleri üzerindeki baskı hafiflemiş olacaktır. 1402 yılında Osmanlı Hakanı'nın Emir Timur karşısında yenilgisi ile biten Ankara Savaşı Anadolu’nun yeniden parçalanmasına yol açar. Timur zmir’e kadar girer. stanbul Boğazı’na gelir ve Anadolu Beğleri'ne eski topraklarını yeniden verir. Osmanlı büyük bir darbe yemiş, Anadolu parçalanmıştır. Ama, Rumeli dimdik ayaktadır ve güçlüdür. Yeniden birliği kurmaya çalışan şehzadelerin mücadeleleri Rumeli Beğleri'ne dayanarak devam eder. Mehmet Çelebi'nin kısa zamanda toparlaması ile Osmanlının Avrupa içlerine yürüyüşü yine başlar. II. Murat Han Gazi, 1444'tе Varna’da ve 1448'dе II. nci Kosova Savaşında birleşik Haçlı ordularını dağıtır. Bu zaferler bütün slâm Dünyasında derin yankılar yapar. Evranosoğlu, Gazi shak Beğ, Timurtaş Paşa gibi Osmanlı Komutanları ve Akıncı Beğleri bütün Balkanlar’ı ve Tuna’nın öbür yakasını denetim ve baskı altına alırlar. 1453 yılında stanbul fethedilir ve Fatih Sultan Mehmet Han zamanında hemen bütün Balkanlar egemenlik altına alınır. 1458'dе Atina, peşinden Mora, 1459'dа Sırbistan, 1462'dе Romanya, 1463’dе Bosna Osmanlı hâkimiyetine girerler. 1480 yılında Osmanlı donanması talya üstüne yürür. Pulya’ya çıkarma yapılır. Roma telâşa düşer, Papalık merkezini Fransa'ya taşıma hazırlıklarına girilir. Bir kesimi dе, Fatih'i karşılamak üzere onun resmini altın sikkelere basarak beklerler. Bu arada Kırım Hanlığı Osmanlıya bağlanmıştır. Cem Sultan gaileleri haricinde Beyazıt Han dönemi sakin geçer ve geniş imar faaliyetleri yapılır. Sultan Selim Han ise Doğu'ya yönelir. Çaldıran(1514) ve Mercidabık(1516) Savaşları ile bütün Orta Doğu ve Hicaz egemenlik altına alınır; Osmanlı Hakanı aynı zamanda slâm Halifesi olur. Sonra, Osmanlı yeniden Batı'ya yönelir. Kanuni Sultan Süleyman 1521’dе Belgrad'ı alır. 1526'dа Mohaç'da birleşik Haçlı ordusunu dağıtır; Budin alınır ve Beğlerbeyi Merkezi o1ur. Güney ve Orta Macaristan Türk hâkimiyetine girerler. Osmanlı Avrupa'daki son hudutlarına kavuşur. Şimdi Türkler Beç/Viyana Kızıl elması’ndadır. Ancak, Kanuni Süleyman Han'ın Viyana kuşatması başarılı olamaz. Sultan Süleyman’dan elli dört yıl sonra Osmanlı Veziri Âzamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, IV. Mehmet Han zamanında Viyana'yı yeniden kuşatır ve Viyana yine alınamaz. Artık Osmanlının geri dönüş yılları başlamıştır. Osmanlı kurumları yıpranmaya başlamıştır. Osmanlı ordu gücü olan Tımarlı Sipahiler ve Yeniçerilerin düzenleri bozulmaya başlamıştır. Osmanlı ise, Dünya tarihinin bu en özgün kurumlarını yeniden teşkilâtlandırıp, bunlara hayatiyet verecek gerilimini kaybetmeye başlamıştır. Yenilenemeyen kurumlar kendilerinden beklenen işlevleri yerine getiremedikleri gibi, yeni sorunların dа kaynağı olmaya başlamışlardır. nsanî ve slamî değerlerin en güzel gerçekleşme biçimlerinden olan vakıflar bile yavaş yavaş bozulmaya, kişisel servetleri kaçırmanın yahut evlâtların aktarmanın bir yolu hâline gelmeye başlamaktadır. Osmanlıda yönetici kesimler dе bozulmaya başlamıştır; eski güçlü, inanmış, dürüst Osmanlılar zamanla azalmaktadır. Gerek merkezde, gerek eyaletlerde zulüm şikâyetleri artmaya başlamıştır ve yönetim bunlara anında çözüm bulmakta, yolsuzluk yapanları cezalandırmakta tatmin edici olamamaktadır. Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde adalet, toplumlara ve fertlere Osmanlı hukukunun tanıdığı haklara saygı, nizamın ruhudur. Devlet gücünün hukukla sınırlandırılması, yönetim gücünün kanunlar ve töre ile bağlı olması adaletin teminatıdır. Osmanlıyı, ulaştığı her yerde, rahatlıkla kabul ettiren, Gayrimüslimleri, ona bağlayan ve problemsiz yaşatan güç, adalettir. Yönetim

95

çevreleri kanunlara saygıyı kaybetmeye başladıkları, keyfi yönetim tutumları belirmeye başladığı, yani zulüm başladığı zaman, artık Osmanlı hâkimiyetinin temelleri dе sarsılmaya başlamış demektir. Daha sonraki yüzyıllar içinde, Balkanlar'daki çeşitli topluluklar Osmanlıdan kopmaya başladıkları zaman, ayrılıkçılıkların önderleri halk arasında, “Osmanlı adalet güneşi söndü, Türk'ün eski adaleti kalmadı,” diye propagandalar yaparak, halkı çevrelerinde toplamaya ve Osmanlıdan soğutmaya çalışacaklardır. Tabiî ki, yolsuzluklar, kanunsuz vergi toplamalar, örfi ve şer'i vergilerin toplanmasında halka yapılan baskılar ve haksızlıklar, sadece Gayrimüslimlere değil, Müslümanlara dа aynı şiddetle uygulanıyordu. Bu yüzyıllardan sonra Anadolu’da yer yer ve bazen uzun yıllar süren isyanlar görülecektir. Osmanlı Hakanı zaman zaman adalet nameler yayınlayacak, yeni düzenlemeler yapmaya çalışacak ama, gidişin önü alınamayacaktır. Osmanlı’nın imanı ve kendine güveni gittikçe sarsılmaya başlamıştır. Bu zaaf içinde ise Osmanlı, kendini ve bütün kurumlarını yenileme gücünü gösteremeyecektir. Fetih gelirleri gittikçe azalmaktadır. Anadolu’da yüzyıllarca büyük zenginlikler aktaran ticaret yolları yavaş yavaş denizlere kaymış, Osmanlı Avrupalı devletlere verdiği çeşitli imtiyaz ve kapitülasyonlara rağmen, Osmanlı toprakları üzerinden geçen Uzak Doğu ticaretini canlı tutamamış, gemileri Ümit Burnu'ndan geçen yeni deniz yolundan çevirememiştir. Bu deniz yolunu denetim altında tutabilmek için, Osmanlı Kızıl Deniz donanması uzun seferlere ve savaşlara girmişse dе, Avrupalı güçlere karşı Hindistan deniz yolunu tam denetimi altına alamamıştır. Bu gelişmeler Osmanlı ülkesinde iktisadi refahın zamanla azalmasına, büyük şehir merkezlerinin canlılığını yitirmesine yol açmıştır. Avrupa ise, bu yüzyıllardan itibaren yeni bir canlanma ve atılım içine girmeye başlamıştır. ktisadi bakımdan dа Osmanlının gücü gittikçe zayıflamaktadır. Amerika’nın keşfi ve buradan Avrupa’ya bo1 miktarda kıymetli maden gelmesi dе, Osmanlıyı mali bakımdan çok sıkıntılara sokmuştur. Uzun yüzyıllar boyunca Türk-Osmanlı karşısında bir varlık gösteremeyen Avrupa, on sekizinci yüzyıldan itibaren artık, Osmanlıyı Avrupa topraklarından çıkarmayı, hiç terk etmeyeceği bir ülkü ve politika olarak benimser. Osmanlı daha önce dе, о yıllardan sonra da, hiç bir zaman tek bir Avrupa devleti ile karşılaşmaz; daima ittifaklar halinde Osmanlının karşısına çıkarlar; bu, hem savaş, hem siyaset alanlarında böyle olmuştur. Özellikle, sıcak denizlere inme arzusu içinde olan Rusya, Osmanlı ile sürekli savaş hâlinde olur ve her seferinde Avrupalı devletlerden biri Rusya’nın yanında olur. 1718'е gelindiğinde, Macaristan-Budin Beylerbeyliği-Banat ve Erdel Osmanlı hâkimiyetinden çıkar. Balkanlar’a inmek için Avusturya mparatorluğu ve Rusya aynı bölgede sürekli gayret içindedir. 18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlılar, Yukarı Sırbistan, Eflak, Boğdan ve Besarabya bölgelerinden çekilirler. Yine bu asrın sonunda Kırım ve Kuban çevresi Osmanlı egemenliğinden kopartılmış olur. 19. yüzyılda, batılı devletler, artık Osmanlıyı Avrupa’dan çıkartabileceklerine kesin olarak inanmışlardır. 18. yüzyılda, Avrupalılar Osmanlıyı ittifaklar halinde yenmekte ama kesin sonuçlar almakta iddiaları olmamaktadır. Bu yüzyılda, ise Osmanlı’nın artık kendilerine karşı koyamayacağı kanaatine vardıktan sonra, Osmanlının Avrupa topraklarının nasıl paylaşılacağı konusu ortaya çıkar ve bu üleşme Batılı devletler arasındaki gizli-açık çekişmelerin konusu olur. Zaman zaman, fiili bir paylaşım için

96

antlaşmalar yapar, kimi zaman Osmanlının toprak bütünlüğü diğerlerine karşı korumaya yönelirler. Hepsi dе, Osmanlı mparatorluğu içindeki Gayrimüslimleri çeşitli şekillerde örgütlemeye ve kendi saflarına çekmeye, onları Osmanlı’ya karşı tahrik etmeye girişirler. Yüzyıllarca Osmanlı mülkünde mutlu ve geleceklerinden güvenli yaşamış, Osmanlı kültürü ve siyaseti içinde önemli hizmetler üstlenmiş Ermeniler, değişik kiliseler etrafında örgütlenip ayaklandırılmaya çalışılır; Ruslarla birlikte, bütün batılıların bu kışkırtmalarda parmağı vardır ve bu eylemlerini mezheplere-kiliselere dayanarak yürütürler. Rumları kilise çevresinde örgütleyerek 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren isyanlara sürükleyen batılılar, bütün Balkan halkları arasında Osmanlılar aleyhinde geniş bir propagandaya girerler. Özellikle Ruslar Pan-Slavcılık propagandaları ile Balkanlar’ı ve Bulgaristan’ı Osmanlıya karşı harekete geçirmeye uğraşmaktadırlar. Osmanlı artık, savaş alanında yenemediği bu devletlere karşı, siyasi çerçevede dе bir şey yapamamakta, her gün bir parçasını kaybetmektedir. 1829'dа Sırbistan ve Mora’da beğlikler kurulur. Sultan II. Abdülhamit Han, bir yandan sivil ve askeri eğitim çalışmalarını hızlandırarak, insan unsurunu geliştirmeye çalışırken, siyaset alanında dа büyük devletlerarasındaki rekabetlere dayanarak toprak bütünlüğünü korumaya çalışır. 1878'de, 93 Harbi olarak bilinen Türk-Rus Savaşındaki yenilgimiz üzerine Balkanlar’daki parçalanma hızlanır. Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığını ilân eder; Bosna’yı Avusturya ilhak eder. Bulgaristan'da prenslik kurulur. Bütün bu gelişmeler Balkanlar’ı barut fıçısına çevirir. Yüzyıllarca yan yana yaşamış olan topluluklar birbirine girerler. Balkanlaşma, parçalanma, bölünme anlamını kazanır. Kanlı ve yıpratıcı boğuşmaların ardı kesilmez. Nihayet Balkan Savaşı patlak verir. Osmanlı, birleşen Balkan devletçikleri ile başa çıkamaz. Midye-Enez hattına kadar çekilir; sonunda Edirne’yi elinde tutmayı başarır ve fakat bütün Balkanlar’dan çekilmiş olur. 1914’tе Birinci Dünya Savaşını hazırlayan devletlerin hiçbiri, Osmanlı’yı kendi safına alacak kadar değerli bulmaz. Osmanlı hükümetlerinin itilâf ve ittifak devletlerine bütün başvuruları geri çevrilir. Onlara göre, harbin neticesi ne olursa olsun, Osmanlı geri kalan kısmı ile parçalanacak ve paylaşılacaktır; savaşta kendilerine ancak yük olacak böyle bir devleti ittifaklarına almak için hiçbir sebep yoktur. Ancak, dört yıllık savaş, hiç dе onların düşündüğü gibi olmaz. Osmanlı, savaşın bütün cephelerinde ve her türlü imkânsızlığa rağmen büyük bir mücadele verir. Sadece Çanakkale Savaşları, bütün harbin kaderini değiştirecek ölçüde etkili olur. Osmanlı fethetmiş olduğu Balkanlar'da özel bir nüfus ve kültür siyaseti gütmüştür. *** Rumeli fethedildikçe Anadolu’nun, çeşitli kesimlerinden kaldırılan Türk Toplulukları fethedilen topraklara yerleştirilir. Bunlardan, toprakla uğraşanlara, gerektiğinde muafiyetler tanınır, tarım yapabilmeleri için yeterli âlet ve tohumluk verilir. Ayrıca, çeşitli sanatlara mensup kimselerin dе bu topluluklar içinde olmasına dikkat edilir. Ordu önünde giden ve münferit gaza yapan Türk grupları ve derviş toplulukları, fethettikleri yerlerde yerleşirler. Bunlardan, özellik1e belirli yol güzergâhlarında derbentlerde yerleşen ve tekke kuran şeyhlere vergi muafiyetleri tanınarak, bulundukları yerlerde kalıcı olmaları sağlanır. Tarihi bir gelişme olarak, Türkistan yüzyılımıza kadar nüfus bakımından Anadolu’yu besler; Anadolu dа Rumeli’yi fetihler boyunca beslemiştir. Ne yabancı, ne de yerli kaynaklarda, Hıristiyanların toplu ihtidalarına ait bir kayda rastlanmamış, Osmanlı yönetiminin din değiştirme hususunda baskı yaptığına dair bir iddia dа ileri sürülmemiştir.

97

Неr dinî topluluğun, kendi gelenek ve inançlarına göre ve toplu hâlde şehirlerde yaşadığı bilinmektedir. Esasen, beş yüzyıllık bir egemenlikten sonra Balkan halkının bugünkü durumları, hiçbir açıklamayı gerektirmeyecek ölçüde, Osmanlının anlayış ve müsamahasını göstermektedir. Osmanlı, tabiî olarak Balkan halklarını hayatın her alanında ve büyük ölçüde etkilemiştir. Çin Seddi'nden Avrupa'ya kadar, yaşanmış bütün kültürlerde şu veya bu ölçülerde beslenmiş olan Osmanlı medeniyeti, dünyanın en özgün ve görkemli hayat tarzını yaşıyordu. Неm inançları, hayata hâkim kıldığı ilkelere, hem dе yaşama biçimi itibariyle Avrupa'dan farklı idi ve Balkan topluluklarını etkilemesi tabiî idi. Mutfak kültüründen ev içi düzenine, kılık kıyafetten dil ve musikiye kadar hayatın her alanını kapsayan bu etkiler, ne yazık ki geniş ve ayrıntılı çalışmaların konusu henüz olamamıştır. Nasrettin Hoca’nın, bütün Balkan ü1kelerinde hâlâ sevilen ve söylenen bir mizah ustası olması, bu tesirlerin derinliği hakkında fikir verebilir. Bu olağan bir durumdur; her kültür, temas halinde olduğu başkasından bir şeyler alır. Hele beş yüz yıl yan yana, iç içe yaşadığı hâkim milletin kültüründen yararlanmak için tabi unsurun ölü olması gerekir. Hâlbuki Osmanlı onları öldürmemiş, korumuş ve zenginleştirmiştir. Son yapılan bir çalışmada Sırpçada üç bin Türkçe kelimenin varlığı açıklanmıştır. Tabiî Osmanlı da canlı, yaratıcı bir kültür olarak sadece vermemiş, siyasî hâkimiyeti altında yaşattığı ve iç içe yaşadığı bu kültürlerden alması gereken her şeyi rahatça almış ve kendi özgün üslûbu içindeki yerine koymuştur. Balkanlar, Osmanlı özgün hayat biçiminin en yoğun biçimde yaşandığı şehirlerle dolmuştur. Osmanlı medeniyetinin en güzel ve kendine has eserleri, camiler, medreseler, kervansaraylar, hanlar, tekkeler, zaviyeler, hamamlar ve bir bütün hâlindeki külliyelerin çoğu ve en güzelleri Balkan şehirlerini süslemiştir. Evliya türbeleri ve ziyaretgâhlar ise, о topraklarda inançla gerçeği bütünleştiren en güçlü simgeler olarak ve çok miktarda yer almıştır. Bugün bir tarihî hatıra olarak sadece Gül Baba türbesini bildiğimiz Budin'de, Hızır Baba, Baba Miftah, lyas Gazi, Şeyh Muhtar Baba, Aslan Paşa, Bali Paşa, Ahmed Bey tekke ve ziyaretgâhlarının hiç bir eseri kalmamıştır. Sultan Süleyman’ın hayran kaldığı Budin Beylerbeyi Sarayından ise, sadece iki metrelik bir duvar parçası kalmıştır. Estergon Kalası'nda, Mimar Sinan'ın dа elinin değdiği Kızılelma Camii’nin sadece adını biliyoruz. Peste, Uyvar, Kanije, Temeşvar, Ciğerdelen, Saray Bosna, Eğriboz, Serez, Belgrad, Selânik gibi şehirler Osmanlı hayatının maddesi ve mânâsı ile hâkim olduğu, şenlendirdiği kültür merkezleri idi; Rumeli'yi ilk fethe koşan Türkmen Beğlerinin buralardaki yerleşmeleri, Osmanlı hayatının ilk merkezleri olmuştur. Daha sonra, eyalet ve sancak merkezlerindeki paşa, ağa, beğ sarayları ve konakları, stanbul merkezli seçkin Osmanlı kültürünün ilk yansıdığı ve zenginleştiği merkezler olmuştur. Osmanlı şairlerinin önemli bir bölümü Rumeli şehirlerinde yetişmiş, türkülerin en güzelleri serhad boylarından söylenmiştir. Akıncı ocakları ve beğ ailelerinin Rumeli'de oturmaları bu merkezlerdeki Osmanlı hayatını renklendiren, zenginleştiren bir faktör olmuştur. Akıncılar sefer öncesinde, düşman ülkesinin içlerine kadar giren, kartal kanatlı çepkenleri ve rüzgâr süratli atlarıyla ele avuca sığmaz bir ordu unsuru idi. Bu uçan ordu, istihbarat ve keşif çalışmaları yapar, sefer yapılacak bölgelerin manevî ve iktisadi gücünü kırardı. Avrupa’yı uzun yüzyıllar ürküten ocak uçlardaki Osmanlı hayatına büyük renk ve hareket katmıştır. Osmanlı medeniyetinde mimar hareketleri, vakıflar yolu ile yapılırdı ve en zenginleri Balkanlar’da gerçekleştirilmişti. 1805 yılında Kırım’da,1558 adet cami ve buralarda görevli 5139 imam-hatip vardı. Bunların bakım ve onarımı için büyük paralar harcanır, bunun için vakıflar kurulurdu. Rus işgaline uğradığında, bütün insanları katliama uğrayan küçük ve

98

şirin bir kaza olan Eski Zağra'da 6 cami, 11 mescit, 5 hamam, 855 dükkân, 200 civarında hamam ve birkaç katlı eşraf konakları vardı. Тuna Belgrad’ı olarak anılan büyük şehirde Evliya Çelebi 217 cami ve mescid saymıştır. Evliya, Yukarı Kale’deki Süleyman Han Camisi’nin minaresine dе çıkmış. Bu minare, 105 ayakmış ve bütün şehir aşağılarda pek güzel görünüyormuş. О zamanlar Belgrad’ta 160 saray vardır ve pencereleri Тuna ve Sava nehirlerine bakmaktadır. En meşhurları Gazi Mehmet paşa ve Bayram Beğ Medreseleri olmak üzere 8 büyük medrese ve 9 darülhadis (Hadis enstitüsü) vardır. 270 ilkokul bulunan şehirde, 17 tekke, 26 büyük çeşme ve 600 umumi musluk vardır. Belgrad’ta altı tane kervansaray vardır ki, bunlardan Sokollu Kervansarayı 1660 odalı muazzam bir binadır. "Aşağı kalede bulunan Sultan Süleyman Han Kervansarayı kurşun örtülü, demir kapılı, çok büyük bir yapıdır. Gazi Mehmet Paşa’nın imaret hanı büyük vakıftır, isteyen bir ау oturup, bir akçe masraf etmeden, hayır sahibine dua edip gider. Ayrıca, 21 adet tüccar hanı vardır. Büyük çarsısı 3700 dükkânlıktır. Örnek kabilinden verdiğimiz bu şehirde sayısız Türk mezar ve türbesi vardır. Bütün Balkan şehirleri, Türklerin yoğun oldukları yerlerde nispetleri daha çok olmak üzere, bu tür mimari hayır eserleri ile donatılmıştır. Ne yazık ki, Osmanlının о ülkeleri fethederken insana, toprağa ve medeniyet eserlerine gösterdiği saygıyı, Osmanlı çekilirken burayı gasp eden batılılar gösteremediler. Bugün о sayısız medeniyet eserlerinden sadece Müslüman Türklerin hâlâ yaşayabildikleri bölgelerdeki kalıntılardan başkası kalmamıştır. Bir kısmının isimlerini biliyoruz, birçoğunun varlıklarını dahi tespit edemiyoruz. Batılılar, bizim geri çekildiğimiz topraklarda, önce mimari eserlerimize saldırdılar ve kalıcı olmasından korktukları eserlerimizi, mezar taşlarına varıncaya kadar yıkmaya çalıştılar. Bütün tekkeler, zaviyeler, camiler, sebiller, surlar, kervansaraylar yerle bir edildi. Bu öfke karşısında, evlâdı fâtihanın kendi topraklarında kalabilmesi elbette ki kolay değildir. Her şeye rağmen topraklarını terk etmeyenler bugüne kadar oralarda yaşayageldiler. Ama, 18. yüzyıldan itibaren, Balkanlar’dan Anadolu’ya büyük ve acı göçler yaşandı. 93 Harbi ve Balkan Savaşı sonrasında göç dalgaları doruğa ulaştı. Bugün hâlâ о topraklarda yaşayabilenler, bütün bu zulüm ve baskılara göğüs gererek varlıklarını ve kimliklerini koruyabilen, belki dе fetihten daha zor olanı başarabilmiş kardeşlerimizdir. Türk Halkları. Hazırlayan: M. Kahramanyol, Ankara, 1995, 21–32.

99

SAY T YUSUF (Trabzon,1965) Trabzon’da doğdu.1988 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası lişkiler Bölümünden mezun oldu. 1989 yılında Dış Ticaret Müsteşarlığı GEME’ DE uzman yardımcısı olarak göreve başladı. 1994 yılı itibarıyla Başbakanlık Balkan şleri Müşavirliğinde geçici görevle çalışmaya başladı. Daha sonra sırasıyla Devlet Bakanları Namık Kemal Zeybek, Ahat Andican, Abdülhalûk Çay ve Reşat Doğru’nun Türk Dünyası danışmanı olarak çalıştı. 1999 yılı itibariyle Başbakanlık Müşavirliği görevine getirilen Sayit Yusuf, hâlen aynı görevi ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın danışmalığını yapmaktadır. Türk Dünyası ve Balkan Türkleri konularında Yeni Türkiye, Balkanların Sesi vb. dergilerde makaleleri yayımlanmıştır. Balkan Türklerinin kültürel kalkınması alanında sürdürmekte olduğu çalışmalarıyla Balkanlar’da Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunmaktadır. TÜRK YE’YE YÖNEL K SOYDAŞ GÖÇÜ ÜZER NE DÜŞÜNCELER I- G R Ş Türkiye, sahip olduğu konumu itibariyle uluslararası düzeyde göç veren ve göç alan bir ülkedir. Ülkemiz, bir yandan yıllardır yurtdışına işgücü ve yetişmiş eleman göçü vermekte, diğer yandan dа, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerindeki yerel siyasi ve ekonomik sorunlarında etkisi ile Türk soylu kişilerin yoğun biçimde göç ettiği bir ülkedir. Bir başka göç olayı dа, komşu ülkelerde(Irak ve ran) meydana gelen siyasi olaylar neticesi üçüncü ülkelere geçmek veya Türkiye’dе kalmak üzere çok sayıda mülteci ya da sığınmacının Türkiye’de geçmesi şeklinde oluşmaktadır. II- TÜRK YE’YE GÖÇÜN NEDENLER VE SONUÇLARI А. GÖÇÜN SEBEPLER Soydaşlarımızın, yaşadıkları ülkelerdeki siyasi baskılar, savaş ve iç savaşlar nedeniyle can güvenliğinin olmaması, daha iyi ekonomik yaşam standardına ulaşma arzusu, gelecek endişesi, daha önce göç eden kişilerin geride bıraktıkları yakınlarının dа Türkiye’ye göç etme arzusu, 1944 yılında SSCB yönetimince yurtlarından sürülen ve bu gün BDT içerisinde yer alan ülkelerde yaşayan çeşitli Türk guruplarının anavatan saydıkları Türkiye’ye dönme arzuları Türkiye’ye soydaş göçünün belli başlı sebepleridir. Türk ve Akraba Topluluklarının Türkiye’ye göç etmelerinin temel nedenleri şu şekilde sıralanabilir: а. nsanları dayanılmaz hale getiren yoğun siyasi baskılar. Bunun en canlı örnekleri geçmişte Bulgaristan ve günümüzde dе devam eden Suriye, Irak, ran, Batı Trakya ve Doğu Türkistan’daki siyasi baskı ve/veya asimilasyon uygulamalarıdır. Bu baskılar, sadece günümüze mahsus değildir. Balkan Savaşları öncesi ve sonrası Osmanlı Devletinin terk etmeye zorladığı Balkanlar ve I. Dünya Savaşı sonrası elden çıkan topraklarda kalan Osmanlı bakiyesi Türk ve Akraba Toplulukları, sırf Türk ve Müslüman oldukları için sürekli biçimde siyasi ve diğer baskılarda göçe zorlanmışlardır. Belirli ölçülerde bu hâlâ devam etmektedir. Türkiye’yi çevreleyen kuşakta gizli ya dа açık bir Türk düşmanlığı vardır ve bu düşmanlık hisleri, bu bölgede yaşayan soydaşlarımıza gayri insani muamele yapılmasına neden olmaktadır.

100

b. Savaş ve iç savaşlar nedeniyle can güvenliği olmaması bir başka göç nedenidir. Bilindiği üzere, Osmanlı Devletinden koparılan topraklarda, hâlâ tam bir siyasî istikrar sağlanamamıştır. Bu bölgelerin istikrarsızlığı uluslararası arenada söz sahibi bazı ülkelerin çıkarlarına uygun düştüğünü düşünmek yanlış olmasa gerek. Bu başlık altında işlenen konuya en çarpıcı örnek geçmişte ran-Irak savaşı ve günümüzde Kuzey Irak’ta yaşanan iç sorunlar ve Irak Savaşı sonrası bu bölgede meydana gelen güven bunalımı gösterilebilir. Yine çok canlı birkaç örnek daha vardır ki bunlar, Afganistan, Bosna-Hersek, Kosova’daki durum ve Azerbaycan topraklarının bir kısmının Ermenistan tarafından işgalidir. с. Daha iyi ekonomik, sosyal ve siyasi yaşam standardına ulaşma arzusu dа Türkiye’ye göçü hızlandırmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı paylaşan ülkelerin hiçbiri(Yunanistan hariç) son yıllara kadar demokrasi ile idare edilmiyordu. Eski Doğu Bloku ile büyük bir sınırı olan Türkiye, siyasi hayatta çok partili ve özgürlükçü demokrasi ile idare edilen; ekonomik hayatta serbest girişimciliği tercih eden, din devlet ilişkilerinde laikliği benimseyen bir hukuk devletidir. Türkiye’nin komşuları ya komünist sistemle ya da diktatörlükle yönetilen ülkelerdir. 1990 sonrası Doğu Bloku komünizmi terk etmiş ancak, henüz geçiş dönemini yaşamaktadır. Yine çevremizde diktatörlükle yönetilen ülkeler bulunmaktadır. Tüm bu ülkeler idare ediliş biçimleri dolayısıyla Türkiye ile mukayese edilirse, ekonomik bakımdan çok geri kalmışlar, kendi vatandaşları siyasi olarak fikir ve ifade özgürlüğünden mahrum bırakılmışlar ve kültürel baskıya maruz kalmışlardır. Tüm bu alanlarda о ülkelere göre yüksek standarda sahip olan Türkiye, göç için cazibe merkezi olmuştur. d. Gelecek endişesi dе göçün nedenleri arasında sayılabilir. Yakın geçmişte baskılara maruz kalan topluluklar, bugün nispi bir rahatlama yaşasalar dа gelecekte aynı baskılarının gündeme gelebileceğinden endişe etmektedirler. Bu da göçe zorlamaktadır. Siyasi baskılar, iç savaşlar, yönetim biçimi vb. olumsuzluklar, temelde ülkeyi özelde dе daha çok soydaşlarımızı etkilemiştir. Aşı, işi ve güvenliği olmayan insanlar, daha iyi şartların olduğunu düşündükleri Türkiye’ye göç etmektedirler. е. Türkiye'ye göç eden soydaşların bir kısım dа eski SSCB'nin sürgüne gönderdiği kitlelerdir. Bilindiği gibi, Stalin yönetimi 1944’te II. Dünya Savaşı’nda Alman’larla işbirliği yaptıkları gerekçesi ile Kırım Tatarlarını ve duygusal bağlılıkları gerekçesi ile Ahıska Türklerini SSCB içinde çeşitli bölgelere sürgün etmişti. Eski SSCB bugünkü BDT içinde dağınık halde yaşayan Kırım Tatarlarının bir kısmı Kırım’a dönmektedir. Bir kısmı dа Türkiye’ye gelmiştir. Ayrıca sayıları 350’bini bulan Ahıska Türklerinin bir kısmı 3835 sayılı Kanun uyarınca (178 aile), bir başka kısım (yaklaşık 12 bin kişi) dа gizli göç ile Türkiye’ye gelmiş bulunmaktadır. Diğer kesimin hemen hepsi dе Türkiye’ye gelmek arzusundadırlar. f. Daha önce göç eden kişilerin geride bıraktıkları yakınları dа Türkiye’ye göç etme arzusundadırlar. Bunlar bölünmüş ailelerdir. Bu yolla dа ciddi göç hareketleri olmaktadır.

101

Yukarıda özetlenen göç sebeplerini çoğaltmak mümkündür. Ancak, önemli görülenler buraya alınmıştır. Her göç sebebinin diğerlerine etkisi vardır. Kısaca Türkiye, Türk Dünyasının çekim merkezi ve tabiri caizse bir nevi kıblesi durumundadır. Bugünkü ülkesel ve toplumsal şartları devam ettiği sürece Türkiye’ye Türk göçü gelecekte dе devam edecektir. B. GÖÇÜN SONUÇLARI Göç veren ülke açısından, iş gücü kaybı, istihdam hacminin daralması, nitelikli, yetişmiş nüfusun kaybedilmesi söz konusudur. Eğer göç, kamu yöneticilerinin tutumundan kaynaklanıyorsa, ülkenin imza koyduğu uluslararası anlaşmalar açısından devlet, uluslararası arenada zor durumda kaldığı gibi antlaşmalarla öngörülmüş birtakım yaptırımlara dа muhatap olabilir. Gerçi, bugün uluslararası hukuka bağlanan yaptırımların caydırıcılık gücü yeterli olmasa dа, dünyada insan hakları ihlalcisi olarak görülüp dışlanmak, aşılması güç engeller çıkarabilir. Zorla göç ettirilenler genelde azınlıklar olduğu için, göç edenlerin çoğunluğa mensup olan ve iyi ilişkiler içinde oldukları komşuları, bazı ekonomik beklenti ve kaygılarla insanlık dışı uygulamalara göz yumabilmektedirler. Çünkü zorla göç ettirilen insanlar, mülkiyetle ilgili taşınır veya daha çok taşınmazlarıyla ilgili birçok hak kayıplarına uğruyorlar ve bu kayıpların tamamı olmasa dа büyükçe bir kısmı göç edenlerin terk ettikleri yerleşim biriminde oturanlara kazanç olarak dönüyor. Bu yüzden iyi komşu bile insanlık onurunu zedeleyen uygulamalara ses çıkarmayabiliyor. Bunun önlemenin yolu, ülkelerarası anlaşmalarla göçe katılan kitlelerin mal varlıklarının garanti altına alınması ve bunun etkin yaptırımlara bağlanmasıdır. Göçle birlikte toplumsal ilişkiler dе değişir. Göçmenler daha önce hiç bilmedikleri bireylerle yeni ilişkilere girmek zorunda kalırlar ve süregelen eski ilişkilerinin önemi ve içeriği dе değişime uğrar. Göç alan ülke, toplumsal adaptasyonu kısa sürede sağlamak için göçmenlere birtakım yardımlarda bulunabilir. Bunların pratiğe yansıyanlarından bazıları, göçmenler için ev yapımı ve tarımsal toprak dağıtımıdır. Türkiye’ye gelen göçlerin, ülkemize ekonomik ve sosyal bir yük getirdiği doğrudur. Ancak, gelen insanlar tarihi kültür bağlarımızın olduğu, daha 75–80 yıl öncesine kadar birlikte, aynı bayrak altında yaşadığımız insanlardır. Bu kitleler dini, ırkı, kültürü farklı milletlerin mensupları olsa çok daha büyük sorunlar yaşanabilirdi. Buradaki esas sorun, göçmenlerin Türkiye’ye göç ile getirdikleri sorunlar değildir. Esas sorun, Türkiye’yi çevreleyen güvenlik kuşağında yaşanan bu göçün, ülkemizin stratejik çıkarlarına ters düşmesidir. Türkiye’ye gönülden bağlı bu insanlar, göç ederek yaşadıkları yerlerin boşalmasına sebebiyet vermektedirler. Hâlbuki söz konusu kuşakta ülke güvenliğimiz ve nüfuzumuz açısından bu kitlelere ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye’yi çevreleyen kuşakta kurulan devletler içerisinde yaşayan Türk ve Akraba Toplulukları, о ülkeler ile iyi ilişkilerin sigortası ve aracısı olmaya en elverişli kitlelerdir. Öte yandan, göç ile terk edilen ülkenin ekonomisine bu göçün menfi tesirleri olduğu gibi, geride bıraktıkları akrabalarının da göçe eğilimlerinin artmasına neden olunmaktadır. Ayrıca, bahsi geçen kuşakta göçlerle birlikte soydaşlarımızın sayısı dа

102

azalırken, geride bırakılan kitlelerin sosyal ve ekonomik dayanma güçleri dе zaafa uğramaktadır. Türkiye, toplumsal adaptasyonu kısa sürede sağlamak için göçmenlere birtakım yardımlarda bulunmuştur. Bunların pratiğe yansıyanların bazıları, göçmenler için ev yapımı ve tarımsal toprak dağıtımıdır. Türkiye bu konuda 1923–1960 tarihleri arası göçmenlere 172.480 konut tahsis etmiş, 1989 yılında Bulgaristan’dan zorunlu göç sonrasında dа toplam 23.381 konut yapılıp göçmenlere teslim edilmiştir. Ayrıca Ahıska Türkleri için Iğdır’da 80 konut yaptırılmıştır. III. TÜRK YE’YE YÖNEL K POTANS YEL GÖÇ HAREKETLER Dünyanın siyasal konjonktürünün son derece karmaşık bir görünüm kazandığı ve fanatik milliyetçi akımların bütün ülkelerde özellikle dе siyasal ve yönetsel bir değişim geçirmekte olan ülkelerde azınlıkların üstünde dayanılmaz hâle gelen baskıları, Türkiye’yi yine kitleler hâlinde göç alan bir ülke konumuna getirebilir. Nitekim bugün eski SSCB sonrası oluşan bağımsız devletler ve Irak, coğrafi uzaklığına rağmen Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Doğu Türkistan bölgesi, Balkanlar’da Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Kosova uluslararası arenada çözümsüzlüğün şu ana kadar bir çözüm modeli olarak uygulana geldiği Kıbrıs, Afganistan, ran ve Azerbaycan Türkiye’ye yönelik güçlü bir göç potansiyeli taşıyan ülkelerdir. Bir dе Türkiye’nin coğrafyası itibariyle seçme imkânından yoksun olarak mülteci akımına uğraması vardır ki, bu olayın en son canlı örneği Irak’tan sığınan Kürtlerdir. Herhangi bir ülke kendi halklarından birisini, herhangi bir sebeple militarist uygulamalarla kendi topraklarından çıkarıyor. Türkiye’nin bu durumda kabul edip etmeme gibi bir tercihi söz konusu dahi olamıyor, çünkü işin insani boyutu vardır. Kendisine yönelik güçlü bir göç potansiyeline sahip olan Türkiye’nin göç organizasyonu konusundaki uygulamalarına bakmak gerekirse; 1860 yılında Kafkasya’dan Anadolu’ya yönelen çok büyük boyuttaki kitlesel göç hareketleri bu konuda ilk organizasyonu doğurmuştur. Trabzon Valisi Hafız Paşa yönetiminde “ dareyi Umumiyye-i Muhacirun Komisyonu” göçle ilgili bütün konuları yönetmek üzere kurulmuştur. Cumhuriyet yönetimi dе böyle bir yapılanmaya gitmiştir. lgili kanunlar: 14 Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı skân Kanunu, 17 Mart 1983 tarih ve 2641 sayılı Afganistan’dan Pakistan’a Sığınan Türk Soylu Göçmenlerin Türkiye’ye Kabulü ve skânına Dair Kanun ve 2.7.1992 tarih ve 3835 sayılı Ahıska Türklerinin Türkiye’ye Kabulü ve skânına Dair Kanun. Bu arada, Türkiye'ye göçle ilgili çok sayıda genelge ve idari uygulamalar yapılmıştır. Hâlihazırdaki konjonktür göz önüne alındığında gelecekte dе Türkiye'ye göç hareketi devam edecektir. Potansiyel göç ihtimalini taşıyan ülke ve bölgeler şunlardır: - Bulgaristan’dan gizli göç azalmış olmakla birlikte hâlen devam etmektedir. - Arnavutluk’taki iç istikrarsızlıklar, Kosova'daki belirsizlik ve Sancak’taki Sırp baskıları, yakın bir gelecekte bu bölgelerden daha dа artacak göç hareketlerine sebep olabilecektir.

103

- Diğer Balkan ülkelerinden gizli göç devam etmektedir ve gelecekte dе devam edecektir. - Suriye yönetiminin, bu ülkede yaşana Türklere yönelik baskısı sürdükçe, bu ülkelerden dе göç devam edecektir. - Irak’ta gerek Saddam sonrası oluşacak yönetimin tutumuna bağlı olarak ve gerekse Kuzey Irak'taki Kürt grupların baskısı altında sıkıntı çeken Türkmenlerin ülkemize göçü söz konusu olabilecektir. Ayrıca bu bölgede yaşayan Kürtler dе, daha iyi yaşam standardına kavuşma arzusuyla Türkiye'ye göç etmektedirler. - ran’daki rejim ve bu rejimin Türkler üzerindeki uygulamaları, bu ülkede yaşayan Azeri, Türkmen ve hatta diğer ranlıların Türkiye'ye göçüne sebep olmaktadır. - Çin’in, Doğu Türkistan'daki katı tutumu sürdükçe burada yaşayan Kazak ve Uygur Türklerinin Türkiye'ye göçü sürecektir. - Afganistan’da savaş sonrası bir türlü oluşamayan siyasi istikrarsızlık, bu ülkede yaşayan Türklerin Türkiye'ye göç etmesine neden olabilecektir. - Azerbaycan’daki iç sorunlar, Ermenilerce işgal edilen Azerbaycan topraklarındaki hazin durum, bu ülkeden Türkiye'ye göçü özendiren olaylardır. Gürcistan'daki iç istikrarsızlık, Kuzey Kafkasya'daki çatışma ve karışıklıklar, Kırım’daki ekonomik sorunlar, bu bölgelerin dе Türkiye'ye göç vermesine neden olmaktadır. - 1944 yılında Stalin tarafından anavatanlarından sürülen ve sayıları tahminen 350 bin olan Ahıska Türkleri dе Türkiye'ye göçü hedeflemektedirler. - KKTC’deki belirsizlik ve gelecekteki oluşuma bağlı olarak bu bölgeden dе göç muhtemeldir. Yukarıda bahsi geçen potansiyel göç bölgeleri, geçmişte dе Türkiye'ye yoğun göç veren yerlerdir. Buralar dahi mevcut durumda bir düzeltme olmadığı sürece, göç süreci devam edecektir. Görüldüğü üzere, Türkiye Türk Dünyasının çekim merkezidir. Türkiye Türk Dünyasının yoğrulduğu ve buluştuğu bir merkezdir. IV- RAKAMLARLA TÜRK YE'YE SOYDAŞ GÖÇÜ А. CUMHUR YET ÖNCES : Anadolu'nun Türkler tarafından XI yüzyılda Selçuklu fetihleri ile başlayan dönemde ve daha sonraki süreç içerisindeki Osmanlı Devletinin topraklarının genişlemesi sırasında Türklerin kazanılan bu topraklara yayılması sonucu, geniş bir coğrafyaya dağıldıkları görülmüştür. Ancak, Osmanlı Devletinin gerileme sürecine girmesi ve bir yandan toprak kaybetmesi, bir yandan dа ulusal ideolojilerin yaygınlaşmasından kaynaklanan baskılar, Anadolu'nun dıştan sürekli göç almasına ve ikinci bir Türkleşme dalgasının yaşanmasına yol açmıştır.

104

Osmanlı Devletindeki bu gerileme süreci i1e, 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’dan, çarlık yönetiminin baskısı sonucu Kafkaslar’daki Müslüman halklardan, Çerkez ve Abazalardan, 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Rumeli ve Kuzey Doğudan(Kafkaslar), 1912–1913 Balkan Savaşları sonunda yitirilen topraklardan ve Kurtuluş Savaşını takip eden mübadeleyle Türkiye'ye göç edenlerin sayısı 5.000.000 kişinin üzerindedir. В. CUMHUR YET DÖNEM : 1) Yapılan Göç Anlaşmaları Göç anlaşmaları çerçevesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında "Türk ve Rum Ahalisinin Mübadelesine Dair Mukavelename ve Protokol" imzalanmış ve bu protokol 30.01.1923 tarihinde Lozan'da imzalanan Lozan Barış Anlaşması ile yürürlüğe girmiştir. Diğer anlaşma ise Türkiye ile Bulgaristan arasında, yakın akrabaları 1952 yılına kadar Türkiye'ye göç etmiş olan Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarının Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmelerine imkân sağlayan ve 22.03.1968 tarihinde Ankara'da imzalanarak 19 Ağustos 1969'da yürürlüğe giren göç anlaşmasıdır. 2) Rakamlarla Türkiye'ye Resmi Göç Cumhuriyet döneminde, resmi göçmen olarak başta Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya, Doğu Türkistan, Afganistan, Irak ve Sovyetler Birliğini oluşturan ülkelerden Ahıska Türkleri dahil 1923–1998 tarihleri arasında 1.664.394 kişi Türkiye'ye göç etmiştir. 192З-1998 arasında Bulgaristan'dan 806.410 soydaş Türkiye'ye yasal olarak göç etmiştir. Sadece 1989 yılında 320.000 soydaş zorunlu göçle gelmiş, bunların bir kısmı dönmüştür. 1989–1991 arası gelen soydaş sayısı ise 300.000 civarındadır. Yine, 1923– 1998 arası Doğu Türkistan’dan 2.933 soydaş Türkiye'ye gelmiştir. Yugoslavya'dan 305.856, Romanya'dan 122.562, Yunanistan'dan ise 408.621 kişi, öte yandan 1979 yılında Sovyetler tarafından işgal edilen Afganistan'dan ise, 1982 yılında 5.000 civarında Afganistan Türkü (Özbek, Türkmen, Kazak) Türkiye'ye göç etmiştir. 3) Türkiye'ye Gizli Göç Türk Cumhuriyetleri ile Türk ve Akraba Topluluklarından devamlı biçimde Türkiye'ye çeşitli yollarla gizli göç yaşanmaktadır. Bu göç olayında bazı bölgelerde siyasi baskılar, bazı bölgelerde savaş, iç savaş veya iç savaş tehlikesi, bazılarında ise ekonomik nedenler göçü hazırlayan ve hızlandıran sebeplerdendir. Gizli göçte en yaygın geliş biçimi, turist vizesi ile Türkiye'ye gelip vize süresi bittiğinde geriye dönmemek şeklinde olmaktadır. Bir diğer yöntem de, sahte vize veya sahte pasaport kullanma, ya dа pasaportsuz olarak illegal yollar1a Türkiye'ye gelip burada kalma şeklindedir. Bir başka gizli göç şekli de, Türkiye'ye eğitim ve çalışma vizesi ile geçici ikamet alarak gelen kişilerin, daha sonra geri dönmemesi biçimindedir. Giz1i göçle ilgili rakamları net olarak vermek çok zordur. 11ega1 girişler dışında, vize alarak Türkiye'ye giriş yapıp

105

kalanların sayısını tespitte kullanılan yöntem, giriş-çıkış farkını tespit etmek suretiyle varılan sonuçtur. Soydaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları ülkeler olan Bulgaristan, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini (SSCB) oluşturan Cumhuriyetler (Rusya Federasyonu, Ukrayna, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan), Irak ve Afganistan'dan turist vizesi i1e ülkemize gelen ve geri dönmeyen soydaşlarımızın 300.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bulgaristan'dan gelen soydaşlarımız bu ülkedeki yaşam koşullarının zorluğu, işsizlik, zorunlu göç esnasında ailelerinin parçalanması gibi nedenlerle, SSCB'de yaşayan Ahıska Türklerinin 1989 yılındaki Özbekistan’ın Fergana kentinde meydana gelen olaylar sonrası bulundukları yerleri terk etmeleri ve hâlen değişik ülkelerde dağınık bir şekilde yaşamaları siyasi tehditlerle karşılaşmaları, Kuzey Irak'taki Türkmenlerin baskılar karşısındaki maruz kaldıkları durum ve Afganistan'daki savaş nedeniyle ülkesine geri dönemeyen bu insanlar en güvenilir ülke olarak Türkiye’yi görmekte ve anavatan olarak gördükleri ülkemizde turist vizesi veya değişik yollarla gelip geri dönmemektedirler. Bu insanların ülkemiz içindeki zor şartlarda yaşam sürmelerinin etmenlerinden birine ikamet tezkerelerinin bulunmaması gösterilmektedir. Bunun dışında kalanların ise Türkiye'de kalabilmeleri için hiçbir yasal dayanakları yoktur. Bunun ülkemiz iç güvenliği için dе önem arz ettiği ve çözümlenmesinin zaruri olduğu aşikârdır. Çeşitli T.C. hükümetleri bu sorunları geçici olarak çözmüştür ancak, nihaî çözüm henüz mümkün olmamıştır. 4) Vatandaşlık Başvuruları: 1989 yılında Bulgaristan'dan zorunlu göçle ülkemize gelen soydaşlarımızla 3835 sayılı kanunla ülkemize getirilmesi planlanan 500 aileden oluşan Ahıska Türkünden 150 si 1993 ve 1994 yıllarında getirilmiş ve 2510 sayılı skân Kanunu çerçevesinde vatandaşlık verilmiştir. Uzun zamandan beri ülkemizde yaşayan ve vatandaşlık işlemleri bu güne kadar sonuçlanmayan soydaşlarımızın, eğitim, sağlık, ekonomik ve sosyal konularda büyük zorluklar içerisinde oldukları kamuoyunca dа bilinmektedir. Bu insanların içinde bulundukları zor koşullardan kurtarılması için bazı önlemler zaman zaman alınmakta ise dе yeterli olmadığı görülmüştür. Ancak günümüz itibariyle kalıcı bir çözümün bulunması zorunluluk teşkil etmektedir. Vatandaşlık müracaatlarında, Türk soylu yabancıların Türkiye'de 2 yıl diğer yabancıların ise 5 yı1 süreyle ikamet etmiş olması gerekmektedir. Bu konudaki cetvelde dе görüldüğü gibi, bazı soydaşlarımızın 10 yıla yakın bir zamandan beri vatandaşlık için müracaat etmiş olmalarına rağmen vatandaşlıklarını alamamış oldukları ve zor durumda bulundukları görülmüştür. Bu durum karşısında bu sorunun bir an önce çözümlenmesinin gerektiği düşünülmektedir.

106

V. GÖÇÜN TÜRK YE HAKKINDA ÖNER LER

LEH NE

KONTROLÜ VE

PLANLANMASI

Türk ve Akraba Topluluklarının göçü, bu kitlelerin yaşadığı ve Türkiye açısından stratejik öneme sahip bölgelerin boşalmasına neden olmaktadır. Bu göç durmalı veya durmasına yönelik tedbirler alınmalıdır. Ayrıca, her şeye rağmen Türkiye'ye yönelen göçün, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına ve iç güvenliğine hizmet eder duruma getirilmesine yönelik kapsamlı tedbirlerin alınması gereği vardır. Bu konuda Türkiye'de iyi işleyen bir sistem yoktur. Öncelikle göçün durması ya da azalması için dışa dönük uygulanmasında fayda görülen tedbirlerin şu şekilde özetlenmesi mümkündür: 1.Türkiye’nin, göç veren ülke ya da bölgedeki iç savaş, savaş vb. siyasi istikrarsızlıkların bir an önce durdurulması için gerek ikili ve gerekse çok taraflı siyasi girişimlere aktif katılımın artarak sürdürülmesi, 2.Söz konusu bölgelerde Türklere yönelik ayrımcı siyaset takip ediliyorsa, bu siyaseti uygulayan devletlere çok yönlü baskılar yapılması, 3.Ekonomik, sosyal ve siyasi sahada kendini geliştirme fırsatı bulamayan soydaşlara, belirli plan ve projeler dahilinde destek sağlanması, 4.Türklere yönelik baskıların temel nedeni komşu ülkelerin, bu kesimleri gelecekte Türkiye i1e işbirliği yaparak ülke bütünlükleri için tehdit olarak algılanmalarından ve Türk düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Söz konusu devletler i1e sıkı bir diyalog kurularak bu devletlerin, Türkiye’nin başka ülkelerin toprağında gözü olmadığı ve ülkelerinde yaşayan soydaşlarımızın ikili ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlayacağına inandırılmaları. Türkiye’yi çevreleyen kuşakta siyasi istikrar ve geniş bölgesel işbirliği sağlanırsa, buralarda yaşayan Türkler dе bundan istifade edecek ve göç olgusunu zihinlerinden atacaklardır. Yukarıda bir kısmı izah edilen tedbirler uzun vadelidir. Göç veren ülkelerin bugünkü durumları sürdükçe, hangi zabıta tedbirini alırsanız alın göç yine dе devam edecektir. Bu noktada şunu vurgulamakta fayda vardır. Bulgaristan' а uygulanan vize 1 Temmuz 2002 tarihi itibariyle kaldırılmış ve sonrasında beklenenin aksine bu ülkeden Türkiye'ye göç azalmıştır. Bir taraftan göçe neden olan sorunların çözülmesi için çaba sarf edilirken, diğer taraftan dа Türkiye'ye gelen göçün düzenlenmesine ilişkin tedbirlerin dе alınması gerekmektedir. Zira, bugüne kadar Türkiye'ye göç eden soydaşlar da devlet eliyle batı bölgelerine (Bursa, stanbul, Trakya vb.) yerleştirilmiş veya bu insanlar akrabalarının bulunduğu, iş sahalarının geniş olduğu aynı yerlere kendiliğinden yerleşmişlerdir. Bu bölgelerinin yoğun iç göç aldığını dа düşünürsek, diş göçlerle dе bu yoğunluk hat safhaya ulaşmış, bu nedenle dе devletin buralara hizmet götürmesi zorlaşmıştır. Bu durum, hızlı bir nüfus alan bu bölgelerde ekonomik, sosyal sorunların doğurmasına neden olmakta ve hatta asayiş bakımından dа Türkiye’nin aleyhine bir hâl ortaya çıkmaktadır. ç göçlerle boşalan Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerine yerleşme özendirilmeli ve hatta mecbur tutulmalıdır. Dış dünyadan Türkiye'ye göç eden soydaşlarımızın verimli olup, yeterince

107

işlenemeyen arazilere yerleştirmek suretiyle, hem ülke ekonomisine hem dе Türkiye’nin demografik yapısına katkılarını sağlamak gerekmektedir. Türkiye'ye dış ve iç göçü ve göçmenlerin Türkiye’deki yerleşimini, uyumunu ve üretici hâle gelmelerini sağlayacak plan ve projeleri hazırlayacak ve yayınlanmasını takip edecek bir birimin kurulmasında yarar görülmektedir. Kurulmasında fayda görülen bu kurumla ilgili düşünceler aşağıda ifade edilmektedir: Kurumun amacı, Türkiye'ye gelen göçmen ve mülteciler i1e nakil olunanların yurt içinde yerleşmelerini düzenlemek, uyum sorunlarını çözmek, bunların üretici olmalarını sağlayacak tedbirleri almak ve göçmen işleriyle görevli kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyon görevini yürütmek olacaktır. Başbakanlığa bağlı ve Gene1 Bütçe içinde ayrı bütçeli olmasında fayda görülen söz konusu kurumun görevleri şunlar olmalıdır: 1. Göçmen, mülteci ve nakil olunanların yurt içinde yerleştirilmeleri i1e ilgili politikalarının oluşturulmasında ve tespitinde Bakanlar Kuruluna yardımcı olmak, 2. Göçmen ve mültecilerin vatandaşlık, sağlık, eğitim ve istihdam gibi sorunları i1e ilgili kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyonu sağlamak, 3.2510 sayılı skân Kanunu i1e Ek ve Değişikliklerinde belirtilen görevleri yapmak, 4. Göçmen, mülteci ve nakil olunanların sorunlarının çözümüne ilişkin tasarı ve teklifleri hazırlamak, 5. Göçmen, mülteci ve nakil olunanların kayıtlarını merkezi olarak tutmak ve iskân haritalarını hazırlamak, б. Özel skân Fonunun amacına ve mevzuatına uygun olarak kullanılmasını sağlamak, 7. Göçmenlere iş imkânı sağlayacak tedbirler almak, 8. Göçmenlerin Türkiye'ye sosyal uyum sağlamalarını teminin gerekli plan ve projeler hazırlamak, bunları uygulamak ve bu konuda faaliyet gösteren kamu kurum ve kuruluşlar ile özel ve gönüllü kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak, 9. Çeşitli Kanunlar ve Bakanlar Kurulu Kararı i1e kendisine verilen diğer görevleri yapmak. Bu kurumun merkez teşkilâtı ana hizmet birimleri, danışma birimleri ve yardımcı birimlerden teşekkül eder. Ayrıca gerek görülürse Başbakan’ın onayı i1e taşra teşkilâtı kurulabilecektir. Bu teşkilâtın merkez ana hizmet birimleri, danışma birimleri ve yardımcı birimlerinin görev ve teşkilat yapıları ayrıca ele alınabilir. Bu konuda, ABD'de faaliyet

108

gösteren Service of Immigration and Naturalization adlı kurum, kurulması önerilen birim için iyi bir örnek olarak ele alınabilir.

109

MUSTAFA KAHRAMANYOL (Eski Yugoslavya) Hekim ve araştırmacı Mustafa Kahramanyol şu görevlerde bulunmuştur: 1970–1974 Çeşitli Askeri Birliklerde Hekimlik 1974–1977 GATA KBB AD Asistanı 1977–1980 GATA KBB AD Başasistanı 1980–1981 ABD Johns Hopkins Üniversitesinde Araştırma Görevlisi 1981–1983 GATA KBB AD Müşaviri 1983–1986 Belçika, NATO Sağlık Merkezinde Hekim 1986–1987 Sarıkamış Asker Hastanesi Baştabibi 1987–1993 GATA KBB AD Öğretim Üyesi 1993–1996 Başbakan Müşaviri ve Balkan şleri Koordinatörü BALKANLAR’DAN TÜRK YE'YE OLAN GÖÇLER N TAR HÎ VE S YASÎ VEÇHELER Osmanlı Cihan Devleti, zamanı içerisinde değerlendirildiğinde, insanlığın görmüş olduğu en büyük, en güçlü ve kendisine has bir siyasî teşkilâttır. 1596 yılı itibari i1e devletin imkânlarını inceleyecek olursak karşımıza şu manzara çıkar: (1)1 -Devletin başında Padişah Üçüncü Mehmet bulunmaktadır. -Devletin topraklarının yüzölçümü 19.902.000 kilometre kare, nüfusu ise 100.000.000 kadardır. Anadolu Yarımadası’nın tamamı, Kafkasya'nın önemli bir kısmı, Suriye, Irak, Arabistan Yarımadası’nın tamamı, Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Ege Adaları, Kıbrıs, Balkan Yarımadası’nın tamamı ve Macaristan devletin mülkündendir. Kırım, Lehistan-Lituanya Krallığı, Eflak, Boğdan, Erdel, Fas Sultanlığı, Doğu ve Orta Afrika Müslüman Sultanlıkları, Umman, Malaya Adaları’ndaki Açe Sultanlığı "tâbi" ülkelerdendir. -Cihan Devleti'nin şehirleri olağanüstü büyük, çekici ve üretkendir; pahalı tüketim ürünleri dâhil olmak üzere, akla gelebilecek her türlü mal buralarda üretilmekte ve Dünya’nın dört bir tarafına sevk edilmektedir. Ticaret, ülkeler arasında senet ve çek kullanılacak kadar canlıdır. Başlıca şehirlerin nüfusu ise şöyledir: stanbul 1.200.000, Kahire 750.000, Fas 275.000, Cezayir 200.000, Edirne 200.000, Tunus 150.000, skenderiye 125.000, Budin 120.000, Belgrat 110.000, Akmescit 85.000, Bosna Sarayı 80.000, Bahçesaray 70.000, Bükreş 60.000, Selânik 60.000. -Devletin ordusu, Dünya’nın en güçlü ordusudur. nsan gücü, eğitim seviyesi, silâh gücü, manevi gücü, disiplini ve yaşama şartları itibarı i1e Osmanlı Ordusu i1e boy ölçüşecek başka bir ordu yoktur. -Yönetim, adalet, din, eğitim ve her türlü üretim işlerinde yine Dünya’nın en müstesna teşkilâtına sahiptir bu devlet. -1596 yılında, merkezdeki hazinede nakit olarak 40,5 milyon duka altını bulunmaktadır (16 milyar ABD doları kadar). Osmanlı Cihan Devleti'ndeki düzen din esasına göre kurulmuş idi. Kökeni ne olursa olsun, Müslümanlar imtiyaz sahibi olan ve devletin esas unsurunu teşkil eden bir "Mi11et"

110

idi. Diğerleri dе Yahudi, Rum, Katolik, Ermeni ve Süryani "Milleti" olarak tasnif edilirdi. Şüphesizdir ki, Türkler devletin esas kurucusu ve sahibi olarak bakılmakla beraber, ayırımcılıktan elden geldiğince kaçınılmıştır. Bu sebepten olsa gerektir ki, yurt yapılan yeni mülke daha ziyade Türk halkı iskân ettirilmiştir. Yönetim, askerlik ve eğitim i1e ilgili işler için i1k dönemlerde eski topraklardan uzman getirilmiş olması tabiidir. Daha sonraları yerli insanların bu işleri ele aldığı görülmektedir. Belçika’nın Anvers şehrindeki bir sohbetimizde müteveffa Profesör Jan Marka’nın (Jean Marquet) bu hususu hayranlıkla vurgulayan yorumu hâlâ aklımdadır. Ayrıca, milleti ne olursa olsun, üretim veya ticaretle uğraşan tebaa arzu ettiği her yere yerleşebilmiştir. Bundan ötürüdür ki, 13 Kasım 1595 tarihinde başlayan isyanda Bükreş’te 4000 ve Yerköy'de (Georgiyu) katledilen 4000 kişinin içerisinde Müslümanların yanı sıra Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler dе bulunabilmiştir. Türkler, muhtemeldir ki Orta Asya'dan getirdikleri hür ruhun bir eseri olarak, fetihlerle elde edilen Estergon, Eğri (Er1au, Eger), Yanıkkale (Raab, Giyor), Uyvar (Neuhausel, Ersek-Uyvar) ve Kanije (Gross-Kanisa, Nagi- Kanitsa) gibi çok uzak serhat boylarına büyük bir arzuyla ve azimle yerleşebilmişlerdir. Hürriyeti ve bağımsızlığı ruhunda yaşatan bu milletin Dünya’nın diğer ülkelerine dе aynı ruhun bir eseri olarak gitmekle mutlu olmuş olsalar gerektir. Malezya, Endonezya, Pakistan, Hindistan, Sudan, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas gibi ülkelerde "benim aslım Türk’tür" diyen insanlara hâlâ kolaylıkla rastlanmasının sebebi bu olsa gerektir. Sudan’ın yönetiminde bu gibi insanların çokluğu bir zamanlar beni çok şaşırtmıştır. Bir ziyaretimde, seceresini Özdemir Paşa'ya kadar götüren üst yönetim mensuplarının beni nasıl bir sıcaklıkla ve içtenlikle karşılamış olduklarını anlatmam zordur. Öte taraftan, mülkün diğer Müslüman unsuru dа Türklerle beraber yurt yapılan yerlere yerleşmekte heyecanlı ve arzulu olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse; Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin eski Cumhurbaşkanı A1iya zzetbegoviç'in ailesinin Budin'1i akıncılar olduğunu, zaman içerisinde sırasıyla Şabas, Belgrad ve Saraybosna şehirlerine çekilerek göç ettiklerini biliyoruz. Avrupa’nın her zamanki toplum yapısı Yunan-Roma Medeniyeti'nin çerçevesine girmektedir ve Osmanlı başta gelmek üzere, bütün Şark kültürlerinden çok farklıdır. Roma Medeniyeti'nin ise kendisinden farklı olanlara hiçbir zaman tahammülü olmamış ve bunların köküne kadar tahribine azim ve kararlılıkla çalışılmıştır. Ası1 tahammülsüz olunca, uzantısının dа farklı olması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Bu sebeple, Avrupa’nın merkezine çok yaklaşmış olan Osmanlı i1e mücadele edebilmek için Avrupa Devletleri çoğunlukla geçici ittifaklar kurmuşlar ve bu mücadeleyi ölüm-kalım meselesi hâline getirmişlerdir. Avusturya mparatoru'nun günde üç defa "Türk Tehlikesi Çanı" çaldırmış olması bunun en belirgin örneklerinden birisidir. Mücadelenin hem fizik hem psikolojik bir unsuru olarak, Avrupalı'1ar girdikleri Osmanlı şehirlerinde ahaliyi kılıçtan geçirmişler ve kültür eserlerini yerle bir etmişlerdir (1, 2).2 Osmanlı bayrağının gölgesinde Avrupa'ya yerleşmiş Müslümanların ve bunlara ait kültür izlerinin yok edilmesi temel amaç ve ana siyasî uygulama hâline getirilince, Türkler başta olmak üzere bütün Müslümanların vatan topraklarına kaçması kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır. şte, karşımızda zzetbegoviç örneği duruyor. Serhad boylarındaki kalelerin alınıp verilmesi 1590'larda olağan hâle gelmiş olduğuna göre, geriye göçün dе bu tarihlerde başlamış olduğunu kabul etmek gerekir. Ne var ki, bu göçün hızlandığı dönem 19. asrın başıdır. Osmanlıdan alınan toprakların Müslüman unsurdan temizlenmesi amacı i1e 1821–1922 yılları arasında beş milyon Müslüman yerlerinden sürgün edilmiş ve beş bucuk milyon Müslüman öldürülmüştür (2). Vatana kaçış önceleri doğrudan Anadolu'ya göç anlamına gelmiyordu. Osmanlı toprağının her yeri vatandı ve herhangi bir yere yerleşilebilirdi. Mesela, Ruslardan kaçan

111

Tatarlara ve Çerkezlere Balkanlar'da rastlamak mümkündür. Ana tarafımın Tatar olan kısmı muhtemelen 1864 yılındaki Kırım Savaşı sonunda Balkanlar'a yerleşmişti. Ancak, 1877–1878 Rus - Osmanlı Savaşı’ndan sonra Müslümanların perişan kitleler halinde Anadolu'ya ve öze11ik1e stanbul'a sığındıklarını görmekteyiz. 1912 yılındaki Balkan Savaşı’ndan sonra ise perişan ve sefil hâlde olan yüz binler doğrudan stanbul'a aktı. Bunların sadece beslenmesi bile devlet için büyük dert oldu. Nerede kaldı barınma, giyinme, iş bulma, sağlık bakımı, eğitim!... Bu noktada milletin kendisi yetişmiş ve dertli vatandaşları ile başta evi olmak üzere, her şeyini paylaşmıştır. Esasen, Osmanlı’nın 1800'lerden itibaren başlattığı yenileşme ve sanayileşme gayretleri, kendisine karşı acilen savaşların ve se1 gibi akan kaçkın kitlelerinin yol açmış olduğu giderler yüzünden daima engellenmiştir. Bunları sahneye koyanların çok iyi birer yapımcı olduklarını kabul etmek gerekir elhak!... Bu göçlerin, devletin gelişmesini ve yeniden yapılanmasını önemli ölçüde kösteklemiş olduğu aşikârdır. Ancak, bu göçler sebebiyle stanbul'a gelen okumuş veya herhangi bir alanda bilgi ve tecrübe sahibi kimselerin dе çok olduğu bilinmektedir. Ticaret, sanat, zanaat, bilim ve siyaset dallarında buralardan gelmiş olan birçok sivri isim zikredilebilir. Bunların etkisi i1e Devlet-i Aliyye'nin siyasetinde ciddi değişiklikler olmuştur. Alemdar Mustafa Paşa, A1i Suavi, Resneli Niyazi ve Mahmut Şevket Paşa gibi kimselerin faaliyeti çok can alıcı ve tayin edici olmuştur. Türk Milliyetçiliği’nin doğusunda dа muhacir düşünürlerin önemli katkısı vardır. stanbul'a akan büyük göçmen kitlesi zaman içerisinde Anadolu'nun çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir. nsanoğlunun tabiatı icabı bu maceranın her anı mutlaka sancılı olmuştur. Fakat muhacirlerin anavatandaki Türklük tarafından şefkatle karşılandığı bir gerçektir. Devletin çoktandır ihmal etmek zaruretinde kaldığı Anadolu'ya bu göçmenler hatırı sayılır bir canlanma getirmişlerdir. Ne dе olsa bunlar daha verimli ve stanbul'a çok yakın topraklardan geliyorlardı. Bunların yaşayış tarzında ve dillerinde stanbul’un etkisi çok büyüktü. Yüzlerce yıldan beri yapılamamış olan ve stanbul hayatının yurdun en ücra köşelerine taşınması diyebileceğimiz bir hadise bir felâketin sonucunda gerçekleşmiştir. Büyük Mustafa Kemal, yâd ellerde kalacak olan soydaşlarının büyük acılar çekeceğini biliyordu. Atatürk, hem bu acıların önüne geçmek hem dе yurdun her yanına ayni kültürü götürebilmek amacıyla olsa gerektir ki mübadele diye bilinen büyük göçü başlattı ve çok başarılı bir şekilde sonlandırdı. "Estergon Kalesi subaşı durak", "A1dı Nemçe bizim nazlı Budin'i" gibi türküler bu hicranlı hayatın canlı hatıralarıdır. Türk Milleti, bu hayatın ruhundaki akislerini şiir, türkü, masal, hikâye ve sair edebî eserler hâlinde günümüze miras bırakmıştır. (1) Öztuna, Yılmaz: Büyük Osmanlı Tarihi, 3. Ci1t, 1994. Ötüken Neşriyat, stanbul. ISBN–975–437–141–5. (2) Mc Carthy, Justin : Death and Exi1e. The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1881-1922. The Darwin Press Inc., Princenton, USA, 1995. ISBN 0-87850-094-4.

112

TÜRKER ACAROĞLU (Razgrat,1915) Razgrat’ta doğdu. lkokulu Razgrat’ta bitirince rüştiyeye başladı. 11 – 12 yaşlarında Türkiye’ye geldi ve ortaöğrenimine Balıkesir’de devam etti, Adana lk öğretmen okulundan mezun oldu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra Türkiye’de ve Fransa’da kütüphanecilik dalında uzmanlık öğrenimi gördü. Erzurum, Ağrı, Kars ve Ankara okullarında öğretmen ve idareci; Ankara Milli Kütüphanede uzman, stanbul’da Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürü, A. Ü. Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesinde uzman kütüphaneci olarak çalıştı. 1974’te emekliye ayrıldı. Hâlen stanbul Avcılarda oturmakta olan M. Türker Acaroğlu araştırmalarını yoğun olarak sürdürmektedir. Araştırmacı, hayatı boyunca, doğup büyüdüğü Bulgaristan’daki kardeşlerine bağlı kaldı. Bulgarlar tarafından kendisine verilen altın madalyayı 3 Mart 1985’te Bulgaristan Türklerine reva görülen insanlık dışı soykırımı uygulamalarından dolayı bir protesto mektubuyla, kendilerine iade etti. T. Acaroğlu araştırmalarını oldukça geniş bir alanda sürdürdü. Bulgarcadan Türkçeye çevirilerle başlayarak, Türk okurlara Bulgar edebiyatını tanıttı; Bulgaristan’da Türkçe yer adları; Bulgarların Türkçe kökenli soyadları konularında eserler yazdı. Türk folkloru üzerine değerli araştırmalarıyla da bilinen T. Acaroğlu birçok ulusal ve uluslar arası sempozyum ve kongrelerine bildirileriyle katıldı. yi bir derleme müdürü ve araştırmacı olarak kültür tarihimizde yer alan T. Acaroğlu hizmetlerinden dolayı birçok kez ödüllendirilmiştir. Basılmış elliye yakın kitaplarından sadece şu başlıkları sayalım: Gagauzlar/Hristiyan Türkler (A. . Manov’dan çeviri, Ankara, 1930 – 40, yeni basım: 1999) Açıklamalı Atatürk Kaynakçası (2 cilt. Ankara 1981) Gagauz Atasözleri ve Deyimleri (Türk Folklor Araştırmaları, 1986 / 1’den ayrı basım) Ankara 1986), Bulgaristan’da Türkçe Yer Adları Kılavuzu (Ankara 1988) Bulgaristan’da 120 yıllık Türk Gazeteciliği, 1865 – 1985 ( stanbul, 1990)

Bulgaristan Türklerinin son durumu Viyana'da imzalanan AG K (Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı) 3. izleme toplantısının kapanış belgesinde, Bulgaristan’daki Müslüman Türk azınlığının temel hak ve özgürlüklerinin iadesi vе korunmasına yönelik maddeler bulunduğu halde, çeşitli kaynaklardan a1dığımız haber ve bilgilere göre, komünist Bu1gar yönetimi hâlâ soydaşlarımızın maddi ve manevi baskı zulümleri devam ediyor, hâlâ Türk varlığını inkâr ediyor, hâlâ daha Tarihsel Türk yapıtlarını, camileri ve hisarları yıkıyor ya da kiliseye çeviriyor. Bu konudaki Türk-Bulgar ikili görüşmeleri, yabancılara; “ şte biz bu sorunu görüşüyoruz!” diyebilmek için yapılmaktadır. Oysa durumda hiçbir değişiklik yok: Türk azınlık okulları, camiler, Türkçe yayın yapan gazete ve dergiler kapalı. Dil, din, gelenek ve görenekler yasak! Türk, Türkçe, Тürk tarihi vb. gibi sözcüklere Bulgarların alerjisi var;

113

bunları hiç duymak istemiyorlar. Kendi bilim adamları bile bunları kullanmaktan çekiniyorlar. Sofya'ya yeni bir Baş müftü atamışlar: adını Nedü Gencev koymuşlar, eski Türkslâm adı Nedim imiş. Bu adam ilkin polis okulunda, daha sonra hukuk fakültesinde okumuş. Şumnu’ya emniyet görevlisi olarak atanmış. Sonra iki yıl da Kırçaali müftüsü olmuş. şte bu iki yıl içinde Müslümanlığı ‘öğrenmiş’, sonra da Suriye’ye “doktora” yapmak üzere gönderilmiş. Belki de kendisine göstermelik bir “otorite doktorası” alınmış. Demek oluyor ki, bundan böyle Bulgaristan’da – Suriye’den “icazetli” olarak-HıristiyanlıkKızılbaşlık karışımı yepyeni bir Müslümanlık çıkacak ortaya. Nitekim şimdi baş müftülük bir de küçük dergi çıkarmaya başlamış. Tabiî, bu da göstermelik; bunun da “asimilasyon ve slâmdan uzaklaştırma propagandası’ndan başka bir şey olacağını beklemek saflıktır.”Dinle ilgili terimler, daha şimdiden Türkçeden uzaklaştırılıp yerli resmi dille(Bulgarca olarak) öğrenilmeye başlamış bile... Bulgaristan'da Müslüman Türklere yönelik yoğun konferanslar veriliyor. Sözde “Köküne dönüş!” olayını her yönüyle aydınlatıyorlar... Güya Bulgaristan Türkleri aslında Bulgar’mış dа Osmanlılar onları zorla Müslüman ve Türk yapmışlar!.. Oysa kendi tarihçileri bile bunun aksini ispat ediyorlar. Bunu en son örneği, Prof. S.S. Bobçev’den çevirdiğimiz “Deliorman Türklerinin Kökeni” başlıklı araştırmada (bak: “Bellten”, cilt 111, sayı 203, Ağustos 1988, ss. 697-715). Prof. Bobçev bu değerli incelemesinde, genel olarak Rumeli Türklerinin özellikle Deliorman Türklerinin Anadolu’dan göç eden Osmanlılar’ın torunu olduğunu ispatlamıştır. Sofya Üniversitesine bağlı Türk Dili ve Edebiyatı Enstitüsü, bilimsel olmaktan çok politik bir kuruluş olarak kullanılmaktadır. Başında bulunan Doç. Emil Boev, Gagauz’dan dönme yeni bir Hıristiyan – Bulgar; asistanı Vera Semercieva ise stanbullu bir Hıristiyan Ermeni, eski yurttaşımız... şte, "köküne dönüş" olayının başlıca “aydınlatıcıları” bunlar: başlıca Politika, diplomasi, her türlü istihbarat 'işleriyle çok sıkı bir bağları var; hatta, çok kişinin canını da yakmış kimseler... Mahut “kampanya”ya bilimsel açıdan (yani dil, edebiyat, halkbilim, etnografya vb. açılardan) “ışık tutan” en büyük uzmanlar, bunlar!.. Şimdi, bunlara bir de tarihçi Petrov denilen bir adam katılmıştır. Son yıllara gelinceye dek bizde yapılan birçok toplantı, sempozyum vе kongreye katılmış olan bu kimselerin, hiç değilse bundan böyle, Türkiye'ye ayak basmalarına kesinlikle olanak verilmemelidir. Bu yapılırsa, Bulgaristan'daki birçok Türk, moral bakımından; birazcık tatmin olunurlar. Bulgarların asıl amacı, asimilasyon yoluyla kendilerine hayatiyet (yaşama gücü, canlılık, dirimsellik) kazandırmak; bir dе ülkelerine kara işçi (hamal) sağlamak; çünkü, Bulgaristan'da artık nüfus artışı yok. Öte yandan, Bulgarlar artık çalışma yeteneklerini dе yitirmiş durumda... Yerli Türklerse, her işe koyulabiliyorlar: Bulgarlar, şimdi yalnızca yönetici olarak kalmayı sürdürmek istiyorlar. şte, olayın puf noktası budur. tiraf edelim ki, son beş yıl onların hesabına akıp gitti. Biz, hiçbir şey yapamadık. Onlarsa, Bulgaristan'daki Müslüman Türk çocuklarını ve şuraya-buraya yükselmek isteyenlerin beyinlerini yıkamayı sürdürüyorlar. Bu adamlara çok şeyler vaad ediliyor. lkokullardan başlayarak yüksek okullara varıncaya dek, Türk çocukları üzerinde çok yönlü ve yoğun bir “Bulgarla benzeşme” propagandası yürütülüyor. Yöntemleri, hiç bir yasaya da ilke tanımıyor. Amaca varabilmek için her yolu deniyor, her şeyi ‘mübah’ sayıyorlar.

114

Şimdi, Bulgaristan Türkleri arasında göçmenlik için söylenti1er duyuluyormuş: Ancak birkaç yüz aileyi kapsamına alacak, çok sınırlı bir göçmenlik; ana-baba, karı – koca çocuk gibi bölünmüş aileler... Bu durum karşısında, Bulgaristan Türkleri umutsuzluğa düşüyor, bize inançlarını dа yitiriyorlar. Belki bilimsel kurumlarımızın, kitle haberleşme araçlarımızın partilerimizin, hükümetimizin bu sorunda dа faal ve yoğun girişimlerde bulunmaları yerinde ve yararlı olur. Sorunun çözümü için “dilim dilim” yöntemiyle hiçbir yere varılamayacağı bilinmelidir. Bunca yıllık deneyimlerden sonra Bulgarlara kesinlikle inanmamak gerektiğini anlamalıyız. Son zamanlarda yalnızca bölünmüş ailelerden söz edilmesi, Bulgaristan Türklerini hayli üzüyor. Siyasal partilerimizin bu sorunla ilgili hiçbir şey söylememeleri, suskun kalmaları hüzün vе esef verici bir durumdur. Bulgarlar, sorunla ilgili görüşmeler yapılıyor görüntüsü vererek, ancak zaman kazanmak istiyorlar. Böylece, sözde insan hakları konusunda Batı karşısında yüzlerini ak etmek, düzeni bozuk ekonomilerine Batı'dan destek ve kaynak koparmak sevdasındalar. Bulgaristan Türklerine moral verici Türkiye, Ankara vе stanbul kısa ve orta dalga radyo yayınlarını, Bulgarlar, çok güçlü parazitlerle bozuyorlar. Bu alanda gereken önlemler alınırsa, radyo yayınlarımız orada daha net biçimde dinlenebilir. Özellikle stanbul radyosunun cumartesi ve pazartesi günleri yayınlanan-. “Ülkemizden-yöremizden” programlarında dil, edebiyat, tarih, gelenek ve görenekler, halkbilim ve etnografya ile ilgili konular artarak çeşitlendirilir, tekrar tekrar yayınlanırsa daha yararlı ve etkili olabilir. Hele bu konulardaki programlar, Batı'ya yönelik yayınlarda da tekrarlanırsa, daha dа iyi o1ur; çünkü, Bulgaristan Türkleri Batı yayınlarını dа dinlemeye çalışıyorlar. Bulgarların asılsız iddialarını çürüten bilimsel yayınlara gereksinme var. Şimdilik yayınlar yetersiz, sayıca azdır. Bunları küçümsememek gerekir. TRT'nin bugüne dek Bulgaristan Türkleri konusunda bir tek açık oturum düzenlememiş olması, düşündürücü olduğu denli, dinleyiciler üzerinde olumsuz etkiler yapıyor. Balkanların Sesi, Sayı–3, 1989, 7.

115

BEĞLÂN TOĞROL stanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. Stanford Üniversitesinde Fulbright Scholar olarak bulundu. Cambridge Üniversitesinde dе Research Fellow olarak çalıştı. 1992'de Cambridge Üniversitesi Newham College'e Honorary Fellow olarak seçildi. 1969 yılından beri stanbul Üniversitesi Psikoloji Enstitüsü Müdürü, Psikoloji Kürsüsü Başkanı ve 1982'de YÖK'ten sonra Psikoloji Bölüm Başkanı olarak 25 yıl stanbul Üniversitesi Psikoloji'de Başkanlık yaptı. 1994 yılında emekli oldu. Bu arada, 1992'de Hak ve Özgürlükler Partisinin Eski Сuma seksiyonu tarafından Bulgaristan'a davet edilip konuşmalar yapmıştır. Çalışmaları daha çok deneysel ve tıbbi psikoloji alanında olmakla birlikte son yıllarda “azınlıklar” bilhassa “Türk azınlıkları” üzerinde bazı çalışmalar yaptı. Bunlardan bir kısmı ngilizce yayınlanmıştır. Direniş (Bulgaristan Türklerinin 114 yıllık onur mücadelesinin karşılaştırmalı psikolojik incelemesi) Charles Dickens, “ ki Şehrin Öyküsü” adlı ve 1789 Fransız htilâli esnasında kişisel dramları içeren romanına, "Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü ....", diye başlamaktadır. Gerçekten yaşları yarım yüzyılı geçmiş kişilerin hayatında belki dе 1989 yılı tıpkı böyle unutulmayacak bir yıl olarak kalacaktır. Charles Dickens'in romanına konu olarak aldığı 1789 Fransız htilâlinden tam 200 yıl sonra, 1989'un ortasından itibaren çatırdayan politik dengeler Berlin duvarıyla birlikte yıkılırken, bu enkaz ardından pek çok sosyal, psikolojik ve tabiî ekonomik sorunları içeren feryatlar kulaklarımızı çınlattı durdu. Bu arada, Doğu Türkistan'dan Kafkasya’ya Kafkasya'dan Тunа boylarına kadar dış Türklerin hüzünlü sesleri çeşitli lehçeler ve ağızlarla kulağımıza ulaşmaya ve hatta Rumelili ağzıyla "bizi çığırmaya" başladı. Bunların arasında bizim için en tiz'i tabiî ki hemen yanı başımızda Bulgaristan'daki soydaşlarımızın sesleriydi. Bu sesi işitmememize imkân yoktu. Çünkü üç ау süresince her gün çok sayıda Türk soydaş televizyondan Bulgaristan'da işlenen insanlık suçunu bizlere seslendi durdu. Ancak, bu sese Anavatanlarındaki soydaşlarından başka kimseler pek aldırmadılar. Medenî devletlerin bu ve benzeri olaylara, hiç bir ayırım, bir tefrik yapmaksızın gereken önemi verdikleri ve tedbirlerini a1ıp, yok edilen hakların iadesine çalıştıkları, insanlık suçu isleyenleri mükâfatlandırmak yerine milletlerarası arenada cezalandırmaya başladıkları zaman, alet edevat medeniyetinden gerçek insanî medeniyete erişeceklerine inanıyorum. Komünist Bulgaristan devletinin Türklere karşı 40 yıldır ve ondan önceki idarelerin dе 80 yıldır yaptıkları, haksız, kanunsuz işlemler, Türkiye Devleti ve tarihçilerimiz tarafından çok iyi bilinmekle birlikte, durumun Türk kamuoyuna yeterince aksettirilmemiş olduğu da bir gerçektir. Bulgaristan Devletinin 1877 Savaşından başlayarak, bütün ikili ve uluslararası antlaşmalara ve taahhütlerine rağmen, eşine az rastlanan bir ikiyüzlülükle, memleketindeki Türkleri yok etmeye yönelik baskı ve şiddet politikasından hiç bir zaman taviz vermediği bir gerçektir. Benim burada ele almak istediğim husus bilhassa madalyonun öbür yanıdır. Bulgaristan’ın sebep olduğu bilinen bütün yasa dışı olaylara karşılık oradaki Türk halkı bu sürede ve özellikle son devrede ne gibi yanıtlar vermişler, psikolojik deyimle ne gibi tepkilerde bulunmuşlardır? Genelde, topu tüfeği olmayan, bunları 100 küsur yıldır kullanmayan, 2 yıllık askerliğini yol yapımı ve inşaatta çalışarak tamamlayan azınlık statüsündeki, işinde gücünde kendi halinde olan bu

116

halkın, öncelikle 1984'ten beri, “adlarının gasp edilmesiyle” başlayan insanlık suçuna bir takım tepkilerde bulunduğu muhakkaktır. Bu tepkilerin, 1989'un ikinci yarısında Bulgaristan yöneticileri tarafından beklenmedik bir düzeye eriştiği, hele son zamanlarda onları büsbütün şaşırtarak "zorunlu göç" gibi gerek memleketindeki Türklere ve gerekse Türkiye'ye yönelik açık agresif tavırlar sergilemelerine ve milletlerarası toplantılarda köşeye sıkışmalarına, bir yandan inkâr, bir yandan iftira ve diğer yandan dа tehditler savurmalarına yol açan bir seviyede geliştiği anlaşılmaktadır. 1989'un Ağustos başında, Bulgaristan tarafından “utanç trenine” zorla tıkılarak Kapıkule'ye postalanan Türklerle yaptığım psikolojik incelemeler esnasında soydaşlarımızın nice haksızlıklara ve zorluklara rağmen azimli, sabırlı, ne yaptığını bilen kişiliklere sahip olduklarını gözlemiştim. (В. Toğrol, 1989). Altı ау sonra, bilhassa stanbul’daki misafirhanelerde yaşayanlarla yaptığım çalışma esnasında ise (В. Toğrol, 1990) gazetelerimize ve televizyonlarımıza şöylece aksetmiş bulunan Bulgaristan Türklüğünün bilhassa 1989'daki direniş hareketinin önemini anlamış oldum. Bu olayı değerlendirebilmek için, '93 Harbi'nden beri Bulgaristan'da Türklere karşı uygulanan "insanlık suçu”nun özelliğini ve boyutlarını kavramak ve dünyadaki bu tür olaylarla karşılaştırmak gereklidir. 21. yüzyıla çok yaklaşmışken, 20. yüzyılımızın artık tarih sayfalarına Atom Çağı, Bilgisayar Çağı gibi bilim ve teknolojinin zaferini simgeleyen unvanlarla yerleşmeye başladığını görüyoruz. Gerçekten, fizik bilimlerinin akıl almaz bir başarıyla geliştiği ve bulguların teknolojiye uyarlanarak insanlığın hizmetine sunulduğu çağımızda, hele 1991'in ilk günlerinde devam eden Körfez Savaşıyla; savaşın dahi hukuki ve ilmi bir presizyonla (dakiklikle) nasıl yürütüldüğünü televizyon ve radyo gibi kitle iletişim araçlarımızdan anı anına büyük bir hayretle izledik. Batıda son yirmi yılda genetik mühendisliği dalında yapılan bilimsel araştırma ve çalışmalar, bilhassa Amerika'da, ortaya çıkaracakları ahlâkî ve siyasî sorunlar nedeniyle, halk tarafından büyük ve şiddetli protestolarla karşılanmış; resmen bu tür araştırmalara ket vurulmuş, en azından alenî ve yaygın bir şekilde yapılmaları önlenmiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden günümüze değin yarım yüzyılı aşan bir zaman sürecinde ise vüs’at ve şiddetine daha önceki devirlerde rastlanmamış olan ve insanlığı en az bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve genetik mühendisliği alanında olup bitenler kadar ilgilendirmesi gereken, fakat nedense emplikasyonları kitlelere gerektiği şiddette aksetmemiş bulunan bir olay daha vardır. Bu olay, Batı'nın 1936'lardaki Moskova Mahkemelerinden itibaren gözleri önüne serilen ve insan zihnini zorla değiştirme*** üzere bilhassa komünistler ve benzeri bir takım başka siyasî teşkilâtlar tarafından bazı gruplara karşı uygulanan psikolojik tekniklerdir. Endoktrinasyon, beyin yıkama, düşünce reformu gibi terimlerle ifade edilen bu yeni yöntemler, insanlığın insan olduğu binlerce yıldır en fazla kıymet verdiği, “kendisi olma” haysiyeti ve hakkını vahşicesine elinden alıp yok eden ve onu olduğundan başka bir insan yapan psikolojik silâhlardır. Bu silahların Naziler zamanında kendi özelliklerine has bir şekilde gestapo temerküz kamplarında ve bir yerde bazı ayarlamalarla tüm Almanya’da kullanılmış olduğu ve komünizmle birlikte Rusya'da, demirperde ülkelerinde, Çin'de ve Kore'de gerek kendi halkları, gerek muhalifleri ve bilhassa harp esirleri üzerinde denendikleri bir gerçektir. Bulgaristan'da 1878'de Bulgaristan Prensliği’nin kurulmasıyla birlikte oradaki Türklüğü yok etmek üzere başlayan, Türkleri Bulgar yapmaya yönelik 100 küsur yıllık olaylar, 1984 yılında oradaki Türklerin “ad’larının gasp edilerek Bulgar
***

ngilizcesi: to manipulate the minds of human beings.

117

adlarıyla değiştirilmesiyle" son safhasına ulaşmıştır. Böylece, komünist Bulgaristan idarecileri, 20. yüzyılın son yıllarında, bütün dünyanın gözleri önünde, meselâ, nazi Almanya’sında temerküz veya imha kamplarında olanlarla es mahiyette bir “insanlık suçu” işlemiş oldular. Psikologlar insan yavrusunun kişilik gelişiminin doğumuyla birlikte, hatta ana karnından itibaren başladığını, ve ilk altı yıllık devrede şekillenerek bir “ben”e sahip birey olarak, değişmesi zor özelliklerine kavuştuğunu kabul etmektedirler. “Ben” ve “benlik” duygusu insanın yakın ve uzak çevresiyle, kısaca dünyasıyla ilişkilerinde sahip olduğu en temel mihenk taşı, referans birimi işlevini görür. “Ben” olduğum sürece; “Sen”, “О” ve “çevrem” vardır. Bütün bunlar “ben”imle anlam kazanır. “Ben” yoksam, hiçlik (а void) vardır. Bu sebeplerden ötürü bir insanın kendisinin “ben”lik kavramı yaşamak hakkı kadar önemli, en temel hakkını ve hürriyetini temsil eder. Onu kaybetmek, onurunu, haysiyetini, insanlığını kaybetmekle eş değerlidir. Hele Türklerde, var oldukları günden beri, “ad”ın ne büyük bir önem taşıdığı, bilhassa Dede Korkut Destanı ve benzeri belgelerden bilinmektedir. Hitler'in faşist nazi Almanya’sındaki gestapo temerküz kamplarında mahpusların şahsiyet yapılarını değiştirmek üzere maruz bırakıldıkları fiziksel ve psikolojik insanlık dışı yöntemler ve bunların ortaya çıkardığı değişmeler ile komünist rejimlerde, aynı gaye ile kullanılan yöntemler incelendiğinde ve bunlar Bulgaristan'da Türklere ve bütün diğer azınlık statüsünde olanlara karşı uygulanan dehşet politikasıyla karşılaştırıldığında, Bulgaristan idaresinin memleketlerindeki hemen hemen yarıya yakın bir nüfusun benliklerini değiştirmek üzere yaptıklarının, Hitler'inki, Stalin'inki veya Mao'nunki kadar şeytanca girişimler olduğu görülmektedir. Gerek nazi Almanya’sında, gerek komünist Rusya, Çin ve Kore gibi onların peyklerinde olanlarla, Bulgaristan'daki Türklere karşı yapılanların hepsi aynı biçimde totaliter, son derece kuvvetli sosyal organizasyonların, kendi himayelerindeki mazlum insanlara karşı işledikleri organize zulümlerdir. Birinci Dünya Savaşı; ilerleme vе tekamülle insanlığın problemlerini çözebileceğine, hayatına yeni anlamlar kazandırabileceğine dair inançları yıkmıştır. kinci Dünya Savaşı ise, teknolojiye bağlı ilerlemelerin insanlığın saldırganlık insiyaklarını daha dakik, daha inanılmaz seviyelerde korkunç şekillere dönüştürebileceğini ispatlamış oldu. Kuvvetli sosyal organizasyonların gelişimine bağlı ilerlemeler neticesinde Buchenwald'1er, Auschwitz'1er, Gulag Takım Adaları, Kore Esir Kampları veya Belene’ler ortaya çıkmıştır. 1939'dan 1945'е kadar devam eden altı yıllık kinci Dünya Savaşından sonra ve ancak arkada milyonlarca ölü bırakılarak tüm dünyanın gayretiyle, Hitler'in kurduğu dehşet makinesinin yıkımı gerçekleşebilmiştir. Hitler 1933'te başa geçtiğine göre, tam 12 sene bu dehşet kampları dünyanın gözleri önünde işleyip durmuştur. Temerküz kamplarının hukukî gerekçesi, Alman anayasasının cumhurbaşkanına verdiği olağanüstü yetkilerle, devlet düzeninin korunmasını öngören 48. maddesine dayanmaktaydı. lk defa Von Hindenburg zamanında, devleti korumak üzere, “koruyucu tutukluluk” adı altında işletilmeye başlanan bu madde, çıkartılan ek kanunlarla tutukluların gizli polise teslim edilmeleriyle birlikte, onların mahkemelere başvurmalarını dа önlemiştir. 1933'te Hitler'in nazi partisi seçimleri kazanınca, olay tam manasıyla çığırından çıkarak önce rejim, sonra parti düşmanları, filân derken, gelişmeler 1942'de mazlum insanların Auschwitz'deki gaz odalarında imha edilmelerine kadar gelip dayanmıştır. Rusya'da olup bitenler ise, komünist partinin 1917'de iktidarı ele geçirmesiyle başlamış, fakat 1924'te

118

Lenin'in ölümüne takiben, Stalin'in başa geçmesiyle onun ölüm tarihi olan 5 Mart 1953'е kadar tam yirmi dokuz sene en karanlık devrini yaşamıştır. Ancak, Sakharov, Solzhenitsin v.b. Rus aydınlarının cılız muhalefetiyle başlayan ve 1990 Barış ödülü sahibi S.S.C.B. lideri Sayın Gorbacev'in ortaya koyduğu “glasnost” ve “perestroika” politikasıyla birlikte, hemen hemen yetmiş yıl sonra yeni bir aşamaya ulaşan gelişmeler, insanlık tarihinde geniş ufuklar açmıştır. Kuzey Kore'de olanlara, 1950 ile 1953 yılları arasında Birleşmiş Milletler Kuvvetlerinin savaşması ve bunun sonucunda Güney Kore'nin kurtarılmasıyla üç yıl sonra “dur” denilebilmiştir. Kuzey Kore esir kamplarında yapılanlar hukukî dayanaktan yoksun, Cenevre Anlaşmasına aykırı tasarruflardı. Hitler'in insanlığa karşı yürüttüğü organize gaddarlık ile Kuzey Kore'de olanlara hür dünya milletleri savaşarak ve kanlarını akıtarak müdahale etmişlerdir. Dünyanın ikinci süper güçü olan Rusya'da ise, aynı sistemin kendi içinden çıkmış bir liderinin üstün beyin gücü ve yürekliliği sayesinde ve türlü zorluklara rağmen, son verilmeye çalışılmaktadır. Bulgaristan Türklerinin çilesi, 1877-1878 Türk-Rus Savaşıyla başlamış, 1878'de imzalanan Berlin Andlaşmasının onların haklarını koruyan tüm maddelerine rağmen ve daha sonra imzalanmış bütün ikili ve uluslararası andlaşmalara karşın bu güne kadar 114 yıldır hiç bitmeden devam etmiştir. Ve, 114 yıldır Bulgaristan Türkleri, dünyanın umursamaz bakışları karşısında, “haklarına kavuşma mücadelelerini”, yalnız başlarına vermektedirler. Bulgaristan'da Türklere karşı yönetilen zulümler 1877'de başlamış olmakla beraber, Hitler'inki, Stalin'inki gibi organize gaddarlık biçimine dönüşümleri, 1956'da Todor Jivkov'un iktidara gelişiyle şekillenmiştir. Hitler, Stalin, Мао yok olmuş, Todor Jivkov ise 1989'da Doğu Avrupa'da esen kasırgayla yıkılmıştır. Ancak, ne kendisi, ne de kurduğu zulüm makinesi henüz yok olmamıştır. Jivkov üç yıldır hâlâ Türklere karşı işlediği “insanlık suçlarından” ötürü yargı karşısına dahi çıkarılmamıştır. Bulgaristan'da Türklere karşı yapılanların Hitlerin’ki kadar bile hukukî bir dayanağı yoktur. Yapılanlar, bilakis, tam aksine, imza konulan tüm andlaşmalara aykırı olarak yapılmış ve yapılmaktadır. Buna rağmen, Avrupa Konseyi'ne kabul edilen bugünkü Bulgaristan idaresi bir kaç yıl önce dünya devletleriyle birlikte imzaladığı Helsinki Nihai Senedi'nin azınlıklarla ilgili hükümlerine karşılık, Türkçe derslerini gayri nizami olarak askıya almış, bu günlerde değiştirmeye çalıştığı anayasa taslağında ise, azınlıkların haklarını garantiye alan maddeler ile şu anda üçüncü parti durumunda olan Hak ve Özgürlükler Hareketine olanak sağlayan maddelerin iptaline yol açacak planlar tasarlamıştır. Böylece, Bulgaristan'daki değişimlerin, imza konulan uluslararası ve ikili andlaşmalar gibi sureta, göstermelik, sadece dünyayı kandırmak için yapılmış değişimler olduğu; aslında orada henüz hiç bir şeyin pek öyle değişmediği düşünülmektedir. Bu yüzden, biz Anavatan Türklerinin, milletlerarası tüm kuruluşlarda hiç bıkmadan ve yılmadan bu gerçeği bütün dünyaya anlatmamız ve Bulgaristan'daki ve tüm Rumeli'deki Türklüğü yalnız bırakmamamız şarttır. 21. yüzyıla daha aydınlık bir yüzle hazırlanan hür dünya devletleri dе, şu günlerde nasıl Kuveyt'in veya Kuzey Irak'taki Kürtlerin yanında olabilmişlerse, artık Rumeli Türklerinin dе yanlarında olmak zorundadır. Çünkü, 114 yıldır orada olanlar Hitler'in Almanya'sındakinden daha az korkunç değildir. Bunu onlara anlatmak, onların dа bu gerçekleri görmelerine yardımcı olmak mecburiyetindeyiz. Çünkü, acı dа olsa gerçekleri incelemek, realitelere arkamızı dönmeyip, ne olduklarını nasıl oluştuklarını anlamaya çalışmak, bilimin gereği olduğu kadar, bir daha böyle olayların ortaya çıkmalarını önlemek bakımından dа gereklidir. Komünist dünyanın çatırdayarak yıkılmakta olduğu şu günlerde, bu yıkıntıyı ekonomik nedenlerin çabuklaştırdığı anlaşılmakla birlikte; о ülkelerdeki insanların "hür-

119

vicdanlarını arama" olayının, bu yıkımın alt yapısını oluşturduğundan ben şahsen hiç şüphe etmiyorum. Bu çalışmamı Bulgaristan halklarını kötülemek için ele almadım. Onların dа içinde yaşamak zorunda kaldıkları yönetimlerin şartlarına tâbî olduklarını biliyorum. Buna rağmen, Bulgaristan idaresinin Türklere karşı yaptıklarını tasvip etmeyen, hatta bunlardan eza duyan sade Bulgar vatandaşlarının bulunduğunu dа biliyorum. Bunları bana daha 1989 yazında “zorunlu göç”le Türkiye'ye sığınan soydaşlarımız geldiklerinde anlatmışlardı. Nitekim, Bulgaristan Türkleriyle ilgili olarak о günlerde yapmış olduğum psikolojik araştırmada, genelde Bulgar halkının ve kendi komşularının olaylara karşı tutumları (atitude) i1e ilgili olarak sorduğum sorulara soydaşlarımızın verdikleri cevaplardan şu sonucu çıkarmıştım: ... Soydaşlarımızın Bulgar vatandaşlarıyla kendileri arasında en azından görünüşte önemli bir sorunları bulunmadığı görülmektedir. Komşularıyla, meslektaşlarıyla aralarında geçimsizliker kişisel çatışmalar yoktur. Hepsi işinde güçünde, çalışkan, iyi vatandaşlardır. Buna rağmen, Bulgaristan yönetimi bu mükemmel vatandaşların sadece “Türk olma” hak ve isteklerine merhametsizce saldırmaktadır. (В. Toğro1, 1989, 36} Nitekim, 1989'un sonlarından başlayarak bu güne kadar bazı Bulgarlar tarafından Türklere karşı yöneltilen bir takım neo-nazizm olaylarının dа, eski komünist partinin bu günlerde yarı işsiz durumundaki gizli faşist elemanlarınca düzenlendiğine inanıyorum. Ama, dünyanın ikinci süper gücü S.S.C.B.'nin Başkanı Gorbacev'in “glasnost” ve “perestroika” meltemiyle dünyada taptaze esintilerin başladığını da umutla görüyorum. Bunun sonucunda demir perdeler çatlamış bir kısmı hemen hemen tamamen yıkılmıştır. Yeni bir dünya; bir Avrupa Evi'nin temelleri atılmak üzeredir. Türkiye'de dе daha Nisan ayının ilk günlerinde, Ramazan Bayramı’ndan az önce, büyük bir kanun değişikliği gerçekleşmiş, demokrasinin bütün mekanizmaları işletilmeye başlanılmıştır. Bulgaristan'da ise, Türk azınlığın haklarıyla ilgili gelişmelerin çok yavaş gittiği ve çeşitli kandırmaca tedbirlerle yürütülmesine çalışıldığı gerçek olmakla birlikte, yine dе bu gün Jivkov zindandadır. Sayın Cumhurbaşkanımız Turgut Öza1'ın “Karadeniz Projesi” Bulgaristan dа dahil yöredeki tüm devletler tarafından gereken ciddiyetle incelenmektedir. Yeni bir dünya doğuyor, ve bu dünya da artık Hitler'lerin, Stalin'lerin, Jivkov'ların yeniden ortaya çıkmaması için, bu yeni dünyayı özleyen bütün insanların elele vermelerinin zamanı gelmiştir. Bunların önlenmesinin ancak yukarıda belirtildiği üzere, hoşlansak dа hoşlanmasak dа, gerçekleri usanmadan incelemek, onları ört bas edecek yerde, gözlerimizi açarak dikkatle bakmakla mümkün olduğuna inanıyorum.Yeni ve umut verici gelişmeleri sevinçle karşılıyor ve soydaşlarımızla birlikte bir kere daha bütün Bulgaristan halklarına mutluluklar ve esenlikler diliyorum. Bu incelememi, hak ettikleri parlak geleceğin yakında ufuklarını aydınlatacağına inandığım, Bulgaristan Türklerine sevgilerimle ithaf ediyorum. Nisan 1991, B. Toğrol, Direniş, stanbul, 1991.

120

HASAN KÖN ( stanbul, 1945) stanbul’da doğdu. Saint Josep Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümünden mezun oldu. Aynı Fakültede ve Michigan State Üniversitesinde Lisansüstü ve doktora, doktoraüstü çalışmalar yaptı.1982 yılında California Üniversitesi, Santa Cruz’da ve 1990 – 1991 yılında Washington, John Hopkins Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. Hâlen Yeditepe Üniversitesi, Uluslararası lişkiler Bölümü başkanlığı, Ankara Üniversitesi Türk nkılâbı Tarihi Enstitü Müdürlüğü, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurum Yönetim Kurulu üyeliği ve Milli Güvenlik Akademisi öğretim üyeliği yapmaktadır. Atatürk üzerine, Türk dış ve iç politikası üzerine, uluslararası güncel konularda yayımlanmış altmışa yakın makalesi ve eserleri vardır. Bulgaristan’daki Türklerin Zoraki Göçü Bundan bir yıl önce yeni yazacağı bir kitap için Avusturyalı Tarihçi Erich Feigl ile konuşuyordum. Kendisinin bildiği gibi Ermenilerin Terör miti diye birçok dillere çevrilmiş bir kitabı var. Bu kitabını yazarken kendisi Türk tarihinin önemli bölümlerini incelemek zorunda kalmış. Bu nedenle tarihimizi iyi biliyor. Türklerin yurtdışındaki zor durumlarını konuşurken benim üzüntüye ve karamsarlığa düşmem karşısında bana herkese söylemeyeceğim bir Şeyi size söyleyeceğim dedi: “Biz de tarihte Türkler gibi bir büyük devlet kurduk. Ancak, AvusturyaMacaristan mparatorluğu yıkılınca yenisini kurmak mümkün olmadı. Siz ise tarih boyunca imparatorluklar kurup durmuşsunuz, kaybolduğunuz devirler olmuş, gene kendi kendinize ortaya çıkmışsınız ve devlet kurmuşsunuz. Böyle bir soy kaybolmaz ve kolay yıkılmaz bu nedenle kederlenmeyiniz.” Gerçekten de sonradan düşündüğüm gibi kendi başına, kimsenin yardımı olmaksızın ortaya çıkabilen ender bir yapıya sahip bir milletin bazı devirlerde sıkışması geniş bir tarihi perspektif içinde bakıldığında çok korkutucu ge1miyor. Bulgaristan'daki sorunlu kılınan Türk göçüne de bu gözle bakmak gerekiyor. Kimisi Batılı Devletlerin yardımıyla kurulan ve onun içinde bulunan lobilerinin politikasıyla ayakta duran, kimi, pan-slavist politikalar içinde Orta Asya'dan gelip kendini Slav sanan bir yapı üzerine Rus Çarlığı tarafından bindirilen devlet yapıların sahip ülkelerin, destekli kuruluş kompleksleri içinde kendi içlerinde bulunan azınlıklara daha insanî davranmaları beklenemezdi. Karmaşık bir di1, din ve soy yapısına sahip bulunan Balkanlar’da diğer ülkelerin birbirlerinin azın1ıklarına Türk azınlıklarına davrandıkları gibi, davrandıkları düşünülürse yukarıdaki tezimizin doğruluğu anlaşılacaktır. Bugün bir başka Balkan ülkesinde Macar azınlıkları aynı muameleye tabidirler. nsancıl bir yönetimi olan Yugoslavya bile etnik sorunları içindedir. Bilindiği gibi 1. Dünya savaşı öncesi bütün devletlerin yaka silktikleri bir kelime vardı. “Balkanlaşma”. Bu kelimenin anlamı uyuşmazlık, çatışma ve sürekli sorun demekti. Balkan1ar bu özelliklerinden dünya iki kampa ayrılıp kamp büyükleri kendilerine susmalarını emrettikleri için nispeten arınmış görülmüşlerdir:Glasnostla gelen büyüklerin gücünün üzerlerinde nispeten ve görünürde hafiflemiş olması gene komplekslerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Uluslararası ortam böyle sürdüğü takdirde 2000 yılına doğru Türkiye bu tür sıkıntıları yaşayacaktır.

121

Bulgarların bir tutumları ise yeni değildir. 1950 yılında dа 250.000 kadar Türkü üç ау içinde Türkiye'ye yollamayı planlamışlar ve ancak 180.000 kadarı Türkiye'ye gelebilmiştir. Türkiye bu soydaşlarını bağrına basmış ve onları verimli bir duruma getirmiştir. Türkiye, Balkanlar’ın durumunu iyi değerlendirdiği için Bulgaristan’a sürekli olarak bir göç planı önermiştir. Bu plana göre her sene 20-25.000 dolayında Türk ülkeye kabul edilecektir. Planın tatbikine göre 1970 senesinde bütün Türkler Türkiye'ye gelmiş olacaktı. Ondan sonra Bulgarlar bir başka Balkan devletiyle başka bir konuda kapışmalarını sürdürebilirlerdi. Ancak bu öneri kabul edilmediği gibi 1950 göçü dе kendiliğinden tek taraflı olarak Bulgarlar tarafından durdurulmuştur. Ne yaptığı ne yapacağı bir ü1keyle bir arada yaşamak talihsizlik olarak nitelenebilir. Özellikle, her insan haklarıyla ilgili belgeye laf olsun diye imza koyan ve sırtını büyük devlete dayayarak iş yapan bir ülkenin komşusu olmak en azından böyle bir yorumu gerektirir. Batılı ülkelerin insan hakları karşısındaki tutumu ise her zamanınkinden farklı olmamış kendi işine gelmeyen konularda Batı ağır davranmıştır. Tarihte kendilerinin yerine ölüme göndermek için haklarını korur gibi gözüktükleri azınlıkları ilerde yeniden kullanmak için ayağa kalkan Batı kamuoyu kullanamayacağı azınlıklar için sessiz kalmaktadır. Batının insan hakları konusunu gelişmekte olan ülkelerle özgürlük olmayan sosyalist ü1kelere karşı bir psikolojik baskı silâhı olarak kullandığı belki bir zaman sonunda anlaşılabi1ir. Türkler için ayağa kalkan gene Batı ülkelerine yerleşmiş olan Türk dernekleri olmuştur. ngiltere'deki Türkler, Bulgar zulmünü protesto amacıyla bir gösteri yürüyüşü düzenleyeceklerini söylemişlerdir. Bulgar baskılarının Alman basınında yankı bulmasının nedeni de gene orada yaşayan 1.5 milyon Türkün etkisidir. Batının diğer etkili kuruluşlarının harekete geçmesi olaylar sürerse ancak gündeme gelebilecektir. Türkiye kendisine karşı oynanan oyunların farkındadır. Türklere karşı “bekleme politikalarıyla” bir sindirme yöntemi uygulanamaz. Türkiye kendisine sığınan Türkleri besleyebilecek kapasitededir. Sosyalist devletlerin ölçemeyeceği ikinci bir unsur daha var о dа Türklerin manevi gücüdür. Kendisi aç ka1ır komşusunu, misafirini aç bırakmayan bir yapıya sahip olan Türkler, inandıkları konuda sonuna kadar direnirler. Bu direniş için güçleri asil kanlarında mevcuttur. Balkanlar’ın Sesi, Sayı-4, 1989, 8.

122

Bulgar Yazarlar Birliğine Türkiye Yazarlar Sendikasının Mektubu Bulgaristan yazarlar Birliği Başkanlığı, Sofya Sayın Başkan ve değerli Bulgar meslektaşlarımız, Çoktan beri size yazmamız gereken bu mektubu, Türkiye’deki 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra Türkiye Yazarlar Sendikasının çalışmaları yasaklanarak askeri mahkemeye verildiğimiz ve beş yıl süren yargılanmamızdan sonra ancak sendikamız çalışmalarına daha yeni başlayabildiği için, gecikerek yazabiliyoruz. 1960 yılından bu yana, hükümetlerimiz arasındaki resmî ilişkilerin çok ötesinde ve üstünde, Türk yazarlarıyla Bulgar yazarları arasında gerçekten çok içtenlikli ve sağlam olduğunu sandığımız dostluk, arkadaşlık ve meslektaşlık ilişkileri kurulmuş ve gelişmiştir. Türkiye Yazarlar sendikasıyla Bulgar Yazarlar Birliği olarak örnek bir dayanışma içinde ortaklaşa çalışmalar yapmıştık. Özellikle Bulgaristan Türklerine Bulgarlarla eşit olarak tanınmış bulunan yurttaşlık hakkını, sosyalist yönetimin utkusu olarak görüyor ve bu güzel olayı da Türk okurlarımıza böyle gösteriyorduk. Sofya’da hem telif hem çeviri Türkçe yayınlar yapan büyük bir yayınevi vardı. Türkiye’de yayımlanmayan ve yasak da olmayan pek çok değerli kitapları bu yayınevinden sağlıyorduk.Örneğin Nazım Hikmet’in sekiz ciltlik Türkçe bütün yapıtlarını bu yayınevinden alabilmiştik. Doğal olarak Bulgarcayla birlikte, Bulgaristan Türkleri için anadilleri olan Türkçe eğitim yapan okulları ve Türk öğretmen okulu vardı. Türkçe haftalık gazete ve çocuk dergisi ve aylık magazin yayımlanıyordu. Bulgaristan halkının ortalama onda biri Türk kökenli olduğundan, Bulgaristan Türkleri Bulgarlarla eşit haklarla bütün örgüt, kurum ve kuruluşlarda yer alıyor, iş buluyor ve görev yapıyorlardı. O zamanlardaki incelemelerimizde, Bulgaristan’daki Türklerden hiçbirinin Türk ulusalcılığı gütmeyip kendilerini Türk kökenli Bulgaristan yurttaşı saymalarını sosyalist eğitimin başarısı olarak görüyor ve bu güzel izlenimleri yazılarımızla, kitaplarımızla Türk okurlarına iletiyorduk. Örneğin TYS Genel Başkanı Aziz Nesin 1965 yılında Bulgaristan’a yaptığı gezide Bulgaristan Devlet Başkanı (Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri) Todor Jivkov’la makamında konuşmuş ve T. Jivkov’un özel demecini 15 Kasım 1965 tarihli Akşam Gazetesinde yayımlamış ve bu yayın T. Jivkov’da memnunluk yaratmıştı. Aziz Nesin’in “Soruşturmada” adlı kitabında yer alan o konuşmanın bir bölümünün özetini buraya aktarıyoruz: Aziz Nesin – Bulgaristan’da Türk azınlığının, takriben nüfusun onda biri olduğu biliniyor. Burada Türk azınlığının eşit şartlarda yaşadığını gördük. Bulgaristan Türklerinin yetiştirilmesi ne yolda oluyor? Buradaki Türklerin, Bulgaristan halk idaresine ve organizasyonlara katılma nispeti nedir? Todor Jivkov – Memleketimizde yaşayan bütün milli grupların tam eşitlik siyasetinden hareket eden Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Hükümeti geçen 21 senelik halk idaresi yıllarında Türk ahalisinin maddi ve manevi kültürel kalkınması için birçok şeyler yapmıştır. Şimdi Bulgaristan’da yaşayan Türkler, memleketimizin vatandaşları olarak bütün haklara sahip olup Bulgar emekçileriyle omuz omuza yeni cemiyet kurmaktadırlar.

123

Onlar, gerek siyasi hayata ve gerekse memleketin idaresine faal bir şekilde iştirak etmektedirler. Meselâ Bulgaristan Millet Meclisinde 10 Türk milletvekili vardır. Halk idaresinin yerel organlarında, yani, vilâyet, şehir belediye halk şuralarında 4000 den fazla Türk aza çalışmaktadır. Bunların 900’ü kadındır. Vatan cephesi teşkilatlarında Türk kadın ve erkek seçmenlerin yaklaşık olarak yüzde 90’ı azadır.(......) Mesela eski burjuvazi Bulgaristan’da 356 ilkokulda sadece 35.000 Türk talebesi okutuyorken ve memleketimizin sadece 167 Türk lisesi ve dini tahsil okulu varken, bugün 1556 ilk ve ortaokullarda, liselerde ve teknik okullarda 158.000’den fazla Türk çocuk ve genç okumaktadır. Halk idaremiz yıllarında 14.000 Türk erkek ve kadın lise ve yüksek tahsili bitirmişlerdir. Şimdi her yıl liselerde yaklaşık olarak 12.000 Türk genci okumaktadır.(......) Yüksek ihtisas sahibi olan bunlar, hekim, ziraat mühendisi, mühendis, gazeteci, yazar, rejisör ve müzisyenler olarak çalışmaktadır. Türk ahalisinin kalabalık olarak yaşadığı bölgelerde 600’den fazla okul inşa edilmiştir. Bütün köylerde Türkçe ve gereken edebiyat kitapları olan halkevleri ve okuma evleri açılmıştır. Şimdiye kadar 3,5 milyon tirajlı 700 Türkçe kitap çıkarılmıştır. Halk idaremiz Türklere “Yeni Işık”, “Halk Gençliği” ve “Yeni Hayat” gibi gazete ve dergi çıkarmaktadır. Bunların tirajı 90.000’dir. Sayın Todor Jivkov’un sözlerinin küçük bir bölümü aktardık ve söylenenlerin gerçek olduğuna bizler de tanık olduk. Aziz Nesin’in Bulgaristan Türklerine ilişkin Türkiye’de yayımladığı yazılardan bölümler Bulgaristan’da çoğaltılıp Türklerin yoğun olduğu bölgelere uçaklarla atılarak Türklerin Bulgaristan’da kalmaları, Türkiye’ye göç etmemelerine çalışılmıştır. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olan birçok yazarımız Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nin bu yeni hümanist tutumunu değerlendiren yazılar ve kitaplar yayımlamışlardır. Durum böyle sürerken, Başta Todor Jivkov olmak üzere Bulgaristan hükümetinin ve bütün yönetmen ve yetkililerinin bu olumlu politikalarını yavaş yavaş değiştirerek, son onbeş yıl içinde bu politika tam tersine çevrilmiş, Bulgaristan Türklerinin türlü baskı yollarıyla asimile edilmesine çalışılmıştır. Önce Türk okulları, Türkçe kitap bulunan okumaevleri kapatılmış, Türk öğretmenler işlerinden çıkarılmış, Sofya’daki Türkçe Yayınevi kapatılmıştır. Türk çocuklarının sünnet edilmesinin Marksizme aykırılığı gibi bilim dışı bir iddia ile sünnet yasaklanmaya çalışılmış (halkın direnci karşısında ilkin bundan vazgeçilmiş), daha sonra okullarda Türkçe dersler yasaklanmış, Türkçe dergi ve gazete yayınları durdurulmuştur. Kurultaylar, uluslararası toplantılar ya da özel çağrılar ve ziyaretler dolayısıyla Bulgaristan’a giden Türk yazarları olarak bizler bu geriye gidişin yanlışlığını, ilişkide bulunduğumuz Bulgaristan yönetmen ve yetkililerine açıkça söyledik ve eleştirilerde bulunduk. Ancak, bu yanlışlığın anlaşılıp düzeltileceği umuduyla, Türkiye’deki tutucu ve gerici çevrelerin aleyhte propagandada kullanmamaları ve iki komşu ülkenin dostluk ilişkilerini bozmak düşüncesiyle bu eleştirilerimizi Türkiye’de yayımlamayı uygun görmedik. Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı, konuyu açıkça konuşmak için sayın Todor Jivkov’dan görüşme isteminde bulunduysa da,önceleri bu konuşmayı memnunlukla karşılayan Todor Jivkovla, ne red ne kabul anlamına gelebilecek uzatmalarla, bu görüşme yapılamadı.

124

Bulgaristan yönetiminin Bulgaristan Türklerine baskısı gittikçe artarak, sonunda resmi Bulgaristan tarihi değiştirilerek, Bulgaristan Türklerinin bin küsur yıl önceleri Slav kökenli oldukları, sonradan slamlaşarak kendilerini Türk sandıkları gibi bir yeni siyasî tarih tezi ortaya atıldı. Oysa daha önceki tarihe göre, Bulgarların kökeninin Balkar Türkleri olup sonradan karışarak Slavlaştıkları söyleniyordu. Biz, tarih tezlerinin doğruluğu yanlışlığı üzerinde durmuyoruz. Ancak kesin olarak doğruluğunu bildiğimiz ve inandığımız şudur ki, insanların coğrafyaları ve kişilikleri, bin ikibin yıl öncelere dayanan tarih tezleriyle değiştirilemez. nsanlar, hangi halktan olduklarını kendi istençleriyle belirlemekte, hatta seçmekte özgürdürler, özgür olmadırlar. Devlet baskısı ve zoruyla halkların kimlik ve kişiliklerini değiştirmeye zorlanmaları başta sosyalizm olmakla üzere, hümanizme, hatta insanlığa aykırıdır. Bulgar yönetimi, bu yeni tarih tezine dayanarak, Bulgaristan Türklerinin halk olarak bütün haklarını geri aldığı gibi, onların adlarını zor kullanarak Bulgarlaştırdı. Bulgar yönetimi yapay ve zorlama tarihi tezinin sonucu olarak Bulgaristan Türklerinin adlarını Bulgar adlarına çevirirken, bu tutuma karşı gelen Türklere baskısını daha artırdı. Bütün bu yapılanların, her nerde ve ne zaman olursa olsun, salt sosyalizme değil, demokrasiye, insan haklarına ve çağdaşlığa aykırı olduğunu ilân eder ve bu bildirimizi önce Bulgaristan yazarlarına duyurmak ve doğruluktan yana Bulgar meslektaşlarımızın da bizi destekleyeceklerini ummak isteriz. Bulgaristan’da uzun zamandan beri artmayan Bulgar nüfusuna karşılık, Bulgaristan Türk nüfusunun sürekli artmakta olmasından duyulan kaygıdan kurtulmanın çağdaş ve insancıl yolu, oradaki Türk kökenlilerin devlet zoruyla dinlerini, dillerini, adlarını geleneklerini değiştirip onları Bulgarlaştırmak olmayıp, bilimsel eğitim yönetimi ve insancıl davranışlarla onları Bulgaristan yurttaşları Türkler yapmaktır ki, sayın Todor Jivkov’un yirmi yıl önceki konuşmasında da belirtildiği üzere bir zamanlar bu insancıl ve çağdaş yöntem uygulanmaktaydı... Bulgaristan’da izlenen ve uygulanan bu gerici politika karşısında bizi en çok şaşırtan durum, hiçbir Bulgar aydınının bir tepki göstermemiş olması ya da, gösterilmiş tepki varsa, bunu bizim ve dünyanın duymamış olmasıdır. Daha da şaşırtıcı ve üzücü olanı, aydınların öncüleri olmaları gereken Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi hiçbir yazarın da bu konuda bir tepki göstermemiş olmasıdır. Doğrudan yana olduklarına güvendiğimiz, dünya barış ve hakların dostluğu için birlikte savaşım verdiğimiz nice Bulgar yazarı dostumuz arkadaşlarımız var; biz onları gerçekten sevmiştik. Bu konuda Bulgar yazarlarının tümüyle susmuş olmaları, bu uydurma yeni tezine dayanılarak yapılan insanlık dışı işlemleri doğru bulduklarını, onayladıklarını mı, yoksa ağır baskı yüzünden seslerini çıkaramadıklarını mı göstermektedir? Bunu öğrenmeyi çok istiyoruz. Biz, TYS üyesi yazarlar, ikinci olasılığın geçerliliğini benimsemiyoruz. Çünkü biz Türkiye’de çok daha ağır baskılar karşısında bile, her tehlikeyi göze alarak ve göğüsleyerek eleştirilerimizi yaptık ve yapıyoruz. Böylece, hiç de kahramanlık taslamadan bütün dünya yazarlarının gitmeleri gereken yoldan yürümüş olduk.

125

Bu mektubumuzu, yanıt almak umuduyla, iadeli taahhütlü postayla Bulgar Yazarlar Birliğine, Bulgaristan Türkiye Büyük Elçiliğine ve stanbul Başkonsolosluğuna sunuyoruz Tarihin öyle dönemleri ve koşulları olmuştur ki, bir tek doğru ve yürekli insan bile, mensup olduğu halkın onurunu tek başına kurtarabilmiştir. Doğruyu ve doğruluğu savunabilecek bir tek Bulgar yazarı bile, bütün Bulgaristan üzerine yaymaya çalışılan bu baskının karanlığını aydınlatıp gerçeği gösterebilecek kıvılcımı çakabilir. Bulgar yazarı meslektaşlarımızdan bu akılcılığı ve yürekliliği bekliyoruz. Yazarlar olarak bizleri, hükümetler arası resmî ilişkiden daha çok halklar arası ilişki ilgilendirmektedir. Bugünkü kötü koşulların sürmesi durumunda bile Türk ve Bulgar hükümetleri, ülkelerin karşılıklı kimi çıkarları nedeniyle aralarında sözde iyi ilişki kurabilirler. Ama biz Türk yazarları, bugün Bulgaristan’da yapılan insan haklarına aykırı davranışlara ses çıkarmamanın ve göz yummanın, gelecekte halklarımız arasındaki ilişkiyi de zedeleyeceğine inanıyoruz. Biz yazarlar, yarını kuracak olan insanlarsak, halklarımız arasında gerçek, içten ve güçlü bir dostluğun ve sevginin kurulmasını istiyoruz. Tutucu ve gerici çevrelere kaynak olmaması ve ayrıca sansasyon yaratmak istemediğimiz için bu mektubumuzu basına ve resmî makamlara vermeyeceğimiz gibi, Türk ve dünya kamuoyuna da duyurmayacağız. Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulu üyeleri arasında görüşülmüş bir sorun olarak kalmasını istediğimiz bu mektubumuzu, yukarda sözü geçen üç yere iadeli taahhütlü olarak postaladığımız tarihten başlayarak üç ay süreyle Bulgar Yazarlar Birliğinin mektubunu umutla ve iyimserlikle bekleyeceğiz. Mektubumuzun Bulgar Yazarlar Birliği sekretaryasında bırakılmayıp bütün Bulgar yazarlarına iletilmesini dileriz. Mektubumuza üç ay içinde yanıt alamazsak ya da Bulgaristan Türklerine yapılan bu baskıları doğru göstermeye çalışan bir yanıt alırsak, Türkiye’de bir basın toplantısı düzenleyerek bu mektubumuzu ve aldığımız yanıtı ya da yanıt verilmediğini Türk ve dünya kamuoyuna bildireceğimiz gibi, bütün bu belgeleri dünyanın bütün yazar örgütlerine, Yazarlar Birliklerine, Yazar Sendikalarına ve Pen kulüplerine ve bütün demokratik örgütlere göndererek onlardan da dayanışma ve destek isteme zorunda kalacağız. Durumu üzülerek bildiririz. Biz Türk Yazarları, Bulgar yazarlarıyla olan o bir zamanların çok güzel ve unutulmaz dostluğunun yeniden kurulmasını ve yaşatılmasını diliyoruz. Her zaman barış için ve her zaman içtenlikle gerçek dostlukla. TÜRK YE YAZARLAR SEND KASI YÖNET M KURULU ÜYELER N N OYB RL Ğ VE ONAYIYLA TYS GENEL BAŞKANI AZ Z NES N Balkanlar’ın Sesi, Sayı-5, 1989, 30-31, 48.

126

Türkiye ve Balkan Türkleri Edebiyatlarından Seçmeler

127

Türkiye

128

Yazılı Edebiyat

129

REŞAT NUR GÜNTEK N ( stanbul, 1889-Londra, 1956) stanbul’da doğdu. lköğrenimini Çanakkale’de yaptı. Çanakkale dadisi ve zmir Frerler Okulunda okudu. stanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. Bursa ve stanbul liselerinde öğretmenlik yaptı. Millî Eğitim müfettişi, daha sonra Baş müfettişi olarak çalıştı. Çanakkale milletvekili seçildi. T.C. Paris Kültür Ataşesi oldu. UNESCO’nun Türkiye temsilciliği, emekliye ayrıldıktan sonra da stanbul Şehir Tiyatroları Edebî Kurul Üyeliğinde bulundu. Tedavi için gittiği Londra’da 1956 yılında öldü. Edebiyatta, Diken dergisinde çıkan Eski Ahbap (1917) adlı uzun hikâyesiyle giren yazarın ilk hikâyeleri, tiyatro eleştirme yazıları Zaman gazetesinde, Nedim, Büyük Mecmua ve nci dergilerinde yayımlandı. Vakit gazetesinde tefrika edilen Çalıkuşu romanıyla ün kazandı. Roman, hikâye, oyun, gezi, deneme türünde çevrilerle birlikte yüze yakın esere imzasını atan Reşat Nuri Güntekin, Cumhuriyet döneminin en üretken ve tanınmış edebiyatçılarından biri oldu. Eserleri:Roman: Çalıkuşu (1922), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Yeşil Gece (1928), Yaprak Dökümü (1930), Ateş Gecesi (1942), Harabelerin Çiçeği (1953) vb. Hikâye:Eski Ahbap (1917), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leylâ ile Mecnun (1928) vb. Gezi:Anadolu Notları (2 cilt, 1922). Oyun:Hançer (1920), Ümidin Güneşi (1924), Bir Köy Hocası (1928), Bir Kır Eğlencesi (1931), Bir Yağmur Gecesi (1943) vb. K RAZLAR Karşımızda, beş altı dönümlük kocaman bir bahçenin içinde yarı kaybolmuş eski bir ev vardı. Panjurları hemen her vakit kapalı duran bu evde ihtiyar bir karı koca oturur. Arasıra öteberi almak için çarsıya giden gene ihtiyar bir hizmetçilerinden başka kimseleri yoktur. Kimse i1e görüşmezler. Bununla beraber mahalle halkı kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını öğrenmiştir. Komşulardan biri bu aile hakkında beni aydınlattı: Bunlar Rumeli göçmenlerindendir. Pek cimri insanlardır:Yemezler, içmezler, evlerinde yırtık esvaplarla gezerler, kışın ateş yakmazlar. Gelirlerinden aldıkları parayı bankaya götürüp yatırırlar. Mezara mı götürecekler? Bari çocukları filân o1sa... Halbuki kimseleri yokmuş. Bu bahçe baştan başa kiraz ağaçları i1e doludur. Mayısta kirazlar kızarmaya başlayınca karı koca haftalarca bahçede bekçilik ederler. Geceleri nöbetleşe uyurlar. Biri evde yatarken öteki dе elinde bir değnekle bahçede dolaşır. Çünkü başıboş mahalle çocuklarının duvardan kiraz hırsızlığı etmeleri mümkündür." “Bazı, gecenin ayazından hasta düştükleri o1ur. Düşününüz; bir bahçe kirazları olduğu hâlde ne kendileri, ne hizmetçileri bir tek kiraz yemezlermiş." "En sonra kirazlar olgunlaşır. Onları sepetlere doldururlar, araba araba pazara götürürler. Aldatılmaktan korktukları için kendileri dе bu arabaların arkası sıra giderler. Неm de yayan olarak."

130

"Mülklerinin kirasını hemşerilerinden yaşlı bir avukat toplar, aydan aya getirip kendilerine teslim eder. Avukatın kâtibi söylüyor:Parayı alırken ağlamaya başlarlarmış. Anlayın para hırsının derecesini... Parayı herkes sever, ama bu kadar, fazla.." Evet, para hırsının bu derecesi bana dа çok iğrenç görünmüştü. Fakat, sadece: "Hastalık... Bu da bir çeşit hastalık" diye cevap verdim, fazla bir şey söylemedim. *** Mayıs geldi, karşı bahçe, enikoni bir kiraz denizi hâlini aldı. Eski ev artık büsbütün kaybolmuştu. Komşunun hakkı varmış. htiyarlar gece gündüz bahçeyi bekliyorlardı. Bir düzine köpek, kirazları onlardan daha iyi koruyamazdı. Meyvelerin toplanma zamanı geldi. ki kanadı birden açılan demir kapının önüne yük arabaları yanaştı, pazara batmanlarla kiraz gitti. Temmuz başlarındaydı. Bir akşam evimin önünde imamla konuşuyordum. Karşı kapıdan ihtiyarların hizmetçisi çıktı, bana doğru geldi. Tatlı bir Rumeli şivesiyle: "Bizim bey selâm söylüyor, Doktor...Hanım biraz keyfini bozmuş. Siz hastaları iyi edermişsiniz. Ücreti her kaç kuruşsa veririz, diyor." dedi. Acele işim olduğu halde: "Peki, geliyorum" dedim. "Hastalık hafif bir nezle idi. Fakat kadın, pek ihtiyar olduğu için çok sarsılmıştı. Beni, şaşılacak kadar sevimli ve sokulgan bir çehre ile karşıladı. Zahmet edip geldiğim için teşekkür ettikten sonra: "Ben istemezdim sizi rahatsız etmek ama, söz anlatamadım" dedi. Önce bu sözleri pek fenaya yordum. Para vermemek için bunları söylüyor sandım. Hastalığın ciddi olmamasını söylemesi, belki dе hafif bir hastalığın bakma parasının ciddisinden daha az olacağını anlatmak için olacaktı. Yüzlerce kilo kirazın bir tanesini bile yemeye kıyamayan, mülklerinin gelirini aldıkça sevinçlerinden çıldıracak hâle gelen bu insanlar için bu düşünüş pek tabiî görülmeliydi. Hastaya baktıktan sonra reçeteyi yazmaya başladım. Kadın bu sırada kocasının kulağına bir şeyler söyledi. htiyar adam kızar gibi oldu. Öfke ile: "Allah aşkına canımı sıkma... Kendi derdim kendime yeter, bir dе seninle mi uğraşacağım." diye söylenmeye başladı. Kadın, hastalığın verdiği titizlikle: "Olmaz, olmaz istemem" diye inad ediyordu.

131

Başımı kaldırmıştım, ihtiyarla göz göze geldik. Adamcağız bana anlatmaya lüzum gördü: " nsan ihtiyarladıkça tuhaf oluyor, Doktor. Eskiden böyle değildi, ne dersem yapardı. lâç içmem, Doktor boş yere reçete yazmasın." diyor. Cevap vermeden gülümsedim. içimden: Demek kadın, cimrilikten kocasına taş çıkartıyor. Belli ki ilâç istememesi para gider korkusundan, diye düşündüm. Eve ve eşyaya şöylece bir göz gezdirdim. Gerçekten, dedikleri gibiydi. insan kendini zengin bir adamın evinde değil, bugünden yarına yiyecekleri olmayan yoksulların kulübesinde sanırdı. htiyar kadın, bitkin, başını yastığa bırakmıştı. Ağlar gibi bir sesle huysuzluğuna devam ediyordu: " stemem, ben ilâcı ne yapayım? Allah için beni kendi hâlime bırakın!" Sönük mavi gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar dökülüyordu. şim bitmişti. Gitmek için ayağa kalktım. htiyar utangaç bir tavırla: "Şu çekmecenin içinde paralar var, oğlum. Ücretiniz neyse alın" dedi. htiyarın bu sözüne dе şaştım. Bir cimrinin yarı açık bir çekmecede bu kadar para bırakması, sonra evine giren bir yabancıya: "Elini sok dа istediğin kadarını аl"demesi tuhaf değil mi? *** Dört gün sonra beni kirazlı eve bir kere daha çağırdılar. htiyar kadın epeyce iyileşmişti. Bana kendi eliyle çay pişirmek için ısrar etti. Öteden beriden konuşmaya başladık. Umduğumun tersine, bu ihtiyarların konuşmalarını çok tatlı buldum. Onlara başka bir yerde rastlamış olsaydım: "Ne iyi, ne tatlı insanlar!" diyecektim. Fakat ne mal olduklarını biliyordum. Bir aralık kadın, bana çoluğum çocuğum olup olmadığını sordu. "Çoluk var, ama çocuk yok" dedim. "Allah vermedi mi, oğlum" "Keşke vermeseydi.... Fakat iki yıl önce yirmi gün ara ile ikisini dе aldı, yalnız kaldık!” "Allah sana, anasına ömür versin oğlum... Hastalıkları neydi?" Biri kemik hastalığından ölmüştü. Öteki beyin veremi denen bir hastalıktan. Yavrumu bir kaza ile merdivenden düşürmüşler." htiyar kadın ağlamaya başladı. Şaşırdım. Adama baktım; onun dа gözlerinden sessizce yaşlar akıyordu.

132

Kadın sakinleştikten sonra: "Vah yavrum, о hastalık senin dе yüreğini yaktı, öyle mi?" dedi. Sonra karşısındaki adamın kendi dertlerini bütün derinliğiyle anlayacağına inanıp şu hikâyeyi anlattı: "Biz memlekette çok zengindik. Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı. Balkan Harbinde kimi öldü, kimi kayboldu. Biz iki ihtiyar, Zehra ismindeki torunumuzla stanbul’a geldik. Elimizde çoluk çocuk diye bir о Zehracık kalmıştı. ölenlerin, kaybolanların sevgisini ona verdik. Memlekette dünya kadar malımız, mülkümüz olduğu hâlde stanbul'da on parasız kaldık. Kocam çalışacak hâlde değildi. stanbul'da bir iki hemşerimiz vardı. Onlar, ara sıra beş on para veriyorlardı. Üstsüz başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü. Yedi sekiz yıl önce şu karşıki sokakta harap bir cami vardı. Karı koca onun bir köşesine sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu. Çocuk değil mi, yavrucak kırmızı kırmızı görünce kirazlara imrendi: " lle isterim" diye ağlamaya başladı. Çocuk için birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam cevap bile vermedi, başını öte tarafa çevirdi. Zehracıkla yerimize döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Birkaç gün sonra başka çocuklar Zehracığı kandırmışlar, bahçeye kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan, çocukları görmüş, ellerinde taşlarla, sopalarla kovalamaya başlamış. Zehracığım hırsızlığa alışık değil; bahçıvanı görünce korkmuş; adam daha bir şey söylemeden, kendini ağaçtan atmış. Başcağızı taşa çarpmış. Onun bu hâlini gören iyi kalbli bir adam, Zehra’yı kucağına alıp eve getirdi. Yavrumun sırma gibi saçları vardı; bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış... Üç beş gün sonra Zehracık büyük bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye hekimini getirdik: "Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş, beyin veremi olmuş. "Ümit kesilmez, ama ben iyi görmüyorum." dedi. Yavrucuğum birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Üç yıl sonra eski mallarımızdan bir kısmını bize geri verdiler. Yeniden zengin olduk. Fakat biz artık parayı ne yapalım? htiyar insanlar parayı oğulları, torunları için isterler, değil mi Doktor oğlum? Mülklerimizin kirasını getirdikleri vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız. Bu paraları harcayacak kimimiz var ki? Başka yerlerde oturamadık. Sanırım ki Zehracık düştüğü şu kiraz ağacının altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi, belki bir kaza olur, başka anacıkların da yüreği yanar diye, karı koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız. Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık onlardan bir tanecik için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit arabalara doldurur, onun mezarının bulunduğu yere götürürüz. Zehracığımın ruhu için, onları, para ile kiraz alamayan yoksul çocuklara sepet sepet dağıtırız.” H. Süleymanoğlu, M. Süleymanoğlu. Türkçe-7, Ankara, 2000, 69-72.

133

M. FUAT KÖPRÜLÜ ( stanbul, 1890 – stanbul,1966) stanbul’da doğdu. Ayasofya Merkezi Rüştiyesi ve Mercan dadisinden sonra Hukuk Fakültesinden mezun oldu. stanbul liselerinde öğretmenlik yaptı. 1913 yılında stanbul Darülfünün Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine atandı. Ayrıca Sanayi-i Nefise Mektebi, Ankara lâhiyat, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde tarih hocalığı yaptı. Daha sonraları da stanbul Üniversitesi Edebiyat, Ankara Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültelerinde profesörlüğe devam etti. Emekliye ayrıldıktan (1943) sonra politikaya atılarak Demokrat Parti hükümetlerinde Dışişleri ve Devlet Bakanlık görevlerinde bulundu. 1961 olaylarından sonra politikadan çekildi. 1908’den sonra bazı dergilerde şiirler yayımlamışsa da asıl ününü Türkoloji alanında çalışmalarıyla kazanmıştır. 1924’te Türkiyat Enstitüsünü kurdu. Çıkardığı Millî Telebbular Mecmuası ile Türk Hukuk ve ktisat Tarihi Mecmuası, Ülkü dergilerini yönetti. Ziya Gökalp’ın Türkçülük anlayışını benimseyerek araştırmalarında bu görüşü esas aldı. Türkiye ve Türkiye dışında birçok bilimsel kuruluşun üyeleri arasında yer aldı. Eserlerinin listesine bakıldığında, M.F.Köprülü’nün edebiyat tarihi (sözlü ve yazılı edebiyat) Türk dili, Türklerin tarihi, Türk – slâm tarihi, hukuk ve benzeri alanlarda çalıştığı görülmektedir. Yayımlanmış eserlerinden bazı başlıklar: Kıraat-ı Edebiyye (1904), Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (Ş. Süleyman ile,1916), Mektep Şiirleri (3 cilt,1918),Tevfik Fikret ve Ahlâk (1918), Türk Edebiyat Tarihi I (1920), Millî Tarih (1921), Divan Edebiyatı Antolojisi (1932-34), Ortazaman Türk Hukukî Müesselleri (1937-38) Ortazaman Türk slâm Feodalizmi(1941),Yeni Farisîde Türk Unsurları (1942),Osmanlı Devletinin Kuruluşu (1959), Edebiyat Araştırmaları (1966) vb. *** AKINCI TÜRKÜLER Tuna boylarında sıra serviler, Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış; Gül bahçelerinde baykuşlar öter, Şu viranelikler eski bağlarmış. Namazgâh bir otluk kalmamış taşı; Çeşmelerden akan kanlı göz yaşı; Orda bir güzel var, çatılmış kaşı, Ak alnına kara çatkı bağlarmış. Kırık minarelerden duyulmaz ezan, Hep ocaklar şönmüş devrilmiş kazan; Bir inilti duydum, sandın bir ozan, Sesime ses veren karlı dağlarmış. Söğüt dallarında hasta serçeler, Eski akın destanını heceler. Tuna ağlıyormuş bazı geceler,

134

Göğsünde kefensiz şehitler varmış. Bozulan bağların üzümleri acı, Asi köle kesmiş eski haracı, Yine yedi kıral giymişler tâcı, Şahin yuvasını kargalar sarmış. Haydi eski ozan, al sazı ele, Düşmanlar içine düşsün velvele, De ki: Hor bakmayın bu durgun sele, O, yetmiş bir kavme akın çıkarmış. Balkan Öğrenci Mektubu, Ankara, Sayı-3, 1995-96, 48.

135

SÂM HA AYVERD ( stanbul, 1905 – stanbul, 1993) 1921 yılında Süleymaniye Kız Nümune Mektebinden mezun oldu. Bundan sonraki bütün öğrenimi ve edindiği kültür tamamıyla özeldir. Mükemmel Fransızca öğrenen yazar, çocukluk döneminde yaşadığı konak hayatı ve tarihi çevresinin izlenimiyle, sımsıkı bağlı olduğu Osmanlı dönemi ve Rumeli Türklüğü ağırlıklı tarih kültürünü birleştirerek çok sayıda roman ve inceleme eseri verdi. stanbul Belediyesi ve Kültür Bakanlığının çeşitli komisyonlarında geçici görevler aldı. Kubbealtı, Kültür ve Sanat Vakfı ile Türk Kadınları Kültür Derneğinin kurucusu ve faal üyeliğini yaptı. Kenan Rifai tarikatına bağlanan Ayverdi, daha çok Mesih Paşa mamı ve Yolcu Nereye Gidiyorsun adlı romanlarıyla tanındı. Yazıları ve şiirleri Büyük Doğu(1946), Resimli stanbul Haftası, Fatih ve stanbul, Türk Yurdu, Havadis, Ölçü, Selâmet, Anıt, Türk Kadını, Tercüman; 1972’den itibaren sürekli yazarlarından olduğu Kubbealtı Akademisi Mecmuası ile Türk Edebiyatı, Türk Dünyası ve Tarih Dergisi dergi ve gazetelerinde yayımlandı. Eserleri: Romanlarından birkaçı: Aşk Bu miş (1938), Mabette Bir Gece (1940), nsan ve Şeytan (1942), Yolcu Nereye Gidiyorsun (1944), Mesih Paşa mamı(1948), Bağbozumu (1987); Diğer eserleri: Yusufçuk (Makale ve konferanslardan seçmeler (1946), stanbul Geceleri (Anılar, 1952), Boğaziçinde Tarih (1996), Millî Kültür ve Maarif Davamız ( nceleme,1970), Türk-Rus Münasebetleri ve Muharebeleri ( nceleme-1970), Türk Tarihinde Osmanlı Asırları (3 cilt,1975-76), Ne dik Ne Olduk (1986), Hey Gidi Günler Hey ( Anılar,1989), Ah Tuna Vah Tuna (1990) vb. 1984’te Türkiye Millî Kültür Vakfınca yazara Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı verildi. 1988 yılında Hey Gidi Günler Hey kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliğinin Dil ödülünü aldı.

AH TUNA VAH TUNA (Kitaptan sayfalar) 1877 (93 Harbi) denen Türk-Rus Muharebesi'nde Sofya havalisinin Rus orduları kumandanı Prens Dondukov Korzakov, Sofya civarında Bulgarlardan ziyade Türkler'le karşılaşınca Bulgar Kocabaşlarını huzuruna çağırtmış ve: "Siz, bu havalide Bulgarlar'dan başka bir millet olmadığını iddia ediyordunuz. Halbuki ben buralarda Türkler'den başka bir topluluk görmüyorum. Bizi aldatmışsınız," demiştir. Bunun üzerine en vahşiyane bir katliama başlayan prensin neler yapmış olduğunu bilâhare Bolşevik katliamından kaçan Rus Generali Alexandr Alexandroviç, Sofya'da çıkan Mir gazetesinin 30 Nisan 1932 tarihli nüshasında şöyle dile getirmektedir. "Prens Dondukov Korzakov, Sofya'da çok miktarda olan camilerin buraya bir Türk manzarası verdiğinden, bu minareler ormanının yıkılması için açıkça emir veremeyeceğini, zira Türkiye mümessilinin buna şiddetle itiraz ederek bir siyasî skandala

136

sebebiyet vermesinden çekindiğini söylemiş ve Bulgarlar'ın barbarca hareket ettiklerini ileri süreceğinden bu işin daha ustalıkla yapılabileceğini bildirmiştir. Böylece de, istihkâm alayından vazifelendirilecek birkaç erin, gök gürültüsünün hâkim olduğu fırtınalı bir gecede, götürdükleri dinamiti minarelere yerleştirmek suretiyle yıkılabilmesi planlanmış, bu suretle dе bir gecede, en az, on caminin minaresi uçup gitmiştir." * Aslına bakılacak olursa, Orta Asya'dan akan Avar, Macar, Peçenek, Uz gibi Türk kabileleri kol kol akarak birleşip Balkanlar'da tekevvün etmişlerse dе zamanla bu Türk kabileleri bir mezhep baskısı kargaşalığı içinde, en fazla Ortodoks, Katolik gibi dinî bölünmelerin pençesi altında erimemiş olsalardı, Balkanlar'da, başta Bulgar, Macar gibi, ayrı ayrı milletlere bölünerek Türklüklerinden uzaklaşacakları düşünülemezdi. Bir taassup kamçısı altında, Türk'e zulüm ve vahşet konduran batılı tarihçilere rağmen Türkler'e karşı hiç dе yakınlık duymayan bir Rus tarihçisi, gene dе neler söylemektedir: "Müslümanlara atfedilen taassup, umumiyet itibarı ile îzam edilmiştir. Sebebi dе, Müslümanların dinî ihtiraslarının tarafsız tetkik edilmemiş olmasından ileri gelmektedir. Müslümanların dinî ihtiraslarının, Hıristiyanlarınkinden daha fazla hoş görülü olduğunu tarih, sorup soruşturmadan gelişigüzel, umumî efkâra mal edecek bir ısrarla işlemiştir. Halbuki her iki din namına, muzaffer kumandanın ihtirası kadar, rahiplerin dе teşviklerinin hissesi olan muharebeler kazanılmıştır. Yalnız savaş alanlarındaki ölümlerle kalınmamış, zindanların soğuk duvarları arasında sivil halkın uğradıkları işkence ve zulümler dе cinayetlere yol açmış, insanlar diri diri, odun yığınları üstünde yakılarak yok edilmişlerdir. Aslına bakılacak olursa, Muhammed namına verilen kurbanların, sa’ya verilen kurbanlardan ne kadar az olduğunu görmek, çok kimseyi hayrete daldıracak ölçüdedir." * Osmanlı mparatorluğu’na bir tepki olarak kuru1an Avusturya-Macaristan mparatorluğu ise bir prensler, magnatlar ve rahipler topluluğundan başka şey değildir. Bu imparatorluk, tarih sahifelerinden silininceye kadar, hükümdarlar hep Rimpapa(Roma’da oturan Katolik Papa) tarafından, kilisenin ekber evlâdı olarak alkışlanmışlardır. * Yugoslavya'da zirai ıslahat yapıldığı zaman, Tuna i1e Sava vadilerine kadar uzayan geniş topraklarda, her biri yüz binlerce hektarlık arazide Vindişgretz prensleri veya TurnTaksis asilzadelerinin yerleştikleri meydana çıkmıştır. Bosna-Hersek'te ise AvusturyaMacaristan asilzadelerinin mâlikânelerine kıyasla küçük olmakla beraber beylik arazi adı verilen bazı büyücek mâlikâneler dе vardır. Makedonya, Kosova ve Sancak mıntıkalarında Osmanlı mparatorluğu'nun aslî unsuru kabul edilen Türk-Müslüman halkın elindeki toprak bundan pek farklı değildir. * Amma, biz Üsküp’ten şöyle azıcık uzaklaşarak Manastır’daki Nâci Eldeniz Paşa ile akrabalarının da bu vilâyetteki Nova Sel Krivograj’da çiftlikleri bulunduğundan,

137

Reşit Akif Paşa varislerinin Üsküp ve Okçepol ovalarındaki çiftliklerinden söz edelim. Büyük annemin babasının nazırı olduğu yirmi altı adet Hasip Paşa Çiftliği’nin varislerini küçük yaşımda tanıdığımı dа söyleyebilirim. Sonra yengemin annesinin Sofya'daki Çerkova ve Belova Çiftlikleri’nin sahipleri fazilet ve meziyetlerine hayran olduğum akrabalarımız arasındadır. * En kısa ve pratik mânâda, Rumeli'deki Türk hakkında söz etmek gerekirse, karşımıza çıkacak tablonun değil tamamını, yüzde birini dahi belirtmek, ancak bir kitap hacmi içinde mümkün olabilir. Buna göre ancak birkaç misal vermekle iktifa etmemiz gerekiyor. Batının fideicommim'lerine (1) mukabil (Avusturya-Macaristan'da bu şartlı vakıf hâkimdi) Türklerin kurdukları vakıflara bakacak olursak vakıf anlayışları arasında çok büyük farklar görürüz. Zira batının bu tip vakıflarında mal ve mülkün bir müddet sonra varislerine intikal etmesine mukabil Türklerde, vakıfın varisleri, ancak kendilerine verilen vazifelerin karşılığı olarak belirli bir miktardan istifade edebilirler. Gerisi halkın hizmetine sarfedilirdi. Meselâ Üsküp'te Balkan Harbi'ne kadar Yahya Paşa, Gazi Mustafa Paşa, Gazi sa Bey, Mehmed Paşa, Alaca maret Camilerinde her gün hademe-i hayrata dа fakirlere dе yüzlerce fodla, haftada iki gün etli yemek, bir defa dа helva yahut zerde dağıtıldığını söylemek her hâlde yetecektir. * Türklerin Balkanlar'a ve Orta Avrupa'ya yerleşmesiyle, Balkanlılar bir çeşit şefkatli ve muhabbetli kurtarıcı bulmuşlardır. Öyle ki bir taraftan Cermen diğer taraftan Lâtin baskı ve akınlarının tehdidine ve Türk’ün bu küçük millet1erin din ve milliyetlerini kaybetmeleri tehlikesine karşı set çekerek, gelişip ilerlemelerine imkân vermiş bulunması bunun en bariz delili olarak gösterilebilir. * Nitekim Osmanlı Türklüğü’nün yalnız Balkanlar ve Orta Avrupa hakimiyeti değil, Asya, Afrika ve Yakın Şark’ dа bir hâmî ve ağabey şefkati, devletçilik ve idarecilik dehası ile idaresi altında tutmuş olması bu milletlerin lehine bir kazanç olarak işaret edilebilir. * Dobrovnik Hazine-i Evrak muhafızı olan ve Osmanlı medeniyetini yakından tanımış bulunan Çiro Truhelko'nun tespitleri dе şöyledir: "Türklere vahşet izafe edenler, onları kıskanan ve çekemeyenlerdir. Türklere vahşet kondurmak, iftiraların en iğrencidir. Vahşet mi? Hayır, Türkler Avrupa’ya gayet mazbut bir din ve gayet mükemmel bir devlet teşkilâtıyla gelmiş ve yerleştikleri mahalleri medenileştirmişlerdir." (1) Bir hakkın, bir mülkün devredilmemek üzere, birisine güvenerek, onun tasarrufuna bırakılması. Şahsın vefatından sonra mal, asıl varislere intikal eder.

138

S. Ayverdi. Ah Tuna, Vah Tuna, 1990.

139

BÜLENT ECEV T ( stanbul, 1925) stanbu’da doğdu. Amerikan Robert Kolejinden mezun oldu. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil ve Tarihi-Coğrafya Fakültesi ngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. Basın Yayın Genel Müdürlüğünde çevirmen, Londra’da Basın Ataşesi olarak çalıştı. Konuk yazar olarak Amerika’da Winston Salem Journal’da çalıştı. Ankara’da Halkçı ve Yeni Ulus gazetelerinde yazarlık, Rockfeller bursu ile ikinci kez gittiği Amerika’da Harvard Üniversitesinde incelemeler yaptı. 1957 yılında Ankara’da milletvekili seçilerek fiilen politikaya atılmış oldu. CHP, DSP Genel Başkanlığı, Başbakan görevlerinde bulundu. Eserleri: Şiirler (1976), Işığı Taştan Oydum (1978), Politika konulu eserleri: Ortanın Solu (1966), Bu Düzen Değişmelidir (1968), Atatürk ve Devrimcilik (1970), Kurultaylar ve Sonrası (1972), Demokratik sol ve Hükümet Bunalımı (1974), Demokratik solda Temel Kavramlar ve Sorunlar (1975), Dış Politika (1975). Toplum-Siyaset-Yönetim (1975), şci Köylü Elele (1976), Türkiye/1965-1975 (1976), Umut Yılı: 1977 (1977) vb. GÖÇMEN Sevdiklerimizin başında bir bilmediğim Görmediğim özlediklerimin başında Yurdum olmadan sıladayım Kimsem ölmeden yasta Yollarda gözlediğim nedir Mektuplarda beklediğim ne Nereden sürmüşler beni Buralar nere Bir bildiğim olmalı Bilmez olmuşum Buralara yakışmış Göçmen olmuşum Balkanların Sesi, Sayı-19, 2002, 27. TUNA Bir destanın yasları gibi yükselir Tuna kıyılarında Türk kaleleri Bu kalelere girme, belki ürkersin; Taştan duvarlarında bu kalelerin Yarasaların kanat sesi parıldar Tarih içinde söndü artık kılıçlar. Kalelere yaklaşma, belki korkarsın;

140

Baykuş seslerinde bir ağıt duyarsın Kale mazgallarının en yükseğinde. Tuna kıyılarında Türk kaleleri Vidin, Silistre’den Mohaca kadar, Tuna kıyılarında Türk kaleleri… Bayram sabahları bu burçlar üstünde, Beyaz ay yıldızlı al bayrak çekilmez, Ve Tuna’nın koyuca mavi göğsüne Sipahi akisleri bir, bir dizilmez. Bir yaslı günden beri, güzel Tuna’ya Yabancı gelir bu aktağı toprak; Sabahları güneşin doğduğu yana Akar Tuna, içinde hasret yanarak… Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı Kıyılarındaki Türk kalelerinden Soyuna bir destan yası vurunca! Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı Baykuşun bütün gece öten sesinden Yüksek mazgallarda bir ağıt duyunca. Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı Rüyasında bir Türk’ün aksi durunca. KAYNAK: “GÖKBÖRÜ” dergisi, 1.11.1943, Sayı :6. “TANITIM” dergisi, Temmuz-1986, Sayı: 84, 19. Balkanlar’ın Sesi, Sayı-9, 2000, 18.

141

ÇET N ALTAN ( stanbul, 1926) stanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Birçok gazetede çalışarak fıkralar yazdı. 1965’te T P’ten milletvekili seçildi. Yazılarından dolayı birçok kez yargılandı. Edebiyata şiirle başlayan Çetin Altan, sonraları roman ve oyun yazarlığına yöneldi. Eserleri: Şiir: Üçüncü Mevki (1946). Roman: Büyük Gözaltı (1972), Bir Avuç Gökyüzü (1974), Viski (1975), Küçük Bahçe (1978). Basılmış ve oynanmış oyunları: Çemberler (1964), Mor Defter (1965) vb. Fıkra ve Deneme: Taş (1964), Sömürücüler Savaşı (1965), Atatürk’ün Sosyal Görüşleri (1965), Hükümet Kapitalist Bir Hükümettir (1966), Suçlanan Yazılar (1970), Şeytan Aynaları (1982), Kral Öldü Yaşasın Kral (1999), vb. nceleme: Öldürülmüş Şehzadeler ve Devrilmiş Padişahlar (1991), Kullar ve Sultanlar (2000) vb. Gezi Notları: Bir Uçtan Bir Uca ( srail, sveç, ran, Afganistan ve Romanya Notları: 1965, Al şte stanbul eklenerek 2. bas.1970). Çocuk Kitabı: Alfabe (1977). “GÖÇ”LER DA MA DEPREML D R nsanlar için göçler genellikle acılı ve acıklı olmuştur. Kuşaklar boyu yaşadığın, kök saldığın, alıştığın bir ortamı bir anda kesin olarak bırakıp başka yerlere gitmek. Yaşanmadıkça kolayından anlaşılmayacak ölçülerde sarsıntılı, çileli çapraşık serüvenler gizlidir o göçlerde… Çin’inden sveç’ine, rlanda’ sından talya’ sına kadar yeryüzünün dört bir yanından milyonlarca insan göç etti Amerika’ ya… Göç edenlerinin tümü de, Yeni Dünya’ ya ayağını basar basmaz düşlerindeki “ yağ-bal cenneti” ne mi kavuştu? Aç kalanlar, işsiz kalanlar, en alt düzeylerde yaşamak zorunda kalanlar, kaybolanlar, itilip kakılanlar,cezaevlerine düşenler, suç işlemeye sürüklenenler, çocukları ziyan zebil olanlar… Kısacası, o büyük Amerikan göçünden oraya gitmişlerin sayısı, yüz binlerin çok üstündedir. Ayakta kalanlar, canlarını dişlerine taka taka ve durumlarını kuşaktan kuşağa düzelte düzelte ayakta kalabildiler. Göçün ne olduğunu bilen bir ailenin çocuğuyum ben. 93 Muhaceretinde slimye’den kopup kilometreler boyu uzanan kağnılar, arabalar arasında, atlı yaya stanbul yollarına düştükten sonra, birçoklarıyla birlikte Hacıgözüm Ailesinden de arta kalanları Bergama’ya iskân etmişler. O yıllarda yedi yaşında olan babaannem Bergama’da büyümüş. Orada demircilik yaparak geçinen yine bir göçmen çocuğuyla evlenmiş. Babam da Bergama’da doğmuş.

142

Sıkıntılar, hastalıklar, kıtlıklar… Beş yaşında ölen halam. Otuz beşinde ölen dedem… Yirmisine varmadan ölen iki amcam… Babam, Galatasaray’ ın parasız yatılı sınavını kazanmış. stanbul’da okumaya gelmiş. Babaannem bir akraba çevresinde de olsa, tek başına cascavlak kalakalmış. Yemeniler, yazmalar, oyalar işleyerek kazanmaya çalışmış hayatını. Bütün o eski çekilenlerin benim üstüme de yansımış kazınmaz gölgeleri vardır. Paketlerin iplerini kesmeye elim varmaz. Düğümlerini uğraş savaş çözmeye çalışır, sonra da hepsini düzenlice sarıp ortalarından ilmekleyerek bir tarafa kaldırırım. Babam ucu kopuk tığları, boş konserve kutularını, eski terlikleri, çatlak sürahileri de “Bir gün belki lâzım olur” diye biriktirir dururdu. O eski göçün yarattığı sıkıntılarla “Sıkıntı çekme korkusu” nun aşırı hesabiliği, çocukluğumla gençliğimin anlamsız bir cendere içinde mutsuzca güvelenip gitmesine neden oldu. Yaşamı değerlendirmek yerine, yaşama tanjant geçmeyi bir üslup olarak benimsemiş bir aileden gelmenin faturasını ödemek de bize düştü… Göçler, öylesi bir depremden, kimlere, hangi sarsıntıların düşeceğini kimse öngöremez. Batı Almanya Doğu Almanya’ dan gelmek isteyenlere açabiliyor mu kapılarını? ngiltere açabiliyor mu? Amerika artık ne kadar açabiliyor? Bizdeki en temel hata, kaçakçılıkta Bulgarlarla yapılan işbirliğini önleyememek oldu. O garip işbirliğinden kaynaklanan bir yığın efsane doldurdu oradaki Balkan Türklerinin kulaklarını… Arkasından da Bulgar baskılarıyla birlikte Türkiye’ye gelmek isteyenlerin sayıları artmaya başladı… Latinlerin bir sözü vardır. “Abyssus abyssum incovat.” Uçurum uçurumu davet eder, anlamına. Bizim ikinci Viyana’ dan sonra Balkanlar’da, izlediğimiz politikalar git gide kör hatların üstüne doğru yönlendi. Üçüncü Dünya Savaşı’ nın ille de Türkiye’de başlayacağı varsayımına dayalı, bir “soğuk savaş” edebiyatının kırk yıl boyunca sürüp gitmesi, sanıldığı kadar lehimizde olmadı.

143

Dünyada olup bitenlere bir tek gözlük arkasından bakmanın donmuşluğuna uğradık. Ayrıca yurtseverlik adına üç beş sloganın arkasına sığınanlar, her türlü denetiminin dışında kaldılar. Ve ekonomiyi alabildiğine yozlaştırdılar. Kaçakçılıkta Bulgarlarla yapılan işbirliğinin önlenemeyişi de, bunlardan biriydi… çerde ve dışarda olmadık komplikasyonlara yol açıldı. Batı, vize engelleri getirdi Kıbrıs sorununun dikenleri arttı. Bulgaristan’dan göç başladı. Şimdi, ilk yapılacak iş, “hamasilik”i bırakıp gerçekçiliği benimsemek… Komşularla daha sağlıklı ve sağlam ilişkiler ne kadar kurulabilir, nasıl kurulabilir? Göç sorunu, soğuk savaş ortamlarına yeniden kaymadan, karşılıklı olarak akıllıca çözümlenemez mi? Geri ülkelerin dışındaki dünyada barış rüzgarları hızlanıyor. Biz ise zaten öteden beri “içerde ve dışarda barıştan yana olduğumuzu” söylüyoruz. Uygulamalarda her zaman bazı aksaklıklar çıkabilir ortaya. Onlar da düzeltilir. Göreceksiniz düzeltilecektir de… Balkanlar’ ın Sesi, Sayı-5, 1989, 1.

144

EM NE IŞINSU (Kars, 1938) Ankara nönü lkokulu, Cebeci Ortaokulu ve TED Ankara Kolejini bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi DTCF ngiliz Edebiyatı ve Felsefe bölümlerine, ODTÜ dari Bölümler Fakültesine devam etti. Şiir ve öykülerini, çıkardığı Töre, Hisar, Türk Edebiyatı Dergisinde yayımladı. Özellikle Türkiye dışında (Batı Trakya, Bulgaristan ve Kerkük’ te) yaşayan Türklerin sorunlarını, 1970’lerdeki kanlı öğrenci olaylarını ele alan eserleriyle tanındı. Romanlarının yanı sıra oyunlarıyla da dikkat çekti. Öykülerinde ise daha çok toplum içinde kadının değerini ince bir duyarlıkla ele aldı. Eserlerinden birkaçı: Roman: Küçük Dünya (1966), Azap Toprakları-Eserde Batı Trakya Türkleri söz konusudur (1970), Tutsak(1973), Çiçekler Büyür eserde-Romanda Bulgaristan Türklerinden söz edilmektedir(1978), Canbaz (1981), Kafdağı’ın Arkası(1988), Cumhuriyet Türküsü(1993). Şiir: ki Nokta (1965). Oyun: Bir Yürek Satıldı(1967), Bir Milyon ğne (1967) Diğer eserleri: Bir Gece Yıldızlarla (1991). Yazar, Küçük Dünya adlı romanıyla Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Sanat Armağanını, Bir Yürek Satıldı oyunuyla TRT Radyo Oyunları Yarışması dram dalı birinciliğini, Canbaz adlı kitabıyla da Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülünü kazandı. Bir Yürek Satıldı, ayrıca televizyonda gösterildi. Ç ÇEKLER BÜYÜR (Eserde Bulgaristan Türklerinin sorunları ele alınmıştır) (Romandan iki parça) Anne.. dedim... bir gün dolma yapsana, etsiz olsun, ne var? -Yaparız... dedi annem… bağda yaprakların kabalarını ayırıyoruz, köyde satacak olurlarsa onları, yaparız elbet. -Bir levam var… dedi dedem... eti kolluyorum 250 gram dа kıyma alırız. Ağzım sulandı, bir zaman var ki dedem şuna buna yardıma gidiyor, demek para biriktirmek içinmiş. Bulgarlar aynı işte, aynı süre zarfında bizimle beraber çalışsalar dа, bizden fazla para aldıkları için, bazı özel işlerine yardımcı tutarlar. Ev onarmak, kümes yaptırmak gibi. Dedem inşaatlarda çalışmış bir zamanlar, iyi bir duvarcı ustasıymış: «Pek hoştur be uşaam duvar örmek; emeğe sabrı katık etmektir.. Bir bir tuğlaları, kerpiçle tuttura tuttura.. şin başında iğneyle kuyu kazacaksın sanırsın, olmayacak, bitmeyecek sanırsın. Ama tek tek lay ve dahi dikkatli ilerledin mi, bir gün, bi bakarsın ki koca duvar çıkmış karşına, sapa sağlam. Sen yapmışsındır onu, hevesin gelir. Şöy1e ellerini beline koyup geçersin karşısına.. ohh, sabrın sonu selâmet, amma çalışırken sabır, oturup beklerken değil. ha! » -Bırakın dolmayı, eti, levayı, bilmem neyi.. dedi babam.. Öğretmeni gördüm, senin kız pek akıllı dedi, iyi nutuk atıyormuş, komsomolluk toplantısında ben ne dediğini hiç anlamamıştım ya, karı anlamış güya, güzel şeyler söylemiş, partiye bağlılığını anlatmış! Doktor olmağa gönül koyuyor ama, sen onu öğretmenliğe razı et dedi. Baş üstüne, dedim karıya. çimden dedim ki, eğer ben kızı tanıyorsam ve о dа komünistliğe, partiye bilmem bu

145

kadar bulaşıyorsa, vardır içinde bir b...luk! Yüzüne güle güle , boğar insanı bu kız, bilirim. Bu yüzden seni uyardım baba, çünkü daha geçenlerde Razgrat'ın köylüğünden elli adam yakalamışlar. -Ne, ne olmuş? Birden çok bağırıverdim. -Gördün mü baba, işittin mi kızın bağırmasını? -Lafı dolaştırma Kemal, ne olmuş Razgrat'ın köylüğünde, anlat bakayım. Artık üç çift göz dikkatle onu izlemekte, ağzından çıkacak kelimeyi beklemekte. Kemal Efendi şişiniyor, ehemmiyet vermez görünüp, ağır ağır anlatıyor: -Ne bileyim а canım, gizli teşkilât kurmuşlar. Güya Bulgarın bize ettiğini, Birleşmiş Millet1er varmış Amerika'da, ona şikâyet edeceklermiş. Неm gizli gizli, kâğıtlar yazıp, basıp köylere dağıtıyorlarmış.... Türk konsolosluğuna dа gidip gelmeleri olmuş. Karışık işler döndürmüşler anlayacağınız. Neyse yakalanmışlar, bir ikisi dayaktan daha karakolda ölmüş, dayanıksız adamsın ne kalkarsın bu işlere değil mi, neyse , geri kalanını dа kırık çıkık hapishanelere göndermişler. Mahkeme kurulacakmış tabii, asarlar tümünü. Senin kızan dа işte.. Lokma boğazıma takılı kalmıştı, kafamda işitilmedik gürültü, sanki arılar, çekirgeler, hamam böcekleri birbirine karışmış, hepsi birden vızırdamakta. “Rıza ağabey de yakalandı mı yoksa?” şimiz yarım kalacak, bu belli. “Bari Rıza ağabey..” “Hani lider?..” “ ş ertelenmedi, bitti, tüh!” -Sen ne diyorsun bu işe lay? Dedemin yumuşak sesini uzak uzak duydum, cevap verecek takatım yoktu, ne türlü baktım yüzüne ki babam patladı yine: -Görüyor musun bakışını, söyledim vardır bu kızda bir b…luk dedim. Nutku tutuldu bak, ağzını açıp konuşabilmez. Öğretmeni de doktorluk zordur, ne kadar iyi komsomol olursa olsun, diyordu… Yüzüme karşı gülüyordu karı… yi komsomol, ha? Kızın gittiğine yanmam, dirisinden ne hayır gördük ki , ölüsüne ağlayacağım. Yalnız babası falan diye… -Sus be adam, sus! Yandık, yanmışız. -Ciğerinin köşesinden gelip, ince bir kan gibi sızdı ağzından bu sözler, gözleri buğulanmıştı. -Belki vardı aralarında bir çaşıt.. dedi neden sonra. -Ahmet Hüseyinof çıkarmış meseleyi meydana. -Köpek!

146

-Köpektir möpektir, yakalıyor adamları tutuyor isyancıların tümünü. -Senin baban da isyancıydı. -Kurtarmışsın kelleyi, bak hâlâ yaşıyorsun. Dedemin yediği bir lokma ekmekte mi gözü?.. Emin pehlivanların, Hüseyin pehlivan diklendi birden: -Yaşayacağım oğul, daha çok yaşayacağım. Daha çok köpeğin ölüsünü, daha çok isyancının yaşadığını görecek bu iki gözüm; merak etme. -Kızı da isyancı yapmak istersin besbelli. - lay.. dedi dedem. Kolektife gitmeyecek misin, geç kalma, kulaklarını aç,sesini kes. Fırlayıp kalktım yerimden, tutan olmasın! Yolda, arkadaşlara bir şey söylememeye karar verdim. Fakat eğer öğrenmişlerse ve korkmuşlarsa.. neler diyeceğimi kararlaştırdım. Sanki tümünün sorumluluğu üzerimdeydi, onları yüreklendirmek benim görevimdi. “ cap ederse hepsiyle tek tek konuşup...” böyle düşünüyordum; Stefan’la karşılaştık aklı başka yerlerde olmalıydı, konuşmadı benimle, beraber yürüyüp girdik içeri. Bizi gören küçük gruplar çözüldü, gözlerini Stefan’a dikip, beklemeye koyuldular. Huzursuz havayı hissettim, arkadaşları aradı gözlerim. Yüzleri kararmıştı ama sıkıntı ve korku seçmedim mânâlarında. çim ferahladı rahatladım. Sonra artık Stefan’ın konuşmasına pek kulak vermedim. Çünkü o, bildiğinden fazlasını anlatmıyordu. Burjuva Türkiye’sine bağlı bir hıyanet ocağının meydana çıkışı ve hainlerin hak ettikleri cezayı bulacakları ve Rusya’nın önderliğinde ve Marksizm’in hizmetinde Bulgaristan’ın... ve biz Bulgarlar’ın... Bugün Stefan, bir hayli asık suratla, üzerinde «çok gizli» yazan bir kâğıt uzattı: -Bundan böyle çalışmalarımız bilhassa bu maddeler çerçevesinde olacak.. dedi. Kâğıda baktım, ilk madde kırmızı i1e yazılmış: «Türk dilinin gereksizliği,» sonra öbürleri «Eğer din seçmek gerekiyorsa, Bulgar - Ortodoks dini seçilmeli.» Türklerin cenazesi Bulgar papazlar nezaretinde gömülmeli. » «Türk ve Müslüman isimleri gericiliğin ifadesidir. Bu yüzden bu isimleri taşıyanlar, idarelere hiçbir zorluk çıkarmadan, birer Bulgar ismi seçmelidirler.», «Hayvanlar arasında fark yoktur, bu yüzden domuz eti mutlaka yenmeli, yakın zamanda, Türk köylerine yalnız domuz eti sevkedilecektir.», «Evlerinde tavuk, koyun besleyenler bunları, yakın zamanda domuzla değiştireceklerdir.» Maddeler böyle uzayıp gidiyordu.. Bunların uygulamasına Rodoplar’daki Türkler üzerinde başlamışlardı; eğer gerçek bir tarih yazılsaydı, bu bahse «Rodop faciaları» diye başlık atılırdı!.. -Bu mesele Rodoplar'da başladı, orada bitecek sanıyordum, onca.. onca katliamdan sonra.

147

-1980'e kadar tek Bulgar Devleti kalacak dendi, kalın kafanıza girmedi bu. Tekrar maddelere göz atıyorum, yine tarihle, yine dinle ilgili bir sürü emir. *** - Şunlar.. diyorum.. tarih ve din bahisleri, zaten uyguluyorduk. - Öyle ama, zorlamıyorduk halkı, çocukları gizlice sünnet ettirirlerse, göz yumup geçiyorduk meselâ, oysa şimdi sıkı takip emri var, hele bu isim değiştirme ve domuz meselesi, biliyorum çok tedirgin edecek halkı. - Bundan niçin sinirleniyorsun Stefan? - Sinirlenmiyorum, kızgınım, çok kızgınım hem. Çünkü bilirsin, ben, yumuşak yöntem taraftarıyımdır. Çünkü böyle birtakım baskıların, dayağın, işkencenin halkı fazla yıldırmadığını, bilâkis insanların, geride kalan insanların, derlenip toparlandıklarına şahit oldum. Başka yüzü dе var meselenin, biz bunları uygulayacağız, itiraz edenleri çekip döveceğiz, olamadı, habire Şumnu'ya adam sevkedeceğiz, tarım işçilerimiz azalacak, işçi azalınca verim düşecek, bunun sorgu suali açılmasın diye, insanlara daha fazla yükleneceğiz, kısır döngü velhasıl b...tan bir durum. - Peki bu fikirlerini parti sekreterine anlatsana. - Yaa, ne dе akıllısın, Türk dostluğu ve partiye ihanetle suçlanayım, öyle mi?.. Adamın sözlerinin her kelimesi gerçekti, ne cevap verebilirdim.. Bir yeni Rodoplar bahsi, Allah kahretsin! Meselenin şuuruna yavaş yavaş eriyordum, büzülüp kaldım. Stefan söylenmeye devam ediyordu: - Lâyıktır size, lâyıktır.. Neymiş dе muhtariyet isterlermiş, b...lar! Muhtariyet sizin nenize? Azmı kalktı oturdu Razgrat, ulan tank sürdüler heriflerin üstüne be, tank! Kaçmadınız.. ah, her şey lâyıktır size. Ama benim ne suçum var canım, şurada gül gibi geçinip giderken, aldıracaklar elime kırbacı, bak istemem ben, ben yumuşak yöneticiyim, bilirsin. - Peki.. dedim.. bana niçin okuttun bu çok gizli emirleri? - Çünkü nazik hanım, şu emirleri beraberce uygulayacağız, ben alacağım elime kırbacı da, sen almayacak mısın yani? - Yoldaş Nastasof biliyor mu bana söyleyeceğini? - Onun bilmediği bir şey olur mu, kaç kere helâya gidip s...tığımı bilmekte herif. Yeni tayin edilen Parti Sekreteri Ange1 Nastasof, muhakkak DS nin espiyonaj seksiyonu i1e ilgiliydi, birkaç yı1 önce, rejime isyan eden Gorunski i1e Anef’in bazı adamlarının, bizim köyde yakalandıklarını, hep aklında tuttuğu belli, yalnız Türkler’e değil, Bulgarlara dа pek ters yüzlü. Ayrıca, olaylar sırasında Stefan'ın dа burada görevli olduğunu

148

unutmuyor, gözleri onun üzerinde. Dikkatli.. Stefan parti sekreter yardımcısı olma umudunu yitirdi gibi. nadıma: - Şu yoldaş Nastasof, seni korkutuyor.. dedim. Hız1a gözlüklerini çekip, çıkardı, dişlerinin arasından tısladı: - Şu anda ne biliyor musun, canım seni dövmek istiyor, hem dе bir ağaca bağlayıp, kırbaçlamak. - Bu çok tabii yoldaş Karov.. dedim.. siz yumuşak yöntem taraftarısınızdır! Güldü, gözlüklerini taktı.. Şu son sene, yüzüne birkaç çizgi düştü dе, çocuksu ifadesi kaybolur gibi oldu, saçlarını dа artık pek kısa kestiriyor. - Gerçekten yumuşak yöntemciyim.. dedi.. eğer bunu sen dе takdir etmezsen.. - Evet, kafaları kırmayı değil, beyinleri avucunun içine alıp, okşamayı istersin! Peki şimdi ne yapacağız yoldaş Karov? ' - Ne yapabiliriz ki, uygulamaya çalışacağız. Şimdi maddeleri birkaç gruba ayır, her biri için diyalektiğe uygun, şatafatlı bir başlık seç, kolektiften dе birkaç genci görevlendir, şu ayaklarının dibinde dolaşan Mehmet'i gözüm tutuyor, neyse karışmam, sen seç.. Önce konferanslarla işe başlayacağız.Biz eğitimciyiz, anlatalım bakalım.” E. Işınsu, Çiçekler Büyür, 6. Baskı, 1989.

149

S. SELV Balkanlar Deyince Balkanlar deyince, aklıma rahmetli anacığımın gözyaşları gelir hep... Babamın çatık kaşları... Teyzemin nasıl dağa kaldırıldığı gelir... Kızarım, köpürürüm kendi kendime... Dolarım, dolarım da boşalamam... Balkanlar deyince!.. Drama’nın Âlî köyünün papazlar tarafından camiye nasıl kapatıldığı, nasıl din değiştirilmeye zorlandığı, “Muhammed' den ayrılın!?” emirleri gelir gözümün önüne... Balkanlar deyince !.. Bu, zorla din değiştirme operasyonunda, papazların vaftiz suyunu, nasıl Âlî köylü Müslümanlarının üzerine serptikleri, nasıl isimlerin zorla değiştirildiği ve "artık Hıristiyan oldunuz" sözleri gelir. Balkanlar deyince !.. Yine, о operasyonda; zorla Müslümanlıktan çıkarılan günahsız insanların arşa varan ah'1ari... Ve... bu ahh'lara dayanamayan, taş duvar caminin zangır zangır titrediği ve direklerinin çatladığı gelir aklıma.. Balkanlar deyince !.. Zorla din değiştirmeye maruz kalan bu insanların, "eyvah!. Hıristiyan mı olduk?." Şüphesiyle, tekrar "iman tazeledikleri" ve "gusül abesti" aldıklarını hatırlarım. Balkanlar deyince!.. Rahmetli anacağımın bu anlattıkları gelir gözümün önüne ve gözyaşları. Balkanlar deyince!.. Rahmetli teyzemin Bulgar komitacıları tarafından nasıl dağa kaldırıldığı gelir, Yunan komitacıları tarafından hayvanların nasıl gasp edildiği gelir. Gerçi ben, Türkiye'de doğdum.. Bu ızdırapları annem yaşadı.. Babam yaşadı.. Teyzem yaşadı.. Hâlen Yunanistan toprakları içersinde bulunan Drama’nın Âlî köylüleri, bu dramı yaşadı.. Evet.. Ben Türkiye'de doğdum.. Bu ızdırapları yaşamadım ama, bu ızdırapların Balkanlar’da hâlen yaşanmakta olduğunu biliyorum. şte, Balkanlar deyince!.. Benim aklıma, gözümün önüne hep bunlar gelir.. Kızarım, köpürürüm kendi kendime.. Dolarım, dolarım dа boşalamam. Balkanlar’ın Sesi, Sayı - 2, 1989, 15.

150

YAHYA AKENG N (Bayburt,1946) Bayburt’ta doğdu. Erzurum lköğretim Okulu ve Erzurum Eğitim Enstitüsünden mezun oldu. Daha sonra edebiyat lisansını tamamladı. Edebiyat Öğretmenliğini ortaöğretimde, Gazi Eğitim Enstitüsünde ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinde sürdürdü. 1979’da Kültür Bakanlığı Baş Müşavirliğine, 1985’te TRT Ankara Radyosu Tiyatro ve Eğlence Yayınları Müdürlüğüne atandı. TRT Televizyon Dairesi Başkanlığı Uzmanlığı görevinde bulundu. Türkiye Yazarlar Birliği ve LESAM’ın bir süre başkanlığını yaptı. 1996 yılında arkadaşlarıyla birlikte kurduğu TÜRKSAV’ın başkanlık görevini sürdürmektedir. Yahya Akengin, Hisar dergisinde yayımladığı şiirleriyle tanındı. Bu dergide kitap tanıtma yazıları da yazdı. Şiir ve yazıları Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Millî Kültür, Boğaziçi ve Türk Dili dergilerinde yayımlandı. Eserleri: Şiir: stesen (1969), Akşamla Gelen (1975), Çağ Sürgünü (1977), Ötelerden(1986), Aşkta Bereket Var (Makedoncaya çevrilerek yayımlandı,1998), Eylül Kuşatması (2000). Roman: Özlem Yokuşları (1981), Dönüş Acıları (1983), Yaralı Dağlar (1987), Oğuz Dede (1991) vb. Oyun: Enver Paşa ve Büyük Ümitler(1985), Aile Bağları(1987) vb. Anı: Siyasetname ya da Bir Seçim Hikâyesi (1996). Radyo Oyunu: Ceylan Vurmak, Torosların Öbür Yüzü, Plevne Günleri, Nene Hatun, Şirket Koltuğu. Ayrıca ders kitapları da yazmıştır. SUSMUŞ KOÇAKLAMALAR Kosova’da bir padişah türbesine düşen gözyaşı Duru kalmış bir damlası vardar’ın Kalbi parçalanmış bir Osmanlı haritası Gözü kalmış akınlarda yetmişlik türbedarın Hasret ki yol açar diye güzel yarınlara Horlanır tarihimiz, çiğnenir destanlar. Selâm ulaşmasın diye dedelerden torunlara Namı yasaklanır Murad Hüdavendigâr’ın... Kalleşine bile anıt dikmiş eloğlu Balkanlar şimdi hep Miloş dolu Şu bizim diyarın sefiline bakın, Susmuş koçaklamalar, meydan onların. Mayadağ’dan ak topuklu kızlar ineli Yanar tüter Rumeli’nin türküleri

151

Sıla parası değil, sıla hasreti Soldurmuş güllerini Kosova’da baharın... Tarih satırlarına düşen bir damla gözyaşı Duru kalmış bir damlası Vardar’ın Vatan ufuklarında yarınların telâşı Tanrım, bulanmasın suyu yine ırmakların Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994, 38. BUGÜN OLMASA DA YARIN -Bulgaristan TürklerineSen ey içimde ağlayan sınırların Kaderi utandıran yetimi, Isıtır ismin duada ellerimi, Bugün olmasa da yarın Kim demiş kaybolur güneşlerimiz? Üç günlük mağarasında kara bulutların? Değişmez ezel meclisinden geçen kanun, Buluşur Sinan Körülerinde gülüşlerimiz, Bugün olmasa da yarın Olmamıştır yeryüzünde payidar Olmaz da haraminin devleti Durulur hep bulunan ırmaklar, Durulur hakkın adaleti Âleme güller açar baharın Bugün olmasa da yarın Sen hey hürriyet yavuklusu Balkanların Ve mahzun Yunus’un sarı çiçeği, Çiğnense de birkaç nazlı yaprağın, Kökün müjdeler bir görçe geleceği Görülür hesabı azgınlaşan çobanların, Bugün olmasa da yarın Bugün olmasa da yarın Aynı eser, 38.

152

MUSTAFA SEN (Adapazarı, 1953) Adapazarı’nda doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümünden mezun oldu. 1979’da doktorasını savunan Mustafa sen aynı Üniversitenin Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Eski Türk Edebiyatı Asistanı olarak atandı. 1981 yılında T.C. Millî Eğitim Bakanlığı aracılığıyla Belgrat Üniversitesi Filoloji Fakültesi Doğu Dilleri Bölümüne Türkçe okutmanı olarak gönderildi. 1983 yılına kadar burada ders okuttu. Aynı yıl Yard. Doç. oldu ve Türkiye’ye dönüşünün ardından Atatürk Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Bölümünde Öğretim Üyesi olarak çalıştı. O yıllarda kuruluş aşamasında olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde de alanıyla ilgili dersler verdi. 1988 yılında T.C. Milli Eğitim Bakanlığında müşavir olarak görevlendirildi. Aynı yıl Eski Türk Edebiyatı alanında doçent oldu ve 1989’da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne atandı. 1994’te profesör olan Mustafa sen Fakültenin dekan yardımcılığı ve Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanlığı görevine getirildi. Fakültenin Dekanı seçildi ve aynı zamanda Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde müdürlük yaptı. Bundan sonra da Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde çalıştı. Halen T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığında müsteşar olarak çalışmaktadır. Türk Edebiyatı ve Balkanlar’da Türk Kültür varlığı ile ilgili eserleri yayınlamıştır. Makaleleri Türkiye’de ve Türkiye dışında birçok dergide çıkmıştır. Eserleri: Eski Türk Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmaları 15 kitaptan ibarettir. Ayrıca da Balkan Türkleri edebiyatına ilişkin şu kitaplarını gösterebiliriz: Yugoslavya Türk Çocuk Şiirinden Seçmeler(R. sen ile, 1980), Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, C.7. Makedonya ve Yugoslavya (Kosova) Türk Edebiyatı (S.Engüllü ile,1997), Ötelerden bir ses (1997), Balkanlar’da Türk Çocuk Şiiri Antolojisi (R. sen ve A.E.Kireççi ile, 2001), Balkanlar’da Türk Çocuk Hikâyeleri Antolojisi (T. Işınsu sen ile, 2002) vb.

BALKANLAR’DA ÇAĞDAŞ TÜRK EDEB YATI Osmanlı devleti ile sona eren bu yapı, yerini bir süre suskunluğa terk etti.Balkan bozgunlarından sonra geride kalan soydaşlarımızın yaşadıkları sosyal sıkıntılar edebiyata da yansıdı. Özellikle Türk aydınlarının ana yurt Türkiye’ye göçleri, bölgedeki edebiyat açısından bir kan kaybıydı. Kaldı ki yeni yönetimlerin bölgede kalan insanımıza hoş görüsüz davranışları ve dillerini kullanmaya izin vermeyişleri başka bir sıkıntıydı. Bununla birlikte Türkçe, Balkanlar’da yaşamaya devam etti. Zaman oldu konuşma dili olarak kullanımı bile yasak edildi, zaman oldu imkân buldu yazı dili halinde ifade edildi, ama asırlardan aldığı gücü sayesinde yine de dimdik ayakta kalmayı başardı. Bölgede şu anda mevcut ülkeler bazında Türk Edebiyatına göz atacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkacaktır: Makedonya Daha önce Yugoslavya’yı meydana getiren altı cumhuriyetten biri olan Makedonya, 1991 yılı içinde bu yapıdan ayrılarak bağımsızlığını ilân etti. Makedonya’nın iki milyonluk

153

nüfusunun yaklaşık yüzde onunu Türkler meydana getirmektedirler. Makedonya, Yugoslavya’nın bir parçası olarak 1945 yılından sonra bu ülkede uygulanan azınlık haklarını belli çerçeveler içinde Türklere de tatbik etti. Bu yüzden yörede Türkçe okulları (ilk, orta), radyo, televizyon yayınları, tiyatro yanında Türk edebiyatı da gelişme gösterdi. Birlik Gazetesi 1944’ten beri Üsküp’te çıkmaktadır. 1949 yılında Yeni Kadın çıkar. Bu yayını P ONER Çocuk gazetesi izler (1950). Bu tarihte başlayan yayın faaliyetleri, buna ek olarak daha sonra yayınlanmaya başlayan Sesler (1965) adlı bir kültür sanat dergisi ile yedi-on dört yaş gurubuna seslenen Sevinç (1951) ve ana okulu çocuklarını hedefleyen Tomurcuk (1957) adlı iki çocuk dergisi de yakalanan gelişimi hızlandırdı. Makedonya’da bu görüntü kısmen bugün de devam etmektedir. Şimdilik Sesler dergisi yayınını planlanan periyodda sürdürememekte, buna karşılık Vardar adlı bir siyasi gazete yayınlanmaktadır. Bunlara birden fazla yayın yapan El-Hilal ile Zaman’ı eklemek gerekir…. Kosova ve Makedonya’da (Eski Yugoslavya) yayınlanan eserlerin bütün çoğunluğunun, özellikle ilk devrede yayınlananların, bütün sosyalist ülkelerde olduğu gibi, devlet desteği ve devlet kontrolünde çıktığı unutulmamalıdır. Bu yüzden sözü edilen yayınlar büyük oranda resmi ideolojinin propagandası niteliğindedirler. En azından, bu niteliği ön planda olan eserlere daha çok basılma imkânı sağlamıştır. Hâl böyle olmakla birlikte bu destek Türkçenin bir yazı dili olarak bölgede hayatiyetini sürdürmesini sağlamış ve Balkan ülkeleri içinde eski Yugoslavya topraklarında yaşayanlar bölgenin başka insanlarına oranla kimliklerini, bu arada dillerini ifade etmede daha iyi bir durumda olmuşlardır. Yine bu yüzdendir ki bölgede en çok Türkçe eser de Makedonya’da basılmıştır. Kosova (Yugoslavya) Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkan yöresel yöntemler, aralarındaki ihtilafları kısmen çözerek 1918–1919 yılında Yugoslavya’yı kurdular. 1946 yılına kadar devam eden bu yönetim, yörede Türkçe yazılı basına imkân vermedi. Ancak sözlü edebiyat geleneği ve Üsküp, Prizren, Yakavo, pek, Manastır, Ohri ve Kalkandelen gibi şehirlerde faaliyet gösteren tekkelerde geliştirilen tasavvuf edebiyatı canlılığını koruyordu. Ama bu ürünlerin o dönemde hiç biri basılma imkânı bulamadı. Bunların içinde Hacı Ömer Lütfi’yi (1870–1928) bir istisna saymak gerekecektir. 1945 yılında kurulan sosyalist yönetim ülkedeki azınlık haklarına saygı göstereceği sözünü tutarak çeşitli dillerde yayın organlarının neşrine ve okulların açılmasına izin verdi. Makedonya’da Birlik Gazetesinin neşri (1944) ve Türkçe radyo yayınlarının başlamasına paralel olarak Türk edebiyatı da filizlenmeye başladı. Fakat Kosova Özerk bölgesinde yaşayan soydaşlarımız, Makedonya’da yaşayan bize ait daha büyük nüfusa oranla kültürel imkânlardan epeyce geç yararlandılar. Bu yüzdendir ki bölge doğumlu şair ve yazarlar, ilk ürünlerini Makedonya’da çıkan yayın organlarında neşretmiş, 1969 yılından itibaren ise Kosova bölgesi Türkleri, kendi yayın organlarına sahip olmuşlardır. Denebilir ki bu bölgede yeni dönem Türk edebiyatı ancak 1960’lı yıllardan itibaren kıpırdanmaya başlamıştır. Bu yıllardan başlanarak şiir ve hikâye, ciddi aşamalar kat etmiş, öteki türlerde de eserler verilmiştir. Birlik ve Tan dizileri arasında bu bölge doğumlu yazarlara ait çıkan çok sayıda kitap, nicelikle birlikte niteliğin de belli aşamalar kaydettiğinin ifadesidir. 1991 yılında ülke bölününce yeni Yugoslavya, Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerinden ibaret kaldı. Sırbistan içinde mütalaa edilen Kosova Özerk Bölgesi de 1999 yılında Birleşmiş Milletler müdahalesi ile şu anda statüsü belli olmayan ama Yugoslavya ile de bağlarını koparmış bir konuma dönüştü. Böylece günümüzde Yugoslavya toprakları içinde Türk nüfus kalmadı. Kosova’da yaşayan Türklerin nüfusunun 30–40 bin

154

civarında olduğu sanılıyor. Bölgenin başkenti Priştine’de Tan Gazetesi (1969), Çevren dergisi (1973) ve Kuş (1979) çocuk dergisi yayımlanmaktaydı. Ayrıca Prizren’de Esin (1979), Çığ (1990) dergileri çıkmaktaydı. Savaştan sonra bunların yayınına ara verildi. Buna karşılık şimdi Prizren’de özel gayretlerle Bay (1994), Sofra ve Türkçem dergileri ile Yeni Dönem adlı haftalık gazete çıkmaktadır. Son olarak bu bölgede Demokrasi Ufku adlı on beş günde bir çıkan yeni bir siyasi gazete yayına başlamıştır. Kosova doğumlu olmamakla birlikte Süreyya Yusuf (1923–1927), bölgedeki edebiyatın gelişip serpilmesinde eleştirmen olarak çok önemli bir konuma sahiptir. Onun yönlendirmeleri bölge edebiyatının derlenip toparlanmasında önemli rol oynadı. Genelde Balkanlar’da olduğu gibi Kosova bölgesinde de edebiyat denince akla şiir gelmektedir. Bu dal içinde asıl başarılı olunan alan ise çocuk şiiridir… Bulgaristan Bulgaristan için söylenebilecek şeyler de aslında öbür sosyalist Balkan ülkelerine dair söylenenlerden farklı olmayacaktır. Bir kere bu ülkedeki Türk edebiyatı Rumeli’deki Türk edebiyatının bir bölümüdür. Yine benzer ülkelerde olduğu gibi burada da sözlü ve yazılı Türk edebiyatından bahsetmek mümkündür. Daha önce ifade edildi gibi yöre, Anadolu’ya yakın olmasından ve çok erken dönemde Osmanlı sınırları içine katılmasından dolayı yoğun bir Türk nüfusu barındırdığı için Türk edebiyatı açısından da zengin bir birikime sahiptir. Sözlü örnekler açısından da bu ülkede yaşayan soydaşlarımızın ürünleri, Anadolu’dakilerden farklı değildir. Kullanılan yazı dili de ufak tefek yöre hususiyetleri dışında stanbul Türkçesidir. 1877–1878 veya daha bilinen adıyla Doksan üç Harbinden sonra kurulan Bulgaristan krallığı, bölgede uzun asırlardır devam eden Türk edebiyatı akışını da frenleyen bir hareketin başlangıç tarihidir. Aslında 1918–1928 yılları arasında rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere açılan Darü’l-muallimin (öğretmen okulu) ile 1922 yılında din adamı ve öğretmen yetiştirmek üzere faaliyete geçirilen Nüvvap, Türk halkına kadro yetiştirmede çok yararlı olmuş okullardır. Fakat neredeyse Balkan kelimesi denince ilk akla gelen istikrarsızlık olgusu bu kurumları sık sık açılan kapanan müesseslere dönüştürmüştür. Bulgar krallıkları devrinde, bazen olumlu, bazen olumsuz manzaralar gösteren Türkçe okul, gazete ve kitap çalışmaları, bütün engellere rağmen bölgede dilimiz varlığını gösteren tapu senetleridir. Krallık ve prenslik dönemi olan 1877–1944 yılları arasında atalarımız bu topraklarda mücadeleyi elden bırakmamış, okul ve yazılı basın ne pahasına olursa olsun var olmanın bir işareti olarak devam ettirilmiştir. Az çok yeni duruma intibak edilip işler yoluna girince kuvvetli tırpanlar yemişler, ama bu meseleyi de savuşturup tekrar ayağa kalkma mücadelesi vermişlerdir. Bu engellemeleri tarih olarak söyleyecek olursak 1934, 1939,1956, 1964, 1984 ve 1988 rakamları karşımıza çıkacaktır. Sosyalist dönemin başlangıcında karşılaşılan olumlu manzara, yerini ileriki yıllarda dayanılması mümkün olmayan bir baskıya bırakmış, giderek Türkçe okuma ve yazma, hatta daha sonraları Türkçe konuşma Bulgaristan’da yasak edilmiştir. Bununla birlikte bu dönemi de farklı beklentiler yüzünden değişik dönemlere ayırtarak izah etmek gerekecektir: Sosyalist yönetim ülkede dini konumdan dolayı Nüvvab’ı kapatıp (1948)yeni tip Türkçe eğitim veren okullar açtı. Dostluk (1947), Işık (1945,1947’den sonra Yeni Işık), Yeni Hayat(1955), Halk Gençliği (1948), Eylülcü Çocuk (1946–1960), Emek Davası, Piyoner (1959–1980) gibi Türkçe yayın organlarını devreye soktu. Sofya’da Türkçe eser basan yayınevleri açıldı. Radyoda Türkçe yayınlar başladı. Sofya, Razgat, Kırcali ve Eski Zağra’da Pedagoji okulları (Öğretmen okulları) açıldı. Sofya Üniversitesi bünyesinde Türkoloji bölümü

155

kuruldu (1952–53). Böylece 1955-1970’li yılları arasında bu yatırımlar sonuç verdi ve Türk edebiyatı ülkede adeta bir patlama gerçekleştirdi. Anadilinde eğitim görerek yetişmiş bir aydın tabakası başka alanlarda olduğu gibi Türk edebiyatı üzerinde de etkisini göstermiş ve ortaya ciddi bir kadro çıkmıştır. Bunun sonucunda o zamana kadar sadece gazete ve dergi sayfalarında görünen ürünler önce müşterek derlemelere, ardından da müstakil kitaplara dönüşmeye başladı. Burada her edebi gayretin arkasında aydınların rolü, onların yetişmesinde de eğitim öğretimin olmazsa olmaz katkısı ortaya çıkmaktadır. Ama sosyalist rejim bir süre sonra başka hesaplarla Türk halkının başta eğitim olmak üzere sahip olduğu hakları teker teker elinden almaya başladı. 1958 yılından itibaren Türk dili ile eğitim yapan liseler kapatıldı. Ardından ilk ve orta öğretim kurumları aynı muameleye tabi tutuldu. Sonra da isimler değiştirilmeye kalkışıldı. Bu sıkıntılara karşın Türkçe ülkede yaşamaya devam etmiş, özellikle halkımızın çok sevdiği bir ifade şekli olarak şiir başta olmak üzere çok sayıda Türkçe ürün, bu bölgede yaşamını sürdürmüştür. Şiiri sayı bakımından hikâye izler. Roman ve sahne eseri ise ancak birkaç örneğe sahiptir. Sosyalist dönemde basılan toplam Türkçe kitap sayısı 198 olup bunların 112 tanesi yörenin yetiştirdiği sanatçılarca yazılan eser olup geri kalanı ise hemen hemen tamamı sosyalist görüşlü ülkemiz yazarlarının eserleridir. Kısacası 1961–1989 yılları arasında yirmiden fazla Bulgaristan doğumlu Türk yazarın eseri yayın imkânı elde etti. Özellikle Sosyalist dönemde yazılan eserler, sistemin bakış açılarını yansıtır niteliktedir. Bu eserlerin konusu genelde, vatanı kapitalist düşmanlardan savunma, komünist partisine minnettarlık, sosyalist ülkelerin önderlerine sevgi, bu ülkelerin çocukları arasında dostluk, kardeşlik, ateizm, fabrika ve tarım kooperatiflerinde emek kahramanları ve faşizm aleyhtarlığı gibi bütün benzer yönetimlerin güdümlü edebiyatlarında işlenen meselelerdir. 1990 yılından sonra demokratik bir yönetim şeklini benimseyen Bulgaristan’da okullarda haftada dört saati geçmeyecek şekilde isteğe bağlı müfredat dışı olmak kaydıyla Türk öğrencilere Türkçe dersleri verilmektedir. Düzensiz olmakla birlikte ülkede şu anda Hak ve Özgürlük (1991) ve Güven (1993) gazeteleri ile Filiz çocuk gazetesi yayınlanmaktadır. Bunlara Zaman gazetesi ve Ümit dergisini de eklemek gerekir..... Yunanistan Balkanlar’daki Türk edebiyatının bir bölümünü de Yunanistan sınırları içinde yaşayan soydaşlarımız oluşturmaktadır. Bu ülkede Türkçe ile alakası olan kitleleri dört bölümde ele almak gerekir. 1) X1V. Yüzyıldan itibaren fethedilen Batı Trakya’ya Anadolu’dan getirilip iskân edilen atalarımızın, bugün o yörede yaşayan torunları. Bunlar yoğun olarak Gümülcine ve skeçe şehir merkezleri ile köylerinde yaşamaktadırlar. Nüfuslarının 150 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. 2) Başta Rodos olmak üzere On iki Ada’da yaşayan soydaşlarımız. 3) Kuzeyden Balkanlar’a gelip Hıristiyanlaşan Türklerle, Lozan antlaşmasından sonra Yunanistan’a göç eden Karamanlı Türk Ortodokslar. 4) Türkçeyi bu ülkede ikinci bir dil olarak kullanan stanbul ve Anadolu Rumları. Bu topluluklar içinde Türkçeyi edebî bir dil seviyesinde kullananlar Batı Trakya Türkleridir. Osmanlı Devletinin bölgeden çekilmesinden sonra Batı Trakya’daki Türk edebiyatını başlıca üç bölümde ele almak gerekir. Başlangıçtan 1960 yılına kadar olan devre yöredeki Türk azınlığın en sıkıntılı dönemidir. Yunanistan iç savaşı ve kinci Dünya Harbi buradaki soydaşlarımızın hayatını da çok zorlaştırmıştır. Bir başka ifade ile soydaşlarımızın geçirdikleri sosyal sıkıntılar edebiyata da yansımış ve bu dönem Türk edebiyatı, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi daha çok sözlü ürünlerle hayatiyetini devam ettirmiştir. Yazılı

156

edebiyatın bu dönemdeki başlıca temsilcileri Mehmet Hilmi (1902-1931) ile Mehmet Arif (1906–1976) (Kemal Şevket Batıbey)’dir. 1960–1980 dönemini ise ülkedeki Türk edebiyatının patlama devri olarak tanımlamak gerekir. Özellikle Türkiye’ye gelip öğrenim imkânı bulan çok sayıda Batı Trakyalı soydaş, ülkeye dönünce bu birikimlerini çeşitli yayın organlarına yansıtırlar ve böylece yeni ve sürekli bir edebi hareket başlamış olur. Birlik ve Öğretmen dergileri de kültür sanata ait yayın organları olarak bu dönemde çıkar. Bu dönem eserlerinin temel konusu Bulgar ve Yunanlılara karşı verilen yaşama savaşı ile folklor ürünlerinin tespitine yöneliktir… 1980’den sonra ise Batı Trakya Türk edebiyatı, kendini başta anayurt Türkiye olmak üzere dış ülkelerde de tanıtacak bir arayışın içine girmiş ve bunda da belli ölçüler içinde başarılı olmuştur. Bu arada Türk dünyasında da ortaya çıkan yeni gelişmeler de bu teşebbüslere ivme kazandırmıştır. Bunun sonucu olarak Şafak adlı bağımsız bir sanat edebiyat dergisi yayınlanmaya başlamıştır. Bütün bu gelişmelere rağmen Batı Trakya Türklerinin edebiyatına diğer Balkan ülkelerinde mevcut Türk edebiyatlarından, özellikle Makedonya, Kosova ve Bulgaristan’daki Türk edebiyatından hem nicelik hem de nitelik bakımından daha olumsuz özellikler taşımaktadır. Bunun pek çok başka sebebi yanında en önemli faktör, yöredeki Türk azınlığın yakın zamanlara kadar sanat ve kültür faaliyetlerini fazla kaale almamaları, devletin de bu tür faaliyetlere destek olmak şöyle dursun engel olmasıdır. Böyle bir tablonun ortaya çıkmasında yörede yaşayan Türk azınlığın hemen hemen bütünüyle kırsal kesim kökenli olması da çok önemli bir faktördür. Türk halkının demokratik bir ülkede hak ettiği biçimde yaşayamaması, kültürel faaliyetlerden daha çok siyasi etkinlikleri ön plana çıkarmıştır. Bu sebeptendir ki yöredeki Türk edebiyatının en önemli konusu huzursuzluktur. En gelişmiş edebi tarz ise şiir olup bunu hikâye izler. Çocuk edebiyatı yöredeki edebiyatın en gelişkin dalıdır. Yöre edebiyatına ait belirtilmesi gereken bir diğer özellik de şair ve yazarların siyasi ve sosyal baskılardan dolayı adlarını açıkça kullanmamaları, bunun yerine sıkça mahlas, müstear ad, kısaltma ve xxx gibi semboller kullanmalarıdır. Osmanlı Devletinin son döneminde başta Selânik olmak üzere bu bölge, Türk basın hayatı bakımından çok zengin örneklere sahiptir. Genç Kalemler, Yeni Asır, Nefir, Trakya, Yeni Ziya, Yeni Yol, ’tilâ, Balkan, Yeni Adım, Şeytan, Ülkü, Cumhuriyet, Müdafa-yı slam ve Milliyet bunların başlıcalarıdır. Fakat bu ilgi özellikle sanat, edebiyat yayıncılığında sürdürülememiştir. Romanya Romanya’da günümüzde 100.000 civarında Türk yaşamaktadır. Osmanlı döneminde özellikle Türklerin yoğun yaşadığı Dobruca bölgesinde bütünüyle bir şehir kültürü teşekkül etmediği için ciddi bir yazılı edebiyattan söz etmek zordur. Bu yüzdendir ki bölgede Divan şiirinin temsilcilerine pek rastlanmaz. XV11.yüzyıl Bektaşi şairlerinden Kazak Abdal, Kul Mehmet ve Öksüz Aşık’ın bu bölgeden olduğu belirtilir. Tezkirelerde bu bölgeden olduğu söylenen tek şair Helâki’dir. (XV1yy.). Bölgede Türkçe yazılı edebiyat ciddi olarak X1X.yüzyılda başlamıştır. Başlangıçta siyasi içerikli Türkçe yayın organları neşre başlamış, bir süre sonra bunlarda edebi ürünler de görülmüştür. Mehmet Niyazi (1878–1931), smail Ziyaeddetin (1912–1966), sa Yusuf Halim (1894–1982) bu dönemde karşımıza çıkan edebiyatçılardır. 1944 yılına kadar devem eden bu uygulama sosyalist yönetimle yeni bir çehre kazanmış ve sözü edilen bu yönetimin ilk yıllarında okullarda Türkçe okutulduğu gibi Türkçe kitaplar da basılmıştır. 1960’tan itibaren ise yasaklar dönemi başlar. 1987’e kadar bu şekilde devam eden uygulama söz edilen tarihte yayımlanmaya başlanan Renkler, sanat

157

edebiyat dergisi ile yeniden umuda dönüşür. 1990’da ortaya çıkan siyasi değişiklikle Renkler’in yanında Karadeniz ve Hakses gazeteleri yayına başlarsa da bunlara süreklilik kazandırılamamıştır. Romanya’da öbür Balkan ülkelerinden farklı bir uygulama da burada Türkçenin yazı dili olarak Türkiye Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak iki kolda yürütülmesidir. Oysa tarihi dönemde sadece Türkiye Türkçesi yazı dili olarak kullanılmıştır. Renkler ve Karadeniz Tatar Türkçesi, Hak Ses ise Türkiye Türkçesi ile yayın yapmaktadır… Gagavuzlar Genel anlamda Balkanlar tanımı içinde yer almamakla birlikte Batı Türklüğünün bir parçası olan Gagavuzları ve Gagavuz Türk edebiyatını da bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmaz. Gagavuzlar, Türk dünyasının Batı ucunda, Doğu Avrupa’da yaşayan Ortodoks Hıristiyanlığa bağlı bir topluluktur. Bunların büyük bir bölümü Moldavya’da (%78), geri kalanı da Ukrayna ve Bulgaristan’da yaşamaktadırlar. Gagavuzların XX. yüzyıl başlarına kadar yazılı bir edebiyatları yoktu. 1957 yılında Gagavuz alfabesi oluşturunca bazı kitaplar yayınlandı. Aslında gündelik hayatta kullandıkları konuşma dilini yazı hâline getirme gayretleri dolayısıyla Türkiye Türkçesi yazı dilinden kısmen ayrılan Gagavuz Türkçesi, böyle bir uygulama ile yanlış yoldadır. Gagavuzca, bütün Türkoloji bilginlerinin ittifakla belirtikleri gibi, Türkçenin Oğuzca ya da Güney Batı Türkçesi adıyla bilinen en küçük koludur. Gagavuzların Türkiye Türkçesine çok yakın olan dilleri, bölgedeki Slav dillerinin etkisinde kalmıştır. Bu etkilerin en yoğun ve dilcilik açısından ilgi çekici olanı söz dizimi alanındadır. Bu etki yüzündendir ki Gagavuzca, Türkçenin klasik söz dizimi özelliğini yitirmiş ve Slav dillerinin cümle yapısına benzer bir konum elde etmiştir. Gagavuz aydınlar, Balkanlar’ın tamamında olduğu gibi Türkiye Türkçesini esas almamakta yani kendi konuşma dillerini yazı dillerine dönüştürme gayretleriyle Batı Türkçesinin uzun tarihi birikimini görmezden gelmektedirler. Bu ülkede Mihail Çakır tarafından yayınlanan Din Yaprakları (1906–1910)ilk Türkçe yayındır. Moldovya Socialista (1960) gazetesinde de Türkçe yazılara rastlanır. Yeni dönemle birlikte Türkçe yayınlar da hızla çoğalır: Ana sözü (1988), Gagavuz Sesi (1990), Kırlangıç, Sabah Yıldızı ve Güneşçik bunlar arasındadır… Görüldüğü gibi Balkanlar'da Türk edebiyatı ülkeden ülkeye değişen bir takım imkânlara ve imkânsızlıklara sahiptir. Nicelik ve nitelik açısından en iyi şartlara Makedonya sahiptir. Bunu sırasıyla Kosova, Batı Trakya, Bulgaristan ve Romanya izlemektedir. Ama üzerinde mutlaka durulması gereken asıl nokta, Osmanlının bölgeden çekilişinden sonra Türkçe, her türlü baskıya direnerek Balkanlar’da yaşamaya, sadece konuşma dili olarak değil, yazı dili olarak da yaşamaya, dahası edebi eserler vermeye devam etmektedir. Edebiyat noktasından bölgenin en büyük sıkıntısı, başka meselelerde dе karşımıza en büyük problem olarak çıkan göç hadisesidir. Zaten az sayıda ve çok zor yetişen bize ait yazar ya dа şâir, bir süre sonra Anavatana göç edince her şey ortada kalmaktadır. Son yıllarda başka Türk bölgelerinden olduğu gibi Balkanlar'dan da ülkemize öğrenci getirilmesi, başka pek çok çözüm gibi, edebiyat alanında dа yeni soluklanmalara sebep olacaktır kanaatindeyiz. Fakat bölgedeki Türkçe neşriyatın şu aşamada, bir geçiş döneminin yaşandığı şu dönemde ülkemiz tarafından çok ciddi olarak desteklenmesi gerekmektedir. Bu yapıldığı takdirde gelecekte dе Balkanlar’da Türk edebiyatı daha sağlıklı biçimde yaşamaya devam edecektir. (Kısaltılmıştır).

158

M. sen, R. sen, A. E. Kireççi, Balkanlar’da Türk Çocuk Şiiri Antolojisi, Ankara, 2001, 28-44.

159

FEYYAZ SAĞLAM (Konya, 1959) Konya’nın Ilgın köyünde doğdu. Akşehir’de ilköğretim okulu ve liseyi bitirdi. Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Halen aynı üniversitenin Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Yazı hayatına atıldığı 1085 yılından beri Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri edebiyatı üzerine şalışmalarını sürdürmektedir. Türk Dünyası El Kitabı, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi ve Türk Dili Dergisi (Türkiye Dışındaki Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı) gibi temel Türkolojik yayınların Batı Trakya bölümlerini hazırladı. Araştırma ve incelemeleri birçok ülkede yayınlandı. Bazı yazıları ngilizce ve Hollanda diline çevrildi, Özbek ve Azeri Türk lehçelerine de aktarıldı. Uluslararası düzeyde katıldığı bilimsel kongre, sempozyum ve panellere bildirileriyle katıldı.Batı Trakya Türkleri Edebiyatına katkılarından dolayı birkaç kez ödüle lâyık görülmüştür. Eserleri: 1. Batı Trakya / Yunanistan’da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi (1990), Ankara. 2. Batı Trakya Türkleri Çocuk Edebiyatı (1990), stanbul. 3. Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri Edebiyatı Üzerine ncelemeler(I C., stanbul; II. C. 1993, zmir; III C. 1994, zmir). 4. Yunanistan (Batı Trakya) Edebiyatında Atatürk (1992), stanbul. 5. Yunanistan’da (Batı Trakya’da) Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1995), zmir. BATI TRAKYA’DA 29 OCAK 1988 M LL D REN Ş ÜZER NE LE LG L DESTANLAR

BATI TRAKYA’DA 20 OCAK OLAYLARI Batı Trakya Türkleri’nin siyasi tarihlerinde “29 Ocak” günü iki ayrı önemli olayın tarihidir. 29 Ocak 1988’de Batı Trakya Türkleri’nin yaklaşık 70 yıllık tarihlerinde ilk defa toplu bir direnişte yer aldıklarını görüyoruz. Bu direnişe neden olan olay, Yunanistan Yargıtayı’nın “Batı Trakya’da Türk yoktur” kararını resmen açıklaması olmuştur. Yönetimin bu tavrı, diğer yandan kuzeyde Bulgaristan’da Jivkov dönemindeki zulmün sürmekte oluşu Batı Trakya Türkü’nü yollara dökmüştür. 29 Ocak 1988’de “Azınlık Yüksek Kurulu” Gümülcine’de Yunan makamlarının tavrı üzerine bir dizi eylem kararı alır. Bunlardan birisi de Gümülcine’deki Eski Camii’ye doğru Batı Trakya’nın dört bir yandan “Türk varlığını ispat etmek” amacıyla büyük bir yürüyüşün başlatılması kararıdır. Yunan yönetimi derhal yürüyüşün iptal edildiğini açıklar ve bölgede “olağanüstü hâl” aln eder. Bütün askeri ve sivil önlemlere rağmen barikatları kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle Batı Trakya Türkleri Gümülcine’ye ulaşırlar.Ve büyük bir kararlıkla yürüyüşlerini yaparlar. “Milli Direniş ve Diriliş” günü olarak tarihe geçen bu olay, Batı Trakya’da daha sonra yaşanan olaylara da başlangıç teşkil etmiştir (1). Bu büyük olayı, Batı Trakya Türkleri bir yıl sonra 29 Ocak 1989 günü Gümülcine’de Eski Cami de mevlit okutarak andılar ve uygar bir biçimde dağıldılar. 29 Ocak 1990 tarihinde ise Batı Trakya bu olayın 2. yıldönümünde büyük bir vahşet yaşamıştır. Üç gün önce 26 Ocak

160

1990 tarihinde Batı Trakya Türkleri’nin siyasi lideri Dr. Sadık Ahmet ve dini liderlerinden brahim Şerif mahkeme’de “Türküz” dedikleri için hapse mahküm edilmiş ve Selanik’te cezaevine konmuştular. ki yıl önceki büyük direnişi yine Eski Cami’de Mevlit okutarak anmak üzere Batı Trakya Türkleri camiyetoplanırken gözleri dönmüş yüzlerce Hıristiyan’ın Türklerin üzerine ve işyerlerine saldırması sonucu Gümülcine’de Türklere ait zarar görmemiş tek işyeri kalmamıştı. Yağmalanan ve talan edilen bu iş yerlerindeki büyük zarar Batı Trakya Türkleri’ne yeni bir ekonomik darbe olmuştur. Güvenlik güçlerinin gözü önünde cereyan eden bu olaylardan sonra Yunan hükümeti zararların tanzim edileceğini, açıklamış ancak bugüne kadar bu konuda bir gelişme olmamıştır (2). Batı Trakya Türkleri’nin yakın tarihinde önemli yer teşkil eden bu iki olaydan “29 Ocak 1988 Milli Direniş Günü” ile ilgili yazılmış destanlar üzerine bu araştırmamızda durmaya gayret göstereceğiz... D REN ŞLE LG L DÖRT DESTAN Batı Trakya’da 29 Ocak 1988 Milli Direnişi ile ilgili olarak tespit edebildiğimiz 4 destandan 3’ü yayınlanmıştır. Bu tarihi olayla ilgili henüz günyüzüne çıkmamış başka destanların da olması muhtemeldir. Yazılış ve yayınlanış tarihlerine göre bazı özellikleriyle birlikte bu destanları şöyle sıralayabiliriz: 1. “Güller Dereck...” Gümülcine’de yayınlanan LER gazetesinin sahibi Salih Halil tarafından yazılmış ve gazetesinin bu olaydan sonra 5 Şubat 1988 tarihinde çıkan ilk sayısında yayınlanmıştır. Serbest tarzda bir destandır (3). 2. “Yürüyüş” A. A. Rumuzlu şair tarafından yazılmıştır. 21 dörtlükten oluşan bu destan Gümülcine’de 21 Mart 1988 tarihli LER gazetesinde yayınlanmıştır. Edebi açıdan en seviyeli destan metnidir. 1, 2, 3, 4, 8, 13, 14, 17, ve 21. dörtlüklerde batı trakya Türkleri’nin bu olayla ilgili genel duyguları verilmektedir. Yine 5. dörtlükte Batı Trakya’lı bir Türk’ün: 10. dörtlükte batı Trakya’lı bir babanın: 15, 16 ve 23 dörtlüklerde batı Trakya’lı bir Türk gencinin 18. ve 19. dörtlüklerde ise bir çocuğun ağızından olaylar anlatılır. Bu destanın en ilginç özelliklerinden birisi de 9. dörtlükte Yunanlı polislerin: 11 ve 12 dörtlüklerde Yunanlı bir anne ve çocuğun ağızıyla olayları verilmesidir (4). 3. “Tarihi Yürüyüşümüz”: Batı Trakya Türkleri’nin milli şairi Alirıza saraçoğlu tarafından kaleme alınan bu destan 24 dörtlükten oluşan uzunluğuyla bu destanlar içerisinde en uzun destan olarak dikkati çekmiştir. 29 Ocak 1989 tarihinde olayın yıldönümünde, Gümülcine’de AKIN gazetesinde yayınlanmıştır (5). Bu Destan ayrıca şairin siyasi şiirlerini topladığı “Ey Yağız Toprak” adlı kitabında da yer almıştır (6). Diğer üç desatna göre daha belgesel bir anlatıma sahiptir. Şairin bu büyük olayı destanlaştırırken hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan endişesi içerisinde olduğu anlatılmaktadır. 4. “29 Ocak Destanı”: 12 dörtlükten oluşan bu destan, Eren Emre Aren müstear adıyla yazılmış olup henüz yayınlanmış değildir. Özel arşivimizde mevcut olan destanın en önemli özelliği, bu büyük olayı batı Trakya’nın bütün Türk yerleşim bölgelerini kapsar bir anlatımla dile getirilmesidir. Destanda Gümülcine, skeçe, Şahin, Elmalı, hemetli, Sirkeli, Kozlubekir, Küçük Müsellim, Yahyabelli, Memetler, Fındıcak, Saplı, Çepelli gibi Türk yerleşim bölgeleri özellikle verilerek: 29 Ocak 1988 direnişinin bütün Batı Trakya’ya mal olduğu vurgulanmaktadır. Klasik halk şiirinin etkisinin en fazla hissedildiği bu destanda Batı Trakya’ya özgü bazı kelimeler de mevcuttur (7). DESTANLARIN MUHTEVASI

161

29 Ocak 1988 Milli Direnişi ile ilgili Batı Trakya Türkleri’ince yazılan bu dört destanın muhtevası iki açıdan ele alınabilir: a) Destanlardaki genel ruh yapısı. b) Destanlarda dikkati çeken bazı ayrıntılar. Bu destanlar öncelikle Batı Trakya Türklerinin tarihinde ilk kez yaşanan olağanüstü bir şahlanışın belgesidirler. A. A. ‘nın destanındaki şu dörtlükler bu ortak duyguyu dile getirmektedir: “Sabahtı yürüdük yuvası bozulmuş karıncalar gibi Dağ demedik, taş demedik, dere tepe demedik. Yürüdük, binlerce, onbinlerce kişi sessiz Duyurduk sesimiz: “Türk’üz, daha ölmedik!” Böylesi büyük bir coşkunun yaşandığı bu yürüyüşte: Batı Trakya Türkleri “Türklüklerine ve yaşadıkları batı Trakya topraklarına her zaman sahip çıkacaklarını vurgulamışlardır”. “Kim demiş Batı trakya’da Türk yoktur diye! Sel gibi akanlar Şahinler gibi uçanlar Dağları taşları titretenler Kimdi? Hangi milletendi. (Salih HAL L) ”Bu vatanın dağı taşı bizim Yeşil Rodopların karlı kışı bizim Bu esir insanların gözyaşları bizim Fındıkcak’tan yörü kardeş yörü!...” (Eren EMRE AREN) Ancak herşeye rağmen, Batı Trakya’lı şairler bu büyük olayın coşkusunu, ruhunu yayılışını anlatmakta yetersiz kalmışlardır. Bu gerçek, Salih HAL L’in destanında şöyle ifade ediliyor: “Eeeyyy... Batı Trakya Türk’ü! .................... Sen alnından öpülecek Bir yüce ulusun Khraman çocuğusun! Senin yüceliğine Bu kalema tutan ellerin Bu satırlara döken kafanın Yaratıcılık gücü yetişmez...”

162

Batı Trakya’da bu tarihi yürüyüş esnasında, Yunan halkı ve güvenlik güçlerinden kaynaklanan vahşet olayları da yaşanmıştır. Şairler destanlarında bu vahşeti şöyle dile getiriyorlar: “Kafalara tak tak inen coplar Mehmetlerin asla acımıyordu canı Ne top, ne cop, ne de tank geri döndüremedi Kalbinde tek Allah korkusu olan onbinlerce insanı...” Bu olaylar Batı trakya’da yaşanana Yunanlıları da dehşete düşürmüştür. Olayları izleyen Yunanlı bir anne ve çocuğunun konuşması A. A.’nın destanında şöyle yer almaktadır: “Anne, bu Türkler nereye gidiyorlar böyle, Ben yollarda böyle bir kalabalık görmedim. Bak yolları candarmalar tutmuş, Birşeyler var, anne ne olur, doğru söyle. Liça yavrum, ne desem anlamazsız, Şu baştakilerin işine akıl, sır, ermez. Ben de günlerce senin gibiydim, şaşkın, nsan Bir Türk’e niçin Türk demez?” 19 Ocak 1988 Direnişi’ni konu alan dört destanda ana olayın anlatılması yanında bazı yan olaylara ve yorumlara da değinilmiştir. Bu ayrıntıların da kısaca belirtilmesi, değerlendirilmesi uygun olacaktır. Batı Trakya Türkleri, Türk dünyasında çeşitli sıkıntıların yaşandığı bir dönemde böyle bir şahlanışı dünya Türklüğünün yüzünü güldüren bir olay olarak görmüşlerdir. “Selam sana! Eeeyyy... Trakya Türk’ü Hareketinle, yürekliliğinle Cihan Türklüğünün yüzünü güldürdün!...” (Salih HAL L) Bu dönemde Türk Dünyası’nın en önemli sıkıntılı bölgelerinin başında Bulgaristan gelmekteydi. Todor Jivkov döneminde Türklere büyük bir zulüm uygulayan Bulgar yönetimi ile Yunan yönetimi zaman zaman görüşüp ülkelerindeki Türklerin aleyhine fikir alış-verişi yapmakta, hatta “iki ülkede de Türk olmadığı, Müslüman olduğu” resmi açıklaöalarını yapmaktaydılar. 29 Ocak 1988 direnişinde batı Trakya Türkleri’nin, Bulgaristan’da yapılan zulme Yunanistan’da asla izin verilmeyeceği bu destanlarda açıkça şöyle dile getirilmiştir: “Muhtar amca, Veli dayı, bastonu elinde Burası Bulgaristan değil, diye gürlüyordu. Şerefli Türk anası çırpınıyordu öne geçmek için Bu asil toplumun kökenini inkar etmek zordu...” Batı trakya Türkleri’nin ve bu Türk toplumunun ortak sesi olan şairlerinin Atatürk’e ne kadar bağlı olduklarını daha önceki çalışmalarımızda dile getirmiştir (8). Elbetteki böylesi

163

tarihi bir olayda Batı Trakya Türkleri hemşehrileri olarak gördükleri Atatürk’ten büyük manevi destek almışlardır. Destanlarda geçen “Mustafa Kemal’iz diye inledi dinç Kemal’ler Şerefli Türk anası en önde koştu Tanrı Dağı kadar Türk olduğumuzu haykırdık Hemdert bülbüller bizlere eşlik edip coştu...” (Aliriza SARAÇOĞLU) mısraları bu desteğin yansımalarıdır... SONUÇ Batı Trakya Türkleri’nin siyasi tarihlerine “Milli Direniş Günü” olarak geçen 29 Ocak 1988 olayları ile ilgili bu dört destan değişik açılardan büyük önem arzetmektedir. Batı Trakya Türkleri’nin tarihi ve Türk-Yunanilişkileri açısından belge niteliğinde olan bu destanların siyasi, tarihi açılardan da büyük bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. kisi gerçek, ikisi müstear imzalı bu destanlar... bu büyük olayın edebi açıdan elimizdeki somut belgeleri konumundadır.Ayrıca, batı trakya Türk Edebiyatı’nda güçlü bir destan geleneğinin bulunmayışı da dikkate alınırsa bu destanların önemi bir kat daha artmaktadır. Böylesi olağanüstü, tarihi bir olayı destanlaştıran Batı Trakya Türk şairlerine, Türk Dünyası ve Türk Kültürü açısından şükran borcumuz vardır... Kaynakça: 1. Geniş bilgi için bkz.: a) “29 Ocak: Çifte Ulusal Gün”, “Yuvamız”, Şubat 1992, S.66, sayfa 3-7, Gümülcine, Yunanistan. b) Batı Trakya’nın Sesi, Nisan 1988, Sayı 3, stanbul. 2. Geniş bilgi için bkz.: Batı Trakya’nın Sesi, Şubat 1990, S. 15, stanbul. 3. Halil Salih, “Güller Derecek...”, leri, 5 Şubat, 1988, S. 505, s. 1-2, Gümülcine, Yunanistan. 4. A. A., “Yürüyüş”, “ leri”, 21 Mart 1988, S:510, s.1-2, Gümülcine. 5. Saraçoğlu Aliriza, “Tarihi Yürüyüşümüz”, Akın, 29 Ocak, 1989, S: 970, s. 2, Gümülcine, Yunanistan. 6. Saraçoğlu Aliriza, “Ey Yağız Toprak”, 1989, Akın yayınları, s. 145-147, Gümülcine, Yunanistan. 7. Aren Eren Emre, “29 Ocak Destanı” (Feyyaz Sağlam, Özel Arşivinde mevcut). 8. Sağlam Feyyaz, “Yunanistan (Batı Trakya) Türk Şiirinde Atatürk”, Türk Kültürü, Kasım 1991, S: 343, s. 54-62, Ankara. Balkanlar’da Türk Kültürü, 1992, 37-39.

164

OĞUZHAN BALKANLI (Konya, 1965) Konya’da doğdu. lk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladı. ODTÜ’den mezun olan yazar, Balkanlar üzerine birçok projede yer aldı. Yeni Dönem, Balkan Mektubu, Her gün gazete ve dergilerinde makaleleri yayımlandı. Balkan Türklerinin kültürel kalkınmasına büyük katkılarda bulunmaktadır. Manastır Vilâyeti’nde çinde bulunduğum otomobil hızla Üsküp’e doğru ilerliyordu. Aynı hızla tarih dе gözümün önünden akıyordu. Bir yaşlı ihtiyar iki büklüm olmuş, dağ yamacına bir şeyler ekiyordu. Yanı başına sokuldum. Torunu vardı yanında. -Bak evlât "bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" atasözümüzü unutma. Ekecek, dikecek, tırmalayacaksın toprağı. Onu kendi hâline bırakmayacaksın. Ademoğlu gibidir. Bıraktın mı yakasını hemen tembelliğe meyleder. Velhasıl senin olan yere seninle anılacak mührünü kazıyacaksın. Şu "Hacıaşımların bağı"ne ekersen bire bin verir diyecekler. Torun bir taraftan dedeyi dinlerken bir taraftan dа itirazlar etmeyi ihmal etmiyordu. -Peki, sen böyle diyorsun dede. Babam annem buralar bize göre değil. Gidelim uzaklara ta ata yurda derler. Та Türkiye’ye... Bursa’ya... Неm bayrağımızın altına... Ау yıldızımızın altına... -Olmaz daha nereye kadar gideceğiz ben buraya Yeni Pazar Sancağı'ndan geldim. Bir sert rüzgâr esse oranın kokusu ulaşır buraya. Oysa oralara Bursa’ya ulaşmaz. Olmaz... Ben bayrak görmek istersem geceleri gökyüzüne bakarım. Taş basarım göğsüme, öksüz ve yetim bakarım göklere. Gitmem lâkin ta ötelere. Неm bak bayrak göndermedi mi halanlar Bursa’dan? Неm bir gün ama bir gün mutlaka.... *** Arabayı kullanan arkaya doğru döndü ve bana: -Bak efendi burası "Hacıaşımların Bağı "ydı Burada üzümlerin en iyisi yetişirdi. Pekmezi pek güzeldi. Lâkin Hacıaşım Efendi rahmete kavuşunca oğlu buraları üç kuruşa sattı. Çocuklarını aldı ve Türkiye'ye gitti. Bursa’ya. Buralarda kalmadı. Osmanlı kalmadı. Üç beş hane... Koca tarlada üç beş tane. -Peki, Hacıaşım Efendi nerede defnedildi. -Şu büyük yolun geçtiği yer Türk Mezarlığıydı. Orada gömülüydü. О ana kadar sessiz duran delikanlının e1i yavaşça araç kasetçalarına gitti. Kapattı. Adam ve delikanlının dudakları kıpırdamaya başladı. Belli ki Rumeli'nin fatihlerine fatiha okuyorlardı.

165

Delikanlı bana fırsat vermeden söze başladı. - Bak о yoldan Müslüman arabası gitmez. Gerçi yeni yetmelerden birkaç kendini bilmez serseri var о yolu kullanan ama. On1ar dа devrin yalakaları işte... *** Adam bir başka köyden geçerken - Burası dа Türk Mezarlığıydı. Şurada dа bir Türk köyü vardı. Tesadüf bu ya o köy baraj yapmaya en müsait alanmış! Mezarlık dа üzüm bağı yapmaya! Dedi. Baktım caminin minaresi gözüküyordu su altında. Şu üzüm bağı dа bilmem hangi Ahmet’in, Mehmet’in Fatma'nın mezarı üzerindedir. Belki bu mezarda şehit bile vardı. Düşündüklerim bile birbirine girmişti. Balkan toprağı olacak, Müslüman mezarı olacak, şehit olmayacak. Mümkün mü? -Efendi şarap fabrikasına üzümler buradan gidiyor. Bölgenin en iyi şarapları buradan çıkan üzümlerle yapılıyor. Susturmak ne mümkün adamı, konuştukça beynime bir balyoz iniyor, indikçe balyozlar, bedenim titriyor. Sinirlerim geriliyor. -...Son zamanlarda bizim gençler de alkol kullanmaya başladılar. Eskiden rakı içerlerdi ayda yılda bir. Ya da düğünde işte о kadar. Şarap dа içmeye başladılar. -Buranın şu içinde şehitlerin dе yattığı üzüm bağı yapılan mezarlığın üzümlerinden yapılan şaraplardan olmasın? Dedim. Bir anda ölüm sessizliğine gömüldü araba... Herkes sustu... *** -Bağımsızlık, Bağımsızlık -Milletler kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidirler. -Savaş, barışa ulaşmak için savaş. Osmanlıyı parçalayan kelimeler bunlardı. Maalesef elden evvel biz dedik bunları. *** Birer birer Osmanlı toprakları elden gitmişti. şte Manastır Vilâyeti de 600 yıldan önce Türk Yurdu olmuş ve beş yüz yı1 boyunca Türk idaresinde kalmış bir Türk Yurdudur. Su1h selâmet içinde yaşayan Balkan Toplulukları birer ikişer bağımsızlıklarını kazanmışlar! Kazandırılmışlardır. Bağımsızlıklarını kazandırdıkları milletlerin geleceğini tayinine kalkışan Batılı ülkeler kendi aralarındaki pay kapma kavgasını bu kutsal topraklara taşımışlar, beş yüzyıl sulh içinde yaşayan milletleri, birbirlerine sokmuşlardı.

166

*** Dostlar hiç beyniniz kar yağarken pişti mi? Benim beynim yandı. Manastır dа yandı. Öylece Bursa’ya geldim. Rumeli Fatihlerinin mezarlarını bir bir gezdim. Kalkın kalkın ve Bursa'ya bakın işte eteklerinize sığınanlar о koskoca ordunuzu oluşturanların torunları. Omuzları çökmüş. Moralleri yıkılmış. Gözleri içine geçmiş. Bunlar о kahramanların torunları... *** Bir adam hamallık yapmakta. Yaparken kendi temellerini aramakta. Sığınmış bir cami avlusuna yeri karıştırmakta. Hayallerinin karmaşıklığını, hayatın acımasızlığını toprağa taşımakta. Usulca yanaştım selâm verdim. çine gömülen gözlerinde küllenmiş kor gördüm. -Nerelisin, dedim. -Manastır tarafından. Bursa’ya göç ettik. Kalmadı kimsemiz oralarda. -Burada kimseniz var mı? -Var hanım, oğlan, kız. -Orda yoklar mıydı onlar? -Onlar dа geldi. Güneşin battığı yere baktı, elindeki çubuğu fırlattı. Kalktı, göğe baktı. -Bırak yakamı, bırak Baba, Hacıaşım Efendi bırak yakamı. Hacıaşım Efendi'nin bırakması ne mümkün, oğlunun hayallerine ipotek koymuş. "Ben buradayım, ata yurdumda oğul. Onurumla kaldım, kaçmadım, göçmedim." *** "Osmanlı kalmadı. Üç beş hane… Koca tarlada üş beş tane”. Adam yatağından fırladı. Oğlan da, anne de, kız da… Döneceğiz dedi adam. Döneceğiz dedi oğul, anne kız… Döneceğiz. O yaz geri dönenler çoğaldı. Yine Balkanlar’da Türkçe, Türkçe şarkılar söylendi… Balkan Mektubu, Sayı–5, 2001, 3–4.

167

Bulgaristan

168

Sözlü Halk Edebiyatı

169

MÂN LER Deyadan gemi gelir Gönlümün kamı(gamı) gelir Ah bu zalim gurbetlik Ne kadar da zor gelir Tiren gelir çekerek Sularını serperek Bulgar bizi ayırdı Gözyaşımızı dökerek Gemi geldi yan geldi çinde bir can geldi Vatan hasreti çektim Gözlerime kan geldi Şu giden kayık mıdır? Yelkeni yayık mıdır? Yârim gitti gurbete Ağlamak ayıp mıdır? Pınarın kapakları Gülümün yaprakları Macır(muhacir) giden yârimin Çınlasın kulakları Mendili serdim tele Yâr gitti gurbet ele Ah ne mendil çürüttüm Gözyaşımı sile sile Şu dağların tepesi Gurbet eldir ötesi Milletimizi bitirdi Türkiye meselesi Hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu’nun arşivinden.

170

Türküler, Destanlar, Ağıtlar, lâhiler Örencik Deresi Örencik deresi köy oldu bize Böğürtlen çalları(çalıları) ev oldu bize Atma zalim atma Kadım yok benim Düşmana verecek Adım yok benim Örencik başına düşman yürüdü Kâfir ellerini kana bürüdü Atma zalim atma Kadım yok benim, Düşmana varecek Adım yok benim. Örencik deresi dar geldi bana Bu ecelsiz ölüm zor geldi bana. Atma zalim atma Kadım yok benim Düşmana verecek Adım yok benim H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Edebiyatları Antolojisi, 8. Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 122. MAPUSHANE TÜRKÜSÜ çinizden biri idim Karlar gibi eridim Anadilimiz için Hapislerde çürüdüm. Gide gide yoruldum Su1ar gibi duruldum Üzülme anneciğim Dilim için vuruldum. Mahpustan geldiğimi Gördün mü güldüğümü Güzel dilimiz için Bağışla öldüğümü Aynı eser, 8.

171

TÜRK YE’YE G DECEĞ Z Makinemin kolu yok Yaptırmanın yolu yok Türkiye’ye gideceğiz Bir çaresi yolu yok. Yeşi1 ceviz dalları Sıva beyaz kolları Nerelerden geçelim Kapamışlar yolları Ak iplik, kara iplik Kayada öter keklik Ölümden dе betermiş Allah'ım bu hasretlik. Gökte uçar kırlangıç Kanadı ayrıç ayrıç Bulgar bizi ayırdı Kan kussun avuç avuç. Aynı eser, 8. BELENE DED KLER Belene dedikleri Cehennemdir cehennem Babam, ben görmeden gitti Şimdi dе ölmüş annem. Rodoplar'dan Belene Uzak mıdır yakın mı? A11ah'ım ne bu gördüğüm Cehenneme akın mı? Tuna yüce bir ırmak Arzum hep sana varmak sterim dе varamam Dört yanım demir parmak. Aynı eser, 8. Türkü Tirene bindim Mendilim uçtu Yârim dumanlı dağların

172

Ardına düştü Ben ona ağlarım Yol verin ağalar Yol verin beyler Muhacirim geçeyim Pek zor imiş ayrılık Zehir mi içeyim? Dün gece uykularda Bir rüya gördüm Yârimi vatanımdan kaçırdım Ayrı da düşeli Aklımı şaşırdım. R. Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 144. AH BU MACIRLIK Ah bu macırlık bağrıma bastı, Ben ona yanarım. Ben vatanımdan nece ayrıldım, Yârsız kaldım. Tirene pindim, mendilim uçtu, Ayrılık yüreğime yaralar açtı, Ben vatanımdan nece ayrıldım, Yârsız kaldım. Yol verin ağalar, yol verin beyler, Yol verin geçeyim, Nazlı da yârden ırak ta düştüm, Zehir mi içeyim. Benden size vasiyetler olsun, Macır olmayın, Macır olsaz(olsanız) da Yârsız kalmayın H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8. Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 116.

ARAYA ARAYA BULDUM Z N Araya araya buldum izini zinin tozuna sürdüm yüzüme Hakkım nasip eyledi

173

Gördüm Anavatanı Ağlama anam Ağlama sen bana Anam gidip baksana Paltom asılı mı kalmış O benim sevgilim Bana küsülü mü kalmış Küsme gücenme sevgilim Kader kısmet böyleymiş Akan sular akmaz oldu Gâvur bizim yüzümüze Bakmaz oldu Tatlı dilimizi Azrail gibi aldı Ağlama anam Ağlama sen bana Ardıma bakmadan yollara düştüm Şimşek olup çaktım sel olup coştum Huduttan hududa yol bulup aştım Ağlama anam Ağlama sen bana Bir kuş olup ta uçup ta gitsem Küçücük yavrumu kanadıma koyup ta gelsem О sevgilimi bir daha görsem Ağlama anam Ağlama sen bana Kırcalide ezan sesi yok Kircalide yeni mezar çok Haydi yetiş Kenan Paşa Kaybedecek zaman yok Ağlama anam Ağlama sen bana Çeşmeler tıkandı aptes alınmaz Camiler kapandı namaz kılınmaz Türk ismi deyip adı alınmaz Ağlama anam Ağlama sen bana

174

Köpürüp kan akar ırmaklarından Tutuşup kül olan ocaklarından Huduttan hududa yol bulup koşanlarından Ağlama anam Ağlama sen bana Nefsimin atına vurdum dizgini Ölsem de yaşatacam slâm dinimi Her şeyin üstünde yaptım görevimi Ağlama anam Ağlama sen bana Ahır slâm açmış Hakka elini Gözünden boşaltsın aşkın selini Gâvur ne tikeni sever ne de gülünü Ağlama anam Ağlama sen bana H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8., Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 69-70. Muhacir Türküsü stanbul’un üzümü Çekemedim sözünü Ben vatanımdan çıkarken Yumdum iki gözümü Binmem tirene binmem. Kara koyun meleme Yüreyimi daylleme(dağlama) Anam, bubam, kardeşim Yavrum deyip ayleme(ağlama) Binmem tirene binmem. Kara horoz tepeli Kulakları küpeli Tepinmeyin muhacirler Kalacağınız şüpheli Binmem vagona binmem. Kara kara karınca Karıncaya varınca Ben komşuları özledim

175

Dillerine varınca Binmem tirene binmem. Kara tren yanaşır Komşular bizi dolaşır Uşaklar gemi görünce Anneciğim deyip ağlaşır Binmem tirene binmem. R. Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 143-144. B R YEL EST KARADAN Bir yel esti karadan Emir geldi Varna’dan Eski muhacirler gelsin Çıkaralım aradan Kara horoz tepeli Kulakları küpeli Tepinmeyin muhacirler Kalacağınız şüpheli Söylediler bu sözü Yüreğime düştü sızı Altı aylık nişanlım var Ayıracaklar bizi H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi. 8., Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 68.

BALKANLARI BÜTÜN TAŞ Balkanları bütün taş Ne annem var ne kardeş Gurbet elde hasta oldum Yoktur bana bir yoldaş Tiren gider tüte tüte Kömürünü döke döke Ben annemden ayrılmışım Gözyaşımı döke döke Bu tirene bineceğim Gurbet ele gideceğim Gurbet elde yoktur kimsem

176

Kime anne diyeceğim Aynı eser, 69.

Gülizar Türküsü Altın fesimi, canım anneciğim, Haydutlar aldı, Ak bakırlarım, canım anneciğim, Kuyuda kaldı Bana dediler, canım anneciğim, Kimin kızısın? Ben dedim canım anneciğim, Ali Beyin kızıyım. Kırk gün, kırk gece, canım anneciğim, Patlangıç idim Şılak(parlak) ferecem, canım anneciğim, Çalılarda kaldı. Yerdeki çimenler, canım anneciğim, Döşeğim oldu. Haydutların çantaları, canım anneciğim, Yastığım oldu Yerdeki kazallar(gazeller), canım anneciğim, Fistanım oldu. Gökteki bulutlar, canım anneciğim, Yorganım oldu. Gökteki yıldızlar, canım anneciğim, Kandilim oldu. Patik yemenilerin, canım anneciğim, Çamurda kaldı. Gelin yemenilerim, canım anneciğim, Yatakta kaldı R. Mollov, Bulgaristan Türklerinin Halk Şiiri, Sofya, 1958, 128. Muhacir Destanı Dinleyin amucalar muhacir destanını Kapdağda kılamadık bayram namazını Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize. Karadırlı’da vardı odamın önünde bir selvi Aziz dostlarım altında gönlünü eylerdi Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize. Akmehmet köyünün ardı Balkan Omaç köyünün muhacirleri oldu dillere destan

177

Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize. Bir cumartesi bizi Edirne’ye indirdiler Pasaportu olan çekip de gider Pasaportsuz olanlar Ankara’dan imdat bekler Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize. Edirne hudutları taşlık Kalmadı cebimizde on para harçlık Ver Allah’ım gönlümüze hoşluk Yok mudur Edirne hudutlarında bize bir boşluk Ver Allah’ım sen selâmet cümlemize. Edirne hudutları bağ ile bostan Selâm gelir Bulgaristan’dan eşten dostan Bu destanı söyleyen Razgratlı kalaycı Osman. Aynı eser, 128.

DOBRUCA OVASI DÜZLÜK Dobruca ovası düzlük Gitti adlarımız çok üzüldük Buradan giden kurtuldu dedik mdat Allah'ım imdat bize Bu vatan bizim dedik Neye uğradığımızı bilemedik Yememizden içmemizden kesildik Yanalım dostlar halimize Anam bizi doğurmasaydın Dünyaya gelmeseydik smimizi yok etmeseydik Yanalım dostlar halimize Canlarına kıyanlar oldu Yaşamaklar bize haram oldu Olanlar bizim Türk halkına oldu mdat Allah'ım imdat bize Belene adasına varalım Beşbin tutukluyu geri alalım Hepsi genç kız ve oğlan Onlara nasıl ağlayalım? Yaşım küçük yolları bilmem Kaçıp Türkiye’ye selâmete eremem Silâhı göğsüme dayamış

178

Kimseye bir şey diyemem Babam adımı koydu ezan ile Kâfir değiştirdi silâh ile Annem ağladı gözyaşı ile mdat dostlar imdat bize Sesleniyorum Türkiye’de vatandaşlar size El uzatıp sarılın bize Ayşe, Fatma adımızı vermeyelim kâfire Yanın Türk vatandaşları halimize Baba kalk artık uyuma Kâfir sardı her yanı durma Yak arabayı kaçalım stanbul’a mdat Allah'ım imdat bize Türkiye'de anneme varamadım Bulgar adımı söyleyip yanamadım Boynuna sarılıp ağlayamadım mdat anneciğim imdat bize Kanadımız olsa da uçsak Uçup da sınırı geçsek, “Çankaya Köşküne” konsak mdat Allah'ım imdat bize Cuma günü üstümüze koptu kıyamet Romanya’ya kaçan buldu selâmet Geri kalan Hıristiyan oldu nihayet mdat Allah'ım imdat bize Mekke'ye Medine’ye varalım Diz çöküp Pirzade'ye yalvaralım Kurtar bizi kâfir elinden diyelim mdat Pirzade imdat bize Hocalara putlar takıldı Razı gelmeyenler zindana atıldı Camiler kapandı Müslümanlar ağladı mdat Müslümanlar imdat bize Söyleyen: Revasiye Şenses. Doğum tarihi ve yeri:1932, Bulgaristan. Hâlen Eskişehir’de oturmaktadır.

179

MUHAC R LÂH S Bir sebah kalktım Çantama baktım Ağlaya sızlaya Boynuma taktım О viran bubamı Yolda bıraktım Diri diri runa Gider macırlar Bir sebah kalktım Kapı kapalı Binbaşı geliyor Eli sopalı Macırları toplamış Körü topalı Diri diri runa Gider macırlar Edirne ovasında Serpildim kaldım Arçlıyım tükendi Evlâdı sattım О viran bubamı Yolda bıraktım Diri diri runa Gider macırlar Edirne ovasında Naneler biter Nanenin kokusu Cihana yeter Şu macırlık Ölümden beter Diri diri runa Gider macırlar Atımı bayledim Bir delik taşa On iki bin ağlar Ah, Kemal paşa Yazgımızı anlatalım Her uçan kuşa

180

Diri diri runa Gider macırlar H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8., Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara 1997, 126.

181

Yazılı Edebiyat

182

HÜSEY N RAC EFEND (Eski Zağra, 1833- stanbul,1906 ) Doğduğu yer ve yıl hakkında kesin bir bilgi yoktur. Kimi araştırmacılar Hüseyin Raci Efendi’nin Eski Zağra’da (Stara Zagora’da) doğduğunu, kimileri de onun Burgaz ili Karınabat (Karnobat) ilçesinin Molla Şeyh köyünde dünyaya gelmiş olduğunu tahmin etmektedirler. Ailesi Eski Zağra’ya yerleşir, o da şehrin rüştiye okulunda öğretmenlik yapar, sonraları da burada müftülük görevinde bulunur. 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşında (Doksan üç Harbinde) Rus askerlerinin Eski Zağra’da yaptıkları canavarlıklara tanık olur, kendisi de şehrin ileri gelenleriyle birlikte hükümet konağına hapsedilir. Süleyman Paşa kuvvetlerinin şehri kurtarması üzerine serbest bırakılır ve ailece stanbul’a göç eder. Hüseyin Raci Efendi’nin zamanı için iyi bir hazırlık gördüğü bırakmış olduğu eserlerinden anlaşılmaktadırlar. Tarihçe-i Vaka-i Zağra eserini dostlarının ısrarı üzerine yazmıştır. Bazı sanatçılarımız, bu eserin Türklerin vatan edebiyatında en değerli bir şah eser olduğunu yazmaktadırlar. Savaş aylarında Eski Zağra’da Türklerin Ruslar tarafından vahşice katledildiği, stanbul’a doğru yollara dökülenlerin acıklı durumu anlatılmaktadır. Hüseyin Raci Efendi’nin eseri kitap halinde basılmazdan önce Ethem Ruhi Balkan tarafından Filibe’de (Plovdiv’de)çıkarılan Balkan gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu eser Ertuğrul Düzdağ tarafından yeni Türk harflerine aktarılarak Zağra Müftüsünün Hatıraları başlığı altında Tercüman gazetesinin 1001 Temel Eser yayınları arasında yayımlanmıştır. Zağra Müftüsünün Hatıraları sayesinde Balkanlar’da yaşanan büyük facialar gelecek kuşaklara taşınmıştır. ZAĞRA MÜFTÜSÜNÜN HATIRALARI (Eserden sayfalar) Kolları Bağlı Dokuz Müslüman Temmuzun ilk haftası Cuma günü: "-Yarın Rus Zağra'ya gelecekmiş!" havadisi Bulgarlar tarafından ortalığa yayıldı. Bütün Bulgarlar et alarak yemek hazırlamaya başladılar? Yabancı pek çok Bulgar’ın yine kasabayı dolaştıkları görülüyordu. Zağra'ya iki buçuk saatlik mesafedeki Аdа Tepesi köyünü güya Kazakların yaktıkları öğrenildi. Сumа günü ise Sungurlar köyünden dokuz Müslümanın kolları bağlanarak Ilıca deresinde kurşun ve süngü ile vurulup öldürüldükleri duyuldu. Bu haberleri içlerinden kaçan bir Müslüman getirmişti. şi tahkik etmek için hemen birkaç Bulgar ileri geleni ile on kadar süvari zaptiye gönderildi.

183

Arkasından dа Yarıklar köyü ahalisini tehdit eden çapulcu Kazak ve Bulgarların malları yağma ettikleri haberleri geldi, kаn başımıza sıçradı. Bu köylerin Müslüman ahalisi dе kasabaya döküldüler. Hadiseyi tahkike gidenler akşam ezanı vaktinde dehşete düşmüş bir halde dönerek vak'anın doğru olduğunu söylediler. Kızanlık kazasında Müslüman çiftliklerinin ve eşrafın mülklerinin yakıldığı bulutlara aks eden kızı11ık1ardan anlaşılıyordu? Sungurlar köyünde şehit edilen Müslümanların içinde zahid ve abit Hacı Osman namında bir ihtiyar dа vardı. Bu zat köyün büyüğü ve her milletin emniyet ve itimat ettiği bir pir idi. Her akşam odasında birkaç misafiri bulunur, Davut orucuna devam eder, perhizkâr bir zatın, böyle i1k vak'ada günahsız yere katl olunmasına riya değilse Bulgarlar bile ağladı. Allah hepsine rahmet eylesin. Yirmidört Saat Yağma Kızanlıklı bir şaki Bulgar arkasına aldığı bir ko1 yağmacı ve intikamcılarla, ileri gelen zevatın konaklarını ve zenginlerin evlerini yağma etmekte idiler. Hacı Ve1i Ağa’nın ve damadı Rüştiye mua11im-i sanisi mühendis Şerif Efendi'nin konaklarını iğneden ipliğe dek soydular. Hacı Tayyar Ağa’nın ve Hacı Haşim Bey'in ve sonra Emin Paşa’nın konak kapılarını kırıp içeri girerlerken, Muvakkat Hükümet’ten bin rica i1e alınan asker ve birkaç Bulgar ileri geleninin yetişmesi i1e güç ha1 def edildiler. Eşrafı ve Müslüman halkı, evvelce teminat vererek hicretten alıkoyanlar ve: “-Kılınıza zarar gelirse, bizi asınız!” diyen itibarlılardan Hacı Gospodin, Minçu ve Hacı Andon çorbacılar bu hadise üzerine çağrılıp, Emin Paşa’nın konağına geldiler. Kendilerine: “-Hacı ağalar, hani ya bu fenalıklar o1mayacaktı! Mani olmaya niçin çalışmıyorsunuz? Sözünüz böyle mi idi?” Denilince: “-Ne yapalım, elimizde ne var? ş bizde değil, fenaların önü alınmıyor. Неm bunların kanununda bir kasaba alınınca, yirmi dört saat yağma etmek varmış. Biz bilmiyorduk. Yine çalışıyoruz, korkmayın, artık birşey olmaz!” dediler. Bazıları dа ağladılar!... Hacı Gospodin geri kaldı. Konuşulurken Rusya sözü açılınca: "-Allah belasını versin, başımıza bu felaketleri hep о getirdi..." dedi.

184

Bu çorbacılar doksan iki yılı komite ayaklanmasında devlete sadakat göstermişler ve rütbelerle taltif olunmuşlardı. Bu vakada dahi mümkün mertebe insaniyette bulunarak uzak görüşlü davranmışlardır. Kasaba bu hâlde iken, kazada Müslüman köyleri ve çiftlikleri ateşe verilip cayır cayır yanmakta idi. Ortalığı bir siyah duman kapladı. Bütün kaza matemhaneye döndü. Gönüller kan ağlamakta idi. stilânın üçüncü Salı günü General Gurko, be1denin eşrâfını topladı. Yeni Zağra'da isyan ettikleri için asker tarafından vurulan Bulgar eşkiyasının katillerini istedi. “-Orası başka kazadır, biz oradan mes'ul değiliz." cevabı verildi… kiyüz Müslümanı Yaktılar Çerkeslerle, Bulgar köylerini vurdukları rivayet edilen Tevfik, Sadık, Akif, Tahsin Beylerle Hacı Tayyar ve Dayı Ahmed Ağaların haremleri hükümet konağı yanında bir hanede tevkif olundular. Osmanlı askeri gelinceye kadar karakol a1tında tutuldular. Zağra'nın istilâsı üzerine intikamcı ve yağmacı Bulgarlar, Yaka Boyu'ndaki Hriste, Külbe, Bükümlük, Hızır Bey Canbazören köylerine yürüyüp para umdukları zengince Müslümanları işkencelerle öldürüp, kadın çocuk demeyip ele geçenleri katliam eylediler! Kurtulabilenler ise çırılçıplak Zağra'ya can atabilmiştir. Bükümlük Bulgarları, yüz iki müslümanı bir samanlığa doldurup yaktılar. çerlerinden dört tanesi yaralı olarak kaçıp Yeni Zağra'ya Rauf Paşa'ya çıkmışlar. Zulümden şikâyet edip hallerini bildirmişlerse dе benzerleri gibi bunlar dа tekdir olunarak hapsedilmişlerdir. Yaraları bile sarılmadan... Zehî insaniyet!. şte bu köylülerden, kılıç artığı müslümanları, birçok serseri, ellerinde bıçaklarla aralarına alarak, hükümet konağına doldurup yalın ayak ve başıkabak güneş altında, Kazak atları arasında saatlerce tuttuktan sonra hapse atarlardı. Birkaç gün sonra ellerine bir kâğıt (idam ilâmı!) ve yanlarına bir zabıta neferi (cellât!) verilerek: “-Haydi, gidin, işinize bakın..." Diyerek yollanırlar, kasaba dışına çıkarılınca kolları bağlanıp öldürülürlerdi. Evlere girmek, adam öldürmek, о derece arttı ki, sokaklara çıkılmaz ve yalnız evlerde durulamaz oldu. slâm mahalleleri, dilsizler ülkesine döndü. Hiçbir evde ateş ve mum yakılamaz ve bir ocaktan duman çıkmaz, dehşetli bir hâlde idi. Yalınayak Titreyerek...

185

Birkaç mahalle halkı bir araya toplanıp, gece gündüz, uykusuz bekleşirlerdi. Kapı kırılmaya veya duvardan aşılmaya başlanınca kuzulardan ayrılan koyun sürüleri gibi hep bir ağızdan feryad-ü figana başlar, gayet acı acı bağrışırlardı. şittikçe yüreklerimiz pâre pâre olurdu. Gündüzleri ise bundan beter bir hâldeydi. Biçare slâm muhaddereleri kucaklarında masumcuklarıyla mezardan çıkmış gibi yalınayak, titreyerek hükümet kapısına gelirler, titrek sesleri ile: “-Gitti evlâtlarım!” “-Yazık gitti erkeklerimiz. Babalarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler!” “-Evlerimizi soydular. Aman yetişin ayol (Ey oğul), bizi kırıyorlar:” “- nsaf, merhamet ediniz! Eyvah gittik!...” diye bağrışırlar, yakalarını yırtarlar saçlarını yolarlardı. Diğer taraftan üç beş erkek, yanlarında bir Bulgar zaptiyesi ile gelip: “-Aman komşular, yazıktır -bizi kırıyorlar. Yalvarırız, merhamet ediniz, gelip bizi kurtarınız!” sözleriyle yalvardılar. nsafsız mel'unlar ise söverek ve iterek sopalarla kovarlar, nadiren yanlarına zaptiye namında bir iki hain katarak evlerine geri gönderirlerdi. Bu çapulcular ise gidip, birkaç kuruş ayak teri alır ve: “-Biz onları bulur, cezalarını veririz:” diyerek savuştururlardı. Onlar çekilince öteki serseriler tekrar kapıya hücum ederlerdi. H. Racı Efendi, Zağra Müftüsünün Hatıraları’ndan.

186

AL KEMAL BALKANLI ( stanbul, 1900-Ankara, 1992) stanbul'da doğdu. Ailesi Bulgaristan'ın Tırnova şehrindendir. Türk-Rus Harbinden sonra stanbul'a göçeden ailenin oğlu Osman Nuri Bey (Ali Kemal'in babası), stanbul'da Mekteb-i Mülkiye'den mezun olup Anadolu’nun birçok şehrinde memurluk yaptı. Bolu valisi iken Yunanlıların işgali nedeniyle Bulgaristan'a giderek Şumnu “Nüv-vab"ında hayatının sonuna kadar hocalık yaptı. Osman Nuri Bey, stanbul'da öğrenciliği yıllarında evlendi ve 1900 tarihinde doğan Ali Kemal'i Filibe'ye, dedesinin (Ali Kemal'in annesinin babası) yanına gönderdi. Ali Kemal, ilkokulu Filibe'de bitirdi. Orta öğrenimini ise stanbul ve Anadolu şehirlerinde tamamladı. stanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra talya'da “Victorio Alfieri” Yüksekokulunda talyan Dili ve Edebiyatı üzerinde 4 yıl yüksek öğrenim gördü, aynı zamanda dа Türkiye’nin Roma Büyükelçiliğinde memur olarak çalıştı. talya'dan dönünce, 1922 tarihinde Bulgaristan'a gitti. Güney Bulgaristan’ın Peştere, Hasköy, Harmanlı ve Kırcaali Türk okullarında öğretmenlik ve müdürlük yaptı. Filibe'ye yerleşti. Sofya'da çıkan Dostluk gazetesinin başmuharriri ve idare müdürü olarak çalıştı (1926-1930), Yine Sofya'da çıkan Çiftçi Kurtuluşu gazetesinde dе bir süre başyazar ve idare müdürü olarak görev yaptı. 1934–1936 yıllarında Balkan Postası gazetesinin sahibi ve baş muhabirliğini üstlendi. Bu yıllarda Ali Kemal, birçok ilk ve ortaokul ders kitabı yazdı. En önemli eseri, 1932'de Filibe'de yayımladığı Yeni Türk Lügati oldu. Bu değerli eser yıllar boyu Bulgaristan Türk aydınlarının temel kılavuzu oldu. Başka eserleriyle de Bulgaristan Türk ve Müslümanlarının kültürüne büyük hizmetlerde bulundu. 1937’de Bulgarların baskısıyla Türkiye'ye gelen Ali Kemal Balkanlı, Maliye Bakanlığında görev yaptı. 1955'te dе emekliye ayrıldı. Türkiye'de slâm dergisini çıkardı ve değerli eserler yazdı. 1986'da Şarkî Rumeli ve Buradaki Türkler adlı eserini yayımladı. Ali Kemal Balkanlı, 1992 tarihinde Ankara'da vefat etti.

F L BE’DEK TÜRK VARLIĞI NASIL YOK ED LD ? stanbul'da doğmuş, hayata gözlerimi Filibe’dе açmıştım. О zamanlar Filibe henüz hükmen Osmanlı padişahının hüküm ve nüfuzu altında bulunan “Şarkî Rumeli Vilâyeti”nin merkezi ve aynı zamanda Bulgaristan Prensliğinin ikinci devlet merkezi bulunuyordu. Osmanlı Türk’lerinin Balkanlar'da ilk “Beylerbeyilik" merkezi olmuş, ordulara üs, yönetime en büyük yuva olmuş bulunan Filibe, beş yüz yıldan fazla bir Türk idare, kültür ve sanat ve sosyal toplum merkezi olarak Türkün imarperver eli altında çeşitli din, hayır ve savunma tesisleriyle donatılmış bulunuyordu. Çocukluğumda, yani bulunduğumuz şu 20. asrın başlarında, Filibe'de bir kısmının adları hatırlarda amma birçoğu ayakta 48 kadar camisiyle bilinen bazı medreselerini ve hamamlarını, “Kurşunlu Han” denilen “Kervansaray”ını şimdi dе hatırlamaktayım.

187

Bunlar ne olmuştur? slâm halkı dağılıp cemaati kalmayan ve zamanla tamirsizlikten harap olan din ve hayır müessese veya tesislerinin yıkımından Bulgarları sorumlu tutmayı uygun bulmuyorum. Bugün, devlet merkezimiz olan Ankara'da bile birçok camiler, türbeler yıkılmış, yatırların kabirleri toprak yığınlarıyla belirsizleşmiş bulunuyor. Şu halde, Bulgarlar şöyle yaptı, böyle yaptı diye onları ve başkalarını suçlamamız doğru değildir. Ancak bir şeyin yıkılmaya maruz bulunması dolayısıyla yani “maili inhidam” olması sebebiyle yıkılması başkadır, düşmancasına yıkılması yine başka! Bulgarlar, şehirlerdeki yol güzergâhlarını, gariptir ki hep Türk eserlerinin üzerlerine göğüslettirmişlerdir. Onları yıkan ve yıktıranlar dа, yaptıkları işten kendilerini zevkle tatmin edici bir haz duymuşlardır. Nedir Türk'e olan bu düşmanlıkların sebebi? Türkler tarafından memleketlerinin istila edilmiş olması mıdır? Hayır... Çünkü Bulgar köylüsü ekmek bulmuş, asayiş sağlanmış, halk şikâyet etmeyerek ve “ nsaflık'a u Turçina” ( nsaf Türklerdedir) sözünü atasözü hâline getirerek yaşayış hâlinden şikâyet etmemiştir. Şu halde, yeni nesillerin bir intikam ateşiyle Türk'e düşman olmaları nedendir? Bu kin, önceleri Bulgarların “Sveta Gora” dedikleri “Aynoror'da Bizans'ı yeniden kurma hırs ve ateşiyle yanan Rum papazlarının Bulgar keşişlerine daha sonraları dа bu papazlardan feyz alan Bulgar manastır keşişlerinin Rus telkin ve kışkırtmalarıyla gençliğe aşıladıkları isyankâr duygular ve Türk’ten nefret kindarlıklarıdır. Rila, Gabrova, Baçkova gibi dağlardaki ücra manastırların Rus ajanları ve çoğunlukla Rus kurmay subaylarından oluşan papaz kıyafetli keşiş kılıklı teşvikçileri ancak 19. asırda ihtilal kışkırtmalarında başarı sağlayabilmişlerdir ki, ayrı operasyonlar, Sırplar, Yunanlılar ve Rumenlerle Karadağlılar arasında dа cereyan etmiş bulunuyordu. “Beş yüzyıllık esaret” dedikleri devre zarfında Bulgar halkı hiç haksızlığa uğramamış mıdır? Şüphesiz, bazı mahalli haksızlıklar, adaletsizlikler olmuştur amma, bunlara karşı yapılan şikâyetler daima “saltanat” ve ilgili vezirlerce, yapanların cezalandırılmasıyla önlenilmiştir. Çocukluğumda, Filibe “beynelmilel” denilebilecek bir haldeydi. Halkı Türklerden, Bulgarlardan - Rumlardan, Yahudi ve Çingenelerden oluşmakta, bunların hepsi aralarında genel dil olarak Türkçe konuşmaktaydı. Satıcılar Türk mahallelerinde Türkçe bağırarak satış yapıyor, bir dairede işiniz olsa meramınızı Türkçe ifade edebiliyor, Türkler, Ramazan'da iftar için fişek attırıyor, davul çaldırıyor, camiler kadınlı erkekli dolup taşıyor. Şehrin merkezî yeri olan “Сuma Önü Meydanı”ndaki Muradiyye Camii teravih namazlarında hınca hınç doluyordu.

188

Filibe'nin kalabalık Türk'ün yaşadığı civar köyleri olan “Kuklen” ki Türkler “Kuklene” derler Vodene, Yeniköy'de dе aynı durum yaşanırdı. Sonraları camiler plana gelmeye başladı. Çocukluğumda yıkıldıklarını bilip gördüğüm camiler: Musalla Camii, Saattepe Camii, Tahtakale Camii gibi camilerdi ki, bunlardan Musalla Camii denilen cami brahim Paşa tarafından Tatar Pazarcığında bir eşi yaptırılmış, belki dе Mimar Sinan eseri tek kubbeli, minareli camilerden biriydi. Filibe'de kurşun kubbeli ve minareli camiler arasında görüp bildiklerim: Saattepe Camii, Taşköprü Camii, Hadim Şahabeddin Paşa Camii ve dokuz kubbeli olan Muradiyye ve Сumа Camiiydi (!). Eski mahallemizde bulunan ve halk arasında Alaca Camii denilen ne Носа camii dе tek kurşun kubbeli ve minareliydi. Caminin yıkılışı Bulgarların slâmiyyete ve Türklüğe karşı besledikleri hıncın, cahil birkaç Bulgar itfaiye erinin yıkım sırasındaki davranışlarında açıkça kendini göstermişti. Bulgar itfaiye erleri, camiin bulunduğu caddeye bir fotoğrafçı çağırmışlar, bir taraftan sırıtarak kendilerini hüzünle süzen bana bakarken bir taraftan dа alaylı alaylı gülerek kazmalarını savuruyorlardı. Bu manzaraya bir tesadüf eseri rastlamıştım. Hınçları yüzlerinde apaçık beliren bu itfaiye neferlerinin bu öç alıcı hareket ve tavırları elbette ki kendi duyguları değil, aldıkları telkinlerin sonucu ve belirtisiydi. Cesr-i Mustafa Paşa-Kapılı Derbent arasında güney-doğudan kuzey-batıya uzunlamasına ve Balkan dağları eteklerinden Rodop eteklerine kuzeyden güneye enlemesine uzanan Filibe ovasındaki arazinin hemen tamamı Türk bey ve ağalarının topraklarıydı. Sahipleri ya istila sıralarında korkup kaçan, yahut tehditler ve ağır vergi yükleriyle ezilip kaçırılan bu arazi Bulgarlarca yok fiyatına alınmış veya çıkarılan kanunlarla Türklerin elinden alınmıştır. Türk mahalleleri, camileri, medrese ve mektepleri, hayrat eserleri Türk Vakıfları idarecilerinin dе partizanca hareketleri ve suiistimalleri ile yarım asra varmadan реş peşe yok olup gitmiştir. şte, beş yüzyıllık bir hâkimiyetin Bulgaristan'daki bilânçosu! Bu bilânço, Bulgaristan’ın her yeri için cari bir yok oluş veya ediş bilânçosudur!... stanbul'un fethinden önce, yani Fatih devrine kadar Osmanlı saltanatı devrinde camiler 9 kubbeli olarak inşa edilmekteydi. Bunun sebebi bu yapıların slamlarca 9 olarak belirlenen gök kubbelerinin timsali olmasıdır. Şair Nef'i Gazaiyye'sinde: “Cami-i-müh kubbe-i-kevn'in hatib-i-minberi” Süleyman Çelebi dе Mevlud'unda “Nüh Felek” diye bunu kastetmiştir. Cami avlularının bazılarında zamanın icaplarına göre yapılmış kâgir “Sibyan mektepleri” ( lkokul) binaları dа vardı. Nitekim- ben, ilkokul öğrenimime “Seyid Mahmud" (Sultan Mehmet II.) tarafından 19. yüzyıl başlarında yaptırılmış caminin avlusundaki

189

“Musalla mekteb-i ibtidaisi”nde başlamış, Taşköprü Camiinin tetümmesinde devam ederek ilkokulu bu cami içinde tamamlamıştım. Meriç başına yakın bir mevkide inşa edilmiş bulunan Taşköprü Camii kurşun örtülü tek kubbeli oldukça geniş ve ferah bir camiydi. Filibe'ye tekrar gelişimde ardiye olarak kullanılmaktaydı. Kuzey Trakya dа denilen Şarkî Rumeli”ovası ve civarındaki arazi hep Türk köy ve çiftlikleriyle doluydu. 17. ve 18. asırlarda bu ovadan geçerek stanbul’a gelen ve oradan dönen yabancı seyyah ve diplomatlar, Filibe'de 50 hane kadar Hıristiyan bulunduğunu yazarlar. Köy adlarına bir göz atalım: Saruhanlı, Harmanlı, Süleymançe, Tuğralı, Temrezli, Yahyalı, Alemdar, Alaeddinli, Saruhanbeyi, Menteşeli, Salihli, Pinçli, Yeniköy, Tatar Pazarcığı, Avratalan, zladı, Karlıova, Kızanlık, Uflandır, Kılıçlı, Baltacı, Akpınar, Yeniceli... ilah. Pirinci Mısır’dan getirip Rumeli'de yetiştiren ve geniş bir çeltik arazisine adını veren Sipahi “Karareis”, Hasköy- Zaimin adası, Çavuş'un değirmeni, Malkoç kırı, Kaz ovası... Bunlar bu topraklarda Türk'ün varlığını kanıtlamıyorlar mı? Bunlar bizim yeni kuşaklarımız ki, bu kuşaklardan bazılarının uçkuru çözülüp belden aşağı düşmüştür, okumalılar dа hâlâ oralardan gelenlere “Bulgar Türkü” demekten utanmalılar!... şte aziz “Balkanların Sesi” okuyucuları size elimden, dilimden ve kalemimden geldiği kadar “Rumeli” denilen Türk'ün bağrından koparılıp elinden alınan bir vatan parçasını anlatmaya çalıştım. Balkanlar’ın Sesi, Sayı-3, 1989, 40-43.

OSMAN KESK OĞLU (Osman Sungur) (Karınabat, 1908- Ankara,1989)

190

Burgaz ili Karınabat (Karnobat) kasabasında doğdu. lköğreniminden sonra Şumnu’da (Şumen’de) ortaokul derecesindeki Medrese-i Aliyye’yi bitirmiş, daha sonra aynı şehirdeki Nüvvab okulunun lise ve yüksek bölümünden mezun olmuştur. 1936-1940 yıllarında Mısır’da Cami’ül Ezher’in Şeriat Fakültesinde okudu. Bulgaristan’a dönünce Şumnu’da Nüvvabın lise ve yüksek bölümlerinde 10 yıl öğretmenlik yaptı. 1950’de Türkiye’ye göç etti ve Vakıflar Genel Müdürlüğünde 10 yıl Arapça mütercimi olarak çalıştı. 1959’da Ankara lahiyat Fakültesinde Arapça okutmanı olarak göreve başlayan O.Keskioğlu 1960’ta Üniversite Senatosu kararıyla adı geçen Fakülteye öğretim görevlisi tayin edilmiş ve 13 yıl Kur’an ve slâm Dini derslerini okutmuştur. Müşavere ve Dinî Eserleri nceleme Kurulu, Din şleri Yüksek Kurulu üyesi olarak da çalışmıştır. Emekliye ayrıldıktan sonra 1976’da Selçuk Üniversitesince fahri doktorluk unvanı verilmiştir. 1989’da Ankara’da hayata gözlerini yumdu. Eserlerinden Bazıları: 1. beraber),1953 2. 3. 4. 5. Fatih Devrinde lim ve O Devirde Yetişen lim Adamları(M. Runyum ile Hz. Ebu Bekir,1957 Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1958 Bugünkü slâm Devletleri ve slâm Ülkeleri, stanbul, 1966 Bulgaristan’da Türkler (Tarih ve Kültür), Ankara,1985.

Savaşın Tahribatı ve Zulümler Kurda, kuşa, dağa, taşa hükmü geçen bir hükümdar vardır: Hz. Süleyman. О, Sebe kraliçesi Belkıs’a bir haber salarak teslim olmasını, yoksa yurdunu, о güzelim rem Bağları diyarını asker kuvvetiyle alacağını söyler. Belkıs, bu dişi hükümdar, çağlar boyunca uluslara hükmeden erkeklerden daha akıllıdır, daha diplomattır. Devlet erkânını toplar; onlar, savaş isterler, о ise işi barış yoluyla halledelim, tatlıya bağlayalım, der. Gerekçesini Kur'andan dinleyelim: “Hükümdarlar, orduyla bir ülkeye girdiler mi, orasını fesada verip bozarlar, altüst ederler, şerefli ahalisini zelil ve perişan kılarlar, evet, böyle yaparlar.” (Neml: ayet 34) Bütün milletlerin ibret alması gereken В. М. kapısına konacak mukaddes bir kelâm. Harplerin yaptığı tahribat, doğurduğu sefalet meydanda. 93 Harbi dе bunu yaptı. Balkanlar baştan başa kana boyandı. Ülkeyi harap kıldı, halka azap etti. Rus orduları, beklenmedik bir yerden Ziştovo'dan Tuna’yı geçti, Balkanlara yayıldı. Bir kol Şipka'yı aştı. Adım adım topraklarımızı kanlı çizmeleriyle çiğniyordu. Plevne'de Osman Paşa, cihan tarihine altın satırlarla yazılan о şerefli ve şanlı müdafaasını yaptı. Ruslar, Romanya'yı yardıma çağırdı, Haçlılar yine elele vererek Müslüman kıyımına başladı. Osman Paşa, yaralanınca şerefle ve şanla teslim oldu, Ruslar, Ayastefanos'a dayandılar. Girdikleri yerleri, bir yandan Rus Kazakları, bir yandan Bulgar çeteleri yakıp yıkıyor, Müslüman halk kana boyanıyordu, ateş içinde yanıyordu. Dost, düşman, tarih bunu böyle yazıyor.

191

1878'de Ayastefanos Anlaşması imzalandı, 13 Temmuz 1878'de dе Berlin Anlaşması yapıldı. Kuzey Bulgaristan Prensliği kuruldu, Kocabalkan'ın güneyinde, merkezi Filibe olmak üzere Rumeli-i Şarki Eyaleti muhtar bir eyalet oldu. Türkler sakin sakin yaşadılar, hiç bir isyan çıkarmadılar. Zulme uğrayan, canı sıkılan, evini yurdunu bırakıp göç etmekten başka bir şey düşünmedi! Savaş sırasında halk gerçekten ürkmüş, yollara dökülmüştü. Can, tatlıdır, canın yongası olan malını bırakıp kaçıyordu. Sebepler çoktu. Zulümler yetmiyormuş gibi hile yolları dа vardı. Papalar, hoca kıyafetine girmiş, cami kürsüsünde va'ız verip: “Evveli Şam, âhiri Şam” efsanesini halka telkin ediyordu. Bu böyle Kafkaslarda dа aynen yapılmış. Âhir zaman gelmiş, Hıristiyanların peygamberi olan Hz. sa Şam'a inecekmiş. Yazıcıoğlu Mehmed, Muhammediye’sinde Vaktiyle şöyle demişti: “Dimışk'ta ak minareye-Giru nüzûl еdе sâ.” Padişahın bayrağı altında toplanmak telkin ediliyordu. Beşinci kol işliyordu. Halkı bozguna uğratmak, düşmanın işini kolaylaştırır. Halk saf, eskiden beri Mekke lâhisi diye ellerde gezen bir ilâhi dergisi var, onda halka ne öğretiliyor, dinleyin: Gelin ey karındaşlar, Şam'a gidelim, Şam’dа olan makamları görelim, Cami-i Ümeyye'de namaz kılalım... Hâlbuki eskiden Kemal Paşazade ne diyordu, Nil boyunda: Nice bir dururuz Şam-u Halep'te Gel, ahî gidelim Rumellerine... Şimdi ise iş tersine dönmüştü, çöküntünün fecaati işte böyle. . . Halk göçüyordu, çünkü yapılan zulümler dayanılır şey değildi. Sırp, Karadağ, Bulgar ve Rus kazaklarının yaptıkları akıllara durgunluk verir. Edirne Mebusu Mehmed Şeref’in: Bulgarlar ve Bulgar Devleti kitabında yazdığı gibi: Nigbolulu Tahsin, Zağralı Şevket, Lofçalı Hüseyin, Kızanlıklı Ali, Rusçuklu Hakkı, Şumnulu Arif, Çırpanlı Носа Şükrü ve Sait, Eskizağralı Kâmil, Kırcaalili Murad, Eskizağralı Hacı Efendi, Zağralı Hâzım, Razgratlı Hakkı, Vidinli Nuri, Dobrucalı Aliman Pehlivan, Deliormanalı Aliş Pehlivan, Edirneli Ömer Seyri, Sancakdar Yüzbaşı Ömer, Sivaslı Mehmed, Filibeli Rıza, Sofyalı Ömer, Tatarpazarcıklı Emire Hanım, Pestireli Hacı Mustafa, Hasköylü Aziz, Yüzbaşı Himmet, Binbaşı Nuri, Zağralı Osman Beyler ve Efendilerin gözleriyle görerek, kulaklarıyla işiterek yazdıkları ve anlattıkları işler, ne kötü ve yüz kızartıcıdır. nanmak istemediğimiz en çirkin bir vahşeti, yüzümüz kızararak, kitaptan nakledelim: “Niğbolu yakınındaki Türk köylerinden topladıkları genç kız ve gelinlerin şalvarları içine kedi koymuşlar, kedilere kamçıyla vurdukça, canı yanan hayvanlar, kadınların baldırlarını, bacaklarını tırmalayarak çıkacak yer arıyor kadınların feryadı etrafı sarsıyor, bunu yapanlar ise gaydalarını şişirerek hora tepiyorlar”◊. Filme alınacak bir vahşet. Balkanlar’da ilk isyan Bosna-Hersek'te çıktı. Karadağ’ın yaygarasından çekinerek iş gevşek tutuldu. 93 Harbi başlayıp Dobruca taraflarından askerler çekilince, bazı başıbozuklar sakçı ilçesinde altı Bulgar köyünü basarlar. Hatta Rus tarafından kılık değiştirip geçen Kazak ve Moskoflu Tatarlar, bizim halkı teşvik ederek bu işleri
Mehmed Şeref, Bulgarlar ve Bulgar Devleti, s. 28, Ankara, 1934, Yazarın 29. sayfada yazdıkları ise daha yüz kızartıcı, daha utanç verici.. Raci Efendi, Tarihçe-i Vak'a-i Zağra, eserinde 93 Harbinin acıklı olaylarını di1e, getirmiştir. Rusların, Bulgarların neler yaptıkları ibretle okunmalı. Eser yeniden basılmıştır.

192

gördürmüşler. Bulgarlardan Zankof Dragan, Bulgarları kesmeye başladılar, diye Bükreş'te 10 bin nüsha bir broşür bastırmış, ngilizler'i aleyhimize kandırmak için Gladiston'a haber göndermiş. (Ahmed Midhat, Zübdetü'l-Hakayık, S. 143) Hâlbuki stanbul’dan Serdâr-ı Ekreme yazılan emirlerde; Müslüman-Hıristiyan ahalinin korunması, asla ayırım, yapılmaması isteniyordu. Müslüman- Hıristiyan arasına nifakı düşman soktu. Müslümanlar dа kütle hâlinde göçe başladı. Bu savaştaki yenilginin sebebi anlaşılmadı. Londra sefareti stanbul’a gönderdiği telgrafında şöyle diyor: Düşmanın Tuna’yı kolayca geçmesi hayreti mucip oldu. Balkan geçitlerini muhafazaya, köprüleri yıkarak düşmanı nehre dökmeye muktedir oldukları hâlde bir şey yapmamaları sebebi anlaşılamıyor. “(adı geçen eser, s. 340) Ha1k ölümden kaçıyordu. “Hiç kusurları olmadığı hâlde, kadın ve çoluk çocuğa bakılmayarak Kazak ve Bulgarlar'ın Eskizağra'da ve civarında vahşice öldürdükleri Müslümanların sayısı dа ceman 3.300 den fazladır.” (General Halil Sedef, Osmanlı, Rus ve Romen Savaşı, C.V.S. 101) Ruslar Tuna’yı geçip dе stanbul önlerine vardıkları güne kadar 600.000 Türk, yerini yurdunu bırakarak göç etmek zorunda kalmıştı. Bu göçmenlerden 100.000 kadarı Anadolu'ya geçmişti, 150.000 kişinin stanbul’a ve 150.000 göçmenin dе Rodop dağlarına sığındıkları anlaşılıyor. Kalanı dа Rumeli'nin her tarafına dağılmıştı. Anadolu'ya geçirilen göçmenler, Orta ve Batı Anadolu vilâyetlerine yerleştirilmişlerdi. (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Milli Mücadele, C.L,S. 28, Ankara, 1955) Selânik, Kosova vilâyetlerine sığınan 300.000 göçmenle, Şumnu çevresinde toplanan 200.000 kişi bunlara katılırsa, bir milyon insanın yerinden oynadığını görürüz ki, halk buna Коса Bozgun demiştir.

O. Keskioğlu, Bulgaristan Türkleri, (Tarih ve Kültür), Ankara, 1985, 18-21.

OSMAN KILIÇ (Razgrat, 1920)

193

Razgrat’ın Kılıç köyünde doğdu. lkokulu köyünde, rüştiyeyi Kemaller’da ( şperih’te)başladı, Razgrat’ta bitirdi. Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvab okulunun lise bölümünde okuduktan sonra yüksek bölümünden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptı. Türk azınlığının temsilcisi olarak o zamanki Bulgaristan’ın kültür hayatın katıldı. Türk azınlığın, Türk kültürünün savunucusu oldu. Haksız yere idama mahkûm olundu. Nisan 1948’den Temmuz 1962 tarihine kadar Bulgar zindanlarında kaldı. 1965 yılında Türkiye’ye ve ailesine kavuşabildi. Osman Kılıç, Türkiye’ye geldikten sonra Dışişleri Bakanlığında görev aldı. Aynı görevinden emekliye ayrıldıktan sonra Kader Kurbanı adlı eserini yazdı (Ankara,1989). Bu kitapta anlatılanlar her ne kadar Osman Kılıç’ın hatıraları ise de onlar aslında belli bir dönemde Bulgaristan’da yaşayan Türk halkının müşterek dramı, müşterek tarihidir. Kader Kurbanı, Bulgaristan’daki Türk varlığının belli bir dönemine ışık tutan değerli bir çalışmadır. GÖÇMEN DUASI Gözlerimi dünyaya açtığımda,gördüğüm manzara Deliorman. Yürüdüğüm sokaklar, koştuğum, oynadığım ovalar, tırmandığım dağlar Kocabalkan ve Rodop Dağları… Vücudumun mayasında, köpüklü dalgalarıyla dik sahiller okşayan gümüş Tuna’nın şifalı havası var. Gençliğim o memleketin mimarı ile geçti. Oraların taşını, toprağını sıksan, Türk gencin alın teri fışkıracak. Ama birgün geldi, zalim düşman bana o dünyayı haram kıldı. Evvela adımı, sonra malımı ve imanımı aldı. En sonra da canımı almak istedi. MEĞER NASANIN VATANI, DOĞDUĞU VE DOYDUĞU YER DEĞ LM Ş! O zaman anladık ki Türkün ezeli vatanı ANADOLU! Onun sinesine can attık ve kutsal toprağını eğilip saygıyla öptük. Bugün ayyıldızlı bayrağımızın gölgesinde, Anayurdumuzun sinesinde fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür gençler olarak nefes alıyor, çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkma savaşı veriyoruz. Ne mutlu bize ki Ulu Önder ATATÜRK bize, bu cennet vatanı kurtarıp emanet etmiş. Tanrım bizi ebediyen bu cennet vatandan ayırma, Yurduma düşman ayağı bastırma! CANIMIZ, KANIMIZ, HAYATIMIZ ONA ARMAĞAN OLSUN! Osman Kılıç, B SAV Bülteni Ankara, 2002, Sayı–1, 14. GÖÇMEN RÜYASI

194

Mevki, BELENE, karşımda, gördüğü bir rüyadan dolayı hüküm giymiş bir Türk genci. Adı – Halil- brahim. Şumnu köylerinden. Bıyıkları henüz terlemiş bir Türk çocuğu. Askerlik namı altında, mecburi emek taburlarında ırgat olarak çalışırken, bir sabah, ranzasında, tatlı uykusundan uyanır ve arkadaşına der ki: - “Ba Aamet, ben bu avşam üryamda kendimi Türkiye’de göödüm. Neresiydi, bilemerim. Şanlı Türk Ordusu, önde ayyıldızlı bayrak, halkın önünden geçeri. Annadım, bir bayram günüydü. Heyecanlandım. Ağlamaa başladım. Kendimi tutamadım, atılıp bayrağı öpmek istedim; engel oldular. O zaman gözyaşlarım boşandı. Ellerimi kaldırdım, Allah'ıma dua ettim: “Ey benim güzel Allah'ım; Beni bu zalimlerin elinden kurtar. Sakın beni Anavatanımdan ayırma. Aaka topraam, bu topraklar olsun. Evet, ben doğduğum yeri, köyümü, etraftaki dere-tepeleri, dağları-taşları, koyun-kuzuları, kaadaşlarımı, anamı-babamı, köyümün havasını, kırları, kır çiçeklerini severim... Güneşini, gecenin mehtabını severim. Zaman olur, o temiz havayı derin nefes alarak içime çekerim. Ama ben bu topraklara aşığım. Bunların hepsini bırakıp Anavatan'a can atmak isterim. Bii gün ölüsem, mezarım bu topraklarda olsun. Bütün sevdiklerimi bırakmaaa hazırım, çünkü bu topraklar, benim K NC ANAMDIR!” Vay sen misin bu rüyayı gören? Demek Türkiye'ye kaçmak planları kuruyorsun. Seni gidi HALK DÜŞMANI! Yaka-paça mahkemeye çıkarılır, al sana 12 yıl ağır hapis cezası... Şimdi Halilibrahim, benimle beraber siyasi mahkûm olarak Belene'de çile doldurmaktadır. Belene'de aynı kovuştayız. Bir gece ansızın, yine bizim Türk çocuklarından birisi, beni uyandırdı: - Osman aga, bizim Halilibraam çok hasta. - Nesi var? -Ağrılardan kıvranıyor. ki büklüm. - Kalktım. Aynı kovuşta lejiyönerlerden - aşırı Bulgar milliyetçileri - Jelezkov adında bir doktor vardı. Cerrah. Türkleri hiç sevmezler. Kolayını bulsalar, Türkleri bir bardak suda boğarlar. Ama ne yapsınlar ki kader bizi burada buluşturmuş, aynı kazanda kaynıyoruz. Merhabamız dа var kendisiyle. Hemen onu uyandırdım. Tahta kapıyı çaldık. Gardiyan geldi. Doktor: -Bu çocuk ölecek, dedi. Hiç geciktirmeden ameliyat edilmesi gerekiyor. Apandisti patlamış. Derhal zavallıyı kaldırdık, Jelezkov revirde ne bulduysa - makas, bıçak. Çok ilkel bir ortamda, Halilibrahim'i ameliyat etti ve kurtardı. Şimdi bilmiyorum arka toprağı nerededir, fakat benim tek söyliyecek bir sözüm var: GÖÇMENLER N BÜTÜN RÜYALARI HAK KAT OLSUN! Göçmenlere Yardım Derneği Ankara Şubesi Bülteni, Sayı-10, 2003, 2.

195

NUR TURGUT ADALI (Kırcaali, 1922 – Kırcaali, 2004)

196

Kırcaali’nin Çorbacılar nahiyesi Adaköy’ünde doğdu. lkokulu kaşıkçılar köyünde, rüştiyeyi Çakırlı nahiyesinde okudu. Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvab okulunun lise bölümünden mezun olduktan sonra bir süre de yüksek bölümünde öğrenimi sürdürdü. Öğretmenlik yaptı. Nuri Turgut Adalı kısa özgeçmişinde şunları yazıyor: “Kısaca şöyle bir toparlamak istiyorum: Üç defa olmak beş yıl temerküz kampında kaldım. 1961’de 15 yıla, 1982 yılında da üç yıla mahküm edilerek cezaevlerinde kaldım. Türklerin adlarını değiştirme kampanyasında cezaevindeyim. 1985’te cezaevinden çıkar çıkmaz yine Belene ölüm Kampına gönderildim. Bir süre sonra Belene’den beni Vidin’e bir köye gönderdiler. Benden iki gün önce aynı köye gönderilmiş Allahın bir nimeti ve lütfu olarak gördüğüm mücahit kardeşim ve oğlum Yusuf Türkoğlu ile orada tekrar buluştuk. Oradan serbest bırakılınca köyüme döndüm. Karakola günde iki defa imza vermek suretiyle yeni hayata başladım. Aniden verilen bir pasaportla 10.06.1989’da anavatana birkaç bavulla geldim.” Nuri Turgut tüm zorluklara göğüs gerdi, dayanılmaz koşullarda şiirler de yazdı, anılarını yazıya döktü. 2004 yılında Kırcaali’nin yakınında bulunan Mestanlı’da öldü.

MUTLULUĞUM, CEZAEV NDEN EV M N KAPISINA KADAR SÜRDÜ Taburcu edileceğim gün yaklaşmıştı. Zayıf aklımca kara günlerin sonu güya geliyordu. Sabırsızlıkla, sevinçle o mutlu günü bekliyordum: bir gün müdür bey beni çağırdı. Buyur, otur! dedi. Hal-hatır ettikten sonra söze başladı: Turgudov, artık çıkıyorsunuz. yi kötü hasbelkader uzun yıllar farklı şartlara tabi bu çatı altında kaldık. Sen, parmaklıkların içinde, bense dışında. Bu demek değil ki çekmiş olduğunuz dert ve ıztırapların yabancısıyım. Asla öyle değil. Çok iyi biliyorsunuz ki ağabeyim bu cezaevinin hastane bölümünde faşistler tarafından asılmıştı. 0 darağacının dikildiği yere gider gözyaşı dökerim..Bilhassa yıldönümlerinde matemim tam bir hafta sürer. Yakında kavuşacağınız özgürlüğünüzü daha şimdiden kutlar ve geçmiş olsun, derim. Ve bundan sonraki yaşamınızda mutluluklar dilerim! -Teşekkür ederim müdür vatandaş! - Biz mahkûmların şeflere arkadaş, yoldaş, efendim diye hitabetmesi yasaktı. O devamla şöyle konuştu: -Söylediğim gibi artık sayılı günleriniz kaldı. Dışarıda hayat çok değişti. Eskiden о kendilerine güvendiğin, kendilerini sevdiğin arkadaşlarını bulamayacaksın. O devir öldü. Türk milleti, bilhassa aydın tabaka bizimle intibak etti. Sosyalizme uyum sağladı... Ve daha bir sürü laf etti. Söyledikleri bir kulağımdan giriyor diğerinden çıkıyordu. Söylediklerine asla inanmıyordum. Bu tavrım hareketimden dе belli oluyordu. Tamamiyle gaflet içinde olduğum için kendisine cahilce şu sözleri söyledim: -Bugüne kadar kendileri için şu kadar yıl yattığım milletimi sizden öğrenmem ayıp olur. -Çıkınca göreceksiniz...

197

Daha birkaç söz ettikten sonra vedalaştık. Meğer adam tamamıyla haklı imiş. Her geçen günle bu gerçekleri üzüle üzüle tesbit ettim durdum. Hele о aydın geçinen, görevde olan Türk kardeşlerimizin büyük bir kısmı cezaevinden taburcu olan biz zavallıları görmek bile istemezlerdi. Neden zavallı diyorsun, diye soracak olursanız kısaca cevap vereyim. “Derde uğrar kim sadakat etse elbet devlete ikamet mahrı cimettir bu mülk ve millete” Vermek istediğim cevabın manasını Ziya Paşa’nın bu beytinde bulabilirsiniz. Bizler en çok cezaevlerinden yakasını kaptırmadan çıkan arkadaşlarımızla buluşup saklıca veya o satılmış zümrenin tarassudu altında yine tehlikeleri göze alarak konuşabiliyorduk. Bu hususta örnek vereyim: Mestanlı kasabasında saygı duyduğum ve sevgi beslediğim bir aile vardı. Benimle ilgili birkaç gün tutuklanmışlardı. Sonra berat etmişlerdi. Onlara bir suç bulaştırmadım. Kendilerine karşı kırgınlığım, küskünlüğüm yoktu. Taburcu edildikten sonra kasabanın ana caddesine oldukça hızlı adımlarla girdim. Onlar buralarda bir yerde oturuyorlardı. Yıllarca sonra saygı duyduğum insanların evlerine gidiyordum. Elli altmış metre kadar yaklaşmıştım. Dostum dediğim adam otuz metre kadar bir mesafeden bana doğru geliyordu. Şüphesiz о beni görmüştü. Görmemezlikten gelerek aniden yolu değiştirdi. Tabiî ben dе bir toy gibi oraya doğru yürürken bu manzara karşıma çıkınca yine fikrimden caymadım. Doğru о eve gittim. Hanımı evdeymiş. Dış kapıyı çaldım. Kapı açıldı. Selâm verdim, içeriye girdim. ç kapıya varıncaya kadar hal-hatır ettik. Eşinden çok daha şuurlu ve duygulu olan kadın içeriye buyur etti. Girmedim. Kadın bu hareketim karşısında şaşırdı. Olayı kendisine arz edince “Yaşar о eşektir” dedi. Eşikte daha buna benzer laflar ettikten sonra saygı duyduğum bu haneden bir daha görüşmemek üzere ayrıldım. Kendilerini bugüne dek görmedim. Buna benzer pek çok hadiseler olmuştur. Bir diğerini dе arz etmeden geçemeyeceğim. Kırcali'deyim. Bay Bay adında maruf Ahmet Hüseyinoğlu ile Sancak Parti Komitesi önlerinden çarşıya doğru yürürken caddenin öte tarafından bana doğru gelen, okul arkadaşım (hatta beş yıl sınıf arkadaşım) S.B.O zamanlar Sofya'da sorumlu bir iş başındaydı. Kırcali'nin sorumlu makamlarda görev alan Türklerden iki kişinin arasındaydı. Kültürevine gidiyorlardı. Sonradan öğrendim bir konferans varmış. Yanımdaki Ahmet'e dedim ki “Bak öte tarafa kimler var, sınıf arkadaşımdır. Gidip bir görüşeyim”. Selâm vererek karşılarına dikildim. Şaşkın şaşkın bana ve birbirlerine baktılar. Ortadakine “Siz Selim Bilâl değil misiniz?” deyince “Evet!” dedi. “Beni tanımadınız mı? Ben sınıf arkadaşın Nuri” dedim. Kıpkırmızı oldu. “Hayır, böyle bir kimseyi tanımıyorum” diye kestirip attı. “Olabilir” dedim. Özür dileyerek yanlarından ayrıldım. Bu 1974 yılının hadisesidir. Yıllardan 1988. Bu arada tekrar cezaevine düştüm. Sonra Belene Temerküz Kampı'na gönderildim. Üç yıl kadar dа Vidin'e bağlı Skomle köyünde sürgünde bulundum. Daha sonraki yıllar göz hapisindeydim: Karakola günde iki kez (akşam ve sabah) giderek imza verirdim. Mümin amcamın yakın akrabalarından Sofya’da çalışan ve beni “tanımayan” о sınıf arkadaşımla bir apartmanda oturan komşumuzla tanışırlar. Köylüm olduğunu anlamış. Elden bir mektup göndererek (bu durumda posta ile göndermesi mümkün

198

olmadığından) onüç yıl önce Kırcali'de benimle yüzyüze geldiği gün, yanındaki adamların tehlikeli oldukları için tanışıklık vermediğinden dolayı özür diliyordu. Daha başka (hatırımdan çıkan) şeylere dе değiniyordu. Karşılık yazarsam memnun kalacağını kaydetmişti. Bana mektubu getirenden kendisine yazdığım mektubu verdim. Ne yazdığımı hatırlayamadım. Yalnız mamı Gazali'ye ait Носаm Ahmet Davudoğlu tarafından yazılan bir kitapta şöyle bir dörtlük vardı. “Yamadık Dünyamızı yırtarak dinimizden, Din de gitti dünya dа gitti elimizden, Ne mutlu о kişiye ki zulme karşı çıktı Hak ve özgürlük uğruna hayatını yıktı” Bu dörtlüğü yazan şairin adını hatırlayamıyorum. Aynı yıl içinde bana mektup getiren aynı gençten haber aldım. S. В. apartmanın dördüncü katından atlayarak intihar etmiş. Yukarıda yazdığım dörtlükten dolayı pişmanlık duydum. Çok üzüldüm. Aklıma geldikçe üzülüyorum dа. Allahtan sınıf arkadaşım Selim Bilâl'a rahmet dilerim. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11,1994, 24-25.

ZORUMUZ Şairler vardır Ancak ömürleri boyunca yaşarlar. Yaşadıkları müddetçe de hâkimdirler ve caka satarlar. Övülmeye lâyık olmayanı överler Sevilmesi lâzım gelene söverler. Hasılı karayı ak-akı kara göstermektir hünerleri ömürleri kadar ya yaşar ya yaşamaz eserleri. Zalim değillerse bile zulme alettirler... Açık söylemek lâzım gelirse Türk varlığı bünyesinde birer kara lekedirler... Bu "yüce belki dе cüce" şairler yüzünden Bulgar şimardı durdu, Türklüğe sahip çıkanları zindanlara doldurdu. Şairler vardır ömürleri boyunca ezilirler, çok vakit aç gezerler dövülüp sövülüler... Belki kurşuna dizilirler Penü Penev gibi intihar ederler komünist olsalar bile sayılmazlar deni...

199

Gaflet içinde olsalar bile Hak'kı ve özgürlüğü anmak, haykırmaktır gayeleri... Hayatları onların ancak öldükten sonra başlar Budur şair dediğim huzurunda hürmetle eğildiğim! Boralarda eğilmeyen, yenilmeyen dimdik ayakta durabilen fırsat buldukça zalimlere, hainlere ne pahasına olursa olsun vurabilen... Bunlar, vekarlı ve mağrur başlar!.. Diğerleriyse i....ler. Vekarlılar kahraman ve yiğittirler. Adlarıyla onları tasnife hacet yoktur Hele berhayat olanların yüzde doksanı ....tur.... Hainleri ben ne karıştırayım ne dе sizler sorunuz. Gafil ve hain şair ve yazarlardandır Zorumuz... Eski Zagra Cezaevi / 1966 Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-30, 1999, 19.

YUSUF KER MOV (Yusuf Kerim)

200

(Varna, 1922) Varna’ya bağlı Mihaliç köyünde doğdu. lkokulu köyünde bitirdikten sonra Şumnu’daki Nüvvab okulunda okudu. 1945 yılında Varna Üniversitesinin ktisat Fakültesinde öğrenimini sürdürerek 1949’da buradan mezun oldu. Muhasebecilik, bankacılık gibi işlerde bulundu. Öğretmenlik yıllarında büyük bir zevkle Türk çocuklarına Türk dilinin özellik ve inceliklerini öğretti. Uzun yıllar Yeni Işık gazetesi ve Yeni Hayat dergisinde çalıştı. Bir süre Şumnu Türk Tiyatrosunda da çalıştı. Sofya’da Balkanlar Vakfı kurucuları arasında bulunan Yusuf Kerim, Ümit dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 1990 yılında kurulan Sofya slâm Enstitüsüne müdür yardımcısı oldu ve Osmanlıca derslerine de girdi. Sofya Başmüftülüğünün çıkardığı Müslüman gazetesinin yazarlar kurulu üyesi olarak çalıştı. Hâlen Osmanlı döneminden kalma belgelerin çevirisini yapmakta olan Yusuf Kerim, ulusal, uluslar arası kongre ve sempozyumlara da bildirileriyle katılmıştır. Gazetecilik yaptığı yıllarda birçok gazete yazıları, röportajlar, mizahi yazılar yazdı. Öyküye daha sonraları yöneldi. Sahne eserleriyle Bulgaristan Türkleri edebiyatında önemli bir yere sahip oldu. şlediği konular gerçekçi bir gözle ele alınarak dile getirilmektedir. Mizah yazılarında hayatın bazı olumsuz yönlerini eleştirmektedir. ANILAR… ANILAR... Anılar defterinin hangi yaprağını açsam, mutlaka üstü kabuklanmış bir yara kanamaya başlar. Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasıyla konuyu kapatmak isterim: Nasreddin Hoca’nın yolu bir köy mezarlığına uğrar. Mezar taşlarındaki yazılar dikkatini çeker. Eğilir, bir tanesini okur: “Üç gün yaşadı, öldü” diye yazılmıştır. Hayret içinde kalır. Yandaki mezar taşına da bakar.. “Beş gün yaşadı, öldü” Daha daha okur. “Bir ау yaşadı, öldü”, “On gün yaşadı, öldü”... Bir türlü akıl erdiremez. Yolunu köye sapıtır. Bu yazıların sırrını öğrenmek ister. - Köy halkımız çile ve üzüntüyle geçen günlerini gün saymaz, Hocam, derler. Mezar taşına ancak mesut geçen günler yazılır. Носа bir nebze düşünür. Sonra birden başını kaldırır ve köy cemaatine: -Ey cemaat-i müslimin, der. Yolum uzak. Gezecek yerlerim çok. Ama yorgunum.. Bu akşam burada, kalmak zorundayım. Şayet emri Hak vaki olursa, mezar taşıma “Hiç yaşamadan öldü” diye, yazınız, der. Anlayana sivrisinek sazdır, ama ben anlatamadım. Konuyu biraz daha açmak gerekecek. Üç çocuklu fakir bir ailede büyüdüm. Tarlamız az, çiftçilik yapamıyor, hizmekârlıkla kıt kanaat geçiniyorduk. Altı yaşıma basmıştım. Bir kaza sonucu sağ elimin parmakları kesildi. Anam babam, nur, içinde yatsınlar, “Bu çocuk sakat elle kır işi yapamaz, onu biz mutlaka okutmalıyız” diye düşünürler.

201

Köyde ilkokulu başarıyla bitirdikten sonra Şumen’de rüştiye okuluna yazıldım. O dönemde cemaat-i slâmiyeler çalışkan çocuklara arka dayak oluyordu. Okul yanındaki “Dündar” camiine beni müezzin tain ettiler. Mali sıkıntılarım yetmezmiş gibi, bir dе kinci Dünya Savaşı gelip çattı. “Nüvvab”ın beş yıllık tali kısmını savaş yıllarının sıkıntısı içinde 1944'te ikmal ettim. Okul bitti, savaş dа bitti. Fakat bendeki okuma hevesi hâlâ bitmiyordu. Yüksek tahsil almak istiyordum. Ne yazık ki, “Nüvvab” okulunu bitirenleri üniversiteye almıyorlardı. 9 Eylül 1944 geldi, “Hürriyet” geldi, dediler. Bana dünyalar verildi. “Hürriyet” benim için her şeydi. Nazilerin “Brannik” örgütü bizi canımızdan bezdirmişti. 15 Eylül 1944'te Varna Üniversitesi rektörü Prof. Boyçev’e “Şimdiye kadar ayrılık gayrılık vardı, bizi Üniversite’ye almazlardı. “Hürriyet” geldi, dedim. Bize dе hak verildi...” Adamcağız о korkulu günlerde ne yapsın. Dilekçemi imzaladı. Sevinçten uçuyordum. “Nüvvab” okulundan Üniversite'ye yazılan ilk öğrenci bendim. lk işim bütün sınıf arkadaşlarıma bu sevinçli haberi duyurmak oldu. Hemen Şumen’den, Omurtag'tan, Kırcali ve Aytos köylerinden arkadaşlarım geldi. Ekonomi Fakültesinde okuyacaktım. Ama nasıl? Anam babam kardeşlerim bin bir güçlüklere katlanıyor el kapılarında çalışarak bana para yolluyorlardı. Varna Cemaat-ı slâmiyesine başvurdum. “Naci” Türk ilkokuluna öğretmen tayin olundum. Hem okuyor, hem okutuyordum. Üstelik Varna Türk gençleriyle de çalışmalarım vardı. Eğlence akşamları, müsamereler düzenliyorduk. lk piyesimi burada yazdım ve Üniversiteli arkadaşların yardımıyla sahneye koyduk. Sevinçliydim. “Hürriyet” geldi, diyor başka demiyordum. Boş duracak hâlim yoktu. Varna'da Türk Konsolosluğuna gittim. “Hürriyet” in verdiği coşkuyla “Nüvvab” okulunun acıklı halini anlattım. Tek bir ders kitabımız olmadığını, hocalarımızın verdiği notları defterimize geçirip ders çalıştığımızı, hepsini iğneden ipliğe kadar anlattım. lgiyle dinlediler. Ne gibi dersler okuduğumuzu, nasıl kitaplardan ihtiyacımız olduğunu sordular. Hemen Şumen'e gittim. “Nüvvab”ta okuduğumuz bütün derslerden defterler toplandı. Paketlendi. Konsolosluğa götürecektim. Son sınıf öğrencilerinden Kemal Bunarcı ve adını hatırlayamadığım daha bir genç: - Biz dе gelelim seninle, dediler. Defterleri hep beraber götürürsek daha inandırıcı oluruz. Beraberce Varna’ya geldik. Defterleri teslim ettik. Bekliyoruz... 1 Haziran 1945. “Naci” ilkokulu üçüncü sınıfta Türkçe saatindeyim. Kapı vuruldu. Açtım. ri yarı bir adam Emniyetten olduğunu, karakola kadar gitmemiz gerektiğini söyledi. Karakol okula yakın bir yerde, yaya yürüyor “Hürriyet” konuşuyoruz. kinci katta polis şefine teslim edildim. - Siz tutuklusunuz, dedi polis şefi. Ama ben inanmıyorum. “Hürriyet”e böylesine sevinen bir kişi nasıl olur da tutuklanır. Hayret içindeyim.

202

- Seni Sofya'ya istiyorlar. Akşam treniyle kapalı olarak yolculuk yapacaksın. Dizlerim kesildi. Beynime kurşun sıkılmış gibi dondum kaldım. ki sivil polis yanımda, Sofya'ya erdik. “Moskovska” sokağında bir binanın önünde durduk. Baktım, Divan-ı Harp... Zemin katta daracık bir hücreye kapadılar. Bütün gün orada yalnız başıma kaldım. Sabahsı kapı açıldı. Bir asker beni tuvaletlerin olduğu yere götürdü. Sonra çeşmeleri gösterdi. Yan yana dizili çeşmelerden birinde ellerimi yıkıyorum. Bir dе ne göreyim. Hacı Ahmet (Davudoğlu) hocam abdest alıyor. Beni görünce tanıdı. Gözlerimizle bir şeyler konuştuk. Suların şırıltısına karışan bir sesle hafifçe: - Seninle alâkamız varmış, seni tanıyıp, tanımadığımı soruyorlar, dedi. Bu kötü yerde, ne tatlı bir tesadüftü bu. Allahım’a şükrettim. Yeni idare “Nüvvab” okulunu bir irtica yuvası olarak görüyordu. Hocalarımızdan Hacı Muharrem, Hacı Ahmet, Ahmet Kemal Efendilerin tutuklu olduğunu biliyordum. Ama burada görüşeceğimizi ve bu görüşmenin benim için bir kurtuluş anahtarı olacağını nerden bilebilirdim. Aramızda herhangi bir bağlantı yoktu. Bu adamların boş atıp dolu vurmak istediğini, suçlamaların asılsız olduğunu daha oracıkta anladım. Bir Hızır misali çıkmıştı hocam karşıma. Nur içinde yatsın! stindaklar, eziyetler, türlü türlü işkenceler uzun mesele. “Türkiye istihbaratına kurban olmuşmuşum. Gençlikte böyle hatalar olurmuş. nsan aldanabilirmiş... Bizim kanunlara göre bunun adı vatana hiyanetmiş... Harp zamanı bu tür suçların cezası ölümmüş. Ama suçumu itiraf edersem, hafifletici maddelerden yararlanabilecekmişim... Bir ау kadar hep bunun türküsü çalındı. En sonunda şöyle dediler: - Biz her şeyi biliyoruz. Saklamanda bir anlam yok. Son bir fırsat daha veriyoruz... Karşıma birini getirdiler. Sınık benizli, zayıf yapılı bir genç. - Anlat Halil, dediler., Anlat dа yaptıklarını kulağı ilе işitsin. Halil hemen tıkır tıkır konuştu: - Bizim gizli bir teşkilâtımız var. Türkiye lehine çalışır. Ben Aytos bölgesine sorumluydum. Yusuf Varna'dan bize talimat veriyor. Gereken parayı sağlıyor. Çok defa Varna'ya gittim. Onun oturduğu evde kaldım... - Buna bir diyeceğim kaldı mı, diye sert sert çıkıştı Albay Georgiev. Bir gün bir kapının önünde bekleyen Halil'i görüverdim. Tanıdım. - Nasıl yapabildin bana bu iftirayı, sende hiç insaf ve merhamet yok muydu? Dedim. Halil hiç ses çıkarmadı, Sadece iki elini bana doğru uzattı. Zavallının tırnaklarını sökmüşler... Daha о anda affettim Halil’i. Ona karşı günlerce beslediğim kin ve nefret, aniden eriyiverdi…

203

......Ama... Salih... Baklacı’yı... asla affedemiyorum. Onun tırnaklarını sökmediler. Sadece başredaktör yaptılar. Parti toplantısında kalktı bir sürü insan önünde: “Kerimov Türkiye casusudur... Parti liderimiz smail Sarhoca’yı zehirleyerek öldürme teşebbüsünde bulundu... Türkler arasında göç propağandası yaptı... Varna'da askeri üslere resim çekerken yakalandı... Hapse atıldı...” dedi. Toplantıya bomba düşmüştü sanki. Herkes korktu. Kaba Bakir ayağa kalktı. Paçaları titriyordu korkudan. Parti vekilimdi. “Ben vekâletimi geri alıyorum...” diye bağırdı. Bu acı ve asılsız iftiralardan sonra, Sofya'da kalmamak kaydıyla “Yeni lşık” tan azledildim. Kanayan bir yürekle tiyatroculuğa başladım. Gülüyor, güldürüyordum. Gülmek, güldürü yazmak, beni sesle hüngür hüngür ağlamaktan kurtarıyordu. Kolay olmuyordu fakat. Bir Azerbaycan şairinin dediği gibi, “Sevinçle gülmeye ne var, kalbin kan ağlarken gülmek marifet”! Bugün mutluluğunu yaşadığım 75. yaş günümde “Yorgunum dostlar, yorgunum / Vefasız geçen yıllara dargınım”! Hak ve Özgürlük, Sayı-4, 1997.

204

RAS M B LÂZEROĞLU (Kırcaali,1922) Asıl adı Rasim Nazifoğlu smailoğlu’dur. Kırcaali’nin Eğridere (Ardino) kasabasına bağlı Ercek (Ahrânsko) köyünün Civanlar Mahallesinde doğdu. lkokulu 1 ve 2’yi köyünde okudu. Daha sonra da Eğridere’de öğrenimini sürdürdü. Şumnu (Şumen) Nüvvap okulundan mezun oldu. Burada öğrenciyken Bilâzeroğlu takma adıyla şiirler yazmaya başladı. Eğridere’de öğretmenlik yaptı ve okul müdürü görevinde bulundu. Daha sonraları köyünde öğretmenliğini sürdürdü. Ömrünün 38 yılını öğretmenlik yapmakla geçirdi. Bilâzeroğlu’nun şiirleri Işık, Yeni Işık, Halk Gençliği, Yeni Hayat, Rodop Mücadelesi gibi gazete ve dergilerde çıkmıştır. 1990 yılından bu yana da Hak ve Özgürlük, Bizim Anayurt gazetelerinde şiirlerini okumaktayız. Barış, insan sevgisi, doğa, çocuklar, Türkçemiz vb. sanatçının işlediği konulardır.

DED M Acaba bir gün şu ufuklardan da Saadet güneşi doğar mı, dedim. Sabahı bekleyen bu diyardan da Karanlık geceyi kovar mı, dedim. Daima yaslıyım kara günlerden Gittikçe büyüyen kanlı sellerden, Boğazları sıkan zalim ellerden Kaçıp kurtulmaya yol var mı dedim. stemem ben artık sönsün yıldızlar, Şafak hasretine yüreğim sızlar... Senelerden beri ağlayan kızlar Yaşlı gözlerini ağar mı, dedim. Hey Bilâzeroğlu, inleme öyle, Seni hicran mıdır hıçkırtan böyle? Ey sızlayan yürek bana sen söyle Bizi bu karanlık boğar mı dedim. Hak ve Özgürlük, Sayı-37, 1993.

ANAD L M Mutluğum seninle evrende Anadilim; Ebedi varlığımla bağlıyım sana dilim!

205

Öz Türkçe konuşarak annem doğurdu beni; Öz mayama bal katıp, sütle yoğurdu beni! Anadilim, tüm güzel diller gibi güzelsin; Ау yüzlü güneş gözlü dilber gibi güzelsin! О ölümcül yıllarda kilitliydi ağzımız; Mahpustu Kitabımız, yasaktı öz yazımız! Baharımız, yazımız, karakışa dönmüştü! Ruhumuzu ısıtan ocağımız sönmüştü. Demir bilekçeleri Demokrasimiz kırdı; Bizi basan Kabusu üstümüzden sıyırdı. Kulağımdadır hâlâ Annemin ninnileri; Kızların söylediği yanık aşk manileri. Tа ezelden okuruz şarkılarımızı biz; Türkülerimiz gibi ahenklidir Türkçemiz. Bu dilde dinlemişim ninemden masalları; Bu dille yüceliyor Türklüğümün vakarı. Dilimizin süsüdür Türk halk bilmeceleri; Özlü atasözleri ve şen gülmeceleri. "Hak ve Özgürlük"ümüzü kazandık ilelebet; Gerçek demokrasiye minnettarız biz elbet! Ebedi varlığımla bağlıyım sana, dilim; Mutluluğum seninle evrende Anadilim! Bizim Anayurt, Sayı-54-55, 2002.

206

MUSTAFA KAHVEC EV (Mustafa Kahveci) (Hasköy, 1922-Sofya, 1998) Hasköy’ün (Hakovo’nun) Paşaköyünde (Voyvodovo) doğdu. Orta hâlli bir aileden olan Mustafa Kahveci, kendi kendini yetiştirdi. 1945’te Eski Zağra (Stara Zagora) Radyosunda ilk Türkçe yayınlar Mustafa Kahveciyle başladı. Türkçe yayınlar burada sadece 5 yıl sürdü. Bundan sonra uzun yıllar Sofya Radyosunda çalıştı ve 27 yıl hizmetten sonra emekliye ayrıldı. Eserleri Türkçe çıkan gazete ve dergilerde yayımlandı. Hikâyelerinin bir bölümünü Hayat Yolcusu adlı kitabında topladı. Zengin bir Türkçesi olan sanatçı, güzel hikâyeleriyle, geçmişten anılarıyla Bulgaristan Türkleri edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmuştur. Türk azınlığın kültürel kalkınmasına Mustafa Kahveci’nin hizmetleri büyüktür. ARAMIZDAK ŞEYTAN Silâhlı polisin sıkı kontrolü altında getirilenler birinci kamptaki koğuşlara yerleştirilmişti. kişer katlı iki büyük binanın içi tıklım tıklım dolmuştu. Koruma polisi, “dört yüz kişiyi aştı” diye konuşuyordu. Bir yatakta iki kişi yatıyor ve gün geçtikçe sertleşen rejim, baskı, havayı büsbütün bunaltıyordu. Silistra yöresinden öğretmen Zahit, üniversite öğrencisi Bedri, Kaolinovo’dan Süleyman ve Sabahattin bir hücrede kalıyorduk. Hücre daracıktı. Yataklar üst üste olduğu halde kımıldayacak yer yoktu. Toalet sorunu da hücrede olduğu için yediğimiz kuru ekmek bile boğazdan geçmiyordu. Ocak ayının son günleriydi. Soğuk, ortalığı buz gibi dondurmuştu. Tümünün üstü başı kir, pas içindeydi. Çamaşır yıkamak şöyle dursun, içme suyu bile nöbetle veriliyordu. Sıhhati yıprak olan Karamantsi köyünden öğretmen Halilibrahim çıra gibi kalmıştı. Payımıza düşen soğanları kırarak, beton döşeli hücrenin içine bağdaş kurup bir sofra yapmıştık. Vakit akşamdı. Polis bir kişi daha getirmişti hücreye. Gelen otuz beş yaşlarındaydı. Üstü başı yırtık pırtıktı. Hâl hatır ettik. Bulgar asıllı olduğunu öğrenince herkes buz gibi kesilmişti. Öyle ya, Belene kampı sadece zorla isim değiştirme sürecine karşı gelen Türk aydınları için açılmıştı. Bundan dolayı dört yüzden fazla kişinin arasına Bulgar asıllı bir “suçlunun” getirilmesi elbette şüphe vericiydi. smi Ventsi idi. Öyle takdim etmiş ki kendini. Sofyalı olduğunu, Yugoslavya'nın Zagreb şehri üniversitesinde ekonomi okuduğunu ve Yunanistan’a firar etme teşebbüsünde bulunduğunda yakalandığını, uzun zaman sorguda kaldığını, çok işkence gördüğünü yana yakıla anlatıyor ve komünist yöneticilere ana avrat düz çekiyordu. Yorgun argın bir köşeye oturdu. “Siz hepiniz Türk galiba!” diyerek battaniyesiyle ayaklarını sardı ve başını duvara dayayarak hayallere daldı. - Kaç kişi var kampta? Diye sordu. Kimse yanıt vermedi. Omuz kısarak bilmiyoruz demek istiyorlardı. Yeni gelen konuşmasına devam etti: Asıl ismim Vensislav, ama bana Ventsi derler.

207

Daha ilk gece Ventsi hepimizle uzun uzun ilgilenmişti. Aklı başında adamlarsınız, dedi, neden tepki gösterdiniz isim değiştirme sürecine? Keşke göstermeseydiniz. Bak şimdi hepiniz kış-kıyamet günde nasıl koşullara düştünüz. Öğretmen Zahit: - nsan kendi şerefi için her türlü koşullara katlanır, dedi. Hatta ölebilir. Ayıp değil. Bu bir şeref sayılır. Herkesin içine bir şey damlamıştı. Göz işareti ile anlaşmıştık. Ventsi, Bulgar milli istihbaratının ajanıydı. Tutumu, konuşması, ilgilenmesi bunu kesinlikle ispat ediyordu. Aramıza sokulan bu şeytan karşısında dilimizi yutmamız lâzımdı. Bu dа ayrı bir rahatsızlıktı tabiî Belene gibi yerde, bu koşullarda. Günler birbirini kovalardı. Ventsi'yi haftada bir, bizi her gün sorguya alıyorlardı. Ventsi bize başından geçenleri anlatıyor ve bizi kazanmaya çalışıyordu. Pleven polisinden Belene adasına görev yapmaya gelen Uzunov adında, uzun boylu, güler yüzlü birisi beni sorguya almıştı о gün. - Kaç kişisiniz hücrede? Diye sordu. Yedi kişi olduğumuzu ve bir haftadan beri yeni bir tutuklu daha getirildiğini, isminin Ventsi olduğunu söyledim. - Boş verin şu hayırsıza. Dış ülkeye kaçarken yakaladık, dedi. Bu şekil konuşması ile beni teskin etmeye çalıştı. “Aldırış etmeyin, о sizden çok daha suçlu”, diyerek sorunu örtbas etti. Ama bizim kulağımız buruktu artık. Ventsi'ye herkes kendine göre bir değer biçmiş ve tutumunu ayarlamıştı. Haziran grevi patlak vermişti. Grevi teşkilâtlandıranların peşindeydi polis. Ventsi'yi başka bir koğuşa aktarmışlardı. Kaldığı koğuşta çabucak üç kişiyi ele vermişti. Talat, Bedri ve Salih'in alemine çabuk sokulmuş olacak onların polis tarafından işkence görmesine sebep olmuştu. Grev üç gün devam etmişti. Yedi kişi alınmıştı ele. Vents’yi o sabah polis alıp götürürken aramızdaki şeytan gidiyor diye hepimiz sevinmiştik. Hak ve Özgürlük, Sayı-8, 1994.

208

KEMAL BUNARC EV (Kemal Pınarcı) (Silistre, 1923-Silistre, 2000) Silistre’ye bağlı Emirler (Boil) köyünde doğdu. lköğrenimini doğduğu köyde, orta öğrenimini de Romanya’nın Mecidiye kasabasındaki Türk seminerinde gördü. Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvap okulundan mezun olunca Sofya Üniversitesinin Pedagoji Bölümünde okudu. 1952’de Türk gençlerine açılan Türk Tarihi Bölümünde asistanlık görevinde bulundu. Kemal Pınarcı uzun yıllar gazetecilik yaptı. Türkçe kitapların hazırlanmasına katıldı. Hayli yıl memur olarak çalıştı. Edebiyat çalışmalarına hikâyelerle başladı. 1968’de Yıllardan Sonra adıyla hikâyelerini okurlara sundu. 1990’dan sonra, Bulgaristan’da demokrasi yolunda adımların atıldığı dönemde kendini Dobruca Türklerinin folkloruna adadı. Totliter rejim yıllarında Türklere uygulanan soykırım, sanatçının işlediği konular arasında bulunmaktadır. Kemal Pınarcı, 2000 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Halkımızın Yolunca Şerif dedе sabah namazını kıldıktan sonra belini yine Kocameşe'ye dayayarak, tespihini çekmeye, ufukta merdiven merdiven yükselen güneşi seyre daldı. Düşünceleri şimdi yetmişini aşan ömrünün biriktirdiği acı tatlı hatıraların yumağına örülüyor, yılların ardında kaybolup gidiyordu. Şimdi altında tespihini çektiği Kocameşe'nin dalında ‘Şerifler’ ailesinden kaç kuşak büyüyüp yetişmiş, bir о kadar dа şu fani dünyadan göçüp gitmişlerdi. Ama Kocameşe hep öylesine muhteşem, öylesine ana toprağa kök salmıştı ki, onu oradan ne traktör, ne dе başka bir güç atabilmişti. Şerif dеdе dе Şerife nineyle birlikte dеdе yadigârı şu mukaddes topraklarda yıllar yılı elele çalışmışlar, bir dal misali gelişip serpilen aile ocaklarına Kocameşe'nin dalında, yapraklarının ninnisinde uyuyan yavrularına alın teriyle yetiştirdikleri buğday, mısır, arpa köklerini koparırcasına kabaran karpuzlara, mis kokan kavunlara, hulasa toprağın bahşettiği tüm nimetlerine sevinmişler, son ışınlar yeryüzünü terk edinceye kadar dа gençlik ateşiyle çalışarak yarınlarına umutla bakmışlardı. Hayatlarının bu minval üzere akıp gittiği bir anda dа onların küçürek köylerinde dе ‘yeni nizam’ (sosyalizm nizamı) vaveyla koparılarak ellerinden tarlaları, hayvanları, çiftçilik araç ve gereçleri alınarak onları dа zorla TKZS denen ahıra bağlayıvermişlerdi. О zamanda oğlu Kader, baba ocağında elde avuçta bir şey kalmadığını görünce baba evini terk etmiş, yıllar yılı demiryollarında, maden ocaklarında çalışmış nihayet silikoz hastalığına tutularak biricik oğlu Şerif' i öksüz bırakıp bu dünyadan göçüp gitmişti. Ne var ki, о zamanlar daha gençti, güçlüydü. Şerife nineyle toprağa daha büyük bir sabırla sarılmışlar, torunlarını büyütüp insan arasına katmışlardı.

209

Ama, feleğin silleleri acı ve kederleri bir değildi ki... Gün geldi daha büyük belâ geldi, çattı başlarına. Bu defa köylerini tanklarla, otomatik silâhlarla, kurt köpekleriyle sardılar, kuş uçurtmadılar evlerden. Onları dа ailece silâh önünde götürdüler belediyeye. Adlarını, şanlarını bir bir değiştirdiler. Torunları bu rezalete karşı geldiğinden ötürü bir gece evinden alınarak bilinmeyen bir yere götürüldü ve bundan sonra ne namı, ne dе şanı duyuldu. Yıllar 1984-1985, kış olanca gücüyle hüküm sürüyor, insanların gözyaşları gözbebeklerinde donarak kalplerini bir hançer misali parçalayıp geçiyordu. Şerife nine bu defa, bu acıya dayanamayarak, oğlu Kader ve torunu Şerif’ in ardından çok sevdiği, yıllarca alın teriyle kurduğu ocağını terk ederek hayata gözlerini yumdu. Şerif dedenin artık tutunacak bir dalı, bir budağı kalmamıştı. Belki bundan ötürü dе çok defalar sabah namazını Kocameşe'nin altında kılıyor, acı ve kederlerini sanki onunla, henüz bıyıkları terlemiş biricik torunu Şahin'le paylaşıyordu. Nedense bu sabah, geri kalan takatı, Kocameşe'nin kabukları arasından köklerine sızıp gitmiş tespihini çekerken öylesine kendinden geçerek bir rüya denizine dalmıştı. Şimdi Şerife nine ile geçirdikleri acı tatlı günler hayalinde canlanıyordu. Şerife nine kar beyaz gelinlik ile güneşin aynasında yükseliyor, allı pullu yelekleri, mavili yeşilli bindallılarıyla etrafını saran akranları gelin ve kızların meydana getirdikleri çiçek bahçesinde bembeyaz çiçeklerden örülmüş bir çelengi andırıyordu. Çelenk, zaman zaman yanıp tutuşuyor, boylu boyunca sarkan saman sarısı saçlarından geçerek taze, başak salmış buğday tarlasını alevler sarıyor. Şerife nine dе bir elinde oğlu Şerif’le yalınlar içinden güneşe doğru koşuyordu. Torunu Şahin dе arkalarından olanca gücüyle koşuyor, arkada kalmış birini ararmışçasına dа ara sıra arkasına dönüp bakıyordu. Bir ara alevler öylesine yükseldi ki, neredeyse buğday tarlası tümüyle tutuşmuş yanıyordu. Şerif dеdе şimdi yalınlar içinde yalnız Şahin' in koştuğunu görünce dе ‘Şahin’, ‘Şahin’ diye haykırarak uyandı. Uyanır uyanmaz dа yerinden doğrularak Şahin'in geleceği yolu gözlemeye koyuldu. Şahin gelirlerde yoktu. Ama biraz aşağıdan geçen yoldan bir insan selinin komşu köye doğru akıp gittiği bir anda dа kendisine yaklaşan bir genç: -Hey dеdе, ne gününe durursun! Baksana millet ‘Adı’, ‘Şanı’ uğuruna yollara dökülmüş, diye seslenerek gözden kaybolup gitti. Şerif dеdе şimdi, kendine gelmiş, dolayında olup bitenleri anlamaya çalışıyordu. Şahin’in yolunu bir kez daha gözledikten sonra, gelmediğini görünce dе, biraz ötede dünya ‘Düz mü?’ ‘Yuvarlak mı?’ diye düşünen eşeğine: Bak dostum iyi dine: Şahin gelirse, hiç durmasın izimden gelsin. Susarsan gökte bulut, iç doya doya. Acıkırsan eğer, önünde yonca, ye doyunca. Ben gidiyorum halkımın yolunca, diye seslenerek biraz önce kendine seslenen gencin arkasından koşarcasına yürüdü. Şimdi evvelki takatsizliğinden eser kalmamıştı. Sanki Kocameşe’nin köküne sızıp giden gücü yeniden damarlarına doluyor, rüyasında, ufukta gördüğü Şerife nineye, oğlu ve torunlarına erişmek için koşuyordu. Birçoklarını geride bırakıp ön saflara eriştiği bir sırada dа köyün giriş köprüsünde insan selinin dağlar misali kabararak durakladığını gördü. Biraz soluk alıp öne geçince dе, bakışları yerde alnından vurulmuş yatan bir gence ilindi. Yerde alkanlar içinde yatanın torunu Şahin olduğunu görünce dе askerlerin ‘Dur’, ‘Geri’ uyarılarına aldırış etmeden ateşe hazır namlulara göğsünü siper ederek ‘Şahinim’ ‘Şehit yavrum’ diye haykırarak kanadından vurulmuş bir kartal misali, gencin üzerine eğilerek kucakladı ve bağrına

210

bastı. Öylece de köprü üzerinden köy meydanına doğru ilerledi. Şimdi hem yürüyor hem de için için ağladığından gözyaşları Şahin'in alnındaki alkanlara karışarak arkalarında izler kalıyordu. Şerif dedenin ardından dа, insan seli dalgalar halinde coşarak köy meydanını doldurup taşırdı. htiyarın bu cesareti ve halkın böyle dalgalar halinde coşması karşısında askerler, makineli tüfekleri, kurt köpekleri, zırhlı araba ve tanklarıyla öylece yerlerinde donup kalmışlardı. Şimdi ortalıkta yalnız ‘adımızı’, ‘şanımızı’, ‘haklarımızı isteriz’ sedaları duyuluyor, ara sıra karışan silâh sesleriyle birlikte köy meydanını, evleri, yolları dolduruyor, ovadan dа dalgalar hâlinde bütün dünyaya yayılıyordu. Şerif dеdе, bağrına bastığı şehit Şahiniyle şimdi insan yığını ortasında taştan bir anıtı andırıyordu. Kaynak, Sayı-1, 2000, 21-22.

211

AHMET MERD VENC (Tırnova, 1924) Tırnova (Tırnovo) ilinin Selvi kasabasına bağlı Söğündal (Suhindol)köyünde doğdu. lk öğrenimini Söğündal özel Türk okulunda tamamladıktan sonra rüştiyeye devam etti. Ancak Bulgar ortaokuluna sınavla girdi ve buradan mezun oldu. Sonra da Bulgar lisesini bitirdi. Yüksek öğrenimini Sofya Üniversitesinin Veterinerlik Fakültesinde gördü. 1951 yılında fakülteden mezun olunca Türkiye’ye göç etti. stanbul’a yerleşti. Türkiye’de profesörlüğe kadar yükselen Ahmet Merdivenci, Türkiye Tıp Akademisine asil üye oldu. A. Merdivenci, çalıştığı bilim dalında 32 yılda 25 adet bilimsel ve tıbbî ders kitabı yazdı ve yayımladı. Bilim dergilerinde 300’ü aşkın makalesi yayımlandı. Emekliye ayrıldıktan sonra Bulgaristan Türklerinin hayatını konu edinen (manzume biçiminde) kitaplar yazdı. Ahmet Merdivenci hâlen stanbul Bakırköy’de oturmaktadır. Eserleri: Unutulmayacakların Destanı (Şiirler 1986, stanbul) Unutulmayacakların Destanı (2. kitap) Bulgaristan Türklerinin Öğretim ve Eğitim Savaşımı, stanbul, 1987. Unutulmayacakların Destanı serisinden 1877 / 1878 Türk-Rus Savaşında Plevnede de Vatan Savunması Destanı, stanbul, 1992 Balkanlar’dan Acı Damlalar (Şiirler), 1992 çimden Geldiğince (Şiirler), stanbul, 1992 Plevne li Söğündal Türkleri, stanbul, 1997. BELENE Belene bir adadır Tuna’da Ziştovi’nin hemen batısında. Bulgaristan’nın bu melun adasında Çok suçsuz Türk yattı zindanda Nice umut vardı yaşamda Nerde yaşanırsa yaşansın, Ama bu umut Belene adasında çeri girince söner ansızın. Dante’nin cehennem kapısında Eşiğin dışında kaldığı gibi, Yaşama umudu kalmaz Belene adasında Görünür ölüm çukurunun dibi. ...Bin dokuz yüz seksen dört yılının Aralık ayında başlayan... ...Bin dokuz yüz seksen beş yılının Soğuk kış gecelerini zorlayan...

212

Dipçik süngü, kurşun baskısıyla Türkün ad değişimi uygulamasında Amansız direnç gösteren Türkler Sürülerek yargılandı Belene adasında Tuna’nın bu kanlı adasında Her Türk ölüm fermanı taşıdı arkasında, Ama bu zorla ad değişimi işlemi Korkutmadı, yıldırmadı hiç birini. Bu yaban ad değişimi sırasında Düşmanın bu kapkara adasında Pek çok sayıda Türk’ün öldüğü Masal gibi söylendi halk arasında Bu suçsuz çalışkan insanların Yüce soylu Türk olmaları Her baskıdan hiç yılmamaları Hep korkuttu gözünü düşmanın. Bu zorla soy, din değişimi baskısı Hep korku, yılgı sundu Türk halkına, Soydaşından ve dünya insanından Yardım bekledi, kurtuluşuna olur diye katkısı. Vicdanı temiz bu soylu Türkü Bu baskılı yıkımdan kurtarmak Hiç beklemeden savsaklamadan Hepimize olsun ulusal görev yükü. 28 Ekim 1986

GÖMÜT TAŞINDAK YAZIT nsan özgür doğar, Bağımlı büyür yaşar, Sevmeyi nefreti öğrenir... Bazen yaptıklarından tiksinir. ki milyon insanın Soyu sopu dünü belli, Ama birdenbire nasıl olduysa Ad değiştirmek akıllarına geldi Düşman dünyaya böyle bildirdi Ve tank, top, süngü, kurşun... gücüyle ki milyon Türk’ün adını soyadını

213

Zor kullanarak baskıyla değiştirdi. Bu Türkler yarın ölünce Hepsinin gömüt taşlarına Ayrı ayrı böyle yazılmalı, Dünya durdukça unutulmasınlar diye Çünkü her biri kırık dökük gömütte, Yurttaşı olduğu o halk cumhuriyeti’nin Korkunç haksızlığını taşıyor birlikte Ve Türk adı unutulmayacak hiç birinin 5 Aralık 1987

214

SABR TATOV (Sabri Tata) (Razgrat, 1925) Razgrat’ın Torlak (Hlebarovo, yeni adı Tsar Kaloyan) köyünde doğdu. lkokulu köyünde rüştiyeyi Razgrat’ta bitirdi. Bir süre köyde kır işlerinde çalıştı. Sonraları Sofya’da Partizdat Parti Yayınevinin Türkçe Kitaplar bölümünde çalıştı. Aynı zamanda lise öğrenimini dışardan bitirdi. Sofya Üniversitesine uzaktan öğrenimi kaydını yaptırdı ve kültürel faaliyete başladı. Yeni Işık gazetesinin Kültür ve Yaşam Şubesinde uzun yıllar çalıştı. Narodna Prosveta (Halk Eğitimi) Yayınevinin Türk Okul ve Kültür Kitapları bölümünde de bir hayli zaman çalıştı. 1989 Büyük Göçünde Türkiye’ye gelip stanbul’a yerleşti. Sabri Tata, 1960’lı ve 1970’li yıllarda kendini tanıtmıştır. Gün Doğarken, Köyün Haymanası ve ki Arada eserleriyle kinci Dünya Savaşı dönemi Bulgaristan Türk edebiyatının ilk romancısı olmuştur. Türkiye’de de yaratıcılığını sürdürmektir. Burada Türk komünistlerinin Bulgaristan Maceraları adı altında ilk belgesel eserini 1992’de stanbul’da yayımladı. Daha Bulgaristan’da iken yazmaya başladığı Pehlivanoğulları trilojisini tamamlayıp yayımladı. Göçmen dergilerinde daha birçok yazıları çıktı. Bunlarda işlediği konuların başında totaliter rejim yıllarında Bulgaristan Türklerinin yaşadığı facialar bulunmaktadır. Sabri Tata’nın eserlerinde köy halkının ve maden ocaklarında, inşaatlarda çalışan Bulgaristan Türklerinin hayatı dile getirilmektedir. Türkiye’de yazdığı tarihi romanlarında ise geçmiş tarihimizden önemli olaylar canlandırılmaktadır. Sabri Tata, Türk diline hâkim, sade ve sürükleyici bir ifade üslubuna sahip bir sanatçıdır. Böyleleri de Vardı 1989 zorunlu göç hengâmesinde Sofya'da kulaktan kulağa bir fısıltı gezdi Türk hanelerini. Çoğunun bavullarını hazırlayıp göçe hazırlandığı bir sırada... “Filâncayı dа milis dairesine çağırıp, haydi sen dе git” diye uyarmışlar. Adam partinin tapılı kadrosu, adını açık açık zikretmek bile kolay değil. Buna rağmen fısıltıyla, mışmışla konuşulan meseleyi öğrenmeyen kimse dе kalmadı galiba. Sofya’da Türkçe gazete ve radyo yayınlarında hep yönetim kadrosunda görev almış ve sonunda yüklüce bir emekli maaşı yakalayarak, partinin gölgesinde bir kuytuya çekilmişti bu adam. “Bir gün beylik, beyliktir” diyenlerdendi. Parti liderlerinin talimatlarından kıl kadar ayrılmayarak, yıllar yılı hep bu beyliği sürdürmüştü. Jana D'Arkın kadın olduğunu rüştiye öğreniminden sonra okuduğu parti okulunda dа öğrenememişti. Ama Türkçe gazete ve yayınlarda liderdi. yi ama, herhalde onun bu gayretlerini mahallesinde bilmeyenler varmış ki, zorunlu göç günlerinde polis onun kapısına dа dayanmış ve: - Haydi, demiş, yolculuk için taşı tarağı topla! Adam vurulmuşa dönmüş. Nasılolur canım, diye düşünmüş, hizmetimde nerede kusur ettim, partinin havalelerini ne vakit yerine getirmedim ki şimdi bana dа bu numarayı oynuyorlar! Nerden bana bu güvensizlik!

215

Öyle ya, nereden geliyordu bu güvensizlik! Gazete ve radyoya Türkiye için yazılar yazmıştı, ama hep о bildiği üslûpla. Yani parti nasıl istediyse, öyle... Orayı mümkün mertebe karalamak, olumlu diye bir şey yazmamak... Şimdi eline bir pasport tutuşturup, defetmek istiyorlar başkaları gibi onu da... Başkaları gibi... О başkaları gibi miydi!... Bürosu başında yıllar yılı titredi durdu о “başkaları” ondan... Kimseyle paylaşmaya cesaret edemedi milisin bu önerisini karısıyla paylaştı çarnaçar. Ve başına dövmeğe başladı. Oysa başını dövecek sıra değildi, bir çare araması gerekti. Yüksek yerlerden kendisine talimat veren о adamlar, yoldaşlar, hâlâ yerindeydi. Neden onlarla görüşüp yardımlarını aramasın! Bu baş belâsı milisyoner gibi düşünmez onlar! Değil mi ki, yıllar yılı bir sözünü iki etmemişti onların, huzurunuzda boynum kıldan ince deyip de... Adamlık elbiselerini giyip çıktı. Acele ediyordu, çünkü ona uyarıya gelen bu adamların şaka etmediklerini, ikinciye gelirlerse, hiç gözünün yaşına bakmadan eline pasportu tutuşturup sınır dışı edeceklerini biliyordu. Sonra bir milis adamları güya partinin sağ kolu ya, neden onun dа partinin sağ kolu olduğunu bilmiyorlar, eğer bilirlerse, neden bunu göz önünde bulundurmuyorlar! Parti, Türklerin adlarını işte bu sağ kolunun yardımıyla değiştirmiş, karşı koyacak olanları dа onunla yatıştırmıştı. Bu düşüncelerle tramvaya bindi, ona bir gün kadar uzun gelen yarım saatlik yolculuğunu yaptı ve dost bildiği “yoldaş”ın kapısına dayandı. Burada, şimşek gibi bir fikir, kafasında her şeyi alt-üst etti. Milisi, Partinin sağ kolu diye düşünmüştü pekiyi, Partinin haberi olmadan mı gelmiştir onlar onun kapısına! Elbette bu “yoldaşlar”ın izni olarak gelip çalmışlardır onun kapısını. Eğer öyleyse, bu ne gösteriyor! Demek parti ona güvenini askıya almış ve onu istenmeyen bir adam kılığına sokmuş Demek başka Türkler gibi şimdi Sofya’da kendisi dе istenmeyen Türklerden! Nerede hata etmişti dе böyle bir hakarete müstehak olmuştu! Elbette hakaret! Neden о dа, о öbür Türkçü Türklerle bir tahtaya konsun! Şimdiye kadar daima onlara liderlik etmiş, onları suçlamış ve şeytan duymasın, kendisine itiraz edenleri işten atıp lekelemişti dе... Bunları hep parti için yapmıştı. Ve şimdi “Haydi git sen de Türkiye'ne!” Nasıl gider о Türkiye'ye. Nasıl! О “öbürleri” var ya, daha gittiği gün düşecekler peşine ve “Sen miydin bize parti tüzüğünü öğreten adam!” Kim bilir neler gelecek başına! Olmaz! О başkaları gibi değil! Ve olmadığını şimdi dе göstermeliydi. Bu yetkili yoldaş onu anlayacaktı. Her zaman anladığı gibi... Kapıyı çaldı ve açılınca koca odanın biricik memurunun, daha doğrusu partinin onunla sık sık görüşen bir yetkilisinin huzuruna dikildi. Yetkili yoldaş hem bu sırada bir Türkün kendisini aramasına sevindi ve onu iltifatla karşılayarak: - Buyur, dostum, dedi, bilsen ne sevindim senin geldiğine... Bu “yoldaşın” iltifatı ve dost diye hitabetmesi ziyaretçiyi biraz sakinleştirdi. Buna rağmen o hâlâ kendi havasındaydı. - Söyle, dostum, ben ne zaman partinin kararlarına aykırı bir davranışta bulundum!? Böyle bir soru beklemeyen yoldaş:

216

- Haşa, dedi, senin bir kusurunu görmedik şimdiye kadar, inşallah şimdiden sonra da görmeyiz. Zaten emeklisin, senden kim bilir neler istenmiyor artık. Аl emekli maaşını, bak keyfine... - Öyle değil. Mutlaka bir kusurum var partimizin önünde. - Yok, be dostum! Olsaydı seni gazetelerimizin başına getirir miydik? Bunlar hep senin hizmetinin bir mükâfatıdır yoldaşım. Adam bu sözleri işitince cesaretlendi. - Öyleyse neden beni dе kovuyorsunuz? Bu sabah milisten bana dа uyarıda bulundular, haydi topla taşı tarağı git diye. Bilirsiniz, bu ad meselesinde ben hiçbir problem çıkarmadım. Türk işlerinde uzman kesilen adam işi anladı. - Bir yanlışlık olmuş, galiba, dostum, diyerek misafirini yatıştırmaya çalıştı. Bize sormadılar. Ama ben daha şimdi sesleneceğim sizin mahalledeki milis dairesine. Неm dе şimdi senin yanında. Nasıl olur öyle şey! Senin gibilerini nasıl kovabilirler!? Telefon rehberinden numarasını alıp, doğrudan misafirinin oturduğu semtin milis (polis) şefine telefon etti. Ve ona yanında bulunan adamın güvenilir bir parti (Komünist Partisi) kadrosu olduğunu, rahatsız edilmemesini söyledi. Söyledi değil, emretti. Çünkü milis (polis) şefi, Partinin (Komünist Partisi) yüksek kademesinden gelen bir telefon konuşmasının kendileri için bir emirden bile kuvvetli olduğunu biliyordu. Ziyaretçi içi rahatlayarak çıktı odadan. Telâşlı gelmiş, huzura kavuşmuştu. Sokağa çıktıktan sonra “Bahriyeli” türküsünün melodisi dudakları arasında, tramvaya doğru yürüdü. Durakta birden irkildi. Bu sevdiği şarkı, Türkiye şarkısıydı, ya bir kimse işitip dе gereken yere müzevirlerse!... Senelerce herkesi kendisi gibi bilmiş ve her adımının, her sözünün izlendiğini düşünmüş ve kalbinde yaşayan Türkiye sevgisini hep öldürmeye çalışmıştı. Ve şimdi yüz binlerce Türkün zorunlu zorunsuz pasport alıp, bir an önce Türkiye'ye göç etmeğe, Türk adıyla yaşamaya uğraştığı bir sırada о yine tüm ömrünü heba ettiği partisinin çelik kıskacı altında ezilip kalmıştı. Polisin hışmından kurtarılmasının doğurduğu sevinç, yavaş yavaş hüzne dönüştü. Çünkü hısım akrabalarının çoğu gidiyordu bugünler... Galiba tek başına kalacaktı burada... О dа, Bulgar adıyla... H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 249-250. 8.

B NLERDEN B R Ağustosun boğucu sıcaklığı yetmiyormuş gibi, içerdeki havasızlık da hamile kadını sıkıyordu. Üç yaşındaki çocuğu ve kocasıyla kompartımanın bir köşesine yerleşmişler, diğer kısmını eşyalarıyla doldurmuşlardı. Hamileliğinin son günlerinde olduğu için kadın bunaltılar geçiriyor, genç kocası, su şişesi ve mendil elinde, onun sıkıntılarını gidermeğe

217

çalışıyordu. Dışarıdan gelen “Svilengrad!..” sesine ikisi de sevindi. Demek sınıra yetişmişlerdi artık. Bulgaristan'da her Türkün bir an önce ulaşıp geçmek istediği yerdi burası. Gümrük muamelesi falan yapıldı mı, soluğu Kapıkule'de alacaklardı. Zaten ne kadar eşyaları vardı ki… Торu topuna beş bavul ve üç paket... Yerli makamlar ne kadar müsaade ettilerse... Burada onların akıllarının uçundan bile geçmeyen bir şey oldu. Gümrükçüler eşyayı yoklarken kadının hamileliğinin ilerlediğini de gördüler ve fısıldaştılar. Zaten saklayacak gibi bir şey değildi ki hamileliğin bu durumu... Genç koca tirenin buraya kadar olduğunu biliyordu ve yolun ötesini el arabası gibi bir şeylerle geçtiklerini duymuştu. Soru soran gözlerle bakan karısına: -Anladın ya, sınırdayız artık, karıcığım, dedi, buradan öte belki yaya devam edeceğizi Biraz daha sık dişini... Sonra yardım ederek genç karısını vagondan indirildi. Ardından dа eşyasını bir yana yığdı. Başkaları gibi onlar dа, boşalan bir el arabasının kendilerine verilmesini beklemeğe başladılar. Derken yanlarına beyaz önlüklü bir kadın geldi. Ve hamileye şöyle bir baktı dа, Bulgarca: -Sen dokuzuncu ayını doldurdun, değil mi, dedi. Hamile kadın başıyla tasdikleri. - Ve her an doğum sancıların başlayabilir, öyle mi? - Bilmem… - Gel bizim ebe doktor görsün seni bir yol! Ve koltuğuna girip kadını muayenehaneye götürdü. Bu arada kocası bir araba bulmuş ve eşyayı yükletmişti. Karısının götürüldüğünü görünce bağırdı: - Nereye gidiyorsun? Fena bir şey mi oldun yoksa!... - Olmadım, ama doktor görmek istermiş beni. Genç koca arabayı muayenehane önüne bıraktı ve çocuğunu elinden tutup kendisi de oraya gitti. Hamile kadını muayeneden geçiren doktor. -Sen her an doğuracaksın, kızım, dedi. Eğer başlamadıysa, her dakika doğum sancıları başlayabilir. Burada doğumevinde kal. En iyi koşullarda doğur, sonra yolculuğuna devam edersin. Hatta sınırı geçinceye kadar dayansan bile, orada bir doğum için dünya kadar para vermeniz gerek. Nereden alacaksınız о kadar parayı! Orada öyle kızım, her şey ateş pahası… Şeker suya batmadı ya, bir iki gün gecikirsin, ama doğum yapıp gidersin…

218

Sınırda böyle bir öneri beklemeyen kadın, adeta şaşaladı. Dili tutulur gibi oldu. Bugünlerde kocasıyla kaç gece ikinci evlâtlarının bari doğduktan sonra Türk adı alacağını hayal etmişler ve her masrafa katlanarak bir an önce yola çıkmaya çalışmışlardı. Şimdi!... Ne söyleyeceğini bilmediği için: -Kocama sorayım, dedi. о ne derse! - Be kızım, kocaya her şey sorulur mu? Ama hamileliği son haddine varan bir kadın, doğurayım mı, doğurmayayım mı diye kocasına soramaz ki… - Olsun, sorayım ben… - Doktor kadın kapı önünde bekleyen kocaya: - Karına doğurup dа gitmesini önerdik, о, kocama danışmadan bir şey yapamam, dedi. Kandırın şunu dа kalsın, burada doğum yapsın. Sonra rahat rahat gidersiniz Türkiye’ye... Bu sözler genç kocaya karısıyla konuştuklarını anımsattı. Karısı birincisini, üç yıl önce bir doğumevinde doğurmuştu dа daha orada eline bir isim cedveli/Bulgar adı cedveli/tutuşturup yavruya Bulgar adı koymuşlardı. Burada dа mutlaka böyle yapacaklar. Madem ki sınıra kadar gayret etti, biraz daha gayret eder karısı... Ve içeri girdiği zaman karısına bir göz kırparak: -Ben ne diyebilirim, karıcığım, dedi, sen işini bilirsin. Henüz ağrın bir şeyin yok ya... Genç kadın hayır diye başını salladı. Fakat doğum sancıları başlamıştı, duyulmasın diye bunu kocasından dа gizledi. - Gördün mü, dedi doktor, kocan akıllı adammış, meseleyi sana bıraktı. Sen ne dersen... - Ben burada doğurmayacağım. Zaten henüz ağrılarım dа yok. Bakarsın bir iki gün gelmez ve bekle de bekle... Hayır, duramam. Kısmet neyse, о olur... Mademki ağrısız buralara kadar yetişmişiz. Hamile kadının bu ısrarından bir mana çıkaramayan doktor omuzlarını kıstı. Şimdiye kadar birçok Bulgar’ın, hatta yabancıların bile burada doğum yapmayı tercih ettiklerini gözleriyle görmüş, ama böylesine, burada parasız doğum yapmak istemeyene rast gelmemişti. -Sen bilirsin. Ama hata yapıyorsun, diyerek daha fazla diretmedi. Sınırı geçinceye kadar dişini sıkan kadın Kapıkule’den girdikten az sonra nur topu gibi bir oğlan doğurdu. Ne о, ne de kocası adının ne olacağına pek önem vermiyorlardı. Çünkü ne olursa olsun, bu аd ille de Türk adı olacaktı... Balkanların Sesi, Sayı-3, 1991, 27.

219

AHMET TIMIŞEV (Ahmet Tımış) (Razgrat, 1926) Razgrat’ta doğdu. lkokulu ve rüştiyeyi Razgrat’ta bitirdi. Birçok zanata atıldı. Yıllar sonra gazeteciliğe başladı. Akşam lisesinde okudu ve Yüksek Ekonomi Enstitüsünden mezun oldu. Halk gençliği, Yeni Işık gazetelerinde ve Piyoner çocuk dergisinde çalıştı. Sofya Radyosunda spikerlik ve editörlük yaptı. Bu yıllarda gazete ve dergilerde hikâye, mizah, fıkra, minyatür türünden yazılar yazdı. Bunlardan bir bölümünü Aydınlık, ğneli Şakalar adlı kitaplarında topladı. 1990’dan bu yana yazdığı yazıları da Hak ve Özgürlük, Filiz gazetelerinde ve Kaynak dergisinde basıldı. Sanatçının yazıları Makedonya, Kosova, Batı Trakya’da (Yunanistan’da) Türkçe çıkan gazete ve dergilerde de basılmaktadır. Son yıllarda gelişen olaylar, yazarın yaratıcılığının esas konularını oluşturmaktadır. Lirik minyatürlerini Ve Öttü Bülbüller (2001), yeni hikâyelerini de Acı Gerçek (2001) adlı kitaplarında topladı. Ahmet Tımış, Bulgaristan Türkünün hayatını yakından tanıyanlardan biridir. Hayatın çeşitli dallarında çalışmak, yazara gerçekleri yakından görme olanağı sağlamıştır. Bu gerçekler sanatçının eserlerinde güzel dille anlatılmaktadır. DÜĞÜNÜMÜZ VAR Bilâl dedenin yatağı sokak penceresinin dibindeydi. Uyur uyanır orda tüneklerdi. Yaşlanmıştı artık. Viranlanmıştı. Oysa sağlıklıydı düne kadar. Üç-beş ihtiyar toplaşıp, kentin bahçesine çıkarlar, bir peykeye otururlardı. Bir daha her şeye bir kulp takarlardı. Aralarında bir Mavili Mustafa vardı. Bilâl dеdе ile ikisi kafadardı. En çok ikisi buluşur, birbirine çene tutarlardı. Mavili, bazen ihtiyarın ince teline de dokunurdu. Durup dururken ansızın soruverirdi: -Hadi, torununun oğlu Dinçer’i daha evermeyecek misiniz? Bilâl dеdе de içini çekerek cevap verirdi: -Benim canım dа çok istiyor ama... Gençlerin işi bu, Mavili, gençlerin... Gençlere hatırlatırlardı zaman zaman: -Haydiyin, derdi, kırıp saralım bu oğlanı. Gözlerim açıkken olsun bu iş hem, hem de mürüvvetini göreyim. Artık kendinden geçip unutmaya da başlamıştı. Bazen nerede olduğunu dа bilemiyor, geceyi gündüzden ayıramıyordu... ***

220

Gözlerini açıp etrafına bakındı. Sonra yatağından doğruldu. Elini siper yaparak pencereden baktı. Güneşli bir gündü: Mayıs ayının güneşli günlerinden biri... Sokak oldukça kalabalıktı. nsanların çoğu dа Bey Camii'ne doğru gidiyorlardı. Bütün bunları kafası kavrayınca kendinde olduğunu anladı. Sonra sokağın neden bunca kalaba olduğunu düşündü. Сuma mı, yoksa pazartesi miydi bugün? Çünkü aynı günlerde kentte pazar açılırdı ve bundan kalabalık olurdu. Aradan ne kadar zaman geçti, kimse bilmiyor. Gençler çalışmakta. Bilal dеdе koskocaman evlerde yapayalnız... Uyudu uyandı ve yine pencereden dışarı baktı. Arabalar, otobüsler, kamyonlar geçiyor bu defa sokaktan. Renkli basmalar geriliydi hem önlerinde. Düğün mü vardı acaba? *** Mavili Mustafa geldi yine dostunu dolaşmaya. “Heeeyt, burada mısın Bilal? deye ses vererek girdi içeriye. Dede, ana rahminde bulunan bir bebek gibi büzülmüş uyuyordu. Battaniyeyi de ayaklarına dolamış yarı beline kadar açılmıştı. Çekip örttü. Elini alnına değdi, sıcaktı... şte о zaman sanki kıyamet koptu! Öyle bir gümbürdeme gümbürdedi ki, pencereler zangırdadı, yer yerinden oynadı. Gökler çatladı... Binlerce insan bir ağızdan, bir kişiymiş, çok büyük bir ejdermiş gibi var sesiyle bağırdı herkes hem Türkçe, hem dе Bulgarca: “Türküz biz! adımızı isteriz! Haklarımızı isteriz! Özgürlük isteriz! Geçmişimize sürgü çekemeyiz!” deye haykırıyordu. Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde ezilmenin, hor görülmenin, sindirilmenin, baskının patlaması olan bir bağırış, bir haykırıştı bu haykırış! Ve hemen dışarı fırlayıp camiye doğru koşarcasına yürüdü Mavili Mustafa... *** Her taraftan gelen insan seli cami önünde toplandı. Gelen geçen Bulgarlar bakıyor ama bir şey çakamıyorlardı. “Türklerin düğünü var galiba” deyip geçiyorlardı. Bazılarıysa: “Şaşılacak şey, Türkler düğünlerini camide yapmıyorlardı. Adlarını değiştirip onları dа Bulgar yaptığımız için bizden ibret dersi mi alırlar ne yaparlar. Kim bilir, kim bilir...” gibi söylenip kuşkulu yürekle yan yana bakarak geçip gidiyorlardı. Oysa şimdi hiç dе düğün sırası değildi. nsanlarda böyle bir hava yoktu. Herkesin içi kan ağlıyordu. Dişler sıkılı, gıcır gıcır. Yüreklerse hınç doluydu. Kaşlar çatık, suratlar asıktı. Sinirli sinirli sigara içiliyordu. Herkes küme küme olmuş, adeta fısıltıyla konuşuyordu. Ama kimse durduğu yerde duramıyordu. Deniz gibi dalgalanıp çalkalanıyordu kalabalık. Vakit geldi! Kim hadi dedi, anlaşılamadı. Herkes caddeye çıktı. Sıra olur gibi dizildiler. Serbesttiler, karmakarışıktılar ama yine dе bir nizam intizam vardı ortalıkta.

221

Ön safta olanlar, nerdense uzun bir Amerikan bezi çıkardılar ve gerdiler. Bu bir pankarttı. Haykırdıkları şiarlar, yıllardan beri yüreklerinde besleyip büyüttükleri emellerini, isteklerini anlatan sözler yazılıydı onda. Kimisi bezden, kimisi mukavvadan daha birçok pankartlar dа çıkarıp kaldırıldı.. Ve işte о zaman bir ağızdan var gücüyle bağırıp çağıran о korkunç yürüyüş başladı! Kimse durduramadı bir daha insan selini. Çünkü arkasındaki köprüleri yıkıp atmıştı gayrı. Türklüğü ile uyanmışların, gönlü kırılıp boynu bükülmüşlerin, onuru ezilmişlerin gür seli, kentin küflü beyinli komünist yönetmenlerinin aklı başına gelinceye kadar, “Kızlı Çeşme” meydanına vardı. Uzayıp giden kalabalığa etraftan daha insanlar katılıyor ve o gittikçe büyüyor, güçleniyordu. Gel de dur artık önüne... *** Kalabalık “Kızlı Çeşme” meydanından çıkarken polis yetişti. Yürüyüşün önünü büğedi. Ama kalabalık aldırış etmedi. Bağıra çağıra hemen ikiye ayrılıp polisin otobüslerini sel gibi yutuverdi. Sonra polis insan selinin arkasına takıldı. Ne alırsam kârımdır der gibi tuttuğunu sıradan çıkarmaya başladı. Önüne gelene vurdu, düşeni çiğneyip geçti. Sıradan çıkarılanlar, yeni bir hırsla koşuyor ve yine sıraya girip kalabalığa karışıyordu. Kalabalığa karışamayanlarıysa otobüslere tıkılıyorlardı. Dinçer ile Minnet kalabalık içinde kaçım kaçımdı. Onlar: “Korkmayın! Sürüden ayrılmayın!” diye bağırıyor, insanları teşvik ediyorlardı. Hele de “Beraber oldukça bize kimse bir şey yapamaz” diye haykıran Dinçer'in sesi, sanki tüm seslerin üstünde yükseliyor ve yürekleri dolaşıyordu. Şimdi, kalabalık içinde саn acısından bağıran sesler dе vardı.. Cesaret verici başka sesler dе çoktu ama ileri çağırıyordu bu sesler. Zafere çağırıyordu. Zafer yürüyenlerin olmalıydı. Mutlaka! Korkacak bir şey varsa, yürüyenlerin yürüyüşüne neden olanlar, yürüyüşü ne pahasına olursa olsun durdurmaya çaba harcayanlar korkmalıydı. Неm de çok korkmalıydı! Yolun öteki kavşağına geldiler. Burada karşılarına itfaiyeler çıktı ve su fışkırdılar insanların üstüne. Minnet bağrını açtı üzerine sıkılan suya. Dinçer de açtı. Ötekiler de.

222

Direndiler. Bağırdılar. “Türküz biz! Yenemezsiniz bizi...” “Biz hakkımızı elle alacağız!” “Eceliniz geldi…” Yeni bir hamleyle saldırdı polis. Copla vurdu, silâh çıkarıp kurşun sıktı. Yaralanan yaralandı, düşen düştü. *** Mavili Mustafa soluk soluğa geldi Bilâl dedelere. Bilâl dеdе, hep oracıkta yerindeydi. Mavili'yi gördü ama şimdi gelmiş olduğunu anlamadı. Sözüne devam edercesine konuştu: -…Ta deyeceğim sana Mustafa... Bugün düğün mü var ne, hep kalaba kalaba insanlar geçti sokaktan... Mavili Mustafa'nın soluğu henüz uslanmamıştı. çi içine sığmıyordu daha. Bilal dedeye baktı baktı dа: - Abe Bilal, dedi... Düğünümüz var elbet. Öyle bir düğünümüz ki, cihanda anılacak! Mavili'nin bu sözleri Bilâl dedenin kulağına ermişti. Çünkü sordu: - Kimin düğünü Mustafa? Bizim Dinçer’in mi? - Dinçer’in, Dinçer’in... Amed’in, Memed’in, Hasan’ın ve Hüseyin’in... Türküz biz eyyy! Türk! Yeniden dirildik ölümlerden. Bilmem işitti, bilmem işitmedi bu sözleri Bilal dеdе. Çünkü düşündü kaldı ve sonra: -Düğünümüz var desene Mustafa, dedi... Anlıyordu konuşulanları demek, uyanmıştı, aklı gelmişti nihayet başına. H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışı Edebiyatları Antolojisi, 8., Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara–1997, 254–255.

223

DEDE YAD GÂRI Ateş düştü, bacayı sardı. Tutuştuk, yanıyoruz. nsanlarımız gece ve gündüz milis, polis kapılarında pasaport bekliyorlar. tip kakıyorlar onları. Dövüp sövüyorlar. Geceleri dе gelip coptan geçiriyorlar:.. Çoğu tası tarağı toplamış tren bekliyorlar. Utanç trenini bekliyorlar. Bu tren onları yerinden yurdundan mahrum bırakacak Çadır kentlere atıp, atıp, Allaha emanet edecek. Komünistlerin ilkesi şu: “ nsan var, sorun var, insan yok, sorun dа yok.” Söylemesi ne kolay ama icrası çok güç. Sen gel dе insanlarımıza sor. Çeken bilir bu işin ne olduğunu. Неm dе en iyisini bilir. Bu kaçıntıda kendimize yer bulamıyoruz. Hepimiz âdeta haber açı. Radyolar Türkçe söylemiyorlar. Türkçe radyoların sesi tıkalı. Çünkü Türkçe yasak. Bunun için kimse sesini çıkarıp yaraya parmak basamıyor. Sadece “Doyçe Velle” radyosu yasak tanımıyor. Sesine parazit yapsalar da efirde delik bulup çıkabiliyor. Şimdilik sadece onu dinleyebiliyoruz. О dа saklı kapaklı, gizlice. Sadece о, dobra dobra konuşarak anlatıyor olayları. Çoğumuzun radyo ve televizyonlarını aldılar. Komünistler, akıllarınca kulaklarımızı tıkayıp, gözlerimizi bağlayacaklar. Lades. Zavallılar, bilmiyorlar ki haber, ses hızından daha çabuk hışım gibi yayılıyor. Sadece biri duysun ossat tüm mahallenin, tüm köyün, tüm kentin kulağına eriyor. Hiç bir türlü alınamaz bunun önü. Bizde pilli bir еl radyosu var. Almanya’nın Sesi Radyosunu zar zor tutabiliyor. Üçbeş kişi oturmuş radyoyu dinliyoruz. Radyo: Tın tın tın... “Burası “Doyçe Velle”. Almanya’nın Sesi Radyosu. Tın tın tın” stemeden aklıma bir türkü geliyor radyoyu dinledikçe: Tın tın öter telgrafın telleri Türkçe bilmez ki söylesin dilleri. yi ama Bulgarca da biliyor Alman, Türkçe dе. Bilmese dе bileni var. Burası Bulgaristan olduğundan Bulgarca söyletiyor radyosunu. Biz dе biliyoruz Bulgarcayı ve dinliyoruz. Hava ağır. Hava kurşun gibi ağır dedi ozan. Hava gerçekten dе ağır. Hiç şakası yok. Canımız çıkacak açılış bitip radyo konuşmaya başlayıncaya kadar. Haber verinceye kadar. Ya sabır ya selâmet! yiydi şu düzen ama geldi bir bozan. Şimdi işlerin gidişatı sıkıyor insanı. Büzüp eziyor bizi. Artık kimde can kaldı ki. Delirmek işten değil. Zaten çoğumuz keçileri kaçırdı. Var dа topla gayri. Söylentilere göre canına kıyanlar dа varmış... şte haberler başlıyor.

224

“Burası “Doyçe Velle” Almanya’nın Sesi Radyosu... Önce haberler. Bulgaristan'dan Türkiye'ye zorla göç ettirilenlerin sayısı yüz bini aştı.” “Abe bu iş bana Gecekondu Gülü Fatimem türküsünü hatırlatıyor” diyor içimizden birimiz şaka yapıyor sanarak gönlünce ve gülüyor ağlar gibi. Sonra söylemeye başlıyor türküsünü: Fatimem çikolata yer misin? Bana da kocacığım der misin? Saat onbirden sonra Evine gider misin? Bu işe ağlar mısın, güler misin? Öyle ya, demek işini bitirmiş bitirmemiş hadi sittir ol! Evine gider misin? Ananın körüne giderim: Sana ne. Yoksa korkuyor musun benden. Korkuyorsun, korkuyorsun.” “Yok yoook. Nasrettin Hocanın keman çalmasına benzedi ve benziyor bu iş: Ama hayırlısı olsun, yarın sabah çıkar sesi inşallah. Başlarında patlar çömlek...” diyor başka birimiz dişlerini gıcırdatarak: Bir diğerimiz dе dudağını ısırıp geveledikten sonra ekleyerek: “Hayır hayır... Bir baykuş ötüşü var bunda. De bakalım...” diyor. Radyo her gün devam ediyor haberlere. Gün günden dе artıyor kovulmuş olanların sayısı. “ kiyüz bin oldu zorla göç ettirilenlerin sayısı” diyor radyo. Bir başka gün. “ kiyüz elli bin oldu...” Daha bir başka gün. “Üçyüz bini aştı...” Aman sus be gözünü sevdiğim radyo! Ne bu azap, ne bu çeki çile! Döküldü zavallı milletim yollara; bir öte gider, bir beri gelir garip garip. Evinden yurdundan, işinden gücünden, malından mülkünden oluyor insanlarımız. Evini, eşyasını, malını mülkünü, kabını kacağını öylece Allaha emanet edip bırakıyor ve dökülüyor yollara. Suçu ne bu insanların, suçu ne! Can ciğerden ayrılıyor. Karı kocadan, ana babadan, kardeş kardeşten ayrılıyor.

225

Nereye gidiyorsun ey garip milletim! Danıştın mı aklına, sordun mu kafana. Kime bırakıyorsun burada her şeyini perişan olarak yollarda. Gözünü açıp beyaz dünyayı ilkin görmüşsün burada. Dedelerinin, hısım akrabalarının mezarları burada. Ömrün, kalbin, anıların burada. Bu topraklar sana dedelerinden yadigâr. Bu vatan, bu yurt için sen dе kan döktün. Bunca can verdin. Onun dört ucunu mamur etmek için ter döktün. Kan döktün... “Burası “Doyçe Velle”… Burası dа bizim vatanımız! Tez günlerde bulur belâsını bize bu zulmü yapan komünistler! Bulur inşallah. nşallah! 1989 Acı Gerçek’ten, Sofya, 2001, 55-58.

BURASI DA VATAN Bizim memleket Deliorman'dan bir hemşeri geldi konuk. Hoşbeşten sonra ne var ne yok diye sorucu oldum. Hemen söze başladı. Sanki taşkınmış, bir deşili verdi, sonu yok... -Adamın biri, laf bu da, eniştesini gelmiş görünce, coşkuyla lafını ters söylemiş, demiş ki: “Hoş geldin mısır unu, eniştemin okkası kaç para?” - Ben lafımı ters söylemeyeceğim. Doğru söyle dе doğru çıksın canın demişler. Biliyorsun ya, geçen yıl göçe zorladılar hepimizi. Tüm Türkleri. Kimimize aşikâre söylediler bunu. Kimimize dolambaç yollarla fısıldayıp kışkırdılar. Kimimizi, yaka paça tutup elinde sadece bir valizle kovdular. Gidiyorum diye kimimiz sevindi, kimimiz ağladı... Oysa aradan çok geçmedi, gidenlerin çoğu gerisingeri dönüp geldiler. Ama ne orada, ne dе burada umduğunu bulamadılar. Gidenler bir, gelenler bin pişman oldular. Gelenlerin çoğu saklı kapaklı yeniden dönüp gittiler. Gidemeyenler de konsolos kapılarında. Burada dönüp kalanlar ne ettiler.... Perişan oldular. ki elleri böğründe kaldı. Evlerini gerisin geri verip çevirmediler. “Siz onları sattınız dа gittiniz” dediler. Evlerinden başka varı yoku ellerinden çıkmıştı. Olur olmaz iş vermediler. Fabrikalara, memuriyetlere kimseyi sokmadılar. Öğretmenlere öz geri dediler. ş isteyenleri tarıma, sokak süpürmeye yolladılar.

226

Hastanelere dе almıyorlar. “Ekonomik kriz var, ilâç yok” diyorlar. Şimdi ben sorarım gelenlere: Neye geldiniz koşa koşa! Orada milletiniz mi yoktu, hısım akrabanız mı yoktu, işiniz gücünüz mü yoktu. Eviniz mi yoktu, paranız mı yoktu. Giyeceğiniz mi, yiyeceğiniz mi yoktu... Ama burası da Vatan! 1990 Acı Gerçek’ten, Sofya, 2001, 48-49.

227

HÜSEY N OĞUZ (Osmanpazarı, 1926) Osmanpazarı'nın (Omurtak’ın) Kestane köyünde doğdu. lk öğrenimini köyünde gördü. Osmanpazarı'nda rüştiyeyi bitirdi. Şumnu'da “Nüvvab”ın lise bölümünden mezun olduktan sonra aynı şehirde Öğretmen Enstitüsünde öğrenimini sürdürdü. Öğretmenlik yaptı. Birçok meslekdaşı gibi Hüseyin Oğuz da hapishanelere düştü. Varna hapishanesinde ıstıraplı günler geçirdi. 1951'de Türkiye'ye göç etti. Ankara'da hem öğretmenlik yaptı, hem okudu. Hukuk Fakültesinden mezun olunca avukat oldu. Şiirler, hikâyeler yazdı. Şumnu'da Benim Kemanım şiir kitabı yayınlandı. Hüseyin Oğuz’un lim Kahramanları ve Kurbanları başlıklı bir dе çevirisi vardır. Şiirlerinde içten gelen bir hüzün, bir keder var. Varna hapishanesinden hatıralar, bir ağıt tarzında dile getirilmektedir. GÖRÜYORUM (Varna'da hücrede) Görüyorum beton, demir hücreden: Gözyaşını silip duran anamı... Görüyorum beton, demir hücreden: Yerden yere başın vuran anamı... Görüyorum: kardeşlerim ağlıyor Başlarına kara mendil bağlıyor. Görüyorum: uykusunu yitiren Babacığım yüreğini dağlıyor... Görüyorum: feryat eden kardeşler Yarınlara kuşku ile bakıyor, Hayatları ölüm dolu bir mahşer Gözyaşlar ırmak ırmak akıyor. Dünyaları görüyorum işte ben Bu karanlık betonların içinden: Uyanırken şafak karşı ufuktan Bir mutluluk şahlanıyor yokluktan Gözyaşları bin bir ışık oluyor Karanlığı parçalayan şafaktan... H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8., Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 256.

228

AHMET ŞER FOV (Ahmet Şerif Şerefli) (Razgrat, 1926-Bursa, 2000) Razgrat şehrine bağlı Torlak (yeni adı Tsar Kaloyan) köyünde doğdu. lköğrenimini köyünde, rüştiyeyi Razgrat’ta okudu. Sanat okulunu da Razgrat’ta bitirdi. Sonra Şumnu (Şumen) Nüvvap okulunda okudu. Ahmet Şerif 1953’te Eylülcü çocuk gazetesine kadroya alındı. Gazete kapandıktan sonrada Halk Gençliği, Yeni Işık gazetelerinde ve Yeni Hayat dergisinde yıllarca çalıştı. Edebiyat alanında ilk adımları 1953 yılında attı. 1960 ta Müjde adlı ilk şiir kitabı Sofya’da Narodna Prosveta Yayınevince yayımlandı. Bunu Azın Çoğu (1963) şiir derlemesi izledi.. Küçük çocuklara da ayrıca bir şiir kitabı yazdı (1965). Üçüncü Adım adlı eseri de 1969 da basıldı. 1970’ten 1989 un zorunlu göçüne kadar geçen yıllar, sanatçı ve Bulgaristan Türkleri için büyük facia yılları oldu. şsizlik, göz hapsi yılları, cezaevi faciaları, yarı sürgün ve sürgün yılları… 1975’te Ahmet Şerif cezaevine düştü ve çileli yılları 1989 yıllına kadar sürdü. 1989’da Büyük Göç kafileleriyle Türkiye’ye geldi. Burada Şerefli soyadını aldı. Kısa zamanda kaleme aldığı belgesel nitelikte olan Türk Doğduk, Türk Öldük adlı eseri 1990’da T.C. Kültür Bakanlığınca yayımladı. 2002 yılında da eserin ikinci baskısı yapıldı. 1994’te Yer Yeşil, Gök Mavi Kalsın deneme yapıtı Bursa’da yayımlandı. Bunu Çoğun Azı (1997) adlı kitabı izledi. 2000 yılında Sen stanbul’a Gelme adlı romanı, 2001’de Vakit Çok Geç adlı şiir kitabı çıktı. 2002’de de Bulgaristan’daki Türkler kitabı yayımlandı. Bursa’da çıkan Balkanlar’da Türk Kültürü dergisinin başında bulundu. 2000 yılında Bursa’da öldü. Anıtkabir'de Saygı Duruşu Gerçi, insan olmak, insan kalmak zor sanat: Bir yandan dağ kadar vicdan Bir yandan ayaklı kütüphane olmamız gerek. Bir yandan gönülleri yamayacak sevgili ve ölmemeliyiz... düşmana inat! Oysa kimilerimiz yürüyen bir hapishane, kimilerimizse sadece kuş sütü eksik birer mutfak.. Yurdu, düşünceleri erozyonlu bir coğrafyada dünyanın hangi noktasında bulunduysam kalbim hep Rasattepe'deki Anıtkabir'e dönüktü Atam, hatta işkence mengenesindeyken bile... Bizlere çok acılar çektiren kızıl mparatorluk ne hikmetse ayakta, içten çürüdü ve dev misali gümbürdeyerek birden çöktü... Nihayet huzuruna geldim ta Deliorman'dan hem de aslanlı yoldan geçtim...

229

Yitirilmiş Balkanlar'ın 'kılıç artıklarındanım, Başı kırağılanmış deneyimli bir ‘genç’ Millî onur yaraları almış yüreğimi ve soy kırımı şehitlerimizin mezarlarından kanayan bir karanfil getirdim! Yaşamak yaralanmakmış, kendini yeniden yaratmak. Kaç kez kasırgalar koparıp attı dallarımı, kaç kez yıldırımlar yaktı eğilmeyen başımı. Sevgim mi, inancım mı bilemiyorum Atam yaralıyken dе bir mucize eseri yaşam yüzyıllık çınar misali yarım bedeni ayakta bıraktı. Açtım, işsizdim yıllarca bir keder yumağıydım, ve hücrelerde çürüyen siyasi mahkûm... Münferidimde parazit böcekler beni bense kuru ekmek misali hep yüreğimi kemirdim. Yine de içimde Ana vatan özlemleri biriktiren ve fethedilmeyen bir zirveydim... Sofya caddelerinde 1913’lerden izlerini aradım, Lulin Dağı’nda kokladım piknik yerlerini, eşeledim ateşlerin küllerini о günlerden daha uzaklara varamadım. Ne rütbem var, ne de sanım; sıradan bir insanım, biraz topal, onur yaralı Türkçe lisanım... Tabiî çok düşmüş kalkmışım, çok yorulmuşum, gazi dе olduk, milletçe şehit dе verdik, ama dilimi bir sancak misali korudum... 'Çok şükür Müslümanım' diyen annem bu bedene zemberek değil, bir Türk kalbi koymuş! ‘Kılıç artığı’ kimliğimizi korumak kolay mıydı?... Kızıl faşistler pek kanlı, pek yamyammış, ayakta kalmak bizlere ölüm kalımdı... ‘Çanakkale'mizden' bizler dе geçit vermedik! Bir bayrak misali kurşun yaralı Deliorman dilim Atam anamdan stiklâl madalyamdır!... Ana vatanları vardır otların, kuşların, balıkların da. Ahmet Şereflerin neden olmasın?!... Küçük Asya Türkiye'dir denilince gönlüm neden onurlanmasın, dolmasın?!... Hiçbir zaman tapmadım Atam, yüce Atam, anlayarak, bilerek sevdim sevebildimse bir ömür, dostlar, sevgiler eskittim devrimler mucizecisi Atam seni karalasalar dа millî değerlerimizi asla eskitemedim... Enkaz üzerine kurduğun Cumhuriyet egemenlik eserin: Kimliğini bile bilmeyen Osmanlıya 'Uyan artık, sen Türksün!' dedin

230

Yangın küllerinden bir doğuş az mıdır?!... Devrimleriyle milletler büyüktür, özgürlükleri ve söküp attıkları kelepçeleriyle... Bu topraklardan nice uygarlıklar geçmiş, silinmiş milletler, kervanları geçmiş... Bu topraklar dünyada ilk yazının dа vatanı... Bu illerde yitmiş milletler ilk kez buldukları tekerleğe atı, yelkenlere rüzgârları koşmuş… Bu eski uygarlıklar dünyasında yüzyıllar süresi Değişik ırklarla kaynaşıp millileştik, kelimeler aldık, kızlar alıp verdik... Atamızı dünyaya doğuran tabiî ki bir anneydi, bir deha olarak tarihe doğuransa ayakta çürüyen geçmişi şanlı bir mparatorluk! Biz dе insanlığa bir büyük devrimci vermişiz, özgün bir kültür, ruhsal bir yaşam. Dünyayı güldüren Nasreddin dе bizden, dağları delip su akıtan efsane Ferhat dа... Dizleriyle yeri inleten zeybeğe Âşık Garip sadece davulunu, sazını armağan etmiş... Yanılgılarımız, yenilgilerimiz yok demek değil, vaar, ne dе olsa geçmişimizden utanmaya hakkımız yok! Şahlanan bir at misali bu ülke bir yarımada, Bizansı yenen Fatih, gemiler yürümedi mi karadan?!... Cumhuriyet bu vatanda beş bin yıllık saban, kaba yontulmuş semer, boyunduruk buldu. Atam ne dersin, ne dersin beş bin yıllık dа şiir... Onurlu yaşamak dokunulmaz bir haktır. Kırıp dökmek, çalmak demokrasiden midir? Demokrasi satranç kurallarına sımsıkı uymaktır. Lâikliği yıkmak isteyen yobazlar aşırı çok, kıyafet, siyaset değiştiren maskeli irtica keza... Yolunda güçlü, ateş gibi bir gençlik var Atam, bilinçli bir nesil... Hele bugün öylesine gereklisin ki Türkiye'mize öylesine gereklisin ki, anlatamam! hanetlerimiz, eğrilerimiz için Atam n’olur, bir an olsun Anıtkabir'den doğrul! О demir bıyığının sadece bir telini kıpırdat, yeter Allahım, yeteeer! Bir bakarsın tüm sandalyeler yerlerini bulur ve çanak çömlek tümü doğru oturur... Sonra arkanı dön ve içe bir gülümse,

231

'Yaramazlar!' diyerek tersiyle elinin usulca gözünün yaşını sil... Türk Dili, Sayı-563, 1998, 412-415.

OKULUMUZA АТОМ BOMBASI ATSINLAR! Filibe’den Sofya'ya geri dönüyorum Kriçim istasyonundan bir kadın öğretmen binmişti trene. Benim bulunduğum kompartımana girip oturdu. çeridekiler Türk halkına Bulgar adlarının verilmesinin doğru olup olmadığını tartışıyorlardı. Kimileri daha adil olmaya çalışıyor. “Benim adım Atanaska, Ayşe desinler bakalım hoşuma gidecek mi?” diyor ve bir kahkaha patlatıyordu. Bir başkası dа: “Korkunç bir şey bu maa!” diyor hükümetin yaptığını pek onaylamıyordu. Bir başka kadın sert sert konuştu: “Onlar Türk! Bizi beşyüz. sene ağlatmışlar! Varsın Türkler dе ağlasınlar biraz!”. Kompartımana yeni giren kadın dа katıldı söze: “Ben çok geri kalmış bir Türk köyünde öğretmenim! Türk halkı bu аd değişimine nasıl üzülüyor biliyor musunuz? Bilemezsiniz. Birinci sınıfta okuyan çocuklar bile birer küçük aktör oldular. Okulda Bulgar oluyorlar, evde Türk!” Elinde örgüsü bulunan kadın başını kaldırdı: “ şin korkunç yanı burada. Önceleri adlarından Türk olduklarını fark ediyordun. Şimdi? Yarın öbür gün büyüyüp tahsil görecekler. Ordunun zirvelerine kadar yükselecekler! Auuu! Satacaklar Bulgaristan'ı Türkiye'ye. Ne yapıyoruz, haberiniz var mı?” Öğretmen kadın: “Atom bombasının Hiroşima ve Nagazaki'ye atılışının yıldönümü dolayısıyla tatil kampında öğrencilere bir konuşma yapmıştım. Atom bombası korkunç bir güce sahiptir, bir anda yüz binlerce çocuğu öldürebilir, diyordum. Çocuklar harp istemeyelim. stemiyoruz, değil mi?” diye sordum. stemiyoruz öğretmenim!” diye cevap almıştım.” Başımı kaldırdım, öğretmen kadının gözlerinin dolduğunu fark ettim. Örgü ören kadın sordu: “Ne oldu sana kız!” “ Ne olacak! Yüreğim garipsedi. Öğretmen kaldığım köyde tek bir Bulgar yok!” Bir ses: “Ne var yoksa?” Öğretmen : «Stefanka, Türk adı Sevdiş'ti, dedi ki...” Ses: “Ne dedi kıız?”

232

Öğretmen: “Ne mi, dedi? Bizim okula atom bombası düşsün hepimizi öldürsün!” Örgü ören kadının sesi: “Vay! Vay!” Öğretmen: “Neden Stefanka? dedim. Benim adım Stefanka değil, dedi bana, benim adım Sevdiş! Mademki artık Sevdiş değilim, atom bombası atsınlar dа ölelim! dedi ve ağladı...” Örgü ören kadın: “Ağladı mı?” Öğretmen: “Ağladı! Ben pedagoji okumuş insanım. Çocuğun yüreğini yaralamak ne demek, gelin bana sorun. Okulda Türk öğretmenlerin hepsi görevlerinden alınmışlardı. Bir tanesi bırakılmıştı, çok mükemmel Bulgarca konuşuyordu. Onu da bırakmamalıydılar. Çok acı verici bir olaydı bu, sınıfta kendi oğluna bile Mehmet! Diyeceğine Martin! Diye sesleniyordu. lk günlerde o öğretmen odasına her dönüşünde ağlıyordu.” Örgü ören kadının yüreğine merhamet gelmiş olmalıydı: “Biz tarihî bir yanılgı içerisine girdik ama içinden nasıl çıkacağız bilmem! Türkler bizleri affedecekler mi sanıyorsunuz? Fırsat kollayacaklar. . .” Örgü örenin yanındaki kadın: “Başınızı dik tutun! Arkamızda Sovyetler! Üçüncü defa kurtaracaklar bizleri yine!” Öğretmen kadın: “Dünyanın gözünde on paralık haysiyetimiz kalmadı, yalnız, kaldık!” Hangi kafadan çıktığını fark edemediğim bir ses: Hıristiyan alemi Türkiye’yi destekleyemez!..” Öğretmen kadın:” “Bir karış boyumuzla dünyayı aldatmaya kalkıştık. nandılar mı? Bu küçükler büyüyecek! Unutacaklar mı sanıyorsun?” şte böylece Sofya'ya geldik. Öğretmen kadın Poduyene istasyonunda indi. Bense, merkez istasyonda... Türk Doğduk, Türk Öldük, Ankara, 1990, 188-190.

233

N YAZ HÜSEY NOV (Niyazi Hüseyin Bahtiyar) (Eskicuma, 1927) Eskicuma’nın (Tırgovişte’nin) Turnaovası (Tırnovtsa) köyünde doğdu. lkokulu ve rüştiyeyi bitirdikten sonra Şumnu’da (Şumen’de) Nüvvap okulunda okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Rodoplar ve Deliorman yörelerinde Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği yaptı. Sonra Kırcaali Öğretmen Enstitüsünde Kıdemli Okutman olarak çalıştı. Kırcaali Nov Jivot_Yeni Hayat gazetesinin Türkçe sayfasını çıkardı. 1989’un Büyük Göç’ünde ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi ve stanbul’a yerleşti. Burada Bahtiyar soyadını aldı. Daha Nüvvap okulunda öğrenciyken şiir yazmaya başladı. lk şiir kitabı 1964 yılında yayımlandı. Niyazi Hüseyin’in Türkiye dönemi büyük başarılarla başladı. Anavatana gelişinden hemen bir yıl sonra Plevne Mektubu adlı şiir kitabını yayımladı (1990). Karanfiller Uyandı (1993) eserini ve Çağdaş Rodop Türk Şairlerinden Esintiler adlı antolojisini T.C. Kültür Bakanlığı yayımladı (1996). Balkanlar’da Türk Kültür tarihi alanında araştırmalarını yoğunlaştırarak bir dizi eser yazdı. Balkanlar’da Türk Ünlüleri (Ansiklopedik Bilgiler) Birinci Kitap, 1999’da kinci Kitap, 2002’de yayımlandı. Üçüncü kitap da baskıda bulunuyor. Bulgaristan Türk Kültüründe z Bırakanlar adlı kitabı da baskıdan çıkmak üzeredir. stanbul’da çıkmakta olan Bizim Anayurt gazetesinin de yazı işleri müdürüdür. Aralık 2002 yılında çıkmaya başlayan Balkanlılar dergisi Yayın Kurulunun başında yine Niyazi Hüseyin’in adı bulunmaktadır. Bilimsel araştırmaları ve sanat eserleriyle Niyazi Hüseyin, kültür tarihimizde önemli yer almaktadır. PLEVNE MEKTUBU Plevne ovasında Gazi Osman Paşa Çekmiş kılıcını düşmana karşı sürmüş boz atını bir yel gibi bir sel gibi tarihlere doğru koşar da koşar. Plevne unutamaz Osman Paşayı Savaş yine amansız savaş yine çetin bu kez tabyalarda biz... Ey Babamoğlu, babamoğlu, stanbul’a git orda Fatih camiinin avlusunda Gazinin türbesi başına var

234

bir demet çiçek koy Öp mübarek toprağını Öp bizim yerimize Ve dе ki: Zaman tüm isimleri süpürmüş almış Plevnede kahramanlık sembolü bir tek onun adı kalmış... Hayret Hayret ondaki cesarete gize Hıncını yollasın Kılıcını yollasın bize.... 1 Şubat 1986 Plevne Balkanlar’dan Esinti, Sayı-1, 1990, 12.

SOYKIRIM ŞEH TLER Adlarını vermedikleri için Bir gece öldürüldüler. Öldürülenler Adlarını asla vermediler. Bağırıyordu Çipil Teğmen çılk deli Acıma zamanı yok, kes kafasını, ez... Bir ölüm-kalım savaşıydı о gerçi Gören gözler yalan söylemez. Tanklar ezip geçti acımasızca Çiğnediler ulusun namusunu arını. Bu dehşetin о kızıl alevleri Doğurdu beklenen yarını.... Haklı dava uğrunda ölüm ne demek? Kurşun karşısında gelmediler dize... Asıldılar, kesildiler, öldürüldüler Ve yaşamı bıraktılar hepimize. 7 Mayıs 2001 Avcılar- STANBUL Bizim Anayurt, Sayı-46, 2001.

235

IN MEMOR AM Mestanlı şehitlerine Bulutlar hücum edince yitmeyen sevgilere Aydınlandı gönüllerde uyuyan o sağduyu Koskocaman bir cadde dar geldi dinç erlere Ölümlü siyah gece salıkverdi uykuyu Kadın erkek öğrenci genç ihtiyar, gülün Göğüs gerdiler tam bir ordu askere Kırbaçlarla tanklarla geldi ecelsiz ölüm Seslerine ses verdi komşu Söğütlüdere Tornacı yarıda bırakmıştı demiri atölyede Ayşe gergefte yeşile koymuştu sırayı Öğrenci yürüyüşü heceliyordu aklından Filozof tarihe yazıyordu bu acı hatırayı Birdenbire başladı olay sanki bir düş gibi Cadde kan deryası, sınava girdi kıvanç Alan dolup taştı, kinler bilenmiş gibi Direnç üstüne direnç, inanç üstüne inanç Bir ana haykırdı: Hiç korkmayın yavrularım... Böyle bir Cehennemi görmemişti bu yöre Bir baba bağırdı: kimliğimizi vermeyin, çocuklarım ki ses bir yankı oldu yanıt verdi dağ dere.. Tanklar çiğnedi çocuklarımızı о dişti tanklar Otomatik silâhlar iman tahtalarına dayandı tfaiye arabaları akan kanları paklar Ama cinayetin izleri tarihte açık kaldı Sekiz yıldız söndü kendi gök kubbemizde Bu kuduz uragan geceyi karıştırdı Gurbete açıldı yollar soğuk dehlizlerde Suya giden altın çocuk testiyi kırdı... Yeşil yeşil kırıldı tutunulan о dallar Yazık oldu meyvelere çürüdü gitti... Siyahlarını giyindi şimdi ufuktaki allar Ateşle başlayan oyun, soğuk ölümle bitti. Ah şehitler bacılarım, kardeşlerim, öğrenciler Нег yıl 27 Aralık'ta duyarız korkusuz sesinizi Ruhunuz şad olsun, erliğinizi içimize gömdük Düştüğünüz şu cenk meydanına diktik abidenizi... Agustos – 1998 - Mestanlı/Bulgaristan

236

Bizim Anayurt, Sayı-20, 1998.

GÜNEŞ BACI Tarlada gördüm onu Fabrikada gördüm Sahnede gördüm Güzelden güzel… Alkışladım sevdim Sevdim alkışladım Altına bedel. Bahçemize diktiler Bir sabah onu: Güneşe baktı Yeşile baktı nsanı gördü Işıklandı bahçemiz… Afacanlara Kucak kucak Çiçekler derdi. Küçükler geldi yanına Şeker istediler… Şeker verdi Badem verdi onlara. Gülümsedi şefkatle Onları sevdi Tüm çocuklara Yavrularım dedi… Çekemediler gülüşünü Ana şefkatını Sevgisini… Önce bakışını yasakladılar Sonra ilişkisini Bir gecede çalındı gitti Duymadık sesini Ne zaman o bahçeden Geçse çocuklar Güneş Bacı’yı hatırlar. Bir hasret yuvarlanır Dal uçlarında Unutulmaz Ölümsüz hatıralar.

237

Balkan Türkler’nin Sesi, Sayı:12-13, 1993, 13.

238

SABAHATT N BAYRAMOV (Sabahattin Bayram Öz) (Hacıoğlupazarcık, 1931) Hacıoğlupazarcık’ta (Dobriç’te) doğdu. lk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde, liseyi de Sofya’da bitirdi. Trudovo Delo (Emek Davası) ve Halk Gençliği gazetelerinde, sonra da uzun yıllar Narodna Prosveta Devlet Yayınevinde Türkçe Edebiyat kolunda çalıştı. Yayınevinin Türkçe Şubesi kapatıldıktan sonra bir hayli yıl Sofya Radyosunun Türkiye’ye ait yayınlar servisinde çalıştı. 1990 yılında Türkiye’ye göç etti. Türkiye’ye geldikten sonra Öz soyadını aldı. Genç yaşta sanat yolunu tuttu, orijinal eserleriyle Bulgaristan Türkleri edebiyatının ünlü temsilcilerinden biri oldu. Şiirleri, hayal zenginliği, sıcaklık ve içtenlikle dolu. Güzel Türkçesi, imajlı üslubu da yaratıcılığının ayrı bir zenginliğini oluşturmaktadır. Şiirlerinin bir bölümü Adresim Şudur (1962) ve Sokaklarım Çağrışımlar çinde (1966) şiir kitaplarında topludur. Sanatçının bir de Ahmet (1964) destanı vardır. Türkiye’ye geldiğinden bu yana yaratıcılığını sürdürmektedir. 2002 yılında Türkçenin Sarmaşıkları adlı bir kitap yayımladı.

ADIMI EL MDEN ALDIKLARI GÜN GÖZLER M Y T RD M Renkler kana boyandı ışık karışığında, doruklar düzlüğe dönüştü. Sesim sokaklarda tutsak, onurum kamburum oldu gözlerimi yitirdiğim gün. G ZLER M Y T RD M. Issız yörüngesinde dondu yürek, sevgilerim donakaldı karanlık pusularda. Silinince geçmişle geleceğin anlamı, hangi dilde ağlayıp hangi dilde güleceğimi, anılarda dostlarımı nasıl bulacağımı bilemedim gizlerimi yitirdiğim gün. ZLER M Y T RD M. Gizemli bir boşluğa gömüldü zaman, Özsaygımın burcundan yıldızlar kaydı Türklüğüm pırangalı, Mezarında babam bile yabancı oldu bana zlerimi yitirdiğim gün. Gözlerimi yitirdim, Gizlerimi yitirdim,

239

zlerimi yitirdim Adımı elimden aldıkları gün. 1985, Bulgaristan. Balkanlar’dan Esinti, Sayı-2, 1990, 34.

BOZULAN ORKESTRA, KAÇIRILAN TRENLER VE Y T KLER M Z Bir dünyamız vardı, bizim dediğimiz. Dörtbaşı bayındır olamadıysa da bizim olduğu için koruduğumuz, korumasını bildiğimiz bir dünya. Filizken titriyorduk her fidanı üzerinde. Кеm gözden, kem sözden sakındığımız bir dünyaydı; yanılgılı bir ortamda, Bulgaristan Türkünün bağrından kopmuş, Türklüğün güneşinden ışık alarak doğmuştu: EDEB YATIMIZ diyebiliyor, dedirtebiliyorduk ona. 1950'lerdeydi, Niyazi Hüseyin-Mehmet Çavuş-Mehmet Davut üçlüsü olarak duyurmuştu ilkönce sesini, sonra başkaları geldi, katıldı bu üçlüye. Kimi flüt, kimi ney ya dа kemanla seslendiler. Derken orkestra büyüdü, eksikler giderilmeye başlandı. Saksafon dа vardı, kontrbas dа, obua dа, trampet dе: Kimse kimseyi yadırgamıyor, kimse kimsenin sesini hor görmüyor, çok görmüyordu. Ahmet Şerifler, Naci Ferhaflar, Lütfü Demirler, Durhan Hasanlar, Osman Azizler, Mustafa Mutkovlar, Mefküreler, Necmiyeler, Nebiyeler... Öykü mü dediniz, bir Ali Kadirimiz, bir Sahih Baklacı, Ömer Osman, Halit, Muharrem, Ahmet Apti ve daha kaç Ahmet. Daha kaç Süleyman (Yusuf, Latif (Ali), Rahim (Recep), kaç Oruç’lar, daha kaç şair ve öykücü. Romanda bir Sabri Tata çıktı ortaya; başkaları da beliriyordu, yapıtları el yazısı olmaktan öte gidemedi, ama gidecekti, eğer... Aletler akorda, orkestra ilk gerçek konserine hazırlanırken, DUR! Emri gelmeseydi. Kaldı ki bu emir çok yüksekten geliyordu ve derin bir tedirginliğin damgasını taşıyordu. Hepiniz Türkoğlu Türksünüz, değişmediniz, sizi değiştiremedik, ödün vermiyorsunuz, deniyordu, böyle olmaz, böyle olamaz, siz kültürel özerklik hakkı kazanabilirsiniz, siz tehlikeli olabilirsiniz, deniyordu emirde. Direkt değil, sinsice; kalleşçe bir okşamayla, “yurtseverlik”, “insanseverlik”, “enternasyonalizm” mum ışıkları yakılarak. Orkestra falso yapmaya başlamıştı artık. Yeniyetmeler (örneğin Fehim Hüsiyinov ya dа Filip Horozov, hangi adını beğenirse, onunla analım-), “putları devirmek” hırsına kapıldılar. Oysa ithal malı bir pozdu bu, put falan yoktu ortada. Kale, içinden alınmaya başlamıştı. zlenenler izlendi, fazla hıza meyilli olanlar şarampole yuvarlandı, sabırsızlar erken gitti, sabırlılar aletlerin parçalarını toplarken oyalandılar bir süre daha. Ahenk bozulmuştu bikez; herkes kendi soluğunu üflemeye başlamıştı. Güven, yerini güvensizliğe bıraktı, sevginin tahtına gelip kuşku oturdu. Yüreklerde yosun tutan soluklar değişikliğe uğradı, fesata dönüştü. Dostluklar arası kin üretilmeye başladı. Biri ötekini küçültmekle kendisini büyüteceğini sandı, bir başkası bir ötekinin temizliğine sığınarak gönül kirliliğinden kurtulacağına inandı… *

240

Bulgaristan'da yazanların Türklük onurlarından ödün vermediklerine de çok az fireyle yüzde yüz inanıyorum. Yazar ya da şairin -gerçek yazar ya da şairse- (Türklerin adlarının değiştirilmesi kampanyasının bayrağına dönüşen Fahri lyazov gibi değil(!) Oğullarına koydukları bu güzel аd için anne-babasının ellerinden öpüp özür dilerim ama, Fahri lyazov olarak değil, onu Yasen Ustremski adıyla anmak zorundayım) Türkçenin ululuğunu, hazzını damarlarında taşıyorsa, ödün vermesi olası değildi. Çünkü о ülkede, bu yazıya aktarmak istediğim olguda dа görüleceği gibi, onu Türkler kadar hiç kimse mutlu edemezdi. Eski Cuma'nın uzak bir köyüne şiir okumağa gittik. Taşıt sağlanamadığı için, bizi oradan gelip aldılar, köye varıncaya dek saat gece yarısı onikiyi bulmuştu. О güzelim köylüleri bizi hâlâ bekliyor bulduk ve saat üçlere, dörtlere değin şiirler sunduk kendilerine. “Çok geç oldu, yarın işe gideceksiniz” dediysek dе, okuyun, okuyun, biz bu salondan kalkıp dа tarlaya, işimizin başına gidebiliriz” dediler, salon dolusu, yürekler dolusu, Türk'e özgün bir ulu yüreklilikle. Şiirden ne denli anlıyorlar, şiiri ne kadar seviyorlardı, bilmiyorum ama, onları sabahlara dek orada tutan Türkçeydi, duygularını kendilerine Türkçeyle açan konuklardı... Geçip giden trenlerin ardından bakarken yüreklerimizdeki burukluk da tek bu yüzdendi... Bizim şimdi Türkiye'de bulunuşumuz, insanlıktan nasibini alamamış bir grubun çılgınca asimilasyon politikası sonucu sınır dışı edilişimiz bir rastlantı ise, kendimizi mutlu duymamız hiç dе öyle değil. Yüzyılı aşkın bir göç dileğinin, insanca bir arzunun çok üstünde, ölümsüzlükle özdeş bir tutkunun ürünüdür. Otuz şu kadar yıllık gazeteciliğimde, Bulgaristan’ı karış karış gezdim dе, “Türkiye'ye göç olacak mı?” sorusuyla yatıp kalkmayan tek kişi görmedim. Türkiye'nin kutsallığında (kimi hakaret görmüş, kimi ezilmiş, kimi bu özlemin ateşinden ısınmış) yüreğine güç aramayan tek Bulgaristan Türk’üne rastlamadım. Evet, işte Türkiye'deyiz artık. Ne oldu, ne yaptık, ne yapıyoruz? Gelirken “bizim” diyerek getirdiklerimiz nelerdi? О denli mi küçüktük ki, arkada kalan iki buçuk milyonun hatırı için tek tatlı söz söylemekten, iyilikten yana en küçük bir harekette bulunmaktan yoksunuz? Dergilerin sayfalarında ve dergi sayfalarının dışında- sen bana, ben sana-çamur sıçratmaktan başka bir iş yapamıyoruz? Oysa Bulgaristan'dayken, “Mehmet Çavuş, Bulgaristan Türkleri Antolojisi yapmış” diye duyduğumuzda kendimizi о denli mutlu hissetmiştik ki, sözle anlatılması olası değil, Ahmet Şerif Şerefli, buraya geldikten sonra “Esinti” Dergisine yazdığı, bir tanıtma yazısında, kendisine özgü fikir ve duygu üretimi olarak çok küçük eleştirel notlarda bulundu. Аl sana bir cevap: Sen misin beni eleştiren! Ben şimdi sana göstereceğim, terzi uşağı, dedikoducu, komünistlerin verdiği “büyük şair” payesine sığınan adam!.. Ben, (Ahmet Şerifi değil) sanatı, sanatçı, şair yüreğini destekleyen bir yazı yazdım. Аl sana dа bir satır; S. Bayram. Sonra Recep Küpçü olayı, sonra, sonra, evet sonra daha nice fesatlıklar, nifak ve bakın ben kimim! pozu... Bundan başka hiçbir şey yapamayacak denli zavallılar mıyız yoksa? Her şeyimizi yitirmiş mi bulunuyoruz yoksa, insanca bir merhaba, şairce bir sevgi sunmak yeteneğinden yoksun muyuz?... Biz değil dе enkazımız mı geldi buraya ki, “öldü, öldürüldü”

241

tartışmasıyla Recep Küpçü'nün şiirlerini, insanca temiz yüreklilik ve şairce Türk severliğini gölgede bırakmaya çalışıyoruz?... Bağışla bizi Türkiye, Anavatan!.. Buyuz, varımız, yoğumuz buydu, bundan başka hiçbir şey veremeyeceğiz galiba, sana layık insanlar (şairliği bırak) olamıyoruz, olamayacağız. Sen ki, neleri, kimleri bağışlamadın, bağışla bizim küçüklüğümüzü de. Sana, seni sevdiğimizi bile doğru-dürüst söyleyemiyorsak, sevmek duygusundan yoksun kaldığımız içindir... Bağışla bizi. Aydınlığın, içimizin pasını siler inşallah! Balkanlar’dan Esinti, Sayı-11, 1991, 12-13.

242

HAL T AL OSMANOV (Halit Aliosman Dağlı) (Kırcaali, 1932) Kırcaali’nin Eğridere (Ardino) kasabasına bağlı Celiler (Pravdolup) köyünde doğdu. lkokulu ve rüştiyeyi Eğridere’de bitirdi. ki yıl Şumnu’da (Şumen’de) okudu. Öğretmenlik yaptı. Eylülcü Çocuk, Halk Gençliği ve Yeni Işık gazetelerinde yıllarca çalıştı. Hak ve Özgürlük gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Sofya’da çıkmakta olan Zaman gazetesinde de bir süre çalıştı. Halit Aliosman’ın 1963 yılında Dağlının Oğlu,1966’da Yediveren Gülü adlı öykü kitapları çıktı. Yazarın ilk romanı da Saçılan Kıvılcımlar adını taşır ve 1965 yılında basıldı. Bu romanıyla Halit Aliosman, Bulgaristan Türk edebiyatının kinci Dünya Savaşından sonraki döneminin ikinci romancısı oldu. Sanatçı, Rodop Türklerinin yazarıdır. Bu bölgenin çok sevdiği insanları, yazarın eserlerinde de çok sevdiği simalardır. Neşesi, üzüntüsü, Rodop Türkünün her yönlü hayatı, yazarın işlediği konuları oluşturmaktadır. Son yıllarda Hak ve Özgürlük gazetesinde yayımladığı yazılarında Bulgaristan Türklerine uygulanan ırkçı politika ve Büyük Göç faciası ağır basmaktadır. DAĞLAR BOŞALIYOR Hemşeriler, gidiyorsunuz, öyle mi? Dağları baştanbaşa urganlarla bağlamış gibi eğrili büğrülü yollarla ören, giden gelen, doğduğu yuvayı boşlamayan sizler, gidiyorsunuz, öyle mi? Bin güçlüklere göğüs gererek savunduğunuz, yavrularınıza ninniler söylediğiniz yuvaları bırakıyorsunuz, öyle mi? Çocuklarınızın arı kovanı gibi gezip tozduğu şen sesleriyle çınlattığı yamaçlara yüz çevirip uzaklaşıyorsunuz, öyle mi? Biliyorum, elele vererek, insanın başına gelenleri Allah dağa taşa verse taş çatlar, ama insan dayanır, insan yenilmez diyerek gönül rahatlığıyla dimdik durdunuz dağlarda bugüne dek. Açtınız, susuzdunuz, gözyaşı döktünüz durdunuz ama, yenilmediniz. Karanlıklar, boralar söküp götüremedi sizleri baba ocağından. Direnmekten yoruldunuz mu? Ufuklar, hiçbir zaman kararmamak üzere aydınlanıyor, farkında değil misiniz yoksa? Unutmayın, vatan sevgisini vatanını kaybedenler bilir. Siz dе anlayacaksınız bunu, bilin! Dört yanınız deniz kesildiği, çaresiz, umutsuz kaldığınız günlerde bile bacaları tütmeyen yuvalarımıza sığındık, dayandık. Ve ağır günler geri dönmeyecek gayri. Dünyada yalnız değiliz. Huzurumuzu, mutluluğumuzu, dede-baba yadigârı bu topraklarda bulacağız! Gönül inciten, günümüzü gece eden acı günler geride kaldı. Bundan öte söz bir Allah bir. Herkesçe bilinmeli ki hak ve özgürlük yolundan dönülmeyecek. Dünlere gelene dek, bizleri istedikleri gibi yoğuranların tepkilerini, keçe sivrilttiklerini külâh yapanların, her şeyi işlerine geldiği gibi gösterenlerin, yorumlayanların gözleri toprağa bakıyor artık. Böylelerine hayat yok... Türküz, vatanımız Bulgaristan, olsun, Türklüğümüzle övünüyoruz değil mi? Dilimizi konuşuyoruz, türkülerimizi okuyoruz, şenleniyoruz, eğleniyoruz, değil mi? Bu

243

günlerimize kavuştuğumuz için kimilerinin gözüne diken gibi batıyoruz. Ve böyleleri hileler uydurarak bizleri doğduğumuz yuvalardan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Şeytana uyacak mıyız yoksa? Biliyoruz, dünyada bir Türkiye var. Niye saklayalım, Türkiye bizim dilimizde, hayallerimizde, rüyalarımızda. Türkiye'de kardeşlerimiz, analarımız, babalarımız var. Kimileri güle güle, kimileri gözyaşları dökerek gittiler, ama aşılan sınırlar gönülleri ayırmadı. Bizim gibi onlar dа bizimle yaşıyor, bizi, doğdukları yerleri düşünüyor, rüyalarında bu doğduğu topraklarda geziyor, dolaşıyorlar. Anıları, sevgileri burada kalmış, burada yaşıyor çünkü. Türkiye bizim kapı komşumuz, varalım gelelim, onlar gelsinler gitsinler, bayramlarımızda bir sofrada toplanalım, eğlenelim. Dünya komünizm vebasından arınıyor giderek. Yaralar sarılıyor, dünya bir kardeşlik yuvasına dönüşüyor. Ama dünya yuvası, kardeş yuvası, kendi yuvamızdan daha evvel, kendi yuvamızdan daha sıcak ve daha kutsal olmayacak hiçbir zaman. Gözleriniz buğulanarak ayrıldığınız yuvaları unutamayacaksınız ilelebet. Kartallar gibi kanat gerdiğiniz, ninniler söylediğiniz yuvaları, meyve yüklü bahçeleri bırakmayın! Soğuk kaynaklardan kazan dolusu ısıttığınız suyla paklayarak çiçek, mantar kokularına bürünmüş alanlara gömdüğünüz ninelerinizin, dedelerinizin mezarlarını bırakıp gitmeyin! “Bakarım, bakarım sılam görünmez, ara yerde yok olan dağlar var” demiş Karacaoğlan. Yuvalarınızı bırakıp dağlar ardına aşmayın. Taş yerinde ağırdır, demişler. Doğru mudur düşünün! Hak ve Özgürlük, 31 Temmuz, 1992.

DAĞLI KARDEŞLER M KORKMAYIN!.. Korkmayın, hiç korkmayın! Bunu size yürek vermek için söylemiyorum. Aslında size bunu söylemeye hiç gerek yok. Siz yürekli olduğunuz için Dağlı'sınız. Dağlı olduğunuz için korkmazsınız, yılmazsınız. Diz çökerek sıcak dudaklarınızla yudumladığınız kaynak sularında çehrenizi izlediğiniz zamanlarda bile kaynaklarla, kaynakların çekildiği yamaçlarla, dağ sivrileriyle baş başa olmanın sevincini sizler yaşayabilirsiniz ancak. Oysa niye sizde bu telâş, niye bu tedirginlik! Öyle değil dе bana mı öyle görünüyor yoksa? Geçim derdi, diyorsunuz, işsizlik diyorsunuz, dertleniyorsunuz. Doğru. Yaşam kavgası kimleri düşündürmez ki? Bu ülke insanlarının şu anda belini büken dе bu değil mi yoksa? Neresi var ki başı sıkılan, işlerini kırıp saracağı yerde, öz yuvasını bırakıp gitmeli mi? Böyle vasiyet bırakan dedelerimiz, babalarımız mı vardı yoksa? Hayır hiç dе öyle değil. Üzerlerini kalın çimen tabakaları bağlamış dağ yamaçlarında yatan merhumlar kimler? Onlar dа başları sıkılınca evlerini, yurtlarını bırakıp gidenlerden mi yoksa? Bizler değil babalarımız Rodoplar'dan kalkarak skeçe’de, Gümülcine'de, Drama'da tütün işlemiş, yaya yapıldak dağlar aşarak günlerce yol yürümüş, bizleri büyütmüş, bu yurdu insan etmişler. Uzağa gitmeye gerek yok, sanırım. Rodoplu kişi dünlere gelene kadar sırtında mısır, dağarcığıyla ta Trakya ovasından ekin, un taşıyor, ailesine nafaka sağlıyordu. Ama gene dе filân yerin somunu büyükmüş, diyerek evini yurdunu bırakarak küçük somundan ayrılmıyor, başını alıp yad ellere gitmiyordu. Ve sizleri yanıltan, sizleri köşe başından izleyen, kolayca tuzağına düşürdüğü için keyifli keyifli sakalını sıvazlayan yalancı, dolandırıcı “turist” firması sahibinin, rüşvetçi gümrükçünün oyunlarına asla gelmiyor, Dağlı onurunu yitirmiyordu. Bu izlenimleri yersiz bulacaksınız belki dе. Şimdiki zaman о zaman değil, diyeceksiniz. Değil, elbet değil. Bizler dе babalarımıza, dedelerimize benzemiyoruz. Bambaşkayız. Başkalığımız dа gözlerimizin

244

dünyaya geniş geniş açılmış olmasında. Evlerimizi gaz lambası değil, elektrik aydınlatıyor. Radyo bir yana, televizyonun düğmesine basınca dünyaları gözümüz önüne getiriyoruz. Yaya değil, eşekle; katırla değil, otobüsle, arabalarla kara yollarda değil, asfaltlarda uçuyoruz. Evet, bizler bir başkayız şimdi. En önemlisi dе elifi görünce mertek sanan о garip, ama onurlu, yiğit dedelerimizden babalarımızdan başkayız. Ancak sırasında dünyaları dolaşarak altı ау gidip altı ау gelen, yine dе kemiklerini yurdunda, yuvasında bırakanların yaşam öykülerinden hiç mi hiç esinlenmiyoruz. Geceleri dağ yamaçlarına çıkınca giderek seyrelen ışıkların, yeniden gökteki yıldızlar misali çoğalacağına inanıyorum. nanın, demiyorum, ama sizlerin dе inanacağınıza inanıyorum. Çünkü geçince kavgası Dağlı'yı hiç bir zaman yenememiştir, aslında о nafakasını kartallar örneği yamaçları aşarak sağlamıştır oldum olalı. Ve hür, kendine güvenerek ömür sürmüştür. Demek istediğim, korkmayın, Dağlı kardeşlerim! Yarınlar gene bizim ancak yarınlarımıza dağlara güvendiğimiz gibi güvenelim, inanalım! HAK VE ÖZGÜRLÜK, Sayı: 35/ Сumа 27 Ağustos 1993.

245

YUSUF AHMEDOV (Yusuf Ahmet Taşkın) (Razgrat, 1933) Razgrat’ın Yunus Abdal (Yonkovo) köyünde doğdu. lköğrenimini köyünde gördükten sonra Şumnu (Şumen) Türk lisesinde okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Önce şiirler yazdı, sonraları öyküde daha başarılı oldu. Bulgaristan Türklerinin yaşayış tarzını, âdet ve geleneklerini, aile ilişkilerini, bu azınlığa uygulanan soykırımı öykülerine konu seçti. TESB H Kara Marin, rakısını keyifli keyifli yudumlarken, elindeki tesbihi meyhanedekilere göstere göstere çeker-oynardı. Onun alayımsı alayımsı bakışlarını hissedenler, kendilerine: “Sizler ne gördünüz ki? Neler becerdiniz? Bizim yanımızda neyle övünebilirsiniz ki?.. Dediğini duyar gibi olurlardı. Yüzlerce kez böbürlene böbürlene anlattığı tesbih macerasını onlar bile ezberlemişlerdi. Anlatmasına yine dе bayılırlardı. Aralarında tiksinenler de vardı, ama onlar ses çıkaramazlardı... Önce rakısını yudumlar, etrafın havasını av köpeği gibi koklar, sinsi bir göz gezdirirdi. Gözleri, о fersiz, biraz dа yumurta akını andıran yılışıklığıyla о çelimsiz, çopur yüzünü bir kat daha çirkinleştirirdi. Ama Kara Marin, eline her fırsat geçtikçe, anlatmakla bitiremiyor, dua eder gibi aynı sözleri tekrarlıyordu: - Bu tesbih... Tam yirmi genç kızdan, yirmi beş gelinden... Çatalca yakınlarında bir Türk köyünü bastık... Köyde düğün varmış. Kısmete bak? Bir düğün dе biz yaptık. Asıl düğün bana kısmetmiş... Analarını ağlattık... Babaları kurşuna dizdik. Genç kızları, gelinleri dişiye susamış aslanlara teslim ettik. Asker iki gece doyasıya eğlendi... Ben binbaşıydım. Kendime gelini seçtim. Gelini. Bir görsenizdi. Gelin değilmiş, о bir pantermiş... Hakkından zor gelebildim... Ama... Burada susardı biraz. О ammanın sonunu gururuna yedirip anlatamazdı. Gelinin onun hayalarını nasıl burup çektiğini, hatta bir tokayı batırdığını, acısından iki üç saat kıvrandığını, en acısı dа ondan sonra tohumsuz ve iktidarsız kaldığını bilmeyen yoktu... Olayın ötesini hep aynen anlatırdı: - Sonra, sonra hepsinin memelerinin uçlarını diri diri kestirdim... şte bu tesbih, sırma saçlı gelin zülüflerine dizilen о taptaze memelerin mercimek uçları... Yaaa? Ah, ne güzel günler yaşadık, ne günler! Siz, böylesini rüyanızda bile göremezsiniz. Göremezsiniz. Şimdikiler korkaksınız... “Erkek adam, yaptığıyla övünmez” deyip onu susturmak isteyen dе tek tük çıkardı. О, kimselere kulak asmaz, bildiğini okurdu... Yerin kulağı vardı. Etrafta Türk köyleri vardı... Kara Marin, felç oldu. Yataklara düştü. Dünyası tam karardı. Aylardır bir deri bir kemik. Boz aba poturları, Arnavut külahı, duvarda çivilerde asılıydı. Onları giyinip

246

kahveye veya meyhaneye çıkmayı çok özlemişti. Boz bulanık bakışları sık sık onları arıyordu. Yanına uğrayanlar giderek seyrekleştikçe, bu özlemi daha dа artıyordu. Bazı sıralar bunalım geçiriyor, kâh bas bas bağırıyor, ne söylediği anlaşılmıyordu. Bu hali ziyaretçileri tiksindirmişti... О yine Balkan Harbi hatıralarına sürükleniyordu: О günlerde о genç kız ve gelinlerle geçirdiği, ona göre tatlı, anılarını bir başka görmeye başlamıştı. Genç kızlar ve gelinler, ellerinde kanlı kılıçlarla, kendisine vira saldırıyorlardı. О ise, tunnuk tunnuk saklanacak delik arıyordu. mdadına kimseciklerin koşmadığını görüyor, avaz avaz bağırıyordu: -Beni... Beni paramparça ettiler... Beni Balkan Harbi kahramanını soğan doğrar gibi doğruyor o Türk kızları, gelinleri... Kurtarın beniii, kurtarın! Bitirdiler beniiii. Bitirdileeeer. Yetişiiiin! Kurtarıııın!... Kendi sesine uyandı. Tir tir titriyordu. Yüzü gözü ter içindeydi. Gözleri ağrıyordu. Başı ağrıyordu. Boyunları ağrıyordu. En çok dа kalbi ağrıyordu. Acılar çekilmezdi... Tesbihi aradı. Çok şükür boynundaydı. Dişlerini о kırıklı, çürüklü kirli dişlerini rüyasındakilere gıcırdattı: “Elime bir daha geçerseniz, sizi diri diri yaktıracağım. Görürsünüz gününüzü siz! Sonra yüreği gene geçti. Bu kere rüyasında “Kısmetim” dediği gelini soymaya uğraşıyor, üstünü başını parçalıyordu... Hele boynundaki iki sıralı altın dizisini kimselere kaptırmak istemiyor, habire çekiyor, çıkaramayınca dа kopsun diye buruyordu. Gelinin о çiçek mavili gözleri, kana büründü. Dehşetle yerlerinden fırladı. Bu gözler onu korkuttu. Yine dе hırsını alabilmek için gelinin göğüslerini ısırıyor, pampak boyunlarını dişliyordu... Kara Marin’i yakınları, gözleri kan içinde dışarı uğramış, dilini kuduz köpek dili gibi dışarı sarkmış, köpük içinde buldular. Yüzü mosmordu. Boğazındaki tesbih, düğüm düğümdü... Meğer yerin sadece kulağı değil, gözü dе varmış... Böylesi, bugüne kadar ne görülmüş, ne dе duyulmuştu. Yıllarca Kara Marin'in “kazalı” ölümü konuşulacaktı... Неm de ibretle... Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-28, 1988, 35.

247

ÖMER OSMANOV (Ömer Osman Esendoruk) (Kırcaali, 1934) Kırcaali'nin Koşukavak (Krumovgrat) kasabasına bağlı Yunuzköy'de (Zvınarka'da) doğdu. lk ve ortaokulu bitirdikten sonra Kırcaali Türk Öğretmen Okulunda (Türk Pedagoji Mektebinde) okudu. Doğduğu bölgenin köy ve kasabalarında uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Birkaç yıl dа Kırcaali il gazetesinde çalıştı. Bulgar makamları bir daha iade edilmemek üzere bütün yaratıcılığına еl koydu ve beş yıl hapse mahkûm edildi. Türklerin adlarının değiştirilmesi sıralarında Belene Ölüm Kampı'na gönderildi. Oradan dönünce dе ailesiyle beraber ülkenin sadece Bulgarlarla meskûn bölgesine sürgün edildi. 1989'un Büyük Göç'ünde sınırdışı edildi. Halen stanbul'da oturmaktadır. Sanatçı, Türkiye'de Esendoruk soyadıyla bilinir. Sanata şiirle başladı. Daha sonraları öykü yazmaya başladı. Bunların bir bölümü 1965 yılında Yaralı Güvercin adlı kitabında yayımlandı. 1967 yılında dа Bırak Kocamı uzun öyküsü basıldı. Türkiye'ye geldikten sonra dа 1989'da S.O.S veya Üçüncü Mezar, Ölmek Ölmek (Şiirler 1991) ve Sabır Duası (Sürgünlük Surları) adlı şiir kitaplarını yayımladı. Bunlarda her dize sessiz bir haykırıştır, çağrıdır. Sözler birer birer yara gibi kanar. Sanatçının, Üçüncü Mezar’ında karamsar, gözyaşlı bir hava esmektedir. Bunlar acının, kelepçeli elin yazdığı şiirlerdir. Bulgaristan Türklerinin dramı yazarın Uçurum ve Buruk Acı adlı romanlarına da konu olmuştur. Sanatçı, yeni yayımlanmış kitaplarında Istıraphaneden Mektuplar ve Taşlaşan Çocuk adlarını vermiştir.

AĞLAYAN EV M Ömrümün yirmi iki yıllık sıcak yuvası Yıkılmaya yüz tutmuş baba evim merhaba Hani nerede kardeş bacı ana ve baba? Sana mı düştü bütün ayrılıkların yası? Gözlerim yaşlı gezip dolaştım оdа оdа Her eşyanın bir şeyler fısıldayan dili var Bana dünü anlatan birer roman her duvar Türkçemde ilk kelimem ilk adımım burada Bir ıssızlık bir korkunç sessizlik, ne kuş sesi Ne fare tıkırtısı, her yan örümcek ağı Her köşen her bucağın ıssızlığın tutsağı Bir çivide ağlıyor annemin seccadesi Ağlıyor günde beş kez aptes aldığı ibrik Yıllardır susuz kalan aptesliği ağlıyor Beynime hücum eden hatıralar kızıl kor Çocukluğum başımda serçelerce cir cirik...

248

Üzerinde her zaman tütün kıydığı tahta Babama еl ediyor gel gel ediyor sandım Sarıkaya'ya bakan pencereye abandım Ilgıt ılgıt ıstırap vardı çektiğim ahta Kahve kutusu, bakır cezve kalmış bir rafta Bir kenara atılmış ağaç kahve kaşığı Telvenin bir fincanda duruyor bulaşığı Kahve içiyor sandım dedemi şu tarafta Bir köşede perişan yazı yazdığım masa Tahtaları çürümüş iki bacağı kırık Göğsümden boğazıma hücum eden hıçkırık Çocukluk günlerime özlemden doğan tasa Şuracığa kurardık yaz günü soframızı Tuz, soğan, ekmek ve dе ardıç kokulu ayran Tatlı dildi en leziz katığımız her zaman O günlerin özlemi yüreğimde bir sızı… Pecereme yaslanmış eriğin dallarında Ne tek meyvecik ne de öten bir tek kuşcağız Nerede, kim bu hâli anlatacak dil, ağız? Silinmiş bütün izler kapı mandallarında Gözüm yaşlı dört yana tekrar tekrar baktım dа Süzüldüm dışarıya sessizce gözümde yaş Uzaklaştım evimden yuvamdan yavaş yavaş Yüreğimi ağlayan evimde bıraktım da 23 Ağustos 1993 -Koşu Kavak-Bulgaristan.

S TEM Unutulduk yıllarca Rumeli’de yok gibi Bizim elimiz bağlı, sizinkilerde asa. Bu ihmal, yürekleri sihirli bir ok gibi deldi, geceyi nasıl delerse bir yarasa. lgisizlik okuna, düşmanın bilmeceli, Katliama uzanan zulmü eklendi bir de. Varıp geldik cephelerde taşıyarak eceli Bir ayakla hapiste, bir ayakla kabirde. Sabahları açılmayacak gibi uzarken gece, Sızdı can evimize zulmün bütün irini. Beyin duvarımıza kazıdık hece hece

249

Direniş kalemsiz-kâğıtsız, şiirini. Kimi ateşte yandık, dönüp çürüdük nemde, Kaç kulağa, kaç kalbe ulaştı ki ahımız! Yanıp kül olmadıysak eğer о cehennemde Bir sizdiniz güç veren, bir yüce Allahımız. Ve kader çevirirken zulmün son yaprağını Doğduğumuz diyardan koparılıp kovulduk. Anavatanın öptük hasretle toprağını, Kendimizi stanbul sokaklarında bulduk. Ne garip tecellidir; ya Rab, galiba ciniz! Gözükmüyoruz cinler gibi stanbul’da da. Doğuştan mıdır varı “görmeme” özenciniz, Yoksa bir ihmal mi var, şair denen kulda dа. Sevecenliktir asıl büyüklüğün temeli; Kanat gerer kuş bile yavrusuna yuvada. lginize susamış şiirimizin eli Hâlâ açık dilenci gibi eli havada. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-28, 1998, 19.

250

MUSTAFA MUTKOV (Mustafa Mutlu) (Lofça, 1935-Sofya, 1997) Lofça’ya bağlı Gorsko Slivovo (Dağ Slivovo) köyünde doğdu. lkokulu köyünde, rüştiyeyi de Emirköy’de bitirdi. Sofya Türk Öğretmen Okuluna (Türk Pedagoji Mektebine) başladı, burası kapanınca öğrenimini Razgrat Türk Öğretmen Okulunda tamamladı. Öğretmenlik yaptı. Daha sonra Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünde okudu. Halk Gençliği ve Yeni Işık gazetelerinde çalıştı. Madencilik, Şoförlük, Vatmanlık (tramvay sürücülüğü) yaptı. Birkaç yıl eski Sovyetler Birliği’nde inşaat işçisi olarak çalıştı. Bulgaristan Türklerinin adları iade edilince Mutlu soyadını aldı. Hak ve Özgürlük gazetesinde çalıştı. 26 Eylül 1997 yılında Sofya’da öldü. Şiirlerini Sabah Yolcusu (Sofya, 1965) adıyla kitaplaştırdı. Şiirlerinde bir içtenlik, bir sıcaklık vardır. Birkaç düz yazı eseri de aslında birer şiirdir. NSANOĞLU Sabahlara seviniyordu insanoğlu, Yaşanası mutluluk emeliyle, Toprağa, suya, güneşe seviniyordu, Ve şükür ediyordu Allah’a öz diliyle. Geldi cellât, Konuştuğu dilini aldı insanoğlunun, “Cız” dedi yüreği, kan ağladı, Bütün varlığını dağıttı kül gibi, Gelecek günlere bel bağladı. Geldi cellât, Arkadan adını da aldı insanoğlunun, Gözyaşlarında eridi tüm umutlar, Kanında hareket var, kavga var… Sonra yollara çıktı insanoğlu, Haykırdı güçlü sesiyle, varlığına inandı, Şifa aradı, derman aradı, hak aradı, Çünkü her şeyden önce insanoğlu NSANDI Hak ve Özgürlük, Sayı-16, 1992.

HER GECEN N GÜNDÜZÜ VAR Ana yüreği. Dayanamadı. Yola çıktı gene. Düşünceleri yolda... Uyanık, rahatsız, durmadan kabaran düşünceler...

251

Tren tekerlekleri aralıksız sekiyordu rayların eklerinde. Gene Belene’ye götürüyordu anayı tren. Kompartımanda bir köşeye büzülmüş susuyordu. Dalgındı. Daha doğrusu yorgundu. Biraz sonra kirpikleri ağırlaştı ve yavaşça kapandılar. *** Karanlık bir gece. Yağmur yağıyordu şıpır şıpır. Dökülen damlalar ılık mı ılık. Peri kızları dans ederek yıkanıyordu ılık sularda. Ansızın şimşek çaktı, arkadan şiddetli bir gök gürültüsü... Yer, gök parçalandı sanki. Peri kızları birdenbire kayboldu. Ana hangi tarafa gideceğini şaşırdı. Biraz durakladı. Bakışları karanlığı yararak, körler gibi ellerle yoklayarak oğlunun bulunduğu yöne doğru yürüdü. Yüzünü görür gibi oldu karanlıkta. Sapsarı. Tıraşsız. Bakışları mert... Bu anda tekrar şimşek çaktı ve öylece gökte asılı kaldı. Ortalık apaydınlık oldu. Oğlunu tamamen gördü ana. Bilekleri kelepçeli, ayaklarında ağır zincirler var. Gittikçe büyüdü oğlu. Dağ gibi oldu. Arkasında iki silâhlı bekçi. Ufacık, ufacıktı ikisi de. Oğluna doğru koşmaya başladı ana. Birdenbire deprem. Yer ikiye ayrıldı. Derin bir uçurum meydana geldi ikisinin arasında. Bir çağlayan gürültülerle akmaya başladı. Uzaklarda bir ev yanıyor ve onun etrafında hangi yöne koşacağını, ne yapacağını bilmeyen insanlar vardı. Uçurum gittikçe derinleşerek genişledi. Anayla oğul arasındaki mesafe büyüdükçe büyüdü. Uçurumu atlayarak oğlunun boynuna sarılmak istedi ana. Ama hiçbir türlü yapamadı bunu. Daha bir yelteniş, sonra tekrar sıçramaya çalıştı ana. Çaresiz... Ayakları toprağa yapışmış, yerden alamıyordu onları. Bütün çabalarına rağmen kımıldatamıyordu ayaklarını. Ellerini uzattı sonra. nce, cılız elleriyle oğlunun yüzüne değmek istedi. Ama bir türlü dokunamadı oğluna. Ufacık bekçiler onu geri geri çekerek daha da uzaklaştırdılar anadan. Rüzgârla karışık, yumak hâlinde bir kör duman geçti üstlerinden. Ananın kolları havada asılı kaldı. Uzadılar, uzadılar... Susmasına rağmen, ananın kulaklarında oğlunun güçlü sesi iki dağ arasında yankılanarak yükseliyordu. Şiddetle gene gök gürledi. Ufacık bekçiler, kayboldu bu anda. Uçurum düzlendi, çağlayan sustu. Ana oğlunun yanına gitti. Kucaklayarak öptü... Oğlu susuyordu hep. Ana: “Konuşsana oğlum, anlatsana!...” “…….” “Sana çok işkence yapıyorlar mı?... “…………………..” “Arkadaşların selâm etti. Bu аd meselesi hepimizin canını sıkıyor.” Oğul, teşekkür ifadesi başını salladı yalnız. Şimdi ise ana sustu. Konuşmak için dudaklarını oynatıyor, ama sesi çıkmıyordu bir türlü. Sonra koynundan bir elma çıkardı ve: “Аl oğlum, baksana dudakların kapçık kapçık. Bizim köyün elması. Dudaklarını ıslatsın.” Oğul kendini toparladı. “Bizim köyün elması, öyle mi?” “Öyle oğlum öyle. Bizin ağaçtan topladım, sana sakladım.”

252

Oğul başını sallayarak “istemem” işareti yaptı. çinde yeni bir dünyanın sabahı, yaşanacak günlerin sevinci kabarıyordu durmadan. Ağaçlar meyve yüklü, çocuklar oynuyor onların etrafında. Birbirlerine Ahmet!.. Mehmet!.. Ali!.. diye haykırıyorlar. Bu defa ana koynundan bir avuç ceviz ve erik kurusu çıkardı. “Bunları bari аl oğlum!.. Bir şeyler at ağzına. Bizim köyden getiriyorum onları dа. Аl oğlum, аl!... Alsana!..” “Sağol, istemem ana!.. Sen ye..” Sonra oğlunun kulağına: “Oğlum, о ufacık bekçiler nerede kaldı? Onlar yokken bu zincirleri bana tak! Senin yerine ben duracağım burada. Beni darağacına çeksinler isterlerse. Ben günlerimi yaşadım artık. Senin daha bunca yapacak işlerin var. Haydi, ver dе!.. Baksana bileklerini nasıl sıkmış kelepçeler! Benim bileklerim daha ince. Sıkmaz. “Olmaz ana!.. Anasız evlâtlar beş para etmez. Değil mi onlar yürür evlâtlarının ardından.Değil mi onlar ışık tutuyorlar evlâtlarının yollarına… Belki de ondan benim yollarım o kadar ışıklı,o kadar aydınlık!...” “Ne aydınlığıymış о?!.. Zindanda tutuyorlar seni.” “Нег gecenin gündüzü vardır ana. Benim dе gecelerimin gündüzü vardır ana.” Benim de gecelerimin gündüzü olur.” Bu anda о ufacık iki milis belirdi. “Haydi, yeter artık!..” dedi biri. Ana oğlunu tekrar kucakladı. Cılız, ince kollarıyla sıktı, sıktı ve hıçkırıklar içinde: “Hayır, vermem oğlumu!.. Oğlumu cellâtların eline vermem bir daha!.. Onun yerine ben gireceğim buraya... Vermem, vermem... Bir daha salmam oğlumu buralara!..” Bekçiler üstün geldi. niltili zincir sesleri içinde ortalıktan kayboldular oğluyla birlikte. Bir kör duman içine gömüldüler. Ana olanca sesiyle: “Aliiii!”... diye haykırdı arkalarından. Sesi dalga dalga yayıldı etrafa. Тuna nehri: “Aliii!..” diye tekrarladı ananın sesini. *** Ana birdenbire sarsıldı. Uyandı. Yorgun gözlerle baktı kompartımandaki yolculara. Kimse uyumuyordu. Yolculardan biri:

253

- Ne oldu anne, rüya gördünüz galiba? - Ooohhh, dedi ana, gözlerimi yumar yummaz hep O geliyor karşıma. Oğlum. - Nerede oğlunuz? - Hapiste, Belene’dе. Onu görmeye gidiyorum. - Ahaaa!.. Rüyanızda Ali diye haykırdınız dа... Şu аd meseleleriyle ilgili olacak herhâlde? - Evet, benim oğlum adını vermek istemedi. Hemen yakaladılar onu. Bir Bulgar adı alsaydı ne olurdu?!.. Belki dе buralara düşmezdi. Kim nasıl аd koyarsa koysun, ama ben gene Ali diyecektim ona. Hiçbir türlü kandıramadım onu. Bana Fani adı verdiler. Ben Fani miyim?!.. Benim adım Fatma. Anamla babam vermiş bu adı bana. Başkası olamam. çim dе Fatma, dışım dа... Kompartımandakiler bire dek susmuş, sürüp giden olayları düşünüyorlardı bu anda. Kim bilir?!.. Ana oğlunu görecekti birkaç saat sonra. Tren ise öyle yavaş gidiyordu ki... Anaya öyle geliyordu. Oysa tekerlekler aralıksız sekiyordu rayların eklerinde. Hak ve Özgürlük, Sayı 15, 1995.

254

FA K SMA LOV (Faik Arda) (Kırcaali, 1935-Kırcaali, 1995) Kırcaali’nin Eğridere (Ardino) kasabasına bağlı Elmalı Kebir (Yabılkovets) köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde, liseyi de Eğridere’de okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Sonra doğduğu yörede öğretmenlik yaptı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Arda, bunları Ağarınca Tan (1965) adıyla kitaplaştırdı. Birçok şiiri de Eylülcü Çocuk, Halk Gençliği gazetelerinde ve Yeni Hayat dergisi sayfalarında bulunmaktadır. Kasım 1989 tarihinden sonra ülkede demokratikleşme sürecinin ilk adımların atılmaya başlamasıyla şair yeni şiirlerini Hak ve Özgürlük gazetesinde Faik Arda soyadıyla yayımlamaya başladı. Yeni şiirlerinde Bulgaristan Türkünün elem ve kederi, Bulgarlaştırma yıllarında verilen kurbanlar, işlenen barbarlıklar sanatçı tarafından şiirleştirildi. Bu şiirlerin bir bölümü Ben Seninle Varım adlı şiir kitabında topludur. Faik Arda 24 Ekim 1995 yılında öldü.

K M ALDI? (Zorla Bulgarlaştırma sürecinin minik şehidi Türkân’nın sesi) Hani benim ellerim vardı Minik ellerim, Pamuk ellerim, Kır çiçekleri topluyor Kuzuları okşuyor Güvercinler çiziyordum. Ellerim nerede kaldı? Verin bana ellerimi! Ellerimi kim aldı?!.. Hani benim ayaklarım vardı Fıstık gibi Ufacık-Tefecik ayaklarım Çayırlarda koşuyor p atlıyor Ve dans ediyordum. Ayaklarım nerede kaldı? Verin bana ayaklarımı! Ayaklarımı kim aldı?... Hani benim saçlarım vardı. Siyah saçlarım Sırma saçlarım Her sabah,

255

Doğan güneşe karşı Onları tarar tarar Bir yana bırakırdım. Saçlarım nerede kaldı? Verin bana saçlarımı! Saçlarımı kim aldı?!.. Hani benim bebeğim vardı Geceleri uyutur, Gündüzleri oynatırdım, Boncuk gözlü Sırma saçlı Cicili bicili bebeciğim Söyleyin nerede kaldı? Verin bana bebeğimi! Bebeğimi kim aldı?!.. Hak ve Özgürlük, Sayı-17, 1992.

ÖLÜ KÖY Bu köyün sakinleri Yüzyıllar boyunca Teker teker doğdular Ve 89’un yaz ortalarında Ay karanlık bir gece yarısı Cümbür cemaat kovuldular... Neredeyse iki yıl oluyor ki, Kara seller gibi akıyor geceler Bu ölü köyün üstüne Pencereler gör bak ya, kırıktır camları Acı çıtırtılarla inim inim Çöküyor ha, iniyor damları… Kapıları açılıp kapanmıyor Pınarları ölü gözleri gibi kurumuş Ocakları tarumar olmuş yanmıyor… Boşuna açıyor bu köyde bahar Yok artık yeşil yaylalarında Çiçek toplayan menekşe gözlü çocuklar… Ufacık tefecik tarlalarında Altın tütün toplamıyor ne yazık Sırma saçlı Elif’ler, Gülşen’ler Tuna Boyu, Sayı-14, 2001, 4.

256

LÂT F AL EV (Latif Ali Yıldırım) (Silistre, 1935- stanbul, 1999) Silistre’ye bağlı Kemalköy’de doğdu. lkokulu köyünde, ortaokulu da Emirköy’de okudu. Razgrat Türk Öğretmen Okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptı. Sofya Radyosunun Türkiye’ye ait Türkçe yayınlar Servisinde çalıştı. şçi olarak çalıştığı yıllar oldu. 1989 Büyük Göçünde Türkiye’ye geldi ve burada Yıldırım soyadını aldı. 1999 yılında stanbul’da öldü. Şiir yazmaya öğretmenlik yıllarında başladı. Bir Bahçeden Bir Bahçeye adlı şiir kitabı 1961 yılında yayımlandı. Burada toplamış olduğu şiirlerinden bir bölümünde komünist rejime ayak uydurduğu görülmektedir. Daha sonraki yıllarda yazmış olduğu şiirlerini de Bir Yeşil Seviyorum adlı kitabında topladı. Son yıllarda basılsan kitabı da Sonbahar Çağrışımları adını taşımaktadır.

YAŞLI GÖÇMENLER “Utanç Trenleri”nin getirdiği Yaşlı göçmenleri gördüm Avcılar Parkı’nda dün. Avuçlarının içinde Tutarak sımsıkı yalnızlıklarını Banklarda oturuyorlardı… Saçları biraz daha pamuklaşmış Biraz daha çökmüş omuzları Besbelli ki Çoktan yitirmişti eski gücünü Bükülmez bilekleri… Pehlivan yapılı bedenleri Avcılar Parkı’ndaydı belki ama Ufuk çizgisinin ötesinde Kimbilir nerelerde Çarpıyordu yürekleri… Harcını terleriyle kardıkları Duvarını elleriyle ördükleri Kâh hayaller kurdukları Kâh rüyalar gördükleri Kimi gün güldükleri Anılarla dolup taşan Sevimli o sımsıcak Evleri şimdi onlardan O kadar uzaaak… Ve onlara o kadar yakındı ki,

257

Cami avlusunda Musalla taşı sanki… Uzansalar Erivereceklerdi. Ve avuçlarının içinde Sımsıkı tuttukları Yalnızlıklarını O taşın üstüne Serivereceklerdi… Kim bilir Belki onlar da Bunun farkındaydı. Yine dе farkında değilmiş gibi Bir rehavetin yumuşak sularına bırakarak Yorgun bedenlerini Seyre dalmışlardı Avcılar Parkı'nda Cil’ve cümbüş oynaşan kuşları... Deniz gibi buğulu Deniz suları kadar Derin ve serindi Düşük kaşlarının altında Yarı sönmüş bakışları... Neylersin, Yazanlar böyle yazmış Yazgısını göçmenlerin. Bedenleri başka yerdedir Bir başka yerde çarpar yürekleri... Hele hele düşleri... Yönünü ve yerini Saptamaya çalışmayın. Kim bilir hangi sularda Çekiyorlardır kürekleri... S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002, 117-119.

258

AL BAYRAMOV (Ali Bayram) (Silistre, 1935) Silistre’nin Akkadınlar (Dulovo) kasabasında doğdu. lköğrenimini doğduğu kasabada, lise öğrenimini de mestanlı’da (Momçilgrat’ta) yaptı. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Öğretmenlik yaptı, fabrikalarda çalıştı. Erken yaşta şiir yazmaya başladı ve bazılarını Türkçe çıkan gazetelerde yayımladı. Son yıllarda da yazmış olduğu yeni şiirleriyle birlikte bunları Konca Gülüm (1995) adıyla kitaplaştırdı. Şiirlerinin büyük bir bölümünde Bulgaristan Türklerinin dramı dile getirilmektedir. KÜÇÜK BULGAR MEZARLIĞI Bu karşıda görünen küçük Bulgar Mezarlığı Soykırımı devrinin acı hatırasıdır. Kabirler üstündeki solgun açan çiçekler Bulgar adı altında yatanların yasıdır. Buna benzer mezarlık görmedim hiçbir yerde Ne sa’nın haçı var, ne ağacı ne gülü, Kanayan yaradır bu mezarlık yüreklerde Toprağında yatanlar kalbimizde gömülü.. Mezar taşlarında Bulgar adları Biz Türklerin gözüne bir ok gibi batıyor. Istıraplar içinde geçmiştir hayatları Küçük Bulgar mezarlığında koca Türkler yatıyor Konca Gülüm, 1992, 45.

Dilimize Sahip Çıkalım Ey aziz analar, aziz babalar Lütfen, dilimize sahip çıkalım! Tehlike çanları durmadan çalar Hep birlikte engelleri yıkalım! Türkçe eğitimi girdi çıkmaza Devlet kulak asmaz hiçbir ikaza Bir okunmaz dilekçe yaza yaza Uçuruma giden yoldan çıkalım! Dilekçe vermiyor bazı veliler Onların yaptığını yapmaz deliler;

259

Her millet dilini okumak diler Çevremize ibret için bakalım! Türkçe normal okunmaktan uzaktır. Seçmeli ders dilimize tuzaktır; Cahil kalan çocuklara yazıktır Gaflet uykusundan haydi kalkalım! Türk dilimiz aldatmaca okunur Biz Türklerin onuruna dokunur, lsrar etsek programa dа sokulur Devlet kapısını sıkça kakalım! Hiç önem verilmez Türkçe dersine Günden güne işler gider tersine Türkçe okuyanlar azalır her sene Geç kalmadan çaresine bakalım! Dilimiz yaşarsa biz dе yaşarız Dilimiz uğruna dağlar aşarız Öz dilini sevmeyene şaşarız Gönüllerde dil sevgisi yakalım! Türkçenin kaderi bizim elimizde Ne güzel türküler var dilimizde; Biraz Türk duygusu var ise bizde Lütfen, dilimize sahip çıkalım! Balkan Öğrenci Mektubu, Sayı:-3, 1995-96, 39.

Yetim Ülkemizde Türkçe eğitimi Eğitim Bakanlığının yetimi Dulovo Bizim Anayurt, Salı-42, 2001 Dostsuz Yaşam Göç ettiler eski dostlar Arda kalan gözyaşı, gam Gönüllerde hasretlik var Zevk vermiyor dostsuz yaşam!

260

Üzgün geçer dostsuz günler Anı oldu mutlu dünler, Ne bayramlar, ne düğünler Zevk vermiyor dostsuz yaşam! Unutulmaz eski dostlar Dostsuz dünya bana pek dar, Yaşamda bir burukluk var Zevk vermiyor dostsuz yasam! Dost yüzüne kaldım hasret Bilmem nasıl etsem gayret, Hiçbir şeyde yok bereket Zevk vermiyor dostsuz yaşam! Eski dostlar bir sır kaldı Aramızda sınır kaldı, Yaşantımız kısır kaldı Zevk vermiyor dostsuz yaşam! Kaynak, Sayı-2, 2001, 11.

261

SÜLEYMAN YUSUFOV (Süleyman Yusuf Adalı) (Kırcaali, 1936) Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) kasabasına bağlı Adakköyü’nde doğdu. lk ve ortaokuldan sonra Kırcaali Türk Öğretmen okulunda (Türk Pedagoji Mektebinde) okudu. Hasköy (Haskovo) Öğretmen Enstitüsünden mezun oldu. Öğretmenlik yaptı. Kırcaali Nov Jivot-Yeni Hayat gazetesinde çalıştı. Serbest göçmen olarak ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti. Burada Adalı soyadını aldı. Gebze’de öğretmenlik yaptı. Kırcaali’de öğrenciyken şiir yazmaya başladı ve başarılı oldu. 1965 yılında Bir Uçtan Bir Uca Memleket adlı şiir kitabı yayımlandı. Son yıllarda yazdığı şiirlerinde Bulgaristan Türklerinin dramı konusu işlenmektedir. 1984-1985 yıllarında Koşukavak yöresinde zulme karşı yakılan türküleri de toplayarak okurlara sundu. Sanatçının hazırlamış olduğu kitapları da şu adları taşıyor: Yağmura Özlem, Bir Damla Sevgi ve Çocuk Şiirleri.

MESTANLI MEYDANI Namusluluğunun, çalışkanlığının ve sabır oluşunun cezasını çeken insanlarımız Terkedip gecelediği dağ başlarını çlerine akıtarak gözyaşlarını gömdü soğuktan donup ölen bebelerini, çevirdi nihayet düşmana gözlerini yürüdü. Yürüdü önünde mertçe durmaya, Yürüdü çilesinin hesabını sormaya. Ve üç nehir taşıverdi teknesinden Üç nehir harıl harıl doldurdu sokakları Ve çıplak ayaklarıyla çiğneyip karı Üç nehir Mestanlı Meydanında karşılaşacaklardı Meydan temizceydi, dardı. Ve Mehmetler, Aliler, Ayşeler, Zeynepler küme küme, birer birer Köy yollarını geçtiler, Dağ bellerini aştılar Karşılaştılar. Ürkek ve kararsızdılar önceleri Yalın kılıçlar gibi yalın Ve çıplak elleri Bir yanda masum insanlarımız Торu tüfeği ile düşman öbür yanda

262

Terasından seyrediyor balkan Kasabı Kurnazdır, bilir işini Sırıtarak seyrediyor bak Tankların çocuk arabalarını ezişini... Ey düşman, yanına mı kalacak bu? Temerküz kampına çevirsen dе her yanı Doğup öleceğiz, ölüp doğacağız Görünceye dek çilemizin hesabını. Yüzümüzdeki hüzün Şehitlerimizin yasıdır. Kanımızla boyanan bu meydan Bu şehrin bizim oluşunun bir damgasıdır. 24 ARALIK 1984 Balkanlar’dan Esinti, Sayı-3, 1990, 29.

KANLI DÜĞÜN Tez tutun yengeler kınam karılsın Sabah erken Kırcali’ye varısın Ali nerde diye bir bir sorulsun Güvey entarisini kolaladım ben… Kış filân demeyin karanfil derin şitir gibiyim sesini yerin Nişan bileziğimi götürüp verin steyin geri Ali'min cesedini... Söğütlü boyunu duman bürüdü Devlet eşkıyası üstümüze yürüdü Koç yiğitler karakolda çürüdü çlerinden biriydi nişancı Ali’m. çimiz kan ağlar yasta cümlemiz Ses değil anneciğim duyduğum yankı Kimlere ne ettik, neyledik ki biz? Üstümüze salıverdi zırhlıyı, tankı. Aç gözlerini Ali'm, aç gözlerini Çevremle yaranı bağlayayım Bırakın yengeler, bırakın bacım Ali’me yüz sürüp ağlayayım? Mestanlı yollarını kimler geçecek, Elimdeki tastan kimler içecek Telli duvağımı kimler açacak? Аl kanlar içinde yatıyor Ali’m...

263

Kırcaali 1985 Balkanlar’dan Esinti, Sayı-3, 1999, 29. RUMEL TÜRKÜSÜ Ben bir Rumeli türküsüyüm 1913 yılında Ekim ayının Seyitbaba türbesinde bıçaklandım Ve kaderimin oyunu mu dersiniz Yine güneşli bir gününde 68’in Aynı şehrin çöplüklerinde yandım. Ardayla aktım, Ardayla duruldum Yoruldum Karatepe yamaçlarında Kör kuyulara atıldım geceleyin Bu güne dek hâlâ iniltim gelir. Ben bir Rumeli türküsüyüm Halimin Kanlı deresinden çıkıp gelmişim Acılar üleştirmişim üzülerek Sevinçler dağıtmışım kapı kapı Ben bir Rumeli türküsüyüm Кan dolmuş bacımın gözbebekleri Bir elimde civan Yusuf Diğerinde Feridemin kanlı bilekleri Arda boyları sarı karınca Nerelere varayım sabah olunca Maya dağdan kalkan kazlar Artık Burdur ovasına inemez Geri dönemez Kazlar kazlığını unuttu çoktan Şalvarları yırtıldı ak topuklu kızların Görmedin mi bacım görmedin mi Adalının mahallesinde çeşme taşını Yıl-1985, mevsimlerden yaz Artık tüm mahalle halkı kalksa durduramaz Sökülen mermerin ağlayışını Ben parçalanan beyaz mermerde dörtlük Avutamam suya gelen yavruyu Parmağı ağzında boynu bükük

264

Ben parçalanan beyaz mermerde dörtlük Çıkayım gideyim Urumeline Kimleri sarayım Mehmet senin yerine Sevmek sarmak bahsi bitti bacım Şimdi ben hoyratça çiğnenen onur Çocukların acı gülüşü Annelerin korkulu düşüyüm. Derbent dereleri dar geldi bana Bu vakitsiz ölüm zor geldi bana Hayır bacım derbent deresinde çıkmadı canım Sevenlerim vardı, ben dе severdim Varıp kınalı ellerinden öpemedim Nasıl bilirdim yanımdakinin düşman olduğunu Söğütlü boyunda vurulacağımı Nerden bilirdim. Ben bir Rumeli Türküsüyüm Yağbasan panayırında güreş havası Dizelerimi tekrarlıyor özenerek Mümin Ali mehterin gırnatası “Sabah oldu uyansana, Gül yastığa dayansana” Gül yastığa dayanmak kolay iş bacım Acılara zor, Taş bebeği emzirmek kolay olmuyor. Ateş bacayı sarmış Yanıyor ümit tarlamız, yanıyor Buğdayımız yanıyor ekin Fısıltılı bir haykırışla devleşiyor bak karakuzlu Ömerim gözlerinde kin Ben bir Rumeli Türküsüyüm çim döğüm döğüm keder çim yumak yumak acı Yaralı bir güvercin olmuşum. Beşik depeden geçmişim Ardadan su içmişim ve sığınmışım Adalı bir şöförün evine Ne felâkettir, bacım ne felâkettir Hanaylar yaptırdım da döşedemedim Çift kumrularıma eş edemedim

265

Başladığım tüm işler yarıda kalır. Ben bir Rumeli Türküsüyüm Nerde beni fısıldayan dudaklar Beni sevenler dağılmış tun tun Serinletemez başımın yangısını artık Ne sabah yeli, Ne bir Debreli Hasanın martininden Çıkan kurşun Edirne köprüsü taştan Ey Rumeli yiğitleri, pos bıyıklılar, Hanginiz çıkaracaktı beni baştan Nerde kaldı ısınacağımız ocak Ben yanık ki bir Rumeli sazın telinde Теl ha koptu, ha kopacak. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı:8, 1993, 25.

GÖÇMENLER N EVLER Tütmeyen bacaların boynu bükük Terkedilmişliğin ıssızlığı sokaklarda. Kırık camların gözlerinde yaş, Paslı kilitler esniyor kapılarda. Kesilivermiş sonbaharın nefesi, Beyaz evlerde sönük ocaklar. Örümcekler ağ germiş köşelerde Kırlangıç sesine hasret saçaklar. Mahzun mahzun yola bakıyor ağaçlar, nsan adımlarına hasret eşik. Ütülenmiş, beyaz boş sargılarda Bebek sesini arıyor hâlâ beşik... Otlar bürümüş izlerimizi, Burda tüm sevinçler kedere yenik. Yüzü gülmeyen pencerelerde Güneşten ağaran perdeler inik. Anılara dalmış göçenlerin evleri, Acılara acı eklercesine. Birbirlerine bakıp dertleşiyorlar, Dönmeyecek sakinlerini beklercesine.. 1993 Kaynak, Sayı.o, 2000, 11.

266

MUSTAFA ÇETEV (Mustafa Çete) (Razgrat, 1936) Razgrat’ın Kalava (Dânkovo) köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde okudu. Razgrat Türk Öğretmen okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun oldu. Razgrat yöresinde uzun yıllar öğretmenlik yaptı. 1989’un Büyük Göç kervanlarına katılarak stanbul’a geldi. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptı ve Bulgaristan’a döndü. Hak ve Özgürlük, Filiz gazetelerine muhabirlik yaptı. Halen Zaman-Bulgaristan gazetesinin muhabirliğini yapmaktadır. lk şiir kitabı 1995’te basıldı ve Deliorman Melodileri adını taşımaktadır. Çocuklar için de yazdığı şiirlerini 2001 yılında Mavi Çiçekler adıyla kitaplaştırdı. Bulgaristan Türklerinin dramını konu alan bir hayli yazısı da vardır. Hatice Güzeldi güzelliğine Hatice, Yanakları elma, dudakları kiraz. Kaşları tığla çekilmiş gibi ince, Gözleri ışıl ışıl, yüzü güleç, dili saz… Çok civan oğlanlar göz atmıştı ona, Abasını yakmadık delikanlı yok gibiydi nsancıldı davranışlarında sana, bana Tornacı Remzi kalbinin sırf sahibiydi Hor gördüler bu mukaddes sevgiyi, Ayırt edemediler akla karayı ş dönüşü kızıl bereli bozdu dengeyi Açtılar Hatice’nin kalbine onmaz yarayı. Kuruldu alelacele çilingir sofrası, Masa dolusu meze, rakı, şarap… Toplandı namussuzlar tayfası Hatice’nin yüzünde kin, nefret, ıstırap Çevirdi ele geçirdiği tabancanın namlusunu “Eller yukarı, dedi, artık yok cefa, zulüm Türk kızıyım ben, vermem size namusumu Kendi tabancanızla size ölüm!” Kaynak, Sayı-5, 2001, 22.

267

Veli Çavuşev diyor ki: Bize karşı insanlığa yakışmayan davranışta bulundular Sayın Veli Çavuşev, “Neşeli temsil”le Razgrat seyircisinin yeniden alkışlarını kazandınız. 1985-1989 döneminde zorla Bulgarlaştırma süreci sırasında Sizleri televizyon yayınlarında çok seyrek görebiliyorduk. Nedenlerini anlatır mısınız? - Bunun nedenleri acıydı, kederli.. Yalnız benim değil, memleket sınırları dışında bile çok kişinin kederi, acısıydı bu. 0 kahrolası Bulgarlaştırma süreci çok ağır gelmişti bana. Babamın mezar taşında bile adını değiştirmişlerdi. Mehmet'ten Asen yapmışlardı. Annemle dе aynı şekilde hareket etmişlerdi. 0 totaliter rejim yıllarını anımsamak istemiyorum tek sözle. Bu, bir ulusu özümsemekten başka bir şey değildi. Tiyatrodan meslektaşlarım, kesinlikle karşı çıkmışlardı bu haksızlığa. Afişlere adımı Veli Çavuşev olarak yazıyorlardı daima. Parti kent komitesi, “e”nin “i” ile değiştirilmesini emrediyordu her defasında. Fakat meslektaşlarım “Vili” değil, “Veli” diye çağırıyorlardı adımı. Onların bu insanlık duygusuna teşekkürü kendime borç biliyorum. - Bulgarlaştırma sürecinde ailenizin tepkisi neydi? - Kesinlikle olumsuzdu. Dün Veli'sin, bugün ansızın Vili. Olacak şey mi? Gerçekten yürekler acısı bir şey. Onmaz bir yürek acım daha var. Oğlum, Bulgarlaştırma süreci döneminde vatani görevini ifa ederken öldü. Burada gözyaşlarını tutamayan Veli Çavuşev'ten özür dilemekten başka bir şey gelmedi elimden. - Başınız sağolsun, Hiç istemeden yürek acınızı, gözyaşlarınızı yenilemiş oldum.... - O zamandan bu yana, ölümünde herhangi birinin parmağı olduğu düşüncesi aklımdan çıkmıyor hiç. Lânetlenmiş gibiydik sanki... Oysa bütün hayatım, olanca ömrüm, Bulgaristan'la birleşip kaynaşmak, Bulgaristan'la haşir neşir olmaktı. Doğduğum, koptuğum memleket Bulgaristan. Burada yaşıyor, karınca kaderince yaratmaya çalışıyorum. Memleketim Bulgaristan'a olan bağlılığımı adım başına kanıtladım. Acı ekmek bulundurmadım soframda. Ekmeğimi namusluca çalışarak, alın teriyle kazandım. Bize yönelik bu çirkin saldırı, bu insanlık dışı hareket kime gerekliydi? Nedendi bu baskı bu eziyet?.. Biz, meslektaşlarım Kaloyancev'le, Mutafova, Anastasov ve başkalarıyla, şimdiki gibi, o zamanlar dа gerçek birer dosttuk. - çinde bulunduğumuz şu bunalımlı dönemde, sizin gibi hiciv dalındaki sahne yaratıcılarını seyirciler nasıl karşılıyor? - Gördüğünüz gibi... Büyük bir içtenlik, büyük bir sevgi, büyük bir saygıyla... Sürekli alkışlarla... Seyirciler, ruhlarını, iç dünyalarını neşelendirmeye muhtaç ve susuz. Biz dе bu susuzluğu gidermeye davet edilmiş kişiler gibi, elden geleni esirgememeye, insanlara sevinç ve neşe bahşetmeye çalışıyoruz!.. Hak ve Özgürlük, Sayı-43, 1992.

268

ZZET NA MOV ( zzet Naimoğlu) (Kırcaali, 1936) Kırcali’nin Felekler (Nebeska) köyünde doğdu. lkokulu köyünde, ortaokulu Karagözler’de (Çernoçene’de) okudu. Kırcaali’deki Türk Lisesini bitirdi. Sofya Üniversitesinin Biyoloji Bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar Karagözler Lisesinde öğretmenlik yaptı. Hâlen Kırcaali şehrinde oturmakta ve Zaman-Bulgaristan gazetesinin muhabirliğini yapmaktadır. Lise yıllarında şiir yazmaya başladı. Rodop insanının küçük sevinçlerini, kaderini, göçlerin getirdiği büyük acıları şiirlerine konu yapmaktadır.

AZINLIĞIN KADER Vatan deyip genci kalmış orada Diyelim ki muradına erecek... Tek başına ihtiyarı burada Kimsesi yok bir yudum su verecek. Ömür boyu oturduğu evinde Bekleyişler umudunu yitirmiş. Ne para pul, ne gençlik var elinde Her şeyini yıllar almış götürmüş... Rodoplarda gelin olmuş Üzküye, Pek görgülü öyküsünü dinledim. Senelerdir Bulgaristan-Türkiye Çilesini çeker yoksul milletim. Hastasını, ölüsünü gören yok, Para ile ödenir mi değeri? Kim ne dese, hiçbirine güven yok. Böyle işte azınlığın kaderi.... Balkanlar’ın Sesi, Sayı-18, 2002, 30.

UNUTMA Memleketin toprağını taşını Bırakıp ta bir bavulla nereye? Sil, saklama gözlerinin yaşını, Bakmadan dа duramazsın geriye. Özlemi var yangısı var arada, Bir Ömür bu nasıl olsa geçecek, Kira ile oturduğun odada Yorganın mı var üstüne çekecek? Her işini koymuş iken yoluna

269

Şöyle, şimdi perişanlık neyine? nsanı sev, dağları sev boyuna, Kurşun değil, korkma yağan evine. Geç te olsa, eden bulur, kardeşim, Hadi belki şansın yürür, gam tutma! Benim yoksul, küskün giden kardeşim Bu toprak dа dedemizin, unutma!... Balkanlar’ın Sesi, Sayı-18, 2002, 31. YAZGI Neyin vardı, ne gelirdi elinden? Kırdı rüzgâr meyva yüklü dalları. Çık deyince toprağından evinden, Gittin, seçip dönülmeyen yolları... Söylenmemiş türküler var dilinde, Yıllar yılı yakılacak gidecek. Anadolu köylerinin birinde ki dönüm tarlan mı var sürecek?... Kul oldun da eloğluna az geldi, Kaderine tekrar boyun büktün mü? Kaç keredir bahar geldi, yaz geldi Bahçene bir fidan alıp diktin mi? Kaderin bu, yürümedi gitmedi, Yüklet bana şu dinmeyen sızını. Ömür bitti, görgün çilen bitmedi Tarih yazmış, tarihe sor yazgını… Balkanla’rın Sesi, Sayı-18, 2002, 31.

BZM Gidenler bizim, Dönenler bizim, Yol boyunca Ölenler bizim Buna dа kader mi diyelim ki gözüm... (Önder, 5 Eylül 2001, no: 11847, - Keşan – Edirne).

270

NAZM NUR EV (Nazmi Nuri Adalı) (Kırcaali,1937) Kırcaali’nin (Ada) (Potoçnitsa) köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde bitirdi. Bir süre Kırcaali Türk öğretmen okulunda okudu. Hasköy Tarım Meslek Lisesinden mezun olduktan sonra köyündeki tarım kooperatifinde memurluk yaptı. Doğdu yörenin birçok köyünde öğretmenlik yaptı. 1968 Göç Antlaşmasından yararlanarak Türkiye’ye göç etti. Hâlen Gebze’de oturmaktadır. Burada Nazmi Nuri Adalı soyadıyla bilinmektedir. Nazmi Nuri, daha öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başladı. Birçok şiirleri dergi ve gazetelerde basıldı. şlediği temel konu, Rodop Türklerinin hayatıdır. Türkiye’de de yaratıcılığını sürdüren şair, eserlerinde Rodoplar’da Bulgarlaştırma olayını dile getirmektedir.

Kanlı Aralık Destan Yıl 1984 Ау Aralık Kanlı Aralık. Kış, Kar, Buz Tarihte yeni bir kara yaprak Tarihe siyah bir anmalık Yıl 1984 Ау Aralık. Dünyam karanlık. Bulgar kudurmuş Bulgar kuduz. Rumeli buz. Kahpe Bulgar bırakmış işini gücünü Dolaşıyor ev ev kapı kapı Tunadan Rodoplara Meydan okuyor Todor. Yürekler ateş. yürekler kor Bir uçtan bir uca memleket Tank, Тор, Tüfek Siperde Dragan Menzilde Hasan Zalim Bulgar alıyormuş güya öcünü Neden? Тор sesleriyle gümbürdüyor dağlar Silâh sesleriyle uyanıyor sabahlar Ne düğün var ne bayram var Geceler korkunç ıssız Geceler uykusuz Tüfek dipçikleriyle uyanıyor mazlum analar, babalar

271

masum yavrular ürkek, titrek... Anam barut kokuyor ortalık Ölüm kokuyor her gelen günler geceler Feryatlar içinde Ayşeler Mehmetler Kıpkızıl akıyor Meriç, Tunca, Söğütlü, Burgaz, Arda. Mekân kuruyor dağlarda Kadın erkek Çoluk-çocuk Ölüm fısıldıyor dışarda fırtınalar Sarı solgun meşe yaprakları mahzun Günler ne uzun, geceler ne uzun Benizler uçuk... 70'lik Havva Teyze de kırda bayırda Tee orada. Dişlik dere yamaçlarında Çalılıklar içinde yatıyor yatıyor mecalsizce yatıyor gizlice çinde bir ses: "Sakın Bulgara söylemesin kimse"... Türklüğümü vermem, diyor smimi, imanımı Benliğimi alamazsınız, diyor Ada köylü Osman ve eşi Mümüne Direniyor müşriklerin önünde Posunlulu Mustafa Son nefese kadar direniyor Böylece yüzlerce Türk Gidiyor karanlık hücrelere gidiyorlar ölüme Ve böylece Geçiyor günler, geçiyor geceler Feryatlar yayılıyor dünyaya Dünya inanmıyor Dünya tereddütte Dünya uyanmıyor Tarih utanıyor Tarih sabırsız, dayanamıyor Tarih soruyor: Nasıl olur dа kıyılır insanlar? Nasıl yok edilir bir anda 2 milyon Türk Nasıl silinir kutsal slâm Listesinden Yusuf Hocalar, Ali Mollalar Tüh... Nasıl eritilir Fatihler, Fatmalar kendi sesinden? Yüzyıllardır beslediğimiz Baykuşlar Şimdi gözümüze saldırıyor Bir Sofrada tıkırdıyan Kaşıklar Şimdi içi zehir dolu

272

Gursağımıza akıtılıyor . Yer-yemez misin... Şimdi sen kimsin Anasız babasız kimsesiz Yurtsuz yuvasız bir milletiz Anam. Geçiyor günler, aylar Artıyor soğuklar Azgınca uğulduyor Ormanlar Kar parçaları ekmeğimiz, suyumuz Kırlar, dağlar, mağaralar dostumuz Bastı bağrına bizi "Karaguz" Şşşt... Sessiz sedasız Duymasın soysuz... Dövüyor harmanı Sap saman olana kadar, Kucak açmış bekliyor Temerküz Kampı Tuna ortasında "Belene" Orası "Hayır" diyenlerin mekânı, Ne ararsın Gâvurda merhamet, imanı Anam Yok mu bunun çaresi - imkânı? Söylesene Anam Hadi söylesene? Taa ezeli kan ağlıyor Tuna Tuna ağır başlı Тunа sabırlı Ama Sabır bardağı taştı taşacak Ana. Ben Şumnu Ben Eski Сuma Ben Filibe Ben Yediyüz senelik Türk Kitabesiyim Çeşme, Köprü alınlarında, Ben Tanrımın sesiyim Camilerde Minare doruklarında Ve şimdi Orak-Çekiç altında Hüsrana uğrayan. Ben sancılarla ağıran Tan Bekleyişler içinde zorla söken Şafak Şen şimdi Ecderhalar yuvası Kırcali Mastanlı Koşukkavak. Başım çatlıyor Anam Ciğerlerim dökülüyor Parça parça bak.

273

Kızılcık yemedim inan Kustuklarım kan Anam kan Yakalanıp giden yaka paça Böyle gelir gittiği yerden gelirse eğer Yaşamak haram oldu bize bu yerde Anam yaşamak yalan... Ne namus kaldı ne ırz öfke hırs... kin Kükreyen deniz gibiyiz ama çaresiz... Gelin. Kız. Çıplak göğüslerinde dayalı... Namlu... cız cız... Dışarda sokak orasında Çoluk-çocuk arasında Analar babalar çırıl çıplak. Teslim оl... Ver... Söyle... Ve sonra coplar. Şırak Şırak... Biri kalkıyor Biri yatıyor Biri geliyor Biri gidiyor... Sonra Sonrasını dilim söyleyemiyor Kalemim utanıyor Böylesi ölümden dе beter Anam, ölümden dе beter Yeter Anam bu sabır yeter Geçerse böyle daha nice Aralıklar arama beni arasan dа bulamazsın ne kıymeti var. Nerdesin Yetiş ey Hûr dünyam bu son sesleniş. Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı (Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri), Sayı: 531, Mart 1996, 532-536.

Memleketime vardım Memleketime vardım keşke varmaz olsaydım Çileli kardeşlerimi keşke görmez olsaydım Gördüm oraları yüzyıl geriye saydım Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık Kanlı gözyaşı döken Ardam’a vardım Kekik kokan dağlarıma vardım Bakacak altında bağlarıma vardım Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık

274

Çıktım Menekenin zirvesine seyreyledim Başı sisli Rodopları ah neyledim… Buraları benim öz be öz Memleketim Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık O güzelim Adalarımın şimdi adı kalmış Yıllar öncesinden damaklara tadı kalmış Oralar, orda kalanlar yanmış, yalınmış Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık Eti kemiğinden ayıranlar kahrolsun Anayı, oğulu ağlatanlar intizar olsun Hasretlik çektirenler Ahüzar olsun Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık Mahzun mahzun bakıyor göçenlerin evleri Sanki sahiplerini bekliyor her birileri Acı ağıtlar yakıyor yalnızlık bülbülleri Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık Hocaköyünde Hayriye ablam beni görünce Şaşırdı kaldı, gündüz oldu sanki gece Beni görme umudunu yitirmiş taaki ölünce Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık Perperişan kardeşlerim orada darda О yerleri beklemeye bırakılmışlar zorla Yüzyıllar bekledik te ne oldu, kaldı Bulgara Sarmaş dolaş olduk hasretle ağlaştık *** Gördüm sönmüş pırıl pırıl yanan ışıklar Solmuş ektiğim о yemyeşil sarmaşıklar Ne seven kalmış, ne sevilen nerde âşıklar? Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime Az mı yalvarmışlardı, kardeş gel gitme diye Kime bırakıyorsun buraları, kime diye? Kılavuzsuz, sahipsiz sürüyü kurt yer, diye Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime Dedeme seslendim nineme seslendim kara yerde Hiç biri ses vermedi bana, Çatık derede Memleketime vardım yakalandım onulmaz derde Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime Ah ile vah ile geçiyor kardeş ömrümüz Kimimiz oralarda, kimimiz buralarda üzgünüz Ne bayramımız olur neşeli, ne düğünümüz Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime

275

Yeller esmiş Muratlının, Kestenenin yerinde Beş on hane kalmış yarım yamalak Gerende Kurtlar, çakallar uluyor tüm köylerde, Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime Tarihten bir yaprak kopuyor bakın orada Yıkılmaya başlamış sahipsiz evler Adada Hüzünlü şarkılar söylüyor şimdi bizim Arda Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime Nerede Rufael, nerede bizim Topal Kadir Nerede Debreli Hasan Kurşun dağları eritir Onlar oraların aslanları, adaletidir Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime Kaderine terkedilmiş memleketim benim Gördükçe, oraları sızlar kemiğim, etim benim Bir gün güldüreceğim oraları, olsun yeminim Yazık olmuş bizlere, yazık memleketime. Bizim Anayurt, Sayı-39, 2000.

276

Sabri brahimov (Sabri brahim Alagöz) (Kırcaali,1937) Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) ilçesine bağlı Hisar köyünde doğdu. lköğrenimini köyünde gördü. Türk lisesinde okudu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Gazetelerde çalıştı. Kırcaali Öğretmen Enstitüsü ve Sofya Yüksek slâm Enstitüsünde ders okuttu. Sofya Türk Kültür Merkezinin kurucusu ve başkanıdır. Şiir sanatına Üniversitede öğrenciyken başladı ve başarılı oldu. Yeni yazılarının ve şiirlerinin altında önce Yalnız kalan soyadı vardı. Son zamanda yazmış olduğu yazılarında Sabri brahim Alagöz imzası bulunmaktadır. Sanatçının şiirlerinin bir bölümü Gözlerim Dumun Dumun (Sofya, 1997) adlı şiir kitabında topludur. Daha sonraki yıllarda birkaç kitabı yayımlandı. 2000 yılında Kaynak dergisini çıkarmaya başladı.

EV ME G DEMEM Doğduğum Hisar köyündeki baba ocağına Evim var, bir Rodop dağı eteğinde Evime gidemem. Kapısının mandalına değemem. Ellerim ateş olur yanar... Ne bir köpek havlaması, Ne bir insan sesi. Vurunca yüzüme içerden gelen Ana-baba, kardeş esintisi, Yaralarım tazelenir sızıl sızıl. Kanım, düşüncelerim Sarmaş dolaş olur Köyümün kenarındaki ırmaktan farksız Akar gider bilmem nereye, Görünce beni Ki kalmışım evsiz barksız!.. Hisar-Koşukavak Gözlerim Duman Duman. Şiirler. Sofya, 1997, 6.

Ben, Türkçem ve Başkaları -Varlığımızı inkâr edenlerAnam, babam Türkçe atmışlar toprağa tohumumu, Beni dünyaya getirmek

277

Niyetine girdikleri an. Türkçe sevinmişler, Emelleri gerçekleşince, Türkçe koşmuşlar hayallerin sonsuzluğuna. Doğum ağrılarıyla kıvranırken anam ‘Oğlandır gelen-demiş babama, peşince’. Koyulmuşum büyük yolculuğuma Yıllar yaslanmış üst üste Düşmem, kalkmam olsa dа Avuntu aramamışım Yaşama küste. Hor bakmamışım Benimle yolculuk edenlere Çiçek takdim etmişim Deste deste!.. Tac etmişim başıma Dilimi, dinimi Bana hakaret eden olsa dа Hırçın bir atı gemlercesine Gemlemişim nefretimi, kinimi Dilime dil uzatanları Dahi etmemişim inkâr Tanrım şahidim olsun, Nefes aldıkça şu dünyada zin veremem, Bir yabancı, olamaz Dilime, dinime hünkâr... Kimse kimsenin kimliğini Edemez inkâr. Karalara büründürmek istiyor Bugün beni yasalar. Çullanın çullanabildiğiniz kadar üzerime Yine de yok edemezsiniz beni, tasalar!.. Mujdem var hepinize, Mujdem var TÜRK D L M ZE, Mujdem var slâm dinimize, Gün olur, eden bulur Demiş ya atalarımız Yasaları yaratanlar Ancak bir çukuru bile dolduramaz Unutulur unutulur, unutulur!.. Haktan, adaletten yana olan Ölümsüzlüğün tüm heybetiyle Tarihin bağrında dimdik, Metanetle durur!.. Kaynak, Sayı-1, 2000, 7.

278

K MEZAR ARASINDA Yüce Tanrı'nın rahmetine kavuşan Anne ve Babama Güneş üç boy üzerime inmiş Cayır cayır yakıyor beni. Alınyazım alnımdan silinmiş, Ölümün zehirli oku vuruyor "Milletim", "Dinim', "Dilim" diyeni. Gariplik dünyasında Ne garip bir insanım. mansız deseler, imansız değilim Allah’ıma, Peygamber'ime hamdolsun! manım, itikadım yerinde Ama nedense Arş – Ala’ya ateş püskürüyor insanım! Ben insansız yaşamak stemeyen bir insanım! Tüm karanlıkları bastım bağrıma Ne önümü, ne ardımı göremiyorum. ndim yerin derinliklerine Cehennem kuyusu bir mağaradayım. Doğduğum köyde babamın mezarı, Yeşil Bursa’da, Uludağ eteklerinde "Gel biraz da burada kal!" diyen anamın. Ben garibin oğlu garip ki aradayım! Zaman benim onmaz yaram. Kimileri raksetsin, Kimileri gülüp oynasın. Bense S.O.S. diye Avaz avaz bağıram. ki mezar... Babam: Kal diyor, Anam:Gel diyor. Kalsam anam gücenir, Gitsem Babam gücenir. Tarihin, Talihin silleleri arasındayım. Yaşama küsmek istemiyordum. Tundan tuna atsa dа Anayı, babayı, kardeşi, bacıyı, Çektirse de bana acılardan acıyı. Ama Yaşam’ın hem yarasındayım, Неm yasındayım. Ben sonsuz bir mağradayım... Önümde anamın mezarı, Ardımda babamın mezarı. Dedim ya, K ARADAYIM!.. Sofya – Kırcali 1995 Balkanlar’ın Sesi, Sayı-6, 2000, 29.

279

OSMAN AZ ZOV (Osman Aziz) (Kırcaali,1937) Kırcaali’nin Koşukavak (Krumograt) kasabasına bağlı Alfatlı (Neofit Bozveli) köyünde doğdu. Liseyi Koşukavak’ta bitirdi. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünde bir süre okudu. Uzun yıllar Sofya Radyosu Türkçe Yayın Servisinde çalıştı. Sofya Yüksek slâm Enstitüsünde ders okuttu. Müslümanlar gazetesinin baş redaktörlüğünü yaptı. Sanatçının ilk şiir kitabı Büyük Ateş 1960’lı yıllarda yayımlandı. Güllerin Korkusu sanatçının ikinci şiir kitabıdır. (Sofya, 2000) Osman Aziz, okuduğu Rumeli türküleriyle büyük bir ses sanatkârı olarak da bilinmektedir. Bu konuda ilginç araştırmaları da vardır. Yayımlanmış en yeni kitabı Canlarım Türküler, Bizim Türküler (Sofya, 2002) adını taşır.

ON U R YA R A SI I Ben ter k edilmiş bir köy Bin dokuz yüz sek sen beşlerd e Evlerim insansız kaldı, koğuld u insanlarım Köy değilim gayrı. n san yaşamayan yer e köy mü d eni r? ! Aliler den H asanlard an son r a Ben i yılanlar, çıyan l ar , kar ı n calar bi le ter k etti Toprağım yağmura değil nsan a, sevgiye susam ı ş ... Keşke Tanrım beni yaratm asaydı Yaratıp da böylesi n e büyük Böylesine korkunç bir yal n ı z lığa atm asaydı! nsanlarım dа beni böylesin e Ö z e n e bez en e, ustaca don atm asayd ı ! Şimd i artık ne b i r kaval sesi , ne saz , ne ut Kuşl ar ı m ı n bir tek türk ü sü : Um u t. II. Ben bir k ö yü m i n san sız . Hayır k ö y değili m Anlatamıyorum d er di m i nsan dil lerim yok insansız yaşamak zor şey Çok zor, çok!.. nsan larım benden n i ye sürüldüler, bi lem em Niye böylesine hor görü l d ü ler, bilem em . On lar bır ak ı p gi t ti l er ben i

280

B en bu r ayı bırak ı p dа gid emem ! III. Ben bir yıkıntıyım gayrı insansız Ne yapabilirim yalnızlığımı unutabilmek için nsanlarımı anımsamaktan başka. Biri vardı Elvan’dı adı van oldu. Elvandan van Yağlıdan yavan olur mu dedi beylere bir gün Dedi dе bir sabah erken erken Koğuldu benden! Ama Elvan ( çinde sonsuz olsa dа derdi) Benden ayrılırken dе gülümserdi. Şimdi bana gelmese dе mevsimlerden bahar Elvana ve bende doğan bütün çocuklara Yeşil yeşil sevgilerim yeşil yeşil selâmlarım var! IV. Ah ben yine köy olabilsem Bende yine insanlar yaşasa Ağlayanlar olsa yine, gülenler olsa Az veriyor tütünü, bereketsiz diye Toprağıma yine sövenler olsa. Ama yine dе Dikenimi bile sevenler olsa, Yaşansa yine о gizli köylü aşkları Hiç kimseye sezdirmeden Yoksul dağlarım ot verse yine hayvanlara Hayvanlar süt verse çobanını bezdirmeden Gitmeden uzaklara Komşu köy dağlarını gezdirmeden. Harman mevsiminde yine esse Dağlarımdan o serinlik Çocuklar yine ihtiyarların Türkçe masallarında uyusa Ve Kadriye ablanın şarkılarında avunsa gençlik! Allahın o talihsiz kulları Bir tek çalışmayı bilen Benim o fakir insanlarım Yine benimle öğünseler. Dal gibi delikanlılar, çiçek gibi kızlar Elele verip geriliği, karanlığı yenseler Yellerin, sellerin, ellerin değil Korkuların çökerttiği evleri Yine doğrulabilseler Ve bu evlerde insanlar

281

Benim sevgile yeniden yoğrula bilseler! V. Ben bir köydüm Seksenbeşe kadar Şimdi ne Birinci'ye, ne de kinciye Bir tek sana düşmanım Seksenbeş! nsanlarımdan ettin beni О sefil, о yoksul insanlarımdan Ama gene dе sevmeyi bilen insanlarımdan!.. nsanlarımın kimi can verdi işkencenin kollarında kimi öldü dayanamadı Türkiye’ye giden о kurtuluş yollarında! Ben köy değilim Seksenbeşten bu yana Geçen yılları yaşadım saymam Onmak bilmez yok olası Hala kanar onur yaram! Güllerin Kokusu, Sofya, 2000, 48-50.

SENDE SENS Z Hiç bir yere götüremem ki, sizi ey Rodoplar!.. Şairlerini Türkiye’ye götürdün Şarkıcılarını Türkiye’ye... Ama orada ne şair olabildiler, ne şarkıcı... Oradalar ama seninle. Biz hâlâ sendeyiz Ama sensiz! Aynı eser, 51.

Göçmen Dosta Mektup Bir fidan diktim evimin önüne Dedin ki: bu şey şaşılacak!... Bak, fidanda küme küme kuşlar var!... Dedin ki: kuşlar uçacak! Kuşlar uçtu…. Neredeyse kış gelecek… Yapraklar sarardı… döküldü dökülecek!.... Ama her yaprak göçebe kuşlar gibi değil, dost, Benim gibi döküldüğü yerde ölecek!

282

Güllerin Korkusu’ndan, Sofya, 2000, 58.

UNUTUYORUZ TÜRKÇEY Unutuyoruz Türkçeyi Aşkın dilini Dilini şiirin. Kıza bakıyorum şaşkın şaşkın: Neydi Türkçe adı Güzelliğin? Sevene bağlanmak varsa Adı kesin Türkçedir. Gamze oluşuyorsa yanakta Kalbi delen burgusu Türkçedendir. Sevmek sevilmek varsa dünyada Sevgiden kahrolmak varsa Adı Türkçedir; Sevmek Türkçede güzeldir gülüm Tanrıdan dilek de Türkçe dilenmelidir. Aşkın yeri yurdu varsa Aramayın başka yerde Türkçeden başlar; Aşkın zehiri de olsa Türkçede içilir Ölürse insan aşk uğruna Kefeni Türkçe biçilir. Gözyaşı varsa aşkta Türkçe akar Ayrılık varsa, çılgınlık varsa Hasret yakarsa Tanrının emriyle Türkçe yakar Baharı geldi mi aşkın Türkçe açar çiçek çiçek Türkçe kokar. Yenilmek varsa aşkta Aşk insanı Türkçe yener. Delice seviniyorsan severken Acıların Türkçe diner. Aşkın en güzel türküsü Türkçe söylenir. Aldatmak aldanmak varsa Türkçededir

283

en ağır yargısı En derin aşk yarasının Türkçedir en güzel sargısı. Türkçede gelir sevgiler Türkçede kalır. Unutuyoruz Türkçeyi Aşkın dilini Şiirin dilini. S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002, 224-225.

284

KAD R OSMANOV (Kadir Osman) (Kırcaali, 1937) Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) yöresinde doğdu. Kırcaali Türk Öğretmen Okulundan (Türk Pedogoji Mektebinden) mezun oldu. Öğretmenlik yaptı. Sanatçı Kırcaali Türk Yazarlar Birliği üyesidir. Kendine Özgü akıcı bir dille öyküler yazan yazarımız Bulgaristan Türklerinin direnişini eserlerine konu edinmiştir.

Yavaş adam N SAN 1990'da, kasabaya pek uzak olmayan köyde yaşlı adamlar mahalle odasında yatsı ve terafi namazı vaktini bekliyorlardı. Dışarda yağan yağmurun şıpırtısı duyuluyordu. Alçak tavanlı odayı bir elektrik lambası iyice aydınlatıyor, yere serili kilimlerin çarpıcı renkleri insana rahatlık ve huzur veriyordu. Bütün gün oruçlu olan tiryakilerin sigara dumanı ortada mavi bir tabaka oluşturmuş, hafifçe kıvrılıyordu. Bir iki soru-cevaptan sonra konuşmalar yine kesilmişti. Zaten ramazan başladı başlıyalı her akşam böyle oluyordu. Yok... 89'da Türklerin sınır dışı edilmesinden, belki dе çok daha önceleri aralarında konuşmayı kesmişler, olaylar yorumlanmaz, soru sorulmaz, cevap alınmaz olmuştu. Derdi olan dermanını kendi arıyor, kendine soruyor, kendi yanıtlıyordu. Susuyorlardı, ama aslına bakılırsa hepsi konuşuyordu. Mahalle işlerinden dünya olaylarına varınca konuşuluyor, tartışılıyordu. Siyaset ve ahiret işleri birbirine karışıyor, çoğu kez çıkmaza giriyordu. Böylece olunca adam derin bir nefes alıyor, salavat getiriyordu. Ardından başka biri... sonra başkası... mam oturduğu yerde bir yana eğilip сер saatini çıkardı, uzun uzun baktı: - Namaz vakti çalım, dedi. Abdest tazeleyecek varsa... Bu anda kapı kakıldı. Herkes о tarafa baktı. Sonra birbirlerine... Bakışlar ürkek, sorucuydu. Kimse dе ağzını açıp “Gir!” demedi. Burası cami sayılırdı. steyen kimseden izin almadan içeri girer, namazını kılardı. Kapı ikinci defa kakıldı ve çok geçmeden açıldı. Pek genç olmayan, fakat içerdekilere hiç dе benzemeyen yabancı biri girdi: Bütün gözler kendisine çevrildi. Sessiz sorular: “Bu kim?”

285

“Parti sekreteri mi, gizli polis mi?” “Hani ibadet yasak değildi!..” “Hani demokrasi?..” “Bakarsan efendi kişiye dе benziyor... Yüzü nurlu.” “Bizden mi ola?..” -Selâmünaleyküm! dedi. - Aleyküm selâm! diye karşılık verdiler. Yabancı biraz bekledikten sonra kapıya yakın boş yere diz üstü oturdu. Ses yok. mam saatine baktı. - Vakit gelmiş... Ben ezanı okuyayım, dedi duyulur duyulmaz ve dışarı çıktı. Yeni gelen dе hemen imamın arkasından çıktı. çerdekilerin gözleri kapıda kaldı. Dışardan konuşmalar duyuldu. Ardından kısa süren sessizliği ezan sesi izledi. Biraz rahatlaşır gibi oldular. mam içeri girince hemen sordular. - Yahu, imam efendi, kim bu adam? - Niyeti ne? mam: - Telâş etmeyin, canım, dedi. Ben tanır gibi olmuştum ya... Bir zamanlar kasabada öğretmendi. Uzatmayalım, dışarıda köyün gençleri... Bizimle hep beraber konuşmak istiyorlar. Hayli uzun süren namazdan sonra gençler birer ikişer içeri girdiler. Her gün gördükleri baba, dedelerinin yüzlerine bakmadan selâm veriyor, sessizce bir köşeye oturuyorlardı. Оdа iyice doldu. Bir genç, bu çarçabuk düzenlenen toplantı için yaşlılar ve arkadaşlarından özür diledi. Sonra yanına oturan yabancıyı tanıttı. О, söze başlamazdan önce azıcık düşündü, sonra şimdiye kadar konuşulanlardan farklı, temiz, tatlı bir Türkçe ile: - Değerli arkadaşlarım, saygılı ağabeyler, dedi. Toplantı davetimizi kabul ettiniz. Geldiniz. Hepinize teşekkürler. Genci, yaşlısı sabırla beklediler. Misafir devam etti: - Çocukların dа, ninelerin dе bildiği, ama konuşamadığımız 84-89 yıllarında bize yapılan baskıları, işkenceleri anlatmayacağım. Yalnızca “özgürlük” sözünün anlamı üzerinde duracağım.

286

Uzun konuşmadı. Anladılar. Неm dе öyle anladılar ki!.. Özgürlük verilmiyor, alınıyor. Ve savaş, direniş zamanı gelmişti. Odada sessizlik... Çok görmüş, geçirmiş ak sakallı ihtiyarın biri: - Ama nasıl? dedi. Bizim topumuz, silâhımız yok. - Haklısın... haklısın dа... Bizim elimizde şimdi daha etkili araç var. Yasal yolla Açlık Grevi yapacağız. Kasaba meydanında, о kemik kıranların karşısında grev düzenliyoruz. Bunu anlatmaya geldim. On sekiz yaşından yukarı, sıhhati yerinde, kendine saygılı, çocuklarına, diline, dinine sevgisi olanları oraya gönüllü davet ediyorum. Yine derin bir sessizlik çöktü. Düşünüyorlar: “Bu ne demek Allahım! nsanın dilini, dinini namusunu hiçe sayan gözü kanlı kemikkıranları böyle mi dize getireceğiz? Yine dayaklar, sürgünler... hapisler... yağlı kurşunlar... Sonu yok mu?.. Nasıl iş olur böyle...” diye düşünüyorlardı. Cesaretliler, bilirkişiler sınır dışı edilmişlerdi. Misafir, bir yaşlılara, bir gençlere baktı. Konuşmak, sessizliği yırtmak için nefes aldı. Söz bulamadı. Dudaklarını sıktı. Sustu. Bu anda iki söz, tartışma götürmeyen, sakin, ama çok kararlı söylenen iki söz odayı doldurdu: - Yaz beni! “Yavaş Adam” dedikleri Osman Çavuş’un damadıydı о. Onun dа toplantıya geldiğini, şimdi görüyorlardı. Bu köye beş altı yıl önce damat gelmişti. Rakı, sigara içmez, kimsenin girdisine çıktısına karışmazdı. Geldiği yıllarda kendisine damat yerine “Dikme” demişlerdi. Aldırış etmemişti. Sonra kimileri “Kuzucuk” demeye, başlamıştı. Yine dargınlık yok. Zaman geçti. Adı unutuldu gitti. “Yavaş Adam”dan yalnızca “Yavaş” kaldı. Kavgada, tartışmadan her zaman uzak duran Yavaş, şimdi direnişin ortasına atıyordu kendini. - Evet ağabey, ben hazırım! Misafir, defter kalem elinde, teşekkür edercesine: - Adını söyler misin, kardeşim? diye sordu. - Mehmet... dedi, kaldı Yavaş. - Tamam... yazdım. Soyadın nasıl Mehmet?

287

Soruyu anlamamıştı sanki. Kısa bir süreden sonra: - Yavaş... dedi. Mehmet Yavaş, yaz , ağabey. Odadakilerin hepsi ona bakıyorlardı. . Hareketlerini izliyorlardı. Yüzünde о çocuksu yazgılar uçup gitmişti. Bir genç, alt dudağını ısırdı, başını eğdi. Kısa bir zaman sonra doğruldu. Başını kaldırdı. - Beni dе yaz, ağabey! dedi. - Kendi ve baba Türk adlarını söyledi. Kısa zamanda kararsızlık buharlaştı. Belki dе hiç yokmuş dа, insanlara öyle görünmüştü. Yazılmayan bir genç kalmadı. Gecenin geç vaktinde evlerine dağıldılar. Osman Çavuş damadı Mehmet’le yan yana yürüyordu. Yaşlı adam genci kollarıyla sarmak istiyordu, bunu yapamıyordu. - Oğul, Mehmet, dedi. Yarın sabah kavi giysi аl yanına. Üşütmeyesin kendini. Ben Fatma’ya söylerim. - Üşütmem baba, dedi Mehmet. Siz evde üzülmeyin. - Üzülür müyüz... Biz dе kasabaya iniyoruz sizi desteklemeye. “Kızım Fatma dа görsün nasıl erkeği olduğunu" diyecekti, vazgeçti. Konuşmadan karanlıkta yürüdüler. Hak ve Özgürlük, Sayı-10, 1993.

288

AL Ş SA DOV (Aliş Sait) (Kırcaali, 1938) Kırcaali’nin Mestanlı (Momçilgrat) kasabasına bağlı Miralköy’ünde (Letovnik) doğdu. lköğrenimini köyünde tamamladıktan sonra Mestanlı Türk Lisesinde, sonra da Hasköy (Hoskovo) Öğretmen enstitüsünde okudu. Çeşitli basın yayın organlarının muhabirliğini yaptı. Şiire öğrenciyken başladı. Çalışmalarının bir bölümünü Bulutsuz Günler Sofya, 1966 ve Devamcısıymış Felâketin (1999) adıyla kitaplaştırdı. Çocuk şiirlerini de Kırık Fidanın Sesi (1996) ve Gülen Güneş (1996) adlı kitaplarında topladı.

Kara Gün Kırdılar Mestanlı’yı Kırıp geçirdiler. Binlerce delikanlıyı Belene’ye uçurdular. Belene adası uzak Ta Tuna'nın ortasında. Türklere kurdular tuzak 84'ün son haftasında Kimileri trenle, diyor, Götürdüler vura vura... Türkler саn teslim ediyor " mdat!" diye bağıra bağıra. Analar, nasıl dayansın, Nasıl bunca acıya? Nişanlılar, kime yansın, Nasıl varsın yabancıya? Geldi çattı bir gün Bir gün, kara. Yürekler kan ağılıyor, Yürekler yara. Aşgabat 1995 Türk Dünyası Şiir Güldestesi II, Metinler, Bildiriler, Seçmeler, Ankara, 1995, 125.

KALMAK – G TMEK ÜZER NE… Kardeşlerim! Nası nasıl bıraktınız? Köşe bucağı Türklük kokan köylerinizi…

289

Kervan kervan Güney Sınırı’na aktınız! Neden seçtiniz işin kolayını Doğrusu direnmek ve savunmak varken… Sevmediniz mi oyunun “etnik temizlik” olduğunu! Hakların verilmekle değil, alınmakla olacağını Okuyarak öğrenmediniz mi Mustafa Kemal’den Sıkıştırılınca yollara düşüverdiniz! *** Sürüyor işte sürücüler Kapıkule’ye harıl harıl, Katar katar otobüsler, kamyonlar, özel araçlar… Arkada kalanların bükük boyunları, yürekler tiril tiril Kardeşlerim nasılsa kaptırmış kendini göç rüzgârına, Edindiğine-didindiğine bir çırpıda çekmiş çizgiyi… Tanrım! Ne de çabuk unutulmuş bizimkiler? O eskimez eskiyi! Diyelim ki her Türk zaten Türkiye sevdalısı… Kan ve alın teriyle yoğrulmuş bu toprak ne olacak? Dedelerin yattığı yer, Türksüz ve Müslümansız mı kalacak? Kaçmak kolaydır kardeşim, direnmek zor; Dayanmakla ve direnmekle kurtulacak Balkanlar’da Kalacak ve kurtulacaksa bu soy! Kırcaaali-30.06.1995 - Bulgaristan Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı, 1997, 15.

290

MEHMET SANSAROV (Mehmet Sansar) (Razgrat, 1939) Razgrat’ın Karaağaç (Brestovene) köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde bitirdikten sonra Rusçuk’ta (Ruse’de) Teknik Okulundan mezun oldu. Elektrik teknisyeni olarak yıllarca çalıştı. Öğretmenlik yaptı. Yeni Işık gazetesinin il muhabirliğini yaptı. Son yıllarda yazdığı şiirleri, düz yazıları Hak ve Özgürlük, Bizim Anayurt gibi gazetelerde yayımlanmıştır. Bunların bir bölümü Bir Akşam Vakti (1999) adlı şiir kitabında topludur.

ÖLÜM CEZASI Ilıcak bir ilkyaz sabahı Ali'nin babasını tutukladadılar. Köyden kente dönüştürülmüş az nüfuslu yerde, dürüst eylemi ve namusuyla saygınlık kazanan biriydi о. Parti sekreteri olduğu hâlde Türk dilinin okullardan kaldırılması çağrısına uymamıştır. - Birazdan dönerim, dedi evden çıkarken. nsan vurmadım ya. Çıkış о çıkış... Belene eziyet kampında olduğunu haber alan eşi Cemile, henüz Belekte olan Ali ile onu görmeye gitti. Dazlak kafalı, ilgisiz bir görevli, bir süre tutukluların listesini karıştırdıktan sonra, böyle bir tutuklunun kampta bulunmadığını söyledi. О günden sonra nereye gittiyse, her seferinde çaresiz, boğazındaki boğuk iniltilerle döndü evine. Bir daha izi bulunamayan babayı zaman aldı, yuttu. Yıllar bir birini kovaladı. Kocası vatan haini ilân edilen Cemile, kooperatife, kır işlerine gidiyordu. Acısından, çaresizlikten eridi, ufaldı, saçlarında aklar oluştu, yüzü kurudu, kırıştı, sörpüştü. Ali babasız büyüyordu. Aklı erdikçe babasının yokluğunu duymaya başladı. Ne ki, sormasına rağmen, anası yapılan haksızlıklardan, cahil kişilerin hışımından ve oğlunun başına dert açmaktan korktuğu için Ali'nin babası hakkında gerçeği anlatmadı. Kinini ve gerçeği içine atarak uygun zaman beklemeye başladı. “Zulmün topu var güllesi varsa, hakkın dа bükülmez kolu vardır.” *** Ali, okulun bilinen ve sevilen öğrencilerindendi. Okulda dа gerçeklere saygısı sevgisini kazanan biricik güvenilecek kişi Zühtü öğretmendi. Yalnız о Ali'nin kararlı, araştırıcı ve sorucu bakışlarını fark ediyordu. Çoğunluk kendi derdinde çaresiz bir insan yığını idiler. Bir gün Zühtü hoca Ali’yi yanına çağırarak: - Ne dolaplar dönüyor, farkında mısın oğlum? dedi.

291

- Olan şeyler kelepir değil Носam dedi Ali. Adlarımızı alacaklarmış, Türkleri eriteceklermiş... -Rahmetli baban sağ olsaydı, buna dа yanaşmazdı. Görüyor musun, partili yöneticilerden Donsuz Hüseyin ve Çıplak Hamza’dan Bulgar asıllı vatandaşlar bile çekimser kalırken, bu insanlık dışı eyleme öncülük ediyorlar. Donsuz Hüseyin’in Şaban'ı ile Çıplak Hamza’nın Veli'si Ali'nin yakın dostlarıydı. Babaları hükümeti soymakla varlıklı olan Şaban ile Veli'ye ya s a k d e n e n , a yı p d e n e n bir şey yoktu. Evlerinde sıradan kişilere yasak, fakat partili büyüklerine eşkâre olan porno filimler, dövüş ve insan öldürmelerle ilgili kasetler seyredilirdi. Ali dе seyretti ve onların daimi izlemcisi oldu. Hatta iri yarı bir adam olduğu için, burada seyrettiği bazı döğüş kurallarıyla kendini eğitmeye başladı. Ne ki, Donsuz Hüseyin ve Çıplak Hamza için Ali, ne kadar terbiyesiz yetişirse, o kadar daha iyi idi. Yani babası gibi “tam bir canavar” olmalıydı sözde! - Sen, bu insanlardan uzaklaş Alim, dedi Zühtü Носа yumuşacık sesiyle, sanki kendine konuşurmuş gibi. Ailenizin ocağını söndürdü onlar. Babanı yok ettiler. -?!?!?!... - Baban sayılan, sevilen, namuslu bir insandı! Ali, çizgi hâline gelmiş gözbebekleriyle hocasını hayretle süzdü, süzdü, süzdü... - Okullardan ana dilimizi kaldırırken, babandan bir imza istediler. Baban vermedi. Bütün suçu bu. Bu yüzden anan hastalandı, yataklara düştü; ruhunu yitirdi. Sus payı alanlar, yıllardır susuyor. Satılmış kişiler kimsenin göz yaşına bakmaz. Bunlar vicdanlarını satmışlardır oğlum. *** Mahkeme salonundaki peykede, gözleri ezilmekten büyümüş, bacakları takatsızlıktan tir titreyen bir ana oturuyor… Sırtında basmadan bir fistan… Kocaman, nasırlı elleri yaylım ateşiyle vurulmuş bir çift kuş gibi kucağına düşmüş. Kırdaki işini bir günlüğüne bırakmış, oğlunun yargısını bekliyor. Az olacağına inanmıyor. “Ölüm bari olmasa”, diye Tanrıya dua ediyor. Oğlu suçlu. Profesyonel becerisiyle iki kişi katletmiş. Ama Cemile ana için bu cinayet çektiklerinin karşılığını ödeyemez bile. Üç saat kadar acı bir bekleyiş süreci. Duruşmadan sonra yargıçların kesin kararı: Ölüm cezası!.. Mahkeme böyle diyor. ki kişi öldürülmüş!.. Ali 22 yaşında. Yaşamanın yolu tükenmiş. Üstelik bir dе para tazminatı var. Bu üç saatte, babasının katillerinin kaderi karara bağlanmış. Ne Donsuz Hüseyin, ne Çıplak Hamza Ali'nin idamı ve alınacak tazminatla geri gelmeyecekler. Ali'nin babası dа geri gelmeyecek. Ama, Ali ölecek. Anası elleri havada: - Bu nasıl düzen, bu nasıl idare, bu nasıl yargı, bu nasıl dünya, adalet yok mu?!... diye soruyor.

292

Kulakları tıkalı olan bu toplumda, bu ortamda, acaba bu soruyu kime yöneltiyor zavallıcık?!.. Ali son sözünü kısa kesiyor: - Kabahati olmayan babamın öcünü aldım. Yapılan bu haksızlık anamı bir yıkıntıya çevirdi. Ne о, ne dе ben bunca yıl hangi aynaya baksak yüzümüzde gülmek denen о çizgiyi göremedik. Niçin? Ben bu sorunun yanıtını verdim. Ali'nin güçlü vücudu ve damarları kabarmış, güçlü kolları milislerce prangalarla sınırlanıyor. Cemile oğluna sarılıyor ve pınarları kurumuş gözlerle mahkemeye dönerek: - Oğlumu suçlamıyorum. Suç iktidarın adliyesinde, yasalarında. Hükümet halkının ruh ve beden katillerini ideoloji yandaşı diyerek himayesi altına aldıkça, bu çeşit vurguncuların yargılarını vermedikçe, onlarla biz hesaplaşacağız, yargılarını biz vereceğiz. Allah yavrumun rahmetini bol eylesin! Sonra yere yığılarak ağlamaya başlayan çaresiz ana takatsiz sesiyle: - Garip Ali'm, kimsesiz Ali’m! Şimdi öç alma, katil olma sırası bende! Diyordu. Fakat ağzından yalnız bir inilti çıkıyordu. Dışardan ılıcak bir son bahar akşamı yavaş yavaş koyulaşarak, varlıkların rengini karaya boyuyordu. Hak ve Özgürlük, Sayı-23, 1995.

293

N YAZ AKKILIÇ (Razgrat, 1940) Razgrat’ın Podavya köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde bitirdi. Daha sonraları Kızanlık (Kazanlık) kazası Hamırsız (Rıjina) köyünden bir kız ile evlenince bu köye yerleşti. Bulgar nüfusun çoğunluk olduğu bu köyde huzur bulamadı. Dört yaşındaki çocuğu Nizami bu köyde bir Bulgar tarafından işkence edildikten sonra öldürülerek köy kenarındaki bir sığır gübreliğine atılmıştı. Acılara boğulmuş Niyazi Akkılıç ailece 1978’de Türkiye’ye göç etti. stanbul’da memur olarak yaşamını sürdürdü ve emekliye ayrıldı. Yıllar sonra Bulgar güvenlik görevlileri Niyazi Akkılıç’ bir tuzak kurdular. Bulgaristan’dan bir akrabası adına onu Bulgaristan’a turist olarak geziye davet ettiler. Bulgaristan’a gelir gelmez de tutukladılar. Türk istihbaratı lehine çalışıyor bahanesiyle oniki yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Cezanın ilk yıllarını Sofya Merkez Cezaevinde, sonrasını da Eski Zağra (Stara Zagora) cezaevinde geçirdi. Bu olaylar Niyazi Akkılıç’ın aile durumunu da mahvetti. Niyazi Akkılıç, hâlen stanbul’da Vezneciler’de oturmaktadır.

Niye Mi Böyle Doğdum? Ben Balkanlar ülkesi Bulgaristan'da Acılar ve sızılar evreninde doğmuşum Ben, zulüm ve vahşetlerin dert ortağında Rumeli'de Türklüğün mihverinde doğmuşum Ben ağlamaya terk edilerek yıllar yılı Ölüme karşı yaşam haykırmak için doğmuşum Hasret ve özlemlerle geçen yaşam boyu Barbarlığın çemberini kırmak için doğmuşum Ben de savaşta adsız eriyim büyük soyun Her doğan asil Türk ulusu gibi mübarek Vatan, millet ve bayrak sevgisini simgeler Bir volkan gibi lavlar saçan bu yürek! Benim de bayrak bayrak düşüncelerimde Düşmana sıkılacak nötronlu mermilerim var Ecdat yurdunda mahşeri andırırken günler Türklük savaşında benim de yerim var... Yayında oku simgelerken nefretim ve aşkım Tuna’ya akında en önde koşmalıyım ben Ölüme karşı savaş verenlerle beraber Beyazıtler, Fatihler gibi coşmalıyım ben Türk eyaletinde kanları akarken kardeşlerimin

294

Özgürlük bayrağını savurmak için doğdum ben Tarihten ve zaferlerden aldığım gücümle Bir can alan binlercesini vurmak için doğdum ben Komünist Bulgarların cehennem ateşini söndürerek Türklüğün cennetini kurmak için doğdum ben Balkanların Sesi, Sayı-3, 1989, 15.

295

SMA L ÇAVUŞEV ( smail Çavuş) (Razgrat, 1940) Razgrat’ın Habip(Vladimirovtsi) köyünde doğdu. Sofya Türk Öğretmen Okulunu (Türk Pedagoji Mektebini) bitirdi, Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Filiz, Halk Gençliği ve Yeni Işık gazetelerinde çalıştı. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünde, Sofya slâm Enstitüsünde okutmanlık yaptı. Müslümanlar gazetesini çıkardı, Hak ve Özgürlük gazetesinin başyazarlığını da yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde çıkan şiirlerini Dilek adlı kitabında topladı(1967). smail Çavuş’un Türk dili ve Türk kültürü üzerine yapmakta olduğu bilimsel araştırmaları da bilim ve kültürümüze önemli katkılardır.

Haziran Yangını “Gecenin ve gündüzün değişmesinde, rüzgarları değişik yönlerden estirmesinde aklını kullanan toplum için dersler vardır”(Casiye süresi, 5) Hani siz о bir yağan, bir açan Haziran gününde Onlarca köylerden kalkıp yürüdünüz Sonra hainler yüzünden Milis mahzenlerinde çürüdünüz; Hani siz, Yüzyıllık kölelikten sonra “Gidin buradan” diye kovuldunuz; Biliyordunuz ki, binler, onbinlerdiniz Ve "gitmeyeceğiz!" deseniz Yer yerinde duracaktı. Elbet, kahpe kurşun atıp vuracaktı Lâkin söylediğiniz olacaktı! Dallarda kirazlar, Dudaklarda kan gibi kızarmıştı Buğdaylar bele kadar, arpalar Sararmıştı. Ekin denizleri dalga dalga nsan denizi kabarmıştı Yürüyordu onbinler! Köylerden, Mahallelerden, Evlerden Okul sıralarından, Çocuk bahçelerinden, Camilerden. Tankına, topuna, kurşuna karşı.

296

"Yürüyün! Yürüyelim, kardeşler!" sesi sararken arşı Biliyordunuz ki, bunlar Üstünde yürüdüğünüz yol, gerdiğiniz teller, ektiğiniz kırlardı; Kurduğunuz Fabrikalar, Diktiğiniz binalar; Köprüler, barajlar Sizin ellerinizle vardı! Bir bulut duruyor güneşin uğruna ıslıyor sizi Bir rüzgâr esiyor arkadanyaslıyor sizi. Bir kurşun çıkıyor yatağındanrastlıyor sizi Düşen düşüyor; Siz yürüyorsunuz. -vurmak yok!Koşan koşuyor, Siz yürüyorsunuz, -sormak yok! Yürekler coşuyor: - leri arkadaşlar! Durmak yok! Pasaport, vize, banka. Beş paraya elden çıkan mal Elveda, doğma yurt, hoşça kal çilmemiş suların, Harcanmış elektriğin bedeli. Ev vergisi, yol vergisi, ver, sorma, vergisi, Tez оl! Davran! Durma! Koş! Yürekler perişan, Kafalar sarhoş. Yüklü kamyonlar kafile olmuş Gamlı katarlar insan dolmuş akıyor güneye -Bagaj yasak! Taşıdınız memleketi! Nerede bulacaksınız bunca serveti!? Çabuk olun davranın, düşmeden dara. Zira sesler yükseliyor: “Bulgaristan Bulgar’a” Bir valiz bin para; Sayın kalan komşulara, Atın, saçın, kaçın О bir yağan, bir açan Haziran gününde Kalakaldı bomboş gözleriyle evler

297

Boşaldı haneler. Kim sağacak akşam olsa koyunu; Kim verecek piliçlerin suyunu? Kim derdi ki, bu en yeni oyunu Aramızdan çıkanlar edecek bize? Birden, о feci günde Baktık ki, bir, beş, on Kıpkızıl, yepyeni birer balon Неr biri peygamber; bakan en azı Bir yanışlık ateşleri varHepsi havagazı. Hepsinde bir heves, bir sevda: Para, para, para! Geçmiyor onlara ana, avrat, yâr, Kimi lider kesilmiş, kimisi tüccar. Kopuyor yüzyıllık bağlar; Yırtıyor ağlar Kırılıyor demir perdeli çerçeve Kütür kütür yıkılıyor alçıdan düzen Kim bakar böyle günde mala, tarlaya, eve? Herkes kaçım kaçım, Herkes саn derdine Ve sel hâlâ akıyor dа akıyor Kalanlar Kimi şaşkın, kimi suskun bakıyor; -Değil mi ya onlar dа bizden? Neden böyle, Neden gidiyor? Neden kaçıyorlar bizden?! Bir kızıl bereli сор sallıyor beride, "Vurma, herif, diyorum, elin alışır! Bir gün olur ki, bir gün Sizi coplamağa kalkışır! Birinin kızı gitmiş, Birinin oğlu Ana düşmüş yollara, Baba kalmış bagajla Kamyonlar, katarlar insan dolu Düğün, dernek ertelendi; Ertelendi sevgiler Altüst oldu yer, çalkandı denizler Sonra fırtına dindi. Duruldu sular. Ve dedi ki, adam: - Gitmiyeceğim! - Burada kalacağım! nadım inat. Babam, anam dedem Bu toprakta gömülü

298

Gitsem lanet edecek bana Binlerle ölü. Şu cennet köşesi - bahçem; Şu saray bozması - evim! Diktiğim şu ağaçlar, Elbette ki, benim! Böyle gitti yüz binler lanet etmediler fakat Çünkü yüreklerindeki hikmet Diyordu ki, onlara -Üzülmeyin, evlâtlarım, gün olur, Adalet yerini bulur! Yapılanları Tanrı görmesin olmaz Bu yer, bu yurt Değer bilmezlere kalmaz! Karaoğulları, Piroğulları; Salioğulları, Keloğulları Canlı birer ormandı. Kıran girdi kırıldılar. Ve baharla baktık ki, Birer fidan sürüp dirildiler. Dervişler, Memişler -Ne demişler! Tırnak altında саn kalır, Dirilir bu yer. "Ümit" - 1998, Sayı: 19.

Karlı Gece Yolculuğu Hava iyice kararmış, kar her tarafı bastırmıştı. Beyaz kar perdesini güç belâ açıp aralamaya çalışan farların uzun ışıkları bir iki dakika önce asfaltın ortasından geçmiş bir kamyonun tekerlek izlerini zar zor aydınlatıyor, Sami bu izleri takip ederek hiç olmazsa Gabrova'ya kadar varmayı düşünüyordu. Gabrova'da bildiği otellerden birinde geceleyecek, sabah erken yoluna devam edecekti. Неm iyice, acıkmış, hem dе gecenin bu saatinde Hainboğaz’ın aşılması kolay iş değildi. Arabanın dört tekeri adeta paten üstündeymiş gibi kar tabakasıyla kaplı buzlu yolun üstünde bir о yana, bir bu yana kayıp gidiyor, arkada gelmekte olan yüklü römork öndeki kamyona tabi olmak istemeyerek kaygan buzun üstünde kendi yolunu izliyordu. Sami, zaman zaman “tok tok” seslerinden römorkun arışının kamyona çarptığını anlıyor; “Uslu git Şımarma! Altımda kamyon zaten zor duruyor, bir dе sen çividen çıkacak olursan, yandık ha!” diyordu. Ansızın kasabanın ilk ışıklarıyla yüz yüze geliverince içini bir sevinç ısıttı. Şimdi kamyonu otelin önüne çekecek, lokantada bir güzel yemek yiyip sıcacık otel odasında uykuya dalacak, inşallah, sabahla yoluna devam edecekti.

299

Şehrin merkez meydanındaki otelin önünde araçlar her zamankinden kalabaydı. Bir sıra otomobiller, birkaç tane dе otobüs yan yana park etmişti. Onları görünce yüreğine bir şüphe düştü. “Galiba yer bulunmayacak” endişesiyle kamyonu uzak bir yere park edip resepsiyona yollandı. Kar, hâlâ hızlı hızlı atıştırmaya devam ediyordu. çeriye girinceye kadar üstü başı kar oldu. Resepsiyona vardığı zaman aklına gelenler başına geldi. Meğer yakın kasabalardan birinde yapılan bir millî konferans yüzünden buranın oteli dе tıklım tıklım doluymuş bu akşam. Bu durumda durdu, düşündü. Ne yapmalıydı? Oturup bir yemek bari yese, sonra dümene geçince uyku basardı. Bunu, uzun yıllık deneyiminden biliyordu. En iyisi mi, aç karınla yoluna devam etmekti. Gerçi, bu karlı savurganda Şipka geçidini aşmak kolay değildi, fakat seftesi dе olmayacaktı. Yaz kış, birçok defa oradan iki yönlü gelip geçmişti. Hiç vakit kaybetmeden kamyona doğru yürüdü. Arabanın motoru henüz hiç mi hiç soğumamıştı, hâlâ ateş saçıyordu. “Hadi, kızım, yol göründü bize yine!” diyerek kabinenin kapısını açtı ve yerini aldı. Biraz sonra koca kamyon bu durumdan memnuniyetsizliğini belirten bir homurtuyla yola çıkarken römork dа arkası sıra isteksiz isteksiz, ama yine dе onu izliyordu. “Neyse, diye düşündü Sami. Slavi adını yazmaktan bir kere daha kurtulduk. Otellerin resepsiyonlarına vardığı zaman en zıttığı şey kendisine: “Doldurun” diye uzatılan о kâğıttı. Artık iki yıl geçtiği hâlde, her defasında büyük bir kızgınlıkla kâğıdı kavrar, ana avrat okuyarak bir yana çekilir, yeni pasaportundaki “Bu acaba ben miyim?” diye baktığı simasına acıyarak kâğıdı doldurmaya başlardı. ki yıl önce eline zorla sıkıştırdıkları bu kimlik belgesinin ne seri numarasını, ne dе doğru dürüst ondaki adlarını öğrenebilmişti. Bazen sanki belgedeki о resim canlanarak ona: “Bana bak, ben sen değilim. Sakın kendini aldatma! Ben о sahte kişiyim ki, sen beni asla kabul etmedin ve etmeyeceksin. Bunu biliyorum. Etme dе zaten” diye konuşuyordu. Böyle anlarda büsbütün çatallanıyor ve kendi kendisine: “Eğer bu bensem, о hâlde şu bendeki ben nerede?...” diye soruyordu. Bazen ikinci adı yerine üçüncüyü yazıyor, sonra üstünü çiziyor, karalıyor, yırtıp yanı başındaki sepete öfkeyle atıyor, bir başka kâğıt istiyor, yeniden yazmaya başlıyordu: Slavi Martinov Andonov. “Tamam, bir Martin olması iyi. Her hanede bir Martin olmalı nasıl olsa! Herkes yanında bir Martin bulundurmalı!...” diye yeniden oturup tek tek adını yazmaya çalışıyordu. ki yıl önce, yine böyle karlı boralı bir günde adlarını değiştirmelerini istedikleri günlerde eşini, çocuklarını kamyonun kabinine doldurarak gecelikle ta Sofya'ya aşırmış, orada bulamayacaklarını zannetmişti. Fakat daha ertesi sabah iki milis kapıya dayanmışlardı: “Yoldaş, derhal doğduğunuz yere! Неm dе yoldan hiç sapmamak üzere!” diye kendilerini tembihlemişler, üstelik her ikisinin dе pasaportlarını: “Bunlar geçersiz. Kendinize yeni kimlik pasaportu çıkartmalısınız!” diyerek ortadan yırtıp ellerine vermişlerdi. “Nasıl geçersiz olacakmış! Bu memlekette herkes böyle pasaportlarla yaşıyor!... Siz devletin belgesine saygı göstermiyor...” diyecek olmuşsa dа milis yüzbaşısı ters ters gözlerine bakınca “Ya bir dе bu akşam burada kalamazsınız!” deyiverse düşüncesiyle daha fazla sesini çıkarmamıştı. Demek ki, değil Sofya'da, her nerede olursalar olsunlar kurtuluşa çare yoktu. Kanadı kırık kuşlar gibi о akşam geç vakitlere kadar sadece bu olayları konuşmuşlar, memleketi bir uçtan bir uca yakan ateş dalgasının kendilerini ta nerelere attığını düşünerek yatağa girdikten sonra uzun zaman uyuyamamışlardı.

300

О günleri hatırlayıp beyninde canlandırırken artık ana yola çıkmış, Şipka geçidine yönelmişti... Kar, hep öyle inatçı bir sebatla yığmaya devam ediyor, arabanın farları beş altı adım ilerisini ancak aydınlatabiliyordu. Şehrin son evlerini dе arkada bıraktığı bir anda, yolun sağ tarafında aniden bir elini havaya kaldırmış, diğerini: “Durun! Durun!...” işareti yaparak onu arabaya almasını isteyen bir erkek silueti gördü. Paltosunun yakasını kaldırmış, boynuna büyük bir şal dolamış, başında kalpak, adeta kardan bir adama benzeyen bu insan gölgesi, karlı ve boralı gecenin bu vaktinde nereye yollanmışsa diye sorup düşünmeye meydan kalmadan, daha fazla içten gelen bir refleksle arabanın frenlerine bastı. Aynı anda arkadan gelmekte olan römorkun nasıl tok bir sesle ve öfkeyle kamyona çarptığını duydu. Birkaç saniye sonra yerinde durup saplanan arabanın arkasında, gölgede kalan adam dışarıdan kapıyı açtı ve basamağa basarak kendisini içeriye aldıktan sonra: - yi akşamlar! diye selâm verdi ve “Sürün!” dedi. - yi akşamlar! diye cevap veren Sami arabayı çalıştırdı. -Bu karda, fırtınada nereye böyle? Böyle kış kıyamette yola çıkılır mı? Sabahı yok mu bunun? diye takaza ederce sorucu oldu. -Yarın erken erken Kazanlık'ta mahkemede olmalıyım. Bu akşam otelde kalayım, yarın erken yürürüm, dedim ama yer bulamayınca yola çıktım. Belki dе yolda sizin gibi iyi kalpli birisine rastlarım dа beni akşamdan geçidin ötesine atar, diye düşündüm. Hani, iyi dе etmişim.! Dünyada iyi kalpli insanlar bitmemiş demek. Bir defa daha buna inandım! -Haklısın, fakat son zamanlarda sık sık iyi kalpli insanların iyilikleriyle suiistimal etmeye, canlarına okumaya başladılar. Ömrü boyu önündeki çizgiden başını kaldırmayan, sürüden yana bakmayan, başkasının gözü üstünde kaşı varmış demeyen, malında gözü olmayan yığınla masum insanların üzerine tanklarla, otomatik silâhlarla yürünüyorsa buna ne demeli? Bu, insanlığa yakışır şey mi? Bakın, ben alelâde şoför bir adamım. Başımı eğmiş, yolumca gidiyorum. Kimseye bir kötülük ettiğim yok. Yine dе bana yapılanları nasıl göz ardı ederim? -Neyi göz önünde bulunduruyorsunuz? Nerede olmuş bu anlattıkların? Bizde mi, yoksa dünyanın bir başka yerinde mi? -Bizde, elbette. Dünyanın öbür ucunu ben ne bileyim! Sizin hiç memlekette olup bitenlerden haberiniz yok mu? -Gerçekten dе bir şeyler oluyor galiba ama haber dе sızmıyor. Gazetelere, radyo ve televizyona bakarsak, anlaşılan Türkler yerlerinden kıpırdanıyorlar. Yeniden Türkiye yapmak isteyeceklermiş burayı... Çok haklar verdik onlara, şimdi dе tepemize çıkmak istiyorlar... -Ne gibi haklar verdiniz? -Canım ne gibi haklar?... Meselâ, yüksek okullara öncelikle onların çocuklarını kabul ediyorlardı. Partiye onları alıyorlardı. Daha neler neler!...

301

- Doğru. Haklısın! dedi Sami. Emek Ordusuna öncelikle onları alıyorlar; inşaatlarda, yollarda, maden ocaklarında, tünellerde, asma köprülerde öncelikle onlar çalışıyorlar... Doğru! - Üstelik bir dе istiyoruz ki, Türk hemşireler, ebeler varmış. Doğum yapacak Bulgar kadınlarına zehirli iğne yapıyor, doğacak çocukların cinsiyetini körletiyorlarmış... Hayvan fermalarında hayvanları zehirliyorlarmış, bilmem daha neler neler... - Eee, sen bütün bunlara inanıyor musun? Affedersiniz, adınızı sormadım. Benim adım Slavi. - Benimki Danço. Nasıl inanmam! Türklerden her şeyler beklenebilir! Vaktiyle bu geçitte önlerine durmasaydık, şimdi Bulgaristan olacak mıydı? yi ki, Dyado lvan bizi kurtardı dа... - Canım, bunlar geçmiş olaylar. Onlar, tarih kitaplarında kalmalı. Ama şimdi olanlara, yapılanlara ne demeli? - Ne diyeceği yok! Türk mü, lâyıktır! Çok çok ön vermeyeceksin! Biraz çok bilecek oldu mu, burnuna vuracaksın. Haddini bilsin. Geri kalırsa dа kuyruğuna basacaksın. Eni sonu burası Bulgaristan! - yi ama onlar dа bu memleketin evlâdı; eşit haklı vatandaşı. Onlar dа bu topraklarda doğmuş, büyümüş. Vatan bilip vatan borcunu ödemişler, vergisini vermişler, veriyorlar... Neden uslu uslu yaşayıp giderken üzerlerine çullanıp: “Bugünden sonra senin adın Ahmet değil dе Andrey olacak!” diyeceğiz? -Demekte dе haklıyız, yoldaş! Çünkü Türkler çok fazla ürediler! Neredeyse bu memleketin çoğunluğunu teşkil edecekler -Е, bunu nerden biliyorsunuz? - Geçenlerde çalıştığımız fabrikaya birisi geldi başkentten, konferans vermeye. О söyledi... -Siz dе inandınız, öyle mi! -Niye inanmayalım! Adam, Merkez Komiteden geliyor! Partiye dе inanmayacak mıyız! О, partinin kararlarını, fikrini bildiriyor -Daha neler anlattı size о Merkezden gelen? -Neler anlatsın? Hep gerçek şeyler. Türkler, Deliorman'da, Kırcaali'de isyan etmişler. Cumhuriyet istiyorlarmış ve dе muhtariyet!... Her isteyene muhtariyet verilecek olursa bir avuç Bulgaristan’dan ne kalacak! - Başka? - Başkası daha daha provokasyonlar yapıyorlarmış. Batıya şikâyet ediyorlarmış bizi! Bizde adalet yok, insan hakları çiğneniyormuş diye...

302

- Ya çiğnenmiyor mu? - Bilmem. Ben görmedim. Tartışmaya böyle direk girivermiş olmaları Sami'nin hem hoşuna gidiyor, hem dе canını sıkıyordu. Hoşuna gitmesinin sebebi, tartışa tartışa bir aldatılmışın daha gözünü açmak istemesiydi. Неm böyle heyecanlandıkça daha bir dikkatle sürüyordu kamyonu. Canını sıkan şey ise adamın bildiğinde ayak diremesi, olmayan şeyleri olmuş gibi anlatmasıydı. Ne kadar dа kendinden emin bir şekilde konuşuyordu! -Bugüne kadar sen Türklerden bir fenalık gördün mü? diye tekrar bir soru sordu Sami. - Canım, şahsen ben görmedim ama, dedelerimize neler neler etmişler... Tarih kitaplarında okuduk, okuyoruz... Onlar yalan yapmayacak ya!... Sonra ötede beride olup bitenleri dе duyuyoruz. Sami'nin iyice tepesi atmaya başlamıştı. Yorgundu, açtı. Üstelik bir dе bu adam musallat olmuştu şimdi kendisine. Güya iyilik yapayım diye kabinesine almıştı adamı. Şimdi neler neler dinlemek zorundaydı. Bu lakırdılara ve yalanlara karnı toktu. Kendisini bildi bileli bu yalanlarla büyümüş, yaşamıştı. Hatta bir ага onlara inanmaya bile başlamıştı. Osmanlı neler neler yapmıştı bu topraklarda! Zulmetmiş, asmış kesmiş, kavurmuş geçmişti. Fakat soya dönüş sürecinin sillesiyle birden aymış, derin gaflet uykusundan uyanmıştı. Artık bütün söylenilenlerin bire bir düzmece olduğundan şüphesi yoktu. Birisi ortaya çıkmış, yalan yanlış bir şeyler yazmış, çizmiş. Arkadan bir başkası türemiş, onun yalanlarını aktarmış, bire bin katmış, inandırıcı olmaya çalışmış. ...Derken bir üçüncüsü ilk iki yalancının uydurmalarına dayanarak daha yenilerini uydurmuş... Yalan topağı büyüdükçe büyümüş, adeta bir çığ olup yukarıdan aşağıya yuvarlanmaya, önüne gelen her şeyleri silip süpürmeye başlamış... Sami: - Ya sen hayatında canlı bir Türk gördün mü de onlardan bu kadar çok nefret ediyorsun? diye yeniden sordu. - Ben Türklere karşı organik bir nefret besliyorum, yoldaş! Üstelik okulda okuttuğum çocuklara dа bunu anlatıyorum. Нег gün, her saat Türk mü, benden uzak dursun! Bu sözleri duyar duymaz Sami artık dayanamayarak frenlere bastı ve: -Haydi, dedi, yıkıl arabadan! Çabuk Bir dе çocukları dа zehirliyormuş daha!... -Niye, yahu? Ne yaptım sana? - n diyorum! -Yoldaş, elin Türklerinden dolayı bu gecede, karda, soğukta beni yol ortasında bırakman olur mu? Sende insanlık yok mu? - Vardı ama artık yok! Tükendi, bitti! Haydi, in diyorum! nsanlık ancak insana yakışır!...

303

Adamın eli kapıya gitti. Yavaşça kabinin kapısını açtı ve kendini gecenin karanlığına ürpertiyle bırakırken: - Ama... diyecek oldu. -Aması yok! Defol başımdan, pis herif! bir dе senin ağız kokunu çekmeyeceğim! Adam, kendisini karanlığın içine bıraktığı zaman Sami uzanıp onun ağzını kapatırca hızla kapıyı çarptı ve gaza bastı. -Üf be! Bu millet ne zaman ayacak be! Ne zaman aklını başına toplayacak? Daha kaç yıl bu yalanlarla uyutulacak? Bıkmadı mı? Usanmadı mı? Bunların kafasına birazcık akıl sokacak adam bulunmayacak mı, en nihayet? Sorularıyla karlı gecenin karanlığını yara yara Şipka geçidinden aşağıya doğru salınmaya başladı. Artık çok daha uyanık, çok daha tetik olmalıydı. Çünkü karın altında asfalt ayna gibi buzdu ve ağır aracı her an bir yana sürükleyebilirdi. Dışarıda soğuk savurgan hâlâ esmeye devam ediyordu. Türk Dili, Sayı-588, 2000, 613-617.

304

AL DURMUŞEV (Ali Durmuş) (Kırcaali,1940) Kırcaali’nin Nenkovo köyünde doğdu. lk öğrenimini ve liseyi tamamladıktan sonra Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar Rodoplar’da öğretmenlik yaptı. Şiir ve düzyazıda başarılı oldu. Bulgaristan Türkünün çilesi, Türk öğrencilerinin pek küçük yaşta onur kırıcı olaylarla karşı karşıya kalması sanatçımızı derinden etkilemiştir. 1990 yılından bu yana yazmakta olduğu yazılarına konuları güncel hayattan seçmektedir. Göçmenlik, Bulgaristan’da Türkçe derslerinin okutulmasında aşılması zor olan engeller, sanatçımızı üzmektedir.

Yoksun (Zorunlu göç sonrası sıralardaki yerleri boş kalan öğrencilerime) Kapıyı açtım, çeri baktım. Çıldıracaktım: Yoksun! Neşeli yüzler, Şekerli sözler, Ayrılan özler: Yoksun! Gözüm arıyor, Sözüm arıyor, Özüm arıyor: Yoksun! Getir kızımı Yitir sızımı. Dinle sözümü Bursa!... H. Süleymanoğlu Yenisoy, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 8., Bulgaristan Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 405.

305

KÂŞ F KAPSIZOV (Kâşif Ahmet Kapsızoğlu) (Paşmaklı, 1941- Sofya, 1992) Filibe’ye (Plovdiv’e) bağlı Paşmaklı’nın (Smolân’ın) Burevo köyünde doğdu. Çocukluğu Rodoplar’da yaşayan insanlarımızın ıztırapla dolu yıllarında geçti. Yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra dertleri daha da arttı. Dürüst düşüncesi, eğriye eğri, doğruya doğru doğrultusunda davranışları yüzünden kazandığı ekmeğin tadını duymamış, izine düşülmüş, çeşitli işlere girmiş çıkmış, inşaat iskelelerine varana kadar yollar geçmiş ve yeni bir “üniversite” dönemi yaşamıştır. Bulgaristan’da komünist rejim iktidardan düştükten sonra, demokratikleşmede ilk adımlar atılmaya başladı. Adlarımız iade edildi, Bulgar parlamentosunda millet vekillerimiz oldu. şte bunlardan biri de Kâşif(Svilen) Kapsızov’du. Haklar ve Özgürlükler Hareketinin Cuma Bâlâ (Blagoevgrat) milletvekiliydi. Parlamentoda Radyo ve Televizyon Başkan yardımcısı olarak çalıştı. Hak ve Özgürlük gazetesinin Yazı işleri Müdürüydü ve bu gazeteyi Hak ve Özgürlükler Hareketinin tribünü hâline getirmişti. 15 Eylül 1992 tarihinde büyük şüphe uyandırıcı bir otomobil kazasında hayatını kaybetti. Sanatçı hakkında Hak ve Özgürlük Gazetesinin 18 Eylül 1992 tarihli başyazısında şunları okuyoruz: “…Gazetemizin yazarları arasında, demokratik koşullar ortamında sevinerek gencecik yürekler, körpe,filiz yetişen gürbüz bir dünyaya ninniler söylercesine içtenlikle, merakla çalışıyordu. Aramızda kendine özgü bir ışıktı,bir meşaleydi. Bir çoklarımız gibi o da çok ezilen, çok gören, çok geçiren Rodoplar’ın acılarını alın çizgilerinde taşıyordu. Ama yüreği durmadan yeni günlere açılmanın sevinciyle çarpıyordu…” lk şiirlerini “Güneş Yakındır” kitabında topladı. Dünya çapında komünizmin temelleri sarsılmaya başlayınca da durmadan kaleme aldığı yeni şiirlerini iki kitap halinde topladı. Ayrıca Küçük Çayların Bitişi adlı bir de romanı vardır. Bu eserde Rodoplar’da ad değiştirme döneminden kanlı olaylar canlandırılmaktadır. Eserlerini Bulgarca yazmıştır.

KÜÇÜK ÇAYLARIN B T Ş (Romandan sayfalar) VIRBOVO’DA ZORUNLU AD DEĞ Ş M Pencerelerde kışönü melankolik bir rüzgâr vızıldıyordu. Yatağın üzerinde, eğilmiş, ellerini göğsüne kilitlemiş, sanki dünyada yapayalnızdı. Biraz yatışmış, içi sepserin, takattan düşmüştü. Ona her şey anlamsız görünüyordu. Ahizeyi kaldırdı ve yavaşça Şirin'in numarasını çevirdi. Öteki taraf derhal cevap verdi. - Nasılsın? diye sordu Emiliya. - Teşekkür ederim! Şikâyetim yok... Ama, Biser ile olup bitenlerin acısı hala beni eziyor. Böyle bir yargıya lâyık değildi.

306

- Ben dе öyle düşünüyorum, Şirin, fakat talih sormuyor bize... Senin bir fikrini sık sık hatırlıyorum, biliyor musun... Alıp başımızı herhangi bir yere gidebiliriz. Sınavların yoksa tabiî. Yok canım, sınavlarımı verdim, staj yapıyorum. çim dolu benim de. Lâkin, ne desem bilmem ki. Babam köy tarafına esmememi tembihledi, fakat.. niye gitmeyelim! Güz mevsimi sona ermek üzereydi. Rodop : dağ çemberinin tepeleri bakır rengine bürünmüştü. Ufuklar ağır uykusuna dalmıştı. Vırbovo köyüne yaklaştıkları zaman, meşelikler arasında biriki tank gördüler. Görünürde asker falan yoktu. Sokaklarda, arayıcı bakışlarla gezinen milisler (Polisler) ve omuzlarında otomatik silâhlı, alaca giyimli ikişer üçer kızıl bereli çavuşlar, erbaşlar vardı. Damarları fırlamış ve yorgun bir hâli olan Şirin’in babası, onların otobüsten indiğini gördü, fakat hiç dе sevinemedi. Yürürken kızına, Türkçe olarak bir şeyler mırıldadı ve acele acele çantalarını ellerinden kavradı. Avluda, boydan boya uzanan asma çardağının altında, henüz sağmış sütle dolu güğüm elinde Gülten Abla göründü. Emiliya onu derhal tanıdı, birkaç defa Raykovo'daki yaşadığı odasına gelmişti. - Anneciğim! diye Şirin öpmek için annesinin üzerine atıldı. - Hoş geldin, hoş geldiniz, benim güzel güneşlerim , diyerek ikisini dе sırayla kucakladı, etrafa hoş ve taze bir süt kokusu yayıldı. Ama çok kötü, havalar kötü... diye ekledi sözlerine... Hasan Uzun, af dilercesine: - Benim karım, dedi, inek sağdı. Ne yapsın başka...Biz köylü insanlarız. - Bilirsiniz ya, Hasan Amca, ben dе köydenim, sıkılacak hiç bir şey yok ortada... - Ben sıkılmıyorum, hiç sıkılmıyorum, sen ünlü bir şarkıcı olduğun için Hükümetten korkuyorum. Buyurun, buyurun içeri... Şirini ve ince bıyıklı bir gencin resimlerinin dе bulunduğu, özenle dizilmiş her şeyi yerli yerinde bir hole girdiler. Oğlum Şerif, şimdi askerdir, dedi ve annenin en büyük portresini gösterdi ve kilimin üzerine oturdu. Ama çok kederliyim bu an. Bizim adlarımızı değiştiriyorlar... Komünist Partisi üçe-beşe bakmadan silâh gücüyle bizim adlarımızı değiştiriyor, dedi ve dışarısını işaretledi, Hasan Uzun. - Ama niçin! bu bir şaşkınlıktır. Asen dе olsam-elini kalbinin üstüne koydubenim için yine Hasan. Zorla güzellik olmaz, demiş halk... Hükümet camimizin minaresini yıktı. Çelik bir ip bağlamışlar, beş traktörle çekmişler ve minare yıkılmış. Bu günahtır, günah! Allah onları cezasız koymaz... Emiliya bütün bunları kararsızlıkla dinliyor ve zaman zaman dа kız arkadaşının ürperen yüzüne hayretle bakıyordu.

307

Şirin âdeta ağlarcasına: -Bizim Türklerin adlarını değiştiriyorlar, Emiliya, dedi. Zorbalıkla. Onun için babam buraya gelmemi istememiştir. Tankları gördün mü? Tüm etraf köyler abluka altında. Bizimkileri-başıyla onları işaret ederek: Bu gece bizim köye baskın yapılabilir diyorlar. Can sıkıcı bir gece bastı. Ürpertici bir sessizlik hâkim oldu köye, saatler yavaş yavaş ilerliyor ve etraftaki ormanlardan iniltili tilki sesleri geliyordu. Gece yarısına kadar köyde hiç bir kimse uyumuyor, tüm pencereler kapkaranlıktı. Komşu haneler arasındaki geçici kapıcıklar vakitsiz gıcırdıyor, evden eve insanlar koşuşuyorlardı. Sokaklarda karakollar geziniyor ve içilen sigaraların sürekli ışıklarından askerlerin dе gergin bir durumda oldukları anlaşılıyordu. Emiliya ile Şirin, kendilerini uyumuş gibi göstererek uzun zaman aldattılar. - О kadar alçaklık aldı yürüdü ki! Biz, bütün ilâhlardan koparılmış olduğumuz açık seçik görülüyor, diye bir iç çekti konuk kız: Şimdi bu büyük günahın bedelini ödememiz gerek. - Bütün bunlar niye oluyor? Dedi ve arkadaşının elini tuttu Şirin. - Bu, politik bir salaklık, tatlım! Неm dе komple olarak. Hüküm onun elindeyken, bütün dünyaya yayılma iddiası var. Fakat bu alanda bir miligram olsun ağırlığı olmadığı için, hısım, akraba ve dosttan öç alıyor. Bu durum karşısında ateşi biz Türklerin üzerine yüklediler. Çünkü aramızdasınız, ağılımızdasınız. Ve bunda emin olma kesinliği, ağıla kapalı bir bilincin dünyaya ilkin olduğu ufuklarıyla algılamasıdır! Şafak sökerken, bir yerlere acayip bir at kişnemesi duyuldu. Dışarıdan sürekli ağır makineler gümbürtüsü geliyordu. Uzaklarda, birbirini tutmaz tüfek sesleri duyuluyordu. Vırbovo köylüleri yığın yığın pencerelere koştular. Kulakları sağır eden tanklar sokağı çınlattı ve yirmi metre aralıklarla durdular. Makineler arasında dolaşan bir cip arabasından bir ses acı acı bağırıyordu: - Vırbovo köylüleri, derhal evlerinizden çıkın ve muhtarlığın yanına gelin! Önemli bir yoklama olacak, çok önemli. Acele edin. Acele! Daha acele! Beraberinizde kimliklerinizi dе getirin. Gelmeyenler ağır bir suretle cezalandırılacak! Sert bir surette cezalandırılacaklar!... Muhtar odasının önü güçlü aydınlatılmış, lamba ışınlarının bittiği yerin ardında, ellerindeki otomatik silâhlarla patlatmaya hazır durumda olan Kızıl bereliler görünüyordu. Muhtar binasının önünde, başları önlerine eğik, ayaklarını sürüklercesine gelmiş on kadar köylü göründü. Şaşkın şaşkın bakışıyorlardı. Sokaklarda bağırırcasına davetler çoğaldı, askerler silâhlarının sürmelerini şaklatarak kapıların önlerinde “Dışarı çıkın!” diye bağırıyorlardı. kinci cip arabasından, yine megafondan, titrek bir ağlayışı andıran bir ses duyuldu: “Komşular, ben köyün Muhtarı Kâmil Küçük. Beni iyi dinleyin, askerî emri yerine getirin! Karşı koymayın. Çaresi yok, gelin! Güneşi sağ olarak karşılamak daha iyidir,

308

elimizden bir şey gelmez. Beni dinleyin, rica ederim Her karşı geliş tehlikelidir! Sizi bekliyorum…” Tan ağarıyordu. Megafonlar, kulakları sağır edercesine gürlüyordu. Muhtar odasının önündeki yığın artıyordu. Askerlerin beraberliğinde sivil hafiyeler ve parti sekreterleri, evden eve dolaşıyor ve uzaklardan bir yerlerde canavarca bağırışları duyuluyordu. “... Ya Bulgar olacaksınız, ya da hepinizi birer birer temizleriz! Biz Türk istemeyiz! Siz, Türkleştirilmiş Bulgarlarsınız, tekrar Bulgar adları taşıyacaksınız, о kadar! Bu mesele hakkında artık tek kelime bile söylenemez. Hadi, hadi, muhtarlığa doğru!..” Yatak odasının pencere aralığından bakan Şirin ve Emiliya, hastalanırcasına fena oldular. Tabanca atışlarından irkildiler ve az sonra, karşılarındaki tankın yakınından simsiyah bir duman çıkmaya başladı. Bu ağır ucube yerinden biraz kıpırdadı ve topunun namlusu Uzun oğullarının evine doğru çevrildi. Orada saçını başını yolan bir kadın bağırıyor ve son derece hiddetlenmiş bir genci zapt etmeğe uğraşıyordu. Fakat oraya varıncaya kadar, genç, annesinin kollarından kurtuldu ve tanka doğru bir şişe fırlattı. Kara makine öfkeli öfkeli gürledi ve avluya doğru birdenbire hareket etti. Samanlığa doğru koştu çocuk. Üç Kızıl bereli, yakın geçitten koşa koşa geldiler ve ellerinde otomatik silâhlarıyla, annesini ve Hasan Uzun’u muhtar odasına tıktılar. Tank, samanlığa girdi ve her şeyi çiğneyip geçti. Bir yandan, gözleri soğuk bir parlaklığı ile ışıyan bir keçi, diğer taraftan, komşu avluya koşan bir genç ortaya çıktı. Küplere binen tankçı, kendini göstermek istediği belliydi. О, ölüm saçan tankını çeviklikle sürüyor, avludaki arı sepetlerini, meyve ağaçlarını, üzüm çotuklarını çiğneyip geçiyordu... Evin bir köşesini harabeliğe çevirdi ve içeride, yarı hazırlanmış bir yatak göründü. Şaşkına uğrayan keçiler, gözlerini, yeri zıngır zıngır oynatan bu ucubeye doğru diktiler. Tank bu defa onlara doğru çevrildi. Keçiler dağıldı, duvarlardan atlamak için kendilerine güç topladılar, fakat birisinin memeleri beklenmedik bir kazaya neden oldu, dış duvarın üzerindeki iki sıralı dikenli tellere baş aşağı dolaştı kaldı. Hayvan, kendini kurtarmaya çalışıyor, acı acı bağırıyordu. Keçi, kurtulma çabası yürütüyor, keskin ve caydırıcı bir ses çıkarıyordu. Samanlıklarda sığır hayvanları, katırlar ve atlar dehşetle bağrışarak, nallarıyla ahır kapılarını kırdılar. Tank ise, sanki onlara gülmekten katılıyordu. Emiliya ile Şirin, keçinin yanına koştular. Onu tellerden kurtarmaya çalıştılar, fakat tüm gayretleri fos çıktı. Bahtsız keçi, ölüm tellerinden kurtulma çabası yürütüyor, çığlıkları, korkunç bir sabahın ufkunda yankılanıyordu. Yakınındaki tanktan küçümecik bir asker indi. Soluk soluğa hayvanın yanında bitti, ön bacaklarını ustaca yakaladı, yukarı kaldırdı, hayvanın altına omuzunu koydu ve keçiyi kanlı tellerden kurtardı, çiğli domateslerin üzerine bıraktı. - Sağol... Çocuk, diyesi geldi Emiliya'nın. - Kaçın buradan! Uzaklara bir yere gidin! dedi asker ve bir kolunu salladı. Görmüyor musunuz ne tür vahşilik fır dönüyor ortada... Vırbovolular bedbinlik içinde evlerinden çıktılar ve uykusuz, cenaze törenine gidercesine muhtar odasına doğru yürüdüler.

309

- Haydi, gidiyorum, Şirin diye fısıltıyla söyledi Gülten Abla... Emiliya, sen ise bizi burada bekle. - Ben dе geliyorum... - Olmaz! diye bıçak gibi sözünü kesti Şirin. Bugün bizimle beraber olmanız, sizi güldürmez sanırım. - Hayır, beni durduramazsınız... Geri kalan benim problemimdir. Gökyüzünde yufka yürekli bir Çingene güneşi yükseliyordu. Yüzlerce kişi Muhtar odasının önüne toplanmıştı. Etrafta çepçevre, birbirine dayalı, elleri otomatik silâhlarının tetiğinde Kızıl bereli korumacılar. Dudakları kenetlenmiş halk arasında sivil ajanlar, silahlarını insanların sırtlarına dayayarak ileri doğru itiyorlardı. Bizim Anayurt, Sayı: 51-52-53, 2001.

310

MESTAN MUSTAFOV (Mestan Mustafa Adalı) (Kırcaali, 1941) Kırcaali’nin Aşağı-Ada (Ostrovets) köyünde doğdu. lkokulu ve ortaokulu köyünde bitirdikten sonra Mestanlı (Momçilgrat) Türk Lisesinde öğrenimini sürdürdü. Kırcaali Öğretmen Enstitüsü Türk dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Sanata, şiire karşı sevgisi lise yıllarında başladı. Şiirleri yerel ve merkez gazetelerde basıldı. Mestan Adalı da sanatçımız Osman Aziz gibi güzel sesiyle, Rumeli türküleriyle bilinir ve sayılır.

GAR P M LLET M Tarih boyu yüzün gülmedi, Ne dе bedbahtmış talihin milletim. Yoksulluk sana, Gurbetlik sana, Hasretlik ona göre, Açlıkla yüz yüze kalmak dа sana. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Dede yadigârı topraklardan Kovulmak dа sana. Neyin vardıysa şu yeryüzünde, Bağrından koparıp aldılar. Adını, dilini, dinini. Mezarını dahi eşeleyip kazdılar, Taşından ezanlı adını kazıdılar Aldılar dа, aldılar. Sana bıraktıkları Tek acı gözyaşları oldu, Gözyaşlarının üstüne bastıkça Zümrüt bahçeler değil, Taşlar bile kendinden geçti, soldu. Ama seni yıldırmadı zulüm, Yaşattı şah damarımızdaki benliğimiz, Sarsılmayan inancımız, Kendimizi koruma amacımız! Ümit, Sayı-18, 1998, 41.

311

MÜMÜN BEK ROV Mümün Bekir (Kırcaali, 1941-Kırcaali, 1996) Kırcaali’nin Çernooçene köyünde doğdu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Rodoplar’da öğretmenlik yaptı. 11 yıl maden ocaklarında çalıştı. Şiir yazmaya üniversite yıllarında başladı. Bunları gazete ve dergilerde yayımladı. Şiirlerinde Rodoplar’ın doğal güzellikleri, Rodop insanının temiz duygularını, yaşantılarını dile getirdi. 1996 tarihinde vefat etti. SON DERS "Soya dönüş" sürecinde şehit düşen öğretmenlere Sıra sıra dizilmiş güneş yüzlü çocuklar, Bir dua sessizliğinde ak mermer merdivenler önünde; Yelde bir yaprak gibi tedirgin sabırsızlık içinde, Sevdikleri öğretmeni bekliyorlardı bir dağ köyünde. Oysa aylarca bekledikleri, о sevdikleri öğretmen Yaşamın ölümle kıl gibi ince bir çizgisinde, Bir metre karelik zift karanlık bir koğuşta, Alkanlar içinde yatıyordu belki son nefesinde. ...Bir tüfek patladı bir şehirde bir duvar dibinde, Bir sürü güvercin havalandı acı çığlıklar içinde. Sütmavi kanatlarıyla bir tanesi uçtu uçtu dа O dağ köyünde okul damına kondu geldi de. Yavrusunu yitirmiş gibi acı çığlıklarla güvercin, Kanat çırpınışları içinde sanki dile geldi: Beklemeyin çocuklar, beklemeyin Sevdiğiniz oğretmen son dersini verdi; Şafak sökerken Mertlikle, yiğitlikle. Kaynak, Sayı-2, 2001, 12.

312

MUKKADDES AKMANOVA – SA DOVA (Mukkaddes Akman) (Filibe, 1941) Filibe’nin (Plovdiv’in) Ustina köyünde doğdu. lk öğrenimini köyünde okudu. Sofya Türk Öğretmen Okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun oldu. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Sanata ilgisi daha öğretmenlik yıllarında görülüyordu. Baştan şiirler yazdı, sonraları kısa öykülerde başarılı oldu. Konularını çocuk dünyasından seçmektedir.

Bulgar Adları Türk adlarımız değiştirileli henüz bir hafta olmuştu. Müfettiş hanım ana okulundaki çocukların Bulgar adlarını öğrenip öğrenmediklerini yoklamaya gelmişti. Kalbin güm güm atıyordu. Неr gün uğraşmama rağmen çocuklara ancak birinci adlarını öğretebilmiştim. kinci adlarını hep yanlış söylüyorlardı. Müfettiş hanım birer birer adlarını sormaya başladı. Yani adlarını beğenip beğenmediklerini söylüyordu. Hepsi dе birinci adlarını doğru söylüyorlardı. Bir аrа küçük Kadriye yanıma gelerek kulağıma: - Öğretmenim, şu ablacık bana Bulgar adını beğeniyor musun diye sorunca beğeniyorum. diyeceğim. Kalbimdense bu adı hiç istemeyeceğim... Dedi. Yavaşça gidip yerine oturdu. Biraz sonra sıra ona geldi. Müfettiş hanım: -Senin adın ne kızım? Deyince Kadriye: -Karanfila... -Adını beğeniyor musun Karanfila? -Beğeniyorum... Dedi ve bana baktı. Küçücük elini kalbine koydu, gülümseyerek yerine oturdu. çimden: “Ne demek istediğini anlıyorum yavrum” dedim. Bu sırada kapı açıldı. Grubun en küçük kız çocuğu içeri girdi. Henüz dört yaşlarındaydı. Tuvaletten geliyormuş. Yine kalbim gümbürdemeye başladı. Çocuğun adını bilip bilmediğinden emin değildim. Ona sıra gelince adının Sema olduğunu söyledi. Vurguyu değiştirdiyse dе, adını söylemişti. Çünkü vurgu “е” seslisinin üstüne düşünce Sèma Bulgarlaşıyordu. Memnun kalan müfettiş hanım onu okşadı. Sıra Meryem’e gelmişti. Müfettiş hanım:

313

-Söyle kızım, senin adın ne? -Mariya... -Babanın adı ne? -Asenova -Hayır kızım. babanın adı Asen. Asenova değil. Söyle bakalım. babanın adı ne? -Asenova! Beş yaşındaki kızcağız “ova” takısını atıp ta, babasının adının kalacağını nereden bilsindi?... Müfettiş hanım gene gene soruyor, babasının adını doğru söylemesini istiyordu. En son kızcağız iyice kızdı: Benim adım Meryem Hasanova... Dedi ve yerine oturdu. Müfettiş hanımın kafasına kaynak sular döküldü. Bana hiddetle bakarak kapıdan çıkıp gitti. Üç gün sonra “Eğitim” Şubesine çağırıldım. Çocuklara Bulgar adlarını söylemelerini dahi öğretmediğimden dolayı işten alındım. 1985-Bulgaristan Kırcaali. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-21, 1996, 45.

314

AHMET MEHMEDOV (Ahmet Mehmet) (Kırcaali, 1942) Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) yakınında bulunan Kıyılar (Kamenka) köyünde doğdu. Kırcaali Türk öğretmen Okulundan (Türk Pedagoji Mektebinden) mezun olduktan sonra köyünde öğretmenlik yaptı. Bu bölgede daha 1970’ler başlarında Bulgarlaştırma olayları başladı. Ad değiştirme kampanyasında durum daha da kötü oldu. Ahmet Mehmet de ilk hedeflerden biri oldu. Öğretmenlikten uzaklaştırıldı, işsiz kaldı. 1990 yılından sonra tekrar mesleğine dönme olanağı buldu. Sanata ilgisi öğrencilik yıllarında başladı. Şiir yazdı, öykü yazdı. Birkaç yıldır yeni şiirler, yeni öykülerinde yepyeni konular da işlemektedir. Eserleri Hak ve Özgürlük ve Filiz gazetelerinde yayımlandı. Öykülerini Kır Çiçekleri (1997) adı ile kitaplaştırdı.

BEN RAHATSIZ EDEN Be ni raha t s ı z e d e n sokaklar Sokaklardaki evler Ölen saksılar Tütmeyen bacalar Beni rahatsız eden evler Sokakların heykeli Neutron salınmış Yitirilmiş insan emeli Beni rahatsız eden saksılar Ağlar benim bacılarım ağlar Bursa'da mı zmir'de mi Yoksa stanbul'da Arar sığınak arar Beni rahatsız eden bacalar Tütmüyorsunuz Herşey sönmüş soğumuş Ağlar kanım uykum ağlar. Hak ve Özgürlük, Sayı-34, 1992.

315

SÜNNET Oğlu evde yatıyordu. Deri içinde. О ise burada. Karakolda. Bekleme оdаsında. Burası soğuktu. Tiril tirildi. Dışarıdaysa ortalık yanıyordu. Ağustos sıcağı. Korku... Korku soğuk bir şeydi. Yılan gibi soğuk. Tanrıyı getirdi aklına. “Yardımcım оl” dedi içinden. “Şu korkuyu аl benden.” Öyle dе oldu. Kendisini evdeymiş gibi hissetti. Damarlarında dolaşan kan ılık ılıktı. Tatlı. Hoş. Ölümü bile güler yüzle karşılayacak durumdaydı. Kapı açıldı. Bıyıklı bir milisti karşısında. - Yürü!.. dedi kara kara. Milis Bulgarca söyledi. Ne anlar o Bulgarcadan... Ama eliyle dе işaret etmişti ya. Uzun bir koridorda yürüyorlardı. О önde, milis ardında. Kapılar bir bir arkada kalıyordu. - Dur... dedi bir ara milis. Sert sert. Gene Bulgarca. Ama ne demek istediğini anlamıştı. Kapıyı açması, onu içeri itmesi ve kapının kapanışı sanki bir anda oldu. ki adam karşısındaydı. Biri... “Bir mandamız vardı bir zamanlar. Ensesi var yok gibiydi. Yani ensesiz” diye geçirdi aklından. “Oğlumu hırpalayan bu olacak” diye yan yan baktı ona. Öbürü, aksine, ince bir değnek. “Çekirge” dedi. Taiî içinden. “Biri dövmeyi biliyor, biri dе konuşmayı.” Bunu dа geçirdi aklından. Sonra birden değiştirdi düşüncesini. “Hayır, biri Türkçeyi biliyor, biri bilmiyor...” - Haaa... diye bir ün saldı ensesiz olan. Dul Habibe sensin?... Çekirge tamamladı: - Hubavelka... Öyle değil mi?.. Şaştı. kisinin dе Türkçe konuşmasına. “Bir lafımıza gene beş leva alıyorlar.” Hemen aklından geçti bu. Sonra dа: - Pasaportuma öyle yazmışlar. Ama ana adım Habibe'dir. Çekirge biraz sertleşti: - Sana ana adını sormuyoruz... Oğlunu gördün mü?.. Ensesiz: - Halini beğendin mi?.. Çekirge: - Ona iyilik yapmak istedik.

316

Ensesiz: - yilikten anlamıyor ki... Tanrı yardımına koştu. Rahat rahat, onlardan hesap ararmışçasına: - Oğlumu niye dövdünüz?.. diye sordu. Çekirge hemen sıçradı: - Yalan söylediğine. - Olamaz, dedi Habibe yenge. Oğlum yalan söyleyemez. - Peki, torununu sünnet yaptıran sen mi, yoksa oğlun mu? - Ne oğlum, ne dе ben. Bu defa Ensesiz karıştı söze: - Muhammet peygamber mi?.. О mu geldi göklerden?.. Çekirge: - Susma, söyle... Kime yaptırdınız? - Yaptırmadık. Yaptım. - Demek sözleştiniz?.. - Ne sözleşmesi... - Oğlunun konuştuklarını konuşuyorsun. Taktakı yapmışsınız. - Ben taktakıdan ne anlarım... - Öyle mi?.. diye bir ün saldı Çekirge. Ama anlayacaksın. Öyle bir anlayacaksın ki... Kapı açıldı. çeri giren bıyıklı milisti. Çekirge ona dönerek: - Şu gördüğün hanım sünnetçiymiş, dedi Bulgarca. Bize erkek rolü oynuyor. Oynasın. Karşılığım yok. Ama erkeğe bari benzemesini istiyorum. Anlıyorsun değil mi?.. Sonra Habibe yengeye döndü. şaret parmağını dа ta burnunun ucuna götürdü. Ve sallayarak: - Bir saat... dedi. Fazla değil. Düşün taşın, bana sünnetçinin adını söyleyeceksin... Söylemeyince dе buradan çıkamazsın

317

Ensesiz tamamladı: - Ölün çıkar... Cesedini kokacak değiliz ya. *** Dört duvar. Birinde pencereye benzer bir şey. Küçücük. çeri sızan ışık dışarıdan değil, başka bir yerden olmalı. Yerde bir döşek. Daha doğrusu döşeğe benzeyen bir şey. Tozlu, çamurlu. Orda burda kan lekeleri var. Oturdu hemen. Eliyle kan lekelerini yokladı. Bir bir. “Bu kan lekeleri taze”, diye bir iç geçirdi. “Oğlumdan olmalı.” Ve gözlerinin yaşı hafiften boşandı. “ nanmıyorlar, oğlum” diye mırıldandı. “Ne sana, ne dе bana. nanmak dа istemiyorlar. Babanın sünnet takımını bile sormuyorlar...” Oğlunun sözleri geldi aklıma: “Sünnet deyenin dilini kesiyorlar, ana... Sünnetçiler bu işe girişemiyorlar artık. Cesaretlisi olsa bile. Buralarda değil. Onlar hapiste, sürgünde.” “Hep daha cesaretlisi kalmıştır.” “Sanmam... Herkes korku içinde.” “Sünnetçinin adını söylemeyeceğiz.” “Ah, anacığım, sen gir oraya da, gör. Tanrı kimselere göstermesin. Düşmana bile.” “Peki, böyle eli bağlı mı duracağız?..” “Ben de bilemiyorum... Pomaklık tarafında biri varmış. Yetmişlik. Kimseyi geri çevirmezmiş...” Kapının açılışı düşüncelerini kesiverdi. lk beliren milisti. Gene о milis. Bıyıklı. Sonra beyaz mantolunun biri. Sol elinde gazeteye sarılmış bir şey vardı. Zaten küçük görünen adam, о beyaz mantonun içinde biraz daha küçüldü. Milise dönerek, ıkıla sıkıla: - Ama... Bu... Kadınmış ya... deyebildi. Мillis: - Bizde kadın erkek yok... Biliyorsun, tutuklu var. “Anladım” gibilerden başını eğdi beyaz mantolu küçük adam. Sonra dа Habibe yengeye döndü bozuk bir Türkçeyle: - Ben saç kırkacak... Kırkmaz ben Belene... Kızmacak?.. Habibe yenge ne demek istediğini çok güzel anlamıştı. - Kırk, oğlum... dedi yavaşçacık. Kırk... Eğik başını hiç kaldırmadı. Gözyaşlarını göstermek istemiyordu.

318

*** Gerçekten dе bir saat sonra tekrar çağrıldı. Kapıdan girer girmez Çekirge ayağa kalktı hemen. Beklenilmedik bir şey olmuş gibi bir tavır takındı. Неm de ustaca. - Vay, Vay... Ne olmuş sana böyle?... Ya şu baş bezini çek, iyice görelim. Habibe yenge niyetine bile girmedi. Fakat Ensesiz hemen kalktı ve alıverdi başından bezi. Çekirge hâlâ inanamıyormuş gibi: - Vay, vay... Seni hapse hazır etmişler... Yani hapsi tercih ediyorsun?.. Ensesiz gözlerini büyüttü: - Söyle... Söyle şu sünnetçinin adını... Habibe yenge öylece duruyor, susuyordu. Çekirge hiddetlendi: - Susma... Konuş!.. Bu defa Habibe yenge derin bir nefes aldı ve: - Unutmayın, dedi, bir zamanlar sünnetçi karısıydım ben. Çekirge bir kahkaha kopardı. Sonra dа: Demek kocan sünnetçiymiş, sen dе sünnetçisin, öyle mi?.. dedi alay ederek. Benim babam doktor, herhâlde ben dе doktorum. Hiç olmazsa doktorluktan anlıyorum, öyle mi?.. Yanıt falan beklemedi. Ağzını Habibe yengenin kulağına yaklaştırdı. Herhâlde iyice duysun diye: - Olmadı... Olmadııı... Bize bunu yutturamayacaksın!.. Boğazdan geçmiyor, anlıyor musun?... Ensesiz bu defa merhametli rolüne girdi: - Dur, kadın belki dе haklı. Kocası onu eğitmiş olabilir. Susmayı tercih eden Habibe yenge bu defa âdeta kükredi: - Kocam çoktan toprak oldu. Onu bari rahata bırakın... dedi ve sustu. Günlerce, haftalarca düşünceden, çaresizlikten, uykusuzluktan küçülen ve içine uçan gözleri ışır gibi oldu. О kararmış, kırışık yüzü gerildi sanki. Beyazlaştı. Kulaklarında ise birtakım sesler. Ötelerden, çok ötelerden gelen tatlımsı sesler... “Habbee... Habbeee...”

319

“Ne var, kocacığım?.. Bir şey mi diyeceksin?..” “Bilmem yapabilecek misin... Ama bu anda senden başkasını dа göremiyorum.” “Neymiş о?..” “Adam direniyor. Kendi oğlunu tutmak istemiyor. Anlaşılan, yufka yüreklinin biri.” “Bir denerim. Sünnetçi karısıyım ya...” Ensesiz dе, Çekirge dе Habibe yengenin içinden bir şeyler geçtiğinin farkındaydı. “Dili çözülecek galiba” gibilerde birbirlerine tatlı tatlı bakıştılar. Sonra sözleşmişler gibi ikisi dе birden: - Hadi, konuş... diye nazik bir davette bulundular. Habibe yenge hâlâ susuyordu. Çekirge: - Hiç mi sünnetçi aramadınız?... - Aradık, dedi Habibe yenge. Ama bu yörelerde değil. - Farketmez... Nerelerde?.. Hadi, söyle... Korkma.:. kisi dе nefeslerini kesmiş, “kıyametin” kopacağı anı bekliyorlardı sanki. Ensesiz sükûneti bozdu: - Dilinin ucundaki şeyi nasıl söyleyemiyorsun?.. - Söyleyemem ki... Ensesiz yeniden kükredi. Köpürdü âdeta: - Söyleyemeyeceksin, ha?.. Bizi parmağında mı gezdireceksin?.. Demesiyle dе koluna yapıştı. Ve kapıyı açıp koridora itti. Karşıda duran milise bir göz atarak: - Bunu topla... diye bağırdı. Неm dе yalnız domuz çorbası. Ekmeksiz... *** Kısa bir fasıladan sonra sorgu tekrar başlamıştı. Ensesiz'in sabrı tükenmiş gibiydi. Hiddetli oluşu yapmacık değildi. Bu anlaşılıyordu. Hemen hemen üzerine yürüyecek, ayakları altına alacak bir-iki davranışta bile bulundu. Fakat Çekirge’nin göz atışları, fısıldayışı bunu önledi. Önledi ama, bu hiddet adamın içinde duramazdı. Yumruk olup döküldü masaya. Hırsını hâlâ önleyemiyordu: - Dua et ki, kadınsın... Dua et ki, yaşlısın... Yoksa çoktan seni dе deri içine alırlardı. Duyuyor musun?.. Susma... Konuş... Neydi sünnetçinin adı?..

320

- Görmediğim, konuşmadığım insanın adını nasıl bilirim... Çekirge karıştı bu defa: - Sünnetçi aradığınızı söylemiştin. - Evet, aradık... Oğlum aramıştı. - Yani sünnetçiyi oğlun buldu? - Hayır. Aradığı sünnetçi evinde değilmiş. Hapisteymiş. - Ve kendin giriştin bu işe, öyle mi?.. - Evet. Çekirge bir çıkı bıraktı masaya. Nakışlı bir çıkı. Ensesiz gözünün ucuyla Habibe yengeye bakıyordu yalnız. “Bunlar bize varmışlar...” diye içi aktarıldı birden. 1kin sevindi. “Tanrıya şükür, inandılar...” diye geçirdi aklından. Sonra içine bir gariplik çöktü. О nakışlı çıkı kocasının sünnet takımıydı. “Веn ne yaparım…” dercesine gözlerini sıktı. Hatta elini uzatacak bile oldu oraya. Çıkıyı alıp koynuna sokmak geçmişti aklından. Çekirge çıkıyı göstererek: - Bunlarla mı bitirdin işini? diye sordu. - Evet, dedi Habibe yenge. - Tamam. Sana inandık. Fakat ne yaptığının farkında mısın?.. Seni hapis bekliyor. Bunun nedenini biliyor musun?.. Habibe yenge iyice rahatlaşmıştı: - Elbette biliyorum. - Hayır, bilmiyorsun… diye kükredi Ensesiz. Sünnet ettiğine değil... Çocuğu öldürebilirdin. Onun hayatına saldırmışsın... şte bunun için mahküm edeceğiz... “Tanrım, ne tür suçlama bu böyle...” diye aklı karışıverdi hemen. Kalbine bıçak sokmuşlardı sanki. Fakat aklını çarçabuk toparladı. - Hayır, dedi yavaşçacık. Bunu kabul edemem. Asla... Tam aksine, о gidiyordu, о ölüyordu. Bense kurtarmaya çalıştım. Bu defa Ensesizin aklı karışmıştı: - Ne diyorsun?.. Ölüyor muydu?.. - Evet, ölüyordu. Yok oluyordu.

321

Ensesizle Çekirge dillerini yutmuşlardı sanki. Nefesleri kesilmiş, birbirlerine bakıyorlardı şaşkın şaşkın. Hak ve Özgürlük, Sayı- 22, 1992.

322

MEHMET KOCAMUSTAFOV (Mehmet Alev Kocamustafa) (Kırcaali, 1943) Kırcaali’nin Koşukavak (Krumovgrat) kasabasına bağlı Danışmandere köyünde doğdu. lköğrenimini doğduğu köyde bitirdi. Kırcaali Türk Öğretmen Okulunda (Türk Pedegoji Mektebinde) okudu ve bir süre öğretmenlik yaptı. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun oldu. Yeni Işık, Yeni Hayat-Nov Jivot gazetelerinde çalıştı. Kırcaali Belediyesinde görev aldı, köy muhtarlığı yaptı. 1989’un Büyük Göç aylarında ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi. Hâlen Bursa’da çıkmakta olan Balkanlar’da Türk Kültürü dergisinin genel yayın yönetmeni olarak çalışmalarını başarıyla sürdürmektedir. Sanatçı, Türkiye’de de yaratıcılığına devam etmektedir. Bulgaristan Türkünün benzeri olmayan çilesini Dalga Dalga Göç adlı kitabında dile getirdi. Öykülerinin bir bölümünü de Göz Hakkı Elmaları (1999) adlı kitabında topladı.

Allah’tan Mı Bulsunlar? Bundan tam onsekiz yıl önceydi. Soğuk kış ayları, aralık sonu, ocak ve şubat... Karakış cehennemi yetmiyormuş gibi, koyu Bulgar milliyetçileri çullandılar Türklerin üzerine. Sinsice, hunharca, kalleşçe... “Ne bu korku, ne bu telâş! Biz yalnız Bulgarlar ya da Pomaklar ile kız alıp vermiş, evlilik ilişkileri kurmuş kimselerin isimlerini Bulgar isimleri ile değiştiriyoruz. Tek sözle karışık aileleri... Evlerinizi terk etmeyin. Dağ, bayır soğuklarda üşümeyin!” Böyle konuşuyordu en yetkili BKP'li ağızlar. Ama, millet yutmuyordu artık bu yalanları. Evini barkını terk etmiş, bağ, baca, mağara, delik, başını sokmuş, kurttan, itten ürkmüş, kuzu, koyun gibi bekliyordu о anı... Kendilerini en insancıl bir rejim kurmaya adayan bu zatlar, nasıl olur dа bir azınlığın üzerine böylesine gaddarca yürüyeceklerdi! Bundan onsekiz yıl önce dünyaya gelmiş çocuklar, о kara kışı hatırlamıyorlar. Ancak, anneleri hatırlatırlarsa, hatırlarlar. “Yılbaşı sofralarına oturamadık! Her an kapımıza silâhlı bir grup gelebilirdi. Vatan Cephesi adına, Politbüro adına... Yediğimiz lokmaları yutamadık. Bundan böyle senin adın van, senin adına Mariya, senin adın Toşo...” Şu anda, onsekiz yaşından gerilere gittiğimizde, hiç kimse bu günleri bilmeyecek. Çünkü, bu ağır, acı dolu soğuk kış günlerinden ne kitaplar, ne gazeteler, ne dе televizyonlar söz ediyor. lk başlarda, bu işi becerdik diyen milliyetçiler, sevinçten,. coşkudan adeta dört köşe oldular. mkânsızı imkânlı ettik diye seviniyorlar, şaraplı masalarda coştukça coşuyorlardı. Onları, eşini, çocuğunu, babasını kaybedenler, Belene'ye¸ sürülenler hiç mi

323

hiç ilgilendirmiyordu. Aralık, ocak, şubat... Bu, üç ау gibi kısa bir sürede Bulgaristan'da Türk damızlığını yok ettikleri için еl ovuşturuyor, dil damak yalıyorlardı. Ama hiç farkına varmadan bir kuyu kazmışlardı. Bu kuyunun içine dе bir on yıl sonra gene kendileri düşeceklerdi. Allah'tan kuyu sığ idi. Ufak tefek sıyrıklarla kazayı atlattılar. Sanki, bunu biliyorlarmış gibi kuyuyu, çukuru derin kazmamışlar... Asıl olanlar, bizim insanlarımıza olmuştu. Bulgaristan Türklerine, tüm Müslümanlara olmuştu. Tanklar ayaklarının altına onları almıştı. Vızıldayan kurşunlar onları buldu. Yüzbinleri kapsayan zorunlu göç, Bulgaristan Türkünü çil yavruları gibi dağıttı. Koşullar, intiharlara hep onları sürükledi. Kalplerine hep onlar yenik düştü. Hele şu Belene mağdurları... Hiç suçsuz insanlarımızı, bunlardan bize bir zarar gelir, düşüncesiyle evinden yuvalarından tekme tokat, dipçik, yumruk, bilinmeyen yönlere doğru yollara çıkardılar. Demokrasi geldi. Eşitlik geldi. Hak, hukuk geldi. Bugüne bugün hâlâ Belene mağdurlarının tazminatları ödenmiş değildir. Bundan tam onsekiz yıl önceydi. Aralık, ocak, şubat... Usta şairimiz, Rodoplu Süleyman Yusuf Adalı о günleri şöyle şiirleştirdi. “Söğütlü boyunu duman bürüdü Devlet eşkiyası üstümüze yürüdü Koç yiğitler karakolda çürüdü. çlerinden biriydi nişanlı Ali'm...” Genç kızımızın nişanlısı Ali, karakollarda çürürken, bir kısım Bulgaristan Türkü, ne şiş yansın, ne kebap anlayışı ile Türklüklerini sessiz, isyansız sürdürmeye çalıştılar. Bir kısım vardı ki, kraldan daha kralcı kesildiler. Azılı milliyetçi Bulgarlara arka dayak oldular, yazıları, çizimleri, söylem ve davranışları ile soykırımı hazırladılar. Bu hizmetlerine karşılık dа hemence tatlı ballı devlet makamlarına getirildiler. Böylesine totaliter bir rejimin “sanat ve edebiyat” kurum ve kuruluşlarına kayıtlarını yaptırdılar. Orlin Zagorov çekti bunların başını. Kamen Kalinov, Mihail Yançev, Andrey Andreev, Aleksandır Kolev, Yasen Ustrensi, Anton Brezinski... Bu listeyi daha dа uzatabilirsiniz. Mesele, bundan böyle, Bulgaristan Türküne onsekiz yıl önce yapılanları unutalım mı, unutmayalım mı? Bu konu, Bulgaristan gezilerim sırasında gündeme hep geldi. Birileri, ne şiş yansın, ne kebap mantığı ile yaklaşanlar, unutalım gitsin yahu, diyorlar. Eski yaraları deşmek, kurcalamak kimin işine gelir? Görüyorsunuz, ortak hükümet kurduk. Bizim insanlarımız hem bakanlıkta, hem Parlamento'ya koltuk sahibi oldular. Daha ne isteyelim?! Bunların hepsi doğru. Gerçek şeyler... Ama, daha 1947'lerde en yetenekli insanlarımıza prangalar takılmadı mı? 1950-1968, 1989-94 yıllarında gene sürgünler yaşamadık mı? 1984-85 ve daha sonraki yıllarda bizim anamız ağladı. Bunları hep sineye mi çekelim? Yıldönümlerinde olsun gündeme getirmeyelim mi? Yoksa Allah'tan mı bulsunlar? Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-46,203, 2.

324

MUSTAFA ÖMEROV (Mustafa Ömer Asi) (Koşukavak, 1944) Koşukavak’ın (Krumovgrat'ın) Baratsi köyünde doğdu. Kırcaali Türk Öğretmen Okulunda(Türk Pedagoji Mektebinde) okudu. Sonra Sofya Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun oldu. 1984 yılında Türklerin adlarının Bulgar аdlаrıуlа değiştirilmesi politikasına karşı çıkınca emniyet organlarınca gözaltına alındı. Baskı, işkence gördü. Uzun yıllar çalıştığı öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldı. Sadece kol amelesi оlаrak çalıştırıldı. 1986'dа sürgüne gönderildi. 1989'un Mayıs ayında sınır dışı edildi. Siyasî mülteci olarak Türkiye Cumhuriyeti'nden Paris AG K toplantılarına katıldı. 1990 yılında Вulgaristan'а döndü. Aynı yıl kurulan Haklar ve Özgürlükler Hareketi saflarında çalışmaya başladı. Bulgaristan Türk aydınlarının sevilen ve sayılan bir mücahididir. Sanatçı Mustafa Ömer Asi, Koşukavak Веlediye Başkanlığına seçildi. Sanat alanında çalışmalarını başarıyla sürdürmektedir.

KOĞUŞ Hiç bir şeyin farkında değildi artık. Şuurunun çok derinliklerinde belli belirsiz bir kıvılcım izi vardı. Ve o kadar. Dört duvar arasında yapayalnızdı. Gözlerini bile açacak mecali kalmamıştı. Ne kadar zamandır buradaydı acaba? Ağrılara dayanılacak gibi değildi. Bütün vücudu ateş gibi yanıyordu. Olup biteni dimağında canlandırmaya çalıştı. Olmadı. Kendinden, kaçıncıdır, geçti. Yüzü gözü yaralıydı. Pıhtılaşan kan, tutam, tutam saçlarını kafatasına yapıştırmıştı. Beyaz gömleği kırmızı, al, kirli beyazlar içindeydi. Ötesi berisi yırtılmıştı. likli düğmesi kalmamıştı. Göğsünde omuzlarında darbe izleri ve pıhtılaşmış kan. Teni, tabii rengini bozmuştu. Soğuk betonun üstünde sırtüstü yatıyor, hayat belirtisi vermiyordu. Sağ eli açık, işaret parmağı ters dönmüştü. Kırık olduğu belliydi. Epey bir zaman geçti. Beyninde çok ince bir düşünce çizgisi beliriyor, yine kayboluyordu. Bu böyle bir hayli sürdü. Sağlam vücudu kendini ölüme teslim etmek istemiyordu. Yavaş yavaş gözlerinde dumanlı görüntüler birbirini izlemeye başladı. - şitiyor musun, inat Türk, adını değiştir!... Değiştirmezsen, buradan sağ çıkamazsın!... Cinsini kazırız!...

325

Dedi gizli milis şefi. Küçük odada, duvar dibinde de daha dört beş sopacı bekliyordu. Öteki, sinirden kendine yer bulamıyordu. -Ne bu be, dedi, ne bu be?... Böylesi görülmüş şey değil!... Türk’müş!... Ne Türk’üsün sen be, ileş oğlu ileş?!... Burada bu cinsten mahluk yok!... Anlıyor musun?... Derken ağzından tükürük saçılıyordu. ki gündür Metin’in direnişini kıramamışlardı. “Şimdi yine çullanacaklardı üstüme!...” düşüncesi geçti aklından. Beklenti içindeydi. Et yumağı içinde kalan gözleriyle onların hareketlerini izlemeye çalışıyordu. Kiminin elinde cop, kiminin elinde sopa vardı. Zaten yediği dayaklardan takatsız vücudunu ayak üstünde zor tutuyordu. Teni duyarlılığını yitirmiş gibiydi. Etraftakilerin yüzlerinde azgınlık okunuyordu. Gözlerinde kan. Öteki tutturdu gene: - mzala şunu be!... mzala!... Sana söylüyorum!... Buradan sağ çıkmak yok!... m-zalaaaa!... Metin’in istifini bozmaması çıldırttı onu. Yumruğunu olanca gücüyle beynine indirdi. Metin sendeler gibi oldu. Yere yığıldı. -imzala!... m-za-laaa!..... Diye bağırmasına devam etti Bostanbaş. Yöre halkı onu böyle bilirdi. Katillerin azılı elebaşısıydı. Zavallının keçileri kaçırdığı hareketlerinden belliydi. Çatlak cırtlak sesi bodrumun beton duvarlarında kırılıp kayboluyordu. -Beheyyy!... dedi, görülmüş mü böylesi?... nsan değil misin?... Nesin?... Sormuyordu, bağırıp çağırıyordu yalnız. Ötekiler bön bön bakıyor, emir bekliyorlardı. Onlar deliredursun, Metin kendi acılarına daldı... ki yavrusu geldi gözlerinin önüne. Büyüğü oğlandı. Orhan, sekiz yaşında. Küçüğü, Semra. Beş yaşında. Nerdeler acaba?.. Sonra eşi. Öğretmenlikten bir iki ау evvelsi uzaklaştırmışlardı onu. Bir daha görebilecek miydi onları?.. Bir daha kucağına alabilecek miydi?... Güzel eşi onlara nasıl bakacaktı onsuz?.. Gerektiği gibi yetiştirebilecek miydi?.. çi yumuşar gibi oldu. Göğnüdü. Yavruları gözünden bir türlü gitmiyordu. Tatlı mı, tatlıydılar. Ne var... Bir imza işte... Bir imza...

326

Ailesiyle tekrar yeşil alanlarda, çay boylarında doya doya doğanın tadını çıkaracaklar mıydı? Bir imza!... "Ne hakla istiyorlar bunu benden?.. Anam babamlar mı?.. Kime karıştıracaklar beni?.." "Dan" diye içi gümbürdedi. Düşüncesinden utandı, tiksindi. "Olamaz!... Asla olamaz!..." dedi içinden. Ve devam etti: "Meşe kovuğundan çıkma değilim ki..." Metin'in üstüne çullanmaları düşüncelerini kesti. Savunacak gücü yoktu. Birden şimşek çaktı sanki. Gözleri ateş içinde kaldı. Dört taraf yine al kanlar içinde. Onlardan biri yandaki sandalyeyi kavramış, başına indirmişti. Sonra hepsi Metin'i ayakları altına aldılar. Eziyorlar, çiğniyorlardı. Hem dе bu işi zevkle yapıyorlardı. Yerdeki artık oralı değildi. Ne hissediyordu, nе işitiyordu. Bunun ne kadar sürdüğünü bilmiyordu. Zaman onun için durmuştu. Burasının gecesi gündüzü yoktu. Dört duvar arasında yalnızlığıyla beraber. Cesetten farksızdı. Yerler duvarlar kan lekeleriyle doluydu. Saatlerden sonra biraz kendine gelir gibi olsa dа, olup bitene değer verecek durumda değildi. Binbir yerinden iğneler batıyordu vücuduna. Ardı arkası kesilmeyen sancılar ruhunu da etkiliyordu. Vücudunu değil, herhangi bir uzvunu bile oynatmak onu dayanılmaz acılar deryasına sokuyordu. Kulaklarında ise büyük bir uğultu vardı. Yan koğuşlardan gelen acı sesler onu hepten bitiriyordu. Kadın ve erkek feryatları iç dünyasını altüst edip çökertiyordu. Bir neden sonra kırılmış, yok olmuş dünyasını toparlamaya çalıştı. Devlet Konseyine dilekçe vermeye gitmişlerdi. Amaçları doğup koptuğu toprakları terk etmekti. Bu pek kolay olmayacaktı. Ama kurtuluş umudu işte. Dört tarafı tel ağlarıyla sarılı bu diyarda başka çıkar yolları yoktu. Yaşadığı yöre Yunan sınırı boyundaydı. şte oradan başlamıştı o büyük ve çok çirkin oyun. Bulgarlaştırma. Gün ve gecelerce güvendiği dostlarıyla durumu tetkik etmişlerdi. Sofya’dan başlıyordu. Konsey binası, emniyet görevlileriyle kuşatılmıştı. çeride ve dolayında ele geçirilenler otobüslere tıkılıp yaşadığı kente geri getirildiler. Aylardan Kasım 1984. Ufak taşra kasabasının zaten uykusu çoktan kaçmıştı. Aylardır tüm sakinlerinin huzuru gitmiş, korku içinde civarda olayları izliyordu. Dört tarafında, sopalar oynuyordu. Millet çil yavrusu gibi dereye tepeye dağılmış, aylardır evine barkına toplanamıyordu. Ufak kasaba, onların getirilmeleri haberiyle çalkalandı. Yüzlerce kişi kasaba merkezini doldurdu. Herkesi: "Halleri ne olacak acaba?.." sorusu onları ilgilendiriyordu.

327

Getirilenleri, belediye! binasına doldurdular. şkence orada başladı. Metin kararlıydı. En kötüsünü bile göze aldı. Önüne hazır doldurulmuş formu imza için sunduklarında. о hiç tereddüt etmeden: -Ben kendimi, soyumu sopumu biliyorum... Dedi ve formu yırtıp attı. Milisler bunu bekliyormuş. Metin’i refakatine alıp milis binasına yollandılar. Kasaba meydanı insanla dolu. Milis güçleri alarm durumdaydı. Metin'in: -Biz Türküz!... Korkmayın!... Demesi ortalığı karıştırdı. Milis ve kitle birbirine girdi. Millet: -Katiller!... Alçaklar!... Masumlardan ne istiyorsunuz?... sesleri dalga dalga ortalığı çınlatarak uzaklarda kayboluyordu. Meydan inliyordu. Dövülen sövülen, ayak altına alınan.. Metin'in, ellerini arkaya kırmışlar, adamakıllı hırpalamaya başladılar. Onu milis binasına soktuklarında işkenceyi hepten azıttılar. Koğuşa giden basamaklardan artık sürükleniyordu. çeriye atarken Bostanbaş çıldırmıştı adeta: -Parti ve devlet düşmanının kemikleri kırılsın!... Emri soğuk binanın sağır duvarlarında yankılandı kaldı. Ne kadar dövdüklerini hatırlamıyordu Metin. Eliyle bir hareket yapacak oldu Yapamadı. Vücudunu bir bıçak kesivermişti sanki. Ağrılara dayanamadı. Şuurunu tekrar kaybetti. *** Sabahın erken saatleri iki evlâdını ellerinden tutmuş Meltem milis binasına doğru adımlıyordu. Onu sezen polisler ürperti geçirir gibi oldular ve birbirlerine bakıştılar. Çaresiz bakışlarında, durumlarında bir telâş okunuyordu. Yanlarına damlayan Bostanbaş sert bir bakışla ahvale hâkim oldu. Ezik adımlarla, göz çukurları dolu, üçü dе binanın önüne gelince karşılarına milis dikildi: -Durun!.. Nereye?... Demesi onları yerlerinde mıhladı. Üçünün dе uykusuzluktan, yorgunluktan gözleri şişmişti. Yaşlar ha boşandı, ha boşanacak,

328

Bostanbaş pencereden: -Kimi arıyorsunuz?.. demesi Meltem'i endişelendirdi. Titreyen sesiyle: -Biliyorsunuz, Metin elinizde... Suçu ne?.. Salmayacak mısınız? Deyebildi yalnız. Gözyaşları boğdu. Devam edemedi. Bostanbaş: -Biz onu daha akşam saldık. Ona karşı ufak-tefek suçlamalar vardı. Her şey açıklandı. O suçsuz. Fazla tutamazdık. Kimbilir nerelerde keyfine bakıyordur. Hadi toplanın!... Gelir о. Dedi ve kendini içeriye aldı. Onlar dа, başları düşük, çaresiz çaresiz ayrıldılar milis binasından. ki saat sonra bu küçük kasabaya "Metin kendini asmış" haberi yayıldı. Herkes hayret, şaşkınlık içindeydi. Koşukavak -1993 Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-9, 1993, 46-48.

En Güzel Ders Неr yerde bayram havası esiyordu. Kasabada, köylerde, evlerde... Bulgar Kültürü Törenlerine büyük tantanalarla hazırlık yapılıyordu. Kızlı erkekli öğrencileri, sınıfları, her yeri bu duygu sarmış gibiydi. Ortalığı, avlu ve bahçeleri sınıflardan yükselen şarkılar çınlatıyordu. Zavallı çocukların ders aralarındaki molaları bile ellerinden alınmış harıl harıl hazırlıklar yapılıyordu. Bir şeyler yazılıyor, bir şeyler boyanıyor. Şarkı-türkü provaları sürüyordu... Bütün bu çabalara rağmen ortada buruk, soğuk bir havanın olduğu da seziliyordu. Çok emek veriliyordu ama sonuca bir türlü varılamıyordu. Kimi öğretmenlerdeki huzursuzluğu görmemek mümkün değildi. Emir Yukarılardan gelmişti: Çocukların beyinlerine Bulgar aslından gelmenin mutluluğu (!) işlenecekti. Görüyorsunuz; işler dе bir türlü onların istedikleri gibi gitmiyordu. Sanki tersine gidiyordu. Bulgarca öğretmeni, orta birinci sınıfın sınıf öğretmenine, bir öğrencinin verilen şiiri bir türlü ezberlemediğinden, hatta doğru dürüst okuyamadığından yakınıyor ve kendisine bu konuda yardımcı olmasını rica ediyordu. Sınıf öğretmeni "Bakarız!" dedi ve zil çalınca sınıfa girdi.

329

Sınıfa girince çocukları biraz tedirgin buldu. -Verilen manzumeyi okumayı beceremeyen kim? diye sordu. Arka sıralarda oturan Ali ayağa kalktı. Носа: -Sana verilen manzumenin başlığını söyler misin? Ali’nin başı öndeydi. Belliydi ki çok heyecanlıydı. Носа üsteleyince Ali başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Dershanedeki çocukların yüzlerinden korku, üzüntü ve heyecan belli oluyordu. Sınıfta çıt çıkmıyor, sadece Ali'nin hıçkırıkları duyuluyordu. Öğretmen ağlayan çocuğa doğru yürüdü. Kızsa mıydı? Bağırsa mıydı? Yumuşak bir sesle: -Söyle Ali! Nen var? Niçin ağlıyorsun? Öğretmeninin vermiş olduğu şiiri niçin ezberlemedin? Ali: -Ama öğretmenim!.. sözcüklerini zor söyledi ve başladı yine ağlamaya. О zaman öğretmen şiiri çocuktan istedi. Bir taraftan şiiri öğretmene uzatırken Ali, yarı ağlamaklı: -Ama öğretmenim! Ben nasıl о şiiri ezberler ve yüksek sesle söylerim. Baksana şiirin başlığı: “Ben Bulgarım!'' diye başlıyor. Ben Bulgar değil. Türk’üm О yüzden okumak ve ezberlemek istemedim. О buluğ çağının sıcaklığıyla Ali, Bu son sözleri о kadar samimi, о kadar içten söylemişti ki, öğretmen bu saf ve temiz Türklük duygusu karşısında titremiş ve içten sevinç duymuştu. Bir süre elini Ali'nin omuzları üstüne koydu ve bir eliyle dе onun gözlerindeki yaşları kuruladı. Öteki öğrenciler. öğretmenlerinin Ali'ye ne yapacağını sessizce ve biraz dа korkarak izliyorlardı. Çünkü buralarda her şey sevgi üzerine değil korku üzerine yürüyordu. Korkarak, korkutarak, baskı kurarak bir yere varılamayacağını birileri nedense bilmek, anlamak istemiyorlardı:Bilmiyorlardı ki ırmaklar geriye doğru akmazdı. Öğretmen, Ali'nin: Ben Bulgar değilim: Türk’üm!… Sözünden öylesine etkilenmişti ki, duygularını sınıftaki öğrencileriyle paylaşmak istedi: -Evet çocuklar! dedi ve sınıfın ön tarafına geçerek onların anlayacakları sadelikte sözcükler seçerek: -Evet çocuklar:Biz Türk'üz ve daima dа Türk kalacağız. Asla Bulgar olmayacağız Ali'yi, bugün burada göstermiş olduğu davranışından ötürü kutluyorum, tebrik ediyorum. Aferin Ali! dedi ve biraz dа duygulandığı için ağlamamak için kendini zor tuttu. Ali'yi yanaklarından öperek ödüllendirdi. Çocuklar, öğretmenlerinin ağladığını ilk kez görüyorlardı. Öğretmen sınıfta ilk kez Türkçe konuşmuş, onların gönüllerindeki sıcak duyguları Türkçe ile harekete getirmişti. Bunu yapmak, sınıfta, evde, sokakta, tarlada,

330

bağda. bahçede ve her yerde Türkçe konuşmak yasaktı. Halbuki bu çocuklar aralarında gizli gizli Türkçe konuşurlardı. Ama sınıfta Türkçe konuşulduğu görülmemiş duyulmamıştı. Bugün sınıfta Türkçe sözler söylenmiş, öğretmen ve öğrenciler ne güzel kaynaşmıştı. Sınıfta ne güzel bir hava oluşmuştu. En güzel ders buydu. Keşke dersler hep bugünkü gibi olsaydı! Balkanlarlar’da Türk Kültürü, Sayı-22, 1997, 16.

331

ZAH T SMA LOV (Zahit Güney) Dobriç, 1946 Hacıoğlupazarcığa (Dobriç’e) bağlı Kilikadı (Zırnevo) köyünde doğdu. Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünden mezun olduktan sonra öğretmenlik yaptı. Türklere zorla Bulgar adları verildiği dönemde Belene Ölüm Kampında kaldı. 1989 Büyük Göç’ünde Türkiye’ye geldi. Burada Güney soyadını aldı. Tekirdağ’da öğretmenliğini sürdürmektedir. Sanatçının Türk dilinin arındırılması konulu yazıları ve bazı şiirleri Türk Dili dergisinde yayınlanmaktadır. Birkaç yıl önce eserlerinin bir bölümünü nsan Olmak adlı kitapta topladı. Sanatçının zengin bir dili vardır. SENTEZ Zulüm çemberini kıranlar Türkler Zulüm çemberini kırdıranlar Türkler Umutla yaşayabilenler Türkler Umutla yaşatabilenler Türkler Türk kimliklerini alanlar Türkler Türklere kimlik verenler Türkler kinci kez doğmuş gibi sevinenler Türkler kinci kez doğanları sevindirenler Türkler Anavatana koşanlar Türkler Anavatanda. Karşılayanlar Türkler Kısacası Türkü Türke kavuşturanlar Türkler S. Bayramöz, Türkçenin Sarmaşıkları, Ankara, 2002, 314.

YÜRÜYÜŞ "Bulgaristan'da Jivkov'un Türk azınlığı eritme politikasına karşı tepkiler yoğunlaşıyor. Bugün Dobruca yöresinde ilk kez, Türklüğün kalesi olarak nitelendirilen Kilikadı köyünde binlerce Türkün katıldığı bir yürüyüş düzenlendi..." ВВС Radyosu, 24.05.1989

332

Dört yüz yıllık Yazılı tarihinde lk kez Altın harflerle Altın sayfalara yazıldı Köyümün adı; Kalktı, yürüdü Ve ölümsüzleştirdi Türklüğünü Kilikadı. Aynı eser, 313. BEN M D L SANCILARIM B TMEYECEK M ? Doğrusu ya, bu kaçıncı yeltenişimdir bilmiyorum. Okumaya başladığınız bu yazı, tıpkı bir ağaç kurdu gibi, aylarca kurcaladı durdu beynimi. Keşke bu kadarla kalsaydı. Hiç abartmadan söylüyorum, onun yüzünden gecelerim gündüze, gündüzlerim geceye dönüştü zamanla. Sıkılır oldum. Alt üst oldu evrenim. Niyetim Balkanlar’ı anlatmaktı benim; havasını, suyunu, güneşini. Sözcüklerin gizemli aynalarında, hem biraz kendimi avutacak, hem her gece düşlerime giren о cennet toprakların göz kamaştırıcı güzelliklerini, kendi çeyizlerini kendileri dokuyan kızların kilimleri gibi, türlü renklerle seriverecektim önünüze. Sonra bin bir çeşit kır çiçeklerinin buram buram kokularını genizlerinizde duyumsamanızı deneyecektim ılık rüzgârlar eşliğinde. Yine bu aynalarda, bir yandan salt oralara özgü güneşin doğusundaki büyüleyici güzelliği yudum yudum tattırırken, öbür yandan, ауnı güneş kavuşurken, karşı yamaçların eteklerinde titreşen pırıltıların geri sayımını betimleyecektim. Kısacası, mutlu etmeye çalışacaktım sizi. Anlattıklarımı yeterli bulmayanlara, doymayanlara, şirin Tuna dalgalarının gizemli ezgilerini sözcüklerden oluşturacağım notalara dönüştürerek kulaklarında yankılanmasını sağlayacaktım karınca kararınca. Kuşkusuz, her şeyden önce, bu yazıma oranın insanlarını konuk edecektim. Ağlayışlarını gülüşlerini, mutluluklarını mutsuzluklarını, sevgilerini kinlerini anlatacaktım onların. Aradaki dağlar Ergenekon'daki gibi eriyecek, sınırlar kalkacak, ön yargılar buhar olup balonlar gibi uçuşacaktı havada. Gözlerinize, kulaklarınıza inanamayacaktınız. Tüm bunları yaparken kimseye öykünmeden sözcüklerle dans edecektim ben. Ama nafile. Doğdum doğalı dil sancılarından göz açamıyorum. Yapıştılar yakama, bırakmıyorlar bir türlü. Kenelerin asalaklığı, benim dil sancılarımın asalaklığı yanında, inan olsun, devede kulaktır. Arınamıyorum, kurtulamıyorum, silkilenemiyorum onlardan. Vücudumun en duyarlı yerini seçmişler konuşmak için. Nasıl? Ne zaman? Bilsem dе söylesem. Benim bildiğim, şuracıkta, göğüs kafesimin içinde, sol mememin altında onlar; bir değil, beş değil, karınca yığını gibi vigir vigir. Onların en küçük bir devinimi, didinişi korkunç sancılara neden oluyor zavallı kalbimde. Gündüz demiyor, gece demiyor ölüp ölüp diriliyorum bir daha. Niçin mi? Dil, insanın aynası olduğu için. Söylemesi kolay, betimi zor bu aynanın. Bu ayna yalnız ayna değil, bizim özümüz. Kişiliğimiz. Karakterimiz. Dünümüz denli

333

bugünümüz, bugünümüz denli yarınımız yansır onda görebilene; yankılanır işitebilene. Dahası var; günlük yaşamamızda beğenmediğimiz, tiksindiğimiz her giysiyi istediğimiz anda değiştirebildiğimiz gibi. Oysa bu aynadan soyutlanmak olanaksız. Bilmem anlatabiliyor muyum? Yaşamımın kırk üç yılını ana dilimin küçümsendiği, aşağılandığı, horlandığı; bunlar yetmezmişçesine bir dönem dе yasaklandığı bir ülkede geçirdim ben (Bulgaristan). Bu yasağın amacı Türklüğü yok etmekti. Yani beni kültürümden koparmak. Geçmişimle geleceğim arasındaki köprüleri yıkmak. Engin düşünce özgürlüğümü sınırlayıp, kalıplaştırmak. Onurumu, sağduyumu, düşmana bile saygımı, erdemlerimi, iyiye, doğruya, güzele yönelik ilintilerimi koparmak. Toprak, bayrak, ulus sevgilerimi örselemek. Ana baba sevgimi, kardeş sevgimi, evlât sevgimi, eş sevgimi köreltmek. Küçüklere sevgimi, büyüklere saygımı kösteklemek tek sözle. Yaşam tutkularımın kanatlarını kırmak. Hangi boyutta, hangi ivmede olduğunu benim söylemem doğru olmaz ama varlığından hiç mi hiç kuşkulanmadığım düşünsel, ahlâksal ve estetik değerlerimi törpüleyip prangalamak. Bu bağlamda: Türkçe konuştuğun için görevinden oluyorsun; Türkçe konuştuğun için otobüse binemiyorsun; Türkçe konuştuğun için hastanede yatamıyorsun; Türkçe konuştuğun için para cezasına çarptırılıyorsun; Türkçe konuştuğun için... "Yabancı dil konuşmak yasaktır" tümcesi her adımda zehirli bir yılan gibi dil uzatıyor bana. Daraldıkça daralıyor çevrem. Yitiyor, tükeniyorum. Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde, Avrupa'nın göbeği sayılmasa dа, uygar sayılan bir Avrupa ülkesinde. Ve yine bu Avrupa ülkesinde beni ben yapan ana dilimin adını Türkçemi- ağızlarına almak istemiyorlar! Oysa, yadsınamayacak bir gerçek var: Benim canım, ciğerim о. Varlığımı ona borçluyum çünkü. Türkçem! Türkçemiz! Tarihin ilk çağlarından bu yana yeryüzünün çeşitli ülkelerinde çeşitli iklimlerde milyonlarca insanın ana dili olarak benimsediği dil. Göz bebeğim benim. Ozanın deyimiyle "ses bayrağım". Senin tek sözcüğün yerine göre öldürür, yerine göre yeni baştan diriltir insanı. Senin için ölen, senin için dirilen, seninle haşır neşir milyonlarca kişiden biri olarak övüncümü gizlemiyor, kıvanç duyuyorum. Bizi biz yapan sensin. Ulusumun çağdaş ülkeler arasında kendine yer etme uğraşlarında en güçlü silâh, en güçlü araçsın. Ölüm döşeğine düşmüş hastalar için bile senden daha etkili bir ilâç bulunmuş mu bugüne dek yeryüzünde? Filiz sürüp gövermen için en kısır bir ortamda sana olan sevgim sürekli büyüdü, perçinleşti. Hayır sevgim değil, tutkum. Dünyanın en güzel, en zengin, en büyük dillerinden biri olduğuna değin inancımı bir an olsun yitirmedim. Ne bileyim, herkesin ana dili bu yargıları doğurur beyinlerde belki dе. Ama benim ki başka, bambaşka. Senden başka hangi dil konuşanlarını birbirine süt kardeşi duygularıyla bağlayabilmiş, söyler misin? Sorduğuma bakma, yanıt istemiyorum. Sen bir yana, ayrıca Azeri Türkçesi, Çağatay Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Tatar Türkçesi gibi daha birçok lehçen milyonlarca insanın kalbinde aynı duyguları aşılayabilmekte, kardeşlik köprüleri kurmakta; konuşana dа, dinleyene dе; yazana dа, okuyana dа ауnı hazzı verebilmektedir. Demirperde arkasında yaşarken Bulgaristan'ın Varna ve Romanya'nın Köstence sahil kentlerinde polis tuzağına düşme korkusuna karşın, binlerce demeyeyim, ama yüzlerce Bulgaristan, Romanya, eski Sovyetler Birliği, Yunanistan eski Yugoslavya, Arnavutluk, Suriye, Ürdün, KKTC, Lübnan ve hatta uzak Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşını Türkçe veya Türkçenin bir lehçesini konuştuklardan ötürü birbirleriyle sarmaşıp sevinç gözyaşlarını kumsala ya dа

334

mavi deniz sularına damla damla akıttıklarının tek görgü tanığı salt ben miyim? Vicdanı olan elini kalbinin üzerine koyup konuşabilir. Denizdeki dalgalara sorun, martılara sorun, kumsaldaki kumlara sorun. О unutulmaz anılarım senin büyüklüğünün en doyurucu kanıtı olarak başım tahtaya değinciye dek kalbimin en büyük derinliklerinde canlı kalacaktır hep. Az kalsın unutacaktım. Ben her şeyden önce düşünmeyi öğrendim senden. Ağzımdan çıkan her sözcük beynimde oluşan düşüncelerin giysisi, kılıfı, somut biçimi değil miydi? Örneğin 4 rakamına ulaşmak için bin bir türlü yoldan gidilebileceğini "bulduğumda" dünyalar benim olmuştu sanki: 3+1=4; 6-2= 4; 1х4= 4; 8: 2=4; 1000-996=4... Kaldı ki, tümcelerdeki sözcüklerin örgüsü dе aynı özgürlüğü veriyordu bize. Aklını kullan, ara, araştır, yarat! şte, bunu yapmaya çabaladım yıllarca. Ne denli başarılı oldum bilemem. Birileri çok gördü benim bu doğal hakkımı. "Dur", dedi, "ana dilini konuşmak yasak". Önce afalladım, şaşakaldım, sonra köksüz bir ağaç gibi devriliverdim bir anda. Dilim yitince ulusal bilincim dе yitecekti doğal olarak. Ve ben devrilmiş bir ağaç değil, devrilmiş bir ağaçtan kopup rüzgârlarda savrulan bir yaprak bile olmayacaktım. Tarihte örnekleri çoktu bunun. Oysa ben, özür dilerim, dört dörtlük Türktüm. Onlar dа biliyordu bunu. Plevne Savaşında şehit düşmüş amcamla kıvanç duyuyor, düne kadar herkesin önünde övünüyordum. Zaten birey ve azınlık ekseninde tümümüzün köken uçları Anadolu topraklarının derinliklerinde yattığını okumamış mıydım kitaplarda? Kalıtsal olmaması olanaksız, sevgi fışkırıyordu kalbimden. Hele insana olan sevgim, hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun Balkan ülkelerinin sınırlarını aşıp tüm dünyayı kucaklayabilecek denli büyük ve güzeldi. Açıkçası, insan sevgisinden daha kutsal bir sevgi olabileceğini düşünmek bile istememişimdir hiçbir zaman. Dil sevgisi yeryüzündeki varlıklar dа salt insana özgü olduğundan belki dе. Belki dе annelerimizin bağrından kopup geldiği içindir. Hiç unutmam, ilk Türkçe derslerimi annem vermişti bana. Uzun kış gecelerinde ondan ilk kez dinlediğim о doyumsuz masalların, söylencelerin, halk öykülerinin, destanların tadına bir daha hiçbir yapıtta rastlamadım. Ayrıca, ocak başında dinlediğim о güzelim ninniler kulaklarımdadır hâlâ. (Yeri gelmişken belirtmeden edemeyeceğim. Okuma yazması olmadığından ötürü ömür boyu imza yerine parmak izini basan annem hayatta yapıp dа utandığı tek işin şu parmak basma işi olduğunu, yokluk ve yoksulluk yüzünden, çocukluğunda okula gidemediğini, bu konuda bana ve kardeşlerime örnek olamadığını üzünçle her zaman anlatır, borçlu kaldığını söyler, gözlerinin açık gideceğinden yakınırdı hep. Özellikle ben, annemin о tatlı, о arı, о su katılmadık Türkçesi usuma geldiğinde diplomamdan utanırım. Biz sana borçlu kaldık. Nur içinde yat, anneciğim). Şimdi soy kırımının kazanında kahroluyordum. Bir gün, durup dururken, nerede ve ne zaman okuduğumu pek anımsayamadığım bir özdeyiş geldi aklıma: "Her gün binlerce kez ölmektense, bir gün bir kez ölmek daha iyidir", diye. Yoksa damarlarımdaki kan mı konuşuyordu, bilemiyorum. Ve yürüdüm. Yürüdük. Türkçenin Türk ulusunun dili olduğunu çok iyi biliyordum. Biliyorduk. Bayrak onun sözcüklerini dalgalandırdık sokaklarda, meydanlarda. Dilimizi, dinimizi, adlarımızı

335

istedik. Kurşun gücünün onun gücü yanında solda sıfır olduğunu kendi gözlerimizle gördük, yaşadık. Sonunda misilleme olarak makinelerin giremediği yerde makine gibi çalışıp ter döken insanlar, Bulgar ulusunun değil, bir avuç totaliter rejim yanlısının buyruğu uyarınca yerlerinden, yurtlarından edildi. Kovulduk. O günlerin acıları yüreğimde hâlâ taze, taptaze. Şaşmıyorum hiç. Balkanlar'ın acısını hep Müslümanlar çekmişti öteden beri. Ve çekiyor. Bunu yazgı ile özdeşleştirmek avuntudan başka bir işe yararlı olmayacağı düşüncesinde olmakla yanılıyor muyum, bilemiyorum. Keşke daha çok kültür götürseymişiz о topraklara. Birinin adı beşik, diğerini mezar olan parantezler içerisinde tüm sorunlara onlar dа en az bizim kadar duyarlı, en az bizim kadar insancıl yaklaşsalardı böylece. Bu bağlamda, Bursa'ya gelen Bulgaristan Cumhurbaşkanı Petır Stoyanov soydaşlarımızdan özür diledi. Sağduyulu, kişilikli, soylu olduğu belli. Özür dilemenin çok büyük bir erdem olduğunu bilmeyen yoktur kuşkusuz. Ama bence, keşke bir dе teşekkür etseydi onlara. Niçin mi? 10 Ekim 1989'dan bu yana Bulgaristan'da esen demokrasi rüzgârlarını asıl ve ilk başlatan orada yaşayan Türklerdi çünkü. Hiç kimsenin dünyada doğduğu yer ile ana dilini seçme olanağı olmadığını, bunların tamamen bir rastlantı olduğunu, ölümü göze alarak, Bulgar liderlere ilk kez söyleyenler dе onlardı. О günler, adı hâlâ konmamış bir romanın Türkçe sevgisiyle yanıp tutuşan gerçek anlamda başkişileriydi onlar. 2 Haziran 1989. Dereköy. Türk toprağına ayak basar basmaz "Ya Rabbi, şükür, dil sancılarına son artık" diyorum kendi kendime. Karşımda oturan memur gülümseyerek: "Kefeni yırttın ya abi, ona bak, dil sancılarını bırak" diyor. "Ne yapayım, kardeş, yaşamımda en çok dil sancılarından çektim" Yargımı kavrayamadığı bakışlarından belli. Söz olsun diye: "Sözüm söz, son artık" diyor о, diretircesine. "Ağzın bal yesin". Gittiğim her yerde-evlerde, sokaklarda, karakolda, okulda, kitapçıda, postanede, tatlıcıda, hastanede, otobüslerde- hep Türkçe konuşulması epey tuhaf geliyor bana. Kulağım böyle bir ortama alışık değil ya. Mutluluktan içim içime sığmıyor. Sevinç denizlerinde yüzerken gözyaşlarımı tutamıyorum bazen. Türkçe konuşsan dа görevinden olmuyorsun; Türkçe konuşsan dа otobüse biniyorsun; Türkçe konuşsan dа hastanede yatıyorsun; Türkçe konuşsan dа cezalandırılmıyorsun; Türkçe konuşsan dа..... Ve ortalıkta о zehirli yılan yok. Bunun ne denli büyük bir nimet olduğunu anlayanlar anlar. Ciğerlerimin en uç hücrelerini bol bol kandıracak bir biçimde derin bir "ohh" çekiyorum. Dünyalar benim oluyor.

336

Ne yazık ki, ah ne yazık ki, bu sevincim çok sürmüyor. Yeni ortamda, yeni çevremde gerçi Türkçe konuşma yasağı yok; buna karşın konuşulan Türkçe dil sancılarımın nüksetmesine yetip dе artıyor bile. Daha Edirne'de, ilk tokadı yemiş oluyorum, sokaklarda yalnız başıma ürkek ürkek dolaşırken birçok iş yerinin, otelin, sokağın, mağazanın, çay bahçesi adının yabancı kökenli sözcükler olduğuna tanık oluyorum. nce ince "cız" ediyor içim. Öz Türkçe veya artık bizden saydığımız kimi аd tamlamalarında iyelik ekinin kullanılmaması, belirten ile belirtilenin yer değiştirmesi sizi çileden çıkarmıyor mu? Örnekleyeyim isterseniz: Mektep Sokak, Oruç Reis Sokak, Otel Yat, Villa Onur... Onurum kırılıyor. Sonra afallıyorum. Yine şaşakalıyorum. Belleğimi devreye sokarak bir gün bile okula gitmemiş rahmetli annemin dilinde bu türden yanlışların olup olmadığını araştırıyorum. Bir tek örneğini saptamayınca, öteki aile bireylerimin, konu komşunun, yöre insanlarının sözcük dağarcıklarını tarıyorum; başka yanlışlar var, başka yanlışlar var, ama böylesi ilâç için yok. Sevinsem mi? Üzülsem mi? Bilemiyorum. Ama sizin dе bildiğiniz bir atasözümüz var: "Yağmurdan kaçan, doluya yakalanır" diye. Onun doğruluğuna en çok inanan kişilerden biri benim. Bu olaylardan duyduğum tedirginlik etkisini yitirmeden günler den bir gün düşlerimin kenti stanbul'la tanıştım. Sen misin stanbul'la tanışan! Dil açısından imgelerimdeki о güzel stanbul ile görünen ve yaşayan stanbul arasında en büyük sıradağları bir yudumda yutabilecek denli büyük ve acımasız uçurumlar vardı. Ürperdim. Ünlü Lâleli’de baştan başa, hele ara sokaklarda, binaların yeryüzü katlarından son katlarına dek, pencere önleri dışında, âdeta yamalı birer bohça görünümü veren Türkçe harflerle yazılmış yabancı sözcükleri okudukça adamakıllı bozuldum; ilk kez Türkiye'de olduğumdan dа kuşkulandım. Dil sancılarım birdenbire azdı, kükredi, şahlandı. Can havliyle en yakın lokantaya daldım. Eşikten içeriye girer girmez karşımda özenle süslenmiş bir elektronik pano gördüm. En az yüz çeşit yiyecek içecek adı sayılıyordu burada. Ve ne yazık ki, salt yedisinin adı öz Türkçe idi. Korktum. Bu arada, hangi özel televizyon kanalıydı, şimdi anımsamıyorum, adım yine anımsamadığım bir programa başladı. Elbette herkes yaptığı işi bilir, anlar ve sorumludur ondan; gel gelelim benim bildiğim Türkçe, sunucuların sunduğu Türkçe değildi. Cadde üzerinde giderayak sigaramı yakarken üniversite binası tüm heybetiyle Laleliyi seyrediyordu... О gün bu gündür stanbul'a gitmiyorum. Gittiğim başka yerler Laleli'den aşağı değildi: Ankara, Adapazarı, Bandırma, Kırklareli, Eskişehir, Bursa... Geçenlerde bir ayakkabı fabrikasının tanıtıcı kitapçığı geçti elime. Dışı kalay, içi malay!¶ Yüz çeşit çocuk, kadın ve erkek ayakkabısı türünden bir tanesinin bari adı öz dilimizde olmuş olsaydı, canımı feda etmeye hazırdım. Üstüne üstlük bu sözcüklerin hemen hemen yarısında aslına uygun olsun diye (kim bilir!) abecemizde kullanılmayan Q,W,X

Malay: Bölge dilde mısır ekmeğinin adı.

337

harfleri serpiştirilmiş. Sizi bilmem, ancak benim gözümün dikenidir böyle sözcükler. Kitapçığı oracıkta bıraktım. Daha doğrusu düşüverdi elimden. Su ile yağ aynı kapta birleşmedikleri gibi özgürlük ile yasak dа birbirlerini içlerine sindiremiyormuş meğer. Bunu yakında anladım. Bu yazıda paylaşmak istediğim düşüncelerime dayanak olur gerekçesiyle büyük bir günlük gazetemizin Pazar ekindeki bir sayfasında yer alan tüm sözcükleri fişledim. Adını bile bile vermiyorum о gazetenin, üç aşağı beş yukarı ötekilerindeki durum da aynı çünkü. lgi duyan deneyebilir. Bir sayfada 1387 sözcük vardı; yazıların uzmanlık alanında olmamalarına karşın, sözcüklerden 196'sı söylenişe göre değil, geldikleri dillerdeki yazılışlarına göre sürülüyordu okuyucuların önüne. Gazeteyi ele vermemek için örnekleri benzer başka sözcüklerden göstermeyi yeğliyorum: show, molfix, flash, mitsubishi vb. Püsküllü belâ buna denir işte. Hani Orta Asya ve Kafkaslardaki kardeşlerimizle iletişim sağlayacaktık? Başka ülkelerde yaşayan soydaşlarımızla bağlantı kuracaktık? Destek mi, köstek mi bu yaptıklarımız? Bilen bilir ya, onların çoğu batı dili değil, bizim, Lâtin harflerimizi bile yeni yeni öğreniyor zaten. Yine bu bağlamda, bazı okul kitaplarımızın gazetelerimizden geri kalmaması beni doğrudan öldürüyor. Okul deyince aklıma geldi. Ses yazımına mı, köken yazımına mı, yoksa geleneksel yazım kurallarına mı uymalıyız? Anlamış değilim. Özellikle yabancı özel adların yazılışının tam bir keşmekeş sergilediğini düşünüyorum. Voltair, Shakespaire, Montesquie, Oscar Wilde gibi adların söylenişi hemen hemen her dilde örtüşmesine karşın, yazılışları ayrımlıdır. Bunların birçok yabancı kent, dağ, akarsu adlarında yaptığımız dilimizde Volter, Şekspir, Montesku, Oskar Vayld olarak söylenişiyle uyumlu veya uyumlu şekline en yakın biçimde yazsak dünyanın sonu mu gelir? Yanlış olan Mikhail Gorbaçov değil, Raisa Gorbaçova yerine Raisa Gorbaçov diye yazmaktır. Öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz dolayısıyla tüm ulusumuz daha bilgili, daha çağdaş, daha uygar olma uğraşlarında daha verimli olamazlar mı böylece? Kamuoyu aklıma geliyor, kurum ve kuruluşlar aklıma geliyor, okullar aklıma geliyor, okul deyince Milli Eğitim Bakanlığımız aklıma geliyor, Milli Eğitim Bakanlığımız deyince Milli Eğitim Bakanımız aklıma geliyor. Ağrı Dağı'nın düzüne en kısa zamanda çıkmak için doğru yolu mu seçerdiniz, yoksa dönemeçli yolu mu? Ya sular nasıl akar? Dereköy'deki memur kardeşim hâlâ orada mı acaba? Sözcüklerin gizemli aynalarında yozlaşmaya başlayan bir dil, о dili konuşanların yozlaşmasının ilk ve son belirtisidir. Ana dilimiz... Ana dilimiz ruhumuzun aynasıdır. Benim dil sancılarım bitmeyecek mi? Türk Dili, Sayı-585, 2000, 256-263.

338

NEVZAT YAKUBOV (Nevzat Yakup Deniz) (Silistre, 1946-Silistre, 2003) Silistre’de doğdu. lköğrenimini ve liseyi burada bitirdikten sonra Sofya Üniversitesi Slav Filolojileri Fakültesinden mezun oldu. Çok iyi bir hazırlık görmüş bu aydınımıza öğretmenlik değil de, okullara bağlı etütlere eğitmenlik görevi verildi. Uzun yıllar bu görevde bulundu. Sanatçı, kendisini sanat dünyasına adayarak şiirler yazdı. 1989’un Büyük Göçünde Türkiye’ye kovuldu. stanbul’da bir yıl kaldı. Bulgaristan’da demokratik düzen kurulmaya başlayınca tekrar Bulgaristan’a, memleketine döndü. Şairin en yeni şiirleri Hak ve Özgürlük, Filiz gazetelerinde ve Kaynak dergisi sayfalarında bulunmaktadır. 1994’te Gece Gündüz adlı bir şiir kitabı yayımlandı. NT HAR (Meh met K AR A H Ü S E Y N O Ğ LU ’ n a a d a n m ı ş t ı r ) Bir zamanlar baban derdi ki: "demiri ne kadar döğseler, Ne kadar şekil verseler Demir demirdir işte!" Sen ne çelikmişsin dostum! Seni, beni, bizi Eritmek istediler. ER MED K!... Şekil vermek istediler. Olmadı. Kalıba girmedik... Dostum Mehmet, sen bir alev misali Yandın tutuştun... Ateşinin korlarını bize emanet bırak! Nur içinde yat! Allah rahmet eylesin. Gece Gündüz, Şiir kitabından 1994. GÖÇMEN Yepyeni bir kırmızı pasaport Anılarla yüklü bir iki Valiz Ve gümrüksüz Gardiyansız Ardına dek açık

339

Cömert kapılar… Merhaba özgürlük! Hak ve Özgürlük, Sayı-24, 1991. ANA D L M Beş yılda beş sefer beşer leva ceza Beş sefer yirmişer, bir sefer elli leva Yüz yetmiş beş leva- Asgari bir maaş! O günlerde ne eder senin bir iki maaşın Çıktıktan sonra elden o millî gururun Düştükten sonra senin kutsal onurun, Ana dilin, slâm dinin, kitapların, şarkıların… nsanın insana karşı o sevgi yüklü daveti Ve benim, senin birbirimize hürmeti, kulluğu, Acep kaç eder o cehennem günlerde? Hak ve Özgürlük, Sayı-24, 1991.

340

AHMET KAD ROV (Ahmet Kadir) (Hasköy, 1948) Hasköy (Haskovo) şehrinin Mahmatça (Strahil Voyvoda) köyünde doğdu. Liseyi tamamladıktan sonra Sofya Üniversitesi Slav Filolojileri Fakültesinin Bulgar Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Öğretmenlik yaptı, muhtar seçildi. Sanatçı, Bulgaristan Türklerinin en karanlık günlerinde de yaratıcılığını sürdürdü, şiirler yazdı. Bunlar gazete ve dergilerde basıldı. Şiirlerinde göçmenlik konusu ağır basmaktadır. HT YAR ADAM Yalnız kaldı, Çoluk-çocuk, darma-duman. htiyarın hâli yaman. Kimi Batıda kısmetini arar Kimi, kimbilir stanbul'da, hangi sokakta, bir yosmanın önünde saçını tarar. Şimdi, en yakın dostu Yalnızlığını dayaklayan bastonu. Kışı nasıl çıkaracak Farkına varamıyor. Kızların dönüşünü bekliyor, köy meydanında-hâlsiz, gölgesi iki kat. Bir gün döndürecek acı haber "zenginleri". Olgun gözyaşları akacak pınarlardan. Evlâtlar, sizedir şu anda sözüm, iyi dinleyin hepiniz: Unutmayın ki bu dünyada misafiriz. Hak ve Özgürlük, Sayı-10, 1994.

341

NASUF MUTLU ( slimye, 1947) slimye’ye(Sliven’e) bağlı doğancılar (Sokolartsi)köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde, liseyi Yeni Zağra kasabasında bitirdi. O yıllarda Sofya Üniversitesinin bir kolu olan Şumnu(Şumen) Yüksek Pedagoji Enstitüsü Türk Dili ve Coğrafya Bölümünde okudu, öğreniminin son yıllarında Sofya Üniversitesi Felsefe Fakültesi Pedagoji Bölümünde okuyarak buradan mezun oldu. Yaklaşık 15 yıl okul müdürü görevinde bulundu. Tutuklandı, Belene Ölüm Kampında kaldı, sürgün edildi. BENDEK UYANIŞ Şumnu'daki yarı yüksek Türk okulunda sadece Türk öğrencileri okuyordu. Buradaki olumsuzluklar, oyunlar, kısıtlamalar bizleri daha çok Türk yaptı. Hepimiz kendi içimizde isyan ederek büyüyorduk. Askerliğimi işçi asker (trudavak) olarak yaptım. Buradaki askerlerin %97’si Türktü. Bizler asker değil, sanki Ortaçağ köleleriydik. Öyle günler oluyor, ağır ve ezici şartlar altında günde bir yirmi dört saat çalışıyorduk. Bulgaristan'ı baştanbaşa mamur ediyor:Yollar açıyor, kanallar kazıyor, maden ocaklarında çalışıyor, inşaatlarda eziliyor, ikinci, üçüncü dereceli insan muamelesi görüyorduk. Daha doğrusu bizler insan adı taşıyan birer yük hayvanıydık. Bulgar her şeyi: Eğitimi, öğretimi, kendine dönük yapıyordu. Türklüğün her hakkını çiğniyordu. Ve gerçekleri tahrif ediyor ve istediğin renge boyuyordu. Uygulananlar gölge oyunundan başka bir şey değildi. Türk işçisi, Türk köylüsü, hele aydınlar kahpece aldatıldıklarını anlıyor, sessizce bilinçleniyorlardı dа. Bulgar öğrenim veriyor, fakat yükseltmiyordu. Bulgarların eritme siyaseti sonuç vermiyordu, fakat sonuç verilmiş gibi görünüyordu. 1984'ün sonu ve 1985'in başlangıcında uyguladığı vahşetin son aşaması yaşanıyordu:- sim değiştirme kampanyası. Komşuya gelen bizim köyümüze de geldi. Zorunlu ad değiştirmek istemeyen köyümüz halkı, ağır kış şartlarına rağmen Bulgar askerine karşı koydu. Boş elle de olsa direniş gösterdi. Ve askerleri köyümüze sokmadılar. şe zırhlı araçları sokunca durum değişti. Köyümüz abluka altına alındı ve köpekli polisler sokaklarda kol gezmeye başladılar. Acımız büyüktü ama bütün köy halkı birdik. Beraberdik. Köylüye destek olmaktan bir an bile uzak durmadım. 18-21 Ocak 1985 günlerinde adeta bir cehenneme dönüşmüştü. 26 Ocak, 1985' te sabah saat 8.30 sıralarında köy merkezinde bulunuyordum. Güvenlik görevlileri beni halkın gözü önünde tutukladılar ve polis aracına bindirerek beni köy halkından koparıp aldılar. TUTUKLANIŞIM VE SÜRGÜNE GÖNDER L Ş M slimye Polis Karakolu bodrumlarında 35 gün kaldım. Soruşturma ve insanlık dışı muameleler sürüp gidiyordu.Isısız aç ve çıplaktık. şkence görüyorduk, hem de amansızca. Sabaha çıkacağımdan emin değildim. Nihayet 1 Mart 1985 sabahı saat 04'te beni kalmış olduğum hücreden çıkardılar. Açlık ve soğuktan ayaklarımın üzerinde ancak durabiliyordum.Bileklerim kelepçelendi. Aynı hücreden daha 4-5 kişi aldılar ve kelepçelediler. Kapalı bir taşıt aracına soktular hepimizi. Araç hareket ediyordu fakat nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Kapalı kutu içinde dışarısı gözükmüyordu. Altı saat süren bir yolculuktan sonra bizleri yere indirdiler. Karşımızdaki manzara tüyler ürperticiydi:.

342

Çevremiz dikenli tellerle sarılıydı ve beşer metre arayla silâhlı, köpekli askerler nöbet tutuyorlardı. Belene şkence Adasına getirildiğimizi fark ettik. Kelepçeleri ellerimizden söktüler. Üstümüz iyice arandıktan sonra hücrelere kapatıldık. çeride ne hava ne ışık! Kafalarımızda dolaşan sorular şunlardı:Neden buraya getirildik! Burada bizlerden başka Türk var mıdır acaba? Sorularımızın cevabını aldık:Türklüğümüzü her şeyin üstünde tutmuş olmamız nedendi. Ve bizlerden başka binlerce Türk işkence görüyordu bu Kampta. Öldürülen ve ölen insanların cesetlerini domuzlara yedirilen bir Bulgar vahşetini sergileyen bir adaydı burası. Bütün bunları yeniden anımsamak bile bana acı çektiriyor. Burada çoğunlukta Türklerdi. Bizler kader dostlarıydık. Ve sıkı bir dayanışma anlayışı içindeydik. Birimizin burnu kanıyorsa, hepimizin kanıyor demekti. Bir olayı aktarmak geliyor içimden: Ramis Ağabey, dediğimiz yaşlı bir kader arkadaşımız bulunuyordu. Yakınlarıyla görüşme gününde O’nu görüşme odasına almamışlardı. Nedenini biz biliyorduk. Yakınları yolda trafik kazası geçirmişlerdi. Ölenler arasında oğlu da bulunuyordu. Ağır yaralananlar başka. Bu acı gerçeği kendisine nasıl söylemeliydik. Hepimiz telâşlıydık. Bir yolunu bulup söyledik. Salıverilmesi için yöneticilerden istekte bulunduk. Durumun gerginleştiğini sezen kamp yöneticileri gecenin saat birinde Ramis Ağabey'imizi dışarıya aldılar. Açtı, güçsüzdü, ayakta duracak hali bile yoktu. Birkaç dakika içinde 200 leva topladık ve kendisine verdik ve taksimetre ile olsun gidip yakınlarını görmesini önerdik... Bir başka olay:Arkadaşlarımızdan Alvanlar’lı (Yablanova) öğretmen Ali Osmanlı, karnındaki şiddetli ağrılardan şikâyetçi olmaya başladı. Doktor istettik, reddedildi isteğimiz. Durumu birden ağırlaştı. Aramızda Türk doktorlar bulunuyordu. Teşhisi koydular Apendisit’in patlamış olduğu anlaşıldı., Hepimiz ayağa kalktık; Yöneticiler yardım etmezlerse: hepimiz ölüm orucuna gireceğimizi bildirdik. Bu durum karşısında mecbur kaldılar. Ve arkadaşımız ameliyata alındı. Kampta açlık çekiyorduk. Görüşme günlerinde yakınlarımızın bize getirdiği yiyecek maddelerini aramızda kardeşçe (belki dе bir yudum olacak ama) bölüşüyorduk. Bataklıkta kereste sürürken yaşlıların ve hastaların işini hafifletiyor, boyunduruğa gençler, daha güçlü kimseler koşuluyordu. Bunlar ve buna benzer fedakârlıklar Belene gibi bir işkence Kampında Türklüğümüzü büyük, kardeşliğimizi anlamlı kılıyordu. Balkanlar’dan Esinti, Sayı-2, 1990, 15-16.

343

MEHMET HAL LOV (Mehmet Türker) (Kırcaali 1950) 1950 yılında Kırcaali ilinin Sindelli (Sindeltsi) köyünde doğdu. Bir tütüncü ailesinin çocuğudur. Sofya Üniversitesinin Batı Dilleri Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. Mehmet Halil Türker, Koşukavak, Sindelli, Güveren (Zvezdel) ve Mestanlı'da öğretmenlik yaptı. О yıllarda Bulgaristan’da Türkçe basındа haber, röportaj, hikâye ve resimler yayımladı. 1984 yılı sonunda Türklere uygulanan soykırımına karşı geldiği için tutuklandı ve Belene Ölüm Kampına sürüldü. Bu kampta 485 gün kaldı. Sonra dа Bobovdol tutukevinde çile doldurdu. 1987 yılında Drıgoviştitsa köyüne getirildi ve orada 16 ау kaldı. 1989 yılı Mayıs ayında birkaç bavul iki çocuğu ve eşiyle birlikte Viyana’ya gönderildi. 31 Mayısta Anavatana geldi ve stanbul’a yerleşti. Mehmet Türker, tam 10 yıl Türkiye gazetesinde çalıştı. Sonra bunu Ekovitrin dergisinde Kanal 7 Tv’de Ekovizyon programı yapımında çalışmaları izledi. Araştırmace-yazar Mehmet Türker 2002 yılı sonunda Zulmün Ateş Çemberi-Belene, 2003 yılında Gölgedeki Adam, 2004’te Kalem Kılıçlaşınca adlı eserlerini yayınladı.

BAY K RO LE TANIŞTIK (Zulmün Ateş Çemberi - Belene eserinden alıntı) Bir hafta on gün içinde birkaç kişiden Kiril Petrov'un adını duymuştum. Kendisini dе görmeyi çok istiyordum. Bu adam neden benimle görüşmüyordu? Artık kader arkadaşı olduğumuzu о dа biliyordu. Bir gün inşaat yerine yakın arabacının yanında mola vermiş oturuyorduk. Yanımızda başkaları dа vardı. Artık arabacı Bay Georgi ve demirci ustası Boyan’la tanışmıştık. О gün burada arı kovanlarının durumundan söz açan, esprili konuşmasıyla dikkat çeken birisi vardı. Sözleri anlam dolu ve yerlilerin lehçesiyle konuşuyordu. Duruşu sakin ve gözlükleriyle entel birine benziyordu. Ben de arada bir söze karışıyor, değişik konularda yorum yapıp fikrimi söylemekten çekinmiyordum. Bizi dinleyenlerden biri, beni işaret ederek: " şte temiz bir Bulgar. Konuşmasına bir bakın. Неr kelimesi edebiyat kokuyor" deyince Bay Kolyo.” Bu arkadaş Kırcali Türklerden ve bir hafta önce bizim köye sürgün edilen bir vatandaş " diye konuya açıklık getirdi. Bay Goşe: "Yahu, şu birkaç yıldır burada tütün işinde olanlar dа Kircali Türklerinden değil miydi? Onlar Bulgarca adını çor söylüyor. Buna bir bakın nasıl olur?" diye şaşkınlığını

344

üzerinden atamamıştı. Bizim konuşmalarımızı dinleyen beyaz saçlı entel görünümlü olan da benim kalkıp о gruptan birkaç adım uzaklaşmamı bekliyormuş. Yanıma yaklaştı. Hafiften yüzünden bir tebessümle: "Bu inşaatın ustası siz misiniz?" diye sordu. Ben dе "Zoraki usta " deyince gülümsedi ve kim olduğumu anladığını söyledikten sonra yakından tanıdığı bazı Türkleri sordu: "Bay Nuri'yi tanır mısın?" "Evet tanımaz olur muyum. Belene’de yanımızda о dа vardı" deyince "Bay Nuri benim eski Zağra Cezaevinden koğuş arkadaşımdır. Sıhhati yerinde mi?" diye ilgilenen bu Bulgarın Kiril Petrof'tan başkası olmadığını anladım. Kendimi takdim ettim: Adım Petrov. Ben de vaktin birinde Razgrat köylerinde sürgündüm. Zaman gelir geçer, her şeyin başı sağlıktır. Moralini kaybetmemeye çalış" dedikten sonra: "Peki, Şükrü Tahirov’u dа tanıyor musun? О milletine ihanet etti" dedi. Bay Kiro yıllar önce Sofya Üniversitesinde Felsefe Hocalığı yapmış bir arkadaşı tarafından jurnallenmiş ve cezaevine gönderilmiş. Razgrat köylerinde sürgündeyken Türklerin çok değerli ve merhametli insanlar olduğunu anlamış. Bay Kiro о günleri anlatırken hayli dе duygulanıyordu. " 7 yıl için sürgün ettikleri Razgrat köylerinde yemek yapmayı beceremediğim için öğle yemeğini köyün anaokulundan alıyordum. Orada çalışan kadınlar dа benim yemek yapamadığımı bildikleri için akşamları da yesin diye iki porsiyon koyuyorlardı" Diye о geçmiş günlerini anlatıyordu. Bay Kiro ile bizim sokağın başına kadar geldik. Burada ayrılırken Bay Kiro şu sözleri söylemişti: " Bir zamanlar ben senin durumundayken Türklerden çok fayda gördüm. Şimdi sen benim о zamanki durumumdasın. Seninle diyaloğumuz devam etmeli. Görüşmelerimizde ölçülü olalım” diye dostça tembihlemişti. Bay Kiro gibi bir insanla tanışmamızdan memnun olmuştum. Biz size saygılı olan Bulgarlara çok saygılıydık. Sevgi duyanlara dа kat kat sevgimiz vardı. Bulgaristan’da binlerce köyde kasabada Bulgar ve Türk halkı iyi komşuluk içinde yaşıyorduk. ……………………………………………………………………………………. Bay Kiro bu köyde benim destek bulacağım bir kişiydi. Daha sonraki günlerde evine gittik, eşi ziraat mühendisi Ginka ile Bay Kiro kooperatif arılarının bakımını üstlenmişlerdi. Zaman zaman kovanların değişmesi için beni yevmiyeci olarak işe aldıklarında yüklü sayılacak ücret yazdıkları olmuştu. 16 ау kaldığımız bu köyde Bay Kiro ve eşi Ginka bizim iyi günlerimizde dе kötü günlerimizde dе yanımızda oldular. Kendim veya çocuklarım hastalandığı zaman arabasıyla bizi şehre doktora götürdüğünde para dа almıyordu. Katarakttan gözleri görmez olan babamı dа yine şehre Сuma namazına götürmüştü. Peteklerin üzerinden aldığı balı kavanozlara koyup bizim çocuklara getirdiği dе oluyordu. Daha sonra bazı kitaplarda Bay Kiro'nun Faşizme karşı aktif savaşçı olduğunu bizzat okudum ve bir gün kendisine:

345

"Bay Kiro senin silâh arkadaşların bugün Komünist Partisinin Politburosunda sen ise benimle birlikte amelelik yapıyorsun? Bu olay nedir, bana da bir anlatsana?" demiştim. Boş ver, onlar komünizm idelerinden sapanlar. Yakın yıllarda bu sistemi çökertecekler" diye kısaca cevaplandırmıştı. Ayrıca Bay Kiro bir dönem Millî Eğitim Bakanlığı Genel Sekreterliği yaptığı yıllarda okullarda Türkçe derslerini haftada 4 saat mecburi programa aldırdığını dа söylemişti. Sovyetler Birliği’nde doktora yapmış değerli bir bilim adamı olan Petrov mükemmel Rusça konuşuyor ve dünya basını günü gününe takip ediyordu. Bu köyde kaldığım süre içerisinde onun engin, değerli bilgi ve tecrübesinden yararlanmıştım. Balkanlılar dergisi, Sayı-3, 2003, 39.

346

DURHAN AL EV (Durhan Ali) (Kırcaali, 1952) Kırcaali’nin Kostino köyü Hacıköy Mahallesinde doğdu. Karagözler (Çernooçene) lisesinden mezun olduktan sonra Devlet Demiryolları Hareket Memurluğu kurslarını bitirdi ve yıllardır Kırcaali garında bu görevde çalışmaktadır. Sanata şiirle başladı, daha sonraları düz yazıda da kalemini denedi. 1990’dan sonra Hak ve Özgürlük, Filiz gazetelerinin Kırcaali il muhabirliğini yaptı. 1996 yılında Gebe Bulutlar adlı şiir kitabı çıktı. Sanatçının eserlerinde Rodoplar ve Rodoplular var, memleket sevgisi var. Sonra da Büyük Göçün dağ köylerine getirdiği sessizlik, ıssızlık var. GURBET YOLLARINDA Yirmibirinci asırda Benim Rodoplu kardeşim Yine gurbet yollarında Yarım kuru ekmek, ki baş soğan Omzundaki torbasında. Alın teriyle suladığı tütün Dedesinden miras kalma tabakasında. Yolda. çine çökünce bir garipseme Ayaküstü sarıp sarmalıyor sigarasını. Çekiyor içine sıla hasretliğini Bulut bulut dumanla paylaşıyor. Yollarda bıraktığı gençliğini Bizim Anayurt, 1998.

347

SAFFET EREN (Kırcaali, 1951) Kırcaali’nin eğridere (Ardino) Belediyesine bağlı Menekşe Köyünde doğdu. Lisede okuduğu yıllarda şiir yazmaya başladı. Eğridere’de çıkan gazetede çalıştı, Halk Gençliği gazetesinin il muhabirliğini yaptı. Sanatçı, şimdiye kadar okurlarına iki şiir kitabı sunmuştur. Korkunç geçmişin hatıraları, insan sevgisi gibi konular şairin eserlerinde büyük bir sıcaklıkla işlenmiştir. Dağlar, rüzgarlar ve yalnızlığım bu bizim dağların uyanışı hani zıngır zıngır çan sesleriyle başlardı ak güller açardı gülen yüzlerde toprak beklerdi tohumunu bu bizim dağların saz ustaları ipek gibi titreyen güzelleri vardı hani aşıkların yandırdığı gariplerin canlandırdığı türkülerimiz vardı perde perde yayılan о zaman bebeler ağlamaz olurdu göklerde uçan kartallar iner, dinlerdi ak sakallılar bile unuturdu ah'ını vah'ını hani о bizim türkülerimiz cana саn dökerdi... *** bu bizim dağlarda taşını toprağını, iniş – çıkış yolunu gülünü dikenini seven sevdiğim insanlar vardı nasırlı elleri oğlu yerine başımı okşar pırıl pırıl kalaylı taştan ayran verirdi öptüğüm eller, sevdiğim insanlar şimdi yosunlu bir taş üstüne oturdum rüzgârlara sizi sordum dağlar gibi uçsuz - bucaksız sevginizle nerelere sığındınız, köşeciklerde mi küçüldünüz? ***

348

güzelim, masal dünyam, selâm yolladım selâmımım aldın mı? diri misin peri misin haber ver neredesin? gel gül - dağlarım güneşlensin gel gül – yalnızlığım yalnızlığını unutsun gel gül - kalplerimizde ateşler alevlensin gel kal - duvalı pilâv pişirelim gel kal - kenetlenelim ayrılmayalım *** burada dağların yüceldiği rüzgârların delirdiği yerde yorgun başım süt mavisi semaya değdi-değeceği yosunlu bir taş üstüne oturdum ben ben miyim diye eğildim, içime baktım acıdır sızıdır kanayan yaradır demedim anılarım - dert yumağı - derdim ve yuvarladım Arda'nın sularına varsın arda alsın, oynaşan balıklarını eğlesin! neyleyim, neyleyim bu bizim dağları bu bizim dağları? Kasım-Aralık '91 Ardino Hak ve Özgürlük, Sayı-9, 1992.

349

BRAH M KAMBEROĞLU (Eskicuma, 1952) Eskicuma’nın (Tırgovişte’nin) Osmanpazarı (Omurtag) kasabasına bağlı Karaahatlar (Vranikon) köyünde doğdu. Eski stanbulluk (Preslav)Tarım Meslek Lisesinde okudu. Eskicuma il matbaasında çalıştı. Karaahatlar’da Bölge Sanat ve Kültür Komitesi Başkanlığını yaptı. Eski Sovyetler Birliği’nde işçi olarak çalıştı. 1981’de Türkiye’ye göç etti. stanbul’a yerleşti. lk şiiri 1964 yılında basıldı. Eserleri Bulgaristan’da Türkiye’de, Azerbaycan’da ve Kosava’da çıkan gazete ve dergilerde çıktı. Türkiye’de de yaratıcığını sürdürmektedir. Şiirlerinin bir bölümünü Ömrümün Öte Yakası adlı şiir kitabında topladı. Sanatçının güçlü kalemi, zengin bir dili vardır. S TEM Siz akıl edip sormadınız Ben de anlatamadım derdimi size O yüzden bugün sitem edişim. Ben yıllar önce Tuna boyunda Unuttuğunuz Ben sevdiğiniz o türkülerde ağlayan Yeti Aliş’im… Siz öksüzlüğün ne olduğunu Bilir misiniz? Analık elinde büyüdüm, ben iyi bilirim Kardeş bildiklerim özgürlük şarkısı söylerken Bendim o için için kuytularda inleyen Ama oralarda anlayan yoktu. Buralarda dinleyen… Balkanlılar, Sayı-2, 2003, 38.

D NMEYEN SANCI Ben Belene’yi bilmem, bilenlerden dinledim Her gece hücrenize gelirmiş Tuna boyunda kaybolan Aliş Civan kaşları kare Yazılmayan mektubu gönderilmeyen selâmı О ulaştırırmış gizli-gizli Anaya, Babaya. yâre...

350

Ben cefa çekmedim, çekenlerden dinledim Uykular kabus. gülüşler hıçkırıkmış Ve dağ-taş inlemiş mazlumların yasından Allah inandırsın mertçe içmişler Ölüm şerbetini Ecel tasından... Ben mahşeri görmedim, görenlerden dinledim Çocuklar siper olmuş kurşuna Köprü başında vurulan bekârmış Elleri dua eder gibi açılmış göğe Söyleyen doğru söylemiş kardeş Ateş düştüğü yeri yakarmış… Ben sanık olmadım, olanlardan dinledim Kibir savcı olmuş,yalanlar yargıç Ve eski öfkeler kabarmış deniz-deniz Evet suçunuz affedilmez büyüktü Türklüğün yasak olduğu о yerde Türk’üz dediniz... Ben unutamam unutanlar utansın Tarih büyük harflerle yazmış Tuna ovasını Sen bilmezsin çocuk, babana sor o bilir Göçmen kuşlar dа asla unutmaz Eski yuvasını... Sizin kadar Belene' yi bilemem Sizin kadar çekmedim cefa Sizin gibi görmedim mahşeri Sizin gibi sanık olmadım Ama ben Tuna'yı unutmadım Gidenlerin çoğu hâlâ dönmemiş Soruyorum Neden? Allah kahretsin on beş yıl oldu Deli hasretle bekliyorum Dönmeyenleri Belene’den... Göçmen Dergisi(Mersin) Sayı-1, 2003, 5.

351

H LM HAŞAL (Kırcaali, 1954) Kırcaali’nin Eğridere (Ardino) Belediyesine bağlı Toz Ezir (Dolno Prahovo) köyünde doğdu. lk ve ortaokulu köyünde bitirdi. Kırcaali nşaat Meslek Okulundan mezun oldu. 1973 yılında serbest göçmen olarak ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti ve Bursa’ya yerleşti. Sanat alanında çalışmalarını 1974’ten beri sürdürmektedir. 1991 yılında Dengesizler Adına adlı bir kitabı yayımlandı. Son yıllarda Bulgaristan Türklerinin yaşadıkları faciayı eserlerine konu seçti.

Yürekler Göçer Önce Uzak olmayan yerlerden geldik, Hava aynı, güneş ve gece aynı Sular bu yana akar bildik bileli Güneye, hep denizlerden yana Suların ve yellerin akışına uyduk Kimimiz kaldı yarım bulutlarla Kimimiz daldı oysa, kimimiz gövde ve kök Bölünüp parçalandık acılı sınırlarda Hiç suçumuz yokken düşlerimiz kan/köpük Aklımızda yoktu düşmek zorbalıklara Dayanmak zor insanca olmayan durumlara evrende Sevgi ve kucaklaşmayı sonsuz haklı kılan Aşk türküleri dokunulmazdır belleğimizde Adı değiştirilemez geçmişin, yüreklerde kalan Ayrılığın iki yakasından birini seçtik “Ezilenler hep haklıdır” diye yazmış yüzyıllar Kayar ezenlerin ayakları altından toprak Uçurumlar gömüt olur, sonunda yuvarlanırlar Adı değiştirilemez göğün ve yerin, künyesi uzak Sonsuzluğu ve sınırsızlığı anlatır insanlara. Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı, (Türkiye Dışı Çağdaş Türk Şiiri), Sayı-531, Mart 1996, 560-561.

352

YALÇIN PEKŞEN’E AÇIK MEKTUP Sayın Yalçın Pekşen, Belirli gazeteleri okumanın, taşıma ve bulundurmanın dövülme, öldürülme nedeni sayıldığı 1970'li yıllardan bugüne değin, ilgiyle ve severek okuduğum birkaç köşe yazarlarından birisiydiniz. mzanızı taşıyan pek çok yazıyı ve içerdiği görüşü destekleyecek oranda haklı buluyordum. Ancak, 30 Ocak 1994 tarihli Hürriyet gazetesindeki "Daldan Dala..." adlı köşe yazınızda; "Acaba soydaşlarımızın anadili Türkçe mi sayılmalı, yoksa Bulgarca mı?" sorusunu gündeme getirdiğiniz kısa bölüm (paragraf) beni düş kırıklığına uğrattı. Tüm göçmen okurların dа benzer duygular içinde olduğunu söyleyebilirim. Yazınızda ayrımcı, aşağılayıcı tavrı şiddetle kınıyor, ve soruyorum size: Almanya’da doğup büyüyen bir Türkün ana dili Almanca mı olur? Amerika'da doğup yetişen bir spanyol, talyan, ya da Çin'linin anadili ngilizce mi? Bir insanın yabancı dili anadil dışındaki dillerin her biri değil mi? Saptamanız tümüyle yanlış. Şöyle ki; yürüttüğünüz düşünceye (mantığa) göre, Bulgaristan'da yetişen ana-babası Türk bir insanın anadili Türkçe olmayabilir, var sayımı çıkıyor ortaya. Türkiye'ye geldikleri ilk zamanlardaki, şive ve az sözcüklü (kırık) konuşma zorlukları yüzünden, büyük eziklik ve sıkıntı yaşayan göçmenlerin dili için sunduğunuz yorum, bir aydına yakışmayacak fesat'çılığı, kışkırtma ve önyargıyı taşıyor içerisinde. Göçmenleri sevmediğiniz fena hâlde sırıtıyor sayın Pekşen. Devlet hizmeti sırasında yabancı dil sınavını kazanarak hakkıyla dil tazminatı alan Bulgaristan göçmeni görevliler ülkeye, anadilleri, kişilikleri ve onurları için gelmiş insanlardır. Zamanla, anayurt Türkiye'de doğup büyüyen herkes gibi dilini kullanabilmektedirler. (Genel anlamıyla yurdumuzda dil yozlaşmasının ne boyutlara ulaştığı apayrı bir konu.) Cumhuriyet Türkiye'si sınırları dışında kalmış, tarihsel nedenlerle bir tür sürgün koşullarında varlığını koruma savaşı vermiş milyonları aşan 'soydaş' için "Anadili Türkçe sayılmalı mı?" diyorsunuz. Dünya kamuoyu önünde, silâhsız, şiddetsiz, terörsüz bir direniş örneği vermiş ve Türk kimliğini korumuş 'azınlık ulus', Bulgaristan'daki ezme-eritme politikalarından sonra Türkiye'mizde dе sizin gibi hor gören aydın ya da bilinçsiz (cahil) insanların karşısında Türklüğünü kanıtlama sınavı veriyorlar. Ama bu sınav sizin gibi düşünenlere karşın başarıyla aşılmıştır. Kültürleri, eğitimleri, insancıl (hümanist) dünya görüşleri ve çalışkanlıkları gözler önündedir. Türkiye'ye sağladıkları yarar, yıllar geçtikçe örnek bir ekonomik, kültürel olay sayılacaktır. Çok geç kalmadan soydaşlardan özür dileyin sayın Pekşen. Bunca yıllık köşe yazarlığınız, gazeteciliğiniz koca bir bilgisizlik ayıbıyla lekelenmiş durumda. Bilmelisiniz ki, imzanızı taşıyan hiçbir metin tarafımdan okunmayacak, "yok" sayılacaksınız. Benzer tepkinin gösterilmesi için bütün yolları deneyerek uğraşmak, atalarımıza saygının gereği, boynumuzun borcu olacaktır. Anadil, insanların ana dilidir, coğrafyaların değil. Yaygın deyimiyle 'soydaş' diye bilinen о insanlar Bulgaristan'dayken, Türkiye’den konuk geldiğinde armağanlardan çok armağanların sarıldığı gazete parçalarıyla ilgilenmiştir,

353

iki satır Türkçe yazı okuyabilmek için. Bir dergi, kitap ya da müzik bant'ı uğruna hapse tıkılmayı, dövülmeyi sürülmeyi göze almıştır о insanlar. Baskıya, sindirme ve yok etme eylemlerine karşı tek savunma aracı yürekleri ve akılları; onurlarıydı. Dünün acı ve gözyaşı dolu direniş belgeleri arşivlerdedir. Milyonlarca canlı tanığı dа var üstelik. Çevrenizde hiç görmemiş olamazsınız. stanbul'un dörtte biri göçmen değil mi? Aydın kişi, hele gazeteci-yazar unvanı dа taşıyorsa, çok geniş dünya görüşüyle kaleminin sorumluluğunu bağdaştırıp öyle çıkar toplumun huzuruna. Ulusallığı ve uygarlığı savunmadan evrensel ve çağcıl (modern) değerlerinin yanına bile sokulamaz. Hele hele, ülkeyi bölge ve ırklarına göre ayrıma kalkıştı mı? O aydının bağışlanması iyice zorlaşacaktır... Vicdanı öylesine derin bir yara almış olur ki, yaşadıkça bırakmaz benliğini. Sayın Yalçın Pekşen, bu mektubu köşenizde yayımlayarak özür dileme ve soydaşlara karşı yaptığınız haksızlığı bir parçacık olsun onarma fırsatınız var... Bekliyoruz. 10 Şubat 1994 Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-0, 1994, 44.

354

Bulgaristan Gerçeklerini Dile Getiren Diğer Yazarlar

355

OZAN AR F

BRET DESTANI Bu şiir ilk yayınlandığı zaman Bulgaristan Hükümeti Ozan Arif aleyhine Bulgaristan’a hakaretten dava açarak, Ozan Arif’in Almanya’dan sınır dışı edilmesi için yoğun bir faaliyet başlatmıştı. Kudurdu kızıl Bulgar, yakamızda elleri, Balkanlar’da Türklüğü yok etmek emelleri, Cümle cihan bilir ki, bunlar Moskof dölleri, Bulgar bu cesareti, Rus'tan alıyor Rus'tan. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Türk yaşayan köyleri tanklar ile bastılar. Kim karşı koydu ise ağaçlara astılar. Çoluk-çocuk demeyip kadınları kestiler. Türk kanıdır Bulgarın içtiği şimdi tastan. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Bir "Mestan„ tanımıştım soyadı "Cefakârdı… "Şumnu„dan mektup yazar, bazen beni arardı, Ecdadından yadigâr sadece adı vardı, Onu dа aldı Bulgar, ne yapsın şimdi Mestan? Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Ezan ile verilen Ahmet, Mehmet söküldü, Hasan, Ömer yok artık, Bulgar, adı takıldı, Yetim kaldı ezanlar, minareler yıkıldı, Camilerin yerine, bostan ektiler bostan. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Bağır gardaşım bağır, sen olsun durma bağır! Dert Müslüman Türkündür, hür dünya ondan sağır. Ne demişler; taş bile düştüğü yerde ağır. Onun için bağır sen, haykır en yüksek sesten. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Hür dünya elbet duymaz, imdat diyen yar bizim. Tecavüze uğrayan, namus bizim, ar bizim.

356

Fakat olsun gardaşım, Allah’ımız var bizim. Biz O’nunla kurtulduk, her tasadan, her yastan Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Nerede Vietnam'a ağıt yazan solcular, Moskova borazanı öttüren yalancılar, Müslüman Türkün şimdi Balkan’daki sancılar, Konuşsa ya birisi, susuyorlar mahsustan. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Şu Köln radyosundan konuştu itin biri! smini demiyeyim ağzıma değer kiri, Gitmiş, gezmiş Bulgarda, katliam yokmuş heri.. ! Bunlar böyle alçaktır, saptırırlar hep kasten. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Ey… Aziz Türk milleti, sahip оl birliğine, Müslüman Türkün dostu, Müslüman Türktür yine. Bu gerçeği görürsün, bakarsan tarihine. Çoğu Türk olduğundan, bak yalnız Afganistan, Kahrolsun komünistler, Kahrolsun Bulgaristan. Kınamakla iş bitmez, dinle beni Ankara... "Yurtta sulh cihanda sulh,, unut gitsin bir ara, Başka türlü imkânsız, deva bulmaz bu yara, Halifenin kılıncı kurtulsun artık pastan. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. Ey gözleri kör olmuş, vicdanı nasır dünya, Yontma taş devri değil, yirminci asır dünya, Yamyam bile hür bugün, Türk neden esir dünya? Ozan Arif; dünyaya ibret olsun bu destan. Kahrolsun komünistler, kahrolsun Bulgaristan. 13-4-1985, Köln Balkan Türklerinin Sesi, Sayı-4, 1989, 37.

357

AHMET MAH R PEKŞEN MAHKÛM (Belene Sürgünü) Yatarım, yataklar iğneli beşik. Uyurum, rüyalar kapkara kabus, şte Bulgaristan, vahşete eşik, Zulüm ve işkence Jivkov'a mahsus Böler uykumuzu silâh sesleri, Kalpler küt küt atar, bize rahat yok. Verirken yiğitler son nefesleri, Türk olmaktan büyük bir kabahat yok (?) Gece, zalim gece, Bulgardan zalim, Tavanda tankların zelzelesi var. Susmuş, dilde zincir binlerce alim, Hepsinde dehşetin velvelesi var. Küçücük yavrular sersefil şimdi, Küçücük yürekler korkuyla dolu, Rüyaları bile karartan kimdi? Neydi kara kabus işkence yolu? Uyumak, uyumak, büyük düşmanım, Cehennem taşınır rüyalarıma, Neden böyle bedbaht, neden pişmanım? Bir yarım kavuşmaz diğer yarıma. Benim Belene’de çaresiz sürgün. Benim tek katlini gören oğlunun, Duvarlık yıkılır çıkarsam bir gün, Alırım ölçünü Bulgar boyunun. Benim, ana dili konuşamayan, Ezansız minare dibinde mahkûm, Kırbaçlar altında aş zehir, su kan, Belene Sürgünü her şeyden mahrum. Türkçe kelimeler rüyada kaldı, Mümkün olsa Türkçe düşündürmezler, Bulgar mazlumlardan huzuru çaldı. Söyletmez, ağlatmaz ve güldürmezler. Yataklar, yataklar iğneli beşik

358

Yiyip bitiriyor ince düşünce, Gencecik bedenler hep delik deşik. Topraklar ağlıyor yere düşünce, О sesler, о vahşet, irkiliyorum, Sırtımda kırbaçlar, dipçikler, joplar Kalkıyorum yerden, dikiliyorum. Gözümden korkuyor melez Moskoflar. Uyumak, uyumak ölümlere eş, Kurşunluyor beni asker, bir bölük. Batarken ufkumda sararan güneş, Düşüyorum yere kıbleye dönük. Feryatlar, feryatlar çınlar kulakta. Oğulsuz analar bana bağlıyor. Kulak ver gecede, sesler uzakta. Her damla suyuyla Тunа ağlıyor. Tuna’nın feryadı beni titretir. Dalgalar boynumda bir yağlı kement, Kemendi kesecek kılıcı getir. Ey gençlik bu dava sana emanet. Bu zindan, her yanı ayrı bir zulüm. Hasret, acı, çile ne ararsan var, Her gece, her saat ayrı bir ölüm, Zindan zindan değil sanki, canavar. Yazdım dertlerimi mürekkep, kanım, Zulmün imzası var yanık derimde, Zindanın nemiyle çürürken canım, Tuna’nın suyu var ecel terimde. Korkular sınırsız, zulüm boyutsuz. Geceleri başlar ruhta zelzele, Kelebekler mutsuz, çiçekler mutsuz, Hüsranı yaşıyor Türkler elele. Cenaze tabutsuz, ölü mezarsız, Nefessiz, güneşsiz ve susuz diri, Ruhsuz, hissiz, kansız van'lar arsız, Savunmasız Türk’e cellat her biri.. YIKILMA SOYDAŞIM. YIKILMA DAVRAN, ZULMÜN EV OLUR B R GÜN HARABE Ç NDEN B R FAT H ÇIKTIĞI ZAMAN. BU KORKUNÇ KARANLIK GÜNEŞE GEBE Balkanlar’ın Sesi, Sayı-5, 1989, 34.

359

SABR YILMAZ Ben Gidiyorum Ey benim toprak çiçekli köylerim, kasabalarım, Eğriderem, Kircaalim, Rupçu, Çenge, Kiremitli, Aytosum, Şumnum... Ben gidiyorum bu diyardan Yalnız değil; Esen rüzgârlarla, yağan yağmurlarla. Burgaz'ın deniz martılarınla, Ben gidiyorum, Kalan, gölgem. Kalan, kuşların ötüşü Kuzuların meleyişi Açmayan çiçeklerin tomurcukları, Kalan evim topraklarım Ben gidiyorum, Kalan gölgem. Ben gitsem de, şiirlerim okunmasa da Gölgem kalıyor, alın terim kalıyor, Diktiğim çam ormanların Kokusu kalıyor, Çapa çapa, ektiğim tütünlerin Kokusu kalıyor. Ben gitsem dе; Trenler, otobüsler uçup gitse dе, Geride yaptığım yollar kalıyor O bacaları tüteyen Fabrikalar kalıyor, Sular akıp gitse dе, Yaptığım barajlar kalıyor. Dostlarım, akrabalarım kalıyor… Gözlerim kalıyor. Orhangazi-BURSA Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-35, 2000, 7.

360

YAVUZ YALINKLLIÇ Film Yönetmeni-Yazar

ES BRE DEL RÜZGÂR ES Dil yasak, din yasak, töreler yasak Bir göçü bir ezgiyi anlatıyor bu dize. Bir tren geliyor Edirne’ye. Zulümden , yasaktan kaçan nsanlarla Leba leb dolu... Akın akın koşuyorlar sevgiye. Özgürlüğe... Ardında doğduğu büyüdüğü sevdiği yerleri bırakarak. Gözleri yaşlı akın akın geliyorlar zulümden kaçarak. Es bre deli rüzgâr es Deliorman’dan Bulgaristan’dan Es bre deli rüzgâr Anlat öykümüzü Tüm dünyaya Tank seslerine, Tüfek seslerine, Dipçik, tokat seslerine Takılmadan Özgürce Trenler geliyor leba leb Koşarak geliyor insanlar Edirne'ye umut dolu. Bir mahşeri andırıyor Edirne Gözleri yaşlı insanlar sarılıyor birbirlerine şaşkın. Kopmuşlar yerlerinden, sökülmüşler zorla. Buruk bakıyorlar etrafa Es bre deli rüzgâr es Esmiyorsun. Şimdi nerdesin Dünyanın neresindesin? Şimdi orda Kasırgasın, borasın, fırtınasın... Sen yoksun ya Bulgaristan’da Bir kasvet sardı Deliorman'ı Kuşlar ötmüyor Yapraklar kıpırdamıyor artık Çiçekler kopmuş dalından nsanların yüzleri gülmüyor Es bre deli rüzgâr es...

361

Anlat bizi Ezilmişliğimizi Tüm dünyaya özgürce... Bulgaristan Türkleri’nin Sesi, Sayı-5, 1991, 19.

362

MEHMET YÜKSEL GÖÇMEN N ÖYKÜSÜ Uzaklardan Çok seneler hayalini ettiğimiz ülkeden Sizlere hasret dolu selâmlar, kardeşlerim. Hani zaman zaman buluşur halleşirdik Halleşip dertleşirdik. O fırsatlar şimdi mektuplara kaldı. Gördünüz neler oldu, kardeşlerim Apar-topar, aman kalıyoruz endişesiyle Güneye doğru coşkun sular gibi aktık. Kimi alkışlandık, kimi taşlandık, Yaralandık, parçalanıp yollarda kahrolduk. Sonra büyük denize ulaşan bulanık seller örneği Geldiğimiz yerlere beraberimizde Sevincimizi, acılarımızı, telâşlarımızı taşıdık. Yeni yepyeni umutlarla, Kaygılarımızla çevremizdekileri tedirgin ettik. Bilmediğimiz, üzerinde tahminler yürüttüğümüz Bir dünya ile bütünleştik. Kimimiz çözülüp lodosla geriye doğru sürüklendi. Kimimiz ilkbaharı bekledi, turnalarla beraber Ev-yurt özlemiyle, gözü gönlü geride Ağır basan adımlarla, kişisel kuşkularla Bir kez daha ters yönde utanç sınırını geçti. Kimimiz akar sularda yuvarlanan taşlar örneği Mümkünse yosun tutup, Güvenilecek siper, tutunacak dal arıyorduk Ümitlerimizden kıvılcımlanıp ateşlenecektik, Anavatanın bağrında kan toplayıp güçlenecektik. Kavuştuk bir kez bayrağımıza Artık ayrılık sebebi ölümdür bize… şte, hasretlerim size, bir göçmen öyküsü, Okuyun yüksek sesle, olsun dilinizin türküsü... Balkanlar’dan Esinti, Sayı-10, 1991, 29.

363

KÂZIM TÜRK BULGARDAN KAÇMIŞA BULGAR DENEMEZ Uzaklardan gelmiş, gider gücüne Bulgardan kaçmışa Bulgar demeyin Eyvallah dememiş Moskof piçine, Bulgardan kaçana Bulgar demeyin... Hor görülmüş, baba, dede soyları, Geçmişleri belli, belli boyları, Bizim gibi düğün, bayram, toyları, Bulgardan kaçmışa Bulgar demeyin... Geride anasın, kardeşin koymuş, Acıyla kavrulmuş, ezaya, doymuş, Türklük davasında Müslüman olmuş, Bulgardan kaçmışa Bulgar demeyin... Çileleri bitmez, kardeşi orada, Onlar kan kusarken, gülemez burada, çinden geleni dinleyip dur dа, Bulgardan kaçmışa Bulgar demeyin... Dediklerim, sanırım şair sözleri, Bu sözler çilenin gerçek özleri, Gerçekler uyarır bakar gözleri, Bulgardan kaçmışa Bulgar demeyin... 1989, Kayseri Balkan Türklerinin Sesi, Sayı-6 Yıl-2, 1991, 38.

364

MEHMET DAVUT Göçmen Evleri Isırganlar boğmuş al al gülleri Sümbül suya hasret, öpmüş yerleri Isıtmıyor yaralı gönülleri Mezar gibi soğuk göçmen evleri!.... Mutluluk yolların dikenler sarmış Bacalar tütmüyor, hayat kararmış Meğer bu ayrılık ne kadar zormuş Karalar bağlamış göçmen evleri! Osma Aziz, Canlarım Türküler Bizim Türküler kitabından alınmıştır, Sofya, 2002, 176.

365

GÜLTEK N KARAMAN BELENE GERÇEĞ Bir taraftan işe çıkarılanların sayısı arttırılırken, diğer taraftan gruplar hâlinde Belene’ye geliş sürüyordu. Gelenlerin sayısı çoğalınca Priemna dediğimiz kabul binası doldu, taştı. Bundan sonra orada bulunanların tamamı Nisan sonunda meşhur ikinci obekt dediğimiz kampa aktarıldılar. ki binadan oluşan bu kampta, о güne kadar tavuk bakıcılığı yapıldığı her hâlinden belliydi. Odalar tavuk kokuyordu. Burada kalan tutuklular 5 gruba bölünerek çeşitli yerlerde çalıştırılıyorlardı. Bunlardan 4 tanesi adanın dışında, Belene şehrinin içinde çalıştırılıyorlardı tabiî ki silâh altında. Diğer grup ise adada tarımda çalıştırılıyordu. Bu grup en büyük gruptu. Yaklaşık 110 kişiden oluşuyordu. Sabahları 05.30’da kaldırılıyorduk. Herkes yatağının başına dizilerek gardiyanlar tarafından yoklama yapılıyordu. htiyaçlarımızı giderdikten sonra 06.00- 06.30 arasında kahvaltıya gidiliyordu. Yediğimiz her sabah aynıydı. Malûm tatsız çay ve kibrit kutusu kadar kokmuş peynir. 06.30'da yeni bir yoklamadan sonra işe gidiliyordu. Yemeklerimiz 1. Obekte, adi suçluların yemekhanesinde hazırlanıyordu. Öğle ve akşam yemekleri tıpa tıp aynıydı. Ekşi domuz yahnisi, domuzun derisi kılları dahi bu yemeğin içinde mevcuttu. Fakat bu yemekleri arkadaşlarımız kesinlikle yemiyorlardı. Bizim yemediğimiz yemekleri hapishanenin domuzlarına değil dе özel kuyulara gömüyorlardı. Belliydi ki bu yemeklerde sağlığa zararlı katkı maddeleri vardı. Bazen bu yemekleri farelerin yemesi için dışarıya bırakıyorduk. Fareler yemekleri yedikten sonra ölüyorlardı. Yemeklerimizin hazırlandığı yemekhanede Razgrat line bağlı Yonus Abdal (Yonkovo) köyünden Zooteknik Kâmil isminde bir arkadaşımız vardı. Ondan aldığımız bilgilere göre bizim yemeklerimiz Sofyalılar diye adlandırdığımız grup tarafından alındığı zaman her bakaya 10 paket toz koydukları görüldüğünü söylüyordu. Her akşam kişi başına 24 saat için 1 adet çavdar ekmeği veriliyordu. Unlar bayat olduğundan ekmeklerin içinden neler çıkmıyordu, Tanrım neler... Ekmeği dilimleyerek içinden çıkanları ayıklayıp yemeye çalışıyorduk. Gün boyunca toplam 13 yoklama yapılıyordu. Günlerimiz böyle geçip gidiyordu. O dönemde hapishanenin başkanı yüzbaşı Vinarov idi. Bizim kampın başında ise Binbaşı Mateyev vardı. Meteyev'in yardımcısı dа siyasi sorumlu Binbaşı Paraşkevov isminde bir Türk düşmanıydı. Kampı iki müfrezeye ayırmışlardı. Birinci müfrezenin başında üsteğmen Stanev daha sonra Üsteğmen Piroyev getirildi. kinci müfrezenin başında ise Yarbay Arabacıev vardı. Bir ayda bir mektup yazmaya, bir mektup almaya hakkımız vardı. Üç ayda bir yakınlarımızla görüşme yapma hakkımız vardı. Görüşmeler polis eşliğinde cam arkasında yapılıyordu. Türkçe konuşmak kesinlikle yasaktı. Türkçe söz söyleyenin görüşmesine son verilip dışarıya atılıyordu. Yaşlılarımız Bulgarca bilmediğinden görüşme esnasında tercüman kullanılıyordu. Bazen insan kalbi taşıyan gardiyanlar görüşme esnasında bazı şeylere göz yumuyorlardı. Bunlardan bir tanesi polis Goşo nöbetçi olduğu geceleri sabah yoklamasında bizleri hiç kaldırmadan yataklarımızda yoklayıp tutanakları yazıyordu. Bu gibi gardiyanlar, arkadaşlarımız tarafından büyük takdir topluyordu. Gelen ve giden mektuplar, müfreze başkanı tarafından kontrol edildikten sonra sahibine ulaşıyordu. Bize yapılan uygulama, ağır hapis cezası

366

mahkûmlarıyla aynıydı. Belene’ye gelenlerden hiç kimse mahkemelerden geçmemişti. Çünkü Bulgar yasalarına aykırı bir suç islememişlerdi. Belene mağdurları Bulgar Emniyet Yasasının 39. maddesine göre tutuklandılar. Bu maddenin anlamı: Olağanüstü durumlarda devletin daha önceden belirlediği kişilerin tedbir amacıyla toplanmaları anlamına geliyordu. Belene’ye gelenler şu veya bu şekilde dönemin gizli servisinin dikkatini çekmiş kişilerdi. Balkanlılar Dergisi, Sayı-3, 2003, 3.

367

HAYR YE MEMOĞLU-SÜLEYMANOĞLU (Yenisoy) YAŞAM SANCILARI Ç NDE ADIMIZ, D L M Z, KÜLTÜRÜMÜZ Ben Bulgaristan'da son yıllarda çok değişik adlarla anılan topluluğa mensup olanlardan biriyim. Bilginler, yarı bilginler, politikacılar, ve en fazla dа kimi tarihçiler, çağdaş Bulgar dilinin sözcük hazinesini zenginleştirmek amacıyla değil, bambaşka niyetlerle yeni terimler yaratma yarışına giriştiler. şe bu yarışma sonucunda bizlere "Türk Ahalisi", "Türk azınlığı", "Bulgar Türkleri", "Türkleşmiş Bulgarlar", "Kendini Türk bilen Bulgarlar", "Türkçe konuşan Bulgarlar", "Bulgar Müslümanları", "Müslüman Bulgarlar", "Türk kökenli Bulgar yurttaşları", "Özümsenmiş Bulgarlar", " slâmlaştırılmış Bulgarların torunları", "Türkleştirilmiş Bulgarların torunları", Geleneksel Bulgar adı taşımayan Bulgarlar”, "Türk etnik özbilincine sahip Bulgar yurttaşları", Türk özbilincine sahip Bulgarlar", Türk dillerini konuşan Bulgarlar", "Türkçe konuşan Bulgarlar", "Türkçe konuşan Bulgarlar topluluğu", "Bulgarca konuşmayan topluluk", "Türkçe konuşan Türk kökenli Bulgarlar", "Türkçe konuşan Bulgar kökenli yurttaşlar", "Bulgaristan'da Türkçe konuşan Türk kökenli Bulgar yurttaşları", “Değişik adlar taşıyan menşei belirsiz belirli bir grup insan”, "Bulgar olmayan topluluk" vb. adlar takıldı. Onomastik bilim dalında, parmakla sayılacak kadar az yılda, kısa bir tarihsel dönemde bu kadar çok değişik adlarla belirtilen bir başka topululuk veya etnik grup zor bulunur. Ne var ki, bu adların "yaratıcıları" onomastik dalında çok önemli olan bir hususu, özbilinç sorununu ya da daha açık bir anlatımla bizim kendimize ne dediğimiz gerçeğini bir yana bırakıyor veya küçümsüyorlardı. Bilimsel olmayan bu adlarla bir tek ucuz politik sonuç elde edilmesi amaçlanıyordu. Ama uygulamada neler oldu? Bir karmaşa, bir keşmekeş yaratıldı.., Seçkin Bulgar bilginleri bu sapıklığı görüyor, ama korku en cesaretli olanların bile elini kolunu bağlıyordu. Onlar bilimsel kongre ve sempozyumlarda "Türk dili, Türkler, Türkçeden alınma sözcükler, Türk ahalisi, Türk azınlığı" gibi sözcükleri dahi anamıyordu. Bugün 1985 yılından sonra yayınlanmış Bulgar bilimsel yapıtlarını, periyodik basın sayfalarını karıştırırken, belirtilen sözcükler ve ifadelerin yokluğunu çok kolay saptayabiliyoruz. О dönemde bu kavramların kullanılması yasaktı. Türk öz isimlerinin söylenmesi dе, keza yasaktı. Üniversite öğrencileri arasında anlatılan bir fıkraya göre Türkçe dünyada en pahalı dildi. Sadece bir Türk öz isminin söylenmesi 5 leva, bir cümlenin ya da kısa bir diyalogun-fısıltıyla yürütülmüş olsa bileederi 50 leva idi.

368

TÜRK D L VE TÜRK OKULLARI Benim yaşamım, anaokullarında eğitimden tutun dа, Sofya Üniversitesinde yüksek öğrenimini tamamlamış uzmanların diploma sonrası uzmanlaşma kurslarına değin, Bulgaristan'da Türk dili sorunlarıyla hep iç içe geçti. Bir ölçüde, Bulgaristan'da Türk dili sorunlarının canlı tarihi olduğumu söyleyebilirim. Ben, Bulgaristan'da Türk okullarının (Önce özel sonralarıysa devlet) varlığının en iyi hatırlayan kuşaktan biriyim. Bu okullar öğretimin okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise ve yüksekokul olmak üzere bütün aşamalarını kapsıyordu. Razgrat ve Kırcaali'de okul öncesi ve ilkokul öğretmenleri yetiştiren pedagoji okullarımız vardı. Birçok şehirde liselerimiz vardı Şumen (Şumnu) Haskovo (Hasköy) kentlerinde ortaokul öğretmenleri yetiştiren öğretmen enstitülerimiz mevcuttu. Sofya Üniversitesinde Türk Filolojisi, Tarih Matematik ve Fizik Bölümleri vardı. Sofya Üniversitesinin Şumen (Şumnu) kentindeki kolunda Türk dili Türk edebiyatı, ayrıca coğrafya dalında eleman yetiştiriliyordu. Stara, Zagora (Eski Zağra) ve Varna kentlerinin öğretmen yetkinlik enstitülerinde Türk okulları kürsüsü mevcuttu. Eğitim Bakanlığında ve il merkezlerindeki Eğitim Şubeleri Türk okulları ve Türk dili müfettişi uzmanlarına sahipti. Evet bütün bunlar vardı. Ama ne kadar var olabildiler? Bundan böyle benim yaşamım, Türk okullarının ve Sofya Üniversitesinde Türkçe öğretimin yazgısıyla sımsıkı bağlıydı. 1956 yılında Sofya Üniversitesinin Türk Filolojisi Bölümünü ilk bitirenlerden biriyim. Aynı yıl tarihçiler, matematikçiler ve fizikçiler dе yüksek öğrenimini tamamladı. Bizler Türk pedagoji okullarına ve Türk liselerine atandık. Öğretmen olarak çalışmaya başladıktan yalnız bir buçuk yıl sonra, ilk sürpriz dе geldi: Türk dili ve edebiyatı dışında bütün dersler Bulgarca okutulacaktı. Bu olaydan bir yıl sonra, ortaokul öğretmenleri yetiştiren öğretmen enstitüleri dе kapatıldı. Aradan çok geçmeden pedagoji ve liselerin mevcudiyetine son verildi. lk ve orta dereceli Türk okulları Bulgar okullarıyla birleştirildi. Türk dili, zamanla haftalık ders programlarından kaldırıldı. Belirli bir süre ilk ders saatinden önce ya da son ders saatinden sonra ek ders olarak okutuldu. Bir zaman sonra bu dersler de gereksiz bulundu. Türkçenin haftalık ders programından atılması için gerekli esas dа yaratılıyordu. Ana babalar kimi yerlerdeyse öğrenciler, güya ilgili okulun müdürüne başvuruda bulunuyor ve Türkçenin öğretilmemesini rica ediyorlardı. Öğretmenlerimizin yoğun biçimde işinden uzaklaştırılması ve atılmasına böyle başlandı.

369

Sofya Üniversitesinde Tarih, Matematik ve Fizik Bölümlerinde öğretim çoktan kaldırılmıştı. Ama Türk Filolojisi henüz mevcuttu. Bu bölümün adı o dönemde izlenen politikaya göre kâh Türk Filolojisi, kâh Türkoloji, kâh Şarkiyat olarak değiştiriliyordu. Bu Bölümde özgün, gıyabî (uzaktan) ve olağanüstü eğitim çalışmaları yürütüldüğü yıllar vardı. Ama burada da çember giderek öylesine daraldı ki burada yalnız Türk üniversite öğrencileri için değil, onların Türk dili ve Türk edebiyatı hocaları için de yer bırakılmadı. brahim Tatarlı ve ben Sofya Üniversitesinden uzaklaştırıldık. Doç. Dr. brahim Tatarlı Bulgar Bilimler Akademisi Balkanoloji Enstitüsüne atandı. Ben ise görevimden alınmadım, ama Sofya Elektrokar Fabrikasında bir amele, bir temizlikçi olarak çalıştırıldım. Ben, temel hakkımdan, çalışma hakkımdan yıllar boyunca yoksun bırakıldım. Ve öğrencilerim açlık çekiyordu, ben dе açtım. Kader kardeşlerim çile dolduruyordu, ben dе çile çekiyordum. Emniyet görevlileriyle sık sık karşılıklı ziyarette bulunuyorduk birbirimize. Onlar, davetsiz dе olsa evlerimizi “ziyaret” ediyordu. Bizleri dе kâh tanık olarak, kâh herhangi bir yoklama, kâh da bir söyleşi için çalıştıkları Yere “davet” ediyorlardı. Zamanla onların dilinde söyleşinin sorgulama olduğunu anladık.

BUGÜNKÜ DURUM Bundan yalnız bir yıl öncesine kadar bizler, kendi adımızı söyleyemiyor, anadilimizi konuşamıyorduk. Bir yıl içinde çok büyük değişiklikler oldu. Demokratikleşme yolunda geçilen mesafe henüz kısa. Ve bu gerçekten nazik demokratikleşme süreci, bu yılın daha ilk aylarından bize bir şeyler vaat etmeye başladı. Alınmış olan haklarımızdan bazılarının iade edileceği umudundan esinlenen bizler, hemen kolları sıvayıp işe sarıldık. Artık aylardan beri okullarda Türk dilinin haftada dört saatlik ders olarak okutulması gündemde bulunuyor. Hak ve Özgürlükler Hareketinin Merkez Konseyinin kusursuz organizasyonu ve bütün üyelerinin etkin faaliyeti, aynı zamanda yazarlar ekibinin geceli gündüzlü çalışmaları sonucunda Türkçe ders kitapları dа hazırlandı. Bütün bu çalışmalar teknik, bilimsel ve yönetimsel nitelikte çok büyük güçlükler içinde başarıldı. Teknik nitelikli güçlükler Hareketin Merkez Konseyinin çabaları sayesinde ortadan kaldırıldı. Bilimsel nitelikli güçlüklere gelince, bilindiği gibi ders kitapları ilgili edebiyat ve metodik bilim yapıtları yardımıyla yazılır. Yıllar önce sahip bulunduğumuz birkaç kitap dа çoktan yok edilmiş ya da toplatılmıştı. Devlet Güvenlik Kuruluşu katındaki soruşturma dairesi görevlileri 11 Ağustos 1983 günü , sabahın erken saatlerinde evimize baskın yapmış ve dil bilimi alanındaki yayınlanmamış еl yazısı yapıtlarım dа bu arada Türk dili ve slâm diniyle ilişkileri olan bütün kitaplarımı alıp gitmişlerdi. Defalarca başvurup ısrarla istemiş olmama rağmen bu kitaplarım henüz bana geri verilmiş değildir. Yazmış bulunduğum ve Sofya Üniversitesi tarafından yayınlanmış olan iki ciltlik Bulgarca Türkçe fadeler Sözlüğü 1981 yılından bugüne değin Sofya Üniversitesi bodrumlarından birinde, demir parmaklı kapılar ardında tutuluyor. Baskıda bulunan Türkçe- Bulgarca sözlüklümü de Üniversite Matbaasından alıp götürdüler.

370

Evet, çok büyük güçlükler pahasına biz Bulgar Temel Eğitim Okulu çerçevesinde ana okul ve ilkokul sınıflarından XI. sınıfa kadar okul kitaplarını hazırlamayı başardık. Bu kitaplar kuşkusuz aile dili temelinde değil, Türkçe olarak yazıldı. Bu kitapların dili Kurtuluştan (1878) bu yana Bulgaristan’da Türk okulları için yayınlanmış kitapların dilidir. Öğretmenlerimizin, bütün halkımızın, çocuklarımızın anadilini öğrenmeye başlayacağı günü sabırsızlıkla beklediğini biliyoruz. Ama yeni ders yılının başlamasından bu yana şu kadar zaman geçmesine rağmen, bazı sorunlara yönetimsel açıdan nihai çözüm getirilmiş değildir. Hak ve Özgürlükler Hareketinin Kurucu Ulusal Meclisindeki parlamento grubu, bu ertelenemez sorunların çözüme bağlanması için olanca gücünü ortaya koymuş bulunuyor, ama meseleler çok yavaş çözümleniyor. Öğretmenler ve ana-babalar elele vererek çocuklarımıza yardıma koşmalıyız. Çocuklarımız bir zaman sonra çocuk sesleriyle bizlere şiirler okuyabilsin, şarkılar söyleyebilsinler. Öğretmenlerimiz ve ana-babalarımız için özel bir Türkçe okuma kitabı dа hazırladık. Varsın bu ders kitapları, evimizdeki kitaplıklarda Türkçe ilk kitaplar olsun. Kitaplıklarımızda boşalmış yerlerin yeniden anadilimizde yazılmış kitaplarla dolsun! Ekim 1990 Sofya Hak ve Özgürlük, Sayı-2, 1991.

Sofya Üniversitesinde Türk Gençlerine Ait Bölümlerin Kuruluşu 5 Ağustos 1952'de Bakanlar Kurulu, Türk okullarının durumunu incelemiş, Türkler arasından da aydınların yetiştirilmesi için bir dizi kararlar almıştır. Yüksek öğretim için de şu gibi noktalar karara bağlanmıştır: • Sofya Üniversitesinin Filoloji, Felsefe-Tarih ve Fizik-Matemetik Fakültelerinde Türk Filolojisi, Türk Tarihi ve Fizik-Matematik bölümleri açılacaktır. • Yeni bölümlere her yıl 30 (otuzar) Türk genci alınacak ve bu gençler Türk öğretmen okullarına (Türk Pedagoji Mekteplerine), açılacak olan Türk liselerine, önlisans (yarıyüksek) öğretmen enstitülerine yüksek nitelikli öğretmenler olarak yetiştirileceklerdir. • Türk dili ve Türk edebiyatı, tarih, fizik ve matematik bölümleri dersleri Türkçe olarak okutulacaktır. • Öteki üniversite öğrencilerine verilen devlet bursu, Türk kız ve erkek öğrencilere de verilecek ve hepsine yurt sağlanacaktır. Alınan kararlar, Bulgaristan'ın ALMA MATER'inde Türk gençlerine de gereken yerin verileceğini müjdeliyordu. Bu gerçek, Bulgaristan'ın eğitim, bilim ve kültür tarihi açısından da önemli bir olaydı. 371

10 Ekim 1952 tarihinde Sofya Üniversitesinin AULA adıyla bilinen Tören Salonunda Türk gençlerine ait sözü geçen üç bölümün açılış töreninde Eğitim Bakanı Demir Yanev bir konuşma yaparak Türk halkı arasından yetiştirilecek üniversite mezunu aydınlar, bu halkın eğitim ve kültürel gelişmesinde birer ışık olacaklarını vurgulamıştır. Bu coşkulu törenden sonra Türk üniversite öğrencilerine de 1952/53 öğretim yılı başlamış oldu. Bulgarca okutulacak dersler için herhangi bir sorun yoktu. Bunları ünlü Bulgar öğretim üyeleri okutacaklardı. Ancak Türkçe okutulması öngörülen dersleri kim okutacaktı? Bulgaristan Türkleri arasında deneyimli öğretim elemanları var mıydı? Durum değerlendirelek Türklerden-Türk Filolojisine: Riza Mollov, Türk Tarih Bölümüne: Kemal Pınarcı, Fizik-Matematik Bölümüne de matematikten: Hüseyin Gaziev, fizikten de Mehmet Milaşev asistan atanmışlardır. lk ders yılı bu muhterem asistanlarımız için yoğun bir çalışma yılı olmuştur. Gereken bilimsel düzeyde Türk dilinde, Türkçe bilim terminolojisini kullanarak derslerini hazırlayabilmişler ve başarılı olmuşlardır. Öğretim elemanları, Türkçe bölümlerin ilk sınıflarını tecrübe bahçesine benzetiyorlardı. Merhum hocamız Riza Mollov sık sık: "Kolegalar, sizin sınıfınızı bir tecrübe bahçesine benzetiyorum. Yüksek öğretimde deneyimimiz yoktur. Bu uğurda geleneklerimizin temelini atmalıyız ve bu gelenekleri hep birlikte geliştirmeliyiz, zorluklar bizleri yılmamalıdır" diyordu. Sofya Üniversitisinde Türkçe bölümlerin açılması, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilerin en kötü durumda olduğu bir döneme rastlamıştı. Türkiye'den öğretim üyeleri davet etmek şöyle dursun, öğretim ihtiyaçları için esas ders kitaplarının, literatürün sağlanması dahi olanaksızdı. Ertesi yıl, 1953/54 öğretim yılı başında Azerbaycan'dan bir öğretim üyeleri ekibi Bulgaristan'a gelerek Sofya Üniversitesinde Türklere ait yeni açılmış bölümlerde ders okutmaya başlamışlardır. Türk Filolojisinde Prof. M. Şiraliev ve Doç. M. Mirzazade ders okutmuş, Bulgaristan'da Türkolojinin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır. M. Şiraliev Türk diyalektolojisinden ders okutmaktan başka, Bulgaristan Türk ağızları üzerinde de araştırmalar yapmıştır. Doç. M. Mirzazade de çağdaş Türk dili dersleri okutmuştur. Türk Tarihi Bölümünde Doç. Gafarlı, Fizik-Matematik bölümünde fizikçi Doç. Y. Mamedov ve matemetikçi Doç. H. Agaev ders okutmuşlardır. Dersler Türk dilinde verilmiş, bilim dalları ile ilgili terimler öğrencilere Türkçe olarak öğretilmeye özen gösterilmiştir. Azeri üniversite hocaları Sofya Üniversitesinde kaldıkları kısa sürece her türlü zorlukları aşarak Türk öğrencilerin hazırlıklı birer uzman olarak yetiştirilmesi için canla başla çalıştıkları, okudukları derslerle, yönettikleri derneklerle sevindirici başarılar elde edildiği, Sofya Üniversitesi Rektörü Akademi Üyesi Vladimir Georgiev ve Fakülte Dekanları tarafından kendilerine verilen şükran Belgelerinde de belirtilmiştir (7).

Türk Filolojisinin Tarihçesi. Bulgaristan'ın en eski eğitim ve bilim ocağı olan Sofya Üniversitesinde Türk Dilinin (Osmanlıca-Türkçenin) okutulmasına oldukça erken başlanmıştır. Üniversitenin o zamanki Tarih-Filoloji Fakültesinde serbest seçmeli bir ders olarak başlayan Türk dili dersleri, Türkçeyi çok iyi bilen Bulgar araştırmacılar tarafından okutulmuştur. lk okutman Stoyan Tilkov olmuştur. Yukarıda da belirtildiği üzere, St. Tilkov, Bulgarlara ait Türkçe kitap, bir de sözlük yazmıştır. Ondan sonra 26 yıl sürece Dimitır Gacanov bu dersleri okutmuştur. D. Gacanov, Bulgaristan'ın Deliorman Türk ağızları üzerine ilk araştırmalar yapan bir Bulgar

372

bilginidir. Önemli Osmanlı kaynaklarını da Bulgarcaya çevirmiştir. Evliya Çelebi'nin "Seyahatname"sinden Balkanlar ile ilgili bölümlerinin de Bulgarcaya çevirisini yapmıştır. Daha sonraları D. Gacanov'un yerine Gılıb Gılıbov geçmiş ve 1965'te Türk Filolojisinden emekliye ayrılıncaya kadar burada Türkçe ve Osmanlıca dersleri okutmuştur. Edirne doğumlu G. Gılıbov ilk kez Bulgarca olarak Türkçenin gramerini yazmıştır. Bulgar Bilimler Akademisi tarafından yayımlanmış "Türkçe-Bulgarca Sözlük"ü hazırlayanlardan biridir. Ayrıca da Osmanlıca ile slam Hukuku ve Osmanlı kaynaklarına ilişkin araştırmaları vardır. G. Gılıbov, Sofya Üniversitesi Türk Filolojisi öğrencilerinin ihtiyaçları için "Osmanlı Tekstolojisi" başlıklı bir de ders kitabı hazırlamıştır. Türkçe derslere Bulgarlar devam etmişlerdir. Bunlar: üniversite hocaları ve özellikle filologlar, tarihçiler ve hukukçular; başka bilim adamları, sanatçılar ve Türkçeyi öğrenmek isteyen hevesliler olmuştur. Baştan eski yazı kullanılmış, Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni yazıya geçilince Üniversitede de hemen yeni yazıya geçilmiştir. 10 Ekim 1952 tarihinde Sofya Üniversitesinin Filoloji Fakültesinde Türk Filolojisinin bir bölüm olarak açılmasıyla Türk dili ve edebiyatı öğretimi bilimsel raylara oturtulmuştur. Öğretim süresi baştan 4 yıl olarak belirlenmiş ve Türk Filolojisinin temelini oluşturan uygulamalı (pratik) Türk dili, çağdaş Türk dili, Türk diyalektolojisi, dilbilime giriş, edebiyat teorisi, Türk edebiyatı, Türk folkloru, Osmanlı tekstolojisi vb. derslere öğretim planının başında yer verilmiştir.§ Türk Filolojisinden mezun olanlar, lise ve lise düzeyli okullarda Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği yapmaya hak kazanıyorlardı. Daha sonraki yıllarda Üniversitede öğretim süresi 5 yıla çıkarılır ve yeni öğretim planları hazırlanır. Türk Filolojisi Bölümünün de öğretim planı oldukça değiştirilir ve genişletilir. Örneğin, Türk dili ses bilgisi ve leksikoloji ayrı bir teorik ders olur, Türk lehçeleri mukayeseli grameri, Türk dilinin tarihi grameri, Osmanlı diplomasisi ve paleografisi gibi derslerin okutulmasına başlanır. Eski (klasik) Türk, yeni Türk edebiyatı olarak Türk edebiyatı tarihi daha ayrıntılı okutulmaya başlar vb. Türk Filolojisi, açılışından 1956 yılına kadar Filoloji Fakültesinin Genel Dilbilim Bölümüne bağlıydı ve Bölüm Başkanı ünlü Bulgar dilbilimci Akademi Üyesi Prof. Dr. Vladimir Georgiev idi. Uzun yıllar Sofya Üniversitesi Rektörü görevinde bulunmuş, Bulgar Bilimler Akademisinin Başkan Yardımcılığı ve Bulgar Dili Enstitüsünün Başkanlığını yapmış Prof. Dr. Vladimir Geogiev, Türk öğrencilere dilbilime giriş dersleri okutmuş ve bir Rektör olarak öğrencilerin her türlü sorunlarına en uygun bir biçimde çözüm bulmuştur. Ünlü Bulgar bilim adamı Prof. Miroslav Yanakiev, öğrencilere Bulgar dili dersleri okutmuş ve uzun zaman Türk Fililojisi sınıflarının danışmanlığını yapmıştır. Daha sonraları bazı öğrencileri bilimsel araştırma yapmaya sevketmiş ve bu alanda yardımını esirgememiştir. Dilbilimcilerden van Duridanov, Mosko Moskov, Bulgar edebiyatı tarihi profesörü Jelü Avciev, Rus ve Sovyet edebiyatı doçenti Vasil Tsonev; tarihçilerden Prof. Aleksandır Burmov ve başkaları, Türk öğrencilere ders okutmuşlardır. 1956 yılından itibaren Türk Filolojisi, başlı başına bir kürsü durumuna getirilmiştir. Bölümün temelini oluşturan bazı dersleri Kürsüde kadrolu olarak çalışan şu Bulgar öğretim elemanları okutmuşlardır. • Gılıb Gılıbov: Uygulamalı Türk dili, Osmanlıca. • Boris Nedkov: Osmanlı diplomasisi ve paleografisi, çağdaş Türk dilinden:
§

Bu dersler arasında Türk tarihi dersi de bulunuyordu. Ancak hazırlıklı eleman bulunmadığı bahanesiyle Türk gençlerine Türkiye tarihi okutulmamıştır.

373

• • • • •

morfoloji ve sentaks bölümleri. Emil Boev: Türk diyalektolojisi, Türk lehçeleri mukayeseli grameri. Svoboda Petrova-Germanova : Türk dili. Kremena Haciolova : Türkçenin tarihî grameri. Vera Samarcieva: Uygulamalı Türk dili. Yuliya Kirilova: Morfoloji ve sentaks.

Belirli yıllarda birçok Bulgar da dış lektör olarak dışarıdan ders okutmuşlardır. Bulgaristan Türklerinden Bölümde kadrolu olarak şu öğretim elemanları çalışmıştır: Riza Mollov, Mefküre Mollova, Hüseyin Mahmudov, brahim Tatarlı ve Hayriye MemovaSüleymanova (Yenisoy). Okuttukları dersler de şunlardır: • Riza Mollov: Türk edebiyat teorisi, Türk folkloru, Türk edebiyat tarihi. • Mefküre Mollova: çağdaş Türk dili, Türk diyalektolojisi. • Hüseyin Mahmudov: dil ve edebiyat yöntem bilgisi (metodik), Osmanlıca. • brahim Tatarlı: eski (klasik) Türk edebiyatı, yeni Türk edebiyatı. • Hayriye Memova-Süleymanova: çağdaş Türk dili, Türk dili ses bilgisi, leksikoloji. • Dışarıdan ders okutan Türkler de olmuştur. Türk Filolojisi Bölümünde yabancı bilim adamları da ders okutmuşlardır. Yukarıda adları geçen Azeri öğretim üyelerinden M. Şiraliev ve M. Mirzazade vatanlarına döndükten sonra, tanınmış Macar Türkologlardan J. Nemeth ve G. Hazai de Bölümde bulunmuşlardır. Prof. J. Nemeth 1954-1956'larda Türk dili tarihi ve Türk diyalektolojisinden, özellikle Vidin ve Ada Kale Türk ağızları üzerine konferanslar vermiştir. G. Hazai de 1957-1959 yıllarında Türkolojiye giriş ve Türk lehçeleri tarihi dersleri okutmuştur. Her iki bilim adamı da Bulgaristan Türk ağızlarını araştırmış, çok değerli eserler yazmışlardır. Başka ülkelerden de bilim adamları, uzmanlar Bölümü ziyaret etmiş, konferanslar vermişlerdir. Bunların arasında Türkiye'den Prof. Ahmet Caferoğlu, Prof. Sabri Esat Siyavuşgil, Orhan Şayik Gökyay; Leningrat (St. Petersburg) Üniversitesinden Akademi Üyesi Prof. Dr. A. N. Kononov, Viyana Üniversitesinden Prof. A. Tietze, Polonya’dan Edward Trijarski, Wl. Zajaczkowski vb. bulunmuşlardır. 1960'ların ikinci yarısında Kazakistan Cumhuriyeti Alma Ata Üniversitesi Kazak Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Sofya Üniversitesi Oryantalistik (bu yıllarda Türk Filolojisi değil, Bölüm artık Oryantalistik/Şarkiyat/ olarak adlandırılmıştı) Bölümü arasında işbirliği kurulmuş, öğretim elemanlarıyla birlikte birkaç yıl öğrenciler yaz tatilinde birer ay karşılıklı ziyarette bulunmuşlar ve bunlara Türk dili ve Kazak dilinden kurslar düzenlenmiştir. Her iki Bölüm arasındaki bu işbirliği, bundan sonraki yıllarda da Prof. Dr. Azize Nurmahanova, Prof. Dr. Dovletova gibi öğretim üyeleriyle bilimsel konularda karşılıklı yardımlaşma sürdürülmüştür. Berlin Üniversitesinden de Türk dili hocası Svoboda Petrova-Germanova'nın başkanlığında bir grup Alman öğrenci Bölümde bir süre kalmış, bunlara Türk dilinden ders okutulmuştur. 1956 yılı, Türk Filolojisi öğrencileri için mutlu bir yıldı. lk mezunlar, coşkulu öğrencilik yılları geride kalıyor, diplomalarını almış, öğretmenlik mesleklerinde ilk adımı atmak için atanmalarını bekliyorlardı. kinci Dünya Savaşı öncesine kıyasla, kızların sayısı oldukça kabarıktı. Reşat Nuri'nin Çalı Kuşu gibi, bu kızlar da öğretmenlik mesleğine gönül vermişlerdi. lk mezunlar, yine aynı coşku, yine aynı heyecanla Türk liselerinde, lise düzeyli okullarda ve (önlisans) öğretmen enstitülerinde eğitim, kültür alanında ışık saçacaklardı. 1956 yılı Bulgaristan'ın siyasi tarihine de önemli bir yıl olarak geçti. Aynı yılın Nisan 374

ayında Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesinin Geniş Oturumunda (Plenumunda) bir dizi kararlar alınmıştı. Alınan bu kararların ülkenin sosyal-politik, kültürel hayatında bir dönüm noktası oluşturacağı bildiriliyordu. Ancak bu kararların içeriği gizli kaldı. Çok geçmeden, bu "dönüm noktası" Bulgaristan Türklerine izlenen politikada belirmeye başladı. Komünist Partisi Plenumunun çizdiği yeni yön, önce Türklerin eğitimine damgasını vurdu. Sofya Üniversitesinin üç Türk Bölümünden ilk mezunlarβ, Türk okullarında henüz bir öğretim yılı geçirmişlerdi ve ders yılının sonunda Sofya'dan kötü haberler gelmeye başladı: 1957/58 öğretim yılından itibaren Türk lise ve öğretmen okullarında sadece Türk dili ve edebiyatı Türkçe okutulacak, kalan tüm dersler Bulgar dilinde gerçekleştirilecekti. Türk Tarihi ve FizikMatematik Bölümleri Bulgarlara ait sınıflarla birleştirilerek asistanlardan Kemal Bunarciev (K. Pınarcı) ve Hüseyin Gaziev’in Üniversitede çalışmalarına son verildi. 1958'de Türk liseleri Bulgar liseleriyle "birleştirildi", yani kapatıldı. Bu "reformların "şoku henüz geçmemişken 1959'da bir şok daha geldi - Türk ilk ve ortaokulları da kapatılıyor, Türk dilinde eğitime son veriliyordu. Türk öğrenciler bundan böyle Bulgar okullarında okuyacaklardı, Türkçe ise sadece ayrı bir ders olarak kalacaktı. Altmışlı yıllara Türk halkı böyle şoklarla girdi. Türkçe öğretim konusunda tepkiler, Türkiye'ye göç etmek için yüzbinlerce (360 000 üzerinde) Türkün T.C. Büyükelçiliğine ve Başkonsolosluklarına yazılı başvuruda bulunmaları, bazı dış ülkelerde de Türk okullarının kapatılmasının yankıları ve bazı başka olaylar, Komünist yöneticilerin biraz yumuşama politikası izlemelerine neden olmuştur. 1960'ların ortalarında Türk Filolojisi (adı artık Oryantalistik olmuştu) Bölümünde uzaktan (gıyabi) öğretim sınıfları açıldı ve sadece ilköğretim sınıflarında haftada dört saat okutulacak Türkçe için öğretmen hazırlanacaktı. Buna paralel olarak da Sofya Üniversitesinin bir kolu olan Şumnu Yüksek Pedagoji Enstitüsünde Türkçe ve Coğrafya Şubesi açıldı. Buradan mezun olanlar ortaokul sınıflarında Türkçe ve coğrafyadan öğretmenlik yapma hakkına sahip olacaklardı. steyenler Sofya Üniversitesi Türk Filolojisi ve Coğrafya Bölümlerinin uzaktan öğretim sınıflarında öğrenimlerini sürdürebileceklerdi. Ancak örgün öğretim sınıflarında Türk öğrencilerin yerini giderek Bulgar öğrenciler almaya başlamıştı. Türkçe öğretimine gereken önemin verildiği imajını yaratmak için komünist yöneticiler Haziran 1967 yılında Silistre’de I. Millî Türk Dili Müsaveresi düzenlediler. lk ve son olan bu toplantıya Bulgaristan’ın dört bucağından gelen Türkçe öğretmenlerinin çalışmalarına yön verilirken ağırlık ideolojiye kaydırılarak Türkiye’de sosyalist devrimi konusu gündeme getirilir. Türk öğretmenlerin, Türk aydınlarının Türkiye’de sosyalizmi kurmak için hazırlıklı olmaları isteniyor. Sofya Üniversitesi öğretim görevlisi Hüseyin Mahmudov (Türkiye’de H. Hacıoğlu) kürsüye çıkarak: “Komünizmi Türkiye’ye götürebilmek, Türk halkına öğretebilmek için çok iyi öğrenmemiz, Partimizin de takdir edeceği bir görüştür. Konuşmalarda bu sorunlara ağırlık verilmesini istirham eder, hepinize saygılar sunarım...” sözleriyle konuşmasını bitirir (Tuna dergisi, Sayı 73-74, stanbul, 2003, 94). 1970'te Komünist Partisinin aldığı yeni kararlarla Türklere izlenen yumuşama politikasına son verilmiştir. 1970'lerin ortalarında Sofya Üniversitesinde Türk Filolojisine de öğrenci alınmasına son verilmiştir. Yedi yıllık bir süreden sonra 1982'de Türk Filolojisine Türkoloji adı verilmiş, yeniden öğrenci alınmaya başlanmış, ancak bunlar arasında tek bir Türk genci bulunmamıştır. O günden bu yana Türkolojiye Türk öğrenci alınmamaktadır. zlenen politika Türk Filoloji Bölümü Türk öğrencileriyle birlikte hocalarını da sarsmıştı. 1950'lerin ikinci yarısında Türk folkloru, Türk edebiyat teorisi dersleri, Bölümün
β

Türk Filolojisinden ilk mezun olan Türklerin listesi için bkz.: Hayriye Memoğlu Süleymanoğlu, Türk filolojisi (Oryantalistik) bölümünden ilk yıllarda (1956-1960) mezun olan Türkler, Balkanlılar dergisi, Yıl: 1, Sayı-3, Haziran 2003, 13-17.

375

öğretim planından çıkarılmıştı. Bu dersleri okutan asistan Mollov'a saldırılar başlamıştı. Bölümde giderek artan gerginlik sonucu asistan Riza Mollov ve eşi asistan Mefküre Mollova 1959/60 öğretim yılında Üniversite dışında bırakılırlar. Dışarıdan ders okutan Türklerden Yakup smailov, Fuat Saliev, smail Çavuşev, Etem Hamzov, Salahiddin Osmanov ve daha birkaç Türkün ders okutmasına son verilir. Türklere karşı güdülen ırkçılık politikası 1981'de Bulgar Devletinin 1300. kuruluş yıldönümünde en yüksek zirvesine ulaşmış ve bu ırkçılık, Üniversitenin Türk Filoloji Bölümünde en güzel ifadesini bulmuştur. Tarihçiler başta olmakla beraber, şoven gruplar Üniversite idaresini ele geçirmiş, Türk Filolojisi Bölümünü de Türklerden arındırmayı hedef almışlardır. Dönemin Rektörü tarihçi Prof. lço Dimitrov, Üniversitede ırkçı politikayı uygulayalanların başında bulunmuştur. Aynı yıl Temmuz ayında Hayriye MemovaSüleymanova'nın (Yenisoy) henüz Üniversite Matbaasında bulunan yeni çıkmış iki ciltlik "Bulgarca-Türkçe Tematik Sözlük"ünün yakılması için Rektörlükten bir emir çıkmış, Matbaada bulunan ikinci sözlüğüne de ("Türkçe-Bulgarca Sözlük"’üne de) el konmuştur. Kütüphanelerde bulunan eskiden yayımlanmış Osmanlıca, Türkçe, Türkçe-Bulgarca, Bulgarca-Türkçe sözlükler de dahi yasak kitaplar listesine alınarak okurların bunlardan yararlanması yasaklanmıştır. Bir zaman sonra da Rıza ve Mefküre Mollov ailesinin kaderi Hayriye Memova-Süleymanova'yı da, brahim Tatarlı'yı da bulmuştu. şlerin buraya varacağı çoktan belliydi. Riza Mollov hocayla Bulgar Bilimler Akademisi Merkez Kütüphanesinde ara sıra görüştüğümüzde "Sen hala Bölümde misin? Seni de daha kovmadılar mı? Ama üzülme, senin de günlerin sayılıdır" diye şakalaşıyordu. Üniversiteden kovulması R. Mollov'u çok sarsmıştı, devamlı dert yanıyordu: "Bize kötülük yapanlardan bazılarını belki de gün gelir affedebilirim" diyordu. "Ancak Hüseyin Mahmudov'u asla affetmem. Sovyet yanlısı Rektör yardımcısı Prof. Dr. Simeon Rusakiev gibileriyle birlik olarak Sofya Üniversitesinden Mollovlar ailesinin kovulması için hazırlanmış tutanakları H. Mahmudov da imzalamıştır. Kürsüde yaşanan gergin durumlarda Mahmudov'un bizi savunmasını beklemiyorduk, ama hiç olmazsa tarafsız kalabilirdi...", diye anlatarak derdini döküyordu. 1980'lerde gerginlik giderek artmış, tırmanışını giderek sürdürmüştür. Riza Mollov, Hayriye Memova-Süleymanova, takibe alınmışlar, aileleri devamlı rahatsız ediliyordu. . brahim Tatarlı da gözden uzak tutulmuyordu. Bu rahatsızlık 11 Ağustos 1983'te üç ailenin de aynı saatlerde devlet güvenlik organları tarafından evleri basılarak ev kitaplıklarının boşaltılıp müsadere edilmesiyle ifadesini bulmuştur. Rejimin gerçekleştirdiği bu olay, Bulgaristan Türklerine daha da karanlık günlerin yaklaştığının bir işaretiydi. Çok geçmedi, 1984'te "Soya dönüş süreci" - Türklerin adlarını Bulgar adlarıyla zorla değiştirilmesi olayları başladı. "Soya dönüş süreci" yıllarında "Doğu Dilleri ve Kültürleri" bünyesinde bulunan Türkoloji (Türk Filolojisi) birimi özel organların bir yuvası durumuna getirilmiştir. Valeri Stoyanov. Bundan birkaç yıl önce yayımladığı kitabında (8) "Soya dönüş süreci" yıllarında Emil Boev, Esen Haciev (Hüseyin Mahmudov), Vera Samarcieva ve Yuliya Kirilova'larla birlikte Türk Filolojisi biriminde yeni yeni kişilerin de bulunduğu ve: V. Popov - "Türkiye Tarihi", Paunka Goçeva - "Türkiye'nin Devlet ve Siyasi Yapısı", Boris Avramov - "Soya Dönüş" vb. dersleri okuttuklarını bildiriyor (8). Bu kişilerin kimlikleri hakkında her Bulgaristan Türk aydınının yeterince bilgisi vardır. Bunlar arasında dışarıdan ders okutan Türklerden sadece Mihail Yançev'in (Muhiddin Mehmedov'un) de bulunması çok düşündürücüdür. Görüldüğü gibi, okutulan dersler de artık başka bir mahiyettedir. "Türk diyalektolojisi" derslerine son verilmiş, "Bulgaristan Türk Ağızları Atlası"'nın hazırlanması projesi de çoktan unutulmuştu. 1950’lerin sonlarında ve 1960’ların ilk yarısında geniş boyutlara varmış olan Türkçeye saldırılar "soya dönüş" döneminde yeniden başladı. Bulgaristan Türklerinin ana dili Türkiye

376

Türkçesinden farklı bir Türkçe olduğuna dair Türkolojiden öğretim elemanları yazılar yazdılar, Emil Boev bunu "bilimsel" olarak "kanıtladı". 10. Osmanlı belgeleri de gerçeklerden uzak, konjöktüre uygun bir biçimde yorumlandı. Burada bir parantez açarak şu konuya açıklık getirmek istiyorum : Bulgar araştırmacılardan birtakımları Bulgarca ve ngilizce yazmış oldukları yazılarında, uluslararası forumlarda okudukları bilirilerinde Sofya Üniversitesi Türkoloji Bölümünün totaliter rejim yöneticilerince kapatıldığından söz etmektedirler. Oysa öğretim elemnları kadrolu olarak işlerine devam etmişlerdir. Bölüm hiç bir zaman kapatılmamıştır. 6-7 yıl öğrenci alınmamış olsa da, öğretim süresi 5 yıl olan Bölümde alttan gelen sınıflarvardı, alttan ders alanlar vardı, sömestr sınavlarını vermemiş, bütünlemeye kalmış, devlet (bitirme) sınavlarına henüz girmemiş öğrenciler vardı. Kendilerine tez danışmanlığı yaptığımız öğrencilerimizle çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Bölümün önerisi ve Fakülte Konseyinin onayıyla bir Türkçe kursu açılmış, Sofya Üniversitesinden, öteki üniversitelerden öğrenciler, araştırmacılar, çevirmenler, gazeteciler vb. Bu kursa katılıyorlardı. Ancak Bulgaristan Türklerine ve Türk diline, Türk kültürüne karşı güdülen devlet politikasını giderek ırkçı bir mahiyet almaya başlamasıyla durum bambaşka bir yön aldı. Türk kökenli birçok öğrencimiz Üniversite dışında bırakıldı. Mezun olanlardan da Lütfi Yusufov Cinalievler, Seyfi Ramadanov Haciyskiler, Zahit smailov Halilovlar, daha nice Azizler, Ahmetler, Mehmetler (öteki fakültelerden de Bedri ve arkadaşları) hapisanelere, Belene ölüm kampına gönderildiler... Bunların hocası başasistan Hayriye Memova-Süleymanova’ya da "Pantürkist" , "Kemalist" damgası vurulunca, o da kendisni Sofya Elektrokar Fabrikasında buluverdi ve bu durum birkaç yıl sürüp gitti. Meselenin ilginç yanı da şudur ki Hayriye Memova’nın Üniversiteden maaşı kesilmiş, ancak resmî olarak Sofya Üniversitesinde, Türkolojide çalışmakta, kadroda olduğu gözüküyordu, ta Üniversiteden Bulgar Bilimler Akademisi Balkanoloji Enstitüsüne atanması yapılıncaya kadar... Kanunsuzluk almış yürümüştü, bazı Bulgar bilim adamlarının belirttiğine göre o yıllarda Bulgaristan Anayasası dahi hiçe sayılmıştır11. Pedagoji mezunu Hüseyin Mahmudov, eşi Bulgar Meclisinde 1953’te milletvekili olunca aynı yıl diplomasını alabilmiş, 1955-1956 öğretim yılında ailece Razgrat’tan Sofya’ya taşınarak Türkoloji Bölümünde 1960’ların ikinci yarısına kadar Türk dili ve edbiyatı yöntem bilgisi (metodik) dersleri okutmuştur. 1950’lerin sonunda Türk okulları kapatılınca, 1960’ların ikinci yarısında da Türkçenin ayrı bir ders olarak da (göstermelik sadece birkaç okul hariç) okutulmasına son verilince Türkolojide bundan böyle Türk dili ve edebiyatı uzmanları yetiştirilmemiş, H. Mahmudov’un metodikten dersleri de öğretim planından çıkarılmıştır. Buna rağmen, Türkolojiyi Türklerden arındırma politikası H. Mahmudov’u etkilememiş, emekliye ayrılıncaya kadar burada kalmış ve aynı zamanda Fakülte Parti Bürosundaki üyeliği de yıllarca sürmüştür.Öğretim görevlisi H. Mahmudov, doktorası, doçent veya profesörlük unvanı olmadığı hâlde Fakülte Konseyinin de üyesiydi, kalan tüm üyeler ise doçent ve profesördü... Fakülteye ilişkin her türlü karar önce Parti Bürosunda görüşülüp karara bağlanıyor,, Fakülte Konseyinde ise bunlar sadece resmîleştiriliyordu. Öteki öğretim elemanlarından kadrolu olarak çalışan ve dışarıdan ders veren Türkolog Türklerin Bölümdeki işlerine son verilmiştir. Bulgar Komünist Partisi Politbüro üyesi Penço Kubadinski, Türkolojideki Türk öğretim elemanlarını Türk milliyetçileri olarak nitelendirmiştir12. Birtakım yöneticilerce Türkoloji Bölümü :"Türk Kürsüsü", "Türklerin Kürsüsü"..., yani Türklüğün, Türk milliyetçiliğinin bir yuvası olarak adlandırılmaya başlamıştı. Devlet Konseyi Başkanı Todor Jivkov’un bile : aynı sözleri kullanmış olması çok şeyler ifade etmekteydi. Bölüme 1982’de yeniden öğrenci alınmaya başlandıysa da, Hüseyin Mahmudov dışında, herhangi başka bir Türk, kadroya alınmadı, o günden bu yana Türk kökenli gençlere de Türkoloji Bölümünün kapıları kapalı kaldı. Evet, Türk Filolojisi Bölümünden Türkler de geçmişti. Kadrolu olarak veya dışarıdan

377

ders okutmakla burada kalmışlar, güçleri yettiği kadar katkıda bulunmaya çalışmışlar, süreleri dolmadan da kürsüden ayrılmak zorunda bırakılmışlardır. Emekliye ayrılıncaya kadar Türk Filolojisinde çalışmak ve buradan emekliye ayrılmak mutluluğunu yaşamak sadece Hüseyin Mahmudov'a nasip olmuştur. Yıllar sonra "Ümit" dergisi sayfalarında Prof. Dr. brahim Tatarlı şunları yazacaktır: "Ne yazık ki Türkoloji Bölümünden bazı okutmanlar politik amaçlara alet olmuş ve totaliter rejimin etnik, etnokültür, etnolengüistik ve din jenositine aktif olarak katılmışlardır" (9). Bu yazımı hazırlarken Sofya Üniversitesinin 100. yıldönümü (1888-1988) münasebetiyle yazılmış "Kliment Ohridski" Sofya Üniversitesi Tarihi, başlıklı kitaptan da yararlandım. Türk Filolojisi Bölümü hakkında da bir şeyler bulabilirim umuduyla kitabın sayfalarını tekrar tekrar okudum. Ne yazık ki hiç bir şey bulamadım, hatta "Türk", "Türkçe" gibi kelimelere dahi rastlamadım. Sadece sayfa 286'da: "(1952/53'te...) Yeni Oryantalistik Bölümü de çalışmalarına başlar" cümlesini bulabildim. Oysa açıldığı yıllarda Bölümün adı Türk Filolojisiydi. Kitapta Bölümün gerçek adını kullanmayıp da Oryantalistik diyen müelliflere anlayış göstermek gerekir. Çünkü bu eserin yazıldığı yıllarda ürpertici olaylarla dolu - "Soya dönüş süreci" döneminde Türk Filolojisi Türk dili, Türkler gibi kavramlar tabu idi. Kitapta, 1959-1971 yılları arası döneminde fakültelerde yapılan çalışmalar ele alınıyor. Türk Filolojisi Bölümünden bahsederken Türk öğretim elemanlarının adları dahi geçmiyor. Her şeye rağmen, Türk Filolojisi Bölümünün açılması, Sofya Üniversitesi tarihinde ve Bulgaristan'ın bilim ve kültür tarihinde önemli bir olay olarak kalacaktır. Umarım, Sofya Üniversitesinin 150. kuruluş yıldönümü münasebetiyle hazırlanacak olan Tarih kitabında Türk Filoloji için de gereken yer verilir. Çünkü bu Tarihi, Üniversitenin yeni nesil temsilcileri hazırlayacaktır ve yeni bir dünya düzeni insanları olarak geçmişi değerlendirecekler ve Türk Filolojisi Bölümünde tüm olup bitenlere neden olanları belki de lanetleyeceklerdir. Yazarlarımızdan biri: "Ben elbette bu dünyaya sadece kötü şeylerden bahsetmek için gelmedim. çim neşeli... güzel şeyler yazmak için yanıyor", demişti bir hikayesinde. Ben de kötü şeyler yazmak istemiyorum. Ömrümün büyük bir bölümünü geçirdiğim Sofya Üniversitesi hakkında da kötü şeyler yazmak düşüncesinden uzağım ve geçmişin bilançosunu da yapmak istemiyorum. Üniversitede kaldığım yıllarda, hayatımın sonuna kadar bir daha tekrarlanmayan çok güzel şeyler de olmuştur. Eğitim ve bilim alanında da eğer birazcık da olsun, başarılı olabilmişsem, bunu Sofya Üniversitesine borçluyum; Türk Filolojisi Bölümünden muhterem hocalarıma borçluyum; kinci fakülte öğrenimime devam ettiğim Bulgar Filolojisi Bölümünden değerli hocalarıma borçluyum. Sofya Üniversitesinden sadece ben değil, yüzlerce Türk genci, bizim çocuklarımız da geçmiş, böyle bir ünlü öğretim ve bilim ocağında öğrenci olmanın mutluluğunu yaşamışlardır. Bulgaristan'a yararlı birer vatandaş olarak yetişmişler ve ülkenin kültürel kalkınması için çalışmışlardır.

KISA NOTLAR VE BAŞLICA KAYNAKLAR 1. 1830'ların ortalarında ilk laik Bulgar okulları açılmaya başlar. Kırım Savaşından sonra, slahat döneminde bunların sayısı hızlı artar: temel eğitim Bulgar okulları 1876'da1500'e, k l a s n i u ç i l i ş t a denilen yarı lise düzeyli okulların sayısı - 50'ye, kız okulları -

378

20'ye ulaşır. Gabrovo ve benzeri şehirlerde liseler açılır. Osmanlı devletinde gerçekleştirilen reformlar, Türk halkının da hoşgörüsü, Bulgarların eğitim ve kültürel kalkınmasında önemli rol oynar. Bulgar aydınları bir Bulgar yüksek okulunun da açılması girişiminde bulunurlar, hatta böyle bir öğretim kurumunun stanbul'da açılmasını önerenler olur. Ancak stanbul P a t r i k h a n e s i böyle bir okulun açılmasına karşı çıkar. Tarihlerinin U y a n ı ş D e v r i n d e Bulgalar, Osmanlı hakimiyetinden kurtulmak için mücadele ettikleri kadar, Yunanlıların kültür hakimiyetinden de kurtulmak için ve kendi kültür özgürlüklerine kavuşabilmek için mücadelelerini sürdükleri bir gerçektir. Rus bilgini G. K. Venediktov'un yazdığı gibi, Bulgarların kültürel gelişmesini engelleyenler Osmanlılar değil, Yunanlılar olmuştur. Yüyıllar boyunca Bulgarların din, dil, eğitim ve kültürlerinin gelişmesine Helenistik yön vermek için Yunanlılar büyük çaba harcamışlardır (Bk.: G. K. V e n e d i k t o v, Болгарский литературный эпохи возраждения, Москва, 1990, sf. 6-12.). 2. Разпис на лекциите – Учебна 1976/77 и 1977/78 година. София, 1977, sf. 5. 3. История на Софийския Университет "Климент Охридски". София – 1988, sf. 375; (http://www.uni-sofia.bg). 4. Алманах на завършилите висше образование в Софийския Университет "Кл. Охридски" 1888 – 1974. София, 1979. 5. Daha ayrıntılı bilgi için Bk.: Y e n i s o y, Hayriye Süleymanoğlu. T ü r k o l o j i n B u l g a r i s t a n' d a G e l i ş m e s i n e K a t k ı d a B u l u n a n B u l g a r B i l g i n l e r i. Balkanlar'da Türk Kültürü, 11, 1994, sf. 2-4. 6. Y e n i s o y, Hayriye Süleymanoğlu. B u l g a r F o l k l o r u n d a T ü r k F o l k l o r E t k i l e r i. V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, Genel Konular. Seksiyon Bildirileri. Kültür Bakanlığı, 1997, sf. 235-247. 7. Y e n i s o y, Hayriye Süleymanoğlu. B u l g a r i s t a n T ü r k l e r i n i n Eğitim ve Kültürel Kalkınmasında Hizmetleri Geçen A z e r b a y c a n A y d ı n l a r ı. Bilig, 3, 1996, sf. 13-19. 8. Стоянов, Валери. Турското население в България между полюсите на етическата политика. София 1998, sf. 150-151. 197. 9. T a t a r l ı, brahim. Ö n e m l i B i l i m s e l Ö ğ r e t i m v e A r a ş t ı r m a M e r k e z i. Ümit, 15, 1997, sf. 25-28.

379

MUSTAFA SMA L Adalet Yerini Bulmalı Dimitır Velev’in dokunulmazlığının kaldırılmasını beklerken Yazdan kalma açık bir gün. Haskovo'nun "Hisar" mahallesindeki evlerin yerle bir edilmesinin acısı, güneşe inat, insanların içini kasıp kavuruyor. Yıkılan evlerin açtığı yara, hâlâ açık, kanıyor. Mahallede sadece ceviz ağaçları "kanat açmış", kadere teslim olurcasına ayakta kalmışlar: Dalları, gidenlerin ardından baş eğmiş, evleri harap olmaktan koruyamamanın ıstırabını çekiyor. Karşıda kapanmayan mahzenler ve garajların merdivenli kuyuları, tıpkı birer kanlı göz. Ürperiyor insan, bakamıyor. Neymiş efendim? Yıkılan evler, gecekondu tipinden viraneymiş! Milletvekillerinden bayan Nora Ananieva öyle diyor. Virane eve modern sıva vurulur mu? Mutfağı, hamamı fayanslanır mı? Tabanı basık, duvarı nemli bir viranede oturan, otomobil alıp beton garaj yaptırır mı? Kadir Selimov, üç katlı evinin önünde, görünümden duyduğu buruk acıyı bastırmaya çalışıyor Bunu 1977’de yaptık. Üç aileyiz burada çatır çatır yıkacaklardı evi üstümüze. Bereket, Jivkov'un alaşağı edildiği haberi hızır gibi yetişti. Derin bir soluk aldık. "Hayırdır inşaallah " dedik. Size bir şey söyleyeyim mi? Evlerimizin yıkıldığı Türkiye'de dе duyulmuş. Haberi alan düşmüş yola... Neval Kadir, Türkiye’ye giderken oğlunu kışlada bırakmak zorunda kalanlardan biri. Askerliğini tamamlayan oğlunu almak üzere Bulgaristan'a yollanıyor. Sınırda Türkiye'ye gidenlerden "Evleriniz yıkıldı" haberini alıyor, Nereye gidecek, oğlunu nerede, kimde bulacaktı şimdi? lütfen, orasını sormayın! “Peşteri” sokağında oturan Mümin Mehmet'in göçe zorlandığı duyulunca adam, hemen evsiz kalıyor. Kendisine 3000 leva gösterilerek Türkiye'deki yaşamın kötü olduğunu televizyona çıkıp anlatması öneriliyor. Ben bunu yapamam deyince adama öyle bir dayak atıyorlar ki, anlat anlatabilirsen Emin Yusuf kızgın değil, kırgın. Sofradayken dayanmaz mı duvara о büyük kepçeli makine? Evle birlikte tüm aileyi yeyip yutacakmış az daha. Саn havliyle fırlar çoluk çocuk dışarı... Adamlar geldi, "Ev içindeki varını yokunu iki saate kadar çıkaracaksın emrini verdiler. ki saat içinde ne alacaksın? Aldığını nereye götüreceksin? Bir akraba bulayım, diye yalvarıp yakardım. Dönünce vah, vah ne göreyim? Evimi yel üfürmüş, sel götürmüş! Ama kime ne diyebilirdim? Deri yanacak, gözümün yaşını görecek adam mı vardı?" diye anlatıyor Ramadan Mehmet.

380

"Evimizi 50 levaya satmışlar, diye anlatmaya başladı bir kadın. Dayalı döşeli evimiz kazan, onlar kepçe olup herşeyi karıştırmış, yağmalayıp talan etmişler. Şimdi kirada oturuyoruz. şe gene baştan başladık. Kısmet! Ömrümüz varsa ve başka bir illet çıkmazsa biriktirip ev yapacağız. Elimizin gücü alnımızın teriyle yaşamak istiyoruz. Hakka, adalete olan güvenimizi yitirmedik. Umutluyuz." Sorgu hâkimi Jekov, yıkılan ev sahiplerinin kanıtları yok ellerinde, diyor. Ev içinde eşya olduğunu, eşyanın ne ve ne kadar olduğunu doğrulayan hiçbir belge yok. Evinde elbisen, kilimin, yatak, gardırop, buzdolabı vs. olduğunu neyle, nasıl kanıtlarsın? BSP milletvekillerine göre evler virane, eşya eskiymiş, para etmezmiş! Peki, bu evler uğruna bunca yıldır emlâk vergisi ödenmedi mi? Ödendi! Evin, yerin,tapusu var mıydı? Vardı! Öyleyse niçin mahalleyi yerle bir ettiniz? Sorunun yanıtını "Hisar" sakini bir ihtiyar "Komünist vicdansız, acımasızdır. Hiçbir işte mantık, yasa aramaz" biçiminde cevap veriyor. Kim bilir, belki dе Dimitır Velev'i göz önünde bulunduruyor. Velev mi kim? O, önce Haskovo bölge savcılığında görevliydi. BKP’ye hizmetlerinden dolayı bölgenin başsavcısı oldu. Sancak savcılığı derken Haskovo Belediye sekreterliği görevine atandı. Hukukçuymuş. Belediye karar ve eylemlerini yasal temele oturmasını beceriyormuş. Varsın otursun. Ama öyle olmadı ki "Hisar" mahallesi şehrin inşaat sınırları içindeydi.. Komple konut yapımını içeren inşaat ve tanzim planı da var. Plan belediye için başlı başına bir yasaydı. Buna karşı Dimitir Velev yoldaş yıkım traktörlerini önceleri değil dе, tam 1989'un yakıcı yazında, ani bir kararla "Hisara" evlerinin üstüne sürdü. Neymiş yani? Yasal yolla inşa edilen evlerden değillermiş, orasını anladık. Yasal değiller de.niçin 20-30 yıldan beri ev sahiplerinden vergi alındı? Belediye ne bekledi dе, yurt tapuları ellerinde olanlara ev yapma izni vermedi? Böylelerinin sayısı НÖН Sancak Yönetiminin verilerine göre 208. Evet. 208 aile, şimdi ev yıkımının azabını sinesinde taşıyor. Hukuk uzmanı değil miydiniz? Неr işi yasalar gereğince resmi belgelere dayanarak yapmayacak mıydınız? Yaptınız mı? Nerede kaldı "Hisar" insanlarının tespit belgeleri? Yoksa isimler değiştirilirken onları dа mı ateşe verdiniz? Vicdanı olup olmadığından kuşku, eyleminden utanç duyulan Velev bu işlerden ötürü milletvekili olarak dokunulmazlığının kaldırılması Millet Meclisinde söz konusu olunca, dokuz dereden getirdiği suyla ortalığı oyalamaya çalıştı, sorulara açık yanıt vermedi. Üstelik bir de "Gidenlerin evleri, Çingenelerin saldırısına uğruyordu. “Bu çirkin görünümünü ortadan kaldırmak istedik" dedi. Bu küstahlık değil de ne? Çoluk çocuğuyla bir arada oturan yurttaşın evini habersiz, sinsi bir yöntemle yıkıp güzel bir görünüm çizdiniz, Velev yoldaş! Zaman, her şeyden üstün. Acıları, sızıları dindirecek. Keşke bu sırada adalet terazisini paslanmaktan dа korusa... Kalpleri yaralı olanlar gerçeklerin su yüzüne çıkmasını, adaletin yerini bulmasını sabırla bekliyor, bekleyecekler. Çünkü sabrın hikmet doğurduğunu biliyorlar Hak ve Özgürlük, Sayı-9, 1992.

381

GAL P SERTEL B R BAŞKA GÖÇ Belgesel Slistre tren garına Haziran güneşi sıcak sıcak oturmuş dа dargın dargın bakıyor coplu, köpekli, kalaşnikovlu "halk" milislerine, isli sobalara, kırık-dökük mobilyalara, giyim, eşya kap kacak doldurulmuş bavullara, çuvallara ve binlerce Türkün gözünde sonsuzluğa dek uzayıp giden bıçak yarası gibi raylara… Göç buradan başlıyor... Tarihin ne garip cilvesi...Yüz yıl önceleri "Vatan veya Silistre" diye haykırmış koca üstat. Yüz yıl sonra yine Silistre'den başlıyor bu akla hayale sığmaz zoraki göç... Göç deyince rahmetli Ayrantok’un hüzün verici bir şiirinin birkaç mısrası, kuduz dalga gibi yıkıp geçiyor musun duvarlarını: Tutulmuş milletim göç seline " Anlatıyorlar: "О göç başkaydı, bu başka. О zaman yıl 1950 şimdi ise 1989. Kırk yıl geçti üstünden, Kırk yıl hiçbir şey mi değişmedi? Değişmesin olur mu!... Hükümetler, siyasetler, siyasetçiler, "glasnost", "perestroyka"... Değişmeyen tek bir şey var: Türk düşmanlığı… Şurada yüz yıldır, bin bir ayrıntılarıyla Bulgaristan Türkleri üzerinde uygulanan "geceleri ürküt gündüzleri malını zaptet”' haydut anlayışı, bugün devlet siyasetine dönüşmüş... Failleri ise, yirminci yüzyılın "en insancıl", "en çağdaş", en-en-enlerle süslü "Marksizm ideolojisi otoriteleri"... Bir üst düzey komünist parti yetkilisi televizyonun mavi görüntüsünde sırıtıyor: "Bu göç değil, bir turizm hizmeti. Biz Viyana Antlaşması doğrultusunda Halk Meclisimizin bir insancıl kararını uyguluyoruz. Günde bir iki tren değil, dört, altı , sekiz tren yollamaya imkânlarımızı seferber ettik." Otuz beşlik bir kadın, iri, tombul yanaklı, kırmızı benizli... Toprak ter kokusu üstübaşı. Dobraca köylerinden...Kocasını bir gece gelmişler, almışlar, götürmüşler. О gün, bu gün, ne ses, ne selâm ... Suçu? Türk doğduğu, Türk olduğu... Kadına: "Kocanı Türkiye'ye yolladık. Topla tasını-tarağını, аl pasportunu! Yolcusun!..." demişler sancak polis dairesinde... Ve şimdi dе ayrılık öncesi, trenin kalkmasına çok az kala, torunlar dedelerinin elini öpüyor, sonra kadın, babasının boynuna sarılıyor, Gözyaşları içinde: "Baba ba, diye ağlıyor… Baba ba, seni nasıl bırakayım?"

382

Yetmişlik dedenin kırışık yüzü taş kesilmiş. Bakışı donuk donuk, torunlarını okşamaya çalışıyor. "Sabırlı ol kızım, diyor, Allah sabır versin... Çocukların var, kızım... Onları kurtarın..." Neden, kimden kurtarılsınlar? Buralarda doğmamışlar mı? Gülüp koşmamışlar mı? Yine kadının sesi çınlıyor ortalıkta: Baba ba?! Seni kimlere... Ve işte polisin copu kesiyor bu sesi... Bulgarların Viyana Antlaşması yükümlülüklerinin icrası… Adları, hakları, özgürlükleri için Mayıs ayındaki yürüyüşlere katılmışlar diye Türkleri emniyet koğuşlarına tıkıyor, (işkence edip, ellerine birer kırmızı pasaport vererek soruyorlar. "Gideceğin devlet?!" "Türkiye" "Niçin Türkiye ya? Meselâ Avusturya’ya gidebilirsiniz. sveç’e, slanda’ya… Bugüne kadar bizi haklarınız gasp edilmesiyle suçlardınız. Şimdi dе geceli gündüzlü yorulmaksızın verdiğimiz bu hizmetle mi suçlayacaksınız? Ve kadının kulakları yırtan sesi: "Baba ba, seni kimlere bırakayım..." Babaya pasport verilmemiş. Aileler maksatla parçalanıyor... Polis bazı köyleri basıyor… Türklerin evlerinde "Vatan hainleri" aranıyor. Bazı köylerden sadece gençler otobüslere yaka-paça bindirilip, sınır dışı ediliyor:.. Şok havası yaratılıyor. Güvensizlik sürüp gidiyor. Pasaport için müracaat etmeyenlerin evlerinde tehdit estiriliyor... "Bulgaristan Bulgarlara, Türkler Türkiye'ye..." Türkçü damgası almış, sorgudaki bir Türk öğretmenin yüzüne, emniyet yetkilisi anırırcasına bağırıyor: "Milleti siz baştan çıkarıyorsunuz. nsanlar kuzu, kuzu...TKZS dedik, razı değildiler, ikna ettik, şimdi memnunlar...Okullarda Türkçenin okunması yararınıza değil dedik, razı gelmediler, sonra ikna ettik. Artık yirmi yıldır okumuyorsunuz. Yararlı değil mi?! . Şimdi dе Bulgar adı taşıyacaksınız dedik. Beş yıldır çaba harcıyoruz.... Direniş gösteriyorsunuz... Zamana htiyacınız var... Oysa sizi, sizin gibileri bu direnişi yönlendiriyor. Tarihin akışını önlemek istiyorsunuz. Halbuki sizi okuttuk, yetiştirdik, yüce davamıza katkıda bulunacaksınız, köprü olasınız diye... Siz ise milliyetçiğe soyundunuz... Toplumumuzda sizin gibilere yer yok. Sizi yıldıracağız, bezdireceğiz, arkanıza bakamadan kaçacaksınız... Kalacak olanlar ise, çamaşır makinesinden çıkmış gibi olmalı. Temiz, lekesiz, sadık... Ne demek istediğimi anlıyor musun!? Çamaşır makinesinin ne olduğunu biliyor musun?... Ve Silistre garından trenle sınır dışı ediliyorlar. Seksen kişilik vagonlara üç yüz-dört yüz kişi üst üste bindiriliyor, sonra kapıları kilitli, pencereleri kapalı vagonlar haydi Kapıkule'ye

383

doğru mecburi yolculuğu... Bu mecburi yolculuk esnasında çeşitli garlarda öğle üzeri otuz-otuz beş derece yaz sıcaklarında saatlerce bekletilecekler... Sıcaktan, havasızlıktan, susuzluktan bunalıp bayılan bebekler, çocuklar, ihtiyarlar... Bir emniyet yetkilisi şu itirafta bulunuyor: "Mayıs ayındaki yürüyüşlerden sonra yapacak bir şeyimiz kalmadı... О kadar enayi miyiz ki, Türkleri kurşuna dizelim dе dünya kamuoyunun hışmına uğrayalım!.. stekleri olduğu çok iyi biliyoruz. Lakin Bulgaristan'ın dа jeopolitik durumu Varşova paktında sorumluluğu, ulusal çıkarları var... Biz, Eylül ayına kadar sınır ötesine 400 bin kişi aşıracağız... Ardından yeni yıla daha 400 bin... Sorunun çözümü bu... Ve Türkler, şerefini, onurunu varlığını korumak istedikleri, korudukları için... Silistre tren garının arka kısmındaki büyük bir meydandan sınır dışı ediliyorlar Bulgaristan'daki diğer Türkler gibi... Bir tarafta uğurlayanlar, öte tarafta göç ederek "turistler". Güneş inadına kızdırıyor. plerin etrafında polisler, kollarının sıvamış, kalaşnikov tüfeklerini, uğurlamaya gelen Türklere yöneltmişler, her an ateşe hazır bir vaziyette duruyorlar. Gövde gösterisi ve turizm. Ne tuhaf, ne garip mantık... Turizm ve zoraki göç… Bir taraftan emniyete götürülüp, çeşit işkencelerden sonra eline pasport verilip, yirmi dört saat içinde Bulgaristan'ı terk etmesi isteniyor, öte yandan tren garında bilet için kuyruklar oluşturuluyor... Bu arada simsarlar dа giriyor devreye. Rüşvet, yalancılık, çapulculuk... Bedava el değiştiren mal-mülk... Hükümet kararname yayınlamış, "Turist'lerin malları-mülkleri belediyelerce güven altına alınsınmış diye… El oğuşturuyor yörenin parti ve devlet yöneticileri. şleyecekleri her eylemi kanunlaştırıyorlar ve aç gözlü kurtlar gibi sahip çıkıyorlar Türklerin evlerine, bağlarına, yazlıklarına... Bazıları hepten dе tepegöz. Türklerin dairelerini sahte belgelerle doğmamış torunlarına bedava alıyorlar. ktidar küpünün balından payını alamayanlar ise, köyden köye dolaşarak, sahipsiz kalan hayvanları, kapıları açık evlerde ne bulurlarsa kamyonlara yüklüyorlar... Tüm Türkler âdeta şok içinde... Kimsenin komşusunun malı mülküyle ilgilenmeğe vakti yok. Неr Türk kendi işlerini çözümlemeğe çalışıyor. Bir Dobrucalı anlatıyor: " şten eve dönünce ne göreyim! Avlu içinde buzağılı bir inek, inek, bir at, bir araba... Bunlar ne dedim karıya. Bırak, sorma, dedi ağlayarak. Mehmet dayımın Mustafa’ya pasportunu vermişler, yirmi dört saat içinde çık git demişler. Gecikirsen, Bulgaristan'ın başka bir tarafına sürgün edileceksin demişler.. Evde açlıktan öleceklerine, bizim avlu içine getirmiş hayvanları." Helalleşip gitmiş Mustafa...Tepem attı. Bir anda Mustafalarda buldum kendimi. Kapıları açık saçık...Camlar kırılmış... Lâmbalar yanıyor...Kurban kesmiş evin önünde, erik dalına asmış... Eriğin altında birkaç köpek hırlayıp duruyor içeri girdim. Неr şey alt-üst olmuş. Demek hırsızlar her şeyi taraşlamışlar. Bu hırsızlar duvara "miskin Türkler Bulgaristan'dan dışarı" diye yazdıkları bir yazıyla kimliklerini belirlemişler. çimi baştan bir korku, sonra derin bir nefret kapladı. Bu yazgımız ne Yarabbi ! Bu , göç değil, bu bir vahşet; bir barbarlık.." Ve göç diye zorla uğratıyorlar. Ana baba kalıyor, oğul gidiyor. Evlât kalıyor, baba gidiyor. Kardeş gidiyor, kardeş kalıyor…

384

Orada Silistre garında, Haziran güneşinin öğle sıcağında, gerili sicimlerin boyunda, oğlunu uğurlayan bir anne , kalaşnikoflu polislerin karşısına çökmüş deful deful söyleniyor kendi kendine: "Evlât acısı başka... Siz nereden bileceksiniz? Evlât acısı başka... Doğarken belden kopuyor, giderken yürekten...Evlât acısı başka…" Oğlu, gerilmiş iplerin öte yanında. Biraz evvel çağrılmış. Ağlayarak еl sallıyor harabeye dönüşmüş anneye... Megafonla birer birer çağırılıyor cetvelden adları yazılı olanlar. Kulakları sağırlaşmış bir dede, annesine çıkışıyor: "Bizi çağırdılar, mare, işitmedin mi? Galiba fidan dediler. Ad değiştirme kampanyasında Türklerin çoğu, Bulgarların istediği о Hıristiyan adını değil dе, ağaç veya çiçek adı seçmişti ve bu adları bile işitmek istemiyorlardı. "Fidan dediler, mare!..." Vagonlara bindirilecek olanları, cetveldeki sıralarına göre çağıran emniyet yetkilisi: "Beş senedir adlarınızı öğrenemediniz:.. Ne kalın kafalı insanlarmışsınız" diye mırıldanıyor. Yanında olan ise: "Aldırma, binbaşı, diyor,on saat sonra Kapı Kule’de bu adlara gerek kalmayacak” Ve ikisi dе gülüyor alayla, iğrenç , iğrenç, pis, pis...nsanoğlu insan emniyet yetkilileri. Bu gibi manevi değerleri umursamamak, Bulgar tarihinin belki dе en acı mirası...Onlar Bulgar adını taşıyorlar, amma, öz varlığını hiçbir zaman koruyamamışlar. Milli değerlerini tarihin rüzgârlarında yitirmişler, Slavlığı benimsemişler ve buradan kaynaklanıyor onların özgeçmişleriyle kopukluğu, bağsızlığı… Bize olanlar olmuş. Neden Türklere dе olmasın zihniyeti içinde boğulup kalmışlar ve kişinin şahsiyeti için bir adın nice mutluluk kaynağı olduğu bilincine hiçbir zaman varamamışlar. Hele de o ad, ezan sesiyle verildiyse, hee dе о аd, Türk adıysa... Ve işte özverilere dayanan bu zorunlu göç de Türkün adına ne kadar önem verdiğinin şüphe götürmez bir kanıtıdır. Balkan Türklerinin Sesi, Sayı:7-8, 1991, 43-45.

385

AHMET HOCA Anıların zinden KARA GÜNLER DÜŞMAN BAŞINA Yıllar geçtikçe kaleme alınmamış, fakat kaleme alınmaya değer olaylar unutulup kalıyor. Bundan dolayı çocukluğumda dedemden dinlediklerimi kısaca anlatmak istiyorum. Elli yıl önce on üç yaşındaydım. Нег çocuk gibi ben de yakın duruyor, onun her hareketini ve her sözünü izliyordum. Köyde sözü dinlenir bir kişiydi dedem. Hem caminin imamıydı, hem dе köylülere hocalık ediyordu. Bir gün sık sık сер saatine bakarak gözyaşı akıttığını gördüm. - Neye böyle kederlisin, dede? diye sordum. - Nasıl kederli olmayayım evladım, diye konuştu. çim sırla dolu, başımdan geçenleri kimseye anlatmadan bu dünyadan alıp başımı gideceğim. - Peki bana anlatıver dе belki biraz hafiflersin, dedim. Dedem şöyle bir hikâye anlattı: - Balkan Savaşı sırasında, 1912 yılının sonlarında, Kırcali tarafında erkekleri kahveden eve dönerken veya işine giderken, genç i ht iyar demeyip toplamışlar. Onlardan beş yüzünü yanık şkolaya /Sopot'ta bir okulun adıydı bu/ getirmişlerdi. Devlet makamlarının niyeti amele olarak toplanan, fakat bir esirden farkı olmayan, bu insanlara Bulgar köylerinde okul yaptırmakmış. Sopot'a Rodoplar'dan Türk getirildiği olayı köyümüz Anevo'da yıldırım hızıyla yayıldı. Önce bizi dе bir korku aldı. Cesaretli köydeşlerimiz ise eşeklerine odun yükleyerek okula yakın Beyna’nın fırınına götürdüler. Esirlerin durumunu görmek amacıyla Anevolular Beyna'ya bir hafta parasız odun taşıdılar. Türklerin kapalı bulunduğu okula yakın geçen, sarıklı köylüler, jandarmaları rahatsız ediyordu. Böylece biz bu soydaşlarla yakınlaşmaya başladık. Anevo köyü imamı olarak, beni içeriye salıyorlardı. Aralarında hastalananlar, ölenler oluyordu. Orada benim gördüklerimi kimse görmedi. nsancıklara döşek yerine saman döşemişlerdi. Pencereler camsızdı. Çaresizlik karşısında salavat getiriyor, ilâhi söylüyorlardı. Aylâk sıralarında gömleklerini çıkararak bitleniyorlardı. Bir ara tuzlu balık vermeye başladılar. Öte yandan kasıtlı olarak su verilmiyordu. Uzamadı bana bir haber geldi ki, arabayla gitmeliydim. Sabah namazında bunu cemaate anlattım. Ali ağa adında bir köydeşimiz eşekle ineğini ağaç arabasına koşmuştu. ki ölü vardı. Elimize boynumuza sarılanın hesabı yoktu. Daha sonra anladık ki, her gün yemek çanaklarının ikisine zehir konuyor, her gün iki kişi ölüyordu. Biz Anevo köylüleri ölülere kefin ve mezar tahtası yetiştiremez olduk. Kimilerini kendi giyimleriyle defnetmeye başladık. Artık öleceğini bilenler kuşak aralarında sakladıkları paralarını, son hizmetlerini görmek için, bana veriyorlardı. Eğridere’li Ali adında bir esir, saatini vermişti. Bir defasında arabaya dokuz ölü birden yüklettik. Aksilik olacak, Mecidere köprüsünden geçerken, sa

386

smail'in arabası kırıldı. Dokuz ceset birden derenin buzlu sularına düştü. Zehirlenenlerden biri, Kоса Ahmet adında güçlü bir adamdı. Soğuk suya düşünce ağzından köpük akmaya başladı. Henüz ölmemişti. Hemen çıkardık, sırtını kuruladık, süt içirerek onu meşe dallarının arasına gizledik. О gün çok ağır bir gündü. Böylece Anevo köyü mezarlığına 500 esiri defnettik. Dedemin bu anlattıklarını 50 yıldan beri aklımda tutuyorum. Şimdiye kadar olayı anlatacak uygun zaman bulamadım. Hep korku içinde yaşadık. Öyle günler düşman başına! Hak ve Özgürlük, Sayı 48, 26 Kasım 1993.

387

SAL M ÖZGÜR ONUR KIRICI AŞAĞILAYICI B R YAZI Yalçın Pekşen'e Cevap Dergimizin 10. sayısında Hilmi HAŞAL'ın "Yalçın Pekşen'e Açık Mektup"u beni çok etkiledi. Kısaca söylemek gerekirse bu yazı biz Bulgaristan'dan gelenler için son derece onur kırıcı, aşağılayıcıdır. "Acaba soydaşlarımızın anadili Türkçe mi sayılmalı; yoksa Bulgarca mı?" Hürriyet gazetesinin köşe yazarlarından Yalçın Pekşen'in saçmalamalarıdır bu sözler.Ona göre biz soydaşların anadili Türkçe değil, Bulgarca olmalı... Sn, Yalçın Bey, böylesine anlamsız, böylesine onur kırıcı bir yazıyı kaleme alırken hiç mi düşünmediniz? Hiç mi utanmadınız! Balkanlar'daki Türkler yaklaşık 120 yıldır çok zor koşullar altında savaşmakta, Türklüklerini yaşatmak çabasındadırlar. Balkanlar’daki Türkler asırlar önce oralara Anadolu’dan gelenlerin torunlarıdır. Onlar ora topraklarını yurt edinmişler, vatan bilmişler. Toprağı sürüp ekmişler, medeniyet kurmuşlar, bu topraklar uğruna ölmüşler, şehit veya gazi olmuşlar." Muhacirler, kaybedilmiş topraklarımızın millî hatıralarıdır" sözlerini hiç mi duymadınız. Ölümsüz atamız Mustafa Kemal bunları boşuna söylememiş. Bulgaristan'dan gelen göçmenlerin anadilleri Bulgarcadır demek istemenizin iki nedeni bulunduğu anlaşılıyor yazınızda. Bunlardan birincisi coğrafi kökene dayanmak isteyişinizdir. kincisi dе yurt dışından geldiğimiz aylarda, Türkiyeli kardeşlerimize bakarak anadilimiz Türkçeyi biraz pürüzlüce, geldiğimiz bölgelerin ağzıyla konuşmamızdır. Nedenleriniz bunlar değil mi Yalçın Bey? Gerçekleri bu açıdan değerlendirmenizin hiçbir mantıksal dayanağı yoktur. Hilmi Haşal’ın "Yalçın Pekşen'e Açık Mektup" yazısındaki düşüncelere ben de katılıyorum. Göçmen Türklerin "Vereceklermiş mi? Gelecekler miydimiş" gibi konuşmalarını savunmak istediğimi anlamayın. Evet, Anavatan topraklarına gelişimizin ilk aylarında veya biraz daha uzunca bir süre dilimizde belirli fonetik ve gramer hataları göze çarptı. Özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin Türkçesinde daha fazlaydı bu.Onlar yaklaşık 25 yıldır Türkçe dil öğretimi görmediler. Okullar kapatılmış, Türkçe konuşmak, okumak ve yazmak yasaktı. Türkçe ancak aile ortamında konuşulabilen bir dildi. Dilini hiç konuşamayanlar dа vardı. Sayın Yalçın Pekşen, bir dilin bir başka dile bakarak daha iyi veya daha kötü konuşulduğu için dе "Anadili tespiti" yapılmaz. Daha düşük bir düzeyde konuşulsa bile anadili ad üstünde Anadilidir. Türkçemiz bize mirastır. Anne, baba, dedelerimiz veya ninelerimizin bizlere ninnilerden başlayarak konuştukları, öğrettikleri dildir. Ecdadımız Türktür. Anadilimiz dе Türkçedir. Durum böyle olunca biz göçmenler Türk oğlu Türkleriz! Yazınızda, 1990'dan bu yana ülkemizde yabancı dile önem verilmeye başlanıldığını ve bu durumun soydaşların işine yaradığını belirtiyorsunuz. Bulgarcayı çok iyi bilen bu

388

kişiler, yabancı dil sınavını zorlanmadan kazanıp 600.000 liralık tazminatı kolayca elde ettiklerini belirtiyorsunuz. Sayın Yalçın Pekşen, sıradan bir vatandaş olsaydınız "Boş verin, adamın aklı öyle buyurmuş, öyle konuşmuş, derdim. Ama onurlu bir gazetenin köşe yazarısınız. Sizi kolay kolay bağışlayamam doğrusu. Neden mi? ki nedeni var. Bir: Eğer bizler Bulgarcayı çok iyi biliyorsak, bizler için yabancı olan bu "çok iyi" düzeyine kaç yılda ve nice zorluklar çekerek ulaşabildiğimizi gelin bir dе bize sorun. Buna paralel olarak Bulgar totaliter yöneticiler, güzel Türkçemizi bize unutturmak, evlâtlarımıza anadilini öğretmemek için nice ağır baskılara karşı koyabildiğimiz gelin yine bizlere sorun, ki: Ne yazık, bir gazeteci olmanıza rağmen, sıradan anlayışsız kişiler gibi yabancı dil tazminatı almamız sizin dе gözünüze batmış, Bu kıskançlıktır. Size bunu hiç yakıştıramadım. Ayrıca biz göçmenlerden hiç mi, hiç hoşlanmadığınız ayrı bir konu... Her şeye rağmen saygılar Sayın Yalçın Pekşen... Balıkesir Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994, 27.

389

EŞREF RODOPLU AS M LASYONUN LK GÜNÜ VE NEF YE Haskovo’da Trakya Tütün Fabrikasında Bir Olay (Bu yazı, döneminin en sadık ve aktif, on altı yıl içişleri bakanlığı yapmış tarihçi Dimitır Stoyanov'un "Tehdit" (Zaplahata) , başlığı altında yazdığı kitapta(Bizimkiler) diyе adlandırılan Türklerin аd değiştirme bürolarına (akın) ettikleri ve ekiplerimiz mesai kalmakla günde 13-14 saat çalışmağa, mecbur kalmışlardır" yazısına cevaben yazılmıştır.) Orta Avrupa'nın en büyük sigara fabrikası "TRAKYA' Hasköy/Haskovo/ şehrinde bulunmaktadır. Trakya Ovası'nın güney batısı ve Rodoplar'ı içeren büyük coğrafya toprakları tütün verimliliği bakımından dünyanın önde gelen bölgesidir. Fabrikada üç binin üzerine çalışan kesimin %80'nini Türkler oluşturmaktadır. Üç vardiya tam kapasite çalışan fabrika işçisi Nefiye sabah vardiyasına zamanında gidebilmek için akşamdan çocuklarının ertesi günkü ihtiyaçlarını hazırlamak zorundaydı. Saat sabaha karşı üç dongasını vuruyordu, yatağından kalktı, perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktı. Son yılların en soğuk ve karlı kışı yaşanıyordu. Buz, camın dıştan bir kısmını sarmış, rüzgârda kar bir yerden bir yere savrularak dans ediyordu. Işıksız karlı ve buzlu Akbunar Mahallesi sokaklarından yürümek ve otobüs durağına ulaşmak ayrı bir olaydı. Zamanında işbaşı yapmak için mahalle sakinlerinden birçoğu aynı şekilde hareket etmek zorundaydı. Giriş defterine, 11.10.1984 ve saatini yazarak imzasını attı. Sorumlu olduğu sektörde parti grup başkanı olarak örnek kişiliğini sergilemek için acele ediyordu. Doymak bilmeyen ve hep isteyen bir dev gibi fabrika 24 saat tonlarca tütünü sigara yapıp , başta SSCB olmakla, Avrupa, Asya ve Afrika'da milyonlarca insana sigara yetiştirmek için bu insanların gücüne ihtiyaç duyuyordu. Türk ve Bulgar isçileri ekmek davası peşinde birbirleriyle kaynaşmış, fabrikanın çalışan birer parçası durumuna gelmişlerdi. Sabah saat 8.30'u gösteriyordu. Parti sekreteri, Nefiye'nin sorumlu olduğu sektöre geldi. Gülümser ve nazik tavrı ile ona kabinetine (Parti sekreterinin makam odası) gelmesini söyledi. Türkler arasında son ayların en çok konuşulan asimilasyon olayı herkesi kuşku içinde tutuyordu. Sekreterin hiç gülmeyen güleç yüzü arkasında neler saklandığını anlamak için kendini zorladı ama sağduyusu onu şaşırtmamıştı. Неr şeyden önce serinkanlı cesur ve dirençli olması gerektiğini iyi biliyordu. Kendine çeki düzen verdi ve sekreter kabinin kapısının tıklattı. Bildiği birkaç kişi dışında birçok yabancının bulunduğu bu çokluk önüne çağrılmasının amacı anlaşıldı. Kabinet sözün en mükemmelini hak edecek bir şekilde düzenli ve konfordu. Ağır koltuklar içine gömülmüş bey efendiler Nefiye'nin selâmını anlamlı bakışlar ve güler yüzlerle kabul ettiler. Ona dа görkemli yerde bir koltuk ayrılmıştı. - Buyur diye parti sekreteri eliyle koltuğu gösterdi ve sözüne devam etti. Nefiye adını söylemeden; bizim çok çalışkan ve bir Bulgar kadar güzel kızımız örnek bir kişilik sergilemektedir. Partimizin onun gibi insanlara ihtiyacı var ve en yakın zamanda büyük bir göreve getirmek için planlarımız ona bir sürprizimiz olacaktır.

390

Fabrika müdürü sekreterin sözünü kesti: -Kızımız çalışkanlığı ve iyi kişiliğiyle fabrikamızın gurur panosunda yer almaktadır. Bu öncülüklerine bir dahası eklemesine hiçbir neden olmayacağı gibi bütün fabrika idarecilerinin hatta Bulgar Komünist Partisinin en sevilen bir kişisi olma şansı ona verilmiş olmasında kendi ve ailesi gurur duyacak ve çocuklarının geleceğine en şanslı bir anne olarak ışık tutacaktır. Karşısında oturan bilmediği biri adını sordu: -Nefiye, deyince koltuklara yaslanmışlar arasında göze çarpan rahatsızlık hareketleri oldu. Bir başkası -Bırakın şu Arap, Türk adlarını, sana yakışan ve layık gördüğümüz аd verelim, örneğin vanka, Stoyanka ne güzel аdlar değil mi? - Ben ne Arap, ne dе Bulgar kızıyım, onlara da kendi adım ve kimliğim kadar saygım var. Onlar gibi ben de Türklüğümle gurur duyuyorum. Bırakın şu insanlık dışı anlayışları. Bunlar yarın Bulgar halkının yüz karası olacaktır, sözleri içeride bulunanların başlarını kaynatmıştı. - Sen bize dеrs verecek kadar büyük konuşmaya nasıl cesaret ediyorsun! Bugün BKP’nin dediği olacaktır., dedi içlerinden biri. Sana ekmeği aşı ve şu işi veren, O’dur. Nefiye karşısındakilerin birer BKP robotundan fazla bir şey olmadıklarını biliyordu. Hızla kabineti terk etti. Yakasını bırakmayacaklarını bildiği için en kısa yoldan dışarı çıkıp oradan uzaklaşmak istiyordu, Kimsesiz koridorda açık bir pencereden yere atladı. Bu başarısızlık içeride bulunanların işlerine neden olma tehlikesi her birini panik etmişti. Nefiye bir yerde bulunamıyordu. Müdür ve parti sekreteri: - Неr iş bırakılsın, Nefiye bulunup, buraya getirilsin, emirleri birçok görevliyi harekete geçirmişti. Aynı zamanda olayı öğrenen Bulgarlardan bir kısmı senelerce birlikte çalıştıkları Türklere; "adlarınızı değiştirmek için gelmişler, kaçın" diye yardımcı olmuşlar ve işi bırakıp bodrum ve tavan katlara, tütün demetleri arasına, avlu kenarlarına saklanmalarına yardımcı olmuşlardır. Fabrikanın çevresi asker ve milislerle sarılmış girip çıkma, ekiplerin çifte kontrolü ile oluyordu. Başarısızlıkla sonuçlanan toplu olarak iş yerlerinde аd değiştirme deneyi fabrikanın iş düzenini felce uğratmış ve ondan sonra dа iş yerlerine gitme cesaretleri kalmamıştı. Nefiye ikinci kattan yere düştüğü gibi karlar üzerinde serili bir durumda bulundu ve аd değiştirme komisyonu önüne getirildi. Her ağızdan küfür ve aşağılayıcı sözler yağıyordu. Yarım saat önce kültürlü ve mütevazı sözler döken ağızlar bir anda sokak edebiyatına daha yatkın oldukları Nefiye'yi şaşırtmıyordu. Nefiye'nin konuşulanlara sessiz kalması аd değiştirme komisyonunu çıldırtmıştı.

391

-Türk inadı, ağzını artık kerpetenle açamazsınız, diye bağırıyordu içlerinden biri. Bu anda bir doktor içeriye girdi, Nefiye'nin muayenesi yapıldı ve yere düşme esnasında başını çarptırma sonucu konuşamaz duruma geldiğini söyledi. Sinirleri kükremiş, kabuğuna sığamayan ekip Nefiye'nin tedavisi için hastane kapılarının kapalı olduğunu ve işten atıldığını, onu almağa gelen yakınlarına bildirmeleriyle sakinleştirmeğe çalıştılar., Bulgarlaştırma kampanyasının resmileştiği ilk gününün başarısızlığa uğraması ve sonuçlarının ne kadar tehlikeli olacağı mesajı verilmiş olsa dа attıkları adımları geri almadan ilerleyen inatçı tutum her birini tırtıllar gibi yerlere dökmüştür. Bizim Anayurt, Sayı-47-49, 2001.

392

BALKANLAR’DAN ES NT DERG S YAZI KURULU AHLÂKSIZLIĞIN BOYUTLARI Balkanlar’dan Esinti Dergisi Adına Yayımlanmış Bir Yazi: ŞA R N ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜ KÖTÜYE KULLANMA EĞ L M ÜZER NE VE GEREKL B R AÇIKLAMA “Balkan Türklerinin Sesi” dergisi bu yılın 4. Nisan sayısını özel sayı yapmış, sayfalarını tümüyle Recep Küpçü’yle ilgili anılara, şiirlere ayırmıştır. Güzel bir fikir, kutlanacak bir teşebbüs doğrusu. ÖZEL SAYI’nın girişi niteliğindeki "Recep’li Recep’siz Yıllar ve Bulgaristan Türklerinin Edebiyatı" başlıklı anlamsızlık curcurasını görmezliğe gelir de merhumun eşi Cemile Hanım’ın, Niyazi Hüseyin Bahtiyar’ın, Sabahattin Bayram Öz’ün, Bulgar şairi Nedyalko Yordanov’un, Şükrü Esen’in buram buram sevgi, saygı ve dostluk tüten, Mehmet Çavuş’un "Recep Küpçü’nün Mezarında" adlı şiirini okumakla yetinirsek, bu özel sayıyı kutlamamak elde değil. 15. ölüm yıldönümünde genç ölen bir şairi anmanın eşsiz bir örneğini oluşturuyor diyebiliriz. Ancak karşımıza Mehmet Çavuş’un "Recep Küpçü’nün Onuru ve Onur Kırıcı Gerçekler" başlıklı yazısı ve yine Mehmet çavuş’un yazıp da Bedri Nizamoğlu’nun imzasıyla yayımladığı "Recep Ağabeyi Düşünürken" başlığı altındaki anılar bu güzel izlenimi gölgelemektedir. "... dost bildiği kişiler tarafından terkedildiği bir dönem..." in 7-8 kez, "sacayağı uydurmaları" 3-4 kez, yine o kadar da "... insan yazmaya yazmaya yazamaz olurmuş" değişinin tekrarlanması Mehmet Çavuş’a niçin gerekliymiş diye düşündürüyor kişiyi. Bedri Nizamoğlu’nun "anıları" şeklinde kendisini Recep’in en yakın, en "centilmen" dostlarından biri olduğu yalanını uluortaya sürmesi bu sayıyıhazırlayanın kötü niyetlerini ortaya çıkarıyor. Bu tür gerçekdışı iddialarla şairi mezarında bile rahat bırakmamak niyetinde olduğunu, yine Mehmet Çavuş’un değişiyle "Recebi bahane edip, kendi reklamını yapanlar" dan biri (belki de tek kişi) olarak kendisini açığa vurmuş oluyor. Saygılı Cemile Hanım’ın, "Recep öldü demek istesem de, içten gelen bir sesin Recep ölmedi, öldürüldü" dediğini duyuyorum. Kime de söylemiş olsam "Biliyorun biz öldü mü, öldürüldü mü" şeklindeki yürek acısını dile getirilişi doğaldır. Eşini yitiren, 15 yıldır koca desteğinden yoksun kalıp iki çocuk büyütmek, bir oğlunun hapishane mektuplarını beklemek, düşmanca bir ortamda psikolojik baskı ve izlenmelere katlanmak zorunda kalan bir kadının, uydurulup üretilen, yaygınlaştırılan amaçlı söylentilere inanmak isteyişi doğaldır elbette. Acıyan bir yüreğin duygusallığı, yitirilen eşin anısını dileği insanca, soylu biriçgüdüdür. Ne varki, bu söylentilerin pazara sürülüşü ve desteklenişi bu Özel sayıda da görülüyor, hem de en patavatsız biçimde. Örnek mi geerek? şte: Bedri Nizamoğlu’nun "tek satırı bile benim değil" dediği "anılarında" Varna hastanesinde bir Türk hemşire Hanım’ın söylediği sözler olarak, Recep Küpçü'nün gözyaşlarıyla "beni zehirlediler, beni kurtarın" sözleri aktarılıyor. Recep Küpçü

393

hastalanınca götürüldüğü hastanedeki hemşire " smailova", şimdi stanbul’dadır, adı Afet Eyüboğludur; kendileriyle buluşup konuştuğumuzda Esinti Dergisi’ne Recep'in o akşam "yakalarımı açın, boğuluyorum" dediğini söyledi. Ve Recep Küpçü'nün bazel (küçük beyin) kanamasından öldüğünü, zehirleme olasılığının kesinlikle bulunmadığını, zehirleme durumlarında kılcal damarlarda belirtiler görüleceğini, yüzünde görülen kızıl şişliğin de beyin kanaması sonucu olduğunu anlattı, içtenlikle, uzun uzun konuşuldu kendileriyle. Karşımız açıkan soru şu: Bedri Nizamoğlu’nun anıları şeklinde bu uydurmaya neden başvuruyor Mehmet Çavuş? Niçin böyle bir gereksinim duyuyor? Kaldı ki, Provadı kasabasında sorgu yargıçlığı yapan Ali Lâtifov’un sözleri diye aktarılan, "Bu işte polisin eli var. Gerçeği öğrenmek mümkün değil" sözleri de doğru değil, yine uydurma. Recep Küpçü'nün Mehmet Çavuş hakkındaki "Mehmet Çavuş’a güveniyorum. Büyüklüğünü tekrar gösterdi...Mehmet Çavuş’a yakışır bir jesttir bu" dediği de uydurma. Bedri Nizamoğlu böyle bir şey kesinlikle bilmiyor, kendisi adından "anılar" yazan Mehmet Çavuş’a ait sözler olduğunu belirtilken "ben böyle bir şey demedim, hepsini Çavuş yapıp yakıştırmış" diyor. Öyleyse, gerçeği aramanın zamanı geldi, demektir bu. Uydurma anılarla kendisini Recep Küpçü'nün "dostu" göstermeye çalışmak ve tekrar tekrar "dost bildiklerinin" Receb'i kötü zamanlarında yalnız bıraktıkları sav’ını öne sürmek ve sahte imzalarla (ya da başkalarının imzalarıyla) istediği yalanı gerçek gibi göstererek "Küpçü-Çavuş" benzeliği kurmaya çalışmak gazetecilik onuruna ters düştüğü gibi, Anavatan’daki mutluluklarına doyamayan soydaşlarımız arasında nifak, düşmanlık tohumları serpmekten başka bir şey değildir. Ve madem ki Mehmet çavuş bu rolü üstlenmiştir, gerçeklerin kamuoyuna yansıtılmasını kendisi gerekli kılmış demektir. Recep Küpçü'nün ölümüne ilişkin söylentilerden doğan kuşkunun yıldırımları, son dakikalarında Recep Küpçü'yle birlikte bulunan Rahim Recep Akdora’nın üstüne düştüğü için, Rahim Recep Akdora’nın açıklamaları son derece gereklilik kazanmış, insanca bir şeref görevine dönüşmüştür. Esinti Dergisi, bu sayısında rahim Recep Akdora’nın açıklamalarına yer vermeyi kararlaştırmıştır. Büyük şair, büyük Türk, büyük eş ve baba, büyük insan Recep Küpçü, keşki küçük duygulara alet edilmeseydi, keşki mezarında bari onu rahatsız etmeseydik?... Balkanlar’dan Esinti, Sayı-11, 1991, 3-4.

394

SABAH AYDIN GÜLMEK M DAHA ZORDU, AĞLAMAK MI? Bilinir ya; Türk milleti tarih ötelerinden günümüze değin ağır günlerinde gülmeceyi avuntu kaynağı olarak kullanmasını bilmiş, ölümsüzlük ve yenilmezlik felsefesini işlemiştir gülmeceye. Bir Nasrettin Носа, bir Bektaşi'yi örnek göstermek yeterlidir kanısındayım... Konuyu, büyük bir mparatorluğun kalıtı olan Bulgaristan Türklerinin bu özelliğine yöneltmek istiyorum. Beşikten alışageldiği güzelim adı elinden alınmış, yerine, iğreti bir adla kimlik verilmeye çalışılmış, ana dili yasak, dini yasak; örf ve gelenekleri yasak, kısacası kişinin kendisi olması yasak bir toplumda, Türkün, gülmece için ne denli büyük bir güç bulduğunu anlatmak istiyorum. Kısa kısa olay ve değişik durumlardaki nükte ustalığıyla. Yakın bir dağ köyceğizinden Kırcali kentine inen ve biriktirdiği parasını çekmek için Devlet Biriktirme Sandığına giden 82 yaşındaki Mümin dede, gişedeki genç bayana: - Kızım mümkünse paraların hepsi beşer levalık banknotlar olsun. - yi ama neden? Düğün ya da bayram parası için mi gerekli beşer levalıklar? - Hayır, kızım hayır... Benim dilim о kadar tatlı ki, her kelimesi 5 leva ceza ile ödenir... *** Yaşı 40 dolaylarındaki şoför Mehmet, hafif bir trafik kazası sonucu Sofya'daki Birinci Belediye Hastanesi'nin acil servis bölümündedir; kaydını yapan hemşire adını sorar. - Bir an, bayan der Mehmet ve cebinden nüfus cüzdanını çıkararak okur ve adını söyler. Hemşire şaşmıştır. - Sen adını bilmez misin ki? diye soracak olur. (Adı bundan altı ay önce değiştirilmiş-H. M. S.) Mehmet hemen yapıştırır: - Siz altı aylıkken adınızı biliyor muydunuz, Hemşire Hanım?!.:. *** Tarih öğretmeni Bayan Nikolova sınıfa girmiştir ve öğrencilerden birinin adını haykırır: -Saşo!

395

Seslenen, ayağa kalkan yoktur. Öğretmen Saşo! diye ünlemesini bir-kaç kez yineledikten sonra. - Sana sesleniyorum Aleksandır! diye haykırır, öfkeyle. "Saşo", (Bulgarcada Aleksandır adının sevecenlikle söylenen biçimidir.) Bu kez Aleksandır ayağa kalkar. - Peki ama neden Saşo diye haykırdığım da cevap vermedin? - Çünkü ben Aleksandır'ım öğretmenim, Saşo değilim. - Evde annen baban sana ne diyor peki, nazlıca, sevecenlikle nasıl diyorlar adına?.. - Evde mi? Evde...ben Ali'yim, öğretmenim! . Çocuklar gülerler, öğretmen duruma hâkim olmaya çalışarak: - Peki, peki...Bugün dersimiz neydi bakayım? - Dersimiz, Şipka Tepesi'nde gönüllü Bulgar çetelerinin çarpışması, öğretmenim. - Anlat bakayım dersini... Ali, ya da Aleksandır, ya da Saşo, Şipka Muharebesi'ni anlatmaya başlar: -Bizimkiler aşağıdan tepeye doğru ilerliyorlar, öğretmenim. Yukarıdaki bizimkiler savunmada. Bizimkiler aşağıdan ateş ediyorlar, yukarıdan bizimkiler de ateş ediyorlar... -Bizimkiler, bizimkilere ve...bir ara bizimkilerin mermileri bitiyor, öğretmenim, bizimkilerin cesetlerini kavrayarak bizimkilerin başları üzerine atıyorlar...Bizimkiler bizimkilere... Ali, ya da Aleksandır, ya da Saşo susuyor birdenbire. çıt yok. Öğretmen, hadi Saşo anlatsana, neden sustun, iyi anlatıyordun dersini, konuşsana niçin susuyorsun...diye tekrar tekrar söylenip dursa dа çocukta çıt yok. En sonunda başı eğik, suçlu suçlu, şöyle diyor öğretmenine: - Kusura bakma, öğretmenim, Süleyman Paşa'nın Bulgar adını bilmiyorum da… *** Varna li'nin Türklerin çoğunlukta olduğu bir köyünde Kara Gâvur, ya da Kara Georgi adında bir emekli polis albayı vardır; Türklere Bulgar adlarını sormaktan zevk alır, alay edercesine sorar her karşı geldiğine adını. Kara Yarbay'ın yaşıtı Veysel Dede, görgülü, olur olmaz şeye pabuç bırakacaklardan değil. Bir gün ekmek fırını önünde kuyruk olmuşlar, beklerlerken Kara Gâvur'a sorar: - Senin Georgi adını kim koydu, Kara Albay, söyler misin? - Benim çocukluğumda zamanlar başkaydı Veysel, adlarımızı kilisede papaz koyardı, ne yapalım, zamanlar öyleymiş...

396

- Hah, ben dе sana işte bunu söyletmek istedim, Kara... Senin adını papaz koyduysa benimkini Komünist partiyası koydu... Adlarımızla alay ettiğini görürsem, senin ananı bellerim, bunu sakın unutma?... *** Kırcali Kenti'nde, her cuma günü pazar yapılan meydanla otogar arası, yaklaşık 1 kilometrelik bir mesafedir… 70’lik Adem Dede, üç yaşlarındaki torunu ile pazardan otogara gidene kadar 65 leva ceza öder. Otogara yüz metre kalmıştır, Adem Dede, kuşağından yağlığını çıkararak çocuğun ağzını bağlar. Oradan rastgele geçen il Emniyet Müdürü, çocuğun ağzını neden bağladığını sorar Adem Dede'ye: О dа durumu içtenlikle dile getirir: - Ne yapayım Ağam... Çocuk bu, sözden emirden anlar mı? Ardımsıra koştukça "Dede; Dede" diye haykırdı:durdu, onun her "Dede" deyişi beni 5 levadan etti. 70 levam vardı. Sadece 5 leva kaldı da, otobüs paramı dа almasınlar, köye yaya gitmeyelim, diye çocuğun ağzını bağladım. - Senden ceza alan milisi görürsen, tanır mısın? - Tanımaz olur muyum, işte bak, peşim sıra gelip duruyor. Bu anlattıklarımıza daha pek çoğunu ekleyebiliriz…Buna gülmece mi demeli, ağlamaca mı, bilemiyorum, ama "Kara mizah" dedikleri türden olsa gerek: Adına ne dersek diyelim iki milyonu aşan bu azınlığın karşı koyma gücünü desteklediği, ulusal bilincin tükenmezliğini, belirlediği tartışılmaz bir gerçek: Bulgar yöneticileri "Kızıl faşistlerin" o dönemde çileden çıktığı, siyasi ahlak, diplomatik terbiye denilen her şeye yüz çevirdikleri dе su götürmez bir gerçek. Bulgar Millet Meclisi Başkanı Stanko Totdorov'un kitlesel toplantılarda Türkiye’yi yönetenlere "ibrikçiler" demesi ve şalterleri ellerinde tuttukları, isterseler stanbul'u karanlıkta bırakabilecekleri iddiasında bulunmaları her türlü devlet ve devleti yönetme anlayışının dışında kaldığı apaçıktır.. Örneğin, Siyasi Büro üyesi Penço Kubadinski'nin çok sevdiği, seve seve anlattığı şu fıkrayı da buraya aktarmadan edemeyeceğim: 1985'te stanbul’daki büyük mitingten sonra bir grup genç restoranda ateşli ateşli konuşuyorlarmış. ddiaları büyükmüş gençlerin. "12 saatte, 24 saatte Sofya'da soluğu alır, ardından dа Tuna’da atlarımızı” şeklinde iddialar.. O sırada cereyan kesiliyor, restoran karanlıkta kalıyor. Gençlerden birisi: -Cancağızım Bay Toşo, sen şakadan anlamaz mısın? Diyor..: Evet, Bulgar "Büyükleri"de böyle espiriler yapıyordu. о dönemde: Ya şimdi elektrik kesintisi olmasın diye ."şalterler" kimin elinde? Utanmayı unutmuş olan о kişiler, acaba şimdi ne durumdalar?...

397

Balkanlar’dan Esinti Sayı-5, 1990, 44-45.

398

Yunanistan

399

Girit

400

Yazılı Edebiyat

401

TAHM ZC -ZÂDE MEHMET EFEND Yazar hakkında bilgi bulunmamaktadır . G R T HATIRALARI eserinde verilen malûmattan, kendisinin Girit Türklerinden olduğu ve orada önemli görevlerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Yazar, Girit’te bulunduğu sırada Türklere karşı girişilen tecavüzkâr hareketleri Türk kamuoyuna duyurmak amacıyla, stanbul’da yayınlanan TAN N gazetesine çeşitli tarihlerde mektuplar göndermiş ve ada Türklerinin durumları hakkında bilgi vermeye çalışmıştır. Lozan Konferansından sonra, antlaşma koşulları gereğince, ada Türklerinin hemen hemen hepsi Türkiye’ye mübadil olarak göç ederken, eserin yazarı da bu gelenlerle birlikte Anadolu’ya gelmiştir. Mehmet Macit, Türkiye’ye geldikten sonra, daha önce Girit hakkında yayımlanmış mektuplarını ve bu arada adanın durumu hakkında önemli kişilerden kendine gönderildiği yazıları bir araya getirmiş ve bir de giriş bölümü yazarak, Girit Hatıraları adı altında yazmayı tamamlamıştır. Daha kolay anlaşılabilmesi için eserin dili, yayıma hazırlayanlar tarafından sadeleştirilmiştir. G R T HATIRALARI (Eserden bir parça) Bugün Girit'te, o şirin, o zümrüt gibi adada Türk hayat ve varlığından eser kalmamıştır. Artık o diyarın minarelerinde semaya yükselen bir ilahi ses işitilmiyor; artık bayramlarda yeni elbiseleriyle bezenmiş Türk yavrucuklarının sokakları çınlatan sevinç ve neşe dolu çığlıkları bugün duyulamıyor; netice olarak, o diyarın burçlarında artık bugün Türk sancağı dalgalanmıyor… Evet, bütün bunlar, şüphesiz, tarihî bir gerçektir. Fakat hiç şüphe yoktur ki, “ da” dağı tepelerinde vatanlarını savunmak, Türklüğün şan ve şerefini yüceltmek için aslanlar gibi çarpışarak canlarını feda eden şehitlerin kemikleri, cesur Türk Milletinin edebi bir kahramanlık abidesi olarak ibret nazarları önünde. Bugün hâlâ varlığını muhafaza ediyor. Bir zamanlar edebiyat ve şiirdeki kudretiyle temayüz etmiş bir hocamız, Girit’i şu parlak mısralarla ne güzel tasvir etmiş! Bir manzara-i bedîa pîrâ Bir müşeccere-i letâfet-ârâ Bir öyle lâtif deşt-i nâsût. Gûya, ki bedî'azâr-ı lâhût Bu cennet misâli adanın yeşil ovalarında uçuşan bülbüllerin bugünkü terennümlerinde, sanki, Türklüğün adadan acıklı bir şekilde, ayrılışında hâsıl olan bir hasret ve iştiyak kasidesi ağlıyor. Bir taraftan da, geçen senelerde Türklere ait büyük koyun sürülerinin yayıldığı yeşil otlakların arasından neşeyle akıp giden derelerin fısıltılarında, sanki, hunhar Girit palikaryalarının, sırf idâresizliğimizden, donanmasızlığımızdan fırsat bularak, öldürdükleri, diri diri yaktıkları Türk kızlarının, beşikteki Türk yavrularının yürekleri yakan iniltileri hâlâ bugün yankılar yapıyor.. Son zamanların kış mevsimlerinde ise Girit topraklarının üstündeki bulutlu semayı yırtan gök gürültüleri, âdeta l283 (1867) tarihinde patlak vermiş olan ihtilâli bastıran ve eşkiyâ sürülerini imha eden, Serdar Ömer Paşa'nın emrindeki 100.000 Türk askeriyle yerli mücahitlerin top ateşlerinin ufukları sarsan, Akdeniz havzasını inleten müthiş gürültülerini andırıyor. Hele adanın batısındaki "Seline" kazası ovalarını süsleyen yüz binlerce zeytin ağaçlarının yerlere doğru eğilmiş dalları, sanki 1312 (1896) senesinde adı geçen kazanın merkezi Kadano köyünde albay Vassos kumandasındaki 17.000 kişilik bir düşman kuvveti tarafından kuşatılan ve tam kırk beş günlük bir mukavemetten sonra ecnebi askerlerin müdahalesi üzerine Hanya'ya çekilen 700

402

kadar Türkün kahramanlık hatırası karşısında hürmetle sallanıyor. Türkler, Kadano köyünde, toplarla teçhiz edilmiş, Yunan askerlerinin dе dahil olduğu üstün düşman kuvvetlerine karşı canlarını feda edercesine bir mukavemet göstermekle, Plevne’nin küçük örneğini, yeniden dünyanın gözleri önüne sermişlerdi. Yine o tarihte Akrator yarımadasında bulunan sternis köyü, eşkiyalar tarafından kuşatılmak üzere iken, köydeki Türk aileleri daha önce davranarak süratle kaçıp şehre sığınmışlardı. Fakat, köyün yardımsever zenginlerinden Mehmed Ağa kaçmağa muvaffak olamayıp, karısı ve çocuklarıyla birlikte evinde mahsur kalmıştı. Birkaç gün devam eden müdafaası esnasında, pencerelerden yağdırdığı kurşunlarla canilerden birkaçını yok eden Mehmed Ağa, bilâhare namusunu eşkıyalara çiğnetmemek için son kurşunlarını karısıyla kızlarına sıkarak onları öldürmüş ve nihayet kendisi de intihar etmişti. O’nun ancak bu suretle teslim olduğunu gören eşkıyaların bizzat kendileri, feci olduğu kadar, dünyada pek nadir tesadüf edilir böyle mertçe bir hareket karşısında duydukları derin hayreti bugün açığa vurmaktan çekinmemişlerdir. Cihan harbinde, 2.000 Müslüman’dan ibaret bir askeri kuvvet, Yunan askeri olarak Girit'ten Selanik'e sevk edilir, Bir gün, bu Müslüman askerler, bir Yunan topçu bataryası tarafından kuşatılarak Alman ve Bulgar siperlerine hücuma zorlanmak istenir; itaat etmedikleri takdirde hepsinin kurşuna dizilecekleri kendilerine bildirilir. О zaman bunlar, hep birden, Türklüğe yakışır bir cesaretle: "Biz, kanunların hakkımızda vereceği cezaya razıyız, fakat hiç bir zaman Türk kardeşlerimizin müttefikleri aleyhine yürümeyeceğimizi beyan ederiz" diye cevap verirler. Eminiz ki, bu, iftiharla dolu Türk Târihinin en şanlı sayfalarını ebedi olarak işgal edecektir. stiklâl savaşını müteakip Anadolu'dan göç eden Rum muhacirlerinin Hanya’ya geldikleri günlerde, bir çete reisi, Provilia köyünde oturan Havva ismindeki güzel bir kızı, önce Hıristiyan yapmak ve sonra dа onunla evlenmek sevdasına düşmüş. Bu arzusunu yerine getirebilmek için bir akşam arkadaşlarıyla birlikte kızı zorla kaçırıp, uzak köylere götürüş. Kıza, Hıristiyanlığı kabul etmesini ve kendisiyle evlenmesini teklif etmiş. Fakat, Bu dindar ve iffetli Türk kızı, yapılan teklifi şiddetle reddetmiş. Bunun üzerine tam kırk gün ölümle tehdit edilerek, hergün dövülmüş, elbiseleri parça parça edilmiş; ama bütün bu alçakça baskılar kızın metanetini zerre kadar sarsmamıştır. Nihayet Müslümanların şikayeti üzerine konsolosların müdahalesiyle, kızın ailesine iadesi sağlanmış. Bu, Girit Müslümanlarının dini ve milli duygularını ispat eden en doğru bir ölçü teşkil etmiyor mu? Bu suretle, bu bedbaht Girit adası, Türklüğün, Akdeniz ortasında şanlı bir namus ve iffet heykeli olarak dünya harp tarihinde edebi bir ibret ve kıvanç sayfası işgal edecektir. Sözün kısası, Girit adası ne Melik Molla Ebu Abdullah es-Safir'in Padol tepesinde ağlayarak Kral Ferdinand'a teslim ettiği Gırnata gibi ve ne dе Arnavud Hasan Tahsin Paşa'nın emri altındaki 40.000 askere bir silâh bile patlatmadan Balkan ordularına teslim ettiği Selânik gibi, savunmasız olarak düşman tarafından zapt edilen bir Müslüman memleketi değildi, Girit adası, ancak, ngiltere, Fransa, Rusya ve talya'nın askerî müdahalesi üzerine Türk Askerlerinin adadan uzaklaşmak zorunda kalmasından yerli halkın savunma silahları .ellerinden alındıktan sonra Yunanistan'a peşkeş çekilebildi.. Türk Askerlerinin adadan ayrılışı... Allah’ım, о ne korkunç, о ne acıklı manzara idi!... Millî tarihimize esef verici bir sayfa kaydeden о çöküş tablosunun büyük Türk Milletini ne derece elem ve kedere ; boğduğunu anlatmak gerçekten güç bir şey”. …………………………………………..

403

Tercüman , 1001 Temel Eser Tahmizci-Zâde Mehmet Mâcid Girit Hatıraları, Yayına hazırlayanlar: smet Miroğlu- lhan Şahin, stanbul, 1977, 34-37.

404

Batı Trakya

405

Sözlü Halk Edebiyatı

406

MÂN LER TÜRKÇE KONUŞMAK YASAK О yasaktır bu yasak Aldırsak aldırmasak Dedi bir gün yüzbaşı Türkçe konuşmak yasak Durgun tepem atıldı Güler yüzüm çatıldı Söyler dilim tutuldu Türkçe konuşmak yasak Türkçe benim dilimdir Dilim benim kendimdir Bu ne biçim durumdur Türkçe konuşmak yasak Dilin bana yabancı Huyun böyle mi kinci Söyledin bu kaçıncı Türkçe konuşmak yasak Konuşurum sana ne tme beni isyana Uyulmaz bu emrine Türkçe konuşmak yasak (Askerlik Mânileri: 1977) Şafak, Sayı-77, 1998, 3.

407

Yazılı Edebiyat

408

ASIM HAL LOĞLU ( skeçe, 1923- skeçe,1980) skeçe’nin Kireççiler köyünde doğdu. lkokulu köyünde bitiren Asım Haliloğlu öğrenimini stanbul’da sürdürdü. Haydarpaşa Lisesinde okudu ve stanbul Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Batı Trakya’ya dönüp Gümülcine ve skeçe’de öğretmenlik yaptı. skeçe Türk Birliği başkanlığını yaptı. Asım Haliloğlu 1957’de Hasan Hatiboğlu ile Akın gazetesini çıkarmaya başlamış ve ömrünün sonuna kadar bu gazetenin başyazarlığını yapmıştır. Araştırmacı- yazar Feyyaz Sağlam Asım Haliloğlu hakkında şunları yazıyor: ”Batı Trakya gerçeğini ve dramını her yönüyle şiire aktaran şair O’dur. Şiirleri dışında; folklor derlemeleri, hikâyeleri, dilbilim çalışmaları bulunmaktadır. Çocuklara yönelik çok sayıda manzum masal ve hikâyesi bulunan şair aynı zamanda, Batı Trakya Türkleri Çocuk Edebiyatı’nın da kurucusudur”. GÖÇ “Elveda” diyerek gider soydaşım Anayurt yolcusu ona ne denir? Gözü yaşlı kalır köyde kardaşım Kader böyleymiş elden ne gelir? Oğlumuz orada gelin burada Kendimiz burada yürek orada Eziliriz dururuz iki arada Kader böyleymiş elden ne gelir? Bilseniz kimlere kalmıştır zaman Namuslu kişiye verilmez aman Şikâyet güç olur hâlimiz yaman Kader böyleymiş elden ne gelir? Soyumuz asildir Oğuzlar soyu Başımız eğilmez atalar huyu Yad elde acımız nesiller boyu Kader böyleymiş elden ne gelir? Anneler yollarda evlâd kucakta Hıçkırık sesleri köşe bucakta Baykuş yuva yapmış sönen ocakta Kader böyleymiş elden ne gelir? Açılır kapanır göçmenler yolu Bağlanır dostların hep eli kolu „Ötme bülbül içim dert dolu“ Kader böyleymiş elden ne gelir? Bir yanda tarihin zafer nağmesi Bir yanda Türklüğün özgürlük sesi

409

Gönlüme eş olur daha nicesi Kader böyleymiş elden ne gelir? Sabreyle ağlama hasret sözüne Uzaklar yakındır Türkün gözüne Gün olur kavuşur herkes özüne Kader böyleymiş elden ne gelir? Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-25, 1997, 34.

YASLI BULUT VE BEN Çal dağından çıkan bulut Yaslı yaslı ne bakarsın Hiç birinden yok mu umut Hangisine yas tutarsın Yaka (1) sana veda etmiş Ova'ya (2) da kahrı yetmiş Orta kolda (3) diken bitmiş Hangisine yas tutarsın? Balkanları (4) balta almış Ormanlara yağma kalmış Meralara eller dalmış Hangisine yas tutarsın. Yağmurunla ağla bulut Şimşeğinle çağla bulut Şen gönlümü dağla bulut Hangisine yas tutarsın Benim bahtım senden kara Canım bulut inan buna Olur mu bunca yara Hangisine yas tutarsın? Karasu'yum (5) kara kara Cümle âlem düşmüş dara Bir hâl oldu bu diyara Hangisine yas tutarsın? Namlı köyüm Kireçciler Dört bir yanı viraneler Hayal orda eski günler

410

Hangisine yas tutarsın? Sivritepe'm düşüncede Türk azalmış skeçe'de Tad kalmamış gün gecede Hangisine yas tutarsın? Balkan Türkü şaşkın şaşkın Onun derdi başta aşkın Deli gönül selden taşkın Hangisine yas tutarsın? Rodop ile Karlık dağı Yeşillikler cennet bağı Boynu bükük dert yatağı Hangisine yas tutarsın? Meriç nehri gamlı akar Sinesinde sırlar saklar Ordan geçer ahlar vahlar Hangisine yas tutarsın Dedeağaç güçler yolu Hep boşalmış sağı solu Bizsiz bağlı kalmış kolu Hangisine yas tutarsın? Bülbül ötemez derelerde Gül kalmamış bahçelerde Yüzüm gülmez bu ellerde Hangisine yas tutarsın? Davul zurna coşmaz olmuş Yağız atlar koşmaz olmuş Sanki kuşlar uçmaz olmuş Hangisine yas tutarsın? Ne sevgi var ne sevgili Yitirilmiş aşkın dili Burda herkes mi yergili Hangisine yas tutarsın. Ata ruhu ağıt dinler Mezarında durmaz inler Ona bile yâd bu eller Hangisine yas tutarsın? Deniz yelin serin değil Mavilikler derin değil

411

Artık bura yerim değil Hangisine yas tutarsın? Şehriyar'a benden selâm Türkten Türke budur kelâm Anlaşılır elbet meram Hangisine yas tutarsın? Yad illerde Türkün bahtı Parça parça gönül tahtı Cehalete olsun ahtı Hangisine yas tutarsın? skeçe F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 145-146.♣

1.Yaka boyu Türk köyleri, 2. Ova boyu Türk köyleri 3. Ova köyleri ile dağ dibi köyleri arası. 4. Batı Trakya'da ormanların genel adı. 5. Batı Trakya'da bir nehir adı.

412

SALAHADD N GAL P 1929 Yılında Gümülcine’de doğdu lköğrenimini orada yaptı ve rüştiyeyi 1942’de bitirdi: 10 yıl Batı Trakya Türk azınlık okullarında öğretmenlik yaptı. 1955-1957 yıllarında Türkiye’nin Midilli Konsolosluğunda kâtip tercüman olarak çalıştı.1958-1961 yıllarında Gümülcine Türk cemaat sekreterliği görevini yürüttü ve bu arada yayın hayatına girdi. 1964’e kadar altı yıl skeçe’de yayınlanan Trakya Gazetesinde sorumlu müdürlük ve yazarlık yaptı: Sonra Aliş çocuk dergisini çıkardı. Yunan makamlarınca yasaklanınca Azınlık Postası gazetesini çıkardı. Yazarlık yaşamında 21 kez yargılanarak çeşitli cezalara çarptırıldı. 1973’te genel aftan yararlanarak hapisten kurtuldu. 1984’te Yunan vatandaşlığından çıkarıldı. Açtığı davayı kazandığı hâlde vatandaşlık hakkı iade edilmedi. Hâlen stanbul’da oturan ve Batı Trakya özlemiyle yaşayan Salahaddin Galip, zaman zaman Türkiye’deki dergi ve gazetelerde yazılar yazmakta, bunun yanı sıra da kitap çalışmalarını yürütmektedir. GÖÇ MÜ? Çevre köylerde oturan bir akrabam, bundan birkaç hafta önce gazeteye ziyaretime geldi. Hoş - beşten sonra, âdeta bir sır verecekmiş gibi iyice yanıma yaklaşarak bana şunları söyledi: "-Köydeki bizim eski evi bilirsin. Bir iki yıl önce onu yıktırıp yerine daha genişce ve kullanışlı bir ev yaptırmağa karar verdimdi. Çünkü, ailenin nüfusu çoğaldı, çocuklar büyüdü ve babadan kalan eski evimiz ihtiyacımızı karşılamaz oldu. Bu maksatla da biraz para biriktirdim. Niyetim, şu ilkbaharda işe başlayıp yaz aylarında evin inşaatını bitirmekti. Fakat... " " - Evet, fakat... " “- Son günlerde köy kahvehanesinde bir dedikodu, aldı başını sürüp gidiyor. Sözde, artık malımızı mülkümüzü satıp göç etmemiz lâzım gelirmiş, gibilerden... Eğer böyle bir şey varsa, alem malını mülkünü satarak göç etmeye hazırlanırken, ben ne diye temelden yeni ev inşa ettireyim, değil mi ama? Şimdi, sen bu işleri bizden daha iyi bilirsin, nasıl davranmam lâzım geldiğini bana bir yol söyler misin?" Önce akrabamı, sonra dа bu gibi dedikodularla kandırılmağa çalışılan Batı Trakyalı kardeşlerimin hâllerine acıdığımı doğrusu ifade etmeliyim. Bu yıkıcı dedikoduları kardeşlerimize yaymaya çalışan resmi olan ya da resmi olmayan bazı çevrelerin ve işbirlikçilerin bu olumsuz tutumlarına ise son derecede içerledim. Hemen aklıma, bundan on beş yirmi yıl önce bu gibi ayaklandırıcı dedikoduları toplumumuz içinde yayarak azınlığımızı göçe kışkırtan sahtekârlar geldi. Daha sonra, bu göç kışkırtmalarına kapılarak hasat zamanı gelmiş ceviz içi gibi tarlalarının dönümünü içindeki ekiniyle birlikte bir tek Osmanlı lirasına satarak göç etmiş soydaşlarımı anımsadım. О göç salgınından hemen sonra aynı tarlaların dönümünün on beş - yirmi Osmanlı altınına, bugün de on beş yirmi bin drahmiye yükseldiğini derin derin düşündüm.

413

Gözümün önüne, koca koca avlularıyla 20 - 30 altın lira karşılığında bağışlanan hanaylar geldi. Hatta, aman bu göçten mahrum kalmayayım diye evini barkını yüzüstü terk edip göç kervanına yetişebilme telâşı içindeki Batı Trakyalı kardeşlerim bir bir hayalimde canlandı .. О zamanki göç dedikoduları yüzünden, tamamen boşalan canım köylerimizin harabeye dönen manzarası yıllarca hiç aklımdan çıkmadı. Bu vesileyle önce, ev inşa ettirip ettirmeme konusunda benim fikrimi almağa gelen akrabama sonra dа maksatlı dedikodularla göçe kandırılmağa çalışılan bazı işbirlikçilerin aşağılık tutumları karşısında bir kez daha kahroldum ve onları lânetledim. Lânetledim; çünkü, Türk ve Yunan hükümetleri temsilcilerinin karşılıklı azınlıkların refah ve mutluluğu, huzur ve selâmeti için Atina, Ankara ve Viyana'larda günlerce süren yorucu toplantılar ve görüşmeler yaptıkları bir sırada, resmi veya gayri resmi birtakım madrabazların sırf kendi çıkarları için maksatlı dedikodular yayarak temiz kalpli soydaşlarımızı göçe kışkırtmalarıyla onları yer ve yurtlarıyla mal ve mülklerinden uzaklaştırmalarını, Batı Trakya Türklerine yapılabilecek en büyük bir suikast olarak gördüm. Kaldı ki, bu tür olumsuz davranışlar, her iki devletin ortak politikasına dа aykırı düşmektedir. Hoş, geçmiş göçlerin sonuçlarını çok iyi anımsayan soydaşlarımız arasında bu işbirlikçilerin yıkıcı dedikodularına inanacak ve iyice soruşturmadan herhangi bir işe girişecek insanımız dа yok ya artık... Şimdi, ev inşa ettirip ettirmeme konusunda fikrimi soran akrabama şurada, bütün okuyucularımızın huzurunda açıkça cevap veriyorum: " Dedikodulara kulaklarını tıka; evini hemen yaptır, işine bağlan ve eğer paran artarsa biraz dа tarla satın аl! " 14 Haziran 1968 Selahaddin Galip, Batı Trakya’da Yazabildiklerimden…. Kitabından, stanbul, sf.189-190 Kastaş Yayınevi (Yayınlandığı tarih belirtilmemiş).

414

AL RIZA SARAÇOĞLU (Gümülcine, 1938-Gümülcine, 1994) Gümülcine’de doğdu. Celâl Bayar Lisesi orta kısım birinci sınıfı tamamladıktan sonra öğrenimine son vererek baba mesleği olan saraçlığa başlamış ve emekliye ayrılıncaya kadar bu işini sürdürmüştür. Batı Trakya Türklerinin on yıllardır süren serüvenini sanatçının şiirlerinde görüyoruz. Toplumu ilgilendiren olayları şiirleştiren Alirıza Saraçoğlu zamanla Batı Trakya Türklerinin Millî şairi olarak tanındı. Türk Dünyasında en çok bilinen, tanınan Batı Trakya Türk sanatçılarının başında bulunmaktadır. Eserleri Türkiye’de ve öteki Balkan ülkelerinde çıkan Türkçe süreli basında yayımlanmaktadır. Bulgaristan Türklerinin acılarını konu alan Alirıza Saraçoğlu’nun şiirleri 1990 yılında ilk kez hazırlanmış Türkçe ders kitaplarında da yer almıştır. Çocuk şiirlerinin birçoğunu Türk çocukları ezbere okumaktadır. Şiir antolojilerinde de sanatçının şiirlerine yer verilmiştir. 19891992 yılları arası dönemde Gümülcine’de 5 şiir kitabı yayımlanmıştır. Alirıza Saraçoğlu 1994 yılında Gümülcine’de ölmüştür.

BATI TRAKYA TÜRKÜ'NÜN YEM N Baskılar Ayrımlar Haksızlıklar Devam Ettikçe Elim kalem tuttukça Dilim konuştukça Eğer yazmazsam Ben bir namerdim Tarlam elimden giderken Bürokratik engeller devam ederken Maarifimi kötürüm hâlde görürken Meşru müdafaamı yapmazsam Sesimi cihana duyurmazsam Ben bir mezar taşıyım Baskılar Ayrımlar Haksızlıklar Devam Ettikçe Malım mülküm gittikçe Soydaşlarım çile çektikçe Dindaşlarım gözyaşı döktükçe

415

Mertçe yazacağıma Her yerde konuşacağıma Meşru haklarımı arayacağıma Namusum Şerefim Üzerine Söz veririm Ant içerim... (Söz, S: 2, Nisan 1995, Bakü, Azerbaycan).

BURASI BATI TRAKYA Burası Batı Trakya arkadaş Kimileri güler kimilerinin gözünde yaş Burası Elen mahalleleri Tümünün evleri Saray gibi... Üç-beş kat Hepsi mutlu, hepsi rahat Maddi refah; konfor Yaşamları zahmetsiz, değil zor Yazıhanelerde, bankalarda yazman Şikâyetleri yoktur soğuktan sıcaktan şte bunlar arkadaş Birinci sınıf vatandaş... Burası Batı Trakya arkadaş Kimileri güler kimilerinin gözünde yaş Burası Türk mahalleleri Tümünün yıkılmaya yüz tutmuş evleri Çoğu birer kümes ki Kışın içeri dolar yağmur ve kar Sular Mehmetlerin başına akar Hepsi mutsuz Hepsi huzursuz Hepsi üzüntülü yaşar Çok mu çok sıkıntıları var şte bunlar arkadaş kinci sınıf vatandaş... Burası Batı Trakya arkadaş Kimileri güler kimilerinin gözünde yaş Bu Selim; amelelik işi Çorbacıya çalışır eşi Yaşamları zahmetli.. çok zor Kimi inşaat işinde, kimi tarlada yoruluyor Tomurcuklar daha açmadan soluyor Gülmüyor asla yüzleri Gür çıkmıyor sesleri

416

Tüm hakları alınıyor yavaş yavaş Mehmetlerin gözlerinde yaş Hepsi üzgün Hepsi kadere küskün Hepsi üzüntülü yaşar Çok mu çok, sorunları var şte bunlar arkadaş kinci sınıf vatandaş... Ey Yağız Toprak, Gümülcine, 1989, 20-21.

HAKLARIMIZI STER Z Batı Trakya, bizim yedi asırlık vatanımız Yer üstünde, yeraltında var nice insanımız Biz vatanımızı canımız gibi severiz Yasalarına daima hürmet ederiz Kendimizi bildik bileli de çile çekeriz Oysa, Lozan'da belgelenmişti haklarımız Garanti altına alınmıştı yarınlarımız Garantör Devletler antlaşmalara imza attılar Bizi, Yunanistan’a emanet ettiler Azınlığımız, koyundan yavaş uysal bir halktı Fakat Lozan Ahitnâmesi nedense rafa kalktı Hayatî haklarımız maalesef donduruldu Haklarımızı eski yönetimler birer birer aldı Baskı çemberi her gün biraz daha daraldı Halkım ise: «Sabrın sonu selâmettir» der durur Haklarının verileceği günü bekler, durur Azınlığın her ferdini hasret dе yakar kavurur Elli yıldan beri «Göç!» devam etmekte Batı Trakya Türkü, durmadan anavatana gitmekte Eğer sılasını terk etmeseydi soydaşlarımız Bugün yüz kırk bin değil, dört yüz bin ederdi sayımız Hüzün, keder sarmış her çilekeş dindaşımızı Olaylar acılaştırmış tatlı aşımızı stikbal kaygısı; eleme-gama gark etmiş bizi Kaybetmişiz bütün huzurumuzu, neşemizi “Dini, dili, ırkı ayrı diye Vatandaşları özge bilip, bunca ayırım niye?” Niye?! diye feryat ettik nice Figanımız dinmedi; inledik acı acı Sunulmadı derdimizin ilâcı Yarelerimize neşter vurulmadı Derdiniz nedir?... diye hiç mi hiç sorulmadı Bir müsekkin veriniz bu hastaya ne olur Politik oyunlar bilinmez ne zaman son bulur Mâsum azınlık insanı kan ağlarken

417

Mehmetlerin içi yanardağlar gibi yanarken Şovenliğiyle meşhur bir gazete de Ya Ahmed’e kara çaldı ya Mehmet’e Ne aklına geldi ise yazdı ......... yazdı Daima azınlığın kuyusunu kazdı Belki dе kalplerinde hiç merhamet yoktu Belki de bizi taşlamaktan efendiler zevk duydu Gönüllere senelerce aşıladılar kin Kutsallığını anlayamadılar sevginin Bakın; azınlık insanı için için kan ağlıyor Kendi-kendine; yarın hâlim n'olacak diyor Kendini yetim bir yavru gibi hissetmek ne kadar zor Ne kadar zor olduğunu azınlık insanına bir sor kinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşüz Medenice “yaşam mücadelesi” vermişiz Haksızlıkları ortaya koymuşuz Mağdur oldukça nice acı duymuşuz Yönetime zorluk çıkarmamış, yasaya uymuşuz Bu uysallığımız herkesçe takdir edilmeli Lozan'da tanınmış olan haklarımız verilmeli О meşrû haklarımızı ısrarla istiyoruz kinci sınıf vatandaş muamelesi kalksın diyoruz Anavatanın, vatana emanetiyiz biz Bu masum emaneti ne olur incitmeyiniz... Ey Yağız Toprak, 35-36.

HAZ N DAĞLAR MAHZÛN DAĞLAR Yolsuz tepende evler var, Hazin dağlar; mahzûn dağlar... Yanık öten bülbüller var! Hazin dağlar; mahzûn dağlar... Mehmet’lerin granitten sert; Tâ ezelden her zaman mert... Eksik olmaz oradan dert! Hazin dağlar; mahzûn dağlar... Kimileri «Bulgar'sın» der! Kimileri «Yunan'sın» der! Dağlı Mehmet hep reddeder!! Hazin dağlar; mahzûn dağlar...

418

Türktür! Müslümandır Dağlı; Dinine, ırkına bağlı... Yıldıramaz hiç bir baskı! Hazin dağlar; mahzûn dağlar... Ak yaşmaklı nine üzgün; Ak sakallı dede küskün... Çatlak sesler gelir her gün! Hazin dağlar; mahzûn dağlar... Vicdanlara tahakküm ha? Nasıl devam eder daha? Şekvâ edelim Allah’a! Hazin dağlar; mahzûn dağlar... Aynı eser, 79.

419

HÜSEY N MAHMUTOĞLU (Gümülcine, 1939) Gümülcine'nin Çepelli köyünde doğdu. lkokuldan sonra Türkiye'ye geldi. Kütahya Lisesi ve Edirne Öğretmen Okulunu bitirdi. Batı Trakya'ya dönüp, öğretmenliğe başladı. Öğretmenliğinin 13. yılında Yunan makamlarınca görevinden azledildi. Hâlen Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliğinde çalışmaktadır. Yaratıcılığına şiir ve hikâyelerle devam etmektedir.

KAVAK DALLARINDA ASILI UMUTLAR Sarı Sapsarı bir yüz Eskimişliğinde sabahının Gitti der Oldum olası bu Trakyalı Örgüsü Anasının elinden çıkmış Geçmişliğine gömülü Çabası Oldum olası bu Trakyalı Bir kıpırtıdır geleceğe Gözbebeklerinde yanan Gecenin sıcaklığında Tarlasının ortasında Terini siler Oldum olası bu Trakyalı Araştırır durur kiraz dallarında Tütün yapraklarında harman yerinde Geçen ne ki eline Ekşimiş katran Ağız dolusu toz Bir avuç umut nanır durur buna Oldum olası bu Trakyalı Kızı kızanı oğlu oğlanı На okudu ha okuyacak Keçisi koyunu danası ineği Tek güvencesi Oldum olası bu Trakyalı Yemeden yatar Uyumadan kalkar

420

Bacasının altında Üç beşine dört beş katası Oldum olası bu Trakyalı Boynu ipincedir Ele güne eğilince Kapılmışçasına böyle bir inanca Eli boştur Oldum olası bu Trakyalı Kavak dalından Rodoplar önünde Bir gölgedir ki Ege yelinin uçuşturduğu bu Göç yaprakları Anadolu’ya uzatmıştır elini Oldum olası bu Trakyalı Bu bir tas ki içinde çilmiş çorba çilmiş umut çilmiş kan çilmiş yaşam Ne araştırır durur Kaşağıyle bilmem ki Oldum olası bu Trakyalı Feyyaz Sağlam, Batı Trakya/Yunanistan'da Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi, 1990.

421

RAHM AL (Gümülcine, 1941) Gümülcine’nin Çepelli köyünde doğdu. lköğreniminden sonra Türkiye’ye geldi. Malatya Akçadağ lköğretmen Okulundan mezun oldu. Batı Trakya’ya dönüp öğretmenliğe başladı. Köyünde öğretmenliğini sürdürmektedir. Sanatçı hikâye, şiir günlük, roman, eleştiri, makale gibi türlerde eserler yazmaktadır. Çocuklara yönelik Ay ve Güneş adlı hikâye kitabı 1982 yılında Türkiye’de yayımlanmıştır. 1980’de Muhacir Osman adlı hikâyesiyle, Töre dergisinin Hikâye yarışmasında birincilik ödülüne lâyık görülmüştür. Sanatçının yayımlanmıştır. AZINLIK Azınlık Hudutta bir yolcu Asmalıkta istimlâk edilen bir tarla Yeni Cami’ye giren bir cemaattir… Azınlık Yasak dağ bölgesinde Yürekleri salt coşkuyla dolu Keder dolu gözlerdir… Azınlık Yarısı kopmuş bir minare Almanya’da bir işçi zmir’den Ege’ye bakan bir gelin Ve Rumeli türküleri dinleyen ninemdir… Azınlık Her şeyden habersiz gülümseyen Neslihan Ve geleceğine ağlayan Emine’dir… Azınlık Rodoplar’a başını dayamış bir sevgili Şehirden kopup gelen sımsıcak bir Türkçedir Azınlık Tütün tarlalarında yıpranan Anlamsız bir toplum değil çocuğum Kendisiyle büyüyen bir düşüncedir Derya dergisi, Mamuşa - Kosova, Sayı-9, 2004, 42. eserleri Türk Dünyası süreli basınında ve Almanya’da

422

SAL H HAL L (Rodop, 1941) Rodop ilinin Gebecili köyünde doğdu. lköğrenimini tamamladıktan sonra Türkiye’ye geldi ve önce Konya mam Hatip Okulundan, sonra da Edirne lköğretmen Okulundan mezun oldu. Hâlen Gümülcine’de gazetecilik yapmaktadır. Eserlerinde “Hâki” mahlasını kullanan sanatçı hece ve aruz vezninde şiirler yazdı. Salih Halil’in Batı Almanya’da Batı Trakyalılar adlı bir kitabı 1986 yılında Gümülcine’de yayımlanmıştır. Sanatçının bazı yazıları Türkiye’de de yayımlanmıştır.

KUPA BEY Pazar olmadığı hâlde içerisi tıklım tıklım dolu. Altmışaltı oynayanlar, tavla oynayanlar ve de kumkan oynayanlar... Kimin ne dediği, kime ne söylediği hiç belli değil. Arada sadece kahvecinin: - Çay kimindi? sesi duyuluyor, о kadar. Mevsim sonbahar olduğu için, kır işleri dediğimiz rençberlik işleri bitmişti. Erkeklerin, bundan böyle, ta ilkbahara kadar, kahvelerde almışaltı oynayıp birbirlerini kapamaktan başka yapacak her hangi bir işleri yoktu. Pastal nasıl olsa bitecek. Kış uzundu çünkü. Kahvenin ana yola bakan penceresi önündeki masada dört-beş kişi oturuyor. Konuşuyorlar, yalnız içlerinden biri, iskambil kâğıtlarıyla oynuyor, sıraya diziyor, tek-tek çekiyor, karıştırıyor ve arada sırada sohbete dе katılıyor; katılıyor amma, onun aklı fikri hep kupa beyinde. Bir türlü bulamıyor onu. Farkında olmayarak küfretti ağız dolusu. Sağındaki: - Aradığın ne? dedi. Cevap verdi: - Кuра beyi. Bir diğeri: - Ne için tuttun? diye sordu. Bu sefer dе karşılık vermek istemedi. Gülümsedi. Hatta kızardı dа. Masadakiler ısrar ettiler, söyle dediler. Kimin falına bakıyorsun? - Boş verin, üstelemeyin, dedi. Dedi amma ,arkadaşları da bir türlü bırakmıyorlar peşini.

423

- şimiz, dedi саn sıkısı. Bu mesele niyete- fala gelir mi, bilmem amma, tuttum bir kerre kupa beyini. Fakat çıkmadı, ne yapayım? . Başını aşağı-yukarı sallayarak karşılık verdi: - Bu azınlık, dedi yani Batı Trakya Türk azınlığı, bu gidişle daha burada elli sene yaşar mı? diye kağıt çektim. Bu kâğıt dа kupa beyiydi. Fakat çıkmadı... *** Soğuk ve çelimsiz bir hava yayıldı ortalığa. Göz göze bakıştılar. Söz yerine aksırdılar, öksürdüler. Veli bir sigara yaktı. Hasan, kendisine uzatılan sigarayı hırsla kaptı. Ağzına götürdü, mengene ile sıkarmışçasına sigarayı dişleriyle ezdi. Yaktı, dumanları boşluğa savururken dе bir küfür patlattı. Eşref: - Olmaz , dedi, hafifleyemezsin... Sonra dа. - Benim Kavak tarlaya, dedi, bir milyon drahmi veriyorlar. Bilmem ki ne etsem? - Kaç dönümdü orası? diye sordu Hasan. Yirmi beş dönümlük bir parça, dedi Eşref. Söze Ahmet karıştı: Duydunuz mu dedi, Kâzım Ağalar kapı çekmece satış yapmışlar. - Arayanlar ve dе alıcılar, daha çok bu son günlerde, toptan, yani malına mülküne, taşına toprağına pazarlık yapmak istiyorlar, dedi Veli. Çünkü banka bu türlü alış işlemlerine, parayı daha çabuk veriyormuş... *** Hava oldukça üşüdü. Vakit kararmak üzere... Bir traktör geçti pencerenin önünden. Kahvenin içi gibi, onun da üstü dopdolu, yumuryumur. Hepsi dе bezlerinin, feracelerinin içinde büzülmüş kadınlar... - Saydım, dedi Ahmet; evvelki sabah mahallede traktöre binerlerken bir saydım... - Ne kadardı? - Kırk iki... - Hey heyyyy... dedi Veli, ne günlere kalmışız. Ne hâllere düşmüşüz. Kadınlarımız artık gündelikçilik yapıyorlar. Erkeklerimiz yaşayabilmek için inşaatlarda amelelik, meyhanelerde garsonluk yapıyorlar...

424

- Bu gidiş, dedi Ahmet, hayra alâmet değil amma, ne yapsın? Duymuşsunuzdur, Köseler dе çarşıdaki dükkânları satmışlar... - Satan Türk, alan Elen. Kavala'ya kadar gittim, bir hasta götürdüm. Doktor bir yandan muayene ediyor, bir yandan dа: - Sizin oralarda, Türklere alt tarlalardan bana bir iki yüz elli dönüm bulabilir misin? dedi... Ve dе ilâve etti. - Bu işi, dedi, bana yaparsan, sana dа yüzde iki komisyon veririm... - Haberiniz olmuştur, dedi Hasan, filânca bey dе çiftliğini satmış... - Bu satış meselesi, bu memlekette ilk önce beyler, zenginler tarafından başlatıldı. Adamlar Osmanlı mülküdür diyerekten... Eşref Ağa, duydum ki falanca yerdeki yer ile dükkânı satıyormuşsun. Eğer doğruysa ben alıcıyım... Sözün sahibi Apostol'du. Bir amme kuruluşunda çalışmaktadır. О dediği yer ile dükkân iki buçuk milyon kıymetindedir. ki bin sene yaşasa, bu parayı toplayamazdı. Ama gelgelelim banka... *** Eşrefin içine henüz satış mikrobu düşmemişti, kimseye dе böyle bir şey söylememişti. Fakat Apostol neden bu lafı atmıştı kendisine? Dünya-âleme ilk defa açılan bir taşralının, gördüğü tüm kadınları "şey" sanması gibi, burada dа artık, şu düşünce yerleşmiştir ki, Batı Trakya'da her Türk, muhakkak bir şeyler satmaktadır... Binaenaleyh, korkmadan sıkılmadan sorabilirsin-isteyebilirsin... Eşref, gözlerinin içine içine bakan Apostol'a: Yanlış kapı çaldın babalık... dedi ve hızla evin yolunu tuttu.... F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 105.

425

MUSTAFA TAHS N ( skeçe, 1942) skeçe'nin Kireççiler köyünde doğdu. lköğrenimini Batı Trakya'da yaptıktan sonra, Türkiye’ye gelip; Konya vriz lk öğretmen Okuluna girdi. Mezun olup, Batı Trakya’ya döndüğü 1961 yılından beri, köyünde öğretmenlik yapmaktadır. Mustafa Tahsin, Batı Trakya Türkleri edebiyatında modern şiirin en güçlü temsilcilerindendir. Şiirleri Batı Trakya Türk basını dışında Türkiye, Almanya, KKTC, Makedonya ve eski Yugoslavya’da yayınlanmıştır. Sanatçının hikâye, deneme, günlük türlerinde de başarılı olduğu bir gerçektir. Hâlen Şafak dergisinde sanat danışmanı olarak çalışmalarına devam etmektedir. HAKSIZLIĞA YÜRÜYÜŞ (DOSTLUĞA ÖZLEM) Yıl 1864, dedemin doğduğu yıl. Adı Hasan, dini slâm. Dedem iki dönem gördü, Fakir yaşadı, fakir öldü. Yıl 1931 olmuş. Demek geçmiş aradan zaman. Sonra 6.2.1931 tarih ve 57916 no.lu ETABL verilmiş eline, Üzerinde fotoğrafı var, lk defa о objektifi, objektif onu görmüş. Altında sicili yazılı, Dini slâm, adı Hasan. Babası Hüseyin, anası Fatma, Milliyeti Türk. Yıl 1934, dedem ölmüş. Yıl 1940, savaş almış yürümüş. Amcam savaşta Skra'da kalmış, Dayım Grevena'da madalya almış Yıl 1960'ların ikinci yarısı. Son çocuğunu dа evlendirdi Amcamın dul karısı. Gelin, torun dolu evin içi. Tuttular izin istediler, bir iki оdа için; Alınmamış dilekçe, ellerinde kalmış. Zavallıların elleri bellerinde kalmış. Yıl 1981. Dün gece amcam geldi, üstü başı kan, Şehit düştüğü Skra'dan. Yanında bir sürü şehit, Yunan’ı Türk'ü. Hepsinin ağzında aynı türkü: Barış, kardeşlik! Sordular, 1945, 1981 arasını.

426

Amcam tanıyamadı dul karısını. Larisalı bir arkadaşı, " çerisi kalabalık, neyiniz var?" dedi. Durumu anlattı gazi olan Dayım, Оdа, ev yapmak için izin çıkmıyor diyerek... Bunu duyunca kükrediler, Larisalı sarışın genç -şimdi ancak daha elli beşinde olurduUtancından kızardı, önüne eğdi başını. Gözümden kaçmadı gizlice silişi göz yaşını. Gücenik döndüler gittiler; Havada yuh der gibi herkesin bir eli, Amcam hıçkırıklar içinde bağırdı: Bu mu olacaktı kanlarımızın bedeli?! Yine hepsinin ağzında aynı türkü, Ama bir başka, bir buruk, yürüdüler şehirlere Yürüdüler betonarme evlere... Onlar dost, onlar gerçek. Onlar tanımışlar dostluğu cehennemde, Kanları karışmış birbirine yeşil çimende. Baktım gidişlerine kıvançla ve dе kıskanç. 1981 F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 100-107.

V ZE Elinde tarhana tası ile kız geri döndü. Annesi: -Ne о kız! Mustafa Dayı evde yok mu? Ayşe: -Kapısı kilitli, onun için... Annesi sözü ağzından aldı: -Kız, komşulara çıkmıştır, baksaydın ya! -Çağırdım anne. Kapıya vurdum. Mustafa Dayı, Mustafa Dayı! diye seslendim. Ses seda yok! Kadının içine bir kurt düştü. Saat yedi buçuk. Bu adam çoktan kalkmış olmalı! -Ver şu tası bana, dedi.

427

Kadın tası kaptığı gibi evden fırladı. Kızı dа ardından. Dayandılar Mustafa Dayı’nın kapısına. Bağırdılar, çağırdılar. Ses yok!... Gürültüye konu komşu çıktı. Merakla ne olduğunu sordular. Ayşe'nin annesi Fatma Teyze olanları anlattı. Bu sefer herkes daha dа meraklandı. Ne yapacaklarını bilemediler. Şaşırıp kaldılar. Sonunda biri: -Kapıyı açalım, bakalım. Zaten olanı biteni ardında bir dayanak var. Kapıyı azıcık itirir, bir çocuk dа kolunu sokar, dayanağı düşürtür. Öyle dе yaptılar. Kapı açılınca, herkes içeri hücum etti. Sanki bir şeyi tutacaklar, yakalayacaklar gibi. О hızla bahçenin ortasına kadar gelindi. Önde giden Fatma Teyze birden duraksadı, ardından gelenler dе şaşkın durdular. Heyecanla, merakla ona baktılar. Hepsi bir ara, bir anlık, kapı açma telâşı içinde nereye, niçin girdiklerini unutmuşlardı. şte Fatma Teyze’nin irkilip durması ile ayılmışlardı. Şimdi ne yapacağız, der gibi herkes birbirine baktı. Aslında ne yapılacağı belliydi. çeri girip Mustafa Dayı’ya bakacaklardı. Onları irkiltip durduran, onu ne durumda bulacakları düşüncesiydi. Mustafa Dayı, yetmiş beş-seksen yaşlarında bir ihtiyardı. Üç kız ve birçok torun sahibiydi. Kızlarını Türkiye'de evlendirmiş, kendisi karısı ile burada, doğup büyüdüğü köyünde kalmıştı. Üç beş dönüm tarlaları vardı. şte onlara ektikleri tütünle, ekinle geçinip gidiyorlardı. Artık bu yaştan sonra onların masrafı ne olacaktı... Tütün kırımlarından sonra bazı seneler, çocuklarını, torunlarını görmeğe dе gidiyorlardı. Kendileri için hiçbir masraf yapmadan. Çocuklarına, torunlarına birkaç şey hediye, aldıkları dövizden ardan para olursa, dönüşte onu da çocuklarına bırakıyorlardı. Onlara bundan böyle, para pul ne gerekti... Çocukların yanında günler ne çabuk geçiyordu. Hiçbirine doyamadan dönüyorlardı. Öte yandan, özledikleri köylerine dönerken ağızlarını bıçak açmaz, ikisi de yarı yüreklerini orada bıraktıklarını bilirler, ama hiç şikâyet etmezlerdi. Sağ olsunlar dа, sağ olalım dа... deyip acılarını, hem dе о katran gibi acılarını içlerine gömerlerdi. Kızlar her ayrılışta, vizeler kolaylaşır dа, inşallah bizler dе geliriz, derlerdi. Keşke... Karı-koca gelirler buz gibi, sessiz olan evlerine girerlerdi. Koskoca evler... Bir zamanlar her köşesinden ses gelen bu evin, şimdi tütmeyen оdа bacalarına baykuşlar yuva yapmış. Bütün gece uğursuz uğursuz ötüşürler, çatıda insanın içine ürperti veren sesler, gürültüler çıkarırlardı. ki ihtiyar, bu seslerin ürpertisi içinde yatağa girerler, geleceğin tüm acı ağırları içlerinde, birbirlerine hiç bulamayacaklarını bildikleri buz gibi birer "iyi geceler" veya "Allah rahatlık versin" derler, sonra dа her ikisinin dе ağızlarından çok derinlerden gelen "ahh!" veya "ohhh!..."lar dökülürdü. Çocukluk veya gençliklerini dopdolu kalabalık ailelerde geçiren bu ihtiyarlar simdi yapayalnız kalmışlardı. Hani kızları, hani torunları? Hani evin içinde insan sesleri, bağırışlar, çağırışlar? Kalabalık, bahçenin tam ortasında. Gözler Fatma Teyze’de. Fatma Teyze zamanımızda pek bulunmayan yaşlı kadınlardan biridir. О her işin bir çaresini, hem dе en iyisini bulurdu. О, en kötü olaylar karşısında bile soğukkanlılığını kaybedip sendelemez, hiçbir olay onu korkutup yıldırmazdı. Bilinmez, belki dе onun dа içinde bazı korkular vardır, ama о bunları hiç dışarı sızdırmazdı. Her zaman olaylar karşısında dimdikti.

428

Bahçenin ortasında birden duraklaması, çekingenlenmesi oradakilere şaşkınlıkla karışık bir korku yarattı. Ama onun güvenli ve kararlı bakışlarını görenler yanıldıklarını anladılar. О, egemen bir sesle oradakilere: -Bana bakın, kendini tutamayacaklar, ayılıp bayılacaklar dursunlar, gelmesinler, dedi. Sonra kararlı adımlarla Mustafa Day’nın yattığı odaya yöneldi. Mustafa Dayıların evi iki katlı bir evdi. Evin ön doğu kısmında tek katlı çıkıntıda mutfak ve bir оdа vardı. Mustafa Dayılar yıllarca bu iki odada yaşamışlardı. Asıl ev terk edilmiş gibiydi. Bu iki оdа onlara yetip artıyordu. şte Mustafa Dayı dа, karısı öleli beri bu iki odaya neredeyse kapanmıştı. Mutfaktan odaya, odadan mutfağa. Bu iki odayı bir kadın titizliğinde -о yaşına rağmen- siler, süpürür, temiz tutardı. Asıl evi unutmuş gibiydi; neredeyse oraya hiç girmezdi. Orada sanki anılar yokmuş gibi. Fakat bu оdа, bu mutfak, birçok anıyı, "rahmetli" ile geçirdiği ve hiç unutmak istemediği, о yalnız geçirdikleri yılların anılarını saklıyordu. О anılarla dolu idi. koskoca dünyada başbaşa, evlâttan, torundan uzak, sessizce birbirlerine destek oldukları yılların anılarını. Geceler boyu о dа (rahmetli dе) bu odayı doldururdu. Saat on bir mi, kalkar ona hapını uzatır, su getirir, "аl bakalım iç şu hapını" derdi. Gözüne uykunun girmediği gecelerde, saati ona sorar, о dа yanındaki çakmağı el yardamı ile bulup çakar, yanındaki saate bakar, söylerdi. bilirdi ki, о dа uyanıktır. Kendisi gibi uyuyamamıştır. Kesin о dа çocukları, torunları düşünüyordu. Üç çocuk sahibi оl, sonunda böyle yapayalnız kal. Nerede о torunlar? Burada olsalar ya... Sabahları onlara taze yumurta, süt pişirip kahvaltı hazırlasınlar. Hep beraber oturup gülüş, cümbüş kahvaltı yapsınlar. Çocuk sesleri çınlatsın evi, bahçeyi. Gerekince dе kızları yanlarında olsun. nsanın türlü hâli olur. Nasıl ki üç yıl önce bir gece... "Rahmetli"nin о gece tansiyonu birden çıkmış, ancak kendini dürtüklemiş, uyandırabilmişti. Kalkıp elektriği yaktığında onun kaskatı tutulduğunu görmüştü. Tansiyon hapını suda eritip ağzına vermiş fayda etmemişti. Limon sıkıp yarı açık ağzından kaşıcıkla vermişti. Ama hiç faydasız. Gecenin dik ortasında kim bilir kaç defa sokağa çıkıp gelmişti. Yardım için yine dе komşuları bir türlü uyandıramamıştı. Ayıbına gidiyordu. Неm dе böylesine hayat memat meselesinde bile. Öyle ya, kendi kızlarını daha iyi olur diye, Türkiye'ye evlendirmişlerdi. Buralarda kalmalarını istememişlerdi. Üstelik kızlarını hiç tanımadık gençlerle, onun bunun sözüne bakarak evlendirmişlerdi. Şimdi komşular, “Bu günlerinizi düşünmez miydiniz? Hiç olmazsa bir kızınızı böyle günler için burada evlendirseydiniz” diye düşünmezler mi? Yüzüme söylemeseler dе. Sabah ola hayır ola; deyip sabahı beklemişti. О bitmeyen gecenin sabahını . Kırarmış, aklaşmış saçları, о buruşuk yüzü okşamış, okşamış, soğuyan ellerini elleri arasına almış, kendinin tüm sıcaklığını vermek için ovmuş, okşamış para etmemişti. Yarım asra varan beraberlik; iyi-kötü, acı tatlı günler. Evliliklerinin daha yılı dolmadan harp kopmuş, seferberlik ilân edilmişti. Yıllarca süren askerlik. Koniça, Kalpaki kışları dışarıda hayvanı dondurur. nasılsa onlar donmamıştı. lk kızları işte о yıllarda doğmuştu. Doğumundan kim bilir ne kadar sonra haberi olmuş, kızını dünya gözü ile görebileceğini hiç tahmin etmemişti. Savaş bitmiş, iç harbi, kıtlık, zor yıllar... çocukların diğer ikisi dе doğmuş. Karı-koca yılmadan, yorulmadan çalışmışlar, kıt-kanaat geninmişler, fakat çocuklarını hiçbir şeyden mahrum bırakmamışlardı. şte, çiçekler gibi giyindirilmiş üç kız çocuğu yanlarında, kasabada Balık pazarı’nda tatlıcıya giriyorlar. Karısı otuz, otuz beşlerinde olmalı... Birden irkilmişti. Karısı!... Yıllarca birbirlerine ağır bir söz söylemeden geçindikleri, sevgilerini dе pek söylemeyen karısı, о sabır taşı, iyi niyet örneği kadın şimdi

429

ecelle mecelleşiyordu. Her zaman olduğu gibi yine sakin, yine sabırlı. Kendini kaderine terk etmiş gibi, hiç acelesiz. Oysa kendi sabahı iple çekiyordu. ple çektiği sabah gelmiş, eve komşular doluşmuş, doktor gelmiş, hastaneye bile kaldırmaya gerek duymamış, kızlarına telefon edilmiş, acele vize alsınlar dа gelsinler; analarını son bir defa görsünler... Hayır, hayır! Yalnız о değil, kendinin dе onlara о kadar ihtiyacı var ki! Kızları gelememiş, karısı dа tutulduğunun haftasında ölmüştü. Dindar bir adamdı. Hayatta kötü söz ağzından çıkmazdı. Her şeyin sonunda hayır var, derdi. Ama kızlarına vize verilmemesine hem kızdı, hem dе -tövbe, tövbe- ağzından kötü söz çıktı, ancak kendi duyacak kadar sesle. Karısı öleli beri geceleri yatarken ışık yakardı. Küçük bir gece lambası. Gözleri ona kaydı. Üstü tozlanmıştı. Silmeyi nasıl dа unutmuş. Та tavanda oluşundan olacak. Kısmetse sabah olunca silerdi. lk elektriği harpten önce koymuşlardı. Evlendikleri aylarda. Karısı о kadar çok sevinmişti ki, tarifsiz. Ama yeni elektrik koymuş olmalarından biraz utanıyordu dа. Kaynanası bile, "gelin, bu elektrik senin için kondu" demişti. Коnu komşu dа aynı yorum içinde... Gözü tekrar gece lambasına gitti. Yarın bilerdi. Acayip, içinde boş veren bir hava vardı. Şaştı kendi kendine. Silmesem dе olur, dedi. Kim gelip görecek ki? Gelse gelse, amcamın Fatma gelir. Bereket ona. Gerçi tüm komşular görüp gözetirdi, fakat о bir başka... Gece lambasında bir kırpışma. Tekrar ona baktı. Sonra saate. Gecenin üçü. О hâlâ uyanıktı. Ama о kadar rahat. Huzur içinde. Sanki şu dünyada bir о vardı. Başka hiç kimse. Çocuklarını bile bir anlık düşündü. Düşünse ne olacaktı. Artık о gidemezdi. Yolculuğu göze alamıyordu. Onlar gelemezdi, vize verilmezdi. Нег şeyi kısa kısa üzerinde durmadan. Oysa dedi, bu düşüncelerle boğulur kalırdık. Şimdi tüm ömrü hareketsiz bir filmin tek tek görüntüleri gibi gözünün önünden geçiyordu. Neler yoktu ki bu görüntülerde. yi günler, mutlu günler. Sonraları yalnızlık acı katran, tütün katranı gibi acı yalnızlık. Bu yalnızlık insanı bambaşka yapıyor. Acınma, zaman zaman kendi kendine yeterli görünme, herkesin kendi hayatını yaşama hakkına saygı, bu hakka çocukların dа sahip olması doğal haklarıdır düşüncesine sığınma ve artık dünya böyle, savına sarılma, azınlık insanının güvenceden yoksun geleceğe karanlık bakmasından doğan şaşkınlık, bu şaşkınlığın yarattığı ikilemler... Gece lambasında yine bir kırpışma. çinden, gece lambası ömrünü dolduruyor, düşüncesini geçirdi. yi olurdu. Silmek istemez, değiştirirdi. Saat dört buçuk olmuştu. Sabah oluyordu. Gözünde ne uyku, ne dе vücudunda yorgunluk vardı. Gece lambası tekrar yandı söndü sanki. Gözlerini ona dikti. Lamba sallanıyor gibisine geldi. Ama bu imkânsızdı. Duy tavana çakılı idi. О ara tavan dа dönüyor gibisine geldi. Kendi kendine yoklandı. Dönme kendi kafasının içinden geliyordu. Uykusuzluktan olacak, dedi. Yorganı toparlayıp üzerine çekmek için davrandı. Kolu yerinden zor kıpırdadı, ama bir türlü kaldırıp yorganı çekemedi. Tutulmuş, dedi, üzerine yatmaktan. Kolunun üzerine yatmadığını fark etti. Başı bir başka dönmeğe başladı, hem dе ağırlaştı gibisine geldi. Davranıp kalkmak istedi, başaramadı. En iyisinin kıpırdamadan yatmak olacağını düşündü.

430

Gözünü tekrar gece lambasına dikti. çindeki huzur kaçar gibi oldu. Başına bir hâl gelirse çocuklar yine gelemezlerdi. Vize vermezlerdi, Yunanistan doğumlu oldukları için. Onlar gelemezlerse ne olursa olsun ben giderim, düşüncesiyle sevindi. Başı yine bir acayip döndü. Sanki bütün oda alt-üst oldu. çi karışıktı. Kusacak gibi oldu. Zorla bu duyguyu bastırmağa çalıştı. Ağzına bir şeyler geldi. Kusuyor muydu? Gözleri karardı. Lambaya baktı, kırpışıyordu. Söndü sönecek. şte söndü? Sönen lamba mıydı. Yoksa kendine mi bir şeyler oluyordu? En kötü olacağa bile hazır olduğunu düşündü. Bu hazır oluş onu rahatlandırdı. Zaten bunun böyle olacağı belliydi dedi. Sonunun temiz olmasını ve çabuk gelmesini arzuladı. Коnu komşuya angarya olmasındı. Gözleri tekrar karardı, içi bulandı. Kararma gözlerinin önünden kalkmadı. Belki uyuyorum ya da lamba sönmüştür dedi. kisi dе olanaksızdı. Zira gözlerinin açık olduğunu ve belli belirsiz nokta gibi bir ışığın tavanda varlığını hissediyordu. Gözleri tavanda, sabahı beklemekten... diye içinden geçirirken tavandaki ışık dа söndü. Fatma Teyze yürüdü, Mustafa Dayı'nın kapısını yavaşça açtı. Yatak, odanın tam ortasında yerdeydi. Odanın iki yanında minderler vardı. Mustafa Dayı yatakta sırtüstü yatıyordu. Kolları yorgandan dışarı, iki yanında. Gözlerini dikmiş, tavandaki gece lambasına bakıyor. Öylece, gözleri dimdik lambada. Fatma Teyze bir süre ona baktı kaldı. Uyanık mıydı? Yoksa bir hâl mı olmuştu? Ama ne olursa olsun normal değildi. Arkadan gelen bir iki kişi dе kapı aralığından durumu görmüşlerdi. Fatma Teyze’ye: -Ölmüş mü? dediler, bir tuhaf. -Şimdi anlarız, dedi Fatma Teyze. Sonra yavaşça gitti, Mustafa Dayı'nın yanına diz çöktü. Omuzundan tutarak: -Mustafa Ağa! Mustafa Ağa! diye sarstı. Ondan hiçbir ses alamayınca elini göğsüne bastırdı. Biraz dinler dinlemez: -Koşun ayol, bu yaşıyor! dedi. Mustafa Dayı yaşıyordu. Gözleri açık, tavanda. Vücut kaskatı. Yalnız bir nefes. О kadar. Mahalleli koştu. Kimi doktora, kimi stanbul'a telefona. Kızlara haber verildi. Ne olursa olsun vize alıp gelsinlerdi. Durum analarının ki gibi değildi. Analarının başında babaları vardı. Fakat bu garibin şimdi başında kendinden başka kimseler yoktu. Komşularının telefonu günler boyu işledi durdu. Kızlar vize için başvurmuşlar, konsolosluk yetkilileri durumu buraya soracaklarını söylemişler. Cevap gelince hemen, hiç gecikmeden vize vereceklermiş. Kendilerine çok iyi davranmışlar. Babalarına acil şifalar dilemişler. sterlerse ora doğumlu olan çocuklarına hemen birkaç gün içinde vize verebilirlermiş. Kızlar, çocuklar daha küçük, oraya gidip dе ne yapacaklar, demişler. Olursa hep beraber gideriz, demişler. Akşam sabah kızlarından bu yollu haber geliyordu ve babalarının durumunu inceden inceye soruyorlardı. Fatma Teyze, Allah'tan umut kesilmez, diyordu. Onlara

431

hastanın bakıldığını, başından hiç ayrılmadığını söylüyordu. Sağ olsun komşular, gerekeni yapıyorlardı... Mustafa Dayı tam onbeş gün tavana baktı. Onbeşinci gün öğle üzeri kıpırdadı gibi oldu. Fatma Teyze hemen üzerine eğildi. Birşey söyleyecek, kendine gelecek sandı. Mustafa Dayı’nın sanki birşey söyleme isteğiyle birlikte göğsünden bir hırıltı yükseldi. Göğsü bir şişti, yarı açık ağzından bir nefes ruh oldu çıktı. Hemen ardından vücut sanki rahatladı, göğüs indi. Ama gözleri açık, tavanda. Yalnız bakmaktan vaz geçmiş, donuklaşmıştı. Fatma Teyze’nin yanaklarından süzülen gözyaşlarından bir iki damla, Mustafa Dayı’nın gözlerini kapamak için üzerine eğildiği sırada dişlikleri alınınca çukurlaşmış, çökmüş avurtları üzerine damladı. Mustafa Dayı’nın avurtlarına düşen bu gözyaşı damlalarının inci gibi değerli olduğunu düşündü Fatma Teyze. Mustafa Dayı’ya yalnız olmadığını, garip gitmediğini, başı ucunda birilerinin olduğunu kanıtlayan bir iki damla yaş... Aradan on-on beş gün geçtikten sonra mahalleye bir polis gelir. Mustafa Dayı’yı arar. Çeşmeye çıkmış Fatma Teyze’yi gösterirler. Polis Fatma Teyze’ye yaklaşır, bir gencin tercümanlığı aracılığı ile kendisine Mustafa Dayı’yı sorar. Der ki, kızları onu görmek için buraya gelmek istiyorlarmış. Kendilerine vize vermek için gerekli soruşturmayı yapıyormuş. Mustafa Dayı'yı görecekmiş, bakalım hakikaten hasta imiş mi? Fatma Teyze tercümanlık yapan gence: -Söyle ona, dedi, Mustafa Dayı'yı görmek isterse mezarlığa gitsin! Anladın mı? Vizesi dе onun olsun, izni dе... F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 107-109.

432

NA M KÂZIM (Gümülcine, 1945) Gümülcine'nin Büyük Müsellim köyünde doğdu. lköğrenimini köyünde yaptıktan sonra Türkiye'ye geldi. Antalya Aksu ve stanbul Ortaköy Öğretmen okullarında okudu. Mezun olunca Batı Trakya'ya döndü. Ancak, Yunan makamlarınca çalışmasına izin verilmedi. Hâlen köyünde rençperlik yapmaktadır. Şiir, deneme, eleştiri gibi türlerde ürünler veren Naim Kâzım'ın şiirleri, Batı Trakya, Türkiye, KKTC, Almanya ve eski Yugoslavya'da yayınlandı. Sanatçı Batı Trakya’da modern şiirin temsilcilerinden biridir.

S Z N VE B Z M Ş R M Z Sizin şiirleriniz yıkık yüreklerimiz üstünde yazılmış hava gibi soluklanması kolay belirlenmiş kalıplar içinde su gibi ak ak sahte sevgiler söylencesidir. Bizim şiirlerimiz, sevileri tutkuları çalınmış yürek sızılarında yapayalnız . suskunlukla acıları sırtlanmış yaşanmışlığını dillendirir insanımın Biz yıllardır Batı Trakya'da aydınlık özlemler içinde diken gibi batan -ısırgan- gibi dağlayan Tutsaklığımızın acı şiirini söyleriz. F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 123.

433

HÜSEY N MAZLUM (Gümülcine- 1947) 1947 yılında Gümülcine'nin Kozlukebir köyünde doğdu. lkokul mezunudur. 13 yaşından beri şiir yazıyor. Şiir çizgisi ve anlayışında, Batı Trakya şartlarında kendi çabalarıyla önemli başarılara ulaşabilmiştir. Özellikle aşk şiirleriyle tanınan Hüseyin Mazlum yer yer millî-dinî-toplumsal şiirleriyle dе dikkati çekmiştir. Batı Trakya'da şiir kitabı sahibi ilk ve - şimdilik- en fazla şiir kitabı olan şair yine Hüseyin Mazlum'dur. Şiirleri Batı Trakya Türk basını dışında Türkiye, Azerbaycan ve Yugoslavya'da dа yayınlanmıştır. 1993 yılında sveç'te bulunan Evrensel Kültür Sanatevi'nin düzenlediği yarışmada şiirleriyle "Jüri Özel Ödülü"nü kazanmıştır. ç aleminde kendi kendisiyle baş başa kalmaktan hoşnut olan Hüseyin Mazlum, şiirlerinin konumu ve geleceği açısından çevresiyle bugüne kadar yeterince diyaloga girmeyi gerekli görmemiştir. Bu tutumunun hem kendisi hem dе Batı Trakya Türk şiiri açısında önemli kayıplara yol açtığı rahatlıkla söylenebilir.-Zira, Hüseyin Mazlum yirmi dört saat şiirle yaşayan velûd bir şair olarak kendisini daha dа yenileyebilecek, daha dа aşabilecek ve Batı Trakya Türk şiirine yeni ufukları açabilecek bir yeteneğe sahiptir... Her şeye rağmen, Batı Trakya Türk şiirine şahsi gayretleriyle kazandırdığı şu 6 şiir kitabı unutulmaz bir kültür hizmetidir: Âşıkların Şahı Benim (1976) Bir Esmere Gönül Verdim (1981) Adres (1983) Biraz Su (1986) Bu Güzelin Uğruna Kardeş Kardeşi Vurmalı (1993) Az Önce Geldim (1994)

BATI TRAKYALI MEHMED'E TÜRKÜ Bülbülü altın kafese koymuşlar, yuvam demiş, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Hasret, gurbete gidenlerin bağrını delermiş, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Değme, bulandırsınlar arkını, Nasıl olsa gene döndürürsün çarkını, Bırakma evini-barkını, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! şte inanılmaz hakikat, danıska çılgınlık; Daha yirmi kulaç önce, beş yüz bin kadardık; Göç şarabı içe içe, yüz bine düştük, bayıldık, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Hâlâ habire uçuyorlar, güvercin kuşları, Trakya'nın cahilleri, okumuşları, Durdurun, durduralım bu uçuşları,

434

Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Şimdi bir yağmur indi, ipince ak buluttan; Rahmet getirdi, bir dе kalkavanî ferman, Allah'tan, Ölü olsam haykıracağım arkandan, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Ayağın kırılsın, haram olsun sana, emeklemek; Meriç yollarında, nerden aklına geldi başı çekmek? Gün gün azalmaktasın, bu ne demek? Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Hiç bekleme, yeniden çiçeğe dur, hırs ekle hırsına, Biliyorsun, meyveli dallarında zorlu fırtına, Çile yükün var, bir o kadar daha yüklense sırtına, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Koyunları meler hâlâ, kuzuları meler; Dedenin hatıraları var bu obada, türkü söyler; Yetim kalmasın diye doğduğum köyler, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Sürüyü bir yana, dertleri bir yana sal, Üfle kavalını, şen bir hava çal, Hayalini Ardahan'a gönder, kendin burda kal, Gitme Mehmet, Mehmet-gitme! Yeşil, bağlar yeşil, dağlar dumanlı değil, ulu dağlar, Beyazlar gene beyaz, çağlar hep о çağlar, Sen gidersen, bu bahçede gül solar, bülbül ağlar, Gitme Mehmet, Mehmet gitme! Haydi durma, deli çaylara eşlik et, geldi diye bahar, Kına yak arzularına, kaldır Ayşe'nin kollarını, at boynuna sar, Darbımesel: "Ana gibi yar olmaz, Trakya gibi diyar..." Gitme Mehmet, Mehmet gitme!!! (Bu Güzelin Uğruna Kardeş Kardeşi Vurmalı kitabından, 1993, Gümülcine).

435

REŞ T SAL M (Gümülcine, 1952) Gümülcine’de Yenice Mahalle’de doğdu. Celâl Bayar Lisesinden mezun olduktan sonra Türkiye’ye geldi. Bir süre stanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okudu. Daha sonra aynı üniversitesinin Edebiyat Fakültesinde kaydını yaptırarak buradan mezun oldu. Hâlen Batı Trakya’da edebi-kültürel çalışmalarını sürdürmekte ve Türk kuruluşlarında görev almaktadır. Sanatçı, Batı Trakya Türk folkloru üzerine çalışmaktadır. Öğretmen Osman Arda ile hazırladıkları Öyküsüyle-Notasıyla Batı Trakya Türküleri adlı eser 1994 yılında Gümülcine’de yayımlanmıştır. Şiirleri de Türkiye’de, eski Yugoslavya’da ve Bulgaristan’da yayımlanmıştır. GÖÇ Balkan şehirleri, Balkan rüyası Gümülcineli Nedim-i Sani Üsküplü Yahya Kemal Diye gelmişler; göç var, göç Asırlardır bitmeyen göç Nicedir ateşi sönmeyen göç Balkan şehirleri, Tütün fenerlerinin isli ışığında serin sabah rüzgârları eser skeçe, Koşukavak, Silistre sırtlarında Balkan şehirleri, Üsküp, Gümülcine, Deliorman Balkan Türklüğünün yontulmaz üç kaya gibi sağlam Bu ata yadigârı Osmanlı mimarisinin sergilendiği kentler Ezan seslerinin ulu çınarlarda yankılandığı Bitmeyen sönmeyen Osmanlı sergüzeştinin anlatıldığı mescit avluları Coşkun Тuna, Osmanlının zafer günleri Sırp diyarı, Bulgar ülkesi, Rumelleri Gelmiş geçmiş nice nesiller Diyegelmişler; göç var, göç Yarım asırdır bitmeyen göç Anadolu içlerine nicedir sürüp giden göç... Balkanlar’ın Sesi, Sayı-12, 2001, 20.

436

SÜKÛT KENTLER Hiç bitmeyecek sükût kentleri Olagelmişler Osmanlının çöküşünden bu yana, nsanlarıyla gebedirler bu kentler, yetmişbin türlü devinime Yüreklerinde yer etmiş cihangir Türklüğün başarıları Rüyalarında kalakalmış Macar ovalarında at kişnemeleri "akın var akın" diyen başbuğlarına altın asmış ataları Bir şehinşahın değil, cihangirliğin bir bölük temsilcisi tarihlerinde z bırakmışlar geçtikleri yerlerde tâ Murad-ı Sâni'den bu yana... Serin ve rüzgârlı bu kentler Sırtlara yamanmışlar kuruldukları günden bu yana, nsanlarının sırtlarında taşındığı gibi geceleri tütün sepetler Genç kızların ve delikanlıların denizler gibi oynak olduğu bu kentler Tanık olmuşlar, '93 komitacılarına Kral Boris'in narodnik eldivenli elleriyle "Belamore, Belamore♥ " marşını ezberletişine, Korkunç ihanetler yaşamışlar, Macar-Avusturya prensinin suikastından bu yana, Birinci Cihan Harbi, kinci Cihan Harbi Kuponla ekmek, Bulgar baskısı Aşkın, faziletin, yaşamın ucuzladığı Paranın milyonlarla katlandığı Yılları yaşamışlar, acı ve bir dirhem dе tatlı yönleriyle Lozan... şte Kral, şte Gazi, Temsilcileri nönüler, Venizeloslar Lobiler, ince hesaplar, masa başlarında uykusuz geceler Kuvayi Milliye direnir de direnir "Batı Trakya" diye Ne yazık ki terk edilen oturumlar, kaybedilen kumar Ve açıkta kalan serin rüzgârlı Hasköy, Koşukavak, Doyran Kâğıt üzerinde taahhütler alınan skeçe, Sofulu, Gümülcine Bırakılagelmişler cihangirlerin torunlarıyla Rumeli'de Lozan'dan bu yana... Güneysu, Temmuz-Ağustos 1991, Adana.

Belamore=Akdeniz

437

AYIŞIĞINDA HASRET Bosna-Hersek konuşulur Yaka'da, Eşekçili sırtlarında Dostlar arasında... Gece, ayışığı yok denecek kadar az Yüreklerde yangın Keskin bir bıçak ağzında soluklanırcasına. Yaka'da, Eşekçili sırtlarında Bir keskin bıçak ağzında soluklanır, dostlar Yeşil Bursa'dan rüzgârlar eser ta bu yana Rüzgârlar göçmen getirir, göçmenler götürür... Bakanlar, ayışığı az bir gecedir; Göçmenler üç ayda bir, dolunayda hasret giderir... Bir keskin bıçak ağzında soluklanır, dostlar Gecedir, ay ışığında hasret ilmek ilmek çözülür... Keskin sohbetlerde sorulur Saraybosna'da silâhlar hiç susmayacak mı nedir? Balkanlar'da bir keskin bıçak gibi dostlar Canları ağızlarında soluklanır... Bay, S: 8-9-10, Nisan-Mayıs-Haziran, 1995 Prizren, Yugoslavya.

GÜZEL TÜRKÇEM Z VE AZINLIĞIMIZ Bugün Batı Trakya Türk-Müslüman azınlığının gündeminde yoğun bir eğitim sorunu vardır. Bu eğitim sorunun en önemli tarafı ise Türkçenin yani Türk Dili ve Edebiyatının gün geçtikçe zayıflamasıdır. lkokullarımızın dışında var olan ortaokul ve liselerde Türkçe ve Türk Dili Edebiyatı dersleri için geçen yıllara oranla bu yıl ancak bir tek formasyonlu öğretmen kalmıştır. Hâlbuki görev verilmeyen en az beş filoloji mezunu öğretmen dışarıda mevcuttur. Öğretmen olarak, Türkçe derslerinin eğitimi ancak Türkiye'deki öğretmen yetiştiren kurumlardan alınabilir. Hele hele skeçe medrese mezunları için iki yıl, Gümülcine medrese mezunları için üç yıl eğitim veren Akademi'nin mezunlarından Türkçe eğitim bakımından fazla bir şey beklemek çok yanlıştır. Türk Dilbilgisi'nde bir ilköğretim görevlisi için isim tamlamaları, belgesiz sıfatar, iyelik zamirler, zarflar ve fiil kipleri gibi konulara vakıf olmayan bu öğretmenlerin pek çoğundan Türk dilinin hangi dil ailesine mensup olduğunu,lehçeleri, ağızları ve Rumeli ağzını hiç olmazsa kabataslak bilmeleri de beklenemez. Onlar, Türk Edebiyatından, Şinasi'yi, Ziya Paşa'yı, Namık Kemal, Abdülhak Hamit'i ve daha nicelerini bilirler mi? Fuzuli'den, Baki'den, Nedim'den haberdar mıdırlar? Adlarını duymuşlar mıdır?

438

Türkçülüğün esaslarını koyan sosyolog şair Ziya Gökalp’i, sadece Türkçenin savunucusu hikâye yazarı Ömer Seyfettin'i, "Dilden yabancı terkipleri çıkaralım" diyen Ali Canip Yöntem'i tanırlar mı? Cumhuriyet sonrası Orhan Veli'leri, Yaşar Kemalleri, Atilla lhanları öğrenmek ve okumak zorunda olduklarının bilincinde dе değil midirler? şte bu nedenlerden ötürü, azınlığımızda birlik ve beraberlik bilincinin yerleştiği bu dönemde eğitim sorununa gerek öğretmenler, gerekse eğitim gören öğrenciler açısından yaklaşılması gerekmektedir. Bu konuda müspet sonuçlar alınması yönünde verilecek uğraş toplumun her kişisinin boynuna borçtur. F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 136.

439

A. A.

YÜRÜYÜŞ Gür bir ses böldü yarım asırlık uykumuzu: Yürüyün arkadaşlar, dayılar, amcalar! Korkunun ne anlamı var artık Adın gitmiş, ne kış kalmış ne bahar Gönüller bir, yumruklar bir büyük balyoz Uykayu saf dışı ettik, sabahı bekledik hep Ölmüşleri düşündük ve de gelecek nesilleri Kur’an tutan elleri, Türkçe konuşan dilleri. Sabahtı, yürüdük yuvası bozulmuş karıncalar gibi Dağ demedik, taş demedik, onbinlerce kişi sessiz, Yürüdük, binlerce, onbinlece kişi sessiz Duyurduk sesimizi: Türküz, daha ölmedik! F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 147.

440

ABDURRAH M SUBAŞILAR (Batı Trakya) FARKINDA MISIN? Farkında mısın Nasıl da şahlandığının sindirmek istedikçe Nasıl dimdik durduğunun ezdirtilmek istendikçe Farkında mısın Yurduna kök saldığının söküp at şunu dendikçe Ne kadar yüceldiğinin hep küçük düşürüldükçe Farkında mısın Nasıl filizlendiğinin tırpanla hep biçildikçe Nasıl bilinçlendiğinin köreltilmen istendikçe Farkında mısın Nasıl kenetlendiğinin dağıtılmak istendikçe Senden çekinildiğinin sen böyle olabildikçe Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-17, 1995, 21.

441

MAM KASIM Zamanında bütün mahsul ekilir Olgunlaştıkça da hemen biçilir Ulu dağlar başucumda dikilir Kader böyleymiş ağlarım bazı Bakmıyorlar gözümden akan yaşa Şu Balkan'da ne işler geldi başa Benden selâm olsun her arkadaşa Kader böyleymiş ağlarım bazı Nasıl geleyim şu yağmurda yaşta Dostlar diyor Kasım galiba hasta Bunu duyurmayın eşe ve dosta Talih böyleymiş ağlarım bazı Balkanlıyım (*)ϒ ben her kentte gezemem Dağlarda çok kederliyim diyemem Tren otobüs burada hiç görmem Kalem böyle yazmış ağlarım bazı Yok mudur acaba acıyan bizi Kimse bilmez bizim bu hâlimizi Kırlarda görürsün hep keçi izi Yazılan silinmez ağlarım bazı Buralarda herkes keçi güdüyor Anlayamıyorum bu iş nasıl oluyor Herkes durmadan daima ağlıyor. Böyle gördükçe ağlarım bazı. Ah, ulu tepeyi aşamaz oldum Ayaklarım durdu koşamaz oldum Eşi dostu artık göremez oldum Dostlar diye diye ağlarım bazı Yeter artık Kasım sözlerin yeter Bu kadar şikâyetin kâr mı eder şimiz olmasın beterden beter Herkes ağlar ben dе ağlarım bazı. F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 146.

ϒ

Batı Trakyada dağ köylerinde yaşayan Türklerin Bölgesi

442

RAS M HASAN H NT SKEÇEM Otuz küsur yıl geçiyordu, ata diyarından skeçe’den göçeli, Anadolu cennetinin bir köşesiydi göçtüğüm Kocaeli. Benden çok büyüdü içimde skeçe’siyle talihsiz Rumeli, zin alıp zamandan dedim gitmeli, bir daha skeçe’yi görmeli. Kısa zamanda bavul hazırlanmış her işim bitmişti, Sıra "Bismillâh" deyip yolcuya yolu göstermeğe gelmişti. çim içime sığmıyor, çünkü skeçe gelmiş taa içime girmişti, Hele şükür, bavullarım her gün gözyaşıyla sulanan Sirkeci’ye ermişti. Çeyrek-yarım ilerliyordu geçmek bilmeyen saatler, Yüzyıllar misali uzamıştı birbirini iten mevsimler, seneler, Hapsetmişti içimi yılların biriktirdiği özlem dolu düşünceler, Etrafımı sarıvermişti, "güle güle git, selâm götür" demeğe gelen skeçe'liler. Saat geldi, hasret vagonları yine ağır ağır yükünü buldu, Galiba ilk durak Uzunköprü’ydü, tren orada durdu. Memurların biri ''nereye gidiyorsun?" diye sordu, Söyleyince " skeçe'yi çok mu seviyorsun?" deyip omuzuma vurdu. Belli etmedim, fakat öyle bir içimi çektim... Söze yalan tam otuz iki yıl geri gittim. О zamanki bende akıl neredeymiş, skeçe'yi kime bıraktım, ne ettim? Uzayan yolumun kısaldığını Gümülcine'den sonra fark ettim. Yolculuğumun son durağı burası, skeçe idi, trenden indim, Yoktu bunca insan içinde benim bir tek bekliyenim. Zamanla olan о kadar dostum, akrabam ne olmuştu benim? Kahrolurdum insan çokluğundaki yokluğa, olmasaydı bir tek yeğenim. Göz attım camilere Tabakhane yıkılmış, yeller esiyordu yerinde, Hürriyet Camiini sordum, dediler "duruyor, ama hırpalandı yerinde." Cemaate hasret Selvili Cami duruyordu yerli yerinde. Oldukça kalabalıkmış galiba, Çıplakağa Camii bayram gününde. Tarihi burcu burcu Türklük kokan skeçe’m ne hazin olmuş, Her yanı değişmiş, talihsizlikler kovalamış durmuş, Uygarlık adını almış insanlığın çehresi çok solmuş, Benim gibi bir yığın hayal ile gelenler, anladım skeçe'de ne bulmuş. Olmaz olaydı dileğim, bu hasretim, bu skeçe'yi ziyaretim, Asıl şimdi yıkıldım, şimdi skeçe'mle ben dе bittim, Yeniyi görmeden eski skeçe'm yaşasaydı içimde benim, Belki dе artmazdı, azalır diye düşlediğim dertlerim. Bıraktığım skeçe’yi unut, öyle git sen dе zira yanarsın, Geçmişteki güzellikleri değil, bulduğum skeçe'yi yaşarsın. nsanlıkmış skeçe'ye renk katan deyip duruma şaşarsın, Öğüdümü tutmaz, skeçe'ye gidersen, sen dе hüsrana uğrar, sen dе yanarsın. F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 151-152.

443

MEHMET HAT POGLU TRAKYAM Ağaların beylerin hepsi göç etmiş Aydını cahili tedirgin etmiş Çoluk çocuğu yurdundan etmiş Gitmek mi zor kalmak mı Trakya'm Evini toprağını yok yere satan Bir iş tutamayıp meteliksiz yatan Gidenleri lânetliyen bu vatan Kalanlara vatan olsun Trakya'm His, fikir, inanç tarih ve ahlâk Mukaddesata kayıtsız kalmak Anadan babadan evlâttan olmak Şanından mı bunlar Trakya'm Yeşil bahar kokan topraklarından Coştukça köpüren ırmaklarından her yerinde şehit yatan bu vatan Nasıl terk edilir bilmem ki Trakya'm Her göç olan bucaklarından Yanıp dа kül olan ocaklarından Anadan ayrılan çocuklarından Kimi sorumlu tutsam Trakya'm F. Sağlam, H. Fedai, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 9., Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 152.

444

SMA L BIÇAKÇIOĞLU DEDEAĞAÇ KATL AMI BALKAN SAVAŞI FAC ALARINDAN Yıl 1912. Balkan Savaşı bütün hızıyla devam etmekte… Dedeağaç'ta bozulan Türk Ordusunun kalıntıları yorgun argın yollarda. Kimileri sivil elbise giyerek çevreye dağılmışlardı... Kasabanın Türk halkı evlerine kapanmış korku ve dehşet içinde: Acaba ne olacak? Ne olacağız" endişesiyle sessizce beklemekteydiler. Bulgar askerleri sokaklarda kol geziyordu. Çevre köylerden gelen korkunç katliam haberleri zaman zaman halkı daha endişelendiriyordu. Bulgar istilasına uğrayan diğer bölgeler gibi, burası dа Bulgar komitacılarının terör ve korku saçan idaresine bırakılmıştı. Ethem Ruhi Bey’in o tarihlerde Filibe'de yayınladığı "Balkan" gazetesinde yazdığı ateşli yazıları, feryatları duyan yoktu. Büyük soygunlar, yağmacılık olayları, adam öldürmeler, ırza geçmeler sorumsuzluğu sürüp gidiyordu. Adları duyulan bu komitacılardan Tani Kaptan, Dimço Kaptan, Radko Balkaneski gibi ünlüleri vardı.Bunlardan sonuncusu aynı zamanda binbaşıydı. Sofya'da Türk mahallesinde doğmuş ve Türkler arasında büyümüştü. Babası, Petersburg'ta din tahsili görmüş aşırı mutassıp bir papazdı. Bu adam, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra, Rus orduları komutanı Aleksandır tarafından cephane deposuna çevrilen Sofya'daki Sofu Mehmet Paşa Camii'ni (Mimar Sinan eseri)1903 yılında kiliseye dönüştürülmesinde (Günümüzde aleksi kilisesi) başrolü oynamıştır. Böyle bir zatın(!) oğlu olan Radko, iriyarı sakallı biriydi. Edirne Mekteb-i Sultanisinde okumuş ama bitirmemişti. Bu itibarla Türkçesi düzgün denecek kadar iyiydi. Ona göre uygarlık, insanlık merhamet gibi duygular boş ve saçmaydı. Yağmacı ve korkunç bir katildi. Daha Balkan Savaşı arifesinde, Filibe’de, belediye Başkâtibi Ahmet Sami Bey’in eşini ve iki çocuğunu öldürmüştü. Ve çiftliğini üzerine geçirmişti. Aynı zamanda ırz düşmanıydı. Henüz bir ау bile geçmemişti ki, Serez'de şehrin eşrafından Hacı Ahmet Efendi ve ailesini sürgün etmiş, güzel kızı Lâle Hanım’ın ırzına geçtikten sonra onu da öldürmüştü. Birgün Radko acele meclisini topladı. Belediye tellalını sokaklara çıkarttı. Tellal yüksek sesle halka şu duyuruyu yaptı: "Pazartesi günü, kadın ve erkek herkes Merkez Camii'ne toplanacak, nüfus kaydı yapılacak. Duyduk duymadık demeyin!" Bunu duyan Dedeağaç halkı bir hayli endişe ve tereddüt içinde kaldı. Cami'e gitmek veya gitmemek konusu düşünüldü. Kasabanın ileri gelenleri gizlice bir toplantı yaptılar.Toplantıya eski milletvekilleri Hacı Saffet Bey'le Hakkı Bey öncülük etmişlerdi. Sonradan Pomak Ahmet dе katıldı. ki nokta üzerinde anlaştılar: 1.Halka, emre boyun eğmemek için duyuru yapmak. 2.Edirne'den Kırcali'ye doğru ilerledikleri haber alınan Türk çetecilerinin reisi Süleyman Askeri Bey’e bölgede olup bitenleri bir telgrafla bildirmek. Ne yazık ki halka kararlarını duyuramadılar.

445

1912 yılının Aralık ayında havası soğuk ve sisli bir günde halk saat 12'de camide toplandı. Gelenler sayıca 800 civarındaydı. Kadınlar mahfilde, erkekler dе aşağıdaydılar. Topluca öğle namazını dа kılarız diye , düşünmüşlerdi. Komitacı Radko iki manga askerle camii her taraftan kuşatmıştı. Kendisi atlı olarak gelmişti. Kapıdaydı: Bir çavuşla bir neferi içeriye gönderdi. Hanife Hanım’ı getirmelerini emretti. Hanife Hanım Fere'li Binbaşı Rauf Bey’in eşiydi. Aynı zamanda Musa Çelebi lkokulunda öğretmendi: Güzelliği pek ilgi çekiciydi. Kocası Rauf Bey bozulan Türk ordusuyla kimbilir Anadolu'nun nerelerindeydi. Hanife Hanım Fere'de yalnız kalınca Dedeağaç'a gelmiş, kızkardeşi clal Hanım'ın yanında geçici olarak kalıyordu. Radko bunu önceden haber almıştı. Ve onu elde edecek sanmıştı. yi Türkçe bilen Bulgar Çavuş Hanife Hanım'a yaklaştı: "Sizi komutanımız istiyor. Galiba Beyiniz gelmiş olmalı..." Hanife Hanım’ın elinden tutmuş, aşağıya çekmek istemişti: "Yaklaşma kâfir!" Diye bağırmış. Çarşafın altında gizlediği tabancayı ateşleyerek çavuşu yere sermiş, eri de yaralamıştı. Hatip Hafız Hüsnü Efendi minbere çıkarak halkı teskine çalışmışsa da başaramamıştı. Kargaşalıktan yararlanarak ancak birkaç kişi camiden fırlayarak kaçabilmişti. Kaçanların arasında Fındıcak'lı bir kadın vardı. Bu kadıncağız yakın bir zamana kadar Dedeağaç'ın Fındıcak köyünde yaşadı. Kapıda bekleyen Radko içeri girmek istediyse de linç edildi. Dışarı çıktı ve askerlerine süngü kuşanmalarını ve gazlı çuval parçaları getirmelerini emretmişti. Yakılan gazlı çuvallar kapıdan içeriye halkın üzerine fırlatıldı. Карı sıkıca kapatıldı. Pencerelerden çıkmak isteyenler süngülendi. Dıştan caminin ahşap kısmı askerler tarafından ateşe verildi. çeriden gelen feryatları kimse duymadı. 800 kişi bağıra bağıra yanarak kül olmuşlardı. Bakanlar’da Türk Kültürü, Sayı-11, 1994, 23.

446

Eski Yugoslavya

447

Makedonya

448

Sözlü Halk Edebiyatı

449

TÜRKÜ HAVVA MOLLA Aldılar beni ninem Aldılar beni Kına gecemden Götürdüler beni ninem Götürdüler beni Ulu balkana, ulu balkana. Sordilar beni ninem Sordilar beni Kimin kızisin Ben gene dedim ninem Ben gene dedim Ali Molla’nın en küçük kızı. Sordilar bana ninem Sordilar bana Adın nasıldır Ben gene dedım ninem Ben gene dedım Havva Molla’dır, Havva Molla’dır. Dimisın Molla kızım Dimisın Molla De yaz bir mektüp Beyaz ellerım ninem Beyaz ellerım Kalem tutamaz, kalem tutamaz. Kayin yapraklari ninem Kayin yapraklari Düşeğım oldi Kayın kökleri ninem Kayın kökleri Yastıgım oldi. Komita kepesi ninem Komita kepesi Yorganım oldi Derin endekler ninem Derin endekler Amamım oldi. Dere taşlari ninem Dere taşları Sabunum oldi

450

Kayin yungasi ninem Kayin yungasi Taragın oldi. (Gradeç türküsü. Derleyen: lhami Kâmil). M. sen, S. Engüllü, Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi, 7., Makedonya Türk Edebiyatı, Ankara, 1997, 101.

451

Yazılı Edebiyat

452

YAHYA KEMAL BEYATLI (Üsküp, 1881- stanbul, 1958) Üsküp’te doğdu. Asıl adı Ahmet Agâh’tır. Beş yaşındayken baştan Yeni Mektep’te, sonra da Mekteb-i Edep’te okudu ve daha o yıllarda üstün zekâsını kanıtladı. 1895’te Üsküp idadiyesine girdi. Ancak Türk-Yunan (Tesalya) Savaşı nedeniyle ailesi Selânik’e taşınınca, Yahya Kemal de öğrenimini Selânik idadiyesinde sürdürdü. Bir süre sonra stanbul’a geldi. 1903 yılında Parie’e gitti. Bir yıl Meaux Kolejine devam etti ve Fransızcasını geliştirdi. 1904’te Paris Siyasal Bilgiler Okulu Öğrencisi oldu. Bir yandan öğrenimini sürdürmüş, öte yandan da ünlü sanat adamlarıyla dostluk kurmuştur. Yahya Kemal 1912 yılında Paris’ten stanbul’a döndü. Daha ertesi yıl Darüşşafaka’ya edebiyat ve tarih öğretmenliğine atandı. 1915’te stanbul Üniversitesi Uygarlık tarihi dersleri okuttu. Daha sonraları da sırasıyla Batı edebiyatı ve Türk edebiyatı derslerini de okuttu. Bu süre içerisinde gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Dergâh dergisini yönetti. Eserlerinden bazıları Süleyman Sadi imzasını taşır. Kurtuluş Savaşı yıllarında stanbul’da gazete ve dergilere ateşli yazılar yazdı. Savaştan sonra Lozan Barış Konferansında danışmanlık yaptı. Birkaç kez T. C. Büyük Millet Meclisinde milletvekili seçildi. 1926-1948 yılları döneminde aralıklı olarak Varşova, Madrid, Lizbon ve Karaşi’de Türkiye Büyük Elçiliklerinde görev yaptı. 1958’de stanbul’da öldü. Yahya Kemal, yaratıcılığı süresince Divan şiirinin etkisinde kaldı. Şiirlerini büyük bir titizlikle yazıyor, çok az şiir yayımlıyordu. Sanatçı, şiirlerini ve düz yazılarını hayatta iken kitap halinde bastıramamış, ölümünden sonra şu eserleri yayımlanmıştır: 1.Kendi Gök Kubbemiz(Şiirleri) 1961,1963 2. Eski Şiirinin Rüzgârıyle (Şiirler), 1962 3. Rubailer(1963) 4.Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş, 1963 5.Aziz stanbul, 1964 6.Eğil Dağlar,1966 7.Siyasi Hikâyeler, 1968 8.Siyasi ve Edebi Portreler, 1968 9. Edebiyata Dair,1973 10.Tarih Müsahabeleri, 1975 11.Bitmemiş Şiirler, 1976 12.Mektuplar, Makaleler, 1977 AÇIK DEN Z Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; Неr lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. Kalbinde vardı "Byronèu bedbaht eden melâl Gezdim о yaşta dağları, hülyâm içinde lâl. Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını, Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını,

453

Неr yaz, şimale doğru asırlarca bir koşu, Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultu... Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan, Rü'yama girdi her gece bir fâtihâne zan. Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular, Mahzun hudutların ötesinden akan sular, Gönlümde hep о zanla beraber çağıldadı, Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı! Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr! Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar; Gittim о son diyâra ki serhaddidir yerin. Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin! Garbin ucunda, son kıyıdan en gürültülü Bir med zamân, gökyüzü kurşunla örtülü, Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi; Gördüm güzel vücudunu zumrutliyien deri Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean; Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan. Sonsuz ufuktan âh о ne coşkun gelişti о! Birden nasıl toparlanarak kükremişti o! Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara, Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara! Yalnız о kalmış ortada, âsi ve bağrı hun, Bin mağra ağzı aşmış, ulurken uzun uzun, Sezdim bir âşina gibi, heybetli hüznünü! Ruhunla karşı karşıya kaldım o med günü, Şekvânı dinledim, ezeli muztarip deniz! Duydum ki ruhumuzla bu gurbette sendeniz. Dindirmez anladım bunu hiç bir güzel kıyı; Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı. Balkan Öğrenci Mektubu, Yıl-l, 1995, 47.

KAYBOLAN ŞEH R: ÜSKÜP Üsküp ki Yıldırım Bayezit Han diyarıdır Evlâd-ı Fatihan'a onun yâdigârıdır. Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi o: Yalnız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizimdi o. Üsküp ki Şar Dağı'nda devamıydı Bursa'nın, Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın. Üç şanlı harbin arşa asılmış silâhları

454

Parladı yaşlı gözlere bayram sabahları. Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa Bir sonbaharda annemi gömdük о topağa sa Bey'in Fetih'te açılmış mezarlığı Hülyama âhiret gibi nakşetti varlığı. Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için. Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir! Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene. Balkanlar’da Türk Kültürü, Sayı-21, 1996, 14.

455

FAHR KAYA (Kumanova, 1930) Kumanova'da doğdu. lk ve ortaokulu burada bitirdikten sonra, ştip Öğretmen Kursları'ndan mezun oldu. Bir süre Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesi Şarkiyat Bölümüne devam etti. Üsküp'e döndü ve radyoda çalışmaya başladı. Daha sonra Birlik Gazetesinin baş ve sorumlu yazarlığı görevine getirildi. Sesler dergisinin yayın hayatına geçmesinde büyük emek harcadı. Bir аrа Yeni Yol Kültür Güzel Sanatlar Derneği'nin başkanlığını yaptı. Öğretmen Okulu'nda Türkçe dersleri verdi. Politikaya girdi ve Türk cemaatinin temsilcisi olarak çok önemli görevlerde bulundu. Makedonya _ Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi oldu. Daha çok çocuklar için yazdığı şiirleri, Yürü Aydınlığa (1951), Köyden Sesler (Üsküp, 1958), Hoşça Kalın (Üsküp, 1965), (Üsküp 1991) adı ile kitaplaştı. ilk Adımlar (Üsküp 1952) adlı kitabı Makedonya'da yayımlanmış ilk Türkçe çocuk şiirleri kitabıdır. nceleme ve eleştiri yazıları dа olan Kaya, çocuklar için yazdığı hikâyelerini dе Güle Güle (Üsküp, 1978) adlı kitapta bir araya getirdi. Antolojiler ve derlemeler üzerine çalışmalar yaptı. Bunları Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri ( stanbul, 1992); Yugoslavya Türk Hikâyesi Antolojisi (Üsküp, 1990), adlarıyla kitaplaştırdı. 1998 yılında da kindi Güneşi adlı hikâyeler kitabı yayımlandı (Üsküp, 1998). lk kez Makedonca olarak yayımlanan Çağdaş Türk, Şiiri Antolojisi'ni hazırlayıp Makedonca'ya çevirdi. Birçok ders kitabı hazırladı. Fahri Kaya, bir araştırmacı olarak da uluslararası kongre ve sempozyumlara bildirileriyle katıldı.

GÜNÜN B R NDE ORAYA UĞRARSAN Hamdi Ağa, kinci Meşrutiyet’i ve hatta V. Mehmet Reşat’ın Manastır’a gelişini iyi anımsayan Osmanlı ordusunda yedi yıl askerlik yapmış babacan bir adamdı. Başından çok şey geçmiş, çok şey görmüş, bir „evladı fatihandı“. Osmanlı egemenliğinin Makedonya’dan çekilmesinden sonra, köyün gözde ve saygın bir kişisiydi. Pek zengin sayılmazdı ama ailesini iyi geçindirebilecek kadar mal ve mülk sahibiydi. Zengin hayat görgüsü sayesinde, köylülerinden birçoğunun derdine derman olmaya çalışırdı. Zaman zaman okula uğrardı Hamdi Ağa. Öğretmenle dereden tepeden konuşurdu, bu defaki gelişi ve sohbeti bambaşkaydı. çini döktü Hamdi Ağa öğretmene: „Neler görmedik biz bu topraklarda. Osmanlı devletinin bozguna uğramasından sonra, buralarda kurulan her yeni yönetim bize saldırdı. Sırplar geldi, beşyüz kusur yıllık Osmanlı egemenliğinin hesabını ödetmek isteyerek elinden geleni yaptı. Bulgar geldi, soyumuza, sopumuza sövüp saydı. Ardından tekrar Sırp geldi... Dövdüler, vurdular, canımızı yaktılar. kinci Dünya Savaşı yıllarında, Nazi Almanların yardımıyla gene Türk düşmanı Bulgar hükümeti geldi. Bu kez de ilk olarak bize saldırdılar... Halk dayanamadı. Yeni istilacıya karşı savaşan partizanları destekledi. Dağlara çıktı. Bulgarlardan kurtulmak için dört yıl savaştı. Bu savaşta yüzlerce Türk genci öldü, sakat kaldı. Ama gün geldi özgürlük ve birlik - kardeşlik adına savaşıp beraberce kurduğumuz yeni devlette de rahat olmadık. Bizi zorla kooperatife soktular. Toprağımızı, hayvanlarımızı elimizden aldılar. Tarlada çalışmamış olan Hoca’mızın hanımı tütün kırmak, pirinç ekmek, çapa çapalamak,

456

biçilen buğday demetlerini bağlamak zorunda kaldı. Biz buna dayanamayız. Bunun için tası tarağı toplamaya karar verdim,“ dedi. „Ama yapma Hamdi Ağa. şlere bu kadar kara bakma. Bugünkü durumumuz, Osmanlılardan sonra gelip geçen rejimlerden çok farklı. Bak şimdi sen köyün Türk okulunda bulunuyorsun. Burada, köyün çocuklarına abeceyi öğreten bir Türk öğretmeniyle konuşuyorsun,“ dedi öğretmen. „Doğru bugünkü durumumuz geçmiştekine göre az çok farklı. Çok şükür çocuklarımız Türkçe okuyor... Ama okuyup da ne olacak. Bak belediyede bizimkilerden kim var?“ „ Şehirde Topal sa’nın oğlu yüksek memur.“ „Bırak Allahını seversen. Onu anma. Ondan bize ne hayır olabilir? Beceriksiz. Üstelik de satığın biri.“ „Ama ne de olsa bizden biri.“ „Böyleleri keşke bizden olmasaydı, öğretmenim.“ „Neden?“ „Nasıl neden?“ dedi ve ağzını kilitledi. „Neden birdenbire sustun Hamdi ağa?“ diye sordu öğretmen? „Topal sa’nın oğlu hiç de bizden değil... O, onlara hizmet ediyor. O da babası gibi işpiyonun biri. Bırak o dalkavuğu. Şaklabanın biridir o...“ „Ne yapıyor?“ „Ağzımı açtırma öğretmen. Ben bugün sana Topal sa’nın oğlundan söz etmeye gelmedim... Biliyorsun, üç gün sonra gidiyoruz. yarın eşyalarımızı vagona yükleyeceğiz... Vaktim kalmaz diye bugün seninle vedalaşmaya geldim.“ „Aslında ben eve gelip sana iyi yolculuklar dilemeyi düşünüyordum. Bir de helalini almak istiyordum Hamdi Ağa... Ben bu köye öğretmen olarak geldiğim ilk günden beri şefkatın üzerimden eksilmedi. Ailenizin sıcaklığını paylaşmama fırsat verdiniz, beni çok kez sofranıza oturttunuz. Bunun için size çok minnettarım. Helal edin...“ Öğretmenin bu sözlerinden Hamdi Ağa’nın gözleri yaşardı. Birşeyler söylemek istedi ama boğazı düğümlendi. Hamdi Ağayı bir kere bile böyle görmeyen öğretmen de üzgündü. Bu gözüpek adamı böyle yufka yürekli bir durumda hiç görmemişti. Köyün görgülüsü sayılan ve sıcak yaz aylarında ulu bir çınar ağacının altında serinlik arayanlar gibi sevgi ve şefkatine sığınılan bu mürüvvetli adamı, günün birinde böyle bir durumda göreceğini aklın ucuna bile getirmemişti öğretmen. Hamdi Ağa bir an düştüğü durumdan silkindi ve öğretmene: „Ben helallaşmaktan çok bir Allaha ısmarladık demeye geldim“ dedi. „Çünkü benim sana helal edeceğim bir şey yok. Özel olarak sana ne yaptım sanki. Hiç... Köyümüzde daha yaşlı her kişi olarak sana yakınlık göstermeye, gurbetlik acını azaltmağa çalıştım. Sen buna layıksın, çünkü çocuklarımızı, torunlarımızı okuttun, onları eğittin, hayata hazırladın...“ „Tekdirinize çok teşekkür ederim. Ama...“ „Amayı bırak da eline bir kalem ve kâğıt al. Sana giderayak bir olayı anlatmaya da geldim. Bu, on küsür yıl içimi yakan bir olaydır. On yıl içimde gizledim. Bunu senin de bilmeni istiyorum. Bakıyorum sen bazı şeyler yazıyorsun. Bunu da yaz unutulmasın. Başımızdan nelerin geçtiğini bizden sonrakiler de bilsin... Hazır mısın?... „Anlat Hamdi Ağa.“

457

„Söyleyeceklerime dikkat et. Sakın bir şey kaçırma ha... Anlatacağım olay bizler için önemli. Bunu Anadolu’ya götürmek istemiyorum. Burada kalanlar bilsin diye sana anlatıyorum. Yani unutulmasın.“ „Anlat Hamdi Ağa. Söyleceklerini bir bir yazmaya çalışacağım...“ „ kinci Dünya Savaşı yıllarında, Doğu Makedonya’yı stilâ eden Nazi Almanların yamakları Bulgarlar, kökümüzü kurutmak istediler. Ama Makedonlarla birlikte karşı koyduk, savaştık. Bu amaçla dağlık Türk köylerinde gençlerimizden taburlar, çeteler kuruldu. Bu birlikler kurulurken köy hocaları dua ettiler. Kuran okudular. Şu karşıda gördüğün dağlarda çok gencimiz can verdi...“ „Bunları öğrencilerimize anlatıyorum Hamdi Ağa. Zaten ders kitaplarında bu topraklarda Türklerin de özgürlük için savaştığı yazılıyor.“ „Ya savaş yıllarında, komşu köyde teravi namazını kılarken cemaatin cami içinde diri diri yakıldığını anlatıyor musun?“ „O olayı biliyorum ama çocuklara anlatmıyorum...“ „Anlat, Koçana ovasındaki kurbanlarımızı da anlat... Simitliye sürgün edilen binlerce gencimizin başından geçen acıklı olayları da anlat... Buradaki Türklerin başından geçenleri bilsinler. - Babalarının, ağabeylerinin nasıl ağır acıklı günler yaşadıklarını bilsinler... - Bunları anlat ama, bu an sana söyleyeceklerim şimdilik sende kalsın... Gün gelir onu da anlatırsın, ama şimdilik yalnızca kaydet...“ „Anlat, Hamdi Ağa...“ „Bu bölgede, kinci Dünya Savaşı bitmişti. Şehirlerimiz, köylerimiz Nazi esaretinden tamamen kurtulmuştu. Yeni idare kuruluyordu. Yeni yönetim kuranlar da hep birlikten, kardeşlikten söz ediyordu.. Bir coşku vardı. Rahatlayacağımıza dair bir umut vardı...“ „O günlerin büyük bir coşku içinde geçtiğini söylüyorlar...“ „Evet, öyle ama, tam o günlerde büyük bir facia, çok acıklı bir olayla karşılaştık... Biz savaş bitti, çocuklarımız, kardeşlerimiz nerdeyse savaştan eve dönecek derken, büyük bir seferberlik ilân edildi. Onsekiz yaşından kırk beş yaşına kadar bütün erkekler askere alındı. Köyümüzde genç kalmadı... Askere gidenler, beraberinde yedek ayakkabı, iki çift iç çamaşırı ve dört beş günlük yemek almak zorundaydı. Yeni seferber edilen gençler arasında çok Türk genci vardı. Şehirde, hayvanları taşımak için kullanılan vagonlara yükleyip Üsküp’e doğru götürdüler... Burada birkaç gün kalmışlar. Oradan da ha babam Sırbiya’ya doğru yol almışlar. Gittiklerinden bir ay sonra köye mektup geldi. Zemun yakınlığında bir yerde, memleketin kuzeyinde bulunan Nazi Almanlara karşı, Srem cephesinde savaşabilmeleri için talim yapıyorlarmış... Bunu duyunca içimize ateş düştü. Köylüler, çocuklarımızı boşu boşuna harcayacaklar diye kuşkulanmaya başladı. Ama yapabileceğimiz bir şey yoktu. Elimizden gitmişlerdi. Onları geri almak olanaksızdı. Hayatları için Tanrıya dua etmeye başladık...“ „Savaşa katıldılar mı?“ „Yeni haberlerini beklerken askere zoraki alınan gençlerden on yedisi, bir gece köye döndü... O gece yağmurlu bir geceydi. Gelen sulardan köyün ortasından geçen dere taşmış, tarlalar ve bahçeler su altında kalmıştı. Hatta köyün daha aşağı kısmındaki evlerin bazılarını da su bamıştı. Bütün gece gök gürlüyor, köpekler acı acı ürüyordu... Neyse sabaha karşı durum sakinleşti. Yağmur durdu. Taşan suların tehlikesi de azalmıştı.. Sabah namazına çıktım. Baktım, Küçük Hasan ile Karapotur Alişin yüzleri somurtkan.. Selâm verdim, yüzüme bakmayarak selâmıma soğuk bir karşılık verdiler.Yüzlerinden, içlerine bir tedirginliğin, bir korkunun çöktüğünü sezmek, anlamak zor değildi. Gece testiden boşalır gibi yağan yağmurdan mallarına bir zarar

458

oldu da ondan yüzleri asık diye düşündüm. Elinde tespih ile namaz saatini bekliyen Topal Hoca’ya yanaştım. Usulcacık, bu suskunluğun, bu sessizliğin nedenini sordum... Askere alınan gençlerden on yedisinin o gece köye döndüklerini söyledi... Demek ordudan kaçmışlar. Asker kaçakları. Bunun sonu iyi olmaz diye düşündüm. Durumu daha iyi anlamak için Küçük Hasan’ın yanına oturdum... Onun da oğlu firar etmiş.... Dilini bağlamış, ağzını kilitlemişti. .. Namazdan sonra, Vasfi Ağa durumu daha iyi anlattı. Onun oğlu Ramazanda köye dönmüş... Delikanlılar, Zemun yakınında bir köyde iki ay talim yapmış, öğretim görmüş... Öğretimin sonunda çocuklar, memleketin kuzeyinde, Nazilere karşı yürütülen savaşa götürüleceklerini anlamışlar... O günlerde ise cepheden gelen haberler çok kötüydü. Almanlar çekiliyordu, ama çekilirken de büyük zulüm yapıyordu. Cephede de savaş için yeterince hazırlıklı olmayan yüzlerce, binlerce genç kurban gidiyordu. Yaralıların da sayısı az değildi... Bu durumdan gençler çok korkmuş, moralleri bozulmuş. Cepheye gitmek için son hazırlıkların yapıldığı gün, delikanlılar birliklerinden gizlice firar etmişler. Belgrad’tan, yük taşıyan vagonlar içinde gizlenerek, dört beş gün içinde Üsküp’e kadar gelmişler. Buradan da köye üç günde ulaşmışlar. Hep yan yollardan gelmişler. Gündüzleri gizleniyor, geceleri yol alıyorlarmış.. Köye bitkin ve perişan bir hâlde varmışlar...“ „Bundan, şehirdeki makamların haberi yok muydu?“ „Olmaz olur mu? Devletin, daha kurulmaya başladığı ilk günlerde gözü kulağı vardı... O gün ikindiye doğru köye iki milis geldi. Kaçan askerlerin köye gelip gelmediklerini öğrenmek için Yerel Birliği başkanı olan Topal Bekir Ağa ile görüştü. Bekir Ağa bundan haberi olmadığını, evini basan sular yüzünden başının dertte olduğunu söylemiş. O, aslında milislere gerçeği söylememiş, çünkü delikanlıların köye geldiklerini biliyormuş. Bu yüzden asıl derdi, taşan yağmur sularından değil, kaçıp köye dönen askerlerdendi. Bu olayın, çok sakıncalı ve tehlikeli bir durum olduğunu iyi biliyordu. Ne yapabileceğine dair aklı pek ermiyordu. Ama gelen milislere gerçeği söyleyememişti. Milisler köyde bir iki saat kaldılar. Bu arada birkaç köylüyü daha sorup soruşturdular. Ama kimse gerçeği söylemedi. Ortalığı karanlık kaplamadan önce milisler şehre dönünce Topal Bekir Ağa köyün birkaç yaşlısını evine davet etti. Köylüler, ki bunların arasında çocukları firar edenler de vardı, başlarına gelen durumun acı sonuçlar vermemesi için uzun uzun konuştular. Kimi, delikanlıların yaptığını eleştiriyor, kimi de gençlerin aslında ölümden kaçtıklarını vurgulayarak onları özürlemeye çalışıyordu... „Yahu, buradan yüzlerce kilometre uzakta, adını bile bilmediğimiz ve işitmediğimiz köy ve şehirlerin kurtulması için neye gençlerimiz boşu boşuna hayatlarını kaybetsin,“ diyordu delikanlıların firarını doğru bulanlar... „Ama orası da vatanımız sayılır, orası da bu memleketin bir parçası,“ diyordu ötekiler. Kardeşleri kinci Dünya Savaşı arifesinde Anadolu’ya göç eden Sağır Mustafa: „Ne vatanı be?. Vatanımız bilinir... Burası yalnızca yaşadığımız bir ülke. Buraları için az mı kan döktük?... Nazilere ve onların yamaklarına karşı yürttüğümüz dört yıllık savaşta az mı can verdik?... Bu yetmiyormuş gibi şimdi de görmediğimiz, bilmediğimiz yerler için mi ölsün çocuklarımız? Hayır! Fazla kan dökmeye değmez„, dedi. O akşam köy yaşlılarının aldıkları karara göre, köye gelen yollar kollanacaktı. Milislerin ya da uniformalı başka her hangi birinin köye doğru geldiği görülürse, çocukları firar etmiş aileler haberdar edilecek, delikanlılar da, iz bırakmayarak köyün üstündeki ormana kaçacaktı...

459

Ertesi gün, öğlene doğru bir bölük askerin köye doğru yaklaştığı haberini aldık. Haber hemen gereken ailelere bildirildi ve delikanlılar köyün üstündeki ormana doğru yöneldiler... Gelen askerler yanında, bir gün önce köye gelen milisler de vardı. Gene Topal Bekir Ağa’yı aradılar. Topal Bekir onlara gene hiçbir bilgi vermedi. Askerler evleri birer birer araştırmaya başladı. Delikanlıları yakalayamadılar ama evlerden birinde bir asker ceketi buldular. Ceketin kime ait olduğunu öğrenmek için aileyi çok sıkıştırırlar. Fakat aile üyelerinden hiçbir şey öğrenemediler... Ama ceket asker kaçaklarının köye vardıklarına dair yeterli bir kanıttı. Aradıkları delikanlıları köyde bulamayınca askerler köyün üzerindeki ormanı arştırmaya başladılar. ortalığa karanlık basınca da köye döndüler ve geceyi burada geçirdiler. Ertesi sabah yeniden ormana girdiler. Aradılar, taradılar. Çocukları bulamadılar ama izlerini bulmuşlardı... ki üç gün sonra bir askerî birlik daha geldi. Aramalar birkaç gün sürdü. Aslında, delikanlıların nerde olduğunu biz de bilmiyorduk. Dağda ne yeyip ne içtiklerini merak ediyor, sağ ve salim olmaları için dua ediyorduk. Yapabileceğimiz bir şey yoktu. Hepimiz bir tedirginlik içindeydik, içimizi, kafamızı kara kara düşünceler kaplamıştı. Birkaç gün sonra, firar eden on yedi delikanlıdan onbeşinin askerler tarafından öldürüldüğüne dair acı haber köye geldi. Aslında bunu Topal Bekir Ağa’ya çocukların peşine düşen tabur komutanı söylemişti...“ „Eyvah!.. Nerde öldürülmüşler Hamdi Ağa?...“ „ Şu gördüğün karşıki dağın arkasında. Orada küçücük bir Türk köyü var. Karınlarına birşey atabilmek için delikanlılar bir gece bu köye inmek istemişler. Ama köye girmeden önce askerlerin kurdukları pusuya düşmüşler... Askerler, delikanlılardan teslim olmalarını istemişler. Delikanlılar teslim olmamış ve dağın tepelerine doğru tırmanmaya başlamışlar. Askerler peşlerine düşmüş. Az sonra çembere almışlar. Gene teslim olmalarını istemişler. Aralarından, Kör Veli’nin oğlu Şükrü ile Küçük Abdullah’ın çocuğu Mustafa teslim olmuş. Ötekilerin teslim olmadıklarını gören asker ateş açıp onbeş delikanlıyı öldürmüş....“ „Pekâlâ delikanlılar askerlere karşılık vermemişler mi?“ „Neyle versinler? Askerden kaçarken silâhlarını almamışlar. Elleri boş kaçmışlar...“ „Elinde silâh olmayanlara nasıl ateş açılır Hamdi Ağa?“ „Bunun nasılı masılı yok öğretmen! O günlerde memleket hâlâ baruta kokuyordu... Üstelik insanın değeri de pek yoktu... Balkanlar’da insanın sanki ne zaman değeri olmuş ki?“ „Ama yakalayabilir... Mahkemeye verebilirlerdi...“ „Doğru, teslim olan Şükrü ile Mustafa’yı yaptıkları gibi mahkemeye çıkarabilirlerdi...“ „Teslim olanlar kaç yıl yattı?“ „Tam kaç yıl yattıklarını bilmiyorum. Ama hapishaneden akıllarını oynatmış olarak döndüler. Döndüğünde Mustafa’nın böbrekleri çalışmıyordu. Dayaktan diyorlardı...“ „Büyük felâket, çok acı olay Hamdi Ağa. Dört yıl köyünüzde öğretmen olarak çalışıyorum, ama bunu hiç duymadım...“ „ şidemezdin de. Bunu sana kimse söyleyemezdi.“ „Neden?“ „Olaydan sonra, yani onbeş delikanlıyı gizlice toprağa verdikten sonra, bir gün Devlet stihbaratından iki kişi köye geldi. Daha yaşlı olanları cami avlusunda

460

topladılar ve olayın kaçınılmaz bir durum olduğunu, askerden kaçanların, ordu mensuplarının çağrılarına karşın teslim olmadıklarından dolayı da, suçlu olduklarını açıklamaya çalıştılar. Sonunda bu olay hakkında konuşulmamasını, olayın etraf köylerde duyulmamasını, daha doğrusu haberin yayılmamasını tenbih ettiler...“ „Olayı örtbas etmek istediler. Öyle mi?“ „Evet. Asker kaçaklarını gizledi, yataklık yaptı diye suçlanmamak için, köylüler istihbaratçıların bu isteğini, bu uyarısını kabul etmek zorunda kaldı.. Başlarına daha büyük bir felâket gelmesin diye susmak, bu yürekler acısı olaydan söz etmemek için ağızlarına kilit vurdular. Konuşmuyor ama çocuklarına gizlice dua ediyor, cennetlik olmaları için Tanrıya yalvarıyorlardı... Hatta Bayram namazlarında Koca Hoca da hutbesinde ölen şehitleri, evet gençleri demez, şehitler derdi, anar onlar için dua ederdi.“ „Zavallı ana-babalar. Kimbilir ne kadar acı çektiler?..“ „Anne babalardan bazıları uzun zaman çocuklarını kaybettiklerine inanmıyordu. Küçük brahim, oğlu gelir diye günlerce şehirden köye gelen yolun kenarında oturup duruyordu.. Sonunda zavallı aklını oynattı... Öldürülen gençlerden Osman’ın anası illetli oldu. Yusuf’un babası derdine dayanamayıp öldü... Yılmaz’ın ailesi de ilk fırsattan yararlanarak buradan göç etti. Ötekiler de gidiyor öğretmen!..“ Öğretmen Hamdi Ağa’nın anlattıklarını dikkatla yazıyordu. Yazıyor ama duyduklarına inanamıyordu. „Evet bay öğretmen, söyleyeceklerim bu kadar. çimi boşalttım. Bunu sana söyleyebildiğim için azacık olsun içim rahat oldu... Gider ayakta, hem sana bir allahısmarladık demeye ve hem de bu olayı anlatmaya geldim. Kafanı galiba biraz yordum. Anlattıklarımdan üzüldün her halde... Ama neylersin bu da alınyazımızın bir parçası. Evet, başımızdan geçenlerin ve acılarımızın sadece bir parçası. Ömürlerinin ilkbaharlarını yaşarken boşu boşuna kurban olan bu gençlerin unutulmaması dileği ile bunu sana anlatmaya geldim. Göçlerle, olayın unutulacağından korktuğum için bunları sana anlatmak istedim. Yaz da unutulmasın. Kalanlar bilsin. Bundan bir ders alsın.“ Öğretmen taş kesilmişti. Hamdi Ağa’ya ne söyliyeceğini bilmiyordu... Sessizliği gene Hamdi Ağa bozdu: „Günün birinde, kendinde cesaret bulup da karşıki dağın arkasına gidebilirsen orada, kuytu orman içinde, Çoban Çeşmesi denen yere uğra. Orada, aradan yıllar geçmesine rağmen öldürülen delikanlıların kan izlerine rastlayabilirsin... Evet, eğer kendinde cesaret bulabilirsen git. Orada toprağı sıksan, topraktan gençlerin kanı akar.“ Öğretmenin gözleri dolmuştu: „Çok acı! Çok feci! Büyük felâket“ diye mırıldandı. Hamdi Ağa susuyordu. Biraz sonra kalktı. Öğretmene yanaştı. „Hadi gel öğretmenim. Gel de hellalaşalım. Yarın yolcuyuz... Uzaklara gidiyoruz. Bilmem bu dünyada bir kere daha görüşebilecek miyiz? Ben artık yaşlandım. Hadi sağlıcakla kal. Günün birinde köyde okutacağın öğrenci kalmazsa sen de tas tarağını topla da arkamızdan gel. Hadi helâl et...“ Öğretmenin boğazı düğümlenmişti. Hamdi Ağa’ya sıkıca sarıldı. Kenetleştiler. Bu aslında, harp zarp görmüş yaşlı bir babayiğit ile köy çocuklarına dört yıl abeceyi öğreten, bilgi veren bir genç öğretmen arasında acı bir vedalaşmaydı. O yıllarda Doğu Rumeli Türklerinin birbirleriyle sık sık vedalaşmalarından farklı bir vedalaşmaydı bu.

461

F. Kaya, kindi Güneşi, Üsküp, 1998, 11-21.

LAMBA YANARAK KALDI Çiftlik köyü, Osmanlı döneminde birçok çiftliklerin sahibi olan Zülfikâr Beyin hayvan yetiştirdiği bir dağ çiftliğiydi. Savaşlar, eski rejimlerin toprak kanunlarıyla toprak ve çiftliklerin millileştirilmesi sonucu Zülfikar Beyin çiftliğine, çiftlik köylüleri sahip olmuştu. Toprak ve eve sahip olan köylüler iyi yaşıyorlardı. Camileri vardı, çocukları Türkçe okuyordu. Köyün etrafında güzel yaylalar, zengin otlaklar vardı. Orman, kestane ağaçlarıyla boldu. Böyle bir durum büyük ve küçükbaş hayvanın bakımı için çok elverişliydi. Bundan başka köyde birkaç aile kireç de yapardı. Yıllar boyunca köylüler yaşam yerlerini yeni evlerle güzelleştirmiş, gün geçtikçe yaşam şartları da iyileşmişti. Ah yalnızca körolası göç olmasaydı! Göç başladığı günden sonra Çiftlik köyü sahipsiz kalmaya başladı. Her şey altüst oldu. Yıllarca kurulan hayaller, umutlar, her şey günden güne yok oldu. Okul kapandı. Öğretmen memleketine döndü. Caminin cemaatı, tek safa düştü. Köyün sokakları, başıboş bırakılmış, bakımsız köpeklerle doldu. Göç çorap söküğü gibi giderken köyde ancak birkaç aile daha kaldı. Gelen de olmuyordu. Bir dağ köyü olduğu için kimse burada mal mülk sahibi olmak istemiyordu. Aslında yabancılar için bu köyde yaşam zordu. Hele hele, ormanlara zararları dokunuyor behanesiyle keçilerin kanunla yok edilmesinden sonra köye gelen olmayınca göç edenler, gül gibi evlerini satamadan bırakıp gidiyordu. Yapabilecekleri başka bir şey de yoktu. Mallarını üç beş kuruşa satsalardı bile aldıkları parayı Anadolu’ya götüremiyorlardı. Yaşadıkları ülke kanunları, göç ederken sadece ev eşyalarını götürmeye ve gidecekleri yerde birkaç gün geçinebilecek kadar çok az bir para çıkarmalarına izin veriyordu. Evet, göç almış yürümüştü. Bunu durduracak güç yoktu. Durdurulması da istenmiyordu. Hatta daha hızlı gelişmesine sevinenler de vardı... Yarın, şafak sökerken, Haşim Ağa da doğup büyüdüğü köyü terkedip yola çıkacak, öteki köylülerinin gittiği, Orhangazi’ye gidecekti. Sonrası Allah kerim. Hasan Hoca, Nalbant Ali ve Çoban Süleyman, Haşim Ağa ile vedalaşıp hellalaşmaya gelmişti. çlerini, konuşulacak artık bir konu yokmuş ve sözler tükenmiş gibi acayıp bir duygu kaplamıştı. Odadaki sessizliği, zaman zaman, evin üst katında, dedelerinin evlerinde son gecesini geçirmek üzere yatmaya hazırlanan Haşim Ağa’nın torunları bozuyordu. lkin Hasan Hoca vedalaşıp gitti. Ardından Nalbant Ali de kalktı. Haşim Ağa ile vedalaşırken gözleri yaşardı. Çoban Süleyman biraz daha kaldı. O, Haşim Ağa’nın dip komşusuydu. Gün ağarmadan komşusunu şehirdeki tren istasyonuna kadar arabasıyle o götürecekti. Ama çok geçmeden Haşim Ağa’nın pineklediğini görünce: „Gideyim komşu. Sen de biraz yat, uyu,“ diyerek kalktı. „Ne uykusu be Süleyman?! Böyle bir anda insanın gözüne uyku girer mi hiç?.. Ben günlerdir adamakıllı uyuyamıyorum. Kendimi değil, oğlumu ve onun iki minik yavrusunu düşünüyorum. Bizim ömrümüz nasılsa tükendi. yi kötü yaşadık. Hem de dedemizin, babamızın evinde büyüdük yaşadık. Konukomşumuz baba dostuydu, toprağımızla bile kaynaşmıştık. Buranın kurdu da kuşu da bizi tanır.

462

Gideceğimiz yer gurbet, bize yabancı. Ama neylersin, Süleymancığım alınyazımız bu. Bugünlerde sık sık dedemi anımsıyorum. Buradan çekilen son Osmanlı askerleriyle birlikte başını alıp da niye gitmemiş? Bu dertli günleri niye bize bıraktı?!“ „Haydi şimdi bunları bırak da biraz uzan. Ben sağlık sabah erken kalkar, atları arabaya koşar ve yol için hazır olurum. Ben de biraz kestirmeye çalışırım. Hadi şimdilik eyvallah,“ dedi Süleyman. Haşim Ağa, ocak başına geçti ve kendisiyle son vedalaşmaya gelen bu üç dostu, üç arkadaşı hakkında düşünmeye başladı. Çoban Süleyman yalnız komşusu değil, çocukluktan beri arkadaşı, can yoldaşı, dert ortağıydı. Aslında o da yolcu sayılabilirdi. Vesikasını çoktan almış ve vatandaşlıktan çıkmak, daha doğrusu göç edebilmek için evraklarını hazırlamaya başlamıştı. Göç etme kararını birlikte vermişlerdi. Ama köyün sürüsü Çoban Süleyman’ın başında büyük bir dertti. Babadan kalma büyük bir koyun sürüsüne sahipti. Ailesi, yaşadığı yörede iyi koçlar yetiştirmekle ün almış bir aileydi. Kurban bayramları öncesinde uzak yerlerden bile ondan koç almaya gelen olurdu. Göçler sonunda koyunları, hele hele koçları, satın alacak insan kalmadı. Makedonlar pek koyun meraklısı değil. Kurban kesenler de göç yüzünden gün geçtikçe azalıyordu. Sözün kısası koyun satmak isteyen çok, alan ise yoktu. Olsa dahi bunlar koyunları hiç pahasına istiyordu. Çoban Süleyman da ömrünü tükettiği koyun sürüsünü hiçe yok etmek istemiyordu. Öteki köylüler gibi evini bırakmaya razı olmuştu ama koyun sürüsünü bırakmaya kıyamıyordu. Boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz. Ne yapacağını bilmiyordu... Haşim Ağa’nın dostlarından hâlâ köyde kalanlar arasında bir de Nalbant Ali vardı. Nalbant derlerdi, ama Ali’nin nalbantlıkla hiç mi hiç ilgisi yoktu. Bu lâkap kendisine dedesinden kalmıştı. Dedesi, Osmanlı ordusunda yedi yıl nalbant olarak askerlik yapmış. Onun anlattığına göre, dedesinin dedesi de nalbantmış. Viyana’ya giden Türk atlarını dedesinin dedesi nallarmış. Dedesi nallarmış, ama Nalbant Ali yaşamını çoğunlukla arı yetiştirmekle geçirmişti. Yüzden çok kovanı vardı. Baldan başka balmumundan da iyi para alırdı. Balmumunu, şehirdeki kilisenin yanındaki olan mumcu Petko’ya satardı. Şaka olsun diye mumcuya sık sık: „Ben olmasam kilisede mum yakamayacaksınız,“ derdi. Gerçekte Nalbant Ali’nin göç etmek için pek niyeti yoktu. Gidecek de orada ne yapacaktı. Çoluk çocuğu yoktu. Mürüvvet görmüş bir kişi değildi. Bir o, bir de kırk küsur yıl aynı yastığı paylaştığı hanımı vardı. htiyarlıkta yurt değiştirmeyi düşünmüyordu. Baba evinde kalmayı, dedelerinin gömüldüğü mezarlıkta yatmayı istiyordu. Ama köy ayağa kalkmıştı. Herkez gidiyordu. Yalnız kalamazdı... Köyün hocası, Hasan Hoca da hâlâ köydeydi. Hasan Hoca, cemaatinden önce göç eden, etraf köylerin hocalarından farklı bir din görevlisiydi. Bilgi sahibi ve görgülü bir kişiydi. Kırallık döneminde, bir askerî garnizonda imamlık yapmıştı. Çalışmaya başladığı ilk yıllarda garnizon papazı, Hasan Hoca’ya hep yukardan bakardı. Zaman zaman inciten kimi davranışları da vardı. Ama bu durum uzun sürmemişti. Hasan Hoca, boş bir kişi olmadığını kısa bir süre içinde kanıtlamıştı. Aslında o çok okuyan bir insandı. Görevini daha başarılı yapabilmek için din bilgisini gün geçtikçe artırmış, hatta Hıristiyanlık üzerine de birçok kitap okumuştu. Daha ilk yıllarda papaza, kendisiyle boy ölçebilecek durumda olduğunu göstermişti. Bu nedenle, bulunduğu garnizonda askerlik görevini yapan Müslüman çocuklar hocalarıyla iftihar ederlerdi. Hasan Hoca’nın, özel olarak cuma namazlarından sonraki vaizları çok sevilir ve saygı görürdü. Askerlik görevleri bittikten sonra

463

memleketlerine dönünce askerler sık sık Hoca’dan söz eder kendisini misafirliğe davet ederlerdi. kinci Dünya Savaşı yüzünden Hasan Hoca felâkete uğradı. Kıral ordusu dağıldı. Bulgar ordusuna, Müslümanlar asker alınmadığından Hoca efendi işsiz kaldı. Çoluk çocuğuna şöyle böyle bir geçim sağlayabilmek için memleketinden çok uzak olan Çiftlik köyünde imamlık yapmaya geldi. Kısa zamanda köye alışmış, köylüler de kendisini çok sevmişti. Hasan Hoca, Çiftlik köylüleri için sadece bir imam değil, onlara çeşitli dünyaevi konularında da yardım edebilen akıllı, becerikli, hoşgörülü ve son derece mütevazi bir insandı. Göçten hiç söz etmiyordu Hasan Hoca. Ama onun da gideceği kesindi. Yalnız başına köyde kalamazdı. Sadece, batan gemiyi son olarak terkeden cesur bir kaptan gibi, köyü en son terkedeceğini söylüyordu. Haşim Ağa, köyün imamı Hasan Hoca’yı çok sayardı. Oğlu Veli, ilk din derslerini ondan almıştı. Oğlunun sünnetinde, nikâhında ve düğününde bulunmuş, ailesinin huzur ve mutluluk içinde yaşaması için her zaman duacı olmuştu. Giderayakta Hasan Hoca’yı düşünürken aralarında geçen bir olayı anımsadı. Göçün başladığı ilk günlerde olagelen bir olayı... Köylülerin ayaklanıp mal ve mülkünü satabilecek kişiler aradığı günlerde Haşim Ağa, köyün aşağı mahallesinde, şehre inen yol kenarında bir çeşme yapmaya başlamıştı. Bunu gören Hasan Hoca: „Haşim Ağa sen de o bizim eski paşalar ve valiler gibisin. Buradaki toprağın ayakları altından kaydığını ve nerde ise buradaki köy ve şehirleri terketmek zorunda olduklarını bildikleri hâlde, ha bire Rumeli’nin çeşitli yerlerinde okullar, hastaneler, postaneler ve belediye binaları yapıyor, çekilmek niyetinde olmadıklarını göstermeye çalışıyorlardı... Sen de şimdi buradan gideceğini, buralara elveda diyeceğini bildiğin hâlde, kalkıp köye çeşme yapıyorsun. Bu ne iş ha, Haşim Ağa?“ diye sormuştu. Haşim ağa da: „Gelenlere Hoca efendi. Gelenlere. Eğer köyümüze gelen olursa su sıkıntısı çekmesinler“ demişti. „Ya Haşim, ne konuşuyorsun. Köylülerinden evini kim satabildi? Buralara kim gelir? Kimsenin gelmek istemediğini hâlâ mı anlamadın?“ „Gelirler Hocam, gelirler. Biz köyü tamamen boşaltınca malımıza, evlerimize konarlar. Burası pekâlâ yaşanılacak bir yer. Nasılsa gideceğimizi bildikleri için şimdi gelip evlerimizi satın almak, paralarını harcamak istemiyorlar. Ama yarın, öbür gün gelirler. Geldiklerinde camiyi yıkarlar... Yıkmasalar bile cami bakımsız kalınca kendiliğinden yıkılır. Ama çeşmeye dokunmazlar. Çeşme işlerine yarar. Kim bilir belki de buna Haşim Ağa’nın çeşmesi derler. Bunun için Hoca efendi çeşme, köye yeni gelenlere bir selâm olsun... Biz öyleyizdir. Bu dedelerimizden kalma bir âdet. Ardımızda hep bir şey bırakmayı isteriz. Hayırsever bir halkız biz...“ Hasan Hoca yalnız: „Sen bilirsin“ demişti. Haşim Ağa’nın, ocak başında, kendisiyle vedalaşmaya gelen üç dostu üzerine uzun uzun düşünmesine eşi Hanımşah ara verdi. Usulca yanına gelerek: „Adam, gelin beşiği alabilir mi, diye soruyor,“ dedi. Haşim Ağa bakışlarını karısına dikti. Dili bağlanmış gibi bir hâli vardı. Ne evet, ne de hayır diyordu. Öyle kendinden geçmiş gibi karısına beyaz beyaz bakıyordu. Hanımı ise, yanıt beklediğini belirtmek için karşısında el pençe divan duruyordu. O da bakışlarını eşinin üzerine dikmişti. Bir ara böyle birbirini seyrettiler.

464

Başta hanımının sorusuna, biraz da aklına, şaşakalmıştı. Ev kalıyordu. Evde bir sürü eşya... Eşeği bırakıyoruz da yuları mı alalım diye düşündü. Bunu hanımına söyleyeceği sırada, kendisinin ve çocuklarının o beşikte büyüdüğünü, şimdi de ceviz ağacından yapılmış dedesinden kalma bu beşikte en küçük torunun da sallanıp uyuduğunu hatırladı. Bunun için: „Alsın...Buradan, bizlere çocukluğumuzu anımsatacak bir şey götürmüş oluruz,“ dedi. Hanımşah Hanım bunu gelinine söylemek üzere yeniden üst kata çıktı. Haşim Ağa gene derin düşüncelere daldı. Düşünceleri ise karadan daha karaydı. Göç içini yiyordu, onun için bu büyük bir gönül yarasıydı. Buradan gitmeyi, göç etmeyi hiç bir türlü aklına yatıramıyordu. Yıllarca Zülfikâr beyin Çiftliğinde baş kâhya Adem Ağa’nın torunu Haşim, atalarının yurdunu terkedip de gitsin, işte bunu onuruna yediremiyordu. Kendisini son derece suçlu hissediyordu. Gitmekle, dedelerine ihanet edeceğini düşünüyordu. Bunun için köyden son giden olmak istedi. Hatta bir ara Hasan Hoca’ya „Hadi be Hoca efendi, sen de git de köyden son ayrılan ben olayım“, demek istiyordu... Kara kara düşünürken ocak başında uyuyakalmıştı, Haşim Ağa... Tanyeri ağarırken, omuzunda hanımının elini hissetti: Hadi Kalk. Süleyman arabayı evin önüne getirdi,“ dedi, karısı. Haşim Ağa, sönmekte olan ocağın yanında yattığından mı, dertten mi her nedense ter içindeydi. Sağ yeniyle anlındaki iri ter tanelerini silerken: „ yi ki uyandırdın be karı. Çok sıkıntılı ve korkulu bir rüya içindeydim. Beni karabasandan kurtardın. Çok küçük yaşta kaybettiğimiz oğlanı gördüm. Ellerini bana doğru uzatmış, baba beni buralarda yalnız bırakma... Beni de al götür diye yalvarıyordu,“ dedi. „Hayırdır, inşallah. Korkulu rüya hayıra çıkar derler. Hadi terini sil de denkleri arabaya yükleyin, ben çocukları uyandırmaya gidiyorum,“ dedi Hanımşah hanım... Gözleri nemliydi. Çocuklar uyandı. Denkler arabaya yüklendi. Haşim Ağa arabada, önce torunlarına yer yaptı. Küçüğünü beşiğe yerleştirdi. Daha büyüğü arabanın bir köşesinde mışıl mışıl uyuyordu... Sakin görünmiye çalışıyordu. Ama oğlu Mustafa ve gelini Cevriye’nin çok telâşlı ve hatta bir panik içinde olduklarını görmek zor değildi. Oğlu, eve girip çıkıyor, evden bir şeyler daha almak istiyor, alıyor ama arabada yer olmadığını görünce geri götürüyordu. Gelin de ne yapacağını bilmiyor, başımıza neler geldi, neler, demek ister gibi parmaklarını kırıyordu. Komşularının huzursuz, sıkıntı ve heyecan içinde olduklarını gören Süleyman: „Telâşa gerek yok. Trene daha çok vakit var. Zamanında varırız. Hava da güzel,“ diyordu. Hanımşah Hanım eşiyle birlikte evden son çıktı. Çıkarken de lambayı söndürmek istedi. Haşim ağa: „Söndürme, bırak yansın. Gazı bitince kendiliğinden söner,“ dedi. Hanım önde, Haşim Ağa da ardından evden çıktılar. Sokak kapılarının halkalarına kilidi taktılar ama kapamadılar. Anahtar kilidin üzerinde kaldı... Gelen eve girebilirdi. sterse burada yaşayabilirdi... O güne kadar köyden göç edenlerin evleri gibi, onun da evi boş ve ıssız kalacaktı. Birkaç gün sonra öteki bakımsız evlerde olduğu gibi, Haşim Ağa’nın evinde de kuşlar yuva yapacak, fareler cirit atacaktı. Bunu çok iyi biliyordu, ama yapılacak bir şey kalmamıştı. Balkan Savaşlarıyla başlayan göç, sonunda Haşim Ağa’nın kapısına da çalmıştı. Beşyüz küsur yıl süren bir tarihin faturasından kendine düşen

465

payı ödeme zamanı geldiğinin bilincindeydi Haşim Ağa. Bu konuda Hasan Hoca’yla çok sohbet etmişti.. Süleyman’ın yanına oturdu. Hepsi arabada yerleşmiş mi diye bakmak isterken bakışları evinin üzerinde kaldı. Evin önündeki iki kavak oldukça boy vermişti. Bu kavakları çocukları dünyaya geldiğinde dikmişti. Kızını kocaya verdiğinde kavakları satıp aldığı paradan yavrusuna çeyiz yapacaktı. Ama kızı evlendiğinde toprak çok verimli olduğundan, kavakları kesmeye ihtiyaç kalmadı. Bu son resim beynine öyle oyulmuştu ki iki gözü çeşme olmuştu. Ev halkının, kendisini böyle perişan bir halde görmesini istemiyerek başını çocukluk dostu, can yoldaşı Süleyman’a çevirdi ve: „Hadi Süleyman, çek arabayı,“ dedi. Sesi kısık içi yanıktı. Köyde ilk horozlar ötmeye başladı. Yola koyuldular.. Birkaç ay önce yukarıki mahalleden Küçük Yusuf’u, istasyona kadar Haşim Ağa uğurlamıştı. O zaman Küçük Yusuf: „Eh Haşim Ağa bu gidişin dönüşü yok“ demişti. Çok haklıydı. Haşim Ağa, Küçük Yusuf’un bu sözlerini anımsadı. Yüzlerce, binlerce kez bu yoldan şehire gitmişti. Ama her keresinde yeniden evine döner, şehirden aldığı şeker ve çikolatayla çocuklarını, torunlarını sevindirirdi. Şimdi bu gidişin dönüşü yoktu. Gidiş var dönüş yok... Küçük Yusuf’un, giderken kendisinden çok çok daha mert, daha dayanıklı olduğunu da anımsadı. Gözlerinde nem yoktu, dudaklarında bir türkü: „Dağlar dağlar viran dağlar yüzüm güler, kalbim ağlar. Gidin sorun niçin ağlar... Haşim Ağa’nın gözleri hâlâ ıslak, çenesi kenetliydi. Konuşan yoktu. Bira ara, arabanın sarsıntısından rahatsız olan küçük torunu ağlamaya başladı. Ama çabuk sustu... Hasan Hoca’nın evinde lamba yandı. Hoca efendi sabah namazı için hazırlanıyordu. O gün Haşim Ağa namazda olmayacaktı. Cami cemaatinden bir kişi daha azalmıştı. Saf küçülecekti. Hoca efendi bunu biliyordu. Ama köyden göç eden öteki köylüler için olduğu gibi Haşim Ağa için de dua edec