Başlarken

Sonsuz şükürler olsun. 7. Ciltte yine beraber olduk. Israrlı istekler karşısında bu ciltteki yazılarla okurlarımın huzuruna çıkıyorum.

İnşallah onların gösterdiği sevgi ve saygıya lâyık olurum.

Beraber olmanın güzelliği ve heyecanı içinde hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlıyorum.

Sözün Büyük Önemi

Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz.

Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür.

Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?”

dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik.

Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım.

Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı.

“Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun.

Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder.

yardımla. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. Güzel kitaplar okunurdu. Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi. ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını. bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında. bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki. bütün kalbimle inanıyorum. ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. “Sevelim. başlarını yoldurtmuyor. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. Aman dikkatli olalım. incelikle. Günlük hayatımıza giriyor. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. Evet. genci. pişman olduk diyelim. ihlâsla. eğlence programları. beni kutladığını söyledi. yanlış yaşadık. bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. Hatta ben. münakaşa. ikinci hayatta da devam ediyor. bir insanın inancını. Bu sözü çok beğendiğini. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. beyne giden negatif ışınlar. muhteşem bir kompozisyon. ister bir hayvan. sükûn. Ne yazık ki. edepli. Hepimiz gelip geçici misafirleriz. sözün gelişi söylemedim. ister bir eşya olsun. kibar olalım. ister bir bitki. erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. kadını. ihtiyarı.” dedi. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun. Hiçbir şey unutulmuyor. zehir saçıyorlar. kavga. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım. Oysa ki. hayretler içindeyim. Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl. dargınlığım olmadı. ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. insan ruhunu allak bullak ediyor. artık utanç verici düzeyi de aştı. birkaç istisna dışında. hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda. Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. Beyin görevini yapamaz oluyor. sulh. sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. daima saygılı. Hayat. sevgiyle. Hiç kimseyle. sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı. huzur.Nice problemlerini çözer. bu dünya bir misafirhâne. İlgilenmiyorlar bile. Neden biz de Yunus Emre gibi. Nur içinde yatsın. Edip Atam beyin torunu Deniz’e. edepli. hayat görüşünü. saygılı. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık. “Durun kalabalıklar. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. Muhatabımız ister bir insan. Şimdi sadist bir duyguyla. televizyon kanalları. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. yaşamın her bölümünde. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. güzellik olacağına. bir kırgınlık olmadı. mutluluk. Bazen bir tek kelimenin. Bir felâket halini aldı. şuuraltında izleri bazen mezarda da. sevilelim. gürültü olmaz. bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım. eyvah. Evet. kimse çıkıp da. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. Olaylar geçip gidiyor. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. Beni tanıyanlar. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Ben. Diziler. . Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. saygıyla. ama aynı şekilde acı bir söz de. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. “Efendim. uykularını kaçırmıyor. sürtüşmem. Bir dargınlık.

”. Neden.. “Gelin canlar bir olalım” demeyelim. “Aşk gelicek.. .dünya kimseye kalmaz. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim. Allah’ın selâmı üzerinize olsun. cümle eksikler biter” demeyelim.

incelikten. kabuğundan. bazen madde olmuş. Bu tek yönlü görüşler. Uyandırmazsan. yalnız bizim ülkemizde.” der.. insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar. ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar.. biliş. Ünsiyet yakınlık. saygıdan. dışından bakıyorlar. edep. Bunlar ne kadar çirkin. edepten. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. nasıl gelişecekler. maddeden. her şey buna göre ayarlanmış. Ve bu kimseler aydın. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. Zavallı insanlar. Nice yüzyıllar. utanç verici görünümler. oradaki sevgiden uzak. beraberlik. İnsana sevgi. adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar. Hayata küsen. statik. hayatla barış. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. incelik. Hatta düşman oluyorlar. Bazen hedef mânâ olmuş. oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. bir arada olmak. entelektüel olduklarını sanıyorlar. Bir dönem olmuş. ne kadar üzücü durumlar. güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar. düşünce adı altında. şekillenmiş. Onlar için her şey donmuş. sanattan uzak havası içinde. Ortaçağ Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar. insana saygı. çağlar boyunca hep böyle olmuş. belli kalıplar içinde. aynı sözler söyleniyor. birbirine sevgi. insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. Hz. Manastırlarda. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar. zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor.Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz. vücuttan öyle tiksinmişler ki. İnsanı insan eden. bizim çevremizde değil. . hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. Hayat boyu dikkat ettim. uyanacak değil. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar. saygı duymak. aynı kalıplar öne sürülüyor. dış dünyadan. insanı hayvanlıktan kurtarıp. Bu. pek çok yerde manastırlar var. hoşgörü. “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna. hayata yalnız kışrından. biçim almış. insanlık nefis problemi ile uğraşmış.

tatlılıkla. dengeyi kurdu. o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar. Peygamber’e aşkla. Nitekim öyle oluyor. göz gerektir göresi” diyor. dünyaları da. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan. mutluluğa. hepsinin gideceği yer uçurumdur. Birbirimizi sevsek. cümle eksikler biter” diyordu. Niye bizler de o yolda yürümeyelim. muhteşem. ışığa. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid. Neden. Bunu yapanlar. Bu gerçek aklın yolu. insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup. iç dünya ile dış dünya. Çünkü biz onlara da dost. iman bütünlüğü ile bağlı olanlar. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda. güzelliğe kavuşmuşlardır. Ama ne hikmetse. birbirimize saygı duysak. Hayat taassuplara. Yunus. beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. küçük. güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim. güzelliğin yoludur. Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. ona güzel bir anlam verebilmektir. bu çelişkilerden kurtaracak tek yol. . kardeş gözüyle bakıyoruz. kadın ile erkek arasında. Körler körlere yol gösterirlerse. her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar. dünyamızı da. işkenceler yapmış.. yalnızca Hz. “Birleşiniz insanlar. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. birliğin. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim. âhiretleri de zehir oluyor. ne olur yedi milyar insan el ele versek. yumuşaklıkla muamele et. onu kimse öldüremez. dar görüşlere. Hep böyle oluyor. Ona rıfk ile. bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır. ruh ile beden. Hep gönlüm istiyor. “Cümle yerde Hak nâzır. “Sevelim. bocaladılar. sonsuz. seviliyoruz. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek. ıslah etmek. dünya kimseye kalmaz” diyordu. mutluluğu tadacaklardır. güzel. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için. Biz onlar için de acıyoruz. aydınlığa kavuşturuyor. Ancak Hz.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş. “Seviyoruz. ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir. basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük.. nefis ölmez. Buyuruyor ki. nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha. Önemli olan nefsi öldürmek değil. Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki. Madde ile mânâ. kardeş gibi olunuz” diyebilsek. birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. Önemli olan onu eğitmek.Nice insan. “Nefsin senin binek hayvanındır. sonuçta hüsranla karşılaştılar. bütünlüğü sağladı. mantığın yolu. huzura. Amaç hep nefsi öldürmek. sevilelim. Yunus Emre ne güzel özetliyor. inançla. “Aşk gelicek. ışığın yolu.

bir de şunu düşünsek. kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. Birçok mânevi büyükle görüştüm. hiçbir zaman huzuru. sürekli şikâyet ediyordu. hayat sandığımız kadar uzun değil. mesut. sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. Hep daha diyordu. biz ne zaman mutlu. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. sürekli yakınmak. benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun. benimseyip. daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. “Mal sahibi.Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta. bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl. ben. neden falanca kimse gibi yemiyorum. bizim çoğumuzun ya yapmadığı. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından. diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp. kâmil. Bir yerde noktalanıveriyor. Hemen hiçbiri mutlu değildi. Oluyor. efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen. ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman. daha güzele. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. Elindekiyle yetinmek. mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için. gözü hep başkalarında olan. Bu daha fazla. Memnun olamıyor. Ama yazık değil mi? Yunus Emre. sana sonsuz şükürler olsun. hep ömür boyu gözü dışarıda olacak. Allah’ım. ya da yapamadığı bir husus. bir türlü kendi imkânlarına. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. giyinmiyorum. olgun. Ne var ki. imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak. Derken ölüm kapıyı çalıyor. Mal da yalan. mutluluğu hissedemeyeceğiz. mülk de yalan. Daha iyiye. önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup. Bunu yapmadığımız sürece. Peki. İnsanoğlu dünyaya geliyor. orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi. Yıllarca düşündüm. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu. Sürekli şikâyet etmek. teşekkürle karşılamasına bağlı. bahtiyar olamayacaklardır. bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip. o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. İstekleri sınırsız. . Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri.

hava mı basıyoruz. kendi önündeki oyuncağını unutup. Birisi görmüş.” “Özelliği nedir?” der. dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın. giydiğimiz elbiseye. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle. “Ben. kara karıncanın bile rızkını düşünür. Bana ne verebilirsin? Gölge etme. “Eğer İskender olmasaydım. Bir yeri beni ürpertti. Biz kendimizi ne sanıyoruz. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza. nefsinin kölesi İskender’sin.” derler. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu. “Düşünür. Sen. yerinde konuşur. Allah. Allah’ım. Önümdeki bu rızka beni lâyık et. biraz da kendi arabamıza baksak. Ne olur kendimizi aldatmayalım. “Nasıl olur efendim. gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip. kara taşın üzerindeki. Ürperdim. başını önüne eğer. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. “Müthiş bir adam.” der. Ömür boyu unutmadım. siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız.” der. Küçük bir çocuktum. “Ah evladım. adamın yanına gider. kendimizi kahredeceğimize. kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. diyordu. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. “Ben. Dünya’yı fethe çıkan İskender’im.” Diyojen’in canı sıkılır. Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender.” Senelerce. senelerce evveldi. .Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? İskender dünyayı fethe çıkar. oturduğumuz eve. Kumandanları sorar. Dile benden ne dilersen.” İskender. “bu adam Diyojen. Kumandanlarına sorar. “Bu adam kimdir?” “Efendim. görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip. Diyojen olmak isterdim. “Ey Diyojen. doğal güzellikleri olan. bizim. Bazen düşünürüm. başka ihsan istemem. heyecanlandım. kara gecede. evdeki eşyalarımıza. atına doğru yürür.” İskender atından iner. dua ediyordum. “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor. tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına. “Efendim. Hayret etmiş. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor.” demiş. Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe. nefsimin hâkimi Diyojen’im.” İşte meselenin püf noktası burada.

sağlıklı olacağına. Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz. Kabirde sualimiz. Kıllardan daha ince. Ver derlerse ne dersin?” Kim ne derse desin. Sırat köprüsü nice.Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca. Fayda vermez malımız. ne düşünürse düşünsün. güzel bir hayat yaşayacağına ve . şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına. başarılı olacağına. ben.

.çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin. . Allah bizlere de..

Dünyanın en büyük velisi de. inançların doğrultusunda düzene koymadığımız zaman problem başlıyor. nezih bir aile yuvası kurup. ruh ile beden. Onlara aldırış etmediğimiz zaman. sırtım pek. Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar. İşte. öyle nezih duygular hissediyorum ki. tevhidin gösterdiği ışık altında. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. bir halden öbür hale geçişler. eğlenceler başımı döndürüyor. huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar. huzursuzum. Yapılacak iş. hayret içinde kalıyorlar. Yaşıyoruz. temiz. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. hayat boyu. Aklıma kötü şeyler geliyor. “çok mutsuzum. dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge. bazen öbür tarafa yalpalıyorum. Şu anda sağız. çok karmaşık değil. ne bedeni inkâr etmeden. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata. İslamî Tevhid yoludur. Hangi insan bugüne kadar karnım tok. en mutsuz insan biz oluruz. hırpalıyor. istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. akşam olunca içecek bir tas çorba ister. işi gücü bıraksam. bir bedenimiz var. o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir. ne ruhu. bedenen de sarsıyor. Şu anda bizim bir ruhumuz. Ortaya çıkan ilk . Bunu bize temin edecek tek yol. dedim. Ne yapayım. Bütün mesele. öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar. orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. çırpınmaktan. ihmal etmeden. beni ruhen de. Bu. hiç de sandığınız gibi çok karışık. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. ilmin. Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. bu iki yönümüzü de aklın. Çeşitli zevkler. ölçüler içinde yaşayabilmek. bir birlik ve beraberlik kurulursa. Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. Açtım. cevap vermediğimiz zaman. efendim. Ne zaman ki madde ile mânâ. Varız. bunalmaktan kurtulur. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. kendimi yalnız ibadete versem. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. o halde varım” demişti. karşılamadığımız zaman. dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. o zaman sarsıntılar geçirmekten. uçurumun kıyılarında dolaşmadan. memnun ve mesut. “Efendim. soyut ile somut. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem. İçimde öyle temiz. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. Önemli olan. telefondaki zat çok dertli. Artık sağlam. Bu gelgitlerden kurtulmak istiyorum.Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. Descartes “Düşünüyorum. Bazen bir tarafa. deyip.” dedi.

kurtarıcısı.sorun. bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. bir uyum. meselâ. ne sadece dünyaya bağlanmak. bir senteze. bunları sıralamak. çok denendi. Bunu bize öğretecek tek ilim. “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini. rütbeye de ulaşsa. ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. Ve hâlâ ödüyoruz. seviliyoruz. Bu zıtlık. takılan kravatın da kıymeti kalmaz. bu sentezi ne güzel kurmuş. İslâmiyet bu dengeyi. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için. aklı evveller. Peki. güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet. madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur. Evde tek başına namaz kılmak. Bilimde de böyledir. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol. hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. her iki dünyada da mesut ve bahtiyar. mevki. iyi güzel. o çay içilmez. sosyal hayatta uygulayabilenler. güzel sanatlarda da. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil. Sadece radyo çalışmaz. kriterleri bulabilmekte. iş hayatında. velayet makamına ererler. Allah kabul etsin. Bu. bu karşıtlık. uyum. İlm-i Tevhid’dir. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki. Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. Bir türlü “Seviyoruz. İlle bir ucu artı. Mesele. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki. Bir kravat güzel olabilir. Ama aslolan camide. huzur içinde yaşarlar. onun bir tek Hadis-i Şerifini. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. Denge. çok didindi ama sözünü dinletemedi. Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri. gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. diyorlardı. Kaliteli olabilir. bir ucu eksi olacak. Peygamber Efendimiz o kadar büyük. Bu giyim konusunda da böyledir. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. kâinattaki bütün insanların. Keza çay içerken kimi insan bir. hiç. O günkü ulema geçinen cahiller. on şeker koyarsanız. üç asır önce tehlikeyi görmüştü. makam. giyilen elbisenin de. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar. Bütün mesele. içilmiyor. en ufak bir kabalık. çarşıya gidip pil alıyoruz. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. kâh öbür tarafa yalpalıyor. kimi insan iki şeker koyuyor. yol göstericisidir. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor. Hazret. ilkellik bazen hayat boyu telâfisi . Bir ucu artı. birçok güzellikler yakalanabilir. bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri. Biraz tuz koyuyoruz. Çok görüldü. Hayatta her şey bir denge. mânevi ilimler bize yetmez mi. bir âhenk istiyor. mülke de sahip olsa. bütün varlıkların rehberi. âhenk. aile hayatında. Mala. tek kılınan namazla da. değil bir yazının. bir tevhide ulaşıyorlar. çok çırpındı. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde. Çorbanın tadı geliyor. iki ucu artı olsa ne olur. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. Ama dokuz. yine de o cıvıl cıvıl. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. Meselâ çorba yapıyoruz. bir ucu eksi. o şahıstaki dengesizlik oluyor. Kâh bir tarafa. ne lüzum var müspet ilimlere. görgüsüzlük. o kadar yüce yol göstericidir ki.

mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak. O’nun dediklerini uygulayarak. masum. ince bir davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz. . Allah.mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya. bölmeye kalkmayalım. Eğer bizler. Ancak O’nun yolundan giderek. burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz. Sonra bir gün bakarız ki. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. Aksi takdirde yapılan bütün işler. temiz bir tebessümün. yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün. Rabbimize şükredelim. Bir büyük. hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. “Hediyeleşiniz. hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. hayat boyu memnun. bizleri de.

Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu. “bir hususu öğrenmek istiyorum. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. Bu beni çok müteessir ediyor. İlkokuldaydım. acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık. çirkin. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. Bir sabah radyo dinliyordum. Ne yapmam gerek kestiremiyorum. günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. Ama yapmıyorum. Biraz yürüyün. Ben. hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Sayın izleyicim. Önce kaba. çok üzücü bir sonuç.İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılmaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. Tıngır mıngır düşerken .” diyordu. “Efendim. Bunu tamamen iyi niyetle. kimisi kırılıyor. O kadar fazla. gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. bir güzelliği paylaşacakları. Allah’ım. öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken. Yargılarım. onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. Ben de bilirim onları pohpohlamayı. daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun. daha güzele. Tabi toplum adına çok acı. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. kırılmalar. Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. Kimisi darılıyor. Tek kanal Ankara Radyosu idi. bizi hayatta da. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. kimisi benden uzaklaşıyor. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek. acı sözler başlıyor. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. kentte olsun utanılacak düzeyde. arkasından darılmalar. onların daha iyiye. “Akrep etmez. böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. onlara faydalı olabilmek. mezarda da. Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz.

Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga. Benim için rahatsız olmayın. Üç dil bilen. münakaşa. bazen utandıran. mübarek bir hanımdı. saygıyla. Bugün bazı kimseler. İkisi de nur içinde yatsın. tartışma.. saygı. Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş. bence nefsin terbiye edilmemesi. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. Bu ne biçim insanlık.” dedim. Alfabe görmemişti. hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi. Şahsi. genç yaşta dul kalmış.” derdi. gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki. Bu nasıl terbiye. Annem kaç kere rica etmişti. incelikle ayağa kalkar. özel tahsili yoktu.” Fakat babaannem her defasında. Okuma yazma bilmezdi. Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun. “Hoş geldin Sabiha Hanım. kayınvalidem bir yana” derdi. anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. “Dünya bir yana. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar. egemenliği altına almak illeti.” Sonra ben büyüdüm. Ben sizin kızınızım. ne oldu?” dedi. Kesinlikle inanmıyorum. bazen tiksindiren nice durumlar. mutluluk. Babaannem. Çevreme bakıyorum. Babaannem onları sükûnetle dinler. kırgınlık olmadı. Babaannemin hiçbir resmi. kendilerini çağdaş. bazen ürperten. gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. çok kültürlü bir insandı. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. sevgi içinde. “Aman yavrum. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem. edeple. Tahakküm kurmak. saygı. inceliğini. Üzücü bir durum olmadı. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da. dikiş dikerek.. anlayış içinde geçti. çok okuyan. evlendim. Asıl neden. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi. bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi. Öyle ince bir insandı ki. Allah’ın Rahmeti. yetişmiş.” derdi. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. Durumu anlattım. Eşim Rânâ Hanım savcı idi. güzel geçim olur mu? . şahsında İslâm’ın bütün edebini. “Anneciğim. Hep bir saygı içinde.” Sonra düşündüm. ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar.Geçip seyir etmeli” Dinlerken ağlamaya başladım. o evde huzur. Dertlerini anlatırlardı. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. okutmuş. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. ne zaman annemi görse. aydın. “Aman anneciğim. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi. zarâfetini. Evliliğim kırk dört yıl sürdü. Aman Yarabbi. bazen insanı üzen. ilerici sanan bazı cahiller. “Oğlum niye ağlıyorsun. nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz. Rahmetli annem geldi. Ama babaannem. “bu ne biçim toplum. anlayış. “ben. sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. Yok öyle bir şey.

bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. Boşuna ısrar etme. Bir gün hakikati arayan bir yolcu. Hâl diliyle der ki. incinmedik. âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. Günlerce yol alır. O dergâhın bir özelliği vardır. su ile söner. burası tamamen dolu. safalar getirdi. bir şiir gibi geçti. mezarda da. zarâfettir. ahlâk nutukları atmadı. Bardağı uzatır. kadından erkeğe. edeple. edeptir. elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. Allah’ım bizi dünya hayatında da. Ateş. Bunun en güzel örneği. . Unutmayalım.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor. eleştirilmeye takatimiz yok. bir kere evde din. O zat heyecanlanır. İşin püf noktası burada. Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz. inceliktir. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak. Kapısını çalar. bir insanın onu sevmemesi. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. Demek ister ki. bunu çok arzuladığını anlatır. Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. inceliğidir. Eşime döndüm. eleştireceğim. hayran eden. beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. iman. gördüğü sevgidir. bir masal gibi. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. Kimse bu çağda tehditle. saygıyla. Karşılaştığı nezakettir. Mesele burada efendim. nutukla yola gelmez. köylüden kentliye yargılanmaya. incelikle. Açık konuşalım. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini. Biraz sonra kapıyı açan kimse. onu karşısındaki insana bağlayan. gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi. Efendim bütün mesele yaklaşımda. Eve geldik. der. palavrayla. “şiddetli sevgisizlik”. iyi niyetle. tevazu ile yaklaştığımız zaman. ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak. yargılayacağım diye yola çıkarsak. Hoş geldi. gözleri yaşarır. evliliğimiz de rezil olur. Orada sükût egemendir. insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar. Bir teklifim olacak. bir yerde. Daha fakültede okurken de buna inanmadım. Bir akit yapalım. ateşin üzerine benzinle gidilmez. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına. dostluklarımız da. hayır demişim. âşık eden unsur. Durum mânevi büyüğe anlatılır. hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. buyursun. Bir kere birbirimize kırılmadık. öyle hoş bir yaşantısı vardı ki. Konuşma yoktur. Belediye nikah salonundan çıktık. artık hiç birimizin yediden yetmişe. dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki. beraber dua ettik. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım.” dedim. Besmele ile kapıdan girdik. “Bak Rânâ. O dergâhı bulur. Biz insanlara sevgiyle. İkimiz de hukukçuyuz.7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. Yalnız. saygı duymaması imkânsızdı. Dini nikâhımızı kıydı. Ama ben insanları uyaracağım. Yenimahalle 5. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih. ne benim dediğim olacak. “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz. Dualar edildi. Bir an birbirimize dargın kalmadık. İnsanın nefsaniyetini kıran.

kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp. Allah bunu bize de. Kimseye yük olmadan.Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak.. . bir melek gibi Hak’ka göçsek.. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin.

” diyor.” Leman Hanım çok üzülüyor. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana. “Efendim. ağlamaya başlıyor. Ben onu kırdım. Allah’ım diyor. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır.. Öyle gördüm. tesadüfen işittim. Şaşırıyor.” diyor. Bir okula tayini yapılıyor. “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. Beni rahatsız etmesin. işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur. Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum. Onun da emekliliği yaklaşmış. hangi gününüz müsait diye soracaktım. ben dün bir insan kalbi mi kırdım. alımlı.. hademeye söyle gelsin sobayı yaksın. öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor. Dün. Üzüntüsünden dudakları titriyor. Günleri sayılı. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki. evvelki gün.” Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor. bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor. apışıp kalıyoruz. Leman Hanım bir sabah okula geliyor. “ders çizelgesi hazırlıyordum. Her gün bu tür sözler işitiriz. “sizi müdür bey çağırıyor. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof. Çocuklar soğuktan titriyorlar. Ama farkında bile değiliz. Saygı ile selâm veriyor. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor. tövbe namazı kılıyor. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor. Sınıf buz gibi. önyargılar içinde yaşıyoruz. Sonra düşünmeye başlıyor. öyle işittim. Senden. Beni bağışlayın. incittim. Zeki.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor.” Hademe çocuğu tersliyor. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor. “otursun sobasını kendisi yaksın. güzel bir kız. Allah’ım diyor. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses. abdest alıyor. çoğumuz hayaller.” diyor. hayret ediyor. daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor. “Evladım. öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor. Acaba diyor. aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur.. gelişigüzel söylediğimiz bir söz. daha önceki hafta.” Leman Hanım öfkeleniyor. şahit oluruz. Biraz sonra müdür bey geliyor. genç. Lütfen evinize gidin. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Leman Hanım mümessili çağırıyor. tesadüfen okudum. Leman Hanım birden ürperiyor. Aradan otuz yıl geçiyor. Namazın sonunda. “Efendim. Ben sınıfı tatil ederim. Otuz yıl önce okulumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı.” diyor. Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki. Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor.. Bir gün dersten çıkıyor. daha önceki gün. tesadüfen rastladım. Biraz güzelliği ile mağrur. “Hocanım.İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür. yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. “Kocaman kadın. Emekli olmak üzere.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. Tesadüfen gördüm. . Mesleğinin son günleri. Kalkıyor. Leman Hanım şaşırıyor.

Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. Ben. düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. diyor. biz falancadan zulüm gördük. yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. hakaretler. aslında hiç öyle değil. Neden onun için hayır dua edelim.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı. öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah. nefret. Ya Rabbi. önderimiz. diyorlar. sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir. Edep ve saygı ile dönüyor. “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün. ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum. Kızılay’da işlerini bitiriyor. “Günaydın efendim. Memnun ve mesut oluyor. Hademe ısrar ediyor. Hademe süklüm püklüm af diliyor. bütün bitkileri. alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. emekli banka müdürü. Duygumuz.” dedi. “Allahım. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. büyüyecek.” dedi. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler.Ertesi sabah okula gidiyor.. Üzgün görünüyor. Hayat böyle. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de. düşüncelerimiz. nasılsınız?” diyor. bütün hayvanları. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz.. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. Nuraydın Hanım ürperiyor. kötülük gördük.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. Bunca yıldır diyor. sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz. “Hocanım. hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor. Hayat olayları arasında inanılmaz. akıl almaz incelikte bir rabıta var. “bunlar aslında iyi insanlar.” Leman Hanım ürperiyor. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. Nuraydın Hanım. Sevgi içinde yaşayıp. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek. öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları.” diyor. Bu nedenle bizler kin. Mübarek ayakları kan içinde kaldı. Efendim. yemişleri de bizi mutluluğa götürsün. . bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. “Efendim. Hiç unutmadım. intikam. güzel. müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. Bir sahabi. müspet olsun ki. Yüzü ışıldıyor. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim. Gece sabaha kadar ağladım. “Beni bağışlayın. şimdi hademe benden özür diliyor. Ne kadar üzüldüm anlatamam. Yanına bir başka hanım oturuyor.” diyor. Müsaade edin elinizi öpeyim. geri dönecek. Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi. Kırk beş yıl düşündüm. Kötü sözler. Konutkent’te oturuyorum. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar. Ne olur beni affedin. Gözleri parlıyor. Sabahleyin ektiği tohumlar akşama meyvesini veriyor. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor.

gitsin. Büyük sıkıntılar içindeyiz. yarı tok kalkınız. onları da birer birer toplayınız. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak. zahmet çekmişsiniz. doğruyu yaşamaya çalışalım. Ne zaman Kâinatın Efendisi. düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki. görevlerimizle öyle hemhal olalım ki.’ ‘Sofradan yarı aç. nefsin halleri. abur cubur yemeyiniz. “boşuna yorulmuş. yolları gösteriliyor. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil.’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa.’ ‘Acele etmeden. sonra bu işyerinde grev vardır deyip. ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’. Kimisi açlıkla. fikir beyan etmiş. “sizi televizyonlardan. inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış. Bu konuda biliyorum. Yıllarca önceydi. meşguliyetimizle. nefsi öldürmenin yolları. verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız.” dedi. kuruyemiş. “Nefsin senin binek hayvanındır.’ İki yemek arasında dondurma. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. nefse karşı takınılacak tavır. internetten takip ediyorum. incelikle. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. Meselâ. zarafetle yemeğinizi yiyiniz.” dedim. öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. Ne yapalım. Ama benim düşüncem bu. mülayemet ile muamele ediniz” demiş. Kitaplarınızı okuyorum. güzeli. nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. Ona rıfk ile. Gitmediğim diyetisyen. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler. Dinle. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. “Efendim.Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var. ilimle. Bir sohbette sordular. Diyeceksiniz ki. Diyetisyenler ne derlerse desin.” dedi.” Mesele burada. Onunla öyle meşgul olalım ki. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz.” İşin özeti bu arkadaşlar. nefs. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem. “Efendim. nefis de baksın baksın. “Değerli kardeşlerim. Her yerde. uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir. her dönem hükümran olmuş. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması. ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla. kimisi insanlardan uzak kalmakla. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş. “Ben. bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim.” dedim. kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler. başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek. Hiçbirinden netice alamadım. itiraz sesleri yükselecek. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki. Bir şeyi takıntı haline getirmek. kendimizi arıtıp temizleyip. yavaş yavaş. “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım. “nefsimizin elinden perişan oluyoruz. güzel sanatlarla. Deneyin bakın. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim. kimisi uykusuzlukla. çeşitli sözler söylenecek. aletli jimnastik. Onu bir kenara koyalım.” dediler. nefsi düşünmeye vakit kalmasın. “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. öneriler getirmişler. zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor. . Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor. gücümüzle. İşimizle. dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar.

Bu formülü. “Sevginle gireceğim toprağa. didişmek. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. Ömer Hayyam bir şiirinde. onları din. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. şiir. içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek. Önemli olan tek şey var. Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da. Allah onlardan râzı olsun. Bu insanlar dün vardı. sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. resim. bugün de var. süblimasyona tabi tutabilmektir. yaşamak onlarla anlamlıdır. kendimizi bütün varlığımızla. bilim. Nefisle uğraşmak. Medar-ı iftiharıdırlar. Önemli olan. Nice insanlar. . Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak. duyguları müspete kanalize edebilmek. o zaman nefis hükmünü icra edemez. mücadele etmek bize ne kazandırır. Sadece yeni mağlubiyetler. müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır. hiç. Olayın en ince noktası budur. Hayat onlarla güzel. yarın da varolacaklar. içimizde nefisten gelen heyecanları. edebiyat.Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik.

kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. Alçaklar. Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar. hepsi palavra. Sizi gidi kâfirler. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi. Zengini de. birkaç istisna dışında televizyon kanallarından. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. Sonra da utanmadan rezilce. . hava basıyorlar. hayâsızca. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları. Darmadağın.” İnanın yüzü gülen kimse yok. Beyefendilik. soykırım yapmamışlardır” derse. Her şey darmadağın. sabır. fakiri de. “Türkler. kavuşmayanı da. Herkes hayatından yakınıyor. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz. Yaz geliyor. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle. asaletin yerinde yeller esiyor. Uygarlık. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. Netice ne mi oluyor. Kimse hayatından memnun değil. kepaze bayanlar gelmiş. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. imkânlara kavuşanı da. Bir ben değil. çirkini de. tüketiciliğe götürülüyor. saygı. Sözüm ona bugünün Fransa’sında. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor. kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. inceliğin. edep. ilericilik. doğudan batıya. tatile çıkılıyor. Voltaire’lerin. zarafetin. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı. Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. Erkek bir tarafa. çağdaşlık. hanımefendilik gitmiş. Bir dokun. alabildiğine kabalık. Şerefsizler. bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim. Medeniyetin yüz karaları. İri lakırdılar edip. el ele vermiş. Artık ilkokulların bile önünde simit satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları. Sevgi. derhal hapse atılıyor. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. birbiriyle kenetlenen. bir kimse. Bütün mânevi setler yıkılmış. birbirlerine en kaba. en çirkin şekilde saldırmalarına. şükür. fabrikalar haraç mezat satılıyor. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. bin ah dinle.Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. Allah nasip etti. kanaat içinde efendice yaşayan. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye. güzeli de. işyerleri. alabildiğine perişanlık. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. çirkinlik. incelik. bütün köpekler salıverildi. kadın bir tarafa. yerine soytarı baylar. cümle âlem perişan. tabir caizse bütün taşlar bağlandı. Hal-ü keyfiyet böyle. paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. Aile.

Resulullah Efendimizdir. yüceliklerin. Alman doktor dinlemiyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. özlenen. “Gelme. gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki. Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Boş lâf karın doyurmuyor. defolup gidiyor. Gözlerimle gördüğüm. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip. çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir. “Yeter senden çektiğim. İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. Hem kendi ülkemizde. gelme üstüme. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. hepsini anlatsam aylar sürer. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur. gece aniden hastalanıyor. beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe. Bizi selâmete götürecek tek yol. bir devrimciye. hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi. bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki. Gerek ülkemiz. bir kurtarıcıya. anlamını kaybetmiş.Bir Türk işçi kadın. iri lakırdılara karnı tok. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere. Bu ipini koparmış. sevgisiz yaşayan dünyada. Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. Ey tersi dönmüş ahmak” . bir lidere ihtiyacımız var. O. bütün güzelliklerin. O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim. hem bütün dünyada bu aranan. Kıvranarak hastaneye götürülüyor. ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim. palavra teorilere. inceliklerin menbaı ve kaynağıdır.

sadakatle uygulayan bir insan. İçimiz yanıyor. bir aile. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. zavallı. susuzluk içinde kavruluyoruz.. İçinde yaşadığımız zulmet. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp. ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. aşkımızı kabul et yâ Resulullah. perişan insanlarız. Bizi. Yâ Resulullah. O yüceler yücesi. sana muhtacız. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır. Sensiz her şey anlamını kaybetti. Bizler ki sevgiye susuz. Yâ Resulullah. İşte günümüzde gerek kendimizi. sana müştakız. Ne olur tut ellerimizden. sevilelim. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. Bir tek Hadisle bir insan. gerek ailemizi. o büyükler büyüğü insan. Hatta geçiyor bile. yol göstericisidir. bizi kurtar. Deneyin isterseniz. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim. vahim bir hatadır.. bir şehir. kurtulabilir. ilgiye ve şefkate susuz. sosyal hayatında samimi olarak aşkla. . Karanlıklarda boğulduk artık. bütün kâinatın. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. sade bizim değil. bütün varlığın önderidir. Dünya yeniden hayat bulsun.diyor. gönül dünyamızı da kararttı. inançla. lideridir. çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur. asil ve yüce olanın yoluna çek. iyinin ve güzelin. saygıya susuz. seni çılgınlar gibi seviyoruz. “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde. Sana aşığız. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden. işyerinde. bütün insanlığın. Bizim de yüzümüz gülsün. İşte örneği. Bizleri affet. Ne olur tut ellerimizden bizim. affedilmez bir suçtur. velâyet makamına kadar yükselebilir. Tut ellerimizden. gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur. bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet. dünya kimseye kalmaz” diyelim. o güzeller güzeli.

şartları göz önünde bulundurulursa. Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın. kuyruk acısıyla hareket eden batılıları. Allah nasip etti. Hocası Molla Gürani kulağını çeker. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı. insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği. görmediği. Bu olay gerek Türk tarihi. düşünür. Olay biraz derine inerek sosyal yönden. sabahleyin okula beraber gidelim. ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. sırf inançlarından.İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. Ama ne oralarda. Daha önceden haberdar edilen. pek çok ülkeyi gezdim. İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan. o kadar önemli bir olaydır ki. O günün nüfus durumu. diri diri yakılmışlardı. ibadetinde tamamen bağımsız. ateş gibi. pırıl pırıl bir zekâ. Saint Bartelmy’de. uyanık. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı. sanatkâr. hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. düşünen. gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. bu otuz bin rakamı aklın. psikolojik yönden incelenecek olursa. bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla. Bu. düşünürlerimiz. sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler. “Koskoca bir padişah çocuğuyum. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış. Sen hocamızı bir güzel döv. uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir. yeni bir çağ açılmıştır. yirmi iki yaşındaki bir insan. Yıllar ötesine gidelim. havsalanın alacağı bir rakam değildir. aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. “Ben. Görsün dünyasını. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım. yazarlarımız. yerinde duramayan. üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. “Yarın sabah okula beraber gideriz. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. herkesin birbirini ihbar ettiği. İşte bu ortamda. titretecek. Bu. beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla . İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. “Vay. O hocan gününü görür. Bir gün okulda yaramazlık yapar. İncelemeler yaptım. itikadında. cevval. bizim tarihçilerimiz. genç ve muzaffer Fatih. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında.” der. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. hisseden herkesi ürpertecek. hayal bile edemediği bir olayı. Ne yazık ki.” der. Fatih küçük bir çocuktur. birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde.” Sabah olur. “Merak etme yavrum. gördüm. kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış. baba oğul el ele okulun kapısından girerler. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. Zeki. bir gecede aynı dinin iki farklı mezhebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı. yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir. duyan.” Velî padişah ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar.

“Düşmez Sultanım” dedi. Eğer padişah bensem. sürekli planlar yapıyordu. Rica et. Değil o günün şartları. kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. saygılı bir şekilde sırana otur. Sonra git. senden de büyük. Fatih on iki yaşına gelmişti. velî bir insan. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu. fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. Vatan tehlikede. ince ince anlatsam belki inanmazsınız. işte Sultanım diyor. gâvurcuklara sen acı. Ben de padişahım. Hazret biraz sükût ettikten sonra. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih. saygı. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir.” Fatih hemen cevabını gönderdi. Onlar kaçar. Allah’ım diyor. Düşman bizi yok etmeye geliyor. incelik. Büyüksün. mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. O. O. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak. “Evlâdım. mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor. Molla Gürani kovalar. dilediğin gibi hareket et. kanaat vardı. hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. günümüzde bu asil. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. Velî padişahın kaldığı evi gezdim.” Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı. gönlünü . Rahimsin. “Sen bir padişah oğlusun. zarafet hâkimdi. Ama senin hocan. şükür vardı. Babadan gecikmeden cevap geldi. altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken. “Eğer padişah sensen. “Bak yavrum. Baba oğul korkuyla kaçarlar. bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi. daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. “Hocam. Sen onları koru. karadan gemileri denize indirdi. Hocası. gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor.hücum eder. çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var. bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı. daha çok ibadet edebilmek. Babası tahtı oğluna bıraktı. çok kısa bir sürede tamamlamıştı. Şimdi soruyorum sizlere. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor. Kafası hep fetihle doluydu. Velî Padişah oğluna döner. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor. Sevgi. Kendisi daha çok okuyabilmek. Rahmansın. hocanın elini öp. Fatih babasından. O evde edep hâkimdi. Gördün. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan. geç devletinin başına. yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. Burada çok ince bir nokta var. İstanbul’un. bizi nasıl sopayla kovaladı. Sen merhamet et. günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi. Şefkât ve merhamet onda o kadar yoğunlaşmış ki.” der. büyük. özür dile. Hadi şimdi sınıfına git. geç ordunun başına. o kadar mütevazı.” Ve oğlunu bırakır gider. O kadar sade. O evde sabır vardı. O askeri buldur. bir türlü İstanbul düşmüyor. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip. Günler geçiyor. sık sık onunla istişare ediyordu. bu ne iştir. sopasını bırakır. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu. haftalar geçiyor. evin eşyası o kadar basitti ki. Sonra yorulur. sınıfına gider. padişah sensin. her zaman mânevi hocası. onu fetheden asker ne güzel askerdir. annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti. benden de büyük.

bütün bunlar başımıza geliyor. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar. yol gösteriyor. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı. Önce kültürel istilâ. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. bütün varlığınla. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. ricasını söylüyor ve söz alıyor. sonra siyasal istilâ. . televizyonlarla. üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor. onlar ne derse desin. Nutuklar. Nutuklar. müstemleke valisi gibi beyanat veriyor. aciz insancıklar ortaya çıkıyor. Kaleler içten fethediliyor. yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. Onların beyinleri yıkanıyor. En çirkin. işyerleri satılıyor. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar. kaleler içten fethediliyor. yoksa İstanbul düşmez. saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. Akşam olunca nice zavallı.. aşağılık bir görüş var. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen. gazetelerle. Olamadığımız için de. Senin bütün hücrelerinle.” diyor. Allah aşkı olanlar. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. korkak. İşte kültürel istilâ bu. canım öyle şey olur mu diyecekler. O papa denilen katran ruhlu adam. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. âhiret cahili insan. onları dünyaya yayıyor. sizden nefret ediyoruz. kalkınıyoruz yalanlarının. asil. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor. İşte siyasal istilâ. Bir büyükelçi çıkıyor. dinlerine. kibar. bunun bayraktarlığını yapıyor. Birinci yöntem. tarihlerine. bayrak aşkı. Amerika’ya tapan. vicdanlar satılıyor. okullarla. Biz hâlâ. ayrı bir Truva atı. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. emirler yağdırıyor. efendi. ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor. Fatih. Daha düşmanın kurşunu gelmeden. kültürlerine. heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz.. Bankalar satılıyor. renksiz. Vatikan’ın ortaya attığı rezil. birkaç gece dua etmemesini iste. dinler arası diyalog diye. Türkiye’ye gelmezden önce. bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine. dudak bükecekler. bayraklarına. Süleyman’ı bulduruyor. en adi. Ekonomik istilâ.yap. Sizi sevmiyoruz. kardeşçilik oynuyorlar. tiksiniyoruz. kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak.. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. sırıtarak ellerini uzatıyorlar. Elli sene de geçse. Başka ne işe yararsınız. Katran ruhlu papazların. kültürel istilâ. Oluyor ya sayın çok bilmişler. ilk kültürel istilâ ile başlıyor. Ruhları... Bugün kalkındık. Günümüzde işin kolayı bulundu. Dünya kadar masraf yapılırmış. Artık her yayın organı. Adamlar haykırıyor. Radyolarla. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya. şahsiyetsiz. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka. topraklar satılıyor. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. İstilâ planının uygulanışı. Avrupa Birliği’nin önünde secde eden. entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. adi. Asker telef edilirmiş.. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. Biliyorum günümüzün sözde aydınları. istemiyoruz. Senin inandığın kitaba inanmıyor. sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. sizi Avrupa Birliği’ne almayız diyorlar. en rezil şekliyle. palavralarının arkasındaki gerçek bu. günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. fabrikalar satılıyor. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor. şehit kanlarına ihanet ediyorlar. Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. milliyetlerine. inançları yok ediliyor. İstanbul’un fethindeki ince sırrı. İşte kültür istilâsı bu. Yetmiş üç milyonun başına geçti.

Ama ne yazık ki.Bu hakikatler herkesin gözü önünde. asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki. vatan aşkını. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine. gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. aşkına. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele. Bütün karanlıklar aydınlanacak. dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz. cümle eksikler biter” diyeceğiz. o Allah aşkını.. “Aşk gelicek. sevilelim. heyecanına tekrar kavuşabilmek. bütün imkânsızlıklar yok olacak. bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek. . kırgınlıkları unutup. “Sevelim. sıcak. O temiz.. dargınlıkları. Peygamber aşkını. bütün küçük hesapları. yürek yüreğe verip. EI ele verip tek yürek olmak.

Efendim. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor. âhiret için de söz konusu. hissedemiyoruz. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı. Bundan diyor.” dedim. teneffüs zili çalmış. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. Birden boşanıverdim. bu ihtiyarlık. Öğretmen Okulunu bitirmiş. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde. bu vücut. Hademeyi görmesini. o bekâr.” Ah kardeşim. Bir gün ders bitmiş. sonra evlenince düzelir. Hemen mümessili çağırdım.. dedim. her köşesiyle bir bütün. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. Aynı durum dünya. Bu sefer kalktım kendim gittim. bu bekârlık. Efendim diyorlar. Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. bu dünya. saçma sapan düşünceler insanı.Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen. parçalıyoruz. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. O zaman gençtim. Öğretmenim. “falanca gün. Aynı cevabı vermişti. otur sobanı yak. otursun sobayı kendi yaksın. Acaba özel hayatı kirli olan. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. güzeldim. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. diyor. Düzelmez efendim. Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. namaz . hademe gelmiyor. pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla. bir kompozisyon. dedi. İnsan hayatının. Hademe oturmuş. İstirahat buyurun. kendimi bir şey sanıyordum. soba yanmıyor. Biraz beli bükülmüş. abdest aldım. gösterilen. bu âhiret. otuz yıl önceydi. sobayı yakmasını istedim. Canım sıkıldı. Her gün işitiriz. Ve hepimiz bundan çok. “Efendim. çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz. sigarasını içiyordu. Kocaman kadın. Eve gittim. bu evlilik. Biraz sonra müdür bey geldi. benim özel hayatım başka. Ben öğrencileri evlerine gönderirim. Efendim.. Bir süre daha ağladım. biraz kamburu çıkmıştı. Sonra gittim. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı. dedi. Bu madde. Moralim bozuldu. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. “İkide birde niye haber gönderiyorsun. başka bir öğrenciyi gönderdim. vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun. Ben yine aynı kabalıkla. ama çok şey kaybediyoruz. Beni görünce asabi bir ses tonuyla. güzel. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. Bir okulda öğretmendim. delâlet içinde. Müdür bey gitti. Ve aradan otuz yıl geçti. bu ruh. âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer. Gaflet. dedi. bu mânâ. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. saygıyla selâm verdi. Biraz sonra bir hademe geldi. siz lütfen eve gidin. sınıf buz gibi. bu resmî iş. Şoke olmuştum. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Derse girdim. şaibeli olan. Çocuklar titriyorlar. Şaşırdım. hayatı. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var. Geldi. aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor.” dedi. dedi. mesleğe ilk adımımı atmıştım. Biraz sonra mümessil sınıfa girdi. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler. Bundan kırk yıl önce idi. Affedersiniz kızım. sezemiyor. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. Oturdum. Biraz gençliğini yaşasın. resmî işim başka. O zamanlar okullar sobalıydı. Sizi rahatsız ettim. bu gençlik. Müdür bey geldi. bu özel iş. yeni öğretmen olmuştum. Ben gelemem.

Eskiden şuuraltı derlerdi. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi.” Aman Yâ Rabbi. Özel hayatıyla. Utandım. Şimdi bilinçaltı deniyor. “Söz ola kese savaşı. Bazen bir dövüşe. otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor. Her şey her şeyi etkiliyor. resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim. bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. Ne denirse densin.kıldım. efendice. sonra Peygamber’den. istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. Büyük Yunus ne güzel söylüyor. Peygamber Efendimiz. Okula yüz metre kala. çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur. “Ya hayır söyle. yüzüm kızardı. Beni görünce birden koştu. çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. okuduğumuz. “sanki son ânımızmış” gibi nezih. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken. insanca. Söz ola kestire başı. “Hocam. Ve bu son nefese kadar devam ediyor. Ve Allah’ım dedim. yahut sus. temiz. Yüce Resûlümüz. pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. Ben. Sayın profesör diyor ki. İstediğim içkileri içerim. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. gördüğümüz. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. Hayatta hiç kimse istese de. Bana kimse karışamaz. güzel. hatta bir cinayete sebep oluyor.” dedi. ertesi gün okulun hademesi benden. izahı mümkün olmayan bir olaydı. Kâinatın Efendisi. istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. önce Allah’tan. Müsaade ederseniz. Ben. Efendim. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. Ve ellerimi açarak. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak. Buna hiçbir insanın gücü yetmez. İşittiğimiz. Onun için değil midir ki. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. hayatımızın her ânını. gücümüzün yettiği kadar her söze. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır. elinizi öpmek istiyorum. Elimizden geldiği kadar. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. İstediğim safahatta bulunurum. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. . şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor. O öyle muhteşem bir depo ki. o benim özel hayatım. bu. İstese de. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim. Sonra ertesi gün okula gittim. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. müslümanca yaşamaya çalışalım. müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum.” Bir cümleden hatta bir kelimeden ne çıkar demeyelim. sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. “Beni affedin. her harekete dikkat edelim. “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da. sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor.

birbirine şefkât ve yardım göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir. ne gelin. güzellikler. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta. sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. İnsan ruhu o kadar hassas. Cenab-ı Hak. her ânına sadece sevgi. Kur’an-ı Kerim’de. Hayatımızın bir bölümüne değil. âhiretimizi de cennet etmeye. insanların birbirini sevdiği. aile hayatında. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. hayatı. varoluşu anlamaya. algılamaya. yepyeni. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh. sükûn. o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek. Hz. O yuvada sadece sevgi.Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz. dünyamızı da. dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle. saydığı. güzellikler taşıyor. “Sevelim. sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. “Tatlı söz. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş. saygı. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. sevilelim. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler. ne karı koca kavgası. “Ya Musa. tümüne. sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. Bütün iyilikler. görümce. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. incelikler. . şükür. Ne olur. Ne olur insanı. güzellik. mutluluklar sizinle beraber olsun. ışıkla dolsa. saygı. dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek. sabır. O Hadisin yaşandığı bir işyeri. o kadar ince ki. Ve sonunda. Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. ilerleme ve kalkınma olur. iş hayatında. Sık sık tekrarlanır. yılanı deliğinden çıkarır” derler. İnanın o bir Hadis. O Hadisin yaşandığı aile hayatında. Ve biz de Yunus gibi. kaynana ihtilâfı olur. Hayatımız renkle dolsa.

yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. ânın güzelliğini. çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. güzel. “Dem. Bunların hepsi. yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim. Bu iş öyle zorla. Sonuç değişmez. dayatmayla değil. bu demdir. kendiliğinden oldu. yarınla meşgul olanlar. gayba inananların dinidir. Sürekli dünle. dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. takdir topladı. ona. daha güzel. çözmeye çalışmışlardır. yarına bırakma. Hep daha iyiye. Ve hepsinde başarılı oldular. geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan. “Ve bir an yaşıyorum. muntazam. İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. huzurlu ve başarılı olanlar. Sürekli. Keşke. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. daha ince yapılı. İslâm. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif. o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. Bugünler. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler. vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. Bizler gaybı bilemeyiz. aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. ağlamadılar. Bu arada kendilerine medyum denilen. öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. Öteden beri merak ederim. temiz. biten bitmiş dediler. Bugünü yaşamıyorlardır. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı. faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz. Akılları fikirleri şöyle yapacağım. vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. Bir düşünseler ki. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki. “Kardeşim. ama ânını yaşayıp.Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar. keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. Her bir Japon. Bu durum fertler için olduğu gibi. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. Arka arkaya hamleler yaptılar. acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre. yarınların tarlası gibidir. dem bu dem” diyorlar. Ama onlar. Ah. daha dakiktiler. Önemli olan ânı yaşayabilmek. beğeni kazandı. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar. ânın güzelliğini kaçırdıklarını. insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. ne geri kalıyorlardı. böyle edeceğim hayalleriyle doludur. Olan olmuş. toplumlar için de böyledir. daha güzele. hayatı güzel. hem de İsviçre saatinden daha hassas. ihtişamını yakalayamazlar ki. Bazı insanlar görürsünüz. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara. kendilerini bir şey sanmışlardır. Bugün Amerika’da bile. Bugünümüzü dürüst. ceplerini doldurmuşlardır. Hayat böyle efendim. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. o arsa kaçar mıydı. “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle. Ne ileri gidiyor. daha . hayatta mutlu. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler. derler. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. renkli. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler. bütün bir ömre bedel” diyor. anlamlı. ışık dolu bir anlam verebilmektir. falcı denilen kimseler. Dakik. onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir.

Önünde bir hamal. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir . Bazıları daha ileri gidip. sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler. huzurumuz. Bu yükle bu yola dayanamayız. uygulayabilsek. Zannetme ki gayreyler.” der. bir edep ve incelik içinde yaşayalım. Yol uzun. Teessüre kapılırlar. onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir. “Hak şerleri hayreyler. adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor.mükemmele gitmek için. o iş olsaydı kendileri için hayırlar. Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. güzellikler. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum. Gazeteci dayanamaz sorar. “Kardeşim. Acaba bir an için düşünseler. sevilelim. kafalarına koydukları. Hep bir hoşluk. yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. dünya kimseye kalmaz. Mevlâ görelim neyler. Yıllar önce gazeteci. bir güzellik. sırtında kocaman bir yük yürümekte. bilmiyoruz. mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan. yürürken de türkü söylemektedir. Bazı kimseler. “benim elim kolum bomboş. Yüklerden kurtulalım. Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. Oysa bunda da bir hayır var deyip. “Sevelim. Yük ağır. mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı. önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. önündeki işine koyulsa.

Bırakalım bu boş sözleri. O dili bir çözebilsek. gidişimiz Hak yolda. O günden beri düşünürüm. her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek. hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. yaşayabilmek. Mevlânâ. eşek arısı var diye. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde. Tek istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz. ama bütün mesele o dili öğrenebilmek. Çevremizden hep işitiriz. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. böyle değişti.. kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar. Hayatta dertsiz insan olmaz. o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. Yapabilenlere ne mutlu. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır. Biz adımlarımızı düzgün atalım. Allah bizlere de. “Bey. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel. kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum. şevkimizi azaltır.” der. hissedebilmek. endişeleri bırakmak. çevre kötü insanlarla. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları. o temiz yola girmeyi. Dem bu dem. güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. Galiba hamal haklı. çok değerli.” diyerek emin adımlarla yürürse. onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. için düzgün oluşunda. O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor.yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir. Olayların kendine göre bir hâl dili var. dünya bir araya gelse yine olmaz. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim. Eğer mukadder değilse. Hayat şöyle değişti. “Allah bize yar ve yakındır. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. Peki. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir. Mesele. . çalışma gücümüzü kırarız. Beni çok etkiledi. sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır. gerisi kolay. “Ballar balını buldum. “Hangi tohum zamanında Besmeleyle. şer mi getirecek bilemiyoruz. Hayat da böyle. “sen bu işleri anlamazsın. arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. pırlanta insanlar var. farkında bile değiliz. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda. Şuna bir inanabilsek. İçimiz düzgün olmayınca. Bir şeyin olması bizim için mukadderse.“Bu dünya dopdolu kalleş. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek. her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek. sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin.. kovanım yağma olsun” diyor.

3. İlâhiyat ve Felsefe. daha çok fakültede okumayı düşünürdüm. Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim. tasavvuf.. Orada mümkün olduğunca . şiir. Bütün hayatım okumakla geçti. Edebiyat. Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. Daire Üyeliğinden emekli oldum. anlamak hususunda. Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı. Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür. Bununsa nihayeti yok. Bunda edebiyat öğretmeni annemin de büyük etkisi oldu.. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa. Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu. Çok çalışan. öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. Dört fakültede okudum: Hukuk.Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik. fırsat buldukça dinlerim.. Bir de gonulsohbetleri. gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek. Dostoyevski. Mevlâna.net isimli bir internet sitem var.. İnsanı anlamak ise. sosyoloji. tıp. psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp. inceleyen. o da insanı tanımak. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. Erzurumlu İbrahim Hakkı. Shakespeare. hayatı anlamak demekti. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre. Klâsik müziği çok severim. beden. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2. Tıp. dünyadaki yedi milyar insanın görüş. Edebiyat. İnsanı ruh. soru ve düşüncelerine açık. sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim. araştıran ve daima hakkını arayan. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki. tarih.5 yaşında okuma-yazma öğrendim. O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu. müzik ve resimle daima ilgiliyim.T. savunan bir öğrenciydim. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim.

okumakla. önemsiz. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi. sıradan kelimelerini kullanmazlar. mevki.T. sorunlarınızı yazabilirsiniz. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. Onlar için her şey çok önemlidir. sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur. basit. kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz.günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu. hayatta huzur.. madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. bilgilerini hâl haline getirmiş. İlim ile duyguyu.T. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi. sayın dolabını açtı. üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir. siz hayatı hep çalışmakla.: Bence çok para kazanmak. hep ön plânda olmak. diye. aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. bilimde tesadüf olabilir mi? S. seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır. akıl ile gönlü bütünlemiş. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar. basit. araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz. o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük. uyum ve güzellik bulabilirler. sayın masasına oturdu. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum. başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S. sayın aletlerini yerleştirdi. Her şey birbirine bağlıdır. . Önemli olan en iyi olmak değil. diğeri hizmet etmek. Beni çok etkilemişti. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi. makam sahibi olmuş.: Hayatta bir tek tesadüf vardır. başarılı olabilirler.. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek. sükûn. sevgiyi yakalayamamış. Hayatta küçük. – Efendim. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı. işyerinde bir güzel dostluğu. bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. mal mülk sahibi olmak.

saygı.T.T. etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin. Bu görüşü ben ortaya attım. yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil. incelik. yaşamın gayelerini araştırır. onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz. – Peki. sizce bunları başarabilirler mi? S.: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı. hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin. yazı yazarak. Bu beni sonsuz bir huzura. güzel sanatlarla ilgilenerek. gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır.: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum. kendini yetiştirme. daima gerçekler peşinde koşan. aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder. kendini.. nereye gittiğini. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor. asil ve temiz olanın yolunu açabilir.. mutluluğa ve güzelliğe götürdü. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. resim yaparak. Öğrenme. – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S. siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S. gayesizlikten ileri gelir. hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler. hoşgörü. güzelin. Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık.: Bir genç.– Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı. öğrenme aşkıyla doludur. haksızlıklar karşısında kendini savunur.T. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. örnek olmalı. Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım. gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. Çok okuyarak. Sadece bilgi yetmez. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor.) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. Bunu. Gerçekler derken neleri kastettiniz? . pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. varoluşunun nedenlerini. şiir yazarak. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. nereden gelip. sevgi.

hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder. Nur içinde yatsın. lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar. onu keşfetmesi. “Sabri Tandoğan: 10” dedi. Gençlik tabi. Rahmetli eşimi çok sevdim. hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. Eşim çok müstesna bir insandı. arkadaş olabilmesidir. Bir de dâhilerin ortak özelliği. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S.T.S. ondan en ufak bir şey dahi istemedim. 44 yıl evli kaldık. çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı. dikkâttir” der. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir.T.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. yazı yazar.T. edepli. Her zaman herkese karşı zarif. kendilerini gereksiz şeylerle. Valery. Her şey insanda mevcuttur. Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim. – Peki. hocam adımı okudu. hiç konuşmuyordum. dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım. ona hep saygı duydum. zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. – Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim. Danıştay savcısı idi. Şimdi olsa böyle davranmazdım. çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar. müzikle ilgilenirdi.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları. O nedenle yapılacak en büyük keşif. onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım. S. Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. hem işini çok titiz yapar. “Deha. .T. Üç yıl önce Hak’ka göçtü. onunla dost. Sonra notlar okundu. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor. kalktım. resim yapar. saygılı. İnsan evrenin bir modelidir. Öğretmenime gücendim. insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması. Böylece barışmış olduk. Bir süre ona dargın kaldım.

saygı duyun. . Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S. Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın. daima sorun. biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S.– Efendim. Çok okuyun. hoşgörü gösterin. Sağolun. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık.: Hay hay. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum.T. Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz. – Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun. sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi.T. hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin. araştırın. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum. Yolunuz açık olsun.: İnsanları tanıyın.

ürperiyor. stadyum. kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile. sinema. İnsanın. varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin.. yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor. somut. yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe. okul. rezil ve aşağılık. büyük binalar. iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor. hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki. gezi v. gökdelenler. ne yazık ki ertesi gün. pratik.s. o tertemiz. ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu. zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler. yıldızlara. baş belâsı televizyon. güzel. Anne. Hep beraber bu hususu inceleyerek.Önemli Olan Olaylar Değil. iş. ruhun katili. Okul. yollar. komşular derken. Geceleri gökyüzüne bakıyor. insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan.. güzelliğin ve asâletin. . insanca. büyüyor. insan gönüllerine katran döküyor. bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan. tertemiz kalplerine rağmen. o güzelim insanın.. efendice. Cevap arıyor sorularına. ama soylu. sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. kafasızlıkları. sonra da meslek arkadaşları katılıyor. o eşi olmayan ürpertiler. baba. –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor. İşte şimdi çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz. iyi. mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle. Ve daha neler ve nelerle. kültürsüzlükleri. ibâdet yerleri. akrabalar. Ama o güzelim düşünceler. Yurt dışına seyahatler yapıyor. Gazeteler. günlük hayatımızda yararlı olacak. Samanyolu’na bakıyor. sağlam adımlarla. mahalle arkadaşlarına askerlik. hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor.Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. bir çember gibi çocuğu sarıyor. o en güzel yönü. büyük devlet daireleri ve mahkemeler v. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. Önce bir aile içinde yaşıyor. o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor. bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye.s. ama asil insanoğlu.. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş yavaş dünyayı tanıdıkça. O her gün en alçakça cinayet filmleri ile. taktik ve strateji bilmedikleri için. işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. edep ve hayânın. aşk ve iman zâfiyetleri. hayat yolunda. aya. Onun kafasında sorular. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini. İnsanoğlu istese de istemese de. temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon. şerre âlet olup. ruh hastası.

Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır. somut. sıkıntı veren konulara geçerler. bu gerçekler karşısında. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile. varsayımları. değişik yorumlarla çarpıtanlar. belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır. bir ömür boyu havalarda uçar. canlı. Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan. İşte kendi gerçeğimiz. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan. görmek istemezler. sağlam. canlı varlığın içindedir. Tabi iş bununla bitmiyor. kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek. müsbet. hem kendilerini. Birtakım iyi. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen. bütün somut gerçekleri ile. vatansever insanlar bir araya geldiklerinde. Düşünmek demek. zararları hem kendilerine. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle. bize acı veren. yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. Evet. algılamaya çalışmak olmalıdır. somut gerçeklerden uzaklaşıp da. insanın ayağının yere değmesi gerekir. Teşhis ne kadar sağlam. ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler.Her şeyden önce. Gerçek. sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler. Lâf. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye. Suç ya falancanındır ya da toplumundur.. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler. yediği kazıkları anlatır. edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar. içinde yaşadığımız dünyayı.. Nice insanlar vardır ki. somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu çabucak kavrarsınız. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer. lâf. Kimseye kızmayalım. işimize gelsin gelmesin. çarpıtmadan. Gerçeklerden uzak. Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. Çünkü. Sürekli itham ederler. gerçek hayattan uzak. İki kere iki her zaman. ayrılma vakti gelir. her yerde dörttür. onu olduğu gibi algılamak demektir. yaşanan. Sanki yüzüyoruz onların içinde. söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır. Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar.. oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak. O halde. lâf. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır... attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın. söz hemen toplumdaki bozuk. kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. İkinci adım. yeni başlıyor.. hayalleri. bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar. palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. hayallerimiz ile değiştirmeden. hastalık yine devam edecek. sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar. Hepimiz buyuz.... hem de çevresindeki insanlara olur. Kimi başından geçenleri. Dünyamız kelimelerle dolu. Kabul de. İnsanoğlu. kelimelerden meydana gelen bir hayal dünya. Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. hem çevrelerini aldatırlar. ilk yapılacak iş. güzel. ya onların dışında yaşayıp da. Somut gerçekleri. doğru ve gerçekçi de olsa. yaşanan. hayallerinin. kelimelerden ibaret. kelimelerde değil. o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. Hiçbir zaman. aksayan. sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. Öfkelenmeyelim. temiz. Gelir geçer. Bir türlü gerçeği göremezler. ayağı yere değmez. tedavi cihetine gidilmediği takdirde.. En ufak bir harekete .

gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı. diyerek buruşturup yere fırlattı. ama her şeyden şikâyet.. dedi ve ilâve etti. belediyeden. dedim. ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim. bunun için toplantılar yapılıyor. Öylesine uyuşmuş.. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz. en ufak bir hareket için öncülük etmeden. Böyle devam ettiğiniz takdirde. çocuktan. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak. Birden öfkelendi. sadece şikâyet. hükümetten. Gece son otobüsle dönüyorum. – Yirmi yıl geçti. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu. Yahut. Neden bir mektup yazıp. öylesine hayattan. gazete sahibine. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman. bunun için gazeteler çıkıyor.teşebbüs etmeden. kelimelerle zehirleniyor. Sadece şikâyet etmek.. yazı işleri müdürüne. Kelimelerle besleniyor. sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim. . keIimelerle yaşıyoruz.. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi. – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu. aileden. her şeyden. Birden bakışları bakışlarımı aradı. sükûnetle kendisini seyrediyordum. herkes bir başkasından bekliyor bunu. Neden bugün sinirlendiniz. şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. – Lânet olsun böyle gazeteye. hayattan.. söylenmekle hangi mesele halledilebilir. İnsanlar bir araya bunun için geliyor. kelimelerle ölüyoruz. Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. diye cevap verdi. Ben. İnsanlardan. demiyorsunuz. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim. Otobüs tenha. Konuşmak. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle. hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim.. şu. Gazete okumakla meşgul.

karşımıza çıkan meselenin halli için. Bunu dediğiniz. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar. Kendinizi hor. ne ifade eder. onu uygulamaya geçmek demektir. edepsizlikler değil. Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor. şuurlu. hakir. öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil. Devede kulak bile olmaz. sizin o gazete için. dedim. o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. Bir ben bırakmışım. Tepki göstermek. yanlışlıklar. Başını öne eğdi. diyebilmenizdir. en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. Tepki göstermek demek. yine bildiklerini okurlar. Dayanamadım: – İşte beyefendi. şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. oraya gelememişsiniz. akılcı yoldan. vurup dökmek. – Hayır. duygusallığa kapılmadan. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. diye cevap verdi. Sizin için önemli olan. – Teşekkür ederim. hiddet buhranlarına kapılarak. sövüp saymak. beş para etmez görüyorsunuz. çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir.– Aman efendim. diyebildiğiniz anda siz medeni. Bu iş de. bu gazete benim evime giremez. bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek. Otobüsten inerken. keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı. Medenilik şuuru denilen. dedi. yakıp yıkmak. onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. döndü. o gazetenin yüzbinlerce satması değil. şahsiyet sahibi bir insansınız. Siz ne yazık ki. zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup. Nasıl olsa. dedi. . Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. aklı başında. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece. Cevap vermedi. olaylar karşısında.

sıkıntılar. gözleri fersiz. içsel olana önem veriyorlar. “Efendim”. Arabanın kapısı açıldı. dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel. hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır.. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. bir gazeteci sordu. Büyük iş merkezlerini gezin. felâketlerle karşılaştı. güzelliği unutamadım.. titrerler. gürültüler. Gidin.” derler. öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok. sen kalbini tursille mi. öz ile şekil. Onun için Kur’an-ı Ke-rim’de “Hak geldi. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri. ruhundan.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. Birtakım kimseler tam aksine. ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı. girdiği seçimleri kaybetmiş. bu esprideki inceliği. Bu aciz. İç ile dış. aşk yolunda ömürlerini tüketen. üzerinde düşünürüm. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok. oruçtan. güzellikleri hep birer şekilden ibaret. güzellik adına hep zâhire. tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. hacdan. günahkâr kul. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere. Kendilerine namazdan. bu çelişkiyi görüyoruz. boynu bükük. bahtiyar oldu. kalabalık caddelerde dolaşın. dualarınıza muhtaç. ürperirler ve derinden bir ah çekerek. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden. hiçbir din. “Efendim. kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri. derûni olana.İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı. dedi. dargınlıklar. Artık günümüz insanı bir mutluluk. “benim için çok dua edin. “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki. kenetlenmiş dişler. Aradan uzun yıllar geçti. Birtakım insanlar mâneviyat adına. Oysa gerçekten mânâ yolunda. kadın ile erkek. bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. en muhteşem bir sentez. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. Sen kalbe bak. inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. Bir gün. madde ile mânâ. hiçbir görüş. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım. İslâm bir sentezdir. onlar da yalnız bâtına. İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. zekattan sorulduğu zaman. hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım. “aman” derler. nice ocakların sönüşü.” Be kardeşim. bir huzur. saygısız . kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. Rahmetli Münir Bey. aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar. Kavgalar. bâtıl zail oldu” buyruluyor. Benim kalbim tertemiz. zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu. “bunlar şekilden ibaret. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor. bu konular açıldığı zaman renkleri değişir. en yüce. şekli hiçe sayıyorlar. persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz. “Efendim. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm. küskünlükler. şekle sarılıyorlar.” dedi. zâhir ile batın. Baktım. Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. şaşaalara rağmen. bunalımlar. İç ile dış. ruh ile beden. köşesine çekilmişti.

aile hayatında. . “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor. bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. bu yükle bu yola katlanamayız. yük ağır. “Cümle yerde Hak nazır. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek. gazeteler. hiç olmazsa. Yüklerden kurtulalım. Bir Âyeti. nutukla değil. radyolar. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için. Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin. Artık günümüz insanı Yunus’un. özümleyerek. iman bütünlüğü ve aşk ile. “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. televizyonlar. ibadullahı istihkar” derdi. içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek. Büyük Yunus. “Ben de ey Rabbim. meslek hayatında. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da. bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. diyebilelim.. “Durun kalabalıklar durun. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi. afiyet. İslâm’a sarılmak. Allah cümlemize sağlık. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup. tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. kalpler öyle negatifle dolmuş ki.. sinemalar. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman. senin Resulünün bir Hadisini. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor. Lâfla değil. iman ile çene kapamayı nasip etsin. Kur’an-ı Kerim’de. belki de bitmek üzere. “İnan Haluk. mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu. İnsan ister istemez. Kafalar. ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun. senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”. Yapılacak iş ortada. Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman. kuru gürültüyle değil. Allah’ın ipine sarılmak. yaşanmayan. “Nazarlardan taşan mânâ. cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak. yaşayarak.bakışlar. göz gerektir göresi” diyor. İri lakırdıları bırakalım. “Aşk gelicek.

“Sizi İstanbul’dan arıyorum. televizyon konuşmalarınızdan. Kapıda müdür karşılıyor. kızım terzi olmuş. yalancılığa itiyoruz.” dedim. kızım doktor olmuş. hukukçu olmuş. “Buyurun efendim. Sorarım size. ne bir tek öğrenci var. deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Kızım. “bu ne biçim iş. Memleketim için. gerçekten kültürlü bir . senin aklın neredeydi. Sizi yıllardır tanıyorum. mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. Para için rapor yazan doktor. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. ama insan. Okulda ne bir tek öğretmen. “Efendim. Bu ne biçim doktorluk. Dün okuluna gitti. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık. telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Açtım. Niye geldin. hatta aracı oluyor. daha öğrenemedin mi. Ne oluyoruz. zelil bir duruma düşürüyor. Telefondaki ses. yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor. Hocam. aslan gibi bir delikanlıya. ama onurlu. Yazılarınızdan. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum. devamsızlıktan kurtul. yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler. okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. samimiyetsizlik. trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor. kitaplarınızdan. Bir gün. Bu ne biçim okul. Gelmenin sebebini anlayamadım. diyor. diyor. o gencecik pırlanta çocuklarımız için. İstanbul liselerinin birinde okuyor. Yerden göğe kadar haklısınız. ama dürüst. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor. sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul.” dedi. nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner. Bu durum Türk eğitimi adına. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa. Sen de git. bir hamal tutması gerekiyor. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan. Kızım lise son sınıfta. “Efendim. Olay beni fevkalâde müteessir etti. Oğlum bakkal olmuş. Benim havsalam almıyor. Müdür. bu ne biçim okul müdürlüğü. unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum.” Sayın doktor. diyor. insanlık kültürü adına utanç verici bir durum. manav olmuş.Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum.” dedi. farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. Saygılarımla. Yolda beraber gidiyorlar. sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum. Aynı fikirdeyim. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. Birden telefon çaldı. Benim oğlum. raporunu al. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. yıkılan Türk ailesi için. sağlam bir insana. pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken.

gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan. Adam vezir olmuş. “Efendim. Efendim. Aradan yıllar geçti. Ben sana vezir olamazsın demedim ki.” diyor. rütbeden. biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi. bir kompozisyon. Arkadaşım hayret içinde. Eğer bir toplumda sahtekârca alınan. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun. Medya bu çöküşü. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. Kendi kendini yetiştirmişti. “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var. Bir kitap hazırladım. Bak baba demiş. Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. iş hayatı. makam. Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da orta ikiden ayrılmıştı. gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. Hamal. Hayat bir bütün. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. hiç açmıyor. Ah evlâdım demiş. Ama bu Nurullah Ataç. Nice zaman var ki.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. Bir belirsizlik. yüzüne tükürseniz. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. diplomadan ibaret değil. bahçıvan olarak bitirmişti. Bir kısmı boykot ediyor. “Efendim. “Bu cümle size mi ait. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına. Hamala soruyor. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. Mesele diploma değil. nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Aman dikkatli olalım. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. öyle makam sahibi insanlar var ki. bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. bir beyefendi. o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme . puldan. mevki. bir müphemiyet. bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor. sonra babasını ayağına çağırtmış. Önemli olan insan olabilmek. seni buraya getirttim. Ben sana adam olamazsın dedim. tükürüğünüze yazık olur. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki. Başta aile hayatı olmak üzere.insandı. ilkokul mezunu idi. Baba gülmüş. Diploma onun bir nüansı.” diyor. çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa. bir yerden mi aldınız?” Hamal. Ama ben nice profesörlerin. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. Adamlarıma emir verdim. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor. sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum. niçin yaşadığımızı. ben vezir bile oldum. bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. Bak gör. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. bakanların. basılması için matbaaya verdim. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. adam olmak için. insan-ı kâmil olabilmek. Hazret-i insan makamına yükselebilmek.

Bize dua et emi. Anne seccaden gelsin. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi.” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin . başsız adamlar.Sıcacık kanım damlar. Gir de bir bak ülkeme Başsız.

” .Ya nice okumaktır.

hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu.. bunaltan. bir babanın ruh dünyası. jestlerden. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. “İnanır mısın Sabri Bey” dedi. Ben. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. üzen. “O televizyondaki bakışlardan. orta yaşa gelmiş. gazetesi böyle. mimiklerden ürperdim. bir delikanlının iç dünyası. Acaba hiç düşünüyor muyuz. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. Adına “mobil” diyorlar. bugünkü içinde yaşadığımız toplumu. . hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. acı sözler. Başlamış kanalları gezinmeye.. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün.Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var. Aman Ya Rabbi. İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten. hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin. hep nefret dolu bakışlar. bir genç kızın. Eline kumanda cihazını almış. biraz buna benzetiyorum. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Bir toplum ki. Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. televizyonun karşısına geçmiş. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. İnsanlar her gün. hakaretler. Çok üzüldüm” dedi. tiyatrosu böyle. sarsan. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış. küfürler. yoran. konuşmalardan. bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya. sineması böyle. Hep kin dolu. televizyonu böyle. daraltan haberler.

Anne seccaden gelsin,

Bize dua et emi.”

Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır.

Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle

başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz”

der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünneti Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin...

500. Sayının Mutluluğu

Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım.

Başsız başsız adamlar. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor.” Gidin. yazı yazarak. hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi. basılmasında yardımcı olarak. o dergiye emek vererek.Bu 500. Aklıma meşhur hikâye geliyor. Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor. ilelebet bu hastaneden çıkamazsın. sayısı çıkan mübârek dergi. hatırlarını soruyor. ansiklopediler çıkarılabilir. tashihini yaparak. bir üniversite oldu memleketimiz için. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. “deli doktor. Gir de bir bak ülkeme.” Hasta birden susuyor. Ve elini omzuna koyarak. . Sonra temizlenmeye çalışın. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne. hastanın yanına gidiyor. anlamadan. düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. “Bak kardeşim” diyor. irfanına nice kitaplar. sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. Bir hasta. dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. Hangi su. Odaları dolaşıyor. İki elini birbirine vurarak. Mazhar Osman. kavruk. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz. alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin. deli doktor” diye tempo tutuyor. Sıcacık kanım damlar. “Bıçak soksan gölgeme. Nice güzel insan. M. Onlara şöyle bir bakın. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen. bir okul. Oradan uzaklaşıyor. gül gibi bir dergi çıkıyor. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. nereye gittiklerini bilmeden. kumarın peşinde gidiyorlar. onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Artık insanların içi yanık. Ne yaptıklarını. gittikleri yolu görebilsinler. sigaranın. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. Ve bazı insanlar. Hastalarıyla ilgileniyor. odasının kapısına çıkıyor.

daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır. istikbali. gerek dünya edebiyatında bazı dergiler. O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı. Orada nice insan okuyarak. iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli. Allah cümlemize hayır yolunda. Evet kültür kitaptır. faydalı olmayı. Gerek Türk. irfanının aynı zamanda terazisidirler. araştırarak.Dergiler bir ülkenin kültürünün. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir. o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. bir okul olmuş. daha iyiye. düşünerek. belki birincisi dergilerdir. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler. Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. . soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki. çileli insanlarına yardımcı olmayı. hizmet etmeyi nasip etsin. o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur. ama insanı kitaba götüren yolların birisi.

“Ben. söyleyebilir. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak. Filân âlim şunu söylüyor. olabilir. Bazı kimseler reklâma uyarak. Kaptan. yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor. bazı yazarları tutuyorlar. tayfaya mı sorar. emin adımlarla yürümek. Öyle bir mahkeme ki. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden. Açık söylüyorum. Hep boşuna atış yapılıyor. Sayın okurum. Bu. Dalgalar sanki bir dağ gibi. o yazardan sorulmayacak. Kapıdan girdim. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı. aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. sizin meseleniz değil. hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken. aile olarak. İşin aslı şudur. tereddüt içinde. Herkes kendi kendinden mesul olacak. bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır. yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. ona göre hareket eder. adına hayat denilen. acaba doğru mu yol alıyorum. önce şunu söyleyeyim. geri zekâlıdır yahut delidir. Hep acaba diyorlar.” Kıymetli okurum. dedi mi? Ben hatırlamıyorum. amacıma ulaşmak istiyorum. Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin . Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor. İslâm dinini öğrenmek istiyorum. toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. din adı altında. bir ruhi şaşkınlık idi. Hep akıntıya kürek çekiliyor. Önündeki pusulaya bakar. Aman Ya Rabbi. hata etmeden. bazı iyiyi. efendiler. Düşünün. ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum. ben onların durumuna düşmek istemiyorum. Bu onun kişisel düşüncesidir. Hangi yazarları okuyayım. günün modasına kapılarak. Sağlam bir yolda. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek. Bir an için paniğe kapıldım. yürekten inanmış olsak. aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. şaşırtan. Filân yazar şu kanaatte. mâneviyat adı altında insanı yanıltan. bu sadece sizin derdiniz. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim. göklere çıkarıyorlar.” dedi.Kulluk Edemedim. doğruyu. yazarın sözüne değil. “Efendim. rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim. Ne yapar? Çımacıya mı sorar. Yıllarca bunları gördüm. önümde arkamda binlerce kitap. sağımda solumda. güzeIi gösteren kitaplar yanında. lider. sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da. yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. Lütfen bir yol gösterin. Affına Geldim Bir okurum telefon etti. Bir gemi düşünelim. müşahede ettim. Efendim. Şaşırdım. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden. siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. Geçen gün bir kitapçıya gittim. bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken. sizin ihtisas konunuza girmez. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten. sıyrılabiliyor. siz o kitapçılardaki binlerce kitabın. hangi yazarları kendime önder. orada karının kocaya.

zenginlik. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer. sen ne büyüksün. kusurluyum. affına geldim. İlk hedefimiz edep. Başımız önümüzde her an. Günahımız başımızdan aşkın. tevazu içinde. Zahiri gösterişlere. gözümüz yaşlı. lütfen istirham ediyorum. tevazu. Sen bizleri affet. Sen bizleri bağışla. kulluk edemedim. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere. “Senin her tarafın hata. çok zor bir toplumda yaşıyoruz. Yüce Allah lütfediyor. bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım. yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra. “Abla be. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. “Ben. demiş Hz. sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. Efendim. aile hayatınızda. Onları iyice öğrendikten. böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim. İşte böyle sayın okurum. o sizin bileceğiniz iş. derler. her zaman edep içinde. saygı içinde. Allah’ım. bana iman ile çene kapamayı nasibeyle. mülk farklarına aldırış etmeyelim. Ömer. her yerde. imkânlara lâyık değiliz.” Değerli okurum ne olursunuz. Her tarafımız kusur. şu entelliği bırakalım. Bir tek Âyeti. Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. mevki. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. her işimiz hata. Allah’ım diyelim.” İşte. saygı ve incelik olsun. Çok zor bir dünyada. “çöllerde yaşayan. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor. .” demiş. kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar. iş hayatınızda. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. Ömer gözleri nemli cevap vermiş. “Ne oldu?” diyor. mal. İnşallah Allah bizleri de. ister binlerce kitap okuyun. makam. Hz. Kadın başını camdan uzatarak memura.ve ona göre hareket edin. ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım. Allah’ım. Bu da bir imtihan. hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. bize imkânlar tanıyor. o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce. günahkârım. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. sen cennetle müjdelenen bir insansın.” diyor. Ne olur ellerimizi açalım. “Hani. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım.” Bizler de onun gibiyiz. rütbe. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman. incelik içinde bir Müslüman olalım.

bugün çapa yapan bir bahçıvan. Maocu güçler imparatorluğa son vermiş. Geçenlerde televizyonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim. Akıllı. Dün milletime muhatap oluyordum. lâyık olmadıkları makamlara çıkıp. “Sayın muhafız.. lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar. rektör olmuş ama adam olamamış. Hep şu terane tekrarlanırdı. Çok rahat kalp kırıyor. Bir süre sonra. Çin’de ihtilâl olmuş. Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. mevki. Günü gününe. Saygılarımı sunarım.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini. yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım. insan sevgisinden o kadar uzak ki. efendilikten. ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. Evet. büyük bir edep ve saygıyla. bu ne düşüş böyle. Şimdi ağaçlarla konuşuyor. efendi karakterli. Son imparator tahtından alınmış. makam sahibi olmak başka. yumuşak bir sesle. saati saatine işimi yaptım. Sesin geldiği tarafa döner. Bugün ne yazık ki birtakım kimseler. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun. örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. ne söylediğini bilen bir insandır. Sayın rektör şöyle deseydi. kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir. Bu.” der. Gurur duyuyorum. Onlarla arkadaşlık yapıyorum. bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal. İnsanlıktan. ibret verici. gerek elbise provalarında. bu kadar kırılmazdım. Asıl utanç duyması gerekenler. Cumhurbaşkanına.” der. Efendim. “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım.” Meclise bir sessizlik çöker. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir. Olaya sizin gibi bakmıyorum. Bugün bahçıvan olarak mutluyum. yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. tarihe geçen.. Gençlik yıllarımı düşündüm. . Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. Abuk sabuk konuşmak. “biraz da terzilik günlerinden bahset. haysiyetli. gönül yıkıyorlar. kibarlığını bozmaz. Ama ben onurlu.” İşte İmam Hatip Okulları açıldı. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. idareyi ellerine almışlardır. mülk. medeni insan olmak yine başkadır.” der. küstah. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar. Bununla da iftihar ediyorum. Hayretler içinde kaldım. alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. Bir gün bile. onlara faydalı olmaya çalışıyorum. çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. kendini bilmez. Evet dün imparatordum. bugün ağaçlara. ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. “Evet. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak. gerek teslim günlerinde aksama olmadı. “Efendim. Dün imparator olarak mutluydum. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. Tane tane.” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır. “ben sizin gibi düşünmüyorum. Deminki terbiyesiz ve saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır. akıcı bir üslupla konuşmaya başlar. memleket sevgisinden. kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. Bugün bahçıvanım. firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. dengeli. Ama insanlık. saygısız bir milletvekili. şahsiyet sahibi.Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. olgun tavrını. düşündürücü. “Sen. Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri.

Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir. “çok azdan başlayalım. edebin. yaşlı. “Sevginle gireceğim toprağa. Efendiliğimizi bilelim. Haddimizi bilelim. elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı. Cemaatten biri. sonra birden yıkılıverdi. “Hayatta hiçbir konuda itidal dışına çıkmayın. yavaş yavaş çıkalım. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. toplum olarak. kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde. Taşıyacağımız bir ağırlık var. ilim dışı. Önemli olan. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan. Hayatın bir genel çizgisi var. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti.“Efendim. İtidal çizgisini. işte burası bana akıl dışı. Çünkü. “Siz siz olun. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. güzel bitirelim. insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. sonra Avrupa.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. efendiliğin. Genellikle bu çağdışı. güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum. “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de. ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. İfrat veya tefritlere gitmeyin. Altında kalır. Yahut şu tarafları fazla. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. hep insanların başına ne geldiyse. Hepimizin hataları var. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. Yıllar önceydi.” deseydi. ifrata gidiyorlar. Güzel başlayalım. “devam edelim. hepimizin artıları. eziliriz. Daima orta yolda kalın” buyuruyor. “Hayır. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak. idrak dışı davranışlar. “Daha çok koyalım. işleyiş kanunları var. Bize düşen görev.” denir. Vasilevski.” dedi. eksileri. “Bırakalım mı artık?” dedi.” buyuruyor. ibadette dahi aşırıya gitmeyin. “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de. “Gel. Bulgar şampiyonu itiraz etti. Peygamberimiz cevaben. Ömer Hayyam bir şiirinde. fert olarak. Peygamberimiz bir Hadisinde. ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. Sıra haltere gelmişti. aşırıya kaçıyorlar. sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar. çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar. saygının. . Hakem. daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor. her saat. insanlık dışı gibi geliyor. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz. Vasilevski’ye döndü. Hatasız kul olmaz derler. ben medeniyetin. onu havaya uçurmak. Önce zorlandı. Mütemadiyen. Anadolu’da bir atasözü vardır. Ölçümüzün dışına çıkmayalım. O noksanların tamamlanması gerekir. zorlandı. noksanlıkları veya fazlalıkları var. Elbirliği ile efendice.” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. daha güzele. “Daha” diyordu. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı. tecrübeli bir zattı. Ben güçlüyüm. Ben onu da kaldırırım. her gün. Hayat böyle efendim.” dedi.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu. şu tarafları noksan. hatta her dakika daha iyiye.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti.

iman içinde çene kapayalım ki. .Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. temiz. efendice yaşayalım. Allah bunu bize de. Bizler de hayatımızı nezih. sonumuz da hayırlı gelsin. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin.

mobilya borcu. kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. Boşanan insanlarla görüştüm. yatak odası takımı borcu. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. salonda harcanacak para da tamam. Düğün salonu borcu. Sonuç ürpertici oldu. mülkü var. Babasıyım. Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. tükenmeyen borç. İnsan ister istemez ürperiyor. düğün masrafı borcu. halı borcu. mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile. İki eşin dinleri. Tabiidir ki benim dediğim olacak. erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar. Parası var. Mevkii. bulaşık makinesi borcu. birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. Bir mahkemeye gidiyorsunuz. ama öyle aileler görüyoruz ki. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. göz göre göre “Aa. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar. uykusuz kalan. bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor. kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. Bu. Artık. dövizi var. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor.” diyor.” diyorlar. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor.Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. burada gördüğü güzel bir . Nemize gerek bizim. atılmadık çamur bırakmıyorlar. Sayıları o kadar çok ki. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken. aile görgüleri.” Haydi bakalım. Benim dediğim olacak. “Hayır. kavgalar başlıyor. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. Sigara içen. ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor. Diyeceksiniz ki. öbür bankaya yatırılıyor. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. kumar oynayan. o kadar önemli bir faktör ki. Kazancımızla ayın sonunu zar zor getiriyoruz. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm. içki içen. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. bir yıllık. “Ben bu evin erkeğiyim. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. Salon tamam. Günümüzde mâlum. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben yetiştiriyorum. düğün salonları da değil altı aylık. gözyaşı döken nice insanlar. buzdolabı borcu. “Adamın malı. Çocuk. Bir erkek şurada. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. çıkın işin içinden. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir. peki nasıl düğün yapıyorlar. Eh. benim inancıma göre yetiştirilecek. Yıllarca Yargıtay 2. ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. iki yıllık mukavele yapıyorlar. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. Reisiyim. inanışları. Olay bundan ibaret. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor. Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor. çamaşır makinesi borcu. Birtakım kadınlar. yetiştikleri ortam farklı ise.” diyor. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar. Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri. Bir bankadan para çekiliyor.” Başka söz söylemiyorlar. Pek tabi. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. makâmı var. televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen.

Birbirimizi kırıp incitmedik. biri de bir kız okulunun müdiresi idi. Nur içinde yatsınlar. O gün çok üzgündü. Kız karşı tarafın ailesini soruyor. “Babanız kimdir. O kadar nezih. ihtimam ve incelik istiyor. Genç bu sorudan rahatsız oluyor. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar. “bırak şu hanzoyu. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. bunun sırrı ne?” diye. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. Sebebini sordum. Evlendikleri zaman biri genel müdür. Bir araya geliyorlar. babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor.kıza hemen tutuluveriyor. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük. Allah’ın rahmeti. “Ben. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu. Gençler tanışıyor. Derhal kalkıyor. ama kimsenin önünde boyun eğmeden. duman gibi dağılır. görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. sonra takdirlerini. Değil inanışlar. “Bizim bir tanıdığımız var. Geçen gün bir taksiye bindim. birkaç çatal kaşık. Kızı üniversiteyi bitirmiş. töreler. Bir gün bir komşuları geliyor. Yıllardır tanıyordum. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât. hayranlıklarını sunuyorlardı. Evet. iki tencere alarak evlerini açmışlardı. “Sabri Bey. efendi bir insandı. “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki. “Aman canım. kibar. Ne dersiniz?” diyor. rahmetli Aytekin Bey. o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. özellikleri nelerdir?” diyor.” diyor. Ama borç etmeden. yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. saygı kırk dört yıl devam etti. Yalnız kızın güzelliği. Peygamberin şefaati üzerlerine olsun. “Çok basit. İlk gün başlayan sevgi. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. asil. Saygın bir görevi var.” derdim. Necip Fazıl Kısakürek. saygılarını. güzel. Ellerindeki imkânlara göre bir somya. “Medeni ve dini nikahımız . Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. Kıza babası için.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. Üniversite mezunu. Taksi şoförü. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik. bir minicik masa.” Bir arkadaşım vardı. imtihanla bir işe girmiş. Bazen eş dost merakla sorarlardı. örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı.

Müteahhide bir miktar borçlandık.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi. pula. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. münakaşa olmadı. Bunu. uzun vade kabul edemem dedi. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. Evi yerleştirdik. mülke. Rahmetli eşime teklif ettim. gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. Bir atasözü vardır. aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya. bu evde ne senin dediğin olacak. Annem de çok hassas. yalnız kitapları çok seviyorum. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. temiz. Allah gani gani rahmet eylesin. “Rânâ. Evi sen idare et. çok dikkâtli. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık. Bir gün babam Hak’ka göçtü. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik. Sonsuz şükürler olsun. “Ben maaşımı alınca sana vereyim. “Olmaz. ne evliliğimde görmedim. içkim yok. kumarım yok. Bana harçlığımı ver. Rahmetli eşime “Bak Rânâ. . mala. O. Evi sen idare et. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme.kıyıldıktan sonra evimize geldik. “İkimiz de hukukçuyuz.” dedi. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin. ne benim dediğim olacak. “Hayır Sabri. Önemli olan aynı ruhta.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih.” dedim. aynı inanışta. Benim sigaram yok. Diyelim ki. fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak. Kapıdan içeri giriyoruz. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu. Hep merak ederim. ben onu ne çocukluğumda. Müteahhit. Allah bütün gençlere nasibeder inşallah. tatsızlık. çok saygılı bir insandı.” diye. Yıllarca para biriktirmişti. kaloriferli bir daire almak istiyordu. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum. İkinci husus para meselesiydi. güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler. Nur içinde yatsın. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. Bir mukavele yapalım.” dedim.

biri başlıyor. matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. O yırtık elbiseli iki asker. “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi. Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış. giyinmiş. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk. Türk Milletinin inandığı bir kitap. Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece. Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. Bazen ağlıyorum. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. Başbakan yerden yere vuruluyor. Bir yıl evvel getirmişlerdi. rezil etti. o Allah aşkı. bana azmin. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. paçavraya çevirdi. dökülüyor diye bir kelime vardır. vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. bir benzeri görülmemiştir. Aslında Çanakkale. Aşk dolu. uçaklar. Hani. giyecek elbise. bir iman vardı ki. İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. “Arkadaşlar. o Peygamber aşkı var ya. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. diyorum. Ürperiyorum. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. atacak silah bulamamış. mücadele gücünün. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler. vatan sevgisi dolu. teçhizatlanmış düşman askerleri. onun yanında bütün sayısal. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski. İşte öyle. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor. Fotoğraflarını çekmiş birisi. Ama şunu unutmayın ki. Kusura . Harp bitmiştir. yıpranmış. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti. iman dolu. Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. Azim. bu kitap olduğu sürece. Belki haklısınız. o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. Batı harp tarihinde aklın. hayat enerjisinin. mağlup edemez. irade dolu bakışlar. havsalanın almayacağı bir olay.” diyor. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. iman dolu Anadolu çocukları. Milletvekillerinin biri bitiriyor. ama göğüsleri aşk dolu. bütün dünya bir araya gelse Türkleri yenemez. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. Ama o iman gücü var ya. İngiliz Parlamentosu toplanıyor. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. toplar. Konuşmaya başlıyor.Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş. sâde İngilizler değil. Allah’ım. iradenin. Gencecik. silahlar.

bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.”

Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin...

Olaylar ve İnsanlar

İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.”

Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde

okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar.

İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak...

Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak.

Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak.

Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak.

Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak.

Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri

onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. titreyip. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek. en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. Sekizinci husus. son nefesimize kadar doğrunun. Onuncu husus. Allah onların hepsinden razı olsun. gerek yurt içinde. Bu yolda kafa yormak. küçük hesap gözetmemek. acılarımızı bağrımıza basarak. günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden. Dokuzuncu husus. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar. menfaat. içimizdeki en temiz. gücümüz yettiği kadar. iyinin ve güzelin peşinde olmak. Bunları yapabilenlere ne mutlu. bunun sebeplerini araştırmak. bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak. ailemizin.geliştirmek. imkân nispetinde. Kendimizin. en nezih. en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek. haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak. gerek yurt dışında seyahatler yapmak. yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak. çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek. . Beyinsizlikler karşısında ürperip. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak.

Efendim.. Hoşçakalın. siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz. inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle. saygılar. dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik.. Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor.. bugün.Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz. Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar. Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim. .. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız. birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek. sevgiler. dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz.. Bizlere kattığınız bütün güzellikler için... Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı.. Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim.

Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. Bunun izahı mümkün değil tabi. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kaplamış. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. Sebahat Abla. Ampule bakardım. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş. Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin.. Annem eve gelmiş. Bir iki. bu sefer mamayı almışım. Gözüme ışıklar akardı. Nasıl oldu bilmiyorum. Sonra gelmiş. Uyumaz. bana o mamadan pişirmiş. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar. Annem şaşırmış. Ben anne sütü almamışım bebekken. Meselâ Ermenek’e gelmiştik. annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. anlatırdı? Ben doğmuşum. Yine hatırlıyorum. hayran hayran onları seyrederdim. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? . Çok aç olmama rağmen yememişim. Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla. Belki ben o zaman mamadan yeseydim. Bir haftada öğrendim. Münire Abla. beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım.Bunun için müsaadenizle çocukluk. bunda bir hikmet var diye düşünmüş. o yolculuk hatırımdadır. Alt katta bir komşumuz vardı.. baktılar olacak gibi değil. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. sonunda öğrettiler. Parası bütünmüş.” derdim. okuma yazma öğrenmek istedim.

Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. Kar bastırmış. Öyle tek tip değildim. aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir.. öğleden sonra ihtiyarlık.. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı.Tefekkür ederdiniz yani? Evet. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı. “hiç korkma. at sırtında Anamur’a. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan. Bir kış günü. Kendini sabaha . titriyormuş. Öğlene kadar çocukluk. insanlara. kim öğütledi? Hiç kimse. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış. Yazları orada yaşardım. öğleden sonra kendimle yani... Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz.Ben herkesle iyi geçinirdim. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı. oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır.. Meselâ ağaç nedir. yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep. Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı. yalnızlık bana güzel göründü. yaklaşmış. Öğlene kadar çocuklarlaydım. Şimdi gözlerini kapat. at sırtında giderken gece olmuş. Uzun boylu ve heybetli idi. Baktım hayatın gidişine.. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir.” demiş. neden dünyaya geldik. Mut’a götürür satar. . Uzun uzun düşüncelere dalardım. O arada bir yaşlı adam belirmiş. “Yavrum. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem. Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır. getirirmiş.

Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse. Orada dondum. “Babaanne. Topa atlayıp yakalayım derken. En son da beni yetiştirdi. “Ooo. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti.” dedim.” “Kış kışlığını. yeniden malzeme almış. niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum.” dedim. Kımıldayamıyordum.” Sonra birden gözden kaybolmuş. Çorbayı yeniden pişirdi. kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür. “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven.” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. Bana hâl diliyle örnek oldu. yetiştirmişti. Önce halıyı bir güzel temizledi. küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi.” “Yağ yiyen köpek. “ben bunu sana anlatamam ki.” dedi. ayağım çorba tenceresine takıldı. geldi. Bir gün akşama misafir gelecekti.Anamur’da bulacaksın. tüyünden belli olur. O kadar utanmıştım ki. pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım. sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Sonra giyindi. çıktı. “evde bir sürü yemek var. Bir gün sordum. Bütün halı çorba oldu. Babam dediklerini aynen yapmış adamın. dingilderken düşürür. Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah.” . kaldım. babaannem riyazet yapıyordu.” Sonra anladım ki. puşt puştluğunu yapar. Bana göre veli bir hanımdı. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş. ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu. Babaannem hiçbir şey demedi. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne. okşayan babaannem birden sertleşti. Tencereyi sobanın yanına getirdi.

“Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin.“O kırk puşttan kırk muşta yemiş. ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. Ben. çok şükür.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ. anneme çok büyük saygı gösterirdi. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildini z mi okulda? Hayır. Ben gülmeye başladım. sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş. babaannem için “O benim annem” derdi. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar. ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. hâl diliyle örnek olmuşlar size. Hoca. “Anneciğim. Başladım okumaya. . Annem. “anlaşıldı. “biz ders yaparken sen şöyle otur. dönüşte anlattıracağım” dedi. O zamanlar sınıf atlama yoktu. – Efendim. Hoca şaşırdı. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. “Madem öyle. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi. “Buyur. mevzuat uygun değildi. “Ah yavrum.” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem. hoca. istediğini oku.” dedi. Öğretmen tahtaya harfleri yazdı. Sebihanım” derdi. bir elin kese olsun. Ben gittim. ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım. Babaannem. Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. Annem kendi annesini altı yaşında. gel bu kitabı oku bakalım” dedi. lütfen rahatsız olmayın. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. ne annemle babaannem arasında. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden. Annem de babaannemi çok sever.

kocasıyla ilişkileri nasıldır. kimler hazırlandı diye. sapık diye. “Nasıl buldun arkadaşlarımı?” dedi.” Bunu duyunca hoca şaşırdı.. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim. “Anneciğim. Çünkü o adam sapık. Herkes başını önüne eğdi. kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. . bir sandalyeye oturturdu. Sınıfa önce göbeği. nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk.” dedim. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi. güzel yemek yapar mı. eve girdiler. biraz sonra da kendisi girerdi. Genel sınavlar yapılırdı.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı. ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır. onları okurdum. ben cebimden şiirler çıkartır. “bu ihtilâli hazırlayan sosyal. “Hangisini?” dedim. çok iri bir adamdı. siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım. “o evlilikten hayır gelmez. Hoca derste sordu.” Tabi bunları kimseye anlatmazdım. meselâ gelirlerdi. ne yapayım?” derlerdi.. Görücü gelen kızın annesi. evi temiz midir. Sonra akşam Rânâ sordu. okudum. kocasına “Bey. Laz Hayri derlerdi. Bakışları hoşuma gitmemişti. Annemle akşam konuştuk. damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. akıl orada durur. O zaman daha lise ikideydim. Bir gün eve geldim. Beş yaşındaydım. “Meselâ köşede oturan” deyince.. Adam da “Kafamı kızdırma hanım. Tahtaya çağırdı. “babam çok dövüyor. ona tam üç saat o hanımı anlattım. – Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. Onlar sohbet ederken. “Yavrum” dedi. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız. senin yerin burası. Bu bir ömür boyu devam etti. Annem beni alır misafirliğe götürür. “ayakta kalma. bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık. Yanımızdan geçtiler.. Ben el kaldırdım. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti. Sömestr tatili bitti. bir tuhaftı. Damat adayını hiç gözüm tutmadı. Dertlerini anlatırlardı. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken. gel buradan anlat. tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı. Ben de onlara ne yapmaları.Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım. – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare arar mışsınız? Evet. “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu. Rânâ şaşırdı. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. kürsüyü gösterdi. Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda.” Tam dört saat konuyu anlattım. Yeni evliydik.

kalk seni gezmeye götüreceğim. Sonra harçlığımdan aspirin aldım. aralarında para toplamışlar. Annem bana baktı. adamı rahat bırakın. bir hoşuma gitti. “Ağalığına kalmış beyim” dedi. Çıkardım. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti. “Çok iyi etmişsin. evet. Alın. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı. Yalnız. Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım. “Ne vereceğim?” dedim. İşte böyle. Evde olay çıkar. Hemen eve geldim. başka bir yorgan yaptıralım” dedi. beni alnımdan öptü. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. mahallenin çocukları toplanmışlar. Çok güzel pembe bir yorgan. Ay bir hoşuma gitti. Adam. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. Biz gidelim. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim. cebimde ne var ne yoksa adama saydım. Bugün kaç anne bunu yapabilir? . hem gözlerinden akan yaşları siliyor. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. Bir gün de geldim baktım. Benim çocukluğum bir film gibiydi. Bir gün baktım birisi üşütmüş. Etrafını çevirmişler. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. ayakkabılarını boyat” dedi. ne hallere düştük diye. çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla. Hemen boyacıya koştum. Adamcağız hem oynuyor. yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. adama içirdim. Adam sonra iyileşmişti. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha. O günlerde daha okula gitmiyorum. o içeri giriş çıkış sırasında. Üstünü örttüm. bu yorgan işini baban duymasın. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar.Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm. “Aferin yavrum” dedi. Yakında da sünnet olacağım. Eğildi. o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. o benim üzerime örtülecek.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. Bir gün annem bana “Oğlum. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. Ayakkabılarımı boyattım. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm.

Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. “Ne yapalım. karın sevinsin. “sen artık delikanlı oldun. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım. Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim. Bu sefer de taze fasulye istedim. “Doymadım” dedim. bir hoşuma gitti. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım. Alaburus tıraşlı bir garson geldi. alışveriş. çorba kaşığıyla yerdim. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli.” dedi. odun kırma.” dedim. Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar. yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş adam. bamyaları mideye indirdim. anneme söyledim. “Haydi oğlum” dedi. ilkokulda sınıf birincisi olmuştum. “Sen bilirsin. Garson iki elini birbirine vurdu. “bir kilo domates al gel. Tadı hâlâ damağımdadır. Sonra yemek bitince geldi.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır. orada da usûl öğreneyim diye. Akşam da bir şey yiyemedim. Onlar afiyetle yediler. hepsi çürük.” dedi. kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla. Gittim. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi. Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı. Annem açtı baktı. Annem edebiyat öğretmeniydi.. “Ne getireyim?” dedi. maydanozlu. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti. Bir gün sofraya bamya geldi. Ama annem öyle yapmadı. Getirdi.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi. O da “Siz benim işime karışmayın. Yıl sonunda. oturdum. Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz.. Beş yaşındaydım. “Ben bamya yemem” dedim. yemeği önümden aldı. Temizlik. bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır.” Bu söz bir hoşuma gitti.” dedi. yemekler için ön hazırlık. Beni ona göre yetiştirdi. “taze fasulyenin tadı ayrı.” Gittim. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu. “İşte. domatesli. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. aldım. Gururla geldim. “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur. Ben kaldım aç karnına. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi. . “birinci olduysan. Pirinç çorbası. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı.” dedi. ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. o küçük sağlam domatesi yıkadı. “Doydun mu?” dedi. kuru fasulyenin tadı ayrı. “Git.Öyle. geldim.

. O gün hep adamı seyrettim. “sen bizden daha iyi alıyorsun. boya” dedim.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin. “Gene olmaz” dedi. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki. “Acele boyar mısın?” dedim. manavın. Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi. Bundan sonra hep böyle alacak. “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan. Kıpkırmızı oldum. haydi şunları şunları bize alıver. Şaşırmıştım. dükkânlarını birer ay kapattırırdım. Başını kaldırdı. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu. Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat. “Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi. şöyle” dedi. davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet. “benim oğlum ne güzel domates almış. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder. Adam kızdı. “Bakın” dedi. Bakkalın. gel.. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. Allah ondan razı olsun. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi. misafir gelecek. Ben selâm vermeden girene mal vermem. – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? . “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim.” dedi.” dedi. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi. Fazla para istiyor sandım. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar. “Niye?” dedim. Biraz dolaşıp geri geldim.. bir de yanında çikolata vardı. Komşu teyzeler “Yavrum. Şimdi çık.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara. “Hah.” Çok utanmıştım. Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum. benim intihar etmem lâzım” dedi. odun kıran” diye. “Ben acele iş yapmam. “Niye peki?” dedim. biraz dolaş. yüzüme baktı. Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim. isteyeceğini ondan sonra söylersin. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi. “Veremem” dedi. “İki katını vereyim. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse.. bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin.“Bak oğlum.” O günden sonra tek başıma pazara gider. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca. İçeri girdim. Misafirliğe gideceğiz. “Odun kıran. Hepsi aynı boyda. evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. kasabın benden ödü kopardı.” derlerdi. tabi. Sonra gel. Meselâ beş yaşındaydım. Kibriti verdi. selâm ver. Yıllarca üzerinde düşündüm. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. Hemen dediklerini yaptım.

bütün mahalle esnafına satardım. Onu çok. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem. şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur. gelen otobüslere bakıyor. başlarken derin bir nefes alır. “bu değil” deyip geri çekiliyordu. O gün öyle üzüldüm ki. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu. hayran olmamak mümkün değil. (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi. Uzaktan.. Amcamdan bir tane almasını istedim. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. Yemeye doyamazdık. Oradan sıcak helva alırdı. Nihayet bir otobüs geldi.. Elini öptüm. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. yapıştırıcı olarak kullanırdım. Bindik. Aldım. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta. Rafta bir kitap dikkâtimi çekti. Buğday ununu su ile pişirirdim.. ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu. Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı. İşi o zaman anladım.Evet. biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. ama pek çok sevdim.. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı . Bana beş kuruş verdi. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. son iki derste kafam sanki çalışmazdı. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti. Hemen kitapçıya gittim. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı. Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır. Pideler fırında pişerken. hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. tam gün tatil değildi. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. yumurtalı pide yaptırırdı. okudum. O bana göre dünyanın en büyük şairi. pide bitince nefesimizi verirdik. Okudukça okudum. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti. Aldı. Doyamadım.

dolaba bıraktım. “Bir ücret istemem. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. Başka bir gün de bir hanım geldi. güzelce tek paket yaptım. Yeni kaplama kâğıtları aldım. bazılarına su. “Ben. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye. Böyle bir gün. Meselâ şişman bir hanım gelmiş. onlarla bütün rafları kapladım. “Ne vereceğiz sana?” dedi. Annem o zaman hatırlamış. Bu durumu komşular görmüşler. Ama anneme söyleyemedim.” dedim. defter. öğle yemeği paramı oradan karşılardım. ticaret böyle yavrum. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu. Kadının paketlerini aldım. çok üzüldü. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı. Yıllarca ıstırap çektim. yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım. turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. Başladı . bazılarına turşu suyu koydum. ona “Efendim. Adam razı oldu. üstüne de bir fiyonk attım. dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi. tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı. bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. “size su mu ikram edeyim. – Efendim. Kadın o kadar mutlu oldu ki. Öğlenleri aç kaldım. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki. ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. Eğer yarın âhirette benden davacı olursa. Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim. Her yıl göğüslük ve yakamı. Oturup ağladı. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim. Eee. orada bir lise vardı. Her adam ticaret yapamaz. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk. Sanırım çok üzüldü.tavuk göğsü yemeğe götürürdüm. o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. Ticarette en önemli husus.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. “şunu da ver. Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye. “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim. bir kâğıt boşa gidecek diye. “Efendim. sonra yıllarca ıstırap çektim. nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl. Liseden kızlar çıkıyor. Sonra onlar bir şekilde geri döner. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı. kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. Sonra bu beni çok etkiledi. Otobüs param. yalnız bir şartım var. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim. kan ter içinde. bunu da ver” demeye.” derdim. Onları güzelce yıkadım. Birçok paketler vardı elinde.

Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı.” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. beğensem. kanepede beraber oturur. bizim ortağımız ol. sürekli okudum.” dedim. “Yahu. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum.alışveriş yapmaya. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu.” Onlara “Hayır efendim. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende. Ama tertemiz. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım. Ama doktorun önerdiği. pırıl pırıl bir gençlik. Hayatı. o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık. insanı anlamak.” buyruluyor. Annem . “seni kızımızla evlendirelim. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler. Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem. benim aradığım çözüm değildi. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. Okudum. temiz erkekler için. bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. O gün birçok şey satın aldı. Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. Araştırdım. anneme söylerdim. elimi annemin omzuna koyardım. – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. İşlerimizin başına sen geç. O arada iki de evlilik teklifi aldım. Akşam eve geldiğimde. sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim. Çok teşekkür ederim. gece gündüz okudum. Annemle arkadaştık. “ben okumak istiyorum. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar. inceledim. Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım. Bu hep böyle devam etti. temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. o kızı bir de ben görseydim” derdi. Bu iş böyle yavrum.

uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik. Annem her yönden olağanüstü bir insandı.” diye. Her ne ki seni huzursuz ediyor. çenesini bağladım. annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış. renk verdi. Hukukçuydu babam. bir ferahlık.. o şey hayırlıdır. Namazdan sonra tesbihat başladı. Lise birden ikiye geçmiştim. Bir gece kafama koydum.. Süfas Camii’nin imamı idi.” dedi. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur. İş yaparken yorulsa. bunalma hissi bırakıyorsa. günahtır. dedemden istemiş. kafamdaki soruların cevapları orada vardı. gelirdi avluda abdest alır. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. Nur içinde yatsın. Cildi adeta şeffaf gibiydi.. bir huzur hissi uyandırıyorsa. Alıp okudum. içinde bir daralma.. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim. Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki. “Hocam. O günden sonra onu daha yakından tanıdım. Sözlü Kız ve . – Efendim.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. O aile de çok cimriymiş. Annemi işe gidip gelirken görüp. Benim en yakın arkadaşım. Dedem Rodos savcısı imiş. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim. Babam da o mahallede oturuyormuş. Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu. Üç lisan bilirdi annem. hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet.. Allah’ın rahmeti. Ankara’ya gelmişler. Ne güzel bir insandı o. güzeldir.oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. Nur içinde yatsın. Evlenmişler. Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. Ona pek çok sorular sordum. akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. Hayat boyu bu anahtar ile birçok müşkülü açtım. Ondan uzak dur. Annem gidermiş. beğenmiş. Peygamberin şefaati üzerine olsun.. sırdaşım oldu. Kimdi o sözlü kız? .” dedim. Meselâ bir gün sordum. Siz ne dersiniz?” “Yavrum. – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış. ama günah diyorlar. Çok asil bir duruşu vardı. Çok kültürlü bir insandı. camiye girerdi. o şerdir. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış. bir mahalleye yerleşmişler. gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur. “her ne ki içinde bir güzellik.

Onunla evlenmeyi plânlıyordum. Ama bir deli rüzgâr. ne yapmaları gerektiğini sorarlardı.. unut .. . Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım.. bir unutuş Unut diye bakıyordu.. Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar. Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı.. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum. unut diye son defa.” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım.. çok çalışkan bir kızdı. Ve o şiiri o zaman yazdım. Onun bundan haberi yoktu. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı. Çok ağırbaşlı. hanımefendi. Ve sonra sözlü kız oldu adı.Fakültede bir kız vardı. “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin.

dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor. gözlerime değince Felâketim olurdu. acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? ..“Ne var o sigarayı yakacak şimdi. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. ona şiirler oku: “Gözlerin.– Efendim. Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı.” diyor. Peki. yan masaya oturuyorlar. keşke yakmasaydın. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa. Onun gözlerine bak. ne güzel bir hanımla berabersin. Rânâ’ya söylediğimde “Ah. ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz.) – Efendim.. Bak. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım. tüttürmeye başlıyor. siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım. şimdi beraber okurduk” dedi. size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler. (Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor. Bunun üzerine Sabri Baba: .

yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm.. ailesinden mektup beklerdi. Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. iyi bir kıza benziyordu. Meselâ Sumru Ortalan. “Hanımefendi. eğer gelen bir şey varsa verir.. O hanımla ertesi günü buluştuk. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte. daha yemekler gelmedi ki” dedi. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar. herkes aslında bir yerden açık verir. Baktım. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. onların üzerinde konuşurduk. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda.” Hemen oradan uzaklaştım. iki değil. Gelen mektuplarımızı ondan sorardık.. nolur çıkmayalım. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok kimse olmuştur. Sonra yine aynı hareketler. hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa. Zil çalardı. Kapının girişinde paltolara bakardı. ama inşallah yakında gelir” der. . Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. çok beğeniyorum. kusura bakmayın ama” dedim. takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi.Valla.. “Nereye gidiyorsunuz. devam edelim” derlerdi. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum. M. rujunu tazeliyor. elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. güzel. Mankenim. bana bu masada yer yok. İsimleri hâlâ hatırımdadır.. kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar. ama onlar “Öğretmenim.. İrfan Efendi. “Olur” dedim. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden. Allah için. ümidini de verirdi. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım. Çok güzel. Hep birlikte şiirler okur. doğrusunu söylemek gerekirse. zarif bir hanımdı. Kimisi sevgilisinden. Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir. Ceceli. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım. Onun bu teklifini geri çevirmedim. yoksa “Size bugün mektup yok efendim. bir değil. çok değerli öğrencilerim oldu.” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. Siparişlerimizi verdik. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım. Ona hayrandım. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben. çok yakışıklı bir gençtim. benim fakültede en beğendiğim. Sizi hep buralarda görüyorum. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım. ceketini ilikler. Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki.

Gazetede ilânlarını okudum. ince bir hanımefendi görmemiştim. ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum.. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş. “senin evleneceğin kız bu. belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? . askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet. tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu. Bana çalışacağım daireyi söylediler. Sınava girdim. anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış. zarif. O işe daha ilk başladığım gün. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım..– Efendim. Buna rağmen o anda ne olduysa oldu.. züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. Kararımı değiştirdim. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde.” dedi. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla. Ben ona hiç özel soru sormadım. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor.. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli. Ertesi günü gittim. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet.) Ahh.” O güne kadar da etraftaki hoppa. Bin kişi arasında birinci oldum. O anda içimden bir ses “İşte Sabri. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı. işe başladım.

Siz de ekmekle helva getirin. “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim. Hemen defteri aldım. – Peki. birlikte afiyetle yedik. cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle. “Bir düşüneyim Sabri” dedi. aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım.. Elinde kalın bir müzik defteri vardı. O farkı kapattıracak. – Nasıl oldu? Rânâ. Rânâ da getirdiği helva. “Rânâ Hanım.” deyince hemen fırsatı yakaladım. “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı. eline verdim. Durakta kimse yoktu. şan derslerine gidiyordu.” O günlerde de palamut mevsimi idi. ekmeği açtı. evde de pişirilmesine izin vermez. ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? . romantik bir ortam olsun diye. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem.” dedim. Karşılıklı hatır sorduk.” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz. ona kafamda notlar verdim. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim. “sizin babanız kaptanmış. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk.” dedi.Evet. Rânâ geldi.” dedim. Sonra ona birden “Rânâ Hanım.. Bir yıl boyunca. farklı. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. Sonra ben balıkları açtım. herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı. her gün onun bütün hareketlerini inceledim. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım. Birlikte yiyelim. çok güzel anlaşıyorduk. O benden büyüktü. Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım. Onu tespit ettim. “pat” diye defter elinden yere düştü.

“Sabri. birbirimize itiraz etmedik.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. Sonra borcumuz bitti. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim. Bu olaydan sonra ona olan saygım. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş. bu evde ne senin dediğin olacak. Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz. mütevazı. evlendiğimiz gece bir rüya görmüş. Rânâ. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu. Rânâ. Rânâ benim için “Sabri. bekledim. artık senin için yeni bir hayat başlıyor. elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani. Ev almıştık. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu.Hayır yoktu. Evlendik. . Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. düşündüm ama aramızda yaş farkı var. Bir tek gün münakaşa etmedik. müteahhide borçlanmıştık bir süre için. Bekledim. yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik. bir tek gün bile şikâyet etmedi. Dedikodu ile. lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik. “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış. Sabahleyin uyandığında bana sordu. bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti. Eline makası almış. eski günlerimize geri döndük. Bu ilerde sorun olabilir. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı. sobalı bir ev tuttuk. kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. “Rânâ. İçeri girerken bir anlaşma yaptık.. Birkaç gün sonra “Sabri. gittim baktım. şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır. benim mürşidim” derdi. Merak ettim. güle oynaya yemeğimizi yerdik. Hiç beğenmediğimi. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık.. iki odalı.. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz.” dedi. yok. Ben öyle söyleyince kimse giymesin diye onları doğramış. tamamen yeni bir hayat... sevgim daha da arttı. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Dedim ki. İntibah bu. “Ben Danıştay savcısıyım. ne benim. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu. bu nasıl olur” demedi. O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık.

Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu.. verir misin?” dedi. Ölümünden önce açıklamıştı bunu. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum. ne çantasını açmadım. yazar hakkında bilgi istedim. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder. şaşırdı. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. nur içinde yatsın. hayranlık duydum. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım. Nur içinde yatsın. “Kusura bakma Rânâ. anlayış içinde geçti. hayran oldum. altlarına sürgü . Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. elini öptük. Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. Telefonla randevu aldım. Yedi lisan bilirdi. O yazılara hayrandım. “Niye açmıyorsun” dedi. Rânâ ile gittik.. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı. Ne gezer. Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı. Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var. Operatör doktordu kendisi. Peygamberin şefaati üzerine olsun. “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim. – Efendim. sevgi duydum. pelerinini giyer hastaneye koşarmış. Hiç bir gün ne çekmecesini. Bir gün dergiyi telefonla aradım. saygı. Kırklardandı. değil mi? Evet. Efendim. tanıştık. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi. Allah’ın rahmeti.” dedim. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti.Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider. Pazar günü dönerdik. ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne. Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır. Münir Bey çok özel bir insandı. Tuttum çantayı öylece götürdüm. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir. – Efendim.

Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım. Sinek elinden havalanır. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. “Şartlar uygun değilse. “Ne oldu Efendim?” diye sordum. Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum. Köy tuvaletlerini bilirsiniz. orada yığılıp kalırdı. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. O sırada tuvalet ihtiyacı olur. Adam terslemeye kalkmış.” dedi. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış ki. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim. Çok az yemek yerdi.” dedim. Hemen oracıkta parmağını yalayıp. Gider. çok rahatsız ediyor.. yarısı su olan bardaktan içerdi. bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. Evet. adam korkup hemen dönmüş. iftara eve misafirimizdi.” Adam bunun üzerine iyice kızmış.sürer. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık. uçar gider. yerden biraz yüksekçedir. Yarısı buz. . idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş.” Derdi. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü. onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. Rânâ’nın elini meshetti. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. Münir Bey. Bana bir gün “Sabri. – Efendim.” demiş.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim. Münir Bey. “Bilmem ki yavrum” demiş. Çok heybetli idi. yanınızda teyemmüm taşı bulundurun. Münir Bey girer. Rânâ’yı çok severdi. dışarıdadır çoğu. “Efendim. “dua etsen de şu egzamam geçse. karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış. O akşam içeri girerken gülümsüyordu. gece karanlıkta fener vazifesi görüyor. Eğer bakmakta ısrar etseydi. Münir Bey çok sinirlenmiş.” Münir Bey de gülmüş. dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. Orada rica ettik kendisinden. galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince. “ne bakıyorsun” diye. her zaman abdestli bulunurdu. Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu. hâlâ anlayamıyorum.. – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız. adama yaklaşmış. Rânâ’nın elinde egzama vardı. Bir Ramazan günü. Egzamadan eser kalmadı. ot oburlar sağdan sola doğru. İçeri girince anlattı.

Çok tesirli idi sohbetleri. Ona sarıldı. “ben senin huzuruna geldim. Orada her hafta sonu sohbet ederdi. Bir gün beraber oturduk. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır. Kimseyi ayırmaz. . “bir sarhoş gelmiş. – Efendim. onu dinlerdik. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. Çok şık giyinirdi. Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. Biz de engel oluyoruz. Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı.” dedi. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi. – Efendim. Tövbe etmek istiyorum.. Gençliğinde hamallık yapmış. yanına oturtur. sizinle görüşmek istiyor. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış. Durum bu. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim. Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu.” dediler. sohbet ediyorduk. herkese sevgi ve ilgi gösterirdi.. O da çok büyük bir insandı.” Bundan hoşnut olmamıştı. gürültü duyduk. Sarhoş da. “Baba. Bir daha içmeyeceğim. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu. değil mi? Evet. “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. çayını bana verirdi. Çok önemli eserleri vardır. Dışarıda bir patırtı. “Hoşgeldin yavrum” dedi. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız.– Efendim. sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor. Onun da evi herkese açıktı. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. Biz de Rânâ ile her hafta gider. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu.

Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. biz de simitleri beraber satarız. Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor. dinlerdi. “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim. Efendim. Ama içimde bir tereddüt vardı. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş. bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. çok müstesna bir insandı. Sabri. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet. Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Selimiye Kışlası’nda çok dindar. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum. hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi.” derdi. Bazı günler evden çıkarken “Bak. . Samiha Hanım.” Rânâ gülerdi. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. O gece rüyasında görmüş ki. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu.– Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş. Meselâ Samiha Ayverdi. durumu anlattım. – Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de. “Olsun. Nur içinde yatsınlar. mâneviyat ehli bir binbaşı varmış. şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum. Rânâ” derdim. Bir velî zata gittim. Emekli olmaya karar verdim.

buyursun göstersin. ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm.gitmiş bir velî zata danışmış. kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya. Burada çok dikkâtli olmak lâzım. her insan birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır. Bir olaya ait çözümü. onlara ne dersiniz? Yavrum. o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise. benzeri yok. o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar. . siz hayatınızın her döneminde. “genç yaşta. Her olay kendi içinde farklıdır. bu rüyayı yorumlarken “Evladım. – Efendim. olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız. hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz. hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir.” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa. Eğer yaptığımız işi. Velî zat.. ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var. yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte. O nedenle. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek. – Efendim. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi. o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa.” demiş.. hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama. Var diyen olursa. insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var. Bundan sonra da olmayacak.

yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum. “Aşk gelicek. kimseye küsmedim. Bugün yetmiş beş yaşımda bile.. eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim.. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim. onu araştırdım. Ona yan gözle bakmadım. gücenmedim. Kırk dört yıl evli kaldım. ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar. “Sevelim. inceledim. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama.Sizce. dikkât edin. eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. buna çok üzülüyorum. büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor.. Hangi düşüncede. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur. bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. karşılaştım. Nerede güzel olan bir şey varsa. şevkle yaparak sevilen. sevilelim. Ama hiçbir zaman darılıp. felsefede olursa olsun benim kardeşim. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla. Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi. dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. hayatı etüd ettim. onların derdini. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım. cümle eksikler biter” diyebilmek. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. Her işimi aşkla. “Her dem taze doğarız. Ne yazık ki.. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. küskünüm filân demiyorum. hayvanıyla. verdim. sayılan bir kimse olmaya çalıştım. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? . Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı. Bakın bunun için onlara dargınım. İnsanları. bizden kim usanası” diyebilmek. bitkisiyle. bu aynen devam ediyor. bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan. Kendi dünyamı kurdum. Ben hepsini bağrıma basmaya hazırım. Ölesiye bir mücadele verdim mi. inançta.

sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan. İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder. Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. Efendim. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak. İnsanları hep sevdim. bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor. Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım. Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi. Siz.. sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. benim kadar güzel sentez yapamıyor. hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar. – Efendim. … . sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için. benim için yüce bir gaye oldu her zaman için.. kardeşçe. İnşallah o televizyon kanalları da. bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım yapmaksızın hizmet etmek. sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum. dostça” İnşallah.Ama ben her şeye rağmen. çok sevdim.

Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş. deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek. “… Sevmek delicesine......Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi..” .

az yiyelim. programlar yapmayı bir yana bırakalım. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. Evet yavrum.. Öyle ki çok uyuyor. sadece bir gün için saati kuralım. Başaracağınıza inanıyorum.. Selâm. sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim.İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim. disiplinli olan sizden yardım istiyorum. sadece bir tek gün. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor. Size dua edeceğim. Ellerinizden saygıyla öper. Haydi yavrum. muhabbetlerimi sunarım. sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim. nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez. erkenden kalkalım. Soru: Değerli büyüğüm. Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim.. Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla. ama yalnız o gün az uyuyalım. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. gelin uzun vadeli plânlar. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız. şevk ile. görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Bunu başardığınız takdirde.. Ve çalışmaya başlayalım: O gün.. Yalnız bir gün için.. O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım.. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim. bir tek gün. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. sevgi ve saygı ile. heyecan ile yaşayabilmek.. Cevap: Kıymetli yavrum. tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. İzninizle meramımı anlatayım. . boş konuşuyor. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş. çalışkan. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu. çok etkili nasihat hükmünde. Derin bilgi birikiminiz. her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. ama çok çalışalım. sadece bir tek gün. namazımızı kılalım. aşk ile.

İki kere Fransa’ya gittim. daha ışıklı. eşimi çok kıskanıyorum. vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici. Cazibeli olun. saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi. Ayrılma noktasına geldik. yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi. yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi. şiir gibi. espriden. hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. Benim fazla endişe ettiğimi. Sizi özlesin. neş’e dolu bir hanım olun. eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir. şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir. O yakışıklı. benim gönlümün sultanı geldi” diye. dır dır edip. pırıl pırıl. Belki kocanız mizahtan. eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi. Ne yapayım. kendisinin doğal davrandığını söylüyor. çay mı. zarif. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. Bir tek kilolu hanım görmedik. Cevap: Kıymetli yavrum. Oldu mu ya. benim bir tanem geldi. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. kahve mi. tişört gibi. Kilonuz varsa zayıflayın. Cıvıl cıvıl. gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli. siz de kendinizi özletin. kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim. Ben bu durumdan çok rahatsızım. bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. Şikâyeti bırakın. o incelikleri size de vermiş. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek.Benim evliliğimde problemler var. daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi. lütfen beni kızınız kabul edin. hoş sohbetten zevk alan bir insan. ellerinizden öperim. geç saatlere kadar televizyon izliyor. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor. Kendisini defalarca uyardım. Önerileriniz benim için çok önemli. sana ne hazırlayım. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. Cıvıl cıvıl olun. aldatılmak istemiyorum. Evliliğimi bozmak istemiyorum. meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır. hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri. incecik. Öğütlerinize ihtiyacım var. Onu bunalttığımın farkındayım. kravat. O da onlara samimi davranıyor. Hep kavga ediyoruz. bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor. Nasıl mağazalarda. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” . ışıl ışıI. iyi bir eş. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim. mütemadiyen çehre surat. kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum. hayat dolu. Bir kızım var. anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. intihara kadar götürebilir. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. iyi bir anne olmak istiyorum. hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. çok çaresizim bana yol gösterin. yok şu kadına baktın. yok bu kadına baktın. Hepsi dal inceliğinde idiler. Ama mütemadiyen asık yüz. beni çok üzüyor. kadınların hoş sohbet bulduğu biri.

insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin. Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. salatanıza koyamazsınız. evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar. başlı başına bir san’attır. kısmet var mı. Soru: Efendim. bir bluz. Sorduğun için söylüyorum. sevgi ve saygı ile. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. onu okumanı tavsiye ederim. gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı. zarafettir. gayretli miyiz. arkadaşlarımızı arıyor.Kıymetli yavrum. uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? . yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları. hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini. Kısmet de öyle. içeride de kıyafetimiz temiz mi. onu yemeğinize. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm. yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek. aile fertlerimize pijama. garipleri. bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur.. yeni salatalar. geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler. yeni kekler. o senin bileceğin iş. sulanmaz. gayrettir. Cevap: Kıymetli yavrum. hastaları. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır.. gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla. yalnızları. çevrende fır döner. Benim sorum. inceliktir. cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı. bakımsız kalırsa. Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki. Kadınlık. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız. aşk ve heyecandır. ister etme. kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. olay bu. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var. İster kabul et. dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek. Ne kadar acı. mütebessim.

sizi usandırmamak için burada kesiyorum. gece klüpleri. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca. Ne demek ilân etmek. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. ay sıkıldım” deyip. ama imkânları o kadar kısıtlı ki. yaralıyor. enseli. laubalilik beni tiksindirdi. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım. yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. Orada hissettiklerin. midem bulandı. böyle mekânlardan sıkılmak. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. tiksindirici. Eğer aksini söyleseydin. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor. Ne demek istediğimi anladınız. sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar. Aman Yarabbi. o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki. rahatsız oldum. temiz. Açıkça söylüyorum. hatta kusturucu oluyor. Şimdi o hassas. en büyük hediyeleri getirmek istiyor. seni o kadar iyi anlıyorum ki. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti. Ben. Selâm ve saygılarımı sunarım. kıvırıyorlar. pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. ince ruhlu insanı.Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis.. yaşadıkların. Selâm. Orada gördüklerim. İşte bu bölüm tiksindirici. gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum. o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu. insanın iç dünyasını delik deşik ediyor. Düğünden çıkan bir insanın . küçülebilir. Cevap: Kıymetli yavrum. Artık karar sizin. Belki bir insanın gönlü çok yüce. Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde. Koca koca. Sonra o oyun denilen kepazelik. göbekli sözümona beyefendiler. insanlık bu kadar düşebilir. Zaman zaman tiksindim. yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. iğrendim. mezarda rahat yatmasın”. İş bununla da kalmıyor. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. Cevabınız için çok teşekkür ederim. Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. Sevgili yavrum. İkincisi. yaşını başını almış. paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım.. iğrenç. iğrendirici. ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler. küçücük bir hediye getirebiliyor. yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben. şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. açık saçıklık. sevgi ve saygı ile. adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup. bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor.

Sadece sevdik ve sevildik. Efendim. Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. bir meltem gibi okşayan. düğün öyle tertiplenmeli ki. Orada ruhlar arınmalı. mutluluk veren. dualar edildi. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde. daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler. şu noksan. düğündeki süreç bir masal gibi. . En ufak bir kavgamız. ne benim dediğim olacak. ama insana huzur veren. bu olmamış. her saat. Artık karar senin. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız. şahit oldukları. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. o kadar büyüsün ki. bu neye benzemiş. temizlenmeli. bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm. aşkları o kadar büyüsün. Orada beşerî kültürün bütün nüansları. Kıymetli yavrum. Sevgili yavrum. mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri. bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. Kıymetli yavrum. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak. Kırkdört yıl bir masal. öyle hassas. EI ele. o geçerli olacak” dedim. böyle düğün mü olurmuş. ne o düğüne gelecek davetliler. Tek düşüncem. aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi. doğru dürüst bir şey ne yedik. bir şiir gibi geçmeli. Kıymetli yavrum. küçüklüğümden beri bunları göre göre. her dakika daha çok severek. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik. Hiç de pişman olmadım. bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. mutluluk içinde. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. Nikâhımız oldu. bir aşk rüyası yaşadık. gördükleri. bu ne biçim ikram. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse. derinlerden gelen bir müzik. nikâhımız kıyıldı.huzur içinde. “Bak. böyle yaşadım. Yakınlarıma söyledim. sonra annemlerin evine geldik. Şaka bir tarafa. münakaşamız olmadı. hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. diz dize. Yeni evimize gittik. dualar içinde olmalı. gönül gönüle birbirlerini her gün. düğünde müzik de olabilir. bir rüya gibi. düğüne gelenler öyle edepli. Allah’a ulaşsın. öyle zarif. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. Sonra vedalaşarak ayrıldık. İki kişilik mezar yaptırdım. öyle ince olmalı ki. düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. birbirleri üzerinde titresinler. Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. ne içtik filân filân. bu noksan. dinlendiren. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. İnşallah nasip olur. bembeyaz olmalı. Rânâ” dedim. “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı.

“Bir ben vardır bende. Kendimi geliştirmek.Yeni maillerini bekliyor. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. gerek kendi sosyal çevrem. çiçek alacak parası yoktu. bir fırıncının yanında çıraktı. benim size açmak istediğim husus ise şu. çok güzel. Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. tekâmül etmek istiyorsun. selâm. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor. Cevap: Kıymetli yavrum. İyi. kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz. hürmetler efendim. binlerce örnek verebiliriz. çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. Önümüzde Yunuslar. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam. Meselâ. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. Siz bırakın çevrenizi. tavsiyelerde bulunmanız. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. hayat yolunda yetişmek. bilgilendiriyor. bakış açımı genişletmek. benim bende bulduğumu” . Cezanne. imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki. kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa. İyi günler. Gecenizi gündüzünüze katın. Mevlânâlar varken. Eserlerinizi okumak. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam. Bunun gibi daha yüzlerce. Öte yandan gerek oturduğum muhit. Kültüre giden yol kitaptan geçer. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Efendim. yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun. model olarak elmaları kullanıyordu. o kadar fakirdi ki. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor.

korkma ebedi varsın” gibi mısralar. Selâm.“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi. sevgi ve saygı ile. deliler gibi. güzelliğin sonuna varamazsınız. çılgınlar gibi okudum. ekmek paramı kitaba verdim. ört uyusun”larla doluydu. Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan. Olay bu yavrum. Anlatacaklarım bu kadar. Lütfen kafanı çevreye takma. Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. mülk sahibi. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin. . Gün oldu aç kaldım. Bırakın çevredeki onu bunu. bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın. siz Yunus’u. Okudum. mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin. Ama ben onlara aldırış bile etmedim.

o insan alçak.. Bazı sağlık sorunları var. rezil bir kimsedir. haysiyetli bir hanım evde poğaça. Benim için anne. Annem ise yalnız oturuyor. ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. Sıramı bekliyordum. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. sevgi ve saygı ile. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor. namussuz. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar. ilgidir. baba en kutsal varlıktır.Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. Pekâlâ şerefli. konseri dinliyor. Ben 15 yıllık evliyim. ben olaya böyle bakıyorum. nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa. Ne demek karım istemiyor. şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. onları huzurevlerine atıp. Kıymetli yavrum. yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa. insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. biraz şefkât bekliyor çevresinden. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum. babalarını en çok sevgiye. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. bir mailinde anlatmıştı. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. İlknur Hanım. Hürmetle ellerinizden öperim. kocam istemiyor. dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. ancak bu da beni çok üzüyor. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. şerefsiz. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor. onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor. “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. Annelerini. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi. iki dünyan cehennem olsun. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış. Cevap: Kıymetli yavrum.. saygıdır.” dedi. gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara. Huzurevinde bir konser veriyorlar. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet. dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. “Evlâtlarım. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. başkalarının görüşlerini bilmem. Selâm. işyerlerine. A kepaze kadın. Yüce Peygamberimiz emrediyor. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir. o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun. zıkkım olsun. börek. Hafsalam almıyor. .

Beğenmiyorsa aç kalır. bu teşrifatlara ne . Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. Şimdi ergen çağlarına geldiler. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli. yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. 2-çocuk. Arkadaşları takılıyorlar. Hangi evde kola varsa. Ama asla onları şımartmazlar.. kola hep o sipariş ediliyor. ne o anne babadan. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Anne. yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi. makam. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor.para. sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır.mevki. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. “biz ilkokulda beraber okuduk. son derece edepli oturmaktadır. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Dünyanın en güç. Arkadaşları tebrike gidiyorlar.. saygıya. “Aman” diyorlar. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye. Ben. Çocuk ne emrederse pizza.. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. Allah nasip ederse. çok edepli. Bir kere ondan su istemedim. hamburger. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. çok daha önemli bir olaydır. nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Cevap: Sayın Okuyucum. çok saygılı davranmalı. Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. Önce bu pis. en çetin işi çocuk yetiştirmektir. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. Ona göre davranmak gerekir. Baba. Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli. karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. böyle yetiştiriliyor. ne de o evlâttan hayır gelmez. sofrayı terkeder. 3. en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor.Soru: Sevgili efendim. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. son derece saygılı. bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. Çocuk eve geliyor. kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. Ne yazık ki bugün Türkiye’de. Ellerinizden öperim..

İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki. İnsanın feryat edeceği geliyor. “Arkadaşlar” diyor. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. bazen insanı canından bezdiriyor. bin kişi yemek yiyor. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. sesler sizi canınızdan bezdiriyor. Size iyi günler. Aylarca bunu düşündüm. sevgi ve saygı ile. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. işyerlerinde. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. merhaba. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. Cenab-ı Hak.lüzum var?” Mühendis cevap veriyor. Cevap: Kıymetli yavrum. Çok heyecanlandım. Sevgili okuyucum. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. Evlerde. kızım da bana bakarak edepli olsun. Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. sana iyi günler diliyor. derste konuşuyorlar diye. Selâm. şimdilik bu bir başlangıç. selâm. Sevgili yavrum. bu minval üzere gidiyordu. Soru: İyi günler Sabri Amca. bir yetişmenin sonucu. bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. Sohbet. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki. Hayretler içinde kalıyor. dolmuşta. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün. bir pideciye gidiyorsunuz. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. “Ya Musa” diyor. Düşün yavrum. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. ilkelliğin göstergesi oluyor. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün. İnsanın kafasını şişiriyorlar. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. çıt çıkmıyor. Dört beş masalı bir dönerciye. “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. .

Anne baba diyor ki. Bu problemleri çözecek sağlam. efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. yaramazlıkta. akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor. cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa. karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise. adam olmadan. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. tembel. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. sadece. Cevap: Kıymetli yavrum. aklı başına gelsin. şu kadar gelirim var. Kendi kendisiyle geçinemeyen. şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. sevgi ve saygı ile. o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. Problemler akılla çözülür. Aklı fikri eğlencede. oğlan itin birisi. Çevreye bakıyoruz. ukala. insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa. geçimsiz değilse. bluzu nerde. kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise. Havai. kendi bile bilmiyor. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz. güzel sanatları seviyorsa. evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa. Kendi dünyasını kurmadan. dilini tutmayı öğrenmişse. dürüst. sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. . dingin bir iç yapısı yoksa. Amacım kimseyi eleştirmek değil. mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. Selâm. şu kadar yaşa geldim. Önce kendimizi yetiştirelim. yatağını bile düzeltmiyor. karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa. saygısız. Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz.Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım. aklı başında bir gençse. hayatında yemek pişirmemiş. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. şu oğlanı bir evlendirelim. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse. Aklı fikri serserilikte. o kimse evliliğe hazır demektir. efendi. haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa. Aklı başından bir karış yukarıda. Teeddüp ederim. kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa. Allah’a sığınırım.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful