Başlarken

Sonsuz şükürler olsun. 7. Ciltte yine beraber olduk. Israrlı istekler karşısında bu ciltteki yazılarla okurlarımın huzuruna çıkıyorum.

İnşallah onların gösterdiği sevgi ve saygıya lâyık olurum.

Beraber olmanın güzelliği ve heyecanı içinde hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlıyorum.

Sözün Büyük Önemi

Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz.

Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür.

Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?”

dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik.

Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım.

Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı.

“Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun.

Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder.

sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı. beni kutladığını söyledi. Nur içinde yatsın. Hiç kimseyle. edepli. Hepimiz gelip geçici misafirleriz. Hatta ben. ister bir bitki. Olaylar geçip gidiyor. güzellik olacağına. saygıyla. incelikle. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın. kavga. hayat görüşünü. Diziler. İlgilenmiyorlar bile. Bir dargınlık. yanlış yaşadık. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık. beyne giden negatif ışınlar. ama aynı şekilde acı bir söz de. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. huzur. sükûn. yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. ister bir eşya olsun. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. hayretler içindeyim. dargınlığım olmadı. Günlük hayatımıza giriyor. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım.Nice problemlerini çözer. Aman dikkatli olalım. edepli. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. yardımla. münakaşa. insan ruhunu allak bullak ediyor. Evet. Beyin görevini yapamaz oluyor. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. . saygılı. uykularını kaçırmıyor. pişman olduk diyelim. yaşamın her bölümünde. muhteşem bir kompozisyon. sevgiyle. erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. ihlâsla. sulh. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. “Efendim. daima saygılı. Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler. başlarını yoldurtmuyor. Neden biz de Yunus Emre gibi. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl. Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. bu dünya bir misafirhâne. bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. “Sevelim. televizyon kanalları. bir insanın inancını. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor. Güzel kitaplar okunurdu. Beni tanıyanlar. sözün gelişi söylemedim. “Durun kalabalıklar. bütün kalbimle inanıyorum. mutluluk. Edip Atam beyin torunu Deniz’e. bir kırgınlık olmadı. sürtüşmem. Muhatabımız ister bir insan. Bir felâket halini aldı. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun. eyvah. hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda. genci. ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. kibar olalım. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki. bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. Ne yazık ki. Bu sözü çok beğendiğini. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. eğlence programları. ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. Şimdi sadist bir duyguyla. sevilelim. ister bir hayvan. Evet.” dedi. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. Hiçbir şey unutulmuyor. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. Ben. birkaç istisna dışında. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım. ihtiyarı. kimse çıkıp da. Bazen bir tek kelimenin. sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında. ikinci hayatta da devam ediyor. Hayat. artık utanç verici düzeyi de aştı. şuuraltında izleri bazen mezarda da. kadını. gürültü olmaz. zehir saçıyorlar. Oysa ki.

. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim.dünya kimseye kalmaz. cümle eksikler biter” demeyelim. Neden. “Gelin canlar bir olalım” demeyelim. Allah’ın selâmı üzerinize olsun. . “Aşk gelicek.”..

İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar. beraberlik. Bu tek yönlü görüşler.Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz. Bir dönem olmuş. düşünce adı altında. Hayat boyu dikkat ettim. aynı sözler söyleniyor. Bu. İnsana sevgi. incelik. adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar.” der. birbirine sevgi. uyanacak değil. saygı duymak. her şey buna göre ayarlanmış. kabuğundan. insanlık nefis problemi ile uğraşmış. belli kalıplar içinde. incelikten. Onlar için her şey donmuş. Zavallı insanlar. zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler. İnsanı insan eden. utanç verici görünümler. biçim almış. .. insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için. Hayata küsen. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. hayatla barış. insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. oradaki sevgiden uzak.. bazen madde olmuş. Bazen hedef mânâ olmuş. Ortaçağ Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar. bizim çevremizde değil. ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar. dış dünyadan. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. vücuttan öyle tiksinmişler ki. nasıl gelişecekler. oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. sanattan uzak havası içinde. Nice yüzyıllar. Ve bu kimseler aydın. Hz. ne kadar üzücü durumlar. Uyandırmazsan. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor. Ünsiyet yakınlık. tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. edepten. güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar. insana saygı. entelektüel olduklarını sanıyorlar. bir arada olmak. hoşgörü. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar. statik. “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna. çağlar boyunca hep böyle olmuş. dışından bakıyorlar. insanı hayvanlıktan kurtarıp. Hatta düşman oluyorlar. aynı kalıplar öne sürülüyor. biliş. hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. saygıdan. pek çok yerde manastırlar var. maddeden. hayata yalnız kışrından. Manastırlarda. yalnız bizim ülkemizde. edep. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. şekillenmiş. Bunlar ne kadar çirkin.

nefis ölmez. Amaç hep nefsi öldürmek. Yunus. birbirimize saygı duysak. birliğin. Önemli olan nefsi öldürmek değil. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. Önemli olan onu eğitmek. Hep gönlüm istiyor. kadın ile erkek arasında. birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. ne olur yedi milyar insan el ele versek. sevilelim. Ona rıfk ile. nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş. tatlılıkla. ruh ile beden. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar. ıslah etmek. işkenceler yapmış. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi. “Sevelim. cümle eksikler biter” diyordu. mantığın yolu. bocaladılar. güzelliğin yoludur. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. göz gerektir göresi” diyor. Ama ne hikmetse. Biz onlar için de acıyoruz. muhteşem. basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük. “Nefsin senin binek hayvanındır. iç dünya ile dış dünya. güzelliğe kavuşmuşlardır. seviliyoruz. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için. insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup. aydınlığa kavuşturuyor. “Seviyoruz. “Aşk gelicek. Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki. Yunus Emre ne güzel özetliyor. iman bütünlüğü ile bağlı olanlar. Madde ile mânâ. âhiretleri de zehir oluyor. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid. güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim. dünya kimseye kalmaz” diyordu. kardeş gibi olunuz” diyebilsek. âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim. dünyaları da. ışığın yolu. hepsinin gideceği yer uçurumdur. “Cümle yerde Hak nâzır. Hayat taassuplara. Bunu yapanlar. Ancak Hz. güzel. yalnızca Hz. ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir. bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır.. ona güzel bir anlam verebilmektir. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan. beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. küçük. Peygamber’e aşkla. Körler körlere yol gösterirlerse. her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi. Bu gerçek aklın yolu. Nitekim öyle oluyor. mutluluğu tadacaklardır. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha. o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı. ışığa. sonuçta hüsranla karşılaştılar. dar görüşlere. Hep böyle oluyor. Neden. Çünkü biz onlara da dost. yumuşaklıkla muamele et. inançla. “Birleşiniz insanlar. bu çelişkilerden kurtaracak tek yol. Birbirimizi sevsek. sonsuz. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda. Buyuruyor ki. mutluluğa. onu kimse öldüremez. huzura. Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. . Niye bizler de o yolda yürümeyelim. dengeyi kurdu. kardeş gözüyle bakıyoruz. bütünlüğü sağladı.Nice insan.. Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. dünyamızı da.

bir türlü kendi imkânlarına. mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi. diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp.Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup. sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. ben. kâmil. mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için. Derken ölüm kapıyı çalıyor. Hemen hiçbiri mutlu değildi. Ne var ki. bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip. Memnun olamıyor. imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak. Bir yerde noktalanıveriyor. sürekli yakınmak. mülk de yalan. bir de şunu düşünsek. Allah’ım. gözü hep başkalarında olan. Mal da yalan. Sürekli şikâyet etmek. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu. biz ne zaman mutlu. giyinmiyorum. “Mal sahibi. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. hiçbir zaman huzuru. mesut. Oluyor. “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından. daha güzele. . Daha iyiye. Elindekiyle yetinmek. Ama yazık değil mi? Yunus Emre. Peki. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun. ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. Yıllarca düşündüm. efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen. Bu daha fazla. sana sonsuz şükürler olsun. olgun. benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. hayat sandığımız kadar uzun değil. Bunu yapmadığımız sürece. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. İstekleri sınırsız. mutluluğu hissedemeyeceğiz. sürekli şikâyet ediyordu. daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. neden falanca kimse gibi yemiyorum. bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta. Hep daha diyordu. bizim çoğumuzun ya yapmadığı. ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman. ya da yapamadığı bir husus. bahtiyar olamayacaklardır. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. Birçok mânevi büyükle görüştüm. İnsanoğlu dünyaya geliyor. orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde. benimseyip. hep ömür boyu gözü dışarıda olacak. o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. teşekkürle karşılamasına bağlı.

nefsimin hâkimi Diyojen’im. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza. “Ey Diyojen. başını önüne eğer. dua ediyordum.” demiş. . Hayret etmiş. siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip.” der. görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip. Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. Bazen düşünürüm. kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. diyordu. Dile benden ne dilersen. “Düşünür. Sen. senelerce evveldi. giydiğimiz elbiseye. “Bu adam kimdir?” “Efendim. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu.” “Özelliği nedir?” der. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle. Kumandanlarına sorar. Önümdeki bu rızka beni lâyık et.” İskender. Bir yeri beni ürpertti. “Efendim. Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe. “Müthiş bir adam. evdeki eşyalarımıza.” derler. nefsinin kölesi İskender’sin. Ömür boyu unutmadım. bizim. Kumandanları sorar. hava mı basıyoruz. başka ihsan istemem. “Ben. kendi önündeki oyuncağını unutup. kara taşın üzerindeki. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. heyecanlandım. kara karıncanın bile rızkını düşünür.” Senelerce. tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına. Ne olur kendimizi aldatmayalım. Bana ne verebilirsin? Gölge etme. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor. Küçük bir çocuktum. Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender. Birisi görmüş. “Ah evladım. “Ben. atına doğru yürür.Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? İskender dünyayı fethe çıkar. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın. Biz kendimizi ne sanıyoruz. adamın yanına gider. yerinde konuşur. “Eğer İskender olmasaydım. Ürperdim. “bu adam Diyojen. biraz da kendi arabamıza baksak. kara gecede. Allah’ım. “Nasıl olur efendim. Allah.” der. “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor. oturduğumuz eve. doğal güzellikleri olan. kendimizi kahredeceğimize.” İşte meselenin püf noktası burada.” Diyojen’in canı sıkılır. Diyojen olmak isterdim.” İskender atından iner.

Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz. ne düşünürse düşünsün. başarılı olacağına. Kabirde sualimiz. Fayda vermez malımız.Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca. şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına. Kıllardan daha ince. güzel bir hayat yaşayacağına ve . Ver derlerse ne dersin?” Kim ne derse desin. Sırat köprüsü nice. sağlıklı olacağına. ben.

. .çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin. Allah bizlere de..

nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata. en mutsuz insan biz oluruz. istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. Şu anda sağız. ölçüler içinde yaşayabilmek. deyip. sırtım pek. İslamî Tevhid yoludur. öyle nezih duygular hissediyorum ki. Ne yapayım. bir birlik ve beraberlik kurulursa. Hangi insan bugüne kadar karnım tok. Ne zaman ki madde ile mânâ. Varız. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. inançların doğrultusunda düzene koymadığımız zaman problem başlıyor. bu iki yönümüzü de aklın. Bazen bir tarafa. Descartes “Düşünüyorum. Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. Çeşitli zevkler. ruh ile beden. huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar. Onlara aldırış etmediğimiz zaman. ilmin. beni ruhen de. dedim. Yapılacak iş. Aklıma kötü şeyler geliyor. dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge. eğlenceler başımı döndürüyor. orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. İçimde öyle temiz. Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar. öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. hırpalıyor. Yaşıyoruz. Şu anda bizim bir ruhumuz. Artık sağlam. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem. o zaman sarsıntılar geçirmekten. bir halden öbür hale geçişler. ne ruhu. hayret içinde kalıyorlar. Dünyanın en büyük velisi de. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. temiz. Bütün mesele. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. telefondaki zat çok dertli. tevhidin gösterdiği ışık altında. İşte. bir bedenimiz var. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. uçurumun kıyılarında dolaşmadan. cevap vermediğimiz zaman. Ortaya çıkan ilk . nezih bir aile yuvası kurup. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. işi gücü bıraksam. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. efendim. karşılamadığımız zaman. çırpınmaktan. akşam olunca içecek bir tas çorba ister. huzursuzum. Bu gelgitlerden kurtulmak istiyorum. Bunu bize temin edecek tek yol. hiç de sandığınız gibi çok karışık. bedenen de sarsıyor. soyut ile somut. dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. Önemli olan. bunalmaktan kurtulur. kendimi yalnız ibadete versem. bazen öbür tarafa yalpalıyorum. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. “çok mutsuzum. memnun ve mesut. “Efendim. ihmal etmeden. Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. Açtım. o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir.Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. o halde varım” demişti. hayat boyu. Bu. çok karmaşık değil. ne bedeni inkâr etmeden.” dedi.

huzur içinde yaşarlar. yine de o cıvıl cıvıl. en ufak bir kabalık. İslâmiyet bu dengeyi. Ve hâlâ ödüyoruz. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için. rütbeye de ulaşsa. Mesele. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki. çok didindi ama sözünü dinletemedi. Kâh bir tarafa. kâinattaki bütün insanların. bütün varlıkların rehberi. Denge. Mala. Hazret. Keza çay içerken kimi insan bir. hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. aile hayatında. seviliyoruz. iki ucu artı olsa ne olur. kâh öbür tarafa yalpalıyor. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki. Bütün mesele. o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri. değil bir yazının. o çay içilmez. kurtarıcısı. Meselâ çorba yapıyoruz. Sadece radyo çalışmaz. tek kılınan namazla da. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. görgüsüzlük. üç asır önce tehlikeyi görmüştü. Allah kabul etsin. Bir kravat güzel olabilir. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde. mülke de sahip olsa. mevki. makam. bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri. ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. o kadar yüce yol göstericidir ki. Bir türlü “Seviyoruz. Biraz tuz koyuyoruz. içilmiyor. Çok görüldü. bir ucu eksi. iyi güzel. Bilimde de böyledir. onun bir tek Hadis-i Şerifini. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil. Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. aklı evveller. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. Bir ucu artı.sorun. bir senteze. İlle bir ucu artı. çok çırpındı. Peygamber Efendimiz o kadar büyük. Bunu bize öğretecek tek ilim. gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. Peki. ne sadece dünyaya bağlanmak. O günkü ulema geçinen cahiller. “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini. bu karşıtlık. güzel sanatlarda da. Ama dokuz. Hayatta her şey bir denge. Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. Çorbanın tadı geliyor. çarşıya gidip pil alıyoruz. on şeker koyarsanız. bu sentezi ne güzel kurmuş. iş hayatında. İlm-i Tevhid’dir. giyilen elbisenin de. yol göstericisidir. bir ucu eksi olacak. Kaliteli olabilir. ne lüzum var müspet ilimlere. o şahıstaki dengesizlik oluyor. ilkellik bazen hayat boyu telâfisi . bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. âhenk. takılan kravatın da kıymeti kalmaz. Evde tek başına namaz kılmak. bir uyum. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. Bu zıtlık. birçok güzellikler yakalanabilir. her iki dünyada da mesut ve bahtiyar. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. meselâ. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. kriterleri bulabilmekte. mânevi ilimler bize yetmez mi. madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur. Bu. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet. sosyal hayatta uygulayabilenler. bir âhenk istiyor. hiç. Bu giyim konusunda da böyledir. bunları sıralamak. Ama aslolan camide. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar. uyum. diyorlardı. bir tevhide ulaşıyorlar. velayet makamına ererler. çok denendi. kimi insan iki şeker koyuyor.

Ancak O’nun yolundan giderek. ince bir davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz. temiz bir tebessümün. yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun. olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün. hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. O’nun dediklerini uygulayarak.mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. hayat boyu memnun. bizleri de. masum. O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. “Hediyeleşiniz. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya. Aksi takdirde yapılan bütün işler. burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. Bir büyük. mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak. hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. Allah. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. Rabbimize şükredelim. Sonra bir gün bakarız ki. bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. . bölmeye kalkmayalım. Eğer bizler.

kimisi benden uzaklaşıyor. “Efendim. Bu beni çok müteessir ediyor. Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. daha güzele. mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. Biraz yürüyün. gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor.İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılmaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. Önce kaba. böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir. İlkokuldaydım. günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. Kimisi darılıyor. arkasından darılmalar. Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun. Bunu tamamen iyi niyetle. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. kentte olsun utanılacak düzeyde. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. Ne yapmam gerek kestiremiyorum.” diyordu. onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. Yargılarım. çok üzücü bir sonuç. daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Sayın izleyicim. Ama yapmıyorum. mezarda da. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. çirkin. Ben. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu. bir güzelliği paylaşacakları. “Akrep etmez. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek. kırılmalar. Bir sabah radyo dinliyordum. bizi hayatta da. Allah’ım. Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık. Tıngır mıngır düşerken . Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz. Tek kanal Ankara Radyosu idi. “bir hususu öğrenmek istiyorum. O kadar fazla. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım. hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. acı sözler başlıyor. öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken. kimisi kırılıyor. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. onların daha iyiye. akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. Ben de bilirim onları pohpohlamayı. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. onlara faydalı olabilmek. Tabi toplum adına çok acı.

Eşim Rânâ Hanım savcı idi. “Aman anneciğim. Bugün bazı kimseler. anlayış içinde geçti. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki. Durumu anlattım. Ben sizin kızınızım. edeple. Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga. dikiş dikerek. ne oldu?” dedi. Üç dil bilen. Bu ne biçim insanlık.. evlendim. aydın. Benim için rahatsız olmayın.” derdi. “Anneciğim.Geçip seyir etmeli” Dinlerken ağlamaya başladım. “Dünya bir yana. sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. Şahsi.” Fakat babaannem her defasında. Çevreme bakıyorum. anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. Alfabe görmemişti. gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar. bence nefsin terbiye edilmemesi. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. Asıl neden. “Hoş geldin Sabiha Hanım. genç yaşta dul kalmış. nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş. güzel geçim olur mu? . zarâfetini. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi. okutmuş. bazen tiksindiren nice durumlar. Ama babaannem. “bu ne biçim toplum. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. çok kültürlü bir insandı.” Sonra ben büyüdüm. incelikle ayağa kalkar. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz.” dedim. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. ne zaman annemi görse. saygı. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. Üzücü bir durum olmadı. “Aman yavrum. Öyle ince bir insandı ki. Babaannemin hiçbir resmi. “ben. Aman Yarabbi. yetişmiş. İkisi de nur içinde yatsın. güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. kırgınlık olmadı. Okuma yazma bilmezdi. Annem kaç kere rica etmişti. Rahmetli annem geldi. münakaşa. Evliliğim kırk dört yıl sürdü. özel tahsili yoktu. mübarek bir hanımdı. sevgi içinde. gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. bazen ürperten. inceliğini. ilerici sanan bazı cahiller.” Sonra düşündüm. mutluluk. saygıyla. bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi. kendilerini çağdaş. kayınvalidem bir yana” derdi. hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş. Bu nasıl terbiye. tartışma. Kesinlikle inanmıyorum. çok okuyan. egemenliği altına almak illeti. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. “Oğlum niye ağlıyorsun. ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da. Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun. bazen utandıran. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. saygı..” derdi. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem. Babaannem onları sükûnetle dinler. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi. o evde huzur. Tahakküm kurmak. Allah’ın Rahmeti. şahsında İslâm’ın bütün edebini. bazen insanı üzen. Dertlerini anlatırlardı. Yok öyle bir şey. anlayış. Hep bir saygı içinde. ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar. Babaannem.

hayır demişim. bir şiir gibi geçti. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım. Bir teklifim olacak. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. Bardağı uzatır. eleştirilmeye takatimiz yok. köylüden kentliye yargılanmaya. incinmedik. Hâl diliyle der ki. Besmele ile kapıdan girdik. bir kere evde din. edeple. dostluklarımız da. bir insanın onu sevmemesi. İnsanın nefsaniyetini kıran. Bir akit yapalım. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini. edeptir. “Bak Rânâ. nutukla yola gelmez. Eve geldik. İşin püf noktası burada. artık hiç birimizin yediden yetmişe. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. Orada sükût egemendir. “şiddetli sevgisizlik”. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih. Kimse bu çağda tehditle. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak. Eşime döndüm. Ateş. Bir an birbirimize dargın kalmadık. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. Bir gün hakikati arayan bir yolcu. Boşuna ısrar etme. İkimiz de hukukçuyuz. Efendim bütün mesele yaklaşımda. Dini nikâhımızı kıydı. der. kadından erkeğe. tevazu ile yaklaştığımız zaman. saygı duymaması imkânsızdı. O zat heyecanlanır. palavrayla. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi. Biz insanlara sevgiyle. Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz. ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak. mezarda da. O dergâhın bir özelliği vardır. incelikle. Biraz sonra kapıyı açan kimse.7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. . Açık konuşalım. yargılayacağım diye yola çıkarsak. insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. Karşılaştığı nezakettir. iyi niyetle. Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde. buyursun. burası tamamen dolu. bir yerde. dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki. Allah’ım bizi dünya hayatında da. bir masal gibi. Günlerce yol alır. Yalnız. Dualar edildi. inceliktir. zarâfettir. Yenimahalle 5. beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. hayran eden. saygıyla. ateşin üzerine benzinle gidilmez. eleştireceğim. Konuşma yoktur. onu karşısındaki insana bağlayan. gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi. Daha fakültede okurken de buna inanmadım. ahlâk nutukları atmadı. gördüğü sevgidir. Durum mânevi büyüğe anlatılır. Ama ben insanları uyaracağım. evliliğimiz de rezil olur. Unutmayalım. O dergâhı bulur. iman. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. Bunun en güzel örneği. elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. Bir kere birbirimize kırılmadık. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına. Demek ister ki. Mesele burada efendim. gözleri yaşarır. Belediye nikah salonundan çıktık. Hoş geldi. âşık eden unsur. âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. su ile söner. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. inceliğidir. Kapısını çalar. “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz. bunu çok arzuladığını anlatır. safalar getirdi. öyle hoş bir yaşantısı vardı ki.” dedim. bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. ne benim dediğim olacak. hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. beraber dua ettik.

Kimseye yük olmadan.. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin..Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak. bir melek gibi Hak’ka göçsek. kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp. Allah bunu bize de. .

.” Leman Hanım öfkeleniyor. Emekli olmak üzere. “Evladım. Sonra düşünmeye başlıyor.” Leman Hanım çok üzülüyor. Sınıf buz gibi. bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor. Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor. Leman Hanım şaşırıyor. incittim. Aradan otuz yıl geçiyor. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır. “Efendim.. Beni bağışlayın. abdest alıyor. tesadüfen rastladım. şahit oluruz. apışıp kalıyoruz. Biraz sonra müdür bey geliyor. Biraz güzelliği ile mağrur. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.. tesadüfen okudum. önyargılar içinde yaşıyoruz. Öyle gördüm. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor.” diyor. güzel bir kız. Bir gün dersten çıkıyor. genç. “sizi müdür bey çağırıyor. yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor. Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum.” Hademe çocuğu tersliyor. “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. Günleri sayılı. evvelki gün. Şaşırıyor. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki. Leman Hanım mümessili çağırıyor. ağlamaya başlıyor. . Zeki. Ben onu kırdım. tesadüfen işittim. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor. gelişigüzel söylediğimiz bir söz. Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki. “otursun sobasını kendisi yaksın. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses. Tesadüfen gördüm. Leman Hanım bir sabah okula geliyor. daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor.” Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor. çoğumuz hayaller. Çocuklar soğuktan titriyorlar. Otuz yıl önce okulumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. hayret ediyor. Allah’ım diyor. “Efendim.. alımlı. Bir okula tayini yapılıyor. Senden. Ama farkında bile değiliz. Kalkıyor. “ders çizelgesi hazırlıyordum. Namazın sonunda. Mesleğinin son günleri. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur.İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür. Üzüntüsünden dudakları titriyor. daha önceki hafta.” diyor. Leman Hanım birden ürperiyor. aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur. ben dün bir insan kalbi mi kırdım. hademeye söyle gelsin sobayı yaksın. Her gün bu tür sözler işitiriz. Acaba diyor. tövbe namazı kılıyor. daha önceki gün.” diyor. Dün. Ben sınıfı tatil ederim. işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. “Hocanım. Lütfen evinize gidin.” diyor. Saygı ile selâm veriyor. öyle işittim. öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor. “Kocaman kadın. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana. hangi gününüz müsait diye soracaktım. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor. öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor. Allah’ım diyor. mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. Beni rahatsız etmesin. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Onun da emekliliği yaklaşmış.

Gözleri parlıyor. Hademe ısrar ediyor. alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. Sabahleyin ektiği tohumlar akşama meyvesini veriyor. “Allahım. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz.” Leman Hanım ürperiyor. Üzgün görünüyor.” dedi. Neden onun için hayır dua edelim. . Kızılay’da işlerini bitiriyor. Bunca yıldır diyor. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor. güzel. Nuraydın Hanım ürperiyor.” diyor.” dedi. nasılsınız?” diyor. Hayat böyle. “Beni bağışlayın. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de. Hademe süklüm püklüm af diliyor. “bunlar aslında iyi insanlar. “Efendim. Ne kadar üzüldüm anlatamam. ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. nefret.” diyor. Kötü sözler. Edep ve saygı ile dönüyor. yemişleri de bizi mutluluğa götürsün. intikam. Ya Rabbi. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. büyüyecek. Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi. Yüzü ışıldıyor. “Günaydın efendim. emekli banka müdürü. Ne olur beni affedin. Konutkent’te oturuyorum. sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti.Ertesi sabah okula gidiyor. öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah. müspet olsun ki. diyor. Müsaade edin elinizi öpeyim.. Yanına bir başka hanım oturuyor. akıl almaz incelikte bir rabıta var. Ben. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. Hiç unutmadım.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı. şimdi hademe benden özür diliyor. Gece sabaha kadar ağladım. Sevgi içinde yaşayıp. kötülük gördük. “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün. Memnun ve mesut oluyor. Bu nedenle bizler kin. müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim. büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. aslında hiç öyle değil. yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. Hayat olayları arasında inanılmaz. bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. bütün bitkileri. geri dönecek. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. Bir sahabi. Efendim. bütün hayvanları. Mübarek ayakları kan içinde kaldı.. önderimiz. Nuraydın Hanım. Duygumuz. diyorlar. hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor. “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. “Hocanım. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek. Kırk beş yıl düşündüm. düşüncelerimiz. biz falancadan zulüm gördük. öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor. hakaretler.

“nefsimizin elinden perişan oluyoruz. Ona rıfk ile. ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş.’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa. çeşitli sözler söylenecek. bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. onları da birer birer toplayınız. dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar. Kitaplarınızı okuyorum.’ ‘Acele etmeden. Ama benim düşüncem bu. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması. öneriler getirmişler. sonra bu işyerinde grev vardır deyip. “Nefsin senin binek hayvanındır.” İşin özeti bu arkadaşlar. her dönem hükümran olmuş. Meselâ. Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor. “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. nefse karşı takınılacak tavır. “Efendim. nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. aletli jimnastik. Ne yapalım. düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki. zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi. gitsin. internetten takip ediyorum. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler. öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. ilimle. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş.” Mesele burada.” dedi. Diyetisyenler ne derlerse desin. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz. güzeli. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. “sizi televizyonlardan. Her yerde. “Değerli kardeşlerim. “Efendim. görevlerimizle öyle hemhal olalım ki. güzel sanatlarla. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim. nefs. Gitmediğim diyetisyen. Deneyin bakın. Büyük sıkıntılar içindeyiz. doğruyu yaşamaya çalışalım. ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’. “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım. zarafetle yemeğinizi yiyiniz. kuruyemiş.” dedim. Yıllarca önceydi. gücümüzle. yarı tok kalkınız. incelikle. Ne zaman Kâinatın Efendisi. verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız. kimisi insanlardan uzak kalmakla. kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler. kimisi uykusuzlukla. Diyeceksiniz ki. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. Kimisi açlıkla.Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var. kendimizi arıtıp temizleyip. Bu konuda biliyorum. Onu bir kenara koyalım. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla. itiraz sesleri yükselecek. Bir sohbette sordular.” dediler. nefsi öldürmenin yolları. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. “Ben. Onunla öyle meşgul olalım ki.” dedim. uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir. “boşuna yorulmuş. ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek. İşimizle. fikir beyan etmiş. nefsin halleri. . zahmet çekmişsiniz. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim. yavaş yavaş. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak. Hiçbirinden netice alamadım. inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış. nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. abur cubur yemeyiniz. nefis de baksın baksın. nefsi düşünmeye vakit kalmasın. meşguliyetimizle. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem.” dedi. Bir şeyi takıntı haline getirmek. o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki.’ İki yemek arasında dondurma.’ ‘Sofradan yarı aç. yolları gösteriliyor. başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil. mülayemet ile muamele ediniz” demiş. Dinle.

yarın da varolacaklar. Medar-ı iftiharıdırlar. edebiyat. bugün de var. didişmek. . bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak. Önemli olan tek şey var. duyguları müspete kanalize edebilmek. yaşamak onlarla anlamlıdır.Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik. Bu insanlar dün vardı. yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. Hayat onlarla güzel. resim. sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. Önemli olan. Sadece yeni mağlubiyetler. Nefisle uğraşmak. şiir. bilim. içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek. o zaman nefis hükmünü icra edemez. mücadele etmek bize ne kazandırır. Allah onlardan râzı olsun. “Sevginle gireceğim toprağa. Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da. içimizde nefisten gelen heyecanları. Ömer Hayyam bir şiirinde. Nice insanlar. hiç. müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır. Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. Olayın en ince noktası budur. Bu formülü. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. süblimasyona tabi tutabilmektir. onları din. kendimizi bütün varlığımızla.

bin ah dinle. . Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim. bir kimse. “Türkler. el ele vermiş. zarafetin. Erkek bir tarafa. Yaz geliyor. asaletin yerinde yeller esiyor. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. Sonra da utanmadan rezilce. kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. Kimse hayatından memnun değil. Her şey darmadağın. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye. bütün köpekler salıverildi. kanaat içinde efendice yaşayan. fabrikalar haraç mezat satılıyor. Şerefsizler. Uygarlık. Sizi gidi kâfirler. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz. birbirlerine en kaba. Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle. tabir caizse bütün taşlar bağlandı. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. edep. alabildiğine kabalık. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. birkaç istisna dışında televizyon kanallarından. incelik. hayâsızca. hanımefendilik gitmiş. Herkes hayatından yakınıyor. kavuşmayanı da. derhal hapse atılıyor. Beyefendilik. doğudan batıya. Hal-ü keyfiyet böyle. Bir ben değil. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı. ilericilik. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. işyerleri. birbiriyle kenetlenen. Bütün mânevi setler yıkılmış. cümle âlem perişan. Allah nasip etti. hava basıyorlar.Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. tüketiciliğe götürülüyor. Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar. Bir dokun. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. en çirkin şekilde saldırmalarına. soykırım yapmamışlardır” derse. inceliğin. yerine soytarı baylar. Voltaire’lerin. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. çirkinlik. Alçaklar. Artık ilkokulların bile önünde simit satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları. bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. alabildiğine perişanlık. Sözüm ona bugünün Fransa’sında.” İnanın yüzü gülen kimse yok. çağdaşlık. fakiri de. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor. İri lakırdılar edip. Darmadağın. Medeniyetin yüz karaları. çirkini de. Zengini de. Sevgi. hepsi palavra. imkânlara kavuşanı da. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. kadın bir tarafa. kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. kepaze bayanlar gelmiş. saygı. Netice ne mi oluyor. Aile. tatile çıkılıyor. güzeli de. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları. paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. şükür. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi. sabır.

Ey tersi dönmüş ahmak” . inceliklerin menbaı ve kaynağıdır. “Yeter senden çektiğim. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. özlenen. iri lakırdılara karnı tok. Kıvranarak hastaneye götürülüyor. İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. Alman doktor dinlemiyor. sevgisiz yaşayan dünyada. Boş lâf karın doyurmuyor. Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. hepsini anlatsam aylar sürer. ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur.Bir Türk işçi kadın. defolup gidiyor. Gerek ülkemiz. ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere. O. Gözlerimle gördüğüm. Bu ipini koparmış. “Gelme. yüceliklerin. bir lidere ihtiyacımız var. palavra teorilere. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip. gelme üstüme. bir devrimciye. hem bütün dünyada bu aranan. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi. Resulullah Efendimizdir. hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere. O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe. gece aniden hastalanıyor. Bizi selâmete götürecek tek yol. Hem kendi ülkemizde. bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki. anlamını kaybetmiş. gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki. bir kurtarıcıya. bütün güzelliklerin. çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir.

ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. sana muhtacız. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. Dünya yeniden hayat bulsun. bütün kâinatın. dünya kimseye kalmaz” diyelim. bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet. Bir tek Hadisle bir insan. bir aile. perişan insanlarız. zavallı. İçinde yaşadığımız zulmet. lideridir. İşte örneği. . ilgiye ve şefkate susuz. vahim bir hatadır. iyinin ve güzelin. Hatta geçiyor bile. gönül dünyamızı da kararttı. “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. affedilmez bir suçtur. sana müştakız. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden. Ne olur tut ellerimizden bizim. o büyükler büyüğü insan. seni çılgınlar gibi seviyoruz. yol göstericisidir. işyerinde. velâyet makamına kadar yükselebilir. saygıya susuz. bütün varlığın önderidir. bütün insanlığın. Sana aşığız. bizi kurtar. Karanlıklarda boğulduk artık. bir şehir.. o güzeller güzeli. kurtulabilir. sadakatle uygulayan bir insan. Yâ Resulullah. Bizi. İçimiz yanıyor. Bizim de yüzümüz gülsün. sosyal hayatında samimi olarak aşkla. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur.diyor. aşkımızı kabul et yâ Resulullah. Deneyin isterseniz. susuzluk içinde kavruluyoruz. İşte günümüzde gerek kendimizi. inançla. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim. asil ve yüce olanın yoluna çek.. Tut ellerimizden. sevilelim. gerek ailemizi. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. Ne olur tut ellerimizden. Bizleri affet. gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur. Yâ Resulullah. Bizler ki sevgiye susuz. sade bizim değil. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır. O yüceler yücesi. Sensiz her şey anlamını kaybetti.

“Merak etme yavrum. yirmi iki yaşındaki bir insan. Allah nasip etti. Daha önceden haberdar edilen. Olay biraz derine inerek sosyal yönden.” Velî padişah ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar. “Yarın sabah okula beraber gideriz. O günün nüfus durumu. hisseden herkesi ürpertecek. O hocan gününü görür. uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir. “Koskoca bir padişah çocuğuyum. İşte bu ortamda. Fatih küçük bir çocuktur.” der. uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. ateş gibi. üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. duyan. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. sabahleyin okula beraber gidelim. bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla. Bu. yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir. İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı. baba oğul el ele okulun kapısından girerler. düşünürlerimiz. genç ve muzaffer Fatih. bu otuz bin rakamı aklın. “Ben. Yıllar ötesine gidelim. görmediği. hayal bile edemediği bir olayı. ibadetinde tamamen bağımsız. aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. herkesin birbirini ihbar ettiği. kuyruk acısıyla hareket eden batılıları. sırf inançlarından. birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde. diri diri yakılmışlardı.” Sabah olur. Bir gün okulda yaramazlık yapar. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. şartları göz önünde bulundurulursa.” der. o kadar önemli bir olaydır ki. kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış. uyanık. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım. itikadında. beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla . pırıl pırıl bir zekâ. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış. bizim tarihçilerimiz. havsalanın alacağı bir rakam değildir. yeni bir çağ açılmıştır. düşünen. “Vay. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında. yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan. yerinde duramayan. Saint Bartelmy’de. Bu olay gerek Türk tarihi. insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği. sanatkâr. Zeki. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. bir gecede aynı dinin iki farklı mezhebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. düşünür. cevval. ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın. yazarlarımız. Bu. gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. İncelemeler yaptım. gördüm. Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı. psikolojik yönden incelenecek olursa. İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. Ama ne oralarda. Ne yazık ki. titretecek. Sen hocamızı bir güzel döv. Hocası Molla Gürani kulağını çeker.İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler. pek çok ülkeyi gezdim. Görsün dünyasını.

Düşman bizi yok etmeye geliyor. zarafet hâkimdi. evin eşyası o kadar basitti ki. gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. padişah sensin. sınıfına gider. bizi nasıl sopayla kovaladı. Kafası hep fetihle doluydu. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor. O kadar sade. yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. Vatan tehlikede. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak. Onlar kaçar. Sen merhamet et. çok kısa bir sürede tamamlamıştı. mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. gönlünü . Velî Padişah oğluna döner. Ben de padişahım. Günler geçiyor. Rica et. altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken. saygılı bir şekilde sırana otur. fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. gâvurcuklara sen acı. Büyüksün. O askeri buldur. “Evlâdım. kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. işte Sultanım diyor. Şimdi soruyorum sizlere. bir türlü İstanbul düşmüyor. Hocası. “Hocam. Molla Gürani kovalar. Sonra git. sık sık onunla istişare ediyordu. mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor. büyük. Babası tahtı oğluna bıraktı. yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. daha çok ibadet edebilmek. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu. Sevgi. Velî padişahın kaldığı evi gezdim. Hazret biraz sükût ettikten sonra. sopasını bırakır. senden de büyük. Sen onları koru. “Eğer padişah sensen. Fatih on iki yaşına gelmişti. Burada çok ince bir nokta var. onu fetheden asker ne güzel askerdir. O. bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı. özür dile. çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında. günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi. Gördün. kanaat vardı.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı. her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu. “Sen bir padişah oğlusun. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor. Kendisi daha çok okuyabilmek. sürekli planlar yapıyordu. “Düşmez Sultanım” dedi. Ama senin hocan. benden de büyük. saygı. ince ince anlatsam belki inanmazsınız. annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti. Babadan gecikmeden cevap geldi. geç ordunun başına. şükür vardı. O evde sabır vardı. Baba oğul korkuyla kaçarlar. daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. Şefkât ve merhamet onda o kadar yoğunlaşmış ki.hücum eder.” der.” Ve oğlunu bırakır gider. geç devletinin başına. incelik. hocanın elini öp. o kadar mütevazı. günümüzde bu asil. Allah’ım diyor. Fatih babasından.” Fatih hemen cevabını gönderdi. O. “Bak yavrum. bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi. dilediğin gibi hareket et. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih. İstanbul’un. Sonra yorulur. Rahimsin. bu ne iştir. haftalar geçiyor. Hadi şimdi sınıfına git. velî bir insan. her zaman mânevi hocası. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. Değil o günün şartları. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir. karadan gemileri denize indirdi. O evde edep hâkimdi. hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. Rahmansın.” Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı. Eğer padişah bensem. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var.

sizden nefret ediyoruz. Senin bütün hücrelerinle. sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. efendi. dinlerine. İstilâ planının uygulanışı. O papa denilen katran ruhlu adam. İşte siyasal istilâ. Yetmiş üç milyonun başına geçti. adi. Birinci yöntem. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor. Allah aşkı olanlar. yol gösteriyor. âhiret cahili insan. Senin inandığın kitaba inanmıyor. İşte kültür istilâsı bu. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. kardeşçilik oynuyorlar. şahsiyetsiz. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. Nutuklar. onlar ne derse desin. Fatih. Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. bütün bunlar başımıza geliyor. bunun bayraktarlığını yapıyor. En çirkin. bayrak aşkı. topraklar satılıyor. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. Radyolarla. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. işyerleri satılıyor. Günümüzde işin kolayı bulundu. Türkiye’ye gelmezden önce. ayrı bir Truva atı. Onların beyinleri yıkanıyor. Başka ne işe yararsınız. tiksiniyoruz.yap. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya. kaleler içten fethediliyor. kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak. günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. Bankalar satılıyor. İstanbul’un fethindeki ince sırrı. palavralarının arkasındaki gerçek bu.. İşte kültürel istilâ bu. Adamlar haykırıyor. asil. vicdanlar satılıyor.. gazetelerle. Dünya kadar masraf yapılırmış. dudak bükecekler. bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor. fabrikalar satılıyor. en adi. Bugün kalkındık. birkaç gece dua etmemesini iste. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine. kültürel istilâ. ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor. milliyetlerine. Artık her yayın organı. okullarla. Ekonomik istilâ. Biliyorum günümüzün sözde aydınları. yoksa İstanbul düşmez.. entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar. bütün varlığınla. Süleyman’ı bulduruyor. Sizi sevmiyoruz. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka. Asker telef edilirmiş. yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. sizi Avrupa Birliği’ne almayız diyorlar. televizyonlarla. Nutuklar. aciz insancıklar ortaya çıkıyor.. onları dünyaya yayıyor. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar. renksiz. Elli sene de geçse. Biz hâlâ. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. bayraklarına. dinler arası diyalog diye. Oluyor ya sayın çok bilmişler. en rezil şekliyle. kalkınıyoruz yalanlarının. ilk kültürel istilâ ile başlıyor. aşağılık bir görüş var. tarihlerine. Önce kültürel istilâ. Katran ruhlu papazların. gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. inançları yok ediliyor. Vatikan’ın ortaya attığı rezil. istemiyoruz. Avrupa Birliği’nin önünde secde eden. . müstemleke valisi gibi beyanat veriyor. canım öyle şey olur mu diyecekler. üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor. korkak. heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz. ricasını söylüyor ve söz alıyor. Bir büyükelçi çıkıyor.” diyor. saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. emirler yağdırıyor. Ruhları. Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. sırıtarak ellerini uzatıyorlar. Amerika’ya tapan. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar. Kaleler içten fethediliyor.. kültürlerine. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. kibar. Akşam olunca nice zavallı. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. şehit kanlarına ihanet ediyorlar. sonra siyasal istilâ. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor.. Daha düşmanın kurşunu gelmeden. Olamadığımız için de. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı.

Bu hakikatler herkesin gözü önünde. dargınlıkları. bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek. o Allah aşkını. Ama ne yazık ki. yürek yüreğe verip. sevilelim. “Sevelim. vatan aşkını. asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki. bütün imkânsızlıklar yok olacak. heyecanına tekrar kavuşabilmek. bütün küçük hesapları. EI ele verip tek yürek olmak.. kırgınlıkları unutup.. “Aşk gelicek. O temiz. cümle eksikler biter” diyeceğiz. aşkına. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine. dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz. Peygamber aşkını. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele. . gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. sıcak. Bütün karanlıklar aydınlanacak.

” dedi.Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen. Efendim diyorlar. Şaşırdım. âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer. Birden boşanıverdim. Eve gittim. siz lütfen eve gidin. bu resmî iş. Gaflet. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler. Çocuklar titriyorlar. Aynı cevabı vermişti. Bundan diyor. Bir gün ders bitmiş. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. her köşesiyle bir bütün. diyor. Efendim. “Efendim. Ben yine aynı kabalıkla. hademe gelmiyor. dedi. o bekâr. sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun. Biraz gençliğini yaşasın. Aynı durum dünya. Sonra gittim. Müdür bey geldi. Biraz sonra bir hademe geldi. hissedemiyoruz. Her gün işitiriz. O zamanlar okullar sobalıydı. Müdür bey gitti. sezemiyor. saygıyla selâm verdi. bu evlilik. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. Affedersiniz kızım. “falanca gün. teneffüs zili çalmış. ama çok şey kaybediyoruz. bu vücut. kendimi bir şey sanıyordum. sigarasını içiyordu. İstirahat buyurun. Sizi rahatsız ettim. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. bu dünya. Ve hepimiz bundan çok. Hademeyi görmesini. bu âhiret. otur sobanı yak. vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde. Öğretmen Okulunu bitirmiş. Düzelmez efendim. delâlet içinde. bu mânâ. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. resmî işim başka. Ve aradan otuz yıl geçti. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. Beni görünce asabi bir ses tonuyla. Bundan kırk yıl önce idi. bir kompozisyon.” Ah kardeşim. Bir süre daha ağladım. bu ihtiyarlık. Moralim bozuldu. Kocaman kadın. şaibeli olan. otuz yıl önceydi. abdest aldım. Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla. gösterilen. Derse girdim.” dedim. sonra evlenince düzelir. “İkide birde niye haber gönderiyorsun. saçma sapan düşünceler insanı. Bu sefer kalktım kendim gittim. benim özel hayatım başka. hayatı. güzeldim. Hademe oturmuş. Şoke olmuştum. Efendim. Biraz beli bükülmüş. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var.. Biraz sonra müdür bey geldi. İnsan hayatının. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. parçalıyoruz. bu özel iş. bu ruh.. aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor. Oturdum. sobayı yakmasını istedim. Öğretmenim. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. soba yanmıyor. bu gençlik. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. Hemen mümessili çağırdım. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. dedi. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Biraz sonra mümessil sınıfa girdi. çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. Ben gelemem. namaz . Ben öğrencileri evlerine gönderirim. dedi. başka bir öğrenciyi gönderdim. Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. âhiret için de söz konusu. bu bekârlık. biraz kamburu çıkmıştı. yeni öğretmen olmuştum. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. O zaman gençtim. Acaba özel hayatı kirli olan. doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor. sınıf buz gibi. çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz. dedi. otursun sobayı kendi yaksın. mesleğe ilk adımımı atmıştım. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. Bu madde. Geldi. güzel. Canım sıkıldı. Bir okulda öğretmendim. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı. dedim. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı.

Müsaade ederseniz. insanca. elinizi öpmek istiyorum. Şimdi bilinçaltı deniyor. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim.” Bir cümleden hatta bir kelimeden ne çıkar demeyelim. Sayın profesör diyor ki. ertesi gün okulun hademesi benden. dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor. gördüğümüz. Söz ola kestire başı. Ben. Utandım. İstediğim içkileri içerim. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. o benim özel hayatım. Buna hiçbir insanın gücü yetmez. Bana kimse karışamaz. O öyle muhteşem bir depo ki. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. hayatımızın her ânını. “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. Ve Allah’ım dedim. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken. İstese de. yahut sus. müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum. pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. gücümüzün yettiği kadar her söze.” Aman Yâ Rabbi. Eskiden şuuraltı derlerdi. yüzüm kızardı. sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor. resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim. Efendim. çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur. “Söz ola kese savaşı. önce Allah’tan. bu. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak. Yüce Resûlümüz. her harekete dikkat edelim. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler. Hayatta hiç kimse istese de. okuduğumuz. Kâinatın Efendisi. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. Bazen bir dövüşe. müslümanca yaşamaya çalışalım. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. Peygamber Efendimiz.kıldım. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da. “Ya hayır söyle. Büyük Yunus ne güzel söylüyor. . Özel hayatıyla. İstediğim safahatta bulunurum. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. Beni görünce birden koştu. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. Onun için değil midir ki. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. Sonra ertesi gün okula gittim. Ne denirse densin. birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi. efendice. Her şey her şeyi etkiliyor. Ben. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam.” dedi. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. “sanki son ânımızmış” gibi nezih. “Beni affedin. izahı mümkün olmayan bir olaydı. Okula yüz metre kala. sonra Peygamber’den. Elimizden geldiği kadar. hatta bir cinayete sebep oluyor. güzel. şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor. “Hocam. sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. İşittiğimiz. temiz. Ve ellerimi açarak. Ve bu son nefese kadar devam ediyor.

Cenab-ı Hak. dünyamızı da. saygı. hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. algılamaya. Bütün iyilikler. ışıkla dolsa. İnsan ruhu o kadar hassas. saydığı. O Hadisin yaşandığı aile hayatında. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler. “Ya Musa. Sık sık tekrarlanır. Hz. ne gelin. yılanı deliğinden çıkarır” derler. her ânına sadece sevgi. sükûn. o kadar ince ki. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. mutluluklar sizinle beraber olsun. şükür. dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. aile hayatında. âhiretimizi de cennet etmeye. Ne olur insanı. Hayatımız renkle dolsa. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh. O Hadisin yaşandığı bir işyeri. . Ve sonunda. saygı. güzellikler taşıyor. pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. İnanın o bir Hadis. Ne olur. sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir. “Sevelim. o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek. sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. insanların birbirini sevdiği. Hayatımızın bir bölümüne değil. sevilelim. iş hayatında. yepyeni. varoluşu anlamaya. Kur’an-ı Kerim’de. tümüne. ilerleme ve kalkınma olur. O yuvada sadece sevgi. güzellik. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta. sabır. birbirine şefkât ve yardım göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur. güzellikler. “Tatlı söz. görümce.Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz. ne karı koca kavgası. sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. hayatı. Ve biz de Yunus gibi. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş. kaynana ihtilâfı olur. incelikler.

hayatı güzel. hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan. ihtişamını yakalayamazlar ki. kendiliğinden oldu. yarınların tarlası gibidir. faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz. ânın güzelliğini kaçırdıklarını. çözmeye çalışmışlardır. böyle edeceğim hayalleriyle doludur. dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. Bu durum fertler için olduğu gibi. “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle. ışık dolu bir anlam verebilmektir. renkli. Bugünler. Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. Bugün Amerika’da bile. vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler. takdir topladı. ceplerini doldurmuşlardır. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. Bunların hepsi. Arka arkaya hamleler yaptılar. yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. Bizler gaybı bilemeyiz. Keşke. acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif. daha güzele. bütün bir ömre bedel” diyor. çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. ne geri kalıyorlardı. biten bitmiş dediler. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. güzel. Sürekli. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler. onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir. yarına bırakma. hayatta mutlu. İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. daha dakiktiler. derler. beğeni kazandı. Bugünü yaşamıyorlardır. daha güzel. muntazam. Bir düşünseler ki. Bu arada kendilerine medyum denilen. gayba inananların dinidir. ona. vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. Sonuç değişmez. huzurlu ve başarılı olanlar. ânın güzelliğini. Her bir Japon. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara. Öteden beri merak ederim. geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan. “Kardeşim. Bu iş öyle zorla. Dakik. o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. Sürekli dünle. Ve hepsinde başarılı oldular.Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş. temiz. daha ince yapılı. ama ânını yaşayıp. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. anlamlı. “Ve bir an yaşıyorum. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. hem de İsviçre saatinden daha hassas. öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. “Dem. Hep daha iyiye. Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. Ama onlar. dayatmayla değil. dem bu dem” diyorlar. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar. daha . Akılları fikirleri şöyle yapacağım. Olan olmuş. Önemli olan ânı yaşayabilmek. yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim. Ah. ağlamadılar. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler. Ne ileri gidiyor. aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. kendilerini bir şey sanmışlardır. insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. toplumlar için de böyledir. Bazı insanlar görürsünüz. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. Bugünümüzü dürüst. Hayat böyle efendim. Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. bu demdir. İslâm. yarınla meşgul olanlar. o arsa kaçar mıydı. falcı denilen kimseler.

Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek. uygulayabilsek. bir edep ve incelik içinde yaşayalım. Yüklerden kurtulalım. Acaba bir an için düşünseler. onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir. sevilelim. Gazeteci dayanamaz sorar. Bu yükle bu yola dayanamayız. mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı. “benim elim kolum bomboş. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum. mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan. Oysa bunda da bir hayır var deyip.mükemmele gitmek için. o iş olsaydı kendileri için hayırlar. Yük ağır. kafalarına koydukları. adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor. güzellikler. bir güzellik. Yıllar önce gazeteci. dünya kimseye kalmaz. Teessüre kapılırlar. Bazı kimseler.” der. Bazıları daha ileri gidip. önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. önündeki işine koyulsa. “Kardeşim. olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. yürürken de türkü söylemektedir. Zannetme ki gayreyler. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir . Önünde bir hamal. Hep bir hoşluk. sırtında kocaman bir yük yürümekte.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. “Hak şerleri hayreyler. sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler. huzurumuz. Yol uzun. yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. “Sevelim. Mevlâ görelim neyler. bilmiyoruz.

O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor. şevkimizi azaltır. Hayatta dertsiz insan olmaz. Bir şeyin olması bizim için mukadderse. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum.” diyerek emin adımlarla yürürse. Yapabilenlere ne mutlu. Dem bu dem. pırlanta insanlar var.. için düzgün oluşunda. sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek. “Ballar balını buldum. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek. hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. “Bey. O dili bir çözebilsek. çok değerli. gerisi kolay. kovanım yağma olsun” diyor. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim. yaşayabilmek. Tek istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz. sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır. Beni çok etkiledi. Hayat şöyle değişti. farkında bile değiliz. Şuna bir inanabilsek. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır. onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. çevre kötü insanlarla. güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. Çevremizden hep işitiriz. “Allah bize yar ve yakındır. o temiz yola girmeyi. Galiba hamal haklı. kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar. “Hangi tohum zamanında Besmeleyle. O günden beri düşünürüm. çalışma gücümüzü kırarız.” der. şer mi getirecek bilemiyoruz. Allah bizlere de. Biz adımlarımızı düzgün atalım. Mevlânâ. kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız. dünya bir araya gelse yine olmaz. Eğer mukadder değilse.“Bu dünya dopdolu kalleş. hissedebilmek. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda. endişeleri bırakmak.. Bırakalım bu boş sözleri. böyle değişti. gidişimiz Hak yolda. “sen bu işleri anlamazsın. arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. . ama bütün mesele o dili öğrenebilmek. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek. İçimiz düzgün olmayınca. eşek arısı var diye. Hayat da böyle. Mesele. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel. Peki. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları.yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir. her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek. Olayların kendine göre bir hâl dili var.

Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı. Edebiyat. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum. Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S. İnsanı anlamak ise. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. Erzurumlu İbrahim Hakkı. tıp.. o da insanı tanımak. Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. Bunda edebiyat öğretmeni annemin de büyük etkisi oldu.5 yaşında okuma-yazma öğrendim.. şiir. araştıran ve daima hakkını arayan. soru ve düşüncelerine açık. Bütün hayatım okumakla geçti. gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki. 3. tarih. daha çok fakültede okumayı düşünürdüm. sosyoloji. beden. Bununsa nihayeti yok. fırsat buldukça dinlerim. Klâsik müziği çok severim. Dört fakültede okudum: Hukuk. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. inceleyen. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2. Daire Üyeliğinden emekli oldum. müzik ve resimle daima ilgiliyim. İlâhiyat ve Felsefe.. psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. hayatı anlamak demekti. İnsanı ruh. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim. Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu.Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik.net isimli bir internet sitem var. sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu. Shakespeare.. Edebiyat. Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek. Tıp. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri. Çok çalışan. savunan bir öğrenciydim. Mevlâna.T. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim. tasavvuf. Bir de gonulsohbetleri. anlamak hususunda. Dostoyevski. Orada mümkün olduğunca . O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. dünyadaki yedi milyar insanın görüş. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz. öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp.

kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi.T. Önemli olan en iyi olmak değil. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. okumakla. Hayatta küçük. mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı. uyum ve güzellik bulabilirler. sıradan kelimelerini kullanmazlar. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi. sükûn. araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız. – Efendim. siz hayatı hep çalışmakla. sorunlarınızı yazabilirsiniz. mal mülk sahibi olmak. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz. basit. İlim ile duyguyu. bilgilerini hâl haline getirmiş.. basit. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. hayatta huzur. üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir. hep ön plânda olmak.T. sevgiyi yakalayamamış. akıl ile gönlü bütünlemiş. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum. sayın masasına oturdu. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu. seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır. başarılı olabilirler.. o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir. mevki. Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz. önemsiz.: Hayatta bir tek tesadüf vardır. Beni çok etkilemişti. başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S. aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. Her şey birbirine bağlıdır. sayın dolabını açtı. diğeri hizmet etmek. sayın aletlerini yerleştirdi. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük. işyerinde bir güzel dostluğu. . Onlar için her şey çok önemlidir. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek. sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur.günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor. bilimde tesadüf olabilir mi? S.: Bence çok para kazanmak. bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. diye. makam sahibi olmuş. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar.

Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım. hoşgörü.. güzelin. Gerçekler derken neleri kastettiniz? . Bu beni sonsuz bir huzura. saygı. resim yaparak.T. mutluluğa ve güzelliğe götürdü. daima gerçekler peşinde koşan. Öğrenme. nereden gelip. gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. gayesizlikten ileri gelir. öğrenme aşkıyla doludur. hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır.T.. siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S. Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık. aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor. örnek olmalı.: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum. sizce bunları başarabilirler mi? S. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil. onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. varoluşunun nedenlerini. incelik. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor. yazı yazarak. yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. yaşamın gayelerini araştırır. Bunu. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. haksızlıklar karşısında kendini savunur. güzel sanatlarla ilgilenerek. gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. kendini yetiştirme. pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir.) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. asil ve temiz olanın yolunu açabilir.– Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı.: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz. Bu görüşü ben ortaya attım. şiir yazarak. etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin. sevgi. kendini. Çok okuyarak. Sadece bilgi yetmez. nereye gittiğini.: Bir genç. – Peki. hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler. hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin.T. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir.

T.T. ondan en ufak bir şey dahi istemedim. İnsan evrenin bir modelidir. Eşim çok müstesna bir insandı. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. kalktım. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S.T. lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar. insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması. hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder. Danıştay savcısı idi.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları. hiç konuşmuyordum. Valery. Her şey insanda mevcuttur. onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım. Öğretmenime gücendim. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım. saygılı. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. resim yapar. . O nedenle yapılacak en büyük keşif. Sonra notlar okundu. yazı yazar.S. Her zaman herkese karşı zarif. Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı. hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. Bir de dâhilerin ortak özelliği. arkadaş olabilmesidir. S.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. hem işini çok titiz yapar. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. Şimdi olsa böyle davranmazdım. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim. ona hep saygı duydum. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar. Rahmetli eşimi çok sevdim. dikkâttir” der. Üç yıl önce Hak’ka göçtü.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. “Deha. onunla dost. – Peki. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim. hocam adımı okudu. Bir süre ona dargın kaldım. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor.T. edepli. kendilerini gereksiz şeylerle. kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim. 44 yıl evli kaldık. – Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım. onu keşfetmesi. müzikle ilgilenirdi. Böylece barışmış olduk. dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S. zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır. Gençlik tabi. Nur içinde yatsın. “Sabri Tandoğan: 10” dedi.

– Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Sağolun. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun.: İnsanları tanıyın. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum. Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın. Çok okuyun.T. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık. Yolunuz açık olsun. . araştırın. biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S. hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin.– Efendim. hoşgörü gösterin. saygı duyun. Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum. sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi.T. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim.: Hay hay. daima sorun.

komşular derken. yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe. insan gönüllerine katran döküyor. pratik. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor. ama soylu. bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan. somut. Cevap arıyor sorularına.Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. . Ama o güzelim düşünceler.. ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu.. bir çember gibi çocuğu sarıyor.. İnsanoğlu istese de istemese de. İnsanın. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş yavaş dünyayı tanıdıkça. mahalle arkadaşlarına askerlik. Okul. iyi.Önemli Olan Olaylar Değil. güzelliğin ve asâletin. Önce bir aile içinde yaşıyor. o tertemiz. efendice. yıldızlara. o eşi olmayan ürpertiler. Ve daha neler ve nelerle. ruh hastası. ruhun katili. yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor. sinema. işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. ama asil insanoğlu. edep ve hayânın. aşk ve iman zâfiyetleri.s. okul. temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon. baba. baş belâsı televizyon.s. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini. –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. aya. Yurt dışına seyahatler yapıyor. o en güzel yönü. Hep beraber bu hususu inceleyerek. taktik ve strateji bilmedikleri için. kafasızlıkları. kültürsüzlükleri. sağlam adımlarla. sonra da meslek arkadaşları katılıyor. büyük devlet daireleri ve mahkemeler v. insanca. insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan. stadyum. Samanyolu’na bakıyor.. hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. iş. akrabalar. sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. Anne. Onun kafasında sorular. zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler. rezil ve aşağılık. bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye. büyüyor. güzel. varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin. hayat yolunda. iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor. İşte şimdi çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz. ürperiyor. yollar. ibâdet yerleri. geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor. şerre âlet olup. gökdelenler. hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor. mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle. ne yazık ki ertesi gün. tertemiz kalplerine rağmen. kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile. günlük hayatımızda yararlı olacak. Gazeteler. o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce. büyük binalar. gezi v. Geceleri gökyüzüne bakıyor. O her gün en alçakça cinayet filmleri ile. o güzelim insanın.

yaşanan. Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan. hem kendilerini. dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye.. yeni başlıyor. yaşanan. sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler. değişik yorumlarla çarpıtanlar. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle. İşte kendi gerçeğimiz. Kimseye kızmayalım. gerçek hayattan uzak. Tabi iş bununla bitmiyor. Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar. Kimi başından geçenleri. Evet. Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır. insanın ayağının yere değmesi gerekir. Dünyamız kelimelerle dolu. kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek. söz hemen toplumdaki bozuk. belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır. kelimelerden ibaret. sıkıntı veren konulara geçerler. tedavi cihetine gidilmediği takdirde. Düşünmek demek. hayallerimiz ile değiştirmeden.Her şeyden önce. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan. ya onların dışında yaşayıp da. Hiçbir zaman. doğru ve gerçekçi de olsa. kelimelerde değil. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. zararları hem kendilerine. Öfkelenmeyelim.. aksayan. çarpıtmadan. Bir türlü gerçeği göremezler.. Lâf. İnsanoğlu. Teşhis ne kadar sağlam. hem çevrelerini aldatırlar. bütün somut gerçekleri ile. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. hayalleri.. Gelir geçer. sağlam. ayrılma vakti gelir. temiz. İki kere iki her zaman. hastalık yine devam edecek. somut gerçeklerden uzaklaşıp da. Somut gerçekleri. vatansever insanlar bir araya geldiklerinde. sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar. Kabul de. canlı. ilk yapılacak iş. Çünkü. hem de çevresindeki insanlara olur. İkinci adım. sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. içinde yaşadığımız dünyayı. somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu çabucak kavrarsınız. Gerçek. her yerde dörttür. Suç ya falancanındır ya da toplumundur.. attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın. Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. ayağı yere değmez. hayallerinin. oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak. Sanki yüzüyoruz onların içinde. lâf.. söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır. En ufak bir harekete . işimize gelsin gelmesin. Nice insanlar vardır ki. görmek istemezler. onu olduğu gibi algılamak demektir. yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. bu gerçekler karşısında. bir ömür boyu havalarda uçar.. Sürekli itham ederler. O halde. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır. Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. algılamaya çalışmak olmalıdır. bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar. bize acı veren.. edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar. Hepimiz buyuz. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen... Birtakım iyi. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer. ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile. lâf. varsayımları. kelimelerden meydana gelen bir hayal dünya. güzel. canlı varlığın içindedir. somut. müsbet. Gerçeklerden uzak. palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. yediği kazıkları anlatır.

gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı. dedim. yazı işleri müdürüne. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle. Birden bakışları bakışlarımı aradı. şu. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. sükûnetle kendisini seyrediyordum. sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim. aileden. Yahut. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman. Neden bugün sinirlendiniz. İnsanlar bir araya bunun için geliyor. dedi ve ilâve etti. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz.. söylenmekle hangi mesele halledilebilir.. sadece şikâyet. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi. Birden öfkelendi.. hayattan. Neden bir mektup yazıp. siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim. kelimelerle zehirleniyor. diye cevap verdi. hükümetten. – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. Gece son otobüsle dönüyorum. Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. İnsanlardan. keIimelerle yaşıyoruz. her şeyden.. en ufak bir hareket için öncülük etmeden. Kelimelerle besleniyor. ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim. şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. kelimelerle ölüyoruz. gazete sahibine. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim. Gazete okumakla meşgul. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak.. Sadece şikâyet etmek. Konuşmak. diyerek buruşturup yere fırlattı. – Yirmi yıl geçti. hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi. – Lânet olsun böyle gazeteye. bunun için gazeteler çıkıyor. çocuktan. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. bunun için toplantılar yapılıyor. öylesine hayattan. herkes bir başkasından bekliyor bunu. belediyeden. Ben. Öylesine uyuşmuş.. Böyle devam ettiğiniz takdirde. demiyorsunuz. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu. Otobüs tenha. ama her şeyden şikâyet.teşebbüs etmeden. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. . dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu.

döndü. dedi. Otobüsten inerken. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir. aklı başında. Tepki göstermek demek. Dayanamadım: – İşte beyefendi. şuurlu. vurup dökmek. . Başını öne eğdi. Bunu dediğiniz. çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. Medenilik şuuru denilen. bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece. Kendinizi hor. o gazetenin yüzbinlerce satması değil.– Aman efendim. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. olaylar karşısında. diyebildiğiniz anda siz medeni. o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. beş para etmez görüyorsunuz. Cevap vermedi. dedim. yakıp yıkmak. ne ifade eder. sövüp saymak. Sizin için önemli olan. Bir ben bırakmışım. Devede kulak bile olmaz. bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek. bu gazete benim evime giremez. yine bildiklerini okurlar. diye cevap verdi. – Hayır. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. hiddet buhranlarına kapılarak. akılcı yoldan. karşımıza çıkan meselenin halli için. – Teşekkür ederim. edepsizlikler değil. oraya gelememişsiniz. zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup. şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. Tepki göstermek. Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar. onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. duygusallığa kapılmadan. Nasıl olsa. Siz ne yazık ki. Bu iş de. Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı. şahsiyet sahibi bir insansınız. hakir. onu uygulamaya geçmek demektir. en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. sizin o gazete için. yanlışlıklar. keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı. dedi. diyebilmenizdir. öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil.

dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler. aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar. oruçtan. bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki. zâhir ile batın. “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. güzellik adına hep zâhire.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. bir huzur. Aradan uzun yıllar geçti. küskünlükler.İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı. boynu bükük. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım. sıkıntılar.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu. bunalımlar. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor. dargınlıklar. ruh ile beden. Arabanın kapısı açıldı. nice ocakların sönüşü. zekattan sorulduğu zaman. hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri. öz ile şekil.. “benim için çok dua edin. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. Benim kalbim tertemiz. en yüce. felâketlerle karşılaştı. Kavgalar. titrerler. üzerinde düşünürüm. hacdan. hiçbir din. şekli hiçe sayıyorlar. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu. Bu aciz. İç ile dış. bir gazeteci sordu. Bir gün.” Be kardeşim. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm. Birtakım insanlar mâneviyat adına. tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok. içsel olana önem veriyorlar. “aman” derler. İslâm bir sentezdir. kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. güzellikleri hep birer şekilden ibaret. Birtakım kimseler tam aksine. İç ile dış. Kendilerine namazdan. Baktım. şekle sarılıyorlar. Onun için Kur’an-ı Ke-rim’de “Hak geldi. inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller. dualarınıza muhtaç. “Efendim. “Efendim”. madde ile mânâ. “bunlar şekilden ibaret. bu çelişkiyi görüyoruz. “Efendim. ürperirler ve derinden bir ah çekerek. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki. aşk yolunda ömürlerini tüketen. bu esprideki inceliği. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. Sen kalbe bak. bahtiyar oldu.” dedi. Büyük iş merkezlerini gezin. derûni olana. gözleri fersiz. kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri. Rahmetli Münir Bey. Gidin. kalabalık caddelerde dolaşın. gürültüler. dedi. ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı. girdiği seçimleri kaybetmiş. köşesine çekilmişti. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill.” derler. öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok. ruhundan. bu konular açıldığı zaman renkleri değişir. günahkâr kul. hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. saygısız . sen kalbini tursille mi. persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden. şaşaalara rağmen. Oysa gerçekten mânâ yolunda. Artık günümüz insanı bir mutluluk. bâtıl zail oldu” buyruluyor. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. en muhteşem bir sentez. onlar da yalnız bâtına.. güzelliği unutamadım. hiçbir görüş. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere. kadın ile erkek. kenetlenmiş dişler.

Kafalar. Kur’an-ı Kerim’de. yük ağır. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup.bakışlar. Allah’ın ipine sarılmak. radyolar. diyebilelim. yaşayarak. . hiç olmazsa. senin Resulünün bir Hadisini. bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. “Ben de ey Rabbim. bu yükle bu yola katlanamayız. ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun. senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”. meslek hayatında. aile hayatında. “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor. sinemalar. içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek. iman bütünlüğü ve aşk ile. Bir Âyeti. bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. İslâm’a sarılmak. “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. Yapılacak iş ortada. Yüklerden kurtulalım. “Aşk gelicek. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman. “Durun kalabalıklar durun.. mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu. İnsan ister istemez. televizyonlar. “Nazarlardan taşan mânâ. Büyük Yunus. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor. cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak. Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin. tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi. iman ile çene kapamayı nasip etsin. ibadullahı istihkar” derdi. Artık günümüz insanı Yunus’un. İri lakırdıları bırakalım. özümleyerek. afiyet. bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. gazeteler. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için. Allah cümlemize sağlık. kuru gürültüyle değil. “Cümle yerde Hak nazır. nutukla değil. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman.. Lâfla değil. yaşanmayan. belki de bitmek üzere. kalpler öyle negatifle dolmuş ki. “İnan Haluk. göz gerektir göresi” diyor. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar.

” dedi. Memleketim için. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. Ne oluyoruz. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor. telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum. ama insan. Kızım.” Sayın doktor. Hocam. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. Birden telefon çaldı. hatta aracı oluyor.” dedi. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum.Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum. Okulda ne bir tek öğretmen. hukukçu olmuş.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kızım lise son sınıfta. Bu durum Türk eğitimi adına. Oğlum bakkal olmuş. “Buyurun efendim. bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Saygılarımla. ne bir tek öğrenci var. bir hamal tutması gerekiyor. Müdür. devamsızlıktan kurtul. diyor. Niye geldin. “bu ne biçim iş. Bu ne biçim okul. Sorarım size. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. diyor. Sen de git. insanlık kültürü adına utanç verici bir durum. yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler. raporunu al. okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi. o gencecik pırlanta çocuklarımız için. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. diyor. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken. internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum. Bir gün. samimiyetsizlik. Yerden göğe kadar haklısınız. yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa. “Efendim. “Efendim. trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor. ama onurlu. Yolda beraber gidiyorlar. İstanbul liselerinin birinde okuyor. ama dürüst. “Sizi İstanbul’dan arıyorum. senin aklın neredeydi. zelil bir duruma düşürüyor. sağlam bir insana. Kapıda müdür karşılıyor. Telefondaki ses. Sizi yıllardır tanıyorum. Bu ne biçim doktorluk. yıkılan Türk ailesi için. kitaplarınızdan. televizyon konuşmalarınızdan. farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan. aslan gibi bir delikanlıya. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. Dün okuluna gitti. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. Gelmenin sebebini anlayamadım. sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor. bu ne biçim okul müdürlüğü. sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul. Benim oğlum. gerçekten kültürlü bir . Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum. Aynı fikirdeyim. manav olmuş. Yazılarınızdan. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık.” dedim. deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu. kızım doktor olmuş. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. Para için rapor yazan doktor. kızım terzi olmuş. Açtım. unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. Olay beni fevkalâde müteessir etti. daha öğrenemedin mi. yalancılığa itiyoruz. nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner. Benim havsalam almıyor.

Efendim. Bak baba demiş. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. Mesele diploma değil. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. Bak gör. bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor. bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. Ben sana adam olamazsın dedim. nereye gideceğimizi bilemiyoruz. hiç açmıyor. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. Ama ben nice profesörlerin. Bir kısmı boykot ediyor. Adamlarıma emir verdim. Bir kitap hazırladım. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç. “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. yüzüne tükürseniz. Ama bu Nurullah Ataç. gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme . diplomadan ibaret değil. Medya bu çöküşü. bir yerden mi aldınız?” Hamal. Önemli olan insan olabilmek. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. Ah evlâdım demiş. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. rütbeden. seni buraya getirttim. makam. “Efendim. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına. bahçıvan olarak bitirmişti. Hayat bir bütün. “Bu cümle size mi ait. çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. iş hayatı. gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. niçin yaşadığımızı. bir müphemiyet. Eğer bir toplumda sahtekârca alınan. puldan. bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. basılması için matbaaya verdim. ben vezir bile oldum. Aman dikkatli olalım. Adam vezir olmuş. Başta aile hayatı olmak üzere. Hazret-i insan makamına yükselebilmek. mevki. Ben sana vezir olamazsın demedim ki.” diyor. Baba gülmüş. biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. bakanların. insan-ı kâmil olabilmek.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. Diploma onun bir nüansı. “Efendim.insandı. Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da orta ikiden ayrılmıştı. Hamal. Arkadaşım hayret içinde. bir beyefendi. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan. Aradan yıllar geçti. ilkokul mezunu idi. sonra babasını ayağına çağırtmış. Bir belirsizlik. bir kompozisyon. Hamala soruyor. öyle makam sahibi insanlar var ki. adam olmak için. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış. Nice zaman var ki. Kendi kendini yetiştirmişti. tükürüğünüze yazık olur.” diyor. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun.

” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin . Bize dua et emi. başsız adamlar. Gir de bir bak ülkeme Başsız. Anne seccaden gelsin.Sıcacık kanım damlar. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi.

” .Ya nice okumaktır.

yoran. Adına “mobil” diyorlar. sineması böyle.. küfürler.Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var. bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Başlamış kanalları gezinmeye. televizyonun karşısına geçmiş. televizyonu böyle. Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. bir babanın ruh dünyası. hakaretler. konuşmalardan. bunaltan. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. acı sözler. orta yaşa gelmiş. Çok üzüldüm” dedi. hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin. hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. hep nefret dolu bakışlar. daraltan haberler. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu. Acaba hiç düşünüyor muyuz. “O televizyondaki bakışlardan. mimiklerden ürperdim. bugünkü içinde yaşadığımız toplumu. Ben. hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. üzen. sarsan. gazetesi böyle. İnsanlar her gün. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. Bir toplum ki. . bir delikanlının iç dünyası. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün. “İnanır mısın Sabri Bey” dedi. jestlerden. Eline kumanda cihazını almış. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. bir genç kızın. Aman Ya Rabbi. İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten. biraz buna benzetiyorum. Hep kin dolu.. tiyatrosu böyle.

Anne seccaden gelsin,

Bize dua et emi.”

Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır.

Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle

başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz”

der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünneti Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin...

500. Sayının Mutluluğu

Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım.

bir okul. M. ansiklopediler çıkarılabilir. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. deli doktor” diye tempo tutuyor. Gir de bir bak ülkeme. sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. Sıcacık kanım damlar. gittikleri yolu görebilsinler. Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor. nereye gittiklerini bilmeden. Artık insanların içi yanık. gül gibi bir dergi çıkıyor. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz. yazı yazarak. İki elini birbirine vurarak. Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ne yaptıklarını.” Hasta birden susuyor. alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin. Odaları dolaşıyor. dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. ilelebet bu hastaneden çıkamazsın. hatırlarını soruyor. hastanın yanına gidiyor. Hastalarıyla ilgileniyor. kavruk. hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi.” Gidin. Ve bazı insanlar.Bu 500. Nice güzel insan. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne. Ve elini omzuna koyarak. “Bıçak soksan gölgeme. Hangi su. anlamadan. Mazhar Osman. bir üniversite oldu memleketimiz için. Başsız başsız adamlar. Oradan uzaklaşıyor. idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. Onlara şöyle bir bakın. sigaranın. . basılmasında yardımcı olarak. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen. o dergiye emek vererek. düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. “Bak kardeşim” diyor. irfanına nice kitaplar. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. odasının kapısına çıkıyor. “deli doktor. Sonra temizlenmeye çalışın. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. tashihini yaparak. Aklıma meşhur hikâye geliyor. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de. kumarın peşinde gidiyorlar. sayısı çıkan mübârek dergi. Bir hasta.

irfanının aynı zamanda terazisidirler. bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir. soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. daha iyiye. Orada nice insan okuyarak. araştırarak. ama insanı kitaba götüren yolların birisi. belki birincisi dergilerdir. hizmet etmeyi nasip etsin.Dergiler bir ülkenin kültürünün. düşünerek. O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı. Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. gerek dünya edebiyatında bazı dergiler. o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. istikbali. . daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır. o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz. faydalı olmayı. çileli insanlarına yardımcı olmayı. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki. Evet kültür kitaptır. bir okul olmuş. Gerek Türk. Allah cümlemize hayır yolunda. iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli.

İslâm dinini öğrenmek istiyorum. sağımda solumda. o yazardan sorulmayacak. aile olarak. bazı yazarları tutuyorlar. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. Aman Ya Rabbi. geri zekâlıdır yahut delidir. aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin . Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor. bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten. müşahede ettim. sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken. Hangi yazarları okuyayım. göklere çıkarıyorlar. ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. bazı iyiyi. Önündeki pusulaya bakar. tereddüt içinde. İşin aslı şudur. emin adımlarla yürümek. Düşünün. olabilir. şaşırtan. siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. adına hayat denilen. Hep boşuna atış yapılıyor. Ne yapar? Çımacıya mı sorar. sizin ihtisas konunuza girmez. ona göre hareket eder. Efendim.Kulluk Edemedim. gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da. Şaşırdım. bir ruhi şaşkınlık idi. sizin meseleniz değil. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak. Bazı kimseler reklâma uyarak. Bu. yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. Bir gemi düşünelim. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum. toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. Açık söylüyorum. Sağlam bir yolda. sıyrılabiliyor. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek. “Ben.” dedi. yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor. yürekten inanmış olsak. önce şunu söyleyeyim. Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden. Bir an için paniğe kapıldım. Kapıdan girdim. güzeIi gösteren kitaplar yanında. bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır. mâneviyat adı altında insanı yanıltan. Hep acaba diyorlar. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. Kaptan. efendiler. yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. Bu onun kişisel düşüncesidir.” Kıymetli okurum. amacıma ulaşmak istiyorum. Hep akıntıya kürek çekiliyor. Filân yazar şu kanaatte. Dalgalar sanki bir dağ gibi. Öyle bir mahkeme ki. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. din adı altında. Filân âlim şunu söylüyor. Sayın okurum. hata etmeden. rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim. hangi yazarları kendime önder. bu sadece sizin derdiniz. doğruyu. ben onların durumuna düşmek istemiyorum. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden. acaba doğru mu yol alıyorum. dedi mi? Ben hatırlamıyorum. siz o kitapçılardaki binlerce kitabın. günün modasına kapılarak. “Efendim. yazarın sözüne değil. Geçen gün bir kitapçıya gittim. Affına Geldim Bir okurum telefon etti. önümde arkamda binlerce kitap. Lütfen bir yol gösterin. bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim. Herkes kendi kendinden mesul olacak. tayfaya mı sorar. orada karının kocaya. lider. söyleyebilir. Yıllarca bunları gördüm.

bana iman ile çene kapamayı nasibeyle. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. mülk farklarına aldırış etmeyelim. Sen bizleri affet. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. Her tarafımız kusur. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman. Efendim. imkânlara lâyık değiliz. o sizin bileceğiniz iş. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. Ömer gözleri nemli cevap vermiş. her zaman edep içinde. her yerde. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor. çok zor bir toplumda yaşıyoruz. sen ne büyüksün. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım. tevazu içinde. şu entelliği bırakalım. Bu da bir imtihan. “Abla be. incelik içinde bir Müslüman olalım. makam. hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. Ömer. Allah’ım diyelim.” diyor. sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra. “çöllerde yaşayan.” Değerli okurum ne olursunuz. günahkârım. “Ne oldu?” diyor. Günahımız başımızdan aşkın. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce. kulluk edemedim. kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar. Hz. Allah’ım. gözümüz yaşlı. İlk hedefimiz edep. Sen bizleri bağışla. mevki. bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım.” Bizler de onun gibiyiz. her işimiz hata. Başımız önümüzde her an. İnşallah Allah bizleri de. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. saygı ve incelik olsun. tevazu. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer. iş hayatınızda. “Hani. saygı içinde. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder. kusurluyum. Çok zor bir dünyada. sen cennetle müjdelenen bir insansın. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere. . mal. Yüce Allah lütfediyor. affına geldim. “Ben. lütfen istirham ediyorum. yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra. ister binlerce kitap okuyun. bize imkânlar tanıyor. “Senin her tarafın hata.” demiş. rütbe. İşte böyle sayın okurum. Onları iyice öğrendikten. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. Zahiri gösterişlere. Kadın başını camdan uzatarak memura. Allah’ım. zenginlik. ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım.” İşte. böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim. aile hayatınızda. Bir tek Âyeti. derler. Ne olur ellerimizi açalım. demiş Hz.ve ona göre hareket edin.

efendi karakterli. Geçenlerde televizyonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim.” der. saati saatine işimi yaptım. mülk. Bu. lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. Bugün bahçıvanım.Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. Evet dün imparatordum. Evet. yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir. yumuşak bir sesle. bugün çapa yapan bir bahçıvan. Saygılarımı sunarım. gönül yıkıyorlar. Çin’de ihtilâl olmuş.” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır. akıcı bir üslupla konuşmaya başlar. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım. .. lâyık olmadıkları makamlara çıkıp. kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir. insan sevgisinden o kadar uzak ki. Hep şu terane tekrarlanırdı. Bugün ne yazık ki birtakım kimseler. saygısız bir milletvekili. “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım. idareyi ellerine almışlardır. Asıl utanç duyması gerekenler. Günü gününe. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak. gerek elbise provalarında. Şimdi ağaçlarla konuşuyor. ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. dengeli. “Sayın muhafız. kendini bilmez. Ama ben onurlu. Dün milletime muhatap oluyordum. haysiyetli.” Meclise bir sessizlik çöker. Olaya sizin gibi bakmıyorum. bugün ağaçlara. Son imparator tahtından alınmış. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun. Hayretler içinde kaldım. Sayın rektör şöyle deseydi. bu ne düşüş böyle. kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz. Cumhurbaşkanına. “ben sizin gibi düşünmüyorum. onlara faydalı olmaya çalışıyorum. alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. Çok rahat kalp kırıyor. ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. düşündürücü. bu kadar kırılmazdım. Bir gün bile. Abuk sabuk konuşmak.” der. Bugün bahçıvan olarak mutluyum. Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. Tane tane. medeni insan olmak yine başkadır. Dün imparator olarak mutluydum.” der. efendilikten. örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. ne söylediğini bilen bir insandır. Onlarla arkadaşlık yapıyorum. rektör olmuş ama adam olamamış. makam sahibi olmak başka. Bir süre sonra.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini. Sesin geldiği tarafa döner. çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. “Evet. büyük bir edep ve saygıyla. ibret verici. Gurur duyuyorum. olgun tavrını. “biraz da terzilik günlerinden bahset. kibarlığını bozmaz. gerek teslim günlerinde aksama olmadı.” İşte İmam Hatip Okulları açıldı. Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. memleket sevgisinden. Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri. Bununla da iftihar ediyorum. mevki. bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal. Efendim. Akıllı. Maocu güçler imparatorluğa son vermiş. şahsiyet sahibi. Ama insanlık. “Sen. İnsanlıktan.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır. Deminki terbiyesiz ve saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur. Gençlik yıllarımı düşündüm. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar. küstah. tarihe geçen. “Efendim..

daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. İfrat veya tefritlere gitmeyin. Ömer Hayyam bir şiirinde. eksileri. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar. Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir. “devam edelim. Peygamberimiz cevaben. . yavaş yavaş çıkalım. Haddimizi bilelim. edebin. “Siz siz olun. Ben onu da kaldırırım. “Sevginle gireceğim toprağa. “Bırakalım mı artık?” dedi. “Daha çok koyalım. Cemaatten biri. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. Efendiliğimizi bilelim. Hakem. Sıra haltere gelmişti. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı. güzel bitirelim. Bize düşen görev. Yıllar önceydi. “çok azdan başlayalım. ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. işleyiş kanunları var. “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de. “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de. her gün. Hayatın bir genel çizgisi var. Ben güçlüyüm. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti. çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar.” denir. Yahut şu tarafları fazla. ifrata gidiyorlar. noksanlıkları veya fazlalıkları var.” buyuruyor. Elbirliği ile efendice. insanlık dışı gibi geliyor. saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. daha güzele. Taşıyacağımız bir ağırlık var. Bulgar şampiyonu itiraz etti. Peygamberimiz bir Hadisinde. zorlandı. maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor. Vasilevski’ye döndü. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. Anadolu’da bir atasözü vardır. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz. ibadette dahi aşırıya gitmeyin. Önce zorlandı. efendiliğin. hepimizin artıları. “Gel. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan. şu tarafları noksan.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti. sonra Avrupa. idrak dışı davranışlar. sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. Hatasız kul olmaz derler. Önemli olan. fert olarak.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. her saat. onu havaya uçurmak. Daima orta yolda kalın” buyuruyor.” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. toplum olarak. Hayat böyle efendim. insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa. işte burası bana akıl dışı. İtidal çizgisini.” deseydi. Altında kalır. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. “Daha” diyordu. Ölçümüzün dışına çıkmayalım.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu.” dedi. Vasilevski. ilim dışı. ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. hep insanların başına ne geldiyse.“Efendim. Çünkü. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak. Genellikle bu çağdışı. aşırıya kaçıyorlar. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. Mütemadiyen. Hepimizin hataları var. eziliriz. ben medeniyetin. “Hayır. tecrübeli bir zattı. güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum. elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. sonra birden yıkılıverdi.” dedi. kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde. hatta her dakika daha iyiye. Güzel başlayalım. O noksanların tamamlanması gerekir. yaşlı. “Hayatta hiçbir konuda itidal dışına çıkmayın. saygının.

efendice yaşayalım. sonumuz da hayırlı gelsin.Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. temiz. Allah bunu bize de. . yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. iman içinde çene kapayalım ki. Bizler de hayatımızı nezih.

yetiştikleri ortam farklı ise. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben yetiştiriyorum. Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri. iki yıllık mukavele yapıyorlar. Günümüzde mâlum. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız. Pek tabi.Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor. gözyaşı döken nice insanlar. Kazancımızla ayın sonunu zar zor getiriyoruz. Sayıları o kadar çok ki. bir yıllık. peki nasıl düğün yapıyorlar. düğün salonları da değil altı aylık. içki içen. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir. Nemize gerek bizim. erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. Reisiyim. çıkın işin içinden. Tabiidir ki benim dediğim olacak. çamaşır makinesi borcu. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. Eh. bulaşık makinesi borcu. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken. uykusuz kalan. bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor. Benim dediğim olacak. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. “Hayır. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. Düğün salonu borcu.” Haydi bakalım. Salon tamam. dövizi var. Yıllarca Yargıtay 2. Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Sigara içen. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor. mobilya borcu. birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. Birtakım kadınlar. kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. Bir erkek şurada. atılmadık çamur bırakmıyorlar. kavgalar başlıyor. Parası var. o kadar önemli bir faktör ki. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar. erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar. salonda harcanacak para da tamam. burada gördüğü güzel bir .” diyor. aile görgüleri. yatak odası takımı borcu. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor. tükenmeyen borç. Artık. öbür bankaya yatırılıyor. Mevkii. Boşanan insanlarla görüştüm. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar. “Ben bu evin erkeğiyim. buzdolabı borcu. kumar oynayan. Bir mahkemeye gidiyorsunuz. düğün masrafı borcu. Babasıyım. göz göre göre “Aa. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği. Olay bundan ibaret. İki eşin dinleri. makâmı var. mülkü var. ama öyle aileler görüyoruz ki. televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen. Bir bankadan para çekiliyor. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar.” diyor.” Başka söz söylemiyorlar. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. halı borcu. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor. Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. İnsan ister istemez ürperiyor. Çocuk. Bu. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. Sonuç ürpertici oldu.” diyorlar. inanışları. mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile. “Adamın malı. Diyeceksiniz ki. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm. benim inancıma göre yetiştirilecek.

” diyor. Kızı üniversiteyi bitirmiş. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât. töreler.kıza hemen tutuluveriyor. saygılarını. Bir gün bir komşuları geliyor. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar. Genç bu sorudan rahatsız oluyor. duman gibi dağılır. Geçen gün bir taksiye bindim. biri de bir kız okulunun müdiresi idi. imtihanla bir işe girmiş. ama kimsenin önünde boyun eğmeden. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. asil. Gençler tanışıyor. Derhal kalkıyor. bunun sırrı ne?” diye. O kadar nezih. Evet. Yıllardır tanıyordum. Ellerindeki imkânlara göre bir somya. Yalnız kızın güzelliği. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. Peygamberin şefaati üzerlerine olsun.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. “Ben. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük. özellikleri nelerdir?” diyor. Nur içinde yatsınlar. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar. yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. Necip Fazıl Kısakürek. Allah’ın rahmeti. Taksi şoförü. İlk gün başlayan sevgi. Bazen eş dost merakla sorarlardı.” Bir arkadaşım vardı. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik. “Babanız kimdir. örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. Ne dersiniz?” diyor. O gün çok üzgündü. Üniversite mezunu. “Bizim bir tanıdığımız var. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. “Sabri Bey. Bir araya geliyorlar. sonra takdirlerini. Birbirimizi kırıp incitmedik. Saygın bir görevi var. “Aman canım. güzel. kibar. saygı kırk dört yıl devam etti. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı. hayranlıklarını sunuyorlardı. “Medeni ve dini nikahımız . babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor. Ama borç etmeden. efendi bir insandı. iki tencere alarak evlerini açmışlardı. ihtimam ve incelik istiyor. “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki. Kız karşı tarafın ailesini soruyor.” derdim. rahmetli Aytekin Bey. Kıza babası için. görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. Evlendikleri zaman biri genel müdür. “bırak şu hanzoyu. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez. birkaç çatal kaşık. bir minicik masa. Değil inanışlar. “Çok basit. Sebebini sordum.

içkim yok.” dedim. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak. Nur içinde yatsın. Evi yerleştirdik. ben onu ne çocukluğumda. pula. çok saygılı bir insandı.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi. Rahmetli eşime teklif ettim. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı. Bunu. “Rânâ. Evi sen idare et. Müteahhide bir miktar borçlandık. uzun vade kabul edemem dedi. Hep merak ederim. çok dikkâtli. “Olmaz. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi.” dedi. bu evde ne senin dediğin olacak. mala. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih. yalnız kitapları çok seviyorum. kaloriferli bir daire almak istiyordu. Annem de çok hassas. temiz. münakaşa olmadı. güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin. Yıllarca para biriktirmişti. “Hayır Sabri. Diyelim ki. Bana harçlığımı ver. ne evliliğimde görmedim. Allah gani gani rahmet eylesin.” dedim. kumarım yok. Evi sen idare et. Müteahhit. Benim sigaram yok.kıyıldıktan sonra evimize geldik. Bir gün babam Hak’ka göçtü. aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya. Bir mukavele yapalım. O. mülke. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Önemli olan aynı ruhta. Kapıdan içeri giriyoruz.” diye. Rahmetli eşime “Bak Rânâ. aynı inanışta. . Sonsuz şükürler olsun. Bir atasözü vardır. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. “İkimiz de hukukçuyuz. ne benim dediğim olacak. tatsızlık. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. İkinci husus para meselesiydi. Allah bütün gençlere nasibeder inşallah. “Ben maaşımı alınca sana vereyim.

mağlup edemez. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. Bazen ağlıyorum. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk. o Peygamber aşkı var ya. bir benzeri görülmemiştir. çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. Bir yıl evvel getirmişlerdi. o Allah aşkı. paçavraya çevirdi. silahlar. irade dolu bakışlar. İşte öyle. Ürperiyorum. Milletvekillerinin biri bitiriyor.” diyor. Aslında Çanakkale. bana azmin. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor. matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. iradenin. giyecek elbise. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. O yırtık elbiseli iki asker. bu kitap olduğu sürece. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti. Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. Aşk dolu. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş. yıpranmış. Başbakan yerden yere vuruluyor. havsalanın almayacağı bir olay. diyorum. dökülüyor diye bir kelime vardır. vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. bir iman vardı ki. ama göğüsleri aşk dolu. atacak silah bulamamış. bütün dünya bir araya gelse Türkleri yenemez. Ama o iman gücü var ya. Türk Milletinin inandığı bir kitap. Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. iman dolu Anadolu çocukları. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler. Allah’ım. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. hayat enerjisinin. Konuşmaya başlıyor. Belki haklısınız. Harp bitmiştir. vatan sevgisi dolu. o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. sâde İngilizler değil. onun yanında bütün sayısal. Kusura . “Arkadaşlar. mücadele gücünün. rezil etti. teçhizatlanmış düşman askerleri. Fotoğraflarını çekmiş birisi.Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. Hani. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. Gencecik. Batı harp tarihinde aklın. “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi. biri başlıyor. Azim. uçaklar. giyinmiş. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. Ama şunu unutmayın ki. Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. iman dolu. toplar. Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış. İngiliz Parlamentosu toplanıyor.

bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.”

Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin...

Olaylar ve İnsanlar

İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.”

Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde

okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar.

İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak...

Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak.

Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak.

Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak.

Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak.

Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri

yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak. acılarımızı bağrımıza basarak. Kendimizin. günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden. son nefesimize kadar doğrunun. ailemizin. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak. gerek yurt içinde. imkân nispetinde. Onuncu husus. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar. bunun sebeplerini araştırmak. Beyinsizlikler karşısında ürperip. en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek. . Sekizinci husus. küçük hesap gözetmemek. bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. gerek yurt dışında seyahatler yapmak. Bunları yapabilenlere ne mutlu. iyinin ve güzelin peşinde olmak. titreyip. haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak. Bu yolda kafa yormak. çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek. Allah onların hepsinden razı olsun. en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. en nezih. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi. onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. Dokuzuncu husus. içimizdeki en temiz. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek.geliştirmek. menfaat. gücümüz yettiği kadar. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak.

Bizlere kattığınız bütün güzellikler için.. dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik. Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. bugün... birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek. saygılar. inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle. Efendim.. yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor. . sevgiler. Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar. Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı. Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim.. dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz.. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız.Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim. Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim. Hoşçakalın.. siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz..

Annem eve gelmiş. Gözüme ışıklar akardı. beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar. hayran hayran onları seyrederdim. baktılar olacak gibi değil. hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş.” derdim. Ben anne sütü almamışım bebekken. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. bana o mamadan pişirmiş. Alt katta bir komşumuz vardı. o yolculuk hatırımdadır. bu sefer mamayı almışım. Sonra gelmiş. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. Parası bütünmüş. Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. okuma yazma öğrenmek istedim. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım.Bunun için müsaadenizle çocukluk. Meselâ Ermenek’e gelmiştik.. Sebahat Abla.. annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. Uyumaz. Ampule bakardım. Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla. anlatırdı? Ben doğmuşum. Belki ben o zaman mamadan yeseydim. Bir haftada öğrendim. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kaplamış. Bir iki. sonunda öğrettiler. Münire Abla. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? . Yine hatırlıyorum. Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin. Bunun izahı mümkün değil tabi. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. Nasıl oldu bilmiyorum. bunda bir hikmet var diye düşünmüş. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için. Çok aç olmama rağmen yememişim. Annem şaşırmış.

öğleden sonra ihtiyarlık. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep. öğleden sonra kendimle yani. Öğlene kadar çocukluk.. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır.” demiş.. at sırtında Anamur’a. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan. Mut’a götürür satar. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı. Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı. Öğlene kadar çocuklarlaydım. titriyormuş. Meselâ ağaç nedir. Yazları orada yaşardım. aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir.. “Yavrum. O arada bir yaşlı adam belirmiş. oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır. Baktım hayatın gidişine. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. at sırtında giderken gece olmuş. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı. insanlara. Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz. Kendini sabaha . Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış. biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı.. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir.. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem. Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. Uzun boylu ve heybetli idi. Kar bastırmış. neden dünyaya geldik. “hiç korkma.Tefekkür ederdiniz yani? Evet. .Ben herkesle iyi geçinirdim. kim öğütledi? Hiç kimse. yaklaşmış. Uzun uzun düşüncelere dalardım. Öyle tek tip değildim. getirirmiş. yalnızlık bana güzel göründü.. yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm. Bir kış günü. Şimdi gözlerini kapat.

“evde bir sürü yemek var. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. Bana göre veli bir hanımdı. Topa atlayıp yakalayım derken. okşayan babaannem birden sertleşti. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi. küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor.” Sonra birden gözden kaybolmuş.” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak. yeniden malzeme almış. niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum. ayağım çorba tenceresine takıldı. Bana hâl diliyle örnek oldu.” Sonra anladım ki.” dedim. Tencereyi sobanın yanına getirdi.” dedim. Çorbayı yeniden pişirdi. Babam dediklerini aynen yapmış adamın.” . puşt puştluğunu yapar. dingilderken düşürür. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne.” “Kış kışlığını. Babaannem hiçbir şey demedi. Sonra giyindi. kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu. Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah. geldi. “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven. kaldım. “Babaanne. En son da beni yetiştirdi.” dedi. “ben bunu sana anlatamam ki.” “Yağ yiyen köpek. Önce halıyı bir güzel temizledi. O kadar utanmıştım ki. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince. babaannem riyazet yapıyordu. tüyünden belli olur. Orada dondum. “Ooo. Bir gün sordum. çıktı. ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi. sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Bütün halı çorba oldu. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti. Kımıldayamıyordum. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum. yetiştirmişti. Bir gün akşama misafir gelecekti.Anamur’da bulacaksın. Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü. pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım.

Annem. Sebihanım” derdi. . “Ah yavrum. Hoca şaşırdı. ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. hâl diliyle örnek olmuşlar size. ne annemle babaannem arasında. gel bu kitabı oku bakalım” dedi. ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. Ben gittim. dönüşte anlattıracağım” dedi. ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. Başladım okumaya. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildini z mi okulda? Hayır. Annem de babaannemi çok sever. O zamanlar sınıf atlama yoktu. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi.” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem. Ben. hoca. “biz ders yaparken sen şöyle otur. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden.“O kırk puşttan kırk muşta yemiş. Babaannem. istediğini oku. “Anneciğim. bir elin kese olsun. “Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin. – Efendim.” dedi. Hoca. “Buyur. Annem kendi annesini altı yaşında. “anlaşıldı. Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. lütfen rahatsız olmayın. mevzuat uygun değildi. çok şükür. “Madem öyle. ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım. Ben gülmeye başladım. babaannem için “O benim annem” derdi. Öğretmen tahtaya harfleri yazdı.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ. sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş. anneme çok büyük saygı gösterirdi. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar.

– Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. akıl orada durur. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken. kimler hazırlandı diye. “Hangisini?” dedim. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. Bir gün eve geldim. senin yerin burası. Damat adayını hiç gözüm tutmadı. nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. Annem beni alır misafirliğe götürür. meselâ gelirlerdi.” dedim. kürsüyü gösterdi.” Bunu duyunca hoca şaşırdı. ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır.” Tam dört saat konuyu anlattım.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı. ne yapayım?” derlerdi. ben cebimden şiirler çıkartır. biraz sonra da kendisi girerdi. “Nasıl buldun arkadaşlarımı?” dedi. “o evlilikten hayır gelmez. eve girdiler. kocasıyla ilişkileri nasıldır. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. Genel sınavlar yapılırdı. Rânâ şaşırdı. Yanımızdan geçtiler.” Tabi bunları kimseye anlatmazdım. O zaman daha lise ikideydim. kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. çok iri bir adamdı. damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. Tahtaya çağırdı. Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda. Ben el kaldırdım. Ben de onlara ne yapmaları. “ayakta kalma. “Yavrum” dedi. Dertlerini anlatırlardı. Bakışları hoşuma gitmemişti. onları okurdum. Görücü gelen kızın annesi. Annemle akşam konuştuk. “bu ihtilâli hazırlayan sosyal. kocasına “Bey. Onlar sohbet ederken. siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım. okudum. Sınıfa önce göbeği. – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare arar mışsınız? Evet. “Meselâ köşede oturan” deyince. bir sandalyeye oturturdu. “babam çok dövüyor. güzel yemek yapar mı. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim. “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu. tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı. evi temiz midir. gel buradan anlat.. bir tuhaftı.. “Anneciğim. ona tam üç saat o hanımı anlattım. Sonra akşam Rânâ sordu. Herkes başını önüne eğdi. Adam da “Kafamı kızdırma hanım. sapık diye. Yeni evliydik. Beş yaşındaydım.. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi. bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık. Sömestr tatili bitti. Hoca derste sordu. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız. . Laz Hayri derlerdi. Bu bir ömür boyu devam etti.Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti. Çünkü o adam sapık..

Annem bana baktı. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti. Bir gün baktım birisi üşütmüş. Benim çocukluğum bir film gibiydi. başka bir yorgan yaptıralım” dedi. aralarında para toplamışlar. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. mahallenin çocukları toplanmışlar. Bir gün annem bana “Oğlum. yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. “Ne vereceğim?” dedim. İşte böyle. ayakkabılarını boyat” dedi. Eğildi. Alın. adama içirdim. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar. Üstünü örttüm. “Aferin yavrum” dedi. Bugün kaç anne bunu yapabilir? . Ay bir hoşuma gitti. Hemen eve geldim. bir hoşuma gitti. Çıkardım. Bir gün de geldim baktım. Hemen boyacıya koştum. kalk seni gezmeye götüreceğim. “Ağalığına kalmış beyim” dedi. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. evet. Adamcağız hem oynuyor. Çok güzel pembe bir yorgan. Etrafını çevirmişler. Evde olay çıkar. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. cebimde ne var ne yoksa adama saydım. O günlerde daha okula gitmiyorum. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim. beni alnımdan öptü. Biz gidelim. Yakında da sünnet olacağım. ne hallere düştük diye.Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. adamı rahat bırakın. Yalnız. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm. Ayakkabılarımı boyattım. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. o içeri giriş çıkış sırasında. Adam sonra iyileşmişti. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha. o benim üzerime örtülecek. Sonra harçlığımdan aspirin aldım. Adam. o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım. hem gözlerinden akan yaşları siliyor. bu yorgan işini baban duymasın. “Çok iyi etmişsin. çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla.

Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim.” Gittim. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. Yıl sonunda. “Git. Temizlik. bamyaları mideye indirdim. Getirdi. geldim.” dedi. Gittim. Beni ona göre yetiştirdi. “Ne getireyim?” dedi. Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. “Doydun mu?” dedi. Ben kaldım aç karnına. kuru fasulyenin tadı ayrı. “birinci olduysan. yemekler için ön hazırlık. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır.” Bu söz bir hoşuma gitti. kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım. karın sevinsin. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar. “Ben bamya yemem” dedim. ilkokulda sınıf birincisi olmuştum. Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. “Sen bilirsin. aldım. yemeği önümden aldı. “taze fasulyenin tadı ayrı. alışveriş. odun kırma. domatesli. Tadı hâlâ damağımdadır. Annem açtı baktı. Alaburus tıraşlı bir garson geldi. orada da usûl öğreneyim diye. bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu. Sonra yemek bitince geldi.Öyle. “Ne yapalım. Garson iki elini birbirine vurdu. bir hoşuma gitti. Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu. Bu sefer de taze fasulye istedim. “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur. Akşam da bir şey yiyemedim. “bir kilo domates al gel. anneme söyledim. “İşte. Beş yaşındaydım. o küçük sağlam domatesi yıkadı. “sen artık delikanlı oldun. yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş adam. “Doymadım” dedim. . Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı. ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. O da “Siz benim işime karışmayın. Gururla geldim.” dedi. çorba kaşığıyla yerdim. Bir gün sofraya bamya geldi. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi. Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli. oturdum.” dedi. hepsi çürük. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi. Annem edebiyat öğretmeniydi. maydanozlu. Ama annem öyle yapmadı.” dedi.” dedim.. “Haydi oğlum” dedi. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi. Onlar afiyetle yediler. Pirinç çorbası. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi..

Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi.” dedi. odun kıran” diye.” O günden sonra tek başıma pazara gider. Adam kızdı. “Gene olmaz” dedi. Kıpkırmızı oldum. “Ben acele iş yapmam. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. Bakkalın. Komşu teyzeler “Yavrum. “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim. O gün hep adamı seyrettim. Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi.” derlerdi.” dedi. evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. misafir gelecek. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. “benim oğlum ne güzel domates almış. Ben selâm vermeden girene mal vermem. haydi şunları şunları bize alıver. dükkânlarını birer ay kapattırırdım.. Şaşırmıştım. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi. Şimdi çık. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi. “Odun kıran. boya” dedim. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki. İçeri girdim. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. benim intihar etmem lâzım” dedi. Meselâ beş yaşındaydım.“Bak oğlum. tabi. Yıllarca üzerinde düşündüm. Hemen dediklerini yaptım. Sonra gel. bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi. Fazla para istiyor sandım. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. Allah ondan razı olsun. “İki katını vereyim. Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. “Bakın” dedi. Misafirliğe gideceğiz. Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum. “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan. Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse. davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet. gel. “Niye?” dedim. “sen bizden daha iyi alıyorsun. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar. “Niye peki?” dedim. manavın.. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı. “Acele boyar mısın?” dedim. Hepsi aynı boyda.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara.” Çok utanmıştım. “Hah. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. şöyle” dedi. isteyeceğini ondan sonra söylersin. Biraz dolaşıp geri geldim. selâm ver. “Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu. Başını kaldırdı. yüzüme baktı. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin. Bundan sonra hep böyle alacak. biraz dolaş. bir de yanında çikolata vardı.. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder. kasabın benden ödü kopardı. – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? . Kibriti verdi.. “Veremem” dedi. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim.

Aldım. hayran olmamak mümkün değil. Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti. ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. Amcamdan bir tane almasını istedim. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik.. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. Uzaktan. Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı. hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. Aldı. Yemeye doyamazdık. İşi o zaman anladım. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi.. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur. Pideler fırında pişerken. Nihayet bir otobüs geldi. O gün öyle üzüldüm ki.. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu. Bana beş kuruş verdi. okudum. Okudukça okudum. yumurtalı pide yaptırırdı. O bana göre dünyanın en büyük şairi. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı. şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın. son iki derste kafam sanki çalışmazdı. Onu çok. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı . Bindik. gelen otobüslere bakıyor. Doyamadım. Rafta bir kitap dikkâtimi çekti.Evet. bütün mahalle esnafına satardım. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. Buğday ununu su ile pişirirdim. O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta. pide bitince nefesimizi verirdik. biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. Oradan sıcak helva alırdı. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. “bu değil” deyip geri çekiliyordu.. yapıştırıcı olarak kullanırdım. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır. ama pek çok sevdim. Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. tam gün tatil değildi. Hemen kitapçıya gittim. başlarken derin bir nefes alır. Elini öptüm. (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım.

Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim. “Ne vereceğiz sana?” dedi. turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. Onları güzelce yıkadım. lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım. kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. ticaret böyle yavrum. Otobüs param. Yıllarca ıstırap çektim. – Efendim. Kadın o kadar mutlu oldu ki. Ama anneme söyleyemedim. “Efendim. müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. “Bir ücret istemem. Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye. Öğlenleri aç kaldım. Adam razı oldu. onlarla bütün rafları kapladım. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. sonra yıllarca ıstırap çektim. Kadının paketlerini aldım. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi. yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. bazılarına turşu suyu koydum. tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. Her yıl göğüslük ve yakamı. bir kâğıt boşa gidecek diye. Her adam ticaret yapamaz. Sonra bu beni çok etkiledi. çok üzüldü. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı. bunu da ver” demeye. Meselâ şişman bir hanım gelmiş. Başka bir gün de bir hanım geldi. Liseden kızlar çıkıyor. öğle yemeği paramı oradan karşılardım. bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için.” derdim.tavuk göğsü yemeğe götürürdüm. Böyle bir gün. Annem o zaman hatırlamış. “size su mu ikram edeyim. güzelce tek paket yaptım. üstüne de bir fiyonk attım. olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı. Başladı . yalnız bir şartım var. dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım. ona “Efendim. “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. Bu durumu komşular görmüşler. bazılarına su. dolaba bıraktım. nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl. Sanırım çok üzüldü. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu.” dedim. Sonra onlar bir şekilde geri döner. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu. Yeni kaplama kâğıtları aldım. Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. “şunu da ver. kan ter içinde. o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. Birçok paketler vardı elinde. defter. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim. Ticarette en önemli husus. “Ben. Eğer yarın âhirette benden davacı olursa. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. Oturup ağladı. Eee. orada bir lise vardı.

“Yahu. Araştırdım. beğensem. kanepede beraber oturur. elimi annemin omzuna koyardım. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim. sürekli okudum. “seni kızımızla evlendirelim. gece gündüz okudum.” dedim. temiz erkekler için.” Onlara “Hayır efendim. Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende. “ben okumak istiyorum. Bu hep böyle devam etti.alışveriş yapmaya. Annemle arkadaştık. sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim. Bu iş böyle yavrum. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. insanı anlamak. Çok teşekkür ederim. pırıl pırıl bir gençlik. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar. o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık. Ama tertemiz. bizim ortağımız ol. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. Annem .” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. İşlerimizin başına sen geç. Hayatı. temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem.” buyruluyor. inceledim. Akşam eve geldiğimde. Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim. benim aradığım çözüm değildi. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum. Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı. Okudum. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu. o kızı bir de ben görseydim” derdi. O gün birçok şey satın aldı. Ama doktorun önerdiği. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi. o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. anneme söylerdim. O arada iki de evlilik teklifi aldım.

beğenmiş. bir mahalleye yerleşmişler.. Annemi işe gidip gelirken görüp. o şey hayırlıdır. Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. Hayat boyu bu anahtar ile birçok müşkülü açtım. güzeldir. Ondan uzak dur. Kimdi o sözlü kız? .oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. Babam da o mahallede oturuyormuş. Üç lisan bilirdi annem.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu. Lise birden ikiye geçmiştim. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. içinde bir daralma. Nur içinde yatsın.. Çok kültürlü bir insandı. Ona pek çok sorular sordum. renk verdi. dedemden istemiş. Benim en yakın arkadaşım. Dedem Rodos savcısı imiş. günahtır. çenesini bağladım. o şerdir. Alıp okudum. Çok asil bir duruşu vardı. Hukukçuydu babam. Allah’ın rahmeti. O günden sonra onu daha yakından tanıdım.. bir ferahlık. ama günah diyorlar. hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet. O aile de çok cimriymiş.” diye.” dedi. Süfas Camii’nin imamı idi. Sözlü Kız ve . gelirdi avluda abdest alır. bunalma hissi bırakıyorsa. Peygamberin şefaati üzerine olsun. – Efendim. kafamdaki soruların cevapları orada vardı. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki. Bir gece kafama koydum. bir huzur hissi uyandırıyorsa. Namazdan sonra tesbihat başladı. İş yaparken yorulsa.. uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. “her ne ki içinde bir güzellik. annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış. – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur. Ne güzel bir insandı o. Evlenmişler. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. “Hocam. camiye girerdi. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik..” dedim. “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum.. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış. Cildi adeta şeffaf gibiydi. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış. sırdaşım oldu. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim. Nur içinde yatsın. Her ne ki seni huzursuz ediyor. Annem gidermiş. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur. Ankara’ya gelmişler. Annem her yönden olağanüstü bir insandı. Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca. Meselâ bir gün sordum. akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim. Siz ne dersiniz?” “Yavrum.

Ve sonra sözlü kız oldu adı. Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar.. bir unutuş Unut diye bakıyordu. hanımefendi.. unut . çok çalışkan bir kızdı. Çok ağırbaşlı. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı. Onunla evlenmeyi plânlıyordum.” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım.. Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı..Fakültede bir kız vardı. . “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin. Ve o şiiri o zaman yazdım.. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum. Ama bir deli rüzgâr. unut diye son defa. Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım. Onun bundan haberi yoktu. ne yapmaları gerektiğini sorarlardı..

tüttürmeye başlıyor. Onun gözlerine bak. Bak. acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? .” diyor..) – Efendim. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa.– Efendim. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım. (Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor. ona şiirler oku: “Gözlerin. Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı. Peki.. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor. size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar. dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz.“Ne var o sigarayı yakacak şimdi. yan masaya oturuyorlar. siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım. ne güzel bir hanımla berabersin. gözlerime değince Felâketim olurdu. ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. keşke yakmasaydın. Bunun üzerine Sabri Baba: . şimdi beraber okurduk” dedi. Rânâ’ya söylediğimde “Ah.

Gelen mektuplarımızı ondan sorardık.. takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben. Çok güzel. Ona hayrandım. M. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım. Siparişlerimizi verdik. Kapının girişinde paltolara bakardı. Kimisi sevgilisinden. Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. nolur çıkmayalım. yoksa “Size bugün mektup yok efendim.. “Olur” dedim. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım. onların üzerinde konuşurduk. çok değerli öğrencilerim oldu. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum.. ümidini de verirdi. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden. Sizi hep buralarda görüyorum.. Hep birlikte şiirler okur. . ailesinden mektup beklerdi. eğer gelen bir şey varsa verir.Valla. Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. Onun bu teklifini geri çevirmedim. hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa. devam edelim” derlerdi.” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. ama inşallah yakında gelir” der. doğrusunu söylemek gerekirse. Zil çalardı.” Hemen oradan uzaklaştım. Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir. Baktım. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. İrfan Efendi. İsimleri hâlâ hatırımdadır. Ceceli. bana bu masada yer yok. rujunu tazeliyor. kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar.. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok kimse olmuştur. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte. O hanımla ertesi günü buluştuk. Meselâ Sumru Ortalan. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar.. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor. iyi bir kıza benziyordu. çok yakışıklı bir gençtim. bir değil. “Nereye gidiyorsunuz. “Hanımefendi. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım. Sonra yine aynı hareketler. güzel. ceketini ilikler. çok beğeniyorum. daha yemekler gelmedi ki” dedi. ama onlar “Öğretmenim. Allah için. benim fakültede en beğendiğim. kusura bakmayın ama” dedim. iki değil. “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum. Mankenim. elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. herkes aslında bir yerden açık verir. zarif bir hanımdı.

Ben ona hiç özel soru sormadım.– Efendim. işe başladım. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde. “senin evleneceğin kız bu.” dedi. Sınava girdim. züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım... O işe daha ilk başladığım gün. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor. Bana çalışacağım daireyi söylediler. O anda içimden bir ses “İşte Sabri. Bin kişi arasında birinci oldum. askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. ince bir hanımefendi görmemiştim. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet. tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. Ertesi günü gittim. ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı. belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? . Buna rağmen o anda ne olduysa oldu. zarif. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli. Gazetede ilânlarını okudum. Kararımı değiştirdim.” O güne kadar da etraftaki hoppa..) Ahh. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla. anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş..

Siz de ekmekle helva getirin.” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz.” dedim. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı. “Rânâ Hanım. Durakta kimse yoktu.” dedim. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk.. – Nasıl oldu? Rânâ. “sizin babanız kaptanmış. “pat” diye defter elinden yere düştü. çok güzel anlaşıyorduk. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur. evde de pişirilmesine izin vermez. birlikte afiyetle yedik. Birlikte yiyelim.Evet. romantik bir ortam olsun diye. Hemen defteri aldım. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım. Elinde kalın bir müzik defteri vardı. ona kafamda notlar verdim. Sonra ona birden “Rânâ Hanım. şan derslerine gidiyordu.” O günlerde de palamut mevsimi idi. farklı. Rânâ geldi. Onu tespit ettim. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem. eline verdim. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim.” dedi. Bir yıl boyunca. – Peki. aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım. “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım. Rânâ da getirdiği helva. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim. Sonra ben balıkları açtım..” deyince hemen fırsatı yakaladım. her gün onun bütün hareketlerini inceledim. Karşılıklı hatır sorduk. ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? . Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım. O benden büyüktü. O farkı kapattıracak. “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim. “Bir düşüneyim Sabri” dedi. ekmeği açtı. cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle.

tamamen yeni bir hayat. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık. iki odalı. Hiç beğenmediğimi. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani.. Bir tek gün münakaşa etmedik. Dedikodu ile. . yok. güle oynaya yemeğimizi yerdik. elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. bir tek gün bile şikâyet etmedi..” dedi. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim. Ben öyle söyleyince kimse giymesin diye onları doğramış. Merak ettim. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz. bu nasıl olur” demedi. “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. Dedim ki. “Sabri. Eline makası almış. lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik. İntibah bu. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu. sevgim daha da arttı. bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi. şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır.. Bu olaydan sonra ona olan saygım. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış.. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı. birbirimize itiraz etmedik. müteahhide borçlanmıştık bir süre için.. O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık. Birkaç gün sonra “Sabri. Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık. Ev almıştık. mütevazı. evlendiğimiz gece bir rüya görmüş. “Ben Danıştay savcısıyım. düşündüm ama aramızda yaş farkı var. Rânâ. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi. Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz. gittim baktım. kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. bu evde ne senin dediğin olacak. “Rânâ. Evlendik. Bu ilerde sorun olabilir. Sabahleyin uyandığında bana sordu. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu.Hayır yoktu. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu. benim mürşidim” derdi. İçeri girerken bir anlaşma yaptık. artık senin için yeni bir hayat başlıyor. ne benim.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. Rânâ benim için “Sabri. yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. sobalı bir ev tuttuk. Rânâ. bekledim. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş. eski günlerimize geri döndük. Sonra borcumuz bitti. Bekledim.

Operatör doktordu kendisi.. ne çantasını açmadım. Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. anlayış içinde geçti. Bir gün dergiyi telefonla aradım. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider. Peygamberin şefaati üzerine olsun. siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti. tanıştık. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder. Rânâ ile gittik. yazar hakkında bilgi istedim. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim. – Efendim. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. Efendim. altlarına sürgü . Yedi lisan bilirdi. “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim. Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır.. Ölümünden önce açıklamıştı bunu. “Kusura bakma Rânâ. Telefonla randevu aldım. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım. hayranlık duydum. Allah’ın rahmeti. O yazılara hayrandım. Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı. Ne gezer. Tuttum çantayı öylece götürdüm. Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir.Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi. Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. verir misin?” dedi. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum. Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder. elini öptük. değil mi? Evet. Münir Bey çok özel bir insandı. şaşırdı. “Niye açmıyorsun” dedi. ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne. sevgi duydum. Nur içinde yatsın.” dedim. saygı. pelerinini giyer hastaneye koşarmış. Hiç bir gün ne çekmecesini. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi. nur içinde yatsın. Pazar günü dönerdik. – Efendim. hayran oldum. Kırklardandı.

” dedim.” Derdi. dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız. iftara eve misafirimizdi. Egzamadan eser kalmadı.” Adam bunun üzerine iyice kızmış. Orada rica ettik kendisinden. hâlâ anlayamıyorum. Köy tuvaletlerini bilirsiniz.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim. uçar gider. “Şartlar uygun değilse. – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi. Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi.sürer. Bana bir gün “Sabri. İçeri girince anlattı. Rânâ’yı çok severdi. Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım. Adam terslemeye kalkmış. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. orada yığılıp kalırdı. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum. dışarıdadır çoğu. “Bilmem ki yavrum” demiş. Evet. Rânâ’nın elini meshetti. çok rahatsız ediyor. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar.. Gider. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. Sinek elinden havalanır. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış ki. onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu. gece karanlıkta fener vazifesi görüyor. “Ne oldu Efendim?” diye sordum. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. Münir Bey girer. bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. “Efendim. her zaman abdestli bulunurdu. yarısı su olan bardaktan içerdi. . O sırada tuvalet ihtiyacı olur. ot oburlar sağdan sola doğru. yanınızda teyemmüm taşı bulundurun.” Münir Bey de gülmüş. Münir Bey. galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince. Rânâ’nın elinde egzama vardı. “ne bakıyorsun” diye. Eğer bakmakta ısrar etseydi.” dedi. – Efendim. adama yaklaşmış. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık. Hemen oracıkta parmağını yalayıp.. “dua etsen de şu egzamam geçse. Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. Çok heybetli idi. O akşam içeri girerken gülümsüyordu.” demiş. Yarısı buz. Bir Ramazan günü. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. Münir Bey. idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş. yerden biraz yüksekçedir. Çok az yemek yerdi. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü. Münir Bey çok sinirlenmiş. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim. adam korkup hemen dönmüş.

Çok önemli eserleri vardır. – Efendim.– Efendim. Bir gün beraber oturduk. Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı.” dediler. sohbet ediyorduk. Çok tesirli idi sohbetleri. herkese sevgi ve ilgi gösterirdi. Durum bu.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu. Gençliğinde hamallık yapmış. “bir sarhoş gelmiş. . “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar. “Hoşgeldin yavrum” dedi. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış. Kimseyi ayırmaz. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum. Biz de Rânâ ile her hafta gider. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim.” dedi.” Bundan hoşnut olmamıştı. Çok şık giyinirdi. çayını bana verirdi. Dışarıda bir patırtı. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır.. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi. yanına oturtur. – Efendim. Orada her hafta sonu sohbet ederdi. Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Biz de engel oluyoruz. Ona sarıldı. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu. sizinle görüşmek istiyor. onu dinlerdik. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. Tövbe etmek istiyorum. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. Bir daha içmeyeceğim. Onun da evi herkese açıktı.. Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. değil mi? Evet. “ben senin huzuruna geldim. gürültü duyduk. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu. Sarhoş da. “Baba. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız. O da çok büyük bir insandı. sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor.

– Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de. hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi. durumu anlattım. Bir velî zata gittim. Samiha Hanım. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş. çok müstesna bir insandı. Meselâ Samiha Ayverdi. Efendim. Rânâ” derdim. Emekli olmaya karar verdim. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. O gece rüyasında görmüş ki. . biz de simitleri beraber satarız. Sabri. Bazı günler evden çıkarken “Bak. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu. şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı.” derdi. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum. Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş. Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor.” Rânâ gülerdi. “Olsun. mâneviyat ehli bir binbaşı varmış.– Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş. Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet. Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Selimiye Kışlası’nda çok dindar. Ama içimde bir tereddüt vardı. Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. dinlerdi. Nur içinde yatsınlar. bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm. “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum.

kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya. . olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız.gitmiş bir velî zata danışmış. – Efendim. benzeri yok.. Burada çok dikkâtli olmak lâzım. “genç yaşta. o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar. bu rüyayı yorumlarken “Evladım. buyursun göstersin. insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum. Bir olaya ait çözümü. her insan birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var. hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama. Var diyen olursa. siz hayatınızın her döneminde. Bundan sonra da olmayacak. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek. – Efendim. onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz. hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir.” demiş. hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin. – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi. O nedenle. yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte. Her olay kendi içinde farklıdır.” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi. Eğer yaptığımız işi. Velî zat. o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise. ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm. onlara ne dersiniz? Yavrum. ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var..

“Her dem taze doğarız. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. Ne yazık ki. bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan. ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar. dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. Bakın bunun için onlara dargınım. Ben hepsini bağrıma basmaya hazırım. eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak. karşılaştım. şevkle yaparak sevilen. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? .. felsefede olursa olsun benim kardeşim. Ölesiye bir mücadele verdim mi. bitkisiyle. Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. verdim. cümle eksikler biter” diyebilmek. inançta. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım. dikkât edin. “Aşk gelicek. hayvanıyla. Nerede güzel olan bir şey varsa. küskünüm filân demiyorum. Ona yan gözle bakmadım. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama.Sizce.. onu araştırdım.. yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum. Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı. İnsanları. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim.. Ama hiçbir zaman darılıp. buna çok üzülüyorum. sayılan bir kimse olmaya çalıştım. inceledim. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla. Bugün yetmiş beş yaşımda bile. büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor. Hangi düşüncede. onların derdini. Her işimi aşkla. gücenmedim. Kendi dünyamı kurdum. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim. bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. kimseye küsmedim. bizden kim usanası” diyebilmek. “Sevelim. bu aynen devam ediyor. hayatı etüd ettim. Kırk dört yıl evli kaldım. sevilelim.

Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım.Ama ben her şeye rağmen. Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. … . Efendim. bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz.. çok sevdim. İnşallah o televizyon kanalları da. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak. sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için. benim için yüce bir gaye oldu her zaman için. Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. İnsanları hep sevdim. kardeşçe. benim kadar güzel sentez yapamıyor. Siz. sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder. – Efendim.. sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum. dostça” İnşallah. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor. sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan. Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım yapmaksızın hizmet etmek. hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar.

“… Sevmek delicesine...Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi. Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş.. deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek..” ...

Bunu başardığınız takdirde. her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. çok etkili nasihat hükmünde. Başaracağınıza inanıyorum. sadece bir gün için saati kuralım. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. Selâm. erkenden kalkalım. engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez. Size dua edeceğim. Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. Ellerinizden saygıyla öper.. sadece bir tek gün. nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. Haydi yavrum. sadece bir tek gün.İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim. görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. boş konuşuyor. ama yalnız o gün az uyuyalım. Öyle ki çok uyuyor. Cevap: Kıymetli yavrum. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim. çalışkan. tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada.. sevgi ve saygı ile... Evet yavrum. sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim.. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş. . sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim. ama çok çalışalım. namazımızı kılalım. heyecan ile yaşayabilmek. şevk ile. Soru: Değerli büyüğüm. disiplinli olan sizden yardım istiyorum. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu.. muhabbetlerimi sunarım.. Ve çalışmaya başlayalım: O gün. az yiyelim. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor. programlar yapmayı bir yana bırakalım. O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım. gelin uzun vadeli plânlar. aşk ile. bir tek gün. Yalnız bir gün için. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim.. İzninizle meramımı anlatayım. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla. Derin bilgi birikiminiz.

Şikâyeti bırakın. şiir gibi. Bir tek kilolu hanım görmedik. O da onlara samimi davranıyor. benim gönlümün sultanı geldi” diye. Ne yapayım. kendisinin doğal davrandığını söylüyor. yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi. Ama mütemadiyen asık yüz. iyi bir anne olmak istiyorum. yok şu kadına baktın. onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. Cazibeli olun. kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum. Sizi özlesin. çok çaresizim bana yol gösterin. beni çok üzüyor. siz de kendinizi özletin. lütfen beni kızınız kabul edin. bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. tişört gibi. Kilonuz varsa zayıflayın. Onu bunalttığımın farkındayım. bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim. kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor. meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır. iyi bir eş. kadınların hoş sohbet bulduğu biri. daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi. ışıl ışıI. Nasıl mağazalarda. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir. eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi. o incelikleri size de vermiş. Belki kocanız mizahtan. gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. mütemadiyen çehre surat. İki kere Fransa’ya gittim. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” . espriden. Kendisini defalarca uyardım. Cıvıl cıvıl.Benim evliliğimde problemler var. Bir kızım var. hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. pırıl pırıl. dır dır edip. hoş sohbetten zevk alan bir insan. kravat. çay mı. yok bu kadına baktın. hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri. sana ne hazırlayım. Hepsi dal inceliğinde idiler. incecik. O yakışıklı. vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici. Ayrılma noktasına geldik. Cıvıl cıvıl olun. şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir. intihara kadar götürebilir. geç saatlere kadar televizyon izliyor. saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi. ellerinizden öperim. Oldu mu ya. Öğütlerinize ihtiyacım var. Hep kavga ediyoruz. eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. kahve mi. daha ışıklı. neş’e dolu bir hanım olun. eşimi çok kıskanıyorum. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek. benim bir tanem geldi. hayat dolu. Ben bu durumdan çok rahatsızım. Benim fazla endişe ettiğimi. anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi. bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. Evliliğimi bozmak istemiyorum. Önerileriniz benim için çok önemli. zarif. aldatılmak istemiyorum. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. Cevap: Kıymetli yavrum.

arkadaşlarımızı arıyor. geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler. insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin. Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini. onu yemeğinize.Kıymetli yavrum. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız. onu okumanı tavsiye ederim. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur. Ne kadar acı. sevgi ve saygı ile. garipleri. başlı başına bir san’attır. dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek. zarafettir. ister etme. olay bu. Sorduğun için söylüyorum. Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.. Cevap: Kıymetli yavrum. salatanıza koyamazsınız. gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla. yalnızları. aile fertlerimize pijama. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var. Kısmet de öyle. yeni salatalar. Soru: Efendim. içeride de kıyafetimiz temiz mi. bir bluz. gayretli miyiz. cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı. hastaları. o senin bileceğin iş. gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm. yeni kekler. mütebessim. aşk ve heyecandır. Kadınlık. bakımsız kalırsa. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır. gayrettir. kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. Benim sorum. evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar. İster kabul et. yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları. çevrende fır döner. inceliktir. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek. sulanmaz. yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez. kısmet var mı. bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin. yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki. uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? . Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler..

Aman Yarabbi. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu.. adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup. yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. Orada hissettiklerin. küçülebilir. insanlık bu kadar düşebilir. Açıkça söylüyorum. Cevabınız için çok teşekkür ederim. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca. küçücük bir hediye getirebiliyor. ince ruhlu insanı. Koca koca. en büyük hediyeleri getirmek istiyor. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım. Belki bir insanın gönlü çok yüce. iğrendirici. Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. yaralıyor. Ne demek ilân etmek. böyle mekânlardan sıkılmak. gece klüpleri. Ben. gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum. yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım. İşte bu bölüm tiksindirici. laubalilik beni tiksindirdi. tiksindirici. kıvırıyorlar. iğrendim. ay sıkıldım” deyip. sevgi ve saygı ile. açık saçıklık. sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar. göbekli sözümona beyefendiler. iğrenç. temiz. mezarda rahat yatmasın”. Cevap: Kıymetli yavrum. hatta kusturucu oluyor. İkincisi. Selâm.Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis. Sonra o oyun denilen kepazelik. sizi usandırmamak için burada kesiyorum. insanın iç dünyasını delik deşik ediyor. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor.. Ne demek istediğimi anladınız. bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor. yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben. ama imkânları o kadar kısıtlı ki. Artık karar sizin. Sevgili yavrum. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde. Selâm ve saygılarımı sunarım. İş bununla da kalmıyor. Şimdi o hassas. midem bulandı. yaşını başını almış. Eğer aksini söyleseydin. enseli. rahatsız oldum. Zaman zaman tiksindim. seni o kadar iyi anlıyorum ki. Orada gördüklerim. yaşadıkların. Düğünden çıkan bir insanın . o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki. pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti.

her dakika daha çok severek. Orada ruhlar arınmalı. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı. bu neye benzemiş. öyle zarif. Kıymetli yavrum. Kırkdört yıl bir masal. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız. öyle hassas. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. Orada beşerî kültürün bütün nüansları. böyle düğün mü olurmuş. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. ne benim dediğim olacak. daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. Rânâ” dedim. bu olmamış. dinlendiren. dualar edildi. sonra annemlerin evine geldik. ne içtik filân filân. Efendim. düğün öyle tertiplenmeli ki. küçüklüğümden beri bunları göre göre. şahit oldukları. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik. nikâhımız kıyıldı. mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. Hiç de pişman olmadım. düğünde müzik de olabilir. düğündeki süreç bir masal gibi. dualar içinde olmalı. Sevgili yavrum. münakaşamız olmadı. “Bak. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse. mutluluk içinde. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak. mutluluk veren. Yakınlarıma söyledim. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. birbirleri üzerinde titresinler. bu ne biçim ikram. Yeni evimize gittik. Kıymetli yavrum. Sonra vedalaşarak ayrıldık. şu noksan.huzur içinde. bir aşk rüyası yaşadık. Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. En ufak bir kavgamız. hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. böyle yaşadım. Kıymetli yavrum. . Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. bembeyaz olmalı. diz dize. melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri. düğüne gelenler öyle edepli. bir şiir gibi geçmeli. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. Tek düşüncem. Şaka bir tarafa. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde. doğru dürüst bir şey ne yedik. düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Nikâhımız oldu. Sadece sevdik ve sevildik. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler. İnşallah nasip olur. temizlenmeli. EI ele. Artık karar senin. Allah’a ulaşsın. aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi. bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. ama insana huzur veren. aşkları o kadar büyüsün. bu noksan. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. ne o düğüne gelecek davetliler. o geçerli olacak” dedim. bir rüya gibi. bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm. İki kişilik mezar yaptırdım. her saat. gönül gönüle birbirlerini her gün. bir meltem gibi okşayan. öyle ince olmalı ki. derinlerden gelen bir müzik. bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. o kadar büyüsün ki. “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi. gördükleri. bir gökkuşağı gibi sergilenmeli.

Öte yandan gerek oturduğum muhit. o kadar fakirdi ki. bakış açımı genişletmek. benim bende bulduğumu” . Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. gerek kendi sosyal çevrem. kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. hürmetler efendim. çok güzel. Eserlerinizi okumak. “Bir ben vardır bende. Meselâ. İyi günler. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam. Gecenizi gündüzünüze katın. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor. benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa. bir fırıncının yanında çıraktı. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam. binlerce örnek verebiliriz. Efendim. çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki. Önümüzde Yunuslar. kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. bilgilendiriyor. tekâmül etmek istiyorsun. yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun. selâm. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Cevap: Kıymetli yavrum. tavsiyelerde bulunmanız. Cezanne. Bunun gibi daha yüzlerce. İyi. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. Kendimi geliştirmek. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Mevlânâlar varken. benim size açmak istediğim husus ise şu.Yeni maillerini bekliyor. hayat yolunda yetişmek. çiçek alacak parası yoktu. sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor. model olarak elmaları kullanıyordu. Siz bırakın çevrenizi. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. Kültüre giden yol kitaptan geçer.

bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın. mülk sahibi. Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. Gün oldu aç kaldım. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin. korkma ebedi varsın” gibi mısralar. çılgınlar gibi okudum. Anlatacaklarım bu kadar. siz Yunus’u. sevgi ve saygı ile. mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız. Okudum. güzelliğin sonuna varamazsınız. Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan. ört uyusun”larla doluydu. Ama ben onlara aldırış bile etmedim. deliler gibi. Olay bu yavrum.“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi. Bırakın çevredeki onu bunu. ekmek paramı kitaba verdim. Lütfen kafanı çevreye takma. Selâm. . Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin.

” dedi. Huzurevinde bir konser veriyorlar.. babalarını en çok sevgiye. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum. ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. Hafsalam almıyor. namussuz. Hürmetle ellerinizden öperim. ancak bu da beni çok üzüyor. konseri dinliyor. Yüce Peygamberimiz emrediyor. ilgidir.. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar. o insan alçak. yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa. Selâm. onları huzurevlerine atıp. gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış. o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun. onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. A kepaze kadın. nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa.Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. sevgi ve saygı ile. şerefsiz. baba en kutsal varlıktır. dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. Benim için anne. saygıdır. kocam istemiyor. zıkkım olsun. İlknur Hanım. bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi. Annelerini. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor. Kıymetli yavrum. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. börek. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. Bazı sağlık sorunları var. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. Pekâlâ şerefli. Sıramı bekliyordum. haysiyetli bir hanım evde poğaça. ben olaya böyle bakıyorum. rezil bir kimsedir. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet. Cevap: Kıymetli yavrum. “Evlâtlarım. “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir. iki dünyan cehennem olsun. işyerlerine. Ben 15 yıllık evliyim. Annem ise yalnız oturuyor. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi. insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. biraz şefkât bekliyor çevresinden. bir mailinde anlatmıştı. Ne demek karım istemiyor. dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. başkalarının görüşlerini bilmem. .

Önce bu pis.. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli. Hangi evde kola varsa. Çocuk ne emrederse pizza. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. 2-çocuk. Cevap: Sayın Okuyucum. “Aman” diyorlar. Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. son derece edepli oturmaktadır. çok edepli. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. “biz ilkokulda beraber okuduk. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. kola hep o sipariş ediliyor. Ne yazık ki bugün Türkiye’de. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor. Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış. saygıya. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi.Soru: Sevgili efendim. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. çok daha önemli bir olaydır. Çocuk eve geliyor. Bir kere ondan su istemedim.. çok saygılı davranmalı. sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye. ne de o evlâttan hayır gelmez.. Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım. makam. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız.para. Şimdi ergen çağlarına geldiler. bu teşrifatlara ne . Arkadaşları tebrike gidiyorlar. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. Ben. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. hamburger.mevki. Ellerinizden öperim. Ama asla onları şımartmazlar.. yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. Allah nasip ederse. Dünyanın en güç. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Baba. son derece saygılı. yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. Arkadaşları takılıyorlar. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1. karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. böyle yetiştiriliyor. 3. ne o anne babadan. Anne. sofrayı terkeder. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. Beğenmiyorsa aç kalır. Ona göre davranmak gerekir. en çetin işi çocuk yetiştirmektir. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli.

“Arkadaşlar” diyor. . Selâm. şimdilik bu bir başlangıç. Çok heyecanlandım. bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Cevap: Kıymetli yavrum. “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. Sevgili okuyucum. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün. kızım da bana bakarak edepli olsun. sesler sizi canınızdan bezdiriyor.lüzum var?” Mühendis cevap veriyor. dolmuşta. Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar. Sohbet. bu minval üzere gidiyordu. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. sevgi ve saygı ile. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. çıt çıkmıyor. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. bazen insanı canından bezdiriyor. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. sana iyi günler diliyor. merhaba. İnsanın kafasını şişiriyorlar. Sevgili yavrum. Cenab-ı Hak. Soru: İyi günler Sabri Amca. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki. Hayretler içinde kalıyor. Dört beş masalı bir dönerciye. İnsanın feryat edeceği geliyor. bir yetişmenin sonucu. “Ya Musa” diyor. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. selâm. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki. Evlerde. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. bir pideciye gidiyorsunuz. bin kişi yemek yiyor. Düşün yavrum. derste konuşuyorlar diye. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün. Size iyi günler. “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. işyerlerinde. ilkelliğin göstergesi oluyor. Aylarca bunu düşündüm. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye.

yatağını bile düzeltmiyor. dilini tutmayı öğrenmişse. Kendi kendisiyle geçinemeyen. karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa. efendi. sadece. kendi bile bilmiyor. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa. . mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. aklı başına gelsin. Anne baba diyor ki. efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. güzel sanatları seviyorsa. Aklı fikri serserilikte. akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor.Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım. dingin bir iç yapısı yoksa. Kendi dünyasını kurmadan. Aklı başından bir karış yukarıda. şu kadar yaşa geldim. şu kadar gelirim var. o kimse evliliğe hazır demektir. yaramazlıkta. kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa. Cevap: Kıymetli yavrum. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. dürüst. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. Havai. aklı başında bir gençse. şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse. Önce kendimizi yetiştirelim. karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise. ukala. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa. evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. oğlan itin birisi. sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. geçimsiz değilse. Çevreye bakıyoruz. kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise. tembel. hayatında yemek pişirmemiş. Aklı fikri eğlencede. adam olmadan. saygısız. Problemler akılla çözülür. Selâm. Bu problemleri çözecek sağlam. Amacım kimseyi eleştirmek değil. Teeddüp ederim. modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa. şu oğlanı bir evlendirelim. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz. Allah’a sığınırım. sevgi ve saygı ile. bluzu nerde.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful