Başlarken

Sonsuz şükürler olsun. 7. Ciltte yine beraber olduk. Israrlı istekler karşısında bu ciltteki yazılarla okurlarımın huzuruna çıkıyorum.

İnşallah onların gösterdiği sevgi ve saygıya lâyık olurum.

Beraber olmanın güzelliği ve heyecanı içinde hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlıyorum.

Sözün Büyük Önemi

Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz.

Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür.

Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?”

dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik.

Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım.

Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı.

“Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun.

Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder.

sürtüşmem. bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. hayat görüşünü. artık utanç verici düzeyi de aştı. Hayat. televizyon kanalları. ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. ama aynı şekilde acı bir söz de. ihtiyarı.” dedi. Aman dikkatli olalım. kavga. daima saygılı. edepli. Bir felâket halini aldı. Evet. hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım. ister bir bitki. gürültü olmaz. şuuraltında izleri bazen mezarda da. Edip Atam beyin torunu Deniz’e. saygılı. yanlış yaşadık. insan ruhunu allak bullak ediyor. bir kırgınlık olmadı. Hiçbir şey unutulmuyor. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım.Nice problemlerini çözer. bir insanın inancını. Hatta ben. Bu sözü çok beğendiğini. beyne giden negatif ışınlar. Ben. dargınlığım olmadı. İlgilenmiyorlar bile. bütün kalbimle inanıyorum. başlarını yoldurtmuyor. Muhatabımız ister bir insan. . birkaç istisna dışında. Bir dargınlık. Ne yazık ki. Evet. hayretler içindeyim. Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. uykularını kaçırmıyor. edepli. Diziler. kibar olalım. Olaylar geçip gidiyor. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. Oysa ki. bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor. Nur içinde yatsın. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını. Hepimiz bir geminin içindeyiz. münakaşa. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun. kimse çıkıp da. Günlük hayatımıza giriyor. sözün gelişi söylemedim. eğlence programları. sulh. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. “Durun kalabalıklar. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. muhteşem bir kompozisyon. ister bir eşya olsun. eyvah. beni kutladığını söyledi. mutluluk. Bazen bir tek kelimenin. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. kadını. huzur. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler. sükûn. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. sevgiyle. güzellik olacağına. bu dünya bir misafirhâne. pişman olduk diyelim. sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı. incelikle. Şimdi sadist bir duyguyla. ister bir hayvan. ikinci hayatta da devam ediyor. Neden biz de Yunus Emre gibi. “Sevelim. zehir saçıyorlar. erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. “Efendim. Hiç kimseyle. yardımla. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. genci. bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında. Beni tanıyanlar. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki. ihlâsla. Beyin görevini yapamaz oluyor. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın. Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. yaşamın her bölümünde. bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Güzel kitaplar okunurdu. Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi. Hepimiz gelip geçici misafirleriz. saygıyla. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. sevilelim. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor.

“Aşk gelicek. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim.”. “Gelin canlar bir olalım” demeyelim.. Allah’ın selâmı üzerinize olsun.dünya kimseye kalmaz. Neden.. cümle eksikler biter” demeyelim. .

biliş. . çağlar boyunca hep böyle olmuş. zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var.” der. Nice yüzyıllar. her şey buna göre ayarlanmış. Bu tek yönlü görüşler. Bu. statik.Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz. Onlar için her şey donmuş. Ünsiyet yakınlık. insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. Hayat boyu dikkat ettim. Zavallı insanlar. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için. vücuttan öyle tiksinmişler ki. düşünce adı altında. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. Uyandırmazsan. oradaki sevgiden uzak. “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. bizim çevremizde değil. insanlık nefis problemi ile uğraşmış. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı. bazen madde olmuş. insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar. maddeden. ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar. Bir dönem olmuş. biçim almış. İnsana sevgi. bir arada olmak. Manastırlarda. saygıdan. adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar. Bunlar ne kadar çirkin. şekillenmiş. nasıl gelişecekler. pek çok yerde manastırlar var. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar. Bazen hedef mânâ olmuş. sanattan uzak havası içinde. utanç verici görünümler. yalnız bizim ülkemizde. Ortaçağ Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar. edepten. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. edep. beraberlik. hayatla barış. İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar. tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. entelektüel olduklarını sanıyorlar. uyanacak değil. oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor. kabuğundan. Hatta düşman oluyorlar. saygı duymak. hayata yalnız kışrından. insanı hayvanlıktan kurtarıp. dışından bakıyorlar. Hz. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. incelik. Hayata küsen. Ve bu kimseler aydın.. insana saygı. belli kalıplar içinde. aynı sözler söyleniyor. hoşgörü. dış dünyadan. birbirine sevgi. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler. ne kadar üzücü durumlar. incelikten.. güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar. aynı kalıplar öne sürülüyor. İnsanı insan eden.

Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki.. dünya kimseye kalmaz” diyordu. Ama ne hikmetse. huzura. birbirimize saygı duysak. Madde ile mânâ. onu kimse öldüremez. muhteşem. Hep böyle oluyor. beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. âhiretleri de zehir oluyor. Hep gönlüm istiyor. nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş. iç dünya ile dış dünya. Birbirimizi sevsek.Nice insan. yalnızca Hz. birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid. birliğin. nefis ölmez. sonsuz. dünyaları da. Önemli olan nefsi öldürmek değil. küçük. mutluluğu tadacaklardır. Buyuruyor ki. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan. dar görüşlere. kardeş gibi olunuz” diyebilsek. güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim. “Cümle yerde Hak nâzır. Körler körlere yol gösterirlerse. “Birleşiniz insanlar. Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. sonuçta hüsranla karşılaştılar. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi. seviliyoruz. “Sevelim. Neden. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. Ona rıfk ile. mutluluğa. Çünkü biz onlara da dost. Niye bizler de o yolda yürümeyelim. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek. Ancak Hz. ne olur yedi milyar insan el ele versek. bocaladılar. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda. ışığın yolu. bu çelişkilerden kurtaracak tek yol. Yunus. Bunu yapanlar. mantığın yolu. bütünlüğü sağladı. Peygamber’e aşkla. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar. dünyamızı da. bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş. ruh ile beden. aydınlığa kavuşturuyor. ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir. âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha. inançla. basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük. “Nefsin senin binek hayvanındır. Amaç hep nefsi öldürmek. güzel. cümle eksikler biter” diyordu. ıslah etmek. tatlılıkla. kadın ile erkek arasında. Bu gerçek aklın yolu. güzelliğin yoludur. ışığa. Hayat taassuplara. işkenceler yapmış. kardeş gözüyle bakıyoruz. “Aşk gelicek. yumuşaklıkla muamele et. . göz gerektir göresi” diyor. Yunus Emre ne güzel özetliyor. dengeyi kurdu. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar. sevilelim. iman bütünlüğü ile bağlı olanlar. Nitekim öyle oluyor. ona güzel bir anlam verebilmektir. hepsinin gideceği yer uçurumdur. insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için. “Seviyoruz. Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. güzelliğe kavuşmuşlardır. Önemli olan onu eğitmek. o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı.. Biz onlar için de acıyoruz.

daha güzele. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun. hayat sandığımız kadar uzun değil. Memnun olamıyor. hiçbir zaman huzuru. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri. Peki. bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta. imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak. giyinmiyorum. Bunu yapmadığımız sürece. mesut. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. gözü hep başkalarında olan. Oluyor. “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. Bir yerde noktalanıveriyor. ben. Hep daha diyordu. efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen. İnsanoğlu dünyaya geliyor. bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. Allah’ım. Ama yazık değil mi? Yunus Emre. benimseyip. bahtiyar olamayacaklardır. bizim çoğumuzun ya yapmadığı. Derken ölüm kapıyı çalıyor. Daha iyiye. Hemen hiçbiri mutlu değildi. o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. sürekli yakınmak. Elindekiyle yetinmek. sana sonsuz şükürler olsun. bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl. . neden falanca kimse gibi yemiyorum. hep ömür boyu gözü dışarıda olacak. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. bir de şunu düşünsek. ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman. İstekleri sınırsız. biz ne zaman mutlu. mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için. teşekkürle karşılamasına bağlı. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. Yıllarca düşündüm. orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde. bir türlü kendi imkânlarına. diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. mutluluğu hissedemeyeceğiz. ya da yapamadığı bir husus. Birçok mânevi büyükle görüştüm. önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup. Bu daha fazla. mülk de yalan. “Mal sahibi. olgun. Ne var ki. mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi.Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. Sürekli şikâyet etmek. kâmil. Mal da yalan. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. sürekli şikâyet ediyordu. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından. daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar.

Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe. gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip. “Ben.” “Özelliği nedir?” der. Sen. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza.” İskender. Hayret etmiş. dua ediyordum. heyecanlandım. bizim. görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip. hava mı basıyoruz. Ürperdim. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor.” derler. Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. giydiğimiz elbiseye. doğal güzellikleri olan.” der. evdeki eşyalarımıza. “Düşünür. diyordu. tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına. senelerce evveldi. kara karıncanın bile rızkını düşünür. Biz kendimizi ne sanıyoruz. Birisi görmüş. dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın. Önümdeki bu rızka beni lâyık et.” demiş. başka ihsan istemem. biraz da kendi arabamıza baksak. “Ah evladım. “Ey Diyojen. kara gecede. nefsinin kölesi İskender’sin. “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor. kendimizi kahredeceğimize. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. “Bu adam kimdir?” “Efendim. Bazen düşünürüm. “Ben. “Müthiş bir adam. “Nasıl olur efendim. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle. kara taşın üzerindeki. yerinde konuşur. kendi önündeki oyuncağını unutup. “bu adam Diyojen.” der. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. adamın yanına gider. .” İskender atından iner. Allah. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. Kumandanları sorar. kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender. Küçük bir çocuktum. Diyojen olmak isterdim.” Diyojen’in canı sıkılır. oturduğumuz eve. Allah’ım. Bana ne verebilirsin? Gölge etme. başını önüne eğer. siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. atına doğru yürür. Kumandanlarına sorar. Dile benden ne dilersen. Ne olur kendimizi aldatmayalım. Bir yeri beni ürpertti. nefsimin hâkimi Diyojen’im.Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? İskender dünyayı fethe çıkar. Ömür boyu unutmadım. “Efendim. “Eğer İskender olmasaydım.” İşte meselenin püf noktası burada.” Senelerce. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu.

sağlıklı olacağına. başarılı olacağına.Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca. Sırat köprüsü nice. şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına. güzel bir hayat yaşayacağına ve . Fayda vermez malımız. Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz. Kabirde sualimiz. ben. Kıllardan daha ince. Ver derlerse ne dersin?” Kim ne derse desin. ne düşünürse düşünsün.

. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin.çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum... Allah bizlere de.

Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. ilmin.” dedi. öyle nezih duygular hissediyorum ki. çırpınmaktan. bunalmaktan kurtulur. Önemli olan. İslamî Tevhid yoludur. bir birlik ve beraberlik kurulursa. en mutsuz insan biz oluruz. dedim. Dünyanın en büyük velisi de. Ne zaman ki madde ile mânâ. huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar. istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar. ne bedeni inkâr etmeden. Hangi insan bugüne kadar karnım tok. bazen öbür tarafa yalpalıyorum. “Efendim. Bu gelgitlerden kurtulmak istiyorum. telefondaki zat çok dertli. Descartes “Düşünüyorum. Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar. hırpalıyor. Bunu bize temin edecek tek yol. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. inançların doğrultusunda düzene koymadığımız zaman problem başlıyor. bir halden öbür hale geçişler. uçurumun kıyılarında dolaşmadan. Şu anda sağız. Çeşitli zevkler. orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. Onlara aldırış etmediğimiz zaman. Şu anda bizim bir ruhumuz. huzursuzum. o halde varım” demişti. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. memnun ve mesut. çok karmaşık değil. soyut ile somut. dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. Bu. Yapılacak iş. bir bedenimiz var. deyip. işi gücü bıraksam. hiç de sandığınız gibi çok karışık. nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata. Ne yapayım. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. Varız. ölçüler içinde yaşayabilmek. İçimde öyle temiz. eğlenceler başımı döndürüyor. beni ruhen de. bu iki yönümüzü de aklın. temiz. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. karşılamadığımız zaman. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. bedenen de sarsıyor. o zaman sarsıntılar geçirmekten. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. ne ruhu. nezih bir aile yuvası kurup. hayret içinde kalıyorlar. Artık sağlam. Ortaya çıkan ilk . Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir. Aklıma kötü şeyler geliyor. “çok mutsuzum. kendimi yalnız ibadete versem. sırtım pek. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. cevap vermediğimiz zaman.Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. efendim. hayat boyu. Açtım. ihmal etmeden. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. ruh ile beden. Bazen bir tarafa. Yaşıyoruz. dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem. İşte. akşam olunca içecek bir tas çorba ister. Bütün mesele. tevhidin gösterdiği ışık altında.

mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet. iki ucu artı olsa ne olur. yine de o cıvıl cıvıl. Bir ucu artı. bir uyum. “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini. mülke de sahip olsa. Mesele. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol. mevki. Kaliteli olabilir. güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. Hazret. İlm-i Tevhid’dir. Çorbanın tadı geliyor. Meselâ çorba yapıyoruz. uyum. bir âhenk istiyor. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki. velayet makamına ererler. Bütün mesele. Kâh bir tarafa. Denge. her iki dünyada da mesut ve bahtiyar. İlle bir ucu artı. içilmiyor. birçok güzellikler yakalanabilir. tek kılınan namazla da. onun bir tek Hadis-i Şerifini. iyi güzel. bir ucu eksi olacak. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. sosyal hayatta uygulayabilenler. bir tevhide ulaşıyorlar. Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. Bir kravat güzel olabilir. giyilen elbisenin de. Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri. Ve hâlâ ödüyoruz. üç asır önce tehlikeyi görmüştü. bir ucu eksi. Bir türlü “Seviyoruz. Peygamber Efendimiz o kadar büyük. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki. bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri. takılan kravatın da kıymeti kalmaz. Ama dokuz. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde. hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. çok didindi ama sözünü dinletemedi. kurtarıcısı. âhenk. en ufak bir kabalık. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. makam. aile hayatında. Mala. Allah kabul etsin. ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. on şeker koyarsanız. Sadece radyo çalışmaz. meselâ. İslâmiyet bu dengeyi. o çay içilmez. o kadar yüce yol göstericidir ki. mânevi ilimler bize yetmez mi.sorun. çarşıya gidip pil alıyoruz. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. Bu giyim konusunda da böyledir. bunları sıralamak. Bunu bize öğretecek tek ilim. Çok görüldü. o şahıstaki dengesizlik oluyor. kriterleri bulabilmekte. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. ne lüzum var müspet ilimlere. Bu. görgüsüzlük. madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur. ilkellik bazen hayat boyu telâfisi . Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. bir senteze. Bu zıtlık. hiç. Evde tek başına namaz kılmak. Bilimde de böyledir. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için. kâh öbür tarafa yalpalıyor. kâinattaki bütün insanların. çok denendi. çok çırpındı. bütün varlıkların rehberi. gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar. rütbeye de ulaşsa. aklı evveller. iş hayatında. bu sentezi ne güzel kurmuş. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. Ama aslolan camide. O günkü ulema geçinen cahiller. o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. seviliyoruz. Biraz tuz koyuyoruz. bu karşıtlık. güzel sanatlarda da. huzur içinde yaşarlar. ne sadece dünyaya bağlanmak. Peki. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. Keza çay içerken kimi insan bir. değil bir yazının. kimi insan iki şeker koyuyor. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil. diyorlardı. yol göstericisidir. Hayatta her şey bir denge.

mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün. temiz bir tebessümün. Eğer bizler. Aksi takdirde yapılan bütün işler. bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. bölmeye kalkmayalım. ince bir davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz. . Rabbimize şükredelim. hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. bizleri de. Ancak O’nun yolundan giderek. masum. “Hediyeleşiniz. hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun. Allah. burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak. Bir büyük. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya. hayat boyu memnun. O’nun dediklerini uygulayarak. Sonra bir gün bakarız ki. olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz.

mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun. kimisi kırılıyor. “bir hususu öğrenmek istiyorum. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. Bir sabah radyo dinliyordum. Kimisi darılıyor. bizi hayatta da. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım.” diyordu. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. çirkin. acı sözler başlıyor. Tek kanal Ankara Radyosu idi. Ben. “Akrep etmez. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. Ama yapmıyorum. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu. Biraz yürüyün. gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor. kimisi benden uzaklaşıyor. Bu beni çok müteessir ediyor. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. “Efendim. onların daha iyiye. İlkokuldaydım. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. mezarda da. Yargılarım. akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. Tabi toplum adına çok acı.İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılmaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. çok üzücü bir sonuç. Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Sayın izleyicim. Ben de bilirim onları pohpohlamayı. acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık. Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek. daha güzele. daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. Önce kaba. O kadar fazla. Allah’ım. hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. kentte olsun utanılacak düzeyde. Tıngır mıngır düşerken . Ne yapmam gerek kestiremiyorum. öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken. bir güzelliği paylaşacakları. Bunu tamamen iyi niyetle. kırılmalar. Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. arkasından darılmalar. onlara faydalı olabilmek.

aydın.” derdi. okutmuş. “bu ne biçim toplum. anlayış içinde geçti. İkisi de nur içinde yatsın. anlayış. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi. “ben. Babaannem. bazen insanı üzen. yetişmiş.” derdi. Annem kaç kere rica etmişti. anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. bazen tiksindiren nice durumlar. tartışma. ne zaman annemi görse.. saygı. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar. “Aman yavrum. mübarek bir hanımdı. Babaannemin hiçbir resmi. o evde huzur. Rahmetli annem geldi. evlendim. ilerici sanan bazı cahiller. Aman Yarabbi. “Anneciğim. inceliğini. Benim için rahatsız olmayın. şahsında İslâm’ın bütün edebini.” Sonra düşündüm. gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar. Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga. çok kültürlü bir insandı. saygı. bence nefsin terbiye edilmemesi. Ben sizin kızınızım. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem. Hep bir saygı içinde. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz. edeple. mutluluk. Bu ne biçim insanlık. Ama babaannem. güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. kendilerini çağdaş. Öyle ince bir insandı ki. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. kırgınlık olmadı. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da. Evliliğim kırk dört yıl sürdü. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi.” dedim. Bugün bazı kimseler. Yok öyle bir şey. Üç dil bilen. Bu nasıl terbiye. sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. bazen utandıran. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. özel tahsili yoktu. hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. “Hoş geldin Sabiha Hanım.” Sonra ben büyüdüm. nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş. genç yaşta dul kalmış. çok okuyan. Asıl neden. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. bazen ürperten. Şahsi. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. “Dünya bir yana. ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar. Tahakküm kurmak. Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş. Allah’ın Rahmeti. ne oldu?” dedi. münakaşa. Üzücü bir durum olmadı. zarâfetini. saygıyla. bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi. Çevreme bakıyorum. Babaannem onları sükûnetle dinler. güzel geçim olur mu? . Kesinlikle inanmıyorum. sevgi içinde. Eşim Rânâ Hanım savcı idi. Okuma yazma bilmezdi. Durumu anlattım. kayınvalidem bir yana” derdi. gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. “Aman anneciğim. Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun.Geçip seyir etmeli” Dinlerken ağlamaya başladım.. “Oğlum niye ağlıyorsun. Alfabe görmemişti. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. Dertlerini anlatırlardı. egemenliği altına almak illeti.” Fakat babaannem her defasında. dikiş dikerek. incelikle ayağa kalkar.

Açık konuşalım. beraber dua ettik. beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. bir insanın onu sevmemesi. Hâl diliyle der ki. Daha fakültede okurken de buna inanmadım. hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. artık hiç birimizin yediden yetmişe. buyursun. hayran eden. saygı duymaması imkânsızdı. edeptir. gözleri yaşarır. Orada sükût egemendir. dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki. “Bak Rânâ. Bir akit yapalım. zarâfettir. su ile söner.” dedim. Günlerce yol alır. Demek ister ki. Dualar edildi. Yalnız. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak. elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. iyi niyetle. âşık eden unsur. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor. bir masal gibi. Bardağı uzatır. burası tamamen dolu. Bunun en güzel örneği. eleştirilmeye takatimiz yok. Unutmayalım. eleştireceğim. O dergâhın bir özelliği vardır. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. köylüden kentliye yargılanmaya. Durum mânevi büyüğe anlatılır. Ama ben insanları uyaracağım. Karşılaştığı nezakettir. bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. incinmedik. Hoş geldi. bir kere evde din. edeple. Kapısını çalar. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. palavrayla. incelikle. âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. yargılayacağım diye yola çıkarsak. inceliktir. ne benim dediğim olacak. insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. Biraz sonra kapıyı açan kimse. Yenimahalle 5. gördüğü sevgidir. Eve geldik. hayır demişim. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. bir yerde. Eşime döndüm. . Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde. ateşin üzerine benzinle gidilmez. evliliğimiz de rezil olur. O dergâhı bulur. Konuşma yoktur. Efendim bütün mesele yaklaşımda. iman. Belediye nikah salonundan çıktık. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. dostluklarımız da. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. Allah’ım bizi dünya hayatında da. Dini nikâhımızı kıydı. saygıyla.7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz. Besmele ile kapıdan girdik. ahlâk nutukları atmadı. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. Bir kere birbirimize kırılmadık. Mesele burada efendim. kadından erkeğe. bunu çok arzuladığını anlatır. Bir an birbirimize dargın kalmadık. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini. ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak. “şiddetli sevgisizlik”. Biz insanlara sevgiyle. der. Kimse bu çağda tehditle. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar. inceliğidir. gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi. nutukla yola gelmez. İnsanın nefsaniyetini kıran. Boşuna ısrar etme. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına. tevazu ile yaklaştığımız zaman. onu karşısındaki insana bağlayan. “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz. İşin püf noktası burada. öyle hoş bir yaşantısı vardı ki.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi. Bir teklifim olacak. Ateş. Bir gün hakikati arayan bir yolcu. bir şiir gibi geçti. safalar getirdi. İkimiz de hukukçuyuz. O zat heyecanlanır. mezarda da.

.Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak. kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp.. Kimseye yük olmadan. . Allah bunu bize de. bir melek gibi Hak’ka göçsek. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin.

” Leman Hanım öfkeleniyor. Günleri sayılı. . Zeki. Leman Hanım birden ürperiyor. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor. çoğumuz hayaller. alımlı. Kalkıyor.. tesadüfen okudum. ağlamaya başlıyor. öyle işittim. daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor. Namazın sonunda. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor.” Leman Hanım çok üzülüyor. Otuz yıl önce okulumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. “Kocaman kadın. “Hocanım. önyargılar içinde yaşıyoruz.. Öyle gördüm. apışıp kalıyoruz. “Efendim. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana. yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor. Bir gün dersten çıkıyor. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Her gün bu tür sözler işitiriz. ben dün bir insan kalbi mi kırdım. gelişigüzel söylediğimiz bir söz. “otursun sobasını kendisi yaksın. Aradan otuz yıl geçiyor. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki. Ben sınıfı tatil ederim. daha önceki hafta. öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor. Sonra düşünmeye başlıyor. Saygı ile selâm veriyor.” Hademe çocuğu tersliyor. Çocuklar soğuktan titriyorlar.İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür.. Beni bağışlayın. Tesadüfen gördüm. Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses. Allah’ım diyor. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof. Üzüntüsünden dudakları titriyor. “Efendim. Sınıf buz gibi. Bir okula tayini yapılıyor. aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur. öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor.” diyor. Şaşırıyor. Senden. Onun da emekliliği yaklaşmış. incittim. “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır. Leman Hanım bir sabah okula geliyor. Dün. Mesleğinin son günleri. işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. Beni rahatsız etmesin. Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum. evvelki gün. Acaba diyor.” diyor. tövbe namazı kılıyor. Leman Hanım şaşırıyor. daha önceki gün. tesadüfen rastladım.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. Leman Hanım mümessili çağırıyor. Allah’ım diyor. hangi gününüz müsait diye soracaktım. “Evladım. hademeye söyle gelsin sobayı yaksın.” Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor.” diyor. şahit oluruz. abdest alıyor. tesadüfen işittim. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.” diyor. Lütfen evinize gidin. Ben onu kırdım. Biraz güzelliği ile mağrur. hayret ediyor. güzel bir kız. Emekli olmak üzere. bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor.. Biraz sonra müdür bey geliyor. mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor. genç. “sizi müdür bey çağırıyor. Ama farkında bile değiliz. “ders çizelgesi hazırlıyordum.

Neden onun için hayır dua edelim. . Gece sabaha kadar ağladım. aslında hiç öyle değil. Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim. “Beni bağışlayın. öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah.” dedi. Kızılay’da işlerini bitiriyor. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek. Sevgi içinde yaşayıp. büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi.” Leman Hanım ürperiyor. yemişleri de bizi mutluluğa götürsün. diyor.Ertesi sabah okula gidiyor. sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir. akıl almaz incelikte bir rabıta var. önderimiz. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor.” dedi. Hayat böyle. intikam. “Allahım. Yüzü ışıldıyor. güzel. nefret. Edep ve saygı ile dönüyor.. Hayat olayları arasında inanılmaz. düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. büyüyecek. yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim. Ne kadar üzüldüm anlatamam. öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları. Ben. Hademe süklüm püklüm af diliyor. şimdi hademe benden özür diliyor. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de. Mübarek ayakları kan içinde kaldı.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler. diyorlar. Bu nedenle bizler kin. Kötü sözler. “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. Hademe ısrar ediyor. Kırk beş yıl düşündüm. Nuraydın Hanım ürperiyor. Bir sahabi. “bunlar aslında iyi insanlar. müspet olsun ki. alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor. Hiç unutmadım. “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün. Duygumuz. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor. Gözleri parlıyor. Ne olur beni affedin. “Günaydın efendim.” diyor. Yanına bir başka hanım oturuyor. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz. Bunca yıldır diyor. hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor. “Hocanım. Efendim. kötülük gördük.. hakaretler. bütün hayvanları. Müsaade edin elinizi öpeyim. biz falancadan zulüm gördük.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı. Nuraydın Hanım. “Efendim. Üzgün görünüyor. düşüncelerimiz. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. geri dönecek. ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. nasılsınız?” diyor. sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. Memnun ve mesut oluyor. bütün bitkileri. Konutkent’te oturuyorum. Sabahleyin ektiği tohumlar akşama meyvesini veriyor.” diyor. Ya Rabbi. emekli banka müdürü.

onları da birer birer toplayınız. nefs. Diyetisyenler ne derlerse desin. “Ben. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem. kimisi insanlardan uzak kalmakla.” dediler. ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’. düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki. ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim. kuruyemiş. Bir sohbette sordular. Bir şeyi takıntı haline getirmek. Onu bir kenara koyalım. Kitaplarınızı okuyorum. dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar.” dedi. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. güzel sanatlarla. Onunla öyle meşgul olalım ki. Yıllarca önceydi. uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir. nefsi düşünmeye vakit kalmasın. Gitmediğim diyetisyen. Ne zaman Kâinatın Efendisi.” İşin özeti bu arkadaşlar. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil. . aletli jimnastik. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş. sonra bu işyerinde grev vardır deyip. zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor. bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. İşimizle. Bu konuda biliyorum. zarafetle yemeğinizi yiyiniz. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler. “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım.” dedim. Ona rıfk ile. o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki. nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması. “Değerli kardeşlerim. fikir beyan etmiş. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla. nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. incelikle. gücümüzle. nefsi öldürmenin yolları. itiraz sesleri yükselecek. gitsin. inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış.’ İki yemek arasında dondurma. Meselâ. abur cubur yemeyiniz. Ne yapalım. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz. Hiçbirinden netice alamadım. Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. ilimle. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi. internetten takip ediyorum. görevlerimizle öyle hemhal olalım ki. meşguliyetimizle. kimisi uykusuzlukla. “Efendim. zahmet çekmişsiniz. yarı tok kalkınız.Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var. “Efendim.” Mesele burada. Ama benim düşüncem bu. Her yerde. her dönem hükümran olmuş. nefsin halleri. “sizi televizyonlardan. yavaş yavaş. güzeli.’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa. Deneyin bakın.” dedi. verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız.’ ‘Acele etmeden.’ ‘Sofradan yarı aç. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak. “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. “Nefsin senin binek hayvanındır. Kimisi açlıkla. öneriler getirmişler. “nefsimizin elinden perişan oluyoruz. kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler. Büyük sıkıntılar içindeyiz. doğruyu yaşamaya çalışalım. mülayemet ile muamele ediniz” demiş. kendimizi arıtıp temizleyip. Dinle. “boşuna yorulmuş. ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek. öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. çeşitli sözler söylenecek. nefis de baksın baksın. başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. Diyeceksiniz ki.” dedim. yolları gösteriliyor. nefse karşı takınılacak tavır.

Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da.Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik. Hayat onlarla güzel. sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. Olayın en ince noktası budur. edebiyat. kendimizi bütün varlığımızla. Önemli olan tek şey var. duyguları müspete kanalize edebilmek. “Sevginle gireceğim toprağa. müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır. Ömer Hayyam bir şiirinde. Bu formülü. Medar-ı iftiharıdırlar. içimizde nefisten gelen heyecanları. yarın da varolacaklar. bugün de var. Nice insanlar. . yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. yaşamak onlarla anlamlıdır. süblimasyona tabi tutabilmektir. o zaman nefis hükmünü icra edemez. içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek. bilim. Sadece yeni mağlubiyetler. hiç. mücadele etmek bize ne kazandırır. didişmek. Önemli olan. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak. onları din. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. Bu insanlar dün vardı. Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. resim. Nefisle uğraşmak. Allah onlardan râzı olsun. şiir.

fabrikalar haraç mezat satılıyor. Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. Şerefsizler. Aile. Sonra da utanmadan rezilce. bütün köpekler salıverildi. el ele vermiş. Her şey darmadağın. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor. Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. işyerleri.Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz. Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar. Beyefendilik. güzeli de. birbiriyle kenetlenen. kanaat içinde efendice yaşayan. Artık ilkokulların bile önünde simit satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları. derhal hapse atılıyor. tatile çıkılıyor. Sizi gidi kâfirler. asaletin yerinde yeller esiyor. kavuşmayanı da. hanımefendilik gitmiş. incelik. Alçaklar. Yaz geliyor. Voltaire’lerin.” İnanın yüzü gülen kimse yok. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. İri lakırdılar edip. Zengini de. imkânlara kavuşanı da. birbirlerine en kaba. Erkek bir tarafa. bin ah dinle. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. kadın bir tarafa. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. “Türkler. Netice ne mi oluyor. hepsi palavra. tabir caizse bütün taşlar bağlandı. Uygarlık. şükür. bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. Allah nasip etti. alabildiğine perişanlık. inceliğin. bir kimse. paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları. Herkes hayatından yakınıyor. kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. soykırım yapmamışlardır” derse. çirkinlik. Kimse hayatından memnun değil. Bütün mânevi setler yıkılmış. sabır. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi. yerine soytarı baylar. ilericilik. kepaze bayanlar gelmiş. Sözüm ona bugünün Fransa’sında. Medeniyetin yüz karaları. edep. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle. Hal-ü keyfiyet böyle. Bir dokun. . tüketiciliğe götürülüyor. zarafetin. hava basıyorlar. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. Bir ben değil. çağdaşlık. fakiri de. çirkini de. cümle âlem perişan. birkaç istisna dışında televizyon kanallarından. hayâsızca. doğudan batıya. en çirkin şekilde saldırmalarına. alabildiğine kabalık. Sevgi. saygı. Darmadağın.

Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki. palavra teorilere. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. Resulullah Efendimizdir. özlenen. Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. yüceliklerin. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere. bir kurtarıcıya. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. gece aniden hastalanıyor. Gözlerimle gördüğüm. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. hepsini anlatsam aylar sürer. O. gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki. bir lidere ihtiyacımız var. Hem kendi ülkemizde. O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim. Bu ipini koparmış. hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere. hem bütün dünyada bu aranan. “Gelme. Bizi selâmete götürecek tek yol. bir devrimciye. Kıvranarak hastaneye götürülüyor.Bir Türk işçi kadın. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe. Alman doktor dinlemiyor. ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur. beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz. Ey tersi dönmüş ahmak” . “Yeter senden çektiğim. Boş lâf karın doyurmuyor. gelme üstüme. çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir. ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim. bütün güzelliklerin. inceliklerin menbaı ve kaynağıdır. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi. sevgisiz yaşayan dünyada. anlamını kaybetmiş. iri lakırdılara karnı tok. Gerek ülkemiz. defolup gidiyor.

İçimiz yanıyor. yol göstericisidir. inançla. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. Ne olur tut ellerimizden. sevilelim. Bizi. Ne olur tut ellerimizden bizim. Yâ Resulullah. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp. İçinde yaşadığımız zulmet. seni çılgınlar gibi seviyoruz. Deneyin isterseniz. sana muhtacız. asil ve yüce olanın yoluna çek. işyerinde. ilgiye ve şefkate susuz. İşte örneği. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. aşkımızı kabul et yâ Resulullah. bir aile. gerek ailemizi. Dünya yeniden hayat bulsun. Bizleri affet. sadakatle uygulayan bir insan. Bizler ki sevgiye susuz. sana müştakız.. Yâ Resulullah.. “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde. vahim bir hatadır. saygıya susuz. gönül dünyamızı da kararttı. O yüceler yücesi. o güzeller güzeli. bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim. lideridir. ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. bütün kâinatın. bütün varlığın önderidir. iyinin ve güzelin.diyor. Karanlıklarda boğulduk artık. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. velâyet makamına kadar yükselebilir. Bizim de yüzümüz gülsün. susuzluk içinde kavruluyoruz. Tut ellerimizden. sade bizim değil. bir şehir. Hatta geçiyor bile. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden. affedilmez bir suçtur. zavallı. Bir tek Hadisle bir insan. bütün insanlığın. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. kurtulabilir. gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur. Sana aşığız. İşte günümüzde gerek kendimizi. . o büyükler büyüğü insan. bizi kurtar. çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur. sosyal hayatında samimi olarak aşkla. Sensiz her şey anlamını kaybetti. dünya kimseye kalmaz” diyelim. perişan insanlarız. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır.

O günün nüfus durumu. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış. Ne yazık ki. Bu. “Vay. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. Bu olay gerek Türk tarihi. Bu. Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı. yazarlarımız. Daha önceden haberdar edilen. pırıl pırıl bir zekâ. yerinde duramayan. uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. psikolojik yönden incelenecek olursa. İşte bu ortamda. duyan. genç ve muzaffer Fatih. kuyruk acısıyla hareket eden batılıları. kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış. Görsün dünyasını. herkesin birbirini ihbar ettiği. “Yarın sabah okula beraber gideriz. ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. o kadar önemli bir olaydır ki. havsalanın alacağı bir rakam değildir. İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. bir gecede aynı dinin iki farklı mezhebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan. O hocan gününü görür. yeni bir çağ açılmıştır. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı.” der. “Merak etme yavrum. Bir gün okulda yaramazlık yapar. görmediği. uyanık. titretecek. Hocası Molla Gürani kulağını çeker. “Koskoca bir padişah çocuğuyum.” der. hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. Sen hocamızı bir güzel döv. sanatkâr. ibadetinde tamamen bağımsız.” Sabah olur. beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla . insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği. Fatih küçük bir çocuktur. gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. Ama ne oralarda. Yıllar ötesine gidelim. baba oğul el ele okulun kapısından girerler. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. düşünen. aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. diri diri yakılmışlardı.” Velî padişah ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar. İncelemeler yaptım. birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde. Saint Bartelmy’de. üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın. sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler. düşünürlerimiz. uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir. “Ben. düşünür. pek çok ülkeyi gezdim. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı. Allah nasip etti. cevval. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında. itikadında.İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. sırf inançlarından. gördüm. şartları göz önünde bulundurulursa. sabahleyin okula beraber gidelim. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla. hayal bile edemediği bir olayı. ateş gibi. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım. bizim tarihçilerimiz. yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir. Olay biraz derine inerek sosyal yönden. hisseden herkesi ürpertecek. Zeki. bu otuz bin rakamı aklın. yirmi iki yaşındaki bir insan.

özür dile. Rahmansın. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan. O. O. onu fetheden asker ne güzel askerdir. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. Allah’ım diyor. çok kısa bir sürede tamamlamıştı. evin eşyası o kadar basitti ki. gâvurcuklara sen acı. daha çok ibadet edebilmek. karadan gemileri denize indirdi. saygı. velî bir insan. O evde edep hâkimdi. büyük. haftalar geçiyor. her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor. O kadar sade. Sevgi. Şimdi soruyorum sizlere. Rica et. Hadi şimdi sınıfına git. işte Sultanım diyor. Babadan gecikmeden cevap geldi. Ben de padişahım. şükür vardı. daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. Velî Padişah oğluna döner. bizi nasıl sopayla kovaladı. “Hocam.” der. Hocası. Kafası hep fetihle doluydu. Onlar kaçar. padişah sensin. İstanbul’un. “Evlâdım. o kadar mütevazı. geç devletinin başına. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip. incelik. hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. “Sen bir padişah oğlusun. Değil o günün şartları. Günler geçiyor. Velî padişahın kaldığı evi gezdim. altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu. annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor. bir türlü İstanbul düşmüyor. Hazret biraz sükût ettikten sonra. O evde sabır vardı. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. hocanın elini öp. Kendisi daha çok okuyabilmek. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir. yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. Baba oğul korkuyla kaçarlar. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu. “Eğer padişah sensen. fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. Ama senin hocan. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var. Düşman bizi yok etmeye geliyor. her zaman mânevi hocası. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih. sık sık onunla istişare ediyordu. Şefkât ve merhamet onda o kadar yoğunlaşmış ki. dilediğin gibi hareket et. Molla Gürani kovalar. bu ne iştir. çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında. mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. zarafet hâkimdi.hücum eder. sınıfına gider. O askeri buldur. günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi. Gördün. yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. Sen onları koru. “Bak yavrum. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor.” Ve oğlunu bırakır gider. “Düşmez Sultanım” dedi. gönlünü . saygılı bir şekilde sırana otur. Fatih on iki yaşına gelmişti. Eğer padişah bensem. gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı. Sen merhamet et. Büyüksün. günümüzde bu asil. Sonra yorulur. Fatih babasından. sürekli planlar yapıyordu.” Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken. Sonra git. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak. Babası tahtı oğluna bıraktı. benden de büyük. geç ordunun başına. bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı.” Fatih hemen cevabını gönderdi. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı. Vatan tehlikede. sopasını bırakır. Rahimsin. Burada çok ince bir nokta var. mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor. kanaat vardı. ince ince anlatsam belki inanmazsınız. senden de büyük.

milliyetlerine. kaleler içten fethediliyor. Katran ruhlu papazların. kardeşçilik oynuyorlar. şahsiyetsiz. istemiyoruz. kültürel istilâ. canım öyle şey olur mu diyecekler. bayrak aşkı. ricasını söylüyor ve söz alıyor. yoksa İstanbul düşmez. bayraklarına. tiksiniyoruz. palavralarının arkasındaki gerçek bu. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. bunun bayraktarlığını yapıyor. Adamlar haykırıyor. işyerleri satılıyor. Bugün kalkındık. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar. en rezil şekliyle. Daha düşmanın kurşunu gelmeden. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. vicdanlar satılıyor. yol gösteriyor. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. sizden nefret ediyoruz.. İstilâ planının uygulanışı. sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor.” diyor. Günümüzde işin kolayı bulundu. Sizi sevmiyoruz. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. İşte kültürel istilâ bu. Başka ne işe yararsınız.. sırıtarak ellerini uzatıyorlar. kültürlerine. onlar ne derse desin. Önce kültürel istilâ. şehit kanlarına ihanet ediyorlar. Bir büyükelçi çıkıyor. Senin inandığın kitaba inanmıyor. kibar. Amerika’ya tapan. gazetelerle. adi. Olamadığımız için de. Vatikan’ın ortaya attığı rezil. günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. Asker telef edilirmiş. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı. aşağılık bir görüş var. İstanbul’un fethindeki ince sırrı. müstemleke valisi gibi beyanat veriyor. Radyolarla. bütün varlığınla. gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. Biliyorum günümüzün sözde aydınları. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor. birkaç gece dua etmemesini iste.yap. Dünya kadar masraf yapılırmış. Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. Nutuklar. İşte siyasal istilâ. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. dinler arası diyalog diye. Süleyman’ı bulduruyor. Akşam olunca nice zavallı. topraklar satılıyor. saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. Artık her yayın organı.. sonra siyasal istilâ. tarihlerine. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. aciz insancıklar ortaya çıkıyor. sizi Avrupa Birliği’ne almayız diyorlar. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya. Biz hâlâ. Onların beyinleri yıkanıyor. En çirkin. Fatih. asil. Avrupa Birliği’nin önünde secde eden. ayrı bir Truva atı. âhiret cahili insan. Kaleler içten fethediliyor. . inançları yok ediliyor. Elli sene de geçse. Yetmiş üç milyonun başına geçti. entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar. Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. fabrikalar satılıyor. okullarla. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. İşte kültür istilâsı bu. bütün bunlar başımıza geliyor. emirler yağdırıyor. Ekonomik istilâ.. onları dünyaya yayıyor. Nutuklar. en adi. Senin bütün hücrelerinle. yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine. televizyonlarla. Allah aşkı olanlar. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. dudak bükecekler. Türkiye’ye gelmezden önce. efendi. kalkınıyoruz yalanlarının.. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. Birinci yöntem. heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar.. üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor. dinlerine. korkak. Ruhları. renksiz. bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor. kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak. Bankalar satılıyor. ilk kültürel istilâ ile başlıyor. O papa denilen katran ruhlu adam. Oluyor ya sayın çok bilmişler.

heyecanına tekrar kavuşabilmek. “Aşk gelicek. kırgınlıkları unutup.. bütün küçük hesapları. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele. O temiz. asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki. gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. yürek yüreğe verip. Ama ne yazık ki. EI ele verip tek yürek olmak. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine. Bütün karanlıklar aydınlanacak. aşkına. cümle eksikler biter” diyeceğiz. dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz. o Allah aşkını. dargınlıkları. Peygamber aşkını.Bu hakikatler herkesin gözü önünde. bütün imkânsızlıklar yok olacak. vatan aşkını.. sıcak. sevilelim. “Sevelim. . bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek.

âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer. Aynı cevabı vermişti. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. “İkide birde niye haber gönderiyorsun. Ben gelemem. çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. Düzelmez efendim. hissedemiyoruz. Biraz sonra bir hademe geldi. Öğretmen Okulunu bitirmiş. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı. Efendim. sigarasını içiyordu. Bir okulda öğretmendim. gösterilen. Kocaman kadın. saygıyla selâm verdi.” dedi. Efendim diyorlar. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. O zamanlar okullar sobalıydı. vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. siz lütfen eve gidin.. bu mânâ. delâlet içinde. sınıf buz gibi. Ve aradan otuz yıl geçti. kendimi bir şey sanıyordum. otur sobanı yak. bu özel iş. Bu madde. âhiret için de söz konusu. hademe gelmiyor. resmî işim başka. İnsan hayatının. dedi. güzeldim. bu dünya.” dedim. bu bekârlık. Hemen mümessili çağırdım. bu âhiret. ama çok şey kaybediyoruz. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. Gaflet. mesleğe ilk adımımı atmıştım. Oturdum. biraz kamburu çıkmıştı. çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz. yeni öğretmen olmuştum. Müdür bey geldi. sezemiyor.” Ah kardeşim. Birden boşanıverdim.. Bundan diyor. Hademe oturmuş. bu resmî iş. saçma sapan düşünceler insanı. soba yanmıyor. dedi. hayatı. o bekâr. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. Bir gün ders bitmiş. Çocuklar titriyorlar. bu ruh. namaz . Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. Biraz beli bükülmüş. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Her gün işitiriz. Aynı durum dünya. Beni görünce asabi bir ses tonuyla. Bir süre daha ağladım. sonra evlenince düzelir. Bu sefer kalktım kendim gittim. Bundan kırk yıl önce idi. doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor. şaibeli olan.Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. “Efendim. Biraz gençliğini yaşasın. dedi. teneffüs zili çalmış. Hademeyi görmesini. Biraz sonra müdür bey geldi. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor. sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun. her köşesiyle bir bütün. bir kompozisyon. O zaman gençtim. İstirahat buyurun. bu vücut. Ve hepimiz bundan çok. diyor. Canım sıkıldı. dedim. Sonra gittim. varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. Müdür bey gitti. bu gençlik. başka bir öğrenciyi gönderdim. parçalıyoruz. Derse girdim. pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı. otuz yıl önceydi. güzel. Ben yine aynı kabalıkla. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. Geldi. Eve gittim. abdest aldım. bu ihtiyarlık. Öğretmenim. Efendim. Moralim bozuldu. sobayı yakmasını istedim. otursun sobayı kendi yaksın. Sizi rahatsız ettim. dedi. “falanca gün. Şoke olmuştum. Ben öğrencileri evlerine gönderirim. Acaba özel hayatı kirli olan. Biraz sonra mümessil sınıfa girdi. bu evlilik. Şaşırdım. Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. Affedersiniz kızım. benim özel hayatım başka. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı.

sonra Peygamber’den. Onun için değil midir ki. Ve Allah’ım dedim. yahut sus. Ve bu son nefese kadar devam ediyor. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. İstediğim içkileri içerim. sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. Müsaade ederseniz. Hayatta hiç kimse istese de. Şimdi bilinçaltı deniyor. Okula yüz metre kala. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. önce Allah’tan. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. İşittiğimiz. “sanki son ânımızmış” gibi nezih. müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum.” dedi. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır.kıldım. Sayın profesör diyor ki. bu. okuduğumuz. Büyük Yunus ne güzel söylüyor. güzel. Sonra ertesi gün okula gittim. Yüce Resûlümüz. yüzüm kızardı. müslümanca yaşamaya çalışalım. ertesi gün okulun hademesi benden. Ne denirse densin. “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. hayatımızın her ânını. Bana kimse karışamaz. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. izahı mümkün olmayan bir olaydı. “Söz ola kese savaşı. dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. Kâinatın Efendisi. temiz. pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim. birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. Ve ellerimi açarak. her harekete dikkat edelim. Efendim. sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor. Elimizden geldiği kadar. gücümüzün yettiği kadar her söze. Peygamber Efendimiz. Utandım. Ben. Her şey her şeyi etkiliyor. Eskiden şuuraltı derlerdi. efendice. Söz ola kestire başı. Ben. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. “Beni affedin. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. gördüğümüz. İstese de. o benim özel hayatım. İstediğim safahatta bulunurum. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim. Beni görünce birden koştu. otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken. “Ya hayır söyle. insanca. Özel hayatıyla. “Hocam. hatta bir cinayete sebep oluyor. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da. Buna hiçbir insanın gücü yetmez. . bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor. istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler. Bazen bir dövüşe. çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur.” Aman Yâ Rabbi. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. elinizi öpmek istiyorum.” Bir cümleden hatta bir kelimeden ne çıkar demeyelim. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. O öyle muhteşem bir depo ki.

güzellik. “Ya Musa. “Tatlı söz. İnsan ruhu o kadar hassas.Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz. hayatı. kaynana ihtilâfı olur. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh. sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle. ışıkla dolsa. Bütün iyilikler. aile hayatında. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. Hz. sabır. saygı. ne karı koca kavgası. dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. Cenab-ı Hak. algılamaya. ne gelin. sükûn. hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. âhiretimizi de cennet etmeye. Ne olur insanı. iş hayatında. tümüne. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. yılanı deliğinden çıkarır” derler. incelikler. Kur’an-ı Kerim’de. saygı. görümce. mutluluklar sizinle beraber olsun. O yuvada sadece sevgi. yepyeni. O Hadisin yaşandığı aile hayatında. Hayatımız renkle dolsa. birbirine şefkât ve yardım göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur. sevilelim. O Hadisin yaşandığı bir işyeri. güzellikler. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. şükür. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş. saydığı. İnanın o bir Hadis. her ânına sadece sevgi. güzellikler taşıyor. dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. Ve biz de Yunus gibi. o kadar ince ki. insanların birbirini sevdiği. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta. Ne olur. dünyamızı da. o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek. ilerleme ve kalkınma olur. sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. Sık sık tekrarlanır. “Sevelim. varoluşu anlamaya. . özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler. Ve sonunda. Hayatımızın bir bölümüne değil.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir. sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur.

bütün bir ömre bedel” diyor. Dakik. muntazam. insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. ânın güzelliğini kaçırdıklarını. çözmeye çalışmışlardır. Hep daha iyiye. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara. “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle. böyle edeceğim hayalleriyle doludur. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. huzurlu ve başarılı olanlar. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. o arsa kaçar mıydı. Önemli olan ânı yaşayabilmek. Ama onlar. keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. ânın güzelliğini. çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. ama ânını yaşayıp. Ve hepsinde başarılı oldular. Sonuç değişmez. kendilerini bir şey sanmışlardır. acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. Bu iş öyle zorla. faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz. “Ve bir an yaşıyorum. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar. toplumlar için de böyledir. o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. Ne ileri gidiyor. biten bitmiş dediler. Öteden beri merak ederim. Hayat böyle efendim. ışık dolu bir anlam verebilmektir. daha güzel. Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar. Bunların hepsi. Bizler gaybı bilemeyiz. daha güzele. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler. Bugünler. “Dem. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir. Bugün Amerika’da bile.Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş. hayatı güzel. Bugünümüzü dürüst. yarınla meşgul olanlar. öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim. kendiliğinden oldu. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. Akılları fikirleri şöyle yapacağım. gayba inananların dinidir. dayatmayla değil. renkli. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler. Bazı insanlar görürsünüz. vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. beğeni kazandı. yarına bırakma. daha ince yapılı. Sürekli dünle. vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. daha dakiktiler. Ah. Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. Bu durum fertler için olduğu gibi. Her bir Japon. bu demdir. dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. ağlamadılar. ne geri kalıyorlardı. zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler. Arka arkaya hamleler yaptılar. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. ihtişamını yakalayamazlar ki. Keşke. güzel. Sürekli. Olan olmuş. aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. ona. keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. daha . Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif. hem de İsviçre saatinden daha hassas. Bir düşünseler ki. falcı denilen kimseler. İslâm. yarınların tarlası gibidir. İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. Bu arada kendilerine medyum denilen. “Kardeşim. geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki. takdir topladı. derler. hayatta mutlu. dem bu dem” diyorlar. hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan. ceplerini doldurmuşlardır. temiz. anlamlı. Bugünü yaşamıyorlardır. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı.

onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir. “Sevelim. “benim elim kolum bomboş. Yıllar önce gazeteci. Yük ağır. önündeki işine koyulsa. Hep bir hoşluk. sırtında kocaman bir yük yürümekte. Yüklerden kurtulalım. “Hak şerleri hayreyler. mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı. Gazeteci dayanamaz sorar. “Kardeşim. kafalarına koydukları. Yol uzun. yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. uygulayabilsek. mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan. sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler. Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek. bilmiyoruz. yürürken de türkü söylemektedir. huzurumuz. Acaba bir an için düşünseler. güzellikler. olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor. Bazı kimseler. Zannetme ki gayreyler. Bazıları daha ileri gidip.mükemmele gitmek için. Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. dünya kimseye kalmaz.” der. sevilelim. Bu yükle bu yola dayanamayız. bir güzellik. o iş olsaydı kendileri için hayırlar. önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. Teessüre kapılırlar. bir edep ve incelik içinde yaşayalım. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir . Oysa bunda da bir hayır var deyip. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. Mevlâ görelim neyler. Önünde bir hamal.

“Hangi tohum zamanında Besmeleyle. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir. böyle değişti. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz.. Beni çok etkiledi. çevre kötü insanlarla. Çevremizden hep işitiriz. hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. Hayat da böyle.yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir. Tek istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz. Yapabilenlere ne mutlu. O dili bir çözebilsek. İçimiz düzgün olmayınca. hissedebilmek. Hayat şöyle değişti.“Bu dünya dopdolu kalleş. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları. . kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız. endişeleri bırakmak. o temiz yola girmeyi. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek. Bırakalım bu boş sözleri. o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. “Ballar balını buldum. onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. çalışma gücümüzü kırarız. Mesele. her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda. çok değerli. yaşayabilmek. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde. gerisi kolay. Şuna bir inanabilsek. arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. Hayatta dertsiz insan olmaz. Galiba hamal haklı. “Bey. “Allah bize yar ve yakındır. Allah bizlere de. O günden beri düşünürüm. her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek. eşek arısı var diye. Peki. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. dünya bir araya gelse yine olmaz. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim. kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar. sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin. Dem bu dem. şer mi getirecek bilemiyoruz. pırlanta insanlar var. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel. O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor. Eğer mukadder değilse. “sen bu işleri anlamazsın. Olayların kendine göre bir hâl dili var. ama bütün mesele o dili öğrenebilmek. gidişimiz Hak yolda. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır.. sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır.” der.” diyerek emin adımlarla yürürse. Mevlânâ. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. Biz adımlarımızı düzgün atalım. farkında bile değiliz. kovanım yağma olsun” diyor.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum. Bir şeyin olması bizim için mukadderse. için düzgün oluşunda. şevkimizi azaltır.

dünyadaki yedi milyar insanın görüş. tarih. İnsanı anlamak ise. daha çok fakültede okumayı düşünürdüm. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek. Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. şiir.5 yaşında okuma-yazma öğrendim. Erzurumlu İbrahim Hakkı. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu.T. müzik ve resimle daima ilgiliyim. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa. O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2.net isimli bir internet sitem var. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. Shakespeare. Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S. Daire Üyeliğinden emekli oldum. Bununsa nihayeti yok. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri. anlamak hususunda.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. araştıran ve daima hakkını arayan. Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı. sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu. inceleyen. gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. beden. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu. sosyoloji. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp. Mevlâna.Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik.. Çok çalışan. tıp.. o da insanı tanımak. tasavvuf. Dört fakültede okudum: Hukuk. öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır. Edebiyat. Tıp. hayatı anlamak demekti. soru ve düşüncelerine açık. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür. Dostoyevski. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki. Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var.. Edebiyat. Bütün hayatım okumakla geçti. savunan bir öğrenciydim. fırsat buldukça dinlerim. İnsanı ruh. İlâhiyat ve Felsefe. Orada mümkün olduğunca .. Klâsik müziği çok severim. psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. 3. Bir de gonulsohbetleri. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim. Bunda edebiyat öğretmeni annemin de büyük etkisi oldu. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim.

Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz. İlim ile duyguyu. sayın dolabını açtı. diğeri hizmet etmek. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar. önemsiz. kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. akıl ile gönlü bütünlemiş. basit. Her şey birbirine bağlıdır. bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum.T. siz hayatı hep çalışmakla.. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı. mal mülk sahibi olmak. sorunlarınızı yazabilirsiniz. hayatta huzur. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi.günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor.T. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir. okumakla.: Bence çok para kazanmak. Onlar için her şey çok önemlidir. sükûn. bilimde tesadüf olabilir mi? S. sevgiyi yakalayamamış.: Hayatta bir tek tesadüf vardır. işyerinde bir güzel dostluğu. Önemli olan en iyi olmak değil. sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur. sayın masasına oturdu. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. uyum ve güzellik bulabilirler.. sıradan kelimelerini kullanmazlar. – Efendim. başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S. aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. Hayatta küçük. sayın aletlerini yerleştirdi. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek. . diye. araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi. mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde. madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. Beni çok etkilemişti. başarılı olabilirler. makam sahibi olmuş. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük. o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir. mevki. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. bilgilerini hâl haline getirmiş. basit. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu. hep ön plânda olmak.

incelik. resim yaparak. yaşamın gayelerini araştırır. yazı yazarak. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor. gayesizlikten ileri gelir. daima gerçekler peşinde koşan.: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı. mutluluğa ve güzelliğe götürdü. öğrenme aşkıyla doludur. Sadece bilgi yetmez. gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. güzel sanatlarla ilgilenerek. Gerçekler derken neleri kastettiniz? . hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler. kendini. Öğrenme. nereye gittiğini. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır. Bunu. şiir yazarak. güzelin.) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım. nereden gelip.: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum.T. asil ve temiz olanın yolunu açabilir. hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor. hoşgörü. Bu beni sonsuz bir huzura. haksızlıklar karşısında kendini savunur. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. kendini yetiştirme. varoluşunun nedenlerini.– Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı. etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin.T. Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık.T. gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. sizce bunları başarabilirler mi? S. – Peki. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir. – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S.. örnek olmalı. hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin. sevgi. saygı. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil.. pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz. Bu görüşü ben ortaya attım.: Bir genç. Çok okuyarak. aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder.

Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim. Sonra notlar okundu. Nur içinde yatsın. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. saygılı. Danıştay savcısı idi. Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. ona hep saygı duydum. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda. İnsan evrenin bir modelidir. Öğretmenime gücendim. kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir. Üç yıl önce Hak’ka göçtü. lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim. – Peki.T. onu keşfetmesi. – Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları. “Deha. çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar. yazı yazar. 44 yıl evli kaldık. Her zaman herkese karşı zarif. Bir de dâhilerin ortak özelliği. Gençlik tabi. arkadaş olabilmesidir. ondan en ufak bir şey dahi istemedim.T. kendilerini gereksiz şeylerle. hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder. Böylece barışmış olduk. . müzikle ilgilenirdi.T. “Sabri Tandoğan: 10” dedi. hem işini çok titiz yapar. hiç konuşmuyordum.T. Rahmetli eşimi çok sevdim. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır. Şimdi olsa böyle davranmazdım. onunla dost. hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. dikkâttir” der. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S. insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması. S.S. kalktım. edepli. resim yapar. Eşim çok müstesna bir insandı.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. Her şey insanda mevcuttur. onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım. dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. O nedenle yapılacak en büyük keşif. hocam adımı okudu. Valery. Bir süre ona dargın kaldım. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım.

araştırın. sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi.T. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum. Yolunuz açık olsun. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık. Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. daima sorun. Sağolun. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun.: Hay hay. – Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz.T. hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin.– Efendim. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum. Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz. Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın.: İnsanları tanıyın. saygı duyun. hoşgörü gösterin. Çok okuyun. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim. biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S. .

temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon. efendice. mahalle arkadaşlarına askerlik. sağlam adımlarla. yollar. Ve daha neler ve nelerle. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. akrabalar. pratik. İşte şimdi çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz. mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle. Önce bir aile içinde yaşıyor. kültürsüzlükleri. aşk ve iman zâfiyetleri. sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş yavaş dünyayı tanıdıkça. büyük binalar.s. somut. komşular derken.. edep ve hayânın. Gazeteler. büyüyor. Geceleri gökyüzüne bakıyor.. gezi v. stadyum. Cevap arıyor sorularına. Samanyolu’na bakıyor. yıldızlara. o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce. –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor. baba.Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor. işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. büyük devlet daireleri ve mahkemeler v. Hep beraber bu hususu inceleyerek. ruh hastası. okul. baş belâsı televizyon. insan gönüllerine katran döküyor. yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor.s. iyi. ibâdet yerleri. güzel. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini. Yurt dışına seyahatler yapıyor.. İnsanın. o güzelim insanın. ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu. günlük hayatımızda yararlı olacak. bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan. o tertemiz. gökdelenler. . ama soylu. insanca. O her gün en alçakça cinayet filmleri ile. zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler. o en güzel yönü. hayat yolunda. ama asil insanoğlu. Onun kafasında sorular. şerre âlet olup. insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan. iş. ruhun katili. güzelliğin ve asâletin. varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin. Anne.. iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor. ürperiyor. yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe. o eşi olmayan ürpertiler. taktik ve strateji bilmedikleri için. kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile. rezil ve aşağılık. Ama o güzelim düşünceler. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor. bir çember gibi çocuğu sarıyor. bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye. tertemiz kalplerine rağmen. sonra da meslek arkadaşları katılıyor. Okul. aya. ne yazık ki ertesi gün. hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki.Önemli Olan Olaylar Değil. sinema. kafasızlıkları. İnsanoğlu istese de istemese de.

yaşanan. Sürekli itham ederler. kelimelerde değil. Tabi iş bununla bitmiyor. ya onların dışında yaşayıp da. içinde yaşadığımız dünyayı. Bir türlü gerçeği göremezler. Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır. söz hemen toplumdaki bozuk. Dünyamız kelimelerle dolu. bu gerçekler karşısında. İki kere iki her zaman. algılamaya çalışmak olmalıdır. Gerçek. yeni başlıyor. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan.. çarpıtmadan. oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak.. kelimelerden ibaret. Kimseye kızmayalım.. söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır. doğru ve gerçekçi de olsa. sağlam. Nice insanlar vardır ki. palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye. Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar. lâf.. canlı. Lâf. bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar. yediği kazıkları anlatır. Birtakım iyi. Hepimiz buyuz. belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen.. bütün somut gerçekleri ile.. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile. müsbet. onu olduğu gibi algılamak demektir. ilk yapılacak iş. canlı varlığın içindedir. temiz. zararları hem kendilerine. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer. En ufak bir harekete . Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. Gelir geçer. İşte kendi gerçeğimiz. Kabul de. İnsanoğlu. kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek. sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler. hayallerimiz ile değiştirmeden. Düşünmek demek. bize acı veren. hastalık yine devam edecek. güzel.. hayalleri. Öfkelenmeyelim. Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan. gerçek hayattan uzak.Her şeyden önce. yaşanan. Gerçeklerden uzak. attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın. tedavi cihetine gidilmediği takdirde. varsayımları.. değişik yorumlarla çarpıtanlar.. Çünkü. işimize gelsin gelmesin. Suç ya falancanındır ya da toplumundur. hem çevrelerini aldatırlar. ayağı yere değmez. görmek istemezler. somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu çabucak kavrarsınız. Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. insanın ayağının yere değmesi gerekir. o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. Teşhis ne kadar sağlam. sıkıntı veren konulara geçerler. hem de çevresindeki insanlara olur. İkinci adım. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. O halde. ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler. Kimi başından geçenleri. sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar. hem kendilerini. yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. somut. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle. sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır. Evet. hayallerinin. aksayan. kelimelerden meydana gelen bir hayal dünya. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar. ayrılma vakti gelir. Hiçbir zaman. bir ömür boyu havalarda uçar. Somut gerçekleri. somut gerçeklerden uzaklaşıp da. lâf. vatansever insanlar bir araya geldiklerinde.. kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler. her yerde dörttür. Sanki yüzüyoruz onların içinde.

şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi. ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim.. dedi ve ilâve etti. bunun için gazeteler çıkıyor. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak. hükümetten. – Yirmi yıl geçti.teşebbüs etmeden. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle. Sadece şikâyet etmek. Yahut. gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı.. Otobüs tenha. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz. Birden öfkelendi. siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim. en ufak bir hareket için öncülük etmeden. İnsanlar bir araya bunun için geliyor. öylesine hayattan. Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. Neden bir mektup yazıp. belediyeden. yazı işleri müdürüne. gazete sahibine. sadece şikâyet.. diye cevap verdi. Birden bakışları bakışlarımı aradı.. – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. . diyerek buruşturup yere fırlattı. Öylesine uyuşmuş. aileden.. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim. dedim. bunun için toplantılar yapılıyor. sükûnetle kendisini seyrediyordum. kelimelerle zehirleniyor. şu. Neden bugün sinirlendiniz. kelimelerle ölüyoruz. söylenmekle hangi mesele halledilebilir. – Lânet olsun böyle gazeteye. dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu. hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman. Ben. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. ama her şeyden şikâyet. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim. Konuşmak. Gece son otobüsle dönüyorum. çocuktan. hayattan. Böyle devam ettiğiniz takdirde. demiyorsunuz. İnsanlardan. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu. Kelimelerle besleniyor. herkes bir başkasından bekliyor bunu. Gazete okumakla meşgul. her şeyden. keIimelerle yaşıyoruz..

öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil. sövüp saymak. dedi. Bu iş de. vurup dökmek. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. oraya gelememişsiniz. bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece. şahsiyet sahibi bir insansınız. keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı. dedim.– Aman efendim. duygusallığa kapılmadan. bu gazete benim evime giremez. Nasıl olsa. Bir ben bırakmışım. – Hayır. Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor. onu uygulamaya geçmek demektir. Bunu dediğiniz. Siz ne yazık ki. Otobüsten inerken. en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. Dayanamadım: – İşte beyefendi. döndü. şuurlu. bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek. dedi. Tepki göstermek demek. Kendinizi hor. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir. o gazetenin yüzbinlerce satması değil. diyebildiğiniz anda siz medeni. diyebilmenizdir. onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. hakir. Tepki göstermek. edepsizlikler değil. akılcı yoldan. yakıp yıkmak. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. beş para etmez görüyorsunuz. Medenilik şuuru denilen. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar. diye cevap verdi. hiddet buhranlarına kapılarak. Devede kulak bile olmaz. şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup. . yine bildiklerini okurlar. Başını öne eğdi. çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. – Teşekkür ederim. karşımıza çıkan meselenin halli için. Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı. Cevap vermedi. ne ifade eder. yanlışlıklar. olaylar karşısında. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. sizin o gazete için. Sizin için önemli olan. aklı başında.

güzellikleri hep birer şekilden ibaret. bir huzur. Onun için Kur’an-ı Ke-rim’de “Hak geldi. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. en yüce. hacdan. İç ile dış. köşesine çekilmişti. bunalımlar. içsel olana önem veriyorlar. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden. titrerler. küskünlükler. İslâm bir sentezdir.” dedi. “Efendim. oruçtan. bu esprideki inceliği. Birtakım kimseler tam aksine. kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz. ürperirler ve derinden bir ah çekerek. gözleri fersiz. hiçbir görüş. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. dargınlıklar.İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı. zekattan sorulduğu zaman. bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. güzellik adına hep zâhire. Kavgalar. zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu. tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. kadın ile erkek. kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. Oysa gerçekten mânâ yolunda. sen kalbini tursille mi. güzelliği unutamadım. öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu. gürültüler. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar. dedi. inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler. Baktım. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının. “Efendim. bahtiyar oldu. üzerinde düşünürüm. madde ile mânâ. bu çelişkiyi görüyoruz. derûni olana. Bir gün. kalabalık caddelerde dolaşın. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor. hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım. felâketlerle karşılaştı. Kendilerine namazdan. “benim için çok dua edin. Rahmetli Münir Bey. Büyük iş merkezlerini gezin.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. “bunlar şekilden ibaret. Sen kalbe bak. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm. “aman” derler. bâtıl zail oldu” buyruluyor. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. aşk yolunda ömürlerini tüketen.” Be kardeşim. saygısız . şekle sarılıyorlar. dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel.. ruh ile beden. günahkâr kul. öz ile şekil. onlar da yalnız bâtına. Bu aciz. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill. hiçbir din. bu konular açıldığı zaman renkleri değişir. girdiği seçimleri kaybetmiş. Benim kalbim tertemiz. Artık günümüz insanı bir mutluluk. en muhteşem bir sentez. dualarınıza muhtaç. İç ile dış. hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır. aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar. zâhir ile batın. ruhundan. şekli hiçe sayıyorlar. bir gazeteci sordu.. Gidin. İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki. şaşaalara rağmen. Aradan uzun yıllar geçti. boynu bükük. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri. ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı. “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. sıkıntılar. “Efendim”. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. Arabanın kapısı açıldı.” derler. nice ocakların sönüşü. gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki. kenetlenmiş dişler. Birtakım insanlar mâneviyat adına.

meslek hayatında. göz gerektir göresi” diyor. tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. Artık günümüz insanı Yunus’un. İri lakırdıları bırakalım. bu yükle bu yola katlanamayız. iman ile çene kapamayı nasip etsin. bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi. bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. Bir Âyeti. Büyük Yunus. içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek. belki de bitmek üzere. diyebilelim. televizyonlar. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman. “İnan Haluk. “Durun kalabalıklar durun. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor. mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu. cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için. “Cümle yerde Hak nazır. bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. Allah’ın ipine sarılmak. yaşanmayan. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. Yüklerden kurtulalım. “Ben de ey Rabbim. hiç olmazsa. Kafalar. Allah cümlemize sağlık. iman bütünlüğü ve aşk ile. afiyet. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup. Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman. ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun.. senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”. Lâfla değil. senin Resulünün bir Hadisini. sinemalar. “Nazarlardan taşan mânâ. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar. aile hayatında. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da. Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin. Yapılacak iş ortada. kuru gürültüyle değil.bakışlar. nutukla değil. .. “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. radyolar. gazeteler. yaşayarak. İnsan ister istemez. “Aşk gelicek. Kur’an-ı Kerim’de. yük ağır. özümleyerek. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek. İslâm’a sarılmak. kalpler öyle negatifle dolmuş ki. ibadullahı istihkar” derdi. “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor.

telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum. devamsızlıktan kurtul. kızım doktor olmuş. Sen de git. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. Hocam. trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor. “Efendim. yıkılan Türk ailesi için. yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor. İstanbul liselerinin birinde okuyor. televizyon konuşmalarınızdan. sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. insanlık kültürü adına utanç verici bir durum. bir hamal tutması gerekiyor. nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa. hukukçu olmuş. Sorarım size. ama onurlu. Bu ne biçim okul. Benim oğlum. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. Kızım lise son sınıfta. Para için rapor yazan doktor. Müdür. gerçekten kültürlü bir . Oğlum bakkal olmuş.” Sayın doktor. Okulda ne bir tek öğretmen. deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum. Açtım. Niye geldin. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken. Benim havsalam almıyor.” dedi. diyor. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor. “Buyurun efendim. kızım terzi olmuş. Aynı fikirdeyim. Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum. unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. hatta aracı oluyor. ama dürüst. yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler. mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor. “bu ne biçim iş. samimiyetsizlik. sağlam bir insana. bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Saygılarımla. aslan gibi bir delikanlıya.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. Bu ne biçim doktorluk. Birden telefon çaldı. zelil bir duruma düşürüyor. Dün okuluna gitti. Olay beni fevkalâde müteessir etti. yalancılığa itiyoruz. bu ne biçim okul müdürlüğü. Yerden göğe kadar haklısınız. Telefondaki ses. ama insan. kitaplarınızdan. diyor. senin aklın neredeydi. Kapıda müdür karşılıyor. “Sizi İstanbul’dan arıyorum. Yolda beraber gidiyorlar. Bu durum Türk eğitimi adına. o gencecik pırlanta çocuklarımız için. raporunu al. Yazılarınızdan. diyor. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. Memleketim için. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. Gelmenin sebebini anlayamadım. internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum. Bir gün. Ne oluyoruz. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Kızım. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz.Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum. sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan.” dedim. pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi. Sizi yıllardır tanıyorum. ne bir tek öğrenci var.” dedi. manav olmuş. “Efendim. daha öğrenemedin mi.

“Efendim. Baba gülmüş. bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor.” diyor. sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. insan-ı kâmil olabilmek. Medya bu çöküşü. Ah evlâdım demiş. Aman dikkatli olalım. hiç açmıyor. bakanların. Bak baba demiş. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına. Başta aile hayatı olmak üzere. Mesele diploma değil. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. niçin yaşadığımızı. “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var. Ben sana vezir olamazsın demedim ki. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun. seni buraya getirttim. ben vezir bile oldum. Aradan yıllar geçti. Önemli olan insan olabilmek. öyle makam sahibi insanlar var ki. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. iş hayatı. bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa. Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. Bir kitap hazırladım. Hazret-i insan makamına yükselebilmek.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki.” diyor. Hamala soruyor. Adamlarıma emir verdim. Bir belirsizlik.insandı. yüzüne tükürseniz. tükürüğünüze yazık olur. Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da orta ikiden ayrılmıştı. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. makam. Ama ben nice profesörlerin. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. rütbeden. puldan. “Bu cümle size mi ait. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. diplomadan ibaret değil. Diploma onun bir nüansı. gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum. “Efendim. basılması için matbaaya verdim. Adam vezir olmuş. Bak gör. o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme . Ben sana adam olamazsın dedim. Nice zaman var ki. bir yerden mi aldınız?” Hamal. Hamal. Eğer bir toplumda sahtekârca alınan. Kendi kendini yetiştirmişti. Efendim. mevki. Bir kısmı boykot ediyor. adam olmak için. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. Arkadaşım hayret içinde. ilkokul mezunu idi. gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. bahçıvan olarak bitirmişti. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. bir müphemiyet. sonra babasını ayağına çağırtmış. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. Hayat bir bütün. Ama bu Nurullah Ataç. bir kompozisyon. bir beyefendi. nereye gideceğimizi bilemiyoruz.

Gir de bir bak ülkeme Başsız. başsız adamlar. Anne seccaden gelsin. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Bize dua et emi.” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin .Sıcacık kanım damlar.

Ya nice okumaktır.” .

televizyonu böyle. bir delikanlının iç dünyası. Bir toplum ki. acı sözler. mimiklerden ürperdim. bugünkü içinde yaşadığımız toplumu. Hep kin dolu. bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu. bunaltan. üzen. bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya. hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. gazetesi böyle.. televizyonun karşısına geçmiş. İnsanlar her gün. hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin. Ben. yoran. bir babanın ruh dünyası. “O televizyondaki bakışlardan. biraz buna benzetiyorum. Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. sarsan. hakaretler. . jestlerden. Eline kumanda cihazını almış. daraltan haberler. Acaba hiç düşünüyor muyuz. bir genç kızın.Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var. orta yaşa gelmiş. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. Çok üzüldüm” dedi. sineması böyle. hep nefret dolu bakışlar. “İnanır mısın Sabri Bey” dedi. hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. konuşmalardan.. Başlamış kanalları gezinmeye. İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün. Aman Ya Rabbi. Adına “mobil” diyorlar. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. tiyatrosu böyle. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. küfürler.

Anne seccaden gelsin,

Bize dua et emi.”

Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır.

Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle

başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz”

der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünneti Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin...

500. Sayının Mutluluğu

Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım.

Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor. . deli doktor” diye tempo tutuyor. hastanın yanına gidiyor.” Gidin. dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin. ansiklopediler çıkarılabilir. gül gibi bir dergi çıkıyor. “Bıçak soksan gölgeme. Ve bazı insanlar. yazı yazarak. “Bak kardeşim” diyor. bir okul. Başsız başsız adamlar. o dergiye emek vererek.Bu 500. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen. hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi. Ve elini omzuna koyarak. anlamadan.” Hasta birden susuyor. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. İki elini birbirine vurarak. hatırlarını soruyor. sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. basılmasında yardımcı olarak. Oradan uzaklaşıyor. kavruk. Hastalarıyla ilgileniyor. idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. M. ilelebet bu hastaneden çıkamazsın. Onlara şöyle bir bakın. bir üniversite oldu memleketimiz için. Bir hasta. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. sigaranın. Aklıma meşhur hikâye geliyor. Mazhar Osman. kumarın peşinde gidiyorlar. Hangi su. Ne yaptıklarını. sayısı çıkan mübârek dergi. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz. Gir de bir bak ülkeme. Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor. Artık insanların içi yanık. “deli doktor. Odaları dolaşıyor. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de. Nice güzel insan. gittikleri yolu görebilsinler. tashihini yaparak. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne. nereye gittiklerini bilmeden. Sıcacık kanım damlar. irfanına nice kitaplar. odasının kapısına çıkıyor. Sonra temizlenmeye çalışın. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Gerek Türk. çileli insanlarına yardımcı olmayı. gerek dünya edebiyatında bazı dergiler. ama insanı kitaba götüren yolların birisi. düşünerek. belki birincisi dergilerdir. O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı. soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. faydalı olmayı. o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz.Dergiler bir ülkenin kültürünün. Orada nice insan okuyarak. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. Allah cümlemize hayır yolunda. daha iyiye. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur. hizmet etmeyi nasip etsin. Evet kültür kitaptır. bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki. . iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli. irfanının aynı zamanda terazisidirler. bir okul olmuş. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir. araştırarak. Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. istikbali. daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır.

yazarın sözüne değil. müşahede ettim. hangi yazarları kendime önder. toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. “Ben. sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor.Kulluk Edemedim. Bir gemi düşünelim. Bu. aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. Hep acaba diyorlar. Geçen gün bir kitapçıya gittim. siz o kitapçılardaki binlerce kitabın. aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. söyleyebilir. Affına Geldim Bir okurum telefon etti. göklere çıkarıyorlar. “Efendim. bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak. Hep boşuna atış yapılıyor. Sayın okurum. bazı iyiyi. aile olarak. tereddüt içinde. güzeIi gösteren kitaplar yanında. hata etmeden. emin adımlarla yürümek. geri zekâlıdır yahut delidir. Herkes kendi kendinden mesul olacak. Sağlam bir yolda. o yazardan sorulmayacak. olabilir.” Kıymetli okurum. İşin aslı şudur. yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden. Kaptan. yürekten inanmış olsak. siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. dedi mi? Ben hatırlamıyorum. Bir an için paniğe kapıldım. Ne yapar? Çımacıya mı sorar. sağımda solumda. önümde arkamda binlerce kitap. Hangi yazarları okuyayım. Hep akıntıya kürek çekiliyor. yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. tayfaya mı sorar. ben onların durumuna düşmek istemiyorum. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı. orada karının kocaya. günün modasına kapılarak. Efendim. Lütfen bir yol gösterin. Önündeki pusulaya bakar. mâneviyat adı altında insanı yanıltan. gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum. bir ruhi şaşkınlık idi. amacıma ulaşmak istiyorum. din adı altında. sizin meseleniz değil. Bu onun kişisel düşüncesidir. efendiler. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden. Aman Ya Rabbi. ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. Öyle bir mahkeme ki. bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim. Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. Kapıdan girdim. bazı yazarları tutuyorlar. adına hayat denilen. Düşünün. lider. önce şunu söyleyeyim. Yıllarca bunları gördüm. Filân âlim şunu söylüyor. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten. Şaşırdım. sizin ihtisas konunuza girmez. Filân yazar şu kanaatte. bu sadece sizin derdiniz. bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken. şaşırtan. Dalgalar sanki bir dağ gibi. Bazı kimseler reklâma uyarak. Açık söylüyorum. acaba doğru mu yol alıyorum. rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek. ona göre hareket eder. doğruyu. İslâm dinini öğrenmek istiyorum. Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin . Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor.” dedi. sıyrılabiliyor. hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken.

bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım. o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. tevazu içinde. Bir tek Âyeti. Allah’ım diyelim. her yerde. kusurluyum. günahkârım. imkânlara lâyık değiliz. bana iman ile çene kapamayı nasibeyle.” demiş. mülk farklarına aldırış etmeyelim. sen ne büyüksün. gözümüz yaşlı. rütbe. ister binlerce kitap okuyun. aile hayatınızda. Allah’ım. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere. Yüce Allah lütfediyor. çok zor bir toplumda yaşıyoruz. İşte böyle sayın okurum. Her tarafımız kusur. kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar. yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra. Ne olur ellerimizi açalım. Çok zor bir dünyada. incelik içinde bir Müslüman olalım. ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım. “Senin her tarafın hata. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder.” Değerli okurum ne olursunuz. hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra. kulluk edemedim. her işimiz hata. makam. demiş Hz. saygı içinde. sen cennetle müjdelenen bir insansın. Sen bizleri affet. Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. “Ne oldu?” diyor. Günahımız başımızdan aşkın. Sen bizleri bağışla. “Hani. Onları iyice öğrendikten. lütfen istirham ediyorum. İlk hedefimiz edep. her zaman edep içinde. Başımız önümüzde her an. Ömer gözleri nemli cevap vermiş.” Bizler de onun gibiyiz.” İşte. Hz. Ömer. saygı ve incelik olsun. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. tevazu.ve ona göre hareket edin. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. mevki. Efendim. “Abla be. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer. o sizin bileceğiniz iş. “çöllerde yaşayan. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor.” diyor. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım. “Ben. böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim. şu entelliği bırakalım. derler. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. Zahiri gösterişlere. mal. affına geldim. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. iş hayatınızda. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. zenginlik. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. . Allah’ım. bize imkânlar tanıyor. İnşallah Allah bizleri de. Kadın başını camdan uzatarak memura. Bu da bir imtihan.

Bir gün bile. Deminki terbiyesiz ve saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur. Tane tane. düşündürücü. tarihe geçen. gönül yıkıyorlar. Cumhurbaşkanına.” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır. mülk. akıcı bir üslupla konuşmaya başlar. “ben sizin gibi düşünmüyorum. mevki. şahsiyet sahibi.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır.” der.. küstah. onlara faydalı olmaya çalışıyorum. ibret verici.” Meclise bir sessizlik çöker. örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. “Efendim. efendi karakterli. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. Bugün ne yazık ki birtakım kimseler. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. dengeli. Sesin geldiği tarafa döner. lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini. Dün milletime muhatap oluyordum. “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım. Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri. Ama insanlık. Evet. gerek elbise provalarında. “Evet. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar.” der. Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. Günü gününe.Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. haysiyetli. yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. Abuk sabuk konuşmak. saygısız bir milletvekili. Saygılarımı sunarım. yumuşak bir sesle. Hayretler içinde kaldım. “Sen. Dün imparator olarak mutluydum. Gençlik yıllarımı düşündüm. İnsanlıktan. firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. bu kadar kırılmazdım. bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak. makam sahibi olmak başka. idareyi ellerine almışlardır. rektör olmuş ama adam olamamış. alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. Onlarla arkadaşlık yapıyorum. Son imparator tahtından alınmış. efendilikten. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun. kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir. ne söylediğini bilen bir insandır. Asıl utanç duyması gerekenler. Çok rahat kalp kırıyor. Akıllı. lâyık olmadıkları makamlara çıkıp.. Hep şu terane tekrarlanırdı. kendini bilmez. Şimdi ağaçlarla konuşuyor. büyük bir edep ve saygıyla. kibarlığını bozmaz. saati saatine işimi yaptım. Gurur duyuyorum. Efendim. Maocu güçler imparatorluğa son vermiş. kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. Ama ben onurlu. insan sevgisinden o kadar uzak ki. “Sayın muhafız.” İşte İmam Hatip Okulları açıldı.” der. çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. olgun tavrını. Bugün bahçıvan olarak mutluyum. yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz. “biraz da terzilik günlerinden bahset. bugün ağaçlara. bugün çapa yapan bir bahçıvan. Olaya sizin gibi bakmıyorum. Bu. medeni insan olmak yine başkadır. Geçenlerde televizyonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim. Bununla da iftihar ediyorum. memleket sevgisinden. ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. bu ne düşüş böyle. Çin’de ihtilâl olmuş. Bir süre sonra. Sayın rektör şöyle deseydi. Bugün bahçıvanım. Evet dün imparatordum. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım. . gerek teslim günlerinde aksama olmadı.

” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. şu tarafları noksan.” dedi. aşırıya kaçıyorlar. edebin. “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. Peygamberimiz bir Hadisinde.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti. sonra Avrupa. hepimizin artıları. Altında kalır. Sıra haltere gelmişti. Cemaatten biri. İfrat veya tefritlere gitmeyin. ilim dışı. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan.“Efendim. Elbirliği ile efendice. “Daha çok koyalım. onu havaya uçurmak. ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. her gün. işte burası bana akıl dışı. Hayat böyle efendim. Daima orta yolda kalın” buyuruyor. “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de. ibadette dahi aşırıya gitmeyin. “Siz siz olun. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti. Önce zorlandı. eziliriz. Anadolu’da bir atasözü vardır. güzel bitirelim. Efendiliğimizi bilelim. toplum olarak.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu. ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. hatta her dakika daha iyiye. sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. ben medeniyetin. Bize düşen görev. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak. Yıllar önceydi. işleyiş kanunları var. Hepimizin hataları var. Yahut şu tarafları fazla. daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. “Sevginle gireceğim toprağa. “Gel. Ben onu da kaldırırım.” dedi. kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde.” buyuruyor. insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa. elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı. Ben güçlüyüm. Ömer Hayyam bir şiirinde. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar. O noksanların tamamlanması gerekir. Hakem. güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum. “Hayatta hiçbir konuda itidal dışına çıkmayın. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. “Daha” diyordu. “Bırakalım mı artık?” dedi. saygının. her saat. noksanlıkları veya fazlalıkları var. Mütemadiyen. “Hayır. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. zorlandı. tecrübeli bir zattı. Bulgar şampiyonu itiraz etti. idrak dışı davranışlar.” denir. fert olarak. “devam edelim. hep insanların başına ne geldiyse. Peygamberimiz cevaben. Ölçümüzün dışına çıkmayalım. sonra birden yıkılıverdi. Önemli olan. daha güzele. Haddimizi bilelim. efendiliğin. maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor.” deseydi. Güzel başlayalım. Çünkü. Hayatın bir genel çizgisi var. Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir. saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. Vasilevski. yaşlı. Vasilevski’ye döndü. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar. “çok azdan başlayalım. yavaş yavaş çıkalım. Hatasız kul olmaz derler. . Genellikle bu çağdışı. insanlık dışı gibi geliyor. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. ifrata gidiyorlar. İtidal çizgisini. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. eksileri. Taşıyacağımız bir ağırlık var.

yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. temiz. Allah bunu bize de. Bizler de hayatımızı nezih. iman içinde çene kapayalım ki.Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. efendice yaşayalım. . sonumuz da hayırlı gelsin.

Benim dediğim olacak. mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile. bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor. bir yıllık. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. Artık. kumar oynayan. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. buzdolabı borcu. peki nasıl düğün yapıyorlar. televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız. yetiştikleri ortam farklı ise. aile görgüleri. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. halı borcu. Sigara içen.” diyor. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor. “Ben bu evin erkeğiyim. öbür bankaya yatırılıyor. mobilya borcu. uykusuz kalan. Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği. içki içen. düğün masrafı borcu. Günümüzde mâlum. makâmı var. yatak odası takımı borcu. mülkü var.” diyor. inanışları. Bir mahkemeye gidiyorsunuz. bulaşık makinesi borcu. erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. gözyaşı döken nice insanlar. kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. “Hayır. Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri. benim inancıma göre yetiştirilecek. ama öyle aileler görüyoruz ki. Birtakım kadınlar. Çocuk. Tabiidir ki benim dediğim olacak. Babasıyım. Parası var. Bir erkek şurada. göz göre göre “Aa. Yıllarca Yargıtay 2.Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor. kavgalar başlıyor.” diyorlar. tükenmeyen borç. birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. Bu.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor.” Başka söz söylemiyorlar. o kadar önemli bir faktör ki. kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor. çamaşır makinesi borcu. Salon tamam. ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok. iki yıllık mukavele yapıyorlar. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar. dövizi var. Bir bankadan para çekiliyor. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. Pek tabi. birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. burada gördüğü güzel bir . Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. İki eşin dinleri. erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar. “Adamın malı. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. Boşanan insanlarla görüştüm. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. Nemize gerek bizim. Reisiyim. İnsan ister istemez ürperiyor. Diyeceksiniz ki. salonda harcanacak para da tamam. Olay bundan ibaret. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben yetiştiriyorum. Sayıları o kadar çok ki. Kazancımızla ayın sonunu zar zor getiriyoruz. çıkın işin içinden. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim. Eh. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar. ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. düğün salonları da değil altı aylık. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor. Düğün salonu borcu. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. atılmadık çamur bırakmıyorlar. Sonuç ürpertici oldu. Mevkii.” Haydi bakalım.

Kızı üniversiteyi bitirmiş.” derdim. Üniversite mezunu. saygı kırk dört yıl devam etti. rahmetli Aytekin Bey. Bir gün bir komşuları geliyor. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. asil.” Bir arkadaşım vardı. Kız karşı tarafın ailesini soruyor. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. birkaç çatal kaşık. Değil inanışlar. en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar. kibar. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu. İlk gün başlayan sevgi.” diyor. töreler. biri de bir kız okulunun müdiresi idi. Taksi şoförü. saygılarını. O kadar nezih. Nur içinde yatsınlar. bir minicik masa. Evlendikleri zaman biri genel müdür. Ne dersiniz?” diyor. “Sabri Bey. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük. Gençler tanışıyor. “Aman canım.kıza hemen tutuluveriyor. ihtimam ve incelik istiyor. Ama borç etmeden. Derhal kalkıyor. duman gibi dağılır. sonra takdirlerini. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez. o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. “Çok basit. Geçen gün bir taksiye bindim. Genç bu sorudan rahatsız oluyor.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. ama kimsenin önünde boyun eğmeden. hayranlıklarını sunuyorlardı. Ellerindeki imkânlara göre bir somya. bunun sırrı ne?” diye. Peygamberin şefaati üzerlerine olsun. Bazen eş dost merakla sorarlardı. Saygın bir görevi var. Sebebini sordum. Yıllardır tanıyordum. “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki. yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. Allah’ın rahmeti. güzel. özellikleri nelerdir?” diyor. örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. Bir araya geliyorlar. efendi bir insandı. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. Birbirimizi kırıp incitmedik. Necip Fazıl Kısakürek. “bırak şu hanzoyu. Yalnız kızın güzelliği. babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor. Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar. imtihanla bir işe girmiş. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât. “Medeni ve dini nikahımız . Evet. “Babanız kimdir. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. “Bizim bir tanıdığımız var. “Ben. Kıza babası için. iki tencere alarak evlerini açmışlardı. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı. O gün çok üzgündü.

Kapıdan içeri giriyoruz. uzun vade kabul edemem dedi. . güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler. aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih. yalnız kitapları çok seviyorum.” dedi. Bir gün babam Hak’ka göçtü. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Allah gani gani rahmet eylesin. “Ben maaşımı alınca sana vereyim. “Olmaz. Hep merak ederim.” dedim. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. Annem de çok hassas.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi. Yıllarca para biriktirmişti.kıyıldıktan sonra evimize geldik. O. içkim yok. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin. mala. İkinci husus para meselesiydi. Müteahhit. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme. Evi sen idare et. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Müteahhide bir miktar borçlandık. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi. mülke. Evi sen idare et. Bir mukavele yapalım. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı. ne benim dediğim olacak. gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum. aynı inanışta. “İkimiz de hukukçuyuz. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu. bu evde ne senin dediğin olacak. çok saygılı bir insandı.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık. çok dikkâtli.” dedim. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak. Rahmetli eşime teklif ettim. tatsızlık. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. ne evliliğimde görmedim. Rahmetli eşime “Bak Rânâ. Sonsuz şükürler olsun. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. pula. Bana harçlığımı ver. münakaşa olmadı. temiz. fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Benim sigaram yok. “Rânâ. kaloriferli bir daire almak istiyordu. ben onu ne çocukluğumda. Nur içinde yatsın. Bir atasözü vardır. Diyelim ki. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. Bunu. kumarım yok. Önemli olan aynı ruhta.” diye. Evi yerleştirdik. Allah bütün gençlere nasibeder inşallah. “Hayır Sabri.

“Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi. Türk Milletinin inandığı bir kitap. Milletvekillerinin biri bitiriyor. sâde İngilizler değil. Bir yıl evvel getirmişlerdi. Ama şunu unutmayın ki. Gencecik. rezil etti. bir benzeri görülmemiştir. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler. Fotoğraflarını çekmiş birisi. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. İşte öyle. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. Ürperiyorum. İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. ama göğüsleri aşk dolu. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. paçavraya çevirdi. Harp bitmiştir. çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. silahlar. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. “Arkadaşlar. iradenin. bir iman vardı ki.Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. bana azmin. dökülüyor diye bir kelime vardır. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. yıpranmış. hayat enerjisinin. Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. irade dolu bakışlar. Allah’ım. uçaklar. Bazen ağlıyorum. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor. onun yanında bütün sayısal. bütün dünya bir araya gelse Türkleri yenemez. giyecek elbise. iman dolu Anadolu çocukları. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti. Aşk dolu. iman dolu. atacak silah bulamamış.” diyor. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. Aslında Çanakkale. Batı harp tarihinde aklın. bu kitap olduğu sürece. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. Başbakan yerden yere vuruluyor. o Allah aşkı. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. Konuşmaya başlıyor. toplar. İngiliz Parlamentosu toplanıyor. Ama o iman gücü var ya. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. mücadele gücünün. Belki haklısınız. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk. o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. mağlup edemez. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski. Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece. Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. havsalanın almayacağı bir olay. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş. Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. Kusura . giyinmiş. biri başlıyor. Azim. vatan sevgisi dolu. matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış. o Peygamber aşkı var ya. Hani. O yırtık elbiseli iki asker. diyorum. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik. teçhizatlanmış düşman askerleri.

bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.”

Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin...

Olaylar ve İnsanlar

İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.”

Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde

okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar.

İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak...

Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak.

Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak.

Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak.

Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak.

Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri

içimizdeki en temiz. Kendimizin. en nezih. acılarımızı bağrımıza basarak. gerek yurt içinde. menfaat. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak. bunun sebeplerini araştırmak. Dokuzuncu husus. küçük hesap gözetmemek. Bu yolda kafa yormak. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek. Beyinsizlikler karşısında ürperip. yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak. bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. imkân nispetinde. haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak. titreyip. Sekizinci husus. günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi.geliştirmek. gerek yurt dışında seyahatler yapmak. son nefesimize kadar doğrunun. Allah onların hepsinden razı olsun. Bunları yapabilenlere ne mutlu. en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek. onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. . Onuncu husus. gücümüz yettiği kadar. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar. ailemizin. iyinin ve güzelin peşinde olmak. en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak.

siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz. sevgiler.... yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor. . birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek. Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim.. Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar. Bizlere kattığınız bütün güzellikler için. inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle.Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim. dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz.. Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı.. saygılar. dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik.. Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim. bugün. Hoşçakalın. Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. Efendim. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız..

Ampule bakardım. Çok aç olmama rağmen yememişim. baktılar olacak gibi değil. anlatırdı? Ben doğmuşum. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. okuma yazma öğrenmek istedim. Meselâ Ermenek’e gelmiştik. Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla. Bir iki. Sebahat Abla. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. bana o mamadan pişirmiş. Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin. Bir haftada öğrendim. o yolculuk hatırımdadır. annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. Annem eve gelmiş. hayran hayran onları seyrederdim. sonunda öğrettiler. Ben anne sütü almamışım bebekken. hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. Parası bütünmüş. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar. Münire Abla. Sonra gelmiş...Bunun için müsaadenizle çocukluk. Yine hatırlıyorum. Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım. Uyumaz. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş. Annem şaşırmış. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? . bunda bir hikmet var diye düşünmüş.” derdim. Bunun izahı mümkün değil tabi. bu sefer mamayı almışım. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kaplamış. Gözüme ışıklar akardı. Belki ben o zaman mamadan yeseydim. Alt katta bir komşumuz vardı. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. Nasıl oldu bilmiyorum. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım.

getirirmiş.. Baktım hayatın gidişine. neden dünyaya geldik. öğleden sonra ihtiyarlık. “hiç korkma. Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. Bir kış günü. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep.Tefekkür ederdiniz yani? Evet. “Yavrum. Şimdi gözlerini kapat. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. Uzun boylu ve heybetli idi. Meselâ ağaç nedir.. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı... biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı. yaklaşmış. Öğlene kadar çocukluk. Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış. Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. Yazları orada yaşardım. titriyormuş. öğleden sonra kendimle yani. yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm. Öyle tek tip değildim. oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır. aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir. insanlara. at sırtında giderken gece olmuş. Uzun uzun düşüncelere dalardım. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı. Mut’a götürür satar. at sırtında Anamur’a. Kar bastırmış. Kendini sabaha . kim öğütledi? Hiç kimse. .Ben herkesle iyi geçinirdim. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı.” demiş. O arada bir yaşlı adam belirmiş. Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar. Öğlene kadar çocuklarlaydım. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir. yalnızlık bana güzel göründü. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem.. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış..

” . çıktı. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu. kaldım. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne. Kımıldayamıyordum. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi.” dedim. En son da beni yetiştirdi. puşt puştluğunu yapar. Topa atlayıp yakalayım derken. ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. Bir gün akşama misafir gelecekti. “Babaanne.” “Yağ yiyen köpek. tüyünden belli olur. Babam dediklerini aynen yapmış adamın. okşayan babaannem birden sertleşti. Bütün halı çorba oldu. O kadar utanmıştım ki. Orada dondum. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum. “Ooo. “evde bir sürü yemek var. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince.” Sonra anladım ki. küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor. Çorbayı yeniden pişirdi. Sonra giyindi. babaannem riyazet yapıyordu. “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş. Bir gün sordum. geldi.” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak. Önce halıyı bir güzel temizledi. ayağım çorba tenceresine takıldı.Anamur’da bulacaksın. pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım.” dedim. dingilderken düşürür. sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Bana hâl diliyle örnek oldu. Tencereyi sobanın yanına getirdi. niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü.” dedi. kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür.” “Kış kışlığını. yeniden malzeme almış. Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse. Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah.” Sonra birden gözden kaybolmuş. yetiştirmişti. Babaannem hiçbir şey demedi. Bana göre veli bir hanımdı. “ben bunu sana anlatamam ki.

Hoca. ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. lütfen rahatsız olmayın. anneme çok büyük saygı gösterirdi. Annem de babaannemi çok sever. babaannem için “O benim annem” derdi. “biz ders yaparken sen şöyle otur. ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım. Hoca şaşırdı.” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem. ne annemle babaannem arasında. Ben. Babaannem. Sebihanım” derdi. “Madem öyle. dönüşte anlattıracağım” dedi.“O kırk puşttan kırk muşta yemiş. ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. – Efendim. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. Annem kendi annesini altı yaşında. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden. Başladım okumaya. mevzuat uygun değildi. hoca. “anlaşıldı.” dedi. “Anneciğim. sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş. bir elin kese olsun. “Ah yavrum. çok şükür. O zamanlar sınıf atlama yoktu. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi. Ben gülmeye başladım.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ. Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar. ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. hâl diliyle örnek olmuşlar size. . Öğretmen tahtaya harfleri yazdı. “Buyur. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. Annem. “Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildini z mi okulda? Hayır. gel bu kitabı oku bakalım” dedi. istediğini oku. Ben gittim.

senin yerin burası. “babam çok dövüyor.. “Anneciğim. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız. “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı. . Dertlerini anlatırlardı. ona tam üç saat o hanımı anlattım. O zaman daha lise ikideydim. Laz Hayri derlerdi. ben cebimden şiirler çıkartır. Yanımızdan geçtiler. bir tuhaftı.. akıl orada durur.” Tabi bunları kimseye anlatmazdım. Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda. biraz sonra da kendisi girerdi. “bu ihtilâli hazırlayan sosyal. Çünkü o adam sapık. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. “Meselâ köşede oturan” deyince. Annem beni alır misafirliğe götürür.” dedim. “o evlilikten hayır gelmez. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi. Onlar sohbet ederken. kocasıyla ilişkileri nasıldır. meselâ gelirlerdi. “Nasıl buldun arkadaşlarımı?” dedi. Tahtaya çağırdı. ne yapayım?” derlerdi. gel buradan anlat. Damat adayını hiç gözüm tutmadı.Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım. damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. Sömestr tatili bitti. – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare arar mışsınız? Evet. çok iri bir adamdı. Ben el kaldırdım. bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık. kürsüyü gösterdi. tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı. bir sandalyeye oturturdu. sapık diye. evi temiz midir. – Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. eve girdiler. Bir gün eve geldim. Sonra akşam Rânâ sordu. kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. “ayakta kalma. Ben de onlara ne yapmaları. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim. Annemle akşam konuştuk. ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır. kocasına “Bey. Hoca derste sordu. Adam da “Kafamı kızdırma hanım.. Yeni evliydik.. okudum. Sınıfa önce göbeği. “Yavrum” dedi. güzel yemek yapar mı. Herkes başını önüne eğdi. Bakışları hoşuma gitmemişti. onları okurdum. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken. Görücü gelen kızın annesi.” Bunu duyunca hoca şaşırdı. “Hangisini?” dedim.” Tam dört saat konuyu anlattım. Beş yaşındaydım. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti. siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım. Rânâ şaşırdı. kimler hazırlandı diye. Genel sınavlar yapılırdı. Bu bir ömür boyu devam etti.

Hemen boyacıya koştum. Bir gün annem bana “Oğlum. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim.Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm. Adam sonra iyileşmişti. hem gözlerinden akan yaşları siliyor. Eğildi. “Ağalığına kalmış beyim” dedi. yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. Annem bana baktı. “Çok iyi etmişsin. İşte böyle. “Ne vereceğim?” dedim. Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım. o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. Ayakkabılarımı boyattım. aralarında para toplamışlar. başka bir yorgan yaptıralım” dedi. Bir gün baktım birisi üşütmüş.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. bir hoşuma gitti. mahallenin çocukları toplanmışlar. Çok güzel pembe bir yorgan. Biz gidelim. adamı rahat bırakın. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm. ayakkabılarını boyat” dedi. Yakında da sünnet olacağım. “Aferin yavrum” dedi. Adamcağız hem oynuyor. ne hallere düştük diye. Alın. O günlerde daha okula gitmiyorum. Sonra harçlığımdan aspirin aldım. Üstünü örttüm. Yalnız. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. adama içirdim. Çıkardım. evet. o içeri giriş çıkış sırasında. Etrafını çevirmişler. Hemen eve geldim. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı. Adam. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. Evde olay çıkar. bu yorgan işini baban duymasın. çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla. Bugün kaç anne bunu yapabilir? . Benim çocukluğum bir film gibiydi. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar. o benim üzerime örtülecek. Bir gün de geldim baktım. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. kalk seni gezmeye götüreceğim. cebimde ne var ne yoksa adama saydım. beni alnımdan öptü. Ay bir hoşuma gitti.

“Ne yapalım. ilkokulda sınıf birincisi olmuştum. yemeği önümden aldı. kuru fasulyenin tadı ayrı. Bu sefer de taze fasulye istedim. “Ben bamya yemem” dedim.” dedi.” dedi. “İşte. odun kırma.. “Sen bilirsin. Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar. ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. Garson iki elini birbirine vurdu. Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. Sonra yemek bitince geldi.Öyle. bir hoşuma gitti. orada da usûl öğreneyim diye.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi. Pirinç çorbası. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı. “Ne getireyim?” dedi. Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. domatesli. Gururla geldim. “Git. “sen artık delikanlı oldun. maydanozlu. Annem açtı baktı. “Doydun mu?” dedi.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi. yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş adam. “taze fasulyenin tadı ayrı.” dedi. . anneme söyledim. oturdum. “Doymadım” dedim. Tadı hâlâ damağımdadır. Ben kaldım aç karnına. “bir kilo domates al gel. Temizlik. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi. o küçük sağlam domatesi yıkadı. Akşam da bir şey yiyemedim. Beni ona göre yetiştirdi. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar.” dedi. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu. bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır. hepsi çürük. Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz. “birinci olduysan. Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim. karın sevinsin. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi. aldım. Bir gün sofraya bamya geldi. Onlar afiyetle yediler.” dedim. geldim.” Bu söz bir hoşuma gitti. Annem edebiyat öğretmeniydi. O da “Siz benim işime karışmayın. çorba kaşığıyla yerdim. Gittim. Alaburus tıraşlı bir garson geldi. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. yemekler için ön hazırlık. Ama annem öyle yapmadı. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye.” Gittim. kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti. Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı. Beş yaşındaydım. “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur. alışveriş. Yıl sonunda. Getirdi. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli. bamyaları mideye indirdim. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır. “Haydi oğlum” dedi..

Bakkalın. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder. “İki katını vereyim. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. Komşu teyzeler “Yavrum. manavın. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar.” derlerdi. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı.” dedi.. “Odun kıran. misafir gelecek. “Acele boyar mısın?” dedim. benim intihar etmem lâzım” dedi. isteyeceğini ondan sonra söylersin. “Ben acele iş yapmam. “Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim. tabi. davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet. bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin. Başını kaldırdı. Allah ondan razı olsun. haydi şunları şunları bize alıver. Bundan sonra hep böyle alacak.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi. yüzüme baktı. Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi. kasabın benden ödü kopardı.. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi. Ben selâm vermeden girene mal vermem. Hemen dediklerini yaptım. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki.. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca. Sonra gel. Misafirliğe gideceğiz. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi. O gün hep adamı seyrettim.” Çok utanmıştım. Kıpkırmızı oldum. Yıllarca üzerinde düşündüm. “Hah. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. dükkânlarını birer ay kapattırırdım.. evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. Şaşırmıştım.“Bak oğlum. Biraz dolaşıp geri geldim. biraz dolaş. “sen bizden daha iyi alıyorsun. Fazla para istiyor sandım. Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi. Şimdi çık. “Veremem” dedi. “Niye peki?” dedim. “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan. Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. İçeri girdim.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara. Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. “Niye?” dedim. şöyle” dedi. Meselâ beş yaşındaydım. boya” dedim.” O günden sonra tek başıma pazara gider. selâm ver. Adam kızdı. “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim. Kibriti verdi. odun kıran” diye. “Bakın” dedi. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi.” dedi. – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? . Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum. “benim oğlum ne güzel domates almış. “Gene olmaz” dedi. bir de yanında çikolata vardı. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin. Hepsi aynı boyda. gel.

Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki. okudum. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu.. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. Onu çok. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. İşi o zaman anladım. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi. “bu değil” deyip geri çekiliyordu. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır. Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem. Nihayet bir otobüs geldi. biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. başlarken derin bir nefes alır. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. Buğday ununu su ile pişirirdim. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik. tam gün tatil değildi. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur. pide bitince nefesimizi verirdik. (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. Rafta bir kitap dikkâtimi çekti.. Aldı. bütün mahalle esnafına satardım.Evet. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. Elini öptüm. Bindik. Oradan sıcak helva alırdı. O gün öyle üzüldüm ki. ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. Doyamadım. Aldım. Amcamdan bir tane almasını istedim. son iki derste kafam sanki çalışmazdı. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı . O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu. Pideler fırında pişerken. Hemen kitapçıya gittim. hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. Yemeye doyamazdık. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. yumurtalı pide yaptırırdı. ama pek çok sevdim. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta. yapıştırıcı olarak kullanırdım. Bana beş kuruş verdi. Uzaktan. hayran olmamak mümkün değil. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti. Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı. Okudukça okudum. şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın. gelen otobüslere bakıyor. O bana göre dünyanın en büyük şairi. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı...

kan ter içinde. dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. Oturup ağladı. Eğer yarın âhirette benden davacı olursa. onlarla bütün rafları kapladım. “Efendim. Onları güzelce yıkadım. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. Yıllarca ıstırap çektim. Annem o zaman hatırlamış. güzelce tek paket yaptım.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. bazılarına turşu suyu koydum. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye. yalnız bir şartım var. çok üzüldü. bir kâğıt boşa gidecek diye. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. Meselâ şişman bir hanım gelmiş. defter. tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. Başka bir gün de bir hanım geldi. “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. öğle yemeği paramı oradan karşılardım. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı. dolaba bıraktım. Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim. “Bir ücret istemem. o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. Her adam ticaret yapamaz. Böyle bir gün. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi.tavuk göğsü yemeğe götürürdüm.” dedim. müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için. Yeni kaplama kâğıtları aldım. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı. Bu durumu komşular görmüşler. “şunu da ver. Ama anneme söyleyemedim. kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. Eee. Liseden kızlar çıkıyor. nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl. Birçok paketler vardı elinde. “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım. bazılarına su. Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim. – Efendim. Kadın o kadar mutlu oldu ki. olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu. Adam razı oldu. “Ben. ticaret böyle yavrum. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki. “Ne vereceğiz sana?” dedi. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim. Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu. ona “Efendim. Ticarette en önemli husus. Öğlenleri aç kaldım. “size su mu ikram edeyim. Sonra onlar bir şekilde geri döner. bunu da ver” demeye.” derdim. üstüne de bir fiyonk attım. sonra yıllarca ıstırap çektim. Sonra bu beni çok etkiledi. yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim. lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım. Kadının paketlerini aldım. Başladı . Otobüs param. Her yıl göğüslük ve yakamı. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim. Sanırım çok üzüldü. orada bir lise vardı.

bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. insanı anlamak. varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende. O gün birçok şey satın aldı.” dedim. “Yahu. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde. Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. sürekli okudum. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu. sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum. Araştırdım. beğensem. o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim. Akşam eve geldiğimde. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı. elimi annemin omzuna koyardım. Bu iş böyle yavrum.alışveriş yapmaya. Ama tertemiz. pırıl pırıl bir gençlik. benim aradığım çözüm değildi. kanepede beraber oturur. o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık.” buyruluyor. Hayatı. temiz erkekler için. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim. inceledim. anneme söylerdim. Annemle arkadaştık. Okudum. bizim ortağımız ol. gece gündüz okudum.” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. İşlerimizin başına sen geç. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar. – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. Bu hep böyle devam etti. O arada iki de evlilik teklifi aldım. Annem . Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi. Çok teşekkür ederim. “ben okumak istiyorum. temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler. “seni kızımızla evlendirelim.” Onlara “Hayır efendim. Ama doktorun önerdiği. Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem. o kızı bir de ben görseydim” derdi.

o şey hayırlıdır.. Nur içinde yatsın. – Efendim. Annemi işe gidip gelirken görüp. o şerdir. renk verdi. – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim. ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. bir mahalleye yerleşmişler.oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. Çok kültürlü bir insandı. Dedem Rodos savcısı imiş. O aile de çok cimriymiş. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur. Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur. Ondan uzak dur. Benim en yakın arkadaşım. Siz ne dersiniz?” “Yavrum. Çok asil bir duruşu vardı. Nur içinde yatsın. Ona pek çok sorular sordum.. “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik. Lise birden ikiye geçmiştim. beğenmiş. ama günah diyorlar.. annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış. Meselâ bir gün sordum. Hukukçuydu babam. “her ne ki içinde bir güzellik. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. Her ne ki seni huzursuz ediyor. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış. içinde bir daralma. hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki. Namazdan sonra tesbihat başladı. bir ferahlık. Kimdi o sözlü kız? . Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim. Süfas Camii’nin imamı idi. Sözlü Kız ve . Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. Alıp okudum. Babam da o mahallede oturuyormuş. sırdaşım oldu. Cildi adeta şeffaf gibiydi. Üç lisan bilirdi annem. gelirdi avluda abdest alır. güzeldir. dedemden istemiş.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. Annem gidermiş. Annem her yönden olağanüstü bir insandı. Ankara’ya gelmişler.” dedi. Evlenmişler.. bunalma hissi bırakıyorsa. İş yaparken yorulsa. kafamdaki soruların cevapları orada vardı. Peygamberin şefaati üzerine olsun. uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. günahtır. O günden sonra onu daha yakından tanıdım. bir huzur hissi uyandırıyorsa. camiye girerdi. Allah’ın rahmeti. “Hocam.” dedim. akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. Hayat boyu bu anahtar ile birçok müşkülü açtım.. çenesini bağladım. Ne güzel bir insandı o.” diye. Bir gece kafama koydum..

unut . Onun bundan haberi yoktu.. Onunla evlenmeyi plânlıyordum. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum.. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı.” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım. ne yapmaları gerektiğini sorarlardı. çok çalışkan bir kızdı.. bir unutuş Unut diye bakıyordu. Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar. Ama bir deli rüzgâr. Çok ağırbaşlı. Ve o şiiri o zaman yazdım.Fakültede bir kız vardı. . Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı... Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım. unut diye son defa.. “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin. hanımefendi. Ve sonra sözlü kız oldu adı.

(Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor. gözlerime değince Felâketim olurdu.) – Efendim. ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz. Onun gözlerine bak. Rânâ’ya söylediğimde “Ah. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa. siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım.” diyor. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım. dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz. keşke yakmasaydın. acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? .“Ne var o sigarayı yakacak şimdi. Peki. size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler. ne güzel bir hanımla berabersin. ona şiirler oku: “Gözlerin. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor.– Efendim. Bak. yan masaya oturuyorlar.. tüttürmeye başlıyor. Bunun üzerine Sabri Baba: . Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. şimdi beraber okurduk” dedi..

Sonra yine aynı hareketler. elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. iyi bir kıza benziyordu. Zil çalardı. kusura bakmayın ama” dedim. M. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar. onların üzerinde konuşurduk. çok beğeniyorum. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım.” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. Allah için. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben. çok yakışıklı bir gençtim.” Hemen oradan uzaklaştım. Onun bu teklifini geri çevirmedim. kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar. Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. Sizi hep buralarda görüyorum. Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir. eğer gelen bir şey varsa verir. hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa. Kimisi sevgilisinden. doğrusunu söylemek gerekirse. bana bu masada yer yok. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum. Kapının girişinde paltolara bakardı. Çok güzel. ceketini ilikler. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok kimse olmuştur. Ona hayrandım.. Hep birlikte şiirler okur.. daha yemekler gelmedi ki” dedi. ümidini de verirdi.. yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. bir değil. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. çok değerli öğrencilerim oldu. ama inşallah yakında gelir” der. güzel.Valla. Siparişlerimizi verdik. rujunu tazeliyor. iki değil. İrfan Efendi. takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi. Ceceli. İsimleri hâlâ hatırımdadır.. Meselâ Sumru Ortalan. Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. devam edelim” derlerdi. nolur çıkmayalım. Baktım. . ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden. benim fakültede en beğendiğim.. “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki. yoksa “Size bugün mektup yok efendim. Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. O hanımla ertesi günü buluştuk. “Nereye gidiyorsunuz. Gelen mektuplarımızı ondan sorardık. herkes aslında bir yerden açık verir.. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım. Mankenim. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda. “Olur” dedim. ailesinden mektup beklerdi. zarif bir hanımdı. ama onlar “Öğretmenim. “Hanımefendi. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte.

züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş. Kararımı değiştirdim.) Ahh.– Efendim.” dedi. Bana çalışacağım daireyi söylediler. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. “senin evleneceğin kız bu. ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum. O işe daha ilk başladığım gün.. Sınava girdim. O anda içimden bir ses “İşte Sabri.. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli. çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım. Ben ona hiç özel soru sormadım. işe başladım. tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu. Bin kişi arasında birinci oldum. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla. Gazetede ilânlarını okudum. belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? . Buna rağmen o anda ne olduysa oldu. zarif. anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış. askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı. Ertesi günü gittim.” O güne kadar da etraftaki hoppa.. ince bir hanımefendi görmemiştim..

eline verdim.” dedim.” O günlerde de palamut mevsimi idi.” dedi. Sonra ona birden “Rânâ Hanım. Sonra ben balıkları açtım. Rânâ geldi. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım. – Nasıl oldu? Rânâ. Durakta kimse yoktu.” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz. ona kafamda notlar verdim. şan derslerine gidiyordu.. ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? . cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle. romantik bir ortam olsun diye. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem. Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım. Birlikte yiyelim.” dedim. Onu tespit ettim. “Rânâ Hanım. Bir yıl boyunca. O benden büyüktü. aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım.Evet. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı.. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur. Hemen defteri aldım. Karşılıklı hatır sorduk. “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim.” deyince hemen fırsatı yakaladım. – Peki. Elinde kalın bir müzik defteri vardı. evde de pişirilmesine izin vermez. Rânâ da getirdiği helva. çok güzel anlaşıyorduk. “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı. “pat” diye defter elinden yere düştü. farklı. “Bir düşüneyim Sabri” dedi. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim. birlikte afiyetle yedik. Siz de ekmekle helva getirin. her gün onun bütün hareketlerini inceledim. O farkı kapattıracak. “sizin babanız kaptanmış. ekmeği açtı. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim.

” dedi. Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı.. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık. yok. Rânâ. bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi. şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır.. benim mürşidim” derdi. Sonra borcumuz bitti. “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. evlendiğimiz gece bir rüya görmüş. “Sabri. Bu olaydan sonra ona olan saygım. İçeri girerken bir anlaşma yaptık. gittim baktım. tamamen yeni bir hayat. Dedim ki. Rânâ benim için “Sabri. Evlendik. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz. Dedikodu ile. birbirimize itiraz etmedik. lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik. mütevazı. Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz. sobalı bir ev tuttuk. yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik. . O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık. elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. İntibah bu. Bu ilerde sorun olabilir. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş. bekledim.. müteahhide borçlanmıştık bir süre için. Sabahleyin uyandığında bana sordu. güle oynaya yemeğimizi yerdik. “Rânâ. Ben öyle söyleyince kimse giymesin diye onları doğramış. düşündüm ama aramızda yaş farkı var. ne benim. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti. Ev almıştık.. eski günlerimize geri döndük. Merak ettim. bir tek gün bile şikâyet etmedi. bu nasıl olur” demedi.Hayır yoktu. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu. Bir tek gün münakaşa etmedik. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu.. artık senin için yeni bir hayat başlıyor. sevgim daha da arttı. Rânâ. “Ben Danıştay savcısıyım. bu evde ne senin dediğin olacak. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek. Birkaç gün sonra “Sabri. Bekledim. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu. Hiç beğenmediğimi. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. Eline makası almış. iki odalı.

Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. altlarına sürgü . siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti. Tuttum çantayı öylece götürdüm. “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim. yazar hakkında bilgi istedim. şaşırdı. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum.. Münir Bey çok özel bir insandı. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim. ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne. tanıştık. hayran oldum. Kırklardandı. nur içinde yatsın. Nur içinde yatsın. – Efendim. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım. elini öptük. Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu.. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi. O yazılara hayrandım. değil mi? Evet. Efendim. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider. Ne gezer.Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi. hayranlık duydum. Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir. Rânâ ile gittik. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder. – Efendim. Peygamberin şefaati üzerine olsun. “Niye açmıyorsun” dedi. Operatör doktordu kendisi. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder.” dedim. pelerinini giyer hastaneye koşarmış. saygı. Telefonla randevu aldım. Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var. Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. Allah’ın rahmeti. sevgi duydum. “Kusura bakma Rânâ. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı. Bir gün dergiyi telefonla aradım. ne çantasını açmadım. verir misin?” dedi. Yedi lisan bilirdi. Hiç bir gün ne çekmecesini. Pazar günü dönerdik. anlayış içinde geçti. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum. Ölümünden önce açıklamıştı bunu. Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı.

iftara eve misafirimizdi. adama yaklaşmış.” Münir Bey de gülmüş. . karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış.sürer. Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım. “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız. galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince. adam korkup hemen dönmüş. orada yığılıp kalırdı. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar.” dedi.. Sinek elinden havalanır. Münir Bey çok sinirlenmiş. Rânâ’nın elinde egzama vardı. Evet. yanınızda teyemmüm taşı bulundurun. “Bilmem ki yavrum” demiş. Çok az yemek yerdi.” Adam bunun üzerine iyice kızmış. çok rahatsız ediyor. Bir Ramazan günü. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. uçar gider. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. ot oburlar sağdan sola doğru. Münir Bey. Yarısı buz. “Ne oldu Efendim?” diye sordum.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim. Münir Bey girer. “ne bakıyorsun” diye. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu.” demiş. yerden biraz yüksekçedir. yarısı su olan bardaktan içerdi. dışarıdadır çoğu. Münir Bey.” dedim. Orada rica ettik kendisinden. “dua etsen de şu egzamam geçse. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. İçeri girince anlattı. “Şartlar uygun değilse. Hemen oracıkta parmağını yalayıp. idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş. – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık. O akşam içeri girerken gülümsüyordu. Eğer bakmakta ısrar etseydi. her zaman abdestli bulunurdu. – Efendim. O sırada tuvalet ihtiyacı olur. gece karanlıkta fener vazifesi görüyor. Gider. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. hâlâ anlayamıyorum. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış ki. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum..” Derdi. Rânâ’yı çok severdi. “Efendim. Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi. Rânâ’nın elini meshetti. Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler. dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. Bana bir gün “Sabri. onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. Egzamadan eser kalmadı. Köy tuvaletlerini bilirsiniz. Çok heybetli idi. Adam terslemeye kalkmış.

Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu. “Baba. değil mi? Evet. sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor. – Efendim. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum.– Efendim. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. Dışarıda bir patırtı. Çok tesirli idi sohbetleri. herkese sevgi ve ilgi gösterirdi. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi. Orada her hafta sonu sohbet ederdi. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu. Gençliğinde hamallık yapmış. onu dinlerdik. Kimseyi ayırmaz. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış..” dedi. Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Çok şık giyinirdi. gürültü duyduk. Sarhoş da. sizinle görüşmek istiyor. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim. “ben senin huzuruna geldim.” Bundan hoşnut olmamıştı. Bir daha içmeyeceğim. Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar. “bir sarhoş gelmiş. çayını bana verirdi. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız. Onun da evi herkese açıktı.” dediler. Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı. . Durum bu. “Hoşgeldin yavrum” dedi. Bir gün beraber oturduk. yanına oturtur. – Efendim. Biz de Rânâ ile her hafta gider. Biz de engel oluyoruz. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı. Ona sarıldı.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu. sohbet ediyorduk. Çok önemli eserleri vardır. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu. O da çok büyük bir insandı. Tövbe etmek istiyorum..

” Rânâ gülerdi. mâneviyat ehli bir binbaşı varmış. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. durumu anlattım. dinlerdi. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet. Sabri. Bazı günler evden çıkarken “Bak. Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor. hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı. Emekli olmaya karar verdim. biz de simitleri beraber satarız. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. . şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim. Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş. O gece rüyasında görmüş ki.– Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Ama içimde bir tereddüt vardı. Nur içinde yatsınlar. Bir velî zata gittim. Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Selimiye Kışlası’nda çok dindar. – Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de. çok müstesna bir insandı. bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm.” derdi. Meselâ Samiha Ayverdi. Samiha Hanım. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu. Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş. Efendim. “Olsun. “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim. Rânâ” derdim.

onlara ne dersiniz? Yavrum. O nedenle. kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya. yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte. ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var. o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise. siz hayatınızın her döneminde. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin..” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. “genç yaşta. o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum. o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa. hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir. hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. bu rüyayı yorumlarken “Evladım. – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa. her insan birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır.” demiş. onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz. buyursun göstersin. benzeri yok. olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız. hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama. – Efendim.. Eğer yaptığımız işi. Burada çok dikkâtli olmak lâzım.gitmiş bir velî zata danışmış. o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar. ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi. Bir olaya ait çözümü. . insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. Her olay kendi içinde farklıdır. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek. Velî zat. Bundan sonra da olmayacak. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var. Var diyen olursa. – Efendim.

ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla.Sizce. Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. Kendi dünyamı kurdum. bizden kim usanası” diyebilmek. gücenmedim. eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum. bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama. dikkât edin. İnsanları. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim. onların derdini. bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. Ona yan gözle bakmadım. hayvanıyla. Bugün yetmiş beş yaşımda bile. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı. karşılaştım. Kırk dört yıl evli kaldım. büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor. Nerede güzel olan bir şey varsa. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim.. bu aynen devam ediyor.. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. sayılan bir kimse olmaya çalıştım. Ben hepsini bağrıma basmaya hazırım. Ölesiye bir mücadele verdim mi. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? . Bakın bunun için onlara dargınım. felsefede olursa olsun benim kardeşim. şevkle yaparak sevilen. Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur. “Aşk gelicek. küskünüm filân demiyorum. Ne yazık ki.. Hangi düşüncede. buna çok üzülüyorum. “Her dem taze doğarız. kimseye küsmedim. inançta. cümle eksikler biter” diyebilmek. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. hayatı etüd ettim. Ama hiçbir zaman darılıp. “Sevelim. Her işimi aşkla. verdim. eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak. inceledim. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım.. dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. bitkisiyle. onu araştırdım. sevilelim.

çok sevdim.Ama ben her şeye rağmen. Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. kardeşçe. sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan. Efendim. İnsanları hep sevdim. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi. Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım.. sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak.. – Efendim. hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar. sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor. İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder. bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz. Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. dostça” İnşallah. Siz. İnşallah o televizyon kanalları da. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım yapmaksızın hizmet etmek. … . bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. benim kadar güzel sentez yapamıyor. sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. benim için yüce bir gaye oldu her zaman için.

deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek.. “… Sevmek delicesine...Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi... Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş..” .

Ve çalışmaya başlayalım: O gün. Öyle ki çok uyuyor.İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim. boş konuşuyor. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş.. Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada. çok etkili nasihat hükmünde... O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım. heyecan ile yaşayabilmek. Başaracağınıza inanıyorum. Yalnız bir gün için.. ama çok çalışalım. Derin bilgi birikiminiz. her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. Selâm. engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez. İzninizle meramımı anlatayım.. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. sadece bir gün için saati kuralım.. çalışkan. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız. Size dua edeceğim. az yiyelim. Cevap: Kıymetli yavrum. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor. muhabbetlerimi sunarım. şevk ile. sevgi ve saygı ile. sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim. Soru: Değerli büyüğüm. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla. nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum.. ama yalnız o gün az uyuyalım. namazımızı kılalım. Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim. Haydi yavrum. sadece bir tek gün. disiplinli olan sizden yardım istiyorum. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim. programlar yapmayı bir yana bırakalım. Ellerinizden saygıyla öper. sadece bir tek gün. görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. .. Bunu başardığınız takdirde. erkenden kalkalım. bir tek gün. aşk ile. gelin uzun vadeli plânlar. tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. Evet yavrum.

eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi. sana ne hazırlayım. Nasıl mağazalarda. Öğütlerinize ihtiyacım var. kahve mi. Sizi özlesin. Cazibeli olun. kadınların hoş sohbet bulduğu biri. Ayrılma noktasına geldik. hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri. yok bu kadına baktın. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir. espriden. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup. saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi. kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum. benim bir tanem geldi. ışıl ışıI. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. o incelikleri size de vermiş. bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. pırıl pırıl. çok çaresizim bana yol gösterin. kravat. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. iyi bir anne olmak istiyorum. Önerileriniz benim için çok önemli. hoş sohbetten zevk alan bir insan. kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi. eşimi çok kıskanıyorum. beni çok üzüyor. hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. intihara kadar götürebilir. tişört gibi. Bir tek kilolu hanım görmedik. incecik. Cıvıl cıvıl. Ama mütemadiyen asık yüz.Benim evliliğimde problemler var. daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi. Cevap: Kıymetli yavrum. dır dır edip. iyi bir eş. hayat dolu. anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. mütemadiyen çehre surat. Hep kavga ediyoruz. geç saatlere kadar televizyon izliyor. lütfen beni kızınız kabul edin. Cıvıl cıvıl olun. O da onlara samimi davranıyor. kendisinin doğal davrandığını söylüyor. Şikâyeti bırakın. şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir. meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır. Kilonuz varsa zayıflayın. gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. Hepsi dal inceliğinde idiler. neş’e dolu bir hanım olun. Bir kızım var. benim gönlümün sultanı geldi” diye. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. Ben bu durumdan çok rahatsızım. bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor. yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi. yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi. bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim. İki kere Fransa’ya gittim. hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. Oldu mu ya. Evliliğimi bozmak istemiyorum. Belki kocanız mizahtan. onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim. çay mı. vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. siz de kendinizi özletin. daha ışıklı. aldatılmak istemiyorum. yok şu kadına baktın. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor. Ne yapayım. ellerinizden öperim. şiir gibi. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. Onu bunalttığımın farkındayım. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek. O yakışıklı. zarif. Benim fazla endişe ettiğimi. Kendisini defalarca uyardım. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” .

Ne kadar acı. Soru: Efendim. onu okumanı tavsiye ederim. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız. Sorduğun için söylüyorum. arkadaşlarımızı arıyor. içeride de kıyafetimiz temiz mi. garipleri. sulanmaz. o senin bileceğin iş. Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Cevap: Kıymetli yavrum. sevgi ve saygı ile. uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? . gayrettir. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var. kısmet var mı. gayretli miyiz. gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla. yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları. mütebessim. yeni salatalar.. bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin. kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez. Kadınlık. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. aşk ve heyecandır. ister etme. bakımsız kalırsa. geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler. Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. aile fertlerimize pijama.. bir bluz. saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek. hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini. insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin. salatanıza koyamazsınız. cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı. İster kabul et. başlı başına bir san’attır. Benim sorum. onu yemeğinize. hastaları. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır. yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. inceliktir. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm. dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek.Kıymetli yavrum. Kısmet de öyle. olay bu. yalnızları. yeni kekler. zarafettir. çevrende fır döner. gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı. yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki.

Zaman zaman tiksindim. Cevap: Kıymetli yavrum.. Ne demek ilân etmek. temiz. gece klüpleri. Düğünden çıkan bir insanın . sizi usandırmamak için burada kesiyorum. İş bununla da kalmıyor. küçücük bir hediye getirebiliyor. iğrendirici. yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. Selâm. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. Ne demek istediğimi anladınız. yaşını başını almış. İkincisi. en büyük hediyeleri getirmek istiyor. Orada gördüklerim. o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu. ay sıkıldım” deyip. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup. Aman Yarabbi. böyle mekânlardan sıkılmak. açık saçıklık. gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum. ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler. enseli. tiksindirici. Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. göbekli sözümona beyefendiler. Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım. kıvırıyorlar. Orada hissettiklerin. hatta kusturucu oluyor. Artık karar sizin. sevgi ve saygı ile. Belki bir insanın gönlü çok yüce.. pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. rahatsız oldum. seni o kadar iyi anlıyorum ki. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor. Açıkça söylüyorum. yaralıyor. iğrendim. Ben.Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis. ince ruhlu insanı. o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki. midem bulandı. Selâm ve saygılarımı sunarım. küçülebilir. İşte bu bölüm tiksindirici. yaşadıkların. yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben. mezarda rahat yatmasın”. insanlık bu kadar düşebilir. Şimdi o hassas. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım. laubalilik beni tiksindirdi. sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar. Sevgili yavrum. Sonra o oyun denilen kepazelik. insanın iç dünyasını delik deşik ediyor. Koca koca. şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. Eğer aksini söyleseydin. ama imkânları o kadar kısıtlı ki. iğrenç. bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor. Cevabınız için çok teşekkür ederim.

hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı. münakaşamız olmadı. her saat. temizlenmeli. doğru dürüst bir şey ne yedik. bu noksan. Allah’a ulaşsın. diz dize. derinlerden gelen bir müzik. bu neye benzemiş. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. bu ne biçim ikram. Yeni evimize gittik. sonra annemlerin evine geldik. birbirleri üzerinde titresinler. öyle ince olmalı ki. aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi. gördükleri. dualar edildi. Sevgili yavrum. Yakınlarıma söyledim. Hiç de pişman olmadım. mutluluk veren. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. her dakika daha çok severek. Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. En ufak bir kavgamız. bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi. Kıymetli yavrum. dinlendiren. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız. mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. Rânâ” dedim. Orada beşerî kültürün bütün nüansları. aşkları o kadar büyüsün. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse. düğüne gelenler öyle edepli. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm. düğün öyle tertiplenmeli ki. Kırkdört yıl bir masal. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. düğündeki süreç bir masal gibi. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. “Bak. ne o düğüne gelecek davetliler. dualar içinde olmalı. öyle zarif. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. ne içtik filân filân.huzur içinde. bir rüya gibi. Sadece sevdik ve sevildik. bir şiir gibi geçmeli. düğünde müzik de olabilir. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik. o geçerli olacak” dedim. mutluluk içinde. Tek düşüncem. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. Orada ruhlar arınmalı. daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. . gönül gönüle birbirlerini her gün. bu olmamış. Şaka bir tarafa. düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Artık karar senin. Kıymetli yavrum. şahit oldukları. melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri. bir meltem gibi okşayan. İki kişilik mezar yaptırdım. böyle düğün mü olurmuş. Kıymetli yavrum. Nikâhımız oldu. küçüklüğümden beri bunları göre göre. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak. nikâhımız kıyıldı. EI ele. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler. Sonra vedalaşarak ayrıldık. böyle yaşadım. öyle hassas. bembeyaz olmalı. ama insana huzur veren. o kadar büyüsün ki. şu noksan. “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. İnşallah nasip olur. Efendim. ne benim dediğim olacak. bir aşk rüyası yaşadık.

Cezanne. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki. tekâmül etmek istiyorsun. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. benim bende bulduğumu” .Yeni maillerini bekliyor. Önümüzde Yunuslar. İyi günler. Kültüre giden yol kitaptan geçer. Kendimi geliştirmek. imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. bakış açımı genişletmek. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam. selâm. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz. o kadar fakirdi ki. çiçek alacak parası yoktu. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. tavsiyelerde bulunmanız. hürmetler efendim. “Bir ben vardır bende. yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun. İyi. çok güzel. kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. Öte yandan gerek oturduğum muhit. binlerce örnek verebiliriz. bir fırıncının yanında çıraktı. Siz bırakın çevrenizi. bilgilendiriyor. çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. gerek kendi sosyal çevrem. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor. kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. benim size açmak istediğim husus ise şu. Efendim. hayat yolunda yetişmek. Eserlerinizi okumak. Gecenizi gündüzünüze katın. Mevlânâlar varken. Bunun gibi daha yüzlerce. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. Meselâ. model olarak elmaları kullanıyordu. benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor. Cevap: Kıymetli yavrum.

. Okudum. deliler gibi. Gün oldu aç kaldım. Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. Lütfen kafanı çevreye takma.“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi. Ama ben onlara aldırış bile etmedim. Olay bu yavrum. ört uyusun”larla doluydu. sevgi ve saygı ile. siz Yunus’u. mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız. Bırakın çevredeki onu bunu. güzelliğin sonuna varamazsınız. çılgınlar gibi okudum. Anlatacaklarım bu kadar. bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın. Selâm. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin. mülk sahibi. ekmek paramı kitaba verdim. Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan. korkma ebedi varsın” gibi mısralar.

. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış. onları huzurevlerine atıp. baba en kutsal varlıktır. şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara. ilgidir. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor. Benim için anne. şerefsiz. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. ben olaya böyle bakıyorum.. Ne demek karım istemiyor. börek. Ben 15 yıllık evliyim. onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor. iki dünyan cehennem olsun. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. namussuz. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. A kepaze kadın. biraz şefkât bekliyor çevresinden. rezil bir kimsedir. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi. sevgi ve saygı ile. Selâm. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar.Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. bir mailinde anlatmıştı. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum. kocam istemiyor. işyerlerine. Kıymetli yavrum. yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. Hafsalam almıyor. konseri dinliyor. Annem ise yalnız oturuyor. “Evlâtlarım. zıkkım olsun. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet. ancak bu da beni çok üzüyor. bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi. Bazı sağlık sorunları var. dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir.. babalarını en çok sevgiye. Sıramı bekliyordum. nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa. “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. Cevap: Kıymetli yavrum. haysiyetli bir hanım evde poğaça. Hürmetle ellerinizden öperim. saygıdır. dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir.” dedi. Pekâlâ şerefli. o insan alçak. İlknur Hanım. ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun. Huzurevinde bir konser veriyorlar. Yüce Peygamberimiz emrediyor. başkalarının görüşlerini bilmem. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. Annelerini.

yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. çok saygılı davranmalı. Baba. hamburger. Ne yazık ki bugün Türkiye’de. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli. ne de o evlâttan hayır gelmez. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. son derece saygılı. bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye.Soru: Sevgili efendim. bu teşrifatlara ne . Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış. sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. 2-çocuk. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. Anne. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli. yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. Cevap: Sayın Okuyucum. “Aman” diyorlar. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. kola hep o sipariş ediliyor. Çocuk eve geliyor. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Arkadaşları tebrike gidiyorlar. kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. ne o anne babadan.. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Ellerinizden öperim. Beğenmiyorsa aç kalır. Ona göre davranmak gerekir. “biz ilkokulda beraber okuduk. Ben. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli.. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. çok daha önemli bir olaydır.para. makam. Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım. en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. Allah nasip ederse. Çocuk ne emrederse pizza. sofrayı terkeder. çok edepli. son derece edepli oturmaktadır. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1. Arkadaşları takılıyorlar. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı.mevki. Şimdi ergen çağlarına geldiler. nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. saygıya. Ama asla onları şımartmazlar.. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. 3. Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. Önce bu pis. Dünyanın en güç. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun.. en çetin işi çocuk yetiştirmektir. Hangi evde kola varsa. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. böyle yetiştiriliyor. annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. Bir kere ondan su istemedim. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor.

merhaba. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. bir yetişmenin sonucu. Çok heyecanlandım. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. “Arkadaşlar” diyor. Cevap: Kıymetli yavrum. . Sohbet. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. Sevgili okuyucum. Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. selâm. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. bu minval üzere gidiyordu. sana iyi günler diliyor. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün. ilkelliğin göstergesi oluyor. İnsanın kafasını şişiriyorlar. bir pideciye gidiyorsunuz. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. İnsanın feryat edeceği geliyor. sevgi ve saygı ile. “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Selâm. bin kişi yemek yiyor. bazen insanı canından bezdiriyor. “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. Sevgili yavrum. kızım da bana bakarak edepli olsun. otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki. “Ya Musa” diyor.lüzum var?” Mühendis cevap veriyor. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. dolmuşta. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. Aylarca bunu düşündüm. sesler sizi canınızdan bezdiriyor. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. Evlerde. Soru: İyi günler Sabri Amca. çıt çıkmıyor. Düşün yavrum. Dört beş masalı bir dönerciye. Size iyi günler. Hayretler içinde kalıyor. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün. Cenab-ı Hak. işyerlerinde. “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. derste konuşuyorlar diye. şimdilik bu bir başlangıç.

Teeddüp ederim. şu kadar yaşa geldim. haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa. Aklı fikri eğlencede. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. Kendi dünyasını kurmadan. kendi bile bilmiyor. efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. ukala. Cevap: Kıymetli yavrum. . güzel sanatları seviyorsa. mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. Bu problemleri çözecek sağlam. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. Çevreye bakıyoruz. bluzu nerde. sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. saygısız. Aklı fikri serserilikte. Aklı başından bir karış yukarıda. Kendi kendisiyle geçinemeyen. sevgi ve saygı ile. o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise. sadece. o kimse evliliğe hazır demektir. yaramazlıkta. Havai. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. şu oğlanı bir evlendirelim. aklı başında bir gençse. Önce kendimizi yetiştirelim. cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa. Selâm. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz. dürüst. oğlan itin birisi. kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa. geçimsiz değilse. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse. efendi. yatağını bile düzeltmiyor. aklı başına gelsin. kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise. modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa. insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa. Amacım kimseyi eleştirmek değil. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor.Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım. dilini tutmayı öğrenmişse. hayatında yemek pişirmemiş. evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. Problemler akılla çözülür. adam olmadan. şu kadar gelirim var. Allah’a sığınırım. karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa. akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor. Anne baba diyor ki. tembel. dingin bir iç yapısı yoksa.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful