Başlarken

Sonsuz şükürler olsun. 7. Ciltte yine beraber olduk. Israrlı istekler karşısında bu ciltteki yazılarla okurlarımın huzuruna çıkıyorum.

İnşallah onların gösterdiği sevgi ve saygıya lâyık olurum.

Beraber olmanın güzelliği ve heyecanı içinde hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlıyorum.

Sözün Büyük Önemi

Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır:

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz.

Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür.

Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?”

dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik.

Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım.

Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı.

“Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun.

Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder.

Olaylar geçip gidiyor. sözün gelişi söylemedim. ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam. erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. Hatta ben. Oysa ki. Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. güzellik olacağına. ama aynı şekilde acı bir söz de. ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. “Durun kalabalıklar. gürültü olmaz. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda. şuuraltında izleri bazen mezarda da. saygıyla. Beyin görevini yapamaz oluyor. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. yardımla. bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. dargınlığım olmadı. Bu sözü çok beğendiğini. sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı. sükûn. Hepimiz gelip geçici misafirleriz.” dedi. Ne yazık ki. ister bir eşya olsun. daima saygılı. edepli. sevgiyle. sevilelim. genci. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım. Evet. insan ruhunu allak bullak ediyor. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. “Sevelim. Diziler. Hiçbir şey unutulmuyor. Muhatabımız ister bir insan. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Nur içinde yatsın. kibar olalım. kadını. hayat görüşünü. Beni tanıyanlar. Hiç kimseyle. muhteşem bir kompozisyon. Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. bu dünya bir misafirhâne. ister bir hayvan. bir insanın inancını. bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında. ihlâsla. ikinci hayatta da devam ediyor. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. Güzel kitaplar okunurdu. hayretler içindeyim. eyvah. yaşamın her bölümünde. kavga. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun. zehir saçıyorlar. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum duymazlık. Günlük hayatımıza giriyor. sürtüşmem. artık utanç verici düzeyi de aştı. Ben. ister bir bitki. televizyon kanalları. Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl. edepli. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. münakaşa. Neden biz de Yunus Emre gibi. sulh. birkaç istisna dışında. Şimdi sadist bir duyguyla. beyne giden negatif ışınlar. eğlence programları. Bir felâket halini aldı. ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. beni kutladığını söyledi. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım. Bir dargınlık. Bazen bir tek kelimenin. Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi. sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. ihtiyarı. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. kimse çıkıp da. Evet. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. huzur. başlarını yoldurtmuyor. yanlış yaşadık. bir kırgınlık olmadı. bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor. incelikle. “Efendim. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. İlgilenmiyorlar bile. saygılı. Aman dikkatli olalım.Nice problemlerini çözer. Edip Atam beyin torunu Deniz’e. . bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Hayat. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. mutluluk. pişman olduk diyelim. bütün kalbimle inanıyorum. uykularını kaçırmıyor. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını.

Neden. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim. “Aşk gelicek... Allah’ın selâmı üzerinize olsun. .dünya kimseye kalmaz. “Gelin canlar bir olalım” demeyelim. cümle eksikler biter” demeyelim.”.

aynı sözler söyleniyor. Ünsiyet yakınlık. Bu. Ve bu kimseler aydın. hayatla barış. Onlar için her şey donmuş.” der. insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. Nice yüzyıllar. entelektüel olduklarını sanıyorlar. incelikten. Hatta düşman oluyorlar. insana saygı. belli kalıplar içinde. İnsanı insan eden. güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar. adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar. edep. Ortaçağ Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar. şekillenmiş. . her şey buna göre ayarlanmış. vücuttan öyle tiksinmişler ki. Uyandırmazsan. İnsana sevgi. çağlar boyunca hep böyle olmuş. tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor. hoşgörü. maddeden. incelik. uyanacak değil. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. oradaki sevgiden uzak. Bir dönem olmuş. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler. Bu tek yönlü görüşler. sanattan uzak havası içinde. edepten. ne kadar üzücü durumlar. dışından bakıyorlar. zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar. Hayat boyu dikkat ettim. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar. hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı. oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. insanlık nefis problemi ile uğraşmış. Hayata küsen. saygı duymak. dış dünyadan. Manastırlarda. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna. statik. yalnız bizim ülkemizde. pek çok yerde manastırlar var. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. Hz. nasıl gelişecekler. insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar. birbirine sevgi. Bazen hedef mânâ olmuş. biliş. ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. düşünce adı altında. Zavallı insanlar. insanı hayvanlıktan kurtarıp.. bizim çevremizde değil. saygıdan.Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz. Bunlar ne kadar çirkin. utanç verici görünümler. beraberlik. bir arada olmak. kabuğundan. hayata yalnız kışrından. biçim almış.. aynı kalıplar öne sürülüyor. bazen madde olmuş.

dünyamızı da. mutluluğu tadacaklardır. Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. Hep böyle oluyor. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid. iç dünya ile dış dünya. mantığın yolu. basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük. güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim. ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir. Bu gerçek aklın yolu. sevilelim. ruh ile beden. dünya kimseye kalmaz” diyordu. “Aşk gelicek. Hep gönlüm istiyor. bütünlüğü sağladı. ıslah etmek. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar. bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır. âhiretleri de zehir oluyor. dar görüşlere. nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek. hepsinin gideceği yer uçurumdur. sonsuz. küçük. huzura. Bunu yapanlar. inançla. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi. birbirimize saygı duysak. birliğin. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için. Önemli olan nefsi öldürmek değil. insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup. seviliyoruz. beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. tatlılıkla. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. Hayat taassuplara. cümle eksikler biter” diyordu.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş. nefis ölmez. Biz onlar için de acıyoruz. ışığın yolu. mutluluğa. güzel. dünyaları da. Madde ile mânâ. Yunus. muhteşem. onu kimse öldüremez. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda. Ancak Hz. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi. ışığa. Buyuruyor ki. Çünkü biz onlara da dost. bu çelişkilerden kurtaracak tek yol. . aydınlığa kavuşturuyor. Önemli olan onu eğitmek. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. “Birleşiniz insanlar.. göz gerektir göresi” diyor. kadın ile erkek arasında. bocaladılar. Ama ne hikmetse. iman bütünlüğü ile bağlı olanlar. kardeş gözüyle bakıyoruz. Yunus Emre ne güzel özetliyor.Nice insan. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha. yumuşaklıkla muamele et. Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. yalnızca Hz. güzelliğe kavuşmuşlardır. Birbirimizi sevsek. Niye bizler de o yolda yürümeyelim. Ona rıfk ile. “Nefsin senin binek hayvanındır. Körler körlere yol gösterirlerse. ona güzel bir anlam verebilmektir. güzelliğin yoludur. Peygamber’e aşkla.. ne olur yedi milyar insan el ele versek. Nitekim öyle oluyor. o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı. sonuçta hüsranla karşılaştılar. dengeyi kurdu. “Cümle yerde Hak nâzır. işkenceler yapmış. kardeş gibi olunuz” diyebilsek. “Seviyoruz. “Sevelim. Neden. her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar. Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki. Amaç hep nefsi öldürmek. âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim.

İstekleri sınırsız. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun. biz ne zaman mutlu. bir türlü kendi imkânlarına. ben. önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup. sana sonsuz şükürler olsun. bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl. olgun. ya da yapamadığı bir husus. Daha iyiye. Peki. sürekli şikâyet ediyordu. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri. hayat sandığımız kadar uzun değil. Yıllarca düşündüm. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. mesut. hep ömür boyu gözü dışarıda olacak. orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde. Allah’ım. gözü hep başkalarında olan. Birçok mânevi büyükle görüştüm. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman. efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen. daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. neden falanca kimse gibi yemiyorum. Ama yazık değil mi? Yunus Emre. o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için.Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta. bizim çoğumuzun ya yapmadığı. Elindekiyle yetinmek. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. Sürekli şikâyet etmek. İnsanoğlu dünyaya geliyor. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. “Mal sahibi. teşekkürle karşılamasına bağlı. Hemen hiçbiri mutlu değildi. “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. Derken ölüm kapıyı çalıyor. Memnun olamıyor. imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak. Oluyor. giyinmiyorum. Mal da yalan. mutluluğu hissedemeyeceğiz. bir de şunu düşünsek. bahtiyar olamayacaklardır. hiçbir zaman huzuru. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. . benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar. kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. sürekli yakınmak. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından. diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp. Hep daha diyordu. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu. sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip. Bir yerde noktalanıveriyor. Bunu yapmadığımız sürece. daha güzele. benimseyip. Bu daha fazla. mülk de yalan. kâmil. mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi. Ne var ki. ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor.

Allah. senelerce evveldi.” der. görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip. yerinde konuşur. evdeki eşyalarımıza. oturduğumuz eve. Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. Birisi görmüş. nefsinin kölesi İskender’sin. Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe.” İşte meselenin püf noktası burada. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim.” “Özelliği nedir?” der. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu. Ürperdim. “Efendim. kendimizi kahredeceğimize. “Ben. heyecanlandım. “Ah evladım. kendi önündeki oyuncağını unutup. kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş.” der. nefsimin hâkimi Diyojen’im. Diyojen olmak isterdim. Ne olur kendimizi aldatmayalım. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor. giydiğimiz elbiseye. “Müthiş bir adam. adamın yanına gider. biraz da kendi arabamıza baksak. Biz kendimizi ne sanıyoruz. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. kara karıncanın bile rızkını düşünür. “bu adam Diyojen. . doğal güzellikleri olan. “Nasıl olur efendim.Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? İskender dünyayı fethe çıkar. “Bu adam kimdir?” “Efendim. dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın. hava mı basıyoruz. Küçük bir çocuktum. “Ben. “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor. diyordu. Hayret etmiş.” İskender atından iner. “Eğer İskender olmasaydım. “Ey Diyojen. Ömür boyu unutmadım.” Diyojen’in canı sıkılır. Sen. Bana ne verebilirsin? Gölge etme. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle. Önümdeki bu rızka beni lâyık et.” Senelerce. siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. Kumandanları sorar. Kumandanlarına sorar. başka ihsan istemem. Dile benden ne dilersen. “Düşünür.” derler. Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza. dua ediyordum.” İskender. atına doğru yürür. Allah’ım. kara gecede. tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına. gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip. bizim.” demiş. Bir yeri beni ürpertti. başını önüne eğer. Bazen düşünürüm. kara taşın üzerindeki.

ne düşünürse düşünsün.Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca. sağlıklı olacağına. Kabirde sualimiz. başarılı olacağına. Fayda vermez malımız. ben. güzel bir hayat yaşayacağına ve . şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına. Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz. Kıllardan daha ince. Ver derlerse ne dersin?” Kim ne derse desin. Sırat köprüsü nice.

.çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum. . Allah bizlere de.. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin.

dedim. İçimde öyle temiz. dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. ölçüler içinde yaşayabilmek. sırtım pek. karşılamadığımız zaman. ne ruhu. kendimi yalnız ibadete versem. Varız. ilmin. Dünyanın en büyük velisi de. “çok mutsuzum. Bunu bize temin edecek tek yol. Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. efendim. işi gücü bıraksam.Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. temiz. Önemli olan. İslamî Tevhid yoludur. o zaman sarsıntılar geçirmekten. bunalmaktan kurtulur. cevap vermediğimiz zaman. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. inançların doğrultusunda düzene koymadığımız zaman problem başlıyor. hırpalıyor. Yaşıyoruz. hayret içinde kalıyorlar. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. Bu gelgitlerden kurtulmak istiyorum. deyip. soyut ile somut. dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge. Hangi insan bugüne kadar karnım tok. beni ruhen de. Aklıma kötü şeyler geliyor. en mutsuz insan biz oluruz. Artık sağlam. uçurumun kıyılarında dolaşmadan. Descartes “Düşünüyorum. memnun ve mesut. o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir. Ne yapayım. öyle nezih duygular hissediyorum ki.” dedi. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. ruh ile beden. Onlara aldırış etmediğimiz zaman. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. İşte. Çeşitli zevkler. Bütün mesele. bu iki yönümüzü de aklın. akşam olunca içecek bir tas çorba ister. nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata. orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. Şu anda sağız. Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. tevhidin gösterdiği ışık altında. çırpınmaktan. bazen öbür tarafa yalpalıyorum. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar. bir bedenimiz var. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. Şu anda bizim bir ruhumuz. ne bedeni inkâr etmeden. Yapılacak iş. o halde varım” demişti. Ortaya çıkan ilk . nezih bir aile yuvası kurup. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. hiç de sandığınız gibi çok karışık. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem. ihmal etmeden. Açtım. Bu. huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar. bedenen de sarsıyor. telefondaki zat çok dertli. bir halden öbür hale geçişler. Ne zaman ki madde ile mânâ. eğlenceler başımı döndürüyor. bir birlik ve beraberlik kurulursa. huzursuzum. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. “Efendim. istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. çok karmaşık değil. Bazen bir tarafa. hayat boyu.

Kâh bir tarafa. âhenk. madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur. Hayatta her şey bir denge. en ufak bir kabalık. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki. meselâ. rütbeye de ulaşsa. içilmiyor. bir tevhide ulaşıyorlar. iki ucu artı olsa ne olur. Keza çay içerken kimi insan bir. Biraz tuz koyuyoruz. Ama dokuz. o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. Bir kravat güzel olabilir. Bir türlü “Seviyoruz. kimi insan iki şeker koyuyor. iyi güzel. Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. Bu giyim konusunda da böyledir. iş hayatında. çok çırpındı. seviliyoruz. çok didindi ama sözünü dinletemedi. Allah kabul etsin. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. bir ucu eksi. onun bir tek Hadis-i Şerifini. hiç. Bütün mesele. aile hayatında. yol göstericisidir. sosyal hayatta uygulayabilenler. mülke de sahip olsa. kurtarıcısı. üç asır önce tehlikeyi görmüştü. Çok görüldü. gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. bunları sıralamak. mevki. çarşıya gidip pil alıyoruz. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. Peki. tek kılınan namazla da. on şeker koyarsanız. birçok güzellikler yakalanabilir. bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. İslâmiyet bu dengeyi. Mala. görgüsüzlük. bir senteze. Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. Çorbanın tadı geliyor. çok denendi. Peygamber Efendimiz o kadar büyük. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. Bunu bize öğretecek tek ilim. yine de o cıvıl cıvıl. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. değil bir yazının. Evde tek başına namaz kılmak. makam. İlle bir ucu artı. uyum. bir âhenk istiyor. velayet makamına ererler. bir uyum. Bilimde de böyledir. Kaliteli olabilir. güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. ilkellik bazen hayat boyu telâfisi . bu karşıtlık. Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri. bu sentezi ne güzel kurmuş. Bir ucu artı. İlm-i Tevhid’dir. o kadar yüce yol göstericidir ki. mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet. Ve hâlâ ödüyoruz. aklı evveller. ne lüzum var müspet ilimlere. Mesele. Ama aslolan camide. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. kâh öbür tarafa yalpalıyor.sorun. her iki dünyada da mesut ve bahtiyar. ne sadece dünyaya bağlanmak. güzel sanatlarda da. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar. diyorlardı. hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde. kriterleri bulabilmekte. Hazret. Bu zıtlık. Bu. O günkü ulema geçinen cahiller. bir ucu eksi olacak. huzur içinde yaşarlar. giyilen elbisenin de. Denge. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki. Sadece radyo çalışmaz. kâinattaki bütün insanların. Meselâ çorba yapıyoruz. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için. bütün varlıkların rehberi. ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini. mânevi ilimler bize yetmez mi. o şahıstaki dengesizlik oluyor. o çay içilmez. bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor. takılan kravatın da kıymeti kalmaz.

Allah. Eğer bizler. temiz bir tebessümün. ince bir davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün. burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak. hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. Aksi takdirde yapılan bütün işler.mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. bölmeye kalkmayalım. olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz. O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. bizleri de. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. Rabbimize şükredelim. hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. . Bir büyük. Ancak O’nun yolundan giderek. hayat boyu memnun. Sonra bir gün bakarız ki. yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun. O’nun dediklerini uygulayarak. “Hediyeleşiniz. masum.

Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek. İlkokuldaydım. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken. O kadar fazla. acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık. bir güzelliği paylaşacakları. Bir sabah radyo dinliyordum. bizi hayatta da. onlara faydalı olabilmek. Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. kimisi benden uzaklaşıyor. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Sayın izleyicim. Biraz yürüyün. onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor. “Akrep etmez. kırılmalar. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. Önce kaba. Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. Ben de bilirim onları pohpohlamayı. Tabi toplum adına çok acı. Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. “Efendim. günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım. arkasından darılmalar. Ama yapmıyorum. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. daha güzele. çirkin. Ben. Kimisi darılıyor. böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. acı sözler başlıyor. çok üzücü bir sonuç. Tek kanal Ankara Radyosu idi. Bunu tamamen iyi niyetle. Bu beni çok müteessir ediyor. onların daha iyiye. mezarda da. kentte olsun utanılacak düzeyde.” diyordu.İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılmaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. Tıngır mıngır düşerken . Yargılarım. Allah’ım. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. kimisi kırılıyor. “bir hususu öğrenmek istiyorum. Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. Ne yapmam gerek kestiremiyorum.

Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş.” dedim. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. bence nefsin terbiye edilmemesi. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. “Hoş geldin Sabiha Hanım. Üzücü bir durum olmadı. edeple.” Sonra ben büyüdüm. özel tahsili yoktu. inceliğini. güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. kendilerini çağdaş. tartışma. ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar. Dertlerini anlatırlardı. Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun. çok okuyan. bazen insanı üzen. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da. Hep bir saygı içinde. ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi. ne zaman annemi görse. kırgınlık olmadı.” Sonra düşündüm. gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. okutmuş. Bu ne biçim insanlık. Evliliğim kırk dört yıl sürdü. Asıl neden.” derdi. ne oldu?” dedi. Ben sizin kızınızım. güzel geçim olur mu? . sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz. evlendim. kayınvalidem bir yana” derdi. mutluluk. “Oğlum niye ağlıyorsun. gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar. “Aman anneciğim. Öyle ince bir insandı ki. çok kültürlü bir insandı. “Dünya bir yana. münakaşa. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi.Geçip seyir etmeli” Dinlerken ağlamaya başladım. mübarek bir hanımdı. Ama babaannem. Kesinlikle inanmıyorum. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. zarâfetini. Babaannemin hiçbir resmi. “ben. Yok öyle bir şey. saygı. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. Babaannem onları sükûnetle dinler. sevgi içinde. bazen ürperten. hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. bazen utandıran. “Aman yavrum. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. incelikle ayağa kalkar. Bu nasıl terbiye. Şahsi. anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. Benim için rahatsız olmayın.” derdi. şahsında İslâm’ın bütün edebini. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. İkisi de nur içinde yatsın. Tahakküm kurmak. Aman Yarabbi. Çevreme bakıyorum. Annem kaç kere rica etmişti. nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. saygı.” Fakat babaannem her defasında. dikiş dikerek. ilerici sanan bazı cahiller. bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi. bazen tiksindiren nice durumlar. “bu ne biçim toplum.. egemenliği altına almak illeti. Allah’ın Rahmeti. o evde huzur. Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki. aydın. Eşim Rânâ Hanım savcı idi. Durumu anlattım. Okuma yazma bilmezdi. anlayış. Rahmetli annem geldi. saygıyla. yetişmiş.. Alfabe görmemişti. Bugün bazı kimseler. “Anneciğim. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar. Babaannem. genç yaşta dul kalmış. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem. anlayış içinde geçti. Üç dil bilen. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi.

Durum mânevi büyüğe anlatılır. edeple. İnsanın nefsaniyetini kıran. der. kadından erkeğe. Günlerce yol alır. Bir gün hakikati arayan bir yolcu. saygıyla. ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak. âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. Kimse bu çağda tehditle. Kapısını çalar. mezarda da. beraber dua ettik. Konuşma yoktur. incinmedik. Dualar edildi. bir kere evde din. elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. Orada sükût egemendir. insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. inceliğidir. Besmele ile kapıdan girdik. Boşuna ısrar etme. hayran eden. palavrayla. öyle hoş bir yaşantısı vardı ki. gözleri yaşarır. bunu çok arzuladığını anlatır. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına. dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki. ne benim dediğim olacak. Açık konuşalım. incelikle. burası tamamen dolu. eleştirilmeye takatimiz yok. bir şiir gibi geçti. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini. saygı duymaması imkânsızdı. Bardağı uzatır. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz. O dergâhın bir özelliği vardır. Hoş geldi. iman. O dergâhı bulur. hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. “Bak Rânâ. onu karşısındaki insana bağlayan. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor.” dedim. . hayır demişim. Demek ister ki. Bir kere birbirimize kırılmadık. âşık eden unsur. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. Mesele burada efendim. tevazu ile yaklaştığımız zaman. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih. Eşime döndüm. Allah’ım bizi dünya hayatında da. ahlâk nutukları atmadı. bir yerde. Bunun en güzel örneği.7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. inceliktir. Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde. Ateş. Biraz sonra kapıyı açan kimse. Unutmayalım. Eve geldik. edeptir. Hâl diliyle der ki. “şiddetli sevgisizlik”. yargılayacağım diye yola çıkarsak. Biz insanlara sevgiyle. zarâfettir. Karşılaştığı nezakettir. su ile söner. O zat heyecanlanır.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi. eleştireceğim. İşin püf noktası burada. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım. nutukla yola gelmez. safalar getirdi. artık hiç birimizin yediden yetmişe. iyi niyetle. Daha fakültede okurken de buna inanmadım. Bir an birbirimize dargın kalmadık. Belediye nikah salonundan çıktık. Yenimahalle 5. dostluklarımız da. Bir teklifim olacak. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. gördüğü sevgidir. evliliğimiz de rezil olur. Efendim bütün mesele yaklaşımda. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. Yalnız. köylüden kentliye yargılanmaya. bir insanın onu sevmemesi. Dini nikâhımızı kıydı. İkimiz de hukukçuyuz. Ama ben insanları uyaracağım. “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz. ateşin üzerine benzinle gidilmez. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar. buyursun. Bir akit yapalım. gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi. bir masal gibi.

kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp..Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. Allah bunu bize de. bir melek gibi Hak’ka göçsek.. Kimseye yük olmadan. .

Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki. “sizi müdür bey çağırıyor. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof. hangi gününüz müsait diye soracaktım. evvelki gün. tesadüfen işittim. şahit oluruz. Zeki. Otuz yıl önce okulumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. Şaşırıyor. daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor. ben dün bir insan kalbi mi kırdım. gelişigüzel söylediğimiz bir söz. daha önceki gün. Üzüntüsünden dudakları titriyor. alımlı. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor. Dün. Emekli olmak üzere. işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. önyargılar içinde yaşıyoruz. yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. Biraz güzelliği ile mağrur. abdest alıyor. öyle işittim. hademeye söyle gelsin sobayı yaksın. çoğumuz hayaller. mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor. tesadüfen rastladım. “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. güzel bir kız. genç. “Hocanım. Bir gün dersten çıkıyor. aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur. Öyle gördüm. apışıp kalıyoruz.” Leman Hanım çok üzülüyor. Sonra düşünmeye başlıyor. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur. öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor. Leman Hanım bir sabah okula geliyor. Kalkıyor. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana. Biraz sonra müdür bey geliyor.” Leman Hanım öfkeleniyor. Çocuklar soğuktan titriyorlar. Allah’ım diyor. Acaba diyor. “Kocaman kadın. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Beni rahatsız etmesin. “Evladım. “otursun sobasını kendisi yaksın. Ben sınıfı tatil ederim.” diyor. Leman Hanım birden ürperiyor. Leman Hanım mümessili çağırıyor.. Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor. Allah’ım diyor. Her gün bu tür sözler işitiriz.” diyor. Mesleğinin son günleri. Senden. Saygı ile selâm veriyor.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor. Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum. Lütfen evinize gidin. Beni bağışlayın. Aradan otuz yıl geçiyor. “ders çizelgesi hazırlıyordum. Günleri sayılı. öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor. incittim.” diyor. Namazın sonunda. “Efendim. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. . ağlamaya başlıyor. “Efendim. Sınıf buz gibi.İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür. Leman Hanım şaşırıyor.” Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor.” Hademe çocuğu tersliyor. tövbe namazı kılıyor. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır. Ama farkında bile değiliz. Tesadüfen gördüm... Ben onu kırdım. Bir okula tayini yapılıyor. bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor. daha önceki hafta. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. hayret ediyor. tesadüfen okudum. Onun da emekliliği yaklaşmış.” diyor..

kötülük gördük. Hademe ısrar ediyor.. Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi. yemişleri de bizi mutluluğa götürsün.” Leman Hanım ürperiyor. Hayat olayları arasında inanılmaz. geri dönecek. Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. Gece sabaha kadar ağladım. Müsaade edin elinizi öpeyim.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler. akıl almaz incelikte bir rabıta var. diyorlar. Bunca yıldır diyor. Nuraydın Hanım. Edep ve saygı ile dönüyor. bütün hayvanları. Ne olur beni affedin. hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor. “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün. Memnun ve mesut oluyor.” dedi. Ben. bütün bitkileri. ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor. yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. aslında hiç öyle değil.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı. müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor.Ertesi sabah okula gidiyor. “bunlar aslında iyi insanlar. bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz. emekli banka müdürü. “Allahım. düşüncelerimiz. “Efendim. biz falancadan zulüm gördük. önderimiz. “Beni bağışlayın. öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları. Kötü sözler. Üzgün görünüyor. intikam. nefret. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz. Bu nedenle bizler kin. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de. Efendim. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor.” diyor.” dedi. güzel. Sabahleyin ektiği tohumlar akşama meyvesini veriyor. “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. Yüzü ışıldıyor. Bir sahabi.” diyor. Mübarek ayakları kan içinde kaldı. sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir. müspet olsun ki. Neden onun için hayır dua edelim. Ne kadar üzüldüm anlatamam. Ya Rabbi. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar. Konutkent’te oturuyorum.. . Kırk beş yıl düşündüm. Sevgi içinde yaşayıp. öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah. alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. büyüyecek. diyor. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek. Hademe süklüm püklüm af diliyor. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. Yanına bir başka hanım oturuyor. Duygumuz. Hayat böyle. Hiç unutmadım. şimdi hademe benden özür diliyor. Kızılay’da işlerini bitiriyor. hakaretler. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. “Hocanım. “Günaydın efendim. büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. nasılsınız?” diyor. Nuraydın Hanım ürperiyor. Gözleri parlıyor.

“Nefsin senin binek hayvanındır.’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa. Onu bir kenara koyalım. Deneyin bakın. ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek. yavaş yavaş. nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. gitsin. fikir beyan etmiş. abur cubur yemeyiniz. “Değerli kardeşlerim. nefsi öldürmenin yolları. “boşuna yorulmuş. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş. kimisi uykusuzlukla. düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki. sonra bu işyerinde grev vardır deyip. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem. onları da birer birer toplayınız. “sizi televizyonlardan. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz. internetten takip ediyorum. “nefsimizin elinden perişan oluyoruz. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim.” dedim. Meselâ. Gitmediğim diyetisyen. mülayemet ile muamele ediniz” demiş.” dediler. öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. “Efendim. gücümüzle. verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız. “Ben. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. çeşitli sözler söylenecek. dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar. Her yerde.” dedim. uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir. zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak. Ne yapalım. aletli jimnastik. her dönem hükümran olmuş. Bir şeyi takıntı haline getirmek. öneriler getirmişler. nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler. o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki. güzeli. nefis de baksın baksın. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması.” Mesele burada. ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş. görevlerimizle öyle hemhal olalım ki. Büyük sıkıntılar içindeyiz. Ona rıfk ile. itiraz sesleri yükselecek.” dedi. “Efendim.’ ‘Acele etmeden. zahmet çekmişsiniz. nefse karşı takınılacak tavır. yolları gösteriliyor.” dedi.” İşin özeti bu arkadaşlar. kimisi insanlardan uzak kalmakla. Onunla öyle meşgul olalım ki. Diyetisyenler ne derlerse desin. “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım. . nefs. Bu konuda biliyorum. Kimisi açlıkla. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. ilimle. kuruyemiş.’ İki yemek arasında dondurma. Ne zaman Kâinatın Efendisi. Bir sohbette sordular. başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. doğruyu yaşamaya çalışalım. Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor. Hiçbirinden netice alamadım. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla. İşimizle. Kitaplarınızı okuyorum.’ ‘Sofradan yarı aç. nefsi düşünmeye vakit kalmasın. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim. inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’. yarı tok kalkınız. Diyeceksiniz ki. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler. Ama benim düşüncem bu. bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. Yıllarca önceydi. nefsin halleri. zarafetle yemeğinizi yiyiniz. kendimizi arıtıp temizleyip. güzel sanatlarla.Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var. incelikle. Dinle. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi. meşguliyetimizle.

sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. Önemli olan. . yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek. hiç. Bu insanlar dün vardı. Allah onlardan râzı olsun. şiir. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. edebiyat. Hayat onlarla güzel. Ömer Hayyam bir şiirinde. “Sevginle gireceğim toprağa. yaşamak onlarla anlamlıdır. bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak. resim. Medar-ı iftiharıdırlar. Olayın en ince noktası budur. yarın da varolacaklar. onları din. Önemli olan tek şey var. Bu formülü. bugün de var. içimizde nefisten gelen heyecanları. Nefisle uğraşmak. süblimasyona tabi tutabilmektir. bilim. didişmek. kendimizi bütün varlığımızla. duyguları müspete kanalize edebilmek. müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır. mücadele etmek bize ne kazandırır.Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik. Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. o zaman nefis hükmünü icra edemez. Nice insanlar. Sadece yeni mağlubiyetler. Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da.

Medeniyetin yüz karaları. yerine soytarı baylar. “Türkler. bütün köpekler salıverildi. çağdaşlık. Sevgi. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. doğudan batıya. hepsi palavra. Yaz geliyor. Kimse hayatından memnun değil.Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. Bütün mânevi setler yıkılmış. Alçaklar. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. Artık ilkokulların bile önünde simit satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları. işyerleri. Aile. en çirkin şekilde saldırmalarına. Beyefendilik. Voltaire’lerin. derhal hapse atılıyor. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi.” İnanın yüzü gülen kimse yok. fabrikalar haraç mezat satılıyor. birbirlerine en kaba. tüketiciliğe götürülüyor. birbiriyle kenetlenen. Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar. çirkinlik. hava basıyorlar. kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. kepaze bayanlar gelmiş. Uygarlık. Netice ne mi oluyor. kadın bir tarafa. tabir caizse bütün taşlar bağlandı. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. zarafetin. kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. hanımefendilik gitmiş. Hal-ü keyfiyet böyle. saygı. paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. Sözüm ona bugünün Fransa’sında. ilericilik. Bir ben değil. Allah nasip etti. Sonra da utanmadan rezilce. kavuşmayanı da. asaletin yerinde yeller esiyor. çirkini de. bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. Sizi gidi kâfirler. kanaat içinde efendice yaşayan. el ele vermiş. Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. Erkek bir tarafa. soykırım yapmamışlardır” derse. Şerefsizler. inceliğin. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı. birkaç istisna dışında televizyon kanallarından. imkânlara kavuşanı da. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor. Bir dokun. hayâsızca. İri lakırdılar edip. . Darmadağın. Her şey darmadağın. Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim. cümle âlem perişan. bir kimse. alabildiğine perişanlık. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. alabildiğine kabalık. tatile çıkılıyor. edep. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. fakiri de. Herkes hayatından yakınıyor. incelik. sabır. güzeli de. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları. şükür. bin ah dinle. Zengini de.

Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir. bir kurtarıcıya. gelme üstüme. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. Bu ipini koparmış. yüceliklerin. Resulullah Efendimizdir. gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki. Bizi selâmete götürecek tek yol. hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere. Gözlerimle gördüğüm. ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kıvranarak hastaneye götürülüyor. Ey tersi dönmüş ahmak” . “Gelme. anlamını kaybetmiş. Gerek ülkemiz. hem bütün dünyada bu aranan. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. Boş lâf karın doyurmuyor. bütün güzelliklerin. Hem kendi ülkemizde. defolup gidiyor. beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi. hepsini anlatsam aylar sürer. Alman doktor dinlemiyor. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe. bir lidere ihtiyacımız var. Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde.Bir Türk işçi kadın. iri lakırdılara karnı tok. bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki. O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim. ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim. İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. palavra teorilere. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip. bir devrimciye. O. inceliklerin menbaı ve kaynağıdır. gece aniden hastalanıyor. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere. sevgisiz yaşayan dünyada. özlenen. “Yeter senden çektiğim.

Ne olur tut ellerimizden bizim. bir şehir. gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur.diyor. İşte örneği. asil ve yüce olanın yoluna çek. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır. seni çılgınlar gibi seviyoruz. sade bizim değil. Dünya yeniden hayat bulsun. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. gerek ailemizi. İçimiz yanıyor. Sana aşığız. Bizi. yol göstericisidir. zavallı. dünya kimseye kalmaz” diyelim. kurtulabilir. bir aile. sosyal hayatında samimi olarak aşkla. velâyet makamına kadar yükselebilir. Karanlıklarda boğulduk artık. bütün varlığın önderidir. Sensiz her şey anlamını kaybetti. sana müştakız. sevilelim.. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim. inançla. saygıya susuz. lideridir.. o büyükler büyüğü insan. Bir tek Hadisle bir insan. “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde. vahim bir hatadır. aşkımızı kabul et yâ Resulullah. . Bizleri affet. Hatta geçiyor bile. İşte günümüzde gerek kendimizi. susuzluk içinde kavruluyoruz. Deneyin isterseniz. sana muhtacız. Yâ Resulullah. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. bizi kurtar. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp. iyinin ve güzelin. gönül dünyamızı da kararttı. Yâ Resulullah. sadakatle uygulayan bir insan. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden. Tut ellerimizden. bütün insanlığın. ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. affedilmez bir suçtur. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. ilgiye ve şefkate susuz. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. Ne olur tut ellerimizden. İçinde yaşadığımız zulmet. Bizler ki sevgiye susuz. işyerinde. bütün kâinatın. çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur. o güzeller güzeli. perişan insanlarız. bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet. O yüceler yücesi. Bizim de yüzümüz gülsün.

