Başlarken

Sonsuz şükürler olsun. 7. Ciltte yine beraber olduk. Israrlı istekler karşısında bu ciltteki yazılarla okurlarımın huzuruna çıkıyorum.

İnşallah onların gösterdiği sevgi ve saygıya lâyık olurum.

Beraber olmanın güzelliği ve heyecanı içinde hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlıyorum.

Sözün Büyük Önemi

Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz.

Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür.

Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?”

dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik.

Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım.

Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı.

“Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun.

Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder.

bir kırgınlık olmadı. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. daima saygılı. güzellik olacağına. birkaç istisna dışında. bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki. ister bir eşya olsun. yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Günlük hayatımıza giriyor. Güzel kitaplar okunurdu. sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı. Neden biz de Yunus Emre gibi. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. sürtüşmem. sükûn. Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda. Muhatabımız ister bir insan. ama aynı şekilde acı bir söz de. Hayat. Oysa ki. Hatta ben. Diziler. sulh. Nur içinde yatsın. incelikle. “Efendim. Beni tanıyanlar. Bu sözü çok beğendiğini. Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. mutluluk. Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. bir insanın inancını. Aman dikkatli olalım. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. dargınlığım olmadı. beyne giden negatif ışınlar. bütün kalbimle inanıyorum. yaşamın her bölümünde. insan ruhunu allak bullak ediyor. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. yanlış yaşadık. . Hiç kimseyle. Bir felâket halini aldı. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım. bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor. Ne yazık ki. Olaylar geçip gidiyor. kibar olalım. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. Bir dargınlık. muhteşem bir kompozisyon.Nice problemlerini çözer. “Sevelim. Bazen bir tek kelimenin. başlarını yoldurtmuyor. saygıyla. yardımla. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım. Edip Atam beyin torunu Deniz’e. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. edepli. eyvah. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler. ihlâsla. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam. İlgilenmiyorlar bile. genci. bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. bu dünya bir misafirhâne. erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. uykularını kaçırmıyor. zehir saçıyorlar. eğlence programları. ihtiyarı. kadını. Hiçbir şey unutulmuyor. artık utanç verici düzeyi de aştı. edepli. saygılı. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın. ikinci hayatta da devam ediyor. sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Evet. Ben. bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında. Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl. “Durun kalabalıklar. Evet.” dedi. münakaşa. hayat görüşünü. Beyin görevini yapamaz oluyor. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını. televizyon kanalları. ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. gürültü olmaz. ister bir hayvan. beni kutladığını söyledi. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. şuuraltında izleri bazen mezarda da. hayretler içindeyim. pişman olduk diyelim. kavga. huzur. Hepimiz gelip geçici misafirleriz. sevgiyle. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık. Şimdi sadist bir duyguyla. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun. sevilelim. sözün gelişi söylemedim. kimse çıkıp da. ister bir bitki.

. cümle eksikler biter” demeyelim. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim. “Gelin canlar bir olalım” demeyelim. Allah’ın selâmı üzerinize olsun.. “Aşk gelicek. Neden.dünya kimseye kalmaz.”..

Onlar için her şey donmuş. ne kadar üzücü durumlar. dış dünyadan. yalnız bizim ülkemizde. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. hayata yalnız kışrından. pek çok yerde manastırlar var. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı. bazen madde olmuş. saygı duymak. çağlar boyunca hep böyle olmuş. İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar. “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna. Hatta düşman oluyorlar. aynı sözler söyleniyor. edep. düşünce adı altında.. edepten. oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. biliş. hayatla barış. kabuğundan. dışından bakıyorlar. insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar.. Zavallı insanlar. insanı hayvanlıktan kurtarıp. Bu. statik. adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar. Uyandırmazsan. uyanacak değil. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için. belli kalıplar içinde. Bazen hedef mânâ olmuş. sanattan uzak havası içinde. insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. aynı kalıplar öne sürülüyor.” der. Hz. Hayat boyu dikkat ettim. Hayata küsen. Ortaçağ Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar. entelektüel olduklarını sanıyorlar. saygıdan. insanlık nefis problemi ile uğraşmış. Bunlar ne kadar çirkin. . maddeden. Manastırlarda. beraberlik. İnsanı insan eden. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar.Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. bizim çevremizde değil. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler. bir arada olmak. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. hoşgörü. birbirine sevgi. biçim almış. Bu tek yönlü görüşler. ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar. her şey buna göre ayarlanmış. güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar. incelikten. nasıl gelişecekler. zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. şekillenmiş. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. İnsana sevgi. incelik. oradaki sevgiden uzak. Ve bu kimseler aydın. Bir dönem olmuş. vücuttan öyle tiksinmişler ki. Nice yüzyıllar. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar. utanç verici görünümler. Ünsiyet yakınlık. insana saygı.

Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. “Sevelim. Madde ile mânâ. Amaç hep nefsi öldürmek. aydınlığa kavuşturuyor. güzelliğe kavuşmuşlardır. Yunus. yalnızca Hz. birbirimize saygı duysak. o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı. işkenceler yapmış. Biz onlar için de acıyoruz. her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar. ruh ile beden. Peygamber’e aşkla. basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük. dünya kimseye kalmaz” diyordu. Hep gönlüm istiyor. “Nefsin senin binek hayvanındır. mantığın yolu. Neden. muhteşem. Bu gerçek aklın yolu. kardeş gibi olunuz” diyebilsek. dar görüşlere. mutluluğa. ıslah etmek. güzel. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha. Ama ne hikmetse. seviliyoruz. beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. Önemli olan onu eğitmek. güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim. ona güzel bir anlam verebilmektir. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi. dünyaları da. nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş.. tatlılıkla. “Cümle yerde Hak nâzır.Nice insan. Ona rıfk ile. sonuçta hüsranla karşılaştılar. Niye bizler de o yolda yürümeyelim. Çünkü biz onlara da dost. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi. yumuşaklıkla muamele et. Körler körlere yol gösterirlerse. bu çelişkilerden kurtaracak tek yol. birliğin. ışığa. insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup. Yunus Emre ne güzel özetliyor. ne olur yedi milyar insan el ele versek. Birbirimizi sevsek. dünyamızı da. Ancak Hz. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar.. ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir. Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan. Önemli olan nefsi öldürmek değil. hepsinin gideceği yer uçurumdur. kadın ile erkek arasında. iç dünya ile dış dünya. “Aşk gelicek. . birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. göz gerektir göresi” diyor. iman bütünlüğü ile bağlı olanlar. sonsuz. Hayat taassuplara. onu kimse öldüremez. Nitekim öyle oluyor. huzura. inançla. âhiretleri de zehir oluyor. “Seviyoruz. ışığın yolu. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. güzelliğin yoludur. nefis ölmez. mutluluğu tadacaklardır. bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır. cümle eksikler biter” diyordu. âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim. kardeş gözüyle bakıyoruz. “Birleşiniz insanlar. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda. dengeyi kurdu. bocaladılar. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek. Bunu yapanlar. küçük. Buyuruyor ki. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid. sevilelim. bütünlüğü sağladı. Hep böyle oluyor.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş. Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki.

giyinmiyorum. Derken ölüm kapıyı çalıyor. bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta. gözü hep başkalarında olan. mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından. sürekli yakınmak. Mal da yalan. bizim çoğumuzun ya yapmadığı. hep ömür boyu gözü dışarıda olacak. sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak. ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman. ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde. ya da yapamadığı bir husus. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. ben. Hep daha diyordu. Hemen hiçbiri mutlu değildi. Ama yazık değil mi? Yunus Emre. Memnun olamıyor. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. Ne var ki. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun. hayat sandığımız kadar uzun değil. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri. Yıllarca düşündüm. biz ne zaman mutlu. bir de şunu düşünsek. Bunu yapmadığımız sürece. Daha iyiye. mutluluğu hissedemeyeceğiz. sürekli şikâyet ediyordu. bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip. benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar. . mesut. mülk de yalan. daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. Sürekli şikâyet etmek. “Mal sahibi. bahtiyar olamayacaklardır. mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi. o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. teşekkürle karşılamasına bağlı. Diyelim elli milyarım olsun istiyor.Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. İstekleri sınırsız. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. Peki. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. neden falanca kimse gibi yemiyorum. bir türlü kendi imkânlarına. efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen. “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. olgun. Bir yerde noktalanıveriyor. diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp. daha güzele. önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup. sana sonsuz şükürler olsun. hiçbir zaman huzuru. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu. Elindekiyle yetinmek. Allah’ım. bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl. kâmil. Birçok mânevi büyükle görüştüm. benimseyip. Oluyor. Bu daha fazla. İnsanoğlu dünyaya geliyor.

Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender. Küçük bir çocuktum. Bazen düşünürüm.” İskender atından iner.” İşte meselenin püf noktası burada. “Ah evladım. “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. hava mı basıyoruz. “bu adam Diyojen. gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip. bizim. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor. dua ediyordum. nefsimin hâkimi Diyojen’im. kendimizi kahredeceğimize. Bir yeri beni ürpertti. adamın yanına gider. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. Hayret etmiş. dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın. Ömür boyu unutmadım.” Diyojen’in canı sıkılır. Allah’ım. Biz kendimizi ne sanıyoruz. başka ihsan istemem. Bana ne verebilirsin? Gölge etme. Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe.Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? İskender dünyayı fethe çıkar. başını önüne eğer. Birisi görmüş.” derler. kara gecede. Dile benden ne dilersen. tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına.” der. Önümdeki bu rızka beni lâyık et.” demiş. kendi önündeki oyuncağını unutup. “Düşünür. biraz da kendi arabamıza baksak. doğal güzellikleri olan. Ne olur kendimizi aldatmayalım. evdeki eşyalarımıza. “Nasıl olur efendim. Diyojen olmak isterdim. siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. nefsinin kölesi İskender’sin. “Ben. senelerce evveldi. giydiğimiz elbiseye. Sen. .” İskender. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle. kara taşın üzerindeki. “Bu adam kimdir?” “Efendim. Ürperdim. “Eğer İskender olmasaydım. atına doğru yürür. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza.” Senelerce. “Ey Diyojen. Kumandanlarına sorar.” der. oturduğumuz eve. görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip. diyordu. Kumandanları sorar. heyecanlandım. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu. kara karıncanın bile rızkını düşünür. yerinde konuşur. “Efendim. Allah. “Ben. “Müthiş bir adam.” “Özelliği nedir?” der.

Kabirde sualimiz. Fayda vermez malımız. ben. Ver derlerse ne dersin?” Kim ne derse desin. güzel bir hayat yaşayacağına ve . Kıllardan daha ince. şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına. Sırat köprüsü nice. Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz. sağlıklı olacağına. başarılı olacağına.Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca. ne düşünürse düşünsün.

. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin.çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum... Allah bizlere de.

bir bedenimiz var. bedenen de sarsıyor. inançların doğrultusunda düzene koymadığımız zaman problem başlıyor. istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. cevap vermediğimiz zaman. Yapılacak iş. temiz. öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar. hiç de sandığınız gibi çok karışık. o halde varım” demişti. Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar. Bu gelgitlerden kurtulmak istiyorum. eğlenceler başımı döndürüyor. tevhidin gösterdiği ışık altında. huzursuzum.Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. çok karmaşık değil. Önemli olan. bazen öbür tarafa yalpalıyorum. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. memnun ve mesut. efendim. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. Onlara aldırış etmediğimiz zaman. Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. Yaşıyoruz. bunalmaktan kurtulur. Artık sağlam. Bunu bize temin edecek tek yol. karşılamadığımız zaman. dedim. Şu anda sağız. Bütün mesele. ne ruhu. bir halden öbür hale geçişler. bu iki yönümüzü de aklın. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem. Hangi insan bugüne kadar karnım tok. akşam olunca içecek bir tas çorba ister. ölçüler içinde yaşayabilmek. ilmin. en mutsuz insan biz oluruz. ruh ile beden. kendimi yalnız ibadete versem. Ne zaman ki madde ile mânâ. beni ruhen de. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. bir birlik ve beraberlik kurulursa. orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. öyle nezih duygular hissediyorum ki. Bu. Dünyanın en büyük velisi de. işi gücü bıraksam. hayat boyu. Aklıma kötü şeyler geliyor. Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. o zaman sarsıntılar geçirmekten. İşte. “Efendim. nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata. Çeşitli zevkler. Bazen bir tarafa. huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. Açtım. Descartes “Düşünüyorum. hırpalıyor. deyip. nezih bir aile yuvası kurup. hayret içinde kalıyorlar. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. Şu anda bizim bir ruhumuz. Ne yapayım. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge. “çok mutsuzum. uçurumun kıyılarında dolaşmadan. Varız. sırtım pek. soyut ile somut. ihmal etmeden. ne bedeni inkâr etmeden. çırpınmaktan. telefondaki zat çok dertli. Ortaya çıkan ilk .” dedi. İçimde öyle temiz. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. İslamî Tevhid yoludur.

Kaliteli olabilir. Evde tek başına namaz kılmak. kâh öbür tarafa yalpalıyor. bütün varlıkların rehberi. hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki. giyilen elbisenin de. onun bir tek Hadis-i Şerifini. ne lüzum var müspet ilimlere. Kâh bir tarafa. kimi insan iki şeker koyuyor. bir uyum. Bu giyim konusunda da böyledir. huzur içinde yaşarlar. iş hayatında. Hayatta her şey bir denge. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil. görgüsüzlük. seviliyoruz. Meselâ çorba yapıyoruz. uyum. kurtarıcısı. iki ucu artı olsa ne olur. iyi güzel. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol. Bunu bize öğretecek tek ilim. âhenk. İlm-i Tevhid’dir. bir senteze. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar. güzel sanatlarda da. yol göstericisidir. Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. Bütün mesele. Mesele. Bu zıtlık. tek kılınan namazla da. Ama dokuz. gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. bir tevhide ulaşıyorlar. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor. bu sentezi ne güzel kurmuş. o şahıstaki dengesizlik oluyor. O günkü ulema geçinen cahiller. çok çırpındı. en ufak bir kabalık. kâinattaki bütün insanların. Peki. o çay içilmez. meselâ. Bu. takılan kravatın da kıymeti kalmaz. mevki. çarşıya gidip pil alıyoruz. Mala. Bir kravat güzel olabilir. güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. velayet makamına ererler. Sadece radyo çalışmaz. diyorlardı. bu karşıtlık. sosyal hayatta uygulayabilenler. Ama aslolan camide. içilmiyor. madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur. Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. Çorbanın tadı geliyor. mülke de sahip olsa. rütbeye de ulaşsa. mânevi ilimler bize yetmez mi. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. kriterleri bulabilmekte. bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini. İlle bir ucu artı. çok didindi ama sözünü dinletemedi. Biraz tuz koyuyoruz. Bir ucu artı. birçok güzellikler yakalanabilir. o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. çok denendi. yine de o cıvıl cıvıl. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde. Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri. Ve hâlâ ödüyoruz. Bilimde de böyledir. on şeker koyarsanız. Çok görüldü. İslâmiyet bu dengeyi. her iki dünyada da mesut ve bahtiyar. aile hayatında. Keza çay içerken kimi insan bir. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için. aklı evveller. bunları sıralamak. Denge. hiç. değil bir yazının. bir ucu eksi olacak. Allah kabul etsin. üç asır önce tehlikeyi görmüştü. Hazret. bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. ilkellik bazen hayat boyu telâfisi . Bir türlü “Seviyoruz. bir âhenk istiyor. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. Peygamber Efendimiz o kadar büyük. mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet. bir ucu eksi. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. o kadar yüce yol göstericidir ki.sorun. makam. ne sadece dünyaya bağlanmak.

O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. Aksi takdirde yapılan bütün işler. masum. bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. Rabbimize şükredelim. Ancak O’nun yolundan giderek. ince bir davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz. temiz bir tebessümün. “Hediyeleşiniz. olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya. Sonra bir gün bakarız ki. hayat boyu memnun. Eğer bizler. bölmeye kalkmayalım. . bizleri de.mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün. hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun. Bir büyük. burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. O’nun dediklerini uygulayarak. Allah.

İlkokuldaydım. Tıngır mıngır düşerken . Bu beni çok müteessir ediyor. Biraz yürüyün. gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor. Bunu tamamen iyi niyetle. çirkin. Tek kanal Ankara Radyosu idi. “Akrep etmez. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. “Efendim. Ben. “bir hususu öğrenmek istiyorum. onlara faydalı olabilmek. böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir. günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. acı sözler başlıyor. onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. kimisi kırılıyor. kırılmalar. mezarda da. öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken. Ne yapmam gerek kestiremiyorum. daha güzele. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. Yargılarım. Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. Kimisi darılıyor. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu. Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz. Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. Önce kaba. daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Sayın izleyicim. Ama yapmıyorum. bir güzelliği paylaşacakları. akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. bizi hayatta da. Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun. kentte olsun utanılacak düzeyde. acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık. mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. Bir sabah radyo dinliyordum. çok üzücü bir sonuç.İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılmaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. arkasından darılmalar. Tabi toplum adına çok acı.” diyordu. kimisi benden uzaklaşıyor. hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. onların daha iyiye. Ben de bilirim onları pohpohlamayı. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. Allah’ım. O kadar fazla.

Dertlerini anlatırlardı.” Sonra düşündüm. Benim için rahatsız olmayın. Çevreme bakıyorum. güzel geçim olur mu? . kırgınlık olmadı.. Üzücü bir durum olmadı. Ben sizin kızınızım. Annem kaç kere rica etmişti. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi. nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş. Hep bir saygı içinde. saygı. Tahakküm kurmak. Rahmetli annem geldi. özel tahsili yoktu. Bugün bazı kimseler. İkisi de nur içinde yatsın. “Dünya bir yana. anlayış içinde geçti. incelikle ayağa kalkar.” Fakat babaannem her defasında. saygıyla. münakaşa. bazen insanı üzen. anlayış. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. aydın. “Oğlum niye ağlıyorsun. Durumu anlattım. Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da. Üç dil bilen. mutluluk. Öyle ince bir insandı ki. Babaannem onları sükûnetle dinler.” dedim. “Anneciğim. kendilerini çağdaş. saygı. gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar. “Aman anneciğim. Allah’ın Rahmeti. Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga. Babaannem. o evde huzur. Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun. Asıl neden. anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. “Aman yavrum. yetişmiş. Bu nasıl terbiye. Babaannemin hiçbir resmi. bazen ürperten. “Hoş geldin Sabiha Hanım. zarâfetini. şahsında İslâm’ın bütün edebini. güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. egemenliği altına almak illeti. “ben. Ama babaannem. Okuma yazma bilmezdi.” Sonra ben büyüdüm. bazen tiksindiren nice durumlar. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem. ne zaman annemi görse. edeple. gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. okutmuş. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi.. ne oldu?” dedi. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar. bazen utandıran.Geçip seyir etmeli” Dinlerken ağlamaya başladım. ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi.” derdi. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. Şahsi. Aman Yarabbi. Evliliğim kırk dört yıl sürdü. tartışma. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. dikiş dikerek. evlendim. çok kültürlü bir insandı. çok okuyan. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. ilerici sanan bazı cahiller. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz. genç yaşta dul kalmış. sevgi içinde.” derdi. Eşim Rânâ Hanım savcı idi. Alfabe görmemişti. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki. kayınvalidem bir yana” derdi. Bu ne biçim insanlık. “bu ne biçim toplum. inceliğini. Yok öyle bir şey. sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. bence nefsin terbiye edilmemesi. Kesinlikle inanmıyorum. mübarek bir hanımdı.

saygıyla. gördüğü sevgidir. hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. İkimiz de hukukçuyuz. iman. Yalnız. dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki. onu karşısındaki insana bağlayan. edeple. Boşuna ısrar etme. nutukla yola gelmez. Dualar edildi. Açık konuşalım. kadından erkeğe. O dergâhın bir özelliği vardır. evliliğimiz de rezil olur. ateşin üzerine benzinle gidilmez. buyursun. mezarda da. burası tamamen dolu. bir kere evde din. Biraz sonra kapıyı açan kimse. “Bak Rânâ. incinmedik.7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi. Belediye nikah salonundan çıktık. Mesele burada efendim. Efendim bütün mesele yaklaşımda. beraber dua ettik. Bir gün hakikati arayan bir yolcu. Allah’ım bizi dünya hayatında da. Günlerce yol alır. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. safalar getirdi.” dedim. artık hiç birimizin yediden yetmişe. . Bir teklifim olacak. Bunun en güzel örneği. insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. dostluklarımız da. Eşime döndüm. der. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar. Hoş geldi. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde. Orada sükût egemendir. O zat heyecanlanır. ahlâk nutukları atmadı. bir insanın onu sevmemesi. âşık eden unsur. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini. Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz. Besmele ile kapıdan girdik. öyle hoş bir yaşantısı vardı ki. bir masal gibi. Kapısını çalar. Hâl diliyle der ki. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. hayır demişim. Unutmayalım. “şiddetli sevgisizlik”. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına. Bir an birbirimize dargın kalmadık. Dini nikâhımızı kıydı. bir şiir gibi geçti. ne benim dediğim olacak. Ama ben insanları uyaracağım. Ateş. İnsanın nefsaniyetini kıran. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. iyi niyetle. Bir kere birbirimize kırılmadık. Bardağı uzatır. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak. eleştirilmeye takatimiz yok. gözleri yaşarır. Eve geldik. İşin püf noktası burada. Durum mânevi büyüğe anlatılır. Konuşma yoktur. eleştireceğim. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. tevazu ile yaklaştığımız zaman. inceliktir. Kimse bu çağda tehditle. hayran eden. yargılayacağım diye yola çıkarsak. Biz insanlara sevgiyle. ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak. Daha fakültede okurken de buna inanmadım.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi. bunu çok arzuladığını anlatır. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor. Yenimahalle 5. Karşılaştığı nezakettir. bir yerde. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. su ile söner. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih. zarâfettir. palavrayla. köylüden kentliye yargılanmaya. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım. Demek ister ki. inceliğidir. incelikle. edeptir. âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. saygı duymaması imkânsızdı. O dergâhı bulur. beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. Bir akit yapalım. “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz.

. kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp.. Kimseye yük olmadan. Allah bunu bize de.. bir melek gibi Hak’ka göçsek. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin.Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak.

Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor. Çocuklar soğuktan titriyorlar. genç. Leman Hanım şaşırıyor. şahit oluruz. öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor. “Efendim. Tesadüfen gördüm. incittim. Ben onu kırdım.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. gelişigüzel söylediğimiz bir söz. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses. Mesleğinin son günleri. işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. önyargılar içinde yaşıyoruz. Aradan otuz yıl geçiyor. Beni bağışlayın. daha önceki gün. güzel bir kız. hademeye söyle gelsin sobayı yaksın. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor. Kalkıyor. Emekli olmak üzere. “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. Acaba diyor. Senden. Öyle gördüm. Bir okula tayini yapılıyor. ağlamaya başlıyor. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor. Üzüntüsünden dudakları titriyor.” diyor. apışıp kalıyoruz. Ama farkında bile değiliz. hangi gününüz müsait diye soracaktım. Her gün bu tür sözler işitiriz. “Evladım. Biraz güzelliği ile mağrur.İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür. Otuz yıl önce okulumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki.” diyor.” diyor.. Leman Hanım mümessili çağırıyor. Sonra düşünmeye başlıyor. “otursun sobasını kendisi yaksın. Saygı ile selâm veriyor. Beni rahatsız etmesin.” Leman Hanım öfkeleniyor. . yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor. ben dün bir insan kalbi mi kırdım.” diyor. “Hocanım. Lütfen evinize gidin. aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur. tövbe namazı kılıyor. “ders çizelgesi hazırlıyordum. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır. Leman Hanım birden ürperiyor.” Hademe çocuğu tersliyor.. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor. öyle işittim. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof. Leman Hanım bir sabah okula geliyor.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor. Biraz sonra müdür bey geliyor. tesadüfen işittim.” Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor. hayret ediyor. öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor. “Efendim. Bir gün dersten çıkıyor. Onun da emekliliği yaklaşmış. Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki. Allah’ım diyor. bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Şaşırıyor. çoğumuz hayaller. Namazın sonunda. Zeki. Allah’ım diyor. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Günleri sayılı. alımlı.. Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum. evvelki gün. Dün. tesadüfen okudum. daha önceki hafta. Sınıf buz gibi. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana.. “Kocaman kadın. abdest alıyor. daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor. Ben sınıfı tatil ederim. “sizi müdür bey çağırıyor. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur. tesadüfen rastladım.” Leman Hanım çok üzülüyor.

öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları. Ne kadar üzüldüm anlatamam. Neden onun için hayır dua edelim. aslında hiç öyle değil.” diyor. “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün. Gözleri parlıyor. Hayat böyle. sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir.. yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak.” dedi. düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. Kızılay’da işlerini bitiriyor. “Efendim. . müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim. Hademe ısrar ediyor. Hayat olayları arasında inanılmaz. düşüncelerimiz. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor. büyüyecek. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz. Efendim. Duygumuz. ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum.. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar. yemişleri de bizi mutluluğa götürsün. Hademe süklüm püklüm af diliyor. “Günaydın efendim. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor. öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah. Sabahleyin ektiği tohumlar akşama meyvesini veriyor. bütün bitkileri. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. Memnun ve mesut oluyor. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti. Kırk beş yıl düşündüm. bütün hayvanları. hakaretler. Nuraydın Hanım. Yanına bir başka hanım oturuyor. Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi. akıl almaz incelikte bir rabıta var. emekli banka müdürü. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de.” diyor. Müsaade edin elinizi öpeyim.” dedi. Bu nedenle bizler kin. “Hocanım. Ben. alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. Mübarek ayakları kan içinde kaldı. güzel. diyorlar. önderimiz. “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. Konutkent’te oturuyorum. müspet olsun ki. nefret. nasılsınız?” diyor. büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak.Ertesi sabah okula gidiyor. intikam. Bunca yıldır diyor.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı. “bunlar aslında iyi insanlar.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler.” Leman Hanım ürperiyor. Kötü sözler. Yüzü ışıldıyor. “Allahım. Ya Rabbi. Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. Üzgün görünüyor. geri dönecek. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz. Edep ve saygı ile dönüyor. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim. Hiç unutmadım. hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor. Bir sahabi. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek. kötülük gördük. bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. Sevgi içinde yaşayıp. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. Ne olur beni affedin. Nuraydın Hanım ürperiyor. şimdi hademe benden özür diliyor. “Beni bağışlayın. biz falancadan zulüm gördük. Gece sabaha kadar ağladım. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. diyor.

“Efendim. “Ben. “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım. güzel sanatlarla. ilimle. o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki. Kitaplarınızı okuyorum. nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor. “boşuna yorulmuş. görevlerimizle öyle hemhal olalım ki.’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa. mülayemet ile muamele ediniz” demiş. güzeli. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi. Kimisi açlıkla. inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış. Onu bir kenara koyalım. zahmet çekmişsiniz. gitsin. Dinle. kendimizi arıtıp temizleyip.’ ‘Sofradan yarı aç. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması. doğruyu yaşamaya çalışalım. kuruyemiş. verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız. Diyetisyenler ne derlerse desin. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. Ne yapalım. nefsi öldürmenin yolları. Hiçbirinden netice alamadım. nefsi düşünmeye vakit kalmasın. her dönem hükümran olmuş. dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar. zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor. Meselâ. kimisi uykusuzlukla. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. “Nefsin senin binek hayvanındır. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem. başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. itiraz sesleri yükselecek. “Değerli kardeşlerim. Gitmediğim diyetisyen. nefs. Her yerde. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak. Deneyin bakın. nefsin halleri. Bu konuda biliyorum. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim. Bir sohbette sordular. Ona rıfk ile.” dedi.” dedim. nefis de baksın baksın. internetten takip ediyorum. bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz. öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. zarafetle yemeğinizi yiyiniz. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş. fikir beyan etmiş.’ ‘Acele etmeden.” dedim. ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’. onları da birer birer toplayınız. İşimizle. sonra bu işyerinde grev vardır deyip.” Mesele burada. meşguliyetimizle. “Efendim. uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir.Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var. aletli jimnastik.” dedi. “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. Diyeceksiniz ki. düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki. “sizi televizyonlardan. ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş. gücümüzle. Bir şeyi takıntı haline getirmek. kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler. “nefsimizin elinden perişan oluyoruz. nefse karşı takınılacak tavır.” dediler. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. . Ne zaman Kâinatın Efendisi. yavaş yavaş. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. Onunla öyle meşgul olalım ki. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla. öneriler getirmişler. yolları gösteriliyor.” İşin özeti bu arkadaşlar. abur cubur yemeyiniz. yarı tok kalkınız. Büyük sıkıntılar içindeyiz. Yıllarca önceydi. kimisi insanlardan uzak kalmakla. Ama benim düşüncem bu. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil.’ İki yemek arasında dondurma. çeşitli sözler söylenecek. incelikle. nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek.

duyguları müspete kanalize edebilmek. Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da. resim. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. kendimizi bütün varlığımızla. hiç. Hayat onlarla güzel. içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek. Önemli olan tek şey var. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. Bu insanlar dün vardı. sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. yarın da varolacaklar. Sadece yeni mağlubiyetler. müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır. “Sevginle gireceğim toprağa. o zaman nefis hükmünü icra edemez. Ömer Hayyam bir şiirinde. Bu formülü. yaşamak onlarla anlamlıdır. içimizde nefisten gelen heyecanları. süblimasyona tabi tutabilmektir. yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. Nice insanlar. didişmek. onları din. . şiir. Önemli olan. Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. bilim. mücadele etmek bize ne kazandırır. Allah onlardan râzı olsun. edebiyat. Olayın en ince noktası budur. bugün de var. bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak. Medar-ı iftiharıdırlar. Nefisle uğraşmak.Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik.

Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. Netice ne mi oluyor. Herkes hayatından yakınıyor. en çirkin şekilde saldırmalarına. saygı. . hayâsızca. kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. incelik. sabır. cümle âlem perişan. alabildiğine perişanlık. Hal-ü keyfiyet böyle.” İnanın yüzü gülen kimse yok. tüketiciliğe götürülüyor. işyerleri. hanımefendilik gitmiş. Yaz geliyor. birbirlerine en kaba. Allah nasip etti. Erkek bir tarafa. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. Zengini de. Her şey darmadağın. Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar. “Türkler. fakiri de. birkaç istisna dışında televizyon kanallarından. Kimse hayatından memnun değil. kavuşmayanı da. Voltaire’lerin. zarafetin. güzeli de. yerine soytarı baylar. Artık ilkokulların bile önünde simit satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları. alabildiğine kabalık. bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. Sevgi. tabir caizse bütün taşlar bağlandı. bin ah dinle. asaletin yerinde yeller esiyor. hava basıyorlar. çirkinlik. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları. doğudan batıya. İri lakırdılar edip. birbiriyle kenetlenen. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı. bir kimse. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor. bütün köpekler salıverildi. Sonra da utanmadan rezilce. Sizi gidi kâfirler. inceliğin. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. Darmadağın. soykırım yapmamışlardır” derse. Uygarlık. derhal hapse atılıyor. Alçaklar. Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim. çağdaşlık. çirkini de. tatile çıkılıyor. imkânlara kavuşanı da. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye. kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. Bir ben değil. şükür. kanaat içinde efendice yaşayan. el ele vermiş. Şerefsizler. edep. fabrikalar haraç mezat satılıyor. ilericilik. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. kepaze bayanlar gelmiş. Aile. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle. Beyefendilik. paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. hepsi palavra. kadın bir tarafa. Medeniyetin yüz karaları. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. Sözüm ona bugünün Fransa’sında. Bir dokun. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz.Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. Bütün mânevi setler yıkılmış.

bir devrimciye. Ey tersi dönmüş ahmak” . İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz. Kıvranarak hastaneye götürülüyor. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. gece aniden hastalanıyor. defolup gidiyor. hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere. sevgisiz yaşayan dünyada. ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim. bir kurtarıcıya. Bu ipini koparmış. Resulullah Efendimizdir. bir lidere ihtiyacımız var. inceliklerin menbaı ve kaynağıdır. Gerek ülkemiz. palavra teorilere. iri lakırdılara karnı tok. çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe. Boş lâf karın doyurmuyor. Hem kendi ülkemizde. yüceliklerin. hem bütün dünyada bu aranan. bütün güzelliklerin. “Gelme. gelme üstüme. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere. ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur. anlamını kaybetmiş. Alman doktor dinlemiyor. hepsini anlatsam aylar sürer. Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. O. O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde.Bir Türk işçi kadın. bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki. Bizi selâmete götürecek tek yol. “Yeter senden çektiğim. Gözlerimle gördüğüm. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip. özlenen. gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki.

Karanlıklarda boğulduk artık. Tut ellerimizden. gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur. İçimiz yanıyor. inançla. gönül dünyamızı da kararttı. bütün varlığın önderidir. bütün insanlığın. kurtulabilir. zavallı. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde. İşte örneği. sade bizim değil.. Hatta geçiyor bile. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim. Ne olur tut ellerimizden bizim. işyerinde. . asil ve yüce olanın yoluna çek.. Bizim de yüzümüz gülsün. saygıya susuz. sosyal hayatında samimi olarak aşkla. vahim bir hatadır. bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet. çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur. Sana aşığız. Bir tek Hadisle bir insan. Yâ Resulullah. sana müştakız. Yâ Resulullah. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. bütün kâinatın. aşkımızı kabul et yâ Resulullah. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden. Bizler ki sevgiye susuz. Bizleri affet. İçinde yaşadığımız zulmet. seni çılgınlar gibi seviyoruz. Dünya yeniden hayat bulsun. sana muhtacız. Bizi. velâyet makamına kadar yükselebilir. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. sadakatle uygulayan bir insan. affedilmez bir suçtur. ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. O yüceler yücesi. susuzluk içinde kavruluyoruz. sevilelim. gerek ailemizi. yol göstericisidir. ilgiye ve şefkate susuz. o büyükler büyüğü insan. Deneyin isterseniz. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp. lideridir. perişan insanlarız. İşte günümüzde gerek kendimizi.diyor. bir aile. dünya kimseye kalmaz” diyelim. iyinin ve güzelin. o güzeller güzeli. Sensiz her şey anlamını kaybetti. bizi kurtar. Ne olur tut ellerimizden. bir şehir. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır.

Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın. üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler. Fatih küçük bir çocuktur. pek çok ülkeyi gezdim. bu otuz bin rakamı aklın. genç ve muzaffer Fatih. Zeki. sanatkâr. hisseden herkesi ürpertecek. İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. baba oğul el ele okulun kapısından girerler. Allah nasip etti. sabahleyin okula beraber gidelim. İşte bu ortamda. “Ben. Daha önceden haberdar edilen. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı. birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde. O hocan gününü görür. itikadında. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış. pırıl pırıl bir zekâ. yazarlarımız. Olay biraz derine inerek sosyal yönden. “Vay. yirmi iki yaşındaki bir insan. İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. Bu olay gerek Türk tarihi. “Koskoca bir padişah çocuğuyum. hayal bile edemediği bir olayı. havsalanın alacağı bir rakam değildir. Sen hocamızı bir güzel döv. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. “Yarın sabah okula beraber gideriz. sırf inançlarından. İncelemeler yaptım. ateş gibi. insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği. herkesin birbirini ihbar ettiği. gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. cevval. Görsün dünyasını. psikolojik yönden incelenecek olursa.” der. yerinde duramayan. Hocası Molla Gürani kulağını çeker. duyan. görmediği. yeni bir çağ açılmıştır. yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir. ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. o kadar önemli bir olaydır ki. yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan.” Velî padişah ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar. bir gecede aynı dinin iki farklı mezhebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir. Ama ne oralarda. bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla. Ne yazık ki. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım. uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış. Bir gün okulda yaramazlık yapar. Yıllar ötesine gidelim. bizim tarihçilerimiz. düşünen. Saint Bartelmy’de. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı.İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla . Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı. “Merak etme yavrum. şartları göz önünde bulundurulursa. ibadetinde tamamen bağımsız. Bu. kuyruk acısıyla hareket eden batılıları. düşünürlerimiz.” Sabah olur. düşünür. uyanık. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. O günün nüfus durumu. titretecek. diri diri yakılmışlardı.” der. Bu. hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. gördüm.

Hazret biraz sükût ettikten sonra. saygı. O. Fatih on iki yaşına gelmişti. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. Değil o günün şartları. Eğer padişah bensem. “Düşmez Sultanım” dedi. gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı. Onlar kaçar. hocanın elini öp. sık sık onunla istişare ediyordu. yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. günümüzde bu asil. karadan gemileri denize indirdi. kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. gönlünü . Kafası hep fetihle doluydu. Sen merhamet et. bu ne iştir. O askeri buldur. Hadi şimdi sınıfına git. bizi nasıl sopayla kovaladı. bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi. Molla Gürani kovalar. Sonra yorulur. çok kısa bir sürede tamamlamıştı. o kadar mütevazı. İstanbul’un. Sen onları koru. Allah’ım diyor. Ama senin hocan. Gördün. gâvurcuklara sen acı. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih. incelik. daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip. yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. zarafet hâkimdi. her zaman mânevi hocası. Vatan tehlikede.” der. O evde sabır vardı. hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. Günler geçiyor. sopasını bırakır.hücum eder. Kendisi daha çok okuyabilmek. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan. günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var. “Hocam. velî bir insan. Şefkât ve merhamet onda o kadar yoğunlaşmış ki. Sonra git. Babadan gecikmeden cevap geldi. Büyüksün. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. Velî padişahın kaldığı evi gezdim. Babası tahtı oğluna bıraktı. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu. “Eğer padişah sensen. işte Sultanım diyor. onu fetheden asker ne güzel askerdir. sürekli planlar yapıyordu. O. ince ince anlatsam belki inanmazsınız. bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı. dilediğin gibi hareket et. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor. büyük. Şimdi soruyorum sizlere. “Evlâdım. özür dile. daha çok ibadet edebilmek. Burada çok ince bir nokta var. Velî Padişah oğluna döner. Baba oğul korkuyla kaçarlar. Ben de padişahım. Fatih babasından. Sevgi. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor. fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. Rica et. “Sen bir padişah oğlusun. benden de büyük. Hocası.” Fatih hemen cevabını gönderdi. “Bak yavrum. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu. Düşman bizi yok etmeye geliyor. kanaat vardı. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir. evin eşyası o kadar basitti ki. mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor. haftalar geçiyor. padişah sensin. annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı. O kadar sade. Rahmansın.” Ve oğlunu bırakır gider. saygılı bir şekilde sırana otur.” Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken. geç ordunun başına. bir türlü İstanbul düşmüyor. her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor. altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken. geç devletinin başına. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak. sınıfına gider. senden de büyük. O evde edep hâkimdi. çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında. mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. şükür vardı. Rahimsin.

istemiyoruz. yoksa İstanbul düşmez. Amerika’ya tapan.. Ekonomik istilâ. aşağılık bir görüş var. Ruhları.” diyor.yap. bunun bayraktarlığını yapıyor. Önce kültürel istilâ. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor. canım öyle şey olur mu diyecekler. Allah aşkı olanlar. Bir büyükelçi çıkıyor. kaleler içten fethediliyor. gazetelerle. Birinci yöntem. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor. âhiret cahili insan. Nutuklar. bütün bunlar başımıza geliyor. birkaç gece dua etmemesini iste. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor. Bugün kalkındık. onlar ne derse desin. Senin bütün hücrelerinle. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen. gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. milliyetlerine. O papa denilen katran ruhlu adam. asil.. sonra siyasal istilâ. Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. kalkınıyoruz yalanlarının. İşte kültürel istilâ bu. Akşam olunca nice zavallı. ayrı bir Truva atı. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. sizden nefret ediyoruz. renksiz. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar. heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. dinler arası diyalog diye. Onların beyinleri yıkanıyor. Daha düşmanın kurşunu gelmeden. Katran ruhlu papazların. efendi. okullarla. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. ricasını söylüyor ve söz alıyor. bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor. Senin inandığın kitaba inanmıyor. kültürel istilâ. işyerleri satılıyor. Avrupa Birliği’nin önünde secde eden. Yetmiş üç milyonun başına geçti. bütün varlığınla. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine. topraklar satılıyor. yol gösteriyor. İşte siyasal istilâ. vicdanlar satılıyor. fabrikalar satılıyor. Dünya kadar masraf yapılırmış. İstanbul’un fethindeki ince sırrı. Oluyor ya sayın çok bilmişler. ilk kültürel istilâ ile başlıyor. onları dünyaya yayıyor. İstilâ planının uygulanışı. En çirkin. Süleyman’ı bulduruyor. . Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. şahsiyetsiz. Adamlar haykırıyor. Başka ne işe yararsınız. Olamadığımız için de. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. Fatih. sırıtarak ellerini uzatıyorlar.. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı. Kaleler içten fethediliyor.. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar. entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar. adi. inançları yok ediliyor. Vatikan’ın ortaya attığı rezil. Türkiye’ye gelmezden önce.. sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. Asker telef edilirmiş. emirler yağdırıyor. şehit kanlarına ihanet ediyorlar. Günümüzde işin kolayı bulundu. kültürlerine. kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak. Biz hâlâ. Nutuklar. ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. kardeşçilik oynuyorlar. müstemleke valisi gibi beyanat veriyor. en rezil şekliyle. saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. tiksiniyoruz. korkak. üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor.. Elli sene de geçse. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. palavralarının arkasındaki gerçek bu. sizi Avrupa Birliği’ne almayız diyorlar. aciz insancıklar ortaya çıkıyor. dinlerine. Sizi sevmiyoruz. yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. bayrak aşkı. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. Biliyorum günümüzün sözde aydınları. tarihlerine. Radyolarla. Artık her yayın organı. en adi. televizyonlarla. günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. Bankalar satılıyor. İşte kültür istilâsı bu. bayraklarına. kibar. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. dudak bükecekler.

bütün imkânsızlıklar yok olacak. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine. o Allah aşkını. sevilelim. . kırgınlıkları unutup. Ama ne yazık ki. yürek yüreğe verip. sıcak. cümle eksikler biter” diyeceğiz. vatan aşkını.. “Aşk gelicek. bütün küçük hesapları. dargınlıkları. Peygamber aşkını. “Sevelim. Bütün karanlıklar aydınlanacak. aşkına. bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek. gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz. EI ele verip tek yürek olmak.. heyecanına tekrar kavuşabilmek. O temiz. asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele.Bu hakikatler herkesin gözü önünde.

yeni öğretmen olmuştum. sobayı yakmasını istedim.” dedim. bu bekârlık. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Her gün işitiriz. o bekâr. Ben yine aynı kabalıkla. delâlet içinde. Affedersiniz kızım. Bir süre daha ağladım. bu evlilik. İstirahat buyurun. Bir gün ders bitmiş. Hademeyi görmesini. sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun. soba yanmıyor. Düzelmez efendim. teneffüs zili çalmış. Efendim. Öğretmenim. Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. mesleğe ilk adımımı atmıştım. Müdür bey gitti. Öğretmen Okulunu bitirmiş. Eve gittim. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. Efendim. Biraz sonra mümessil sınıfa girdi. hademe gelmiyor. sezemiyor. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. “Efendim. O zaman gençtim. Geldi. namaz .” Ah kardeşim. dedi. Biraz beli bükülmüş. Biraz sonra müdür bey geldi. dedi. âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer. Ve hepimiz bundan çok. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. Bir okulda öğretmendim. saçma sapan düşünceler insanı.. Bu madde. aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor. otur sobanı yak. Şoke olmuştum. Gaflet. abdest aldım. bu dünya. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. ama çok şey kaybediyoruz. Moralim bozuldu. âhiret için de söz konusu. Ben gelemem. Bu sefer kalktım kendim gittim. “falanca gün. bu resmî iş. resmî işim başka. sonra evlenince düzelir. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. güzel. bu âhiret. Canım sıkıldı. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı. Bundan diyor. Derse girdim. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı. Müdür bey geldi. Oturdum. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. dedi. dedi. Hademe oturmuş. şaibeli olan. hayatı. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var. bu gençlik. otuz yıl önceydi. Ve aradan otuz yıl geçti. Efendim diyorlar. sigarasını içiyordu. pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla. “İkide birde niye haber gönderiyorsun. güzeldim. bu ihtiyarlık. doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor. parçalıyoruz. Şaşırdım. O zamanlar okullar sobalıydı. Çocuklar titriyorlar. Aynı durum dünya. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler. hissedemiyoruz. bu özel iş. diyor. kendimi bir şey sanıyordum. çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz. saygıyla selâm verdi. Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. Acaba özel hayatı kirli olan. vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. Bundan kırk yıl önce idi. siz lütfen eve gidin. dedim. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.” dedi. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde. gösterilen. Sizi rahatsız ettim. Birden boşanıverdim.Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen. İnsan hayatının. Biraz gençliğini yaşasın. Ben öğrencileri evlerine gönderirim. varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. bu mânâ. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. sınıf buz gibi. Sonra gittim. biraz kamburu çıkmıştı. her köşesiyle bir bütün. otursun sobayı kendi yaksın. bu vücut. Biraz sonra bir hademe geldi. çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. benim özel hayatım başka.. Kocaman kadın. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. başka bir öğrenciyi gönderdim. Aynı cevabı vermişti. bir kompozisyon. Hemen mümessili çağırdım. bu ruh. Beni görünce asabi bir ses tonuyla.

Ve ellerimi açarak. Ve bu son nefese kadar devam ediyor. Utandım. sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor. güzel. Sayın profesör diyor ki.” Aman Yâ Rabbi. bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. İstediğim safahatta bulunurum. Büyük Yunus ne güzel söylüyor. “Hocam. müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum. Şimdi bilinçaltı deniyor. ertesi gün okulun hademesi benden. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. hatta bir cinayete sebep oluyor. Ne denirse densin. sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. Bazen bir dövüşe. Efendim. insanca. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken. Söz ola kestire başı. Özel hayatıyla. resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur. Onun için değil midir ki. okuduğumuz. hayatımızın her ânını.” dedi. Beni görünce birden koştu. İstese de. müslümanca yaşamaya çalışalım. Sonra ertesi gün okula gittim. O öyle muhteşem bir depo ki. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim. dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. o benim özel hayatım. istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi. Kâinatın Efendisi. izahı mümkün olmayan bir olaydı. gördüğümüz.” Bir cümleden hatta bir kelimeden ne çıkar demeyelim. temiz. her harekete dikkat edelim. Hayatta hiç kimse istese de. Ve Allah’ım dedim. çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. İşittiğimiz.kıldım. efendice. istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler. “Beni affedin. İstediğim içkileri içerim. Eskiden şuuraltı derlerdi. Müsaade ederseniz. önce Allah’tan. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. Ben. . Okula yüz metre kala. yüzüm kızardı. “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. Buna hiçbir insanın gücü yetmez. pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. “Söz ola kese savaşı. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor. sonra Peygamber’den. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. “Ya hayır söyle. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. Peygamber Efendimiz. bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. Her şey her şeyi etkiliyor. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. bu. yahut sus. “sanki son ânımızmış” gibi nezih. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır. elinizi öpmek istiyorum. Bana kimse karışamaz. Ben. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak. Yüce Resûlümüz. gücümüzün yettiği kadar her söze. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da. Elimizden geldiği kadar.

aile hayatında. iş hayatında. sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle. güzellik. İnsan ruhu o kadar hassas. sevilelim. Kur’an-ı Kerim’de. ne gelin. İnanın o bir Hadis. “Sevelim. saygı. Hayatımızın bir bölümüne değil. özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek. Hz. birbirine şefkât ve yardım göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Cenab-ı Hak. Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. mutluluklar sizinle beraber olsun. saydığı. dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. Ve biz de Yunus gibi. pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. O yuvada sadece sevgi. sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. . insanların birbirini sevdiği. o kadar ince ki. Sık sık tekrarlanır. dünyamızı da. saygı. hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. her ânına sadece sevgi. Hayatımız renkle dolsa. “Ya Musa. Ne olur insanı. o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek. varoluşu anlamaya. sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. algılamaya. tümüne. ne karı koca kavgası.Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz. incelikler. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh. kaynana ihtilâfı olur. yılanı deliğinden çıkarır” derler. ilerleme ve kalkınma olur. sabır. dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. görümce. O Hadisin yaşandığı aile hayatında. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta. sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş. Bütün iyilikler. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. sükûn. O Hadisin yaşandığı bir işyeri. güzellikler. hayatı. ışıkla dolsa. şükür. güzellikler taşıyor. yepyeni. âhiretimizi de cennet etmeye. Ve sonunda. Ne olur. “Tatlı söz.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir.

Bu durum fertler için olduğu gibi. daha dakiktiler. vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. Bazı insanlar görürsünüz. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. Öteden beri merak ederim. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. gayba inananların dinidir. Bugün Amerika’da bile. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. ihtişamını yakalayamazlar ki. keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. hem de İsviçre saatinden daha hassas. “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle. temiz. Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. güzel. huzurlu ve başarılı olanlar. daha güzel. falcı denilen kimseler. acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre. Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar. Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. Olan olmuş. “Ve bir an yaşıyorum. Sürekli dünle. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara. zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler. hayatı güzel. ne geri kalıyorlardı. ama ânını yaşayıp. yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler. insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı. muntazam. daha güzele. ânın güzelliğini. bu demdir. Önemli olan ânı yaşayabilmek. beğeni kazandı.Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş. ânın güzelliğini kaçırdıklarını. yarınların tarlası gibidir. “Dem. dayatmayla değil. Bir düşünseler ki. yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. Dakik. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar. dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. Keşke. hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan. ışık dolu bir anlam verebilmektir. yarınla meşgul olanlar. daha . öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler. toplumlar için de böyledir. Akılları fikirleri şöyle yapacağım. ağlamadılar. anlamlı. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. Bugünümüzü dürüst. Arka arkaya hamleler yaptılar. çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. Bizler gaybı bilemeyiz. renkli. onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir. o arsa kaçar mıydı. çözmeye çalışmışlardır. yarına bırakma. derler. hayatta mutlu. Bugünler. Sürekli. Bu arada kendilerine medyum denilen. Ama onlar. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar. daha ince yapılı. geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan. aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. kendilerini bir şey sanmışlardır. faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz. o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. biten bitmiş dediler. vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. dem bu dem” diyorlar. İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. böyle edeceğim hayalleriyle doludur. Bunların hepsi. Bu iş öyle zorla. Her bir Japon. takdir topladı. Ne ileri gidiyor. Ve hepsinde başarılı oldular. İslâm. bütün bir ömre bedel” diyor. kendiliğinden oldu. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. Bugünü yaşamıyorlardır. ceplerini doldurmuşlardır. Hep daha iyiye. Sonuç değişmez. Ah. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. Hayat böyle efendim. ona. “Kardeşim.

önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. Bu yükle bu yola dayanamayız. sırtında kocaman bir yük yürümekte. Yol uzun.mükemmele gitmek için. Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek. Bazı kimseler. bilmiyoruz. olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. sevilelim. Gazeteci dayanamaz sorar. huzurumuz. “Hak şerleri hayreyler. bir edep ve incelik içinde yaşayalım. “Kardeşim. yürürken de türkü söylemektedir. dünya kimseye kalmaz. sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler. bir güzellik. yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. Önünde bir hamal. güzellikler. Acaba bir an için düşünseler.” der.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. Hep bir hoşluk. “Sevelim. “benim elim kolum bomboş. adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor. Oysa bunda da bir hayır var deyip. onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir. önündeki işine koyulsa. Yüklerden kurtulalım. Yıllar önce gazeteci. Mevlâ görelim neyler. Yük ağır. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir . Bazıları daha ileri gidip. mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı. Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan. o iş olsaydı kendileri için hayırlar. uygulayabilsek. Teessüre kapılırlar. kafalarına koydukları. Zannetme ki gayreyler.

Mesele. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek. “Bey. yaşayabilmek. şevkimizi azaltır. Allah bizlere de. Bir şeyin olması bizim için mukadderse. kovanım yağma olsun” diyor. kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar. kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız.“Bu dünya dopdolu kalleş. Tek istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. Hayat da böyle. Çevremizden hep işitiriz. “Allah bize yar ve yakındır.yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir. pırlanta insanlar var. “Ballar balını buldum. dünya bir araya gelse yine olmaz. Şuna bir inanabilsek. arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin. Biz adımlarımızı düzgün atalım. için düzgün oluşunda. onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. gerisi kolay. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek. böyle değişti. O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor.” der. . şer mi getirecek bilemiyoruz. hissedebilmek. her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek. çalışma gücümüzü kırarız. ama bütün mesele o dili öğrenebilmek. Galiba hamal haklı. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda. Yapabilenlere ne mutlu.. O günden beri düşünürüm.. gidişimiz Hak yolda. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz. Beni çok etkiledi. endişeleri bırakmak. eşek arısı var diye. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim. Bırakalım bu boş sözleri. o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. o temiz yola girmeyi. çevre kötü insanlarla. hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. Hayatta dertsiz insan olmaz. O dili bir çözebilsek. Hayat şöyle değişti. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde.” diyerek emin adımlarla yürürse. Dem bu dem.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel. Mevlânâ. çok değerli. Eğer mukadder değilse. “sen bu işleri anlamazsın. farkında bile değiliz. “Hangi tohum zamanında Besmeleyle. Peki. Olayların kendine göre bir hâl dili var. İçimiz düzgün olmayınca. sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır.

fırsat buldukça dinlerim. Mevlâna. tarih. Dört fakültede okudum: Hukuk. araştıran ve daima hakkını arayan. müzik ve resimle daima ilgiliyim. Shakespeare. inceleyen. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2.. Bunda edebiyat öğretmeni annemin de büyük etkisi oldu. O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki. Klâsik müziği çok severim. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp. Orada mümkün olduğunca . 3. Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır. sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. savunan bir öğrenciydim. Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı. Edebiyat.. Bununsa nihayeti yok. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. dünyadaki yedi milyar insanın görüş. Erzurumlu İbrahim Hakkı.. tasavvuf. daha çok fakültede okumayı düşünürdüm. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu. Tıp. hayatı anlamak demekti. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum.Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik.T. Daire Üyeliğinden emekli oldum. o da insanı tanımak. Bir de gonulsohbetleri. İnsanı ruh. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim. İlâhiyat ve Felsefe. beden. sosyoloji. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa. Edebiyat.net isimli bir internet sitem var. Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S. soru ve düşüncelerine açık. Çok çalışan. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre. anlamak hususunda.5 yaşında okuma-yazma öğrendim. psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu. fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek. Bütün hayatım okumakla geçti. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri. şiir. tıp. Dostoyevski. Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz.. Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var. İnsanı anlamak ise.

sorunlarınızı yazabilirsiniz. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi. başarılı olabilirler. sayın aletlerini yerleştirdi. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu. bilimde tesadüf olabilir mi? S. araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük. Her şey birbirine bağlıdır. mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde. hayatta huzur. basit. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı. bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. makam sahibi olmuş. okumakla. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum. başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S. . Önemli olan en iyi olmak değil.T. aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir. kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. diğeri hizmet etmek. siz hayatı hep çalışmakla.: Bence çok para kazanmak. sayın masasına oturdu. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek. akıl ile gönlü bütünlemiş. üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir. sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur. bilgilerini hâl haline getirmiş. diye. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz.günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor. sıradan kelimelerini kullanmazlar. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. Beni çok etkilemişti.: Hayatta bir tek tesadüf vardır. uyum ve güzellik bulabilirler. Onlar için her şey çok önemlidir. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar. hep ön plânda olmak. mevki.. – Efendim. önemsiz. Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz. madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. işyerinde bir güzel dostluğu. sükûn. sayın dolabını açtı. basit. seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır.. mal mülk sahibi olmak. İlim ile duyguyu. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar.T. sevgiyi yakalayamamış. Hayatta küçük.

yaşamın gayelerini araştırır. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz. Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık.T.. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. nereden gelip. hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler. hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır. haksızlıklar karşısında kendini savunur.T. pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir.. şiir yazarak. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil. gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. Bunu. kendini yetiştirme. saygı. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir. sizce bunları başarabilirler mi? S. – Peki. örnek olmalı. güzelin. Çok okuyarak. incelik. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım. nereye gittiğini. kendini. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. Sadece bilgi yetmez. – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S. resim yaparak.: Bir genç.: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum. siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S.T. gayesizlikten ileri gelir. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor. öğrenme aşkıyla doludur. sevgi. mutluluğa ve güzelliğe götürdü. yazı yazarak. Bu beni sonsuz bir huzura. yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. güzel sanatlarla ilgilenerek. etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin. Bu görüşü ben ortaya attım. Öğrenme. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor. varoluşunun nedenlerini. aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder. daima gerçekler peşinde koşan.) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. asil ve temiz olanın yolunu açabilir. Gerçekler derken neleri kastettiniz? .: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı. hoşgörü.– Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı. hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan.

Eşim çok müstesna bir insandı. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım. onu keşfetmesi. Rahmetli eşimi çok sevdim. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. S. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor. kalktım.T. Üç yıl önce Hak’ka göçtü.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim. Her şey insanda mevcuttur. dikkâttir” der. zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır. resim yapar. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim. çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar. Böylece barışmış olduk.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları. – Peki.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. Nur içinde yatsın. Valery. “Sabri Tandoğan: 10” dedi. edepli. Öğretmenime gücendim. Bir de dâhilerin ortak özelliği. yazı yazar. Danıştay savcısı idi. Gençlik tabi. . hocam adımı okudu.T. müzikle ilgilenirdi. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S. arkadaş olabilmesidir. hiç konuşmuyordum.T. Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur. çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı. lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar. kendilerini gereksiz şeylerle. 44 yıl evli kaldık. – Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım.S. hem işini çok titiz yapar. O nedenle yapılacak en büyük keşif. kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir.T. hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. Her zaman herkese karşı zarif. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. ondan en ufak bir şey dahi istemedim. ona hep saygı duydum. Sonra notlar okundu. onunla dost. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim. “Deha. insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması. İnsan evrenin bir modelidir.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. Şimdi olsa böyle davranmazdım. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S. hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder. Bir süre ona dargın kaldım. saygılı. onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım.

Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz.T.– Efendim.: Hay hay. – Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık. saygı duyun. Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. araştırın. daima sorun. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum. Çok okuyun. sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi. hoşgörü gösterin. . Sağolun. Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun.T. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S. Yolunuz açık olsun. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum.: İnsanları tanıyın. hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin.

Önce bir aile içinde yaşıyor. aya.. geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor. tertemiz kalplerine rağmen. hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki.Önemli Olan Olaylar Değil. ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu. ibâdet yerleri. büyüyor. kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile. gökdelenler. rezil ve aşağılık. O her gün en alçakça cinayet filmleri ile. yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor. mahalle arkadaşlarına askerlik. okul. stadyum. bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye.Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor. ürperiyor. İnsanın. yıldızlara. ne yazık ki ertesi gün. İnsanoğlu istese de istemese de. Okul. o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce. somut. ruh hastası. baş belâsı televizyon. efendice. ama soylu.. pratik. Yurt dışına seyahatler yapıyor. taktik ve strateji bilmedikleri için. günlük hayatımızda yararlı olacak. aşk ve iman zâfiyetleri. Anne. komşular derken. büyük binalar. temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon.. Samanyolu’na bakıyor. Gazeteler. varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin. ama asil insanoğlu. edep ve hayânın. şerre âlet olup. büyük devlet daireleri ve mahkemeler v. yollar. insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan. Cevap arıyor sorularına. –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. insan gönüllerine katran döküyor. güzel. iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş yavaş dünyayı tanıdıkça. kültürsüzlükleri.s. iş. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. güzelliğin ve asâletin. mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle. işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. o tertemiz. sonra da meslek arkadaşları katılıyor. yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe. Ama o güzelim düşünceler. baba. hayat yolunda. gezi v.. bir çember gibi çocuğu sarıyor. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini. İşte şimdi çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz.s. Onun kafasında sorular. zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler. sağlam adımlarla. bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor. Ve daha neler ve nelerle. o en güzel yönü. . ruhun katili. kafasızlıkları. insanca. o güzelim insanın. iyi. akrabalar. Hep beraber bu hususu inceleyerek. o eşi olmayan ürpertiler. sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. sinema. Geceleri gökyüzüne bakıyor.

Evet. Düşünmek demek. onu olduğu gibi algılamak demektir. hem de çevresindeki insanlara olur. Kimseye kızmayalım. temiz. işimize gelsin gelmesin.Her şeyden önce. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. Hepimiz buyuz.. güzel. Dünyamız kelimelerle dolu. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler.. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen. Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır.. tedavi cihetine gidilmediği takdirde. sağlam. aksayan. hem çevrelerini aldatırlar. ayrılma vakti gelir. Nice insanlar vardır ki. çarpıtmadan. hayallerinin. Teşhis ne kadar sağlam. İşte kendi gerçeğimiz. o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. Kabul de. sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır. müsbet. Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar. attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın. Gelir geçer. söz hemen toplumdaki bozuk.. Somut gerçekleri. hastalık yine devam edecek. Gerçeklerden uzak. lâf. gerçek hayattan uzak. dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye. Sürekli itham ederler.. Hiçbir zaman. palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan. hayalleri. Kimi başından geçenleri. somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu çabucak kavrarsınız. Bir türlü gerçeği göremezler. kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek.. zararları hem kendilerine. varsayımları.. Gerçek. oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak. vatansever insanlar bir araya geldiklerinde. İki kere iki her zaman. her yerde dörttür. Çünkü. sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar. canlı varlığın içindedir. yediği kazıkları anlatır. bize acı veren. sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler. O halde. algılamaya çalışmak olmalıdır. İnsanoğlu. sıkıntı veren konulara geçerler. kelimelerde değil. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle. bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar. bu gerçekler karşısında. ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler. yeni başlıyor. bütün somut gerçekleri ile. Lâf. bir ömür boyu havalarda uçar. Sanki yüzüyoruz onların içinde. kelimelerden ibaret. doğru ve gerçekçi de olsa. somut gerçeklerden uzaklaşıp da. yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. canlı. ya onların dışında yaşayıp da. hayallerimiz ile değiştirmeden. ayağı yere değmez. Suç ya falancanındır ya da toplumundur. ilk yapılacak iş. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer. edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar.. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır. Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. lâf.. Birtakım iyi. Tabi iş bununla bitmiyor. içinde yaşadığımız dünyayı. somut. değişik yorumlarla çarpıtanlar. hem kendilerini. kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. Öfkelenmeyelim. yaşanan.. söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır. insanın ayağının yere değmesi gerekir. En ufak bir harekete . Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. kelimelerden meydana gelen bir hayal dünya. görmek istemezler. İkinci adım. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile. yaşanan.

. sükûnetle kendisini seyrediyordum. kelimelerle zehirleniyor. Konuşmak. hayattan. gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı. – Lânet olsun böyle gazeteye.. aileden. sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim. Öylesine uyuşmuş. ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim. bunun için gazeteler çıkıyor. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak. Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. belediyeden. Gece son otobüsle dönüyorum. Birden bakışları bakışlarımı aradı. Gazete okumakla meşgul. öylesine hayattan. Ben. Yahut.teşebbüs etmeden. keIimelerle yaşıyoruz. Böyle devam ettiğiniz takdirde. – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi. yazı işleri müdürüne.. Birden öfkelendi. her şeyden.. Neden bugün sinirlendiniz. diye cevap verdi. diyerek buruşturup yere fırlattı. herkes bir başkasından bekliyor bunu. Kelimelerle besleniyor. . şu. hükümetten. Otobüs tenha. gazete sahibine. İnsanlar bir araya bunun için geliyor. Sadece şikâyet etmek. dedim. kelimelerle ölüyoruz. İnsanlardan. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. Neden bir mektup yazıp. dedi ve ilâve etti. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle. siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu. çocuktan. sadece şikâyet. dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu. – Yirmi yıl geçti. ama her şeyden şikâyet. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz.. en ufak bir hareket için öncülük etmeden. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim.. demiyorsunuz. bunun için toplantılar yapılıyor. söylenmekle hangi mesele halledilebilir. hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi.

Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor. yine bildiklerini okurlar. sövüp saymak. – Hayır. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. vurup dökmek. hakir. Bu iş de. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir. aklı başında. şahsiyet sahibi bir insansınız. dedi. yanlışlıklar. bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece. Devede kulak bile olmaz. keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı. – Teşekkür ederim. Siz ne yazık ki. dedi. şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. Bunu dediğiniz. o gazetenin yüzbinlerce satması değil. bu gazete benim evime giremez. bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek. o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. şuurlu. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. diyebilmenizdir. ne ifade eder. Dayanamadım: – İşte beyefendi. sizin o gazete için. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. Cevap vermedi. olaylar karşısında. yakıp yıkmak. öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil.– Aman efendim. Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı. Tepki göstermek demek. Nasıl olsa. Sizin için önemli olan. oraya gelememişsiniz. onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. diyebildiğiniz anda siz medeni. Bir ben bırakmışım. dedim. Tepki göstermek. onu uygulamaya geçmek demektir. en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. Başını öne eğdi. Otobüsten inerken. karşımıza çıkan meselenin halli için. diye cevap verdi. çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. . zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup. edepsizlikler değil. akılcı yoldan. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar. beş para etmez görüyorsunuz. hiddet buhranlarına kapılarak. Medenilik şuuru denilen. Kendinizi hor. duygusallığa kapılmadan. döndü.

bir gazeteci sordu. “bunlar şekilden ibaret. Kavgalar. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. Birtakım insanlar mâneviyat adına. güzellikleri hep birer şekilden ibaret. İç ile dış. sen kalbini tursille mi. dedi. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. girdiği seçimleri kaybetmiş. kalabalık caddelerde dolaşın. Büyük iş merkezlerini gezin. güzelliği unutamadım. “Efendim. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. aşk yolunda ömürlerini tüketen. şaşaalara rağmen. günahkâr kul. hiçbir din. boynu bükük. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok. Rahmetli Münir Bey. oruçtan. Gidin. ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı. hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri. şekle sarılıyorlar. İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki. hiçbir görüş. tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. köşesine çekilmişti.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm.. titrerler. Onun için Kur’an-ı Ke-rim’de “Hak geldi. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. bunalımlar. inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu. felâketlerle karşılaştı. aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının.İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. saygısız .” Be kardeşim. Aradan uzun yıllar geçti. Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. Kendilerine namazdan. kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri. “Efendim. “Efendim”. öz ile şekil. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar. kenetlenmiş dişler. bahtiyar oldu. bir huzur. en yüce. zâhir ile batın. İç ile dış. onlar da yalnız bâtına.” derler. dargınlıklar. kadın ile erkek. bâtıl zail oldu” buyruluyor. hacdan. üzerinde düşünürüm. Arabanın kapısı açıldı. küskünlükler. Bir gün. nice ocakların sönüşü. bu esprideki inceliği. şekli hiçe sayıyorlar.” dedi. güzellik adına hep zâhire. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım. zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu.. gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki. “aman” derler. bu konular açıldığı zaman renkleri değişir. Baktım. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill. “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. bu çelişkiyi görüyoruz. Sen kalbe bak. en muhteşem bir sentez. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler. bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. gürültüler. öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok. sıkıntılar. Benim kalbim tertemiz. ürperirler ve derinden bir ah çekerek. dualarınıza muhtaç. kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım. içsel olana önem veriyorlar. derûni olana. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden. madde ile mânâ. “benim için çok dua edin. Birtakım kimseler tam aksine. Artık günümüz insanı bir mutluluk. dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel. İslâm bir sentezdir. Bu aciz. ruh ile beden. zekattan sorulduğu zaman. gözleri fersiz. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere. ruhundan. persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz. Oysa gerçekten mânâ yolunda. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor.

Büyük Yunus. Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin. “İnan Haluk. Kafalar. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup. Bir Âyeti. İri lakırdıları bırakalım. gazeteler. “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor. Allah’ın ipine sarılmak. Allah cümlemize sağlık. Lâfla değil. kalpler öyle negatifle dolmuş ki. göz gerektir göresi” diyor. diyebilelim. bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. “Nazarlardan taşan mânâ.. tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman. Kur’an-ı Kerim’de. aile hayatında. yaşanmayan. iman bütünlüğü ve aşk ile. televizyonlar. senin Resulünün bir Hadisini. bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar. bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. afiyet. Yüklerden kurtulalım. Artık günümüz insanı Yunus’un. “Cümle yerde Hak nazır. kuru gürültüyle değil. ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun.. İslâm’a sarılmak. “Aşk gelicek. özümleyerek. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. meslek hayatında. senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”. nutukla değil. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. ibadullahı istihkar” derdi. Yapılacak iş ortada. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek. “Durun kalabalıklar durun. İnsan ister istemez. hiç olmazsa.bakışlar. sinemalar. “Ben de ey Rabbim. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor. belki de bitmek üzere. . cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak. radyolar. iman ile çene kapamayı nasip etsin. bu yükle bu yola katlanamayız. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da. yaşayarak. toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi. yük ağır. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için. içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek. “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu.

daha öğrenemedin mi. Olay beni fevkalâde müteessir etti. nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner. gerçekten kültürlü bir . bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. Saygılarımla. Ne oluyoruz. diyor. Dün okuluna gitti. Telefondaki ses. raporunu al. pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi. okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. manav olmuş.” dedim. Kızım lise son sınıfta. “bu ne biçim iş.Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum. Memleketim için. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. ne bir tek öğrenci var. yıkılan Türk ailesi için. kızım doktor olmuş. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa. zelil bir duruma düşürüyor. trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor. telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum. Gelmenin sebebini anlayamadım. hukukçu olmuş. Açtım. “Buyurun efendim. Aynı fikirdeyim. Niye geldin. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. Oğlum bakkal olmuş. devamsızlıktan kurtul. Sizi yıllardır tanıyorum. kızım terzi olmuş. samimiyetsizlik. ama onurlu. Benim havsalam almıyor. Bu durum Türk eğitimi adına. Kızım. İstanbul liselerinin birinde okuyor. ama dürüst. yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. Yolda beraber gidiyorlar.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor. hatta aracı oluyor. Para için rapor yazan doktor. senin aklın neredeydi. “Efendim. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum. Okulda ne bir tek öğretmen. Birden telefon çaldı. kitaplarınızdan. “Sizi İstanbul’dan arıyorum. televizyon konuşmalarınızdan. farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz. deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu. Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum. aslan gibi bir delikanlıya. ama insan. Bir gün. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. o gencecik pırlanta çocuklarımız için. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. Yerden göğe kadar haklısınız. insanlık kültürü adına utanç verici bir durum.” Sayın doktor. bu ne biçim okul müdürlüğü. yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor.” dedi. “Efendim. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan. sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul. internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum. sağlam bir insana. bir hamal tutması gerekiyor. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken. diyor. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık.” dedi. Hocam. Müdür. Sorarım size. Sen de git. Kapıda müdür karşılıyor. yalancılığa itiyoruz. diyor. Yazılarınızdan. Bu ne biçim okul. Bu ne biçim doktorluk. Benim oğlum.

Önemli olan insan olabilmek. ben vezir bile oldum. Hayat bir bütün.insandı. “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var. Arkadaşım hayret içinde. “Efendim. Bir belirsizlik. Bak gör. nereye gideceğimizi bilemiyoruz. bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki. Hamala soruyor. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum. Medya bu çöküşü. “Efendim. bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. Hamal. mevki. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. tükürüğünüze yazık olur. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. insan-ı kâmil olabilmek. makam. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. Baba gülmüş. çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa. Nice zaman var ki. bir beyefendi. Bak baba demiş. Adam vezir olmuş. ilkokul mezunu idi. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış. Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. Bir kitap hazırladım. Başta aile hayatı olmak üzere. rütbeden. Ah evlâdım demiş. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun. bir kompozisyon. adam olmak için. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. Diploma onun bir nüansı.” diyor. Ama bu Nurullah Ataç. iş hayatı. yüzüne tükürseniz.” diyor. Mesele diploma değil. biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi. öyle makam sahibi insanlar var ki. Aman dikkatli olalım. basılması için matbaaya verdim. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına. gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme . Aradan yıllar geçti. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. Bir kısmı boykot ediyor. “Bu cümle size mi ait. Efendim. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. Adamlarıma emir verdim. Kendi kendini yetiştirmişti. Ben sana adam olamazsın dedim. sonra babasını ayağına çağırtmış. bir müphemiyet. niçin yaşadığımızı. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. Eğer bir toplumda sahtekârca alınan. bir yerden mi aldınız?” Hamal. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. bahçıvan olarak bitirmişti. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. Hazret-i insan makamına yükselebilmek. bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor. puldan. bakanların. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan. gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor. Ben sana vezir olamazsın demedim ki. diplomadan ibaret değil. Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da orta ikiden ayrılmıştı. sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. Ama ben nice profesörlerin.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. hiç açmıyor. seni buraya getirttim.

Anne seccaden gelsin.Sıcacık kanım damlar. başsız adamlar. Gir de bir bak ülkeme Başsız. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Bize dua et emi.” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin .

Ya nice okumaktır.” .

yoran. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. Hep kin dolu. üzen. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. bir delikanlının iç dünyası. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. . İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten. gazetesi böyle. bugünkü içinde yaşadığımız toplumu. Adına “mobil” diyorlar. mimiklerden ürperdim. orta yaşa gelmiş. hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün. hakaretler. Başlamış kanalları gezinmeye.. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. tiyatrosu böyle. acı sözler. küfürler. Ben. bunaltan. televizyonun karşısına geçmiş. Eline kumanda cihazını almış. “İnanır mısın Sabri Bey” dedi. Acaba hiç düşünüyor muyuz. hep nefret dolu bakışlar. Bir toplum ki. televizyonu böyle. Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. Aman Ya Rabbi. sarsan.Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var. biraz buna benzetiyorum. hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. bir genç kızın. İnsanlar her gün. hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin. bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu.. bir babanın ruh dünyası. Çok üzüldüm” dedi. sineması böyle. jestlerden. bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. “O televizyondaki bakışlardan. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. konuşmalardan. daraltan haberler.

Anne seccaden gelsin,

Bize dua et emi.”

Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır.

Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle

başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz”

der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünneti Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin...

500. Sayının Mutluluğu

Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım.

Gir de bir bak ülkeme. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. İki elini birbirine vurarak. Nice güzel insan. Aklıma meşhur hikâye geliyor. Hastalarıyla ilgileniyor. basılmasında yardımcı olarak. Mazhar Osman. Artık insanların içi yanık. alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin. Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor. odasının kapısına çıkıyor. Odaları dolaşıyor. gül gibi bir dergi çıkıyor. gittikleri yolu görebilsinler. hatırlarını soruyor. “deli doktor. yazı yazarak. Sonra temizlenmeye çalışın. düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. sigaranın. Ne yaptıklarını. irfanına nice kitaplar. dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne. kumarın peşinde gidiyorlar. Sıcacık kanım damlar. idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. o dergiye emek vererek. Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor. hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. nereye gittiklerini bilmeden. ansiklopediler çıkarılabilir. bir okul. Bir hasta. Ve bazı insanlar.” Hasta birden susuyor. anlamadan. Ve elini omzuna koyarak. M. Onlara şöyle bir bakın. sayısı çıkan mübârek dergi.” Gidin. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen.Bu 500. deli doktor” diye tempo tutuyor. ilelebet bu hastaneden çıkamazsın. “Bıçak soksan gölgeme. Başsız başsız adamlar. onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. kavruk. Oradan uzaklaşıyor. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. hastanın yanına gidiyor. . bir üniversite oldu memleketimiz için. “Bak kardeşim” diyor. sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. Hangi su. tashihini yaparak.

O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı. . belki birincisi dergilerdir. o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. istikbali. o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz. daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır. Orada nice insan okuyarak.Dergiler bir ülkenin kültürünün. ama insanı kitaba götüren yolların birisi. gerek dünya edebiyatında bazı dergiler. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir. düşünerek. faydalı olmayı. Allah cümlemize hayır yolunda. araştırarak. bir okul olmuş. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. hizmet etmeyi nasip etsin. irfanının aynı zamanda terazisidirler. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki. Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. Gerek Türk. daha iyiye. Evet kültür kitaptır. çileli insanlarına yardımcı olmayı. bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler. iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur.

bu sadece sizin derdiniz. Lütfen bir yol gösterin. müşahede ettim. emin adımlarla yürümek. amacıma ulaşmak istiyorum. adına hayat denilen. bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim. Filân yazar şu kanaatte. Şaşırdım. bir ruhi şaşkınlık idi. sizin meseleniz değil. Açık söylüyorum. şaşırtan. Bazı kimseler reklâma uyarak. aile olarak. Bir gemi düşünelim. söyleyebilir. yazarın sözüne değil. Yıllarca bunları gördüm. geri zekâlıdır yahut delidir. efendiler. Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin . Herkes kendi kendinden mesul olacak. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden.” Kıymetli okurum. Hep acaba diyorlar. Sayın okurum. ona göre hareket eder. Geçen gün bir kitapçıya gittim. hata etmeden. yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor. siz o kitapçılardaki binlerce kitabın. Kaptan. bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır. toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. doğruyu. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum. Aman Ya Rabbi. bazı iyiyi. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. Önündeki pusulaya bakar. Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. Hep akıntıya kürek çekiliyor. Sağlam bir yolda. İslâm dinini öğrenmek istiyorum. Bir an için paniğe kapıldım. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı. olabilir. “Ben. göklere çıkarıyorlar. acaba doğru mu yol alıyorum. tayfaya mı sorar. Kapıdan girdim. Düşünün. önümde arkamda binlerce kitap. yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim. orada karının kocaya. Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor.Kulluk Edemedim. Öyle bir mahkeme ki. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden. Ne yapar? Çımacıya mı sorar. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten. sizin ihtisas konunuza girmez. bazı yazarları tutuyorlar. sağımda solumda. o yazardan sorulmayacak. tereddüt içinde. Efendim. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak. ben onların durumuna düşmek istemiyorum. sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. güzeIi gösteren kitaplar yanında. mâneviyat adı altında insanı yanıltan. Hangi yazarları okuyayım. Bu. “Efendim. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. Bu onun kişisel düşüncesidir.” dedi. lider. ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da. din adı altında. önce şunu söyleyeyim. aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. hangi yazarları kendime önder. İşin aslı şudur. siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. Filân âlim şunu söylüyor. yürekten inanmış olsak. günün modasına kapılarak. bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken. dedi mi? Ben hatırlamıyorum. Hep boşuna atış yapılıyor. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. sıyrılabiliyor. Affına Geldim Bir okurum telefon etti. Dalgalar sanki bir dağ gibi. hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken.

ve ona göre hareket edin. Hz. ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım. Zahiri gösterişlere. Sen bizleri bağışla. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder. tevazu. “Ne oldu?” diyor. derler. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman. her işimiz hata. bize imkânlar tanıyor. Onları iyice öğrendikten. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. “Ben. saygı ve incelik olsun. “Abla be. İşte böyle sayın okurum. “Hani. her zaman edep içinde.” İşte. kulluk edemedim. hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. iş hayatınızda. demiş Hz. Bu da bir imtihan. lütfen istirham ediyorum. sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra. mevki. imkânlara lâyık değiliz. Ömer. gözümüz yaşlı. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. saygı içinde. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. mülk farklarına aldırış etmeyelim. Sen bizleri affet. zenginlik. Allah’ım diyelim. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor. kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar.” Bizler de onun gibiyiz. Her tarafımız kusur. sen ne büyüksün. bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım. tevazu içinde. “Senin her tarafın hata. böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim.” Değerli okurum ne olursunuz. her yerde. şu entelliği bırakalım. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere. Günahımız başımızdan aşkın. yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra. Ne olur ellerimizi açalım. bana iman ile çene kapamayı nasibeyle. Bir tek Âyeti. mal. Çok zor bir dünyada. o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce. sen cennetle müjdelenen bir insansın. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. Efendim. Allah’ım. ister binlerce kitap okuyun. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. Yüce Allah lütfediyor. Başımız önümüzde her an. İnşallah Allah bizleri de. İlk hedefimiz edep. affına geldim.” diyor. Allah’ım. . o sizin bileceğiniz iş. aile hayatınızda. çok zor bir toplumda yaşıyoruz. incelik içinde bir Müslüman olalım. Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. kusurluyum. Ömer gözleri nemli cevap vermiş. günahkârım. makam. Kadın başını camdan uzatarak memura.” demiş. rütbe. “çöllerde yaşayan.

Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. Cumhurbaşkanına.” İşte İmam Hatip Okulları açıldı. şahsiyet sahibi.” der. büyük bir edep ve saygıyla. lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar. ibret verici. Asıl utanç duyması gerekenler. makam sahibi olmak başka. mevki.” der. kibarlığını bozmaz. “ben sizin gibi düşünmüyorum. kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. Şimdi ağaçlarla konuşuyor. saygısız bir milletvekili. yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz. bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım. Evet. ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. Tane tane. Onlarla arkadaşlık yapıyorum.” Meclise bir sessizlik çöker. Bugün bahçıvanım. Son imparator tahtından alınmış. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun. Hayretler içinde kaldım. insan sevgisinden o kadar uzak ki. gönül yıkıyorlar. Maocu güçler imparatorluğa son vermiş. olgun tavrını. Bununla da iftihar ediyorum.” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini. firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. Sesin geldiği tarafa döner. bugün çapa yapan bir bahçıvan. Sayın rektör şöyle deseydi. “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım. haysiyetli. Bir gün bile. Efendim. Deminki terbiyesiz ve saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur. Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir. Ama insanlık. İnsanlıktan. . Bugün ne yazık ki birtakım kimseler. Hep şu terane tekrarlanırdı. bu kadar kırılmazdım. kendini bilmez. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar. Günü gününe. rektör olmuş ama adam olamamış. dengeli. Ama ben onurlu. idareyi ellerine almışlardır. “biraz da terzilik günlerinden bahset. bugün ağaçlara.. mülk. örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. efendilikten. yumuşak bir sesle. efendi karakterli. Akıllı. Bu. Olaya sizin gibi bakmıyorum.Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. “Efendim. ne söylediğini bilen bir insandır. “Sayın muhafız. Abuk sabuk konuşmak. küstah. Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. Dün imparator olarak mutluydum. düşündürücü.” der. Evet dün imparatordum. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir. akıcı bir üslupla konuşmaya başlar. onlara faydalı olmaya çalışıyorum. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. Saygılarımı sunarım. bu ne düşüş böyle. Çok rahat kalp kırıyor. memleket sevgisinden. gerek elbise provalarında. çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. lâyık olmadıkları makamlara çıkıp. Gurur duyuyorum. saati saatine işimi yaptım. Çin’de ihtilâl olmuş. Bugün bahçıvan olarak mutluyum.. alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. “Evet. Bir süre sonra.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır. yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. Geçenlerde televizyonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim. Gençlik yıllarımı düşündüm. Dün milletime muhatap oluyordum. ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. gerek teslim günlerinde aksama olmadı. “Sen. medeni insan olmak yine başkadır. tarihe geçen. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak.

ibadette dahi aşırıya gitmeyin. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz. Sıra haltere gelmişti. “Siz siz olun. Önce zorlandı. Peygamberimiz cevaben. edebin. şu tarafları noksan. hep insanların başına ne geldiyse. Peygamberimiz bir Hadisinde. çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar.” denir. Efendiliğimizi bilelim. işleyiş kanunları var. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor.“Efendim.” deseydi. sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. Hakem. daha güzele. zorlandı. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı. Anadolu’da bir atasözü vardır. Çünkü. eksileri. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. Hayatın bir genel çizgisi var. Cemaatten biri. “Sevginle gireceğim toprağa. Yahut şu tarafları fazla. noksanlıkları veya fazlalıkları var. tecrübeli bir zattı. hatta her dakika daha iyiye. Ben güçlüyüm.” dedi. işte burası bana akıl dışı. Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir. eziliriz. “Gel.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. “Hayır.” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. onu havaya uçurmak.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti. efendiliğin. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. İfrat veya tefritlere gitmeyin. elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı. her saat. Yıllar önceydi. kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde. ben medeniyetin. yaşlı. ilim dışı. O noksanların tamamlanması gerekir. sonra birden yıkılıverdi. “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de. Bize düşen görev. . Taşıyacağımız bir ağırlık var. Genellikle bu çağdışı. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. ifrata gidiyorlar. maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan. Ben onu da kaldırırım. Ölçümüzün dışına çıkmayalım. saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. “Daha” diyordu. güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum.” buyuruyor. “Hayatta hiçbir konuda itidal dışına çıkmayın. ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. idrak dışı davranışlar. Hayat böyle efendim. Vasilevski. Mütemadiyen. “çok azdan başlayalım. Daima orta yolda kalın” buyuruyor. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. Altında kalır. Önemli olan. hepimizin artıları. ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. İtidal çizgisini. insanlık dışı gibi geliyor. toplum olarak. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti. Vasilevski’ye döndü. fert olarak. aşırıya kaçıyorlar.” dedi. Güzel başlayalım. “Daha çok koyalım. “Bırakalım mı artık?” dedi. “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de. “devam edelim. Hepimizin hataları var. saygının. insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa. Haddimizi bilelim. Bulgar şampiyonu itiraz etti. yavaş yavaş çıkalım. her gün. sonra Avrupa. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak. güzel bitirelim. Elbirliği ile efendice. Hatasız kul olmaz derler. Ömer Hayyam bir şiirinde.

Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. temiz. Allah bunu bize de. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. Bizler de hayatımızı nezih. efendice yaşayalım. . iman içinde çene kapayalım ki. sonumuz da hayırlı gelsin.

Günümüzde mâlum. kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. Reisiyim. yetiştikleri ortam farklı ise. çamaşır makinesi borcu. Boşanan insanlarla görüştüm. mobilya borcu. Olay bundan ibaret. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız. düğün salonları da değil altı aylık. “Adamın malı. düğün masrafı borcu. Sonuç ürpertici oldu. kavgalar başlıyor. Parası var. televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen. aile görgüleri. inanışları. burada gördüğü güzel bir . Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor.” diyorlar. mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile. o kadar önemli bir faktör ki. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. İnsan ister istemez ürperiyor. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. Artık. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. çıkın işin içinden. “Ben bu evin erkeğiyim. Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri.” Başka söz söylemiyorlar. Bir mahkemeye gidiyorsunuz. ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. içki içen. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. Bir bankadan para çekiliyor. ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok. iki yıllık mukavele yapıyorlar. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. Birtakım kadınlar. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben yetiştiriyorum. Kazancımızla ayın sonunu zar zor getiriyoruz. Diyeceksiniz ki. kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. mülkü var. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir. Benim dediğim olacak. bir yıllık. Tabiidir ki benim dediğim olacak. salonda harcanacak para da tamam. Salon tamam. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken. makâmı var. öbür bankaya yatırılıyor. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. bulaşık makinesi borcu. İki eşin dinleri. buzdolabı borcu. “Hayır. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm.Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor.” Haydi bakalım. Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. göz göre göre “Aa. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor. peki nasıl düğün yapıyorlar. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim. uykusuz kalan. yatak odası takımı borcu. Bu. Sigara içen. dövizi var. benim inancıma göre yetiştirilecek. erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor. Mevkii. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. Nemize gerek bizim. Düğün salonu borcu. Bir erkek şurada. tükenmeyen borç. halı borcu. atılmadık çamur bırakmıyorlar. bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor. birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. Eh. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar.” diyor. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği.” diyor. birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. kumar oynayan. Babasıyım. Yıllarca Yargıtay 2. gözyaşı döken nice insanlar. Çocuk. ama öyle aileler görüyoruz ki. Sayıları o kadar çok ki. erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar. Pek tabi.

bir minicik masa. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor. Evlendikleri zaman biri genel müdür. Üniversite mezunu. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât. Ellerindeki imkânlara göre bir somya. “bırak şu hanzoyu. Değil inanışlar. “Çok basit. “Aman canım. ama kimsenin önünde boyun eğmeden. birkaç çatal kaşık. Evet. Bir gün bir komşuları geliyor. Bazen eş dost merakla sorarlardı. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. Genç bu sorudan rahatsız oluyor. İlk gün başlayan sevgi.” derdim.kıza hemen tutuluveriyor. O kadar nezih. “Ben. “Babanız kimdir. iki tencere alarak evlerini açmışlardı. kibar. Allah’ın rahmeti. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez. “Medeni ve dini nikahımız . imtihanla bir işe girmiş. “Bizim bir tanıdığımız var. görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. Bir araya geliyorlar. Taksi şoförü. Birbirimizi kırıp incitmedik. “Sabri Bey. Nur içinde yatsınlar. Ama borç etmeden. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük. Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar. Ne dersiniz?” diyor. güzel. özellikleri nelerdir?” diyor. rahmetli Aytekin Bey. saygı kırk dört yıl devam etti. “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki. Sebebini sordum. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı. Peygamberin şefaati üzerlerine olsun.” diyor. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. sonra takdirlerini.” Bir arkadaşım vardı. Kızı üniversiteyi bitirmiş. hayranlıklarını sunuyorlardı. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. Gençler tanışıyor. Kız karşı tarafın ailesini soruyor. örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. efendi bir insandı. ihtimam ve incelik istiyor. duman gibi dağılır. yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. saygılarını. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. bunun sırrı ne?” diye. biri de bir kız okulunun müdiresi idi. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. Necip Fazıl Kısakürek. Geçen gün bir taksiye bindim. Kıza babası için. Yıllardır tanıyordum. en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar. Yalnız kızın güzelliği. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. O gün çok üzgündü. Derhal kalkıyor. asil. Saygın bir görevi var. töreler.

temiz. “Ben maaşımı alınca sana vereyim. ne benim dediğim olacak. O. mala. “İkimiz de hukukçuyuz. Diyelim ki. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. uzun vade kabul edemem dedi. Hep merak ederim. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. . içkim yok. ben onu ne çocukluğumda. Sonsuz şükürler olsun. Allah gani gani rahmet eylesin.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık. İkinci husus para meselesiydi. Yıllarca para biriktirmişti. münakaşa olmadı. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak. Rahmetli eşime “Bak Rânâ. Kapıdan içeri giriyoruz. kaloriferli bir daire almak istiyordu. Bir gün babam Hak’ka göçtü. Bir atasözü vardır. çok saygılı bir insandı. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” dedim. Müteahhit. Nur içinde yatsın. Müteahhide bir miktar borçlandık. kumarım yok. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu. aynı inanışta. Benim sigaram yok. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum. Allah bütün gençlere nasibeder inşallah.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih. Evi yerleştirdik. bu evde ne senin dediğin olacak. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin. yalnız kitapları çok seviyorum. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. Evi sen idare et. Bunu. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik. Önemli olan aynı ruhta.” dedi. aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. Bana harçlığımı ver. çok dikkâtli. “Hayır Sabri. Rahmetli eşime teklif ettim. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Evi sen idare et.kıyıldıktan sonra evimize geldik. ne evliliğimde görmedim.” diye. Bir mukavele yapalım. mülke. “Rânâ. Annem de çok hassas.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi. “Olmaz.” dedim. pula. tatsızlık. güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler. fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı.

Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. mağlup edemez. mücadele gücünün. bütün dünya bir araya gelse Türkleri yenemez. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. Fotoğraflarını çekmiş birisi. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. Aşk dolu. matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. Belki haklısınız. bana azmin. o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. irade dolu bakışlar. Gencecik. uçaklar. Başbakan yerden yere vuruluyor. havsalanın almayacağı bir olay. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. biri başlıyor. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. giyecek elbise. diyorum. iman dolu. atacak silah bulamamış. vatan sevgisi dolu. giyinmiş. Allah’ım. silahlar. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk. çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. teçhizatlanmış düşman askerleri. paçavraya çevirdi. o Peygamber aşkı var ya. rezil etti. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler. Harp bitmiştir. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor. “Arkadaşlar. Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. İngiliz Parlamentosu toplanıyor. iradenin. bir benzeri görülmemiştir. Azim. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. sâde İngilizler değil.Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş. İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. o Allah aşkı. “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi. onun yanında bütün sayısal. O yırtık elbiseli iki asker. Konuşmaya başlıyor. Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece. dökülüyor diye bir kelime vardır. Bazen ağlıyorum. Ama o iman gücü var ya. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik. Türk Milletinin inandığı bir kitap. Aslında Çanakkale. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti. bu kitap olduğu sürece. hayat enerjisinin. Bir yıl evvel getirmişlerdi. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. toplar. iman dolu Anadolu çocukları. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. İşte öyle. Milletvekillerinin biri bitiriyor. ama göğüsleri aşk dolu. bir iman vardı ki. Hani. Batı harp tarihinde aklın. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. Ürperiyorum. yıpranmış. Ama şunu unutmayın ki.” diyor. Kusura . Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski.

bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.”

Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin...

Olaylar ve İnsanlar

İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.”

Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde

okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar.

İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak...

Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak.

Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak.

Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak.

Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak.

Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri

menfaat. gücümüz yettiği kadar. haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak.geliştirmek. . Sekizinci husus. titreyip. iyinin ve güzelin peşinde olmak. Allah onların hepsinden razı olsun. bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak. yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak. Beyinsizlikler karşısında ürperip. ailemizin. en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. gerek yurt içinde. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi. onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek. son nefesimize kadar doğrunun. en nezih. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek. Dokuzuncu husus. Kendimizin. içimizdeki en temiz. Bunları yapabilenlere ne mutlu. küçük hesap gözetmemek. günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak. acılarımızı bağrımıza basarak. bunun sebeplerini araştırmak. Bu yolda kafa yormak. imkân nispetinde. Onuncu husus. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar. gerek yurt dışında seyahatler yapmak. çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek.

.... Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar. Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı. inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle.. birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek. Hoşçakalın. Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim.. siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz... saygılar. Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim. yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız.Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim. Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik.. sevgiler. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz. bugün. dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz. Bizlere kattığınız bütün güzellikler için. Efendim.

Parası bütünmüş. Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için.. Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar. Bir haftada öğrendim. Uyumaz. Münire Abla. bana o mamadan pişirmiş. Annem eve gelmiş. Meselâ Ermenek’e gelmiştik. Nasıl oldu bilmiyorum. bu sefer mamayı almışım. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım. o yolculuk hatırımdadır. Sonra gelmiş. Gözüme ışıklar akardı. baktılar olacak gibi değil. Bir iki. Yine hatırlıyorum. Belki ben o zaman mamadan yeseydim. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kaplamış. Ben anne sütü almamışım bebekken. hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. okuma yazma öğrenmek istedim. annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. Çok aç olmama rağmen yememişim. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. Sebahat Abla. Alt katta bir komşumuz vardı. anlatırdı? Ben doğmuşum. sonunda öğrettiler. Bunun izahı mümkün değil tabi. Ampule bakardım. bunda bir hikmet var diye düşünmüş.” derdim. Annem şaşırmış. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? .Bunun için müsaadenizle çocukluk. hayran hayran onları seyrederdim. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla..

insanlara. Mut’a götürür satar. at sırtında giderken gece olmuş. Uzun boylu ve heybetli idi. Bir kış günü.Tefekkür ederdiniz yani? Evet. Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir. Öğlene kadar çocuklarlaydım. kim öğütledi? Hiç kimse. Baktım hayatın gidişine. öğleden sonra kendimle yani. Öyle tek tip değildim.. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı. Uzun uzun düşüncelere dalardım. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan.. Kar bastırmış. yalnızlık bana güzel göründü. Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar. öğleden sonra ihtiyarlık. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir. getirirmiş. yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm.. yaklaşmış. Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış.” demiş. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır.. biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı. Şimdi gözlerini kapat. “hiç korkma. neden dünyaya geldik. “Yavrum. Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz. Yazları orada yaşardım. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem..Ben herkesle iyi geçinirdim. Öğlene kadar çocukluk. Meselâ ağaç nedir. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep.. O arada bir yaşlı adam belirmiş. . Kendini sabaha . at sırtında Anamur’a. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı. titriyormuş.

Kımıldayamıyordum. çıktı. yetiştirmişti. Babaannem hiçbir şey demedi.” “Yağ yiyen köpek. Bir gün sordum. Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah. Çorbayı yeniden pişirdi. küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Sonra giyindi. Bana hâl diliyle örnek oldu.” dedi. okşayan babaannem birden sertleşti. O kadar utanmıştım ki. Bütün halı çorba oldu.” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak. “ben bunu sana anlatamam ki. Orada dondum. babaannem riyazet yapıyordu.” . Bana göre veli bir hanımdı.” Sonra anladım ki. “Babaanne. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş. yeniden malzeme almış. geldi.” dedim. tüyünden belli olur. Tencereyi sobanın yanına getirdi.” Sonra birden gözden kaybolmuş. “Ooo. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne.Anamur’da bulacaksın. puşt puştluğunu yapar. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum. dingilderken düşürür. kaldım. Bir gün akşama misafir gelecekti. Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti. Topa atlayıp yakalayım derken. ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi. En son da beni yetiştirdi. kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür. Önce halıyı bir güzel temizledi. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi. “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven. pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım.” dedim. niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü. ayağım çorba tenceresine takıldı.” “Kış kışlığını. “evde bir sürü yemek var. Babam dediklerini aynen yapmış adamın. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu.

dönüşte anlattıracağım” dedi. Hoca şaşırdı. Ben gülmeye başladım. Annem de babaannemi çok sever. – Efendim.“O kırk puşttan kırk muşta yemiş. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar. Ben gittim. Sebihanım” derdi. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden. O zamanlar sınıf atlama yoktu. ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. Babaannem.” dedi. çok şükür. Öğretmen tahtaya harfleri yazdı. ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. lütfen rahatsız olmayın. gel bu kitabı oku bakalım” dedi. . Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş.” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem. mevzuat uygun değildi. “Buyur. Annem. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi. babaannem için “O benim annem” derdi. hâl diliyle örnek olmuşlar size.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ. “Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin. Başladım okumaya. istediğini oku. bir elin kese olsun. ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. “Ah yavrum. ne annemle babaannem arasında. “biz ders yaparken sen şöyle otur. Annem kendi annesini altı yaşında. “Anneciğim. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. “Madem öyle. “anlaşıldı. hoca. anneme çok büyük saygı gösterirdi. ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildini z mi okulda? Hayır. Hoca. Ben.

Yanımızdan geçtiler. güzel yemek yapar mı.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı.” Bunu duyunca hoca şaşırdı. bir sandalyeye oturturdu. Bakışları hoşuma gitmemişti. onları okurdum. damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. sapık diye. Tahtaya çağırdı. kürsüyü gösterdi. Ben de onlara ne yapmaları. kimler hazırlandı diye. Sonra akşam Rânâ sordu.” Tabi bunları kimseye anlatmazdım. okudum. – Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. gel buradan anlat. Adam da “Kafamı kızdırma hanım. O zaman daha lise ikideydim. Genel sınavlar yapılırdı. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim. akıl orada durur. “babam çok dövüyor. Onlar sohbet ederken. ne yapayım?” derlerdi. Hoca derste sordu. Sınıfa önce göbeği. Laz Hayri derlerdi. biraz sonra da kendisi girerdi. Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda. nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. kocasıyla ilişkileri nasıldır. Yeni evliydik. evi temiz midir. “ayakta kalma. “Anneciğim. – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare arar mışsınız? Evet. “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu. Beş yaşındaydım. senin yerin burası. Annem beni alır misafirliğe götürür. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti. bir tuhaftı. eve girdiler. “bu ihtilâli hazırlayan sosyal. kocasına “Bey. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız. Çünkü o adam sapık.. kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. “Hangisini?” dedim. “Nasıl buldun arkadaşlarımı?” dedi. Bu bir ömür boyu devam etti. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi.Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım. “o evlilikten hayır gelmez. Annemle akşam konuştuk.” dedim. çok iri bir adamdı. Sömestr tatili bitti.. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. Rânâ şaşırdı. Herkes başını önüne eğdi. “Meselâ köşede oturan” deyince. meselâ gelirlerdi. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. ona tam üç saat o hanımı anlattım. tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı..” Tam dört saat konuyu anlattım.. Görücü gelen kızın annesi. ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır. Dertlerini anlatırlardı. bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık. “Yavrum” dedi. ben cebimden şiirler çıkartır. siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım. Damat adayını hiç gözüm tutmadı. . Bir gün eve geldim. Ben el kaldırdım.

ayakkabılarını boyat” dedi. evet. başka bir yorgan yaptıralım” dedi. Bir gün annem bana “Oğlum. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. bir hoşuma gitti. Adamcağız hem oynuyor. adama içirdim. Hemen eve geldim. o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı. adamı rahat bırakın. Evde olay çıkar.Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. Alın. Ayakkabılarımı boyattım. Bir gün de geldim baktım. Çok güzel pembe bir yorgan. aralarında para toplamışlar. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim. Yakında da sünnet olacağım. Bir gün baktım birisi üşütmüş. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm. Eğildi. Annem bana baktı. O günlerde daha okula gitmiyorum. yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. “Aferin yavrum” dedi. kalk seni gezmeye götüreceğim. cebimde ne var ne yoksa adama saydım. hem gözlerinden akan yaşları siliyor. Biz gidelim. Üstünü örttüm. Yalnız. “Ağalığına kalmış beyim” dedi. ne hallere düştük diye.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. Çıkardım. Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha. “Ne vereceğim?” dedim. Ay bir hoşuma gitti. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti. o içeri giriş çıkış sırasında. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. beni alnımdan öptü. çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla. Hemen boyacıya koştum. Bugün kaç anne bunu yapabilir? . Sonra harçlığımdan aspirin aldım. o benim üzerime örtülecek. İşte böyle. Benim çocukluğum bir film gibiydi. Adam sonra iyileşmişti. “Çok iyi etmişsin. Adam. bu yorgan işini baban duymasın. mahallenin çocukları toplanmışlar. Etrafını çevirmişler.

ilkokulda sınıf birincisi olmuştum.Öyle. hepsi çürük. “bir kilo domates al gel.” dedi. Sonra yemek bitince geldi. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye. karın sevinsin.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi. Pirinç çorbası. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli.” Gittim. Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. Annem açtı baktı. domatesli. ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım. Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim. “Doydun mu?” dedi. “birinci olduysan. Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı. Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar. “sen artık delikanlı oldun.” dedi.” dedi. orada da usûl öğreneyim diye. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu. oturdum. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu. “taze fasulyenin tadı ayrı. Onlar afiyetle yediler. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. Gittim. bir hoşuma gitti. bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır.. aldım. Temizlik. “Ne yapalım. O da “Siz benim işime karışmayın. “Sen bilirsin. yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş adam. Bir gün sofraya bamya geldi. kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti. Beş yaşındaydım.” dedi. Gururla geldim.” dedim. çorba kaşığıyla yerdim. geldim.” Bu söz bir hoşuma gitti. Ben kaldım aç karnına. Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. “Git. o küçük sağlam domatesi yıkadı.. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı. “Doymadım” dedim. Yıl sonunda. odun kırma. “Ne getireyim?” dedi. Akşam da bir şey yiyemedim. yemekler için ön hazırlık. “Haydi oğlum” dedi. Annem edebiyat öğretmeniydi. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar. anneme söyledim. . Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz. Beni ona göre yetiştirdi. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. bamyaları mideye indirdim. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım. “Ben bamya yemem” dedim. kuru fasulyenin tadı ayrı. Alaburus tıraşlı bir garson geldi. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi. alışveriş. Garson iki elini birbirine vurdu. Getirdi. “İşte. Bu sefer de taze fasulye istedim. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi. maydanozlu.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi. Tadı hâlâ damağımdadır. yemeği önümden aldı. Ama annem öyle yapmadı. “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur.

“Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi. Şimdi çık. yüzüme baktı. Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse. Allah ondan razı olsun. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi. Sonra gel. Hepsi aynı boyda. evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu. Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum.” derlerdi. Komşu teyzeler “Yavrum. odun kıran” diye. İçeri girdim. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. “İki katını vereyim. “Bakın” dedi. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim. “Gene olmaz” dedi. bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. Kıpkırmızı oldum.. “Odun kıran. Başını kaldırdı. misafir gelecek.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara. Ben selâm vermeden girene mal vermem. boya” dedim. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder. Bundan sonra hep böyle alacak. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. benim intihar etmem lâzım” dedi. manavın. haydi şunları şunları bize alıver. “Acele boyar mısın?” dedim. “Hah. şöyle” dedi. Bakkalın. Misafirliğe gideceğiz. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. Şaşırmıştım. “sen bizden daha iyi alıyorsun. Hemen dediklerini yaptım. Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi. Fazla para istiyor sandım. “Veremem” dedi. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin. “Niye?” dedim. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? . Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat. Adam kızdı.“Bak oğlum. kasabın benden ödü kopardı. Kibriti verdi. bir de yanında çikolata vardı... isteyeceğini ondan sonra söylersin. gel. “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim. davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet. Biraz dolaşıp geri geldim.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi.” O günden sonra tek başıma pazara gider. “Ben acele iş yapmam. “benim oğlum ne güzel domates almış. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı. “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan. Yıllarca üzerinde düşündüm. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi.” dedi.. O gün hep adamı seyrettim.” dedi. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar. selâm ver. dükkânlarını birer ay kapattırırdım.” Çok utanmıştım. tabi. Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca. “Niye peki?” dedim. biraz dolaş. Meselâ beş yaşındaydım.

Oradan sıcak helva alırdı. tam gün tatil değildi. Onu çok. Aldı. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. Bana beş kuruş verdi. yapıştırıcı olarak kullanırdım. Elini öptüm. Bindik. ama pek çok sevdim.Evet. hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. Rafta bir kitap dikkâtimi çekti. Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem. Aldım. İşi o zaman anladım. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik. bütün mahalle esnafına satardım. (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti. gelen otobüslere bakıyor. yumurtalı pide yaptırırdı. Yemeye doyamazdık. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. okudum. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı.. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. “bu değil” deyip geri çekiliyordu. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı .. hayran olmamak mümkün değil. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur.. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. Amcamdan bir tane almasını istedim. O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu. Buğday ununu su ile pişirirdim. başlarken derin bir nefes alır. ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır. Uzaktan. Nihayet bir otobüs geldi. Okudukça okudum.. O bana göre dünyanın en büyük şairi. Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki. Pideler fırında pişerken. Doyamadım. Hemen kitapçıya gittim. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. O gün öyle üzüldüm ki. Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı. pide bitince nefesimizi verirdik. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta. son iki derste kafam sanki çalışmazdı. biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın.

ona “Efendim. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı. Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. bir kâğıt boşa gidecek diye. Liseden kızlar çıkıyor. Böyle bir gün. bunu da ver” demeye. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı. Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye. “size su mu ikram edeyim. Annem o zaman hatırlamış. öğle yemeği paramı oradan karşılardım. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim. “Ne vereceğiz sana?” dedi. Başka bir gün de bir hanım geldi. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. Sonra bu beni çok etkiledi. yalnız bir şartım var. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. orada bir lise vardı. “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım. “Ben. Her yıl göğüslük ve yakamı. Sonra onlar bir şekilde geri döner. sonra yıllarca ıstırap çektim. turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. Yıllarca ıstırap çektim. Her adam ticaret yapamaz. kan ter içinde. çok üzüldü. onlarla bütün rafları kapladım. bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için. kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. “Bir ücret istemem. Ticarette en önemli husus.” dedim. olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı.tavuk göğsü yemeğe götürürdüm. tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım. üstüne de bir fiyonk attım. Başladı . Eee. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim. Birçok paketler vardı elinde. Eğer yarın âhirette benden davacı olursa. Otobüs param. Meselâ şişman bir hanım gelmiş. ticaret böyle yavrum.” derdim. “şunu da ver. – Efendim. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu. Ama anneme söyleyemedim. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu. Oturup ağladı. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim. ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. Onları güzelce yıkadım. yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. Bu durumu komşular görmüşler. Sanırım çok üzüldü. “Efendim. Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim. müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. Kadın o kadar mutlu oldu ki. “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki. nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye. Öğlenleri aç kaldım. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. dolaba bıraktım. defter. güzelce tek paket yaptım. bazılarına turşu suyu koydum. Kadının paketlerini aldım. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. Adam razı oldu. Yeni kaplama kâğıtları aldım. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. bazılarına su.

Akşam eve geldiğimde. o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. “Yahu. Araştırdım. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar. Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım. Hayatı. Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim.” buyruluyor. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım. benim aradığım çözüm değildi. o kızı bir de ben görseydim” derdi. “ben okumak istiyorum. pırıl pırıl bir gençlik.” dedim. o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık. kanepede beraber oturur. Okudum.” Onlara “Hayır efendim. bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. Bu iş böyle yavrum. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum.alışveriş yapmaya.” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. temiz erkekler için. varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende. gece gündüz okudum. beğensem. sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. Annem . Ama tertemiz. Bu hep böyle devam etti. inceledim. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi. elimi annemin omzuna koyardım. “seni kızımızla evlendirelim. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. Annemle arkadaştık. – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. İşlerimizin başına sen geç. sürekli okudum. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde. O arada iki de evlilik teklifi aldım. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. insanı anlamak. bizim ortağımız ol. temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. anneme söylerdim. Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem. Çok teşekkür ederim. Ama doktorun önerdiği. O gün birçok şey satın aldı. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim.

beğenmiş. bunalma hissi bırakıyorsa.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. Cildi adeta şeffaf gibiydi.” diye.. Peygamberin şefaati üzerine olsun. İş yaparken yorulsa. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim.. günahtır.. o şey hayırlıdır. Nur içinde yatsın. Çok asil bir duruşu vardı. Ne güzel bir insandı o. Annem gidermiş. Annemi işe gidip gelirken görüp. ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri. dedemden istemiş. O aile de çok cimriymiş. Kimdi o sözlü kız? .” dedi. Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. Dedem Rodos savcısı imiş. – Efendim. bir ferahlık. Evlenmişler. “Hocam. Her ne ki seni huzursuz ediyor. Meselâ bir gün sordum. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış. gelirdi avluda abdest alır. Hayat boyu bu anahtar ile birçok müşkülü açtım. bir huzur hissi uyandırıyorsa. çenesini bağladım. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki. kafamdaki soruların cevapları orada vardı.oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. Süfas Camii’nin imamı idi. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. Ona pek çok sorular sordum. Alıp okudum. o şerdir. Hukukçuydu babam. Üç lisan bilirdi annem. camiye girerdi. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. güzeldir. “her ne ki içinde bir güzellik. bir mahalleye yerleşmişler. Nur içinde yatsın. sırdaşım oldu..” dedim. gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur. Allah’ın rahmeti. hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet.. içinde bir daralma. uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu. O günden sonra onu daha yakından tanıdım. Ondan uzak dur. Benim en yakın arkadaşım.. Çok kültürlü bir insandı. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik. Sözlü Kız ve . Siz ne dersiniz?” “Yavrum. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca. annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış. Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. Bir gece kafama koydum. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. Babam da o mahallede oturuyormuş. Lise birden ikiye geçmiştim. akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. Ankara’ya gelmişler. Annem her yönden olağanüstü bir insandı. ama günah diyorlar. renk verdi. “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum. Namazdan sonra tesbihat başladı.

. Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım. bir unutuş Unut diye bakıyordu.” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım. Onunla evlenmeyi plânlıyordum. “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin. Ve o şiiri o zaman yazdım. Çok ağırbaşlı. . Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı.. hanımefendi. Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı. unut .. unut diye son defa.. Onun bundan haberi yoktu. Ve sonra sözlü kız oldu adı. çok çalışkan bir kızdı. Ama bir deli rüzgâr..Fakültede bir kız vardı. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum.. ne yapmaları gerektiğini sorarlardı.

. keşke yakmasaydın. tüttürmeye başlıyor. ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz. size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler.” diyor. (Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor. gözlerime değince Felâketim olurdu.) – Efendim. Bunun üzerine Sabri Baba: . Rânâ’ya söylediğimde “Ah. yan masaya oturuyorlar. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. Peki. Onun gözlerine bak. şimdi beraber okurduk” dedi. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım.“Ne var o sigarayı yakacak şimdi. ona şiirler oku: “Gözlerin. dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar. Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı. acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? .. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor. siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım. ne güzel bir hanımla berabersin.– Efendim. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa. Bak.

iyi bir kıza benziyordu. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok kimse olmuştur. ceketini ilikler.. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım. “Hanımefendi. Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben. devam edelim” derlerdi.. rujunu tazeliyor. ama inşallah yakında gelir” der. güzel. ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum. nolur çıkmayalım. Mankenim. M. Gelen mektuplarımızı ondan sorardık.” Hemen oradan uzaklaştım. “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki. Sonra yine aynı hareketler. Allah için. iki değil. çok değerli öğrencilerim oldu. Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. İsimleri hâlâ hatırımdadır. ümidini de verirdi. Baktım.. Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir. daha yemekler gelmedi ki” dedi. kusura bakmayın ama” dedim. zarif bir hanımdı. Kapının girişinde paltolara bakardı. Kimisi sevgilisinden. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte. Siparişlerimizi verdik. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar. benim fakültede en beğendiğim. . kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım..” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. Çok güzel. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor. “Olur” dedim. Zil çalardı. bir değil. bana bu masada yer yok. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım. İrfan Efendi. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda. Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. Sizi hep buralarda görüyorum. onların üzerinde konuşurduk. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. çok beğeniyorum. Hep birlikte şiirler okur. “Nereye gidiyorsunuz. herkes aslında bir yerden açık verir. Onun bu teklifini geri çevirmedim. Ceceli. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım. ailesinden mektup beklerdi. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden.Valla. Meselâ Sumru Ortalan. yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa. eğer gelen bir şey varsa verir. takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi. yoksa “Size bugün mektup yok efendim. O hanımla ertesi günü buluştuk.. ama onlar “Öğretmenim. doğrusunu söylemek gerekirse. çok yakışıklı bir gençtim. Ona hayrandım..

“senin evleneceğin kız bu. tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu.” dedi. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla.– Efendim. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış. belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? .” O güne kadar da etraftaki hoppa. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor. Gazetede ilânlarını okudum. O işe daha ilk başladığım gün. Bin kişi arasında birinci oldum.) Ahh.. işe başladım. Buna rağmen o anda ne olduysa oldu. O anda içimden bir ses “İşte Sabri. Ertesi günü gittim. askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet. Kararımı değiştirdim... züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı. zarif. çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş. Bana çalışacağım daireyi söylediler. ince bir hanımefendi görmemiştim. Ben ona hiç özel soru sormadım. ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum.. Sınava girdim. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli.

” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz. “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim. Sonra ben balıkları açtım. evde de pişirilmesine izin vermez.. “Bir düşüneyim Sabri” dedi.. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım. Rânâ da getirdiği helva. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Hemen defteri aldım. Bir yıl boyunca. birlikte afiyetle yedik. “pat” diye defter elinden yere düştü.” dedim. O benden büyüktü. O farkı kapattıracak. aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım. “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı.” O günlerde de palamut mevsimi idi.” deyince hemen fırsatı yakaladım. – Peki. Durakta kimse yoktu. Karşılıklı hatır sorduk. Elinde kalın bir müzik defteri vardı. farklı. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım. şan derslerine gidiyordu. eline verdim. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem. herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur. ona kafamda notlar verdim. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim.” dedim.Evet. Birlikte yiyelim. Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım. – Nasıl oldu? Rânâ. Onu tespit ettim. “sizin babanız kaptanmış. “Rânâ Hanım. cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle. ekmeği açtı. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. Siz de ekmekle helva getirin. çok güzel anlaşıyorduk. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı.” dedi. Sonra ona birden “Rânâ Hanım. romantik bir ortam olsun diye. ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? . Rânâ geldi. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim. her gün onun bütün hareketlerini inceledim.

“Sabri. Bir tek gün münakaşa etmedik. “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani. bekledim. İçeri girerken bir anlaşma yaptık. Dedim ki. düşündüm ama aramızda yaş farkı var. bu nasıl olur” demedi. sobalı bir ev tuttuk. Merak ettim. Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. Birkaç gün sonra “Sabri.. evlendiğimiz gece bir rüya görmüş.Hayır yoktu. Dedikodu ile. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Evlendik. Bu ilerde sorun olabilir. Sabahleyin uyandığında bana sordu. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş. Bu olaydan sonra ona olan saygım. gittim baktım. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık. lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik. artık senin için yeni bir hayat başlıyor. Rânâ benim için “Sabri. Rânâ. yok. mütevazı. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı. İntibah bu.” dedi. iki odalı. kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim. Ben öyle söyleyince kimse giymesin diye onları doğramış. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek. O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık.. eski günlerimize geri döndük. müteahhide borçlanmıştık bir süre için. Eline makası almış.. elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. sevgim daha da arttı. güle oynaya yemeğimizi yerdik. yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik.. bu evde ne senin dediğin olacak. Bekledim. benim mürşidim” derdi. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz. bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi. Ev almıştık. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti. bir tek gün bile şikâyet etmedi. “Ben Danıştay savcısıyım. ne benim. Rânâ. Sonra borcumuz bitti.. . tamamen yeni bir hayat. birbirimize itiraz etmedik. Hiç beğenmediğimi. Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz. şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu. “Rânâ. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi.

Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var. Rânâ ile gittik. Operatör doktordu kendisi. Ne gezer. Efendim.. değil mi? Evet. Yedi lisan bilirdi. Telefonla randevu aldım. Kırklardandı. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı.Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider. “Niye açmıyorsun” dedi. Hiç bir gün ne çekmecesini. Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. pelerinini giyer hastaneye koşarmış. ne çantasını açmadım. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim. hayran oldum. Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı. yazar hakkında bilgi istedim. Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. sevgi duydum. Pazar günü dönerdik. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum. siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. hayranlık duydum. Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu. nur içinde yatsın. Peygamberin şefaati üzerine olsun. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir.. altlarına sürgü . verir misin?” dedi. ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne. Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi. saygı. Ölümünden önce açıklamıştı bunu. Nur içinde yatsın. “Kusura bakma Rânâ.” dedim. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım. – Efendim. şaşırdı. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum. “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. anlayış içinde geçti. Allah’ın rahmeti. – Efendim. tanıştık. elini öptük. Bir gün dergiyi telefonla aradım. O yazılara hayrandım. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder. Münir Bey çok özel bir insandı. Tuttum çantayı öylece götürdüm.

yarısı su olan bardaktan içerdi. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar. Yarısı buz. ot oburlar sağdan sola doğru. yerden biraz yüksekçedir.. Evet. galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince. – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. iftara eve misafirimizdi. “ne bakıyorsun” diye. idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş. “Şartlar uygun değilse. Orada rica ettik kendisinden. “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız. çok rahatsız ediyor. “Ne oldu Efendim?” diye sordum. Bana bir gün “Sabri. uçar gider. her zaman abdestli bulunurdu. dışarıdadır çoğu. karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış. Çok heybetli idi. Münir Bey girer. Adam terslemeye kalkmış. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum. Münir Bey çok sinirlenmiş. Çok az yemek yerdi. Hemen oracıkta parmağını yalayıp. Münir Bey. – Efendim.” Derdi. “Efendim. hâlâ anlayamıyorum. orada yığılıp kalırdı. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü. dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. yanınızda teyemmüm taşı bulundurun..” Adam bunun üzerine iyice kızmış.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. Bir Ramazan günü. gece karanlıkta fener vazifesi görüyor. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış ki.” dedi. Köy tuvaletlerini bilirsiniz. Eğer bakmakta ısrar etseydi. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık. adama yaklaşmış. Egzamadan eser kalmadı. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim. Münir Bey. adam korkup hemen dönmüş. O sırada tuvalet ihtiyacı olur. Rânâ’yı çok severdi.” demiş. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. İçeri girince anlattı.” dedim. Gider. bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. Sinek elinden havalanır. Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler.sürer. Rânâ’nın elinde egzama vardı. Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım. . O akşam içeri girerken gülümsüyordu. “dua etsen de şu egzamam geçse. Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi. Rânâ’nın elini meshetti.” Münir Bey de gülmüş. “Bilmem ki yavrum” demiş.

herkese sevgi ve ilgi gösterirdi.” Bundan hoşnut olmamıştı. Çok önemli eserleri vardır. Çok şık giyinirdi. Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır.. “Baba. – Efendim. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. Kimseyi ayırmaz. Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. Onun da evi herkese açıktı. . Orada her hafta sonu sohbet ederdi.” dedi. “bir sarhoş gelmiş. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu. değil mi? Evet. Gençliğinde hamallık yapmış.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu. gürültü duyduk. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu. Biz de Rânâ ile her hafta gider. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim. Biz de engel oluyoruz. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. “ben senin huzuruna geldim. Tövbe etmek istiyorum. onu dinlerdik.. O da çok büyük bir insandı. Bir gün beraber oturduk.” dediler. yanına oturtur. – Efendim. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi.– Efendim. sizinle görüşmek istiyor. Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı. sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı. Durum bu. Dışarıda bir patırtı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum. Çok tesirli idi sohbetleri. Bir daha içmeyeceğim. “Hoşgeldin yavrum” dedi. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız. sohbet ediyorduk. çayını bana verirdi. Sarhoş da. Ona sarıldı.

Nur içinde yatsınlar. “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim. . Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş.– Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş.” Rânâ gülerdi. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. Bazı günler evden çıkarken “Bak. durumu anlattım. Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet. Sabri. Efendim. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş. Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Selimiye Kışlası’nda çok dindar. dinlerdi. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum. şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim. Emekli olmaya karar verdim. “Olsun. bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm. çok müstesna bir insandı. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. Ama içimde bir tereddüt vardı. Rânâ” derdim.” derdi. mâneviyat ehli bir binbaşı varmış. Bir velî zata gittim. biz de simitleri beraber satarız. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. O gece rüyasında görmüş ki. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı. hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi. Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum. – Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Samiha Hanım. Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. Meselâ Samiha Ayverdi.

– Efendim. Bundan sonra da olmayacak. o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa. onlara ne dersiniz? Yavrum. ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var. her insan birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır. hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. Eğer yaptığımız işi. o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar. kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya. siz hayatınızın her döneminde. ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm. benzeri yok. Her olay kendi içinde farklıdır. Burada çok dikkâtli olmak lâzım. yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek. hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama. hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir. – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa. .. buyursun göstersin. Bir olaya ait çözümü.” demiş. Var diyen olursa. onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz. o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum.gitmiş bir velî zata danışmış.” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız. insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. O nedenle. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi. o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise. Velî zat. – Efendim. bu rüyayı yorumlarken “Evladım. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi.. “genç yaşta. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var.

Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi.. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? . Nerede güzel olan bir şey varsa. buna çok üzülüyorum. Ölesiye bir mücadele verdim mi. gücenmedim. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. onu araştırdım. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur.. bizden kim usanası” diyebilmek. ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar.Sizce. Ona yan gözle bakmadım. hayatı etüd ettim. bitkisiyle. küskünüm filân demiyorum. şevkle yaparak sevilen. dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. dikkât edin. Ne yazık ki. kimseye küsmedim. sevilelim. yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum. hayvanıyla. Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla. “Aşk gelicek. bu aynen devam ediyor. “Her dem taze doğarız. cümle eksikler biter” diyebilmek. bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan. eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak. İnsanları. Bakın bunun için onlara dargınım. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı. Ben hepsini bağrıma basmaya hazırım. karşılaştım. verdim. “Sevelim. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım. Bugün yetmiş beş yaşımda bile. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama. onların derdini. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim. Kendi dünyamı kurdum. Ama hiçbir zaman darılıp.. inceledim. inançta. Her işimi aşkla. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim. Kırk dört yıl evli kaldım. felsefede olursa olsun benim kardeşim. büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor. sayılan bir kimse olmaya çalıştım. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. Hangi düşüncede.. eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim.

kardeşçe. Siz. benim kadar güzel sentez yapamıyor. – Efendim. Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım. Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. Efendim. İnşallah o televizyon kanalları da. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım yapmaksızın hizmet etmek. benim için yüce bir gaye oldu her zaman için. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz.Ama ben her şeye rağmen. çok sevdim. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor.. Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz. hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar. dostça” İnşallah.. sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan. sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi. sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum. … . İnsanları hep sevdim. bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder.

.Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi. “… Sevmek delicesine....” . deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek. Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş...

Ve çalışmaya başlayalım: O gün. her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir... çok etkili nasihat hükmünde. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor. Selâm. gelin uzun vadeli plânlar.. Cevap: Kıymetli yavrum. . İzninizle meramımı anlatayım. Size dua edeceğim. Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada. Soru: Değerli büyüğüm.. Haydi yavrum.. bir tek gün. şevk ile. Derin bilgi birikiminiz. Bunu başardığınız takdirde. sadece bir gün için saati kuralım. ama çok çalışalım. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş. çalışkan. engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu. sadece bir tek gün.. O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım. Yalnız bir gün için. Öyle ki çok uyuyor. Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim.. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim.İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız. görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. sadece bir tek gün. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. boş konuşuyor. namazımızı kılalım. sevgi ve saygı ile. Ellerinizden saygıyla öper. heyecan ile yaşayabilmek.. sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim. aşk ile. disiplinli olan sizden yardım istiyorum. nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim. erkenden kalkalım. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla. muhabbetlerimi sunarım. ama yalnız o gün az uyuyalım. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. Başaracağınıza inanıyorum. tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. programlar yapmayı bir yana bırakalım. az yiyelim. Evet yavrum.

intihara kadar götürebilir. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. pırıl pırıl. daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi. tişört gibi. şiir gibi. ellerinizden öperim. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir. Öğütlerinize ihtiyacım var. geç saatlere kadar televizyon izliyor. iyi bir eş. Ama mütemadiyen asık yüz. anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. sana ne hazırlayım. vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici. hayat dolu. o incelikleri size de vermiş. zarif. Oldu mu ya. mütemadiyen çehre surat. Bir tek kilolu hanım görmedik. hoş sohbetten zevk alan bir insan. espriden. kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek. bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. Ayrılma noktasına geldik. Belki kocanız mizahtan. Önerileriniz benim için çok önemli. hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri. Şikâyeti bırakın. incecik. Bir kızım var. kadınların hoş sohbet bulduğu biri. yok bu kadına baktın. ışıl ışıI. Kendisini defalarca uyardım. Kilonuz varsa zayıflayın. beni çok üzüyor. Cıvıl cıvıl. O yakışıklı. benim bir tanem geldi. şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir. Cıvıl cıvıl olun. İki kere Fransa’ya gittim. hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. siz de kendinizi özletin. kravat. kendisinin doğal davrandığını söylüyor.Benim evliliğimde problemler var. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. eşimi çok kıskanıyorum. Sizi özlesin. Hepsi dal inceliğinde idiler. kahve mi. Benim fazla endişe ettiğimi. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor. Evliliğimi bozmak istemiyorum. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. Cazibeli olun. lütfen beni kızınız kabul edin. aldatılmak istemiyorum. onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim. iyi bir anne olmak istiyorum. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” . O da onlara samimi davranıyor. yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi. Onu bunalttığımın farkındayım. Cevap: Kıymetli yavrum. dır dır edip. gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli. çay mı. eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi. kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi. çok çaresizim bana yol gösterin. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. Ne yapayım. Ben bu durumdan çok rahatsızım. neş’e dolu bir hanım olun. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor. yok şu kadına baktın. Nasıl mağazalarda. yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi. meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır. eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup. benim gönlümün sultanı geldi” diye. saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi. Hep kavga ediyoruz. bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim. daha ışıklı. hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez.

arkadaşlarımızı arıyor. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez. yeni salatalar.. onu okumanı tavsiye ederim. gayrettir. hastaları. insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin. cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı. İster kabul et. Kısmet de öyle. zarafettir. Benim sorum. yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları. onu yemeğinize. yeni kekler. aile fertlerimize pijama. kısmet var mı. içeride de kıyafetimiz temiz mi. Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız. ister etme. sulanmaz. mütebessim. gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm. gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı. bakımsız kalırsa. başlı başına bir san’attır. kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki. bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin. olay bu. sevgi ve saygı ile. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. Kadınlık. çevrende fır döner. aşk ve heyecandır. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır. Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler. garipleri. yalnızları. dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek. uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? . gayretli miyiz. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. Ne kadar acı. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur. hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var. saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek. Sorduğun için söylüyorum. evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar. bir bluz. yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. Soru: Efendim. inceliktir.Kıymetli yavrum. salatanıza koyamazsınız. o senin bileceğin iş. Cevap: Kıymetli yavrum..

iğrenç. İşte bu bölüm tiksindirici. gece klüpleri. Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. ince ruhlu insanı. küçücük bir hediye getirebiliyor. Sevgili yavrum. kıvırıyorlar. pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim.Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis. seni o kadar iyi anlıyorum ki. yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar. Eğer aksini söyleseydin. Cevap: Kıymetli yavrum. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti.. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. iğrendirici. o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki. Selâm. açık saçıklık. hatta kusturucu oluyor. Selâm ve saygılarımı sunarım. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım. ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler. Orada gördüklerim. sizi usandırmamak için burada kesiyorum.. Orada hissettiklerin. iğrendim. rahatsız oldum. Belki bir insanın gönlü çok yüce. tiksindirici. küçülebilir. Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde. şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben. ay sıkıldım” deyip. mezarda rahat yatmasın”. böyle mekânlardan sıkılmak. laubalilik beni tiksindirdi. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca. Ben. gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum. yaşını başını almış. yaşadıkların. göbekli sözümona beyefendiler. bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. temiz. yaralıyor. yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. Ne demek ilân etmek. insanlık bu kadar düşebilir. Artık karar sizin. Düğünden çıkan bir insanın . en büyük hediyeleri getirmek istiyor. paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım. İkincisi. enseli. Sonra o oyun denilen kepazelik. ama imkânları o kadar kısıtlı ki. insanın iç dünyasını delik deşik ediyor. Açıkça söylüyorum. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. sevgi ve saygı ile. Aman Yarabbi. midem bulandı. Şimdi o hassas. o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu. Zaman zaman tiksindim. Cevabınız için çok teşekkür ederim. İş bununla da kalmıyor. Ne demek istediğimi anladınız. adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup. Koca koca. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor.

derinlerden gelen bir müzik. nikâhımız kıyıldı. mutluluk içinde. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı. ne içtik filân filân. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik. diz dize. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. Allah’a ulaşsın. her dakika daha çok severek. öyle hassas. bir şiir gibi geçmeli. şahit oldukları. öyle zarif. düğün öyle tertiplenmeli ki. şu noksan.huzur içinde. bu noksan. Efendim. bu neye benzemiş. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde. aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi. Kıymetli yavrum. öyle ince olmalı ki. bir rüya gibi. bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. aşkları o kadar büyüsün. bir meltem gibi okşayan. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak. Tek düşüncem. bu ne biçim ikram. Hiç de pişman olmadım. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. böyle düğün mü olurmuş. gördükleri. düğünde müzik de olabilir. İki kişilik mezar yaptırdım. Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. Yeni evimize gittik. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler. o geçerli olacak” dedim. düğüne gelenler öyle edepli. münakaşamız olmadı. Sevgili yavrum. Yakınlarıma söyledim. dualar içinde olmalı. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. Sadece sevdik ve sevildik. ne o düğüne gelecek davetliler. “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. Sonra vedalaşarak ayrıldık. hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. Şaka bir tarafa. Rânâ” dedim. . gönül gönüle birbirlerini her gün. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi. mutluluk veren. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse. melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri. “Bak. Nikâhımız oldu. bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. düğündeki süreç bir masal gibi. Kıymetli yavrum. Artık karar senin. temizlenmeli. doğru dürüst bir şey ne yedik. birbirleri üzerinde titresinler. sonra annemlerin evine geldik. her saat. EI ele. düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Kırkdört yıl bir masal. bembeyaz olmalı. o kadar büyüsün ki. ama insana huzur veren. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. Orada beşerî kültürün bütün nüansları. Kıymetli yavrum. İnşallah nasip olur. bu olmamış. bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm. En ufak bir kavgamız. daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. bir aşk rüyası yaşadık. Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. ne benim dediğim olacak. dualar edildi. küçüklüğümden beri bunları göre göre. böyle yaşadım. Orada ruhlar arınmalı. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız. dinlendiren.

Önümüzde Yunuslar. hürmetler efendim. imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz. bir fırıncının yanında çıraktı. çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki. Eserlerinizi okumak. hayat yolunda yetişmek. bilgilendiriyor. Cevap: Kıymetli yavrum. Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. tekâmül etmek istiyorsun. İyi günler. çiçek alacak parası yoktu. Bunun gibi daha yüzlerce. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki. benim size açmak istediğim husus ise şu. yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun. o kadar fakirdi ki. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam. kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. Gecenizi gündüzünüze katın. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. çok güzel. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. selâm. kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor. bakış açımı genişletmek. Kültüre giden yol kitaptan geçer. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Cezanne. benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa. binlerce örnek verebiliriz. Öte yandan gerek oturduğum muhit. İyi. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. tavsiyelerde bulunmanız. sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor. model olarak elmaları kullanıyordu. Kendimi geliştirmek. benim bende bulduğumu” . Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam. “Bir ben vardır bende.Yeni maillerini bekliyor. gerek kendi sosyal çevrem. Meselâ. Efendim. Mevlânâlar varken. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. Siz bırakın çevrenizi. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın.

Okudum. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin. mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız. . Bırakın çevredeki onu bunu. Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan. Olay bu yavrum. Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. Gün oldu aç kaldım. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin. siz Yunus’u. çılgınlar gibi okudum. Selâm. mülk sahibi. Anlatacaklarım bu kadar. deliler gibi.“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi. korkma ebedi varsın” gibi mısralar. bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın. ekmek paramı kitaba verdim. Ama ben onlara aldırış bile etmedim. Lütfen kafanı çevreye takma. sevgi ve saygı ile. güzelliğin sonuna varamazsınız. ört uyusun”larla doluydu.

dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. Hafsalam almıyor. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. Cevap: Kıymetli yavrum. işyerlerine. Ne demek karım istemiyor. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. ilgidir. gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. Ben 15 yıllık evliyim.Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. rezil bir kimsedir. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. biraz şefkât bekliyor çevresinden. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor. bir mailinde anlatmıştı. kocam istemiyor. onları huzurevlerine atıp. zıkkım olsun. dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi. Selâm. Sıramı bekliyordum. Kıymetli yavrum. ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. ben olaya böyle bakıyorum. başkalarının görüşlerini bilmem. onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor. . Bazı sağlık sorunları var. Benim için anne. Annem ise yalnız oturuyor. baba en kutsal varlıktır. konseri dinliyor. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet. İlknur Hanım. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. iki dünyan cehennem olsun. Annelerini. saygıdır. bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum. Huzurevinde bir konser veriyorlar. sevgi ve saygı ile. Hürmetle ellerinizden öperim.. “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. namussuz. o insan alçak. A kepaze kadın. şerefsiz. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar. gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. haysiyetli bir hanım evde poğaça. Yüce Peygamberimiz emrediyor. babalarını en çok sevgiye. börek. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa. “Evlâtlarım. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir. Pekâlâ şerefli. şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun.. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış. insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. ancak bu da beni çok üzüyor.” dedi. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor.

Allah nasip ederse. son derece edepli oturmaktadır. Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. ne o anne babadan.. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Dünyanın en güç. son derece saygılı. makam. “Aman” diyorlar. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. Çocuk eve geliyor. en çetin işi çocuk yetiştirmektir. çok edepli. Ellerinizden öperim. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli. 3. yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. 2-çocuk. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli. çok saygılı davranmalı. Şimdi ergen çağlarına geldiler. Cevap: Sayın Okuyucum. Arkadaşları tebrike gidiyorlar. Bir kere ondan su istemedim. Ama asla onları şımartmazlar. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. böyle yetiştiriliyor. ne de o evlâttan hayır gelmez. Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor. karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. bu teşrifatlara ne . Anne. kola hep o sipariş ediliyor. Ben. “biz ilkokulda beraber okuduk. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi. Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım. Hangi evde kola varsa. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. saygıya. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli.Soru: Sevgili efendim. kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. sofrayı terkeder. Çocuk ne emrederse pizza.. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. çok daha önemli bir olaydır. yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. Beğenmiyorsa aç kalır.para. sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Baba. bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. Arkadaşları takılıyorlar. en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. Ona göre davranmak gerekir. Önce bu pis. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim.. hamburger.mevki. Ne yazık ki bugün Türkiye’de..

Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. merhaba. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. . “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. Sohbet. bu minval üzere gidiyordu. Hayretler içinde kalıyor. İnsanın kafasını şişiriyorlar. otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. sevgi ve saygı ile. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. ilkelliğin göstergesi oluyor. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. Soru: İyi günler Sabri Amca. selâm. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. kızım da bana bakarak edepli olsun. Evlerde. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. Sevgili okuyucum. “Arkadaşlar” diyor. Cevap: Kıymetli yavrum. Aylarca bunu düşündüm. işyerlerinde. Düşün yavrum. Dört beş masalı bir dönerciye. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün. dolmuşta. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. bazen insanı canından bezdiriyor. Sevgili yavrum. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. derste konuşuyorlar diye. bin kişi yemek yiyor. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. bir pideciye gidiyorsunuz. “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. İnsanın feryat edeceği geliyor. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. Çok heyecanlandım. “Ya Musa” diyor. Cenab-ı Hak. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki. Size iyi günler. sevgi ve saygılarımı sunuyorum.lüzum var?” Mühendis cevap veriyor. bir yetişmenin sonucu. “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. sesler sizi canınızdan bezdiriyor. Selâm. Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar. çıt çıkmıyor. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. şimdilik bu bir başlangıç. sana iyi günler diliyor.

tembel. Havai. akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor. aklı başında bir gençse. aklı başına gelsin. şu oğlanı bir evlendirelim. ukala. o kimse evliliğe hazır demektir. hayatında yemek pişirmemiş. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. efendi. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse. kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise. saygısız. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. güzel sanatları seviyorsa. Aklı fikri eğlencede. bluzu nerde. Önce kendimizi yetiştirelim. Aklı başından bir karış yukarıda. evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. Problemler akılla çözülür. insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa. Amacım kimseyi eleştirmek değil. şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. şu kadar yaşa geldim. Aklı fikri serserilikte. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. geçimsiz değilse. kendi bile bilmiyor. Anne baba diyor ki. Allah’a sığınırım. oğlan itin birisi.Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım. Selâm. modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa. yaramazlıkta. adam olmadan. haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. yatağını bile düzeltmiyor. sevgi ve saygı ile. Kendi dünyasını kurmadan. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz. Bu problemleri çözecek sağlam. sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. sadece. mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. dilini tutmayı öğrenmişse. karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise. o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. dingin bir iç yapısı yoksa. karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa. . dürüst. Cevap: Kıymetli yavrum. Teeddüp ederim. cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa. Çevreye bakıyoruz. kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa. Kendi kendisiyle geçinemeyen. şu kadar gelirim var.