P. 1
GÖNÜL SOHBETLERİ - 7

GÖNÜL SOHBETLERİ - 7

|Views: 13|Likes:
Yayınlayan: harmankardon279

More info:

Published by: harmankardon279 on Mar 13, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

02/19/2014

pdf

text

original

Başlarken

Sonsuz şükürler olsun. 7. Ciltte yine beraber olduk. Israrlı istekler karşısında bu ciltteki yazılarla okurlarımın huzuruna çıkıyorum.

İnşallah onların gösterdiği sevgi ve saygıya lâyık olurum.

Beraber olmanın güzelliği ve heyecanı içinde hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlıyorum.

Sözün Büyük Önemi

Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz.

Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür.

Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?”

dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik.

Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım.

Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı.

“Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun.

Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder.

Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi. sevilelim. bir kırgınlık olmadı. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. kimse çıkıp da. kibar olalım. pişman olduk diyelim. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. daima saygılı. Bir dargınlık. . Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. incelikle. Hiç kimseyle. bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor. sükûn. ikinci hayatta da devam ediyor. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. insan ruhunu allak bullak ediyor. sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda. mutluluk. Bir felâket halini aldı. İlgilenmiyorlar bile. muhteşem bir kompozisyon. Günlük hayatımıza giriyor. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım. genci. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım. Bu sözü çok beğendiğini. hayretler içindeyim. huzur. Hiçbir şey unutulmuyor. edepli. edepli. yaşamın her bölümünde. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını. saygıyla. Olaylar geçip gidiyor. ister bir eşya olsun. dargınlığım olmadı. Muhatabımız ister bir insan. eyvah. sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı. ister bir hayvan. Beni tanıyanlar. Diziler. eğlence programları. sözün gelişi söylemedim.” dedi. sulh. Ben. ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam. Güzel kitaplar okunurdu. Şimdi sadist bir duyguyla. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. ister bir bitki. Evet. Ne yazık ki. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. ihtiyarı. erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. başlarını yoldurtmuyor. ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. “Durun kalabalıklar. Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl. zehir saçıyorlar. ihlâsla. kavga. televizyon kanalları. beni kutladığını söyledi. Evet. Neden biz de Yunus Emre gibi. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. Hatta ben. yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. yardımla. Aman dikkatli olalım. Bazen bir tek kelimenin. Hayat. bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler. sürtüşmem. güzellik olacağına. hayat görüşünü. Hepimiz gelip geçici misafirleriz. Oysa ki. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki. Nur içinde yatsın.Nice problemlerini çözer. birkaç istisna dışında. artık utanç verici düzeyi de aştı. beyne giden negatif ışınlar. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. saygılı. münakaşa. Beyin görevini yapamaz oluyor. gürültü olmaz. yanlış yaşadık. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık. Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. “Sevelim. şuuraltında izleri bazen mezarda da. kadını. ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında. Edip Atam beyin torunu Deniz’e. bu dünya bir misafirhâne. bir insanın inancını. “Efendim. uykularını kaçırmıyor. sevgiyle. bütün kalbimle inanıyorum. ama aynı şekilde acı bir söz de.

. “Aşk gelicek. Allah’ın selâmı üzerinize olsun. “Gelin canlar bir olalım” demeyelim.. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim. . cümle eksikler biter” demeyelim. Neden.dünya kimseye kalmaz.”.

Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar. ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar. kabuğundan. Hz. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. birbirine sevgi. Uyandırmazsan. Ünsiyet yakınlık. Bu. incelikten. hayatla barış. hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor. tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. Onlar için her şey donmuş. Bu tek yönlü görüşler.. Ortaçağ Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar. Ve bu kimseler aydın. insanı hayvanlıktan kurtarıp. hayata yalnız kışrından. vücuttan öyle tiksinmişler ki. maddeden. Bir dönem olmuş. bazen madde olmuş. dış dünyadan. zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. hoşgörü. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. Zavallı insanlar. nasıl gelişecekler. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. statik. İnsana sevgi. bizim çevremizde değil. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için.. . belli kalıplar içinde. insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. her şey buna göre ayarlanmış. ne kadar üzücü durumlar. sanattan uzak havası içinde. biçim almış. Hayat boyu dikkat ettim. Hatta düşman oluyorlar. insanlık nefis problemi ile uğraşmış. aynı kalıplar öne sürülüyor. şekillenmiş. Bunlar ne kadar çirkin. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı.” der. entelektüel olduklarını sanıyorlar. saygı duymak. insana saygı. bir arada olmak. biliş. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar. utanç verici görünümler. oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. edepten. İnsanı insan eden. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler. pek çok yerde manastırlar var. aynı sözler söyleniyor. İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar.Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz. Hayata küsen. çağlar boyunca hep böyle olmuş. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. dışından bakıyorlar. Nice yüzyıllar. uyanacak değil. beraberlik. adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar. güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar. düşünce adı altında. edep. oradaki sevgiden uzak. “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna. Manastırlarda. Bazen hedef mânâ olmuş. incelik. yalnız bizim ülkemizde. saygıdan. insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar.

bocaladılar. Körler körlere yol gösterirlerse. sonuçta hüsranla karşılaştılar. dünya kimseye kalmaz” diyordu. nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş. iç dünya ile dış dünya. . mantığın yolu. Birbirimizi sevsek. ıslah etmek. inançla.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş. insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup. “Seviyoruz. Nitekim öyle oluyor. güzelliğin yoludur. Çünkü biz onlara da dost. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. Önemli olan nefsi öldürmek değil. ne olur yedi milyar insan el ele versek. birbirimize saygı duysak. dar görüşlere. Bu gerçek aklın yolu. Hayat taassuplara. Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki. mutluluğa. güzel. sevilelim. kadın ile erkek arasında. bu çelişkilerden kurtaracak tek yol. Ama ne hikmetse. küçük. Bunu yapanlar. nefis ölmez. birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. Neden. ışığın yolu. Buyuruyor ki. kardeş gözüyle bakıyoruz. Biz onlar için de acıyoruz. “Cümle yerde Hak nâzır. dünyamızı da. sonsuz. seviliyoruz. yumuşaklıkla muamele et. ışığa. Niye bizler de o yolda yürümeyelim. tatlılıkla. bütünlüğü sağladı. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan. Ona rıfk ile. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi. muhteşem. “Nefsin senin binek hayvanındır. güzelliğe kavuşmuşlardır. âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim. Önemli olan onu eğitmek. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. göz gerektir göresi” diyor. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha. Madde ile mânâ. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid. Yunus. o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı. Peygamber’e aşkla. Hep böyle oluyor. hepsinin gideceği yer uçurumdur. aydınlığa kavuşturuyor. ona güzel bir anlam verebilmektir. onu kimse öldüremez. ruh ile beden. mutluluğu tadacaklardır. ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir. âhiretleri de zehir oluyor.Nice insan. iman bütünlüğü ile bağlı olanlar. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda. kardeş gibi olunuz” diyebilsek.. huzura. yalnızca Hz. birliğin. dünyaları da. Amaç hep nefsi öldürmek. bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır. “Birleşiniz insanlar. Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim. dengeyi kurdu. Hep gönlüm istiyor. her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek. Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. Yunus Emre ne güzel özetliyor. cümle eksikler biter” diyordu. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için. işkenceler yapmış. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi. basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar.. “Aşk gelicek. beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. Ancak Hz. “Sevelim.

biz ne zaman mutlu. Mal da yalan. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri. sürekli şikâyet ediyordu. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. Oluyor. imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak. giyinmiyorum. Bu daha fazla. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. Sürekli şikâyet etmek. Memnun olamıyor. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl. bir türlü kendi imkânlarına. Bunu yapmadığımız sürece. bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta. orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde. “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. “Mal sahibi. . Ama yazık değil mi? Yunus Emre. Ne var ki. ben. olgun. Hemen hiçbiri mutlu değildi. mutluluğu hissedemeyeceğiz. Derken ölüm kapıyı çalıyor. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. İnsanoğlu dünyaya geliyor. hiçbir zaman huzuru. sürekli yakınmak. teşekkürle karşılamasına bağlı. kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip. Daha iyiye. neden falanca kimse gibi yemiyorum. efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen. Hep daha diyordu. Bir yerde noktalanıveriyor. kâmil. Allah’ım. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun. mülk de yalan. Peki. Yıllarca düşündüm. daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. benimseyip. Birçok mânevi büyükle görüştüm. önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu. sana sonsuz şükürler olsun. ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman. hep ömür boyu gözü dışarıda olacak. bizim çoğumuzun ya yapmadığı. Elindekiyle yetinmek. İstekleri sınırsız. ya da yapamadığı bir husus. sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi. o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler.Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından. gözü hep başkalarında olan. hayat sandığımız kadar uzun değil. mesut. bir de şunu düşünsek. bahtiyar olamayacaklardır. benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar. daha güzele. diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp.

” İskender. kara karıncanın bile rızkını düşünür. giydiğimiz elbiseye. Allah’ım. Diyojen olmak isterdim. Hayret etmiş. Ne olur kendimizi aldatmayalım.” demiş. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle. adamın yanına gider. dua ediyordum. Küçük bir çocuktum.” Diyojen’in canı sıkılır. Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. Birisi görmüş. diyordu. “Nasıl olur efendim. doğal güzellikleri olan.” der. “Ah evladım. “Bu adam kimdir?” “Efendim. başını önüne eğer. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu. Önümdeki bu rızka beni lâyık et. evdeki eşyalarımıza. “Eğer İskender olmasaydım. Ürperdim. “Ben. heyecanlandım. senelerce evveldi. hava mı basıyoruz. Dile benden ne dilersen.” Senelerce. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. Bazen düşünürüm. . Kumandanlarına sorar. Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender. “Ben. kendimizi kahredeceğimize. gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip. siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. Allah. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. kara gecede. görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. Ömür boyu unutmadım. nefsinin kölesi İskender’sin.” İskender atından iner. Bir yeri beni ürpertti. “Müthiş bir adam.” derler.” İşte meselenin püf noktası burada. nefsimin hâkimi Diyojen’im. biraz da kendi arabamıza baksak. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor. kendi önündeki oyuncağını unutup. “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor.” “Özelliği nedir?” der. kara taşın üzerindeki. oturduğumuz eve. atına doğru yürür. yerinde konuşur. Sen. “Düşünür. bizim. Bana ne verebilirsin? Gölge etme. Biz kendimizi ne sanıyoruz. “Efendim. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza.” der. Kumandanları sorar. tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına. “Ey Diyojen. Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe. “bu adam Diyojen.Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? İskender dünyayı fethe çıkar. dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın. başka ihsan istemem.

ben. Kabirde sualimiz. güzel bir hayat yaşayacağına ve .Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca. Ver derlerse ne dersin?” Kim ne derse desin. şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına. ne düşünürse düşünsün. sağlıklı olacağına. Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz. Sırat köprüsü nice. Kıllardan daha ince. Fayda vermez malımız. başarılı olacağına.

Allah bizlere de. . yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin.çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum...

Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar. memnun ve mesut. Bazen bir tarafa. bir bedenimiz var. hayret içinde kalıyorlar. huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar. Bu. sırtım pek. telefondaki zat çok dertli. işi gücü bıraksam. bazen öbür tarafa yalpalıyorum. hırpalıyor. uçurumun kıyılarında dolaşmadan. “Efendim. soyut ile somut. o halde varım” demişti. ölçüler içinde yaşayabilmek. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. beni ruhen de. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. İslamî Tevhid yoludur. çok karmaşık değil. dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge. eğlenceler başımı döndürüyor. Bütün mesele. öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar. bir halden öbür hale geçişler. huzursuzum. Bu gelgitlerden kurtulmak istiyorum. ihmal etmeden. Onlara aldırış etmediğimiz zaman. bu iki yönümüzü de aklın. inançların doğrultusunda düzene koymadığımız zaman problem başlıyor. temiz. Ne yapayım. o zaman sarsıntılar geçirmekten. “çok mutsuzum. Şu anda bizim bir ruhumuz. deyip. dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. cevap vermediğimiz zaman. Açtım. Şu anda sağız. Artık sağlam. ne ruhu.Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. bedenen de sarsıyor. İşte. Ne zaman ki madde ile mânâ. Önemli olan. hayat boyu. efendim. Yaşıyoruz. istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. çırpınmaktan. öyle nezih duygular hissediyorum ki. orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. Varız. Ortaya çıkan ilk . dedim. nezih bir aile yuvası kurup. akşam olunca içecek bir tas çorba ister. ne bedeni inkâr etmeden. Yapılacak iş. Aklıma kötü şeyler geliyor. Çeşitli zevkler. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. Dünyanın en büyük velisi de. nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata. Descartes “Düşünüyorum. bunalmaktan kurtulur. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem.” dedi. ilmin. kendimi yalnız ibadete versem. o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir. bir birlik ve beraberlik kurulursa. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. ruh ile beden. tevhidin gösterdiği ışık altında. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. Bunu bize temin edecek tek yol. en mutsuz insan biz oluruz. İçimde öyle temiz. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. hiç de sandığınız gibi çok karışık. karşılamadığımız zaman. Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. Hangi insan bugüne kadar karnım tok.

bir ucu eksi. giyilen elbisenin de. meselâ. çok çırpındı. Çok görüldü. iş hayatında. Bir türlü “Seviyoruz. uyum. Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. Mala. Ama aslolan camide. mânevi ilimler bize yetmez mi. Peygamber Efendimiz o kadar büyük. mevki. âhenk. çok denendi. birçok güzellikler yakalanabilir. Bir ucu artı. rütbeye de ulaşsa. velayet makamına ererler. aklı evveller. Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri. Bu. hiç. iyi güzel. her iki dünyada da mesut ve bahtiyar. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar. güzel sanatlarda da. bunları sıralamak. ne lüzum var müspet ilimlere. gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. diyorlardı. huzur içinde yaşarlar. kimi insan iki şeker koyuyor. bir senteze. Denge. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. aile hayatında. Ve hâlâ ödüyoruz. bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. bu sentezi ne güzel kurmuş. seviliyoruz. bir tevhide ulaşıyorlar. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde. “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini. çok didindi ama sözünü dinletemedi. Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. Allah kabul etsin. çarşıya gidip pil alıyoruz. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki. onun bir tek Hadis-i Şerifini. mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet. Kâh bir tarafa. Sadece radyo çalışmaz. Ama dokuz. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. makam. yol göstericisidir. Kaliteli olabilir. Keza çay içerken kimi insan bir. bir uyum. Bir kravat güzel olabilir. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol. bir âhenk istiyor. bütün varlıkların rehberi. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. Mesele. değil bir yazının. kriterleri bulabilmekte. Bu zıtlık.sorun. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için. o şahıstaki dengesizlik oluyor. iki ucu artı olsa ne olur. bir ucu eksi olacak. İslâmiyet bu dengeyi. o çay içilmez. Hazret. kâinattaki bütün insanların. kâh öbür tarafa yalpalıyor. bu karşıtlık. Bilimde de böyledir. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. kurtarıcısı. güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. Bunu bize öğretecek tek ilim. en ufak bir kabalık. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. Evde tek başına namaz kılmak. İlle bir ucu artı. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil. yine de o cıvıl cıvıl. mülke de sahip olsa. bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri. Peki. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki. İlm-i Tevhid’dir. Bu giyim konusunda da böyledir. Meselâ çorba yapıyoruz. Çorbanın tadı geliyor. ne sadece dünyaya bağlanmak. üç asır önce tehlikeyi görmüştü. on şeker koyarsanız. ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. tek kılınan namazla da. Biraz tuz koyuyoruz. o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. içilmiyor. O günkü ulema geçinen cahiller. ilkellik bazen hayat boyu telâfisi . takılan kravatın da kıymeti kalmaz. görgüsüzlük. Hayatta her şey bir denge. Bütün mesele. o kadar yüce yol göstericidir ki. sosyal hayatta uygulayabilenler. madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur.

ince bir davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz. olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz.mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. O’nun dediklerini uygulayarak. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya. Sonra bir gün bakarız ki. “Hediyeleşiniz. hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. bizleri de. Rabbimize şükredelim. Eğer bizler. Allah. temiz bir tebessümün. burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak. bölmeye kalkmayalım. Aksi takdirde yapılan bütün işler. masum. . hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. Bir büyük. hayat boyu memnun. Ancak O’nun yolundan giderek. O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün. yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun.

Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. Ama yapmıyorum.İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılmaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz. Bu beni çok müteessir ediyor. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. O kadar fazla. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken. Bir sabah radyo dinliyordum. Tıngır mıngır düşerken . Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun. Ben de bilirim onları pohpohlamayı. kentte olsun utanılacak düzeyde. kırılmalar. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım. Biraz yürüyün.” diyordu. hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir. daha güzele. daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. mezarda da. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık. Tabi toplum adına çok acı. Önce kaba. arkasından darılmalar. acı sözler başlıyor. “bir hususu öğrenmek istiyorum. İlkokuldaydım. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. “Akrep etmez. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. kimisi benden uzaklaşıyor. akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. çirkin. onların daha iyiye. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Sayın izleyicim. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek. çok üzücü bir sonuç. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. Bunu tamamen iyi niyetle. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. kimisi kırılıyor. Ne yapmam gerek kestiremiyorum. günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. “Efendim. bir güzelliği paylaşacakları. bizi hayatta da. Yargılarım. Ben. Kimisi darılıyor. Allah’ım. gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor. Tek kanal Ankara Radyosu idi. Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu. onlara faydalı olabilmek.

Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. anlayış içinde geçti. bazen insanı üzen. Bu ne biçim insanlık. “Aman anneciğim. Yok öyle bir şey. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem. saygıyla. evlendim. anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun.Geçip seyir etmeli” Dinlerken ağlamaya başladım. okutmuş. münakaşa. mübarek bir hanımdı. güzel geçim olur mu? . sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. Şahsi. bazen tiksindiren nice durumlar. “Hoş geldin Sabiha Hanım. Hep bir saygı içinde. Ama babaannem. Babaannem. bazen utandıran. kendilerini çağdaş.” Sonra düşündüm. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz.” Sonra ben büyüdüm. bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi. Rahmetli annem geldi. saygı.. Bu nasıl terbiye. egemenliği altına almak illeti. Ben sizin kızınızım. “bu ne biçim toplum. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. Allah’ın Rahmeti. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi. “Dünya bir yana. sevgi içinde. özel tahsili yoktu. Annem kaç kere rica etmişti. o evde huzur. Okuma yazma bilmezdi. kırgınlık olmadı. Bugün bazı kimseler. zarâfetini. saygı. Durumu anlattım. dikiş dikerek. Çevreme bakıyorum. Tahakküm kurmak. bence nefsin terbiye edilmemesi. incelikle ayağa kalkar. gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar.” derdi. ne zaman annemi görse. “Oğlum niye ağlıyorsun. mutluluk. nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş.” derdi. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. edeple.” Fakat babaannem her defasında. Eşim Rânâ Hanım savcı idi. kayınvalidem bir yana” derdi. Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi. İkisi de nur içinde yatsın. bazen ürperten. Babaannemin hiçbir resmi. Evliliğim kırk dört yıl sürdü.” dedim. Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş. anlayış. ilerici sanan bazı cahiller. “Anneciğim. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. Benim için rahatsız olmayın. Babaannem onları sükûnetle dinler. “ben. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. inceliğini. Asıl neden. Üç dil bilen.. genç yaşta dul kalmış. ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi. Üzücü bir durum olmadı. şahsında İslâm’ın bütün edebini. gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. Dertlerini anlatırlardı. Öyle ince bir insandı ki. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki. çok kültürlü bir insandı. ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar. Kesinlikle inanmıyorum. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. çok okuyan. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da. yetişmiş. aydın. ne oldu?” dedi. güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. “Aman yavrum. Aman Yarabbi. hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. tartışma. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar. Alfabe görmemişti.

Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz.7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. Allah’ım bizi dünya hayatında da.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi. ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak. İnsanın nefsaniyetini kıran. Durum mânevi büyüğe anlatılır. artık hiç birimizin yediden yetmişe. tevazu ile yaklaştığımız zaman. bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. gördüğü sevgidir. yargılayacağım diye yola çıkarsak. bir insanın onu sevmemesi. âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. Ateş. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. Yalnız. eleştirilmeye takatimiz yok. Daha fakültede okurken de buna inanmadım. “Bak Rânâ. Kimse bu çağda tehditle. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar. su ile söner. Açık konuşalım. Efendim bütün mesele yaklaşımda. nutukla yola gelmez. hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. Biraz sonra kapıyı açan kimse. edeptir. saygıyla. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde. Dualar edildi. onu karşısındaki insana bağlayan. Bardağı uzatır. “şiddetli sevgisizlik”. öyle hoş bir yaşantısı vardı ki. İşin püf noktası burada. mezarda da. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih. Belediye nikah salonundan çıktık. palavrayla. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. Besmele ile kapıdan girdik. Karşılaştığı nezakettir. Günlerce yol alır. bir yerde. buyursun. bir şiir gibi geçti. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına. gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. beraber dua ettik. Demek ister ki. safalar getirdi. Bunun en güzel örneği. incelikle. İkimiz de hukukçuyuz. hayır demişim. dostluklarımız da. burası tamamen dolu. zarâfettir. bunu çok arzuladığını anlatır. Unutmayalım. kadından erkeğe. iyi niyetle. “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz. Bir akit yapalım. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. iman. eleştireceğim. O dergâhı bulur. saygı duymaması imkânsızdı. Konuşma yoktur. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. evliliğimiz de rezil olur. insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. Kapısını çalar. ateşin üzerine benzinle gidilmez. edeple. ne benim dediğim olacak. dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki. âşık eden unsur. gözleri yaşarır. Orada sükût egemendir. Dini nikâhımızı kıydı. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini. Yenimahalle 5. Bir teklifim olacak. ahlâk nutukları atmadı. . Mesele burada efendim. Eve geldik. O zat heyecanlanır. der. O dergâhın bir özelliği vardır. Hâl diliyle der ki. bir masal gibi. Bir gün hakikati arayan bir yolcu. elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor. Bir kere birbirimize kırılmadık. Bir an birbirimize dargın kalmadık. inceliktir. inceliğidir. bir kere evde din. Biz insanlara sevgiyle. Hoş geldi. Ama ben insanları uyaracağım. incinmedik.” dedim. Eşime döndüm. Boşuna ısrar etme. köylüden kentliye yargılanmaya. hayran eden.

yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. bir melek gibi Hak’ka göçsek. kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp.. Allah bunu bize de.. Kimseye yük olmadan. .Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak.

Ama farkında bile değiliz. apışıp kalıyoruz. hangi gününüz müsait diye soracaktım. Çocuklar soğuktan titriyorlar. öyle işittim. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor. Günleri sayılı. Üzüntüsünden dudakları titriyor. Senden.” diyor. Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum. Otuz yıl önce okulumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. şahit oluruz. Saygı ile selâm veriyor. Emekli olmak üzere. ben dün bir insan kalbi mi kırdım. Onun da emekliliği yaklaşmış. Tesadüfen gördüm.” diyor. güzel bir kız. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır. ağlamaya başlıyor. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof. Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor.” diyor. mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor. işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. Beni bağışlayın.” Leman Hanım çok üzülüyor. çoğumuz hayaller.İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür. Leman Hanım bir sabah okula geliyor. tövbe namazı kılıyor. alımlı. Aradan otuz yıl geçiyor. Biraz güzelliği ile mağrur. Lütfen evinize gidin. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor.. “Hocanım. Zeki. Şaşırıyor. “Evladım.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana. Sonra düşünmeye başlıyor. Dün. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Leman Hanım mümessili çağırıyor. tesadüfen okudum.. bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor. “Efendim.. tesadüfen işittim. “otursun sobasını kendisi yaksın. “sizi müdür bey çağırıyor. Mesleğinin son günleri. Öyle gördüm. evvelki gün.” diyor. tesadüfen rastladım. önyargılar içinde yaşıyoruz. Beni rahatsız etmesin. öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor.” Hademe çocuğu tersliyor. “Kocaman kadın. Kalkıyor. Allah’ım diyor. Biraz sonra müdür bey geliyor. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor. Bir okula tayini yapılıyor. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses. “Efendim. genç. “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. hayret ediyor. Namazın sonunda. incittim. Sınıf buz gibi. . Acaba diyor. hademeye söyle gelsin sobayı yaksın. gelişigüzel söylediğimiz bir söz. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki. daha önceki hafta. daha önceki gün. Leman Hanım birden ürperiyor. Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki.” Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor. “ders çizelgesi hazırlıyordum. Allah’ım diyor.” Leman Hanım öfkeleniyor.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor. Ben onu kırdım. yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. Her gün bu tür sözler işitiriz. öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor. aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur. Ben sınıfı tatil ederim.. abdest alıyor. Leman Hanım şaşırıyor. daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor. Bir gün dersten çıkıyor.

öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları. hakaretler. diyor. şimdi hademe benden özür diliyor. “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün. yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. Bu nedenle bizler kin. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. Gözleri parlıyor. Kızılay’da işlerini bitiriyor. bütün bitkileri. önderimiz. “Allahım. diyorlar.Ertesi sabah okula gidiyor. Yüzü ışıldıyor. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor. “bunlar aslında iyi insanlar. “Efendim.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. “Beni bağışlayın. nefret. Ne kadar üzüldüm anlatamam. Duygumuz. Efendim. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. kötülük gördük. Nuraydın Hanım ürperiyor. Konutkent’te oturuyorum. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. Bunca yıldır diyor. Ne olur beni affedin. nasılsınız?” diyor. Neden onun için hayır dua edelim. akıl almaz incelikte bir rabıta var. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti. sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz. bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. Kötü sözler. “Günaydın efendim. müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim. öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah. Hademe süklüm püklüm af diliyor. Ben. “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. Ya Rabbi. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek. Mübarek ayakları kan içinde kaldı. geri dönecek. Üzgün görünüyor. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler. ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum. Nuraydın Hanım. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. . Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi.” diyor. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. bütün hayvanları. müspet olsun ki. Müsaade edin elinizi öpeyim. intikam. Memnun ve mesut oluyor. güzel. büyüyecek. yemişleri de bizi mutluluğa götürsün. hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor.” dedi. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor. biz falancadan zulüm gördük. Sabahleyin ektiği tohumlar akşama meyvesini veriyor.” Leman Hanım ürperiyor. Edep ve saygı ile dönüyor. Gece sabaha kadar ağladım. düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. Hayat böyle. Hayat olayları arasında inanılmaz. Hademe ısrar ediyor. Kırk beş yıl düşündüm. aslında hiç öyle değil. Bir sahabi. sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor. Yanına bir başka hanım oturuyor. Sevgi içinde yaşayıp.” dedi. alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. emekli banka müdürü. düşüncelerimiz..” diyor. “Hocanım. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar. Hiç unutmadım..

. fikir beyan etmiş. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. Dinle. “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. incelikle. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. Gitmediğim diyetisyen. Meselâ. kimisi insanlardan uzak kalmakla. Ona rıfk ile. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla. Onunla öyle meşgul olalım ki. aletli jimnastik. Bu konuda biliyorum. Diyeceksiniz ki. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil. o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki. yavaş yavaş. Ne zaman Kâinatın Efendisi. Büyük sıkıntılar içindeyiz. Ama benim düşüncem bu. uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir. Onu bir kenara koyalım. kimisi uykusuzlukla. kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler.’ ‘Acele etmeden. nefse karşı takınılacak tavır. öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim.’ ‘Sofradan yarı aç. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi. sonra bu işyerinde grev vardır deyip.” Mesele burada. “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım. nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz. ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş. nefsin halleri. yolları gösteriliyor. “sizi televizyonlardan. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş. öneriler getirmişler. görevlerimizle öyle hemhal olalım ki. doğruyu yaşamaya çalışalım. Kitaplarınızı okuyorum.” dediler. gücümüzle. “Efendim. onları da birer birer toplayınız. Her yerde. zarafetle yemeğinizi yiyiniz. düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki.Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var.’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa. Yıllarca önceydi. Hiçbirinden netice alamadım.” dedi. Ne yapalım. “boşuna yorulmuş. zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor.” İşin özeti bu arkadaşlar. itiraz sesleri yükselecek. dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması. abur cubur yemeyiniz. ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’. internetten takip ediyorum. gitsin. güzeli. “Ben.’ İki yemek arasında dondurma. zahmet çekmişsiniz.” dedim. Diyetisyenler ne derlerse desin. “Nefsin senin binek hayvanındır. verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler. “nefsimizin elinden perişan oluyoruz. Kimisi açlıkla. nefsi düşünmeye vakit kalmasın. başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak. İşimizle. çeşitli sözler söylenecek. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem. kendimizi arıtıp temizleyip. Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim. Bir şeyi takıntı haline getirmek. mülayemet ile muamele ediniz” demiş. nefs.” dedim. kuruyemiş. inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış. yarı tok kalkınız. “Efendim. meşguliyetimizle. “Değerli kardeşlerim. nefis de baksın baksın. bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek. güzel sanatlarla. Bir sohbette sordular. her dönem hükümran olmuş. nefsi öldürmenin yolları. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. Deneyin bakın. ilimle.” dedi.

Bu formülü. süblimasyona tabi tutabilmektir. yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. Ömer Hayyam bir şiirinde. mücadele etmek bize ne kazandırır. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. Nefisle uğraşmak.Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik. sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. . Olayın en ince noktası budur. Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da. içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek. hiç. yaşamak onlarla anlamlıdır. Medar-ı iftiharıdırlar. bilim. onları din. didişmek. resim. bugün de var. yarın da varolacaklar. Önemli olan tek şey var. kendimizi bütün varlığımızla. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. Hayat onlarla güzel. Nice insanlar. o zaman nefis hükmünü icra edemez. “Sevginle gireceğim toprağa. Sadece yeni mağlubiyetler. içimizde nefisten gelen heyecanları. bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak. duyguları müspete kanalize edebilmek. edebiyat. Önemli olan. Allah onlardan râzı olsun. Bu insanlar dün vardı. şiir. Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır.

. Sizi gidi kâfirler. yerine soytarı baylar. saygı. bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. kepaze bayanlar gelmiş. bir kimse. güzeli de. Alçaklar. bin ah dinle. en çirkin şekilde saldırmalarına. birbirlerine en kaba. sabır. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. ilericilik. Şerefsizler. incelik. cümle âlem perişan. kanaat içinde efendice yaşayan. kadın bir tarafa. Uygarlık. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi. hepsi palavra. Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim. paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. çirkinlik. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. Aile. Bir ben değil. bütün köpekler salıverildi. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. Herkes hayatından yakınıyor. “Türkler. kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. Hal-ü keyfiyet böyle. Kimse hayatından memnun değil. Bütün mânevi setler yıkılmış. Beyefendilik. hava basıyorlar. şükür. Netice ne mi oluyor. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları. Yaz geliyor. zarafetin. imkânlara kavuşanı da. Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar. birkaç istisna dışında televizyon kanallarından. kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. hanımefendilik gitmiş. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. işyerleri. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye. İri lakırdılar edip. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. derhal hapse atılıyor. Bir dokun. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı.” İnanın yüzü gülen kimse yok. asaletin yerinde yeller esiyor. edep. hayâsızca. Sözüm ona bugünün Fransa’sında. Erkek bir tarafa.Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. Her şey darmadağın. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor. Zengini de. birbiriyle kenetlenen. Medeniyetin yüz karaları. alabildiğine kabalık. el ele vermiş. Darmadağın. soykırım yapmamışlardır” derse. Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. tatile çıkılıyor. tüketiciliğe götürülüyor. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz. Sonra da utanmadan rezilce. inceliğin. kavuşmayanı da. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. tabir caizse bütün taşlar bağlandı. Sevgi. Allah nasip etti. çağdaşlık. çirkini de. alabildiğine perişanlık. fakiri de. fabrikalar haraç mezat satılıyor. Voltaire’lerin. doğudan batıya. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle. Artık ilkokulların bile önünde simit satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları.

gece aniden hastalanıyor. Hem kendi ülkemizde. sevgisiz yaşayan dünyada. O. İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. Boş lâf karın doyurmuyor. defolup gidiyor. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip. bir kurtarıcıya. bütün güzelliklerin. ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim. özlenen. gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki. “Yeter senden çektiğim. bir devrimciye. hem bütün dünyada bu aranan. Bu ipini koparmış. “Gelme. çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir. hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere. anlamını kaybetmiş. bir lidere ihtiyacımız var. yüceliklerin. Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. Alman doktor dinlemiyor. Kıvranarak hastaneye götürülüyor. bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi. palavra teorilere. hepsini anlatsam aylar sürer. Ey tersi dönmüş ahmak” . O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. Resulullah Efendimizdir. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. iri lakırdılara karnı tok. Gözlerimle gördüğüm. inceliklerin menbaı ve kaynağıdır. beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere. Bizi selâmete götürecek tek yol. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe. ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur. Gerek ülkemiz.Bir Türk işçi kadın. gelme üstüme.

sadakatle uygulayan bir insan. yol göstericisidir. Yâ Resulullah. Karanlıklarda boğulduk artık. bir aile. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır. sevilelim. İşte örneği. İçinde yaşadığımız zulmet. Bizi. vahim bir hatadır. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden. velâyet makamına kadar yükselebilir. bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet. bütün varlığın önderidir. .. bütün kâinatın. bir şehir. bizi kurtar. Bizim de yüzümüz gülsün. Bizleri affet. Ne olur tut ellerimizden bizim. O yüceler yücesi. Bir tek Hadisle bir insan.. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp. gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. Sana aşığız. asil ve yüce olanın yoluna çek.diyor. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim. dünya kimseye kalmaz” diyelim. İşte günümüzde gerek kendimizi. affedilmez bir suçtur. Dünya yeniden hayat bulsun. iyinin ve güzelin. aşkımızı kabul et yâ Resulullah. Yâ Resulullah. o güzeller güzeli. sade bizim değil. gönül dünyamızı da kararttı. kurtulabilir. gerek ailemizi. Ne olur tut ellerimizden. “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde. Tut ellerimizden. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. lideridir. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. sana müştakız. ilgiye ve şefkate susuz. seni çılgınlar gibi seviyoruz. inançla. işyerinde. Hatta geçiyor bile. çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur. sana muhtacız. bütün insanlığın. sosyal hayatında samimi olarak aşkla. İçimiz yanıyor. susuzluk içinde kavruluyoruz. o büyükler büyüğü insan. saygıya susuz. perişan insanlarız. Deneyin isterseniz. zavallı. Bizler ki sevgiye susuz. ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. Sensiz her şey anlamını kaybetti.

o kadar önemli bir olaydır ki. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış. Hocası Molla Gürani kulağını çeker. düşünür. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında. uyanık. İncelemeler yaptım. Yıllar ötesine gidelim. Sen hocamızı bir güzel döv. İşte bu ortamda. sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı. aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. duyan. şartları göz önünde bulundurulursa. Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın. uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir. yeni bir çağ açılmıştır. bu otuz bin rakamı aklın. yazarlarımız. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. O hocan gününü görür. Zeki.” der. pırıl pırıl bir zekâ. “Vay. Bu olay gerek Türk tarihi. beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla . gördüm. kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış. herkesin birbirini ihbar ettiği. uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. bizim tarihçilerimiz. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı. Saint Bartelmy’de. yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan. hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı. sırf inançlarından. Daha önceden haberdar edilen. ibadetinde tamamen bağımsız. gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. titretecek. “Koskoca bir padişah çocuğuyum. ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. Bir gün okulda yaramazlık yapar. “Ben. pek çok ülkeyi gezdim. O günün nüfus durumu. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım. Ama ne oralarda. diri diri yakılmışlardı. Bu.” Velî padişah ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar.” Sabah olur.” der. düşünürlerimiz. İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. düşünen. hisseden herkesi ürpertecek. psikolojik yönden incelenecek olursa. “Merak etme yavrum. Bu. Allah nasip etti. hayal bile edemediği bir olayı. bir gecede aynı dinin iki farklı mezhebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir. birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde. Ne yazık ki. insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği.İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. yerinde duramayan. görmediği. “Yarın sabah okula beraber gideriz. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. havsalanın alacağı bir rakam değildir. bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla. kuyruk acısıyla hareket eden batılıları. sabahleyin okula beraber gidelim. İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. genç ve muzaffer Fatih. üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. cevval. Görsün dünyasını. ateş gibi. yirmi iki yaşındaki bir insan. Olay biraz derine inerek sosyal yönden. sanatkâr. baba oğul el ele okulun kapısından girerler. itikadında. Fatih küçük bir çocuktur.

O.hücum eder. Günler geçiyor. “Sen bir padişah oğlusun. şükür vardı. Büyüksün. büyük. sopasını bırakır. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih.” Fatih hemen cevabını gönderdi. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. Babadan gecikmeden cevap geldi. “Eğer padişah sensen. Sevgi. “Düşmez Sultanım” dedi. O. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. Kafası hep fetihle doluydu. evin eşyası o kadar basitti ki. onu fetheden asker ne güzel askerdir. Rahimsin. Şimdi soruyorum sizlere. “Bak yavrum. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu.” Ve oğlunu bırakır gider. annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti. Hazret biraz sükût ettikten sonra.” Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken. padişah sensin. yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. karadan gemileri denize indirdi. Sen onları koru. Düşman bizi yok etmeye geliyor. gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. Eğer padişah bensem. geç ordunun başına. Onlar kaçar. mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor. saygılı bir şekilde sırana otur. O kadar sade. Hadi şimdi sınıfına git. hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken. çok kısa bir sürede tamamlamıştı. geç devletinin başına. her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor. daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. Velî Padişah oğluna döner. bizi nasıl sopayla kovaladı. bir türlü İstanbul düşmüyor. bu ne iştir. velî bir insan. çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında. bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi. gâvurcuklara sen acı. kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. benden de büyük. mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor. özür dile. Kendisi daha çok okuyabilmek. Fatih on iki yaşına gelmişti. her zaman mânevi hocası. incelik. Vatan tehlikede. Babası tahtı oğluna bıraktı. günümüzde bu asil. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan. Gördün. “Evlâdım. Rica et. gönlünü . Hocası. hocanın elini öp. Burada çok ince bir nokta var. senden de büyük. bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı.” der. O askeri buldur. günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi. “Hocam. Ama senin hocan. kanaat vardı. Rahmansın. Sonra git. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir. sınıfına gider. Şefkât ve merhamet onda o kadar yoğunlaşmış ki. Sen merhamet et. sık sık onunla istişare ediyordu. Allah’ım diyor. haftalar geçiyor. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var. Değil o günün şartları. Baba oğul korkuyla kaçarlar. daha çok ibadet edebilmek. dilediğin gibi hareket et. O evde edep hâkimdi. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. Ben de padişahım. saygı. ince ince anlatsam belki inanmazsınız. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip. Fatih babasından. O evde sabır vardı. sürekli planlar yapıyordu. Molla Gürani kovalar. o kadar mütevazı.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı. Sonra yorulur. işte Sultanım diyor. Velî padişahın kaldığı evi gezdim. zarafet hâkimdi. fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. İstanbul’un. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu.

Sizi sevmiyoruz. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen. Süleyman’ı bulduruyor. kaleler içten fethediliyor. İstilâ planının uygulanışı.. dinlerine.. Allah aşkı olanlar. Amerika’ya tapan. efendi. Biz hâlâ. O papa denilen katran ruhlu adam. kültürlerine. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. onları dünyaya yayıyor. ricasını söylüyor ve söz alıyor. Radyolarla. müstemleke valisi gibi beyanat veriyor. canım öyle şey olur mu diyecekler. Katran ruhlu papazların.. Biliyorum günümüzün sözde aydınları. heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz. emirler yağdırıyor. entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar. Senin bütün hücrelerinle. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. Yetmiş üç milyonun başına geçti. Bugün kalkındık. Birinci yöntem. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. işyerleri satılıyor. bayrak aşkı. Fatih. istemiyoruz. gazetelerle. sizi Avrupa Birliği’ne almayız diyorlar. televizyonlarla. Oluyor ya sayın çok bilmişler. kardeşçilik oynuyorlar. Ruhları. Adamlar haykırıyor. Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. Bir büyükelçi çıkıyor. saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. Ekonomik istilâ. en rezil şekliyle. Senin inandığın kitaba inanmıyor. kalkınıyoruz yalanlarının. adi. kibar. yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. en adi. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar. sırıtarak ellerini uzatıyorlar. Nutuklar. vicdanlar satılıyor. Türkiye’ye gelmezden önce. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor.. Akşam olunca nice zavallı. şahsiyetsiz. Önce kültürel istilâ. inançları yok ediliyor.. şehit kanlarına ihanet ediyorlar. İstanbul’un fethindeki ince sırrı. bütün varlığınla. Artık her yayın organı. Onların beyinleri yıkanıyor. En çirkin. bayraklarına. okullarla. bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor. tiksiniyoruz. kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak. Dünya kadar masraf yapılırmış. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka. yoksa İstanbul düşmez. Başka ne işe yararsınız. Kaleler içten fethediliyor. aşağılık bir görüş var. İşte kültür istilâsı bu. Asker telef edilirmiş. İşte siyasal istilâ. Olamadığımız için de. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor. Daha düşmanın kurşunu gelmeden. gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. İşte kültürel istilâ bu. fabrikalar satılıyor. aciz insancıklar ortaya çıkıyor. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor.yap. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. sizden nefret ediyoruz. Vatikan’ın ortaya attığı rezil. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. yol gösteriyor. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar. renksiz. ayrı bir Truva atı. sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. . Avrupa Birliği’nin önünde secde eden. ilk kültürel istilâ ile başlıyor. tarihlerine. korkak. bunun bayraktarlığını yapıyor. dinler arası diyalog diye. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine. Günümüzde işin kolayı bulundu. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. kültürel istilâ. milliyetlerine. ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor.” diyor. Elli sene de geçse. birkaç gece dua etmemesini iste. sonra siyasal istilâ. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya. asil. bütün bunlar başımıza geliyor.. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı. dudak bükecekler. onlar ne derse desin. üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor. Bankalar satılıyor. palavralarının arkasındaki gerçek bu. topraklar satılıyor. Nutuklar. âhiret cahili insan.

O temiz. EI ele verip tek yürek olmak. heyecanına tekrar kavuşabilmek. o Allah aşkını. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele. cümle eksikler biter” diyeceğiz. bütün küçük hesapları. bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek. dargınlıkları. Peygamber aşkını. bütün imkânsızlıklar yok olacak.. aşkına. Ama ne yazık ki. asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki. “Aşk gelicek. Bütün karanlıklar aydınlanacak.Bu hakikatler herkesin gözü önünde. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine. sıcak. kırgınlıkları unutup. sevilelim. gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz. vatan aşkını. . “Sevelim.. yürek yüreğe verip.

Bir süre daha ağladım. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. bu resmî iş. delâlet içinde. diyor. Kocaman kadın. Moralim bozuldu. Gaflet. bu âhiret. Bu madde. Öğretmen Okulunu bitirmiş. O zamanlar okullar sobalıydı. Geldi. sigarasını içiyordu. Ben yine aynı kabalıkla. Affedersiniz kızım. Biraz gençliğini yaşasın. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. Beni görünce asabi bir ses tonuyla. bu gençlik. “Efendim. vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. hayatı. Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. dedim. Biraz sonra mümessil sınıfa girdi. dedi. Ve hepimiz bundan çok. Canım sıkıldı. âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer. güzeldim. benim özel hayatım başka. Birden boşanıverdim. doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor. namaz . “İkide birde niye haber gönderiyorsun. sonra evlenince düzelir. resmî işim başka. Oturdum. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı. gösterilen.” dedim. dedi. dedi. sobayı yakmasını istedim. Bundan kırk yıl önce idi. Efendim. bir kompozisyon. güzel. saygıyla selâm verdi. Çocuklar titriyorlar. bu evlilik. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. ama çok şey kaybediyoruz. Ve aradan otuz yıl geçti. parçalıyoruz. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor. Hemen mümessili çağırdım. pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla. sınıf buz gibi. Bundan diyor. Sonra gittim. Bir okulda öğretmendim.” Ah kardeşim. Hademeyi görmesini. o bekâr. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var. siz lütfen eve gidin. Şoke olmuştum. bu bekârlık. çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz. şaibeli olan. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde. otuz yıl önceydi. âhiret için de söz konusu. Şaşırdım. Derse girdim. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. Efendim diyorlar. teneffüs zili çalmış. O zaman gençtim.. biraz kamburu çıkmıştı. Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. mesleğe ilk adımımı atmıştım. bu ihtiyarlık. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. kendimi bir şey sanıyordum. sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. bu özel iş. İstirahat buyurun. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. yeni öğretmen olmuştum. Öğretmenim. Ben gelemem. Eve gittim. bu ruh. Biraz sonra müdür bey geldi. Hademe oturmuş. her köşesiyle bir bütün. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı.Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. bu vücut. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. Efendim. Aynı durum dünya. çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. başka bir öğrenciyi gönderdim. bu dünya. Bir gün ders bitmiş. varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. dedi. hademe gelmiyor. Biraz beli bükülmüş. İnsan hayatının. Düzelmez efendim. Müdür bey gitti. sezemiyor. bu mânâ. abdest aldım. Her gün işitiriz. Sizi rahatsız ettim. hissedemiyoruz. Aynı cevabı vermişti. otursun sobayı kendi yaksın. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler.. Bu sefer kalktım kendim gittim. saçma sapan düşünceler insanı. Müdür bey geldi. soba yanmıyor. Biraz sonra bir hademe geldi. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. Acaba özel hayatı kirli olan.” dedi. “falanca gün. otur sobanı yak. Ben öğrencileri evlerine gönderirim.

Buna hiçbir insanın gücü yetmez. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim.” dedi. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam. Ve bu son nefese kadar devam ediyor. sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak. Ne denirse densin. Ve Allah’ım dedim. otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. Ben. okuduğumuz. Utandım. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. Müsaade ederseniz. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. . Ben. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. izahı mümkün olmayan bir olaydı. elinizi öpmek istiyorum. o benim özel hayatım. yüzüm kızardı. Hayatta hiç kimse istese de. istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. müslümanca yaşamaya çalışalım. önce Allah’tan. çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da. bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor. sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. hayatımızın her ânını. istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler. pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim. Büyük Yunus ne güzel söylüyor. çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. Sayın profesör diyor ki. Onun için değil midir ki. birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. sonra Peygamber’den. Söz ola kestire başı. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. “Beni affedin. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. gördüğümüz. dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. efendice. Bana kimse karışamaz. hatta bir cinayete sebep oluyor. Ve ellerimi açarak. bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. İstediğim safahatta bulunurum. bu. Her şey her şeyi etkiliyor. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır. “Hocam. “sanki son ânımızmış” gibi nezih. Şimdi bilinçaltı deniyor. temiz. insanca. “Ya hayır söyle. ertesi gün okulun hademesi benden. Beni görünce birden koştu. müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. Özel hayatıyla. Efendim. Kâinatın Efendisi. İstese de. gücümüzün yettiği kadar her söze. Elimizden geldiği kadar. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. Bazen bir dövüşe. Peygamber Efendimiz. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. Eskiden şuuraltı derlerdi. “Söz ola kese savaşı. yahut sus. her harekete dikkat edelim. İstediğim içkileri içerim.” Aman Yâ Rabbi. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken.” Bir cümleden hatta bir kelimeden ne çıkar demeyelim. O öyle muhteşem bir depo ki. İşittiğimiz. güzel. Sonra ertesi gün okula gittim. Yüce Resûlümüz. şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor.kıldım. Okula yüz metre kala.

hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. her ânına sadece sevgi. güzellik. Ve sonunda. ne karı koca kavgası. ışıkla dolsa. Ne olur. tümüne. “Tatlı söz. sükûn. Ve biz de Yunus gibi.Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. insanların birbirini sevdiği. Sık sık tekrarlanır. dünyamızı da. sevilelim. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş. O Hadisin yaşandığı aile hayatında. mutluluklar sizinle beraber olsun.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir. İnanın o bir Hadis. kaynana ihtilâfı olur. sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle. incelikler. yılanı deliğinden çıkarır” derler. Hz. . hayatı. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta. özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek. sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. Cenab-ı Hak. şükür. “Ya Musa. Bütün iyilikler. Ne olur insanı. birbirine şefkât ve yardım göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur. saygı. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. ne gelin. güzellikler. Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. varoluşu anlamaya. aile hayatında. o kadar ince ki. iş hayatında. saydığı. “Sevelim. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. saygı. sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. Hayatımızın bir bölümüne değil. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh. görümce. yepyeni. Kur’an-ı Kerim’de. dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. algılamaya. o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek. Hayatımız renkle dolsa. İnsan ruhu o kadar hassas. ilerleme ve kalkınma olur. O Hadisin yaşandığı bir işyeri. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler. sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. sabır. O yuvada sadece sevgi. âhiretimizi de cennet etmeye. pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. güzellikler taşıyor.

Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. dem bu dem” diyorlar. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif. kendilerini bir şey sanmışlardır. Olan olmuş. Bu iş öyle zorla. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara. ânın güzelliğini. Akılları fikirleri şöyle yapacağım. yarınla meşgul olanlar. takdir topladı. ona. hayatta mutlu. “Dem. zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler. muntazam. Bir düşünseler ki. Ve hepsinde başarılı oldular. vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. Sürekli dünle. Ah. o arsa kaçar mıydı. Bazı insanlar görürsünüz. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar. Bugünü yaşamıyorlardır. ağlamadılar. Sonuç değişmez. İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. daha güzel. yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim. Bunların hepsi. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı. beğeni kazandı. toplumlar için de böyledir. güzel. geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan. huzurlu ve başarılı olanlar. yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. “Ve bir an yaşıyorum. Her bir Japon. Sürekli. Bugün Amerika’da bile. derler. bütün bir ömre bedel” diyor. dayatmayla değil. temiz. ânın güzelliğini kaçırdıklarını. keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. daha ince yapılı. falcı denilen kimseler. Hep daha iyiye. aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. yarınların tarlası gibidir. hayatı güzel. onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir. daha güzele.Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş. renkli. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki. hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. Bizler gaybı bilemeyiz. Bugünümüzü dürüst. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. ışık dolu bir anlam verebilmektir. Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar. ama ânını yaşayıp. faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler. Ne ileri gidiyor. gayba inananların dinidir. “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle. Hayat böyle efendim. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar. Keşke. Dakik. bu demdir. hem de İsviçre saatinden daha hassas. ihtişamını yakalayamazlar ki. Bu arada kendilerine medyum denilen. biten bitmiş dediler. daha dakiktiler. yarına bırakma. Önemli olan ânı yaşayabilmek. öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. “Kardeşim. ceplerini doldurmuşlardır. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. Arka arkaya hamleler yaptılar. acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre. dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. Bugünler. çözmeye çalışmışlardır. ne geri kalıyorlardı. anlamlı. Bu durum fertler için olduğu gibi. İslâm. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. daha . böyle edeceğim hayalleriyle doludur. kendiliğinden oldu. Öteden beri merak ederim. vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. Ama onlar.

Önünde bir hamal. “Hak şerleri hayreyler. o iş olsaydı kendileri için hayırlar. Bu yükle bu yola dayanamayız. Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir . uygulayabilsek. bir edep ve incelik içinde yaşayalım. yürürken de türkü söylemektedir. mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan. sevilelim. Gazeteci dayanamaz sorar.” der. Mevlâ görelim neyler. önündeki işine koyulsa. olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. Bazı kimseler. “Sevelim. Teessüre kapılırlar. Hep bir hoşluk. kafalarına koydukları. bilmiyoruz.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı. Yıllar önce gazeteci. önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. Acaba bir an için düşünseler. sırtında kocaman bir yük yürümekte. Bazıları daha ileri gidip. sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler.mükemmele gitmek için. adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor. bir güzellik. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum. yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. Yol uzun. Oysa bunda da bir hayır var deyip. Yük ağır. onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir. Yüklerden kurtulalım. Zannetme ki gayreyler. Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek. huzurumuz. “benim elim kolum bomboş. “Kardeşim. güzellikler. dünya kimseye kalmaz.

Allah bizlere de. kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde. O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor.. Peki. Olayların kendine göre bir hâl dili var. gidişimiz Hak yolda. çevre kötü insanlarla. “Allah bize yar ve yakındır. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek. arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. kovanım yağma olsun” diyor. Hayatta dertsiz insan olmaz. onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. çalışma gücümüzü kırarız. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda. böyle değişti.yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir.“Bu dünya dopdolu kalleş.” der. farkında bile değiliz. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim. Tek istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz. “Bey. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları. her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek. kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar.. endişeleri bırakmak. için düzgün oluşunda. o temiz yola girmeyi. İçimiz düzgün olmayınca.” diyerek emin adımlarla yürürse. eşek arısı var diye. “Hangi tohum zamanında Besmeleyle. Hayat şöyle değişti. sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek. şevkimizi azaltır. Beni çok etkiledi. Galiba hamal haklı. Dem bu dem. şer mi getirecek bilemiyoruz. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz. yaşayabilmek. O günden beri düşünürüm. Mesele. “Ballar balını buldum. güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. Hayat da böyle. pırlanta insanlar var. dünya bir araya gelse yine olmaz. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. Bir şeyin olması bizim için mukadderse. O dili bir çözebilsek. Biz adımlarımızı düzgün atalım. Çevremizden hep işitiriz. Yapabilenlere ne mutlu. “sen bu işleri anlamazsın. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. ama bütün mesele o dili öğrenebilmek. Bırakalım bu boş sözleri. Eğer mukadder değilse. hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek. hissedebilmek. Şuna bir inanabilsek.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum. sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin. Mevlânâ. . o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. çok değerli. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel. gerisi kolay.

Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var. Mevlâna.. Daire Üyeliğinden emekli oldum. Dostoyevski.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. savunan bir öğrenciydim. fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek. Bunda edebiyat öğretmeni annemin de büyük etkisi oldu. İlâhiyat ve Felsefe. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu. sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim. öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır. Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu.Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik. anlamak hususunda. Dört fakültede okudum: Hukuk.5 yaşında okuma-yazma öğrendim. sosyoloji.. Klâsik müziği çok severim. araştıran ve daima hakkını arayan. Bütün hayatım okumakla geçti. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim. Çok çalışan. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu. o da insanı tanımak. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre. gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. şiir. beden. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz.net isimli bir internet sitem var. fırsat buldukça dinlerim. İnsanı ruh. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri. inceleyen. tarih. Orada mümkün olduğunca . 3. Bir de gonulsohbetleri. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki. Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı.. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. hayatı anlamak demekti. dünyadaki yedi milyar insanın görüş.. Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. Edebiyat. soru ve düşüncelerine açık. Erzurumlu İbrahim Hakkı. psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa. Tıp. tasavvuf. müzik ve resimle daima ilgiliyim. İnsanı anlamak ise. daha çok fakültede okumayı düşünürdüm.T. Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. tıp. Edebiyat. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür. Shakespeare. Bununsa nihayeti yok. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim.

T. araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız.: Bence çok para kazanmak. hep ön plânda olmak. kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. bilgilerini hâl haline getirmiş. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu.. Her şey birbirine bağlıdır. . mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde. Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz. sayın dolabını açtı. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi.. Onlar için her şey çok önemlidir.T. Önemli olan en iyi olmak değil. basit. basit. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar.günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor. Beni çok etkilemişti. hayatta huzur. bilimde tesadüf olabilir mi? S. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz. okumakla. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum. işyerinde bir güzel dostluğu. başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S. seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır. İlim ile duyguyu. diye. o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir. sorunlarınızı yazabilirsiniz. madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. Hayatta küçük. akıl ile gönlü bütünlemiş. başarılı olabilirler. sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar. mal mülk sahibi olmak. sayın masasına oturdu.: Hayatta bir tek tesadüf vardır. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek. önemsiz. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. sayın aletlerini yerleştirdi. aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. – Efendim. diğeri hizmet etmek. üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir. sevgiyi yakalayamamış. sükûn. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi. makam sahibi olmuş. mevki. siz hayatı hep çalışmakla. sıradan kelimelerini kullanmazlar. bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük. uyum ve güzellik bulabilirler.

. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder. şiir yazarak. hoşgörü. yaşamın gayelerini araştırır. öğrenme aşkıyla doludur. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir.T. gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. nereye gittiğini. Bu görüşü ben ortaya attım. Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık. mutluluğa ve güzelliğe götürdü. Gerçekler derken neleri kastettiniz? .. hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler.– Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı. gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. yazı yazarak. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil. pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. sevgi. kendini. güzelin. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S. Sadece bilgi yetmez. Bu beni sonsuz bir huzura. – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S. güzel sanatlarla ilgilenerek.T. kendini yetiştirme. hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan. nereden gelip. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz. örnek olmalı. asil ve temiz olanın yolunu açabilir. daima gerçekler peşinde koşan. hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin. sizce bunları başarabilirler mi? S. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor.: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı. Bunu.: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum. yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. haksızlıklar karşısında kendini savunur. etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin.T. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. – Peki. saygı.: Bir genç. resim yaparak. Çok okuyarak. varoluşunun nedenlerini. incelik. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor. Öğrenme.) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. gayesizlikten ileri gelir. Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım.

İnsan evrenin bir modelidir. onunla dost. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım. hem işini çok titiz yapar. kendilerini gereksiz şeylerle.T. ondan en ufak bir şey dahi istemedim. saygılı. çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar. 44 yıl evli kaldık. hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder. çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda. onu keşfetmesi. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim. Her zaman herkese karşı zarif. edepli. Nur içinde yatsın. onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. dikkâttir” der. lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar.T. Böylece barışmış olduk. Eşim çok müstesna bir insandı. “Sabri Tandoğan: 10” dedi. dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S. arkadaş olabilmesidir. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. – Peki. Sonra notlar okundu. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. kalktım. Öğretmenime gücendim. Gençlik tabi. ona hep saygı duydum. hocam adımı okudu. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim.T. insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması. “Deha. Bir süre ona dargın kaldım. zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır. . Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur. resim yapar.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. O nedenle yapılacak en büyük keşif. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. Her şey insanda mevcuttur.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları. Danıştay savcısı idi. yazı yazar.S. müzikle ilgilenirdi. Valery. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim. Bir de dâhilerin ortak özelliği. Üç yıl önce Hak’ka göçtü. S. Şimdi olsa böyle davranmazdım. – Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım. hiç konuşmuyordum. Rahmetli eşimi çok sevdim.T. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor. kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir.

T. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S.– Efendim. hoşgörü gösterin. Çok okuyun. Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz. sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum. . biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S.T.: Hay hay. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim. – Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. araştırın. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun. Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın. hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin. Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum. daima sorun. Sağolun. Yolunuz açık olsun. saygı duyun.: İnsanları tanıyın. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık.

yıldızlara. baba. güzelliğin ve asâletin. hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki. Anne.s. günlük hayatımızda yararlı olacak. gezi v. Samanyolu’na bakıyor.. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. iş. hayat yolunda. güzel. kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile. edep ve hayânın. kültürsüzlükleri. ama asil insanoğlu. sağlam adımlarla. ibâdet yerleri. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş yavaş dünyayı tanıdıkça. büyük devlet daireleri ve mahkemeler v. şerre âlet olup. Ama o güzelim düşünceler. İnsanın. sinema. Ve daha neler ve nelerle. tertemiz kalplerine rağmen.. hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor. bir çember gibi çocuğu sarıyor.. taktik ve strateji bilmedikleri için. o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce. aşk ve iman zâfiyetleri. yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe. sonra da meslek arkadaşları katılıyor. ruh hastası. o en güzel yönü. . İnsanoğlu istese de istemese de. büyüyor. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini. ruhun katili. insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan. sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. Yurt dışına seyahatler yapıyor.s. rezil ve aşağılık. Gazeteler. geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor. Onun kafasında sorular. okul. mahalle arkadaşlarına askerlik. akrabalar. somut. ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu. Geceleri gökyüzüne bakıyor. iyi. ama soylu. varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin. –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor.Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. yollar. stadyum. bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan. İşte şimdi çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz. aya. O her gün en alçakça cinayet filmleri ile. Cevap arıyor sorularına. bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye. mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle. baş belâsı televizyon. zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler. Okul. yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor. kafasızlıkları. insan gönüllerine katran döküyor. o tertemiz. gökdelenler. ürperiyor. pratik. Önce bir aile içinde yaşıyor. o eşi olmayan ürpertiler. işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. büyük binalar. efendice. ne yazık ki ertesi gün. o güzelim insanın.. temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor. iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor.Önemli Olan Olaylar Değil. insanca. komşular derken. Hep beraber bu hususu inceleyerek.

. somut. varsayımları. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. İşte kendi gerçeğimiz. Gerçeklerden uzak... hem çevrelerini aldatırlar. Bir türlü gerçeği göremezler. En ufak bir harekete . Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar. Çünkü. Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır. sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar. Hiçbir zaman. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. ayağı yere değmez. görmek istemezler. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen. yediği kazıkları anlatır. canlı. İki kere iki her zaman. Somut gerçekleri. yaşanan. Hepimiz buyuz. kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. canlı varlığın içindedir. söz hemen toplumdaki bozuk. somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu çabucak kavrarsınız. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer. Kimi başından geçenleri.. bu gerçekler karşısında. bütün somut gerçekleri ile. Sürekli itham ederler. Düşünmek demek. Kimseye kızmayalım. ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler. sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler. kelimelerde değil. onu olduğu gibi algılamak demektir. güzel. bize acı veren. kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek. ayrılma vakti gelir. palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. ya onların dışında yaşayıp da. oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak. zararları hem kendilerine. tedavi cihetine gidilmediği takdirde. Kabul de. hastalık yine devam edecek. ilk yapılacak iş. Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. hayallerinin. Teşhis ne kadar sağlam. insanın ayağının yere değmesi gerekir. yeni başlıyor. O halde. içinde yaşadığımız dünyayı. Birtakım iyi. Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. Öfkelenmeyelim... attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın. Evet. müsbet. algılamaya çalışmak olmalıdır. o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. hayalleri. lâf. aksayan. Lâf. temiz. sağlam. yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. değişik yorumlarla çarpıtanlar. vatansever insanlar bir araya geldiklerinde. işimize gelsin gelmesin. Gerçek. edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar. Dünyamız kelimelerle dolu. kelimelerden meydana gelen bir hayal dünya.Her şeyden önce. bir ömür boyu havalarda uçar. Sanki yüzüyoruz onların içinde. Gelir geçer.. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle. gerçek hayattan uzak. hem kendilerini. sıkıntı veren konulara geçerler. Tabi iş bununla bitmiyor. çarpıtmadan. somut gerçeklerden uzaklaşıp da. hayallerimiz ile değiştirmeden. bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar. sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye. Nice insanlar vardır ki. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır. İnsanoğlu.. lâf. söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır. Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan. İkinci adım. yaşanan. hem de çevresindeki insanlara olur. her yerde dörttür. doğru ve gerçekçi de olsa. Suç ya falancanındır ya da toplumundur. kelimelerden ibaret. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile.. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler. belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır..

. keIimelerle yaşıyoruz. Birden öfkelendi. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. Neden bugün sinirlendiniz. söylenmekle hangi mesele halledilebilir. bunun için toplantılar yapılıyor.. Gazete okumakla meşgul. sükûnetle kendisini seyrediyordum. demiyorsunuz. Böyle devam ettiğiniz takdirde. gazete sahibine. İnsanlardan. Otobüs tenha. Konuşmak. dedi ve ilâve etti. İnsanlar bir araya bunun için geliyor. – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. bunun için gazeteler çıkıyor. kelimelerle ölüyoruz. dedim. aileden. Birden bakışları bakışlarımı aradı. . ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim. gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı. – Yirmi yıl geçti. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak. herkes bir başkasından bekliyor bunu. çocuktan. siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim. Yahut. hayattan. belediyeden.. hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi. Ben. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi. – Lânet olsun böyle gazeteye. Neden bir mektup yazıp. öylesine hayattan. diyerek buruşturup yere fırlattı. en ufak bir hareket için öncülük etmeden. her şeyden. Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı.. Kelimelerle besleniyor.. kelimelerle zehirleniyor. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu. ama her şeyden şikâyet. dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu. şu. diye cevap verdi.teşebbüs etmeden. sadece şikâyet. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman.. Gece son otobüsle dönüyorum. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. Sadece şikâyet etmek. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz. şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. yazı işleri müdürüne. hükümetten. Öylesine uyuşmuş. sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim.

diyebilmenizdir. Devede kulak bile olmaz. oraya gelememişsiniz. olaylar karşısında. yanlışlıklar. diye cevap verdi. aklı başında. dedi. hakir. Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor. dedi. Bunu dediğiniz. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. akılcı yoldan. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar. şahsiyet sahibi bir insansınız. Siz ne yazık ki. şuurlu. en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. Cevap vermedi. yakıp yıkmak. diyebildiğiniz anda siz medeni. duygusallığa kapılmadan. – Teşekkür ederim. çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. hiddet buhranlarına kapılarak. ne ifade eder. döndü. – Hayır. o gazetenin yüzbinlerce satması değil. Tepki göstermek. Başını öne eğdi. Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı. Bir ben bırakmışım. Bu iş de. Kendinizi hor. sövüp saymak. sizin o gazete için. keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı. yine bildiklerini okurlar. karşımıza çıkan meselenin halli için. . bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek.– Aman efendim. Sizin için önemli olan. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir. Dayanamadım: – İşte beyefendi. bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece. vurup dökmek. onu uygulamaya geçmek demektir. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. Medenilik şuuru denilen. Otobüsten inerken. Nasıl olsa. zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup. öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil. şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. beş para etmez görüyorsunuz. bu gazete benim evime giremez. edepsizlikler değil. o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. dedim. Tepki göstermek demek.

“Efendim. bir huzur. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm. bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. madde ile mânâ. bahtiyar oldu. bunalımlar. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok. içsel olana önem veriyorlar. küskünlükler. gözleri fersiz. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu. hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım. boynu bükük. Artık günümüz insanı bir mutluluk. bu esprideki inceliği. kenetlenmiş dişler. aşk yolunda ömürlerini tüketen. zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu. Birtakım insanlar mâneviyat adına. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. üzerinde düşünürüm. “benim için çok dua edin. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden. sıkıntılar. İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki. şekli hiçe sayıyorlar. sen kalbini tursille mi.” derler. Arabanın kapısı açıldı. kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri. girdiği seçimleri kaybetmiş. tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. İslâm bir sentezdir. kalabalık caddelerde dolaşın. dualarınıza muhtaç. köşesine çekilmişti. ruh ile beden. aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. oruçtan. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor. güzelliği unutamadım. bâtıl zail oldu” buyruluyor. saygısız .İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı. kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. nice ocakların sönüşü. Onun için Kur’an-ı Ke-rim’de “Hak geldi. derûni olana. öz ile şekil. dargınlıklar. bu konular açıldığı zaman renkleri değişir. Rahmetli Münir Bey. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. güzellikleri hep birer şekilden ibaret. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. şekle sarılıyorlar. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının. Baktım. “bunlar şekilden ibaret.” Be kardeşim. Kendilerine namazdan. bir gazeteci sordu. Benim kalbim tertemiz. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar. gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki. Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. günahkâr kul.” dedi. bu çelişkiyi görüyoruz. en muhteşem bir sentez.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. Sen kalbe bak. gürültüler. dedi. en yüce. Birtakım kimseler tam aksine. ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı. öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok. persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz. “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. onlar da yalnız bâtına. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri. “Efendim. Büyük iş merkezlerini gezin. şaşaalara rağmen. Bir gün. Kavgalar. İç ile dış. kadın ile erkek. hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır. hiçbir din. “Efendim”.. Gidin. zekattan sorulduğu zaman. İç ile dış. felâketlerle karşılaştı. Oysa gerçekten mânâ yolunda. ürperirler ve derinden bir ah çekerek. güzellik adına hep zâhire. Bu aciz. hiçbir görüş. zâhir ile batın. “aman” derler. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller.. ruhundan. Aradan uzun yıllar geçti. titrerler. dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel. hacdan.

Bir Âyeti. iman bütünlüğü ve aşk ile. Yapılacak iş ortada. İnsan ister istemez. “Nazarlardan taşan mânâ. hiç olmazsa. cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak. İri lakırdıları bırakalım. radyolar. Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor. gazeteler. Allah cümlemize sağlık. aile hayatında. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için. diyebilelim. Kur’an-ı Kerim’de. meslek hayatında. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. Kafalar. senin Resulünün bir Hadisini. bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. Yüklerden kurtulalım. Artık günümüz insanı Yunus’un. göz gerektir göresi” diyor. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar. Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin. toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi. ibadullahı istihkar” derdi. kalpler öyle negatifle dolmuş ki. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor.. senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”. sinemalar. özümleyerek. içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek. Büyük Yunus. “Ben de ey Rabbim. . tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman. Lâfla değil. bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. iman ile çene kapamayı nasip etsin. Allah’ın ipine sarılmak. İslâm’a sarılmak. “Cümle yerde Hak nazır. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek.bakışlar.. ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun. televizyonlar. belki de bitmek üzere. yük ağır. yaşayarak. nutukla değil. yaşanmayan. “İnan Haluk. kuru gürültüyle değil. afiyet. bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. “Aşk gelicek. “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. “Durun kalabalıklar durun. bu yükle bu yola katlanamayız. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da.

Dün okuluna gitti. farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz. deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu. Niye geldin. bir hamal tutması gerekiyor. Olay beni fevkalâde müteessir etti. aslan gibi bir delikanlıya. “Sizi İstanbul’dan arıyorum. “Efendim. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa. okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. Birden telefon çaldı. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık. Bir gün. Yazılarınızdan. kitaplarınızdan. “bu ne biçim iş. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor. Yerden göğe kadar haklısınız. samimiyetsizlik. televizyon konuşmalarınızdan. internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum.” dedim. kızım terzi olmuş. Bu ne biçim doktorluk. nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner. Müdür. Yolda beraber gidiyorlar. Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum. Gelmenin sebebini anlayamadım. yalancılığa itiyoruz. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. hukukçu olmuş. raporunu al. Sen de git. pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi. Kızım. senin aklın neredeydi. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan. unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. Bu durum Türk eğitimi adına. diyor.” Sayın doktor. o gencecik pırlanta çocuklarımız için. Sorarım size. Kapıda müdür karşılıyor. Bu ne biçim okul. manav olmuş. Telefondaki ses. hatta aracı oluyor.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Para için rapor yazan doktor. Hocam. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. ama insan. ama dürüst.” dedi. ama onurlu. sağlam bir insana. Benim havsalam almıyor. yıkılan Türk ailesi için. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. ne bir tek öğrenci var. İstanbul liselerinin birinde okuyor. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor. insanlık kültürü adına utanç verici bir durum. Saygılarımla. bu ne biçim okul müdürlüğü. daha öğrenemedin mi.Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum. diyor. Aynı fikirdeyim. diyor. gerçekten kültürlü bir . Oğlum bakkal olmuş. “Efendim. bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor. mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor. kızım doktor olmuş. Memleketim için. Açtım. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. zelil bir duruma düşürüyor. yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler. Sizi yıllardır tanıyorum. sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul. Okulda ne bir tek öğretmen. Kızım lise son sınıfta. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken. devamsızlıktan kurtul. Benim oğlum. Ne oluyoruz. sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum.” dedi. “Buyurun efendim. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum.

tükürüğünüze yazık olur. “Efendim. Adam vezir olmuş. çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa. Mesele diploma değil. Medya bu çöküşü. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki. bakanların. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. insan-ı kâmil olabilmek. Ben sana vezir olamazsın demedim ki. Aman dikkatli olalım. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor. Ama bu Nurullah Ataç. Ah evlâdım demiş. puldan. bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. Nice zaman var ki. Ben sana adam olamazsın dedim. nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. yüzüne tükürseniz. Ama ben nice profesörlerin. Bak gör. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. “Bu cümle size mi ait. Bir kısmı boykot ediyor. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç.” diyor. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. makam.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış. Hamala soruyor. adam olmak için. bahçıvan olarak bitirmişti. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun. Bir belirsizlik. ben vezir bile oldum. bir müphemiyet. Bir kitap hazırladım. ilkokul mezunu idi. “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var. Hamal. Adamlarıma emir verdim. Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. sonra babasını ayağına çağırtmış. gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor.insandı. Eğer bir toplumda sahtekârca alınan. bir yerden mi aldınız?” Hamal. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. Baba gülmüş. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. Diploma onun bir nüansı. biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi. bir beyefendi. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum.” diyor. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına. o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme . Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da orta ikiden ayrılmıştı. öyle makam sahibi insanlar var ki. basılması için matbaaya verdim. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. hiç açmıyor. Hayat bir bütün. Arkadaşım hayret içinde. mevki. Hazret-i insan makamına yükselebilmek. diplomadan ibaret değil. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. “Efendim. bir kompozisyon. sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. seni buraya getirttim. Başta aile hayatı olmak üzere. Bak baba demiş. Kendi kendini yetiştirmişti. Aradan yıllar geçti. iş hayatı. bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. Önemli olan insan olabilmek. Efendim. rütbeden. niçin yaşadığımızı.

Anne seccaden gelsin.Sıcacık kanım damlar. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. başsız adamlar. Gir de bir bak ülkeme Başsız. Bize dua et emi.” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin .

” .Ya nice okumaktır.

Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya. jestlerden. hakaretler. acı sözler. televizyonun karşısına geçmiş. Çok üzüldüm” dedi. bunaltan. orta yaşa gelmiş. üzen. hep nefret dolu bakışlar. İnsanlar her gün. Ben. küfürler.. “İnanır mısın Sabri Bey” dedi. bugünkü içinde yaşadığımız toplumu. tiyatrosu böyle. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. sineması böyle. hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. Başlamış kanalları gezinmeye. Hep kin dolu. Bir toplum ki. gazetesi böyle. bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu. “O televizyondaki bakışlardan. bir genç kızın. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. yoran. televizyonu böyle. bir delikanlının iç dünyası. bir babanın ruh dünyası. mimiklerden ürperdim. sarsan. hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten. konuşmalardan.. daraltan haberler. Acaba hiç düşünüyor muyuz. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış.Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Eline kumanda cihazını almış. hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin. Aman Ya Rabbi. Adına “mobil” diyorlar. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. biraz buna benzetiyorum. .

Anne seccaden gelsin,

Bize dua et emi.”

Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır.

Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle

başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz”

der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünneti Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin...

500. Sayının Mutluluğu

Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım.

Bu 500. Gir de bir bak ülkeme. İki elini birbirine vurarak.” Hasta birden susuyor. onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Odaları dolaşıyor. hastanın yanına gidiyor. Sonra temizlenmeye çalışın. alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin. irfanına nice kitaplar. hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi. sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. kavruk. yazı yazarak. ilelebet bu hastaneden çıkamazsın. Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor. Artık insanların içi yanık. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. Hangi su. sayısı çıkan mübârek dergi. bir üniversite oldu memleketimiz için. Başsız başsız adamlar. kumarın peşinde gidiyorlar. Ve bazı insanlar. Oradan uzaklaşıyor. “Bak kardeşim” diyor. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. gittikleri yolu görebilsinler. “deli doktor. sigaranın. M.” Gidin. düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. tashihini yaparak. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de. deli doktor” diye tempo tutuyor. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. Onlara şöyle bir bakın. Hastalarıyla ilgileniyor. gül gibi bir dergi çıkıyor. Nice güzel insan. odasının kapısına çıkıyor. bir okul. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz. Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor. . Aklıma meşhur hikâye geliyor. Sıcacık kanım damlar. dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen. anlamadan. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne. hatırlarını soruyor. Ne yaptıklarını. Ve elini omzuna koyarak. nereye gittiklerini bilmeden. basılmasında yardımcı olarak. Mazhar Osman. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. o dergiye emek vererek. idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. ansiklopediler çıkarılabilir. “Bıçak soksan gölgeme. Bir hasta.

o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. . belki birincisi dergilerdir. daha iyiye. gerek dünya edebiyatında bazı dergiler. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki. Gerek Türk. irfanının aynı zamanda terazisidirler. ama insanı kitaba götüren yolların birisi. istikbali. bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler. o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz. Allah cümlemize hayır yolunda. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur.Dergiler bir ülkenin kültürünün. faydalı olmayı. araştırarak. Orada nice insan okuyarak. Evet kültür kitaptır. iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli. çileli insanlarına yardımcı olmayı. hizmet etmeyi nasip etsin. düşünerek. O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı. daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır. bir okul olmuş.

geri zekâlıdır yahut delidir. Bir gemi düşünelim. Açık söylüyorum. yürekten inanmış olsak. Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. Sağlam bir yolda. sıyrılabiliyor. İşin aslı şudur. tereddüt içinde. Hangi yazarları okuyayım. önümde arkamda binlerce kitap. yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum. “Efendim. Lütfen bir yol gösterin. Ne yapar? Çımacıya mı sorar. bazı yazarları tutuyorlar. Dalgalar sanki bir dağ gibi. bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır. Hep acaba diyorlar. aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek.” Kıymetli okurum. hangi yazarları kendime önder. orada karının kocaya. Yıllarca bunları gördüm. Affına Geldim Bir okurum telefon etti. efendiler. önce şunu söyleyeyim. Öyle bir mahkeme ki. Hep boşuna atış yapılıyor. bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken. mâneviyat adı altında insanı yanıltan. sağımda solumda. sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. bu sadece sizin derdiniz. Bu onun kişisel düşüncesidir. yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. Düşünün. söyleyebilir. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. din adı altında. Bir an için paniğe kapıldım. Bazı kimseler reklâma uyarak. Hep akıntıya kürek çekiliyor. Kapıdan girdim. Sayın okurum.Kulluk Edemedim. yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da. göklere çıkarıyorlar. acaba doğru mu yol alıyorum. toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. güzeIi gösteren kitaplar yanında. Şaşırdım. lider. ben onların durumuna düşmek istemiyorum. ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. Filân yazar şu kanaatte. hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken. siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. adına hayat denilen. günün modasına kapılarak. İslâm dinini öğrenmek istiyorum. emin adımlarla yürümek. Kaptan. aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. Efendim. müşahede ettim. dedi mi? Ben hatırlamıyorum. sizin ihtisas konunuza girmez. bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim. olabilir. Bu. ona göre hareket eder. sizin meseleniz değil. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. tayfaya mı sorar. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden. Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin . şaşırtan. Geçen gün bir kitapçıya gittim. yazarın sözüne değil. Filân âlim şunu söylüyor. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten. siz o kitapçılardaki binlerce kitabın. Önündeki pusulaya bakar. “Ben. Aman Ya Rabbi. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak. Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor. bazı iyiyi. doğruyu. bir ruhi şaşkınlık idi.” dedi. Herkes kendi kendinden mesul olacak. o yazardan sorulmayacak. aile olarak. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden. amacıma ulaşmak istiyorum. hata etmeden.

Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. lütfen istirham ediyorum. her zaman edep içinde. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. Yüce Allah lütfediyor. Sen bizleri bağışla. . mal. İlk hedefimiz edep. makam. mevki. bana iman ile çene kapamayı nasibeyle. gözümüz yaşlı.” İşte. incelik içinde bir Müslüman olalım. Ömer gözleri nemli cevap vermiş. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere.” demiş. her işimiz hata.ve ona göre hareket edin. tevazu içinde. “Abla be. derler. sen cennetle müjdelenen bir insansın. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. Kadın başını camdan uzatarak memura. demiş Hz. Allah’ım diyelim. Sen bizleri affet. İşte böyle sayın okurum. İnşallah Allah bizleri de. günahkârım. Ömer. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. Efendim. “çöllerde yaşayan. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. rütbe. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. Çok zor bir dünyada. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor. o sizin bileceğiniz iş. zenginlik. tevazu. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder. “Hani. Ne olur ellerimizi açalım. ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım. kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar. iş hayatınızda. Allah’ım. kulluk edemedim. her yerde. “Senin her tarafın hata. Her tarafımız kusur. yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra. saygı ve incelik olsun. Bu da bir imtihan. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman. sen ne büyüksün. Günahımız başımızdan aşkın. hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. çok zor bir toplumda yaşıyoruz. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer. mülk farklarına aldırış etmeyelim. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. şu entelliği bırakalım.” Bizler de onun gibiyiz. böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim. Zahiri gösterişlere. aile hayatınızda. bize imkânlar tanıyor. bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım. imkânlara lâyık değiliz. ister binlerce kitap okuyun.” Değerli okurum ne olursunuz.” diyor. “Ben. affına geldim. sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra. Onları iyice öğrendikten. Allah’ım. “Ne oldu?” diyor. Hz. Bir tek Âyeti. saygı içinde. Başımız önümüzde her an. kusurluyum. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım.

mevki. örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. Onlarla arkadaşlık yapıyorum. tarihe geçen. bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal. medeni insan olmak yine başkadır. lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar. büyük bir edep ve saygıyla. .” İşte İmam Hatip Okulları açıldı.” der. Sayın rektör şöyle deseydi. Bu.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. “Efendim. ne söylediğini bilen bir insandır. Abuk sabuk konuşmak. Ama ben onurlu. insan sevgisinden o kadar uzak ki. Son imparator tahtından alınmış. Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. Gençlik yıllarımı düşündüm. Evet dün imparatordum. düşündürücü. Olaya sizin gibi bakmıyorum.” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır. Geçenlerde televizyonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim. yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz. gerek elbise provalarında. kibarlığını bozmaz. Bugün ne yazık ki birtakım kimseler. Ama insanlık.Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. bu kadar kırılmazdım. bugün ağaçlara. İnsanlıktan. ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. Saygılarımı sunarım. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir. “biraz da terzilik günlerinden bahset. saygısız bir milletvekili. rektör olmuş ama adam olamamış. küstah. “ben sizin gibi düşünmüyorum.” Meclise bir sessizlik çöker. bugün çapa yapan bir bahçıvan. gerek teslim günlerinde aksama olmadı. Bugün bahçıvanım. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak. mülk. Maocu güçler imparatorluğa son vermiş. Bugün bahçıvan olarak mutluyum. Cumhurbaşkanına. ibret verici. Efendim. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım.” der. Tane tane.. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. Deminki terbiyesiz ve saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur. kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. dengeli. Bir gün bile. idareyi ellerine almışlardır. Sesin geldiği tarafa döner. Çok rahat kalp kırıyor. Dün imparator olarak mutluydum. bu ne düşüş böyle. “Evet.” der. “Sayın muhafız. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun. Günü gününe. çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. “Sen. efendi karakterli.. Bununla da iftihar ediyorum. kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir. makam sahibi olmak başka. ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. Hayretler içinde kaldım. Evet. Akıllı. Bir süre sonra. saati saatine işimi yaptım. Hep şu terane tekrarlanırdı. Asıl utanç duyması gerekenler. gönül yıkıyorlar. yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. akıcı bir üslupla konuşmaya başlar. “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım. Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri. Şimdi ağaçlarla konuşuyor. lâyık olmadıkları makamlara çıkıp. alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. kendini bilmez. memleket sevgisinden. şahsiyet sahibi. haysiyetli. yumuşak bir sesle. Gurur duyuyorum. Dün milletime muhatap oluyordum. olgun tavrını. Çin’de ihtilâl olmuş. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır. efendilikten. onlara faydalı olmaya çalışıyorum.

Ben onu da kaldırırım. Bize düşen görev. ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. Ben güçlüyüm. insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa. Hayatın bir genel çizgisi var. toplum olarak. Daima orta yolda kalın” buyuruyor. “çok azdan başlayalım. işte burası bana akıl dışı. . daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. saygının. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar. Sıra haltere gelmişti. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. şu tarafları noksan. “Daha” diyordu. Altında kalır. “Bırakalım mı artık?” dedi.” dedi. aşırıya kaçıyorlar. Anadolu’da bir atasözü vardır. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı. sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. Bulgar şampiyonu itiraz etti. maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan. zorlandı. noksanlıkları veya fazlalıkları var. “Gel.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. hepimizin artıları. daha güzele. Ömer Hayyam bir şiirinde. Hatasız kul olmaz derler. Hakem. fert olarak. “Hayır. güzel bitirelim. Taşıyacağımız bir ağırlık var. Ölçümüzün dışına çıkmayalım. insanlık dışı gibi geliyor. “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de. “Hayatta hiçbir konuda itidal dışına çıkmayın. Önce zorlandı. Elbirliği ile efendice. her saat. yavaş yavaş çıkalım. sonra birden yıkılıverdi. Vasilevski. idrak dışı davranışlar. Çünkü. Önemli olan. Vasilevski’ye döndü. ibadette dahi aşırıya gitmeyin.“Efendim.” dedi.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti. Peygamberimiz cevaben. İtidal çizgisini. yaşlı. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. Hayat böyle efendim.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu. işleyiş kanunları var. “devam edelim. çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar. hep insanların başına ne geldiyse. eksileri.” deseydi. sonra Avrupa. kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde. saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz. “Daha çok koyalım. Haddimizi bilelim. elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı.” buyuruyor. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti.” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. ilim dışı. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak. Yahut şu tarafları fazla.” denir. Güzel başlayalım. onu havaya uçurmak. Genellikle bu çağdışı. O noksanların tamamlanması gerekir. Hepimizin hataları var. Mütemadiyen. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. Peygamberimiz bir Hadisinde. ben medeniyetin. efendiliğin. “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de. Cemaatten biri. eziliriz. hatta her dakika daha iyiye. “Siz siz olun. tecrübeli bir zattı. Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir. her gün. Yıllar önceydi. güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum. “Sevginle gireceğim toprağa. İfrat veya tefritlere gitmeyin. edebin. ifrata gidiyorlar. Efendiliğimizi bilelim.

Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. Allah bunu bize de. . sonumuz da hayırlı gelsin. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. Bizler de hayatımızı nezih. iman içinde çene kapayalım ki. temiz. efendice yaşayalım.

Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor. ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok. çıkın işin içinden. buzdolabı borcu. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. yetiştikleri ortam farklı ise. düğün salonları da değil altı aylık. Sigara içen. Nemize gerek bizim. bulaşık makinesi borcu. Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. Diyeceksiniz ki. burada gördüğü güzel bir . Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri. tükenmeyen borç. Salon tamam. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği. “Hayır. Kazancımızla ayın sonunu zar zor getiriyoruz. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken. Olay bundan ibaret. Sonuç ürpertici oldu. makâmı var. “Adamın malı. Parası var. Benim dediğim olacak. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar. o kadar önemli bir faktör ki.” diyorlar. İnsan ister istemez ürperiyor.Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor. erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor.” Başka söz söylemiyorlar. kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. içki içen. Artık. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm. Günümüzde mâlum. düğün masrafı borcu. inanışları. Eh. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor.” Haydi bakalım. kavgalar başlıyor. salonda harcanacak para da tamam. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar. dövizi var. Babasıyım.” diyor. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. Çocuk. televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen. halı borcu. Boşanan insanlarla görüştüm. atılmadık çamur bırakmıyorlar. uykusuz kalan. Bir erkek şurada. Yıllarca Yargıtay 2. Tabiidir ki benim dediğim olacak. kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. Sayıları o kadar çok ki. Reisiyim. aile görgüleri. gözyaşı döken nice insanlar. öbür bankaya yatırılıyor. peki nasıl düğün yapıyorlar. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor. İki eşin dinleri. Bir bankadan para çekiliyor. bir yıllık. iki yıllık mukavele yapıyorlar. Bu. mülkü var. benim inancıma göre yetiştirilecek. erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. göz göre göre “Aa. Düğün salonu borcu. Mevkii. bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor. “Ben bu evin erkeğiyim. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben yetiştiriyorum. Birtakım kadınlar. ama öyle aileler görüyoruz ki. Bir mahkemeye gidiyorsunuz. mobilya borcu.” diyor. yatak odası takımı borcu. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. çamaşır makinesi borcu. Pek tabi. ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. kumar oynayan. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar.

görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. “Aman canım. Bir gün bir komşuları geliyor. “Sabri Bey. iki tencere alarak evlerini açmışlardı. Sebebini sordum. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. İlk gün başlayan sevgi. Kız karşı tarafın ailesini soruyor. “Babanız kimdir. “bırak şu hanzoyu. Ama borç etmeden. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. Allah’ın rahmeti. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu. bir minicik masa. güzel. biri de bir kız okulunun müdiresi idi. özellikleri nelerdir?” diyor. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât. asil. saygılarını. Üniversite mezunu. Değil inanışlar.” Bir arkadaşım vardı. Peygamberin şefaati üzerlerine olsun. yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki. “Ben. Ne dersiniz?” diyor. sonra takdirlerini. Derhal kalkıyor. ama kimsenin önünde boyun eğmeden. Genç bu sorudan rahatsız oluyor. efendi bir insandı. bunun sırrı ne?” diye. Nur içinde yatsınlar. örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. “Çok basit. Gençler tanışıyor. töreler. O gün çok üzgündü.” diyor. babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor. Yıllardır tanıyordum. Necip Fazıl Kısakürek. birkaç çatal kaşık. “Medeni ve dini nikahımız . Yalnız kızın güzelliği. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük.” derdim. hayranlıklarını sunuyorlardı. ihtimam ve incelik istiyor. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. rahmetli Aytekin Bey. Bazen eş dost merakla sorarlardı. Taksi şoförü. O kadar nezih. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. Bir araya geliyorlar. Saygın bir görevi var. duman gibi dağılır.kıza hemen tutuluveriyor. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. imtihanla bir işe girmiş. Evlendikleri zaman biri genel müdür. Kızı üniversiteyi bitirmiş. o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar. Evet. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez. Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik. saygı kırk dört yıl devam etti. kibar. Geçen gün bir taksiye bindim. “Bizim bir tanıdığımız var. Ellerindeki imkânlara göre bir somya. Birbirimizi kırıp incitmedik. Kıza babası için.

İkinci husus para meselesiydi. Evi sen idare et. Evi sen idare et. uzun vade kabul edemem dedi. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin. Allah bütün gençlere nasibeder inşallah. “Rânâ. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. temiz. Bir atasözü vardır. ne evliliğimde görmedim. Annem de çok hassas. O. Allah gani gani rahmet eylesin. Müteahhit. Önemli olan aynı ruhta. “Olmaz.” dedim. çok dikkâtli. çok saygılı bir insandı. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. kaloriferli bir daire almak istiyordu. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. ne benim dediğim olacak. Benim sigaram yok. Evi yerleştirdik.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık.kıyıldıktan sonra evimize geldik. “İkimiz de hukukçuyuz. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak. Bunu. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu.” dedim. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı. pula. kumarım yok. mülke. aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Rahmetli eşime teklif ettim. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. Kapıdan içeri giriyoruz. Sonsuz şükürler olsun. yalnız kitapları çok seviyorum. içkim yok. “Ben maaşımı alınca sana vereyim. Yıllarca para biriktirmişti. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum. münakaşa olmadı. tatsızlık. Bir mukavele yapalım. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme. Rahmetli eşime “Bak Rânâ. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik. bu evde ne senin dediğin olacak. aynı inanışta. güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler. Diyelim ki. gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Müteahhide bir miktar borçlandık. ben onu ne çocukluğumda.” diye. Bir gün babam Hak’ka göçtü.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi. Hep merak ederim. “Hayır Sabri. mala. .” dedi. Bana harçlığımı ver. Nur içinde yatsın.

Bazen ağlıyorum. O yırtık elbiseli iki asker.Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. giyinmiş. mağlup edemez. ama göğüsleri aşk dolu. bir iman vardı ki. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. mücadele gücünün.” diyor. Gencecik. rezil etti. Aşk dolu. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. diyorum. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik. silahlar. “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi. Başbakan yerden yere vuruluyor. Ama şunu unutmayın ki. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. Kusura . İşte öyle. hayat enerjisinin. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. Allah’ım. Aslında Çanakkale. bana azmin. sâde İngilizler değil. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor. iman dolu. o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. teçhizatlanmış düşman askerleri. Belki haklısınız. Bir yıl evvel getirmişlerdi. iman dolu Anadolu çocukları. matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. Ama o iman gücü var ya. Ürperiyorum. Harp bitmiştir. İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti. Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. atacak silah bulamamış. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. Fotoğraflarını çekmiş birisi. Batı harp tarihinde aklın. Hani. Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. onun yanında bütün sayısal. vatan sevgisi dolu. Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış. o Allah aşkı. o Peygamber aşkı var ya. biri başlıyor. “Arkadaşlar. Konuşmaya başlıyor. Azim. iradenin. Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece. Milletvekillerinin biri bitiriyor. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş. Türk Milletinin inandığı bir kitap. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler. irade dolu bakışlar. çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski. İngiliz Parlamentosu toplanıyor. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. dökülüyor diye bir kelime vardır. toplar. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. uçaklar. Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. paçavraya çevirdi. giyecek elbise. bir benzeri görülmemiştir. havsalanın almayacağı bir olay. bütün dünya bir araya gelse Türkleri yenemez. bu kitap olduğu sürece. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. yıpranmış.

bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.”

Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin...

Olaylar ve İnsanlar

İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.”

Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde

okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar.

İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak...

Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak.

Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak.

Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak.

Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak.

Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri

iyinin ve güzelin peşinde olmak. gerek yurt dışında seyahatler yapmak. içimizdeki en temiz. onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. acılarımızı bağrımıza basarak. yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak. Sekizinci husus. günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi. en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek. gücümüz yettiği kadar. bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. Onuncu husus. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar. bunun sebeplerini araştırmak. Kendimizin. son nefesimize kadar doğrunun. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak. menfaat. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak. gerek yurt içinde.geliştirmek. ailemizin. . Bu yolda kafa yormak. Beyinsizlikler karşısında ürperip. Allah onların hepsinden razı olsun. en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. küçük hesap gözetmemek. imkân nispetinde. Dokuzuncu husus. titreyip. haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak. Bunları yapabilenlere ne mutlu. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek. en nezih. çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek.

. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz.. sevgiler. Hoşçakalın. siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz.. birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek.. Efendim. dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik.Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız. yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor. Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı.. . saygılar.. Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim.. inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle. dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz. Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar. Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim.. bugün. Bizlere kattığınız bütün güzellikler için.

Nasıl oldu bilmiyorum. Alt katta bir komşumuz vardı. bu sefer mamayı almışım. Münire Abla. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. Annem şaşırmış. bana o mamadan pişirmiş. Yine hatırlıyorum. beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım.” derdim. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar.Bunun için müsaadenizle çocukluk. Gözüme ışıklar akardı. Bir haftada öğrendim. Çok aç olmama rağmen yememişim. anlatırdı? Ben doğmuşum. Ben anne sütü almamışım bebekken. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. sonunda öğrettiler. Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla. Bir iki. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş. Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. Ampule bakardım. Parası bütünmüş. Belki ben o zaman mamadan yeseydim. baktılar olacak gibi değil. Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kaplamış. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? . okuma yazma öğrenmek istedim. Uyumaz. Sebahat Abla. Meselâ Ermenek’e gelmiştik. Bunun izahı mümkün değil tabi. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım. hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. Annem eve gelmiş. hayran hayran onları seyrederdim. o yolculuk hatırımdadır.. bunda bir hikmet var diye düşünmüş. Sonra gelmiş..

Mut’a götürür satar. öğleden sonra ihtiyarlık. Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. yalnızlık bana güzel göründü. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir. at sırtında Anamur’a. Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep. Kendini sabaha .. yaklaşmış. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı. Öğlene kadar çocukluk. Bir kış günü. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı. titriyormuş.Ben herkesle iyi geçinirdim. insanlara. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır. kim öğütledi? Hiç kimse..” demiş.Tefekkür ederdiniz yani? Evet. neden dünyaya geldik. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. getirirmiş. Öyle tek tip değildim.. biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı. “hiç korkma. . Kar bastırmış. öğleden sonra kendimle yani. Meselâ ağaç nedir. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem.. yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm. Şimdi gözlerini kapat.. O arada bir yaşlı adam belirmiş. Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış. at sırtında giderken gece olmuş. aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı. oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır. Baktım hayatın gidişine. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. “Yavrum. Uzun uzun düşüncelere dalardım.. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan. Uzun boylu ve heybetli idi. Öğlene kadar çocuklarlaydım. Yazları orada yaşardım. Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar.

En son da beni yetiştirdi. çıktı. Tencereyi sobanın yanına getirdi. Bütün halı çorba oldu. babaannem riyazet yapıyordu. okşayan babaannem birden sertleşti. Babaannem hiçbir şey demedi. Topa atlayıp yakalayım derken. Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse.” Sonra birden gözden kaybolmuş. küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor. tüyünden belli olur.” dedi. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi. “evde bir sürü yemek var.” . yeniden malzeme almış. sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince. Bir gün akşama misafir gelecekti.” “Kış kışlığını. geldi. ayağım çorba tenceresine takıldı. puşt puştluğunu yapar. Bana hâl diliyle örnek oldu. “ben bunu sana anlatamam ki. O kadar utanmıştım ki. Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah. kaldım.” “Yağ yiyen köpek. Önce halıyı bir güzel temizledi. ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi.” Sonra anladım ki. Çorbayı yeniden pişirdi. pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım.” dedim.” dedim. Babam dediklerini aynen yapmış adamın.Anamur’da bulacaksın. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne. Kımıldayamıyordum. Orada dondum.” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak. yetiştirmişti. “Ooo. niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum. Bir gün sordum. “Babaanne. “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven. Bana göre veli bir hanımdı. kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür. dingilderken düşürür. Sonra giyindi. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş.

Sebihanım” derdi. Hoca şaşırdı.” dedi.“O kırk puşttan kırk muşta yemiş.” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem. ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım. mevzuat uygun değildi. Başladım okumaya. Annem. Ben. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden. ne annemle babaannem arasında. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. istediğini oku. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar. “Anneciğim.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ. hâl diliyle örnek olmuşlar size. çok şükür. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. babaannem için “O benim annem” derdi. “Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin. – Efendim. Hoca. O zamanlar sınıf atlama yoktu. lütfen rahatsız olmayın. “biz ders yaparken sen şöyle otur. Babaannem. bir elin kese olsun. ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. hoca. Annem kendi annesini altı yaşında. “anlaşıldı. dönüşte anlattıracağım” dedi. Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildini z mi okulda? Hayır. Ben gülmeye başladım. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi. sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş. “Ah yavrum. . “Buyur. ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. Ben gittim. anneme çok büyük saygı gösterirdi. Öğretmen tahtaya harfleri yazdı. gel bu kitabı oku bakalım” dedi. ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. “Madem öyle. Annem de babaannemi çok sever.

kocasına “Bey. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken. ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır.” Bunu duyunca hoca şaşırdı. “Yavrum” dedi.Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım. Sonra akşam Rânâ sordu. akıl orada durur.. “Meselâ köşede oturan” deyince. evi temiz midir. “babam çok dövüyor.” dedim. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. eve girdiler. Laz Hayri derlerdi. Herkes başını önüne eğdi. bir tuhaftı. Görücü gelen kızın annesi. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti. “bu ihtilâli hazırlayan sosyal. kürsüyü gösterdi. Annem beni alır misafirliğe götürür. Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda. Adam da “Kafamı kızdırma hanım. ona tam üç saat o hanımı anlattım. güzel yemek yapar mı. Beş yaşındaydım. “Anneciğim. tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı. senin yerin burası. biraz sonra da kendisi girerdi. Damat adayını hiç gözüm tutmadı. “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu. – Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. O zaman daha lise ikideydim.. ben cebimden şiirler çıkartır. Çünkü o adam sapık. gel buradan anlat. Bir gün eve geldim. kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. “Nasıl buldun arkadaşlarımı?” dedi. . – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare arar mışsınız? Evet. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık. meselâ gelirlerdi. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız. Onlar sohbet ederken. nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. çok iri bir adamdı. “ayakta kalma. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi. Hoca derste sordu. bir sandalyeye oturturdu. kimler hazırlandı diye. Sömestr tatili bitti. Rânâ şaşırdı. Bu bir ömür boyu devam etti. ne yapayım?” derlerdi. Ben de onlara ne yapmaları..” Tabi bunları kimseye anlatmazdım. Sınıfa önce göbeği. Tahtaya çağırdı. sapık diye. Ben el kaldırdım. “Hangisini?” dedim. Annemle akşam konuştuk. “o evlilikten hayır gelmez. Bakışları hoşuma gitmemişti. siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım. Dertlerini anlatırlardı. Yeni evliydik.. onları okurdum.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı. kocasıyla ilişkileri nasıldır. okudum. Genel sınavlar yapılırdı. Yanımızdan geçtiler.” Tam dört saat konuyu anlattım.

adamı rahat bırakın. Çıkardım. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar. ayakkabılarını boyat” dedi. Biz gidelim. Bir gün baktım birisi üşütmüş. “Çok iyi etmişsin. Adam. “Ağalığına kalmış beyim” dedi. Bir gün annem bana “Oğlum. Üstünü örttüm. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti. ne hallere düştük diye. Etrafını çevirmişler. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı. cebimde ne var ne yoksa adama saydım. Adam sonra iyileşmişti. Bir gün de geldim baktım. evet. kalk seni gezmeye götüreceğim. Bugün kaç anne bunu yapabilir? . mahallenin çocukları toplanmışlar. “Aferin yavrum” dedi. İşte böyle. Ayakkabılarımı boyattım. başka bir yorgan yaptıralım” dedi. Benim çocukluğum bir film gibiydi. Annem bana baktı. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm. o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. “Ne vereceğim?” dedim. Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim. o benim üzerime örtülecek. Evde olay çıkar. Sonra harçlığımdan aspirin aldım. Adamcağız hem oynuyor. Eğildi.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. hem gözlerinden akan yaşları siliyor. Hemen boyacıya koştum. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. bu yorgan işini baban duymasın. Hemen eve geldim. yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. adama içirdim. beni alnımdan öptü. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha. bir hoşuma gitti. o içeri giriş çıkış sırasında. O günlerde daha okula gitmiyorum. aralarında para toplamışlar. Alın.Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm. Yakında da sünnet olacağım. Çok güzel pembe bir yorgan. Ay bir hoşuma gitti. Yalnız. çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla.

” dedi. domatesli. kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla. karın sevinsin. “bir kilo domates al gel. “sen artık delikanlı oldun.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi. aldım.” dedi. ilkokulda sınıf birincisi olmuştum. “Doymadım” dedim. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu.” Gittim. alışveriş.” dedi. “taze fasulyenin tadı ayrı. “Haydi oğlum” dedi. maydanozlu. Beni ona göre yetiştirdi. çorba kaşığıyla yerdim.. “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur. bamyaları mideye indirdim. yemeği önümden aldı. Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. kuru fasulyenin tadı ayrı. Yıl sonunda. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım. orada da usûl öğreneyim diye. Ama annem öyle yapmadı. Getirdi. “birinci olduysan. Garson iki elini birbirine vurdu. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye. Gittim. “İşte. Pirinç çorbası. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır. Tadı hâlâ damağımdadır. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar. anneme söyledim. Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı. “Git. “Doydun mu?” dedi. Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. “Ne getireyim?” dedi. bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır. bir hoşuma gitti. Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. . Sonra yemek bitince geldi. Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar. Gururla geldim. yemekler için ön hazırlık. oturdum. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi. Annem açtı baktı.” dedi. ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. hepsi çürük. Bu sefer de taze fasulye istedim. yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş adam. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu.. Ben kaldım aç karnına. Bir gün sofraya bamya geldi. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım.Öyle. “Sen bilirsin. “Ne yapalım. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. o küçük sağlam domatesi yıkadı. geldim. Temizlik. Akşam da bir şey yiyemedim. Alaburus tıraşlı bir garson geldi.” dedim. odun kırma. O da “Siz benim işime karışmayın. Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz. Onlar afiyetle yediler.” Bu söz bir hoşuma gitti. Beş yaşındaydım. “Ben bamya yemem” dedim. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı. Annem edebiyat öğretmeniydi. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi.

. biraz dolaş. boya” dedim.” dedi. Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum. Bakkalın. davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet. Biraz dolaşıp geri geldim. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. Misafirliğe gideceğiz. Adam kızdı. Hemen dediklerini yaptım. Komşu teyzeler “Yavrum. “Ben acele iş yapmam. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi. “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan. “Niye?” dedim. Ben selâm vermeden girene mal vermem. manavın.“Bak oğlum. Yıllarca üzerinde düşündüm. misafir gelecek. “İki katını vereyim.. O gün hep adamı seyrettim. benim intihar etmem lâzım” dedi.. Bundan sonra hep böyle alacak. “Acele boyar mısın?” dedim. bir de yanında çikolata vardı. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi. Şimdi çık. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi. – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? . Fazla para istiyor sandım. Sonra gel. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu.” dedi. “Bakın” dedi. Meselâ beş yaşındaydım. İçeri girdim. odun kıran” diye. “Odun kıran. tabi. Kıpkırmızı oldum. bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin. Başını kaldırdı. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim. haydi şunları şunları bize alıver. “Veremem” dedi. Hepsi aynı boyda. Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder. Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi. “benim oğlum ne güzel domates almış. Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar. Şaşırmıştım. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. selâm ver. dükkânlarını birer ay kapattırırdım. kasabın benden ödü kopardı. Allah ondan razı olsun. “sen bizden daha iyi alıyorsun.” O günden sonra tek başıma pazara gider. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi. “Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi. “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim. Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki. şöyle” dedi.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara. Kibriti verdi. “Gene olmaz” dedi..” derlerdi. isteyeceğini ondan sonra söylersin. “Niye peki?” dedim. yüzüme baktı. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca.” Çok utanmıştım. gel. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı. “Hah.

Rafta bir kitap dikkâtimi çekti. Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi. tam gün tatil değildi. gelen otobüslere bakıyor. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı. Oradan sıcak helva alırdı. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. okudum. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. Pideler fırında pişerken.. Onu çok. O bana göre dünyanın en büyük şairi. Yemeye doyamazdık. Bana beş kuruş verdi. Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki. Buğday ununu su ile pişirirdim. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır. O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu. Aldı. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti. “bu değil” deyip geri çekiliyordu.. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. Uzaktan. şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. İşi o zaman anladım. O gün öyle üzüldüm ki. Elini öptüm. hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. Nihayet bir otobüs geldi. başlarken derin bir nefes alır. yapıştırıcı olarak kullanırdım. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. bütün mahalle esnafına satardım. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik. Doyamadım.Evet. ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. pide bitince nefesimizi verirdik. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. Hemen kitapçıya gittim. Amcamdan bir tane almasını istedim. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur. (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım. hayran olmamak mümkün değil. biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. Aldım. Bindik. Okudukça okudum.. yumurtalı pide yaptırırdı. son iki derste kafam sanki çalışmazdı. ama pek çok sevdim. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı . Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti..

Eee. çok üzüldü. turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye.” dedim. bir kâğıt boşa gidecek diye. Onları güzelce yıkadım. Ama anneme söyleyemedim. sonra yıllarca ıstırap çektim. “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım. lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım. Ticarette en önemli husus. bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için. “Efendim. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim. Sanırım çok üzüldü. Kadın o kadar mutlu oldu ki. Adam razı oldu. Oturup ağladı. Annem o zaman hatırlamış. Eğer yarın âhirette benden davacı olursa. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk. onlarla bütün rafları kapladım. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. bazılarına su. “şunu da ver. nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl. kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. güzelce tek paket yaptım. “Bir ücret istemem. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. Yıllarca ıstırap çektim. tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. “Ne vereceğiz sana?” dedi. ticaret böyle yavrum. Liseden kızlar çıkıyor.” derdim. Öğlenleri aç kaldım. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu. “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. Başladı . Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim. “size su mu ikram edeyim. “Ben. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim. defter. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu. Otobüs param. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı.tavuk göğsü yemeğe götürürdüm. üstüne de bir fiyonk attım. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. yalnız bir şartım var. bazılarına turşu suyu koydum. Bu durumu komşular görmüşler. olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki. “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. Böyle bir gün. – Efendim. Kadının paketlerini aldım. Başka bir gün de bir hanım geldi. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi. orada bir lise vardı. bunu da ver” demeye. Sonra onlar bir şekilde geri döner. kan ter içinde. dolaba bıraktım. Meselâ şişman bir hanım gelmiş. Sonra bu beni çok etkiledi. müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. ona “Efendim. Her adam ticaret yapamaz.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. öğle yemeği paramı oradan karşılardım. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye. Birçok paketler vardı elinde. Yeni kaplama kâğıtları aldım. Her yıl göğüslük ve yakamı. ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim.

Bu hep böyle devam etti. Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. anneme söylerdim. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. pırıl pırıl bir gençlik. Araştırdım. Ama doktorun önerdiği. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde. sürekli okudum. elimi annemin omzuna koyardım. inceledim. Bu iş böyle yavrum. O gün birçok şey satın aldı. Akşam eve geldiğimde. benim aradığım çözüm değildi.alışveriş yapmaya. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler. Annemle arkadaştık. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu. “ben okumak istiyorum. o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım. Okudum. Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım. Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem. kanepede beraber oturur. İşlerimizin başına sen geç. beğensem. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim. o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık. sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim.” Onlara “Hayır efendim. temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. gece gündüz okudum. o kızı bir de ben görseydim” derdi. temiz erkekler için. bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. Hayatı. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi. – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende.” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. Ama tertemiz.” dedim. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim. “seni kızımızla evlendirelim. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum.” buyruluyor. O arada iki de evlilik teklifi aldım. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. bizim ortağımız ol. “Yahu. insanı anlamak. Çok teşekkür ederim. Annem .

Ankara’ya gelmişler. o şey hayırlıdır. Allah’ın rahmeti. ama günah diyorlar. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur.” diye.. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. Hukukçuydu babam. “her ne ki içinde bir güzellik. hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet. – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri. Annemi işe gidip gelirken görüp.” dedim. O günden sonra onu daha yakından tanıdım. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. Annem gidermiş. Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik. gelirdi avluda abdest alır. sırdaşım oldu. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki.oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. Süfas Camii’nin imamı idi. içinde bir daralma. Kimdi o sözlü kız? . Nur içinde yatsın.. – Efendim. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. Ona pek çok sorular sordum. akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. Lise birden ikiye geçmiştim. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca. beğenmiş. Bir gece kafama koydum. O aile de çok cimriymiş.. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış. Sözlü Kız ve .. Namazdan sonra tesbihat başladı. Hayat boyu bu anahtar ile birçok müşkülü açtım. o şerdir. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim. Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. camiye girerdi. Cildi adeta şeffaf gibiydi.. bir ferahlık. Babam da o mahallede oturuyormuş. renk verdi. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. güzeldir. “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum. Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu. kafamdaki soruların cevapları orada vardı. Her ne ki seni huzursuz ediyor. bir mahalleye yerleşmişler. Evlenmişler. Çok kültürlü bir insandı. Nur içinde yatsın. annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış. çenesini bağladım.” dedi. günahtır. Çok asil bir duruşu vardı.. Siz ne dersiniz?” “Yavrum. Meselâ bir gün sordum. Üç lisan bilirdi annem. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. dedemden istemiş. bir huzur hissi uyandırıyorsa. Ondan uzak dur. Alıp okudum. “Hocam. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim. Annem her yönden olağanüstü bir insandı. Dedem Rodos savcısı imiş. gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur. Ne güzel bir insandı o. bunalma hissi bırakıyorsa. Peygamberin şefaati üzerine olsun. İş yaparken yorulsa. uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. Benim en yakın arkadaşım.

. Onun bundan haberi yoktu.. Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı. bir unutuş Unut diye bakıyordu. .. Ve o şiiri o zaman yazdım. Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım. çok çalışkan bir kızdı. hanımefendi.Fakültede bir kız vardı.” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım. ne yapmaları gerektiğini sorarlardı. Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar.. Ama bir deli rüzgâr.. Çok ağırbaşlı. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum. Ve sonra sözlü kız oldu adı. unut diye son defa.. Onunla evlenmeyi plânlıyordum. unut . “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı.

dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz. gözlerime değince Felâketim olurdu. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? . Bunun üzerine Sabri Baba: . yan masaya oturuyorlar. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar. Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı.. tüttürmeye başlıyor. şimdi beraber okurduk” dedi.” diyor. Peki. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa. Rânâ’ya söylediğimde “Ah.– Efendim.. Bak. size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler. ne güzel bir hanımla berabersin. ona şiirler oku: “Gözlerin. Onun gözlerine bak. siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor. (Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor. ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz. keşke yakmasaydın.“Ne var o sigarayı yakacak şimdi.) – Efendim.

takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi. benim fakültede en beğendiğim. ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. herkes aslında bir yerden açık verir. kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar. ailesinden mektup beklerdi. Mankenim. Kapının girişinde paltolara bakardı. bir değil. Zil çalardı. çok değerli öğrencilerim oldu. Sonra yine aynı hareketler. ama onlar “Öğretmenim. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım.” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. bana bu masada yer yok.. “Olur” dedim.. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. Onun bu teklifini geri çevirmedim. kusura bakmayın ama” dedim. İsimleri hâlâ hatırımdadır. Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım. “Hanımefendi. yoksa “Size bugün mektup yok efendim. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte. iki değil. Allah için. O hanımla ertesi günü buluştuk.. Hep birlikte şiirler okur. Baktım. Gelen mektuplarımızı ondan sorardık. eğer gelen bir şey varsa verir. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım.Valla. rujunu tazeliyor. nolur çıkmayalım. elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım. doğrusunu söylemek gerekirse. onların üzerinde konuşurduk. Ona hayrandım. çok beğeniyorum. İrfan Efendi. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok kimse olmuştur. hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa. ceketini ilikler.. . Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum. Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. M. “Nereye gidiyorsunuz. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar. daha yemekler gelmedi ki” dedi. güzel. Ceceli. Kimisi sevgilisinden.” Hemen oradan uzaklaştım. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden.. çok yakışıklı bir gençtim.. yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. Sizi hep buralarda görüyorum. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum. devam edelim” derlerdi. ümidini de verirdi. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda. zarif bir hanımdı. ama inşallah yakında gelir” der. Siparişlerimizi verdik. Meselâ Sumru Ortalan. “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki. iyi bir kıza benziyordu. Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor. Çok güzel.

Ben ona hiç özel soru sormadım. çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım.. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. ince bir hanımefendi görmemiştim. “senin evleneceğin kız bu. belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? . Bana çalışacağım daireyi söylediler. Gazetede ilânlarını okudum. ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum.” dedi.) Ahh.” O güne kadar da etraftaki hoppa.. Kararımı değiştirdim. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla. askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet. züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu. zarif. anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış. Bin kişi arasında birinci oldum. O işe daha ilk başladığım gün. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli.– Efendim... Sınava girdim. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet. Ertesi günü gittim. Buna rağmen o anda ne olduysa oldu. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı. O anda içimden bir ses “İşte Sabri. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor. işe başladım. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde.

“Rânâ Hanım.” dedi. birlikte afiyetle yedik. eline verdim. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. – Nasıl oldu? Rânâ. Rânâ da getirdiği helva. Birlikte yiyelim. “pat” diye defter elinden yere düştü. Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım. “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim. ona kafamda notlar verdim. Elinde kalın bir müzik defteri vardı. O farkı kapattıracak. “sizin babanız kaptanmış. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim. “Bir düşüneyim Sabri” dedi. Onu tespit ettim. Karşılıklı hatır sorduk. romantik bir ortam olsun diye. O benden büyüktü. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem. Hemen defteri aldım. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım.” dedim. farklı. ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? . herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı. Bir yıl boyunca.Evet. şan derslerine gidiyordu.” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz.” dedim. ekmeği açtı.” deyince hemen fırsatı yakaladım. “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı. çok güzel anlaşıyorduk. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim. Rânâ geldi. evde de pişirilmesine izin vermez. aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım. Sonra ona birden “Rânâ Hanım. Sonra ben balıkları açtım. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım. Siz de ekmekle helva getirin. Durakta kimse yoktu... – Peki. cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle. her gün onun bütün hareketlerini inceledim.” O günlerde de palamut mevsimi idi. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk.

Ben öyle söyleyince kimse giymesin diye onları doğramış. . Bu ilerde sorun olabilir. bu nasıl olur” demedi. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık.. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi. “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi. Ev almıştık. Sonra borcumuz bitti. sevgim daha da arttı. iki odalı. eski günlerimize geri döndük. Rânâ. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık.Hayır yoktu. artık senin için yeni bir hayat başlıyor. gittim baktım. “Sabri. Sabahleyin uyandığında bana sordu. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti.. “Rânâ. Bu olaydan sonra ona olan saygım. yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik. Bekledim. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz. ne benim. Bir tek gün münakaşa etmedik. Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz. benim mürşidim” derdi. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu. Hiç beğenmediğimi. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek. birbirimize itiraz etmedik.. O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık. düşündüm ama aramızda yaş farkı var. Dedim ki.. Eline makası almış. bu evde ne senin dediğin olacak. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış. bir tek gün bile şikâyet etmedi. müteahhide borçlanmıştık bir süre için. güle oynaya yemeğimizi yerdik. Merak ettim. şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır. lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. yok. mütevazı. kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. İntibah bu. Rânâ benim için “Sabri. tamamen yeni bir hayat. sobalı bir ev tuttuk. Birkaç gün sonra “Sabri. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş. Evlendik.. evlendiğimiz gece bir rüya görmüş. elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. Dedikodu ile. “Ben Danıştay savcısıyım.” dedi. bekledim. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani. İçeri girerken bir anlaşma yaptık. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu. Rânâ.

Operatör doktordu kendisi. siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. – Efendim. Telefonla randevu aldım. Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. yazar hakkında bilgi istedim. ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne. hayranlık duydum. Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. hayran oldum. Pazar günü dönerdik. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder. değil mi? Evet. altlarına sürgü . nur içinde yatsın. O yazılara hayrandım. Yedi lisan bilirdi. Nur içinde yatsın. pelerinini giyer hastaneye koşarmış. tanıştık. Allah’ın rahmeti. Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir.Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti. Peygamberin şefaati üzerine olsun. sevgi duydum. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. “Niye açmıyorsun” dedi. elini öptük. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder. Kırklardandı. Bir gün dergiyi telefonla aradım. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum. Hiç bir gün ne çekmecesini. – Efendim. anlayış içinde geçti. Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır.. saygı. Ölümünden önce açıklamıştı bunu. Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim. şaşırdı. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım.. Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu. Tuttum çantayı öylece götürdüm.” dedim. verir misin?” dedi. Münir Bey çok özel bir insandı. Ne gezer. Rânâ ile gittik. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı. “Kusura bakma Rânâ. “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim. Efendim. ne çantasını açmadım.

Köy tuvaletlerini bilirsiniz. ot oburlar sağdan sola doğru. Yarısı buz. Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi. Sinek elinden havalanır. karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. Eğer bakmakta ısrar etseydi. uçar gider. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. Münir Bey. dışarıdadır çoğu. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum. yanınızda teyemmüm taşı bulundurun. Evet.” dedim. idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş. “Şartlar uygun değilse. Rânâ’nın elini meshetti. Hemen oracıkta parmağını yalayıp. her zaman abdestli bulunurdu. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. adam korkup hemen dönmüş. – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. Bana bir gün “Sabri. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. “dua etsen de şu egzamam geçse.. iftara eve misafirimizdi. dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. Münir Bey girer. Gider. Münir Bey çok sinirlenmiş. Münir Bey.” Adam bunun üzerine iyice kızmış. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık. Çok az yemek yerdi. . Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler. Egzamadan eser kalmadı.” dedi. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar.” demiş.” Münir Bey de gülmüş.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim. bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. O sırada tuvalet ihtiyacı olur. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu. Rânâ’yı çok severdi. “Bilmem ki yavrum” demiş.sürer. adama yaklaşmış. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. Rânâ’nın elinde egzama vardı. İçeri girince anlattı. galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince. yarısı su olan bardaktan içerdi. “Ne oldu Efendim?” diye sordum. gece karanlıkta fener vazifesi görüyor. çok rahatsız ediyor. orada yığılıp kalırdı.” Derdi. “ne bakıyorsun” diye. Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım.. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış ki. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü. “Efendim. Adam terslemeye kalkmış. O akşam içeri girerken gülümsüyordu. yerden biraz yüksekçedir. onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. Bir Ramazan günü. “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız. Orada rica ettik kendisinden. – Efendim. hâlâ anlayamıyorum. Çok heybetli idi.

Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar.. Onun da evi herkese açıktı. “Hoşgeldin yavrum” dedi. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. gürültü duyduk. Biz de engel oluyoruz. Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Biz de Rânâ ile her hafta gider. Orada her hafta sonu sohbet ederdi.” dedi. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır. Tövbe etmek istiyorum. Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı. Ona sarıldı. değil mi? Evet.– Efendim. “ben senin huzuruna geldim. “Baba. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız. “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. “bir sarhoş gelmiş. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi. sohbet ediyorduk. Çok önemli eserleri vardır. Çok tesirli idi sohbetleri. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı. yanına oturtur. – Efendim. Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu.” dediler. O da çok büyük bir insandı. Sarhoş da. . Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum. onu dinlerdik. sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor. çayını bana verirdi. herkese sevgi ve ilgi gösterirdi. Dışarıda bir patırtı. – Efendim. Kimseyi ayırmaz.” Bundan hoşnut olmamıştı. Bir daha içmeyeceğim. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış. Durum bu. sizinle görüşmek istiyor.. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. Gençliğinde hamallık yapmış. Çok şık giyinirdi. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. Bir gün beraber oturduk. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu.

Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Selimiye Kışlası’nda çok dindar. durumu anlattım. – Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de. Meselâ Samiha Ayverdi.” Rânâ gülerdi. biz de simitleri beraber satarız. Bir velî zata gittim. O gece rüyasında görmüş ki. mâneviyat ehli bir binbaşı varmış. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı. dinlerdi. Samiha Hanım. hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi. Emekli olmaya karar verdim. şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. Bazı günler evden çıkarken “Bak.” derdi. “Olsun. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm. Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Rânâ” derdim. Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor.– Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş. Nur içinde yatsınlar. Efendim. Ama içimde bir tereddüt vardı. “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim. . Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş. Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. Sabri. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş. çok müstesna bir insandı.

O nedenle. ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm. . – Efendim. benzeri yok. ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var. yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte. insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya. “genç yaşta.” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. Her olay kendi içinde farklıdır.. o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar. her insan birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi. o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum. Bundan sonra da olmayacak. onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz. hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise. hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir. onlara ne dersiniz? Yavrum. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek.. bu rüyayı yorumlarken “Evladım.” demiş. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin. Eğer yaptığımız işi. olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız. Velî zat. Burada çok dikkâtli olmak lâzım. – Efendim. o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa. buyursun göstersin. Var diyen olursa. Bir olaya ait çözümü. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var.gitmiş bir velî zata danışmış. – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa. siz hayatınızın her döneminde. hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi.

hayvanıyla.Sizce. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur. dikkât edin. onu araştırdım. Ne yazık ki. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim. bizden kim usanası” diyebilmek. “Sevelim. “Aşk gelicek. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? . verdim. Ama hiçbir zaman darılıp. Bugün yetmiş beş yaşımda bile. şevkle yaparak sevilen. Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi. kimseye küsmedim. Her işimi aşkla. felsefede olursa olsun benim kardeşim. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı. sayılan bir kimse olmaya çalıştım. yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla. gücenmedim. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim.. Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. buna çok üzülüyorum. eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. onların derdini. bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan.. karşılaştım. Hangi düşüncede. eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak. büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor. ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar. İnsanları. küskünüm filân demiyorum. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım. hayatı etüd ettim. sevilelim. dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. Bakın bunun için onlara dargınım. Kırk dört yıl evli kaldım. Ona yan gözle bakmadım. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. Nerede güzel olan bir şey varsa. inançta. bitkisiyle. bu aynen devam ediyor. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. “Her dem taze doğarız.. Ben hepsini bağrıma basmaya hazırım. inceledim.. cümle eksikler biter” diyebilmek. Ölesiye bir mücadele verdim mi. bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. Kendi dünyamı kurdum.

İnsanları hep sevdim. Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar. Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım yapmaksızın hizmet etmek. Siz. çok sevdim. benim için yüce bir gaye oldu her zaman için. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi. Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor.. sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. kardeşçe. sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için. sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum.Ama ben her şeye rağmen. – Efendim. dostça” İnşallah. benim kadar güzel sentez yapamıyor. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz. sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan.. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak. İnşallah o televizyon kanalları da. bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder. bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz. Efendim. Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. … .

.Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi... “… Sevmek delicesine..” . Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş.. deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek..

İzninizle meramımı anlatayım. Öyle ki çok uyuyor.. boş konuşuyor. Başaracağınıza inanıyorum. Bunu başardığınız takdirde. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. Yalnız bir gün için. az yiyelim. programlar yapmayı bir yana bırakalım. muhabbetlerimi sunarım. namazımızı kılalım.. Evet yavrum. görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. ama çok çalışalım. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. aşk ile. Ve çalışmaya başlayalım: O gün. Selâm. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. erkenden kalkalım. nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. Soru: Değerli büyüğüm. Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada. ama yalnız o gün az uyuyalım. Haydi yavrum. her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. . tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor.. sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim. gelin uzun vadeli plânlar. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız. bir tek gün. çalışkan. Size dua edeceğim.İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim. disiplinli olan sizden yardım istiyorum. Cevap: Kıymetli yavrum. sadece bir tek gün. çok etkili nasihat hükmünde. heyecan ile yaşayabilmek. engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez. sadece bir tek gün. Derin bilgi birikiminiz. sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim... O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım. sadece bir gün için saati kuralım.. sevgi ve saygı ile.. Ellerinizden saygıyla öper. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu. şevk ile.. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim. Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla.

hoş sohbetten zevk alan bir insan. bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor. espriden. Benim fazla endişe ettiğimi. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor. aldatılmak istemiyorum. iyi bir anne olmak istiyorum. Bir kızım var. kendisinin doğal davrandığını söylüyor. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” . Belki kocanız mizahtan. Cıvıl cıvıl. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. kahve mi. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. İki kere Fransa’ya gittim. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir. hayat dolu. gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli. incecik. Evliliğimi bozmak istemiyorum. yok bu kadına baktın. daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi. vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici. dır dır edip. onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim. Onu bunalttığımın farkındayım. Cevap: Kıymetli yavrum. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. Ama mütemadiyen asık yüz. şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir. yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi. benim gönlümün sultanı geldi” diye. Kendisini defalarca uyardım. pırıl pırıl. yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi. Hep kavga ediyoruz. o incelikleri size de vermiş. eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. Önerileriniz benim için çok önemli. lütfen beni kızınız kabul edin. daha ışıklı. siz de kendinizi özletin. O da onlara samimi davranıyor. beni çok üzüyor. ellerinizden öperim. meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır. Oldu mu ya. iyi bir eş. Ayrılma noktasına geldik. geç saatlere kadar televizyon izliyor. bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim. kravat. çok çaresizim bana yol gösterin. O yakışıklı. çay mı. Cıvıl cıvıl olun. kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum. eşimi çok kıskanıyorum. ışıl ışıI. Hepsi dal inceliğinde idiler. Bir tek kilolu hanım görmedik. Şikâyeti bırakın. anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. tişört gibi.Benim evliliğimde problemler var. kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi. şiir gibi. Sizi özlesin. hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. intihara kadar götürebilir. Nasıl mağazalarda. Öğütlerinize ihtiyacım var. bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. mütemadiyen çehre surat. Ben bu durumdan çok rahatsızım. saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi. Ne yapayım. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. zarif. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek. hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. sana ne hazırlayım. benim bir tanem geldi. neş’e dolu bir hanım olun. yok şu kadına baktın. Kilonuz varsa zayıflayın. hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri. kadınların hoş sohbet bulduğu biri. Cazibeli olun.

arkadaşlarımızı arıyor. geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler. gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır. hastaları. mütebessim. insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin. Benim sorum. çevrende fır döner. Sorduğun için söylüyorum. ister etme. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. garipleri. onu yemeğinize. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm. Kadınlık. dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek. cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı. bir bluz. uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? . yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. yalnızları. Ne kadar acı. olay bu. aile fertlerimize pijama. hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur. bakımsız kalırsa. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var. evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. Kısmet de öyle. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız. başlı başına bir san’attır. kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. salatanıza koyamazsınız. aşk ve heyecandır. zarafettir.. sevgi ve saygı ile. o senin bileceğin iş. onu okumanı tavsiye ederim.Kıymetli yavrum.. İster kabul et. yeni salatalar. gayrettir. gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla. saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek. Cevap: Kıymetli yavrum. yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki. bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin. yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları. inceliktir. Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. gayretli miyiz. içeride de kıyafetimiz temiz mi. Soru: Efendim. Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. kısmet var mı. yeni kekler. sulanmaz.

gece klüpleri. ay sıkıldım” deyip. bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor. Aman Yarabbi. Ne demek istediğimi anladınız. açık saçıklık. o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki. insanlık bu kadar düşebilir. yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben. İkincisi. temiz. hatta kusturucu oluyor. Cevabınız için çok teşekkür ederim. ince ruhlu insanı. Sevgili yavrum. paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım. Koca koca. böyle mekânlardan sıkılmak. Cevap: Kıymetli yavrum. Eğer aksini söyleseydin. Açıkça söylüyorum. sizi usandırmamak için burada kesiyorum. şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. ama imkânları o kadar kısıtlı ki. en büyük hediyeleri getirmek istiyor. Orada gördüklerim. gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum. Belki bir insanın gönlü çok yüce. adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup. Ben. yaralıyor. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım. Ne demek ilân etmek. küçücük bir hediye getirebiliyor. küçülebilir. Şimdi o hassas.. pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. yaşadıkların. tiksindirici. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor. laubalilik beni tiksindirdi. o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu.. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. iğrendim. İş bununla da kalmıyor. iğrendirici. göbekli sözümona beyefendiler. yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca. Artık karar sizin. Düğünden çıkan bir insanın . Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti. yaşını başını almış. sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar. seni o kadar iyi anlıyorum ki. sevgi ve saygı ile. kıvırıyorlar. Orada hissettiklerin. insanın iç dünyasını delik deşik ediyor. İşte bu bölüm tiksindirici. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. midem bulandı. Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde. ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler. mezarda rahat yatmasın”. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar.Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis. Selâm. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. iğrenç. Selâm ve saygılarımı sunarım. Sonra o oyun denilen kepazelik. rahatsız oldum. enseli. Zaman zaman tiksindim. Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim.

mutluluk içinde. bembeyaz olmalı. bir şiir gibi geçmeli. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı. Yeni evimize gittik. bu noksan. doğru dürüst bir şey ne yedik. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik. küçüklüğümden beri bunları göre göre. böyle yaşadım. hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. İki kişilik mezar yaptırdım. dualar içinde olmalı. mutluluk veren. bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm. Orada ruhlar arınmalı. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse. melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri. o kadar büyüsün ki. bu olmamış. bir meltem gibi okşayan. Tek düşüncem. bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. Artık karar senin. gördükleri. aşkları o kadar büyüsün. düğünde müzik de olabilir. daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. Orada beşerî kültürün bütün nüansları. her dakika daha çok severek.huzur içinde. İnşallah nasip olur. Nikâhımız oldu. her saat. derinlerden gelen bir müzik. ne o düğüne gelecek davetliler. bu neye benzemiş. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde. EI ele. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi. o geçerli olacak” dedim. Allah’a ulaşsın. düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. bu ne biçim ikram. dualar edildi. öyle ince olmalı ki. temizlenmeli. . Kıymetli yavrum. gönül gönüle birbirlerini her gün. birbirleri üzerinde titresinler. bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. Hiç de pişman olmadım. “Bak. Efendim. mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. Kıymetli yavrum. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi. Sonra vedalaşarak ayrıldık. Yakınlarıma söyledim. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız. diz dize. Şaka bir tarafa. ne içtik filân filân. bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. öyle hassas. ne benim dediğim olacak. En ufak bir kavgamız. düğündeki süreç bir masal gibi. Kırkdört yıl bir masal. dinlendiren. Kıymetli yavrum. öyle zarif. “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler. bir aşk rüyası yaşadık. şahit oldukları. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. böyle düğün mü olurmuş. şu noksan. Rânâ” dedim. bir rüya gibi. düğüne gelenler öyle edepli. düğün öyle tertiplenmeli ki. Sevgili yavrum. Sadece sevdik ve sevildik. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. ama insana huzur veren. sonra annemlerin evine geldik. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. münakaşamız olmadı. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. nikâhımız kıyıldı.

hürmetler efendim. tekâmül etmek istiyorsun. çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki. kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. hayat yolunda yetişmek. İyi. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. Eserlerinizi okumak. sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. Cevap: Kıymetli yavrum. selâm. benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. Efendim. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. Mevlânâlar varken. kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. İyi günler. Siz bırakın çevrenizi. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. model olarak elmaları kullanıyordu. çiçek alacak parası yoktu. Bunun gibi daha yüzlerce. Meselâ. benim size açmak istediğim husus ise şu. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki. Gecenizi gündüzünüze katın. benim bende bulduğumu” . sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor. Cezanne. “Bir ben vardır bende. Kültüre giden yol kitaptan geçer. bilgilendiriyor. binlerce örnek verebiliriz. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz. Öte yandan gerek oturduğum muhit. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam. bakış açımı genişletmek. yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun. çok güzel. tavsiyelerde bulunmanız.Yeni maillerini bekliyor. Önümüzde Yunuslar. Kendimi geliştirmek. bir fırıncının yanında çıraktı. Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. o kadar fakirdi ki. gerek kendi sosyal çevrem.

güzelliğin sonuna varamazsınız.“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi. . deliler gibi. siz Yunus’u. Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin. korkma ebedi varsın” gibi mısralar. mülk sahibi. Anlatacaklarım bu kadar. ört uyusun”larla doluydu. Bırakın çevredeki onu bunu. çılgınlar gibi okudum. Okudum. Olay bu yavrum. Ama ben onlara aldırış bile etmedim. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin. Gün oldu aç kaldım. mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız. sevgi ve saygı ile. Selâm. Lütfen kafanı çevreye takma. bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın. Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. ekmek paramı kitaba verdim.

yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. kocam istemiyor. o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun. rezil bir kimsedir. zıkkım olsun. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir. ben olaya böyle bakıyorum. insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. Sıramı bekliyordum. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor. nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa. Annem ise yalnız oturuyor. Selâm. Benim için anne. Cevap: Kıymetli yavrum. A kepaze kadın. Ne demek karım istemiyor. “Evlâtlarım. Annelerini. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. Yüce Peygamberimiz emrediyor. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. işyerlerine. onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor. başkalarının görüşlerini bilmem. İlknur Hanım. babalarını en çok sevgiye. Pekâlâ şerefli.. Huzurevinde bir konser veriyorlar. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi.. baba en kutsal varlıktır. sevgi ve saygı ile. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet. dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. konseri dinliyor. Hürmetle ellerinizden öperim. börek. iki dünyan cehennem olsun. biraz şefkât bekliyor çevresinden. bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar. Ben 15 yıllık evliyim. onları huzurevlerine atıp. şerefsiz.” dedi. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. namussuz. bir mailinde anlatmıştı. haysiyetli bir hanım evde poğaça. dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. ancak bu da beni çok üzüyor. Hafsalam almıyor. gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar.Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. ilgidir. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor. o insan alçak. gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara. Kıymetli yavrum. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış. Bazı sağlık sorunları var. saygıdır. . ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor.

3. 2-çocuk. yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. Çocuk eve geliyor. kola hep o sipariş ediliyor. çok daha önemli bir olaydır... ne de o evlâttan hayır gelmez. Hangi evde kola varsa. Ne yazık ki bugün Türkiye’de. bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. sofrayı terkeder. Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış. Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Ben. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek.Soru: Sevgili efendim. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. son derece saygılı. Beğenmiyorsa aç kalır. karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. son derece edepli oturmaktadır. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye. yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar.. ne o anne babadan. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Ona göre davranmak gerekir. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. böyle yetiştiriliyor. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli. Şimdi ergen çağlarına geldiler. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor. hamburger. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. “Aman” diyorlar. “biz ilkokulda beraber okuduk. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. Arkadaşları takılıyorlar. Önce bu pis. en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. saygıya. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli. Ama asla onları şımartmazlar. annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. Ellerinizden öperim. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar.mevki. Çocuk ne emrederse pizza. bu teşrifatlara ne . makam. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. çok saygılı davranmalı. Baba. çok edepli. Anne. Allah nasip ederse. Cevap: Sayın Okuyucum. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. Bir kere ondan su istemedim..para. en çetin işi çocuk yetiştirmektir. Arkadaşları tebrike gidiyorlar. Dünyanın en güç.

Dört beş masalı bir dönerciye. Sevgili okuyucum. işyerlerinde. sesler sizi canınızdan bezdiriyor. derste konuşuyorlar diye. bir pideciye gidiyorsunuz. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. Soru: İyi günler Sabri Amca. Aylarca bunu düşündüm. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. Cevap: Kıymetli yavrum. ilkelliğin göstergesi oluyor. “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. Selâm. çıt çıkmıyor. bu minval üzere gidiyordu. Size iyi günler. . Düşün yavrum. Cenab-ı Hak. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün. bir yetişmenin sonucu. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. Sohbet. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki. Evlerde. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. İnsanın feryat edeceği geliyor. Çok heyecanlandım. sana iyi günler diliyor. şimdilik bu bir başlangıç. bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. dolmuşta. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. “Arkadaşlar” diyor. “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. sevgi ve saygı ile. Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar. “Ya Musa” diyor.lüzum var?” Mühendis cevap veriyor. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. bazen insanı canından bezdiriyor. İnsanın kafasını şişiriyorlar. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. bin kişi yemek yiyor. Sevgili yavrum. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. Hayretler içinde kalıyor. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. kızım da bana bakarak edepli olsun. selâm. merhaba. otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki.

kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise. Anne baba diyor ki. dürüst. Çevreye bakıyoruz. dingin bir iç yapısı yoksa. Aklı fikri eğlencede. bluzu nerde. kendi bile bilmiyor. Amacım kimseyi eleştirmek değil. kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz. efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse.Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım. o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. Önce kendimizi yetiştirelim. geçimsiz değilse. hayatında yemek pişirmemiş. sevgi ve saygı ile. Teeddüp ederim. adam olmadan. Problemler akılla çözülür. karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. sadece. sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. Aklı başından bir karış yukarıda. dilini tutmayı öğrenmişse. modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa. saygısız. haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa. tembel. insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa. akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor. yaramazlıkta. Selâm. evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise. şu oğlanı bir evlendirelim. Allah’a sığınırım. o kimse evliliğe hazır demektir. efendi. Bu problemleri çözecek sağlam. ukala. şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. oğlan itin birisi. Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. güzel sanatları seviyorsa. mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. aklı başında bir gençse. aklı başına gelsin. Cevap: Kıymetli yavrum. yatağını bile düzeltmiyor. Havai. . Aklı fikri serserilikte. şu kadar yaşa geldim. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. şu kadar gelirim var. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. Kendi kendisiyle geçinemeyen. cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa. Kendi dünyasını kurmadan.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->