“Koskoca bir padişah çocuğuyum. “Ben. Görsün dünyasını. pek çok ülkeyi gezdim. O hocan gününü görür. Saint Bartelmy’de. Ne yazık ki. sanatkâr. ibadetinde tamamen bağımsız. titretecek. hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış. o kadar önemli bir olaydır ki. Bu olay gerek Türk tarihi. havsalanın alacağı bir rakam değildir. Daha önceden haberdar edilen. Hocası Molla Gürani kulağını çeker. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. O günün nüfus durumu.” der. “Vay. düşünür. itikadında. birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde. Bu. üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği. bizim tarihçilerimiz. bir gecede aynı dinin iki farklı mezhebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. diri diri yakılmışlardı. İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. psikolojik yönden incelenecek olursa. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. görmediği. yeni bir çağ açılmıştır. Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım. Bu. hayal bile edemediği bir olayı. Zeki. hisseden herkesi ürpertecek. şartları göz önünde bulundurulursa. düşünürlerimiz. bu otuz bin rakamı aklın. sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler. İşte bu ortamda. gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. “Yarın sabah okula beraber gideriz. uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir.” Sabah olur. sırf inançlarından.” Velî padişah ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar. herkesin birbirini ihbar ettiği. İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan. beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla . “Merak etme yavrum. baba oğul el ele okulun kapısından girerler. yazarlarımız. Bir gün okulda yaramazlık yapar. bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında. aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. Fatih küçük bir çocuktur. Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın. İncelemeler yaptım.İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. Yıllar ötesine gidelim.” der. gördüm. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı. Ama ne oralarda. yerinde duramayan. yirmi iki yaşındaki bir insan. uyanık. genç ve muzaffer Fatih. cevval. ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. kuyruk acısıyla hareket eden batılıları. pırıl pırıl bir zekâ. Olay biraz derine inerek sosyal yönden. uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. duyan. Sen hocamızı bir güzel döv. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. Allah nasip etti. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı. sabahleyin okula beraber gidelim. düşünen. ateş gibi. yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir.

benden de büyük. velî bir insan. “Hocam. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir. bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı. Rica et. Kendisi daha çok okuyabilmek. “Sen bir padişah oğlusun. Sen onları koru. çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında. yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. O evde sabır vardı. gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. işte Sultanım diyor. sık sık onunla istişare ediyordu. kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. her zaman mânevi hocası.hücum eder. haftalar geçiyor. Sen merhamet et. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor. Şimdi soruyorum sizlere. gâvurcuklara sen acı. annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti. Düşman bizi yok etmeye geliyor. Velî Padişah oğluna döner. Hadi şimdi sınıfına git. saygılı bir şekilde sırana otur. incelik. padişah sensin. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih. O. Ama senin hocan. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu. zarafet hâkimdi. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan. Fatih on iki yaşına gelmişti. sürekli planlar yapıyordu. gönlünü . Gördün. Sevgi. O kadar sade. karadan gemileri denize indirdi. O. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip. Kafası hep fetihle doluydu. Onlar kaçar. ince ince anlatsam belki inanmazsınız. Şefkât ve merhamet onda o kadar yoğunlaşmış ki. mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. Baba oğul korkuyla kaçarlar. senden de büyük. Değil o günün şartları.” der. Babası tahtı oğluna bıraktı. O askeri buldur. evin eşyası o kadar basitti ki. Molla Gürani kovalar. çok kısa bir sürede tamamlamıştı. sınıfına gider. hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. bizi nasıl sopayla kovaladı. büyük. Babadan gecikmeden cevap geldi. “Bak yavrum. Allah’ım diyor. saygı. özür dile. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var. Fatih babasından. bir türlü İstanbul düşmüyor. bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi. Vatan tehlikede. Hazret biraz sükût ettikten sonra. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. günümüzde bu asil.” Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken. hocanın elini öp. fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken. “Evlâdım. Velî padişahın kaldığı evi gezdim.” Fatih hemen cevabını gönderdi. Günler geçiyor. sopasını bırakır. bu ne iştir. o kadar mütevazı. Burada çok ince bir nokta var. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor. “Düşmez Sultanım” dedi. şükür vardı. onu fetheden asker ne güzel askerdir. Hocası. geç ordunun başına. günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi. Ben de padişahım.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı. Rahmansın. Eğer padişah bensem. dilediğin gibi hareket et. Rahimsin. “Eğer padişah sensen. Sonra git.” Ve oğlunu bırakır gider. geç devletinin başına. daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. Sonra yorulur. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı. her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor. İstanbul’un. Büyüksün. mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. O evde edep hâkimdi. daha çok ibadet edebilmek. kanaat vardı.

Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. efendi. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. korkak. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor.yap. en rezil şekliyle. Önce kültürel istilâ. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya. Akşam olunca nice zavallı. Birinci yöntem. İşte siyasal istilâ. yoksa İstanbul düşmez. palavralarının arkasındaki gerçek bu. Kaleler içten fethediliyor. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor. televizyonlarla. sizden nefret ediyoruz. ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor. istemiyoruz. En çirkin. Avrupa Birliği’nin önünde secde eden. Elli sene de geçse. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. Biliyorum günümüzün sözde aydınları. İşte kültürel istilâ bu. Türkiye’ye gelmezden önce.. Yetmiş üç milyonun başına geçti. Dünya kadar masraf yapılırmış. âhiret cahili insan. tiksiniyoruz. aciz insancıklar ortaya çıkıyor. sonra siyasal istilâ. Daha düşmanın kurşunu gelmeden. kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. fabrikalar satılıyor. birkaç gece dua etmemesini iste. en adi. kaleler içten fethediliyor. okullarla. dinler arası diyalog diye. Bir büyükelçi çıkıyor. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka.. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar. Radyolarla. kültürel istilâ. Katran ruhlu papazların. İşte kültür istilâsı bu. Asker telef edilirmiş. şehit kanlarına ihanet ediyorlar. Senin bütün hücrelerinle. günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. ricasını söylüyor ve söz alıyor. asil. gazetelerle. Olamadığımız için de. inançları yok ediliyor. onlar ne derse desin. işyerleri satılıyor. kardeşçilik oynuyorlar. dinlerine. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. Onların beyinleri yıkanıyor. Bankalar satılıyor. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. Bugün kalkındık. bunun bayraktarlığını yapıyor. ayrı bir Truva atı. dudak bükecekler. kibar. gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor.. Nutuklar. Senin inandığın kitaba inanmıyor. aşağılık bir görüş var. müstemleke valisi gibi beyanat veriyor. İstilâ planının uygulanışı. Sizi sevmiyoruz. Ruhları. O papa denilen katran ruhlu adam. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen. bayrak aşkı. topraklar satılıyor. Ekonomik istilâ. Biz hâlâ.. Artık her yayın organı. Başka ne işe yararsınız. bütün bunlar başımıza geliyor. renksiz. Fatih. şahsiyetsiz. ilk kültürel istilâ ile başlıyor. Süleyman’ı bulduruyor. bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor. tarihlerine. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor. bayraklarına.” diyor. milliyetlerine. onları dünyaya yayıyor. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. Oluyor ya sayın çok bilmişler. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz. Nutuklar. Adamlar haykırıyor. entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar. . yol gösteriyor. sizi Avrupa Birliği’ne almayız diyorlar. saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. vicdanlar satılıyor. Vatikan’ın ortaya attığı rezil. Günümüzde işin kolayı bulundu. kalkınıyoruz yalanlarının. sırıtarak ellerini uzatıyorlar. Amerika’ya tapan. sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. emirler yağdırıyor. Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. İstanbul’un fethindeki ince sırrı.. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı. Allah aşkı olanlar. bütün varlığınla. kültürlerine. adi.. canım öyle şey olur mu diyecekler.

EI ele verip tek yürek olmak. sıcak. gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine. “Sevelim. Bütün karanlıklar aydınlanacak. aşkına. dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz. O temiz. yürek yüreğe verip. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele. heyecanına tekrar kavuşabilmek. sevilelim. vatan aşkını.Bu hakikatler herkesin gözü önünde. bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek. cümle eksikler biter” diyeceğiz.. bütün imkânsızlıklar yok olacak. Peygamber aşkını. o Allah aşkını. bütün küçük hesapları. Ama ne yazık ki. “Aşk gelicek. .. dargınlıkları. asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki. kırgınlıkları unutup.

sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun.” dedi. bu mânâ.” Ah kardeşim. dedi. dedi. hademe gelmiyor. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla. dedi. güzel. her köşesiyle bir bütün. sezemiyor. bu âhiret. Biraz sonra bir hademe geldi. bu bekârlık. varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. Oturdum. otur sobanı yak. Aynı cevabı vermişti. İnsan hayatının. sınıf buz gibi. Her gün işitiriz. soba yanmıyor. Efendim diyorlar. Şoke olmuştum. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. otuz yıl önceydi. yeni öğretmen olmuştum. çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. Efendim. saçma sapan düşünceler insanı. güzeldim. teneffüs zili çalmış. Efendim. Affedersiniz kızım. O zaman gençtim. Gaflet. namaz . dedim. siz lütfen eve gidin. hayatı. Kocaman kadın. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. benim özel hayatım başka. şaibeli olan. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı. Derse girdim. Sonra gittim. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. biraz kamburu çıkmıştı. Bu madde. Şaşırdım. Bir okulda öğretmendim. Birden boşanıverdim. Bundan kırk yıl önce idi.” dedim. Hemen mümessili çağırdım. Biraz gençliğini yaşasın. Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. saygıyla selâm verdi. kendimi bir şey sanıyordum. delâlet içinde. Öğretmen Okulunu bitirmiş. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı. diyor. Canım sıkıldı. bu vücut. Acaba özel hayatı kirli olan. Beni görünce asabi bir ses tonuyla. resmî işim başka. o bekâr. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. Hademe oturmuş. “falanca gün. bu resmî iş. Eve gittim. dedi. Sizi rahatsız ettim. başka bir öğrenciyi gönderdim. Bundan diyor. gösterilen. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. O zamanlar okullar sobalıydı. Aynı durum dünya. Ben öğrencileri evlerine gönderirim. bu evlilik. Öğretmenim. Geldi. Ve aradan otuz yıl geçti. Bu sefer kalktım kendim gittim. bu dünya. bir kompozisyon. sonra evlenince düzelir.. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var.. Moralim bozuldu. mesleğe ilk adımımı atmıştım. Çocuklar titriyorlar. âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer.Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. ama çok şey kaybediyoruz. aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor. Müdür bey gitti. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde. Hademeyi görmesini. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor. parçalıyoruz. Bir süre daha ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. âhiret için de söz konusu. otursun sobayı kendi yaksın. Bir gün ders bitmiş. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler. bu gençlik. Ben gelemem. “Efendim. sigarasını içiyordu. Biraz sonra mümessil sınıfa girdi. bu ruh. İstirahat buyurun. bu ihtiyarlık. Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. abdest aldım. hissedemiyoruz. Müdür bey geldi. çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz. Ben yine aynı kabalıkla. “İkide birde niye haber gönderiyorsun. Ve hepimiz bundan çok. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. bu özel iş. Biraz beli bükülmüş. Biraz sonra müdür bey geldi. Düzelmez efendim. sobayı yakmasını istedim.

gördüğümüz. Sayın profesör diyor ki. İstediğim safahatta bulunurum. yüzüm kızardı. hayatımızın her ânını. Okula yüz metre kala. efendice. birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi. Ve bu son nefese kadar devam ediyor. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. Elimizden geldiği kadar. “Hocam. İşittiğimiz. Hayatta hiç kimse istese de. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler. O öyle muhteşem bir depo ki.” Aman Yâ Rabbi. o benim özel hayatım. Bazen bir dövüşe. Ne denirse densin. temiz. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. Beni görünce birden koştu. resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim. “sanki son ânımızmış” gibi nezih. otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. Ve Allah’ım dedim. Ve ellerimi açarak. Eskiden şuuraltı derlerdi.” Bir cümleden hatta bir kelimeden ne çıkar demeyelim. Efendim. Ben. Peygamber Efendimiz. güzel. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. izahı mümkün olmayan bir olaydı. Müsaade ederseniz. “Ya hayır söyle. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam. hatta bir cinayete sebep oluyor. Her şey her şeyi etkiliyor.kıldım. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken. Yüce Resûlümüz.” dedi. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. ertesi gün okulun hademesi benden. çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. Ben. elinizi öpmek istiyorum. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. bu. Bana kimse karışamaz. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. Şimdi bilinçaltı deniyor. Kâinatın Efendisi. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur. insanca. “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim. her harekete dikkat edelim. İstediğim içkileri içerim. sonra Peygamber’den. müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum. “Söz ola kese savaşı. Özel hayatıyla. “Beni affedin. Utandım. . şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor. bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor. Büyük Yunus ne güzel söylüyor. Söz ola kestire başı. Sonra ertesi gün okula gittim. İstese de. önce Allah’tan. pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. okuduğumuz. Onun için değil midir ki. yahut sus. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. müslümanca yaşamaya çalışalım. gücümüzün yettiği kadar her söze. bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da. sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor. istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. Buna hiçbir insanın gücü yetmez.

sükûn. şükür. Hayatımızın bir bölümüne değil. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş. . mutluluklar sizinle beraber olsun. sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. ışıkla dolsa. sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle. insanların birbirini sevdiği. Bütün iyilikler. güzellikler taşıyor. saygı. İnanın o bir Hadis. Hayatımız renkle dolsa. O yuvada sadece sevgi. her ânına sadece sevgi. saydığı. Kur’an-ı Kerim’de. dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. saygı. hayatı. “Sevelim. Ve sonunda. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh. yılanı deliğinden çıkarır” derler. ne gelin. sabır. varoluşu anlamaya. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. o kadar ince ki. iş hayatında. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. kaynana ihtilâfı olur. yepyeni. “Ya Musa. “Tatlı söz. birbirine şefkât ve yardım göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur. Ne olur. Ne olur insanı. dünyamızı da. hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta. ne karı koca kavgası. Sık sık tekrarlanır. âhiretimizi de cennet etmeye. O Hadisin yaşandığı bir işyeri.Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz. pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. algılamaya. özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir. o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek. görümce. dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. güzellik. incelikler. Cenab-ı Hak. O Hadisin yaşandığı aile hayatında. sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. Ve biz de Yunus gibi. aile hayatında. İnsan ruhu o kadar hassas. sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. ilerleme ve kalkınma olur. güzellikler. sevilelim. Hz. tümüne. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler.

ona. kendiliğinden oldu. Hep daha iyiye. yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle. Ama onlar. ânın güzelliğini kaçırdıklarını. huzurlu ve başarılı olanlar. ne geri kalıyorlardı. Sonuç değişmez. onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. Sürekli dünle. ihtişamını yakalayamazlar ki. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı. zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler. vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar. yarına bırakma. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara. dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. yarınların tarlası gibidir. insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. renkli. muntazam. beğeni kazandı. dem bu dem” diyorlar. Bir düşünseler ki. falcı denilen kimseler. Bugün Amerika’da bile. “Kardeşim. gayba inananların dinidir. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. Bunların hepsi. Ve hepsinde başarılı oldular. daha güzele. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre. Önemli olan ânı yaşayabilmek. hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz. kendilerini bir şey sanmışlardır. yarınla meşgul olanlar. Bugünler. aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. Bugünümüzü dürüst. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler. Bu iş öyle zorla. Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. ışık dolu bir anlam verebilmektir. yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim. Hayat böyle efendim. keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar. biten bitmiş dediler. o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. o arsa kaçar mıydı. Olan olmuş. Her bir Japon. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde. daha güzel. ama ânını yaşayıp. bu demdir. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar. toplumlar için de böyledir. ânın güzelliğini. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki. Sürekli. “Ve bir an yaşıyorum. Bizler gaybı bilemeyiz. ceplerini doldurmuşlardır. derler. çözmeye çalışmışlardır. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. “Dem. Arka arkaya hamleler yaptılar. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler. hayatta mutlu. Öteden beri merak ederim. İslâm. hayatı güzel. Keşke. Dakik. dayatmayla değil. ağlamadılar. daha . Bazı insanlar görürsünüz. Akılları fikirleri şöyle yapacağım. Ne ileri gidiyor. Bu arada kendilerine medyum denilen. daha dakiktiler. anlamlı. keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. takdir topladı. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan. öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. daha ince yapılı.Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif. Bugünü yaşamıyorlardır. temiz. böyle edeceğim hayalleriyle doludur. Bu durum fertler için olduğu gibi. bütün bir ömre bedel” diyor. Ah. hem de İsviçre saatinden daha hassas. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. güzel.

sırtında kocaman bir yük yürümekte. Zannetme ki gayreyler. Hep bir hoşluk. Yüklerden kurtulalım. olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan. bilmiyoruz. dünya kimseye kalmaz. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir . adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor. o iş olsaydı kendileri için hayırlar. Bazı kimseler. Mevlâ görelim neyler. yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. Oysa bunda da bir hayır var deyip.mükemmele gitmek için. kafalarına koydukları. Teessüre kapılırlar. önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. Yıllar önce gazeteci. Önünde bir hamal. uygulayabilsek. Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir. Bu yükle bu yola dayanamayız. Yük ağır. yürürken de türkü söylemektedir. Acaba bir an için düşünseler. “benim elim kolum bomboş.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. huzurumuz. sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler. güzellikler. “Kardeşim.” der. bir güzellik. mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı. Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek. Bazıları daha ileri gidip. “Hak şerleri hayreyler. sevilelim. önündeki işine koyulsa. “Sevelim. Gazeteci dayanamaz sorar. Yol uzun. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum. bir edep ve incelik içinde yaşayalım.

sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır. “Hangi tohum zamanında Besmeleyle. çevre kötü insanlarla.” diyerek emin adımlarla yürürse. kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız. dünya bir araya gelse yine olmaz. o temiz yola girmeyi.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum. . Olayların kendine göre bir hâl dili var. Hayat da böyle. gerisi kolay. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz.” der.. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim. O günden beri düşünürüm. o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. Bir şeyin olması bizim için mukadderse. eşek arısı var diye. Galiba hamal haklı. İçimiz düzgün olmayınca. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel. Çevremizden hep işitiriz. kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar. Eğer mukadder değilse. kovanım yağma olsun” diyor. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek. farkında bile değiliz. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. “sen bu işleri anlamazsın. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları.yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek. şevkimizi azaltır. Biz adımlarımızı düzgün atalım. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde. şer mi getirecek bilemiyoruz. Hayat şöyle değişti. hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. Mesele. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. yaşayabilmek. gidişimiz Hak yolda. böyle değişti. Allah bizlere de. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir. hissedebilmek. O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor. endişeleri bırakmak. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır. Dem bu dem.“Bu dünya dopdolu kalleş. Beni çok etkiledi. O dili bir çözebilsek. her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek. Yapabilenlere ne mutlu. Şuna bir inanabilsek. pırlanta insanlar var. çalışma gücümüzü kırarız. onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. Hayatta dertsiz insan olmaz.. “Bey. için düzgün oluşunda. Peki. arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. ama bütün mesele o dili öğrenebilmek. Bırakalım bu boş sözleri. “Ballar balını buldum. çok değerli. Mevlânâ. sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin. “Allah bize yar ve yakındır. her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek. Tek istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz.

hayatı anlamak demekti. sosyoloji. tarih. anlamak hususunda. Dört fakültede okudum: Hukuk.. daha çok fakültede okumayı düşünürdüm. sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim. Tıp. öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır.. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa. Dostoyevski. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu. İnsanı ruh. tasavvuf.5 yaşında okuma-yazma öğrendim. fırsat buldukça dinlerim.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. Bir de gonulsohbetleri. soru ve düşüncelerine açık. İnsanı anlamak ise.T.Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik. Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. Bunda edebiyat öğretmeni annemin de büyük etkisi oldu. Mevlâna. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre. Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. Erzurumlu İbrahim Hakkı. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz. İlâhiyat ve Felsefe. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu. 3. gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu. tıp. Edebiyat. inceleyen. Orada mümkün olduğunca . Edebiyat.net isimli bir internet sitem var. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2. psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. savunan bir öğrenciydim. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim. Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür. Shakespeare. müzik ve resimle daima ilgiliyim. Bütün hayatım okumakla geçti. Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp.. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum.. şiir. Bununsa nihayeti yok. Daire Üyeliğinden emekli oldum. o da insanı tanımak. Çok çalışan. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim. dünyadaki yedi milyar insanın görüş. Klâsik müziği çok severim. araştıran ve daima hakkını arayan. O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek. beden. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri.

hayatta huzur. diğeri hizmet etmek. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir.. başarılı olabilirler. Hayatta küçük. o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir.: Hayatta bir tek tesadüf vardır. sayın masasına oturdu. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar. madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz. – Efendim. uyum ve güzellik bulabilirler. basit. akıl ile gönlü bütünlemiş. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. Her şey birbirine bağlıdır. makam sahibi olmuş. araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız. sevgiyi yakalayamamış. bilimde tesadüf olabilir mi? S. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi. okumakla. Onlar için her şey çok önemlidir. mevki. siz hayatı hep çalışmakla. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek. seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır.T. Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz. kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. diye. sayın aletlerini yerleştirdi. sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur. mal mülk sahibi olmak. sorunlarınızı yazabilirsiniz.T.. sıradan kelimelerini kullanmazlar. basit. aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. Önemli olan en iyi olmak değil. sükûn. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı. Beni çok etkilemişti.: Bence çok para kazanmak. bilgilerini hâl haline getirmiş. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi.günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu. sayın dolabını açtı. önemsiz. bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. . mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde. başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S. hep ön plânda olmak. İlim ile duyguyu. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi. işyerinde bir güzel dostluğu.

Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık. güzelin. saygı. Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım. Sadece bilgi yetmez. hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin. asil ve temiz olanın yolunu açabilir. yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. öğrenme aşkıyla doludur. – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S. Bunu. sevgi. – Peki. incelik. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. nereden gelip. nereye gittiğini.. hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan.– Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı. gayesizlikten ileri gelir. onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil. kendini. yaşamın gayelerini araştırır.: Bir genç.T. haksızlıklar karşısında kendini savunur. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor. Bu beni sonsuz bir huzura.) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S. resim yaparak. Öğrenme. Gerçekler derken neleri kastettiniz? .: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum. örnek olmalı. Çok okuyarak.. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır. şiir yazarak. varoluşunun nedenlerini. kendini yetiştirme. gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir.T. hoşgörü.T. aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder. etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin. Bu görüşü ben ortaya attım. yazı yazarak. güzel sanatlarla ilgilenerek. hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler. mutluluğa ve güzelliğe götürdü. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir. daima gerçekler peşinde koşan. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz. sizce bunları başarabilirler mi? S. gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir.: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı.

– Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım.S. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. kendilerini gereksiz şeylerle. kalktım. hem işini çok titiz yapar. yazı yazar. “Deha. dikkâttir” der. . çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar. çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda.T. Üç yıl önce Hak’ka göçtü. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor.T. Öğretmenime gücendim. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S. lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları. Şimdi olsa böyle davranmazdım.T. onunla dost. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. hocam adımı okudu.T. hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. Sonra notlar okundu. Bir süre ona dargın kaldım. Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur. Böylece barışmış olduk. Valery. arkadaş olabilmesidir. hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder. zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır. Danıştay savcısı idi. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim. Eşim çok müstesna bir insandı. ona hep saygı duydum. insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması. ondan en ufak bir şey dahi istemedim. onu keşfetmesi.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. İnsan evrenin bir modelidir. O nedenle yapılacak en büyük keşif. Nur içinde yatsın. Her zaman herkese karşı zarif. Her şey insanda mevcuttur. edepli. kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir. onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım. 44 yıl evli kaldık. saygılı. – Peki. müzikle ilgilenirdi. Gençlik tabi.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim. resim yapar. Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. S. “Sabri Tandoğan: 10” dedi. hiç konuşmuyordum. Rahmetli eşimi çok sevdim. dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S. Bir de dâhilerin ortak özelliği.

Çok okuyun. . Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın. daima sorun.– Efendim. Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum. biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S. hoşgörü gösterin. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun.: İnsanları tanıyın. – Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. araştırın. Yolunuz açık olsun. hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim. Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum.: Hay hay.T.T. Sağolun. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S. saygı duyun. sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi.

Ve daha neler ve nelerle. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş yavaş dünyayı tanıdıkça. İnsanoğlu istese de istemese de. baba. sinema. yıldızlara. insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan. Geceleri gökyüzüne bakıyor. ama soylu. okul. Okul. Gazeteler. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. hayat yolunda. büyük devlet daireleri ve mahkemeler v. efendice. güzel. Yurt dışına seyahatler yapıyor. –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe. Önce bir aile içinde yaşıyor. Ama o güzelim düşünceler. Onun kafasında sorular. Hep beraber bu hususu inceleyerek. güzelliğin ve asâletin. büyüyor. mahalle arkadaşlarına askerlik. iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor. hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor. ama asil insanoğlu. o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce. iş. temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon. İnsanın. kafasızlıkları. ruh hastası. bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan. edep ve hayânın. gezi v. Samanyolu’na bakıyor. gökdelenler. sağlam adımlarla. kültürsüzlükleri.s. ne yazık ki ertesi gün.. tertemiz kalplerine rağmen. bir çember gibi çocuğu sarıyor. aşk ve iman zâfiyetleri. yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor.. hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki. kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile. ürperiyor.. taktik ve strateji bilmedikleri için. iyi. şerre âlet olup. işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. İşte şimdi çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz. varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin. yollar. ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu. o en güzel yönü. zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor.Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. Anne. mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle. komşular derken. o tertemiz. insanca. baş belâsı televizyon. rezil ve aşağılık.. sonra da meslek arkadaşları katılıyor. pratik.s. Cevap arıyor sorularına. o güzelim insanın. sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. günlük hayatımızda yararlı olacak. bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye. O her gün en alçakça cinayet filmleri ile. büyük binalar. o eşi olmayan ürpertiler. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini. . insan gönüllerine katran döküyor. geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor. somut. aya. ibâdet yerleri. ruhun katili. stadyum. akrabalar.Önemli Olan Olaylar Değil.

Kimi başından geçenleri.. yeni başlıyor. bütün somut gerçekleri ile. hayallerimiz ile değiştirmeden. ayrılma vakti gelir. dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye. Kabul de. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır. ayağı yere değmez. İki kere iki her zaman. belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır. zararları hem kendilerine. sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. yaşanan. ilk yapılacak iş. Gerçek. Teşhis ne kadar sağlam. oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak. yediği kazıkları anlatır. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer. insanın ayağının yere değmesi gerekir.. hayallerinin. bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar.. ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler. Çünkü. lâf. çarpıtmadan.Her şeyden önce. edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar. gerçek hayattan uzak. sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler. kelimelerde değil. bize acı veren. değişik yorumlarla çarpıtanlar. algılamaya çalışmak olmalıdır. ya onların dışında yaşayıp da. İşte kendi gerçeğimiz.. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile. hayalleri. Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. Somut gerçekleri. somut. sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar. sağlam. Gerçeklerden uzak. canlı. Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. En ufak bir harekete . güzel. aksayan... Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan. canlı varlığın içindedir. Tabi iş bununla bitmiyor. kelimelerden meydana gelen bir hayal dünya. varsayımları. vatansever insanlar bir araya geldiklerinde. görmek istemezler. müsbet. sıkıntı veren konulara geçerler. Birtakım iyi. somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu çabucak kavrarsınız. o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. Hiçbir zaman. doğru ve gerçekçi de olsa. Suç ya falancanındır ya da toplumundur. Kimseye kızmayalım. palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. somut gerçeklerden uzaklaşıp da. hem çevrelerini aldatırlar. kelimelerden ibaret. her yerde dörttür. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen. Nice insanlar vardır ki. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. yaşanan. kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek. bu gerçekler karşısında. Dünyamız kelimelerle dolu. attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın. onu olduğu gibi algılamak demektir. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler. söz hemen toplumdaki bozuk. İnsanoğlu. Öfkelenmeyelim. tedavi cihetine gidilmediği takdirde. bir ömür boyu havalarda uçar. Sürekli itham ederler.. kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. Evet. Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar. İkinci adım. temiz. içinde yaşadığımız dünyayı. Gelir geçer. Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır.. Lâf. işimize gelsin gelmesin.. söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. Hepimiz buyuz. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan. O halde. hem kendilerini. Bir türlü gerçeği göremezler. yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. lâf.. Sanki yüzüyoruz onların içinde. Düşünmek demek. hastalık yine devam edecek. hem de çevresindeki insanlara olur.

hükümetten. sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim. Öylesine uyuşmuş. gazete sahibine. dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu.... Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak. ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu.. belediyeden. hayattan. demiyorsunuz. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz. Otobüs tenha. aileden.teşebbüs etmeden. şu. kelimelerle ölüyoruz. Gazete okumakla meşgul. herkes bir başkasından bekliyor bunu. dedim. – Lânet olsun böyle gazeteye. sadece şikâyet. kelimelerle zehirleniyor. – Yirmi yıl geçti. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle. Gece son otobüsle dönüyorum. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. diyerek buruşturup yere fırlattı. İnsanlar bir araya bunun için geliyor. . yazı işleri müdürüne. Sadece şikâyet etmek. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman. her şeyden. gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı. en ufak bir hareket için öncülük etmeden. Birden öfkelendi. Neden bir mektup yazıp. keIimelerle yaşıyoruz. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. Yahut. Birden bakışları bakışlarımı aradı. Konuşmak. diye cevap verdi. İnsanlardan. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim. siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim. bunun için gazeteler çıkıyor.. çocuktan. ama her şeyden şikâyet. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi. sükûnetle kendisini seyrediyordum. şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. söylenmekle hangi mesele halledilebilir. Ben. hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi. Kelimelerle besleniyor. öylesine hayattan.. Böyle devam ettiğiniz takdirde. – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. dedi ve ilâve etti. Neden bugün sinirlendiniz. bunun için toplantılar yapılıyor.

diyebilmenizdir. Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı. bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek. – Teşekkür ederim. yakıp yıkmak. yanlışlıklar. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. dedi. Medenilik şuuru denilen. çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. vurup dökmek. o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. şuurlu. olaylar karşısında. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. . sizin o gazete için. şahsiyet sahibi bir insansınız. duygusallığa kapılmadan. yine bildiklerini okurlar. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. Tepki göstermek demek. dedim. bu gazete benim evime giremez. Kendinizi hor. Bir ben bırakmışım. Başını öne eğdi. dedi. onu uygulamaya geçmek demektir. Tepki göstermek. Bunu dediğiniz. akılcı yoldan.– Aman efendim. keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı. hakir. Cevap vermedi. beş para etmez görüyorsunuz. Dayanamadım: – İşte beyefendi. diyebildiğiniz anda siz medeni. bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece. zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup. sövüp saymak. Otobüsten inerken. o gazetenin yüzbinlerce satması değil. Siz ne yazık ki. ne ifade eder. aklı başında. Bu iş de. – Hayır. Sizin için önemli olan. diye cevap verdi. öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar. döndü. Devede kulak bile olmaz. oraya gelememişsiniz. edepsizlikler değil. hiddet buhranlarına kapılarak. Nasıl olsa. karşımıza çıkan meselenin halli için. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir. onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor.

Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. ruhundan. boynu bükük. girdiği seçimleri kaybetmiş. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. küskünlükler. kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill. dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel. bu konular açıldığı zaman renkleri değişir. saygısız . güzellikleri hep birer şekilden ibaret. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm.” derler. oruçtan.. köşesine çekilmişti. dualarınıza muhtaç. en muhteşem bir sentez. Gidin. ürperirler ve derinden bir ah çekerek. Aradan uzun yıllar geçti. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler. şekli hiçe sayıyorlar. hiçbir görüş. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri. içsel olana önem veriyorlar. ruh ile beden.” Be kardeşim. Bu aciz. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının. bir huzur. inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller. Oysa gerçekten mânâ yolunda. Büyük iş merkezlerini gezin. şekle sarılıyorlar. kenetlenmiş dişler. öz ile şekil. bir gazeteci sordu. kalabalık caddelerde dolaşın. Birtakım insanlar mâneviyat adına. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden. Kendilerine namazdan. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor. bahtiyar oldu. “aman” derler. Kavgalar. gözleri fersiz. hiçbir din. Onun için Kur’an-ı Ke-rim’de “Hak geldi. sıkıntılar.” dedi. ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu. İslâm bir sentezdir. gürültüler. günahkâr kul. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım. İç ile dış. “Efendim. Benim kalbim tertemiz. zâhir ile batın. hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım. kadın ile erkek. “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. bâtıl zail oldu” buyruluyor. Sen kalbe bak. Birtakım kimseler tam aksine. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar. Artık günümüz insanı bir mutluluk. onlar da yalnız bâtına. kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri. dargınlıklar. felâketlerle karşılaştı.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. “bunlar şekilden ibaret. bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. derûni olana. İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki. “benim için çok dua edin. aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar. sen kalbini tursille mi. bu çelişkiyi görüyoruz.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. güzelliği unutamadım. “Efendim”. hacdan. Arabanın kapısı açıldı. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok. İç ile dış. zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu. bu esprideki inceliği. aşk yolunda ömürlerini tüketen. Baktım. “Efendim. üzerinde düşünürüm. Bir gün.. madde ile mânâ. bunalımlar. nice ocakların sönüşü. titrerler. Rahmetli Münir Bey.İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı. zekattan sorulduğu zaman. güzellik adına hep zâhire. en yüce. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki. persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz. dedi. hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere. şaşaalara rağmen.

kuru gürültüyle değil. “İnan Haluk. Yapılacak iş ortada. “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor. mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor. Büyük Yunus. gazeteler. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman. televizyonlar. yük ağır. afiyet. “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. “Durun kalabalıklar durun. diyebilelim. Allah cümlemize sağlık. ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun. senin Resulünün bir Hadisini. iman bütünlüğü ve aşk ile. Bir Âyeti. yaşanmayan. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da.. özümleyerek. Kafalar. radyolar. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek. Lâfla değil. senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”. göz gerektir göresi” diyor. nutukla değil. “Ben de ey Rabbim. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup. tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. “Cümle yerde Hak nazır. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için. içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek. yaşayarak. meslek hayatında. belki de bitmek üzere. . Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin.. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar. bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. İnsan ister istemez. bu yükle bu yola katlanamayız. iman ile çene kapamayı nasip etsin. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. kalpler öyle negatifle dolmuş ki. Artık günümüz insanı Yunus’un. Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. “Nazarlardan taşan mânâ. toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi. bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. Allah’ın ipine sarılmak. Kur’an-ı Kerim’de. “Aşk gelicek. İri lakırdıları bırakalım. Yüklerden kurtulalım. sinemalar. aile hayatında. hiç olmazsa. ibadullahı istihkar” derdi.bakışlar. İslâm’a sarılmak. bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak.

” dedi.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. kızım terzi olmuş. kitaplarınızdan. bir hamal tutması gerekiyor. ama onurlu. Yazılarınızdan. Bir gün. “bu ne biçim iş. pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi. deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu. raporunu al. kızım doktor olmuş. diyor. Gelmenin sebebini anlayamadım.” dedi.Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum. sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul. Yolda beraber gidiyorlar. insanlık kültürü adına utanç verici bir durum. Kızım. Bu ne biçim doktorluk. bu ne biçim okul müdürlüğü. Bu ne biçim okul. yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Aynı fikirdeyim. Memleketim için. “Efendim. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa. Niye geldin. Hocam. “Buyurun efendim. internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum. Dün okuluna gitti. Müdür. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor. Bu durum Türk eğitimi adına. Para için rapor yazan doktor. sağlam bir insana. televizyon konuşmalarınızdan. Olay beni fevkalâde müteessir etti.” dedim. Telefondaki ses. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan. yalancılığa itiyoruz. Sizi yıllardır tanıyorum. hukukçu olmuş. yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor. manav olmuş. hatta aracı oluyor. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. zelil bir duruma düşürüyor. o gencecik pırlanta çocuklarımız için. diyor. gerçekten kültürlü bir . ama dürüst. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. Benim havsalam almıyor. ne bir tek öğrenci var. Açtım. daha öğrenemedin mi. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum. yıkılan Türk ailesi için. Sen de git. Kızım lise son sınıfta. sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. Birden telefon çaldı. nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner. bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Okulda ne bir tek öğretmen. Benim oğlum. Saygılarımla. farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz. diyor. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum. İstanbul liselerinin birinde okuyor. Kapıda müdür karşılıyor. telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum. “Efendim. Oğlum bakkal olmuş. samimiyetsizlik. Yerden göğe kadar haklısınız. devamsızlıktan kurtul. mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor. Sorarım size. ama insan. senin aklın neredeydi. Ne oluyoruz. “Sizi İstanbul’dan arıyorum. okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor. aslan gibi bir delikanlıya. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken.” Sayın doktor.

insandı. “Bu cümle size mi ait. Hayat bir bütün. Aman dikkatli olalım. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına. Adam vezir olmuş. sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. puldan. tükürüğünüze yazık olur. o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme . bir kompozisyon. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. Adamlarıma emir verdim. yüzüne tükürseniz. öyle makam sahibi insanlar var ki.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. Bak baba demiş. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan.” diyor. Medya bu çöküşü. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. insan-ı kâmil olabilmek. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum. hiç açmıyor. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. Nice zaman var ki. bir müphemiyet. Ama bu Nurullah Ataç. Ah evlâdım demiş. Ben sana vezir olamazsın demedim ki. Baba gülmüş. niçin yaşadığımızı. bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. Mesele diploma değil. Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da orta ikiden ayrılmıştı. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış. iş hayatı. basılması için matbaaya verdim. ilkokul mezunu idi. Hazret-i insan makamına yükselebilmek.” diyor. adam olmak için. sonra babasını ayağına çağırtmış. çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa. bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. Bir belirsizlik. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. nereye gideceğimizi bilemiyoruz. “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var. Eğer bir toplumda sahtekârca alınan. Diploma onun bir nüansı. Bak gör. biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. Bir kısmı boykot ediyor. Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. Ben sana adam olamazsın dedim. Hamal. Bir kitap hazırladım. Başta aile hayatı olmak üzere. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor. Aradan yıllar geçti. Efendim. bir beyefendi. seni buraya getirttim. ben vezir bile oldum. bir yerden mi aldınız?” Hamal. mevki. makam. Hamala soruyor. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. Önemli olan insan olabilmek. bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor. bakanların. “Efendim. gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun. “Efendim. bahçıvan olarak bitirmişti. Ama ben nice profesörlerin. rütbeden. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. diplomadan ibaret değil. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. Kendi kendini yetiştirmişti. gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. Arkadaşım hayret içinde.

Bize dua et emi. başsız adamlar. Anne seccaden gelsin. Gir de bir bak ülkeme Başsız.Sıcacık kanım damlar. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi.” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin .

” .Ya nice okumaktır.

bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya. daraltan haberler. mimiklerden ürperdim.. biraz buna benzetiyorum. bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu. üzen. sarsan. Ben. konuşmalardan. televizyonun karşısına geçmiş. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. bir babanın ruh dünyası. “İnanır mısın Sabri Bey” dedi. jestlerden. Aman Ya Rabbi. Çok üzüldüm” dedi. Eline kumanda cihazını almış. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış. gazetesi böyle. bugünkü içinde yaşadığımız toplumu. bir delikanlının iç dünyası. bunaltan. Bir toplum ki. hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. bir genç kızın. “O televizyondaki bakışlardan. acı sözler. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün. İnsanlar her gün. televizyonu böyle.. İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten. orta yaşa gelmiş. Hep kin dolu. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin. hep nefret dolu bakışlar. küfürler. Başlamış kanalları gezinmeye. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. Adına “mobil” diyorlar. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. . yoran. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. hakaretler. tiyatrosu böyle. hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. Acaba hiç düşünüyor muyuz. sineması böyle.Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var.

Anne seccaden gelsin,

Bize dua et emi.”

Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır.

Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle

başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ide bir söz”

der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünneti Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin...

500. Sayının Mutluluğu

Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım.

Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor. idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. tashihini yaparak. Aklıma meşhur hikâye geliyor. Gir de bir bak ülkeme. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. bir üniversite oldu memleketimiz için. . Ne yaptıklarını. odasının kapısına çıkıyor. Hangi su. ansiklopediler çıkarılabilir. sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. o dergiye emek vererek. nereye gittiklerini bilmeden.” Gidin. Onlara şöyle bir bakın. M. onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi. Ve bazı insanlar. anlamadan. bir okul. İki elini birbirine vurarak. hatırlarını soruyor. dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. deli doktor” diye tempo tutuyor. alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin. düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. Odaları dolaşıyor.Bu 500. Bir hasta. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne. irfanına nice kitaplar. Artık insanların içi yanık. “Bıçak soksan gölgeme. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz.” Hasta birden susuyor. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de. “Bak kardeşim” diyor. gül gibi bir dergi çıkıyor. gittikleri yolu görebilsinler. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. Nice güzel insan. sigaranın. Ve elini omzuna koyarak. sayısı çıkan mübârek dergi. hastanın yanına gidiyor. basılmasında yardımcı olarak. Sonra temizlenmeye çalışın. Sıcacık kanım damlar. Başsız başsız adamlar. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. ilelebet bu hastaneden çıkamazsın. Oradan uzaklaşıyor. Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor. “deli doktor. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. yazı yazarak. kumarın peşinde gidiyorlar. Hastalarıyla ilgileniyor. kavruk. Mazhar Osman. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen.

bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler. O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı. o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. faydalı olmayı. iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki. o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz. . araştırarak. Evet kültür kitaptır. Gerek Türk. Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. hizmet etmeyi nasip etsin. düşünerek. bir okul olmuş. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir.Dergiler bir ülkenin kültürünün. istikbali. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. ama insanı kitaba götüren yolların birisi. Allah cümlemize hayır yolunda. Orada nice insan okuyarak. çileli insanlarına yardımcı olmayı. daha iyiye. belki birincisi dergilerdir. gerek dünya edebiyatında bazı dergiler. daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır. irfanının aynı zamanda terazisidirler.

Şaşırdım. Bazı kimseler reklâma uyarak. aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. müşahede ettim. Hangi yazarları okuyayım. önümde arkamda binlerce kitap. Aman Ya Rabbi. acaba doğru mu yol alıyorum. olabilir. Hep acaba diyorlar. mâneviyat adı altında insanı yanıltan. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı. söyleyebilir. sizin meseleniz değil. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten. amacıma ulaşmak istiyorum. doğruyu. din adı altında. yürekten inanmış olsak. bazı iyiyi. tereddüt içinde. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek. yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. ona göre hareket eder. aile olarak. Lütfen bir yol gösterin. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden. Affına Geldim Bir okurum telefon etti. Kaptan. lider. Bir an için paniğe kapıldım. sıyrılabiliyor. sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. Hep boşuna atış yapılıyor. Yıllarca bunları gördüm. şaşırtan. Ne yapar? Çımacıya mı sorar. o yazardan sorulmayacak. hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken.” dedi. yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. siz o kitapçılardaki binlerce kitabın. dedi mi? Ben hatırlamıyorum. bir ruhi şaşkınlık idi. Hep akıntıya kürek çekiliyor. hangi yazarları kendime önder. güzeIi gösteren kitaplar yanında. göklere çıkarıyorlar. Geçen gün bir kitapçıya gittim. önce şunu söyleyeyim. geri zekâlıdır yahut delidir. Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. Önündeki pusulaya bakar. rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim. Bu onun kişisel düşüncesidir. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak. Öyle bir mahkeme ki. Filân yazar şu kanaatte. Herkes kendi kendinden mesul olacak. aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. yazarın sözüne değil. adına hayat denilen.Kulluk Edemedim. Kapıdan girdim. Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin . yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor. bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim. Açık söylüyorum. “Efendim. Filân âlim şunu söylüyor. sağımda solumda. Bir gemi düşünelim. emin adımlarla yürümek. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. Efendim. Sağlam bir yolda. bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. “Ben. bazı yazarları tutuyorlar. tayfaya mı sorar. toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. ben onların durumuna düşmek istemiyorum. orada karının kocaya. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum. gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da. bu sadece sizin derdiniz. bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken. İslâm dinini öğrenmek istiyorum. İşin aslı şudur. Dalgalar sanki bir dağ gibi. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden. sizin ihtisas konunuza girmez.” Kıymetli okurum. Sayın okurum. siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. günün modasına kapılarak. Düşünün. efendiler. hata etmeden. Bu. Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor.

” demiş. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. “Abla be. bana iman ile çene kapamayı nasibeyle. yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra. sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman. Allah’ım diyelim. Başımız önümüzde her an. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. mülk farklarına aldırış etmeyelim.” Değerli okurum ne olursunuz. hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. Ömer. Bu da bir imtihan. Bir tek Âyeti. Efendim. derler. saygı içinde. iş hayatınızda. her işimiz hata. günahkârım. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. Allah’ım. çok zor bir toplumda yaşıyoruz. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. saygı ve incelik olsun. “Hani. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer. İlk hedefimiz edep. bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım.ve ona göre hareket edin. sen ne büyüksün. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım. lütfen istirham ediyorum. imkânlara lâyık değiliz. “Ben. tevazu.” Bizler de onun gibiyiz. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce. Sen bizleri bağışla. İşte böyle sayın okurum. böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim. Allah’ım. gözümüz yaşlı. İnşallah Allah bizleri de. Ömer gözleri nemli cevap vermiş. mevki. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere. her yerde. “Ne oldu?” diyor. Ne olur ellerimizi açalım. bize imkânlar tanıyor. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder. makam. Çok zor bir dünyada. kusurluyum. kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar. Zahiri gösterişlere. aile hayatınızda. tevazu içinde. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. Sen bizleri affet. mal. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. “çöllerde yaşayan. Onları iyice öğrendikten. zenginlik. her zaman edep içinde. affına geldim. Yüce Allah lütfediyor. incelik içinde bir Müslüman olalım. Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. Her tarafımız kusur.” diyor. demiş Hz. sen cennetle müjdelenen bir insansın. “Senin her tarafın hata. rütbe. Hz. Günahımız başımızdan aşkın. . o sizin bileceğiniz iş.” İşte. ister binlerce kitap okuyun. şu entelliği bırakalım. Kadın başını camdan uzatarak memura. kulluk edemedim. ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım.

” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır. Bununla da iftihar ediyorum. Son imparator tahtından alınmış. onlara faydalı olmaya çalışıyorum. kendini bilmez.” der. dengeli. tarihe geçen. İnsanlıktan. kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir. şahsiyet sahibi. ne söylediğini bilen bir insandır. kibarlığını bozmaz. efendi karakterli. örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. yumuşak bir sesle.” Meclise bir sessizlik çöker. Asıl utanç duyması gerekenler.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır. “Sayın muhafız. Çok rahat kalp kırıyor. alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. Ama ben onurlu. makam sahibi olmak başka. gerek elbise provalarında. gerek teslim günlerinde aksama olmadı. rektör olmuş ama adam olamamış. Evet.” İşte İmam Hatip Okulları açıldı. Evet dün imparatordum. Sesin geldiği tarafa döner. Dün milletime muhatap oluyordum. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir.. Çin’de ihtilâl olmuş. Gurur duyuyorum. bu kadar kırılmazdım. Bugün bahçıvan olarak mutluyum. haysiyetli. Bu.” der. saygısız bir milletvekili. “Sen. medeni insan olmak yine başkadır. efendilikten. küstah. “ben sizin gibi düşünmüyorum. büyük bir edep ve saygıyla. Maocu güçler imparatorluğa son vermiş.Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. insan sevgisinden o kadar uzak ki. olgun tavrını. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. Bir süre sonra. Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. Akıllı. akıcı bir üslupla konuşmaya başlar.” der. mevki. Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri. bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal. Tane tane. Gençlik yıllarımı düşündüm. memleket sevgisinden. Bugün bahçıvanım. Abuk sabuk konuşmak.. Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. ibret verici. “biraz da terzilik günlerinden bahset. Bir gün bile. . Olaya sizin gibi bakmıyorum. Şimdi ağaçlarla konuşuyor. Hep şu terane tekrarlanırdı. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini. Hayretler içinde kaldım. Geçenlerde televizyonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım. düşündürücü. idareyi ellerine almışlardır. “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım. bu ne düşüş böyle. Deminki terbiyesiz ve saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur. Günü gününe. gönül yıkıyorlar. Saygılarımı sunarım. Efendim. yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz. çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. saati saatine işimi yaptım. ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. Sayın rektör şöyle deseydi. ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. “Efendim. Bugün ne yazık ki birtakım kimseler. bugün ağaçlara. Dün imparator olarak mutluydum. mülk. bugün çapa yapan bir bahçıvan. lâyık olmadıkları makamlara çıkıp. Ama insanlık. Onlarla arkadaşlık yapıyorum. lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar. Cumhurbaşkanına. “Evet.

” denir. efendiliğin. güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum. Elbirliği ile efendice. Hatasız kul olmaz derler. şu tarafları noksan. Ben onu da kaldırırım. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan. “Sevginle gireceğim toprağa. Peygamberimiz bir Hadisinde. her saat. Hakem. daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. saygının. güzel bitirelim. ben medeniyetin. Cemaatten biri. her gün. toplum olarak.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti. daha güzele. Vasilevski’ye döndü. “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de. maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor. kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde. noksanlıkları veya fazlalıkları var.” dedi. “Bırakalım mı artık?” dedi. Ben güçlüyüm. aşırıya kaçıyorlar. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar. insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa. Yıllar önceydi. idrak dışı davranışlar. Ölçümüzün dışına çıkmayalım. hepimizin artıları. ifrata gidiyorlar. hep insanların başına ne geldiyse. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. Altında kalır. Güzel başlayalım. Çünkü. “çok azdan başlayalım. çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar. “Hayır. onu havaya uçurmak. sonra Avrupa. Mütemadiyen. eksileri. “Daha çok koyalım. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı. ibadette dahi aşırıya gitmeyin. Taşıyacağımız bir ağırlık var. hatta her dakika daha iyiye. Vasilevski. Hayat böyle efendim. yavaş yavaş çıkalım.” buyuruyor. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. fert olarak. Önce zorlandı. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. Sıra haltere gelmişti. zorlandı. İfrat veya tefritlere gitmeyin. Daima orta yolda kalın” buyuruyor. Haddimizi bilelim.” deseydi. “devam edelim. saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. Yahut şu tarafları fazla.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu. yaşlı. “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de. ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. eziliriz.” dedi. Hepimizin hataları var. İtidal çizgisini. “Hayatta hiçbir konuda itidal dışına çıkmayın. edebin. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. Hayatın bir genel çizgisi var.“Efendim. O noksanların tamamlanması gerekir. ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. “Gel. Genellikle bu çağdışı.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. işleyiş kanunları var. Anadolu’da bir atasözü vardır. sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. Önemli olan. işte burası bana akıl dışı. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. tecrübeli bir zattı. Bulgar şampiyonu itiraz etti. Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir. Ömer Hayyam bir şiirinde. “Daha” diyordu. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak. Efendiliğimizi bilelim. ilim dışı. sonra birden yıkılıverdi. Peygamberimiz cevaben. .” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. insanlık dışı gibi geliyor. elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz. Bize düşen görev. “Siz siz olun. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti.

iman içinde çene kapayalım ki. yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. temiz.Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. sonumuz da hayırlı gelsin. Bizler de hayatımızı nezih. . Allah bunu bize de. efendice yaşayalım.

“Adamın malı. kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. uykusuz kalan. yatak odası takımı borcu. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği. Reisiyim. Düğün salonu borcu. yetiştikleri ortam farklı ise. aile görgüleri.” diyorlar. Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar. Bu. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar. Bir mahkemeye gidiyorsunuz. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken. Nemize gerek bizim. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben yetiştiriyorum. çamaşır makinesi borcu. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. Günümüzde mâlum. Diyeceksiniz ki. mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile. televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen. düğün salonları da değil altı aylık. Sayıları o kadar çok ki. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. kavgalar başlıyor. Kazancımızla ayın sonunu zar zor getiriyoruz. iki yıllık mukavele yapıyorlar. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. burada gördüğü güzel bir . Sigara içen. gözyaşı döken nice insanlar. mülkü var. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. Olay bundan ibaret. “Hayır. İnsan ister istemez ürperiyor. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor. Salon tamam. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. benim inancıma göre yetiştirilecek. makâmı var. Yıllarca Yargıtay 2. Bir bankadan para çekiliyor. buzdolabı borcu. ama öyle aileler görüyoruz ki. Mevkii. kumar oynayan. halı borcu. bulaşık makinesi borcu. ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok. Parası var. “Ben bu evin erkeğiyim. Pek tabi. ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar. öbür bankaya yatırılıyor. içki içen. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. İki eşin dinleri. göz göre göre “Aa. peki nasıl düğün yapıyorlar.” diyor. salonda harcanacak para da tamam. birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor. düğün masrafı borcu. dövizi var. Çocuk. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim.” diyor. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor. o kadar önemli bir faktör ki. bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor.” Haydi bakalım. birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. Birtakım kadınlar. Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. Eh. bir yıllık. erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir. çıkın işin içinden. Bir erkek şurada.Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor. Boşanan insanlarla görüştüm. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. inanışları. Babasıyım. Sonuç ürpertici oldu. Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri.” Başka söz söylemiyorlar. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. atılmadık çamur bırakmıyorlar. Tabiidir ki benim dediğim olacak. tükenmeyen borç. Artık. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. mobilya borcu. Benim dediğim olacak.

Bir gün bir komşuları geliyor. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât. Gençler tanışıyor. O kadar nezih. Bir araya geliyorlar. Necip Fazıl Kısakürek. “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük. Evet. İlk gün başlayan sevgi. Üniversite mezunu. duman gibi dağılır. “Sabri Bey.kıza hemen tutuluveriyor. güzel. Geçen gün bir taksiye bindim. babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. saygı kırk dört yıl devam etti. töreler. kibar. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu. Birbirimizi kırıp incitmedik. görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. Allah’ın rahmeti. özellikleri nelerdir?” diyor. Saygın bir görevi var. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik.” Bir arkadaşım vardı. Bazen eş dost merakla sorarlardı. “Aman canım. “Babanız kimdir. Kız karşı tarafın ailesini soruyor. Evlendikleri zaman biri genel müdür. efendi bir insandı. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı. Derhal kalkıyor. Taksi şoförü. Yıllardır tanıyordum. birkaç çatal kaşık. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. Genç bu sorudan rahatsız oluyor. “Ben. bir minicik masa.” derdim. Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. “bırak şu hanzoyu. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. hayranlıklarını sunuyorlardı. Nur içinde yatsınlar. saygılarını. Kıza babası için. biri de bir kız okulunun müdiresi idi. Değil inanışlar. iki tencere alarak evlerini açmışlardı. “Bizim bir tanıdığımız var. yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. rahmetli Aytekin Bey. “Medeni ve dini nikahımız . ihtimam ve incelik istiyor. bunun sırrı ne?” diye. imtihanla bir işe girmiş.” diyor. O gün çok üzgündü. Ne dersiniz?” diyor. o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. Kızı üniversiteyi bitirmiş. Sebebini sordum. Peygamberin şefaati üzerlerine olsun. Yalnız kızın güzelliği. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez. örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. Ama borç etmeden. sonra takdirlerini. asil. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar. ama kimsenin önünde boyun eğmeden. “Çok basit. Ellerindeki imkânlara göre bir somya.

O. Benim sigaram yok.kıyıldıktan sonra evimize geldik. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih. Allah bütün gençlere nasibeder inşallah. kaloriferli bir daire almak istiyordu. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı. aynı inanışta. Müteahhit. mala. ne benim dediğim olacak. Bir mukavele yapalım. Allah gani gani rahmet eylesin. “Rânâ. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik. çok saygılı bir insandı.” dedim. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme. Hep merak ederim. münakaşa olmadı. ben onu ne çocukluğumda. çok dikkâtli. fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Bir gün babam Hak’ka göçtü. Yıllarca para biriktirmişti. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak. Bana harçlığımı ver. Rahmetli eşime “Bak Rânâ. Evi sen idare et. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Müteahhide bir miktar borçlandık.” diye. Evi yerleştirdik. mülke. “Hayır Sabri. gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. Bunu.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi. İkinci husus para meselesiydi. içkim yok. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. tatsızlık. “Olmaz. Annem de çok hassas. Rahmetli eşime teklif ettim. “Ben maaşımı alınca sana vereyim. uzun vade kabul edemem dedi. kumarım yok. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. Sonsuz şükürler olsun. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin. bu evde ne senin dediğin olacak. Önemli olan aynı ruhta. Nur içinde yatsın.” dedi. Evi sen idare et. pula. Kapıdan içeri giriyoruz.” dedim. yalnız kitapları çok seviyorum. . Bir atasözü vardır. temiz.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi. Diyelim ki. “İkimiz de hukukçuyuz. aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya. ne evliliğimde görmedim. güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık.

İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. toplar. Hani. çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk. matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. yıpranmış. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. rezil etti. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik. vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. Ama şunu unutmayın ki.Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. mağlup edemez. Allah’ım. onun yanında bütün sayısal. bu kitap olduğu sürece. Ama o iman gücü var ya. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. uçaklar. Belki haklısınız. Milletvekillerinin biri bitiriyor. Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış. giyecek elbise. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. Harp bitmiştir. Bazen ağlıyorum. iman dolu Anadolu çocukları.” diyor. bir iman vardı ki. Fotoğraflarını çekmiş birisi. sâde İngilizler değil. “Arkadaşlar. bütün dünya bir araya gelse Türkleri yenemez. vatan sevgisi dolu. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski. Kusura . Konuşmaya başlıyor. O yırtık elbiseli iki asker. bir benzeri görülmemiştir. Gencecik. atacak silah bulamamış. Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece. silahlar. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. İngiliz Parlamentosu toplanıyor. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. giyinmiş. Batı harp tarihinde aklın. Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. ama göğüsleri aşk dolu. bana azmin. İşte öyle. diyorum. Bir yıl evvel getirmişlerdi. mücadele gücünün. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler. Türk Milletinin inandığı bir kitap. iradenin. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. Azim. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. iman dolu. dökülüyor diye bir kelime vardır. teçhizatlanmış düşman askerleri. o Peygamber aşkı var ya. havsalanın almayacağı bir olay. o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. biri başlıyor. o Allah aşkı. Başbakan yerden yere vuruluyor. Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi. hayat enerjisinin. Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. Aşk dolu. Aslında Çanakkale. Ürperiyorum. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. irade dolu bakışlar. paçavraya çevirdi.

bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.”

Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin...

Olaylar ve İnsanlar

İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.”

Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde

okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar.

İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak...

Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak.

Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak.

Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak.

Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak.

Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri

haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi. iyinin ve güzelin peşinde olmak. ailemizin. Beyinsizlikler karşısında ürperip. acılarımızı bağrımıza basarak. Allah onların hepsinden razı olsun. imkân nispetinde. Kendimizin. . son nefesimize kadar doğrunun. bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. küçük hesap gözetmemek. en nezih. Bunları yapabilenlere ne mutlu. bunun sebeplerini araştırmak. Bu yolda kafa yormak. en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek.geliştirmek. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak. günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden. en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. gerek yurt içinde. çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek. gerek yurt dışında seyahatler yapmak. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek. Onuncu husus. Sekizinci husus. yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak. titreyip. gücümüz yettiği kadar. menfaat. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak. içimizdeki en temiz. Dokuzuncu husus.

Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar. bugün. . Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı. Bizlere kattığınız bütün güzellikler için.. birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek.. sevgiler. dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik. inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle.. Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim... siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz. Efendim... Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor. dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz. saygılar. Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim.Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim.. Hoşçakalın.

sonunda öğrettiler. Münire Abla. Yine hatırlıyorum. anlatırdı? Ben doğmuşum. Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. Bir iki. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. o yolculuk hatırımdadır. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kaplamış. baktılar olacak gibi değil. hayran hayran onları seyrederdim. annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. Uyumaz. Annem şaşırmış. Sonra gelmiş. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş. beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım. Meselâ Ermenek’e gelmiştik. Annem eve gelmiş.. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. Sebahat Abla. bana o mamadan pişirmiş. Çok aç olmama rağmen yememişim. Ampule bakardım. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? . Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla. bunda bir hikmet var diye düşünmüş. okuma yazma öğrenmek istedim. Parası bütünmüş. Bunun izahı mümkün değil tabi. Belki ben o zaman mamadan yeseydim.Bunun için müsaadenizle çocukluk.. Bir haftada öğrendim. bu sefer mamayı almışım. Alt katta bir komşumuz vardı. Gözüme ışıklar akardı. Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım.” derdim. Ben anne sütü almamışım bebekken. Nasıl oldu bilmiyorum.

Uzun uzun düşüncelere dalardım. Meselâ ağaç nedir. titriyormuş.. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep. O arada bir yaşlı adam belirmiş.. oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır. getirirmiş. “hiç korkma. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış. yaklaşmış.” demiş. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir. Bir kış günü. Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar. Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem... Kendini sabaha . biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı. Baktım hayatın gidişine. at sırtında giderken gece olmuş. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. Öğlene kadar çocukluk. “Yavrum. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. öğleden sonra kendimle yani. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı. Yazları orada yaşardım.. Öyle tek tip değildim.Tefekkür ederdiniz yani? Evet. Uzun boylu ve heybetli idi. at sırtında Anamur’a. insanlara. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır.. Öğlene kadar çocuklarlaydım. Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. . Mut’a götürür satar. yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm. Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz. Kar bastırmış.Ben herkesle iyi geçinirdim. öğleden sonra ihtiyarlık. Şimdi gözlerini kapat. kim öğütledi? Hiç kimse. neden dünyaya geldik. aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir. yalnızlık bana güzel göründü.

kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür. Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah. Bana hâl diliyle örnek oldu.” Sonra anladım ki. O kadar utanmıştım ki. ayağım çorba tenceresine takıldı. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti. “evde bir sürü yemek var. geldi. Babaannem hiçbir şey demedi. Bütün halı çorba oldu. pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım. babaannem riyazet yapıyordu. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi. sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş. ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi. puşt puştluğunu yapar. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu. En son da beni yetiştirdi.” dedim. Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum.” .” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak. Bir gün sordum.” dedi. Kımıldayamıyordum. Bana göre veli bir hanımdı. tüyünden belli olur. kaldım.” dedim. çıktı. Orada dondum. yetiştirmişti. Çorbayı yeniden pişirdi.” Sonra birden gözden kaybolmuş. küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor. “Babaanne. Bir gün akşama misafir gelecekti.Anamur’da bulacaksın. dingilderken düşürür.” “Yağ yiyen köpek. Topa atlayıp yakalayım derken. “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince. “ben bunu sana anlatamam ki. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. Sonra giyindi. “Ooo. okşayan babaannem birden sertleşti. Tencereyi sobanın yanına getirdi. niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum. Babam dediklerini aynen yapmış adamın. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü. yeniden malzeme almış.” “Kış kışlığını. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne. Önce halıyı bir güzel temizledi.

” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem. Annem kendi annesini altı yaşında. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildini z mi okulda? Hayır. bir elin kese olsun. hâl diliyle örnek olmuşlar size.“O kırk puşttan kırk muşta yemiş. Hoca. çok şükür. – Efendim. lütfen rahatsız olmayın. “biz ders yaparken sen şöyle otur. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. “Anneciğim. “Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin. Ben gittim. hoca. ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım. ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. “Madem öyle. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi.” dedi. Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. gel bu kitabı oku bakalım” dedi. sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş. mevzuat uygun değildi.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ. anneme çok büyük saygı gösterirdi. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar. Hoca şaşırdı. “Buyur. Sebihanım” derdi. Babaannem. Başladım okumaya. ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. Ben. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. babaannem için “O benim annem” derdi. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden. “anlaşıldı. Ben gülmeye başladım. . istediğini oku. Annem. Annem de babaannemi çok sever. ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. ne annemle babaannem arasında. O zamanlar sınıf atlama yoktu. “Ah yavrum. Öğretmen tahtaya harfleri yazdı. dönüşte anlattıracağım” dedi.

bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık. ben cebimden şiirler çıkartır. Annem beni alır misafirliğe götürür. nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. Sonra akşam Rânâ sordu. kocasıyla ilişkileri nasıldır. güzel yemek yapar mı. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız. Sınıfa önce göbeği.. Bakışları hoşuma gitmemişti. Genel sınavlar yapılırdı.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı. meselâ gelirlerdi. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim. Annemle akşam konuştuk. . Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda. evi temiz midir. – Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. Tahtaya çağırdı.. gel buradan anlat. Ben el kaldırdım.. “bu ihtilâli hazırlayan sosyal. – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare arar mışsınız? Evet. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. Yanımızdan geçtiler. Sömestr tatili bitti. Dertlerini anlatırlardı.” Tam dört saat konuyu anlattım.” Tabi bunları kimseye anlatmazdım. onları okurdum. ne yapayım?” derlerdi. kimler hazırlandı diye. Herkes başını önüne eğdi. biraz sonra da kendisi girerdi. “Anneciğim. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. ona tam üç saat o hanımı anlattım. senin yerin burası. “Hangisini?” dedim. “o evlilikten hayır gelmez. Onlar sohbet ederken. bir tuhaftı. Yeni evliydik. okudum.. bir sandalyeye oturturdu. Beş yaşındaydım. Görücü gelen kızın annesi. tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı. Bu bir ömür boyu devam etti. “ayakta kalma. Hoca derste sordu. Ben de onlara ne yapmaları. eve girdiler. akıl orada durur. Çünkü o adam sapık.” Bunu duyunca hoca şaşırdı. “Yavrum” dedi. sapık diye. “Nasıl buldun arkadaşlarımı?” dedi. O zaman daha lise ikideydim. kürsüyü gösterdi. Laz Hayri derlerdi. Damat adayını hiç gözüm tutmadı. Rânâ şaşırdı. ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır. kocasına “Bey. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi. kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. Bir gün eve geldim. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti.Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım. “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu. “Meselâ köşede oturan” deyince. çok iri bir adamdı. siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım. Adam da “Kafamı kızdırma hanım.” dedim. “babam çok dövüyor.

Çıkardım. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı. Etrafını çevirmişler.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. İşte böyle. Ay bir hoşuma gitti. Bir gün annem bana “Oğlum. Bir gün baktım birisi üşütmüş. Üstünü örttüm. evet. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim. Sonra harçlığımdan aspirin aldım. yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. Yakında da sünnet olacağım. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. Hemen eve geldim. kalk seni gezmeye götüreceğim. ayakkabılarını boyat” dedi. bu yorgan işini baban duymasın. çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla. bir hoşuma gitti. “Ne vereceğim?” dedim. cebimde ne var ne yoksa adama saydım. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar. Annem bana baktı. Yalnız. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. aralarında para toplamışlar. hem gözlerinden akan yaşları siliyor. Çok güzel pembe bir yorgan. başka bir yorgan yaptıralım” dedi. o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha. Eğildi. o içeri giriş çıkış sırasında. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. adamı rahat bırakın. Evde olay çıkar. adama içirdim. beni alnımdan öptü. Bir gün de geldim baktım. “Çok iyi etmişsin. ne hallere düştük diye.Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm. Ayakkabılarımı boyattım. “Ağalığına kalmış beyim” dedi. Biz gidelim. “Aferin yavrum” dedi. Hemen boyacıya koştum. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. mahallenin çocukları toplanmışlar. Alın. Adamcağız hem oynuyor. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti. Adam. o benim üzerime örtülecek. Adam sonra iyileşmişti. O günlerde daha okula gitmiyorum. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm. Benim çocukluğum bir film gibiydi. Bugün kaç anne bunu yapabilir? . Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım.

Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar.” dedi. O da “Siz benim işime karışmayın. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi. Beş yaşındaydım. “birinci olduysan. “Ne getireyim?” dedi. alışveriş.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi. Sonra yemek bitince geldi. “taze fasulyenin tadı ayrı.” dedim. aldım.Öyle. Annem edebiyat öğretmeniydi. Temizlik. “sen artık delikanlı oldun. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi.” dedi. “Ne yapalım. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi. domatesli. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli. “Haydi oğlum” dedi. Akşam da bir şey yiyemedim. Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim. Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz. o küçük sağlam domatesi yıkadı. Garson iki elini birbirine vurdu. ilkokulda sınıf birincisi olmuştum. bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır. Tadı hâlâ damağımdadır. Bir gün sofraya bamya geldi.. oturdum. “Ben bamya yemem” dedim. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. “Doydun mu?” dedi. “İşte. Pirinç çorbası. orada da usûl öğreneyim diye. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım. ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. kuru fasulyenin tadı ayrı. Bu sefer de taze fasulye istedim. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır. “Doymadım” dedim. kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla. yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş adam. Annem açtı baktı. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım. “Git. yemekler için ön hazırlık. “bir kilo domates al gel. Ama annem öyle yapmadı. Ben kaldım aç karnına. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu. odun kırma. Gururla geldim. Yıl sonunda. Beni ona göre yetiştirdi. çorba kaşığıyla yerdim. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu. yemeği önümden aldı.” dedi. anneme söyledim. Onlar afiyetle yediler. . hepsi çürük. Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı. Gittim. maydanozlu. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur. Alaburus tıraşlı bir garson geldi. karın sevinsin.” Bu söz bir hoşuma gitti.” dedi. bamyaları mideye indirdim. geldim. “Sen bilirsin. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti.” Gittim. Getirdi.. Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. bir hoşuma gitti. Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı.

” Çok utanmıştım.. Misafirliğe gideceğiz. selâm ver. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki. “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan. tabi. misafir gelecek. kasabın benden ödü kopardı. “benim oğlum ne güzel domates almış. benim intihar etmem lâzım” dedi. Sonra gel. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. Kıpkırmızı oldum. “Veremem” dedi. “İki katını vereyim. “Bakın” dedi. Ben selâm vermeden girene mal vermem. gel. Bakkalın. isteyeceğini ondan sonra söylersin. şöyle” dedi. “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim. Allah ondan razı olsun. “Odun kıran. Adam kızdı. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi.. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi. odun kıran” diye. Biraz dolaşıp geri geldim. İçeri girdim. Hepsi aynı boyda. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. bir de yanında çikolata vardı. Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. Bundan sonra hep böyle alacak. boya” dedim.” derlerdi.” O günden sonra tek başıma pazara gider. Hemen dediklerini yaptım. manavın. Fazla para istiyor sandım. davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet.“Bak oğlum. “Gene olmaz” dedi. haydi şunları şunları bize alıver. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim. evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat.. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı. Komşu teyzeler “Yavrum. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. “Hah. “Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi. – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? . Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse. Şaşırmıştım. “Niye peki?” dedim. “Niye?” dedim. Başını kaldırdı. biraz dolaş. bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin. yüzüme baktı.” dedi. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi. Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum. Meselâ beş yaşındaydım. Kibriti verdi. “sen bizden daha iyi alıyorsun. “Acele boyar mısın?” dedim. dükkânlarını birer ay kapattırırdım. Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar..” dedi. Yıllarca üzerinde düşündüm. O gün hep adamı seyrettim. “Ben acele iş yapmam. Şimdi çık.

ama pek çok sevdim. Bindik. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti.. Oradan sıcak helva alırdı. Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı. gelen otobüslere bakıyor. bütün mahalle esnafına satardım. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. İşi o zaman anladım. yumurtalı pide yaptırırdı. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti. Aldı. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik. Rafta bir kitap dikkâtimi çekti.. pide bitince nefesimizi verirdik. Doyamadım. Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki. şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın. okudum. Aldım. O gün öyle üzüldüm ki. yapıştırıcı olarak kullanırdım. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. son iki derste kafam sanki çalışmazdı. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. “bu değil” deyip geri çekiliyordu. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. Yemeye doyamazdık. Hemen kitapçıya gittim.. Bana beş kuruş verdi. tam gün tatil değildi. Amcamdan bir tane almasını istedim. O bana göre dünyanın en büyük şairi. biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. Nihayet bir otobüs geldi.Evet. Elini öptüm. O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu. Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem. hayran olmamak mümkün değil. Onu çok. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu. Uzaktan. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı . başlarken derin bir nefes alır. Okudukça okudum. Buğday ununu su ile pişirirdim. (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım. hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. Pideler fırında pişerken. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta..

Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye. Sanırım çok üzüldü. “Bir ücret istemem. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim. müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. “şunu da ver. Ticarette en önemli husus. Başladı .” derdim. bazılarına su. Kadın o kadar mutlu oldu ki. “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. bir kâğıt boşa gidecek diye. defter. Meselâ şişman bir hanım gelmiş. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu. ticaret böyle yavrum. “Ben. bunu da ver” demeye. Böyle bir gün. Annem o zaman hatırlamış. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim.tavuk göğsü yemeğe götürürdüm. ona “Efendim. öğle yemeği paramı oradan karşılardım.” dedim. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. Başka bir gün de bir hanım geldi. Bu durumu komşular görmüşler. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. güzelce tek paket yaptım. çok üzüldü. “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım. Yeni kaplama kâğıtları aldım. Liseden kızlar çıkıyor. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. sonra yıllarca ıstırap çektim. Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim. ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. “Ne vereceğiz sana?” dedi. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi. Kadının paketlerini aldım. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. bazılarına turşu suyu koydum. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı. Her yıl göğüslük ve yakamı. Adam razı oldu. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. Onları güzelce yıkadım. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim. Eee. yalnız bir şartım var. dolaba bıraktım. turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. Oturup ağladı. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye. “size su mu ikram edeyim. Her adam ticaret yapamaz. dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk. tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl. Eğer yarın âhirette benden davacı olursa. Yıllarca ıstırap çektim. Öğlenleri aç kaldım. o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. – Efendim. üstüne de bir fiyonk attım. onlarla bütün rafları kapladım. kan ter içinde. “Efendim. Sonra onlar bir şekilde geri döner. Birçok paketler vardı elinde. olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı. Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim. Ama anneme söyleyemedim. lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım. bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için. orada bir lise vardı. Sonra bu beni çok etkiledi. Otobüs param.

Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem. O gün birçok şey satın aldı. temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. gece gündüz okudum. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim. beğensem. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu. elimi annemin omzuna koyardım. İşlerimizin başına sen geç. Ama doktorun önerdiği. Akşam eve geldiğimde. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler. Bu iş böyle yavrum. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim. – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. O arada iki de evlilik teklifi aldım. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum. Çok teşekkür ederim. Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı. temiz erkekler için. sürekli okudum. “Yahu. bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. Bu hep böyle devam etti. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. Ama tertemiz. insanı anlamak. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi. Araştırdım. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım.” Onlara “Hayır efendim.” buyruluyor.” dedim. anneme söylerdim. Annem . Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. benim aradığım çözüm değildi. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım. pırıl pırıl bir gençlik. sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim. bizim ortağımız ol. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. Okudum. o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende. Annemle arkadaştık. o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık. Hayatı. “ben okumak istiyorum.” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. o kızı bir de ben görseydim” derdi. inceledim. kanepede beraber oturur. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde. “seni kızımızla evlendirelim.alışveriş yapmaya.

“her ne ki içinde bir güzellik. bir huzur hissi uyandırıyorsa.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. Cildi adeta şeffaf gibiydi.. Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. dedemden istemiş. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim.. Babam da o mahallede oturuyormuş. Namazdan sonra tesbihat başladı. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca. Benim en yakın arkadaşım. – Efendim. Dedem Rodos savcısı imiş. Peygamberin şefaati üzerine olsun. kafamdaki soruların cevapları orada vardı. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet. sırdaşım oldu. renk verdi. gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur. gelirdi avluda abdest alır. Annem gidermiş. O aile de çok cimriymiş. Ne güzel bir insandı o. günahtır. Meselâ bir gün sordum. Nur içinde yatsın. Ona pek çok sorular sordum. Hukukçuydu babam.. Sözlü Kız ve . Evlenmişler. Her ne ki seni huzursuz ediyor.. Hayat boyu bu anahtar ile birçok müşkülü açtım. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. Lise birden ikiye geçmiştim. annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış.. bir mahalleye yerleşmişler. bir ferahlık. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış. Ondan uzak dur. bunalma hissi bırakıyorsa.. Kimdi o sözlü kız? . o şey hayırlıdır. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış. O günden sonra onu daha yakından tanıdım. Çok asil bir duruşu vardı. Üç lisan bilirdi annem. akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. beğenmiş. çenesini bağladım. o şerdir. Annemi işe gidip gelirken görüp. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur. ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. Süfas Camii’nin imamı idi. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. Nur içinde yatsın. Ankara’ya gelmişler. İş yaparken yorulsa. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik.oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum. – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri. Bir gece kafama koydum.” diye.” dedi. Annem her yönden olağanüstü bir insandı.” dedim. Çok kültürlü bir insandı. içinde bir daralma. Siz ne dersiniz?” “Yavrum. “Hocam. uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. Allah’ın rahmeti. ama günah diyorlar. Alıp okudum. güzeldir. camiye girerdi. Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu.

.. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum.. unut . Onun bundan haberi yoktu. ne yapmaları gerektiğini sorarlardı. Ve o şiiri o zaman yazdım... unut diye son defa. hanımefendi. “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin. Onunla evlenmeyi plânlıyordum.” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım.. Ama bir deli rüzgâr. Çok ağırbaşlı.Fakültede bir kız vardı. Ve sonra sözlü kız oldu adı. bir unutuş Unut diye bakıyordu. Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar. Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı. Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım. . çok çalışkan bir kızdı.

şimdi beraber okurduk” dedi. yan masaya oturuyorlar. ona şiirler oku: “Gözlerin. Onun gözlerine bak. siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım. acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? .“Ne var o sigarayı yakacak şimdi.) – Efendim. (Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. ne güzel bir hanımla berabersin. Peki.” diyor. dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa. gözlerime değince Felâketim olurdu. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım. Rânâ’ya söylediğimde “Ah. ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar.. Bunun üzerine Sabri Baba: .. tüttürmeye başlıyor.– Efendim. keşke yakmasaydın. size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler. Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı. Bak.

Ona hayrandım. onların üzerinde konuşurduk. kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden. ama onlar “Öğretmenim. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki.” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. çok değerli öğrencilerim oldu. rujunu tazeliyor. Çok güzel. devam edelim” derlerdi. ceketini ilikler. Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. iyi bir kıza benziyordu.. Gelen mektuplarımızı ondan sorardık. doğrusunu söylemek gerekirse. O hanımla ertesi günü buluştuk. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben. “Hanımefendi. Allah için. yoksa “Size bugün mektup yok efendim. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım.” Hemen oradan uzaklaştım. Hep birlikte şiirler okur. . Sizi hep buralarda görüyorum. ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. Ceceli. İrfan Efendi. ümidini de verirdi. Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. Onun bu teklifini geri çevirmedim. M.. eğer gelen bir şey varsa verir. bir değil. Zil çalardı. Meselâ Sumru Ortalan. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım.. benim fakültede en beğendiğim. takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi. zarif bir hanımdı. İsimleri hâlâ hatırımdadır. daha yemekler gelmedi ki” dedi. çok beğeniyorum. Sonra yine aynı hareketler. bana bu masada yer yok. Siparişlerimizi verdik. Kimisi sevgilisinden. “Olur” dedim. herkes aslında bir yerden açık verir. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor. Kapının girişinde paltolara bakardı. nolur çıkmayalım.. iki değil. çok yakışıklı bir gençtim. Baktım. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım. ama inşallah yakında gelir” der. Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa. güzel. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok kimse olmuştur. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum.. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda. kusura bakmayın ama” dedim. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar.Valla. Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir.. ailesinden mektup beklerdi. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum. Mankenim. “Nereye gidiyorsunuz.

belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? . zarif. ince bir hanımefendi görmemiştim. işe başladım. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor. Kararımı değiştirdim. Ertesi günü gittim..– Efendim. çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla. “senin evleneceğin kız bu..) Ahh. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet. züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. O anda içimden bir ses “İşte Sabri.” dedi. ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum. anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış. Sınava girdim. Ben ona hiç özel soru sormadım.” O güne kadar da etraftaki hoppa. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. Gazetede ilânlarını okudum. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde.. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı.. Bin kişi arasında birinci oldum. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. O işe daha ilk başladığım gün. Buna rağmen o anda ne olduysa oldu. tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu. Bana çalışacağım daireyi söylediler. askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet.

. “pat” diye defter elinden yere düştü. ekmeği açtı. Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım. Sonra ona birden “Rânâ Hanım. romantik bir ortam olsun diye. “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim. Elinde kalın bir müzik defteri vardı.” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz. Birlikte yiyelim. Hemen defteri aldım. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem. herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim. – Peki. birlikte afiyetle yedik. ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? . farklı. “Bir düşüneyim Sabri” dedi.” dedim. her gün onun bütün hareketlerini inceledim. Durakta kimse yoktu. Rânâ da getirdiği helva. O farkı kapattıracak. şan derslerine gidiyordu. “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı.” dedi. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım. aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı. çok güzel anlaşıyorduk. ona kafamda notlar verdim.” deyince hemen fırsatı yakaladım.” dedim. “sizin babanız kaptanmış. Karşılıklı hatır sorduk. Rânâ geldi.. Bir yıl boyunca. Siz de ekmekle helva getirin. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. evde de pişirilmesine izin vermez. “Rânâ Hanım. – Nasıl oldu? Rânâ. O benden büyüktü. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim. Onu tespit ettim.Evet. Sonra ben balıkları açtım. cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım. eline verdim.” O günlerde de palamut mevsimi idi.

Evlendik. İntibah bu. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı. bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. Rânâ.. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Eline makası almış. eski günlerimize geri döndük. İçeri girerken bir anlaşma yaptık.” dedi. Birkaç gün sonra “Sabri. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş.Hayır yoktu. mütevazı.. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani. lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik. şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır. müteahhide borçlanmıştık bir süre için. Bir tek gün münakaşa etmedik. tamamen yeni bir hayat. Sabahleyin uyandığında bana sordu.. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu. Rânâ. artık senin için yeni bir hayat başlıyor. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu. “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. . Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz. düşündüm ama aramızda yaş farkı var. Merak ettim. ne benim. sevgim daha da arttı. “Rânâ.. Bekledim. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış. güle oynaya yemeğimizi yerdik. evlendiğimiz gece bir rüya görmüş. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. gittim baktım. iki odalı. sobalı bir ev tuttuk. bekledim. Sonra borcumuz bitti. Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. Ben öyle söyleyince kimse giymesin diye onları doğramış. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık. Bu olaydan sonra ona olan saygım. Dedim ki. birbirimize itiraz etmedik. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim. Hiç beğenmediğimi. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık. yok. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti. O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık. kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. benim mürşidim” derdi. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek. “Ben Danıştay savcısıyım. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi. bu evde ne senin dediğin olacak. elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. bu nasıl olur” demedi. Rânâ benim için “Sabri. Dedikodu ile. “Sabri.. yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik. Ev almıştık. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz. bir tek gün bile şikâyet etmedi. Bu ilerde sorun olabilir.

verir misin?” dedi. ne çantasını açmadım. Kırklardandı. Telefonla randevu aldım. siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. Hiç bir gün ne çekmecesini. Ölümünden önce açıklamıştı bunu.. “Kusura bakma Rânâ. altlarına sürgü . Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. saygı. Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum. Yedi lisan bilirdi. Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var. değil mi? Evet. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti. Nur içinde yatsın. Münir Bey çok özel bir insandı. hayran oldum. Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu. Operatör doktordu kendisi. sevgi duydum. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider. “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder. – Efendim.Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim.. Efendim. Tuttum çantayı öylece götürdüm. hayranlık duydum. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı. Allah’ın rahmeti. Pazar günü dönerdik. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum. Ne gezer. yazar hakkında bilgi istedim. tanıştık. – Efendim. Bir gün dergiyi telefonla aradım. Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder. anlayış içinde geçti. Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. nur içinde yatsın.” dedim. elini öptük. pelerinini giyer hastaneye koşarmış. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir. O yazılara hayrandım. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. şaşırdı. Peygamberin şefaati üzerine olsun. Rânâ ile gittik. “Niye açmıyorsun” dedi. ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne.

Çok heybetli idi. Rânâ’yı çok severdi. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi. galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince. Münir Bey. “ne bakıyorsun” diye. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar. “Bilmem ki yavrum” demiş. yanınızda teyemmüm taşı bulundurun.” Derdi. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış ki.” demiş. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum. her zaman abdestli bulunurdu.” Münir Bey de gülmüş. Orada rica ettik kendisinden. Münir Bey. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim. Rânâ’nın elini meshetti. Bana bir gün “Sabri. Köy tuvaletlerini bilirsiniz. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. . Yarısı buz. Münir Bey girer. Bir Ramazan günü. Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım. adam korkup hemen dönmüş. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü. bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış. dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. yerden biraz yüksekçedir.. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. orada yığılıp kalırdı. Gider. İçeri girince anlattı. yarısı su olan bardaktan içerdi. Rânâ’nın elinde egzama vardı. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu. dışarıdadır çoğu. – Efendim. idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş. Eğer bakmakta ısrar etseydi. O akşam içeri girerken gülümsüyordu. onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız. – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi.” Adam bunun üzerine iyice kızmış. Evet. Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler. iftara eve misafirimizdi. “Şartlar uygun değilse. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. adama yaklaşmış. “dua etsen de şu egzamam geçse. uçar gider. Çok az yemek yerdi. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. ot oburlar sağdan sola doğru. Egzamadan eser kalmadı. O sırada tuvalet ihtiyacı olur. çok rahatsız ediyor.” dedi. Adam terslemeye kalkmış. “Efendim.sürer. Münir Bey çok sinirlenmiş. gece karanlıkta fener vazifesi görüyor. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. hâlâ anlayamıyorum.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim. Sinek elinden havalanır. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık.” dedim.. “Ne oldu Efendim?” diye sordum. Hemen oracıkta parmağını yalayıp.

gürültü duyduk. – Efendim. “bir sarhoş gelmiş. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu. . Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı. çayını bana verirdi.” dediler. Çok şık giyinirdi.” dedi. Tövbe etmek istiyorum. “Hoşgeldin yavrum” dedi. onu dinlerdik. “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. O da çok büyük bir insandı. Bir daha içmeyeceğim. Dışarıda bir patırtı. Biz de engel oluyoruz. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış. – Efendim. Gençliğinde hamallık yapmış. sohbet ediyorduk.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu. değil mi? Evet. Onun da evi herkese açıktı. Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır. Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. “ben senin huzuruna geldim. Orada her hafta sonu sohbet ederdi. sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor. Sarhoş da.” Bundan hoşnut olmamıştı. Biz de Rânâ ile her hafta gider. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız. Çok önemli eserleri vardır. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. Kimseyi ayırmaz. Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi. Durum bu. Bir gün beraber oturduk. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim. herkese sevgi ve ilgi gösterirdi.– Efendim. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı. sizinle görüşmek istiyor. Çok tesirli idi sohbetleri.. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu. Ona sarıldı. yanına oturtur. “Baba..

– Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de. dinlerdi. çok müstesna bir insandı. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı. Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim.– Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş. bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm. Samiha Hanım. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. . Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet.” derdi. “Olsun. Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Selimiye Kışlası’nda çok dindar. mâneviyat ehli bir binbaşı varmış. Rânâ” derdim. Meselâ Samiha Ayverdi. Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum. Ama içimde bir tereddüt vardı. “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş. Nur içinde yatsınlar. O gece rüyasında görmüş ki.” Rânâ gülerdi. Sabri. Bazı günler evden çıkarken “Bak. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. Efendim. Emekli olmaya karar verdim. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum. biz de simitleri beraber satarız. hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi. durumu anlattım. Bir velî zata gittim.

benzeri yok. yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte. hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya. o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar..” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. her insan birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır. Var diyen olursa. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin. Bundan sonra da olmayacak. O nedenle. ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var. hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama. o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum. Eğer yaptığımız işi. siz hayatınızın her döneminde. buyursun göstersin. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek. insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. Burada çok dikkâtli olmak lâzım. Her olay kendi içinde farklıdır. – Efendim. “genç yaşta.” demiş.. Velî zat. – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa. onlara ne dersiniz? Yavrum. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi. – Efendim. onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz.gitmiş bir velî zata danışmış. hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var. bu rüyayı yorumlarken “Evladım. o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi. . o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise. ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm. olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız. Bir olaya ait çözümü.

onların derdini. karşılaştım. inceledim. hayvanıyla. İnsanları. gücenmedim. eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak. Bugün yetmiş beş yaşımda bile. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı.Sizce. bitkisiyle. Her işimi aşkla. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim. felsefede olursa olsun benim kardeşim. eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. inançta. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla. ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar. Nerede güzel olan bir şey varsa. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur.. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. sayılan bir kimse olmaya çalıştım. Ona yan gözle bakmadım. dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. Ama hiçbir zaman darılıp. Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi. “Her dem taze doğarız. “Sevelim. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. bizden kim usanası” diyebilmek. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? . bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. Kırk dört yıl evli kaldım. Ben hepsini bağrıma basmaya hazırım. Kendi dünyamı kurdum. verdim. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım. kimseye küsmedim. Hangi düşüncede. yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum.. Ölesiye bir mücadele verdim mi. bu aynen devam ediyor. buna çok üzülüyorum. küskünüm filân demiyorum.. bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan. büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor. “Aşk gelicek. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama. Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. dikkât edin. onu araştırdım. cümle eksikler biter” diyebilmek. şevkle yaparak sevilen.. Ne yazık ki. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim. sevilelim. hayatı etüd ettim. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim. Bakın bunun için onlara dargınım.

İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder. dostça” İnşallah. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak.. sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için. hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım yapmaksızın hizmet etmek. sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum. sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan. Efendim. İnşallah o televizyon kanalları da. sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. çok sevdim. benim için yüce bir gaye oldu her zaman için. Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. – Efendim. İnsanları hep sevdim. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor.. … . benim kadar güzel sentez yapamıyor. bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi.Ama ben her şeye rağmen. Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. kardeşçe. Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz. Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım. bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. Siz.

. “… Sevmek delicesine. Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş..” ... deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek..Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi..

sadece bir tek gün. muhabbetlerimi sunarım. İzninizle meramımı anlatayım. çok etkili nasihat hükmünde. boş konuşuyor. disiplinli olan sizden yardım istiyorum. Öyle ki çok uyuyor. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu. sadece bir gün için saati kuralım. . erkenden kalkalım. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gelemiyorum. gelin uzun vadeli plânlar. Başaracağınıza inanıyorum. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız. Soru: Değerli büyüğüm. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla. Evet yavrum.. görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Haydi yavrum. tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. ama yalnız o gün az uyuyalım. heyecan ile yaşayabilmek. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. çalışkan.. engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez. her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim. sevgi ve saygı ile. sadece bir tek gün. programlar yapmayı bir yana bırakalım. az yiyelim. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim. sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim. aşk ile. nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. şevk ile. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. Derin bilgi birikiminiz. Cevap: Kıymetli yavrum. Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada.İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim... Ellerinizden saygıyla öper. bir tek gün. Ve çalışmaya başlayalım: O gün. O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım.... Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş. ama çok çalışalım. Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim. Size dua edeceğim. namazımızı kılalım. Bunu başardığınız takdirde. Yalnız bir gün için.. Selâm.

Benim fazla endişe ettiğimi. Öğütlerinize ihtiyacım var. yok bu kadına baktın. hoş sohbetten zevk alan bir insan. kravat. ellerinizden öperim. neş’e dolu bir hanım olun. Onu bunalttığımın farkındayım. Cıvıl cıvıl olun. ışıl ışıI. Evliliğimi bozmak istemiyorum. Oldu mu ya. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup. çok çaresizim bana yol gösterin. Belki kocanız mizahtan. eşimi çok kıskanıyorum. eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi. Şikâyeti bırakın. Cazibeli olun. daha ışıklı. daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi. Bir tek kilolu hanım görmedik. iyi bir anne olmak istiyorum. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. o incelikleri size de vermiş. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. kendisinin doğal davrandığını söylüyor. şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir. O yakışıklı. saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi. meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır. aldatılmak istemiyorum. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. lütfen beni kızınız kabul edin. hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri. intihara kadar götürebilir.Benim evliliğimde problemler var. zarif. hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi. vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici. Ama mütemadiyen asık yüz. Ayrılma noktasına geldik. kadınların hoş sohbet bulduğu biri. espriden. hayat dolu. O da onlara samimi davranıyor. bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor. Ben bu durumdan çok rahatsızım. bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. iyi bir eş. Kendisini defalarca uyardım. sana ne hazırlayım. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. şiir gibi. İki kere Fransa’ya gittim. Ne yapayım. beni çok üzüyor. mütemadiyen çehre surat. benim gönlümün sultanı geldi” diye. yakınlık gösteriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir. siz de kendinizi özletin. yok şu kadına baktın. Bir kızım var. Önerileriniz benim için çok önemli. Cevap: Kıymetli yavrum. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. Nasıl mağazalarda. gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli. Cıvıl cıvıl. tişört gibi. incecik. kahve mi. hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” . onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim. benim bir tanem geldi. Hepsi dal inceliğinde idiler. Sizi özlesin. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor. geç saatlere kadar televizyon izliyor. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum. pırıl pırıl. kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi. dır dır edip. bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim. Kilonuz varsa zayıflayın. Hep kavga ediyoruz. çay mı.

Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. gayretli miyiz. sevgi ve saygı ile. içeride de kıyafetimiz temiz mi. mütebessim.Kıymetli yavrum. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur. gayrettir. uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? . cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı. aşk ve heyecandır. yalnızları. insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin. arkadaşlarımızı arıyor. gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla. inceliktir. dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek. kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. Ne kadar acı. Sorduğun için söylüyorum. Benim sorum. bakımsız kalırsa. yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. zarafettir. İster kabul et. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır. yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları. Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. ister etme. o senin bileceğin iş. sulanmaz. olay bu. yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki. çevrende fır döner. geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler. bir bluz. kısmet var mı. Cevap: Kıymetli yavrum. Soru: Efendim. hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini. garipleri. hastaları. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. Kısmet de öyle. Kadınlık. onu okumanı tavsiye ederim. başlı başına bir san’attır. bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin. yeni kekler. gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez. aile fertlerimize pijama.. salatanıza koyamazsınız. yeni salatalar. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız.. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek. evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar. onu yemeğinize. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm.

küçülebilir. Aman Yarabbi. Ne demek ilân etmek. o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki. Eğer aksini söyleseydin. en büyük hediyeleri getirmek istiyor. midem bulandı. böyle mekânlardan sıkılmak. Şimdi o hassas. Orada gördüklerim.Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis. göbekli sözümona beyefendiler. tiksindirici. ama imkânları o kadar kısıtlı ki. yaşını başını almış. Orada hissettiklerin. küçücük bir hediye getirebiliyor. insanlık bu kadar düşebilir. Düğünden çıkan bir insanın .. Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. gece klüpleri. iğrenç. ben” diyerek kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler. İş bununla da kalmıyor. Ne demek istediğimi anladınız. paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım. seni o kadar iyi anlıyorum ki. adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup. Cevap: Kıymetli yavrum. İkincisi. yaralıyor. Selâm ve saygılarımı sunarım. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. iğrendim. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde. sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar. rahatsız oldum. Belki bir insanın gönlü çok yüce. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca. şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. İşte bu bölüm tiksindirici. gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum. Cevabınız için çok teşekkür ederim. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. Sevgili yavrum. enseli. yaşadıkların. kıvırıyorlar.. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti. iğrendirici. yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. Koca koca. mezarda rahat yatmasın”. ay sıkıldım” deyip. ince ruhlu insanı. o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu. laubalilik beni tiksindirdi. hatta kusturucu oluyor. Zaman zaman tiksindim. pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. Sonra o oyun denilen kepazelik. yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben. açık saçıklık. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. temiz. Ben. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım. Artık karar sizin. sevgi ve saygı ile. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor. bu yüksek sesli müzik kulakları tırmalıyor. Açıkça söylüyorum. insanın iç dünyasını delik deşik ediyor. sizi usandırmamak için burada kesiyorum. Selâm.

Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. şu noksan. Allah’a ulaşsın.huzur içinde. bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. ne o düğüne gelecek davetliler. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. bu neye benzemiş. her dakika daha çok severek. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hocaefendi geldi. düğüne gelenler öyle edepli. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. öyle ince olmalı ki. bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. Sevgili yavrum. küçüklüğümden beri bunları göre göre. bir meltem gibi okşayan. bir aşk rüyası yaşadık. ama insana huzur veren. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. İki kişilik mezar yaptırdım. Şaka bir tarafa. Artık karar senin. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. dualar edildi. aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi. . Rânâ” dedim. “Bak. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik. gönül gönüle birbirlerini her gün. bu olmamış. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız. Sonra vedalaşarak ayrıldık. Orada beşerî kültürün bütün nüansları. Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. öyle zarif. düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Nikâhımız oldu. diz dize. ne içtik filân filân. En ufak bir kavgamız. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. dinlendiren. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak. Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. Tek düşüncem. “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. nikâhımız kıyıldı. o kadar büyüsün ki. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. Kırkdört yıl bir masal. bir şiir gibi geçmeli. şahit oldukları. doğru dürüst bir şey ne yedik. sonra annemlerin evine geldik. EI ele. aşkları o kadar büyüsün. dualar içinde olmalı. Kıymetli yavrum. Sadece sevdik ve sevildik. melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri. mutluluk içinde. öyle hassas. ne benim dediğim olacak. temizlenmeli. Kıymetli yavrum. bu ne biçim ikram. İnşallah nasip olur. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. o geçerli olacak” dedim. Efendim. Orada ruhlar arınmalı. bu noksan. Yakınlarıma söyledim. bir rüya gibi. hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm. Kıymetli yavrum. derinlerden gelen bir müzik. daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. böyle yaşadım. düğündeki süreç bir masal gibi. düğün öyle tertiplenmeli ki. her saat. bembeyaz olmalı. mutluluk veren. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde. münakaşamız olmadı. Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler. düğünde müzik de olabilir. Hiç de pişman olmadım. böyle düğün mü olurmuş. birbirleri üzerinde titresinler. gördükleri. Yeni evimize gittik.

benim bende bulduğumu” . Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. İyi. hürmetler efendim. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz. hayat yolunda yetişmek. Kültüre giden yol kitaptan geçer. bilgilendiriyor. Cevap: Kıymetli yavrum. bakış açımı genişletmek. çok güzel. Mevlânâlar varken. selâm. Siz bırakın çevrenizi. Öte yandan gerek oturduğum muhit. yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun. çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Meselâ. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. bir fırıncının yanında çıraktı. kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor. benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa. Efendim. İyi günler. binlerce örnek verebiliriz. Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. Eserlerinizi okumak. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. tavsiyelerde bulunmanız. “Bir ben vardır bende. Gecenizi gündüzünüze katın. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam. gerek kendi sosyal çevrem. benim size açmak istediğim husus ise şu. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. Bunun gibi daha yüzlerce. Kendimi geliştirmek. tekâmül etmek istiyorsun.Yeni maillerini bekliyor. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor. Cezanne. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki. çiçek alacak parası yoktu. o kadar fakirdi ki. kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. model olarak elmaları kullanıyordu. Önümüzde Yunuslar.

Bırakın çevredeki onu bunu. mülk sahibi. Selâm. Anlatacaklarım bu kadar. deliler gibi. ekmek paramı kitaba verdim. . Olay bu yavrum. ört uyusun”larla doluydu. sevgi ve saygı ile. Okudum. çılgınlar gibi okudum. bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın. mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız. siz Yunus’u. Lütfen kafanı çevreye takma. korkma ebedi varsın” gibi mısralar. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin. güzelliğin sonuna varamazsınız.“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi. Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan. Gün oldu aç kaldım. Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin. Ama ben onlara aldırış bile etmedim.

Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir. börek. Benim için anne. yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa. o insan alçak. Ben 15 yıllık evliyim. dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. şerefsiz. Sıramı bekliyordum. onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum. . işyerlerine. ben olaya böyle bakıyorum. Selâm. şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. namussuz. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet. Kıymetli yavrum. o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun. gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. Yüce Peygamberimiz emrediyor. bir mailinde anlatmıştı. nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa. Ne demek karım istemiyor. konseri dinliyor. dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. iki dünyan cehennem olsun. sevgi ve saygı ile.” dedi. Annelerini. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu.Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor. “Evlâtlarım. saygıdır. ilgidir. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. Cevap: Kıymetli yavrum. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. A kepaze kadın. rezil bir kimsedir. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. Sonra da şerefli bir şekilde rızkını ararsın. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. biraz şefkât bekliyor çevresinden. Huzurevinde bir konser veriyorlar. babalarını en çok sevgiye. Hafsalam almıyor. başkalarının görüşlerini bilmem. Bazı sağlık sorunları var. ancak bu da beni çok üzüyor. Hürmetle ellerinizden öperim. Annem ise yalnız oturuyor. zıkkım olsun.. haysiyetli bir hanım evde poğaça. İlknur Hanım. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. baba en kutsal varlıktır. Pekâlâ şerefli. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor. onları huzurevlerine atıp. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi.. kocam istemiyor. gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara.

yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım. Cevap: Sayın Okuyucum.mevki. Ona göre davranmak gerekir. kola hep o sipariş ediliyor. Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1. Çocuk eve geliyor.Soru: Sevgili efendim. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. ne de o evlâttan hayır gelmez. karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. Önce bu pis. hamburger.. Beğenmiyorsa aç kalır. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. Arkadaşları takılıyorlar. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. böyle yetiştiriliyor. ne o anne babadan... Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. Anne. Hangi evde kola varsa. Bir kere ondan su istemedim. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli.. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi. Allah nasip ederse. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. sofrayı terkeder. Baba. nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Çünkü o zamanlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış. kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. en çetin işi çocuk yetiştirmektir. son derece saygılı. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye. annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. Ne yazık ki bugün Türkiye’de. “Aman” diyorlar. Dünyanın en güç. çok saygılı davranmalı. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. Şimdi ergen çağlarına geldiler. “biz ilkokulda beraber okuduk. 2-çocuk. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli. Ellerinizden öperim. Ben. sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Ama asla onları şımartmazlar. son derece edepli oturmaktadır. bu teşrifatlara ne . çok daha önemli bir olaydır. bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. makam. çok edepli. Arkadaşları tebrike gidiyorlar. saygıya. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Çocuk ne emrederse pizza.para. 3.

Bazen insanın canından bezdiği oluyor. bir yetişmenin sonucu. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün. sevgi ve saygılarımı sunuyorum. bazen insanı canından bezdiriyor. bin kişi yemek yiyor. “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. Sohbet. Dört beş masalı bir dönerciye. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor.lüzum var?” Mühendis cevap veriyor. selâm. çıt çıkmıyor. işyerlerinde. sesler sizi canınızdan bezdiriyor. şimdilik bu bir başlangıç. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. “Arkadaşlar” diyor. “Ya Musa” diyor. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar. Selâm. Sevgili yavrum. Sevgili okuyucum. ilkelliğin göstergesi oluyor. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. merhaba. Hayretler içinde kalıyor. Cenab-ı Hak. otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. bir pideciye gidiyorsunuz. Ben çok rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. Size iyi günler. bu minval üzere gidiyordu. dolmuşta. İnsanın feryat edeceği geliyor. Cevap: Kıymetli yavrum. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. Soru: İyi günler Sabri Amca. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. derste konuşuyorlar diye. sevgi ve saygı ile. Çok heyecanlandım. Düşün yavrum. kızım da bana bakarak edepli olsun. Evlerde. . “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. Aylarca bunu düşündüm. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. İnsanın kafasını şişiriyorlar. sana iyi günler diliyor.

Aklı fikri serserilikte. sadece. bluzu nerde. kendi bile bilmiyor. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. dilini tutmayı öğrenmişse. kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise. yatağını bile düzeltmiyor. oğlan itin birisi. Cevap: Kıymetli yavrum. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz. yaramazlıkta. hayatında yemek pişirmemiş. aklı başında bir gençse. sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. o kimse evliliğe hazır demektir. Problemler akılla çözülür. Aklı fikri eğlencede. dürüst. efendi. . Aklı başından bir karış yukarıda. Selâm. cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa. karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa. o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. Teeddüp ederim.Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım. güzel sanatları seviyorsa. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. Amacım kimseyi eleştirmek değil. dingin bir iç yapısı yoksa. Bu problemleri çözecek sağlam. Kendi dünyasını kurmadan. ukala. Kendi kendisiyle geçinemeyen. şu oğlanı bir evlendirelim. aklı başına gelsin. geçimsiz değilse. Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse. Allah’a sığınırım. mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa. Anne baba diyor ki. akşam eve geldiği zaman çoraplarını nereye fırlatıyor. tembel. sevgi ve saygı ile. Havai. şu kadar gelirim var. adam olmadan. modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa. şu kadar yaşa geldim. Önce kendimizi yetiştirelim. efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise. Çevreye bakıyoruz. saygısız. kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa. insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa. şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful